
24
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
İşgalden kurtuluşa İzmir'de sağlık sorunları ve sağlık hizmetleri (1919-1922)
ÖZETİşgalden Kurtuluşa İzmir'de Sağlık Sorunları ve Sağlık Hizmetleri (1919-1922)19. yüzyılda batı etkisiyle birlikte, kentte sağlık alanında önemli çalışmalar yapılmış, açılan sağlık kurumlarıyla, eskiden beri adından söz ettiren hastalıklarla mücadele, önem kazanmıştır. İşgal yıllarında da hastalıklarla baş etme yolları aranmış, cehalet, pislik, yoksulluk, temiz içme sularının azlığı, işgal yıllarının başlıca sağlık sorunları haline gelmiştir. Sıhhiye Müdüriyeti ve İzmir Belediyesi salgınlarla baş etme konusunda, başta doktorlar olmak üzere, halka pek çok sorumluluk yüklerken, onları bilgilendirmeyi ihmal etmemiştir.İzmir'de farklı din ve milletten kişilerin kendileri için açtıkları hastaneler ve sağlık kurumları ile Türklere ait olan Gureba-yı Müslimin, Askeri Hastane ve Eşrefpaşa Hastanesi, cins ve mezhep ayrımı yapmaksızın herkese hizmet vermiştir. İşgalle birlikte Türk Hastaneleri Rumların işgaline uğramış, Türk eczanelerin çoğu yağmadan nasibini almıştır. 1922'de çıkan İzmir yangınıyla İskoç, Hollanda, Ermeni, İngiliz ve Rum Hastaneleri çalışmalarına devam edememişlerdir.Çoğunluğunu Rum doktorların oluşturduğu kentte Türk doktorlar oldukça başarılı faaliyetlerde bulunmuş olup, genellikle eczanelerin giriş kısmı veya üst katında hastalarını muayene etmişlerdir. Yardım komisyonları ve hayır kurumları işgal yılları boyunca, halkın desteğiyle, aktif hizmet vermişlerdir.Savaşın verdiği sıkıntıyla beraber artan salgınlar, kent insanını yıpratmış ancak alınan önlemler sayesinde, işgalin son yılına doğru hastalıkların çoğu, salgın olmaktan çıkmıştır. Sağlıklı içme suyu temini, kent hamamlarının sıhhi şartları yerine getirmeye çalışması işgal yılları boyunca önem kazanan çalışmalar arasında yerini almıştır.Ülkemizin batıya dönük yüzü olan İzmir kenti, günümüzde de sağlık bilincini yerleştirmeye yönelik çabalarıyla, sürekli atılım içindedir.
Atatürk döneminde Türkiye'nin nüfus politikası
Bu çalışma, Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde kazanılan Türk stiklalMücadelesi sonrasında, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin karşısında bulunan en önemlisorunlardan biri olan, Anadolu'da Türk nüfusun azalışı ve bu durum karşısında alınanönlemlerden oluşan nüfus politikasını içermektedir.Türk nüfusunun azalışını önleme konusunda devletin uygulamış olduğu nüfuspolitikasının başlıca iki ayağı bulunmaktadır. Birinci ayağını, doğumları arttırmak, ölümleriazaltmak ve dışardan göçü teşvik etmek olarak sınıflandırabiliriz. Doğumları arttırmapolitikası içersinde yasaklayıcı ve özendirici olmak üzere iki alan bulunmaktadır. Ölümleriazaltma politikasının temelini sağlık ve sosyal hayatı iyileştirme teşkil eder. Salgınhastalıklarla mücadele de önemli bir mücadele alanıdır. Dışardan vatandaş getirme politikasıiçersindeyse, gelen göçmenlerin yeni hayatlarına adaptasyonlarını sağlamak ve onları iskânetmek temel mücadele alanıdır. Nüfusu arttırma mücadelesinde, devlet gerektiğinde yasaldüzenlemeler yapmak, kurumlar oluşturmak, halkı bilinçlendirmek yollarına başvurmuştur.Nüfus politikasının ikinci ayağını ise nüfusun nitelik ve nicelik olarak belirlenmesiteşkil eder. 1926 yılında Devlet statistik Enstitüsü'nün kurulması ve 1927 ve 1935 nüfussayımları, nüfusun nitelik ve nicelik olarak irdelenmesinde önemli adımların başında gelir.Bu çalışma, 1923-1938 tarihleri arasında, yukarıda çerçevesini çizdiğimiz nüfuspolitikasının tüm yönleriyle incelenmesini temel almak üzere üç bölümden oluşmaktadır.
Osmanlı Dönemi'nde Şeyh Abdüsselam Barzani ve isyanları (1908-1914)
Bu çalışmada, Şeyh Abdüsselam Barzani'nin 1908-1914 yılları arasında Musul Vilayeti'ndeki siyasi faaliyetleri ele alınmıştır. Çalışmanın merkezinde Şeyh Abdüsselam Barzani ve faaliyetleri olmasına rağmen ilgili bölgenin sosyo-ekonomik yapısı ile Barzan bölgesi ve Barzan Aşireti hakkında da bazı bilgiler verilmiştir. Bununla birlikte, II. Abdülhamit ile İttihat ve Terakki'nin yönetim anlayışları ve bunun Musul'daki yansımaları da irdelenmiştir. Abdüsselam Barzani, 20. yüzyıl başlarında Barzan Aşireti'nin şeyhi konumundadır. II. Meşrutiyet'in ilanından (1908) sonra, bölgesel nüfuzunu genişletmek amacıyla İngiltere'nin de desteğiyle 1909 yılında önemli bir isyan başlatmıştır. Şeyh Abdüsselam, Osmanlı yönetiminin askeri harekatından sonra af dilemek zorunda kalmış ve bölgedeki asayişsizlik birkaç yıllığına da olsa ortadan kaldırılmıştır. Ancak, Osmanlı Devleti'nde yaşanan iç ve dış gelişmeler ve özellikle de Rusya'nın bölgede uyguladığı politikalar, Şeyh Abdüsselam'ın 1913 yılından itibaren tekrar nüfuzunu genişletmesine imkan vermiştir. Şeyhin gittikçe yoğunlaşan faaliyetleri, 1914 yılında silahlı isyan hareketine dönüşmüştür. İttihat ve Terakki'nin, özellikle de dönemin Musul valisi Süleyman Nazif'in girişimleri neticesinde, 1914 yılında Şeyh Abdüsselam yakalanarak Musul'a getirildi. Burada kurulan olağanüstü mahkemede yargılanması sonucu idam edildi ve onunla birlikte hareket edenler de çeşitli cezalara çarptırıldı. Böylece Osmanlı Devleti'ni uzun süredir uğraştıran mesele sona ermiştir. Bununla birlikte, Şeyh Abdüsselam'ın bu faaliyetleri, Osmanlı sonrasındaki Barzan ailesi ve aşiret reisleri üzerinde önemli bir etki bırakmıştır.
Selçuklu Anadolusu'nda kullanılan Türkçe şahıs adlarının tespiti, tahlili ve değerlendirilmesi (1075-1318)
İnsanoğlunun var olmasıyla ortaya çıkmış bir olgu ve kavram olan ad, bir kimseyi, bir şeyi anlatmaya, tanımlamaya, açıklamaya ve bildirmeye yarayan söz anlamına gelmektedir. Dünyadaki tüm varlıkları diğer türdeşlerinden ayırmak, varlıkları sınıflandırıp, onları somutlaştırmak ve kendilerine yabancı gelen varlıkları işaretlemek için, insanlar tarafından ad verilmeye başlandığı genel kabuldür. Canlıların, nesnelerin ve kavramların, kısaca çevremizde gördüğümüz ve algıladığımız her şeyin adıyla ilgilenen bilime ise, ad bilimi (onomastique) denir. Kişilere verilen adlar ve ad verme sırasındaki bir takım törenler, bir milletin dinî, siyasî, sosyal ve kültürel yapısını yansıtan en önemli ögelerden birisi olarak kabul edilir. Onun için her milletin kendine has ad ve ad verme törenlerinin araştırılması sadece tarih çalışmaları için değil, aynı zamanda dil bilimi, sosyoloji, folklor, etnografi gibi bilim dalları açısından da çok önemlidir. Bu sebeple tarihî ve edebî metinlerde geçen şahıs adlarının doğru bir şekilde tespit ve tahlil edilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada, Selçuklu Anadolusu'nda kullanılan Türkçe şahıs adlarının tespiti, tahlili ve değerlendirilmesi ele alınmaktadır. Çalışmanın ana hedefi, Selçuklu Anadolusu'nda kullanılan Türkçe isimlerin kökenini, yapısını, anlamını, ad verme gelenekleri ile ilişkisini, Türkçe adları kullanan insanların toplumsal konumunu, Türkçe adları kullanan insanların yaşadıkları yüzyıllara göre dağılımını, tespit edildikleri kaynak türlerine göre sınıflandırılmasını, Türkçe adları kullananan insanların cinsiyetini ve kullanım saylılarını tespit etmektir. Yani, Selçuklu Anadolusu'nda kullanılan Türkçe şahıs adlarının hem etimolojik izahını yapmak hem de ismi kullanan insanların tarihî şahsiyetini ortaya koymaktır. Anahtar Kelimeler: Ad Bilimi, Kişi Ad Bilimi, Selçuklular, Anadolu, Türkçe Şahıs Adları, Ad Verme Gelenekleri
PKK terörünün Türk basınına yansımaları (1984-2002)
PKK, ilk yapılanmasını 1973 senesinde Ankara Çubuk'ta başlatan ve 27 Kasım 1978 tarihinde Partiye Karkeren Kürdistan ismiyle Diyarbakır Lice'de faaliyete geçen etnik bir terör örgütüdür. PKK, 1978 senesinden isim değişikliği yaptığı 2002 senesine kadar güvenlik güçlerini ve sivil halkı hedef almıştır. Bu doğrultuda Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde faaliyetler yürütmüştür. PKK terör örgütü, 1984 senesinde Siirt'in Eruh İlçesi'nde sistematik ilk saldırısını gerçekleştirmiştir. Örgüt, 1985 senesinde köy katliamları yapmaya başlamış ve 1987 senesinde bu katliamlarını hızlandırmıştır. 1989 senesinde ise kitle hareketlerine başlamıştır. 1990 senesinde örgüt, silahlı eylemlerini daha geniş alanlara yaymıştır. 1992 senesinde ise üç defa ayaklanma girişimlerinde bulunmuş, bu girişimler Türk Devleti tarafından önlenmiştir. 1993 senesinde örgütün katliamları artmış ve aynı senenin sonunda Türk Ordusu'nun da mücadelesiyle örgüt ateşkes talebinde bulunmuştur. Bu sözde ateşkes uzun ömürlü olmamış ve örgüt aynı yılın Nisan ayında tekrar saldırılarına başlamıştır. 1993 senesinin sonundan 1994 senesinin sonuna kadar Türk Ordusu PKK'yı büyük ölçüde imha etmiş ve 1995 senesindeki Çelik Harekâtı ve 1997 senesindeki Çekiç Harekâtı ile PKK terör örgütünün askeri kanadı çökertilmiştir. 1998 senesinde ise örgütün başındaki Abdullah Öcalan'ın yakalanma süreci başlatılmış, 15 Şubat 1999'da Abdullah Öcalan'ın yakalanmasıyla beraber örgüt etkisizleştirilmiştir. 2002 senesinde ise PKK, ismini KADEK olarak değiştirmiştir.
Sultan Ahmed Celayir Dönemi ve Celayirli - Timurlu İlişkileri
1382 yılında Celayirli Devleti tahtına oturan Sultan Ahmed Celayir, hakimiyetini güçlendirmek için 1384 yılına kadar kardeşi Sultan Bayezid ve onun emiri Adil Ağa ile mücadele etmek zorunda kaldı. Yaptığı mücadeleler sonucunda iktidarı tek başına ele geçiren Sultan Ahmed Celayir, bu kez Emir Timur ile mücadele etmeye başladı. 1384 yılında başlayan Celayirli-Timurlu ilişkileri, Emir Timur'un ölümüne kadar devam etti. 1384 yılında Azerbaycan ve İran'a yönelen Emir Timur, Sultan Ahmed Celayir'i Tebriz ve Bağdat'tan kovarak onun önce Mısır'a daha sonra da Anadolu'ya kaçmasına sebep oldu. Bu durum 1402 yılında Ankara Savaşı'na sebebiyet verdi. Ankara Savaşı'ndan sonra yeniden Bağdat'a gelen Sultan Ahmed Celayir, Timurlu ordusu önünden kaçarak yeniden Mısır'a gitse de Kara Yusuf ile birlikte burada hapsedildi. Emir Timur'un ölümünden sonra serbest bırakılınca tekrar Bağdat'a ve ardından da Tebriz'e hâkim oldu. Bu defa da Kara Yusuf ile girdiği mücadele sonunda 1410 yılında yapılan savaşta öldürüldü. Celayirli-Timurlu mücadelesi daha çok Azerbaycan hakimiyeti için olup bu mücadelenin kazananı Emir Timur olmuştur.
Demokrat Parti Dönemi Türk-Balkan ilişkileri (1950-1960)
Demokrat Parti‟nin 1946 yılında kurulmasıyla çok partili hayata bir kez daha başlayan Türkiye Siyaseti 1950 yılında iktidar değiştirerek farklı bir boyuta gelmiştir. İktidar ile ilk kez tanışan DP iç ve dış siyasette farklı uygulamaları ile Cumhuriyet Halk Partisi‟nden farklı bir konuma gelmiştir. DP‟yi geçmiş dönem iktidarlarından ayıran önemli unsur ise dış siyasette son derece aktif olması ve bölgesel iş birliği çabalarından asla çekinmemesidir. NATO‟ya üye olmak Türkiye için adeta bir milat tarihi olmuş ve bu üyelik ile tüm siyasi yol haritası hazırlanmıştır. 1950-1953 arasında NATO için uğraşan bir Türkiye varken, ilerleyen dönemde bölgesel ittifaklara yönelmeye çalışan bir Türk Dış Politikası karşımıza çıkmaktadır. Bölgesel ittifaklara çok fazla önem veren, ikili ilişkileri samimi derece de kurmak isteyen DP, Atatürk‟ün çok büyük uğraş verdiği "bağımsızlık" ilkesine ne kadar uyacaktı? Hem Orta Doğu‟da hem de Balkanlarda çok önemli olaylar meydana geliyordu ve Türkiye‟nin bunları durup izlemesi pek tabi mümkün değildi. Bu dönemde Türkiye‟nin yeni iktidarı daha görev başına gelir gelmez Balkanlar ve Orta Doğu yeni yönetimler ile şekillenirken sessiz kalmamış, bu şekillenme aşamasında aktör olmak istemiştir. Anahtar Kelimeler: Demokrat Parti, NATO, Balkanlar, Ortadoğu, Dış Politika
Millî Mücadele Dönemi'nde asker firarileri sorunu
Bu çalışma, Millî Mücadele Dönemi'nde Türk ordusunda en önemli problemlerden biri sayılan "Asker Firarileri Sorunu"nu tüm yönleriyle ele alıp problemin büyük oranda nasıl ortadan kaldırıldığını konu almaktadır. Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinden beri firar, orduda çok ciddi bir hastalık olarak kendisini hissettirmiştir. Ordudaki firar olayları, I. Dünya Savaşı'nda çok daha yoğun bir hâl almış ve sorumlu makamları, ciddi şekilde düşündürmüştür. Bıkkınlık, yorgunluk ve yenilgilerle birlikte sosyal, ekonomik ve psikolojik olumsuzlukların ağır etkisi firar problemini çok daha ileri boyutlara taşımıştır. Bu olumsuzlukların en yoğun noktaya ulaştığı bir atmosferde, 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi imzalanmıştır. Mondros Mütarekesi, her yönüyle Osmanlı ordusunu; zayıf, aciz ve hareketsiz bırakmak mantığına göre hazırlanmıştı. Nitekim bu mantık, firar olaylarına da yeni bir hız vermişti. Artık Mütareke Dönemi'nde Anadolu'da firar hastalığını daha güçlü yaşatacak tüm koşullar oluşmuştu. Dahası İtilaf Devletleri, Halifelik makamını kullanarak halkı askerlikten soğutacak her türlü propagandayı devreye sokmuşlardı. Ordudaki firar olayları, önü alınamaz noktalara ulaşmıştı. Sabit birliklerden yapılan firar olayları, kaygı vericiydi. Bundan daha kaygı verici olanı ise bir yerden başka bir yere asker sevkiyatı yapıldığı sırada, yani hareket hâlinde dahi firarların yaşanmasıydı. Ülke, işgal altındaydı ve ülkenin işgalden kurtarılması hedefleniyordu. Bunun yolu da orduyu kemiren firar sorununun ortadan kaldırılmasından geçiyordu. O sebeple Millî Mücadele Hareketi, firar sorununa eğilmiş ve 11 Eylül 1920'de Firariler Kanunu çıkarılmıştır. Söz konusu kanunu yürütmek için de Millî Mücadele'nin İstiklâl Mahkemeleri kurulmuştur. Böylece firar problemi, büyük oranda çözülmüş ve artık orduyu zafiyete düşüremeyecek noktaya gelinmişti. Bu sayede, ülkenin işgalden kurtarılmasında büyük katkı sağlanmıştı.
Timurlular zamanında Azerbaycan
Azerbaycan, doğal kaynakları ve coğrafî konumu ile birçok medeniyete ev sahipliği yapmış ve birçok medeniyetin de mücadele sahası olmuştur. Timur, tarihte üç yıllık sefer, beş yıllık sefer ve yedi yıllık sefer olarak adlandırılan seferleri neticesinde Tebriz merkezli Azerbaycan ilhakını tamamladı. Bu ilhaklar neticesinde Celâyirli hâkimiyeti ortadan kaldırıldı. Altın Orda Devleti'nin Azerbaycan'a saldırıları, 1391 ve 1395 yıllarında yapılan savaşlarla durduruldu. Şirvanşahlar itaat altına alınıp, Gürcüler üzerine 6 sefer düzenlenerek Azerbaycan için tehdit unsuru oluşturmalarının önüne geçildiği gibi birçok Gürcü'nün de İslâmiyeti kabulü sağlandı. Ancak Timur'un bölgede kalıcı olmaması, onun her ayrılışında coğrafyanın yeniden siyasî istikrarsızlıklar yaşamasına neden oldu. Tahrip siyasetinden uzak duran Timur, bölgenin îmârına büyük önem verdi. Ziraî faaliyetlerin yanı sıra îmâr ve iskân konularında da bölgenin mamur hale gelmesi için uğraşlarda bulundu. Timur'un ölümünden sonra mirzaların bölge üzerindeki iç mücadeleleri sonucu siyasî istikrar yok oldu. Mirza Ebubekir, kardeşi Mirza Ömer'i bertaraf ettikten sonra tahtı ele geçirdi ve Azerbaycan'a yönelen Kara Yusuf ile 1406 ve 1408 yıllarında yaptığı iki savaşta yenildi. Böylece Azerbaycan, Timur'un ölümünden henüz üç yıl geçmiş olmasına rağmen elden çıktı. Sultan Ahmed Celâyir'i 1410 yılında ortadan kaldıran Kara Yusuf, tüm Azerbaycan'a hâkim oldu. Azerbaycan'ı yeniden Timurlu topraklarına katmak adına Şahruh, 1420, 1429 ve 1439 yıllarında olmak üzere üç sefer düzenledi ve bölgeyi ele geçirdi. Ancak Şahruh'un birinci seferde bölgeyi Ak-Koyunlu Ali Bey'e; ikinci seferde Kara-Koyunlu Ebu Said'e ve son olarak üçüncü seferde ise Kara-Koyunlu Cihanşah'a bırakması, Timurlu hâkimiyetinin kalıcılığına set vurdu. Şahruh'tan sonra tüm Kara-Koyunlu topraklarını ele geçiren Cihanşah zamanında bölge yeniden istikrar bulsa da Ak-Koyunlu yenilgisi ile Azerbaycan yeni bir kriz dönemine girdi. Bundan hareketle Mirza Ebu Said, 1468 yılında Azerbaycan'ı ele geçirmek istese de Uzun Hasan ile yaptığı savaşı kaybetti ve Timurlu Devleti mahallî hanedanlığa dönüştüğü gibi Azerbaycan da Ak-Koyunlu hâkimiyetine girmiş oldu.
Arap fetihlerinden Büyük Selçuklu hâkimiyetinin sonuna kadar Tohâristan
Bu tezin amacı, kadim bir ülke Tohâristan'ın Arap fetihlerinden Büyük Selçuklu hâkimiyetinin sonuna kadar geçen süredeki siyasi olayları hakkında detaylı bilgi vermektir. Çalışmada, önemli bir konuma sahip olan Tohâristan coğrafyası, temel eserlerden faydalanılarak ele alınmaya çalışılmıştır. Dönemin ana kaynaklarına başvurularak elde edilen bilgiler konu ile ilgili olan araştırma eserlerinin de yardımıyla kronolojik süreç takip edilerek düzenli bir şekilde aktarılmıştır. Bu dönem içerisinde meydana gelen siyasi olaylar, aynı dönem ile çağdaş olarak yazılmış olan eserlerden alıntılar yaparak önceki dönemler ile benzerliklerini ve farklılıklarını ortaya çıkarmaya çalıştık. Temel amacımız, Türk tarihi için önemli bir bölge olan Tohâristan'ı; siyasi, coğrafi ve sosyo-ekonomik özelliklerini göz önünde tutarak değerlendirmeye çalışmaktır. Anahtar Kelimeler: Araplar, Gazneliler, Selçuklular, Tohâristan, Türk Tarihi.
Türk donanma tarihi (1923-1938)
?Türk Donanma Tarihi (1923 1938) konulu çalışmamda, 1923 1938 yılları arasındaki donanma faaliyetleri ve Deniz Kuvvetlerinin teşkilatı anlatılmaktadır.İlk bölümde, Türklerin 1923 yılına kadar olan denizcilik faaliyetleri incelenmektedir. Bu Kapsamda özellikle milli mücadele dönemi Deniz Kuvvetleri'nin durumu anlatılmaktadır.İkinci bölümde, Osmanlı'dan kalan deniz gücü ve Cumhuriyet Dönemindeki Donanma anlatılmaktadır.Üçüncü bölümde, Cumhuriyet Donanmasının teşkilatı ve personel, eğitim ve lojistik teşkilatlanma üzerinde durulmaktadır.Dördüncü bölümde ise Atatürk'ün denizciliğe bakışı incelenmiş ve konunun genel değerlendirilmesi yapılmıştır.Anahtar Kelimeler: 1) Deniz Kuvvetleri, 2)Bahriye Dairesi, 3) Bahriye Vekâleti, 4) Deniz Müsteşarlığı, 5) Cumhuriyet Donanması
The aftermath of the deportation: The Armenian population after the Great War and the Jamanak Daily
The aim of this thesis is to explore what the Ottoman Armenians had experienced after the forced deportation which was ordered by the Ottoman government. In recent historiography, the vast majority of the academic studies shed light mainly on the Armenian deportation, focusing on the facts that make the events whether a genocide or a simple deportation. This thesis is motivated by a curiosity to fulfill the absence in the recent historiography of what native Armenians had suffered just after the deportation and what they had witnessed in Anatolia. It is largely based on the articles published in the Jamanak daily which had an uninterrupted print run during and after the wartime. After examining the Armenian existence in Anatolia before the war and the wartime events that drastically reshaped the Armenian community in the first chapter, the thesis focuses on the effects of Armistice of Mudros in the Armenian and Ottoman communities in the second chapter and then analyzes the general mood of the Armenian community after the Great War in the third chapter by reflecting the articles and reports published in the Jamanak daily mainly in 1918-1919, thus just after the ceasefire agreement. The consequence of the research carried out within this thesis show that the Armenian community continued suffering pain after the deportation because of the lack of sufficient assistance and of the political chaos and uncertainness. With this aspect, this thesis has been a modest contribution to the already established historiography.
The Turkish health system in transition: Family planning in the case of Istanbul
This thesis focuses on the institutional history of family planning in Turkey and the ways in which it was shaped as part of larger official, international and academic discourses. The thesis provides a historical background on the period starting with the end of the 1960s and coming up to 2012, but it specifically focuses on the changes that took place after the transition in the health system in 2003 until March 2012. Family planning has been used for different purposes under changing socio-economic circumstances from the establishment of the Turkish Republic until the present day. The state policy has utilized family planning for promoting reproduction, thus maintaining a certain population growth in the early decades of the Republic, while the emphasis has changed over time from a pronatalist policy to anti-natalist policy making, especially after the 1960s. In the 1960s mainly the developmentalist perspective and Neo-Malthusian approach were dominant in policy-making. To the developmentalist approach, demographic concerns such as uncontrolled population growth, urbanization, and immigration were added during the 1970s. When the 1980s arrived, the concern with health moved to the center in the family planning. In the 1990s, the rise of human rights discourse on the global scale caused reproductive health to gain further importance. Family planning began to be conceived as a part of reproductive health. In neither of these periods were feminist sensitivities and gender specific considerations not granted their due importance. During the first decade of the 2000s, the emphasis on family planning declined in the state discourse. This was a result of the transformation in the health system initiated by the AKP regime, characterized by a neoliberal attitude to health services, in accordance with the world-wide trends.
Oğuznamelerde ve Kuzey Avrupa mitik anlatılarında it-barak halkı
Oğuzname'de Oğuz Han'ın savaşta yenemediği tek ve özel bir halk olarak geçen kuzeydeki İt-Baraklar (dünya litaratüründe Köpek-Kafalılar olarak bilinir) bugüne kadar bu destanın merkeze konduğu müstakil bir araştırmaya konu olmamıştır. Destanların Güney Ural ve İdil nehri çevrelerine yerleştirdikleri görülen İt-Baraklar, Oğuz Han'ın büyük fetih hareketindeki en zor ve en baştaki hamleyi teşkil ederler. Oğuzname'nin İslam öncesi ve sonrası nüshalarında farklılıklar vardır, ancak İt-Barak bahsi ortak bir ögedir ve ayrıntıyla anlatılır. Biz de çalışmamızda çeşitli Oğuzname yazmalarının İt-Baraklar bahsini karşılaştırmalı olarak ele aldık. Vurgulu anlatılan bu topluluk hakkında başka halkların kayıtlarında da bahislerin bulunması beklenir. Nitekim İt-Barak öğesi, çok fazla değişmeyen suretlerle Kuzey halklarının mitolojilerindeki ortaklıklardan biridir ancak bu sadece Kuzey anlatılarının değil, neredeyse tüm dünyanın anlatılarındaki ortak bir bahis haline gelmeyi başarmış bir konu halindedir. Türk târihi, edebiyatı, folkloru, dili ve kültürü hakkında birçok öğe taşıyan Oğuzname'nin değişik yazmaları karşılaştırmalı olarak incelendiğinde, bir bütün olarak ortak bir mirasın yansıması şeklinde karşımıza çıkar. Dünyanın beşeri coğrafyasını şekillendiren en önemli oyuncu olan Türklerin bu etkinliği ve mirası elbette temas halinde oldukları halkları ve kültürlerini de etkileşmiştir. İt-Barak bahsinin çıkış noktası, var oluşluğu, tarihiliği ve tarihteki yeri ayrıntılandırılarak bu üzerinde çok düşünülmemiş konunun muğlâklığının giderilmesi ve daha somut şekilde açıklanması adına özellikle Kuzey toplulukları merkeze alınarak dünyadaki tüm bahisle incelenmiştir. Halkların teması sayesinde bu yayılımın oluşması doğal bir süreç olarak görünse de, çıkış noktasının Türklerin anayurdunun etrafındaki yerler, yani batıda İsveç'ten ve doğuda Mançurya'ya kadar olan bölge olması ayrı bir önem arz etmektedir. Çalışmamız, Oğuzname ve Kuzey mitolojileri olarak sınırlanmış görünse de, doğuda Çin ve Hint mitolojilerinde, güneyde Yunan ve Roma mitoloji ve eserlerinde, batıda Germen halklarının anlatılarında dahi İt-Barak halkının veya benzer yapıların izlerine değinilmiştir. Yenilmez savaşçılar olarak tersim edilen İt-Baraklar, vahşi doğalarıyla tüm halkların ötekileştirdiği, korkunçlaştırdıkları bir halk olarak karşımıza çıkarlar. İt-Barak halkı bahsinde diğer bir önemli konu ise, Ortaçağ ve öncesinde maske ya da vücut zırhı kullanımının temas halinde oldukları toplulukların algılarına etkisidir. Günümüzde çağdaş tarihçilerin üzerinde durdukları "Berserk Deliliği Sendromu" tam olarak bu hususa parmak basmıştır. Avrupa'nın kuzeyinde German kabilelerine korku salan Berserkler, kafalarına geçirdikleri hayvan postları ve vücutlarına zamk ile yapıştırdıkları postlar ile tanımlanmışlardır. İt-Barakları köpek kafalı olarak nitelendirilmesi bu tezahür ile ilişkilendirilebilse de, yerleşik toplumların savaştıkları İt-Barak halkını maske ya da zırh giymiş olarak tasvir etmemesi az çok medeniyet ile tanışmış halkaların algıda seçiciliği yapabilmesi ihtimalini kuvvetlendirir. Ancak bu tam anlamıyla bir gerçeklik de ortaya koymamaktadır. Buna ek olarak, İt-Barakların benzer görünümlerinden kabul edebileceğimiz Kurt-Adam görünümü de büyük ölçüde onların ya da dünyada bilinen adıyla Köpek-Kafalıların zaman içerisinde evrime uğramış halidir. Bu durum hem tarihsel hem de kültürel olarak ciddi veriler ile desteklenmektedir. Tüm dünyada tarih ve mitolojilerde tezahür ve bahsi bulunan İt-Barak halkının en uzun ve ayrıntılı bahsinin Türk tarihinin en önemli eserlerinden biri olan Oğuzname'de yer alması konunun bizim açımızdan ehemmiyetini ortaya koymaktadır. İt-Barak bahsinin ayrıntılı ve kapsamlı bir şekilde ele alınmasının Türk ve dünya literatürüne katkısı oldukça önemlidir. Çalışmamızın sonunda ulaştığımız sonuçlar bu önemi daha bir vurgulamıştır.
Avrasya etnolojisinde Alan-As meselesi
Avrasya olarak tarif ettiğimiz geniş sahanın hemen hemen tamamına yayı-lan İskit egemenliğine son veren Sarmatlar ve bu yeni göçebelerin kimlikleri mese-lesi tarihçilikte gündemi uzun süre meşgul eden konulardan birisi olmuştur. Esas itibariyle bir tür konfederatif yapıya sahip olduklarını söyleyebileceğimiz bu atlı göçebe kavimlerin çıkış noktası İç Asya idi. Büyük boy birliklerinin müşterek hare-ketleri ve Avrasya'nın batısındaki faaliyetleri oldukça geniş bir zaman dilimine yayılmış, nihayetinde yüksek bir atlı-göçebe (bozkırlı) kültürü inşa edilmiştir. Alanlar ve Aslar da sözünü ettiğimiz Sarmat birlikteliğindeki halklar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan Aslar, bugüne kadar yapılmış çalışmaların neredeyse tamamında Alanların bir parçası gibi değerlendirilmiş ve haklarında müstakil bir eser yazılmamıştır. Alanlarla ilgili yapılan çalışmalar ise tamamen İranî tezlerle bezelidir ve birtakım önyargılar içermektedir. Hâlbuki elimizdeki geniş kaynak kümesi, bu konuda daha sağlıklı tezler üretmeye elverişli bir haldedir. Burada sözünü ettiğimiz tarihi kaynaklar ışığında Alan ve As halklarını, tarihlerini ve etnik temaslarını daha objektif bir şekilde değerlendirme amacı güttük. Avrasya göçebelerine dair bu türden bir çalışma hiç şüphe yok ki, erken dönem Türk tarihinin bazı karanlık dönemlerinin daha iyi anlaşılmasına ve yaşanan etnik süreçlerin (Kafkasya özelinde) daha sağlıklı irdelenmesine katkı sağlayacaktır.
1989 Bulgaristan göçü: Bornova örneğinde sözlü tarih çalışması
Bulgaristan Türkleri, Balkan coğrafyasında var olan toplumlar içerisinde Türk ve İslam kültürünün devamlılığını sağlayan asli unsurların başında gelir. Tarihsel süreç içerisinde yaşanan savaşlar, Türklerin Balkanlar'daki gerileyişi ile Bulgaristan Türkleri, bir zamanlar Türklüğün ve İslamiyet'in yayılması amacıyla yerleştikleri topraklarını terk etmek durumunda kalmışlardı. Bulgaristan Türklerinin 93 Harbi ile başlayan Anadolu'ya yönelik göçleri Büyük Göç olarak da tanımladığımız 1989 Göçü ile çok sayıda Türk'ün Türkiye Cumhuriyeti'ne zorunlu olarak göç ettirilmesi ile büyük oranda azalmıştır. Osmanlı'nın Balkan topraklarının yitirmesinin ardından kurulan Bulgaristan Devleti farklı dönemlerde ve yönetimlerde azınlıklara yönelik göç ettirme politikasını sürdürmüşlerdir. 1989 Göçü de Komünist rejimin başarısız asimilasyon uygulamalarının neticesi olarak tarihte yerini almıştır. Yakın tarihimizde gerçekleşen bu trajedik olay, asimilasyona ve zorunlu göçe tabi tutulan birçok Bulgaristan Türkü'nün hafızasında tazeliğini korumaktadır. Demir perdenin ardında yaşanan olaylar, dönemin baskı rejimi sebebiyle Türkiye ve dünya kamuoyunda çok sınırlı bir şekilde yer alabilmiştir. Sınırların açılması sonucu yaşanan Büyük Göç olayı ile Türkiye'ye göç eden birçok Bulgaristan Türkü uygulanan asimilasyonun ve zorunlu göçün tanıklarıdır. Bu çalışmada, İzmir'in Bornova kentine göç eden 1989 Bulgaristan göçmenleri ile yapılan görüşmeler ile Bulgaristan'da karşı karşıya kaldıkları asimilasyon ve baskılar neticesinde Türkiye'ye gerçekleştirdikleri göç ve yaşadıkları iskân ve uyum sorunlarına dair konular kendilerinin anlatımları ile çalışmada yer almıştır. Zorunlu göçe tabi tutulan kişilerin hatıralarından yola çıkarak derlenen görüşmeler, yakın geçmişimizde yaşanan asimilasyon ve ardından gerçekleşen büyük göç olayında yaşanan hadiselerin bilinmesinde önemli rol oynamaktadır.
Kıpçak uruk ve boyları üzerine bir inceleme
Kıpçaklar siyasi olarak ilk kez Kimek Kağanlığı'nın batı bölgelerinde, IX. yüzyılda tarih sahnesine çıkmışlardır. Onların Kimekleri oluşturan yedi boydan biri oldukları bilinmektedir. Zamanla Kimek birliği içerisinde güçlenerek öne çıkmışlar ve XI. yüzyılın ilk çeyreğinde Kağanlığın yıkılması sonrasında İrtiş'ten Urallar'a kadar olan sahaya hakim olmuşlardır. XI. yüzyılın ilk yarısı içinde Uzakdoğu'dan Kay ve Kun kavimlerinin başlattığı kavimler göçüyle Avrasya bozkır kuşağının etnik ve siyasi yapısı değişmiş, Kıpçaklar kendilerine katılan Kay ve Kunlarla daha da güçlenmişler ve nihayet XI. yüzyılın ikinci yarısında batı yönünde ilerleyerek, Güney Rusya ve Aşağı Tuna'da belirmişlerdir. Bundan sonra onlar batı kaynaklarında Kuman adıyla anılmışlardır. Kıpçaklar bir devlet yapısı içerisinde teşkilatlanmayı başaramamışlardır. Onlar daha çok itaat altına alınan çeşitli boy ve urukların birleşiminden oluşan, geniş bir coğrafyada faaliyet gösteren gevşek yapılı bir siyasi birlik kurmuşlardır. Aynı zamanda Macar ve Sırp Krallıkları, Bizans, Gürcü Krallığı gibi siyasi yapılarda paralı askerlik yapmışlardır. Bazen de Bulgaristan, Mısır ve Hindistan gibi çok farklı bölgelere muhaceret ederek hem idareci sınıfı oluşturmuş hem de ordunun önemli bir bölümünü teşkil etmişlerdir. Kıpçaklar, XIII. yüzyılda Moğol istilasıyla birlikte siyasi yapılarını kaybetmiş ve çeşitli ülkelere dağılmak zorunda kalmışlardır. Ancak tamamen ortadan kaybolmamışlardır. Bu dönemde, Arap ve Rus kaynakları çok farklı coğrafyalarda izleri görülen Kıpçak uruk ve boylarına dair kıymetli bilgiler vermişlerdir. Kıpçaklara ait bazı uruk ve boylara, bugün bile çağdaş Türk halklarının boy-kabile yapısı içerisinde küçük etnik birimler olarak rastlanmaktadır.
Hırvat milliyetçiliğinin doğuşu: 19. yy'ın ilk yarısında milliyetçi kişi ve kuruluşlar
Hırvat Milliyetçiliğinin Doğuşu: 19. yy'ın İlk Yarısında Milliyetçi Kişi ve Kuruluşlar" adlı bu tezde, 19. yüzyılın ilk yıllarında Slavonya ve Dalmaçya'da gerçekleşmiş diriliş hareketini başlatan nedenler ve bu hareketin özellikleri anlatılmaktadır. Tezde diriliş hareketini şekillendiren iç ve dış faktörlerin yanı sıra, hareketin yapısına katkıda bulunan tarihi olaylardan da bahsedilmektedir. Tezin ilk bölümünde Hırvatların kökenleriyle ilgili teorilerden bahsedilecektir. Sonraki bölümlerde ise Devrim Hareketinin yapısını ve yönünü etkileyen unsurlar işlenecektir. Başlangıçta bu hareketi etkileyen unsurlar; kilise, ekonomi, diğer etnik gruplar, Panslavizm, Osmanlı, Yunan ve Roma dönemleriydi. Tezin genel konusu olan Slavonya ve Dalmaçya'daki diriliş hareketi özelliklerinin daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla, Slavonya ve Dalmaçya'da geçmişte yaşamış halklar da ele alınmıştır. Bu bölümde işlenen başlıca konular Devrim Hareketinin önemli isimleri, hareketin yayılmasında etkili olmuş unsurlar, hareketi öne çıkaran önemli olaylar ve bu olayların medyadaki yeridir. Tezin yazılmasındaki asıl amaç ise, 19. Yüzyılda yaratılmaya başlanmış ve modern bir ülkenin temellerini atmış karmaşık bir hareket olan Slavonya ve Dalmaçya'daki diriliş (milli) hareketini aydınlatmaktır.
Oryantalizm bağlamında Kafkasya'da Rus sömürgeciliği
Rusya, bir birlerinden kültürel, sosyal ve politik anlamda tamamen farklı iki kıtaya yayılmış büyük bir imparatorluktur. Kiev prenslikleri döneminde Batı ile olan ilişkileri göreceli olarak daha güçlü iken sonrasında yaşadığı Moğol-Tatar istilası ile yaklaşık 300 yıl kadar Batı'dan izole bir şekilde varlığını sürdüren Rusya'nın yönünü tekrar Batı'ya çevirmesi gerçek anlamda Büyük Petro (1682-1725) döneminde gerçekleşmiştir. Sıkı reformlar ve ülkeye davet edilen Avrupalılar ile Batı düşünce tarzına uygun bir devlet sistemi kurulmak istenmiştir. Petro ve ardılları dönemlerinde çağrılan Batılı ve özellikle Alman bilim insanları, kurulan araştırma merkezleri ve üniversiteler sayesinde Rusya'daki Doğu Araştırmaları belirli bir seviyeye ulaşmıştır. Kazan, St. Petersburg ve Moskova'da kurulan Doğu Araştırmaları Merkezleri, İmparatorluk Coğrafya ve Tarih dernekleriyle birlikte Doğu'nun değişik bölgelerine akademik seyahatler organize etmiştir. 19. yüzyılda Batı Düşünce hayatındaki değişimlerden ve özellikle Alman Romantizminden etkilenen Rus aydınları, Rusya'nın kimliği ve geleceği konusunda kendi içerisinde büyük tartışmalar yaşamıştır. Bu tartışmaları sonucunda Doğu'nun, Rusya'nın geleceği ve Anavatan'ın şanı adına zaferlerle ele geçirilmesi gereken bir coğrafya olduğu hususunda hemfikir olunmuştur. Dünya sistemi içerinde kendisine yer edinmek isteyen Rusya, ticaret yollarına ve hammaddeye hâkim olma amacıyla –bir bakıma Edward Said'in "oryantalizm – sömürgecilik" söyleminin en güçlü uygulamalarını sergileyerek– Kafkasya'yı işgal etmiştir. Bizim tez çalışmamızda incelemek istediğimiz nokta Rusya'nın emperyal amaçları doğrultusunda Kafkasya'da gerçekleştirmiş olduğu istila hareketlerinin akademik oryantalizm ile olan ilişkisi olmuştur. Bu doğrultuda Rus Düşünce Sisteminin Doğu'ya bakışı ve Avrupa'dan ithal edilen akademik oryantalizm çalışmalarının Rus emperyal ilerleyişine olan katkısı incelenmiştir.
Göçebe bozkır ordularının kuşatma usulleri
Bozkır devletlerini diğer devletlerden ayıran belli başlı özellikler vardır. Devlet yapısı, aile yapısı, ordu yapısı, kanunları, yaşam tarzları, inançları bunların belli başlılarıdır. Biz tezimizde, yukarıda saydığımız farklılıkların hepsinden bahsederken, birini diğerinden ayırıp onun üzerine yoğunlaştık. Ordu yapısı kuşkusuz ki bozkır ordularının dünya üzerinde çok büyük topraklar fetih etmesinde bir numaralı etkendir. Bu topraklar ele geçirilirken veya geri alınırken bölgedeki hâkimiyeti sağlamak için yerleşim alanlarını ele geçirmek kuşkusuz çok önemlidir. Sürekli seferlere çıkan bozkır orduları bu seferler sırasında ele geçirdiği yerleşim alanlarını nasıl kuşattıklarını, kaynaklardan örnekler vererek göstermeye çalıştık. Kuşatmalara başlamadan önce bölgeyi her açıdan inceleyen bozkır orduları yeterli hazırlığı yapmadan seferlere başlamazlardı. Sihir büyü ve inançlarını kuşatmalara katan bozkır orduları şamanlarda geleceği öğrenmeye çalışır, etraftaki olaylardan kehanetler üretirlerdi. Her dönemde kuşatma silahlarına sahip olan bozkır orduları Suvar'lar döneminde buna yön vermiştir. Kendi mühendislerini de yetiştirmiş olan bu ordular, komşularına da bu işleri yaptırmıştır. Kuşatma usullerine vakıf olan bozkır orduları batı ordularının kuşatma usullerinden ayrıca lağım açmayı geliştirmiştir ve etkili bir şekilde kullanmıştır. Psikolojik savaşı çok iyi bir şekilde yöneten bozkır orduları kuşatma kuleleri, mancınıklar, koçbaşları, merdivenleri kuşatmalarda çok etkin bir şekilde kullanmıştır. Yerleşik müttefiklerle yapılan istekli veya isteksiz ittifaklarda bazı dönemlerde olmuştur. Kuşatmalarda her zaman acımasız olmuşlar bunun sebebi ise bir sonraki kuşatmada şehir halkının korku içinde kalması ve şehri hemen teslim ettirme çabasıdır.
Eski Türklerde töre: Ortaya çıkışı, yayılımı ve uygulamaları
Dünya üzerinde tarih boyunca yer teşkil etmiş tüm medeniyetlerde olduğu üzere, Eski Türklerde kendi hukuk kurallarını meydana getirmişlerdi. Hukuku oluşturan ve şekillendiren yegâne temel unsur, içinden çıktığı toplumun kültürel anlayışı ile şekillendirilen ve toplumsal sorunlarına çözüm sağlamaya yönelik oluşturulan düzenlemelerdir. Bu düzenlemelere Eski Türk toplumunda töre denilmektedir. Töre, Türk toplumunun kimliği ve kültürel algısı ile mayalanmış, Avrasya'nın zor coğrafyasında göçebe hayatı ile şekillenmiş bir sözlü hukuktur. Töre, Türk toplumunda meydana gelen anlaşmazlıkları çözüm getiren, suç teşkil eden eylemleri belirleyen ve bunlara gereken cezaları bildiren teamülleri de içinde barındırmaktaydı. Zina, hırsızlık, gasp, insan hayatına suikast etmek, iftira, vatana ihanet, çocuk istismarcılığı gibi suçlara karşı gereken cezaları içermesi yönüyle bir ceza hukuku özelliğini taşımaktadır. Toplumsal refahı sağlamak amacıyla yaptırımları katı ve ibretlik olduğundan, Türk toplumunda suç oranı çok düşüktü. Töre, sadece bir ceza kanunlarını değil, idarî konularda da hükümler içermekteydi. Hiyerarşik yapı, orun ve ülüş sisteminin belirlenmesi, kağanlık kurumu ve savaş hukuku gibi konularda etkindi. İdari konulardaki kanunları bir meclis olan kurultayda belirlenmekteydi ve ilgili maddelerin değiştirilmesi ancak kurultay kapsamında yapılmaktaydı. Töre, kağanların keyfi yönetimini de engellemekteydi. Aşırıya kaçan ve keyfi bir yönetim gerçekleştiren kağanlar, töreye uymadıkları gerekçesi ile tahttan indirilebilmekteydiler. Töre, toplumsal hayatı ilgilendiren konuları da kapsamaktaydı. Doğum törenleri, ad veya lakap alma, evlatlık edinme usulleri, evlilik törenleri, görgü kuralları, misafir konuk etme adabı, cenaze törenleri ve miras paylaşımı gibi konularda teamülleri ile bir aile hukuku idi.
Orta Asya ile bereketli hilal arasında bileşik yayın keşfi ve gelişim aşamaları (MÖ 3000 - MÖ 500)
İnsan, var olduğu günden itibaren silah ile iç içe geçmiş bir varlıktır. Bu yüzden ilerleyişini çoğu zaman geliştirdiği silah teknolojileri ile ortaya koyar. Yay da kuşkusuz bu silahların başında gelir. Tartışma götürmeksizin binlerce yıldan beri insanlığa hizmet etmiş bu silahın en önemli gelişim aşamalarından biri bileşik yay mimarisidir. Bu mimari, ahşap, tendon, boynuz, tutkal gibi en az dört farklı materyalin bir araya gelmesi sonucu oluşmaktadır. Zira Türkler de bilinen tarihlerinin başından itibaren bileşik yay ile özdeşleştirilmiş bir kavim olarak zikredilmektedir. Fakat ne yazık ki ülkemizde bu konuyla ilgili müstakil bir çalışma bulunmamaktadır. Biz de çalışmamızda, bu eksikliği gidermek adına insanın savaş ve silah kavramları ile ilişkisi, okçuluğun ortaya çıkışı, bileşik yayın icadı ve gelişim aşamaları gibi konuları ortaya koymaya çalışacağız.
Es-Seb'ü's-Seyyâr Fi Ahbâr-ı Mülûki't-Tatar (Tenkitli metin neşri, inceleme)
Seyyid Mehmed Rıza tarafından kaleme alınan "Es-Seb'ü's-Seyyar Fi Ahbar-ı Müluki't-Tatar" isimli elyazma eser, Kırım Hanlığı tarihine hasredilmiş en önemli kaynaklardan biridir. Eserde, genel bir dünya tarihi anlatımının ardından I. Mengli Giray'ın Kırım Hanlığı tahtına oturduğu dönemden başlayarak II. Mengli Giray'ın 1737 yılında ikinci kez cülus ettiği döneme kadar Kırım Hanlığı'nın tarihi anlatılmaktadır. Ayrıca söz konusu yazma, Kırım'ın coğrafyası, sosyo-ekonomik tarihi, kültürü, edebiyatı için de oldukça önemli bir kaynak niteliği taşımaktadır. Bundan başka, Osmanlı Devleti, Kırım Hanlığı, Rusya ve Lehistan arasındaki ilişkilerin anlaşılması açısından eserde verilen malumatın değeri de oldukça yüksektir.
Balkanlarda aşırı milliyetçi bir örgütlenme: Makedonya-Edirne dahili ihtilal teşkilatı (1893-1912)
Osmanlı İmparatorluğu egemenliği altında yaşayan Bulgarlar, siyasi bağımsızlık elde etmek için XIX. Yüzyılda kurmuş oldukları komite ve çeteler vasıtasıyla isyanlara başlamışlardır. Osmanlı-Rus Harbi'nin ardından 'Büyük Bulgaristan' hayalini gerçekleştirmek amacıyla yeni kurulmuş olan Bulgar Prensliği ve Osmanlı topraklarında örgütlenmeyi sürdürmüşlerdir. 1893 yılında Selanik'te, hedefi Makedonya ve Edirne vilayetinin siyasi otonomisi, ardından Bulgaristan'la birleşmesini sağlamak olan Makedonya-Edirne Dahili İhtilal Teşkilatı'nın temelleri atılmıştır. Yaptığı etkin propagandaların sonucunda kısa sürede içinden çıktığı halk arasında taraftar bulan bu teşkilat, Osmanlı'da adeta 'devlet içinde devlet' haline gelmeyi başarmış, komite ve çeteleri vasıtasıyla illegal bir ordu ve mahkemeler meydana getirmiştir. En büyük dış desteği ise kuşkusuz Bulgar Prensliği ve buradaki Makedonya-Edirne göçmenleri tarafından kurulmuş olan Yüksek Komite'den görmüş ve Sofya'da bir yurt dışı temsilciliği meydana getirmiştir. Temsilcilik görevlerine Gotse Delçev ve Gyorçe Petrov atanmıştır. Yüksek Komite ve teşkilatın temsilcileri arasındaki ilişkiler öncelikle, Makedonya'da yapılacak bir isyanın zamanı ve niteliği konusunda yaşanan fikir ayrılıkları sonucu bozulmuştur. Yurt dışı temsilcileri, teşkilatın müstakil yapısına ve iç işlerine yapılacak olan müdahalelere karşı çıkmışlardır. Esasen onların daha ilk dönemlerden itibaren Bulgar Prensliği'nden bağımsız olacak bir Makedonya eğiliminde oldukları iddia edilmekle birlikte, teşkilat Bulgar hükümetlerinden bağımsız bir siyaset takip edememiştir. 1902 ve 1903 yıllarında Bulgar Prensliği ve Yüksek Komite tarafından Osmanlı'da kışkırtılan isyanların ardından teşkilat, Hristo Matov ve Yane Sandanski liderliğinde olmak üzere 'sağ ve sol' fraksiyonlara ayrılmıştır. Matov'un liderliğindeki sağcılar, Makedonya ve Edirne'nin Bulgaristan'la birleşmesi fikrini savunurken, Sandanski etrafında toplanan grup, bazı Sosyalist aydınların da etkisiyle bir 'Balkan Federasyonu' fikrini ortaya atmıştır.