
180
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Onikomikoz tedavisinde 1,064NM ND:Yag lazer tedavisinin etkinliği
Amaç: Onikomikoz, tırnağın ve tırnak yatağının mantar hastalığıdır. Tedavide topikal antifungaller, oral antifungaller ve cerrahi veya kimyasal olarak tırnağın alınması gibi seçenekler bulunmaktadır. Oral tedaviler ile % 90 oranında mikolojik kür sağlanır. Ancak karaciğer fonksiyon testlerinde yükselme yapabilmeleri, ilaç etkileşimlerine açık olmaları kullanımlarını sınırlandırır. Son yıllarda, onikomikoz tedavisinde lazer ve fotodinamik tedaviler etkinliklerinin yanında ciddi bir yan etkileri olmaması nedeniyle günden güne yaygınlaşmaktadır. Bu çalışmada 1,064 nm Nd:YAG lazerlerin onikomikoz üzerine etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, dermatoloji polikliniğe başvuran, potasyum hidroksid (KOH) yayma ile onikomikoz tanısı almış, çalışmaya dahil olmayı kabul eden, 18-80 yaş arası 30 (otuz) adet onikomikoz hastası alınmıştır. Hasta tırnaklara, bir hafta arayla toplam 7 kez lazer uygulanmıştır. Tedavi öncesi ve sonrası etkinliği değerlendirmek amacıyla, dermatoskopik ve makroskopik fotoğraflar çekilip, onikomikoz şiddet indeksi hesaplanmıştır. Mikolojik kürü belirlemek amacıyla, tedavi bitiminden 1 hafta sonra kontrol KOH inceleme yapılmıştır. Hastaların lazer uygulaması sırasında hissettikleri ağrı şiddetini saptamak için vizuel ağrı skalası kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların 15'i (% 54) kadın, 13'ü (% 46) erkekti. Tırnakların % 73,5'inde onikomikoz şiddet indeksi skorlarında azalma olmadığı, % 26,5'inde ise azalma olduğu görüldü (p=0,012). Tedavi sonrası birinci haftada bakılan direk mikroskopide, 54 tırnağın 37'sinde (% 68,5) KOH incelemesi pozitif, 17'sinde (% 31,4) negatif idi. Mikolojik kür oranı % 31,4 olarak hesaplandı. Kadınların tırnaklarında erkeklere göre daha fazla mikolojik iyileşme olduğu görüldü (p<0,001). Vizüel ağrı skorları değerlendirildiğinde hastaların ilk seanslarda artan şekilde ağrı hissettiği, sonraki seanslarda ise bunun azaldığı görüldü. Sonuç: 1,064 nm Nd:YAG lazerin onikomikoz tedavisinde tek başına etkili olmadığını düşünmekteyiz. Sistemik tedavilerin kontraendike olduğu hastalarda ve onikomikoz şiddet indeks skoru düşük olan hastalarda faydalı olabilir. Çalışmalarda belirli bir tedavi dozunun tedavi aralıklarının ve süresinin belli standarta bağlanmamış olması tedaviyi uygulayacak hekimler açısından kafa karışıklığına sebep olabilir. Bu nedenle tedavi şeklinin ve elde edilen yanıtın standardize olabilmesi açısından prospektif kontrollü uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Onikomikoz, Lazer, 1,064nm Nd:YAG
Kronik inflamatuvar deri hastalıklarında uyku kalitesi ve dermatoloji yaşam kalite indeksine etkisi
Amaç: Kronik inflamatuvar deri hastalıklarındaki kaşıntı gibi semptomlar, kişilerin uyku kalitesini ve bağlantılı olarak yaşam kalitesini düşürmektedir. Bu çalışmada, kronik inflamatuvar deri hastalıklarında uyku kalitesini araştırmak, hastalığın ve hastalardaki kişisel özelliklerin uyku kalitesi ile ilişkilerini ve bu ilişkinin Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi üzerine etkilerini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Ocak 2018-Ağustos 2018 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalında takip edilen 200 hasta dahil edildi. Hastalar sosyodemografik veri formu, Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi, Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi ve Kaşıntı Şiddeti Görsel Analog Ölçeği anketlerini doldurdu. Bu ölçeklerden elde edilen sonuçlar, uyku kalitesine olan etkilerine göre karşılaştırıldı. Bulgular: Eksik verili hastalar dışlandıktan sonra kalan 195 hastanın 41'i atopik dermatit, 59'u kronik spontan ürtiker, 45'i liken planus ve 50'si psoriazis idi. Uyku kalitesine göre, bağımsız değişkenler arasında yapılan ikili karşılaştırmalarda istatistiksel olarak anlamlı veya anlamlılığa yakın (p<0,10) sonuç veren değişkenler; evlilik durumu, deri hastalığı, kaşıntı skoru, Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi, alkol kullanımı, akciğer hastalığı ve psikiyatrik hastalık idi. Çoklu lojistik regresyon analizinde, uyku kalite indeksi üzerinde, Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi (p<0,001), alkol kullanımı (p<0,05) ve psikiyatrik hastalık (p<0,01) anlamlı prediktörler olarak kaldı. Yapılan analizin prediktivitesi % 69,2, sensitivitesi % 75,0 ve spesifitesi % 65,2 idi. Sonuç: Kronik inflamatuvar deri hastalarında, Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi skorlarının artması, eşlik eden psikiyatrik hastalık olması ve alkol kullanımı yaşam kalitesini ve uyku kalitesini bozmaktadır. Anahtar kelimeler: Deri hastalıkları, uyku, yaşam kalitesi
Kronik spontan ürtiker hastalarında mevcut tedavilere göre beck depresyon ölçeği, dermatoloji yaşam kalite indeksi karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Kronik spontan ürtiker (KSÜ), en az 6 hafta süren, bilinen veya bilinmeyen nedenlere bağlı olarak kendiliğinden gelişen kaşıntılı ürtiker ve/veya anjiyoödem olarak tanımlanır. Yetişkinlerde 1 ila 5 yıl sürebilen KSÜ hastaların yaşam kalitesini önemli ölçüde etkilenmektedir. Ayrıca yaşam kalitesini bağımsız olarak etkileyen, artan kaygı ve depresyon düzeyleriyle de ilişkilendirilmiştir. KSÜ hastalarında normal topluma göre düşük yaşam kalitesi ve yüksek depresyon değerleri bilinmekte olup bu çalışmadaki amacımız; KSÜ'lü hastalarda tedavi farklılığına göre depresyon düzeyi ve yaşam kalitesini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Polikliniği'ne başvuran, en az 1 yıldır kronik spontan ürtiker tanısı almış hastalar dahil edildi. Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Etik Kurul'undan onay alındı Hastaların boy-kilosu, ek hastalık durumu, anjioödem öyküsü, tanı sırasında ÜAS7 notu, mevcut aldığı tedavi kayıt edildi. Hastalara BDÖ ve DYKİ anketleri uygulanarak sonuçları kaydedildi. Hastaların tedavi sırasındaki ÜAS7 skorları kaydedildi. Aldıkları tedaviye göre omalizumab ve ikinci nesil antihistamin grubu olarak ikiye ayrıldı. İki grubun verileri karşılaştırıldı. Bulgular: Başlangıç ÜAS7 skoru Omalizumab alan grupta daha yüksekti(p<0,05). Omalizumab kullanan grupta ikinci nesil antihistamin kullanan gruba kıyasla: başlangıca göre ÜAS7 skor düşüşü daha fazla (p<0,05), beck depresyon ölçeği(BDÖ) skorları ve dermatoloji yaşam kalites indeksi(DYKİ) skorları daha yüksekti(sırasıyla 0,03 ve 0,022). BDÖ ve DYKİ skorları ÜAS7 değişim miktarı ile korelasyon göstermiyordu. Sonuç: Omalizumab hastalık aktivitesini azaltmada ikinci nesil antihistamine göre daha etkilidir. Yaşam kalitesi ve depresyon düzeyleri omalizumab alan grupta anlamlı olarak daha iyidir. Omalizumab tedavisinin etkinliğini ilk basamak tedavi olan antihistamine göre daha yüksektir. Ancak kontrol grubu ve başlangıç anket değerlendirmeleri ile daha geniş hasta gruplarındaki kapsamlı çalışmalar elde ettiğimiz verilerin değerini arttıracaktır. Anahtar kelimeler: Kronik spontan ürtiker, omalizumab, üas, dep
Seboreik dermatit hastalarında irritabl barsak sendromu sıklığının belirlenmesi ve psikojenik stres ölçekleriyle ilişkisi
Giriş ve Amaç: Remisyonlar ve alevlenmelerle giden seboreik dermatit; yağlı-sarı skuamlı, eritemli, keskin kenarlı plaklarla karakterize kronik bir dermatozdur. Saçlı deri, yüz, fleksural ve presternal bölgeler hastalığa yatkın bölgelerdir. Seboreik dermatitin psikojenik stresle başlayabileceği veya alevlenebileceği bilinmektedir. Psikojenik stresle başlayabilen ya da alevlenebileceği bilinen bir diğer hastalık ise irritabl barsak sendromu olup; dışkı kıvamında ve sıklığında değişiklikle birlikte, karın ağrısı veya karında rahatsızlık hissiyle karakterize fonksiyonel bir bozukluktur. Kronik stres, disbiyozu tetikleyebilir. Cildin ve barsak mikrobiyotasının işlevindeki değişiklikler, çeşitli cilt hastalıklarıyla bağlantılıdır. Barsak mikrobiyotasının irritabl barsak sendromu patogenezindeki rolü son yıllarda dikkat çekmektedir. Bu çalışmada amacımız, barsak-cilt-stres aksı arasındaki anlamlı bağlantıları değerlendirmek ve hastaların yaşam kalitesini artıracak yeni tedavi yaklaşımlarına ışık tutmaktır. Gereç ve Yöntem: 03.04.2024-01.01.2025 tarihleri arasında Ahi Evran Üniversitesi Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran 18-65 yaş aralığında seboreik dermatit tanısı konan 100 kişi hasta grubu ve gönüllü bireylerden oluşan sağlıklı 100 kişi kontrol grubu çalışmaya dâhil edilmişlerdir. Çalışmaya dâhil edilen bireylerden tez bilgilendirilmiş onam formu alınmıştır. Her iki gruba demografik verileri içeren ankete ek olarak psikojenik stres ölçeklerinden DASS-21 (Depresyon- Anksiyete-Stres) ölçeği ile algılanan stres ölçeği ve İrritabl Barsak Sendromu varlığını değerlendirmek için de Roma III tanı kriterleri ile Manning kriterleri ve Bristol dışkı skalası anket soruları uygulanarak sonuçlar arasındaki anlamlılık değerlendirildi. Çalışmamız tek merkezli, kesitsel bir çalışmadır. Bulgular: Seboreik dermatitli hasta grubunun DASS-21 ölçeğinin depresyon, anksiyete ve stres alt ölçeklerinden aldıkları puan ortancaları kontrol grubundan anlamlı ve yüksekti (p<0,001). Ayrıca algılanan stres ölçeği puanına göre seboreik dermatitli hasta grubun 29-56 puan arasında olma oranı kontrol grubuna göre anlamlı daha yüksekti (p<0,001). IBS olanların DASS-21 depresyon, anksiyete ve stres alt ölçeklerinden aldıkları puan ortancaları ve Algılanan stres ölçeği puanları IBS olmayanlardan anlamlı yüksek olduğu saptandı (p<0,001). Seboreik dermatit hasta grubunda IBS görülme oranı kontrol grubuna göre anlamlı yüksekti (p<0,001). Ayrıca IBS olan seboreik dermatit hastalarının DASS-21 depresyon, anksiyete ve stres alt ölçeklerinden aldıkları puan ortancaları ve Algılanan stres ölçeği puanları da IBS olan ve kontrol grubunda yer alanlardan anlamlı yüksek olduğu saptandı (p<0,001). Sonuç: Seboreik dermatitli hastalarda IBS görülme oranı sağlıklı bireylerde IBS görülme oranına göre daha fazla olup her iki hastalığın da stres faktörleri ile korelasyonu vardı. İleride daha geniş hasta popülasyonlarını içerecek kapsamlı çalışmalar, mevcut bulguların güvenilirliğini ve bilimsel değerini artıracaktır. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, depresyon, irritabl barsak sendromu, seboreik dermatit, stres.
Raynaud fenomeni pozitif olan 30 hasta ile 30 sağlıklı kontrol grubunun tırnak kıvrımı dermoskopik bulgularının toplanması ve bu bulguların eşlik edebilecek olan kollajen doku hastalıklarının erken tanıdaki öneminin dermatologlarca farkındalığının arttırılması
Raynaud fenomeni (RF), el ve ayak parmakların vazokonstriksiyon ile karakterize ataklarla seyreden bir bozukluktur. Hastaların çoğunda ataklar soğuğa maruz kalma veya emosyonel stresle başlamaktadır. RF, altta yatan sebep bulunamadığında primer form ile, altta yatan başka bir hastalık nedeniyle görüldüğünde ise sekonder form olarak adlandırılmaktadır. Altta yatan nedenini belirlemek için ; ayrıntılı anamnez, fiziki muayene, laboratuar ve görüntüleme tetkikleri kullanılır. Primer ve sekonder RF ayrımında videocapilleroskopi veya tırnak kıvrım dermoskopi yöntemleri tercih edilebilir. Çalışmadaki amacımız; RF pozitif hastalarda tırnak kıvrım dermoskopisini sağlıklı kontrol grubuna göre farklarını değerlenmek ve elde edilen veriler ile primer ve sekonder RF ayrımında ve eşlik edebilecek bağ dokusu hastalıklarında dermatologların farkındalığını arttırmaktı. Akut ve kronik enfeksiyon, insulin bağımlı diyabet ve 5 yılın üzerinde Diabetes Mellitus tanısı ile takipli olan hastalar ve 18 yaş altı kişiler hariç RF olan Dermatoloji ve Romatoloji polikliniğine başvuran 42 hasta ve aynı populasyonda RF negatif olan 33 kontrol grubu hastası şeçilmiştir. Hasta ve kontrol grubunda çalışmaya dahil olan kişilerden, sözel ve yazılı onam alınarak dermoskopik ve klinik fotoğraf ve hasta bilgi kayıtları yapılmış, kaydedilmiş olan bilgiler değerlendirilmeye alınmıştır. Hastaların dermoskopik çekim öncesinde 20 dk oda ısısında beklemeleri istenmiş, sonrasında ise her bir el parmak tırnak kıvrımının dermoskopik ve klinik fotoğrafları kayıt edilmiştir. Elde edilen 75 hastadan oluşan 750 fotoğraf tırnak kıvrım dermoskopisine aşina 2 çift göz tarafından modifiye Maricq evreleme kriterleri baz alınarak 4 kategoriye ayrılmıştır. Hastaların evrelemeleri yapılırken, en ileri evre olan tırnak kıvrımı, eğer evreler eşit ise tırnak kıvrım kapillerin en iyi değerlendirildiği, dominant olmayan elin 4-5 parmakları olduğu için dermoskopik evrelemede 4 veya 5. parmaklar tercih edilmiştir. İstatistiksel analiz SPSS v.20.0 kullanılarak yapıldı. Çalışmamızda 42 hasta ve 33 kontrolden oluşan 75 kişinin el parmak tırnak kıvrımlarının dermoskopik görüntüleri alınarak 750 fotograf incelendi. Yaş ortalaması hasta grubunda 47,24 ± 14,14 yıl, kontrol grubunda 39,18 ± 13,09 yıldı.Hasta grubunda 27 (64,3) kişide altta yatan bir hastalık mevcuttu, bu grup sekonder RF olarak sınıflandırıldı. Eşlik eden hastalığı olan %64,3 ( n=27 ) hastada; sıklık sırasına göre skleroderma (scl) (n= 18, 66,7%), romatoid artrit (ra) (n=5, %18,5), sistemik lupus eritematozus (sle) (n=2, % 7,4), Behçet hastalığı (n=1, % 3,7), tanımlanmamış bağ dokusu hastalığı (bdh)(n= 1, %3,7) bulunmaktadır. Tırnak kıvrımı dermoskopik evrelemeye göre %31 (n=13) evre 2, %28,6 (n=12) evre 3, %28,6 (n=12) evre 1, %11,9 (n=5) evre 4 idi. Kontrol grubunda ise deneklerin büyük çoğunluğu evre 1 ( n=27, %81,8), evre 4 (n=5, %15,2),evre 3 (n=1, %3) ve evre 2 (n=0) bulundu. Araştırmaya katılan 69 dermatologdan kendilerine gösterilen 50 tırnak fotagrafını evrelemesi istendi. MCBÜ Dermatoloji Ana Bilim Dalından iki dermatoloji doktorundan oluşan bir kurul bu 50 fotoğrafı evreledi. En fazla doğru yanıt verilen 3. evre iken en az doğru yanıtlanan 1. evredir. 69 dermatoloğun her biri için kurulun verdiği evrelendirme gözlemciler arası güvenirlik analizi ile kıyaslandı. 69 dermatolog içinde en düşük Cohen kappa -0,091 en yükseği 0,944 olarak saptandı. Gözlemciler arası güvenilirlik analiz sonucu Cohen kappa > 41 olan %69,56 (n=48) kişidir. Gözlemci içi güvenilirlik analiz sonucu Cohen kappa > 41 olan %75,36 (n= 52) kişidir. Sonuç olarak Raynaud fenomeni tanısında tırnak kıvrım dermoskopisi kullanımının yaygınlaşması eşlik edebilecek hastalıkların erken tanısında kullanılabilecek bir araçtır.
Biyolojik ajanların psoriasis tanılı hastalarda lipid profili ve hemogram parametrelerine etkisi
Giriş ve Amaç: Biyolojik ajanların lipid profili ve hemogram profiline etkileriyle ilgili literatürde çelişkili veriler mevcuttur. Bu çalışmada amacımız, biyolojik ajanların psoriasis tanılı hastalarda lipid profili, hemogram parametreleri, NLO, TLO, MPV ve CRP üzerindeki etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Retrospektif olarak psoriasis tanısıyla en az 6 aydır biyolojik ajan kullanan (Adalimumab,etanercept, infliksimab,ustekinumab, sekukinumab) hastaların yaş, VKI, sigara kullanımı, bilinen ek hastalık, kullanılan ilaçlar, psoriasis için aldığı geçmiş tedaviler incelendi. 12.ve 24.haftalardaki takiplerinde lipid profilleri, CRP, hemogram parametreleri ve aterojenik indeksleri, nötrofil/trombosit oranı (NLO), platelet/lenfosit oranı (PLO), PAŞİ, MPV değerlendirildi. Dahil edilme kriterleri 210 hastaya uygulandıktan sonra hemogram parametreleri analizi grubunda 153 hasta, lipid profili analizinde 124 hasta değerlendirmeye alındı. Veriler normal dağılıma uygun olmadığı için non-parametrik testler uygulandı. İstatistiksel analizde Kruskal Wallis, Friedmann testi , ANOVA (Repeated measures of ANOVA), Spearman testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edildi. Bulgular: Adalimumab ilaç grubunda (p<0,05) ve tüm hastalarda (p<0,001) takip haftaları arasında hemoglobin değerlerinde anlamlı farklılık saptandı. Etanercept (p<0,001) ve sekukinumab (p<0,05) ilaç gruplarında ve tüm hastalarda (p<0,001) takip haftaları arasında trombosit değerlerinde anlamlı farklılık ve azalma saptandı. Adalimumab (p<0,001) ve etanercept (p<0,05) alan ilaç gruplarında ve tüm hastalarda (p<0,001) lenfosit değerlerinde takip değerleri arasında anlamlı farklılık ve artış görüldü. TLO ve NLO değerlerinde adalimumab, etanercept, sekukinumab ilaç gruplarında ve tüm hastalarda takip haftaları arası anlamlı olarak farklılık ve azalma saptandı (p<0,05). Etanercept, sekukinumab ilaç gruplarında ve tüm hastalarda takip haftaları arasında CRP değerlerinde anlamlı olarak farklılık ve azalma görüldü (p<0,05). Tüm hastalarda ve ustekinumab ilaç grubunda trigliserid değerlerinde takip haftaları arasında anlamlı farklılık ve artma saptandı (p<0,05). Ustekinumab ilaç grubunda trigliserid değerlerinde 12. Takip haftasında bazale göre %10.91, tüm hastalarda ise %3.2 artma saptandı. Tüm hastalarda ve ilaç gruplarında total kolesterol, LDL, HDL değerlerinde ve aterojenik indekste takip haftalarında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). 12.haftadaki bazal değere göre PAŞİ değişim yüzdesi ile NLO, TLO, CRP ve MPV değişim yüzdesi arasında pozitif korelasyon izlenmedi. Sonuç: Biyolojik ajan kullanan psoriasis hastalarında ve özellikle ustekinumab ilaç grubunda trigliserid düzeylerinin takiplerde yakından izlenmesi gerekmektedir. NLO, TLO, CRP değerleri ucuz ve basit sistemik inflamasyon belirteci olarak kullanılabilir. Biyolojik tedavi sırasında hematolojik parametrelerde ve lipid profilinde bazı değişiklikler meydana gelmesine rağmen, bu değerler takip sırasında sekonder faktörlerden dolayı da değişim gösterebildiği için hangi değerlerin tedaviyle değişim gösterdiğinin bilinmesi yanlış yorumlamaların ve gereksiz testlerin önüne geçicektir.
Kronik spontan ürtikerli hastalarda ikinci kuşak antihistaminler ve omalizumab tedavisinin nötrofil/lenfosit oranı, trombosit/lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacmi üzerine etkilerinin birbirleriyle ve kontrol grubu ile karşılaştırılması
Amaç: Kronik spontan ürtiker 6 haftadan uzun süren, çoğunlukla etiyolojik neden tespit edilemeyen, tekrarlayıcı sistemik inflamatuar bir hastalıktır. İnflamasyonun parçası olan nötrofil, lenfosit ve trombositlerin KSÜ patogenezinde rolü net değildir. Yapılan çalışmalarda nötrofil / lenfosit oranı (NLO), trombosit / lenfosit oranı ve MPV'nin KSÜ'de inflamasyon belirteci ve tedaviye yanıtı değerlendirmede kullanılabileceği gösterilmiştir. Çalışmamızda KSÜ hasta grubunda ve kontrol grubunda NLO, TLO ve MPV değerlerine bakarak, bu değerleri kontrol grubu ve tedavi öncesi hasta gruplarında karşılaştırmayı, antihistamin tedavisi ve omalizumab tedavisi ile bu değerlerde meydana gelen değişimlerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran kronik spontan ürtiker tanılı, 18 yaşından büyük, malignitesi olmayan, infeksiyöz hastalığı olmayan, immünsüpresif ilaç kullanımı olmayan, antihistamin veya omalizumab tedavisi almış olan 146 hasta dâhil edildi. Antihistamin grubunun tedavi öncesi ve tedavinin 4.haftasındaki, omalizumab grubunun ise tedavi öncesi ve tedavinin 3.ayındaki hemogram parametreleri retrospektif olarak incelendi. Retrospektif olarak seçilen 150 kişilik kontrol grubu polikliniğimize başvuran, ürtiker tanılı olmayan, araştırmanının dışlanma kriterlerinin uygulandığı, sistemik inflamatuar, enfeksiyöz ve malignite grubunda yer almayan hastalar dahil edildi ve hemogram parametreleri incelendi. Bulgular: KSÜ tanılı antihistamin ve omalizumab tedavi grubunun tedavi öncesi nötrofil ve NLO değerleri kontrol grubuna kıyasla anlamlı yüksek bulunmuş ancak birbirleriyle aralarında anlamlı fark bulunmamıştır (Nötrofil sayısı antihistamin-kontrol grubu p=0,018 ve omalizumab-kontrol grubu p<0,001; NLO: antihistamin-kontrol grubu p=0,017 ve omalizumab-kontrol grubu p=0,024). Trombosit sayısı, omalizumab grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,027). MPV değeri omalizumab grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p<0,001). Lenfosit sayıları ve TLO değeri açısından, tedavi öncesi hasta grupları ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Antihistamin grubunda tedavinin 4.haftasında, tedavi öncesine göre hematolojik parametrelerde anlamlı bir değişiklik saptanmadı. Omalizumab grubunda, tedavinin üçüncü ayındaki tetkiklerinde tedavi öncesine göre nötrofil sayısı (p=0,004) ve trombosit sayısında (p=0,019) anlamlı düşüş olduğu saptanmıştır. Her iki grupta tedavi sonrası, tedavi öncesine göre NLO değerinde azalma ve MPV değerinde artış görülmüş ancak bu değişikliklerin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde olmadığı görülmüştür. Sonuç: KSÜ hastalarında hastalık aktivitesini ve tedaviye yanıtı değerlendirecek objektif testlere ihtiyaç vardır. Çalışmamızda, KSÜ hastalarında nötrofil sayısı, trombosit sayısı, NLO değerleri kontrol grubuna göre yüksek ve MPV değeri ise düşük bulundu. Bu değerler hastalık aktivitesini gösterebilecek belirteçler olabilir. Tedavi sonrası omalizumab grubunda nötrofil sayısı ve trombosit sayısında anlamlı düzeyde azalma tespit edildi. Omalizumab, anti-IgE etkisinin yanı sıra sahip olduğu antiinflamatuar etki ile nötrofil sayısı ve trombosit sayısında normal referans aralığında olacak şekilde azalmaya yol açmış olabilir. Anahtar Kelimeler: Kronik spontan ürtiker, antihistamin, omalizumab, nötrofil, lenfosit, trombosit, NLO, TLO, MPV
Dermatologların ve diğer hekimlerin dermatoloji hakkındaki görüş ve düşünceleri
Bu araştırmanın amacı dermatologların ve diğer hekimlerin dermatoloji hakkındaki görüş ve düşüncelerinin belirlenerek son yıllarda dermatoloji branşına artan ilginin nedenlerinin ve hekimlerin branş seçimleri üzerinde etkili faktörlerin saptanmasıdır. Ayrıca Covid-19 pandemi sürecinde dermatologların ve diğer hekimlerin pandemi ile ilgili görevlendirilme durumlarının belirlenmesi amaçlandı. Çalışma tanımlayıcı ve kesitsel bir anket çalışmasıdır ve veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından geliştirilen anketler kullanılmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiklerden frekans ve yüzde kullanılmıştır. Değişkenler arasındaki farklılığın belirlenmesinde Ki-Kare testi kullanıldı. Araştırmada hekimlerin ve özellikle de kadın hekimlerin dermatoloji branşına yüksek oranda ilgi duydukları saptandı. Ayrıca dermatologların branşlarından yüksek oranda ve diğer hekimlerden daha fazla memnun oldukları bulundu. Dermatoloji branşı seçiminde en etkili faktörlerin dermatolojinin rahat bir branş olması, dermatolojik hastalıkların nadiren yaşamı tehdit edici olması, çalışma saatlerinin kontrol edilebilir olması ve kontrol edilebilir yaşam tarzı özelliği olarak bulundu. Dermatologların branşlarından memnun olmalarına rağmen tekrar hekim olma isteklerinin düşük olduğu belirlendi. Bu durumda hekimlerin uzun ve yoğun çalışma şartlarının ve maruz kaldıkları sağlıkta şiddet, malpraktis gibi riskli durumların artmasının etkili olduğu düşünüldü. Covid-19 pandemi sürecinde dermatologlar ve diğer hekimlerin görevlendirilme oranlarında fark saptanmadı ancak diğer hekimlerin daha uzun süre ve pandemi yoğun bakımlarında daha fazla görevlendirildiği bulundu. Anahtar Kelimeler:Dermatologlar, Diğer Hekimler, Covid 19 Pandemi Süreci
Lentigo malignanın dermoskopik ayırıcı tanısında invers yaklaşımın sensitivitesinin değerlendirilmesi
Giriş: Lentigo maligna, baş ve boyun bölgesi gibi kronik olarak güneşe maruz kalan deri alanlarında görülen bir malign melanom alt tipidir. Özellikle derideki güneş hasarının diğer bulguları ile görülmesi ve yavaş büyüme hızı nedeniyle progresyonunun geç dönemlerine kadar gözden kaçabilir. Bu nedenle tanısal sensitivite ve spesifiteyi arttıracak dermoskopik değerlendirme algoritmalarına gerek duyulmaktadır. Amaç: Bu çalışmanın amacı lentigo malignanın dermoskopik ayırıcı tanısında yeni tanımlanan invers yaklaşımın sensitivitesini prospektif olarak saptamak ve dermatoloji pratiğindeki uygulanabilirliğini değerlendirmektir. Yöntem: Çalışma grubuna baş ve boyun bölgesinde hiperpigmente makül veya makülleri olan toplam 68 hasta dahil edilmiş, 947 lezyon klinik ve dermoskopik olarak incelenmiştir. Veriler Windows için Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) 26.0 versiyon paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışma kapsamında değerlendirilen toplam 947 lezyondan 940 tanesi dermoskopik olarak benign olarak değerlendirilmiştir. İnvers yaklaşıma göre şüpheli olarak değerlendirilen 7 lezyonun 6'sına histopatolojik olarak lentigo maligna, 1'ine atipik lentijinöz proliferasyon tanısı koyulmuştur. 6 lentigo malignanın 2 tanesi klasik dermoskopik kriterlere göre tanı alamamıştır. Yöntemin sensitivitesi %100, spesifitesi %99,8 olarak saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre invers yaklaşım lentigo malign melanom tanısında sensitivitesi ve spesifitesi yüksek, kolay uygulanabilir bir dermoskopik değerlendirme algoritmasıdır. Özellikle kronik güneş hasarı olan ve baş-boyun bölgesinde mutlipl hiperpigmente makül ile başvuran hastaların dermoskopik incelemelerinde klasik kriterlere ek olarak kullanılmalıdır.
Vitiligolu hastalarda karakter ve mizaç özelliklerinin değerlendirilmesi
Vitiligo, nedeni henüz tam olarak belirlenememiş, herhangi bir yaşta görülebilen, melanosit kaybına yol açarak, yaygınlığı ve büyüklükleri değişken, keskin sınıra sahip, depigmente süt beyazı renginde alanlar oluşturan kazanılmış bir deri hastalığıdır.Vitiligolu hastalar düşük benlik saygısı, ayrımcılık, damgalanma, utanma, öfke, reddedilme korkusu gibi duygular hissetmektedirler, ayrıca hastalık büyük bir fiziksel rahatsızlığa yol açmasa da dış görünüşü etkilediği için kozmetik açıdan problem oluşturabilmektedir.Hastalığın kişi üzerindeki etkisi son derece değişkendir, hastalığın doğal seyri, hastanın demografik özellikleri, kişiliği, karakteri ve toplumun tutumuna göre değişkenlik gösterir.Bu çalışmada amaç, vitiligolu hastaların benzer özelliklere sahip kontrol grubuna kıyasla hangi karakter ve mizaç özelliklerine sahip olduğunun belirlenmesi ve vitiligonun hastalarda yaşam kalitesini hangi ölçüde etkilediğinin saptanmasıdır.Çalışmaya Nisan 2011 ? Eylül 2012 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine başvuran, yaşları 18 ve üzerinde olan klinik olarak ve Wood lambası muayenesi ile vitiligo tanısı koyulan 22 kadın ile 27 erkek toplam 49 vitiligo hastası ve 29 kadın ile 17 erkek sağlıklı gönüllüden oluşan toplam 95 kişi dahil edildi.Vitiligolu hastaların hastalık süresi, lezyon görünürlüğü, lezyonların yerleşim yeri, tedavi alımı, tedavi şekli, aktif lezyon varlığı, görünümden rahatsızlık bilgileri kaydedildi. Ayrıca çalışmaya katılan bireylerin yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim durumu, meslek, ailede vitiligo öyküsü, daha 76önce geçirilmiş psikiyatrik rahatsızlık öyküsü, psikiyatrik tedavi öyküsü, sigara ve alkol kullanım süresi ve sıklığı bilgileri kaydedildi. Çalışmaya katılan kişilere Anksiyete Duyarlılık İndeksi-3 (ADİ-3), DLQI, Mizaç ve Karakter Envanteri ölçekleri uygulandı.Çalışmamızda hasta grubunda DLQI skoru ortalama 4.89± 4.27, kontrol grubunda ise 1.40± 2.49 olarak bulunmuştur. Vitiligo hastalarının yaşam kalitesi hafif derecede olumsuz etkilenmiştir.Hasta ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet ve medeni durum dağılımı açısından fark saptanmamıştır (p> 0.05). Eğitim seviyesi ortaokul ve altı düzeyinde olan kişilerin çoğunluğu hasta grubunda yer almıştır (p=0.00). Meslek olarak daha stresli işlerde yer alan kişilerin çoğunluğu vitiligo grubunda yer almıştır (p= 0.02). Hasta grubunda ailede vitiligo öyküsü daha sık bulunmuştur (p= 0.01). Hasta grubunda ADİ-3 ve toplam DLQI skorları kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Hasta grubunda yenilik arayış isteği kontrol grubuna göre daha az bulunmuştur. Hasta grubu içerisinde evli olanlarda sebat etme skoru bekar olanlara göre daha yüksek bulunmuştur (p=0.01). Görünür bölgede lezyonu olan hastaların, görünümünden rahatsız olan hastaların ve daha önce geçirilmiş psikiyatrik rahatsızlık öyküsü bulunan hastaların yaşam kalitelerinin daha düşük olduğu bulunmuştur. Sistemik tedavi alan hastalarınsistemik tedavi almayan hastalara göre ADİ-3 skorunda düşüklük (p= 0.01), iş birliği yapma skorunda yükseklik (p= 0.05) ve yenilik arayış skorunda düşüklük (p= 0.02) saptanmıştır. Hastalar sigara ve alkol kullanım durumlarına göre gruplandırıldığında ADİ-3, mizaç karakter envanteri alt grupları ve DLQI skorları açısından yapılan karşılaştırmada uygulanan ölçeklerin hiçbirinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p> 0.05).Çalışmamız, vitiligolu hastalarda karakter ve mizaç özelliklerini değerlendiren ilk çalışma olup, bu hastaların sadece dermatolojik yönden değil psikiyatrik açıdan da tanı ve tedavilerinin gerekliliğini vurgulamaktadır.
Psoriasisli hastalarda kardiyovasküler risk faktörlerinin framingham risk skoru ve ayak bileği-kol indeksi ile değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda, psoriasisli hastalarda kardiyovasküler risk faktörlerinin Framingham Risk Skoru ve Ayak bileği-kol İndeksi ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca kalp damar hastalıkları açısından risk teşkil etmesi nedeniyle hastalarda metabolik sendrom kriterleri, serum CRP düzeyleri ve sigara kullanımı ile psoriasisteki sistemik inflamasyonun süresi ve PASI veya VYA ile belirtilen şiddetinin kardiyovasküler riske etkisi de değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine başvurarak klinik ve/veya histopatolojik olarak psoriasis vulgaris tanısı almış 50 hasta ile poliklinik muayenesi sonucu kronik inflamatuar patoloji saptanmayarak psoriasis dışı tanılar almış, yaş ve cinsiyet uyumlu 50 kontrol hastası dahil edimiştir. Katılımcıların yaş, cinsiyet, boy, kilo, bel çevresi verileri, vücut kitle indeksi, bel-kalça oranı, kol ve ayak bileği tansiyonları, açlık kan şekeri, lipid profili ve CRP değerleri ile sigara kullanımı ve eşlik eden sistemik hastalık öyküleri not edilmiştir. Psoriasis hastalarında ek olarak hastalık süresi, PASI ve VYA da kaydedilmiştir. Hastaların FRS ve ABİ değerleri hesaplanmış, ayrıca metabolik sendrom olup olmadığı da kaydedilmiştir. İstatistiksel analizler SPSS 20.0 programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda hastaların bel çevresi ortalaması kontrollere göre daha yüksek olup bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,033). Hastaların VKİ de kontrollere göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p=0,014). Gruplar ek hastalıklar açısından karşılaştırıldığında hasta grubunda psoriasise eşlik eden hastalık oranı anlamlı olarak fazlayken (p=0,030) ek hastalıklardan kardiyovasküler risk açısından anlamlı olan diyabet ve hipertansiyon ayrıca gruplandırıldığında hastalar ve kontroller arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Psoriasis hastalarında sigara kullanma oranı kontrollere göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,001). Hastaların FRS ortalaması kontrollere göre yüksek olup bu yükseklik istatistiksel olarak anlamı değilken (p=0,075), hastaların ABİ değeri ortalaması kontrollere göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak yüksek saptanmıştır(p<0,001). Psoriasis hastalarında metabolik sendrom daha yüksek oranda saptanmakla birlikte, bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Psoriasis hastalarında PASI, VYA ve hastalık süresinin FRS ve ABİ değerlerine anlamlı etkisi olmadığı gözlenmiştir. Sonuç ve Öneriler: Çalışmamız psoriasis hastalarında FRS ve ABİ?nin beraber değerlendirildiği ilk çalışma olup, bulgular psoriasisin kalp damar hastalıklarına zemin hazırladığını, psoriasisli hastaların kardiyovasküler risk faktörleri açısından değerlendirilmesi, bu yönden eğitimi ve takibi gerekliliğini ortaya koymuştur.
Esansiyel hiperhidrozisli hastalarda mizaç ve karakter özelliklerinin değerlendirilmesi
EH, belirtilen vücut bölgelerinde bilinmeyen bir nedenle sempatik kolinerjik sinirlerin aşırı deşarjı ile karakterize bir dermatolojik bozukluktur. Bu bireylerde sempato-adrenal sistemin aşırı aktif olduğu düşünülmektedir. Ter bezi histolojisi ve fonksiyonu normal olup emosyonel stresle ter salgısında artış meydana gelirken uykuda terleme ortadan kalkmaktadır. Bu bulgular ışığında çalışmada EH'li bireylerin mizaç ve karakter özellikleri ile sempatik hiperaktivasyon ve terleme arasındaki ilişki araştırılmıştır. Çalışmaya Nisan 2011 – Ağustos 2013 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine başvuran, hiperhidroza yol açabilecek sistemik bir hastalığı bulunmayan, yaşları 18 ve üzerinde olan 42 kadın ile 38 erkek toplam 80 EH hastası ve 54 kadın ile 27 erkek sağlıklı gönüllüden oluşan toplam 161 kişi dahil edildi. EH' li hastaların yaşları, cinsiyetleri, Vizüel Analog Skorlaması (VAS) değerleri kaydedildi ve çalışmaya katılan kişilere Mizaç ve Karakter Envanteri (MKE), Anksiyete Duyarlılık İndeksi-3 (ADİ-3), DLQI, Liebowitz Sosyal Kaygı Bozukluğu Belirtileri Ölçeği (LSFÖ) ve SCID-CV Tanı Ölçütleri uygulandı. VAS skorları hasta grubunda 2-10 arasında değişmekte olup, VAS ortalamaları 7,54± 1,89 olarak bulundu, yani çalışmamıza katılan hastaların terleme şiddetleri fazlaydı. Hasta grubunda DLQI skorları 10-26 arasında değişmekte olup, DLQI ortalamaları 12,96± 4,11 olarak bulundu. EH hastaların yaşam kalitelerini orta derecede etkilemekteydi. Hasta grubunda ADİ-3 skoru istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha yüksek bulunurken (p= 0.01), yine La-TOP skoru ve Lb-TOP skoru kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (p=0.01, p=0.03). 54Hasta ve kontrol grubu arasında P (Sebat Etme) skoru açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (P=0.93). NS2 (Dürtüsellik) skoru hastalarda kontrol grubuna göre yüksek saptandı (p=0.006). HA3 (Yabancılardan çekinme) ve HA4 (Çabuk yorulma) skorları hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek saptandı (p=0.04, p=0.01). RD4 (Bağımlılık) skoru hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük saptandı (p=0,001). S2 (Amaçlılık) skoru hasta grubunda kontrol grubuna göre daha düşük saptandı (p=0.047). C1 (Sosyal onaylama), C2 (Empati duyma), C3 (Yardımseverlik) ve C-TOP (İş birliği yapma) skorları hasta grubunda kontrol grubuna göre daha düşük saptandı (p=0.017, p=0.07, p=0.015, p=0.044). ST1 (Kendilik kaybı), ST3 (Manevi kabullenme) ve ST-TOP (Kendini aşma) skorları hasta grubunda daha yüksek saptandı (p=0.02, p=0.039, p=0.035). Hasta grubunda, geçmişte veya şu anda 21 kişide sosyal fobi, 12 kişide majör depresif bozukluk, 11 kişide başka türlü adlandırılamayan anksiyete bozukluğu, 7 kişide panik bozukluğu, 7 kişide özgül fobi, 5 kişide uyum bozukluğu, 3 kişide obsesif-kompulsif bozukluk, 3 kişide posttravmatik stres bozukluğu ve 3 kişide yaygın anksiyete bozukluğu saptandı. Aşırı terleme nedeniyle bozulmuş yaşam kalitelerine paralel olarak EH'li bireylerin sosyal kaygı düzeyleri yüksek olan anksiyeteye yatkın kişiler olduğunu saptadık. EH'li bireylerin artmış adrenerjik deşarj nedeniyle dürtüsel davranan, bağımlılıkları ve amaçlılıkları düşük olan iş birliği yapmaktan uzak olan kişiler olduğunu belirledik. VAS skorları yüksek olan EH'li hastaların belirgin derecede bozulmuş olan yaşam kalitelerine paralel olarak anksiyete duyarlılıkları ve soyal fobi düzeylerini yüksek saptadık. Görsel ve işlevsel sorunlara yol açan EH nedeniyle bireyler işlerini yaparken veya sosyal ilişkilerinde büyük sorunlar yaşamaktadırlar, bu da doğal olarak sosyal kaygılarını ve anksiyetelerini arttırmaktadır. Mizaçları gereği dürtüsel davranan yani olayları kapsamlıca irdelemeden hareket eden bu kişilerde çabuk yorulma puanlarının yüksek 55olması, artmış adrenerjik aktivitenin yarattığı yüksek bazal metabolizma nedeniyle olabilir. Ayrıca görünüm ve hijyenik iyilik sağlamak için sarfettikleri yoğun efor da bu duruma ekleniyor gibi görünmektedir. Anksiyete bozukluklarının bulgularından olan yabancılardan çekinme puanlarının EH grubunda yüksek saptanması yarattığı sosyal fobi ve anksiyete nedeniyle beklediğimiz bir sonuçtu. Yabancılardan çekinme düzeyleri yüksek olan EH hasta grubunun doğal olarak iş birliği yapmaktan uzak, amaçlılıkları düşük olan kişiler olduğunu saptadık. "Kendini aşma" puanlarının EH'li hastalarda yüksek saptanması ise bu kişilerin erken yaşlardan beri var olan hiperhidrozu içselleştirerek kabullendiklerini ve bu durumla yaşamayı öğrendiklerini göstermektedir. Çalışmamız bugüne kadar bu konuda yapılmış en yüksek katılımcı sayısından oluşan, DLQI, ADİ-3, Liebowitz Sosyal Fobi Ölçeği ve SCIDCV'nin bir arada kullanıldığı ilk çalışmadır. Önceki çalışmaların bulgularının farklı olması, az sayıda katılımcı ve dengeli olamayan hasta ve kontrol dağılımına bağlı gibi görünmektedir. İlk çalışmada (8) hasta ve sağlıklı kontrol sayıları oldukça düşüktür buna karşın patolojik kontrol olarak alınmış olan renal yetmezlikli kontrol grubu ise diğerlerinin yaklaşık iki katıdır. Bu orantısız dağılım istatistiksel veri güvenilirliğini düşürmektedir. Her iki çalışma da da hasta ve kontroller psikiyatrik patolojiler açısından değerlendirilmeye alınmamışlardır. Bizim çalışmamızda aktif bilinen psikiyatrik bozukluğu olan hastalar değerlendirilmeye alınmamıştır. Bu durum özellikle kontrol verilerinin güvenilirliğini arttırmaktadır. Gerek artmış sempatik aktivite, gerek erken başlangıçlı hastalığa ait genetik faktörler, gerekse hastalarda esansiyel hiper hidrozun yarattığı sosyal ve hijyenik problemler, hastaların mizaç ve karekter gelişimini etkiliyor gibi görünmektedir. Bu hastalarda sosyal fobi ve anksiyete dağılımındaki artış sosyalleşme ve dışa dönük davranış paterninde bozulmalara yol açmaktadır. Hastalık aktivitesi, sosyal ve kişisel kimlik etkilenmelerinin daha iyi anlaşılması bu hastalarda yaşam kalitesini arttıracağı gibi, anksiyete yönetimi ve hiperhidrozun regulasyonunda da hastalara olan yardımımızı arttıracaktır.
Dermatolojik olgu bildirilerinde klinik deskripsiyonların kalitesi ve belirleyici faktörler
Giriş ve Amaç: Olgu bildirileri, halen tıbbi yayımcılığın önemli bir parçası olarak varlığını sürdürmektedir. Tıp eğitiminde bilgi ve deneyim aktarılmasında oldukça önemli olmasının yanında yeni çalışmaların da öncüsü olma niteliği taşıması nedeniyle oldukça değerlidir. Dermatoloji görselliğin oldukça ön planda olduğu bir bilim dalıdır bu nedenle etkili bir dermatolojik olgu bildirisinin olmazsa olmazı iyi klinik deskripsiyonlardır. Bu çalışmada, dermatolojik olgu bildirileri incelenerek, olgu bildirilerinde yapılmış klinik deskripsiyonların ne düzeyde ayrıntılı olduğu bir başka deyişle ne düzeyde kaliteli olduğunu araştırmak ve klinik deskripsiyonların kalitesini etkileyen faktörlerin de belirlenmesi istendi. Böylelikle dermatolojik olgu bildirilerinin kalitesinin iyileştirilmesine katkı sağlanması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, çoğunlukla dermatolojik olgu bildirileri yayımlayan bir dergi olan "Journal of Dermatological Case Reports" veri sağlamak üzere seçildi. Bu derginin 2007-2017 yıllarında yayımlanmış 247 makalesi gözden geçirildi ve dermatolojik deskripsiyon içeren 205 olgu bildirisi çalışmaya alındı. Klinik deskripsiyonlarda 11 ana özellik araştırıldı: Yerleşim, yan, nicelik, dağılım, boyut, biçim, kenar, renk, dokunma, sübjektif semptom ve elemanter lezyon. Bu on bir ana özellikten sekizi zorunlu sayıldı: Yerleşim, nicelik, boyut, biçim, renk, dokunma, semptom ve elemanter lezyon. Deskripsiyonun kalitesini etkileyen anlamlı faktörleri belirlemek üzere, her bir olgu bildirisinin deskripsiyonlarında sözü edilmiş zorunlu özellik sayılarının maksimumu, bağımlı değişken olarak kullanıldı ve "kalite skoru" olarak adlandırıldı. İstatistiksel değerlendirmeler lineer regresyon analizi ile yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda ana bulgular; klinik deskripsiyonlarda palpasyon ve semptom ile ilgili bilgilerin çoğunlukla yetersiz olduğu, baş-boyun bölgesi dışındaki lezyonlar için yerleşim bilgisinin ayrıntılı verilmediği, ortalama yazar sayısının oldukça yüksek olduğu ancak bunun kalite skoruna olumlu bir etkisinin olmadığı görüldü. Kalite skoruna olumlu etkisi olan parametreler ise yazarlar arasında dermatolog bulunması ve klinik semptomların varlığının veya yokluğunun belirtilmesi olarak saptandı. Sonuçlar: Etkili bir dermatolojik olgu sunumu için ayrıntılı klinik deskripsiyon yapılmalıdır. Ayrıntılı ve kaliteli bir klinik deskripsiyon yapmak için ise yazarlar arasında dermatolog bulunmalı veya dermatologlardan yardım alınmalıdır. Bununla yanında olgunun semptom bilgisinin sorgulanıp mutlaka belirtilmesi gerektiği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Olgu sunumu, Deskripsiyon
Seboreik dermatitli hastalar ile toll-like reseptör 2 ekspresyonu ve gen polimorfizmi arasındaki ilişki
Giriş: Seboreik dermatit yağlanma, kepeklenme ve sınırları belirgin olmayan eritemli yamalar ile karakterize kronik inflamatuar bir deri hastalığıdır. Birçok faktörün SD gelişiminden sorumlu olduğu bildirilse de hastalığın patogenezi tam olarak aydınlatılamamıştır. Patogenezde Malessezia türü mantarların da rol oynadığı gösterilmiştir. Toll-like reseptör ailesi konakçı immün sisteminde patojen mikroorganizmalara karşı inflamatuar yanıt oluşmasında anahtar role sahiptirler. TLR geninde meydana gelen değişimlerin konak savunmasında ve inflamatuvar hastalık patogenezinde yeri bulunmaktadır. SD'li hastalarda TLR2 gen polimorfizmi ve TLR2 ekspresyonu, Malessezia türü mikroorganizmalara karşı duyarlılık oluşturarak hastalığın ortaya çıkmasında rol oynayabilir. Amaç: Seboreik dermatit ile TLR2 gen polimorfizmi ve monositlerdeki TLR2 ekspresyonu oranlarını belirlemek çalışmamızın amacı olmuştur. Gereç ve Yöntem: 60 hasta ve 60 kontrol grubundan olmak üzere 120 kişiden alınan periferik kan örneklerinde genomik DNA elde edildi. TLR2 Arg753Gln polimorfizmleri polimeraz zincir reaksiyonu sonrası restriksiyon enzim kesimi yöntemi ile belirlendi. Monosit yüzeyindeki TLR2 ekspresyon yüzdesini periferik kan örneklerinde flow sitometrik yöntem ile analiz edildi. Veriler ki-kare testi ve Hardy-Weinberg equilibrium test ile analiz edildi. Bulgular: Seboreik dermatit hastalarında TLR2 Arg753Gln polimorfizm sıklığı %20 oranında saptanırken sağlıklı kontrol grubunda ise hiçbir katılımcıda polimorfizm saptanmadı (p<0,001). Hem seboreik dermatitli grupta, hem de sağlıklı kontrol grubunun hiçbirinde TLR2 Arg753Arg mutant genotip (AA) homozigotluğu görülmedi. G Alleli hasta grubunda %90,2 ve kontrol grubunda %100 olarak bulundu (p<0,01). A alleli hasta grubunda %9,8 olup kontrol grubunda saptanmadı (p<0,01). Hasta grubunda periferik kanda ölçülen ortalama TLR2 monosit yüzey ekspresyon oranı %72,9±3,1, kontrol grubunda %80,7±2,7 olarak saptandı (p=0,129). TLR2 Arg753Gln polimorfizmi olan 12 hastada monosit yüzey ekspresyonu oranı %62,2±26 olarak hesaplandı. Bu hastalarda monosit yüzeylerindeki TLR2 ekspresyon oranında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir azalma olduğu bulundu (p=0,03). Sonuç: Çalışmamızda literatürde ilk kez seboreik dermatitli hasta grubunda TLR2 Arg753Gln tek nükleotid polimorfizmi olduğunu saptadık. Aynı zamanda Arg753Gln polimorfizmi olan grupta monositlerde TLR2 ekspresyonunda azalma olduğu belirlendi. Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlar göz önünde bulundurulunca TLR2 ekspresyonundaki azalmanın SD patogenezinde M. furfur'a karşı duyarlılık oluşturduğu hipotezi gündeme gelmiş oldu.
Androgenetik alopesilerde trikoskopik bulguların şiddet ile ilişkisi
Amaç: Androgenetik alopesi, en sık görülen, genetik yatkınlıkla ortaya çıkan ve etkilenen bireylerde hayat kalitesini düşüren alopesi tipidir. Trikoskopik bulguların hastalığın kliniğindeki yerinin saptanması önemlidir. Androgenetik alopeside trikoskopik bulguların hastalık şiddeti ile ilişkisini inceleyen çalışmalar mevcuttur ancak bulguların saptandığı bölgelerin şiddet ile ilişkisi ve hastalığın ilerleyişini tahmin edebilirliği daha önce araştırılmamıştır. Gereç ve yöntem: 97 erkek androgenetik alopesi hastasının yaşları, hastalık süresi, Fitzpatrick deri tipi, Hamilton–Norwood evresi kaydedildi. Androgenetik alopeside sık görülen trikoskopik bulgular her hastada saçlı deride saptandığı bölgelere göre kaydedildi. Bulguların hastalığın şiddeti ile ilişkisi saptandıkları bölgelere göre ve bölgelerden bağımsız olarak iki ayrı şekilde incelendi. Bulgular: Çalışmamızda ana bulgular şu şekildedir: (1) Androgenetik alopeside saçlı deride herhangi bir bölgede saptanan bal peteği pigmentasyonu ve fokal atrişi şiddetli hastalık ile ilişkilidir. (2) Vertekste saptanan şaft kalınlık farkı, kahverengi peripiler bulgu ve bal peteği pigmentasyonu şiddetli hastalık ile ilişkilidir. (3) Herhangi bir bölgede saptanan fokal atrişi ve vertekste saptanan şaft kalınlık farkı hastalığın ilerleyişini erken evrelerde tahmin edebilir. Sonuç: Trikoskopi androgenetik alopesi tanısına ve şiddetine dair bilgi verir. Verteksin trikoskopik incelemesi diğer bölgelere kıyasla hastalığın şiddeti ve ilerleyişi ile ilgili sağladığı bilgi açısından daha önemli olabilir. Bulgularımızın desteklenmesi için androgenetik alopeside trikoskopik bulguların hastalık ilerleyişi ile ilişkisini incelemek üzere yapılacak boylamsal araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Androgenetik, alopesi, trikoskopi, şiddet
Psoriazisli hastalarda hastalık algısı, aleksitimi ve anksiyete duyarlığı
Psikolojik etmenlerin gerek psoriazisin tetiklenmesinde , gerekse kliniğinin şiddetlenmesinde önemli rol oynadığı bilinmektedir. Psoriazisli hastalarda aleksitimi, anksiyete, depresyon, alkol bağımlılığı gibi psikopatolojiler daha sık görülmektedir. "Duygularını tanıma ve sözel olarak belirtmedeki zorluk" olarak tarif edilebilen aleksitiminin, anksiyeteye bağlı duyum ve belirtilere karşı aşırı ölçüde bir korku olarak nitelendirilen anksiyete duyarlılığının bu hastalarda yüksek düzeyde görülmesi beklenir. Dolayısıyla bu hastaların kendilerini ifade ederken ve stresli olayların üstesinden gelmeye çalışırken zorlandıkları söylenebilir. Hastalık ve/veya yeti yitiminin birey tarafından nasıl anlaşıldığına işaret eden hastalık algısı kavramıda psoriazisli hastalarda araştırılmalıdır. Çünkü bu hastaların hastalıkları ile ilgili düşünceleri tedaviye uyum ve tedavi planlanmasını etkilemektedir. Bu çalışmada psoriazisli hastalarda aleksitimi, anksiyete duyarlılığı ve hastalık algısının incelenmesi amaçlanmıştır
Onkolojik hastalarda klinik ve dermoskopik tırnak ünitesi bulgularının kemoterapi ilaçları ile olan ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Kemoterapi ilaçlarına bağlı tırnak değişiklikleri birçok çalışmanın konusu olmuşken, bu değişiklikleri dermoskopik muayene ile inceleyen yalnızca birkaç çalışma bulunmaktadır. Bu nedenle, bu çalışma kemoterapiye bağlı tırnak değişikliklerinin tanı ve takibinde dermoskopinin yerini kapsamlı olarak belirlemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve yöntem: Çukurova Üniversitesi Onkoloji Polikliniğinde kemoterapi almakta olan 227 hastanın (115 erkek, 112 kadın, yaşları 20 ile 88 yıl arasında değişen) yalnızca el tırnakları hem klinik hem de dermoskopik olarak incelendi. Tırnak değişikliklerinin bağımlı değişken; yaş, cinsiyet, kanser türü, kanser süresi, tırnak bulguları yapabilen sistemik hastalık varlığı ve kemoterapi gruplarının ise bağımsız değişken olarak kullanıldığı çok değişkenli lojistik regresyon testleri yapıldı. Bulgular: Çalışmada en sık gözlenen kanser türleri meme (% 25,6), akciğer (% 21,6), kolon (%14,5) ve hematolojik kanserlerdi (% 8,4). Hastaların % 49,3'ünün kanser süresi dokuz aydan daha kısayken, kalanlarda daha uzundu. Tırnak bulguları yapabilen sistemik hastalıklar hastaların % 14,5'inde bulunmaktaydı. En sık kullanılan kemoterapi grupları kortikosteroidler (% 62,6), platinumlar (% 50,2), hedefe yönelik ilaçlar (% 41,0) ve taksanlardı (% 31,3). En sık saptanan tırnak değişiklikleri longitudinal çizgilenme (% 45,4), onikoliz (% 37,0), kıymık kanama (% 37,0), longitudinal melanonişi (% 26,4), lökonişi (% 23,3), kırmızı lunula (% 15,9) ve transvers melanonişiydi (% 13,7). Çok değişkenli lojistik regresyon analizlerinde bulguların yalnızca üçü değişkenler ile anlamlı ilişki gösteriyordu. Transvers melanonişi taksan kullanan hastalarda daha sık saptandı (odds oranı [OR] 9,458, % 95 güven aralığı [CI] 1,938 – 46,151, p≈0,005). Onikoliz ve longitudinal çizgilenme yaş ile pozitif ilişki gösteriyordu (sırasıyla, OR 1,052, % 95 CI 1,021 - 1,085, p≈0,001 ve OR 1,068, % 95 CI 1,034 to 1,103, p<0,001). Sonuç: Kemoterapiye bağlı tırnak değişikliklerini inceleyen diğer çalışmalar ile karşılaştırıldığında, bu çalışmada longitudinal çizgilenme, onikoliz, kıymık kanama ve kırmızı lunula daha sık saptanmıştır. Özellikle kıymık kanama için olmak üzere saptanan bu yüksek oranlar, dermoskopinin bu çalışmada kullanılırken diğer çalışmalarda kullanılmaması ile açıklanabilir. Kıymık kanama ve melanonişi, taksanların da dahil olduğu kemoterapiye bağlı tırnak toksisitesinin erken bulguları olduğu gerçeği ışığında; daha şiddetli tırnak toksisitelerinin gelişmesini önlemek amacıyla, kemoterapi alan hastaların tırnaklarının kemoterapi başlangıcından itibaren periyodik olarak dermoskopik incelenmesi önerilir.
Dudak yerleşimli keratinositik tümörlerde dermoskopik bulgular: Aktinik keilit, intraepidermal karsinom ve skuamoz hücreli karsinom dermoskopisi
En yaygın premalign dudak lezyonu olan aktinik keilit (AK), güneşe maruz kalmanın neden olduğu, dudak vermilyonunu etkileyen inflamatuar bir hastalıktır. AK, potansiyel malign bir hastalıktır ve dudak skuamoz hücreli karsinomasına (SHK) dönüşebilir. AK tanısı önemlidir; çünkü ilk klinik bulgular hafif ve belirsiz olup epitel ve bağ dokularındaki hasarın boyutunu her zaman yansıtmayabilir. Kutanöz skuamöz hücreli karsinom (SHK), bazal hücreli karsinomdan sonra en sık görülen kutanöz malignansidir ve tipik olarak yaşlı, açık tenli kişilerde görülür. Özellikle, dudak SHK, tüm oral karsinomların % 20'sini temsil eder; dudak, en yüksek riskli anatomik bölgelerden biridir. Dudak skuamöz hücreli karsinomların (SHK) ve aktinik keilitin (AK) dermoskopik özellikleri hakkında çok az şey bilinmektedir. Anatomik ve histolojik özellikleri normal deriden farklı olduğu için, dudakta lezyonların dermoskopik bulgularının belirlenmesi önem arz etmektedir. Çalışmanın amacı, labial SHK ile birlikte, AK'in dermoskopik bulgularını tanımlamak ve keratinositik labial tümörlü bu hastaların klinik ve demografik özelliklerini tanımlamaktır. Keratinositik labial tümör histopatolojik tanısı almış olan 41 hasta - 31 AK ve 10 SHK- araştırmaya dahil edildi. Hastaların demografik verileri, klinik ve dermoskopik görüntüleri ve bulguları kaydedildi. Dermoskopik ve klinik özellikler değerlendirildi. İstatistiksel analiz SPSS v.21.0 kullanılarak yapıldı. Medyan yaş 66,41 ± 13,35 ve hastaların çoğunluğu erkek idi. % 90'dan fazlası alt dudakta bulundu. En yaygın Fitzpatrick deri tipi III ve takiben tip II idi. Aktinik keilitli hastaların % 35'inde eşlik eden fasiyal aktinik keratozlar tespit edildi. Mevcut veya eski sigara kullanımı oranı % 44 gibi yüksek iken, düzenli alkol kullanımı toplamda % 2 idi. Hepsi açık alanda çalışan işçiler, çoğunlukla çiftçilerdi. Aktinik keilitler düzdü ve sarı-beyaz skuamlı lezyonların kötü tanımlanmış vermilyon sınırına neden olduğu gözlendi ve dörtte birinde yüzeysel erozyon, kabuk, çatlak ve şişlik vardı. Skuamoz hücreli karsinomalarda, vermilyon hattı kaybı yalnızca tümör bu bölgeyi infiltre edildiğinde gözlendi. Skuamoz hüceli karsinomaların birçoğu düz ve kurutlu ülser içermekte idi. Tümünde skuam ve endurasyon vardı. Aktinik keilit için iki dermoskopik model tanımlandı. Skuamoz hücreli karsinomaların dermoskopisi, radyal olarak dağılmış polimorf damarlar ile çevrelenmiş merkezi skuam, kurut ve ülserasyon paternini ortaya koydu. Bu çalışma sonucunda daha önce literatürde olmayan iki adet aktinik keilit paterni tanımlanmış, radyal firkete damarların, merkeze göre dağılan manyetik dalgalara dağılım benzerliği nedeniyle ("magnet sign") "mıknatıs bulgusu" adlandırması önermesi yapılmıştır. Daha önce literatürde perivasküler beyaz "halo" olarak adlandırılan, histopatolojik olarak damar çevresindeki tümör keratinizasyonuna bağlı olduğu düşünülen, damar çevrelerindeki beyaz yapılar, çalışmamızda da benzer oranlarda SHK'larda gözlenmiş ancak şekillerinin firkete damarları kaplayacak şekilde olması nedeniyle "halo" yerine "kılıf" olarak adlandırılmasının daha doğru olacağı önerilmiştir.Bildiğimiz kadarıyla, bu, aktinik keilitin ilk tanımlayıcı dermoskopik çalışmasıdır. Çalışmamız bir mukokutanöz geçiş bölgesi olan dudakta yerleşen lezyonlarda da dermoskopinin tanıya yardımcı anlamlı bilgiler sağlayabileceğini göstermiş olup, bu özel bölgede yerleşen lezyonların yönetiminde de klinikte rutin dermosopik incelemeden faydalanılabileceğini ortaya koymuştur. Ayırıcı tanı ve bulguların özgüllüğü açısından dudak yerleşimli farklı lezyonlar için de tanımlayıcı çalışmalar yapılmalıdır.
Sağlık çalışanlarında skabiyez riskini belirleyen risk faktörlerinin araştırılması
Amaç: Skabiyez risk faktörleri ile ilgili birçok çalışma mevcut olsa da, sağlık çalışanlarında skabiyez riskini belirlemeye yönelik olarak yapılmış bir çalışma mevcut değildir. Bu çalışma, belirtilen konuya literatür katkısı sağlamak ve sağlık çalışanlarında skabiyez sıklığını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde çalışan 178 sağlık çalışanı dâhil edildi. Katılımcılara kendi tarafımızdan oluşturulan anket ile yaş, cinsiyet, medeni durum gibi demografik özelliklere yönelik sorular; atopi varlığı, sistemik veya dermatolojik hastalık varlığı, son 6 ayda immunosupresan ilaç kullanımı gibi bağışıklık durumunun belirlenmesine yönelik sorular; çalıştığı bölüm, nöbet tutma durumu, hasta teması varlığı gibi çalışma şartları ve yoğunluğunu belirlemeye yönelik sorular ile daha önce skabiyez geçirme öyküsü, skabiyez bulaşma yolları üzerine bilgisini sorgulamaya yönelik sorular yöneltildi. Anketten elde edilen veriler ile skabiyez risk faktörleri araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen katılımcıların 92'si (% 51,7) kadın, 86'sı (% 48,3) erkekti. Toplam 178 katılımcının 31'i (% 17,4) daha önce en az bir kez skabiyez geçirmişti. Hasta ile temas etme durumu, skabiyez bulaşı için bir risk faktörü değildi. Katılımcıların meslekleri ile skabiyez geçirme riski arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktu. Yaşanılan fiziksel ortama bebek bakımı, ev temizliği gibi sebeplerle gündelikçi çağırmak, skabiyez geçirme riskini anlamlı bir şekilde artırıyordu. Sonuç: Skabiyez, hastane kökenli bir enfeksiyon değildir. Eve gündelikçi gelme durumunun skabiyez riskini artırdığı göz önüne alındığında, skabiyez tedavi protokolünün, yalnızca evde yaşayanları değil, eve düzenli olarak gelen kişileri de rutin olarak kapsaması gerektiğini öneriyoruz. Anahtar kelimeler: Risk faktörleri, sağlık çalışanları, skabiyez
Palmoplantar ekzema ve palmoplantar psoriazis ayırıcı tanısında dermoskopinin yeri
Giriş: İzole palmar ve/veya plantar yerleşimli psoriazis olguları sıklıkla palmoplantar ekzema ile karıştırılmakta ve kesin tanısı histopatolojik olarak konulabilmektedir. Histopatolojik olarak ayrım da kimi zaman bazı lezyonlarda zorlayıcı olabilmektedir. Dermoskopi hızlı, non-invaziv ve ucuz bir tanı yöntemidir. Başta melonositik lezyonların tanısında kullanılmakla birlikte aynı zamanda hem inflamatuar, hem de noninflamatuar dermatozların tanısında da sıklıkla tercih edilen bir yöntemdir. Amaç: Bu çalışmanın amacı; palmoplantar yerleşimli psoriazisli hastalar ile palmoplantar hiperkeratotik ekzemalı hastaları dermoskopi yöntemi kullanarak ayırdetmek ve böylece ucuz ve hızlı sonuç alınan bir yöntem olan dermoskopi sayesinde histopatolojik tanı öncesinde daha hızlı ayırıcı tanı yapmaktır. Yöntem: Çalışmaya Ekim 2016- Haziran 2018 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine başvuran palmar ve/veya plantar yerleşimli psoriazis ve hiperkeratotik ekzeması olan, topikal ya da sistemik herhangi bir tedavi almayan 18-75 yaş arası toplam 90 hasta dahil edildi. Verilerin analizi SPSS (Statistical Package for Social Science) for Windows 21.0 paket programında yapıldı. Nominal değişkenler Pearson'un Ki-Kare veya Fisher'in Kesin Sonuçlu Ki-Kare testi ile incelendi, p<0,05 istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. Sonuçlar %95 güven aralığında yorumlandı. Bulgular: Çalışmamızda psoriazis hastalarında en sık nokta damarlar gözlendi. Psoriazisli 5 hastada kırmızı globüler halka damarlar saptanırken, ekzema hastalarının hiçbirinde görülmedi (p=0,007). Ekzema grubunda yamalı dağılım vasküler paterni anlamlı olarak yüksek bulundu. Psoriazis hastalarında en sık görülen zemin rengi açık kırmızı idi (%48.6) (p<0.001). Beyaz skuam psoriazis hastalarında anlamlı olarak yüksekti, bunun yanında sarı skuam da ekzema grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu. Yeni tanımladığımız "ringworm patern globüller" ekzema hastalarının %10.9'unda tespit edildi. Psoriazisli hastaların ise hiçbirinde görülmedi (p>0,05). Sonuç: Palmoplantar psoriazis ve ekzemanın dermoskopik ayırıcı tanısı hakkında literatürde sadece bir çalışmaya rastlanmıştır. Çalışmamızda, palmoplantar ekzemalı hastalarda sarı krutlar, yamalı dağılımlı vasküler patern ve yamalı dağılımlı skuam, sarı skuam rengi, soluk kırmızı lezyon zemini saptanırken; psoriazisli hastalarda ise açık kırmızı renk zemin, düzenli vasküler dağılım paterni ve beyaz skuam gözlenmiştir. Literatürde daha önce hiperkeratotik palmoplantar ekzemalı hastaların dermoskopik bulguları arasında belirtilmemiş olan "ringworm globüller", yeni ve ayırıcı tanıda yararlı bir dermoskopik bulgu olabilir.
Sistemik bir hastalık olarak psoriasiste okuler tutulumun araştırılması
Psoriasis, keskin sınırlı eritemli plak veya papüller üzerinde yerleşmiş, sedefî-beyaz skuamlarla karakterize, epidermal proliferasyon artışı ile seyreden, tırnakları ve eklemleri de tutabilen, kronik, inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Lezyonlar sıklıkla saçlı deri, diz, dirsek, sakral bölge ve eklemlerin ekstansör yüzlerinde simetrik olarak yerleşmektedir. Psoriasisin bir deri hastalığından fazlası olup aynı zamanda diğer sistemleri de etkileyebildiği bilinmektedir. Blefarit, inferior punktat korneal opasite, konjonktivit, göz kuruluğu, punktat epitelyopati, superfisyal punktat keratit, iritis, kronik iridosiklit, üveit, pigment dispersiyonu, trikiyasis, semblefaron, katarakt, episklerit ve periferal korneal erime sendromu psoriasiste bildirilmiş göz bulgularındandır. Bu çalışmada psoriasisli hastalarda göz bulgularının değerlendirilmesi ve bu bulguların yaş, cinsiyet, hastalık süresi, hastalık şiddeti, saçlı deri, eklem ve tırnak tutulumu ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza klinik ve histopatolojik olarak psoriasis tanısı almış 18 yaş üstü 77 hasta ve 75 sağlıklı kontrol grubu dâhil edildi. Hastaların yaş, meslek, sigara kullanımı ve süresi, aile öyküsü, hastalık süresi gibi bilgileri sorgulandı. Tırnak, saç ve eklem tutulumu değerlendirildi. PASI skoru hesaplandı. PASI skoru 1-10 olanlar ''hafif'', 10 un üzeri olanlar ''şiddetli'' psoriasis olarak değerlendirildi. Tüm olgulara biyomikroskopik muayenesi, fundus bakısı, gözyaşı kırılma zamanı, Schirmer testi, görme keskinliği, göz içi basıncı, göz hareketleri değerlendirmesi yapıldı. Hastaların speküler mikroskopi ve optik koherens tomografisi (OKT) çekildi. Korneal menisküs parametreleri hesaplandı. Kuru göz semptomları açısından OSDI skoru hesaplandı. Çalışmamızda tırnak ve saç tutulumu olan hastalarda olmayanlara göre PASI skoru anlamlı derecede yüksek bulundu. Yapılan göz muayenesinde hastaların %5,19 unda blefarit, %2,59 unda nükleer katarakt ve %1,29 unda pterjium izlendi. Hastaların yapılan göz dibi muayenesinde %2,59 hastada retinal epitel pigment değişikliği ve %1,29 unda asteroid hyelozis izlendi. BUT testi sonuçlarına göre psoriasisli grupta %79,2 hastanın ve kontrol grubunda %2,6 kişinin gözyaşı kırılma zamanının 10 saniyenin altında olduğu görüldü. Blefarit kadın hastalarda daha sık izlenirken göz kuruluğu erkeklerde sıktı. Speküler mikroskopide CV (değişkenlik katsayısı) ve HEX (hegzagonal hücre oranı) istatistiksel olarak anlamlı izlendi. ÖS-OKT (ön segment optik koherens tomografi) de santral, temporal, superior ve inferior korneal epitel kalınlıkları istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Gözyaşı menisküs bulguları değerlendirildiğinde psoriasisli grupta gözyaşı menisküs alanının anlamlı olduğu izlendi. Psoriasisli tüm hastalar, takip ziyaretleri sırasında kuru göz, blefarit, konjonktivit ve üveit gibi göz hastalıkları açısından düzenli olarak taranmalıdır. Hastalar rutin muayene sırasında gözlerde rahatsızlık (ağrı / tahriş / yabancı cisim hissi / kuru göz / fotofobi), kirpiklerin dökülmesi, şişmiş / ağrılı göz kapakları, gözlerde kızarıklık, periokuler veya kapak lezyonları ve görmede değişiklikler açısından sorgulanmalı; gereklilik halinde göz hastalıklarına yönlendirilmelidir.
Kronik ürtiker şiddeti ile anksiyete düzeyi arasındaki ilişki
Kronik Ürtiker Şiddeti ile Anksiyete Düzeyi Arasındaki İlişki Amaç: Bu çalışmada, kronik ürtikerden mustarip yetişkin hastalarda yaş, cinsiyet, hastalık süresi, laboratuvar tetkiki parametreleri ile aldığı tedavi ve hastalık şiddeti faktörlerinin psikometrik ölçekler de kullanılarak anksiyete düzeyi ile arasında olan ilişkiyi ortaya koymak amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı Polikliniğinde Ekim 2023- Aralık 2023 döneminde yürütüldü. Bu poliklinikte izlenen hastalar arasından kronik ürtiker tanılı, 18 yaş ve üzeri hastalar çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastaların yaşları, cinsiyetleri ve ay cinsinden hastalık süreleri kaydedildi. Kronik ürtikerin etiyolojisinin araştırılmasında rutin laboratuvar incelemelerinin gereksiz olduğunu ileri sürenlerin görüşlerine uygun olarak çalışmaya alınan hastalarda rutin laboratuvar incelemeleri istenmedi. Hastalar görmekte oldukları tedaviye göre iki gruba ayrıldı. Birinci grup, yalnız tekli veya ikili oral antihistamin kullanan hastalardan oluşuyordu. İkinci grup ise böyle bir tedaviye yanıt vermeyen dolayısıyla başka ilaçlar da kullanmak zorunda kalan hastaları kapsıyordu. Bulgular: Yaşları 18-67 yıl arasında değişen ve yaş ortalaması 38,5 (SD ± 12,1) yıl olan 45 hastanın dahil edildiği çalışmamızda hastaların 36'sı (% 80,0) kadın, 9'u (% 20,0) erkek idi. Hastaların hastalık süreleri 3-180 ay arasında değişmekle birlikte ortalama hastalık süresi 30,0 (SD ± 37,7) ay olarak belirlendi. Anamnez ve fizik muayene bulguları hastaların 28'inde (% 62,2) herhangi bir etiyolojik nedeni düşündürmedi. Diğer 17 (% 37,8) hastanın anamnez ve fizik muayene bulgularına göre bazı laboratuvar tetkikleri araştırıldı. Araştırma sonucunda yalnız bir hastada kan T4 düzeyi yüksek bulundu. Tedavi yöntemi olarak 32 (% 71,1) hastaya yalnız oral antihistamin; 18 (% 40) hastaya tekli oral antihistamin, 14 (%31,1) hastaya ikili oral antihistamin tedavisi uygulandı. Geri kalan 13 (% 28,9) hastada oral antihistamin tedavisine yanıt alınmadığı tedavi amaçlı başka ilaçlar kullanıldı. Çalışmamızda yedi günlük ürtiker kaşıntı skoru 0-21 arasında değişiyordu ve ortalaması 8,6 (SD ±5,6); yedi günlük ürtiker kabartı skoru 0-18 arasında değişiyordu ve ortalaması 6,4 (SD ±4,6); kaşıntı ve kabartı skorlarının toplamı olan yedi günlük ürtiker aktivite skoru 0-34 arasında değişiyordu ve ortalaması 15,1 (SD ±9,6); Beck anksiyete skoru, 3-34 arasında değişiyordu ve ortalaması 16,6 (SD ±9,2) olarak belirlendi. Çalışmamızda Beck anksiyete skoru ile ürtikerin süresi ve yedi günlük ürtiker aktivite skoru arasında ileri düzeyde anlamlı, üstelik sağlam pozitif bir korrelasyon vardı. Sonuç: Kronik ürtikerli hastalarda sıklıkla psikiyatrik bozukluklar görülmektedir. Bu, ürtiker tedavisine ek olarak herhangi bir potansiyel psikiyatrik bozukluğun derhal tanınmasını ve yönetilmesini içeren multidisipliner bir terapötik yaklaşıma olan ihtiyacın altını çizmektedir. Çalışmamızda kronik ürtikerli hastalarda ürtiker aktivite skoru ve yedi günlük ürtiker aktivite skoru ile Beck anksiyete skoru arasında anlamlı ilişkinin olduğu saptandı. Psikiyatrik bozuklukların kronik ürtiker ile bağımsız olarak birlikte mi yoksa ürtiker başlangıcından sonra mı ortaya çıktığını ve herhangi bir psikolojik veya psikiyatrik müdahalenin kronik ürtiker kontrolünde yardımcı olup olamayacağını değerlendirmek için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler: Ürtiker, Ürtiker Aktivite, Beck Anksiyete, Yedi Günlük Ürtiker Aktivite
İnsan immün yetmezlik virüsü ile enfekte bireylerde mukokutanöz hastalıkların sıklığı ve niteliği
ÖZET İnsan İmmün Yetmezlik Virüsü ile Enfekte Bireylerde Mukokutanöz Hastalıkların Sıklığı ve Niteliği Amaç: İnsan immün yetmezlik virüsü ile enfekte bireylerde mukokutanöz hastalıklar birçok çalışmada ele alınmış olmasına rağmen, bu hastalıkların sayısına etki eden risk faktörleri, immün belirteçler dışında yeterince incelenmemiştir. Bu çalışmada, insan immün yetmezlik virüsü ile enfekte bireylerde dermatolojik hastalık sayısına etki eden risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Polikliniği'ne ardışık olarak başvuran 417 insan immün yetmezlik virüsü ile enfekte hastanın (368 erkek, 49 kadın) deri muayenesi yapıldı. Dermatoz sayısı gruplarının (yok, düşük, yüksek) bağımlı değişken; yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim düzeyi, meslek, komorbidite, sigara, alkol, tahmini bulaş yolu, tedavi durumu, takip süresi, CD4 grupları, CD8 sayısı ve viral yükün ise bağımsız değişken olarak kullanıldığı çok değişkenli ordinal lojistik analizleri yapıldı. Bulgular: Mukokutanöz hastalık sıklığı % 82 idi. Hastalarımızda en sık saptanan üç dermatoz; kandidiyaz (% 45,6), seboreik dermatit (% 20,6) ve dermatofitoz (% 20,4) idi. Kandidiyaz, seboreik dermatit ve dermatofitoz, hem CD4 düşüklüğü hem de viral yükün tespiti ile kseroz (% 15,8) yalnızca CD4 düşüklüğüyle anlamlı ilişki gösterdi. İnsan immün yetmezlik virüsü ile enfekte bireylerde mukokutanöz hastalık sayısına etki eden risk faktörleri: bekar olmak, CD4 düşüklüğü ve kanda viral yükün tespiti olarak belirlendi. Tanı anındaki CD4 sayısı/yüzdesini ve AIDS tanımlayıcı hastalık varlığını temel alan evreleme ile dermatoz sayısı arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç: İnsan immün yetmezlik virüsü ile enfekte bireylerde bekar olmak, CD4 düşüklüğü ve saptanabilir viral yük dermatolojik hastalık gelişimi için risk faktörüdür. Hastaların takibi sırasında gelişen kandidiyaz, seboreik dermatit, dermatofitoz ve kserozun zayıf immünitenin bir işareti olabileceği bulunmuştur. İnsan immün yetmezlik virüsü tanısı konulan hastaların, hastalığın ileri evrede tespit edilmesi durumunda dermatolojik muayene için dermatoloğa yönlendirilmesi önerilir. Anahtar Kelimeler: CD4, dermatoloji, HIV, mukokutanöz, viral yük
Kronik fasiyal dermatozların (akne vulgaris, rozase ve seboreik dermatit) psikososyal sonuçlarının karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Kronik fasiyal dermatozlar (akne, rozase, seboreik dermatit) nedeniyle oluşan psikososyal stres, altta yatan patolojik sürece katkıda bulunur. Hastayı her ikisi için de değerlendirmek en uygun yaklaşımdır. Bu çalışmanın amacı akne, rozase ve seboreik dermatitli hastalardaki psikososyal etkilenmeyi değerlendirmektir. Materyal ve Metod: Akne, rozase, seboreik dermatit tanılı hastalar ve kontrol grubu; Dermatoloji Yaşam Kalitesi İndeksi (DYKİ), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ) ve Sosyal Görünüş Kaygısı Ölçeği (SGKÖ) ile değerlendirildi. Kronik fasiyal dermatozlu hastalar kontrol grubuyla ve ayrıca tüm gruplar kendi içerisinde ikili olarak karşılaştırıldı. Hastalık şiddeti, süresi, eğitim düzeyi ile psikososyal etkilenme arasında korelasyon analizleri yapıldı. Bulgular: Kronik fasiyal dermatozu olan 420 hasta (164 akne, 134 rozase, 120 seboreik dermatit) ve 124 kontrolden alınan veriler analiz edildi. Tüm hasta gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek DYKİ, HADÖ ve SGKÖ skorları saptandı. Rozase hastaları en yüksek DYKİ ve SGKÖ skorlarına ve en yüksek anksiyete prevalansına (%37,3) sahipti. Depresyon ise en sık seboreik dermatitli hastalarda (%41,5) görüldü. HADÖ, SGKÖ skorları her iki cinsiyette benzer olmasına rağmen, yaşam kalitesindeki bozulma kadınlarda anlamlı olarak daha fazlaydı. Hasta gruplarında hastalığın şiddeti, süresi, eğitim düzeyi ile ölçek sonuçlarında zayıf düzeyde anlamlı korelasyonlar saptandı. Tartışma ve Sonuç: Yüz bölgesindeki kronik dermatozlar hayatı tehdit etmemekle birlikte, duygudurum ve yaşam kalitesi üzerinde negatif etkilere yol açabilmektedir. Çalışmamız, kronik fasiyal dermatozu olan hastaların psikososyal olarak etkilendiğini ortaya koymaktadır. Kronik fasiyal dermatozların psikososyal sonuçlarının tanınması ve tedavisi hasta stresinin azaltılmasında, hasta uyumunun güçlendirilmesinde ve tedavi başarısının artırılmasında önemli rol oynayacaktır.
Erken dönem mikozis fungoides ve taklitçi lezyonları arasında Argirofilik çekirdekçik düzenleyici bölgeler (AGNORS) boyama yönteminin tanıya katkısı ve klinikopatolojik parametrelerle ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Çalışmamızın amacı erken evre mikozis fungoides (MF) olguları ile histopatolojik olarak ekzositoz gösteren inflamatuvar dermatozların, AgNOR (Argirofilik çekirdekçik düzenleyici bölge) boyama yöntemi kullanılarak ayırt edilmesinin sağlanması ve klinikopatolojik parametrelerle ilişkisinin değerlendirilmesidir. Materyal ve Metod: Histopatolojik olarak MF tanısı almış 30 olgu ve ekzositoz gösteren 30 inflamatuvar dermatoz (İD) olgusu retrospektif incelenmiştir. AgNOR boyalı preparatlardaki epidermis ve dermiste bulunan 30'ar adet lenfosit fotoğraflanıp her lenfositteki ortalama AgNOR sayısı ile total AgNOR alanı/Total çekirdek alanı oranı değerleri (TAA/TÇA) hesaplanmıştır. Her bir grubun AgNOR parametrelerindeki değişiklikler karşılaştırılarak, bulunan sonuçların istatistiksel analizi yapılmıştır. Bulgular: MF hastalarında hem dermiste hem epidermiste ortalama AgNOR sayısı ile total AgNOR alanı/Total çekirdek alanı (TAA/TÇA) oranı İD'lara göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek saptanmıştır (p<0,005). Her hastanın dermisteki lenfositleri ile epidermisteki lenfositlerinin ortalama AgNOR sayısı ve TAA/TÇA oranlandığında, MF hastalarında istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüklük saptanmıştır (p<0,005). Tartışma ve Sonuç: MF, özellikle erken evrelerde hem klinik hem histopatolojik olarak İD'larla sıkça karışabilmekte ve ayrımını yapmakta güçlükler yaşanabilmektedir. Bu yüzden, tekrarlayan biyopsilere ihtiyaç duyulabilmekte ve tanıda gecikmeler yaşanabilmektedir. Dolayısıyla tanıyı destekleyecek yeni histopatolojik belirteçlere ihtiyaç vardır. Çalışmamız, kolay ve ucuz bir boyama yöntemi olan AgNOR'un, MF'in histopatolojik ayrımına katkı sağlayabileceğini ve doğru tanıya ulaşılmasında yardımcı bir yöntem olabileceğini göstermektedir. Daha geniş kapsamlı çalışmalar metodun güvenilirliğini artırabilir ve günlük pratikte kullanımına imkan sağlayabilir.
Kaposi sarkom ve taklitçi lezyonları arasında COX-2'nin tanıya katkısı ve klinikopatolojik parametrelerle ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada temel olarak Kaposi sarkomu (KS) ve taklitçi lezyonları arasında siklooksijneaz-2 (COX-2)'nin immunekspresyonu açısından fark olup olmadığının araştırılması, ikincil olarak ise COX-2 ekspresyonunun klinik ve hematolojik parametreler ile ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 2012-2022 yılları arasında biyopsi örneği alınan KS tanılı 37 hasta ve ayırıcı tanıda KS ile karışıp insan herpes virüsü-8 (HHV-8) immunohistokimyasal olarak çalışılan 37 vaka dahil edilmiştir. Patolojik olarak KS tanısı alan, kesitleri COX-2 ve CD34 boyası ile optimal boyanan olgular çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara ait demografik ve klinik bilgiler ile ilgili veri toplamak için hastanemiz veri tabanı bilgi sistemi kullanılmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet, tanı anındaki hemogram parametreleri (lökosit, nötrofil, lenfosit, ortalama trombosit hacmi (MPV)), üre ve kreatinin değerleri kaydedilerek, nötrofil lenfosit oranı (NLO) ve trombosit lenfosit oranı (TLO) hesaplanmıştır. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların arşivdeki parafine gömülmüş deri örneklerinden kesitler hazırlanarak histokimyasal inceleme ile HHV-8, CD34 ve COX-2 protein miktarları değerlendirilmiştir. Bulgular: KS hastalarında erkek/kadın oranı ve hastalığın görülme yaşı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (sırasıyla; p=0,018, p<0,001). KS hastalarının histolojik progresyon evrelerine göre; 19'u (%51,4) tümör evresinde, 8'i (%21,6) plak evresinde, 10'u (%27,0) yama (patch) evresindeydi. KS hastalarının tümünde (%100) HHV-8 immünreaktivitesi gözlenmiştir. KS hastalarının 33'ünde (%89,2), kontrol grubundaki vakaların 16'sında (%43,2) sitoplazmik diffüz paternde COX-2 immünreaksiyonu gözlenmiştir. KS ve kontrol grubu arasında COX-2 ve CD34 boyanma dereceleri açısından anlamlı fark saptanmıştır (sırasıyla; p<0,001, p<0,001). KS hastalarında lezyon evreleri(tümör, plak, yama) arasında CD34 boyanma derecesi açısından anlamlı fark saptanmıştır (p<0,001) ancak COX-2 boyanma derecesi açısından anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,728). KS hastalarında NLO ve TLO değerleri COX-2 boyanma derecesi yüksek olan grupta COX-2 boyanma derecesi düşük olan gruba göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (sırasıyla; p=0,002, p=0,016). Tümör evresindeki KS hastalarının HHV-8 skoru yama evresindeki hastaların HHV-8 skoruna kıyasla anlamlı daha yüksek bulunmuştur (p=0,036). Sonuç: COX-2'nin KS'nin gelişiminde önemli bir rol oynadığı ve KS ayırıcı tanısında kullanılan HHV-8, CD34'e ek olarak tanısal amaçlı kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Ayrıca COX-2 overekspresyonun inflamasyon ile karakterize daha yüksek NLO ve TLO ile korele olduğu görülmüştür. Bu bulguların KS'nin patogenetik süreci ve tümörün prognozu açısından önemli olabileceği düşünülmüştür. Bulgularımızın desteklenmesi için daha geniş seriler ve daha ileri moleküler ve genetik çalışmalar ile desteklenen çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Kaposi sarkomu, COX-2, HHV-8, CD34, immunohistokimya
Psoriazis ve psoriatik artrit hastalarında tümör nekrozis faktör alfa ve interlökin-2 gen polimorfizmleri
Psoriazis, etyolojisinde başlıca T hücreleri, dendritik hücreler ve inflamatuvar sitokinlerin rol oynadığı kronik inflamatuvar, bir hastalıktır. Etyolojide primer neden tam olarak açıklanmamış olsa bile multifaktöryel ve multigenetik bir hastalık olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada psoriazis ve psoriatik artrit hastalarında TNF-? (-238, -308 ve -857), IL-2 (-330) ve IL-2RB gen polimorfizmlerinin psoriazis ve psoriatik artrit gelişimi üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya Dermatoloji polikliniğine başvuran 74 psoriazis hastası ve kendilerinde ve ailelerinde psoriazis bulunmayan 74 sağlıklı gönüllü alındı. Hasta ve kontrol gruplarında PCR-RFLP (Polymerase chain reaction-restriction fragment length polymorphism) yöntemi ile TNF-? (-238, -308 ve -857), IL-2 (-330) ve IL-2RB gen polimorfizmleri belirlendi, elde edilen değerler çalışma grupları arasında karşılaştırıldı.Psoriazis hastaları ve sağlıklı kontroller arasında TNF-? (-857) ve IL-2RB gen polimorfizmleri açısında anlamlı bir fark tespit edilmedi. TNF-? (-308) AA genotipi (p=0.013), TNF? (-238) AA genotipi (p=0.028) ve IL-2 (-330)'da ise GG, TT genotipleri (p=0.037, p=0.009), psoriazis hastalarında, kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek olarak saptandı. Buna karşın TNF-? (-238) GG genotipi (p=0.016) ve IL-2 (-330)'da GT genotipinin (p=0.001) psoriazis hastalarında, kontrol grubuna göre düşük olduğu saptandı. Ayrıca gen polimorfizmleri psoriazis klinik karakterlerine göre hasta grupları arasında karşılaştırıldı. Psoriatik artrit hastaları psoriazis hastalarıyla karşılaştırıldığında; IL-2 (-330) GG genotipi (p=0.021) anlamlı olarak düşük, TT genotipi (p=0.014) ise anlamlı olarak yüksek olarak saptandı. Hafif psoriazis grubunda, orta-şiddetli psoriazis grubuna göre IL-2 (-330) TT genotipi (p=0.043) artmış olarak bulundu. Geç başlangıçlı psoriazis grubuyla erken başlangıçlı psoriazis grubu karşılaştırıldığında ise IL-2RB CC genotipi (p=0.009) anlamlı olarak artmış olarak bulundu. Aile hikayesi olan hastalarda, olmayan hastalara göre, IL-2RB TC genotipi anlamlı olarak düşük (p=0.017), TT genotipi ise anlamlı olarak yüksek (p=0.014) olarak bulundu.Sonuç olarak TNF-? (-238 ve 308) ve IL-2 (-330) gen polimorfizmleri psoriazis gelişimine yatkınlık ile ilgili olabilir. Ayrıca IL-2 (-330) TT genotipi psoriatik artrit açısından bir risk faktörü olabilir. Buna karşın IL?2 (-330) GG genotipi ise psoriatik artrit gelişim riski açısından koruyucu bir faktör olabilir.
Demodikoz hastalarında Demodex brevis ve Demodex folliculorum'un patogenezdeki rolü ve serum zonulin düzeyleriyle bağırsak geçirgenliğinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Demodex spp., insan cildinde en sık rastlanan ektoparazitlerden biridir ve özellikle bağışıklık sisteminin zayıfladığı durumlarda sayıca artarak demodikozis adı verilen inflamatuvar bir cilt hastalığına yol açabilir. Son yıllarda inflamatuvar cilt hastalıklarının patogenezinde yalnızca lokal faktörlerin değil, sistemik mekanizmaların da rol oynayabileceği anlaşılmış; özellikle bağırsak geçirgenliğindeki artış bu süreçlerde dikkat çekici bir faktör olarak öne çıkmıştır. Zonulin, enterositlerden salgılanan ve intestinal epitel hücreleri arasındaki sıkı bağlantıların (tight junction) düzenlenmesinde görev alan bir proteindir. Artan zonulin düzeyleri, bağırsak bariyerinin bütünlüğünün bozulduğunu ve geçirgenliğin arttığını göstermesi açısından önemli bir biyobelirteç olarak kabul edilmektedir. Bu bağlamda, çalışmamızda demodikozis tanısı almış bireylerde Demodex folliculorum ve Demodex brevis yoğunluğunun serum zonulin düzeyleriyle ilişkisi incelenerek, ciltteki inflamatuvar tablo ile intestinal bariyer disfonksiyonu arasındaki olası bağlantının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran, demodikozis tanısı almış 44 hasta ile benzer yaş ve cinsiyet dağılımına sahip 41 sağlıklı gönüllü çalışma kapsamına alınmıştır. Katılımcıların demografik özellikleri, yaşam alışkanlıkları ve evcil hayvan sahipliği sorgulanmış; Demodex folliculorum ve Demodex brevis varlığı standart yüzeyel deri biyopsisi (SYDB) yöntemiyle belirlenmiştir. Serum zonulin düzeyleri, ELISA yöntemi kullanılarak spektrofotometrik olarak ölçülmüştür. Zonulin düzeyleri ile Demodex türlerinin yoğunluğu arasındaki ilişkiler analiz edilmiş; gruplar arası karşılaştırmalarda Student t-testi ve Fisher exact testi kullanılmıştır. Bulgular: Hasta grubunda serum zonulin düzeyleri 25,34 ± 5,82 ng/ml, kontrol grubunda ise 20,48 ± 7,59 ng/ml olarak ölçülmüş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,001). Hasta grubunda D. brevis pozitifliği oranı %36,4 olup, literatürde bildirilen oranlarla uyumludur. Demodex brevis ii pozitifliği ile zonulin düzeyleri arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0,971). Cinsiyet grupları karşılaştırıldığında, kadın hastaların zonulin düzeyleri (25,31 ± 5,53 ng/ml) erkek hastalara (18,97 ± 7,86 ng/ml) kıyasla anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Klinik semptomlara göre değerlendirildiğinde, yağlanma şikayeti olan hastalarda zonulin düzeyleri olmayanlara göre daha yüksektir (28,82 ± 4,01 ng/ml vs. 24,45 ± 5,92 ng/ml; p=0,043). Akne şikayeti olan bireylerde de zonulin düzeyleri anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (30,24 ± 4,47 ng/ml vs. 24,41 ± 5,62 ng/ml; p=0,014). Ayrıca aknesi olan hastalarda evcil hayvan sahipliği oranı (%71,4), aknesi olmayanlara kıyasla (%18,9) belirgin olarak daha fazladır (p=0,011). Cilt bakımı ve makyaj alışkanlıkları ile zonulin düzeyi arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Bu çalışma, demodikozis hastalarında zonulin düzeylerinin sağlıklı bireylere göre anlamlı şekilde yüksek olduğunu, özellikle akne ve yağlanma şikayeti olan bireylerde bağırsak geçirgenliğinde artış olabileceğini ortaya koymuştur. Buna karşın, zonulin düzeylerinin Demodex brevis varlığı ile doğrudan ilişkili olmadığı görülmüştür. Elde edilen bulgular demodikozis hastalarında bağırsak geçirgenliğinin artmış olabileceğini düşündürmektedir; ancak bu ilişkinin daha güçlü şekilde ortaya konulabilmesi için geniş örneklem gruplarıyla yapılacak ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Demodikozis, demodex, zonulin, bağırsak geçirgenliği, biyobelirteç
Vitiligolu hastalarda dar band UVB tedavisinin oksidatif stres üzerine etkisi
Vitiligo deri ve mukozalardaki melanositlerin selektif harabiyeti ile seyreden ve sık görülen bir pigmentasyon bozukluğudur. Vitiligo patogenezi henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Vitiligo patogenezinde öne sürülen ana hipotezlerden biri de oksidatif stres hipotezidir. Bu çalışmada oksidan sistem parametrelerinden malondialdehit (MDA) düzeyi ile antioksidan sistem parametrelerinden süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) aktivitelerinin vitiligolu ve sağlam kişilerdeki değerlerini ortaya koyarak oksidatif stresin patogenezdeki olası rolünü gösterebilmeyi planladık. Ayrıca dar band ultraviyole (UVB) tedavisi alan hastalarda bu parametrelerin tedaviden etkilenip etkilenmediğini belirlemeyi de amaçladık.Çalışmamıza 24 jeneralize vitiligolu hasta ve 27 sağlıklı birey alındı. Hasta ve kontrol gruplarından alınan kanlarda eritrosit MDA düzeyine, eritrosit SOD ve GSH-Px aktivitelerine bakıldı. Hasta grubuna haftada 3 gün toplam 6 ay dar band UVB tedavisi uygulandı. Hastaların tedavi sonrasında kanları alınarak aynı parametreler tekrar ölçüldü. Kontrol grubuna göre tedavi öncesi hastalarda eritrosit MDA düzeyinde anlamlı derecede artış (p=0.001), eritrosit SOD (p=0.045) ve GSH-Px (p=0.001) aktivitelerinde anlamlı derecede düşme saptandı. Hasta grubunda tedavi sonrasında eritrosit MDA düzeyinde anlamlı derecede azalma (p=0.001) ve eritrosit GSH-Px aktivitesinde anlamlı derecede artma (p=0.024) görülürken eritrosit SOD aktivitesinde anlamlı değişme saptanmadı (p=0.808).Sonuç olarak, oksidatif stresin jeneralize vitiligo patogenezinde önemli bir rol oynayabileceği, dar band UVB nin ise vitiligo tedavisinde bilinen etkileri yanında bu stresi de azaltarak faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. Bu nedenle bu etkiyi daha da artırmak için dar band UVB tedavisine lokal ve/veya sistemik antioksidanların eklenmesi yararlı olabilir. Ancak bunun gösterilebilmesi için daha geniş ve kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Malondialdehit (MDA), Süperoksit Dismutaz (SOD), Glutatyon peroksidaz (GSH-Px), Dar band UVB, Oksidatif stres, Vitiligo
Orta şiddette ve ağır akne vulgaris olgularında oksidatif stres, vitamin A, vitamin E düzeyleri ve yaşam kalite indeksi
Akne vulgaris önemli psikolojik morbiditelere yol açan, multifaktöryel, yaygın bir deri hastalığıdır. Son yıllarda inflamatuvar mediyatörlerin neden olduğu oksidatif stresin patogenezdeki rolü üzerinde durulmaktadır. Akne tedavisindeki olumlu etkilerine rağmen A ve E vitaminlerinin patogenezdeki rolleri tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada aknenin klinik derecesinin yaşam kalitesi üzerindeki etkileri araştırıldı ve oksidatif stres parametreleri ile vitamin A ve E düzeylerinin orta şiddette ve ağır akne patogenezindeki rolleri incelendi.Çalışmamızda 39'u orta şiddette ve 36'sı ağır akneli toplam 75 hastaya Akne Yaşam Kalite Ölçeği (AYKÖ) uygulandı. Biyokimyasal analizler, bu tetkikleri kabul eden 30'u orta şiddette, 30'u ağır akneli toplam 60 hastada ve 30 sağlıklı gönüllüde yapıldı. Serum total oksidan seviyesi (TOS) ve total antioksidan seviyesi (TOS) otomatik kolorimetrik ölçme yöntemi ile; serum vitamin A ve E düzeyleri ise Yüksek Performanslı Sıvı Kromatografi yöntemi ile belirlendi. Serum TOS düzeyinin serum TAS düzeyine oranı ile oksidatif stres indeksi (OSİ) hesaplandı.Akneli 75 hastanın AYKÖ skor ortalaması 6.69 olarak bulundu. Bu değer kırılma noktası olarak kabul edilen 9'un altında olduğundan orta şiddette ve ağır aknenin yaşam kalitesini anlamlı derecede etkilemediği sonucuna varıldı. Akneli 60 hastanın serum TAS, TOS ve OSİ değerleri kontrollere göre anlamlı derecede yüksek (p=0.001), serum vitamin A ve E düzeyleri ise anlamlı derecede daha düşüktü (p=0.001). Serum A vitamini ile TAS düzeyleri arasında anlamlı bir pozitif korelasyon (p=0.01) saptandı. Vitamin A ve E düzeyleri ağır aknede orta şiddetteki akneye göre anlamlı bir şekilde daha da düşüktü (sırasıyla p=0.049, p=0.046). Kadınlarda serum vitamin A ve TAS düzeyleri erkeklere göre daha düşük (sırasıyla p=0.002, p=0.001), serum TOS ve OSİ değerleri ise daha yüksekti (sırasıyla p=0.029, p=0.008).Çalışmamızda aknenin yaşam kalitesini anlamlı derecede etkilemediği gözlenmiş olmakla birlikte, hastalığa spesifik yaşam kalitesi ölçeklerinin rutin uygulamada kullanılması tedavi seçeneklerinin ve önceliklerinin belirlenmesinde yararlı olabilir. Oksidatif stresin artması ve A ve E vitaminlerinin serum düzeylerinin düşüklüğü akne patogenezinde önemli bir rol oynayabilir. Bunun yanında özellikle A vitamininin eksikliği/biyoyararlanımının azalması aknenin daha şiddetli seyretmesine yol açabilir. Oksidatif stres düzeylerinin akne şiddetiyle orantılı bulunmaması nedeniyle akne patogenezinde ve progresyonunda, vitamin A ve E düzeylerindeki düşmenin yanı sıra diğer faktörler de önemli rol oynayabilir. Akne patogenezinin aydınlatılması için daha geniş kapsamlı ve kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.
1999-2010 yılları arasında kliniğimizde takip edilen herpes zoster vakalarının retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Herpes zoster, duysal sinir arka kök ganglionlarına yerleşen suçiçeği virüsünün hayatın ileri dönemlerinde reaktivasyonu ile ortaya çıkan kutanöz bir dermatozdur. Çalışmamızın amacı bölgemizde görülen herpes zoster olgularının klinik ve demografik özelliklerini ortaya koymaktır.Gereç ve yöntem: Çalışmamızda Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Uygulama Hastanesi Dermatoloji Anabilim Dalı Polikliniğinde Ocak 1999-Aralık 2010 tarihleri arasında herpes zoster tanısı konulan 312 hastanın dosyaları retrospektif olarak değerlendirildi.Bulgular: Bu çalışmada kliniğimize başvuran tüm hastaların % 0,006'sınn herpes zoster hastası olduğu gözlenmiştir. Hastaların yaşı 7 ay ile 87 yaş arasında değişmekteydi. Yaş ortalaması 49,6 olup ortanca değeri 53 idi. Çalışmamızda herpes zoster'in kadınlarda ve erkeklerde görülme oranı neredeyse eşit (157/155) bulundu ayrıca Ocak ve Ağustos aylarında başvuru sayısı daha fazla idi.Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda herpes zoster hastalarında cinsiyet farklılığının olmaması, her iki cinste de yaşla birlikte artış görülmesi, yaz ve sonbahar aylarında herpes zoster sıklığında artış olması, en sık torakal tutulumun olması gibi literatür ile benzer; vücudun sağ yarısında daha fazla saptanması, eşlik eden malinite oranının düşük olması, post herpetik nevraljili hastaların ortalama yaşının daha düşük olması, sekonder enfeksiyon oranının yüksek olması, herpes zoster oftalmikus hastalarının hiçbirinde oküler komplikasyon gözlenmemesi gibi genel literatür verilerinden farklı sonuçlar elde edilmiştir. Demografik ve klinik özelliklerin tam olarak belirlenmesi, mevsimsel faktörlerin hastalık üzerine olan etkilerinin tam olarak saptanabilmesi için benzer çalışmalara ihtiyaç olduğu görülmektedir.
Düzce yöresindeki psoriasisli hastaların klinik ve sosyodemografik özelliklerinin değerlendirilmesi
Düzce Yöresindeki Psoriasisli Hastaların Klinik ve Sosyodemografik Özelliklerinin DeğerlendirilmesiAmaç: Psoriasis dermatoloji polikliniğinin en sık rastlanan hastalıklarından biri olup eritemli, skuamlı lezyonlarla seyreden, kronik, tekrarlayıcı, inflamatuar bir deri hastalığıdır. Biz bu çalışmada Düzce yöresindeki psoriasisli hastaların klinik ve sosyodemografik özelliklerini araştırmayı amaçladık.Gereç ve yöntem: Çalışmamızda, Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Dermatoloji Anabilim Dalı Polikliniğine Ocak 2011-Şubat 2012 tarihleri arasında başvuran, klinik ve/veya histopatolojik olarak psoriasis tanısı konulan yeni tanılı veya takipli 248 hasta dahil edildi. Hastaların klinik ve sosyodemografik bilgileri kayıt altına alındı.Bulgular: Polikliniğimize başvuran hastaların % 1,88'ini psoriasis hastaları oluşturuyordu. Hastalık başlangıç yaşları 2. ve 3. dekatlarda pik yapıyordu. Hastaların % 33,7'sinde aile öyküsü vardı. Psoriasisli hastaların sigara içme oranı ortalama % 28,2 olarak tespit edildi. Hastalarımızın % 4,8'i alkol kullanıyordu. En sık görülen klinik tipler sırasıyla plak, guttat ve palmoplantar şeklindeydi. Hastaların % 43,5'inde tırnak tutulumu saptandı. En sık tırnak tutulumu pittingdi. Çalışmamızda hastaların % 14,5'inde eklem tutulumu bulunuyordu. Artropatisi olan hastaların % 55,5'inde tırnak değişikliği de mevcuttu. Psoriasisli hastaların % 69,3'ünde kaşıntı şikayeti vardı. Hastaların % 30,6'sında eşlik eden sistemik hastalık bulunuyordu. En sık eşlik eden hastalık hipertansiyon (% 12), ikinci sıklıkta diabetes mellitustu (% 10,4).Sonuç: Genel hatlarıyla verilerimiz mevcut yurtdışı ve yurtiçi çalışma verileriyle büyük oranda benzerlik gösteriyordu. Ülkemizdeki tüm psoriasis hastalarına ait ulusal verilerin ortaya konması için benzer çalışmaların Türkiye'nin tüm bölgelerinde yapılması gerektiği sonucuna varıldı.Anahtar kelimeler: psoriasis; sosyodemografik özellikler
Düzce bölgesinde çocukluk çağında görülen deri hastalıklarının prevelansı
Amaç: Pediyatrik dermatoloji ülkemizde yeni tanımlanan bir alandır. Epidemiyolojik verilere katkıda bulunmak amacıyla, polikliniğimize başvuran çocuklardaki deri hastalıklarının prevelansını ve sosyodemografik özelliklere göre dağılımını belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine Ekim 2013 – Nisan 2014 tarihleri arasında başvuran 16 yaş ve altındaki 300 pediyatrik hastanın yaş, cinsiyet ve ikamet bilgileri kaydedildi. Hastalar Düzce ili ve ilçelerinin merkezinde oturanlar ve kırsal bölgede oturanlar olarak iki ayrı gruba alındı. Yaşlarına göre 4 ayrı gruba ayrılarak, her yaş grubunda en sık görülen hastalıklar incelendi. Bulgular: Çalışmamızdaki 300 hastanın yaşları 16 ay ile 16 yaş arasındaydı ve yaş ortalaması 8,83(±5,15) yıl olarak belirlendi. Hastaların 152'si kız (% 50,7), 148'i (% 49,3) erkekti. Kız/erkek oranı 1.02 idi. Kızların yaş ortalaması 9,23 (±4,79) yıl, erkeklerin yaş ortalaması 8,42 (±5,48) yıl idi. En sık görülen hastalık grubu enfeksiyöz hastalıklar (% 24,7) olup bunu ekzema (% 23) ve akne (% 17) izlemekteydi. Yaş gruplarına göre ayrıldığında 0-2 yaş için ekzema, 3-5 yaş ve 6-10 yaş için enfeksiyöz hastalıklar, 11-16 yaş için akne ilk sırayı oluşturmaktaydı. Yaşanılan çevreye göre bakıldığında kırsal bölgede yaşayanlarda enfeksiyöz hastalıkların görülme sıklığı daha yüksek olarak tespit edildi (p<0.001). Sonuç: Çalışmamızda Düzce bölgesinde enfeksiyöz hastalıklar en sık görülen hastalık olarak tespit edilmiştir. Ancak çalışmamız az sayıda hasta ile yapılmış kısa süreli kesitsel bir çalışmadır. Daha çok sayıda hastanın incelendiği çalışmalara ihtiyaç vardır. Yeni çalışmalar pediatrik popülasyonda görülen deri hastalıklarının sıklığını anlama ve koruyucu önlemlerin planlanması açısından yol gösterici olacaktır.
Psoriaziste vücut kompozisyon analizi, metabolik sendrom kriterleri ve artritin tedavi ile ilişkisi
Psoriazis etyolojisi net olmayan, immün aracılı mekanizmalarla gelişen, kronik inflamatuar bir deri hastalığıdır. Kronik inflamasyonun, vasküler ve metabolik bozuklukların gelişmesine neden olarak psoriazise eşlik eden komorbiditelerin patogenezinde rol oynadığı düşünülmektedir. Psoriazise eşlik eden hastalıklar arasında psoriatik artrit, inflamatuar barsak hastalıkları, metabolik sendrom ve kardiyovasküler hastalıklar, maligniteler, akciğer hastalıkları ve depresyon yer almaktadır. Özellikle metabolik sendrom komponentlerinden olan obeziteyle psoriazis arasında güçlü bir ilişkiden bahsedilmekte, psoriazis, beden kitle indeksi ve psoriazis tedavisinin karmaşık ilişkisi üzerinde durulmaktadır. İnflamasyonu ve immün yanıtı baskılamayı hedefleyen ilaçların, komorbidite gelişme riskini azaltmada ve tedavide etkili olup olmadığı net değildir. Son dönemlerde psoriazis tedavisinde, psoriazis patogenezinden sorumlu immün yanıtın önlenmesini hedefleyen biyolojik ajanlar kullanılmaya başlanmıştır. Yapılan çalışmalarda psoriazisin sistemik tedavisiyle ilişkili metabolik değişikliklerden ve anti-TNF-? tedavisiyle meydana gelen kilo değişikliklerinden bahsedilmektedir
Pediatrik yaş grubunda kazanılmış melanositik nevusların dermoskopik yapıları ve gelişimleri
Kazanılmış melanositik nevuslar, doğumdan sonra oluşmaya başlayan nevomelanosit depolanmaları ile karakterize, yaşamın ikinci ve üçüncü dekadında sayıları artan, beyaz ırkta en sık saptanan neoplazilerdir. İnsidansı giderek artmakta olan malign melanomların yaklaşık üçte biri melanositik nevuslar ile ilişkilidir. Kazanılmış melanositik nevus sayısının fazlalığı ve nevus morfolojisindeki düzensizlik melanom gelişimi için risk oluşturmaktadır. İnvaziv olmayan, optik büyütme ile ayrıntılı inceleme olanağı sağlayan dermoskopinin kullanıma girmesi ile malign melanoma tanısı kolaylaşmıştır. Kazanılmış melanositik nevus dermoskopik yapısı için, farklı dermoskopik morfolojik pigment ağ yapıları tanımlanmıştır. Bu çalışmada, pediatrik yaş grubunda kazanılmış melanositik nevusların sayıları, dağılımları, patern yapıları, pigment ağ yapıları ve bir yıllık takip sonunda bu parametrelerdeki değişimleri araştırmayı amaçladık. Mart 2011- Haziran 2012 tarihleri arasında dermatoloji polikliniğine başvuran hasta ve sağlıklı gönüllüler tarafından oluşturulan 0-18 yaş arasında, kazanılmış melanositik nevus sahibi 150 gönüllü çalışmaya alınmıştır. Gönüllüler, Türkiye'de ergenlik dönemi için bazal yaş olarak nitelendirilen 7 yaşa göre iki gruba ayrılmıştır. Gruplar, 7 yaş ve altı, 8 yaş ve üzeri olarak oluşturulmuştur. Toplamda 998 kazanılmış melanositik nevus kayıt altına alınmış olup, bunlardan da gövde ve ekstremite yerleşimli 845 nevusun patern ve pigmet ağ yapısı incelenmiştir. Tüm kazanılmış melanositik nevuslar ilk muayene ve takip eden bir yılın sonunda, lokalizasyonlarına göre sınıflandırılmıştır. Gövde ve ekstremite yerleşimli nevusların ardışık iki görüntüsü bilgisayar ekranında yanyana yerleştirilerek; büyüklük, patern ve pigment ağ yapıları incelenmiştir. 8 ve üstü yaş grubundaki gönüllülerin nevus sayıları, 7 yaş ve altı yaş grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Her iki grupta da gövde lokalizasyonundaki nevus sayısının ekstremiteler ve baş boyun lokalizasyonundaki nevus sayısından istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla olduğu görülmüştür. 8 yaş ve üstü grubundaki nevus boyutunun, 7 yaş ve altı grubundaki nevus boyutundan ve her iki grupta da kendi içlerinde takipteki nevus boyutunun başlangıç boyutundan büyük olduğu görülmüştür. Her iki yaş grubunda da en fazla görülen pigment ağ yapısının üniform olduğu bulunmuştur. 8 yaş ve üstü grubundaki nevuslarda, 7 yaş ve altı grubuna göre santral pigment ağ yapı oranınında artma görülmüştür. Bir yıllık takipte 8 yaş ve üstü grubunda retiküler ve homojen patern yapısına sahip nevus yüzdesi artmıştır. Patern yapılarının boyutları incelendiğinde globüler paterne sahip nevus boyutunun diğer patern yapılarına sahip nevuslardan daha fazla olduğu bulunmuştur. Pigment ağ yapılarının boyutları incelendiğinde ise santral pigment değişikliğine sahip nevus boyutlarının diğer pigment ağ yapılarına sahip nevuslardan daha fazla olduğu bulunmuştur. Tüm bu bulgular ışığında; çocukluk çağında dinamik bir yapı sergileyen melanositik nevusların yıllık takiplerle incelenmesi gerekmekte olup, nevogenez için önemli yatkınlık oluşturan güneş maruziyetinin özellikle pediatrik yaş grubunda önlenebilmesi nevus sayı, boyut ve yapı değişimi için önemlidir.
Psoriasis hastalarında onikomikoz etkenlerinin saptanması ve etki eden faktörlerin araştırılması
Psoriasis, deri, tırnak ve eklemleri tutabilen kronik seyirli inflamatuar bir hastalıktır. Psoriasis hastalarında görülen tırnak değişikliklerinin onikomikoza yatkınlık yapıp yapmadığına ilişkin çelişkili yayınlar bulunmaktadır. Psoriasiste eşlik eden diabetes mellitus, obezite, metabolik sendrom gibi komorbiditeler ve birçoğu immünsupresif etki gösteren antipsoriatik tedavi ajanlarının kullanımı bu ilişkiyi karmaşıklaştırmaktadır. Ayrıca onikomikoz ve psoriatik tırnak ortak klinik görünümler sergileyebilmekte ve psoriasis hastalarında onikomikoz tanısı güçleşebilmektedir. Bu çalışmada, psoriasis hastalarında onikomikoz sıklığının ortaya konulması, sorumlu mikolojik ajanların identifiye edilmesi, antipsoriatik tedavi ajanları ve diğer faktörlerle onikomikoz ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya, psoriasisi olup tırnak bozukluğu bulunan 81 hasta dahil edildi. Psoriasisi olmayıp onikomikoz düşünülen, benzer yaş ve cinsiyet dağılımlı 30 hasta kontrol grubu olarak alındı. Eşlik eden komorbiditeleri, psoriasis klinik özellikleri, hastalık süreleri, kullandıkları tedavi ajanları ve tedavi süreleri, PASI, NAPSI skorları, tırnak bulguları, geçmiş mantar enfeksiyonu öyküleri, vücut kitle indeksleri ve laboratuvar özellikleri kayıt altına alındı. Tırnak bozukluğu bulunan tırnaktan kazıma yöntemiyle örnekler alındı. Alınan materyal %10 Potasyum hidroksit kullanılarak nativ preparat şeklinde hazırlanıp, ışık mikroskopunda mantar hifaları varlığı değerlendirildi. Örneklerden eş zamanlı olarak Saburoud-Dextroz-Agar ve iki tane Mycobiotic Agar'a ekimler yapılarak mantar kültürü çalışıldı. Psoriasis hastalarında onikomikoz prevalansı %27,2 iken, kontrol grubunda bu oran %80 saptandı. Psoriasis hastalarının %55,6'sına dermatolojik muayenede onikomikoz ön tanısı konuldu. Bu hastalardaki onikomikoz prevalansı %40 bulundu. Mantar kültüründe 2 ve daha fazla sayıda ajan üreme oranı; kontrol grubunda %20,8 iken psoriasis grubunda %52,7 olup, aradaki fark istatistiksel açıdan anlamlıydı (p<0,05). Mantar kültüründe üreyen dermatofit dışı küf sıklığı kontrol grubunda %4,2 iken psoriasis grubunda %52,6 bulundu. Dermatofit ve Candida prevalansı, psoriasis ve kontrol gruplarında benzerdi. Mantar kültüründe Aspergillus üreyen psoriasisli hastalarda, artmış obezite sıklığı, yüksek ferritin düzeyi ile anlamlı ilişki bulundu (p<0,05). Psoriasis hastalarında tedavi gruplarında onikomikoz sıklığı; tedavi kullanmayan hastalarda %31,3, topikal tedavi kullananlarda %25, metotreksat kullananlarda %60, asitretin kullananlarda %8,3, anti-TNF-α tedavi alanlarda %42,9 (adalimumab %42,9, sertolizumab %50, infliksimab %50 ve etanersept %0), ustekinumab kullananlarda %20 ve sekukinumab kullananlarda %15,4 olarak bulundu. Onikomikoz varlığı ile NAPSI skoru arasında korelasyon izlenmedi. Psoriasisli hastalarda tırnak değişiklikleri incelendiğinde; onikodiskromi bulgusu olanların %34,3'ünde onikomikoz saptanırken (p<0,05) diğer tırnak değişiklikleri ile onikomikoz arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki izlenmedi (p>0.05). Sonuç olarak; psoriasisli hastalarda onikomikoz prevalansı artmıştır. Psoriasis hastalarındaki tırnak değişikliklerinin onikomikozdan klinik olarak ayırımı her zaman mümkün olmadığından, tırnak bulgusu olan hastalarda mikolojik inceleme gerekmektedir. Psoriasis hastalarında birden fazla fungal ajanın üreyebilmesi ve dermatofit dışı küflerin daha sık görülmesi nedeniyle, bu hastalarda nativ ve mantar kültürü incelemerinin birlikte yapılması gerekliliği göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca metotreksat ve anti-TNF-α tedavi alan psoriasis hastalarında onikomikoz sıklığı, tedavi almayan hastalardan yüksek olduğundan, bu hastalardaki tırnak değişiklikleri onikomikoz varlığı açısından daha detaylı değerlendirilmelidir. Anahtar Kelimeler: psoriasis, tırnak psoriasisi, onikomikoz, psoriasis tedavisi, biyolojik tedavi
Akne vulgariste doksisiklin ve isotretinoin tedavilerinin kutanöz human beta defensin 1 ve 2 düzeylerine etkisi
Akne Vulgariste Sistemik Doksisiklin ve İsotretinoin Tedavilerinin Kutanöz Human Beta Defensin 1 ve 2 Düzeylerine EtkisiAkne vulgaris, pilosebase birimin kronik inflamatuar bir hastalığıdır. Genetik, hormonal ve çevresel faktörlerin yanı sıra, Propionibacterium acnes'in anormal kolonizasyonunun inflamatuar mediyatörlerin salınımını uyararak akne oluşumuna katkıda bulunduğu bilinmektedir. Son zamanlarda, deride salgılanan antimikrobiyal peptidlerden olan human beta defensin 1 (hBD-1) ve 2'nin de akne patogenezinde rol oynadığı bildirilmiştir; fakat akne vulgaris tedavisinde sık kullanılan tedavi ajanlarından olan doksisiklin ve isotretinoinin bu antimikrobiyal peptidler üzerine olan etkilerinin değerlendirildiği çalışmalar yapılmamıştır.Bu çalışmanın amacı; kutanöz hBD-1 ve -2 düzeylerini değerlendirerek akne vulgaris patogenezinde antimikrobiyal peptidlerin rolünü açıklamak, doksisiklin ve isotretinoin tedavilerinin antiinflamatuar etkilerinin olası mekanizmalarından bazılarını aydınlatmaktır.Çalışmamıza; Allen-Smith skalasına göre evre 6 -8 akne vulgaris tanısı almış ve tedavide sistemik doksisiklin veya isotretinoin endikasyonu konulmuş, her grupta 22 olmak üzere toplam 44 hasta ve 20 adet sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Sistemik tedavi öncesinde olguların sırt bölgesindeki akne lezyonlarından ve bu lezyonlara en az 1 cm uzaklıktaki lezyonsuz deri alanlarından örnekler alınmıştır. Tedavi bitiminde klinik olarak tatmin edici düzelmenin sağlandığı hastalardan ikinci kez deri örneği alınmıştır. Sonuçlar kendi aralarında ve sağlıklı kontrollerin deri örnekleriyle karşılaştırılmıştır.Akne vulgarisli hastalarda kutanöz hBD-1 ve hBD-2 düzeylerinin sağlıklı kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05).Doksisiklin tedavisi sonrasında kutanöz hBD-1 düzeylerinde tedavi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı bir azalma saptanırken (p<0,05), hBD-2 düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). İsotretinoin tedavisi sonrasında ise, kutanöz hBD-1 düzeylerinde tedavi öncesi değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmazken (p>0,05), hBD-2 düzeylerinde tedavi sonrasında istatistiksel olarak anlamlı derecede azalma gözlenmiştir (p<0,05). Tedavi sonrası saptanan hBD-1 ve hBD-2 düzeyleri açısından isotretinoin ve doksisiklin grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05).Tedavi öncesi lezyonlu derideki hBD-1 ve hBD-2 düzeyleri ile tedavi sonrasında akne şiddetindeki azalma arasındaki korelasyon değerlendirilmiş ve istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmamıştır (p>0,05).Bu sonuçlar ışığında; hBD-1 ve hBD-2'nin akne vulgaris patogenezinde rolü olduğu, doksisiklin ve isotretinoin tedavilerinin antiinflamatuar etkilerinden bazılarını hBD-1 ve hBD-2 düzeylerini azaltarak gerçekleştirdiği düşünülmektedir.Anahtar kelimeler: Akne, human beta defensin, isotretinoin, doksisiklin
Kronik spontan ürtiker ile microrna-221, microrna-155 ve IL-31 ilişkisinin araştırılması
Kronik spontan ürtiker (KSÜ) sık görülen inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Etyopatogenezi çok iyi bilinmemektedir. MicroRNA'lar 19-25 nükleotid uzunluğunda RNA molekülleridir. Protein kodlayan mRNA'ların yaklaşık %30'nun ekspresyonunda düzenleyicidirler. Hücre farklılaşması, apopitoz, antiviral savunma, immün hücrelerin farklılaşması, antikor üretimi ve inflamatuvar mediatör salınımı gibi immün sistem fonksiyonlarında önemli rolleri gösterilmiştir. IL-31 ise kaşıntılı deri hastalıklarında tespit edilen yeni bir sitokindir. Son zamanlarda ürtiker patogenezindeki mast hücre degranülasyonunun microRNA-221 ve microRNA-155 ile ilişkili olabileceği yönünde çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmada KSÜ'lü hastalarda microRNA-221 ve microRNA-155'in genetik ekspresyonları ile KSÜ'lü hastaların serum IL-31 düzeyinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya KSÜ'lü 50 hasta ve 50 kontrol alındı. KSÜ'lü hastalara ürtiker aktivite skoru (ÜAS) anketi dolduruldu ve otolog serum deri testi (OSDT) yapıldı. Serum IL-31 ve total IgE seviyelerine bakıldı. MikroRNA-155 ve mikroRNA-221 ekspresyonu gerçek zamanlı real-time polymerase chain reaction (RT-PCR) ile değerlendirildi. KSÜ'lü hastalarda hsa-microRNA-155-3p ve hsa-microRNA-221-3p'nin 2.2'nin üzerinde kat arttşıı tespit edildi. KSÜ'lü hastalarda ortalama total IgE düzeyi (129.08±14.06) (IU/L) kontrollere (52.74±9.46) (IU/L) göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p<0.01). Tüm katılımcılarda microRNA-155 ile total IgE arasında pozitif korelasyon tespit edildi (r=0.25, p<0.01). KSÜ'lü hastaların ortalama serum IL-31 düzeyi (7.98±1.81) (pg/ml) ile kontrollerin ortalama serum IL-31 düzeyi (5.26±0.28) (pg/ml) arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilemedi (p>0,05). Serum CRP düzeyiyle microRNA-221 arasında pozitif korelasyon tespit edildi (r=0.28, p<0.01). Sonuç olarak hem mast hücresi fonksiyonları hem de inflamatuvar mediatörler üzerindeki etkileri göz önüne alındığında microRNA-221 ve microRNA-155'in KSÜ patogenezine ve yeni tedavi metotlarına ışık tutacağı düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: Kronik spontan ürtiker, microRNA-155, microRNA-221, IL-
Ratlarda bor elementinin fotoyaşlanmaya etkisi
Bor insan sağlığı için gerekli ve önemli bir elementtir. Borun kemik gelişimi, yara iyileşmesi, nörolojik ve metabolik sistemler üzerine olumlu etkilerinin olduğu bilinmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarla çeşitli bor bileşiklerinin antioksidan ve antiinflamatuvar etkilerinin olduğu anlaşılmıştır. Çalışmamızda ratlarda ultraviyole B ile oluşturulan fotoyaşlanma üzerine farklı konsantrasyonlarda uyguladığımız topikal ve sistemik bor elementinin etkinliği biyokimyasal, klinik, moleküler ve histolojik olarak değerlendirildi. Çalışmamızda 8 haftalık, dişi toplam 49 adet Wistar albino rat rastgele 7 gruba ayrıldı. Çalışma gruplarımız şu şekilde belirlendi. Grup 1: Kontrol, Grup 2: Tıraşlı kontrol, Grup 3: UVB, Grup 4: UVB+%2 dermobor krem günde iki kez, Grup 5: UVB+%5 dermobor krem günde iki kez, Grup 6: UVB+2 mg elementel bor oral gavaj yolu ile günde bir defa, Grup 7: UVB+4 mg elementel bor oral gavaj yolu ile günde bir defa uygulama. On haftalık çalışmamızın sonunda bakılan inflamatuvar markerların seviyesi, kırışıklık oluşumu, epidermal kalınlık, dermal inflamatuvar hücre sayısı, epidermal mikrofold sayısı ve elastaz enzim düzeyi topikal uygulama yapılan her iki grupta (4. Ve 5. grup) sadece UVB uygulanan 3. gruptan istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha düşük bulundu (p<0,05). Sonuç olarak çalışmamızın makroskopik ve mikroskopik bulgularını beraber ele aldığımızda bor elementinin topikal olarak uygulanmasının fotoyaşlanma oluşturulan ratlar üzerinde etkili olduğu bulundu. Bor elementinin daha önce yapılan çalışmalarla gösterilen anti-inflamatuvar ve anti-oksidan etkileri sayesinde fotoyaşlanmada etkili olabileceği düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Bor, fotoyaşlanma, UVB
Psoriasis vulgariste osteopontin ve ilişkili sitokin düzeylerinin tedavi, hastalık aktivitesi ve komorbiditeler ile ilişkisi
Psoriasis etyolojisi bilinmeyen kronik, hiperproliferatif ve inflamatuar deri hastalığıdır. IL23/Th17 aksı psoriasis patogenezinde heyacan uyandıran yeni bir yolaktır. Osteopontin Th1/Th17 yolağı üstünden psoriasisde etki gösteren yeni tanımlanan fosforile glikoasidik glikoproteindir. Bizde çalışmamızda serum ve deri örneklerinde OPN, IFN-?, TNF-?, IL-12, IL-23, IL-17 düzeylerini değerlendirerek, psoriasis immünpatogenezinde OPN, Th1/Th1 yolağının rolünün anlaşılması, hastalık şiddeti ile ilişkisinin değerlendirilmesini ve tedaviye yönelik araştırmalar için hedef moleküllerin ortaya konmasını amaçladık.Çalışmamıza topikal kortikosteroid/kalsipotriol tedavisi alan 17 ve sistemik olarak metotreksat alan 17 olmak üzere toplam 34 psoriasis hastası dahil edilmiştir. Hastalardan tedavi öncesi ve tedavi sonrası PASI 75 yanıtına ulaşıldığında ya da tedavinin 3. ayında olmak üzere serum ve deri örnekleri alınmıştır. OPN ve IFN-?, TNF-?, IL-12, IL-23, IL-17 düzeyleri serumda ve deri örneklerinde değerlendirilmiştir. Sonuçlar tedavi öncesi ve sonrasında topikal ve sistemik tedavi grupları arasında karşılaştırılmıştır.Psoriasis hastalarında tedavi öncesinde serum ve deri örneklerinde OPN, IFN-?, TNF-?, IL-23, IL-17, IL-12 düzeyleri açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p?0,05). Psoriasis şiddeti ile serum sitokin düzeyleri ve OPN arasında anlamlı korelasyon bulunmamıştır. Tedavi sonrasında deri örneklerinde IFN-? ve IL-17 düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı düşüş gözlenmiştir (p<0,025). OPN, TNF-?, IL-23 düzeylerinde ise tedavi ile anlamlı değişim saptanmamıştır (p?0,025). Tedavi sonrasında topikal tedavi grubunda deri örneklerinde, sistemik tedavi grubunda ise serum örneklerinde OPN düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı düşüş görülmüştür (p<0,025).Lezyonda tedavi öncesinde IL-23 düzeyi ile OPN-K'nın ve tedavi sonrasında IFN-?'nın OPN-D ile doğru orantılı olarak arttığı görülmüştür (p<0,025). OPN, IFN-?, TNF-?, IL-23, IL-17, IL-12 düzeylerindeki artış ile eşlik eden komorbiditeler arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır.Tüm bu sonuçlar psoriasis hastalarında lezyonda ve serumda IFN-?, TNF-?, IL-23, IL-12, IL-17 ve OPN düzeylerinin arttığını göstermekle beraber psoriasis immünpatogenezindeki yerleri, hastalıkla ve komorbiditeler ile ilişkilerini değerlendirmek amacı ile daha ileri çalışmaların gerekli olduğunu göstermektedir.
Mikozis fungoides hastalarında histopatolojik ve immünfenotipik özelliklerin PUVA tedavisi öncesi ve sonrası apoptotik ve antiapoptotik genlerle karşılaştırılması
Mikozis fungoides en sık görülen kutanöz T hücreli lenfomadır.Etyopatogenezi halen tam olarak bilinmemektedir. Lezyonların karakteristikolarak yavaş progresyon gösteriyor olması MF'nin epidermotropik T hücrelerininbozuk apoptozis nedeniyle dokuda biriktiği hipotezinin ortaya atılmasına nedenolmuştur. Mikozis fungoidesin erken lezyonlarının tanısı oldukça zordur; ve budönemdeki lezyonlara tanı koyabilmek için çeşitli histopatolojik kriterler ortayakonmaya çalışılmıştır, yardımcı yöntemler olarak; immünohistokimyasalaraştırmalar ve moleküler genetik çalışmalar yapılmıştır. Ancak halen erken vesınırda lezyonlar için kesin tanı kriterleri oluşturulamamıştır. Biz de çalışmamızdaerken dönem MF tanı kriterlerinin geçerliliğinin; hastalığın etyopatogenezinin vePUVA tedavisinin etki mekanizmasının aydınlatılmasını amaçladık.Çalışmamıza; PUVA tedavisi almış olan 20 MF hastası ile benigninflamatuar dermatozu ( 10 liken planus ve 10 psöriasis vulgaris ) bulunan 20kontrol grubu hastası dahil edildi.İlk olarak doku kesitleri histopatolojik değerlendirme için rutinhematoksilen eozin boyası ile boyandı ve daha önceden literatürde belirlenmişolan kriterler doğrultusunda incelendi. Daha sonraki incelemede iseimmünhistokimyasal yöntemle CD3, CD4, CD7, CD8, CD20, p53, Bcl-2, FasLve kaspaz-3 proteinlerinin boyanma dereceleri ve yüzdeleri belirlendi. Tedaviöncesi p53, Bcl-2, FasL ve kaspaz-3 proteinlerinin boyanma dereceleri veyüzdeleri, hem tedavi sonrası hasta grubu hem de kontrol grubu sonuçları ilekarşılaştırıldı. Ayrıca tedavi öncesi hasta grubunda histopatolojik veimmünfenotipik özellikler bu genlerle karşılaştırıldı.Hasta grubunda; histopatolojik olarak olguların %100'ündeepidermotropizm izlendi. CD3(+), CD4(+), CD7(-), CD8(+) ve CD20(+) oranlarısırasıyla; %75, %30, %50, %70 ve %20 olarak saptandı. Olgu ve kontrolgrubunda hiçbir hastada p53'de pozitif boyanma saptanmadı. Olgu grubundatedavi öncesi ve tedavi sonrası, Bcl-2 ve FasL boyanma derecesi ve yüzdesiaçısından istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Olgu grubunda tedaviöncesi ve tedavi sonrası kaspaz-3 boyanma derecesi ve yüzdesi açısındanistatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0.05). Kontrol grubunda Bcl-2 ve FasLboyanma derecesi ve yüzdesi, olgu grubunda tedavi öncesi değerden yüksekti vebu fark istatiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Kontrol grubu ile olgu grubundatedavi öncesi kaspaz-3 boyanma derecesi ve yüzdesi arasında istatiksel olarakanlamlı fark görülmedi (p>0.05). Kaspaz-3 pozitifliği ile histopatolojik veimmünfenotipik özellikler arasında ise bir ilişki saptanmadı (p>0.05).Çalışma sonuçlarımız; erken dönem MF tanısında birden çokhistopatolojik paternin izlenebileceğini ve tanıyı desteklemede immünfenotipiközelliklerin kullanılabileceğini göstermekle birlikte; MF hastalarında apoptotik veantiapoptotik gen ekspresyonunun nadiren izlendiğini ve MF hastalarındaPUVA'nın etkisini apoptotik bir gen olan kaspaz-3 üzerinden gösterdiğinidüşündürmektedir.
Diffüz saç dökülmesi olan hastalarda digital fototrikogram bulgularının kandaki TSH, ferritin ve B12 vitamin düzeyi ile ilişkisinin değerlendirilmesi
ÖZET Telogen effluvium (TE), kadınlarda sık görülen bir alopesi tipidir. Saç kaybına neden olan faktörler arasında; endokrin hastalıklar, beslenme bozuklukları, stres, anemi, ferritin düzeyi düşüklüğü, vitamin B12 eksikliği ve tiroid hastalıkları gibi çok sayıda neden yer almaktadır. Alopesilerin değerlendirilmesinde çeşitli yöntemler kullanılmış ancak henüz ideal bir yöntem bulunamamıştır. Son yıllarda geliştirilen non invaziv tanı yöntemlerinden biri de digital fototrikogramdır (Trichoscan). Bu çalışmada diffüz saç dökülmesi olan kadın hastaların ferritin, tiroid stimülan hormon (TSH) ve vitamin B12 düzeyleri ölçülerek, aynı hastalardan elde edilen digital fototrikogram (Trichoscan) bulgularıyla karşılaştırılması amaçlandı. Diffüz saç dökülmesi olan 108 bayan hasta çalışmaya alındı. Olguların ayrıntılı anamnezi alındı ve saç çekme testi uygulandı. Tam kan sayımı, kan biyokimyası, demir, demir bağlama kapasitesi, ferritin, tiroid stimülan hormon, sT3, sT4, folik asit ve vitamin B12 düzeylerine bakıldı. Olgular akut ve kronik telogen effluvium, ayrıca ferritin düzeyi <40ng/ml ve >40ng/ml olmak üzere gruplara ayrıldı. Trichoscan ile hastaların telogen oranı, anagen oranı ve saç dansitesi hesaplandı. Kronik telogen effluviumlu olguların hem sayısı, hem de saç çekme testi pozitifliği akut TE'a göre daha yüksekti (p<0.05). Ferritin, vitamin B12, TSH, telogen oranı, anagen oranı ve saç dansitesi ile yaş arasında anlamlı korelasyon görülmedi (p>0.05). Olguların ort. ferritin düzeyi 25.55±19.20, ort. TSH düzeyi 1.96±1.73 ve ort. vit B12 düzeyi 313.57±116.79 idi. Trichoscan yöntemiyle ort. telogen %22.67±7.07, ort. anagen %77.32±7.07 ve ort. saç dansitesi 209.61±42.64/cm2 olarak saptandı. Ferritin düzeyi <40ng/ml olan grupta ort. telogen oranı daha yüksek, ort. anagen oranı ise daha düşük bulundu (p<0.05). İki grup arasında saç dansitesi açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Hastaların vit B12 ve TSH düzeyleri ile trichoscan bulguları arasında anlamlı korelasyon saptanmadı (p>0.05). Sonuç olarak trichoscan bulgularıyla ferritin düzeyinin korele olduğu, vit B12 ve TSH düzeylerinin ise korele olmadığı görüldü. Diffüz saç dökülmesinde ferritinin önemli bir role sahip olduğu düşünülmektedir. Trichoscan yönteminin, hastalara güven verdiği ve telogen effluvium tanısında hekime yardımcı bir yöntem olabileceği düşünülmektedir. Anahtar sözcükler: Digital Fototrikogram, telogen effluvium, ferritin
The effect of ısotretinoin treatment on toll like receptor 2 and ınterferon-? levels
Akne vulgaris, genç popülasyonda en sık görülen deri hastalığıdır. Son zamanlarda akne patogenezinde toll benzeri reseptörlerin rol oynayabileceği üzerinde durulmaktadır. Bizde çalışmamızda serum ve deri örneklerinde TLR 2, IL-8, IL-12 ve IFN-? düzeylerini değerlendirerek, akne immünpatogenezinde TLR 2, Th1 yolağının rolünü ve isotretinoin tedavisinin bu mekanizmayla ilişkisinin ortaya konmasını amaçladık.Çalışmamıza; evre III ve IV akne vulgaris tanısı almış ve tedavide sistemik isotretinoin endikasyonu konmuş 25 adet hasta ve 20 adet sağlıklı gönüllü kontrol grubu dahil edilmiştir. Sistemik tedavi öncesi; hastalardan venöz kan örneği, sırt bölgelerindeki püstüler lezyonlardan ve bu lezyonlara en az 1 cm uzaktaki lezyonsuz deri alanlarından punch tekniği ile 3 mm biyopsi alınmıştır. Tedavi bitiminde tam düzelmenin olduğu hastalardan, yine venöz kan örneği ve ikinci kez deri biyopsisi alınmıştır. Sonuçlar tedavi öncesi, sonrası ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır.Akneli hastalarda serumda TLR-2 düzeyi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak daha düşük saptanmıştır (p<0,001). Serumda tedavi sonrası TLR-2 düzeyi, tedavi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek olarak bulunmuştur (p=0,004).Hasta grubunda tedavi öncesi püstüler deri örneklerinde TLR-2 ve IFN-? infiltrasyon dereceleri istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). Tedavi sonrasında deri örneklerinde, tedavi öncesine göre TLR-2 ve IFN-? infiltrasyon derecelerinde istatistiksel olarak anlamlı düşüş gözlenmiştir (p<0,001, p=0,008). Lezyonlu deri TLR-2 ve IFN-? infiltrasyon dereceleri lezyonsuz deriye gore istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,001).Serum ve doku TLR-2 ve IFN- ? düzeyleri arasında karşılıklı korelasyon bulunamamıştır.Tüm bu sonuçlar akne vulgaris immünpatogenezinde TLR-2 ve IFN- ?'nın yeri olduğunu ve sistemik isotretinoin tedavisinin antiinflamatuvar etkisini TLR-2 ve IFN- ? düzeylerini azaltarak gerçekleştirdiğini düşündürebilir.
Plak tip psoriasis hastalarında kaşıntı varlığının araştırılması ve yaşam kalitesi ve fonksiyonlar üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Psoriasis, hastaların yaşam kalitesini belirgin düzeyde etkileyen kronik bir deri hastalığıdır. Derinin klasik kaşıntılı hastalıkları arasında yer verilmeyen psoriasis, son yıllarda kaşıntı yönü ile de sıkça gündeme gelmiştir. Çalışmamızda plak tip psoriasis hastalarında kaşıntı varlığının ve özelliklerinin araştırılması, kaşıntının, şiddet başta olmak üzere hastalığa ait çeşitli özellikler ile ilişkisinin değerlendirilmesi ve yine kaşıntının hastaların yaşam kalitesini nasıl etkilediğinin ortaya konması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Mart 2015 - Eylül 2015 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvurarak plak tip psoriasis tanısı almış olan 100 hasta dahil edildi. Hastalık şiddetinin değerlendirilmesinde PASİ, kaşıntının değerlendirilmesinde "Visuel analog skala" (VAS), "En kötü kaşıntının rakamsal derecelendirme ölçeği" (Wı-Nrs) ve "Yosipovitch kaşıntı anketi",yaşam kalitesinin değerlendirilmesinde "Psoriasis yaşam kalite ölçeği" (PYKÖ) ve "Psoriasis yetersizlik indeksi" (PYİ), uygulanarak psoriasisli hastalar yaşam kalitesi ve kaşıntı açısından değerlendirildi. Bulgular: Yüz psoriasis hastasının 73'ü (%73) kaşıntı tanımlamıştır. Kaşıntısı olan hastaların ortalama PYİ ve PYKÖ skorları, kaşıntısı olmayan hastalardan istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksektir (p=0,001, p=0,001). Kaşıntı yüzey alanı geniş olan hastalarda, PYİ ve PYKÖ skorları istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001) (p<0,001). O an mevcut kaşıntısını (VAS3) daha yüksek skorlandıran hastaların PYİ skorları, diğerlerinden istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir (p=0,015). Son 24 saatteki en kötü derecedeki kaşıntısını daha yüksek skorlandıran (WI-NRS) hastaların PYİ ve PYKÖ skorları, diğerlerinden istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir. (p<0,001, p<0,001). Orta-şiddetli hastalığa sahip (PASI≥10) hastaların VAS3, VAS4, Wı-Nrs, PYİ ve PYKÖ skorları, hafif şiddette (PASI <10) hastalara göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p=0.002, p=0.045, p<0.001, p<0.001, p<0.001). Sonuçlar:Psoriasis hastalarında kaşıntı tanımlayan ve hastalık şiddeti yüksek hastaların yaşam kalitesinin önemli derecede bozulduğunu ortaya koyduk. Buradan hareketle, psoriasis yönetiminde yalnızca deri ve varsa eklemin hedeflenmemesi gerektiği, hastalar tarafından sıkça ifade edilen "kaşıntı" yönetiminin de, tedavinin bir parçası olması gerektiği görüşündeyiz.
Batı Karadeniz bölgesinde oral mukoza lezyonu olan hastalarda kontakt duyarlılığın araştırılması
Bu prospektif araştırmada oral mukoza lezyonu olan 100 olgunun dental seri ile yapılan yama testi sonuçları değerlendirildi. Çalışmanın amacı farklı oral mukoza lezyonu olan olgularda, farklı duyarlandırıcılara karşı pozitif reaksiyonların sıklığını bulmak, cins, yaş farklılıklarını tespit etmek, yanak ısırmanın, sigara içmenin duyarlanma üzerine etkisini incelemek idi. Kliniğimize Eylül 2012 - Mart 2014 tarihleri arasında oral mukoza lezyonu nedeniyle başvuran , 30 maddelik dental seri ile yama testi uygulanan 67'si (%67) kadın, 33'ü (%33) erkek toplam 100 olgu değerlendirildi. Bu olguların 52'sinde rekürren aftöz stomatit (RAS) 28'inde liken planus (OLP) 14'ünde ağız yanması sendromu (AYS), 5'inde alerjik kontakt stomatit (AKS) ve 1'inde lökoplaki mevcuttu. Test sonuçları Uluslararası Kontakt Dermatit Araştırma Grubu (ICDRG) kriterlerine göre değerlendirildi. Yüz hastanın 46'sında (%46) bir veya daha fazla maddeye karşı pozitif reaksiyon saptandı. En sık duyarlandırıcının bakır sülfat (%18) olduğu, bunu altın (I) sodyum tiyosülfat dihidrat (%14), kobalt (II) klorid heksahidrat (%13), nikel sülfat heksahidrat (%12), cıva (%6), paladyum klorid (%5), potasyum dikromat (%4), metilhidrokinon (%3) ve 1,6-Heksandiyol diakrilatın (%2) takip ettiği görüldü. Metil metakrilat, trietilenglikol dimetakrilat, üretan dimetakrilat, etilenglikol dimetakrilat, 2,2-bis (4-2-Hidroksi-3-metakriloksipropoksi) – fenil propan (BIS - GMA), N,N-Dimetil-4-toluidin, 2-Hidroksi-4-metoksibenzofenon, 1,4-Butanedioldimetakrilat, 2,2-bis (4-Metakriloksi) fenil propan, Aliminyumklorid heksahidrat, çamporokinon, 2(2-Hidroksi-5-metil-fenil) benzotriazol (Tinuvin P), tetrahidrofurfuril metakrilat ile hiçbir olguda pozitif reaksiyon görülmedi. 2- Hidroksietilmetakrilat, öjenol, kolofoni, N- Etil-4-toluensulfonamid, formaldehit, 4-tolildietanolamin, N,N dimetilaminoetil metakrilat ve kalay nadir alerjenler olarak saptandı. En sık saptanan duyarlandırıcılar ile pozitif reaksiyon veren olgular çoğunlukla orta yaşlı bayanlardı. Sigara içenlerle içmeyenler arasında pozitif ya da negatif reaksiyon açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi (p=0.716). Benzer şekilde yanağını ısıranlarla ısırmayanlar arasında yama testi sonuçları bakımından anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0.902). Sonuçlarımız sigara ve yanak ısırmanın duyarlanmayı etkilemediği kanaatini doğurmuştur. Araştırmamızdan çıkan verilere göre; oral mukoza lezyonlarının etyolojisinde kontakt duyarlanmanın varlığını tespit etmek için dental seri yama testi yapmak gerektiğini ve klinik korelasyon mevcut ise oral materyal değişimi önerilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Bu hastalarda alerjenden kaçınılması tedavinin ilk basamağı olacaktır. Bu araştırma bölgemizde bakır, altın, kobalt, nikel cıvaya bağlı duyarlanma oranının yüksek ve genel olarak kadınlarda erkeklerden daha fazla olduğunu göstermesine rağmen, olgu sayısının daha fazla olduğu, çok merkezli prospektif araştırmalar ülkemizde dental seri yama testinin gerekliliğini daha iyi ortaya koyacaktır. Anahtar kelimeler: Oral mukoza lezyonları, Dental Seri yama testi
Psoriaziste serum total ige, eozinofil katyonik protein ve eozinofil düzeyleri
Psoriazis kronik, otoimmün, inflamatuvar bir hastalıktır. Etyopatogenezi net açıklanamamaklabirlikte patogenezde Th1 hücre aracılı keratinosit proliferasyonu mevcuttur. Ancak klinik tablokötüle?tikçe Th2'ye doğru bir geçi? olduğu gösterilmi?tir. Son yapılan ara?tırmalarda, psoriazistetotal IgE ve ECP düzeylerinde artı? olduğu saptanmı?tır. Bu nedenle psoriazis patogenezinde Th2sitokinleri ve mediatörlerinin de rolü olduğu dü?ünülmektedir. Bu ara?tırmada, psoriazishastalarında total immünglobulin E (IgE), eozinofil katyonik protein (ECP) ve eozinofil düzeylerive elde edilen sonuçların klinik ?iddetle korelasyonunun ara?tırılması planlandı. Psoriazis veatopi arasındaki muhtemel ili?kinin ara?tırılması amaçlandı.Çalı?maya prospektif olarak Mart 2011 - Mart 2012 tarihleri arasında Bülent Ecevit ÜniversitesiAra?tırma ve Uygulama Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıkları bölümüne ba?vuran 46 psoriazishastası ve 42 gönüllü sağlıklı birey dahil edildi. Hastalardan ve sağlıklı gönüllülerden total IgE,ECP ve eozinofil düzeylerinin ara?tırılması amacıyla 2 tüp 5 cc venöz kan alındı. Öncellikle hastaverileri, sağlıklı kontrol grubu verileri ile kar?ıla?tırıldı. Hastalık ?iddeti Psoriazis Alan ?iddet?ndeksi (PASI)'ne göre hafif, orta ve ?iddetli olarak gruplandırıldı. Psoriazisli hastalarda cinsiyet,aile öyküsü, PASI, hastalık süresi ve psoratik artrit (PsA) varlığı gibi klinik özellikler ile serumtotal IgE, ECP ve eozinofil düzeyleri arasındaki ili?ki incelendi.Fluoroenzimimmünoassay yöntemiyle yapılan incelemede, psoriazisli hastalarda total IgEdeğerleri kontrol grubuna göre anlamlı bir ?ekilde yüksek saptandı (p=0.001). Serum ECP veeozinofil düzeyleri açısından iki grup arasında istatistiksel fark gözlenmedi (p=0.432, p=0.630).PsA öyküsü olan ve olmayan hastalar arasında serum total IgE, ECP ve eozinofil düzeyleriarasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (her biri için p>0.05). Psoriazis hastalarındaserum total IgE, ECP ve eozinofil değerleri arasında korelasyon gözlenmedi (p>0.05). Ayrıca,PASI skoruna göre hastalık ?iddeti ve hastalık süresi ile deği?kenler arasında ili?ki saptanmadı.Psoriazis hastalarının aksine, sağlıklı kontrollerde ECP ve eozinofil düzeyleri arasında ortaderecede pozitif korelasyon saptandı (r=0.48, p=0.001).Sınırlı sayıda hasta ile yaptığımız bu çalı?ma, psoriazisli hastalarda Th2 varlığını kısmenyansıtmaktadır. Psoriaziste, Th2 lenfosit rolünün daha iyi anla?ılması için daha geni? kapsamlıçalı?malara ihtiyaç vardır. Ayrıca, psoriaziste, Th2 sitokinlerden IL-4 ve IL-10 üretimini arttırantedavi modalitelerinin üzerinde daha fazla durulması gerektiği kanaatindeyiz.Anahtar Kelimeler: Psoriazis, Total IgE, Eozinofil Katyonik Protein (ECP), Eozinofil
Psoriasisde IL-17 gen polimorfizmi
Psoriasis, ortalama görülme sıklığı %2 olan, immün aracılı mekanizmalarla gelişen, kompleks kronik inflamatuar bir hastalıktır. Etyolojide primer neden tam olarak açıklanmamış olsa bile multifaktöryel ve multigenetik bir hastalık olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada psoriasis hastalarında IL-17F (Glu126Gly, His161Arg) ve IL-17A (G197A) gen polimorfizmlerinin sıklığının belirlenmesi ve bunun psoriasis gelişim riski, başlangıç yaşı, tırnak tutulumu, psoriasis tipleri ve psoriatik artrit gelişimi üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Dermatoloji polikliniğine başvuran 100 psoriasis hastası ve kendilerinde ve ailelerinde psoriasis ve otoimmün hastalığı bulunmayan 100 sağlıklı gönüllü alındı. Hasta ve kontrol gruplarında PCR (Polymerase chain reaction) yöntemi ile IL-17F (Glu126Gly, His161Arg) ve IL-17A (G197A) gen polimorfizmleri belirlendi, elde edilen değerler çalışma grupları arasında karşılaştırıldı. Psoriasis hastaları ve sağlıklı kontroller arasında IL-17F (Glu126Gly) ve IL-17A (G197A) gen polimorfizmleri açısından anlamlı bir fark tespit edilmedi. IL-17F His161Arg CT genotipi kontrol grubunda, psoriasis hastalarına göre anlamlı olarak yüksek olarak saptandı. (OR=5,35 P=0,003). Ayrıca gen polimorfizmleri psoriasis klinik karakterlerine göre hasta grupları arasında karşılaştırıldı. Artriti olan hastalar olmayan hastalarla karşılaştırıldığında; IL-17A (G197A) GG genotipi (p=0.028) anlamlı olarak yüksek saptandı. Tırnak tutulumu olmayan hastalar tırnak tutulumu olan hastalar ile karşılaştırıldığında IL-17F (Glu126Gly) AG genotipi (p=0.008) anlamlı olarak artmış olarak saptandı. Hasta ve kontrol grubunda üç polimorfizme ait alel sıklığı değerlendirildi. Kontrol grubunda ACA alel birlikteliği anlamlı derecede yüsek bulundu. Bu sonuçlara göre IL-17F His161Arg CT genotipinin psoriasis gelişim riski açısından koruyucu olabileceği, IL-17A (G197A) GG genotipinin ise psoriatik artrit gelişimi açısından bir risk faktörü olabileceği söylenebilir Anahtar Kelimeler: Psoriasis, Polimorfizm, IL-17A, IL-17F
Akne vulgarisli hastalarda serum ghrelin ve obestatin düzeylerinin araştırılması
Akne vulgaris, kozmetik, psikolojik ve sosyal açıdan ciddi sorunlara yol açan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Etyopatogenezi tam aydınlatılamamış olmakla birlikte androjen hormonlara duyarlılık, foliküler diskeratinizasyon, sebum artışı, mikroorganizmalar ve inflamasyon hastalığın patogenezinde öne çıkan faktörlerdir. Bu çalışmada antiinflamatuar, antimikrobiyal özelliğe sahip hormonlar olan ghrelin ve ghrelinle aynı gen tarafından sentezlenen obestatinin akne hastalığının patogenezindeki rolleri araştırıldı. Çalışmaya vücut kitle indeksleri birbirleriyle uyumlu, Global Akne Derecelendirme Sistemine göre hafif (n=22), orta (n=21) ve şiddetli (n=20) olmak üzere toplam 63 hasta ve tıbben sağlıklı 20 sağlıklı gönüllü denek alındı. Katılımcılardan alınan kan örneklerinden serum ghrelin ve obestatin düzeylerine bakıldı. Ayrıca açlık kan şekeri, trigliserid, LDL, VLDL, HDL, total kolesterol, insülin, C-peptid, HbA1c çalışıldı. HOMA-IR değerleri hesaplandı. Akne grubunun ghrelin, des-açil ghrelin ve obestatin ortalama değerleri, kontrol grubu ile kıyaslandığında göreceli olarak daha düşük olmakla beraber istatistiksel olarak anlamlılık göstermemekteydi. Hasta grupları arasında açil-ghrelin değerleri en yüksek şiddetli akne grubunda iken, des-açil ghrelin değerleri hafif şiddetli akne grubunda, ortalama obestatin değerleri ise orta şiddetli akne grubunda en yüksek idi; fakat gruplar karşılştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05, p>0.05 ve p>0.05). Çalışılan diğer biyokimyasal parametreler açısından gruplar karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı gibi, HOMA-IR ve VKİ açısından hasta grupları ile kontrol grubu arasında anlamlılık saptanmadı. Sonuç olarak akne hastalarının serumlarında azalan açil ghrelin, des-açil ghrelin ve obestatin düzeyleri ile akne arasında bir bağlantı olabileceği düşünülmektedir. Antimikrobiyal özellik gösteren bu hormonların seviyelerinde gözlemlenen azalma sebebiyle, aknedeki inflamasyonun baskılanamadığı ve hastalığın etyolojisinde rol oynayan mikroorganizmaların üremesinin engellenemediği ve bu hormonların replasmanı ile fizyolojik konsantrasyonlara ulaşılmasının aknenin tedavisine katkı sağlayabileceğini öngörmekteyiz.
Elazığ ve çevre illerdeki aşırı kilolu ve obez hastalarda görülen deri bulgularının araştırılması
Obezite; fizyolojik, sistemik, hormonal, metabolik, estetik, psikolojik ve sosyal sorunlara yol açabilen bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. Obezite, yaşam kalitesini ve süresini olumsuz yönde etkileyen kronik bir hastalık olup gelişen dünyanın en önemli sağlık sorunlarından biridir. Yağ dokusu, sadece lipidlerin birikmesini sağlayan bir depo değil, aynı zamanda endokrin, metabolik ve inflamatuvar sinyallerin birbirleriyle bağlantısının olduğu bir organdır. Leptin ve resistin gibi adipokinlerin ve tümör nekroz faktör-alfa (TNF-α) ve interlökin-6 (IL-6) gibi proinflamatuvar sitokinlerin insülin direnci ve inflamasyon üzerindeki etkilerinden dolayı; deri fizyolojisi ve patofizyolojisinde önemli rol oynadıkları düşünülmektedir. Bu çalışmada amaç; Elazığ ve çevre illerdeki obez ve aşırı kilolu kişilerin deri ve deri eklerinden elde edilen verileri, VKİ 25 kg/m2 altında olan bireylerden elde edilen verilerle karşılaştırarak obezitenin kişinin deri sağlığında oluşturduğu etkilere dikkat çekmektir. Çalışmaya, dermatoloji polikliniğine başvuran ve çalışmaya gönüllü olarak katılmayı kabul eden 510 kişi alındı. Çalışmaya alınan hastalar vücut kitle indeksine (VKİ) göre üç gruba ayrıldı; kontrol grubu (<25,0 kg/m2), aşırı kilolu grup (25,0-29,9 kg/m2) ve obez grup (≥30,0 kg/m2). Olguların ayrıntılı dermatolojik muayeneleri yapılarak veriler kaydedildi. Tüm gruplarda en sık görülen yedi dermatoz sırasıyla; stria distensa, plantar hiperkeratoz, distrofik selülit, akrokordon, akantozis nigrikans, variköz ven ve keratozis pilaris idi. Obez ve kontrol grubu karşılaştırıldığında VKİ ile; stria distensa, plantar hiperkeratoz, distrofik selülit, akrokordon, akantozis nigrikans, variköz ven, tinea pedis, lenfödem, hirsutizm, onikomikoz, hidradenitis süpürativa, enfektif selülit, kadınlarda androgenetik alopesi, erkeklerde androgenetik alopesi arasında pozitif korelasyon vardı. Yapılan çalışmada, obez ve kontrol grubu karşılaştırıldığında keratozis pilaris ve psöriazis için gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Akne vulgaris ile VKİ arasında ise negatif korelasyon tespit edildi. Önceki çalışmalardan farklı olarak çalışmamızda; seboreik keratoz, senil anjiom, lentigo, konjenital nevüs, akkiz nevüs ve tırnak bulgularına bakıldı. Obez ve kontrol grubu karşılaştırıldığında; VKİ büyük olan grupta seboreik keratoz, senil anjiom ve lentigo istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazlaydı. VKİ ile konjenital nevüs, akkiz nevüs ve tırnak bulguları kıyaslandığında tüm gruplar arasında istatistiki olarak anlamlı ilişki gözlenmedi (p>0.05). Yapılan çalışmada akantozis nigrikans, variköz ven, hidradenitis süpürativa, fronkül ve intertrigoya bakıldığında kadın ve erkek cinsiyetler arasında anlamlı fark yokken; stria distensa, keratozis pilaris ve akne vulgaris kadınlarda istatistiksel olarak anlamlı derecede fazlaydı. Obezite ile ilişkili dermatozların önlenmesi bakımından kişilerin aşırı kilo alımından sakınmasının önemli olacağı sonucuna varıldı.
Kronik ürtikerli hastaların demografik ve klinik özellikleri ile dermatoskopik ve laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi
Kronik ürtiker, nispeten sık görülen, altı haftadan uzun süren, tekrarlayıcı ürtikeryal plak ve/veya anjioödem ile karakterize bir hastalıktır. Hastalığın etyopatogenezinde ve tetiklenmesinde rolü olan faktörlerin tespiti ve uzaklaştırılması küratif olduğu için en ideal tedavi yaklaşımı olmakla birlikte, KÜ'lü olguların %80'den fazlasında spesifik bir tetikleyici faktör tespit edilememektedir. Kronik ürtikerli hastalarda rutin ve tarama esasına dayanan tetkiklerin yapılması yerine tetkiklerin anamnez ve fizik muayene bulguları doğrultusunda planlanması önerilmekte ancak hasta beklentisi ya da altta yatan daha ciddi bir hastalığın tanısının atlanması endişesiyle ayrıntılı laboratuvar testleri uygulanmaya devam edilmektedir.Ürtikeryal vaskülit, tekrarlayan ürtiker atakları ile seyreden lökositoklastik vaskülit histopatolojisine sahip bir klinikopatolojik antitedir. Etyoloji ve tedavisindeki farklılık, basit ürtikerden ayrımını önemli ve gerekli kılmaktadır. Son yıllarda ÜV'nin basit ürtikerden ayrımında dermatoskopinin tarama testi olarak kullanımı gündeme gelmiştir.Çalışmamızda, dermatoskopinin basit ürtiker ve ÜV ayrımındaki rolünü belirlemenin yanı sıra, KÜ'ye neden olan faktörlerin tespitinde anamnez, klinik bulgular ve rutin olarak yapılan laboratuvar tetkiklerinin yeterliliğini ve gerekliliğini değerlendirmek amaçlanmıştır.Çalışmaya 6 haftadan uzun süre ürtikeryal semptom tarifleyen 52 erişkin hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalar detaylı anamnezleri alınarak, klinik özellikleri, fizik muayene ve laboratuvar bulguları açısından, FÜ, kolinerjik ürtiker ve ÜEA tanılı hastalar haricindeki 30 hasta ise dermatoskopi bulguları açısından değerlendirilmiştir.Çalışmamızda basit ürtiker ve ÜV'li olguların dermatoskopik özelliklerinin dağılımı yönünden istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Bu bulgu, basit ürtiker ve ÜV ayrımında dermatoskopinin rutin kullanımda yarar sağlamayacağını düşündürmektedir.Çalışmamızda rutin araştırmaların sonunda elde edilen anormal değerlerin sıklıkla rastlantısal olarak saptandığı ve ürtiker kliniği ile ilişkili olmadığı gözlenmiş olup, bu bulgumuz KÜ hastalarında gerçekleştirilecek tanısal çalışmaların anamnez ve fizik muayene tarafından elde edilmiş bulgulara dayanılarak seçilmesi gerektiğine işaret etmektedir.