
325
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Şizofreni hastalarında nörobilişsel bozulmanın hastalık süresi ve yaşam kalitesiyle ilişkisi
Amaç: Bilişsel işlev bozukluğu şizofreninin temel bir özelliğidir. Bilişsel bozukluklar bellek, dikkat, sözel öğrenme ve yürütücü işlevler dahil olmakla çeşitli alanlarda, farklı şiddetlerde kendini belli edebilir. Bu bozukluklar psikozun erken dönemlerinde başlar ve çoğu hastada hastalığın seyri boyunca devam eder. Aynı zamanda nörobilişsel bozuklukların yaşam kalitesi üzerine de negatif etkileri mevcuttur. Şizofreni hastalarında bilişsel fonksiyonların ve yaşam kalitesinin değerlendirildiği çalışmalarda hastaların eğitim düzeyi, yaş ve bazı sosyodemografik özelliklerin nörobilişsel fonksiyonlar ve yaşam kalitesi üzerine etkili olduğu yönünde bulgular olsa da çelişkili bulgularda bulunmaktadır. Çalışmamız bu verilere ışık tutarak, şizofreni hastalarında nörobilişsel bozulmanın, hastalık süresi, yaşam kalitesi ve sosyodemografik özellikler ile ilişkisini araştırmayı amaçlamıştır. Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda ayaktan ya da yatarak tedavi gören şizofrenik bozukluk tanısı almış 100 hasta bu çalışmanın örneklem grubunu oluşturmaktadır. Ayrıca şizofreni hastaları ile sağlıklı bireyler arasında nörobilişsel işlevler ve yaşam kalitesi değerlerinin karşılaştırılması ve farklılıkların belirlenmesi için genel toplumdan cinsiyet ve yaş olarak benzer 80 sağlıklı kişi kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol grubuna tarafımızca oluşturulan sosyodemografik veri formuna ek olarak Frontal Değerlendirme Bataryası (FDB), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısaltılmış Versiyonu (WHOQOL-BREF) ve Dünya Sağlık Örgütü Yeti Yitimi Değerlendirme Çizelgesi (WHODAS 2.0) ölçekleri, hasta grubuna ise bu ölçeklere ek olarak Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANNS), Beck Bilişsel İçgörü Ölçeği (BBİÖ) uygulanmıştır. Bulgular: Hastalığının ilk 5 yılında olanlar ile 5 yıldan fazla süredir hasta olanların FDB puan ortalaması arasındaki fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,008). Hastaneye yatış sayısına göre yeti yitimi (p=0,001), yaşam kalitesi (p=0,001) ve FDB (p=0,02) ölçek puan ortalamaları arasında anlamlı fark bulunmuştur. Eğitim durumuna göre hasta grubunda yeti yitimi (p<0,001), yaşam kalitesi (p=0,001) ve FDB (p<0,001) ölçek puan ortalamaları arasında anlamlı fark bulunmuştur. Aile öyküsü olanlar ile olmayanların yaşam kalitesi (p=0,01) ve FDB (p=0,01) ölçek puan ortalamaları arasındaki fark anlamlı bulunmuştur. Yapılan korelasyon analizlerinde FDB toplam puanı eğitim durumu ve yaşam kalitesi toplam puanı ile pozitif yönde anlamlı ilişki; hastalık yılı ve PANSS ölçek puanları ile de negatif yönde anlamlı ilişki göstermiştir. Hastalarda yeti yitimi toplam puanı eğitim durumu ve yaşam kalitesi toplam puanı ile negatif yönde anlamlı ilişki; PANSS ölçek puanlarıyla ise pozitif yönde anlamlı ilişki göstermiştir. Çalışan hasta grubunda çalışmayanlara göre yeti yitimi daha az, yaşam kalitesi ise daha yüksek bulunmuştur. Frontal lob fonksiyonları ve yürütücü işlevlerdeki bozulma çalışmayan grupta daha fazla saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızın sonucuna göre hastalığın ilk beş yılında, eğitim düzeyi yüksek olanlarda, çalışanlarda yeti yitimi ve nörobilişsel etkilenmeler daha az görülmüş olup, yaşam kalitesi daha yüksektir. Hastaneye yatış sayısı arttıkça yeti yitimi daha fazla, yaşam kalitesi daha kötü ve bilişsel işlevlerde daha çok etkilenme görülmüştür. Hastalık süresi ve PANSS ölçek puanları yüksek olan hastalarda bilişsel işlevlerdeki bozulmanın ve yeti yitiminin daha fazla olduğu saptanmıştır. Hastalığın ilk yıllarında erken tanı, tedavi ve rehabilitasyon ile olguların eğitim hayatı ve istihdamlarında iyileşme sağlanarak daha kaliteli ve işlevsel yaşam sürmeleri için sosyal destek çalışmaları yapılmalıdır. Anahtar sözcükler: Şizofreni, Nörobilişsel İşlevler, Yaşam Kalitesi, Yeti Yitimi, Hastalık Süresi
Depresif bozukluk tanılı hastalarda baş etme tutumları psikolojik acı ve psikolojik acıya tolerans ilişkisinin incelenmesi
Amaç: Depresif Bozukluk çökkünlük, ilgi ve istek kaybı, iştah, enerji, konsantrasyon değişiklikleri, suçluluk düşünceleri ve özkıyım düşünceleri görülebilen bir psikiyatrik hastalıktır. Depresif bozukluk ve yoğun olumsuz duygular şeklinde hissedilen psikolojik acı özkıyım açısından ciddi risk faktörleridir. Güncel çalışmalar ile psikolojik acıyı tolere edebilmenin özkıyım girişimi üzerinde psikolojik acıdan daha etkili olduğu gösterilmiştir. Psikolojik acıya tolerans üzerinde kültürel farklılıkların ve baş etme becerilerinin etkisi olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada depresif bozukluk tanılı hastalarda psikolojik acı, psikolojik acıya tolerans ve baş etme becerilerinin ilişkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği'nde yürütülmüştür. Çalışmanın örneklemi depresif bozukluk tanılı bireyler ve sağlıklı kontrollerden oluşmaktadır. Her iki gruba sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Umutsuzluk Ölçeği, Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği, Psikolojik Acı Ölçeği, Psikolojik Acıya Tolerans Ölçeği ve Başa Çıkma Tutumları Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda psikolojik acı psikolojik acıya tolerans başa çıkma becerileri arasında kısmi aracılık saptanmıştır (p<0,001). Beck Umutsuzluk Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, Psikolojik Acı Ölçeği, Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği, disfonksiyonel başa çıkma tutumları arasında pozitif yönlü korelasyon, bu veriler ile Psikolojik Acıya Tolerans Ölçeği puanları arasında negatif yönlü korelasyon saptanmıştır (p<0,001). Depresyon tanılı daha önce özkıyım girişimi öyküsü olan ve olmayan bireyler arasında Beck Umutsuzluk Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, disfonksiyonel başa çıkma tutumları, Psikolojik Acı Ölçeği puanları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek; Psikolojik Acıya Tolerans Ölçeği ise istatistiksel olarak anlamlı ölçüde düşük saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda psikolojik acı hisseden bireylerin acıyı tolere edebilme kapasitesi üzerine başa çıkma becerilerinin kısmi aracılık etkisi olduğu gösterilmiştir. Bulgular disfonksiyonel başa çıkma becerileri kullanan olguların daha yoğun psikolojik acı hissettiğini ve psikolojik acıyı daha az tolere edebildiğini göstermektedir. Konunun daha net aydınlatılması için geniş örneklemli daha çok sayıda çalışmaya ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Başa çıkma becerileri, depresif bozukluk, özkıyım, psikolojik acı, psikolojik acıya tolerans
Antisosyal kişilik bozukluğu'nda intihar davranışının üstbiliş özellikleri ile ilişkisi
Amaç: Antisosyal Kişilik Bozukluğu (ASKB) tanılı hastaların üstbiliş özelliklerinin intihar davranışı ile olan ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ekim 2020-Nisan 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran DSM-5 tanı kriterlerine göre ASKB tanısı konan 74 kişi hasta grubu ve 74 sağlıklı gönüllü kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Örneklem grubuna sosyodemografik veri formu, Üstbiliş Ölçeği (ÜBÖ), Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği (BİDÖ), İntihar Davranış Ölçeği (İDÖ), Beck Depresyon Envanteri (BDE), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) uygulanmıştır. Bulgular: Sonuçlar ASKB'li bireylerin kontrol grubuna kıyasla genel olarak daha kötü üstbilişsel özellikler gösterdiğini ve öncesinde intihar girişiminde bulunmuş ASKB'li bireylerde intihar girişiminde bulunmayanlara göre kontrol edilemezlik ve tehlike (KET) ile düşünceleri kontrol ihtiyacı (DKİ) alt ölçek puanlarının daha yüksek olduğunu göstermektedir. Hasta ve kontrol gruplarında intihar davranışının ciddiyetini ölçen İDÖ ile DKİ alt ölçeğinin korele olduğu; İDÖ'nün ayrıca ASKB grubunda bilişsel güven (BG) alt ölçeğiyle, kontrol grubunda ise olumlu inançlar (Oİ) alt ölçeğiyle korele olduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre ASKB'li bireylerde üstbilişsel inançlar ile intihar davranışının şiddeti, depresyon ve anksiyete belirtileri ilişkilendirilebilir. Kötü üstbilişsel yeteneklerin (düşünceyi kontrol ihtiyacına ilişkin inançlar ve bilişsel güven alt boyutları) ASKB'li bireylerde intihar riskinin belirlenmesi açısından faydalı olabileceği ve hastaların üstbilişsel terapi yöntemlerinden fayda görebileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
Şizofrenide anksiyete duyarlılığı ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Amaç: Klinik çalışmalarda şizofreni hastalarında anksiyete bozukluğu sıklığının yüksek olduğu gösterilmiştir. Anksiyete belirtilerinin işlevsellikte bozulmaya ve hayat kalitesinde düşmeye neden olduğunu bildirilmiştir. Bu çalışmada anksiyeteye yatkınlık incelenmiş, şizofreni tanılı hastalarda anksiyete duyarlılığının belirlenmesi, davranışsal inhibisyon sisteminin anksiyete ve şizofreni ile ilişkisini incelemek, anksiyete duyarlılığının yaşam kalitesi üzerine etkisini gösterilmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda psikotik bozuklukluk birimine başvuran hastalar arasından 72 şizofreni tanılı hasta ve 72 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcılara tarafımızca oluşturulan sosyodemografik veri formuna ek olarak Pozitif ve Negatif Belirti Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Davranışsal İnhbisyon Sistemi/Davranışsal Aksitvasyon Sistemi Ölçeği, Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu, Anksiyete Duyarlılığı İndeksi-3 ölçekleri doldurulmuşt647tyuhgur. Bulgular: Şizofreni hastalarında anksiyete duyarlılığının tüm parametreleri ve toplam puanları (p<0.001) ve hamilton anksiyete ölçek puanları (p<0.001) kontrol grubundan yüksek bulunmuştur. Her iki grupta fiziksel ve bilişsel duyarlılık alanları ile hamilton anksiyete ölçek puanları arasında pozitif bir ilişki bulunmaktadır (p<0.005). Yaşam kalitesi ölçeğinin tüm parametre puanları hasta grubunda daha düşük saptanmıştır (p<0.001). Yaşam kalitesi ölçek puanları ile hamilton anksiyete ölçeği ve anksiyete duyarlılığı puanları arasında negatif anlamlı bir ilişki bulunmaktadır (p<0.005). Davranışsal inhibisyon sistemi ölçek puanları gruplar arasında benzerdir (p=0.96), hamilton anksiyete ölçeği ile arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p<0.05). Sonuç: Çalışmamızda şizofreni tanılı hastalarda anksiyete duyarlılığı daha yüksektir. Anksiyete duyarlılığı indeksi-3 ölçeği ve hamilton anksiyete ölçekleri arasında benzerlik bulunmaktadır. Şizofreni tanılı hastalarda anksiyete duyarlılığı arttıkça yaşam kalitesi düşmektedir. Davranışsal inhibisyon sistemin ile şizofreni ve anksiyete arasında herhangi bir ilişki kurulamamıştır. Bu alanda daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir.
Mizofoni ve ruhsal bozukluklar
Amaç: Mizofoninin birçok ruhsal bozukluğa eşlik ettiği ve ruhsal bozukluk olarak kabul edilmesi gerektiğine yönelik çalışmalar literatürde mevcuttur. Henüz net bir tanı kriteri olmasa da önerilen tanı kriterleri mevcuttur. Bu çalışmada mizofoninin diğer ruhsal bozukluklarla ilişkisinin araştırılması ve tanı sınıflandırma sistemlerindeki olası yerinin saptanması amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmamıza Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na ilk kez başvuru yapan hastalar ile psikiyatrik hastalık öyküsü bulunmayan sağlıklı gönüllüler dahil edildi. Mizofoni belirtisi gösteren 105 kişi hasta grubunu, mizofoni belirtisi göstermeyen 158 kişi kontrol grubunu oluşturdu. Katılımcılara tarafımızca oluşturulan sosyodemografik veri formuna ek olarak Mizofoni Görüşme Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Barratt Dürtüsellik Ölçeği (Dikkat (BAR-D), Motor (BAR-M), Plan yapamama (BAR-P), Toplam (BAR-T)) ve Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği (YBOKÖ) uygulandı. Bulgular: Mizofonisi olan bireylerin BAÖ puan ortalaması 25,31, mizofonisi olmayan bireylerin BAÖ puan ortalaması 17,59 olarak bulunmuştur (p<0,001). Mizofonisi olan bireylerin BDÖ puan ortalaması 23,02, mizofonisi olmayan bireylerin BDÖ puan ortalaması 17,93 olarak bulunmuştur (p=0,003). Mizofonisi olan bireylerin puan ortalamaları BAR-D 17,97, BAR-M 20,54, BAR-P 26,37, BAR-T 64,89, mizofonisi olmayan bireylerin puan ortalamaları BAR-D 15,17, BAR-M 17,22, BAR-P 22,85, BAR-T 55,24 olarak bulunmuştur (p<0,001). Anksiyete bozukluğu olan mizofonik katılımcıların Mizofoni Belirti Listesi toplam puanı ile Beck Anksiyete Ölçeği puanları arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Mizofonisi olan katılımcıların çoğuna anksiyete bozukluğu tanısı da konmuştur. Sonuç: Mizofoni, ruhsal bozukluklara sık eşlik eden bir durumdur. Ruhsal bozukluk şiddetini belirleyen ölçek puanlarında anlamlı artışa neden olması, mizofoninin de ruhsal bir bozukluk olabileceğini düşündürtmektedir. En sık anksiyete bozukluğuna eşlik etmesi ve anksiyete şiddeti ile olan ilişkisi, mizofoninin tanı sınıflandırmasında anksiyete bozukluğu başlığı altında değerlendirilmesi gerektiğini düşündürtmektedir. Ruhsal bozukluklara sık eşlik eden mizofoninin klinisyenlerce bilinmesi, tedavi algoritmalarının geliştirilip hastanın yaşam kalitesini arttıracağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Mizofoni, Ruhsal Bozukluklar, Anksiyete Bozukluğu, Mizofoni Belirti Listesi
Bir üniversite hastanesi psikiyatri polikliniğine başvuran bireylerde uyku belirtileri ve ilişkili risk etmenlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Psikiyatri polikliniğine uyku yakınmasıyla başvuran hastaların; hangi uyku yakınmaları olduğunun, hangi sebeplere atfedildiğinin, uyku yakınmaları ile baş etme yöntemlerinin neler olduğunun ve uyku bozukluğu hakkındaki algılarının belirlenmesidir. Yöntem: Örneklem grubuna MCBÜ psikiyatri polikliniğine uyku yakınmaları ile başvuran 200 hasta ardışık alınmıştır. DSM-5 için Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu ve Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu hekim tarafından doldurulmuştur. Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi, Uyku Hijyen İndeksi, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi, Uyku ile İlgili İşlevsiz İnanç ve Tutumlar Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri ve Beck Anksiyete Ölçeği hastane dışı ortamda doldurulması için hastalara verilmiştir. Elde edilen veriler bilgisayar ortamına aktarılarak veri analizi yapılmıştır. Bulgular: Uyku yakınmalarına yol açan bir neden olduğunu düşünme oranı %67,7 idi (p<0,05). Nedenler olarak; aile ve toplumsal ilişkide sorunlar (%22,8), tıbbi hastalık (%17,1), evlilikte eşle sorunlar (%15,4), mali sorunlar (%13), işle ilgili sorunlar (%9,3), eğitim hayatı ile ilgili sorunlar (%3,6) olarak belirtilmiştir. Daha önceden ''Uyku Hijyeni'' kavramını duymuş olanların oranı %16,4'tür (p<0,05). Uyku problemi için herhangi bir yöntem denemiş olanların oranı %64,6'tür. En çok tercih edilen yöntem olan TV izleme, kitap okuma, müzik dinleme vb. eylemlerde bulunmuş olanların oranı %35,4'tür (p<0,05). Uykuya dalma süresi arttıkça daha iyi uyumaya yardımcı olacağı düşünülen herhangi bir yöntem denenmiş olma ihtimali yükselmektedir (p<0,05). Sonuç: Araştırmamızın bulguları değerlendirildiğinde, psikiyatri polikliniğe uyku yakınmaları ile başvuran hastaların uyku hijyeni yetersizdir. Uyku kalitesi düşük olan hastaların daha fazla uyku ile ilgili işlevsiz inanç ve tutumlara sahip olduğu saptanmıştır. İşlevsiz inanç ve tutumlar ile ilgili yeni araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Uyku, Uyku hijyeni, Uykusuzlukla ilişkili işlevsiz inançlar
Pozitif ve negatif ruminasyon ölçeğinin Türkçe uyarlaması, geçerlilik ve güvenirlilik çalışması
Amaç: Çalışmamızın amacı Yang ve ark. tarafından geliştirilen Pozitif ve Negatif Ruminasyon Ölçeği'nin Major Depresif Bozukluk, Anksiyete Bozuklukları, Obsesif Kompulsif Bozukluk ve sağlıklı popülasyonda Türkçe Uyarlaması, Geçerlilik ve Güvenirlik Çalışmasının yapılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaaraştırmaya katılmayı kabul eden 92 Major Depresif Bozukluk, 102 Anksiyete Bozuklukları, 85 Obsesif Kompulsif Bozukluk tanılı ve 111 sağlıklı birey olmak üzere 390 kişilik örneklemde yapılmıştır. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Pozitif ve Negatif Ruminasyon Ölçeği, RuminatifDüşünmeBiçimleriÖlçeği, Bilişsel Üçlü Envanteri, Yaşam Yönelimi Ölçeği, Yaşam Doyumu Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri, Beck Anksiyete Ölçeği, Yale Brown Obsesyon-Kompulsiyon Ölçeğiuygulanmıştır. Bulgular: Pozitif ve Negatif Ruminasyon Ölçeğinin birinci düzey doğrulayıcı faktör analizi yapılarak beş boyutlu yapı doğrulandı. Sonrasında PANRS ölçeğinin Mutluluğun Tadını Çıkarma ve Olumlu Başa Çıkma boyutlarının pozitif ruminasyon boyutu altında ve Negatif İlişkilendirme, Mutluluğu Bastırmave Kendini Reddetme boyutlarının negatif ruminasyon boyutu altında olduğunu göstermek için ikinci düzey doğrulayıcı faktör analizi yapıldı. Ölçek boyutlarına ait güvenirlik çalışmasında karelasyon analizi ile iç tutarlığın yüksek olduğu gösterildi. (Cronbach alfa katsayıları pozitif ruminasyon 0.814, Mutluluğun Tadını Çıkarma 0.836, Olumlu Başa Çıkma 0.565, negatif ruminasyon 0.878, Mutluluğu Bastırma 0.695, Negatif İlişkilendirme 0.851,Kendini Red Etme 0.756) Ölçeğin madde toplam puan korelasyon katsayıları 0.304-0.794 arasında bulundu. Ölçek maddeleri için faktör yük değerleri 0,30'dan yüksek olduğu ve hata varyanslarının 0.90 ve altı olduğu belirlendi. Diskriminant fonksiyon analizine göre, tanı grubu ile sağlıklı kontrol grubunu ayırmada etkili olduğu saptandı. Sonuç: Pozitif ve Negatif Ruminasyon Ölçeği Türkçe Formunun geçerli ve güvenilir olduğunu gösterildi.
Premenstrual disforik bozukluk tanı sürekliliği ve klinik değişkenler
Amaç: Premenstrual Disforik Bozukluk (PMDB) tanılı hastalarda tanı sürekliliğinin incelenmesi, PMDB geçici tanısı olan hastaların ileriye dönük semptom derecelendirmesi ile hastaların kalıcı tanı almasında klinik değişkenlerin rolünün gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'nde yürütülmüştür. Çalışmaya PMDB geçici tanısı olan 95 kadın, benzer sosyodemografik özellikler gösteren ve PMDB tanısı olmayan 64 kontrol grubu kadın dahil edildi. Katılımcılara tarafımızca oluşturulan sosyodemografik veri formuna ek olarak, Premenstrual Sendrom Ölçeği, Psikolojik Acı Ölçeği, Kronotip Testi, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Çift Uyum Ölçeği, Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği, Barratt Dürtüsellik Ölçeği, Anksiyete Duyarlılık İndeksi-3 uygulandı. PMDB geçici tanısı olanlara bireysel takvim hazırlandı ve 3 ay boyunca doldurmaları istendi. Bulgular: Çalışmamızda PMDB geçici tanısı olan hastaların % 65,3'ü kalıcı tanı almış, kalan % 34,7'si ise kalıcı tanıya dönmemiştir. PMDB hastalarının psikolojik acı ölçeği toplam puan ortalamaları, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,001). PMDB geçici tanısı olanların anksiyete duyarlılığı toplam puanı ve alt ölçeklerinin ortalaması kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunurken; PMDB kalıcı tanısı olanlarda hem toplam puan (p=0.04) hem de fiziksel duyarlılık alt ölçeği (p=0.01) anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. PMDB geçici tanı alanlarda dismenore ile anlamlı ilişki bulunmuşken (p=0.03); PMDB kalıcı tanısı alanlarda bu ilişki gösterilememiştir. Sonuç: Çalışmamızda PMDB geçici tanısı almanın her zaman kalıcı tanıya dönüşmeyeceği, ileriye dönük mutaka değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Ayrıca PMDB şiddeti arttıkça psikolojik acı şiddetinin arttığı, çift uyumunun azaldığı, anksiyete duyarlılığının arttığı gösterilmiştir. Geniş örneklem gruplarında ileriye dönük klinik değişkenlerin araştırılması konunun aydınlatılmasına katkı sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: İleriye Dönük, Klinik Değişkenler, Premenstrual Sendrom, Premenstrual Disforik Bozukluk
Tıp fakültesi öğrencilerinde Ortoreksiya Nervoza
Amaç: Ortoreksiya nervoza terim olarak, sağlıklı besinlerin tüketimi ile alakalı patolojik fiksasyonun tanımlanması amacıyla kullanılmaktadır. Ortoreksiya nervozanın anoreksiya nervoza, obsesif kompulsif bozukluk, obsesif kompulsif kişilik bozukluğu, bedensel belirti bozukluğu, hastalık anksiyetesi bozukluğu ve psikotik bozukluklar gibi başka ruhsal hastalıklarla bazı fenomenolojik özelliğin paylaştıkları varsayılmaktadır. Bu çalışmada tıp fakültesinde öğretim gören öğrencilerde ortoreksiya nervoza eğilimi ve ilgili etkenlerin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniğinde ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlık biriminde yürütülmüştür. Çalışma 2 örneklem grubundan oluşmaktadır: Her 2 gruba Sosyodemografik Veri Formu, ORTO-11 ölçeği, Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi, Ortoreksiya Nervoza Envanteri, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği uygulandı. Bulgular: Çalışmaya toplam 104 öğrenci ve 104 kontrol olmak üzere 208 katılımcı dahil edildi. Katılımcılardan öğrenci grubunun 55'i kadın (% 52,9) ve 49'u erkek (%47,1) ; kontrol grubunun 59'u kadın (% 56,7) ve 45'i erkek (%43,3) şeklindeydi. Öğrenci grubunda egzersiz, diyet ve sosyal medyada sağlıklı beslenme ile ilgili program takip edilmesi verileri değerlendirildiğinde kadınların sosyal medyada sağlıklı beslenme ile ilgili program takip etmesi erkeklere göre anlamlı olarak yüksek çıkmıştır. (p:0.008) .Öğrenci grubunda Egzersiz ve diyet uygulanması değerlendirildiğinde anlamlı fark görülememiştir. (sırasıyla p:0.734, p:151). Kontrol grubunda egzersiz, diyet ve sosyal medyada sağlıklı beslenme ile ilgili program takip edilmesi verileri değerlendirildiğinde kadınların sosyal medyada sağlıklı beslenme ile ilgili program takip etmesi erkeklere göre anlamlı olarak yüksek çıkmıştır. (p:0.004) Egzersiz ve diyet uygulanması değerlendirildiğinde anlamlı fark görülememiştir. (sırasıyla p:0.072, p:302). Katılımcılara uygulanan ölçeklerin birbiri ile korelasyonu incelendi. Orto-11 ölçeği ile Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL) arasındaki korelasyon anlamlı bulundu. (p:0,001) Ortoreksiya Nervosa Envanteri (ONE) ile Hamilton anksiyete ölçeği arasındaki korelasyon anlamlı bulundu. (p: 0,041) Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL) Alt Ölçekler öğrenci ve kontrol gruplarında ayrı ayrı değerlendirildiğinde; öğrenciler ve kontrol grubu arasında MOKSL toplam puan ve kontrol, yavaşlık alt ölçekleri arasında anlamlı fark gözlenmemiştir. (sırasıyla p:0.381,p:0.380, 0.393) MOKSL temizlik alt ölçeği kontrol grubunda anlamlı olarak yüksek (p:0.022), kuşku alt ölçeğinde kontrol grubu anlamlı olarak yüksek (p:0.001) ; ruminasyon alt ölçeğinde ise öğrenci anlamlı olarak yüksek (p:0.001) olarak saptanmıştır. Sonuç: Ortoreksiya nervozayı etkileyen bazı faktörler, özel bir diyet uygulama, sosyal medyada diyet programı takip etme, sosyal medyada zaman geçirme, sağlık uğraşıları ve sağlıklı beslenme kaygılarıdır. Fiziksel aktivite, sigara kullanımı, ve cinsiyete göre ortoreksiya nervoza eğilimi açısından farklılık yoktu. Obsesif özelliklerin belirginliği, kadınların sosyal medyada diyet programlarının takibi ile ortoreksiya nervoza arasında pozitif yönlü bir ilişki vardı. Anahtar Kelimeler: beslenme ve yeme bozuklukları, sosyal medya, ortoreksiya nervoza, tıp fakültesi öğrencileri,
Aralıklı patlayıcı bozukluk tarama anketinin Türkçe uyarlaması, geçerlilik ve güvenirlik çalışması
Amaç: Çalışmamızın amacı Coccaro ve ark. tarafından geliştirilen Aralıklı Patlayıcı Bozukluk Tarama Anketi'nin DSM-5'e göre APB tanısı almış hasta ve sağlıklı popülasyonda Türkçe Uyarlaması, Geçerlilik ve Güvenirlik Çalışmasının yapılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışma araştırmaya katılmayı kabul eden 71 APB tanısı almış ve 68 sağlıklı birey olmak üzere 139 kişilik örneklemde yapılmıştır. Katılımcılara 'Barratt Dürtüsellik Ölçeği', 'Minnesota Dürtü Kontrol Bozukluğu Görüşme Ölçeği', 'Buss Perry Agresyon Ölçeği', 'Scl 90 Belirti Tarama testi', 'Wender Utah Derecelendirme Ölçeği', 'Aralıklı Patlayıcı Bozukluk Tarama Anketi' ölçekleri uygulanmıştır. Bulgular: Yapılan analizlerde APB-TA ölçeği için iç tutarlılık değeri 0.74 olarak bulunmuştur Çalışmada kullanılan ölçeklerin iç tutarlılığa sahip olduğu gösterilmiştir. Diskriminant analizine göre, ölçeğin tanı grubu ile sağlıklı kontrol grubunu ayırmada etkili olduğu saptanmıştır. APB-TA grupları bağımlı değişken, cinsiyet, öfke atağı, intihar girişimi, WUDÖ, Minnesota APB alt ölçeği ve SCL genel indeksi bağımsız değişkenler olarak kabul edilerek lojistik regresyon analizi uygulanmıştır. Bağımsız değişkenler APB-TA değişkeninin %88'ini açıklamıştır. Oluşturulan modele göre doğru sınıflandırma yüzdesi %95 olarak bulunmuştur. APB-TA ölçeği ile Minnesota APB ölçeği arasında ilişki olması (p<0.001) APBTA ölçeğinin eş değer geçerliliğe sahip olduğunu göstermiştir. Sonuç: Aralıklı Patlayıcı Bozukluk Tarama Anketi Türkçe Formunun geçerli ve güvenilir olduğunu gösterildi. Anahtar kelimeler: Aralıklı patlayıcı bozukluk, geçerlilik, güvenirlik, ölçek uyarlama
Postmenopozal dönemde anksiyete ve depresif bozukluk hastalarında cinsel işlev ve bozuklukları
Postmenopozal Dönemde Anksiyete ve Depresif Bozukluk Hastalarında Cinsel İşlev ve Bozuklukları Amaç: Bu çalışmada, menopoz sonrası dönemde majör depresif bozukluk ve anksiyete bozukluğu hastalıklarının cinsel işlev bozukluğuna etkisini açıklamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda 15.09.2023- 15.01.2024 tarihleri arasında ayaktan tedavi amaçlı polikliniğe başvuran postmenopozal kadınlar arasından, depresyon ve anksiyete bozukluğu tanısı almış 57 hasta ile kontrol grubu için 57 sağlıklı birey olmak üzere toplam 114 kişi dahil edildi. Katılımcılara Hamilton Depresyon Ölçeği (HDDÖ), Hamilton Anksiyete Ölçeği (HAÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği uygulandı ve tarafımızca hazırlanan Sosyodemografik Veri Formu kullanıldı. Bulgular: Hasta grubunda 23 (% 40,3) kişide sadece yaygın anksiyete bozukluğu, 20 (% 35,1) kişide sadece majör depresif bozukluk, 14 (% 24,5) kişide hem yaygın anksiyete bozukluğu hem de majör depresif bozukluk olduğu belirlendi. İlaç kullanım oranları hasta grubunda daha yüksek bulundu (p<0,001). Hasta grubunda yer alanlarda, kontrol grubuna göre ACYÖ, BAÖ, BDÖ, HARS ve HDDÖ puan ortalamalarının anlamlı derecede daha yüksek olduğu saptandı (sırasıyla p<0,001; p<0,001; p<0,001; p<0,001; p<0,001). Hasta grubunda yer alanlarda, çalışmayanların (p=0,022)., geniş aile grubundaki hastaların (p=0,020), il merkezinde yaşayan hastaların (p=0,027) ve özgeçmişinde tıbbi hastalık öyküsü bulunan hastaların (p<0,001) ACYÖ puanlarının yüksek olduğu saptandı. Cinsel işlev bozukluğu olan hastalarda BAÖ, BDÖ, HARS ve HDDÖ ölçek puan ortalamalarının anlamlı derecede daha yüksek olduğu saptandı (sırasıyla p=0,008; p<0,001; p=0,001; p<0,001). Sonuç: Menopoz sonrası dönemde anksiyete, depresyon ve cinsel işlev bozuklukları arasındaki ilişki, özellikle BAÖ ve BDÖ gibi ölçeklerde elde edilen yüksek puanlarla belirginleşmektedir. Postmenopozal dönemde anksiyete, depresyon şiddetlerinin artmasıyla hastaların cinsel yaşantıları olumsuz etkilenmektedir. İşsizlik, geniş aile yaşamı, il merkezlerinde ikamet ve tıbbi hastalık öyküsü gibi faktörler, cinsel yaşantıları olumsuz etkileyebilir. ACYÖ, BAÖ, BDÖ, HARS ve HDDÖ gibi psikometrik ölçekler, postmenopozal dönemde anksiyete, depresyon ve cinsel işlev bozukluğu arasında anlamlı ilişkileri ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Depresyon, Anksiyete, Cinsel İşlev Bozukluğu, Postmenopozal Kadın
Major depresif bozukluk tanılı hastalarda tıkınırcasına yeme davranışı ve psikolojik acı ilişkisi
Amaç: Major Depresif Bozukluk (MDB) toplumsal veya mesleki işlevsellikte ciddi bozulma ile giden çökkünlük, ilgi istek kaybı, suçluluk, özkıyım düşünceleri, iştah, uyku, enerji değişiklikleri görülebilen bir psikiyatrik bozukluktur. Birçok çalışma depresif belirtilerin tıkınırcasına yeme davranışına sebep olduğu, Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu (TYB) gelişiminde risk faktörü olduğu ve MDB'li bireylerin olumsuz duygulanımdan kısa süreli kurtulmak için bir başa çıkma mekanizması olarak tıkınırcasına yemeyi kullanmayı öğrendiklerini belirtmektedir.2 Hayal kırıklığı, keder, yenilgi, aşağılanma, suçluluk, utanç, umutsuzluk ve öfke gibi olumsuz duyguların çok arttığında dayanılmaz psikolojik acıya dönüştüğü belirtilmiştir. Psikolojik Acı (PA) en çok psikiyatrik bozukluklardan MDB ile ilişkilendirilmekte ve PA'nın MDB'nin önemli bir boyutu olduğundan bahsedilmektedir. Birbirleriyle sıkı ilişkiler içerisinde olan MDB, tıkınırcasına yeme davranışı ve PA ile ilgili literatürde yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada MDB tanılı hastalarda tıkınırcasına yeme davranışı ve psikolojik acı ilişkisinin gösterilmesi amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği'nde yürütülmüştür. Çalışmanın örneklemi; Tıkınırcasına Yeme Bozukluğunun eşlik ettiği ve Tıkınırcasına Yeme Bozukluğunun eşlik etmediği Depresif bozukluk tanılı bireyler ve sağlıklı kontrollerden oluşmaktadır. Her üç gruba sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ), Psikolojik Acı Ölçeği (PAÖ), Psikolojik Acıya Tolerans Ölçeği (PATÖ), Barratt Dürtüsellik Ölçeği (BDÖ), Yeme bozukluğu değerlendirme ölçeği-kısa form (YBDÖ-Kısa Form) uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda TYB'nin eşlik ettiği MDB'li bireylerin diğer gruplara göre PAÖ toplam puan ortalaması, YBDÖ-Kısa Form Tıkınırcasına yeme alt boyutu toplam puan ortalaması, HDDÖ toplam puan ortalaması, BDÖ dikkat dürtüsellik ve plan yapamama toplam puan ortalaması anlamlı olarak yüksek bulunurken; PATÖ toplam puan ortalamaları anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p=0,000). YBDÖ-Kısa Form Tıkınırcasına yeme alt boyutu ile HDDÖ ve PAÖ (sırasıyla p=0,02; p=0,04) arasında aynı yönlü anlamlı ilişki saptanmıştır. Çalışmamızda psikolojik acı ile psikolojik acıya tolerans ilişkisinde tıkınırcasına yeme davranışının kısmi aracılık rolü saptanmıştır (p<0,001). Sonuç: Çalışmamızda TYB'nin eşlik ettiği MDB tanılı bireylerde tıkınırcasına yeme davranışı ile psikolojik acı arasında aynı yönlü ilişki olduğu ve tıkınırcasına yeme davranışının psikolojik acı ile psikolojik acıya tolerans ilişkisinde aracı rolünü tespit ettik. Anahtar Kelime: Depresyon, Tıkınırcasına yeme bozukluğu, tıkınırcasına yeme davranışı, Psikolojik acı, olumsuz duygulanım
Psikiyatri hastalarında çocukluk çağı travmaları ve psikolojik acının tedavi uyumuyla ilişkisi
Amaç: Bu çalışma, psikiyatrikbozukluktanısı almış bireylerde çocukluk çağı travmaları (ÇÇT) ve psikolojik acının (PA) tedavi uyumu üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi; özellikle psikolojik acının, çocukluk çağı travmaları ile tedavi uyumu arasındaki ilişkide aracı rolünü incelemeyi amaçlamaktadır. Yöntem:Çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği'nde yürütülmüştür. Örneklem; depresif bozukluk, anksiyete bozukluğu, obsesif-kompulsif bozukluk, bipolar bozukluk, psikoz tanısı almış bireylerden ve sağlıklı kontrol grubundanoluşturulmuştur. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ), Psikolojik Acı Ölçeği (PAÖ) ve Morisky Tedavi Uyumu Ölçeği (MTUÖ), Hamilton Depresyon Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Yale-Brown Obsesyon-Kompulsiyon Ölçeği, Young Mani Ölçeği, PANNS ölçeği uygulanmıştır.Veriler korelasyon, regresyon ve mediasyon analizleriyle değerlendirilmiştir. Bulgular: Tüm tanı gruplarında (n=275)PA,ÇÇT ile tedavi uyumu arasındaki ilişkide istatistiksel olarak anlamlı bir kısmi aracı rol oynamıştır (p<0.001). Aracılık analizleri, ÇÇTÖ toplam skoru ile tedavi uyumu arasında negatif yönlü bir ilişki olduğunu, bu ilişkinin PA üzerinden kısmen açıklandığını göstermiştir. Alt boyutlar düzeyinde yapılan incelemelerde, cinsel istismar, fiziksel istismar, fiziksel ihmal, emosyonel ihmal ve emosyonel istismar puanlarının tümünün PA ile pozitif; PA'nın ise tedavi uyumu ile negatif yönde ilişkili olduğu bulunmuştur. Sonuç: ÇÇT, psikiyatrik hastalarda tedaviye uyumsuzluğun önemli belirleyicilerindendir ve bu etkide PA düzeyinin kısmi aracılık rolü bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Çocukluk çağı travmaları, psikolojik acı, tedavi uyumu, aracılık etkisi, psikiyatrik bozukluklar
Obsesif kompulsif bozukluk ile takipli olgularda ruminasyonun sosyal medya kullanımı ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada, obsesif kompulsif bozukluk (OKB) tanısı almış bireylerde OKB semptom şiddeti, pozitif ve negatif ruminasyon alt ölçeği puanlarının sosyal medya kullanım alışkanlıkları ve sosyal medya bağımlılığı ile olan ilişkilerini çok boyutlu bir yaklaşımla değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya 112 OKB tanılı birey ve 108 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 220 kişi dahil edilmiştir. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Pozitif ve Negatif Ruminasyon Ölçeği (PANRS), Sosyal Medya Bağımlılık Ölçeği (SMBÖ) ve Bergen Sosyal Medya Bağımlılık Ölçeği (B-SMBÖ) uygulanmıştır. OKB grubuna ayrıca Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği (YBOKÖ), OKB Veri Formu ve DSM-5 Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme – Klinik Versiyon (SCID-5-CV) uygulanmıştır. OKB tanısı SCID-5-CV ile doğrulanmış, eşlik eden diğer psikiyatrik bozukluklar dışlanmıştır. Ölçek puanları ve korelasyonlar istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: OKB grubunun Sosyal Medya Bağımlılık Ölçeği (SMBÖ), Bergen Sosyal Medya Bağımlılık Ölçeği (B-SMBÖ) ve Negatif Ruminasyon alt ölçeği puanları kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek; Pozitif Ruminasyon alt ölçeği puanı ise anlamlı düzeyde düşüktür (tüm p < 0.001). Sosyal medya bağımlılık ölçeği puanları, hem Negatif Ruminasyon alt ölçeği hem de YBOKÖ puanlarıyla pozitif yönde; Pozitif Ruminasyon alt ölçeği puanı ile ise negatif yönde anlamlı ilişki göstermektedir (tüm p < 0.001). Obsesyon ve kompulsiyon alt tiplerine göre sosyal medya bağımlılık ölçeği puanlarında fark gözlense de bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p > 0.05). Medyasyon analizleri, negatif ruminasyonun OKB semptom şiddeti ile sosyal medya bağımlılığı arasında kısmi bir aracı rol oynadığını; pozitif ruminasyon için böyle bir aracılık etkisi bulunmadığını göstermiştir. Sonuç: OKB tanılı bireylerde sosyal medya bağımlılık ölçeği puanları kontrol grubundan yüksektir. Sosyal medya bağımlılık ölçek puanları hastalık şiddeti ve ruminasyonun hem pozitif hem de negatif boyutu ile ilişkilidir. OKB ile takipli olgularda negatif ruminasyon alt ölçeği puanlarının hem OKB semptom şiddeti hem de sosyal medya bağımlılığı ile anlamlı ve pozitif yönde ilişkili olması, negatif ruminasyonun obsesif kompulsif semptomlar ile problemli sosyal medya kullanımı arasındaki ilişkide belirleyici bir rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Sözcükler: Obsesif Kompulsif Bozukluk, Sosyal Medya Bağımlılığı, Pozitif Ruminasyon, Negatif Ruminasyon
Obsesif kompulsif bozukluğun zaman algısı, zaman perspektifi ve aşırı odaklanma çerçevesinde incelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, obsesif kompulsif bozukluk (OKB) tanılı bireylerde zaman algısı, zaman üretimi, zaman perspektifi ve aşırı odaklanma düzeylerini sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmak ve bu değişkenler arasındaki ilişkileri ortaya koymaktır. Çalışma, OKB semptomatolojisinde zaman algısındaki bozulmalar ile aşırı odaklanmanın birlikte değerlendirilmesini amaçlayan ilk sistematik çalışmalardan biridir. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya OKB tanılı bireyler ve yaş-cinsiyet uyumlu sağlıklı kontrol grupları dahil edilmiştir. Zaman algısı, Görsel Analog Skala (GAS) ile; zaman üretimi, Mutlak Hata (MH) ve Bağıl Hata (BH) ölçümleri ile; zaman perspektifi, Zaman Perspektifi Ölçeği ile; aşırı odaklanma, Aşırı Odaklanma Ölçeği ile, dürtüsellik düzeyi Barratt Dürtüsellik Ölçeği kısa formu ile değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler gruplar arası karşılaştırılmış ve değişkenler arası korelasyon analizleri yapılmıştır. Bulgular: Bu çalışmanın sonucunda OKB grubunun öznel zaman algısı skorları kontrol grubuna göre anlamlı olarak farklı bulunmuştur. Zaman üretimi görevinde OKB grubunun MH ve BH değerleri kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksektir. GAS skorları ile MH ve BH değerleri arasında her iki grupta anlamlı ilişki saptanmıştır. OKB şiddeti ile aşırı odaklanma düzeyleri arasında anlamlı pozitif korelasyon bulunmuştur. OKB grubunun zaman perspektifi ölçeği alt boyutlarında geçmiş olumsuz, şimdiki kaderci puanlarının daha yüksek; geçmiş olumlu, gelecek ve dengeli zaman perspektifinden sapma puanlarının ise daha düşük olduğu görülmüştür. Sonuç: Sonuç olarak OKB hastalarında zaman algısında ve dikkat süreçlerinde belirgin bozulmalar bulunmaktadır. Zaman algısı bozuklukları kompulsif davranışların süresini uzatabilirken, aşırı odaklanma obsesif içerikler üzerinde yoğunlaşmayı artırmaktadır. Bulgular, OKB'nin bilişsel mekanizmalarının anlaşılmasına katkı sağlamakta ve tanı-tedavi stratejilerinin kişiselleştirilmesine yönelik önemli klinik çıkarımlar sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Aşırı Odaklanma, Dürtüsellik, Obsesif Kompulsif Bozukluk, Zaman Algısı, Zaman Perspektifi
Kendine zarar verme ve intihar davranışlarının bariatrik cerrahi hasta popülasyonundaki sıklığının ve ilişkili faktörlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada bariatrik cerrahi hazırlığında olan hastaların psikiyatrik açıdan değerlendirilmesi, hastaların kendine zarar verme profilleri, intihar düşünce-davranışlarının sıklığının incelenmesi ve bu davranışlarla ilişkili klinik ve sosyodemografik faktörlerin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Eylül 2020 – Mayıs 2021 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Obezite Merkezi tarafından obezite cerrahisi öncesi değerlendirme amacıyla Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na konsültasyonu istenen ardışık tüm vakalar üzerinde yürütülmüştür. Araştırmaya 18 yaş üstü, verilen ölçekleri uygun bir şekilde anlayıp cevaplayabilecek olan hastalardan çalışmaya katılmaya gönüllü olanların tamamı (n=70) dâhil edilmiştir. Her katılımcıyla DSM-V tanı ölçütlerine göre klinik görüşme yapıldıktan sonra Sosyo-Demografik Veri Formu, Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri (KZVDDE), Columbia İntihar Riskini Derecelendirme Ölçeği (C-SSRS), Yeme Tutumu Testi 40 (YTT-40), Yeme Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği (YEDÖ), Hollanda Yeme Davranışı Anketi (DEBQ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve Gece Yeme Anketi (GYA) ölçekleri uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan bariatrik cerrahi adaylarının intihar girişimi öyküsü %2,85 ve C-SSRS'ye göre yaşam boyu intihar düşüncesi bulunma oranı %31,4 olarak bulunmuştur. Katılımcıların 11'inin (%15,7) KZVDDE ölçeğine göre daha önce en az bir yöntemle kendine zarar verdiği belirlenmiştir. C-SSRS'ye göre yaşam boyu intihar düşüncesi olanlarda işsizlik, tıbbi hastalık, BDÖ skoru, YEDÖ total skoru, DEBQ duygusal yeme ve GYA sabah iştahsızlığı alt ölçek ortalama rank değerleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0.016, p=0.042, p=0.033, p=0.033, p=0.026, p=0.032). Yapılan lojistik regresyon analizinde C-SSRS'ye göre yaşam boyu intihar düşüncesi bulunma odds oranı işsizlerde 6,17 kat, tıbbi hastalığı olanlarda 3,41 kat, yüksek DEBQ duygusal yeme altölçek puanı olanlarda 1,73 kat artmaktadır. Sonuç: Bariatrik cerrahi öncesi değerlendirilen hastalarda intihar girişimi ve yaşam boyu intihar düşüncesi sıktır. Bu hasta gurubunda intihar düşüncesi ve davranışları sorgulanırken, işsizlik, tıbbi hastalık varlığı ve emosyonel yeme durumlarını içeren ayrıntılı değerlendirme yapılmalıdır. Anatar sözcükler: İntihar, kendine zarar verme davranışı, bariatrik cerrahi, obezite, psikopatoloji
Şizofreni hastalarında zaman perspektifinin işlevsellik ve klinik değişkenlerle ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada, şizofreni hastalarında zaman perspektifinin işlevsellik ve klinik belirtilerle ilişkisini incelemek ve bireylerin kronotip özelliklerini dikkate alarak bu ilişkileri daha kapsamlı biçimde değerlendirmek amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği'nde yürütülmüştür. Çalışmamız psikiyatri polikliniklerine ayaktan başvuran, 100 şizofreni tanılı hasta ve benzer sosyodemografik özelliklere sahip 95 sağlıklı kontrolden oluşmaktadır. Katılımcılara Zimbardo Zaman Perspektifi Ölçeği (ZZPÖ), Yaşam Niteliği Ölçeği (YNÖ), Calgary Depresyon Ölçeği (CDÖ), Sabahçılık-Akşamcılık Ölçeği (SAÖ), Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANNS) ve tarafımızca hazırlanan sosyodemografik veri formu verilmiştir. Bulgular: Şizofreni hastalarında zaman perspektifi alt boyutlarından geçmiş olumsuz (p=0,018) yönelim anlamlı biçimde daha yüksek; geçmiş-olumlu (p=0,009), şimdi-hazcı (p=0,004) ve gelecek odaklı (p<0,001) yönelim daha düşük saptanmış olup şimdi-kaderci (p=0,19) yöneliminde gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Yaşam niteliği ölçeği alt boyutlarından kişilerarası ilişkiler ile geçmiş olumsuz ile negatif yönde (rho=-0,233, p=0,020) ve geçmiş olumlu (rho=0,237, p=0,018) ile pozitif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır. Mesleki rol ile geçmiş olumlu (rho=0,223, p=0,026), gelecek odaklı (rho=0,312, p=0,002) alt boyutları arasında da pozitif yönlü anlamlı ilişki saptanmıştır. Eşya ve faaliyet ile gelecek odaklı (rho=0,240, p=0,016), toplam yaşam niteliği ile geçmiş olumlu (rho=0,222, p=0,026) ve gelecek odaklı (rho=0,284, p=0,004) alt boyutlar arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki saptanmıştır. Zaman perspektifi alt boyutları ile PANSS (pozitif, negatif, genel, toplam) ve depresyon arasında anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Sonuç: Şizofreni hastalarının zaman perspektifi profillerinin sağlıklı kontrollere kıyasla belirgin biçimde farklı olduğu görülmüştür. Bu bireylerin geçmişi daha olumsuz, geleceği ise daha belirsiz ve umutsuz bir biçimde değerlendirme eğiliminde oldukları; ayrıca şimdiki zamandan haz alma kapasitelerinin azaldığı tespit edilmiştir. Zaman perspektifindeki bu bozulmaların depresyon eş tanısı, klinik belirti şiddeti ve kronotip özellikleriyle ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır. Söz konusu farklılıklar, hastalığın klinik seyri ve yaşam niteliği üzerinde önemli etkiler yaratmaktadır. Zaman perspektifindeki dengesizlikler bireylerde farklı klinik görünümlere yol açabilmekte; bu nedenle tedavi planlamasında yalnızca belirti şiddeti değil, bireyin zaman perspektifi profili, işlevsellik düzeyi ve depresif belirtileri de bütüncül biçimde değerlendirilmelidir. Anahtar Sözcükler: Şizofreni, zaman perspektifi, işlevsellik, kronotip.
Depresyon hastalarında agresyon ve aleksitimi ilişkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, majör depresif bozukluk (MDB) tanısı almış bireylerde agresyon ve aleksitimi arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu araştırmaya, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği'ne 2024-2025 yılı içinde başvuran, majör depresif bozukluk tanısı almış 105 hasta ile yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi açısından eşleştirilmiş 105 sağlıklı kontrol birey olmak üzere toplam 210 kişi dahil edilmiştir. Katılımcılar Beck Depresyon Envanteri (BDE), Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D), Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ) ve Buss–Perry Agresyon Ölçeği (BPAÖ) ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Depresyon grubunda Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ) ve Buss–Perry Agresyon Ölçeği (BPAÖ) toplam puanları kontrol grubuna göre anlamlı biçimde daha yüksektir (p<0,001). GLM (General Linear Model) analizinde TAÖ toplam puanının saldırganlığın tüm alt boyutları üzerinde anlamlı etkisi saptanmıştır: fiziksel saldırganlık (F=46,94; p<0,001; η²=0,186), sözel saldırganlık (F=5,21; p=0,023; η²=0,025), öfke (F=34,83; p<0,001; η²=0,145) ve düşmanlık (F=29,68; p<0,001; η²=0,126). Tanı faktörü açısından en belirgin fark öfke düzeyinde görülmüştür (F=38,01; p<0,001; η²=0,156). Korelasyon analizinde, duyguları tanıma ve ifade etme zorluğu alt boyutları öfke, düşmanlık ve toplam saldırganlıkla pozitif ilişkilidir (r=0,39–0,51; p<0,001). Regresyon analizinde TAÖ duyguları tanıma zorluğu fiziksel saldırganlığı artırırken (β=0,50; p<0,001), depresyon puanları azaltmıştır (β=–0,24; p=0,007). Aracılık analizinde aleksitiminin depresyon ve agresyon arasındaki ilişkide anlamlı bir aracılık rolü bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç: Majör depresyon hastalarında aleksitimi ve saldırganlık düzeyleri anlamlı biçimde yüksektir. Aleksitimi özellikle duyguları tanıma zorluğu boyutunda, öfke ve saldırganlığın güçlü bir yordayıcısıdır. Depresyonun saldırganlık üzerindeki etkisi doğrudan değil, duygusal farkındalık eksiklikleri aracılığıyla dolaylı olarak gerçekleşmektedir. Bu bulgular, depresyon tedavisinde duygusal farkındalık ve öfke yönetimi odaklı yaklaşımların önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Majör depresif bozukluk, aleksitimi, agresyon, öfke, depresyon
İlaçla intihar girişimde bulunan kişilerde psikolojik dayanıklılık ve aleksitimi düzeylerinin depresyon, anksiyete ve dürtüsellikle ilişkisinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada ilaçla intihar girişimde bulunan hastalarda psikolojik dayanıklılık, aleksitimi, depresyon, anksiyete ve dürtüsellik ilişkisinin araştırılması ayrıca psikolojik dayanıklılık ve aleksitiminin diğer ölçeklerle ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ilaçla intihar girişimde bulunan hasta grubu (n=66) ile herhangi bir psikiyatrik tanısı bulunmayan kontrol grubu (n=66) dahil edilmiştir. Çalışmada sosyodemografik veri formu, Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği (PDÖ), Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAO-20), Beck Depresyon Envanteri (BDE), Beck Anksiyete Envanteri (BAE), Barratt Dürtüsellik Ölçeği (BDÖ-11) kullanılmıştır. Bulgular: İlaçla intihar girişimde bulunan grupta BDE, BAE, TAO-1, TAO-2 BDÖ-11 kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (her biri p<0,001). Kontrol grubunda PDÖ kendini adama ve meydan okuma anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0,039 ve p=0,003). Gruplar arasında PDÖ ile diğer ölçeklerin korelasyon katsayılarının karşılaştırılmasında ilaçla intihar girişimde bulunan grupta PDÖ ile BDE, BAE, TAO-1 ve BDÖ-11 plansızlık dürtüselliği arasında farklılık saptanmıştır (sırasıyla p<0,001, p=0,033, p=0,006 ve p<0,001). Gruplar arasında TAO-20 ile diğer ölçeklerin korelasyon katsayılarının karşılaştırılmasında ilaçla intihar girişimde bulunan grupta BDE, BAE, BDÖ-11 arasında farklılık saptanmıştır (her biri p<0,001) Sonuç: İlaçla intihar girişimde bulunan hastaların psikolojik dayanıklılık düzeylerinin düşük olduğu, aleksitimi düzeylerinin yüksek olduğu, daha depresif ve daha anksiyöz oldukları ve daha dürtüsel oldukları görülmüştür. Anahtar sözcükler: intihar girişimi, psikolojik dayanıklılık, aleksitimi, depresyon, anksiyete, dürtüsellik
Üstbiliş ve kişilik arası ilişkilerin major depresif bozukluk tanılı hastalarda ve sağlıklı bireylerde incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada Major Depresif Bozukluk tanılı hastaların ve psikiyatrik tedavi öyküsü olmayan kontrol grubunun üstbiliş ve kişilik özellikleri açısından karşılaştırılması, hasta grubunda üstbiliş ve kişilik özelliklerinin depresyonla ilişkisinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Ağustos 2021 – Nisan 2022 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvuran, DSM-V tanı ölçütlerine göre Major Depresif Bozukluk tanısı konmuş, çalışmaya katılmayı kabul eden 120 hasta ve hasta grubuna çeşitli demografik özellikler açısından benzer, psikiyatrik tanı ve tedavi öyküsü olmayan 72 sağlıklı birey üzerinde yürütülmüştür. Çalışmaya katılan kişilere veri toplama amaçlı Sosyo-Demografik Veri Formu, Mizaç ve Karakter Envanteri (MKE), Üstbiliş Ölçeği-30 (ÜBÖ-30) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) verilmiştir. Bulgular: Sonuçlara göre, hasta grubunun kontrol grubundan daha yüksek zarardan kaçınma, kendini aşma ve daha düşük kendini yönetme, iş birliği yapma ve sebat etme puanı olduğu görülmüştür. Ayrıca hasta grubundaki kişilerin kontrol grubundakilere göre daha fazla uyumsuz üstbilişsel inançlarının olduğu görülmüştür. Hem hasta hem de kontrol grubunda kişilik ve üstbilişsel inançlar arası korelasyonlar mevcuttur. Aracılık analizlerine göre, hasta grubunda zarardan kaçınma ile depresyon arasındaki ilişkiye bilişsel güven ve düşünceleri kontrol ihtiyacının aracılık ettiği gösterilmiştir. İş birliği yapma ile depresyon arasındaki ilişki için de aynı sonuçlar elde edilmiştir. Kendini yönetme ile depresyon arasındaki ilişkiye kontrol edilemezlik ve tehlike ile ilgili olumsuz inançlar ve düşünceleri kontrol ihtiyacının aracılık ettiği gösterilmiştir. Sonuç: Mevcut çalışmamız bildiğimiz kadarıyla mizaç ve karakter, üstbilişsel inançlar ve depresif bozukluk arasındaki ilişkileri klinik popülasyonda inceleyen ilk çalışmadır. Kişilik boyutları ve depresyon arasındaki ilişkiye üstbilişsel inançların varsayılan aracılık etkisini doğruladık. Sonuçlarımız, kişilikten duygusal bozukluklara uzanan önemli bir üstbilişsel yol olduğunu göstermektedir. Anahtar sözcükler: Depresyon, üstbiliş, mizaç, karakter, kişilik
Sirkadyen genlerinin metilasyonu ile anksiyete arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: CRY2 ve PER3 gen mutasyonlarının sirkadyen ritim bozuklukları ve anksiyete ile ilişkisi bilinirken, bu genlerin çevresel faktörler tarafından etkilenen DNA metilasyon durumları hakkında sınırlı bilgi bulunmaktadır. Bu çalışma, CRY2 ve PER3 genlerinin metilasyon durumları ile anksiyete arasındaki ilişkiyi aydınlatmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, Wistar Albino sıçanlar üzerinde 21 gün boyunca sirkadyen ritim bozukluğu protokolü (6 saat aydınlık/18 saat karanlık) ve hareketsizliği sağlayan bir kemirgen restrainer kutusu kullanıldı. Deney sonlandırıldığında, Yükseltilmiş Artı Labirent, Zorunlu Yüzme Testi ve Aydınlık-Karanlık Kutusu testleri kullanarak anksiyete ve depresyon düzeyleri değerlendirildi. Beyin dokusu örneklerinden elde edilen DNA üzerinde gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) kullanılarak CRY2 ve PER3 genlerinin metilasyon yüzdesi belirlendi. Bulgular: Analizlerimiz, 21 gün boyunca sirkadyen ritim bozukluğu ve kısıtlama stresine maruz kalan sıçanlarda, kontrol grubuna göre CRY2 ve PER3 genlerinin CpG metilasyon seviyelerinde sırasıyla 1,6 ve 1,4 kat artış olduğunu göstermiştir. Sonuç: Bulgularımız, CRY2 ve PER3 gen metilasyon düzeylerinin anksiyete durumlarında önemli olduğunu vurgulamaktadır. Sirkadyen ritim bozukluğu ve kısıtlanma türü stres uygulanan sıçanlarda, bu genlerin metilasyon düzeyleri kontrol grubuna göre belirgin bir şekilde artmıştır. Bu, CRY2 ve PER3 genlerinin CpG metilasyon seviyelerinin potansiyel biyolojik belirteçler olarak kullanılma olasılığını gündeme getirmektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: CRY2, PER3, Anksiyete, Metilasyon, Sirkadyen Ritim
Bipolar bozukluk tanılı hastalarda bulbus olfactorius ve amigdala hacim ve fonksiyonel aktivitesinin 18-FDG PET/BT ile incelenmesi
Amaç: Bipolar bozukluk toplumda sık görülen ve yetiyitimine neden olan psikiyatrik hastalıklardandır. Bipolar bozuklukta yapılan nörogörüntüleme çalışmalarında çeşitli beyin bölgelerinde yapısal ve metabolik farklılıklar olduğu görülmüştür. Bizde bu çalışmada bipolar bozukluk tanılı hastalarda bulbus olfactorius ve amigdala hacim ve metabolizmasını 18 FDG PET/BT ile değerlendirdik. Yöntem: Araştırmaya DSM-5 tanı kriterlerine göre bipolar bozukluk tanısı alan 26 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılara HAM-A ve Golombok Rust Cinsel Doyum Ölçeği uygulanmıştır. Katılımcılara 18 FDG PET/BT çekilmiştir. Bulbus olfactorius ve amigdala glikoz metabolizmaları, z skorlarıyla karşılaştırılmıştır. Bulbus olfactorius ve amigdala hacimleri ise, geriye yönelik taranan ve dışlama kriterlerini karşılayan 26 hastanın 18 FDG PET/BT görüntüleriyle karşılaştırılmıştır. Bulgular: Bipolar bozukluk tanılı olgu grubumuzda kontrol grubuna oranla bulbus olfactorius hacmi istatiksel olarak anlamlı derecede azalmış(p:0,001), bulbus olfactorius metabolizması ise istatiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur(p:0,001). Amigdala hacmi ve metabolizması olgu grubumuzda istatiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur(p:0,001). Amigdala ve bulbus olfactorius hacimleri arasında doğru korelasyon vardı. Sağ ve sol amigdala metabolizması ile sağ bulbus olfactorius metabolizması arasında pozitif korelasyon vardı. Sonuçlar: Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla bipolar bozuklukta bulbus olfactorius hacim ve metabolizmasını inceleyen ilk çalışmadır. Çalışmamızın verileri bipolar bozuklukta bulbus olfactoriusun hacim ve metabolizmasının etkilendiğini göstermiştir. Ayrıca bulbus olfactoriusun bipolar bozukluk etyopatogenezinden sorumlu olabileceğini göstermiştir. Bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için ileride yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında metabolik sendrom sıklığı
Obsesif kompulsif bozukluk (OKB), kişinin sosyal ve mesleki işlevselliği üzerinde ciddi olumsuz etkileri olan, kronik seyirli, obsesyon ve kompulsiyonlarla karakterize bir hastalıktır. OKB tedavisinde ilk seçenek tedavi olarak selektif serotonin gerialım inhibitörleri (SSRI) ve trisiklik bir antidepresan olan klomipramin kullanılmaktadır. Tedaviye dirençli olgularda güçlendirme tedavisi olarak bir antipsikotik eklenmesi sık kullanılan bir yöntemdir. Antipsikotik ilaç kullanımı ile metabolik sendrom (MS) gelişimi arasındaki ilişki son zamanlarda sıkça araştırılmıştır.Bu çalışmada, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Anksiyete Bozuklukları Birimi'ne başvuran, Obsesif Kompulsif Bozukluk tanısı almış, sadece antidepresan kullanan ve antidepresanla birlikte antipsikotik kullanan 20'şer hasta değerlendirmeye alındı. Her iki gruptaki hastaların biyokimyasal olarak açlık kan glukozu, LDL, HDL, total kolesterol ve trigliserit düzeyleri ölçüldü. Arteryel kan basıncı, boy, vücut ağırlığı ve bel çevresi ölçümleri yapıldı. Değerlendirmede MS açısından NCEP ATP-III kriterleri esas alındı.Bu çalışmada yapılan ölçümler sonucunda; antidepresan ilaç kullanan 6 (%30) hastada MS saptanırken, 14 (%70) antidepresan kullanan hastada MS saptanmadı. Antidepresan ve antipsikotik ilaçları birlikte kullanan grupta ise 4 (%20) hastada MS saptanırken, 16 (% 80) hastada MS saptanmadı. Yapılan değerlendirmede, bu iki grup arasında MS sıklığı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05).Her ne kadar, bu çalışmada kullanılan ilaçlar açısından fark bulunamasa da, klinisyenler OKB tedavisinde antipsikotik ilaç kullanımının metabolik yan etkileri açısından dikkatli olmalıdır.
Semptomatik remisyonda olan ve olmayan şizofreni hastalarında oksidatif metabolizmanın ve oksidatif DNA hasarının incelenmesi
Amaç: Şizofrenide oksidatif stresin hastalığın fizyopatolojisinde rol aldığına ilişkin artan kanıtlar vardır. Bununla birlikte şizofrenide oksidatif stres, hastaların remisyonda olma ve olmama durumlarına göre karşılaştıran çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Aynı zamanda şizofreni hastalarında oksidatif metabolizma ve oksidatif DNA hasarı düzeyini beraber inceleyen bir çalışmaya yaptığımız literatür taramalarında rastlamadık. Bu çalışmada şizofreni hastalarında oksidatif metabolizma ve oksidatif DNA hasarını, hastaların semptomatik remisyonda olma ve olmama durumlarına göre incelmeyi amaçladık.Yöntem: Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Psikotik Bozukluklar Birimi'nde şizofreni tanısı ile takip edilen 26 semptomatik remisyonda ve 38 semptomatik remisyonda olmayan 64 şizofreni hastası ve 80 sağlıklı gönüllü alındı. Serum 8-hidroksideoksiguanozin (8-OHdG), Toplam Antioksidan Seviyesi (TAS), Toplam Oksidan Seviyesi (TOS) ölçümü ve Oksidatif Stres İndeksi (OSİ) hesaplanması Gaziantep Üniversitesi Biyokimya laboratuarında yapıldı.Bulgular: Şizofreni hastalarında TOS düzeyini kontrollerden anlamlı olarak yüksek bulundu. Ayrıca hastalar remisyonda olan ve olmayan olarak iki gruba ayrılarak veriler analiz edildiğinde, remisyonda olan grupta remisyonda olmayan gruba göre TOS ve OSİ anlamlı olarak yüksek, TAS ise anlamlı olarak düşük bulundu. Remisyonda olan hasta grubunda kontrol grubuna göre TOS ve OSİ anlamlı olarak yüksek, TAS ise anlamlı olarak düşük bulundu. Remisyonda olmayan hasta grubunda kontrol grubuna göre TOS ve 8-OHdG anlamlı olarak yüksek bulundu. Semptomatik remisyonda olan şizofreni hastalarında TAS ile hastalık başlangıç yaşı arasında, TOS ile 8-OHdG arasında ve OSİ ile 8-OHdG arasında anlamlı pozitif korelasyon vardı.Tartışma: Şizofrenide semptomatik remisyonda olan ve olmayan hastalarda oksidanlar yüksektir. Semptomatik remisyonda olmayan şizofreni hastalarında oksidatif DNA hasarı yüksektir. Şizofrenide oksidatif metabolizma ve oksidatif DNA hasarı, tedavi öncesi ve sonrası yapılacak ölçüm ve klinik incelemelerle daha geniş hasta gruplarında araştırılmalıdır.Anahtar Kelimeler: Şizofreni, semptomatik remisyon, oksidatif stres, toplam antioksidan seviye, toplam oksidan seviye, oksidatif DNA hasarı, 8-hidroksideoksiguanozin.
İkiuçlu bozuklukta total oksidan ve antioksidan düzeyleri
Amaç: Biz bu çalışmada ikiuçlu bozuklukta oksidatif metabolizmanın durumunu incelemeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmaya dâhil edilen olgulardan ve sağlıklı kontrollerden usulüne uygun olarak alınan serum örneklerinde toplam antioksidan seviyesi (TAS), toplam oksidan seviyesi (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ), Harran Üniversitesi Biyokimya Labarotuvarı'nda çalışıldı. Sonuçlar: Hastaların TAS, TOS ve OSİ kontrollerden anlamlı olarak yüksekti. TAS ikiuçlu bozukluk I hastalarında geçmiş toplam atak sayısı ile ters yönde ilişkili idi. Tartışma: İkiuçlu bozuklukta oksidatif denge bozulmuştur. Antioksidan düzeyi, oksidan artışına karşı dengeliyici olarak artmış olabilir. Anahtar kelimeler: İkiuçlu bozukluk, Oksidatif stres, Toplam antioksidan seviye, Toplam oksidan seviye
Semptomatik remisyonda olan ve olmayan şizofreni hastalarının yaşam kalitesinin karşılaştırılması
Şizofreni, sosyal işlevsellik ve yaşam kalitesini bozan, iş ve çalışma hayatınıetkileyen kronik bir hastalıktır. Uzun yıllar boyunca kaçınılmaz olarak yineleme veremisyon döngüleriyle seyreder. Andreasen'in 2005 yılında tanımladığı ve psikiyatricamiasında yaygın kabul gören ?semptomatik remisyon? kavramı, 6 ay boyunca sadecebazı temel semptomlarda belirli düzeylerde azalma olması ile karakterizedir. Şizofrenihastalarında yapılan çalışmalarda psikopatoloji düzeyleri yüksek olan hastaların dahadüşük yaşam kalitesi gösterme eğiliminde oldukları bildirilmektedir.Şu zamana kadar Türkiye'de semptomatik remisyondaki şizofreni hastalarınınyaşam kalitelerini inceleyen herhangi bir çalışma yoktur. Bu kesitsel çalışma ilebölgemizde 40 remisyonda olmayan ve 40 semptomatik remisyonda olan şizofrenihastasının sosyodemografik özellikleri ve yaşam kalitelerinin karşılaştırılmasıamaçlanmıştır.Çalışma sonucunda iki grup arasında hastalık başlangıç yaşı, hastalık süresi,daha önce yatış öyküsü, ek ilaç kullanımı, EKT (Elektokonvulzif tedavi) öyküsü vekullanılan tedavi şekli, açısından anlamlı bir fark bulunamadı. Remisyonda olan grubuneğitim düzeyi daha yüksekti ve herhangi bir işte çalışan hasta sayısı bu grupta dahafazlaydı. Semptomatik remisyonda olmayan grubun PANSS (Pozitif Negatif SendromÖlçeği) ile pozitif, negatif, genel psikopatoloji ve PANSS toplam puanı, yaşam kalitesive yaşam niteliği ölçeğinin tüm alanlarının puanları ve GAF (Global işlevsellikdeğerlendirme) puanı semptomatik remisyonda olan gruba göre daha düşüktü. KGI(Klinik global izlenim) şiddet skoru ise daha yüksekti. PANSS negatif semptomlarlatoplam yaşam kalitesi arasında negatif bir ilişki vardı.Sonuç olarak şizofrenide sempomatik remisyon kriterleri sadece semptomlarüzerine odaklanan bir kavram olmasına karşın hastaların yaşam kalitelerini veişlevselliklerini de yansıtabileceği görülmekte olup tedavide negatif belirtiler üzerinedaha fazla odaklanılmalıdır.
Otizm özellikleri olan ve olmayan obsesif kompulsif bozukluk hastalarının zihin teorisi becerilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Sosyal beyin, bireyin sosyal etkileşimleri anlamlandırmasını ve düzenlemesini sağlayan, karmaşık nörobilişsel süreçleri kapsayan bir kavramdır. Sosyal beyin kavramı içinde ele alınan Zihin Teorisi çalışmaları, özellikle şizofreni ve otizm gibi nörobiyolojik temelli psikopatolojilerde hastalıkların hem etiyopatogenezinin anlaşılmasında hem de tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesinde yeni perspektifler sunmaktadır. Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) gibi pek çok psikopatolojiye eşlik edebilen, nörobiyolojisi girift, belirgin içgörü sorunları ve sosyal işlevsellik kayıplarına yol açan ciddi bir bozuklukta Zihin Teorisi çalışmaları görece sınırlıdır. Zihin Teorisi literatürde otizm spektrumunda görülen sosyal iletişim ve etkileşim zorluklarını açıklayan temel kuramsal yaklaşımlardan biri olarak kabul edilmektedir. Otizm özelliklerinin, OKB'ye eşlik ettiği klinik durumlarda, zihin teorisi becerilerine ortaya çıkabilecek farklılıkların değerlendirilmesi; hem sosyal bilişsel süreçlerin daha iyi anlaşılmasına, hem de OKB'de kullanılan psikoterapi ve farmakoterapi müdahalelerinin kişiselleştirilmesine katkı sağlayabilir. Bu doğrultuda, bu çalışmanın amacı otizm spektrum özellikleri gösteren ve göstermeyen OKB hastalarının Zihin Teorisi becerilerini karşılaştırarak sosyal bilişsel farklılıkları ortaya koymaktır. Metod: Çalışmaya DSM-5 tanı kriterlerine göre OKB tanısı alan ve Otizm Spektrum Anketi (OSA) ile yapılan tarama sonucu ≥26 puan alan 24 hasta, <26 puan alan 24 hasta olmak üzere 48 OKB hastası alındı. Kontrol grubu olarak da 24 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edildi. Katılımcılara kognitif ZT testleri olarak da Dokuz Eylül Zihin Teorisi Ölçeği (DEZTÖ) ve Çifte Blöf testi, afektif ZT testi olarak Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT) uygulandı. Nöropsikolojik değerlendirmede WMS-R'nin Sayı Menzili ve Görsel Üretim alt testleri, Stroop Testi ve Sözel Kategorik Akıcılık Testi uygulandı. Hasta grubuna hastalık şiddetini değerlendirmek için Y-BOCS, OİO-44 BDÖ ve BAÖ uygulandı. Tüm katılımcılara DSM-V için SCID-5/CV uygulandı. Bulgular: Çalışmamız sonucunda Otizm özelliği olan OKB hastalarının kognitif ZT açısından hem otizm özelliği olmayan OKB hastalarına göre hem de sağlıklı kontrollere göre anlamlı olarak bozulmuş skorlar elde ettiği görüldü(p<.001). Afektif ZT açısından bir bozulma görülmedi(p=.18) OKB grubunda ZT becerilerinin obsesyon-kompulsiyon şiddetinden ve obsesif inanışlar düzeyinden etkilenmediği görüldü. Sadece hastalıkla geçen toplam sürenin bu hastalardaki ZT becerilerini negatif yönde etkilediği görüldü(p<.05). Bütün katılımcılarda kadınların erkeklere göre daha iyi afektif ZT becerilerine sahip olduğuydu(p=.017). Artan yaş ile hem kognitif(p=.01) hem de afektif(p<.001) ZT becerilerinde bozulma olduğu bulundu. Ayrıca otizm skorlarındaki artış ZT becerilerindeki azalma ile korele olduğu görüldü. Özellikle iletişim ve hayal gücü becerilerindeki azalma kognitif ZT becerilerinde bozulmaya yol açıyordu. Sonuç: Bu çalışma ile ZT becerilerindeki bozulmaların, OKB hastalarında eşlik eden Otizm spektrum özelliklerinden büyük ölçüde etkilendiği görülmektedir. OKB'deki ZT bozulmasının semptom kümelerinden, hastalık şiddetinden ziyade otizme ilişkin özelliklerinden ve bilişsel işlevlerden etkilenmesi hastalıkların ZT fenomenolojisinde eşlik eden otizm özelliklerinin önemine dair üzerinde durulması gereken bir bulgu olabilir. Anahtar Sözcükler: Zihin Teorisi, Otizm Spektrum Özellikleri, Obsesif Kompulsif Bozukluk, Sosyal Beyin, Kognitif ve Afektif Zihin Teorisi
Kanser hastalarında kişilik özelliklerinin kontrol grubuyla karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmadaki amacımız kanser etiyolojisinde kişilik özelliklerinin etkisini ve kanser türleri arasında kişilik özelliklerinin araştırılmasıdır. Gereç ve yöntem: Onkoloji servisleri ve polikliniklerine müracaat eden 50 kadın ve 50 erkek kanserli grup ve 47 kadın, 46 erkek kontrol grubu olmak üzere 193 kişi çalışmaya alınmıştır. Sosyodemografik özelliklerden cinsiyet, yaş, eğitim, meslek, medeni durum, aile tipi, yaşadığı yer, gelir bakımından incelendi. Çalışmamızda verilerin elde edilmesinde Hacettepe Kişilik Envanteri (HKE) kullanılmıştır. Kanser ve kontrol grupları arasında Hacettepe Kişilik Envanteri(HKE) puanları bakımından gözlenen farklılıklar Kovaryans analizi ile incelenmiştir. Demografik özellikler bakımından grupların karşılaştırılmasında Basit Varyans analizi veya Ki-Kare testlerinden uygun olanı kullanılmıştır. Bulgular: HKE `nin kişisel uyum alt ölçeklerinden kendini gerçekleştirme (KG) ve duygusal kararlılık (DK) açısından kontrol grubuyla istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (P<0.05).Kanserli grubun KG ve DK puanları kontrol grubuna göre daha düşük elde edilmiştir. Sosyal uyum alt ölçekleri bakımından kanserli grup ile kontrol grubu arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (P>0.05). Kanser türlerinden baş-boyun kanserli grup ile kontrol grubu arasında kendini gerçekleştirme, duygusal kararlılık ve psikotik belirtiler (PB) bakımından anlamlı fark bulunmuştur (P<0.05). Baş-boyun kanserli grubun KG, DK ve PB puanları kontrol grubuna göre daha düşük elde edilmiştir. Akciğer kanseri, meme kanseri ve diğer grup ile anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç: Kansere yatkın kişilik araştırdığımız çalışmamızda HKE ile kanserli grup ve kontrol grubu verileri sonucunda elde ettiğimiz bulgular kansere yatkın kişilik teorisini KG ve DK açısından zayıf da olsa desteklemiştir. Yine kanser türlerinden baş-boyun kanserli grubun kontrol grubu ile KG, DK ve PB açısından farklı olduğu sonucuna ulaşırken diğer kanser türleri (akciğer, meme ve diğer grup) ile farklı olmadığı sonucuna ulaştık. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Kanser, kişilik, kişilik özellikleri
İdiopatik parkinson hastalığı'na eşlik eden depresyonun belirleyicileri ve nöroanatomik ilişkisinin incelenmesi
Majör Depresyon, İdiopatik Parkinson Hastalığı?na (İPH) sıklıkla eşlik etmektedir ve bu birlikteliğin psikososyal ve nörobiyolojik yönleri iyi bilinmemektedir. Bu çalışmada, 55 İPH hastası, depresyon sıklığı ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi amacı ile SCID-I, sosyodemografik veri formu ve diğer klinik ölçekler ile değerlendirilmiştir. Değerlendirme sonrasında yaş, cinsiyet, eğitim durumu, UPDRS III puanları ve İPH süresi açısından depresyonu olan ve depresyonu olmayan 7 İPH hastası eşleştirilmiş ve depresyonun nöroanatomik ilişkisini incelemek amacı ile, iki grup, voksel temelli morfometri analizi ile gri ve beyaz cevher hacimleri, duygusal stroop fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme ile görev ilişkili aktivasyonları açısından karşılaştırılmıştır. İPH?da hayat boyu depresyon (% 45.5), son bir ayda depresyon (% 25.5) ve İPH öncesinde depresyon öyküsünün (% 20) sık olduğu, depresyon için en belirleyici faktörlerin erken İPH başlangıç yaşı ve genç hasta yaşı olduğu bulunmuştur. Majör depresyonu olan ve depresyonu olmayan İPH hastalarının frontal girus ve temporal girustaki bazı gri ve beyaz cevher bölgeleri açısından anlamlı farklılık gösterdiği, striatal yapılar ve anterior singulat açısından gruplar arasında fark olmadığı tespit edilmiştir. Majör depresyonu olan hastalarda, sağ medial frontal kortekste hem gri cevher haciminde azalma hem de duygusal stroop görevi sırasında daha zayıf aktivasyon sinyalleri mevcuttur. Bu çalışma, İPH?ya majör depresyonun sıklıkla eşlik ettiğini ve depresyonun genel populasyonda saptanan depresyondan farklı nörobiyolojik ilişkileri olabileceğini göstermektedir. Bu çalışmanın sonuçlarının tekrarlanabilmesi için, daha geniş örneklemli ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Somatizasyon bozukluğu ve fibromiyalji sendromunda çocukluk çağı travmaları ve disosiyatif yaşantıların araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı somatizasyon bozukluğu (SB) ve fibromyalji sendromunun (FMS) disosiyatif semptomlarla/bozuklukla ve çocukluk çağı travmalarıyla ilişkisi, somatizasyon bozukluğu ve fibromyalji sendromunda çocukluk çağı travmalarının hastalığın oluşumunda rol oynayıp oynamadığını araştırmaktı. Gereç ve yöntem: Çalışmaya 2013–2014 yılları arasında Düzce Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalına başvuran, DSM-IV-TR'ye göre somatizasyon bozukluğu tanısı almış hastalar (grup I) ile fibromyalji sendromu tanısıyla takip edilen hastalarda (grup II) testleri uygun şekilde anlayıp cevaplayabilecek, en az ilkokul mezunu olan, çalışmaya katılmayı kabul edenler ile kontrol grubu için benzer sosyodemografik özelliklere sahip, en az ilkokul mezunu sağlıklı bireyler alındı. SB için mental retardasyon, psikoz, somatizasyonu açıklayacak ek organik hastalığı ya da madde kullanımı bulunma, FMS için ek organik hastalığı olma dışlama kriterleriydi. Çalışmaya katılan 189 kişiden 60 kişi grup I (Somatizasyon Bozukluğu), 60 kişi grup II (Fibromiyalji Sendromu), 69 kişi grup III(kontrol grubu) olup, her üç gruba da çocukluk çağı travmaları ölçeği (CTQ-28) ve disosiyasyon ölçeği (DIS-Q) ile birlikte sosyodemografik bilgiler olarak yaş, cinsiyet, medeni durum, meslek, eğitim, ekonomik durum, yaşadığı yer, ailede hastalık öyküsü sorgulandı. Bulgular: SB ve FMS'li grupların Toplam CTQ ortalama puanları Kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha yüksek çıkmıştır (p =0,008). CTQ ölçeğinin alt boyutları bakımından gruplar karşılaştırıldığında; SB ve FMS olan hastaların duygusal ihmal puanı ortalaması, kontrol grubundan anlamlı derecede daha yüksek çıkmıştır (p<0,001). Buna karşın SB ve FMS'li hastalarda duygusal ihmal ortalamaları benzerdir (p> 0,05). Duygusal istismar ortalaması bakımından SB olan hastaların ortalaması kontrol grubunun ortalamasından anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (p =0,029). Diğer gruplar arasında fark olmayıp, duygusal istismar ortalamaları bakımından SB ve FMS benzerdir(p> 0,05). Fiziksel ihmal ortalamaları bakımından FMS hastalarının ortalaması kontrol grubunun ortalamasından anlamlı derecede daha yüksek bulunmuş (p =0,046), ancak SB olanların fiziksel ihmal ortalamaları ile kontrol ve fibromiyaljili hastaların fiziksel ihmal ortalamaları arasında anlamlı fark tesbit edilmemiştir; SB ve FMS bu anlamda benzerdir (p> 0,05). Tüm gruplarda CTQ'nun tüm alt ölçeklerinin ortalama puanları, ölçeğin Türkçe geçerlilik ve güvenilirlik çalışmasında belirlenen kesim puanlarının üstünde bulunmuştur (kontrol grubunun duygusal ihmal puanı dışında). DIS-Q ortalamaları bakımından gruplar arasında anlamlı farklılık belirlenmiştir (p=0,004). Farklılıklar detaylı olarak incelendiğinde fibromiyalji hastaların DIS-Q ortalaması somatizasyon bozukluğu olan hastaların ve kontrol grubunun ortalamasından anlamlı derecede yüksek çıkmıştır (sırasıyla p değerleri 0,05; 0,003). Sonuç: Çalışmamızda SB ve FMS'nin tüm çocukluk travmaları, duygusal ihmal, duygusal istismar, fiziksel ihmal açısından benzer olduklarını tesbit ettik. SB ve FMS için DIS-Q ortalamaları yüksek düzeyde olup FMS'de anlamlı düzeyde yüksekti. Etiyolojilerindeki çocukluk çağı travmaları ve travmatik yaşantıların benzerliği nedeniyle SB, FMS hatta Disosiyatif Bozukluklar iç içe geçmiş, travmanın sebep olduğu nörobiyolojik, psikolojik ve somatik sonuçlarıyla seyreden aynı hastalığın farklı klinik görünümleri olarak değerlendirilebilir. Çalışmamızın bundan sonra bu alanda yapılacak olan diğer çalışmalara ışık tutacağı düşüncesindeyiz.
"Ben iyiyim" ifadesinin tekrarının depresyon hastalarında etkisi
Amaç: Depresyon tedavisindeki güçlükler klinisyenleri yeni arayışlara yönlendirmektedir. Depresyon tedavisinde, kolay uygulanabilir, hızlı etkili, maliyeti olmayan, bir çalışma yapmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmamıza katılan 29 çalışma grubu hastasını ve 29 kontrol grubu hastasını DSM-V majör depresyon tanı kriterlerini sağlayan hastalardan seçtik. Çalışmaya aldığımız hasta grubunu servis ortamında takip ettik ve çalışmamızı uyguladık, kontrol grubunu poliklinikten takip ettiğimiz hastalardan oluşturduk. Her iki grubada farmakoterapotik müdahalede bulunduk. Servisde yatan hastalara farmakoterapotik müdahaleyle beraber çalışmamızı uyguladık. Servisde yatan çalışmaya aldığımız hastalara yüz yüze, ayna karşısında ve toplum içinde olacak şekilde 3 farklı oturumda, her oturumu 10'ar gün süreyle, her gün günde 8 defa, her defasında 20 kere ''ben iyiyim'' tekrarı yapıldı. Servisde yatarak çalışmamızı uyguladığımız hastalara, çalışmamıza başlamadan başlangıç olarak birinci HAM-D ölçeğini, çalışmamızı yaptığımız 30 günün ardından ikinci HAM-D ölçeğini uyguladık. Servisde yatarak çalışmamızı uyguladığımız hastaları 30 günün ardından ikinci HAM-D ölçeğini yaptıktan sonra taburcu ettik ve bu hastalara taburculuklarından 30 gün sonra üçüncü kez HAM-D ölçeğini uyguladık. Ayaktan takip ettiğimiz kontrol grubu hastalarını tedaviye başlamadan birinci HAM-D ölçeğini, 30 gün sonrasında ikinci HAM-D ölçeğini, 60 gün sonrasında üçüncü HAM-D ölçeğini uyguladık. Bulgular: Hastalara tedaviye başlamadan önce yapılan HAM-D ölçeğinde ''ben iyiyim'' çalışmasına aldığımız 29 kişilik çalışma grubunda ilk yapılan HAM-D ölçeği puan ortalaması 27.03 bulunmuştur. Aynı şekilde 29 kişilik kontrol grubunda ilk yapılan HAM-D ölçeği puan ortalaması ise 22.31 olarak bulunmuştur. Çalışma ve kontrol gruplarının ilk yapılan HAM-D ölçeklerinin ortalama puanları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı çıkmıştır(p=0.001). Çalışma grubunda, 30 günlük çalışma sonucunda tedaviye yanıt veren hasta yüzdesi %76, ayaktan, sadece antidepresan ilaç tedavisiyle takip ettiğimiz kontrol grubunda 30 gün sonunda tedaviye yanıt veren hasta yüzdesi ise %34,4 olarak tespit edilmiştir, bu sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p=0.012). Servisde yatarak çalışmamızı uyguladığımız hastalara 60 gün sonra yapılan HAM-D ölçeğinde tedaviye cevap veren hasta oranı %69 olarak tespit edilmiştir(p=0.107). Kontrol grubunda ise 60 gün sonra yapılan HAM-D ölçeğinde tedaviye cevap veren hasta oranı %41.3 olarak tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda, olumlu sözcük tekrarıyla depresyondaki olumsuz bilişsel alışkanlıkların değiştirilebileceğini düşündük ve 30 ile 60 günün sonunda iki grubun tedaviye cevabı karşılaştırıldı, ''ben iyiyim'' uygulaması yapılan grubun tedaviye cevabında 30 günün sonunda anlamlı sonuçlar elde edildi(p=0.012)
Sosyal fobi, agorafobi ve özgül fobi hastalarının dürtüsellik, anksiyete duyarlılığı ve kendine zarar verme davranışı özelliklerinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada Anksiyete Bozuklukları kategorisinde yer alan Sosyal Fobi, Agorafobi ve Özgül Fobi hastalarında dürtüsellik, anksiyete duyarlılığı ve kendine zarar verme davranışı (KZVD) özelliklerinin ve bu özellikler arasındaki ilişkilerin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2016 – Aralık 2016 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalına başvuran poliklinik hastalarından DSM-5 tanı kriterleri'ne göre; Sosyal Fobi veya Agorafobi veya Özgül Fobi tanılarından yalnızca birini alan hastalar (n=108) ve herhangi bir psikiyatrik tanısı bulunmayan kontrol grubu (n=52) dahil edilmiştir. Çalışmada veri toplama aracı olarak; sosyo-demografik form, Barrat Dürtüsellik Ölçeği (BDÖ-11), Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri (KZVDDE), Anksiyete Duyarlılığı İndeksi (ADI-3) ve Liebowitz Sosyal Fobi Belirtileri Ölçeği (LSFBÖ) kullanılmıştır. Bulgular: Sosyal Fobi ve Agorafobi gruplarında BDÖ-11 ortalama toplam puanları ve her üç fobi grubunda ADI-3 ortalama puanları sağlıklı kontrollerden yüksek bulunmuştur (sırasıyla; p=0.002 ve p=0.001). KZVDDE toplam işlev puanı Sosyal Fobi grubunda diğer gruplardan yüksektir (p=0.025). Ayrıca Agorafobi ve Özgül Fobi gruplarında KZVDDE işlev puanları ile bilişsel anksiyete duyarlılığı arasında pozitif korelasyon vardır (sırasıyla; r=0.784, p=0.037 ve r=0.617, p=0.014 ). Sonuç: Sosyal Fobi ve Agorafobi gruplarının dürtüsellik özellikleri Özgül Fobi ve kontrol gruplarından daha yüksektir. Farklı fobi türlerinde farklı anksiyete duyarlılığı ve KZVD özellikleri gözlenebilir. Ayrıca anksiyete duyarlılığının fobi hastalarının dürtüsellik ve KZVD'leri arasında düzenleyici bir rolü bulunabilir.
Major depresif bozukluğu olanlar ve sağlıklı kardeşlerinin çocukluk çağı travması, deksametazon supresyon ve tiroit fonksiyon testleri ile sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması
Amaç: Araştırmanın amacı MDB tanılı hastaların, onların sağlıklı kardeşlerinin ve kontrol grubunun çocuk çağı travması , sT3, sT4, TSH ve deksametazon supresyon testi ile değerlendirilmesi, çocukluk çağı travmasının ve depresyonun biyolojik etkileri, MDB hastası ve kardeşleri arasındaki psikopatolojiye neden olabilecek farklılıkların saptanmasını amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Aralık 2016 –Kasım 2017 tarihleri arasından verilen ölçeği uygun bir biçimde anlayıp cevaplayabilecek, gönüllülük esasına uygun seçilecek şekilde birinci grup (GRUP 1) Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalına başvuran poliklinik hastalarından klinik görüşme sonrası DSM-V tanı kriterlerine göre Major depresif bozukluk tanısı almış olanlar, ikinci grup (GRUP 2)birinci grup için seçtiğimiz hastaların sağlıklı ve aynı ortamda büyümüş yaşlarına yakın kardeş ve üçüncü grup (GRUP 3) sağlıklı kontrol grubu olmak üzere 3 grup dahil edildi. Katılımcılara Sosyo-demografik form, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ-28), Eysenck Kişilik Envanteri (EKE) uygulandı. Katılımcılara 1 mg'lık deksametazon supresyon testi yapıldı ve bazal tiroit hormonlarına bakıldı. Bulgular: Çalışmanın sonucuna göre BDÖ puanları açısından hasta grubu BDÖ puanı kardeş ve kontrole göre anlamlı yüksekti (p<0,001). Ayrıca MDB'u olan hasta grubunda BDÖ puanları tüm CTQ alt tipleri ile ilişkili bulunmuştur. Hasta ve kardeş grubu sT4 değeri kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu( p<0,001). Ayrıca kardeş grubunun kortizol değeri kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu(p=0,028). Fiziksel ihmal bildiren hasta ve kardeş grubunda sT4 değeri kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu(sırasıyla p<0,001; p=0,033). Fiziksel istismar bildiren hasta ve kardeş grubunun sT3/sT4 oranı kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulundu(p=0,034). Katılımcılardan intihar girişiminde bulunanlarda anlamlı düşük sT4 ve düşük kortizol değeri elde edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda çocukluk çağı travmasının biyolojik belirteçleri etkilediği, literatürle de desteklenen çocukluk çağı travmasına uğrayanlarda sT4 ve kortizol değerinde düşüklük gözlendiği, depresyonun biyolojik belirtilere etkisinin daha az olduğunu bulduk. Uzun dönem travma ile HPA ve HPT aks değişiklikleri gözlemledik. Ayrıca intihar girişimiyle düşük sT4 ve düşük kortizolü ilişkili bulduk. Bulgularımıza göre uzun dönem travmanın depresyona göre daha çok nöroendokrin değişiklik yaptığını düşündürmüştür. Beraber travmaya uğrayan hasta ve kardeş grubunda benzer biyolojik değişiklikler bulduk.
Depresif bozukluğu veya anksiyete bozukluğu olan, aktif tedavisi devam eden hastalarda pankreas beta hücre rezervi tespiti ve metabolik belirteçlerle ilişkisinin araştırılması
Depresif Bozukluk ve Anksiyete Bozukluğu en sık görülen psikiyatrik hastalıklardandır. Tedavilerinde Antidepresanlar önemli bir yere sahiptir. Çalışmalar, Antidepresanların kullanım sıklığının artması nedeniyle kilo alımı, diyabet, hiperlipidemi gibi çeşitli metabolik yan etkilerin ortaya çıkabileceğini göstermiştir. Bu tez çalışmasının amacı, depresif bozukluğu veya anksiyete bozukluğu olan ve güncel kullanım sıklığı giderek artan antidepresan ilaç kullanan hastalarda pankreas beta hücre rezervinin belirlenmesi ve metabolik belirteçlerle ilişkisinin araştırılırmasıdır. Çalışmaya psikiyatri polikliniğine başvuran ve aktif tedavisi devam eden 60 hasta dahil edildi. 60 kişiden oluşan sağlıklı kontrol grubu, endokrinoloji polikliniğine rutin kontrol amacıyla başvuran ve herhangi bir tıbbi hastalığı olmayan kişilerden oluşturuldu. Verilerin analizinde ki-kare analizi (Pearson Chi-kare), Kolmogorov-Smirnov testi, student t-testi, Mann Whitney-U testi, Spearman Korelasyon testi kulanılmıştır. Verilerin analiz edilirken SPSS 22 program paketi kullanılmıştır. Anlamlılık değeri p≤ 0.05 olarak alınmıştır. Vaka grubunun kilo, VKİ, bel çevresi, boyun çevresi, kalça çevresi değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Vaka grubunun HOMA-IR, insülin, C-peptit değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Ancak vaka ve kontrol grupları arasında AKŞ ve HbA1c değerleri açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05) Vaka grubunun T. kolesterol ve LDL değerleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. Bununla birlikte HDL, TG, VLDL açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Vaka grubunun kalp hızı kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,001). Korelasyon analizinde kilo ile VKİ, bel çevresi, bel/boyun, bel/kalça, insülin ve C-peptit arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulundu. Sonuç olarak; depresif bozukluğu veya anksiyete bozukluğu olan, aktif tedavisi devam eden hastaların çoğunda metabolik belirteçlerde anlamlı düzeyde artış saptanmıştır. Obezite, insülin direnci, hiperlipidemi, prediyabet ve diyabet açısından yüksek risk faktörlerine sahip vakaların yakından izlenmesinin faydalı olacağına inanıyoruz. Anahtar Kelimeler: Antidepresanlar, Pankreas beta hücresi, Metabolik belirteçler
Alkol bağımlılarında üstbiliş ve bilinçli farkındalık, stresle başa çıkma, öfke ve agresyonla ilişkisinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada alkol bağımlılığı olan hastalarda üstbiliş işlevleri, bilinçli farkındalık, stresle başa çıkma, öfke ve agresyonlarının araştırılması ayrıca üstbilişin diğer ölçeklerle ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya DSM-5'e göre Alkol Kullanım Bozukluğu (AKB) tanısı almış hasta grubu (n=72) ile herhangi bir psikiyatrik tanısı bulunmayan kontrol grubu (n=71) dahil edilmiştir. Çalışmada sosyodemografik veri formu, Alkol Kullanım Bozuklukları Tanıma Testi (AKBTT), Üstbiliş Ölçeği-30 (ÜBÖ-30), Bilinçli Farkındalık Ölçeği (BİFÖ), Stresli Durumlarla Başa Çıkma Envanteri Kısa Formu (SDBÇE-21), Sürekli Öfke ve Öfke İfade Tarzı Ölçeği (SÖ-ÖİTÖ) ve Buss-Perry Agresyon Ölçeği (AÖ) kullanılmıştır. Bulgular: AKB grubunda ÜBÖ-30, SDBÇE-21ölçeği duygusal ve kaçınmacı başa çıkma, SÖ-ÖİTÖ sürekli öfke, öfke dışa ve öfke içte ve AÖ puanları kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p=0,018, p<0,001, p=0,001 ve p=0,001, p<0,001). Kontrol grubunda bilinçli farkındalık ve çözüme dönük başa çıkma anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0,002, p=0,047). Gruplar arasında ÜBÖ-30 ile diğer ölçeklerin korelasyon katsayılarının karşılaştırılmasında AKB grubunda ÜBÖ ile çözüme dönük başa çıkma, sürekli öfke ve fiziksel agresyon arasında farklılık saptanmıştır (sırasıyla z=-2,391; p=0,017, z=2,035; p=0,042 ve z=2,120; p=0,034 ). Sonuç: AKB'da uyum bozucu üstbilişlerinin, öfke ve agresyonlarının yüksek olduğu, farkındalıklarının düşük olduğu ve stresle başa çıkmalarının uyumsuz olduğu görülmüştür. Ayrıca üstbiliş ile çözüme dönük başa çıkma, sürekli öfke ve fiziksel agresyon ilişkisinin AKB grubuna özgü olabileceği düşünülmüştür.
Bipolar bozukluk tanılı hastalarda sirkadiyen ritim nöropeptid düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Daha önce yapılmış pek çok çalışma ile bipolar bozuklukta sirkadiyen ritmin bozulduğuna dikkat çekilmiştir. Bu durum BPB'nin etiyolojisinde sirkadiyen ritim bozukluklarının da olabileceğini akla getirmiştir. Bizde çalışmamızda bipolar bozukluk ötimik dönem tanılı hastalarda sirkadiyen ritim ile ilgili nöropeptid markerları olarak bilinen somatostatin (SST), nöropeptid-Y (NPY), arginin vazopressin (AVP), vazoaktif intestinal peptid (VIP) ve kortizol düzeylerini incelemeyi amaçladık. Yöntem: DSM-5'e göre bipolar bozukluk ötimik dönem tanısı konmuş 39 hasta ve 38 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Gaziantep Üniversitesi Biyokimya Laboratuvarı'nda serum somatostatin (SST), nöropeptid-Y (NPY), arginin vazopressin (AVP), vazoaktif intestinal peptid (VIP) ve kortizol ölçümleri yapıldı. Bulgular: Bipolar bozukluk ötimik dönem hastaları ile kontrol grubu arasında SST, NPY, VIP, AVP ve kortizol düzeyleri karşılaştırıldığında; SST, NPY, VIP ve kortizol düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü (p = 0.001, p = 0.001, p = 0.001, p = 0.001). Korelasyon analizine göre ise SST düzeyleri VIP ve AVP ile pozitif yönde yüksek doğrusal korelasyona sahipti (VIP için r = 0.777, p = 0.001 ve AVP için r=0.574, p = 0.001). Sonuç: Bipolar bozukluklu ötimik dönem hastalarında SST, NPY, VIP, AVP ve kortizol düzeyleri, daha önce yapılan çalışmaların birçoğuyla karşılaştırıldığında kontrol grubuna göre daha düşük olduğu bulunmuştur. Önceki araştırmalarda, sirkadiyen ritm ile ilişkili nöropeptid belirteçlerinin davranış, uyku, anksiyete ve ilgili hipotezler üzerine etkileri hakkında veri elde edilmiştir. Literatürdeki bu çalışmaların ışığı altında, çalışmamız, bipolar bozukluk ötimik dönem tanılı hastaların klinik özelliklerinde görülen davranış ve uyku bozukluklarının nedenlerinden birinin sirkadiyen ritim ile ilişkili nörpeptid düzeylerinde azalma ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmamız bipolar bozukluğun ötimik evresinde SST, NPY, VIP, AVP ve kortizol düzeylerini birlikte inceleyen ilk araştırmadır ve bu nedenle literatüre önemli katkıda bulunabilir.
Major depresif bozukluk tanılı hastalarda erken dönem uyumsuz şemaların incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada; Ruh Sağlığı ve Hastalıkları kliniğine başvuran major depresif bozukluk tanısı almış hastalar ile sağlıklı kontrol grubu karşılaştırılarak, erken dönem uyumsuz şemaların depresif belirtiler ve belirti şiddeti ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmaya, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Hastanesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği'ne başvuran, major depresif bozukluk (MDB) tanısı alan 73 kişi ve 73 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara DSM-5 için Yapılandırılmış Klinik Görüşme, sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği, Young Şema Ölçeği-Kısa Form 3 uygulanmıştır. Bulgular: MDB tanılı bireylerde, erken dönem uyumsuz şema puanlarının tüm alt boyutları anlamlı düzeyde yüksek bulundu. MDB tanılı grupta BDÖ ve YŞÖ puanları arasındaki ilişki incelendiğinde ekonomik dayanıksızlık puanı ile düşük, bağımlılık, boyun eğicilik, terk edilme, duygusal yoksunluk, duygusal bastırma, yetersiz özdenetim, kuşkuculuk, kendini feda, cezalandırıcılık puanları ile orta, başarısızlık, sosyal izolasyon, kusurluluk, karamsarlık+dayanıksızlık puanları ile yüksek düzeyde pozitif korelasyon olduğu bulundu. BDÖ skorlarını açıklamada sadece karamsarlık+dayanıksızlık alt ölçek skorları etkili bulunurken, YŞÖ başarısızlık şema puanlarının depresyon tanı riskini 1,171 kat arttırdığı bulundu. MDB tanılı bireylerde yineleyici ölüm düşüncesi riskini terk edilme skorlarının 1,220 kat ve duygusal bastırma skorlarının 1,192 arttırdığı bulundu. Sonuç: Bu sonuçlar, MDB tanısında bireyin yaşam öyküsü, erken dönem uyumsuz şemaların önemini vurgulamaktadır. Depresyon ve özkıyım davranışlarında erken dönem uyumsuz şemaların rolünü aydınlatmak için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Depresyon, Şema, Young Şema Ölçeği Kısa Formu, Depresif Belirti Şiddeti, İntihar
Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi öğrencilerinde sosyal medya bağımlılığı, yalnızlık düzeyi ve intihar olasılığı ilişkisinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi öğrencilerinde sosyal medya bağımlılığı, yalnızlık düzeyi, siber mağduriyet ve intihar olasılığı ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmaya, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi'nde öğrenim gören 1208 öğrenci dahil edilmiştir. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği-Yetişkin Formu, SELSA-S Sosyal ve Duygusal Yalnızlık Ölçeği, Üniversite Öğrencileri için Siber Mağduriyet Ölçeği Uygulama Formu ve İntihar Olasılığı Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda üniversite öğrencilerinde, sosyal medya bağımlılığı, yalnızlık düzeyi, siber mağduriyet ve intihar olasılığı arasında pozitif ilişkiler saptandı. Yalnızlık düzeyleri yüksek bireylerin sosyal medya bağımlılığı puanlarının ve siber mağduriyete uğrama riskinin fazla olduğu görülmüştür. Yalnızlık düzeyi ve siber mağduriyet arttıkça öğrencilerde intihar olasılığının da anlamlı derecede arttığı saptanmıştır. Çalışmamızda erkek cinsiyet ve daha önce intihar girişimi öyküsünün intihar olasılığı açısından riskli faktörler olduğu görülmüştür. Sonuçlar: Bu sonuçlar, üniversitesi öğrencilerinde sosyal medya bağımlılığı, yalnızlık düzeyi ve siber mağduriyetin intihar olasılığı açısından önemini vurgulamaktadır. Üniversite öğrencilerinde sosyal medya kullanımı, yalnızlık algısı ve siber mağduriyet ilişkisini ve nedenlerini saptayabilmek bizlere intiharı önleme açısından önemli bir alan sağlayacaktır.
Alkol bağımlılığında beyin ödül sistemi ve volümetrik incelemeleri
Alkollü içkiler insanlık tarihi kadar eski olup çok çeşitli amaçlarla kullanılmıştır. Bazen kültürel ve dini sebeplerle kullanımı teşvik edilmiş bazen de yasaklanmıştır. Alkollü içkilerin zararlı kullanımının tanımlanması ve bir hastalık olarak görülmesi ise ancak yakın zamanda mümkün olmuştur. Alkol kullanım bozukluğu (AKB) DSM-5 ile hayatımıza giren hem bağımlılık hem de kötüye kullanım kavramlarını içeren bir tanıdır. AKB prevalansı ülkemizde erkeklerde %8,1 kadınlarda ise %1,7 olarak belirtilmiştir ve giderek daha da yaygınlaşmaktadır. AKB etyolojisinde biyopsikososyal etmenler rol oynamaktadır. AKB'nun başlamasında ve sürdürülmesinde beyin ödül sistemi olarak adlandırdığımız kortikal ve subkortikal birçok yapıyı içeren sistem etkin rol oynamaktadır. Sunduğumuz tez çalışmasında AKB olan 15 vaka ve 17 sağlıklı kontrol; toplam beyaz cevher, toplam gri cevher, nükleus akkumbens, amigdala ve hipokampüs hacimleri açısından karşılaştırıldı. Sağ hipokampüs hacmi AKB olan grupta anlamlı düzeyde azalmış olarak bulundu. Toplam beyaz cevher hacmi ve sağ amigdala hacmi AKB grubunda artmışken, incelenen diğer bölgeler AKB grubunda daha düşük olarak saptandı. Ancak bu hacimsel değişiklikler istatistiksel olarak anlamlı farklılık oluşturacak düzeyde değildi. İncelenen bölge hacimleriyle ilgili literatürde farklı bulgular bildirilmiştir. Çalışmamız hacimsel değişikleri daha önceden yapılan çoğu çalışmayla tutarlı bir şekilde bulmuştur. Ancak katılımcı sayısının az olması gibi kısıtlılıklar nedeniyle istatistiksel olarak güçlü bulgular sunma konusunda yetersiz kalmıştır. Çalışma çıktılarının daha net olması ve genellenebilmesi için daha fazla katılımcıyla yürütülen ve değerlendiricilerin etkisinin minimuma indirildiği tasarımlar gereklidir.
Unipolar depresyon tanılı beliren yetişkinlerde umutsuzluk, başa çıkma becerileri ve intihar düşüncesinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, unipolar depresyon tanısı almış bireylerde umutsuzluk, başa çıkma stratejileri ve intihar düşüncesi değişkenlerini yaş bağlamında incelemek ve özellikle 18–25 yaş grubunu kapsayan beliren yetişkinlik dönemine özgü psikososyal riskleri değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği'ne başvuran ve SCID-5 ile unipolar depresyon tanısı alan 128 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılar, 18–25 yaş arası beliren yetişkinlik (n=64) ve 26–65 yaş arası diğer grup (n=64) olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Beck Umutsuzluk Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, İntihar Düşüncesi Ölçeği ve COPE uygulanmış; veriler analiz edilmiştir. Bulgular: Beliren yetişkinlik grubunda depresyon, umutsuzluk ve intihar düşüncesi düzeylerinin diğer gruba göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu; başa çıkma stratejileri açısından da gruplar arasında farklılıklar saptanmıştır. Beliren yetişkinler aktif başa çıkma ve dinsel başa çıkma gibi işlevsel stratejileri daha az kullanırken, mizah temelli stratejileri daha sık tercih etmiştir. Ayrıca, bu grupta depresyonun erken başlaması intihar düşüncesi ile ilişkili bulunmuştur. Cinsiyet, medeni durum, tedavi alma durumu, yatış öyküsü ve ailede ruhsal hastalık öyküsü gibi değişkenlerin de ölçek puanlarını etkilediği belirlenmiştir. Sonuçlar: Bu bulgular, beliren yetişkinlik döneminin ruhsal açıdan daha kırılgan olduğunu ve yaşa özgü psikiyatrik değerlendirme ve müdahale yaklaşımlarına ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir. Elde edilen veriler, başta erken tanılama ve psikoeğitim olmak üzere yaşa özel ruh sağlığı hizmetlerinin geliştirilmesi açısından önemli katkılar sunmaktadır.
Meme kanseri tanılı hastalarda psikolojik dayanıklılık ve sosyal destek düzeyinin beden algısı, benlik saygısı ve özkıyım riski ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada; Meme kanseri tanılı hastaların psikolojik dayanıklılık, sosyal destek düzeyi, beden algısı ve benlik saygısının öz kıyım riski ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, meme kanseri tanılı 73 hasta ve 73 sağlıklı gönüllü olmak üzere toplam 146 kişi katılmıştır. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Envanteri (BDE), Beck Anksiyete Envanteri (BAE), Rosenberg Benlik Saygısı Envanteri- Benlik Saygısı Alt Ölçeği, İntihar Düşüncesi Ölçeği (İDÖ), Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği (YPDÖ), Sosyal Destek Düzeyi Ölçeği (SDDÖ) uygulanmıştır. Bulgular: Meme kanseri grubunun BDE puanlarının kontrol grubundan yüksek olduğu bulundu. Psikolojik dayanıklılık, sosyal destek, beden algısı, benlik saygısı ve intihar düşüncesi açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Kemoterapi, yaş ve evre bu parametrelere etkili değildi. Meme kanseri grubunda depresyon, anksiyete ve benlik saygısının; kontrol grubunda ise depresyonun ve benlik saygısının intihar riskini yordadığı saptandı. Meme kanseri grubunda depresyonu beden algısı ve anksiyetenin; kontrol grubunda ise benlik saygısı ve anksiyetenin yordadığı görüldü. Sonuç: Meme kanseri hastalarında özkıyım riskine karşı benlik saygısı, sosyal destek ve psikolojik dayanıklılık koruyucudur. Klinik değerlendirmelerde yalnızca depresyon değil bu faktörler de göz önünde bulundurulmalıdır. Psikososyal destek programlarının psikolojik dayanıklılığı ve sosyal desteği arttırmaya yönelik planlanması yaşam kalitesini yükseltip özkıyım riskini azaltabilir.
Panik bozukluğunun klinik bulguları ile kişilik özelliklerinin bilişsel yönü arasındaki ilişki
Amaç: Panik bozukluk hastalarında beden algılaması veya felaketleştirme düzeyi kişinin bilişsel çarpıtmaları ile ilişkilidir. Panik bozukluk hastalarının bedensel algılama, felaketleştirme düzeyleri ve bilişsel çarpıtmaları sağlıklı gönüllülere göre daha fazladır. Çekingen, bağımlı ve obsesif kompulsif kişilik özellikleri ile ilişkili bilişsel çarpıtmalar panik bozuklukta görülen bedensel algılama artışı ve felaketleştirme ile daha ilişkilidir. Bu çalışmada panik bozukluk hastalarının klinik bulguları, belirti alt tipleri, beden duyumlarına odaklanma ve felaket algısı ile hastanın kişilik özelliklerinin bilişsel yönü arasındaki ilişkinin saptanması ve sağlıklı kontrol grubundan farklarının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bülent Ecevit Üniversitesi'nde panik bozukluk tanısı ile takipli hastalar ve psikiyatrik hastalığı olmayan sağlıklı kontrol grubu araştırmaya alınmış, hastalar ve kontrol grubu bir psikiyatri uzmanı ya da uzmanlık öğrencisi tarafından görüşmeye alınarak ölçekleri doldurmaları istenmiştir. Panik bozukluk hastalarına klinik değerlendirme yapılarak eş tanılar belirlenmiş ve "sosyodemografik veri formu", "Beden Duyumları Ölçeği (BDÖ) " , "Felaketleştiren Bilişler Ölçeği (FBÖ)", "Kişilik İnanç Ölçeği (KİÖ)" ve "Panik Agorofobi Ölçeği (PAÖ) " doldurmaları istenmiştir. Aynı şekilde sağlıklı kontrol grubuna psikiyatrik görüşme yapılarak psikiyatrik hastalık varlığı dışlandıktan sonra sosyodemografik veri formu, BDÖ, FBÖ, KİÖ ve PAÖ doldurmaları istenmiştir. Panik bozukluğun klinik bulguları, alt tipleri, felaket algısıyla kişiliğin bilişsel yönü arasındaki ilişkiler ve bu özellikler açısından sağlıklı kontrol grubu ile farklar araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 50 PB hastası ve 50 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan hasta ve kontrol grubu BDÖ, FBÖ puanları ile karşılaştırıldığında her iki ölçek puanı da hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Gruplar KİÖ ölçeğinin alt puanları ile karşılaştırıldığında ise çekingen, bağımlı, pasif- ağresif, obsesif- kompulsif, narsisistik, paranoid, borderline kişilik özellikleri açısındanhasta ve kontrol grubu arasındaki farkın anlamlı olduğu görülmüştür. Hasta ve kontrol grubunda KİÖ'nun BDÖ ve FBÖ ile korelasyonuna bakıldığında ise bağımlı, pasif- agresif, antisosyal, histrionik ve borderline alt puanları ile BDÖ puanları arasında veçekingen, obsesif, bağımlı, pasif- agresif, antisosyal, histrionik ve borderline kişilik alt puanları ile FBÖ puanları arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Çalışmamızdaki hastalarda çekingen, obsesif, bağımlı, pasif- agresif, antisosyal, histrionik ve borderline kişilik alt puanları ile PAÖ puanları arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür. Ayrıca hasta grubunda PAÖ puanları ile FBÖ ve BDÖ puanları karşılaştırıldığında ise gruplar arasındaki farkın anlamlı olduğu bulunmuş ve hastalarda felaketleştirme ve beden duyumlarına odaklanma davranışı arttıkça hastalık şiddetinin arttığı şeklinde yorumlanmıştır. Hasta grubunda FBÖ puanları ile BDÖ puanları karşılaştırıldığında ise aralarında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu, kişilerde feleketletirme düzeyi artıkça beden duyumlarına odaklanma davranışının arttığı düşüncesi oluşmuştur. Sonuç: PB hastalarında felaketleştirme ve beden duyumlarına odaklanma davranışı fazla olup bu bilişsel özellikler hastalık şiddetini arttırmaktadır. Hastalarda çekingen, bağımlı, pasif- ağresif, obsesif- kompulsif, narsisistik, paranoid, borderline kişilik özellikleri sağlıklı kişilere göre daha baskın olup hastalarda kişilik bozukluğunun varlığı felaketleştirme ve beden duyumlarında odaklanma gibi bilişsel belirtileri arttırmak suretiyle hastalığın şiddetini arttrmaktadır.
Bir üniversite hastanesi psikiyatri kliniğine başvuran ve cinsel istismar öyküsü bulunan kadın hastaların MMPI profilleri ile başa çıkma tutumlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada; Ruh Sağlığı ve Hastalıkları kliniğine başvuran ve cinsel istismar öyküsü bulunan kadın hastaların MMPI profilleri ile başa çıkma tutumlarını değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Psikiyatri kliniğine başvuran ve cinsel istismar öyküsü bulunan 50 kadın hasta ile bulunmayan 50 kadın hasta ile görüşülmüştür. Katılımcıların doldurduğu demografik veri formu, MMPI testi ile COPE ölçeği değerlendirilmiştir. Bulgular: Cinsel istimara maruz kalan kadınların sosyoekonomik olarak daha düşük seviyede oldukları; alkol, madde ve sigara kullanımının daha sık olduğu; işlevsel olmayan başa çıkma yöntemlerini tercih ettikleri; depresif, anksiyöz ve sosyal olarak içe dönük kişilik özellikleri taşıdıkları saptanmıştır. Ayrıca ilişki yoluyla ve tanıdık tarafından istismar edilen ve cinsel kötüye kullanımdan dolayı kendisini suçlayan katılımcıların yaşadıkları istismar olayı ile psikiyatriye başvurusu arasındaki ilişkinin daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Tüm bulgular birlikte değerlendirildiğinde; psikiyatri kliniğine her türlü şikayetle başvuran kadın hastada istismar öyküsünün sorgulanması gerektiği düşünülmüştür. Ayrıca istismar öyküsü bulunan kadın hastaların anamnezleri alınırken istismarın özelliklerinin, yaşadıkları olaydan dolayı suçluluk hissedip hissetmediklerinin, kişilik özelliklerinin ve başa çıkma yöntemlerinin ayrıntılanmasının klinisyenin bu hastalara yaklaşımında faydası olacağı kanaatine varılmıştır. Anahtar Sözcükler: Başa çıkma tutumları, cinsel istismar, kadın, kişilik, MMPI.
Üniversite öğrencilerinin alkol ve madde kullanımına yönelik tutumları ve damgalama
Amaç: Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde önemli bir sorun teşkil eden alkol ve madde bağımlılığı genç popülasyonda giderek artan oranda görülmektedir. Genel olarak ruhsal rahatsızlıklara karşı yapılan damgalama alkol madde kullanımına yönelik de oldukça sık görülmektedir. Bu çalışmada da üniversite öğrencilerinin alkol madde kullanımına yönelik tutum ve davranışlarından yola çıkarak, kendi aralarında bu tür bozukluğu olanlara karşı damgalayıcı tutumlarını araştırmak olmuştur. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Bilimleri Kampüsünde okuyan öğrenciler arasında internet üzerinden form doldurularak anket şeklinde bilgi toplanarak yapılmıştır. Bulgular: Yapılan Michigan Alkol tarama testi sonuçlarına göre alkol kullananların %74,3'ü "sorunsuz içici" kategorisinde %22,9'u "alkolü kötüye kullandıkları"; %2,6'sı ise alkol bağımlılığı seviyesinde oldukları görülür. Kullanıcıların %91,2'si düşük düzeyde sigara bağımlı; %6,8'i orta düzeyde bağımlı iken, %1,9'u yüksek düzeyde bağımlıdır. Katılımcıların sadece %4,3'ü sıfır düzeyde damgalayıcı tutum içinde olmuş, geri kalan %95,7'si damgalayıcı bir tutum sergilemiştir. Damgalamanın en üst seviyesi olan 21 puan, %14 ile en fazla çıkan tutum olmuştur. Sonuç: Alkol kullanımı konusunda sorunsuz içicilik ön planda; madde bağımlılığı düşük seviyede ve alkol ve madde kullananlara ilişkin damgalayıcı bir tutum hâkimdir.
Psoriasis tanılı hastaların bağlanma stilleri ile çocukluk çağı travmatik yaşantılarının ilışkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar kliniği tarafından psöriasis tanısı ile takip edilen hastaların, bağlanma stilleri ile çocukluk çağı travmatik yaşantılarının ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Aynı zamanda, çalışmaya katılan hastaların değerlendirme esnasındaki kaygı ve çökkünlük düzeyinin, çocukluk çağındaki travmatik geçmişleri ve romantik ilişkilerinde sergiledikleri bağlanma stilleri ile ilişkisini saptamak çalışmanın diğer amacıdır. Gereç ve Yöntem: 10.01.2019 ile 09.01.2020 tarihleri arasında Deri ve Zührevi Hastalıklar kliniği tarafından psöriasis tanısı ile takip edilen 92 hasta arasından, çalışmamıza katılmayı kabul etmeyen ve verileri eksik olan 42 kişi değerlendirmeye alınmamıştır. Araştırmaya toplam 50 psöriasis tanısı olan hasta dahil edilmiştir. Araştırma verisi 10.01.2019 ile 10.01.2020 tarihleri arasında çalışmaya gönüllü olarak katılmayı kabul eden hastalardan "Sosyo-Demografik Veri Formu", "Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği", "Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-2", "Beck Depresyon Ölçeği" ve "Beck Anksiyete Ölçeği" doldurmaları istenmiştir. Bulgular: Katılımcıların yaşları 19-62 arasında değişmektedir, ortalama yaş 37,0±10,0 şeklindedir. Eğitim durumları en düşük "okuma yazma bilmiyor", en yüksek "yüksekokul-üniversite mezunu" arasında değişmekte ve büyük kısmı lise mezunu ve yüksekokul-üniversite mezunu (%40 ve %30) şeklindeydi. 34 katılımcının (%68) araştırmamız sırasında romantik birlikteliği vardı, 31'i (%62) evli idi. Katılımcıların 16'sının (%32) birinci derece akrabalarında psikiyatrik hastalık tanısı olduğu, 18'inin (%36) şimdi veya geçmişte psikiyatrik ilaç kullandığı görülmüştür. Ayrıca 28 kişinin (%56) sigara, 11 kişinin (%22) alkol ve 1 (%2) kişinin de madde kullanımı olduğu bilgileri edinilmiştir. Beck Depresyon Envanteri puanlarının tüm çocukluk çağı travma puanları ile pozitif yönde anlamlı bir ilişkisi bulunduğu, Beck Anksiyete Ölçeği puanlarının ise fiziksel istismar ve fiziksel ihmal dışındaki alt gruplarla pozitif yönde ilişki içinde olduğu saptanmıştır. Cinsel istismar dışındaki tüm Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği puanlarının, yetişkin kaygılı bağlanma puanları ile pozitif yönde, duygusal istismar ve cinsel istismar dışındaki tüm puanların ise kaçıngan bağlanma puanları ile negatif yönde ve anlamlı bir ilişki içinde oldukları saptanmıştır. Yine hem Beck Depresyon Envanteri puanları hem de Beck Anksiyete Ölçeği puanları kaygılı bağlanma puanları ile pozitif yönlü anlamlı ilişkiye sahipken, kaçıngan bağlanma puanları ile anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sonuçlar: Çalışmamızda elde edilen veriler, çocukluk çağında yaşanılan travmatik olayların, bireylerin ruhsal durumunun, yakın ilişkilerde kullanılan bağlanma paternlerinin birbiri üzerine belirgin etkilerinin olduğu, hastayı ele alırken bu değişkenlerin birbirinden bağımsız değerlendirmenin doğru olmayacağı ve hastaların bütüncül bir yaklaşımla ele alınmasının gerekliliği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Psöriasis, sedef, depresyon, kaygı, anksiyete, çocukluk çağı travma, bağlanma stilleri
Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi psikiyatri polikliniğinde düzenlenmiş adli raporların sosyodemografik ve klinik özelliklerinin retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine yönlendirilen hastalara düzenlenen adli raporların geriye dönük incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma sosyodemogrofik klinik özellikleri inceleyerek mevcut anlamlı farklılıklara değinmek ve ileride yapılacak araştırmalara veri sunmayı hedeflemekte. Gereç ve Yöntem: 01.01.2015 ile 01.01.2020 tarihleri arasında Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğinde düzenlenen, toplam 862 adli psikiyatrik rapor düzenlenmiş hasta dosyası araştırmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri 01.01.2015 ile 01.01.2020 tarihleri arasında konsulte edilen hastaların sosyodemografik ve klinik özelliklerinden oluşmaktadır. Bulgular: İnceleme sonucunda 862 dosyanın (454'ü kadın 408'i erkeğe aitti) Raporların 449'u intihar girişimi, 189'u ceza sorumluluğu muayenesi 87 ayrıntılı psikiyatrik muayene, 60 cinsel istismar mağduru, 22 vasi tayini için muayene, 16 kişi madde kullanımının tespiti için muayene, 8 kişi rapor nedeni olan "ifadelerine itibar edilebilir mi?" sorusuyla geldi. Diğer rapor nedenleri az rastlandı, bahsedilecektir. Sonuçlar: Çalışmamızda elde edilen veriler, hastaların bütüncül bir yaklaşımla ele alınmasının gerekliliği sonucuna ulaşılmıştır.
Anksiyete bozukluğu hastalarında üstbilişsel inançların; duygu tanıma, kişilerarası duygu düzenleme ve bağlanma biçimleri ile ilişkisinin incelenmesi
Amaç: Çalışmada yaygın anksiyete bozukluğu (YAB) hastaları ile sağlıklı bireylerin üst biliş, duygu tanıma, kişilerarası duygu düzenleme ve bağlanma biçimleri açısından farklılıklarını incelenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya YAB tanısı ile takipli, son 3 aydır tedavi değişikliği yapılmamış olan 60 hasta ve 50 gönüllü, DSM-V Eksen-I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-V) uygulanarak dahil edilmiştir. YAB ve sağlıklı kontrol grubu arasında sosyodemografik veriler ve ölçeklerle değerlendirilen üst bilişler, duygu tanıma, kişilerarası duygu düzenleme ve bağlanma biçimleri karşılaştırılmış ve ölçeklerin birbiriyle korelasyon analizi yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda, YAB hastalarının Üst Biliş Ölçeği toplam puanı ve kontrol edilemezlik ve tehlike ve düşünceleri kontrol ihtiyacı altölçeği puanı kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur(p=0,06, p=0,02 p=0,012). YAB grubu ve sağlıklı kontrol arasında duygu tanıma açısından anlamlı bir istatistiksel fark görülmemiştir(p=0,216). Duygu tanıma ve üst bilişler arasında anlamlı ilişki olmadığı saptanmıştır(p=0,612). Kişilerarası duygu düzenleme ölçeğinin yalnızca bakış açısı edinme alt ölçeğinde YAB grubunun sağlıklı kontrollere göre daha yüksek puan aldığı görülmüştür (p=0,001). YAB grubunda sağlıklı kontrollere göre yakın ilişkilerde yaşantılar ölçeği total puanı, kaygı altölçeği ve kaçınma altölçeği puanlarının yüksek olduğu görülmüştür(p=0,001 p=0,05 p=0,013). YAB hastalarında BDÖ ile Üstbiliş ölçeği toplam puanı arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (p=0,014, r=0,315). Sonuç: Çalışmamızda YAB hastalarında tedavi altında bile kontrol edilemezlik ve tehlike ve düşünceleri kontrol ihtiyacı altboyutlarının sağlıklı kontrollerden yüksek olması ilaç tedavilerinin yetersizliğini ve bu alanların terapi gibi ek tedaviler gerektirdiğini düşündürmektedir. YAB grubunda depresyon puanı arttıkça düşünce kontrol ihtiyacının artması, YAB'da depresyon eştanısının daha kötü prognoz ve hastalık şiddetinde artmaya yol açıyor olabilir. YAB'da bilişlerin kişilerarası ilişkilere etkisine dair daha büyük örneklem grubuyla yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.
Özkıyım girişim öyküsü olan ve olmayan unipolar depresyon tanılı hastaların sosyal işlevsellik ve baş etme becerileri açısından karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada; Ruh Sağlığı ve Hastalıkları kliniğine başvuran özkıyım girişimi olan ve olmayan unipolar depresyon tanılı hastaların sosyal işlevsellik ve baş etme becerileri açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Hastanesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği'ne başvuran, özkıyım girişimi olan 50 ve özkıyım girişimi olmayan 50 hasta olmak üzere toplam 100 unipolar depresyon tanılı hasta dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği, COPE (Başa Çıkma Tutumlarını Değerlendirme Ölçeği), Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (KİDÖ), Sosyal Uyum ve Kendini Değerlendirme Ölçeği (SUKDÖ) ve İntihar Düşüncesi Ölçeği (İDÖ) uygulanmıştır. Bulgular: Özkıyım girişimi olan kişilerin hastalık başlangıç yaşının daha erken, depresif atak sayısının daha fazla olduğu, diğer gruba göre daha fazla cinsel istismara maruz kaldıkları ve birinci derece akrabalarında depresyon tanısının daha fazla olduğu ve bu farkların istatiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur. Çalışmada kullanılan ölçek puanlarına bakıldığında; özkıyım girişimi olan grubun beck depresyon, kısa işlevsellik değerlendirme, sosyal uyum ve kendini değerlendirme ve intihar düşüncesi ölçeklerinden daha yüksek puan aldığı görülmüş ve bu farklar istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Katılımcıların COPE ölçek puanlarına bakıldığında; özkıyım girişimi olanların, işlevsel olmayan başa çıkma alt ölçekleri olan 'soruna odaklanma ve duyguları açığa vurma', 'davranışsal olarak boş verme' ve 'madde kullanımı' bileşenlerini, sorun odaklı başa çıkma alt ölçeklerinden 'geri durma', duygu odaklı alt ölçeklerinden ise 'duygusal sosyal destek kullanımı' bileşenlerini daha fazla kullandığı saptandı. Sonuç: Elde ettiğimiz veriler ışığında; özkıyım girişimi olan depresyon tanılı hastaların; depresyon ve intihar düşüncelerinin daha şiddetli olduğu, sosyal işlevselliklerinin ise özkıyım girişimi olmayan gruba göre daha düşük olduğu, özkıyım girişimi olan grubun işlevsel olmayan başa çıkma tutumlarını daha fazla kullandıkları tespit edilmiş olup bu faktörlerin özkıyım için risk faktörü olabileceği düşünülmüştür. Neden sonuç ilişkisinin daha iyi aydınlatılabilmesi ve özkıyım davranışının anlaşılabilmesi için uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç vardır.
Silah ruhsatı almak için hastaneye başvuranlarda dürtüsellik, agresyon, aleksitimi ve kişilik özelliklerinin değerlendirilmesi
Günümüzde bireysel silahlanma artışı hem toplumumuz hem de dünya genelinde büyük bir sorun teşkil etmektedir. Silahlanmadaki artış ve evde silah bulundurma intiharları, kazaları ve aile içi şiddet oranlarını arttırmaktadır. Türkiye'de toplumun genel olarak ateşli silahlara karşı eğilimi olduğu bilinmektedir. Türkiye'de silah bulundurma ya da taşıma talebi olan her bireyin silah ruhsatı alması gerekir. Kişilik, bireyin bilişsel ve duygusal değerlendirmelerine dayanarak iç ve dış dünyaya uyum için geliştirmiş olduğu duyuş, düşünüş ve davranış örüntülerinden meydana gelir. Kişilik bozukluğu kişinin içinde yaşadığı kültürün beklentilerinden belirgin olarak sapan, süreklilik gösteren, bilişsel, duygulanım ve davranış örüntüsü olarak tanımlanmaktadır. Kişilik bozuklukları ilk olarak DSM-III'te ayrı bir eksende yer almıştır. Sunduğumuz tez çalışmasında 132 vaka ve 69 sağlıklı kontrol karşılaştırıldı. Vaka grubumuz silah ruhsatı almak, silahlı özel güvenlik ve koruculuk yapmak için başvuranlardan oluşmaktadır. Tüm katılımcılar sosyodemografik ve klinik özellikleri açısıdan değerlendirildi. Her iki grup karşılaştırıldığında Barratt toplam puanı, bilişsel düzensizlik, sabırsızlık, oto-kontrol, dikkatsel dürtüsellik ve plansız dürtüsellik alt ölçek puanları bakımından anlamlı farklılıklar bulundu. Buss Perry ölçek puanları karşılaştırıldığında kontrol grubunun öfke puanı vaka grubundan anlamlı düzeyde yüksek bulundu. MMPI profilleri değerlendirildiğinde erkeklik-kadınlık indeksi kontrol grubunda vaka grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti. Aleksitimi ölçeği puanlarında iki grup arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Katılımcı sayısının az olması, vaka ve kontrol grubunun sayısının eşit olmaması, erkek kadın oranlarının eşit olmaması çalışmamızın kısıtlılıklarıdır. Katılımcı sayısının daha fazla olduğu çalışmalarla sunduğumuz verilerin daha iyi ortaya konacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Silah ruhsatı, Kişilik Bozuklukları, Şiddet, Özel güvenlik
Obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastaların ve sağlıklı kontrollerin çocukluk çağı travma öyküsü, duygu düzenleme güçlükleri ve benlik saygısı açısından değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada Ruh Sağlığı ve Hastalıkları kliniğine başvuran obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastaların ve sağlıklı kontrollerin çocukluk çağı travma öyküsü, duygu düzenleme güçlükleri ve benlik saygısı açısından değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran Obsesif Kompulsif Bozukluk tanısı olan 50 hasta ve psikiyatrik hastalığı olmayan 50 kişi dahil edilmiştir. DSM V eksen I bozuklukları için yapılandırılmış klinik görüşme (SCID-5) uygulanarak psikiyatrik eş tanılar belirlenmiştir. Her iki gruba da sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği, Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOCS), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği uygulanmış ve elde edilen veriler karşılaştırılmıştır. Bulgular: OKB tanılı grubun bireylerinin ÇÇTÖ-Toplam puanları, sağlıklı kontrol grubunun bireylerine göre anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı. YBOCS toplam puanları ile ÇÇTÖ-Toplam puanları arasında korelasyon bulundu. OKB tanılı grubun bireylerinin DDGÖ-Toplam puanları sağlıklı kontrol grubunun bireylerine göre anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı. YBOCS toplam puanları ile DDGÖ-Toplam puanları arasında korelasyon gösterildi. OKB tanılı grubun bireylerinin RBSÖ puanları sağlıklı kontrol grubunun bireylerine göre anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı. YBOCS toplam puanları ile RBSÖ puanları arasında korelasyon gösterildi. Sonuç: OKB tanılı bireylerin sağlıklı kontrollere göre çocukluk çağı travmaları, duygu düzenleme güçlükleri ve benlik saygıları ölçek puanları açısından anlamlı düzeyde farklar bulundu. Çocukluk çağı travmalarının OKB tanısı ile bağlantılı olabileceği düşünüldü. Çocukluk çağında travma öyküsünün duygu düzenleme güçlüğü ile ilişkisi gösterilmiş olup, duygu düzenlemede güçlükler yaşamanın OKB kliniğini etkilediği ve OKB tanılı bireylerin daha fazla duygu düzenleme güçlüğü çektiği gösterildi. OKB tanılı bireylerin benlik saygısında düşüklük olabilmekteyken, düşük benlik saygısının obsesif kompulsif semptomlar üzerinde etkisi olabileceği düşünüldü. Çocukluk çağı travmatik yaşantılarının benlik saygısında düşüklükle ilişkisi gösterildi. OKB tanılı olgularda tedavi planı yapılırken uygun olduğu düşünülen hastaların travmalara, duygu düzenleme ve benlik saygısına yönelik müdahaleler açısından değerlendirilmesinde yarar vardır.