
411
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
The relationship between looming cognitive style and health anxiety
In this thesis study, it was aimed to investigate whether looming cognitive style, that was found to be a cognitive vulnerability factor for anxiety disorders by several studies, predicts health anxiety. While studying this relationship, the effect of anxiety sensitivity and intolerance of uncertainty that were other cognitive vulnerabilities related to health anxiety, and some sociodemographic variables that were found to affect health anxiety by conducting analyses in the current study were controlled statistically. The sample of the study was constructed with the convenience sampling method, and the data of 241 participants were included in the sample. Data were collected by applying the Looming Maladaptive Style Questionnaire-Revised, Anxiety Sensitivity Index-3, Intolerance of Uncertainty Scale, Short Health Anxiety Inventory, and demographic information form. Collected data were analyzed by conducting hierarchical regression analysis and it was found that looming cognitive style did not predict health anxiety after controlling the effects of the control variables in question. To make sense of this result, a mediation analysis was conducted as an ad hoc analysis, and it was found that looming cognitive style predicted health anxiety through the mediation of anxiety sensitivity and intolerance of uncertainty. Findings were discussed within the scope of the literature. Keywords: Looming Cognitive Style, Health Anxiety, Intolerance of Uncertainty, Anxiety Sensitivity
Exploring the role of relationship characteristics, maladaptive interpersonal dependency, and social environment on grief and depression symptoms in university students following romantic relationship dissolution
The purpose of the current study was to examine the role of dissolved romantic relationship characteristics, maladaptive interpersonal dependency, and social components (social constraints and perceived social support) on the grief and depression reactions of university students who experienced a romantic relationship dissolution. In the present study, a quantitative, non-experimental, and correlational research method was used, and the current study has a cross-sectional research design. The sample of the current study consisted of 269 university students, who had experienced a romantic relationship dissolution for at least 2 weeks and at most 2 years. Interpersonal Dependency Scale, Multidimensional Perceived Social Support Scale, the revised version of the Social Constraint Scale and the Texas Revised Inventory of Grief, and Beck Depression Inventory were used to obtain data from the participants. The findings showed that the relationship characteristics (except the length of the relationship) predicted grief severity in the expected direction, but none of the relationship characteristics variables significantly predicted depression. Moreover, as maladaptive interpersonal dependency characteristics and social constraints increased, the severity of grief and depression increased. Finally, perceived social support was found to negatively predict depression, but not significantly predict grief severity. The findings of the study were discussed within the framework of the literature and specific theories and recommendations for mental health services were presented.
The relationship between helicopter parenting and eating disorder symptoms in university students: The roles of parental emotional availability and emotion regulation difficulty
This study investigates the relationship between helicopter parenting (HP) and eating disorder symptoms severity, with a focus on the mediating roles of parental emotional availability (EA) and emotion regulation difficulty among a sample of 303 Turkish university students. Quantitative research utilizing online survey was employed. Bivariate correlations and mediation analyses were conducted to analyze the data. The findings revealed an indirect positive association between maternal HP and eating disorder symptoms severity through emotion regulation difficulty. Additionally, paternal HP demonstrated a negative relationship with eating disorder symptoms severity through serial mediation of paternal EA and emotion regulation difficulty. There was a positive association between paternal HP and paternal EA, while the association between paternal EA and emotion regulation difficulty was negative. The results contribute to the growing body of research on the effects of HP on university students and emphasize the importance of considering both parental EA and emotion regulation difficulty in understanding the impact of HP on eating disorders. The findings have implications for parents and mental health professionals in developing interventions and parental education programs to mitigate the potential negative impact of helicopter parenting. Future research directions and limitations are also discussed.
Lisansüstü psikoloji programlarındaki öğrencilerin alan tercihlerinde kişilik, çocukluk çağı örselenme yaşantıları ve algılanan ebeveyn tutumlarının rolü
Bu çalışmanın amacı, lisansüstü psikoloji programlarını tercih eden öğrencilerin (klinik psikoloji programı /diğer psikoloji programları) alan tercihlerinde, çocukluk dönemi örselenme yaşantılarının, algılanan ebeveyn tutumlarının ve kişilik özelliklerinin rolünü incelemektir. Bunun yanında, alan tercihlerinde rol oynayan farklı değişkenlerin de ortaya çıkarılması hedeflenmiştir. Bu amaçlar doğrultusunda karma yöntemlerden eş zamanlı gömülü desen kullanılmıştır. Araştırmanın nicel kısmına, lisansüstü psikoloji programlarında eğitim gören 89 katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcılara sırasıyla Demografik Bilgi Formu, Beş Faktör Kişilik Ölçeği Kısa Formu, Kısaltılmış Algılanan Ebeveyn Tutumları Ölçeği- Çocuk Formu (KAET-Ç) ve Çocukluk Dönemi Örselenme Yaşantıları Ölçeği Kısa Formu (ÇÖYÖ-KF) verilmiştir. Nitel kısımda, lisansüstü psikoloji programlarında eğitim gören 79 öğrencinin açık uçlu bir soruya verdiği yanıtlar tematik analiz yöntemiyle analiz edilmiştir. Nicel araştırma bulguları, klinik dışı diğer psikoloji programlarında eğitim gören öğrencilerin annelerinin tutumunda yüksek düzeyde aşırı koruyuculuk ve reddedicilik, babalarının tutumlarında ise yüksek düzeyde reddedicilik algılama ihtimallerinin fazla olduğunu göstermektedir. Ek olarak bu grubun, kişiliğin duygusal dengesizlik boyutunda daha yüksek puanlar alma olasılığı daha yüksektir. Nitel araştırma bulguları da nicel bulguları desteklemektedir. Alan tercihlerinde etkili görülen faktörler klinik psikoloji programlarında sekiz, diğer psikoloji programlarında beş ana tema altında toplanmıştır. Sonuçlar alanyazın çerçevesinde tartışılmaktadır.
Evli bireylerde cinsel doyum: Cinsel benlik şemaları, meta-duygudurum ve duygu ifadesinin rolü
İnsanlık tarihi boyunca ele alınıp tartışılan cinsel doyumun kavramsallaştırılması hususunda farklı fikirler bulunmakla birlikte evlilikler için önemi konusu araştırmacıları ortak bir paydada toplamıştır. Evlilikler için büyük öneme sahip cinsel doyumun elde edilmesinde pek çok faktörün etkili olabildiği bilinmektedir. Cinsel doyumun elde edilmesine yönelik çalışmalar incelendiğinde, bireylerin duygularını işlemleme becerileri, bireyin kendi cinselliği hakkındaki bilişsel genellemeleri ve duygu ifadeleri konularına değinilmediği fark edilmiş; cinsel doyum ile ilişkili olabileceği düşünülen meta-duygudurum, cinsel benlik şemaları ve duygu ifadesi ilişkilerinin incelenmesi bu tez çalışmasının amacını oluşturmuştur. Yapılan korelasyon ve aracı değişken analizleri sonucunda, ilgili değişkenlerin cinsel doyum ile ilişkili olduğu, meta-duygudurum ile kurulan aracı değişken analizinin anlamlı sonuçlar verdiği ancak cinsel benlik şemalarını içeren aracı değişken analizinin anlamlı olmadığı bulguları edinilmiştir. Bulgular, bireylerin duygularına dikkat etmeleri, duygularını açıklayabilmeleri, duygularını onarabilme ve gerektiğinde değiştirebilme becerilerini kapsayan meta-duygudurumun cinsel doyum ile ilişkili olduğu ve bu ilişkiye duygu ifadesinin aracılık ettiğini gösterir niteliktedir. Bireyin kendi cinsel yaşamı hakkındaki bilişsel genellemeleri ve cinsel doyum arasındaki ilişkiye duygu ifadesinin eşlik etmiyor oluşu ile ilgili değerlendirmelerde bulunulmuştur. Elde edilen bulgular alanyazından edinilen bilgiler dahilinde değerlendirilerek tartışılmış, çalışmanın alanyazına katkıları, sahip olduğu sınırlılıklar ve gelecek çalışmalar için öneriler sunulmuştur.
Yeme bozukluğunda beden ve görünüşle ilgili öz bilinçli duygular
Bu çalışmanın amacı, yeme bozukluğu tanı geçmişi olan ve bozulmuş yeme davranışları ve tutumları sergileyen bireylerde beden ve görünüşle ilişkili suçluluk, utanç, mahcubiyet, haset, öz tiksinme, kibirli gurur ve otantik gurur olmak üzere yedi öz bilinçli duygunun nasıl deneyimlendiğini, anlamlandırıldığını ve düzenlendiğini incelemektir. Bunlara ek olarak, belirtilen yedi duygunun bozulmuş yeme davranışları ve tutumlarında oynadığı rolün daha derinlemesine araştırılması da amaçlanmıştır. Bu amaçlar doğrultusunda, yedi katılımcıyla senaryolara dayalı yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiş ve elde edilen veriler içerik analizi yöntemiyle analiz edilmiştir. Analiz sonucunda tetikleyiciler, duygusal deneyimler, davranışsal deneyimler, bilişsel deneyimler, davranışsal stratejiler ve bilişsel stratejiler olmak üzere 6 ana temaya ulaşılmıştır. Bulgular, genel olarak mevcut alan yazınla uyumlu olup, beden ve görünüşle ilgili olumsuz öz bilinçli duyguların yeme bozukluklarında uyum bozucu bilişsel ve davranışsal örüntülerle deneyimlendiğine işaret etmiştir. Ayrıca, mükemmeliyetçiliğin bedenle ilgili otantik gurur deneyiminin olumlu sonuçlarını engelleyen bir rolü olabileceği tespit edilmiştir. Bununla birlikte, bedenle ve görünüşle ilgili öz bilinçli duyguların hem işlevsel hem de işlevsiz stratejilerle düzenlendiğine ve tıkınırcasına yeme, yemeği kısıtlama davranışlarının duygu düzenleme stratejisi olarak kullanıldığına dair izlenimler edinilmiştir. Anahtar Kelimeler: Bedenle İlgili Öz-bilinçli Duygular, Yeme Bozuklukları, Duygu Düzenleme, İçerik Analizi
Bilişsel davranışçı grup terapisinin serebral palsi tanısı olan çocuklara sahip ebeveynlerde iyi oluş, aile yaşam kalitesi ve sosyal dahil olma üzerindeki etkisi
Bu tez çalışmasının temel amacı; SP'ye sahip çocukları bulunan ebeveynlerde araştırma kapsamında geliştirilen ve 10 oturumdan oluşan Bilişsel Davranışçı Grup Terapisi'nin bireysel iyi oluş, aile yaşam kalitesi ve sosyal dahil olmalarının üzerindeki etkilerinin incelenmesidir. Bu çalışma karma yöntemle gerçekleştirilmiş olup nicel ve nitel yöntemler kullanılmıştır. Çalışma 6 deney ve 6 kontrol grubunda olmak üzere 12 katılımcıdan oluşmaktadır. Veriler standart ölçekler ve yarı-yapılandırılmış görüşmelerden elde edilen verilerin tema analizi yöntemiyle çözümlenmesinden elde edilmiştir. Analizler sonucunda gruplar arası karşılaştırmada ölçeklerde anlamlı bir fark görülmezken; bireysel ölçümlerde güvenilir değişim endeksine göre anlamlı farklar bulunmuştur. Tema analizinden elde edilen bulgular terapiden alınan fayda ve gruba ilişkin değiştirilmesi gereken yanlar olmak üzere iki üst temadan oluşmaktadır. Elde edilen bulgular literatür ışığında tartışılmıştır.
Negatif duygulanım ve çaba gerektiren kontrol mizaç özellikleri ile psikoterapistlerin tükenmişliği arasındaki ilişkide öz bilincin düzenleyici rolünün incelenmesi
Bu çalışma, psikoterapistlerin mizaç özellikleri ile tükenmişlikleri arasındaki ilişkiyi ve öz bilincin bu ilişkide düzenleyici bir rol oynayıp oynamadığını incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın örneklemi Türkiye'de yaşayan 115 kadın ve 12 erkek, toplam 127 psikoterapistten oluşmaktadır. Katılımcılara sırasıyla demografik bilgi formu, Yetişkin Mizaç Ölçeği, Maslach Tükenmişlik Ölçeği ve Öz Bilinç Ölçeği çevrim içi bir platform üzerinden iletilmiştir. Çalışmada öz bilincin mizaç ve tükenmişlik arasındaki ilişkide düzenleyici olması; yani düşük öz bilinç düzeyinde mizaç özellikleri ile tükenmişlik arasındaki ilişkinin anlamlı olması, yüksek öz bilinç düzeyinde ise bu ilişkinin anlamsız olması beklenmektedir. Korelasyon analizleri beklendiği üzere, tükenmişliğin çaba gerektiren kontrol ve deneyim süresi ile negatif, negatif duygulanım ve öz bilinç ile pozitif yönlü anlamlı ilişkiler gösterdiğini ortaya koymuştur. Düzenleyici model analizleri, negatif duygulanım ve çaba gerektiren kontrolün tükenmişlikle ilişkisinde öz bilincin düzenleyici bir rol oynamadığını göstermiştir. Bu sonuçlar, psikoterapistlerin tükenmişlikleri ile ilişkili farklı değişkenlerin araştırılmasının tükenmişlik önleme ve azaltma müdahalelerinin geliştirilmesi için önemli olduğunu göstermektedir.
Perceived parenting attitudes and obsessive compulsive symptoms: Investigating the mediating role of difficulties in emotion regulation
The current study investigated the mediating role of the difficulties in emotion regulation (DER) in the relationship between perceived parenting attitudes and obsessive compulsive symptoms (OCS). Specifically, the predictor roles of paternal and maternal emotional warmth, overprotection, rejection, and emotion regulation difficulties were examined. The mediating role of the DER was also examined. The sample consisted of 344 individuals living in Türkiye, aged 18 years and older. Convenience sampling method was used to reach the participants through social media posts and e-mails. Data collection instruments were the Demographic Information Form, the short form of EMBU ("My Memories of Upbringing") (s-EMBU), Difficulties in Emotion Regulation Scale (DERS), and Maudsley Obsessional-Compulsive Inventory (MOCI). The collected data was analyzed by conducting hierarchical regression analyses and mediation analyses. The findings demonstrated that paternal overprotection, maternal overprotection, and difficulties in emotion regulation significantly predicted obsessive compulsive symptoms. Moreover, DER partially mediated the relationship between maternal overprotection and obsessive compulsive symptoms. The findings were discussed in light of the existing literature.
Çocukluk çağı akran zorbalığının fiziksel görünüme dayalı sosyal karşılaştırmayla ilişkisinde öz-şefkatin aracı rolü
İnsanlar hayatlarının önemli bir bölümünde başkalarıyla etkileşim halindedir. İnsanların kendilerine ilişkin algıları bu etkileşimler tarafından şekillenmekte ve bu etkileşimler aynı zamanda kendilerini nasıl gösterdiklerini de etkilemektedir. Çocukluk çağında bireylerin akranları ile kurduğu iletişim yetişkinlikte de çevreleri ile olan iletişimlerini ve kendilerine karşı tutumlarını farklı şekillerde etkilemektedir. Yapılan araştırmalar çocukluk çağı akran zorbalığına uğramış bireylerin öz-şefkat seviyelerinin daha düşük olduğunu ve kendilerini akranlarına kıyasla daha değersiz, güçsüz, itici vb. hissettiklerini söylemektedir. Bu araştırmalarda sosyal karşılaştırmanın fiziksel boyutuna bakılmamış ve sosyal medya üzerinde konunun çalışılmamış olması araştırmanın amacını oluşturmuştur. Yapılan korelasyon ve aracı değişken analizleri sonrası, öz-şefkatin çocukluk çağı akran zorbalığı ve fiziksel görünüme dayalı sosyal karşılaştırma arasında tam aracılık rolü olduğu görülmüştür. Bulgular çocuklukta akran zorbalığına uğramış bireylerin yetişkinlikte öz-şefkat seviyelerinin düşük olduğunu ve öz-şefkat seviyeleri düşük olan bireylerin daha olumsuz fiziksel görünüme dayalı sosyal karşılaştırma yapmaya meyilli olduğunu göstermektedir. Cinsiyetin ise bu ilişkide düzenleyici bir rolünün olmadığı görülmüştür. Sonuçlar alanyazından elde edilen bilgiler çerçevesinde değerlendirilmiş olup, araştırmanın alanyazına katkısı, sınırlılıkları ve gelecekteki araştırmalar için öneriler sunulmuştur.
Büyüklenmeci ve kırılgan narsizm ile cinsel tutumlar arasındaki ilişkide cinsel benlik şemalarının rolü
Narsistik kişilik özelliklerine sahip kişilerin görece daha olumsuz cinsel tutumları olduğunu gösteren literatür bulguları söz konusudur. Ancak, büyüklenmeci ve kırılgan narsistik kişilik özelliklerine sahip kişilerde bu tutumların farklılaşıp farklılaşmadığı ya da ne ölçüde farklılaştığına dair sınırlı sayıda bilgi mevcuttur. Ayrıca bu olumsuz tutumların nasıl şekillendiğine dair birçok farklı görüş söz konusudur. Bu çalışmanın amacı büyüklenmeci ve kırılgan narsistik kişilik özelliklerine sahip kişilerin cinsel tutumlarını cinsel benlik şemalarını yani kişilerin kendi cinselliklerine yönelik algılarını da dikkate alarak açıklamaya çalışmaktır. Bunun için Narsistik Kişilik Envanteri-16, Kırılgan Narsizm Ölçeği, Cinsel Benlik Şema Ölçeği ve Hendrick Kısa Cinsel Tutumlar Ölçekleri kullanılmış ve çevrimiçi ortamlarda 342 kişiden veri toplanmıştır. Analize hazırlık aşamasında 26 katılımcı veri setinden çıkarılmış ve analize 316 katılımcı ile devam edilmiştir. Yapılan korelasyon ve aracı değişken analizleri neticesinde, ilgili değişkenlerin cinsel tutumlar ile ilişkili olduğu, büyüklenmeci narsistik kişilik özellikleri ve cinsel tutumlar arasındaki ilişkide şehvetli/tahrik edici cinsel benlik şemasının aracı rolü olduğu, kırılgan narsistik kişilik özellikleri ve cinsel tutumlar arasındaki ilişkide hem şehvetli/tahrik edici hem de sevgi dolu/şefkatli cinsel benlik şemasının aracı rolü olduğu görülmüştür. Bu bulgulara göre, büyüklenmeci narsistik kişilik özelliklerine sahip bireylerin ve kırılgan narsistik kişilik özelliklerine sahip bireylerin kendi cinselliklerini şehvetli/tahrik edici cinsel benlik şemasıyla tanımlaması cinsel tutumlarını olumsuz olarak etkilemektedir. Ayrıca, kırılgan narsistik kişilik özelliklerine sahip kişilerin kendi cinselliklerini sevgi dolu/şefkatli cinsel benlik şemasıyla tanımlamıyor olmasını da bu kişilerin cinsel tutumlarını olumsuz olarak etkilemektedir. Elde edilen bulgular literatürden edinilen bilgiler ışığında değerlendirilerek tartışılmış, çalışmanın literatüre katkıları, sınırlılıkları ve gelecek çalışmalar için öneriler sunulmuştur.
2023 Kahramanmaraş depremleri sonrasında psikososyal destek sağlayan psikologlarda dolaylı travma, dolaylı travma sonrası büyüme ve dolaylı travma sonrası yıpranma arasındaki ilişkide başa çıkma stratejileri ve mesleki faktörlerin incelenmesi
This study examined the vicarious trauma (VT) experienced by psychologists providing psychosocial support after the 2023 Kahramanmaraş earthquakes. It explored the mediator roles of coping strategies and the moderator roles of professional factors (supervision and training on psychological trauma) in the relationships between VT and both vicarious posttraumatic growth (VPTG) and vicarious posttraumatic depreciation (VPTD). The sample included 122 psychologists who provided post- earthquake psychosocial support and worked in clinical settings, recruited via purposive and snowball sampling on social media. Data were collected using the Demographic Information Form, Vicarious Trauma Scale, Ways of Coping Questionnaire, and Posttraumatic Growth and Depreciation Inventory—Expanded Version. Results of analyses showed that both seeking refuge in fate and seeking refuge in supernatural forces mediated the relationship between VT and VPTG. No coping strategy predicted VPTD or mediated the VT-VPTD relationship. Of the professional factors, only supervision predicted VPTG, while neither supervision nor training on psychological trauma predicted VPTD or moderated the VT-VPTG/VPTD relationships. These findings emphasize the need to include spiritual coping strategies and effective supervision into support programs for psychologists in post-disaster settings. Strengths, limitations, and future research directions are discussed.
Yetişkin bağlanma stillerinin ayrılık sonrası yasla ilişkisinde eski partnere yönelik bilgi arayışının aracı rolü
Genç yetişkinler için oldukça önemli hale gelen romantik ilişkiler sona erdiğinde kayıp yaşayan bireyler ayrılık sonrası yas sürecine girebilmektedir. Bu çalışmada, yetişkin bağlanma stilleri ve eski partnere yönelik bilgi arayışının bu sürece etkisi incelenmiştir. Araştırma örneklemini Türkiye'de bulunan ve yaşları 18 ila 30 arasında değişen 168 kadın ve 43 erkek katılımcı oluşturmaktadır. Katılımcılar sırasıyla Sosyo-demografik Bilgi Formu, Bilgi Arayışı Anket Formu, Ayrılık Sonrası Yas Ölçeği ve İlişki Ölçekleri Anketi'ni çevrimiçi olarak doldurmuştur. Bu tez çalışmasında; ayrılık sonrası yas güvenli bağlanma stili ile negatif yönlü, saplantılı bağlanma stili ve bilgi arayışı ile pozitif yönlü ilişkili bulunmuştur. Bulgular, ayrılık sonrası daha sık bilgi arama davranışında bulunan kişilerin yas şiddetlerinin daha yüksek olma eğiliminde olduğunu göstermektedir. Ancak yapılan aracı değişken analizleri, ayrılık sonrası geçen süre ve ilişki ciddiyeti kontrol edildiğinde bile, bilgi arayışının bağlanma stilleri ve ayrılık sonrası yas arasındaki ilişkiye aracılık etmediğini göstermiştir. Ek olarak, yarı-yapılandırılmış görüşmelerle katılımcıların ayrılık sonrası sürece dair deneyimleri tematik analiz yardımıyla incelenmiştir. Buna göre; ayrılığın genç yetişkinler için kayda değer bir hadise olduğu, ayrılık sonrası geçen süre ve ilişki ciddiyetinin belirleyici olduğu, adaptasyonun zaman aldığı, bilgi arayışının bu adaptasyonu olumsuz etkileyebileceği ve bu süreçte katılımcıların başvurdukları baş etme yöntemleri ortaya konmuştur. Nitel ve nicel analiz sonuçları, alan yazın bulguları ışığında değerlendirilmiş; bu çalışmanın katkıları ve sınırlılıkları tartışılmış, klinik doğurguları ve gelecek çalışmalar için öneriler sunulmuştur.
Terapistlerin cinsellik ile ilgili konuları ele alma biçimlerinin vinyet tekniği kullanılarak incelenmesi
Mevcut tez çalışmasının amacı, terapistlerin cinsellik ile ilgili konulardaki rahatlık düzeylerini ve bu konuları ele alma biçimlerini cinsel işlev bozukluğu ve cinsel doyum ile ilişkili vinyetler üzerinden incelemektir. Ek olarak bu çalışma cinsellik ile ilgili konuları çalışmada algılanan yetkinlik ve aileden gelen seks pozitif ve seks negatif tutumları anlamayı hedeflemiştir. Bu amaç doğrultusunda nitel bir araştırma yürütülmüştür. Çalışmaya psikoloji lisans ve klinik psikoloji yüksek lisans programlarından mezun, en az bir en fazla on senedir aktif olarak psikoterapi uygulayan on dört terapist katılmıştır. Katılımcılar ile yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiş ve elde edilen veriler şablon analizi (template analysis) yöntemiyle analiz edilmiştir. Analizler sonucunda terapistlerin yorumları iki üst tema altında toplanmıştır. Bunlar (1) rahatlık ve (2) ele alma biçimleri olarak isimlendirilmiştir. İlk üst tema olan rahatlık; danışan özellikleri, danışan ve terapist arasındaki ilişkiye dair özellikler ve terapist özellikleri olarak belirlenmiştir. İkinci üst tema olan ele alma biçimleri ise ekol filtresinde ve patolojize etme/etmeme eğiliminden oluşmaktadır. Bu boyutlar ilgili alan yazın çerçevesinde tartışılmış; çalışmanın katkıları, sınırlılıkları ve gelecek araştırmalar için önerilere yer verilmiştir.
Öz-eleştirel ruminasyon ve reaktif satın alma arasındaki ilişkide öz-farkındalığın rolünün incelenmesi
Bireyler, yaşamları boyunca çeşitli olumsuz durumları ve duyguları deneyimlemektedir. Olumsuz durum ve duygular doğaları gereği acı veridir. Bu acı ile başa çıkabilmek için bireyler bazen kompulsif satın alma gibi işlevsel olmayan baş etme yollarını kullanmaktadır. Tez çalışmasının amacı yetişkin bireylerde öz-eleştirel ruminasyon ve kompulsif satın almanın alt boyutu olan reaktif satın alma arasındaki ilişkiyi incelemek ve bu ilişkide öz-farkındalığın aracı rolünü test etmektir. Çalışmanın örneklemi 167 katılımcıdan oluşmaktadır. Tez çalışmasında sırasıyla Demografik Bilgi Formu, Öz-eleştirel Ruminasyon Ölçeği, Kompulsif Satın Alma Ölçeği'nin reaktif satın alma alt boyutu ve Öz-Bilinç Ölçeği'nin içsel öz-farkındalık alt boyutu kullanılmıştır. Yapılan aracılık analizinin bulguları incelendiğinde öz-eleştirel ruminasyon ile reaktif satın alma davranışı arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki varken öz-eleştirel ruminasyon ile öz-farkındalık ve öz-farkındalık ile reaktif satın alma davranışı arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki vardır. Ancak beklenenin aksine öz-eleştirel ruminasyon ile reaktif satın alma davranışı arasındaki ilişkiye öz farkındalık aracılık etmemektedir. Bulgular, mevcut alanyazın bağlamında tartışılmıştır.
Terapistlerin seanslar arası deneyimlerinin zorlayıcı ve tatmin edici anlar bağlamında incelenmesi
Bu tez çalışmasının temel amacı, terapistlerin seanslar arası yaşadıkları zorlayıcı ve tatmin edici deneyimleri derinlemesine anlamaktır. Nitel bir yöntem benimsenmiş ve Yorumlayıcı Fenomenolojik Analiz (YFA) yaklaşımı kullanılmıştır. Çalışmanın katılımcılarını yedi yeni başlayan ve yedi deneyimli terapist oluşturmaktadır. Terapistlerle yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiş ve elde edilen veriler yorumlayıcı fenomenolojik yaklaşımı doğrultusunda analiz edilmiştir. Analizler sonucunda, yeni başlayan ve deneyimli terapistlerin deneyimleri "zorlayıcı" ve "tatmin edici" anlar çerçevesinde sunulmuştur. Zorlayıcı anlara ilişkin iki üst tema belirlenmiştir: (1) Zorlanmak da terapistliğimin bir parçası ve (2) Seanslar bitti ama o anlar beni bırakmadı. Tatmin edici anlara ilişkin ise yine iki üst tema ortaya çıkmıştır: (1) Tatmin olmak da terapistliğimin bir parçası ve (2) Seanslar bitti ama o anlar hep benimleydi. Elde edilen temalar, ilgili alan yazın çerçevesinde tartışılmıştır.
Cinsel şiddete maruz kalan kadınların psikoterapi deneyimi: Kadınlar bize ne anlatmak istiyor?
Bu tez çalışmasının temel amacı; yetişkinlik yaşamında cinsel şiddete maruz bırakılmış kadınların psikoterapi deneyimini derinlemesine anlamaktır. Bu hedefe ulaşmak için nitel bir çalışma yürütülmüştür. Çalışma örneklemini 18 yaş ve sonrası cinsel şiddete maruz bırakılmış ve en beş seans psikoterapi almış beş kadın katılımcı oluşturmaktadır. Kadınlar ile yarı-yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiş ve elde edilen veriler yorumlayıcı fenomenolojik analiz ile incelenmiştir. Analizler sonucunda beş tema ortaya çıkmıştır. Bunlar sırasıyla; (1) Psikoterapiye Giden Yol Engellerle Dolu, (2) Bir Yara Mağarasında Yaşıyoruz, (3) İyileşmeye Açılan Alan: Terapiden Beklentiler, (4) Kimseye Anlatamadım: Cinsel Şiddeti Anlatmak Cesaret İstiyor, (5) Psikoterapiden Kazanımlar. Söz konusu temalar ilgili literatür ışığında tartışılmıştır.
Psikoterapi seanslarında terapistlerin kopma anlarındaki otantisite deneyiminin ve otantisitenin profesyonel kimlikteki yerinin incelenmesi
Bu tez çalışmasında deneyimli terapistlerin ve yüksek lisans eğitiminin süpervizyon döneminde olan terapistlerin psikoterapi seanslarındaki kopma anlarında otantisiteyi nasıl deneyimlediklerinin ve otantisitenin profesyonel kimliklerinde nasıl bir yeri olduğunun incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma Yorumlayıcı Fenomenolojik Analiz ile yürütülmüş olup amaçlı örneklem ile ulaşılan toplam on iki katılımcı çalışmaya dahil edilmiştir. Analiz sonucunda elde edilen temel bulgulardan biri deneyimli terapistlerin kopma anını merak duygusu ile anlamaya çalıştıklarını ve otantisiteyi bu anlarda yarar sağlayacak bir araç gibi kullandıklarını gösterirken süpervizyon sürecindeki terapistlerin kopma anlarında hissettikleri kaygı ile bu anlarda profesyonel kimlikleri ile hareket ederek kopma anıyla baş etme eğiliminde olduklarını göstermiştir. Diğer bir bulgu deneyimli terapistlerin profesyonel kimlik ile otantisiteyi bütünleşmiş ve esnek bir şekilde deneyimlediklerini ve otantisiteyi profesyonel sınırlar içinde terapötik bir araç olarak kullanabildiklerini gösterirken süpervizyon sürecindeki terapistlerin profesyonel kimlik ile hareket ettiklerinde kendilerini daha güvende hissettiklerini ve hata yapma kaygısı ile otantisiteden uzaklaşabildiklerini göstermiştir. Bulgular alan yazında yer alan çalışmalar ışığında tartışılmıştır.
Sosyal medyada psikoloji: İzlenimler ve psikoterapi beklentileri
Bu tez çalışmasının amacı; sosyal medyadaki psikoloji temalı içeriklerin psikoterapiye ilişkin beklentileri nasıl şekillendirdiğini ve içeriklere yönelik izlenimleri hem daha önce psikoterapi deneyimi olmayan bireyler hem de psikoterapistlerin perspektifinden incelemektir. Bu amaç doğrultusunda psikoterapi deneyimi olmayan on iki birey ve sosyal medyadaki psikoterapi içerikleri hakkında bilgisi olan on iki psikoterapistle yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler refleksif tematik analiz yöntemiyle analiz edilmiştir. Bireyler sosyal medyada psikoterapiye dair edinilen bilgilerin kimi zaman kendilerine ve psikoterapi sürecine katkısını vurgularken kimi zaman kafa karışıklığı yaratabileceğini belirtmişlerdir. Psikoterapistler ise, bu içeriklerin bireyin psikoterapi beklentilerini çeşitli yönlerde şekillendirirken kişilere zarar verici etkileri olabileceğini de vurgulamışlardır. Her iki grup da içeriklerin psikoterapiye yönlendirici etkisi olduğunu ifade etmiştir. Bulgular, sosyal medyadaki psikoloji temalı içeriklerin kişiler üzerindeki ve psikoterapi beklentilerine yönelik etkisinin çift yönlü olabileceğini göstermektedir. Bu nedenle psikoterapistlerin bu beklentileri dikkate alarak süreci yapılandırmalarının önemi ortaya konmaktadır.
Belirsizliğe tahammülsüzlük ve ekolojik kaygı arasındaki ilişkide stresi değerlendirme ve başa çıkma tarzlarının aracı rolünün incelenmesi
Son yıllarda yapılan araştırmalar, giderek artan sayıda kişinin ekolojik kaygı deneyimlediğini göstermektedir. Bununla birlikte, ekolojik kaygının ortaya çıkış sürecine etki eden ortak mekanizmalar net değildir. Mevcut tez çalışmasında, belirsizliğe tahammülsüzlük ve ekolojik kaygı arasındaki ilişkide stresi değerlendirme ve stresle başa çıkma tarzlarının aracılık rolü incelenmiştir. Çalışmanın örneklemini 362 kadın (%70.42) ve 152 erkek (%29.58) olmak üzere toplam 514 kişi oluşturmaktadır. Çalışmada veri toplama amacıyla Sosyodemografik Bilgi Formu, Belirsizliğe Tahammülsüzlük Ölçeği, Stres Değerlendirme Ölçeği, Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği, Hogg Eko-Kaygı Ölçeği ve İki Boyutlu Sosyal İstenirlik Ölçeği kullanılmıştır. Önerilen model yapısal eşitlik modellemesi yoluyla test edilmiştir. Çalışmanın bulguları, ekolojik kaygı ile belirsizliğe tahammülsüzlük, tehdit ve kontrol dışı değerlendirmesi ile duygu odaklı başa çıkma tarzı arasındaki ilişkiye işaret etmektedir. Ekolojik kaygı konusunda yapılan çalışmalardaki kuramsal temel eksikliği göz önüne alındığında mevcut tez çalışmasının alanyazına katkıda bulunacağı düşünülmektedir. Buna ek olarak, ekolojik kaygıyı oluşturan ortak mekanizmaların belirlenmesi, psikolojik müdahale programlarının geliştirilmesine temel oluşturma potansiyeli açısından da klinik uygulamaya bilgi sunmaktadır. Bulgular, alanyazındaki çalışmalar çerçevesinde değerlendirilmiştir.
Uyum bozucu hayal kurma ile kişilik inançları arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolünün incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, uyum bozucu hayal kurma ile kişilik inançları arasındaki ilişkiyi incelemek ve bu ilişki üzerinde duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolünü araştırmaktır. Ek olarak, bu ilişkiye duygu düzenleme güçlüğünün "açıklık, amaçlar, dürtü, stratejiler ve kabul etmeme" alt boyutlarından hangisinin en güçlü aracılık etkisi gösterdiğini incelemek amaçlanmıştır. Bu kapsamda, 287 katılımcıdan oluşan örnekleme Demografik Bilgi Formu, Uyumsuz Hayal Kurma Ölçeği, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği-Kısa Form ve Kişilik İnanç Ölçeği-Kısa Form sunulmuştur. Hipotezlerin test edilmesi için korelasyon analizi, basit aracılık analizi ve çoklu paralel aracılık analizi uygulanmıştır. Sonuçlara göre; tüm kişilik inançları ile uyum bozucu hayal kurma arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur. Bunun yanında; duygu düzenleme güçlüğünün şizoid kişilik inancı ile uyum bozucu hayal kurma arasındaki ilişkide tam aracı; çekingen, bağımlı, pasif-agresif, obsesif-kompulsif, antisosyal, narsistik, histrionik, paranoid ve sınırda kişilik inancı ile uyum bozucu hayal kurma arasındaki ilişkide ise kısmi aracı olduğu ortaya konmuştur. Ek olarak, bu aracılık ilişkilerinde duygu düzenleme güçlüğünün alt boyutlarından yalnızca dürtü kontrol güçlüğünün anlamlı şekilde aracılık gösterdiği ortaya konmuştur. Bu sonuçlar, uyum bozucu hayal kurmanın kişiliğe özgü inanç ve deneyimler ile bağlantılı olduğunu ve duygu düzenleme güçlüğünün, özellikle dürtü kontrolündeki zayıflığın uyum bozucu hayal kurmanın gelişiminde rol oynadığını ortaya koymuştur. Elde edilen bulgular literatür ışığında tartışılmıştır.
Suçluluk ve utanç duyguları ile öz-eleştirel ruminasyon arasındaki ilişkide bilişsel ayrışmanın rolünün incelenmesi
Kabul ve Kararlılık Terapisi kuramındaki bilişsel ayrışmanın zorlayıcı duyguların ve negatif düşüncelerin psikolojik sağlık üzerindeki negatif etkilerini hafifletici bir işlevinin olduğu bilinmektedir. Mevcut çalışmanın amacı suçluluk ve utanç duyguları ile öz-eleştirel ruminasyon arasındaki ilişkinin bilişsel ayrışma düzeyi tarafından düzenlenip düzenlenmediğini ve belirtilen değişkenler arasındaki ilişkileri incelemektir. Bu ilişkiler araştırılırken psikopatoloji düzeyi kontrol edilmiştir. Çalışmanın örneklemi kolaylıkla ulaşılabilen örnekleme yoluyla oluşturulan 18-72 yaş aralığındaki 293 katılımcıdan oluşmaktadır. Veri toplama aracı olarak, suçluluk ve utanç duygularını ölçmek amacıyla Suçluluk ve Utanç Ölçeği, öz-eleştirel ruminasyonu ölçmek amacıyla Öz-Eleştirel Ruminasyon Ölçeği, bilişsel ayrışma düzeyini ölçmek amacıyla Drexel Ayrışma Ölçeği, psikopatoloji düzeyini kontrol etmek amacıyla Kısa Semptom Envanteri ve demografik bilgi formu kullanılmıştır. Toplanan verilerin analizinde kategorik değişkenlere ilişkin grup karşılaştırmaları, korelasyon analizleri ve suçluluk ve utanç duyguları için iki ayrı düzenleyicilik analizi gerçekleştirilmiştir. Analiz bulguları utanç ve suçluluk duygularının öz eleştirel ruminasyon ile pozitif yönde anlamlı bir ilişkisinin olduğunu ve bu ilişkilerin bilişsel ayrışma düzeyi tarafından düzenlenmediği göstermiştir. Elde edilen sonuçlar alanyazın çerçevesinde değerlendirilmiştir.
Testing the effect of cognitive behavioral group psychotherapy on the relapse tendency in individuals who have received substance abuse treatment
The aim of this study is to examine the effects of cognitive behavioral group therapy and irrational beliefs that are believed to be related to relapses, psychological resilience, emotion regulation and the effects in self-efficacy variables of individuals in the substance use tendencies (substance use desires and substance use probabilities) who have been treated with substance dependence.It is an experimental study based on research, experiment and control group and pre-test, post-test model. Cognitive Behavioral model based group therapy was applied in the study to reduce the relapse tendency levels of the substance-treated young people through psychological endurance, self-efficacy, irrational beliefs and emotional regulation variables. 24 participants aged 18-24 years who had used and treated substance within the scope of supervised release by the Ministry of Justice, 12 were experimental and 12 were randomly assigned to the control group. Variables in the study were measured by self-assessment scales; Relapse prediction scale, Difficulties in Emotion regulation scales (DERS), Resistance Scale, General self-efficacy scale and irrational beliefs scale. These five scales were given as pre-tests for the experimental and control group. For the experimental group, cognitive behavioral group therapy sessions were conducted by the researcher for 13 weeks as a weekly session. For the control group, no studies were conducted on drug addiction and relapse, and in some weeks information was provided on topics other than research topics. The final test was given to the experimental and control group after the end of the experiment group process. Findings obtained at the end of the experimental process were examined with "Anova for Mixed Measurements" and "t test for Relative Measurements". Analyzes revealed that there was no significant change in the control group, while the participants in the substance-dependence treatment group showed a significant decrease in the likelihood of substance use and substance use after cognitive behavioral group therapy. When the variables considered to be related to relapses were examined, it was seen that in the experimental group there was a significant decrease in the irrational beliefs and emotions regulation strength scores after cognitive behavioral group therapy and a significant increase in the scores of the psychological resilience scores. In the control group, no significant change was found between pre-test and post-test. There was no significant difference in self-efficacy between study and control groups before and after the study. The results were interpreted by considering the relativistic effect of cognitive behavioral theory and therapy, the relativity of the variables used in the study, and the relation with cognitive behavioral approach.
Meme kanseri hastalarında cerrahi müdahele öncesi ve sonrası evrede gestalt temas biçimlerinin başa çıkma biçimlerine etkisi
Meme kanseri hastalarında kullanılan Gestalt terapi, diğer hümanistik terapi türlerinde olduğu gibi yalnızca hastalık kavramı üzerinde yoğunlaşmak yerine bireyin sahip olduğu potansiyeli kullanarak sağlığı yani bedensel ve ruhsal iyilik halini ortaya çıkarmak ister. Çevre ile temasa geçerken ortaya çıkan ilişki çarpıtmaları veya temasın yön değiştirmesi temas engellemeleri olarak adlandırılmıştır. Bu çalışmada, Gestalt temas biçimleri ve engelleri kapsamında meme kanseri tanısı almış kadınların, tedavi süreci boyunca üç farklı dönemde kullandıkları temas engellerine dair dönüşümlerinin saptanması amaçlanmıştır.
Erkek heteroseksüel ve homoseksüel bireylerin çocukluk çağı travması ile bağlanma stilleri ve bilişsel duygu düzenleme stratejileri arasındaki ilişki
Bu araştırmada erkek heteroseksüel ve homoseksüel bireylerin çocukluk çağı travması ile bağlanma stilleri ve bilişsel duygu düzenleme stratejileri arasındaki ilişki incelenmiştir. Örneklemi İstanbul ilinde yaşayan, cinsel kimliğini erkek olarak tanımlayan 150 homoseksüel ve 150 heteroseksüel olmak üzere toplamda 300 kişi oluşturmuştur. Veri toplama aracı olarak kişilere Kişisel Bilgi Formu, İlişki Ölçekleri Anketi, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği ve Bilişsel Duygu Düzenleme Stratejileri Ölçeği uygulanmıştır. Araştırmada elde edilen veriler IBMM SPSS Statistics 24 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Farklılıkların belirlenmesinde Mann Whitney U Testi, Çok Faktörlü Varyans Analizi uygulanmıştır. Ayrıca ölçekler arasındaki ilişkilerin düzeyleri Spearman Korelasyon Analizi ile belirlenmiştir. Edinilen bulgular doğrultusunda hipotezlerin doğrulukları incelenmiştir. Bu çalışmanın sonucunda, çocukluk çağı tarvaması, bilişsel duygu düzenleme stratejileri ve bağlanma stilleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Cinsel yönelim açısından ise iki grup arasında farklılaşma olduğu görülmüştür. Literatürün ise bu çalışmaya konu olan kısımlarının, özellikle cinsel kimlik, cinsel yönelim alanlarında belirgin eksiklikler gösterdiği gözlenmiştir. Homoseksüel bireylerin yaşadıkları problemleri daha iyi anlayabilmek adına çalışmaların arttırılması gerekmektedir.
Dil kullanımı ile depresyon ilişkisinde varoluşsal iyi-oluş ve duygusal zekânın aracılık rolü
Bu araştırma dile dökülemeyen yaşantı ve duyguların, ruh sağlığı üzerinde nasıl etki bıraktığını tespit etme, bu çıkarımdan hareketle çözümleme ve olumsuz etkileri en aza indirgeme adına önerilerde bulunabilme bilinciyle yapılmıştır. Yapılan bu çalışmada dil kullanımının depresyona olan etkisi varoluşsal iyi oluş ve duygusal zekâ aracı değişkenleri üzerinden incelenmiştir. Çalışma, yaşları 14-19 arasında olan 512 ergen bireyden oluşmakta olup bu katılımcıların 218'i kadın, 294'i erkektir. Araştırmada ölçüm araçları olarak;Demografik Bilgi Formu, Dil Hakkındaki İnançlar Ölçeği (BAFL), Varoluşsal İyi-Oluş Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, Duygusal Zekâ Özellik Ölçeği–Kısa Formu uygulanmıştır. Veriler SPSS 21.0'de düzenlenip yapılsal model bakımından test edilmek adına Lisrel 8.51 programından yararlanılmıştır. Elde edilen bulgularla hipotez doğrulanmaya çalışılmıştır. Yapılan araştırma sonucunda elde edilen bulgulara göre, dil kullanımı ile depresyon arasındaki ilişkinin arka planında varoluşsal iyi oluş ve duygusal zekânın aracılık etkisinin olduğu görülmüştür. Tüm sonuçlar literatüre göre tartışılmış, araştırma ve uygulamaya yönelik ileride yapılabilecek çalışmalar önerilmiştir. Anahtar sözcükler: dil kullanımı, depresyon, varoluşsal iyi oluş, ontolojik iyi oluş, duygusal zekâ, yaşam doyumu, öyküsel yaklaşım.
Mutlak gerçek ihtiyacı ile depresyon ilişkisinde ontolojik iyi-oluş ve duygusal zekânın aracılık rolü
Bu araştırmanın amacı, mutlak gerçek ihtiyacının depresyon üstündeki etkisinde ontolojik iyi oluş ve duygusal zekânın aracılık ilişkisinin olup olmadığını incelemektir.Çalışma yaşları 14-18 arası değişen toplamda 512 öğrenciden oluşmakta olup bunlardan 218'i kadın, 294'ü erkek katılımcılardır. Mutlak gerçek ihtiyacı ile depresyon ilişkisini ontolojik iyi oluş ve duygusal zekâ değişkeni aracılığı ile ölçmek amacıyla çalışmada katılımcılara veri toplama aracı olarak örneklemin demografik özelliklerini belirlemek için Demografik Bilgi Formu, mutlak gerçek ihtiyacı puanlarını belirlemek için Mutlak Gerçek İhtiyacı Ölçeği, Ontolojik İyi Oluş Ölçeği, ruh sağlığını ölçmek için Kısa Semptom Envanteri Depresyon Alt boyutu ve Duygusal Zekâ Özellik Ölçeği-Kısa Formu olmak üzere çalışmada toplam 5 adet ölçek kullanılmıştır. Araştırmada alanyazın kapsamında öne sürülen hipotezler araştırma verileri ile doğrulanmıştır.Yapılan yapısal model analizine göre, mutlak gerçek ihtiyacının ontolojik iyi oluş ve duygusal zekâ üzerinden depresyon ile ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır.Tüm sonuçlar ilgili alanyazına göre tartışılmış ve uygulamaya yönelik ileride yapılabilecek çalışmalar önerilmiştir. Anahtar sözcükler: mutlak gerçek ihtiyacı, ontolojik iyi oluş, depresyon, duygusal zekâ
Heteroseksüel çift ilişkisi içindeki kadınlarda çocukluk çağı travmalarının ve semptomlarının ilişki istikrarı ile arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı heteroseksüel ilişki içindeki kadınların, çocukluk çağı travmaları ve semptomları ile ilişki istikrarı arasında anlamlı bir ilişki olup olmadığının incelenmesidir. Araştırmanın evrenini kolaydan örneklem yöntemiyle seçilmiş Türkiye'de yaşayan, 18-62 yaş arası 317 katılımcı oluşturmaktadır. Kadınların çocukluk çağı travmalarına ait veriler "Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği", semptoma ait veriler "Kısa Semptom Envanteri", ilişkilerine dair veriler "İlişki İstikrarı Ölçeği" ve demografik değişkenlere ilişkin veriler araştırmacı tarafından hazırlanan "Demografik Form" kullanılarak elde edilmiştir. Araştırmanın sonucuna göre çalışma durumuna göre seçeneklerin niteliğinin değerlendirilmesi ve çocukluk çağı travması arasında istatistiksel açısından anlamlı bir fark göstermektedir. Medeni duruma göre çocukluk çağı travması, seçeneklerin niteliğinin değerlendirilmesi ve bağlılık arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu bulunmuştur. İlişki süresi ile ilişki yatırımı ve bağlılık puan ortalamaları istatistiksel olarak anlamlı bir fark göstermektedir. Birlikte yaşadığı kişiye göre seçeneklerin niteliğinin değerlendirilmesi ve bağlılık istatistiksel açıdan anlamlı bir fark göstermektedir. Çocuk sahibi olma ile ilişki doyumu ortalamalarının arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görülmüştür. Semptomun varlığına göre çocukluk çağı travmaları, ilişki doyumu, seçeneklerin niteliğinin değerlendirilmesi ve bağlılık arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görülmüştür. Cinsel istismar ile ilişki doyumu, seçeneklerin niteliğinin değerlendirilmesi ve bağlılık arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Duygusal ihmal, depresyon ve olumsuz benlik ile ilişki doyumu ve bağlılık arasında da negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Anksiyete, olumsuz benlik, somatizasyon ve hostilite ile fiziksel istismar, cinsel istismar, duygusal istismar, duygusal ihmal ve fiziksel ihmal arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur. Anksiyete, somatizasyon ve hostilite ile ilişki doyumu arasında negatif yönde anlamlı ilişki bulunurken; depresyon ile seçeneklerin niteliğinin değerlendirilmesi, fiziksel istismar, cinsel istismar, duygusal istismar, duygusal ihmal ve fiziksel ihmal arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Çocukluk Çağı Travması, İlişki İstikrarı, Depresyon, Anksiyete
The association between posttraumatic stress disorder and trauma-related guilt, shame, fear, and sense of control in women with sexual trauma
Peri-trauma emotional reactions and sense of control have been shown to be important predictors of post-traumatic stress disorder (PTSD) in various groups of trauma survivors. It is not clear how these reactions exert their impact on PTSD. One hypothesis could be that post-trauma fear due to an ongoing sense to threat to safety and sense of helplessness in life, trauma-related shame and guilt cognitions mediate the association between peri-trauma reactions and PTSD. These post-trauma reactions have been reported to be associated with PTSD. The present study examined these associations using structural equation modeling (SEM) in sexual trauma survivors. Data from 601 women with sexual trauma history were collected using the Facebook advertisement tool. Survivors completed online versions of Trauma-Related Guilt Inventory, Trauma-Related Shame Inventory, Fear and Loss of Control Scale and Traumatic Stress Symptom Checklist and rated their peri-trauma fear / distress / discomfort and sense of control. Both the measurement model and the structural model provided an acceptable fit. The findings provided support to the hypothesis that the relationship between PTSD symptom severity and peri-trauma distress and sense of control is mediated through post-trauma fear and helplessness responses and trauma-related shame but did not support the mediatory role of guilt cognitions. These findings highlight the important role played by post-trauma emotional reactions in traumatic stress and suggest that effective psychological interventions aimed at reducing fear and shame and enhancing sense of control over one's life would be effective in improving traumatic stress symptoms in survivors of sexual trauma.
Evli bireylerin evlilikte problem çözme becerilerinin duygusal zeka ve algılanan ebeveyn ilişkisi yönünden incelenmesi
Bu çalışma, evli bireylerin evlilikle ilgili problemleri çözme becerilerinde, duygusal zeka ve algılanan ebeveyn ilişkisinin yordayıcı olup olmadığını belirlemek amacıyla, 342 (226 kadın, 116 erkek) evli birey üzerinde yürütülmüştür. Araştırma ilişkisel tarama modeline göre desenlenmiştir. Veriler internet üzerinden toplanmıştır. Çalışmada veri toplama aracı olarak "Kişisel Bilgi Formu", "Evlilikte Problem Çözme Ölçeği", "Duygusal Zeka Özelliği Ölçeği – Kısa Form" ve "Algılanan Ebeveyn İlişkisi Ölçeği" kullanılmıştır. Veriler, IBM SPSS Statistics 22 paket programında, bağımsız örneklem t testi, iki yönlü ANOVA, çoklu doğrusal regresyon ve hiyerarşik regresyon yöntemleri ile analiz edilmiştir. Araştırmanın bulgularına göre, evlilikte problem çözme becerileri; evlilik süresine, çocuk sahibi olunmasına, çatışmayı kimin başlattığına ve kişinin eşinde sağlıkla ilgili bir problem olmasına göre anlamlı biçimde farklılaşmaktayken; cinsiyete, yaşa, çalışma durumuna ve kişinin kendisinde sağlıkla ilgili bir problem olmasına göre anlamlı biçimde farklılaşmamaktadır. Aynı zamanda evlilikte problem çözme becerilerinin evlilik süresine, çocuk sahibi olunması ve çatışmayı kimin başlattığına göre farklılaşmasında, yaş ve çalışma durumuna göre farklılaşmamasında cinsiyetin etkisinin olmadığı görülmektedir. Evli bireylerin evlilikle ilgili problemleri çözme becerilerinin, algılanan anne ilgisiz, koruyucu ve demokratik tutum ile anlamlı ilişkisi olduğu; algılanan anne otoriter ve bağımlı tutumla ise anlamlı bir ilişkinin olmadığı görülmektedir. Evlilikle ilgili problemleri çözme becerilerinin, algılanan baba otoriter, ilgisiz, koruyucu ve demokratik tutumla anlamlı ilişkisi olduğu; algılanan baba bağımlı tutumla ise anlamlı bir ilişkinin olmadığı görülmektedir. Ayrıca evlilikte problem becerilerini, duygusal zeka birinci sırada, algılanan ebeveyn ilişkilerinden anne demokratik ve bağımlı tutumlar ikinci sırada yordamaktayken; algılanan baba ebeveyn ilişkileri yordamamaktadır. Elde edilen bulgular literatür ışığında tartışılarak klinisyenlere ve sonraki araştırmalara yönelik öneriler sunulmuştur.
Üstbilişlerin obsesif kompulsif belirtiler, kaygı ve dürtüsellik üzerindeki etkisinin incelenmesi
Bu çalışmada üstbilişler ile obsesif kompulsif belirtiler, dürtüsellik ve kaygı arasındaki ilişkiler ve obsesif kompulsif belirti, dürtüsellik ve kaygı gruplarının üstbilişler açısından farklılıkları incelenmiştir. Araştırmanın örneklemi 18 ve 56 yaşları arasında 300 kişiden oluşmaktadır. Araştırmada katılımcıların üstbilişlerini değerlendirmek için Üstbilişler Ölçeği-30, dürtüsellik düzeylerini belirlemek için Barrat Dürtüsellik Ölçeği Kısa Formu, kaygı düzeylerini belirlemek için Durumluk / Sürekli Kaygı Envanteri- Sürekli Kaygı Ölçeği ve obsesif kompulsif belirti düzeyini değerlendirmek için Vancouver Obsesif Kompulsif Ölçeği kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, üstbilişlerin obsesif kompulsif belirtileri, kaygı ve dürtüselliği yordadığı bulunmuştur. Obsesif kompulsif belirtileri üstbilişlerin alt faktörlerinden endişenin tehlikeli ve kontrol edilemez olduğuna dair olumsuz inançlar ve düşünceleri kontrol ihtiyacı yordarken; kaygıyı endişenin tehlikeli ve kontrol edilemez olduğuna dair olumsuz inançlar, düşünceleri kontrol etme ihtiyacı ve bilişsel güvensizlik; dürtüselliği ise bilişsel güvensizlik alt boyutları yordamaktadır. Obsesif kompulsif belirtiler, kaygı ve dürtüsellik arasında üstbilişler açısından fark bulunmuştur ve fark kaygı ve dürtüsellik grupları arasında görülmektedir. Mevcut çalışmanın ve gelecekteki çalışmaların ışığında obsesif kompulsif belirtiler, kaygı ve dürtüsellikle ilgili psikopatolojilerin önlenmesi ve tedavisi ve obsesif kompulsif bozukluğun sınıflanması konusunda gelişmelerin sağlanması beklenmektedir.
Üniversitedeki kız öğrencilerin yeme tutumlarının yaşam doyumu ve çocukluk çağı travmaları ile ilişkisi
Bu araştırmada üniversitede okuyan kız öğrencilerde yeme tutumlarının çocukluk çağı travması ve yaşam doyumu ile ilişkisi araştırılmıştır. Araştırmaya İstanbul'daki çeşitli devlet ve vakıf üniversitelerinde eğitim gören 268 kız öğrenci dahil edilmiştir. Öğrencilere sosyodemografik bilgi formu ile birlikte, Yeme Tutumları Testi, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği ve Yaşam Doyumu Ölçeği uygulanmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre çocukluk çağı travmaları yeme tutumları ve yaşam doyumu üzerinde anlamlı etki yaratmaktadır. Çocukluk çağı travmalarından duygusal istismar, fiziksel istismar, duygusal ihmal ve cinsel istismar yeme bozuklukları düzeyini artırırken; duygusal istismar, fiziksel ihmal ve duygusal ihmal, yaşam doyumu düzeyini azaltmaktadır.
Orta yaş grubundaki bireylerin otomatik düşünce düzeylerinin depresyon, anksiyete ve pozitif-negatif duygular üzerindeki etkisi
Bilişsel davranışçı terapiler ruh sağlığı alanında günümüzde yaygınlaşan psikoterapilerdir. ABC modeli olarak bilinen modeli temel alarak (B)'deki işlevsel olmayan düşünce yapılarını psikopatolojik rahatsızlıkların tedavisinde kullanan bu terapötik yaklaşımın en önemli unsuru düşüncelerdir. Otomatik düşüncelerin de çekirdek inanışlar, irrasyonel inanışlar gibi diğer düşünce yapıları arasında tedavide önemli bir yeri vardır. Bu araştırmanın ana amacı; orta yaş grubundaki bireylerin otomatik düşüncelerinin anksiyete, depresyon, pozitif ve negatif duygular üzerinde etkisinin olup olmadığının incelenmesidir. Otomatik düşüncelerin, depresyonun, anksiyetenin, pozitif ve negatif duyguların cinsiyet, yaş, medeni durum gibi sosyo-demografik değişkenlere göre farklılaşıp farklılaşmadığının belirlenmesi de araştırmanın alt amaçlarını oluşturmaktadır. Bu araştırma; bireylerin sahip oldukları otomatik düşünce yapılanmalarının depresyon, anksiyete, pozitif ve negatif duygu üzerindeki etkisini orta yaş grubu üzerinde test etmek ve literatürdeki mevcut bulguları doğrulamakla birlikte bilimsel anlamda literatüre bir katkı sağlamak amacıyla tasarlanmıştır. İlişkisel tarama modeline uygun olarak düzenlenmiş araştırmanın örneklemini kolaydan örnekleme yöntemiyle seçilmiş Denizli ilinde yaşayan, 30 ile 50 yaş arası 247 katılımcı oluşturmaktadır. Katılımcılara veri toplama araçları olarak, örneklemin demografik özelliklerini belirlemek için "Demografik Bilgi Formu", otomatik düşünce düzeylerini belirlemek için "Otomatik Düşünceler Ölçeği", depresyon düzeylerini belirlemek için "Beck Depresyon Envanteri", anksiyete düzeylerini belirlemek için "Beck Anksiyete Ölçeği", pozitif ve negatif duygu düzeylerini belirlemek için "Pozitif ve Negatif Duygu Ölçeği" uygulanmıştır. Verilerin analizinde Tek Yönlü Varyans Analizi(ANOVA), Pearson Korelasyon Analizi, Basit Doğrusal Regresyon Analizi, Bağımsız Gruplar t-Testi kullanılmıştır. Analiz sonuçlarına göre; cinsiyet değişkenine bakıldığında kadınların anksiyete düzeylerinin erkeklere göre daha yüksek olduğu ; yaş değişkenine bakıldığında yaş ilerledikçe negatif duygunun azaldığı; medeni durum değişkenine bakıldığında ise bekar bireylerin otomatik düşünce düzeylerinin evli bireylere kıyasla daha fazla olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Araştırmadan elde edilen bir diğer önemli bulgu ise otomatik düşüncelerin depresyon, anksiyete, pozitif ve negatif duygular üzerinde anlamlı bir yordayıcı olduğu sonucuna varılmıştır. Bulguların gerekli önleyici ve tedavi planlamalarında önemli rol oynacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Otomatik Düşünceler, Depresyon, Anksiyete, Pozitif ve Negatif Duygu, Orta Yaş Grubu.
Özel eğitim merkezlerinde çalışan çeşitli meslek gruplarının bilişsel esneklik ve psikolojik dayanıklılık düzeylerinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı, özel eğitim merkezlerinde görev yapan özel eğitim öğretmenlerinin, fizyoterapistlerin ve psikologların gösterdikleri bilişsel esneklik ve psikolojik dayanıklılık düzeylerinin bazı değişkenler açısından incelenmesidir. Bu araştırmanın örneklem grubunu 2017-2018 İstanbul İli Avrupa yakasında bulunan MEB' e bağlı özel eğitim ve rehabilitasyon merkezinde çalışan özel eğitim öğretmenleri, fizyoterapistler ve psikologlar olmak üzere 116 katılımcı oluşturmaktadır. Araştırmada veriler, Demografik Bilgi Formu, Bilişsel Esneklik Ölçeği ve Yetişkinler için Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği ile elde edilmiştir. Verilerin analizinde normal dağılmayan veriler için Kruskal Wallis H, Mann Whitney U ve Spearman Sıralama Korelasyon Katsayısı, normal dağılım gösteren veriler için T testi ve One Way Anova analizleri kullanılmıştır. Araştırma sonucunda; katılımcılardan özel eğitim öğretmenleri ve psikologların bilişsel esneklik düzeylerinin fizyoterapistlerden anlamlı derecede daha yüksek olduğu bulunmuştur. Katılımcılardan özel eğitim öğretmenleri ve psikologların psikolojik dayanıklılık düzeylerinin fizyoterapistlerden daha yüksek olduğu saptanmıştır. Son olarak bilişsel esneklik ölçeği puanları ile psikolojik dayanıklılık ölçeği puanları arasında pozitif yönde ve zayıf düzeyde anlamlı bir ilişki bulunmuştur.
Heteroseksüel gençlerin flört şiddetine yönelik söylemleri
Bu çalışmanın amacı Türkiye'de yaşayan gençlerin flört şiddetine dair söylemlerine kaynaklık eden "açıklayıcı repertuarların" ve konuşmalar esnasında ortaya çıkan "ideolojik ikilemlerin" incelenmesidir. Çalışmanın katılımcılarını 18-30 yaş aralığında 8 kadın ve 7 erkek oluşturmaktadır. Her bir katılımcıyla bireysel olmak üzere toplamda 15 ayrı görüşme yapılmıştır. Görüşmeler ses kayıt cihazına kaydedilmiş, bilgisayar ortamında yazılı hale dönüştürülmüş ve metinler söylem analizi ile incelenmiştir. Konuşma metinlerinde Toplumsal Cinsiyet, Biyoloji, Sevgi, İlişki olmak üzere olmak üzere dört açıklayıcı repertuara ulaşılmıştır. Bunlara ek olarak, "Şiddet Kabul Edilemez/Kabul Edilebilir Şiddet" şeklinde adlandırabileceğimiz bir ideolojik ikilemin söz konusu olduğu görülmüştür. Bulgulara genel olarak bakıldığında, ataerkil ve iki-kutuplu cinsiyet ideolojisine dayalı toplumsal cinsiyet normlarının, ilişkilerde partnerlerin rol, sorumluluk ve beklentilerinin oluşmasında belirleyici olduğu; ilişkilerde bu beklentilerin karşılanmamasının flört şiddetine zemin hazırladığı, meşruiyet kazandırdığı ve partnerlerin 'sevgiyi' sorgulamasına neden olduğu söylenebilir. Söz konusu toplumsal cinsiyet normlarıyla bağlantılı olarak, katılımcılar romantik ilişki pratikleri ve gereklilikleri, insanın ve/veya erkeğin biyolojik/doğal yapısı veyahut "sevgi" üzerinden flört ilişkilerinde görülen şiddeti olağanlaştırmakta, meşrulaştırmakta ve/veya şiddetin varlığını kabul etmemektedirler. Anahtar Kelimeler: Flört Şiddeti, Toplumsal Cinsiyet, Söylem Analizi, Açıklayıcı Repertuarlar, İdeolojik İkilemler
Kanadalı ve Türk üniversite öğrencilerinin öz anlayış, merhamet ve duygusal zekalarının karşılaştırılması
Bu araştırma sosyo-demografik özelliklere göre Kanadalı ve Türk üniversite öğrencilerinin öz anlayış, duygusal zeka ve merhamet duygularının arasında fark olup olmadığını araştırmaktadır. Araştırma 10 yıldan fazla süredir Kanada'da yaşamak koşuluna bakılarak; Toronto ve Ryersen üniversitesindeki öğrencilerle, Türkiye'de yaşayan İstanbul Arel Üniversitesi, İstanbul Kültür Üniversitesi ve Sabahattin Zaim Üniversitesi'ndeki üniversite öğrencileri ile yapılmıştır. Araştırmaya katılan üniversite öğrencileri; psikoloji, psikolojik danışmanlık ve rehberlik, mühendislik, hukuk, tıp, işletme bölümünde okuyan kişilerden oluşmaktadır. Araştırmada Kanadalı öğrencilere uygulama yapılırken Öz Anlayış ölçeği, Duygusal Zeka Ölçeği, Merhamet ölçeklerinin yabancı versiyonları kullanılmıştır. Türkiye'de ise Tükçeye adapte edilmiş, geçerliliği ve güvenirliği yapılmış ölçeklerin Türkçe versiyonları kullanılmıştır. Araştırma verileri Spss 23 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırma analizlerinde T-testi, Korelasyon analizi, Çok yönlü varyans analizi ve Manova yöntemi kullanılmıştır. Araştırma bulguları Türk üniversite öğrencilerinin öz anlayış düzeylerinin, Kanadalı üniversite öğrencilerinin öz anlayış düzeylerinden daha yüksek olduğu yönündedir. Aralarındaki fark istatiksel açıdan anlamlı bulunmuştur. Üniversite öğrencilerinin duygusal zeka ölçeği alt ölçeği olan sosyallik ülkeye göre farklılaşmaktadır. Türkiye'de yaşayan katılımcıların puan ortalaması Kanada'da yaşayan katılımcıların puan ortalamasından anlamlı biçimde yüksektir. Merhamet Ölçeğinin alt ölçekleri; sevecenlik, umursamazlık, bağlantısızlık ve ilişki kesme yaşanılan ülkeye göre farklılaşmaktadır. Türkiye'de yaşayan katılımcıların sevecenlik alt ölçeği puan ortalaması Kanada'da yaşayan katılımcıların sevecenlik alt ölçeği puan ortalamasından anlamlı biçimde yüksektir. Kanada'da yaşayan katılımcıların umursamazlık, bağlantısızlık ve ilişki kesme alt ölçekleri puan ortalaması Türkiye'de yaşayan katılımcıların umursamazlık, bağlantısızlık ve ilişki kesme viii alt ölçekleri ortalamasından anlamlı biçimde yüksektir. Ülke ve sınıf düzeyi değişkenine ilişkin sosyallik, duygusal zeka genel ve ilişki kesme alt ölçekleri puan ortalaması arasında anlamlı derecede fark bulunmuştur. Bununla birlikte duygusallık, sevecenlik ve bilinçli farkındalık alt ölçekleri, kadın katılımcıların puan ortalaması, erkek katılımcıların puan ortalamasından anlamlı şekilde yüksektir. Umursamazlık, bağlantısızlık ve ilişki kesme alt ölçekleri ise, erkek katılımcıların ortalaması, kadın katılımcıların ortalamasından anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Anahtar Kelime: Duygusal Zeka, Öz Anlayış, Merhamet
Üniversite öğrencilerinin yaşam doyumlarının kaygı düzeyleri ile ilişkisinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı üniversite öğrencilerinin yaşam doyumları ve kaygı düzeylerini; cinsiyet, yaş, okunulan fakülte, sosyoekonomik düzey, anne-bab tutumu, gelecekten beklenti ve dini inanç değişkenlerine göre incelemektir. Araştırmanın örneklemi, 2017-2018 öğreim yılında İstanbul Arel Üniversitesi, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi'nin farklı bölümlerine devam etmekte olan 246 üniversite öğrencisinden oluşmaktadır. Öğrencilerin yaşam doyumu düzeyini belirlemek amacıyla Diener ve ark.(1985) tarafından geliştirilen ve Köker (1985) tarafından Türkçeye uyarlaması yapılan "yaşam doyumu ölçeği"; kaygı düzeylerini belirlemek amacıyla da Beck ve ark. (1988) tarafından geliştirilen ve Ulusoy ve ark.(1998) tarafından Türkçeye uyarlaması yapılan "beck anksiyete ölçeği"; bağımsız değişkenlerle ilgili bilgileri elde etmek amacıyla da araştırmacı tarafından oluşturulan "kişisel bilgi formu" kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre üniversite öğrencilerinin yaşam doyumu ve kaygı düzeyleri; cinsiyet, yaş, okunulan fakülte, sosyoekonomik düzey, anne-baba tutumu, gelecekten beklenti ve dini inanç değişkenlerine göre değişmektedir. Bulgular doğrultusunda sonuçlar tartışılmış olup önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Yaşam doyumu, Mutluluk, Durumluluk- sürekli kaygı, Üniversite Öğrencileri, İyi oluş.
Sağlık çalışanlarının anksiyete ve depresyon düzeylerinin Cenevre Duygusal Veritabanı görselleri kısa formunun değerlik ve uyarılma dereceleri üzerindeki etkisinin incelenmesi
Bu araştırmada sağlık çalışanlarının anksiyete ve depresyon düzeyleri ile pozitif, negatif ve nötr tema içerikli GAPED görsellerinden yararlanılarak oluşturulmuş kısa formun değerlik ve uyarılma dereceleri arasındaki ilişki incelenirken, diğer taraftan ülkemiz normlarına uygun, duygu alanında yapılacak çalışmalarda kullanılabilecek bir veri tabanı oluşturulabilir mi sorusuna cevap aranmıştır. Literatür taramalarında benzer bir çalışmaya rastlanmamıştır. GAPED (Cenevre Duygusal Resim Veri tabanı) görsellerinden seçilen 60 görselin yer aldığı kısa formun değerlik (hoşa gitme, beğenme) ve uyarılma (etkilenme) puan ortalamaları İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi Özel Gaziosmanpaşa Hastanesi'nde 230 sağlık çalışanının katılımı ile incelenmiştir. Veri toplama aracı olarak Cenevre Duygusal Resim Veri tabanı Kısa Formu, Demografik Bilgi Formu, Beck Depresyon Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği kullanılmıştır. Araştırmanın deneysel uygulamalarında katılımcılardan, bilgisayar ekranında 4 sn. süreyle izletilen görsellerin her birini değerlik ve uyarılma boyutunda 1-9 arası puanlanmaları istenmiş ve elde edilen veriler SPSS 22,0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Veriler normal dağılım göstermediğinden non-parametrik analizler kullanılmıştır. Katılımcıların cinsiyet, yaş, el tercihleri, görme bozukluğu ve uyku bozukluğu değişkenlerinin farklılık gösterip göstermediği Mann Whitney U-Testi ile, eğitim durumu, sigara kullanımı, günlük kahve ve çay tüketimi değişkenlerinin farklılık gösterip göstermediği Kruskal Wallis H-Testi ile analiz edilmiştir. Beck Anksiyete Ölçeği ve Beck Depresyon Ölçeği puanları ile Cenevre Duygusal Resim Kısa Formu puanları arasındaki ilişkinin incelenmesinde ise Spearman Korelasyon analizinden faydalanılmıştır. Pozitif, negatif, nötr görsellerin değerlik ve uyarılma puan ortalamalarının cinsiyet, yaş, eğitim durumu, görme bozukluğu değişkenine göre farklılaştığı, sağlık çalışanlarının anksiyete düzeylerinin cinsiyet, yaş, eğitim durumu değişkenine göre, depresyon düzeylerinin yaş, eğitim durumu ve uyku bozukluğu değişkenine göre farklılaştığı saptanmıştır. Sağlık çalışanlarının anksiyete düzeyleri ile negatif görsellerin değerlik puan ortalamaları arasında zıt yönlü zayıf anlamlı bir ilişki, anksiyete düzeyleri ile negatif görsellerin uyarılma puan ortalamaları arasında doğrusal zayıf anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu araştırma psikoloji, nöroloji ve ilgili diğer bilim alanlarda duygu açığa çıkaracak bir veri tabanı oluşturma çalışmalarının bir ön çalışması niteliğindedir. Anahtar Kelimeler: GAPED, Duygu, Anksiyete, Depresyon, Sağlık çalışanı
Ontolojik iyi-oluşun duygusal zeka ile ilişkisi
Bu araştırmanın amacı ontolojik iyi oluşun duygusal zeka üzerindeki etkisinin ortaya koyulmasıdır. Araştırma yaşları 14-18 arası değişen toplam 502 öğrenciden oluşmakta olup, bunların 215'i kız ve 287'si erkektir. Katılımcılara veri toplama aracı olarak Demografik Bilgi Formu, Ontolojik İyi-Oluş Ölçeği ve Duygusal Zeka Özellik Ölçeği–Kısa Formu olmak üzere beş ölçek uygulanmıştır. Araştırmada literatür çerçevesinde öne sürülen hipotezler araştırma verileri ile doğrulanmıştır. Yapılan analizlere göre duygusal zekanın ontolojik iyi oluş tarafından yordandığı sonucuna ulaşılmıştır. Ontolojik iyi oluşun alt boyutları ayrı ayrı değerlendirilecek olursa; aktivasyon, umut ve pişmanlık alt boyutları iyi oluşu yordamaktadır. Öte yandan, alt boyut olan hiçlik, iyi oluş düzeyine etki etmemektedir. Tüm sonuçlar ilgili literatüre göre tartışılmış ve uygulamaya yönelik ileride yapılabilecek çalışmalar önerilmiştir.
Duygu düzenleme güçlükleri ile orthorexia nevrosa arasındaki ilişkide erken dönem uyumsuz şemaların etkisi
Bu çalışmanın temel amacı erken dönem uyumsuz şemaların duygu düzenleme güçlükleri arasındaki ilişkide depresyon ve orthorexia nervosa'nın rolünü araştırmaktır.Amaç doğrultusunda araştırmacı tarafından hazırlanan Sosyodemografik Ölçeği, Young Şema Ölçeği (YŞÖ – S3), Duygu Düzenleme Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği ve Ortho-15 Ölçeği kullanılmıştır. Kullanılan ölçekler 2016 yılında 18- 65 yaş arasında değişen 235 kişiye uygulanmıştır. Ölçeklerden elde edilen veriler, önce bir çok korelasyon analizi ile incelenmiştir. Orthorexia nervosa'nın alt boyutlarından duygusal alan ile zedelenmiş sınırlar/abartılı standartlar asında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Ayrıca demografik veriler ile de orthorexia nervosa arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Daha sonra orthorexia nervosa'nın alt boyutları ile cinsiyet arasında t-testi yapılmıştır. Erken dönem uyumsuz şemalar, orthorexia nervosa ve depresyon yordayıcılarını saptamak için üç hiyerarşik çoklu regresyon analizi yapılmıştır.
Travma sonrası hayata küsme bozukluğunun olumlu ve olumsuz ruh sağlığı üzerindeki etkisinde dünyaya ilişkin varsayımların aracılık etkisi
Bu çalışmanın amacı, dünyaya ilişkin varsayımların travma sonrası hayata küsme bozukluğu ile olumlu ve olumsuz ruh sağlığı arasındaki ilişki üzerindeki aracılık etkisini genel popülasyonda incelemekti. Araştırmanın örneklemini yaşları 18 ile 74 arasında değişen toplam 262 kişi (101 erkek ve 161 kadın) oluşturmaktadır. Katılımcılar travma sonrası hayata küsme bozukluğu, dünyaya ilişkin varsayımlar, duygusal iyi oluş ve depresyon şiddetini değerlendiren öz-bildirim ölçekleri doldurdular. Yapısal eşitlik modeli analizleri, dünyaya ilişkin varsayımların, travma sonrası hayata küsme ve depresyon şiddeti arasındaki ilişkiye aracılık ettiğini ortaya koymuştur. Öngörüldüğü gibi, analizler, dünyaya ilişkin varsayımların travma sonrası hayata küsme ile duygusal iyi oluş arasındaki ilişki üzerinde bir aracılık etkisi olduğunu göstermektedir. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, dünyaya ilişkin varsayımların ruh sağlığı üzerinde önemli bir etkisi vardır. Bu nedenle, dünyaya ilişkin varsayımların psikoterapide önemle ele alınması gereken bir konu olduğu anlaşılmaktadır. Anahtar Sözcükler: Travma sonrası hayata küsme bozukluğu, dünyaya ilişkin varsayımlar, depresyon, duygusal iyi oluş, yapısal eşitlik modellemesi.
Bilinçli farkındalığın, mutlak gerçek ihtiyacı ile ruh sağlığı arasındaki ilişkide aracı değişken rolü
Bu araştırmanın amacı bilinçli farkındalığın, bireylerin kendileri hakkında mutlak bilme ihtiyacı ile ruh sağlığı arasındaki ilişkide ne derece aracılık rolü olduğunun açığa çıkarılmasıdır. Araştırmanın evrenini kolaydan örneklem yöntemiyle seçilmiş İstanbul'da yaşayan, 16 - 55 yaş arası katılımcılar oluşturmaktadır. Katılımcılara veri toplama araçları olarak, örneklemin demografik özelliklerini belirlemek için Demografik Bilgi Formu, katılımcıların mutlak gerçek ihtiyacı puanlarını belirlemek için Mutlak Gerçek İhtiyacı Ölçeği (Şimşek,2013), ruh sağlığını ölçmek için Kısa Semptom Envanteri'nin alt boyutları olan Depresyon ve Kaygı Alt Ölçek maddeleri (Derogatis, 1992), ve farkındalıklarını ölçmek için Bilinçli Farkındalık Ölçeği (Özyeşil, Arslan, Kesici ve Deniz, 2011) olmak üzere çalışmada toplam dört adet ölçek verilmiştir. Aracı olup olmadığı test edilen bilinçli farkındalığın yapısal eşitlik modellemesinde yapılan analizlerinin sonuçları için oluşturulan ölçme modeli ve yapısal model geçerli uyum iyiliği değerleri vermiştir. Analiz sonuçlarına göre bilinçli farkındalığın, mutlak gerçek ihtiyacı ile ruh sağlığı arasında var olan ilişkide kısmi aracı olarak rol oynadığı sonucuna varılmıştır. Bunun psikoterapi süreçlerinde değerlendirilebilecek önemli bir sonuç olduğu varsayılabilir. Anahtar Kelimeler: Mutlak Gerçek İhtiyacı, Depresyon, Anksiyete, Bilinçli Farkındalık
Borderline kişilik bozukluğu ve bipolar duygudurum bozukluklarında erken dönem uyumsuz şemaların karşılaştırılması
Bu çalışma, erken dönem uyumsuz şemaların borderline kişilik bozukluğu (BKB) ile bipolar duygudurum bozukluğu (BB) üzerinde yordayıcı etkisinin olup olmadığını belirleyebilmek amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla her iki bozukluğa ait şema boyutları elde edilmiş, daha sonra bu şema boyutları karşılaştırılarak bozuklukların şemalar açısından benzerlik ve farklılıkları tespit edilmiştir. Mevcut olan farklılıkların bozukluklar arasında ayırıcı tanı amacıyla kullanılıp kullanılamayacağı değerlendirilmiştir. Araştırma için gerekli olan verileri toplamak amacıyla klinik alandan 32 BKB tanısı alan, 30 BB tanısı alan toplam 62 kişiye ulaşılmıştır. Katılımcılara Young Şema Ölçeği Kısa Form-3 (YŞÖ-KF3), Borderline Kişilik Envanteri (BKE) ve Duygudurum Bozuklukları Ölçeği (DBÖ) uygulanmıştır. Elde edilen veriler üzerinde bağımsız örneklemler için t-testi yapılarak değişkenler arasındaki ilişki incelenmiştir. Analizler sonucunda cezalandırıcılık ve yüksek standartlar dışındaki tüm şema boyutları BKB tanısı alanlarda BB tanısı alanlara göre anlamlı derecede yüksek çıkmıştır. Şema Ölçeği'nden elde edilen bu sonuç, şema boyutlarının klinik alanda sıklıkla birbirine karıştırılan bu iki bozukluk için yordayıcı nitelikte olduğunu ve ayırıcı tanı amacıyla kullanılabileceğini göstermektedir. Ayrıca BKB olanlarda BKE toplam puan sonuçları BB olanlara oranla anlamlı derecede yüksek çıkmıştır. Bu sonuç da BKE'nin BKB için tanı amacıyla kullanılabileceğini ve BKB'yi BB'den ayırt etmede işlevsel olduğunu göstermektedir. BKE sonuçları bu şekilde olmasına rağmen DBÖ puanlarının BKB olanlar ile BB olanlar arasında anlamlı olacak kadar farklılaşmadığı bulunmuştur. Bu sonuç DBÖ'nün bozukluklar üzerinde ayırt edici etkisinin olmadığını göstermektedir. Bulunan tüm bu analiz sonuçları bulgular kısmında ayrıntılı olarak açıklanmış, sonuç kısmında da mevcut literatür ışığında değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Erken Dönem Uyumsuz Şemalar, Bipolar Duygudurum Bozukluğu, Borderline Kişilik Bozukluğu, Şema Terapi.
Biriciklik Kaynakları Ölçeği (BKÖ): Biriciklik Kaynakları Ölçek geliştirme çalışması
Gerçekleştirilen çalışmada, bireylerin kendilerini hangi alanlarda ve hangi düzeyde biricik/özgün olarak değerlendirdiklerini anlayabilmek için Biriciklik Kaynakları Ölçeği (BKÖ) geliştirilmiştir. Biriciklik üzerine gerçekleştirilen çalışmalara değinildiğinde, literatürde; Biriciklik Algısı ve Biriciklik İhtiyacı'nın araştırıldığı ve ölçekler geliştirildiği görülmektedir. Gerçekleştirilmiş çalışmalar genel anlamı ile bireylerin, kendilerini biricik olarak algılayıp algılamadıklarını; biricik olmayı, bir ihtiyaç olarak değerlendirip değerlendirmediklerini ve kişilerin biricikliklerini ne düzeyde değerlendirdikleri yönünde veri sağlamaktadır. Gerçekleştirilen çalışmalara ek olarak, geliştirilen BKÖ ile bireylerin kendilerini, hangi alanlarda ve hangi düzeylerde biricik olarak değerlendirdiklerinin, içeriğinin anlaşılırlığı açısından da belirleyici olabileceği düşünülebilir. Gerçekleştirilen ön çalışmada; Ölçeğin İlk Formu 24 madde iken, ilk uygulamada edinilen verilerin analizleri doğrultusunda, madde sayısı 12 olarak belirlenmiştir. Bu 12 maddenin; 7 maddesi içsel-kişisel boyutu, 5 maddesi ise dışsal- kişisel boyutu oluşturmaktadır. Bireylerin kendilerini biricik olarak değerlendirmelerini sağlayan bu iki kaynaktan; içsel- kişisel boyut, bireylerin kendileri hakkında değerlendirmelerini içerirken, dışsal-kişisel boyut ise; bireylerin kendileri hakkında, çevre faktörünün etkisini de göz önünde bulundurduğu değerlendirmelerini içerdiği düşünülebilir. Araştırmanın ikinci uygulama aşamasında ise; random seçilen örneklem grubuna, Biriciklik Kaynakları Ölçeği ve farklı ölçekleri içeren bir ölçek bataryası uygulanmış, ölçekler arası korelasyon bulunduğu saptanmıştır. Ek olarak; elde edilen sonuçlar ile literatürde yer alan, benzer ölçek uygulamaları bulunan çalışmalara ait sonuçlar uyum göstermektedir. Son olarak; gerçekleştirilen test tekrar-test çalışmasında ise, Pearson Korelasyon katsayıları; hem içsel- kişisel (r= .82) ve dışsal-kişisel (r= .76) hem de toplam puanda (r= .83) yüksek korelasyon gösterdiği belirlenmiştir. Böylelikle; random seçilen, 478 katılımcının oluşturduğu farklı örneklem gruplarında gerçekleştirilen çeşitli uygulamalar sonucunda elde edilen verilerin analizi neticesinde, psikometrik bir ölçüm aracı elde edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Biriciklik, Biriciklik Kaynakları, İçsel- Kişisel boyut, Dışsal- Kişisel boyut
Bilişsel Çarpıtmalar Ölçeği'nin Türçeye uyarlanması geçerlik ve güvenirlik çalışması
Bu çalışmanın amacı Covin ve Dozois (2011) tarafından geliştirilen Bilişsel Çarpıtmalar Ölçeği'ni Türkçeye uyarlamak ve geçerlik-güvenirlik analizlerini yapmaktır. Çalışma, ölçeğin Türkçeye uyarlanması, kültür ile uyumu ve bunun sonucunda da daha güvenilir sonuçların elde edilmesini amaçlamaktadır. Bu çalışma kapsamında 10 bilişsel çarpıtma türü ve 5 ruh sağlığı değişkeni değerlendirilmiştir. Değerlendirilen depresyon, anksiyete, ruminasyon gibi ruh sağlığı değişkenleri ile bilişsel çarpıtmalar arasında anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Bunun yanı sıra bilişsel çarpıtmaların kendi aralarında yapılan analizler de anlamlı ilişkiler olduğunu ortaya çıkarmıştır, yani bilişsel çarpıtmalar birbirlerini tetiklemekte ve bir düşünce tarzı olarak tüm hayatı etkilemektedirler. Uyarlaması yapılan ölçek ile bilişsel hataları tespit etmek mümkün olmaktadır. Böylece bilişsel çarpıtmaların neden olabileceği hastalıklar da önlenip tedbir alınabilecektir. Bu açıdan önemli olan bu çalışmada kullanılan ölçek ile hastanın bilişsel çarpıtmaları saptanıp bu yönde bir terapinin uygulanması da mümkün olabilecektir. Anahtar Sözcükler: Bilişsel Çarpıtmalar Ölçeği, Bilişsel Çarpıtmalar, Geçerlik-Güvenirlik
İrrasyonel inanışların kişisel biriciklik algısına olan etkisi ve birbirleriyle olan etkileşimleri
Bu çalışmada, kişisel biriciklik algısının, irrasyonel inançlarla ilişkisi ve birbiriyle olan etkileşimleri incelenmiştir. Literatürde kişisel biriciklik algısı ile ilgili çok az sayıda çalışma vardır. Bunun yanında rasyonel duygucu davranışçı terapide yer alan irrasyonel inançlar, ruh sağlığı alanında birçok araştırmaya konu olmuştur. Araştırmada Tutumlar ve İnanışlar Ölçeği 2; aşırı talepkarlık, rahatsız olmaya katlanamama, felaketleştirme ve kendi kendine derecelendirme irrasyonel inancına ek olarak başarı, rahatlık ve onaylanma irrasyonel talepleri ortaya çıkarmak için kullanılmıştır. Kişisel Biriciklik Algısı Ölçeği ise, kişinin kendisini ne ölçüde biricik – eşsiz hissettiğini ölçmek için değerlendirilmiştir. Demografik yapı ile ilgili analizlerin yanında çoklu doğrusal regresyon modelleri ve korelasyon analizleri gerçekleştirilmiştir. Sonuçlara göre tüm irrasyonel inanışların, kişisel biriciklik algısı ile aralarında negatif yönde ilişkisi ortaya konmuştur. Ayrıca, aşırı talepkarlık, kendini derecelendirme, rahatsız olmaya katlanamama irrasyonel inanışlarına, onaylanma talebi eşlik ettiğinde kişisel biriciklik algısı değişkenini yordadığı görülmüştür. Başarı talebinin eşlik ettiği durumlarda ise tüm irrasyonel inanışların kişisel biriciklik algısı değişkenini yordamadığı görülmüştür. Rahatlık talebinin ise sadece aşırı talepkarlık irrasyonel inancı ile birlikteyken kişisel biriciklik algısı değişkenini yordadığına dair bulgulara ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kişisel Biriciklik Algısı, İrrasyonel İnançlar, Rasyonel İnançlar
Sigara kullanan bireyler ile kullanmayan bireylerin stresle başa çıkma becerileri ve anksiyete düzeylerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı sigara kullanan bireyler ile kullanmayan bireylerin stresle başa çıkma becerileri ve anksiyete düzeyleri arasındaki ilişkiyi ortaya konulmasıdır. Ek olarak, araştırmada bireylerin cinsiyet, yaş, medeni durum, eğitim düzeyi, sigara kullanma durumları gibi değişkenlerin stresle başa çıkma becerileri ile anksiyete düzeyleri üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Araştırmaya İstanbul ilinde yaşayan sigara içen ve sigara içmeyen bireyler arasından rastlantısal olarak seçilen 225 birey alınmıştır. Aynı zamanda bireylerin demografik özelliklerini öğrenmek adına Kişisel Bilgi Formu ve değişkenleri ölçmek adına da Stresle Baş Etme ve Beck Anksiyete ölçekleri uygulanmıştır. Elde edilen verilerin analizinde Mann Whitney U, Kruskal Wallis H ve Spearman Koreslasyon Testleri kullanılmıştır. Araştırmada sosyo-demografik özelliklere göre bakıldığında; sigara içmeyen bireylerin iyimser yaklaşım ve sosyal destek arama puanları sigara içen bireylerin iyimser yaklaşım ve sosyal destek arama puanlarına oranla daha yüksek olduğu, sigara içen erkeklerin kendine güvenli yaklaşım puanları sigara içen kadınların kendine güvenli yaklaşım puanlarına oranla daha yüksek olduğu, sigara içen ve gelir düzeyi orta ve alt olan bireylerin anksiyete puanları sigara içen ve gelir düzeyi iyi olan bireylerin anksiyete puanlarına oranla daha yüksek olduğu gibi sonuçlarına ulaşılmıştır. Araştırmada yer alan bireylerin yaş, medeni durum, meslek gibi sosyo-demografik özelliklere göre de anlamlı sonuçlar elde edilmemiştir. Ayrıca; sigara içen bireylerin sigara içme süreleri arttıkça bireylerin sosyal destek arama yaklaşım düzeylerinin düşmekte olduğu ve sigara içen bireylerin günde içtikleri sigara miktarları arttıkça bireylerin çaresiz yaklaşım düzeylerinin artmakta olduğu görülmüştür. Araştırmanın sonunda yer alan tartışma bölümünde bulgulara dayalı olarak araştırmacılara ve alanda çalışan psikolojik danışmanlara yönelik önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Stres, Stresle Başa Çıkma Becerileri, Anksiyete
Türkiye örnekleminde, narsisistik özellik, öz-şefkat ve duygu düzenleme güçlüğü arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırma narsisistik kişilik özelliği gösteren bireylerin bu kişilik özelliği gösterme düzeyleri arttıkça duygu düzenleme güçlüklerinde ve öz şefkatlerinde nasıl bir farklılık olacağına bakabilmek ve farklılık var ise bu farklılığın hangi yönde olacağını tespit edebilmek amacıyla yapılmıştır. Bu amaç doğrultusunda gönüllülük esasına göre 49 üniversite öğrencisine ve 183 üniversite mezununa; demografik bilgi formu, narsisistik kişilik envanteri (NKE), duygu düzenleme güçlüğü ölçeği ve öz şefkat ölçeği uygulanmıştır. Ölçeklerin uygulanmasından sonra sorulara cevap bulabilmek için; frekans, yüzde, ortalama, standart sapma değerlerine bakılmıştır. Bunun yanı sıra faktör analizi, tek yönlü varyans analizi, ölçeklerin güvenilirlik analizleri, Kruskal –Wallis Testi, Mann-Whitney U testi ve Korelasyon analizleri yapılmıştır. Daha sağlıklı sonuçlar elde edebilmek için ölçeklerden elde edilen puanlar her bir değişken için (narsisizm, öz-şefkat ve duygu düzenleme güçlüğü), düşük-orta-yüksek olmak üzere üç gruba ayrılmış ve bu gruplar temel alınarak analiz yapılmıştır. Yapılan analizler sonucunda duygu düzenleme güçlüğünün grup puanlarıyla, öz-şefkat ve narsisizm değişkenlerinin ölçek puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark elde edilmiştir. Buna göre; duygu düzenleme güçlüğü artarken öz-şefkat azalmakta narsisizm ise artmaktadır. Narsisizmin grup puanları ile duygu düzenleme güçlüğü arasında istatistiksel olarak fark elde edilmiştir. Fakat narsisizm grupları ile öz-şefkat arasında istatistiksel olarak fark bulunamamıştır. Yani narsisizm artarken duygu düzenleme güçlüğü de artmakta fakat öz-şefkat puanlarında bir fark olmamaktadır. Öz-şefkat grup puanları ile duygu düzenleme güçlüğü ve narsisizm ölçek puanları arasında analiz yapılmış ve analiz sonucunda istatistiksel olarak anlamlı fark elde edilmiştir. Buna göre; öz-şefkat artarken duygu düzenleme güçlüğü ve narsisizm azalmaktadır. Bunların yanı sıra demografik bilgilerde ise kişilerin yaşadıkları son ilişkilerinin süresi, ilişkide ki memnuniyet düzeyleri ve kişilerin partner sayıları ile duygu düzenleme güçlüğü, öz-şefkat, narsisizm puanları arasında fark bulunamamıştır. Anahtar Kelimeler: Narsisizm, Duygu Düzenleme Güçlüğü, Öz Şefkat.
Revisiting cognitive distortions and psychopathology relationship: Testing mediating roles of mindfulness and negative self-focus using structural equation modeling
All people have cognitive distortions which may increase and decline time to time and their influence can be momentary or long term. As a result of the studies which are conducted related to the relationship between cognitive distortions and pscyhopathology, influence on areas like depression, anxiety, addiction, social relations is supported. Researches, generally focus on negative and positive effect of cognitive distortions on mental health. However, there is a lack of studies related to how this influence occurs. The aim of the current study is to search whether mindfulness and negative self-focus have mediatory effect in the relationship between cognitive distortions and psyhopathology. In this way, phenomena would arise which would be focused on the treatment of cognitive distortions in order to ameliorate psychopathology. Sample of the study consists of 288 voluntary participants. The degree of cognitive distortions, depression, mindfulness, rumination, negative affect and need for absolute truth is measured. In the consequence of structural equation model, it is found that cognitive distortions have influence on psychopathology and mindfulness and negative self-focus have mediatory effect/role in the relationship between psychopathology and cognitive distortions. Key Words: Mindfulness, Cognitive Distortions, Irrational Thoughts,Psychopathology, Negative Self-focus
Yetişkin bağlanma biçimleri; benlik saygısı; Duygu düzenleme ve depresif belirtiler: Ankara ve İstanbul'da peripartum/ pospartum döneminde olan ve olmayan kadınlar arasında bir karşılaştırma
Gebelik ve doğum sonrası zamanın anneler için önemli değişmelerin yaşandığı aynı zamanda stres oluşturan pek çok uyarıcının etkisinde olduğu zor bir dönem olduğu bilinmektedir. Bu dönemde annenin sahip olduğu bazı özellik ve beceriler onda bu stresin daha problemli bir hale dönüşmesinde önemli bir etkiye sahiptir. Yapılan daha önceki araştırmalar, güvensiz bağlanma biçimine ve düşük benlik saygısına sahip, duygularını düzenlemede güçlük yaşayan kişilerin depresyon geçirme riskininin yüksek olduğunu söylemektedir. Bu çalışmada; bağlanma biçimleri, benlik saygısı, duygu düzenleme ve peripartum/postpartum depresyon (PPD) arasındaki ilişki, peripartum/postpartum döneminde bulunan kadınlar ve bu dönemde bulunmayan kadınlarla karşılaştırması yapılarak incelenmiştir. Özellikle; duygu düzenleme ve benlik saygısının güvensiz bağlanma biçimleri ve depresyon arasındaki aracı rollerinin ne olduğu hem peripartum/postpartum grubunda, hem de karşılaştırma grubunda araştırılmıştır. Bu çalışmada katılımcılar, Türkiyede Ankara ve İstanbul illerindeki hastanalerde pediatri ünitesine kayıtlı olan kişilerden seçilmiştir. Katılımcılardan iki grup oluşturulmuştur: peripartum/postpartum döneminde bulunan gruba son otuz ay içerisinde bir çocuk doğurmuş anneler, peripartum/postpartum döneminde olmayan gruba ise son otuz ay içerisinde hiç çocuk doğurmamış anneler atanmıştır. Her iki örneklem grubu yaş değişkeni hariç bütün demografik değişkenler bakımından eşit durumdadır. Anket formları 250 anne tarafından doldurulmuştur. Bu formlardan 35 tanesi yarım veya hatalı doldurma nedeniyle hesaplamadan çıkartılmış ve toplamda 215 anket formu elde edilmiştir. Katılımcılara Demografik Bilgi Formu, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ) Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-II (YİYE-II) ve Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ) doldurtulmuştur. Peripartum/ Postpartum grubunun, karşılaştırma grubuna kıyasla duygu düzenleme becerilerinde anlamlı şekilde güçlük ve daha yüksek seviyede depresif belirtiler gösterdiği bulunmuştur. Duygu düzenleme güçlüğü sorunu güvensiz bağlanma ve PPD'ye yalnızca peripartum/ postpartum grupta kısmen aracılık ederken karşılaştırma grubunda ise herhangi bir aracı etki gözlenmemiştir. İkinci değişken olarak benlik saygısının güvensiz bağlanma ve depresyon arasındaki aracı etkisi; peripartum/postpartum grubunda yalnızca kaygılı bağlanma ve depresyon arasında kısmi aracı etki gösterirken, karşılaştırma grubunda ise herhangi bir aracı etkiye rastlanmamıştır. Son olarak peripartum/ postpartum depresyona etki eden faktörleri incelemek amacıyla lojistik regresyon analizi uygulanmıştır. Buna göre; sırasıyla duygu düzenleme güçlüğü ve benlik saygısı ve yaş değişkenlerinin PPD üzerinde anlamlı bir etkiye sahip olduğu, bağlanma biçimlerinin ise anlamlı bir etki ortaya koymadığı saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Bağlanma Biçimleri, Duygu Düzenleme, Benlik Saygısı ve Peripartum-Postpartum Depresyonu.