
77
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Lohusaların gebelik, doğum ve doğum sonrası bakıma ilişkin fonksiyonel olmayan inanç ve uygulamalarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu araştırma; lohusaların gebelik, doğum ve doğum sonu dönemde kendine ve yenidoğana yönelik olarak yapılan geleneksel uygulamalara bakış açısını değerlendirmek amacı ile tanımlayıcı nitelikte yapılmıştır. Materyal ve Metot: Araştırmanın evrenini; Erzurum il merkezinde sosyo-ekonomik özellikleri dikkate alınarak seçilen 4 aile sağlığı merkezi oluşturmuştur. Filiz Dolunay Aile Sağlığı Merkezi, Şerif Efendi Aile Sağlığı Merkezi, Veyis Efendi Aile Sağlığı Merkezi, Dadaşkent Aile Sağlığı Merkezine kayıtlı tüm lohusalar içerisinden evreni temsil edecek bir örneklem grubu seçilmiştir. Çalışmanın örneklemi 430 lohusadan oluşmuştur. Verilerin toplanmasında; lohusaların sosyo-demografik özelliklerine, gebelik öyküsüne ve geleneksel yöntem uygulama inancına yönelik "Lohusaların Sosyo-demografik Özelliklerine İlişkin Anket Formu" ile Yalçın tarafından geliştirilen "Fonksiyonel Olmayan İnanç ve Uygulamalar Ölçeği"(FOİUÖ) kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde; uygun analizler kullanılmıştır. Bulgular: Araştırma kapsamına alınan lohusaların fonksiyonel olmayan inanç ve uygulamaları FOİUÖ puanlarıyla değerlendirilmiştir. FOİUÖ puan ortalamalarına göre lohusaların; gebeliğe ilişkin fonksiyonel olmayan uygulamalar alt boyutu puan ortalaması 84.55±14.00, doğuma ilişkin fonksiyonel olmayan uygulamalar alt boyutu puan ortalaması 31.12±5.27, lohusalığa ilişkin fonksiyonel olmayan uygulamalar alt boyutu puan ortalaması 30.41±6.24, bebek bakımına ilişkin fonksiyonel olmayan alt boyutu puan ortalaması 65.13±13.29 ve ölçek toplam puan ortalaması 211.23±33.94 olarak bulunmuştur. Lohusaların gebelik, doğum ve doğum sonrası bakıma ilişkin fonksiyonel olmayan inanç ve uygulamalarını kadınların; 24-29 yaş grubunda, üniversite mezunu, ilk evlenme yaşı 21-25 yaş grubunda, 1-5 yıl evlilik süresi, il merkezinde yaşama, gelir-giderden fazla olması, eşi 24-29 yaş grubunda, hem dini hem de resmi nikâhın bulunması, sosyal güvence varlığı, çekirdek aile de yaşama, gebelik sayısı, yaşayan çocuk sayısı, düşük sayısı, ilk gebeliği 26-35 yaş aralığında, gebelikler arasındaki süre 1-12 ay olanlar, gebeliği planlayarak yapma, doğumları sağlık personeli eşliğinde yapma, gebelik, doğum, doğum sonu ve bebek bakımına yönelik bilgi alma durumu, sağlık problemleri olduğunda öncelikli olarak doktora başvurma gibi faktörler fonksiyonel olmayan inanç ve uygulamalar puan ortalamasını etkilediği bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Lohusaların ölçek toplam puan ortalamasına göre, fonksiyonel olmayan geleneksel uygulamalara yönelik eğilimlerinin olmadığı ve bilgi düzeylerinin iyi seviyede olduğu saptanmıştır. Lohusaların ve eşlerinin sosyo-demografik özelliklerinin fonksiyonel olmayan inanç ve uygulamalara yönelik davranış ve bilgi düzeylerini olumlu yönde etkilediği saptanmıştır.
Hipoksinin kanser kök hücrelerine etkisinin incelenmesi
Hipoksi, oksijen eksiği olarak tanımlanan bir ortamdır ve kanser kök hücrelerinin karakterinin devamlığını sağlaması nedeniyle tümörlerde önemli bir role sahiptir. Bu çalışmanın amacı, kanser kök hücrelerinin 2 boyutlu (2B) ve 3 boyutu (3B) kültürlerde hipoksik şartlar altında davranışlarını ve karakterlerini incelemektir. Çalışmada, CD133 yüzey proteini ile karakterize edilmiş olan osteosarkoma kanser kök hücreleri, manyetik aktiflenmiş hücre ayırım (MACS) tekniği ile osteosarkoma kanser kök hücrelerinden izole edilmiştir. Kontrol grubu olarak da satın alınmış olan osteosarkoma kanser kök hücre hattı (OKKH, Celprogen Inc.) kullanılmıştır. OKKH, CD133+ ve CD133- hücreler 3 gün boyunca hipoksik (%1 O2) ve normoksik (%21 O2) koşullarda kültive edilmiştir. 3B model için bakteriyel selüloz doku iskelesi kullanılmıştır. Hücrelerin 3 boyutlu morfolojileri SEM analizi ile incelenmiş, kantitatif PCR, ALP aktivitesi ve immünohistokimyasal boyama ise kanser kök hücrelerinin 2B ve 3B olarak hipoksik şartlar altında karakterlerinin incelenmesi için uygulanmıştır. Hücre canlılığı 3. ve 7.günlerde MTT analizi ile gösterilmiştir. Bu çalışma, kanser kök hücre davranışını ve in vitro tümörigenezin çalışılması için bir 3B hipoksik tümör model olarak da tanımlanabilir. Bu tez projesi Aliye Üster Vakfı tarafından desteklenmiştir.
Oral uygulama amacıyla insülin taşıyıcı sistemlerin hazırlanması, karakterizasyonu ve salım çalışmaları
Uluslararası Diyabet Federasyonunun 2013 yılı verilerine göre tüm dünyada 382 milyon kişi diyabet hastasıdır ve her sene dünya sağlık harcamalarının 548 milyon dolarlık kısmı diyabete harcanmaktadır. İnsüline bağımlı diyabet hastaları her gün tekrarlayan dozlarda enjeksiyon uygulamasına maruz kalmaktadır. Biyoteknolojideki gelişmeler birçok proteinin terapötik amaçlı kullanımının önünü açmıştır. Diabetes Mellitus tedavisinde kullanılan insülin bunlardan bir tanesidir. Protein yapısındaki bir ilaç korunmadığı sürece mide ve bağırsaktaki proteaz etkinlikleri, midedeki asidik pH, mukus, proteaz içeren mikrovilluslar gibi fiziksel bariyerler nedeniyle oral biyoyararlanımı %1-2 'den daha düşüktür. Bu nedenle proteinlerin oral uygulanmasını sağmak için farklı formülasyon stratejileri geliştirilmiştir. Bu tezde, insülin taşınmasında oral olarak uygulanabilecek bir mikroemülsiyon sistemi geliştirilmesi hedeflenmiştir. Bu amaçla yapılan ön formülasyon denemeleri sonucunda yağ olarak Plurol Oleik, sürfaktan olarak Tween 80 ve Lesitin, kosürfaktan olarak etanol içeren S/Y mikroemülsiyon sistemi geliştirilmiştir. Rekombinant insülin solüsyonu (100 IU/mL) formülasyona iç faz olarak ilave edilmiştir. Hazırlanan insülin taşıyıcı mikroemülsiyon sistemini daha kararlı hale getirmek ve insülini mide asiditesi ve enzimlerinden korumak için formülasyonun iç fazına farklı oranlarda kitozan ve sodyum tripolifosfat çözeltileri ilave edilmiştir. Elde elde edilen formülasyonların karakterizasyonları yapılmış, fizikokimyasal özellikleri incelenmiştir. Stabilite çalışmalarında +4˚C' de 6 ay boyunca stabil kaldıkları gözlenmiştir. Sirküler dikroizm ile yapılan analizlerde insülinin konformasyonel stabilitesinin kitozan ve sodyum tripolifosfat ilavesinden ve hazırlama koşullarınmdan etkilenmediği gösterilmiştir. Ayrıca, formülasyonların farklı pH değerlerinde mide ve bağırsak vasatında gösterdikleri salım özellikleri incelenmiştir. Buna göre midede insülini en çok koruyan ve bağırsakta en yüksek oranda insülin salımı sağlayan formülasyon serisi ile çalışmalara devam edilmiştir. Bu formülasyonlar ile L929 fare fibroblast hücre hattında toksisite testleri yapılmıştır ve bu hücreler üzerine olan toksik dozlar saptanmıştır. Wistar Albino sıçanlar ile in vivo hayvan deneyleri gerçekleştirilmiştir. Çalışmada, sıçanlara intragastrik olarak strandart insülin çözeltisi, iç fazda sadece insülin içeren mikroemülsiyon formülasyonu ve kitozan ile sodyum tripolifosfat içeren optimum mikroemülsiyon formülasyonu uygulanmıştır. Geliştirilen optimum formülasyon, uygulamayı takiben 1. saatten 8. saate kadar etkin bir kan glukoz düzeyi düşüşü sağlamıştır. Kan glukoz düzeyinde elde edilen bu düşüş uygulamadan 8 saat sonrasına kadar diğer gruplara göre anlamlı bulunmuştur. Sonuç olarak, tez kapsamında geliştirilen ve iç fazında insülin, kitozan ve sodyum tripolifosfat solüsyonlarını içeren S/Y mikroemülsiyon sistemleri insülinin oral yolla uygulanması için alternatif bir dozaj formu olarak önerilmektedir.
Amorf kalsiyum fosfat ilaveli rezin restoratif materyalin geleneksel restoratif materyaller ile in-vivo ve in-vitro yöntemlerle karşılaştırılmalı olarak incelenmesi
Restoratif dişhekimliğinde en sık karşılaşılan sorunların başında sekonder çürükler gelmektedir. Bu nedenle de restoratif materyallere antimikrobiyal ya da remineralizasyon etkisine sahip ajanların ilave edilmesi gündeme gelmiştir. Kompozit rezinlerin doldurucu bölümüne ilave edilen ajanlardan biri de amorf kalsiyum fosfattır (ACP). Çalışmanın in vivo bölümünde, süt dişi Black V (kole) çürüklerinin restorasyonunda kullanılan ACP içerikli nanokompozit ile geleneksel kompozitin belirlenen kontrol günlerinde alınan dişeti oluğu sıvısı ve dental plak örneklerinde immünolojik, biyokimyasal ve mikrobiyolojik açıdan karşılaştırılması amaçlanmış, ayrıca restoratif materyallerin FDI kriterlerine göre klinik başarıları kaydedilmiştir. Çalışmanın in vitro bölümünde ise farklı restoratif materyallerin S. mutans ve L. acidophilus için hazırlanan besiyerlerinde antibakteriyel etkinliğinin değerlendirilmesi ve taramalı elektron mikroskobu ile de materyallerin yüzeyinde bakteri birikimi ve yüzey özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Toplam 14 çocuk hastada bölünmüş ağız tasarımı ile gerçekleştirilen çalışmada 18 dişe test materyali, 18 dişe de kontrol materyali uygulanmıştır. Uygulama yapılan dişlerden tedavi öncesi, tedaviden sonra 1, 7, 14 ve 30. günlerde dişeti oluğu sıvısı ve dental plak örnekleri alınmış, her hastada çürük ve restorasyon bulunmayan birer diş de kontrol amacıyla çalışmaya dahil edilmiştir. Ayrıca hastalardan çalışma başlangıcında, 1 ve 6. aylarda uyarılmamış tam tükürük örnekleri alınmıştır. Dişeti oluğu sıvısı ve tükürük örneklerindeki IL-17, OPG ve RANKL seviyeleri ELISA kitleriyle, plak örnekleri ise gerçek zamanlı PCR ile incelenmiştir. İmmünolojik bulgulara bakıldığında, hastaların tükürük örneklerindeki sitokin seviyelerinin 6. ayda, başlangıç ve 1. aya kıyasla belirgin şekilde azaldığı görülmüştür. Çürük dişlerde başlangıç proenflamatuvar sitokin seviyelerinin sağlıklı dişe kıyasla daha yüksek olduğu, uygulanan tedavi sonrasında önce arttığı zamanla da azaldığı tespit edilmiştir. Biyokimyasal değişimlerin değerlendirilmesi amacıyla çalışmaya dahil edilen kemik yapım/yıkım döngüsünün, yıkım yönünde olduğunu belirten RANKL ve RANKL/OPG seviyelerinin çürük dişlerde sağlıklı dişlerden daha yüksek olduğu görülmüştür (p<0,05). Takip günlerinde alınan dental plak örnekleri mikrobiyolojik yönden karşılaştırıldığında, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). FDI kriterlerine göre yapılan klinik değerlendirmelerde ise, her iki materyalin de kenar uyumunda ve estetik özelliklerinde küçük değişimler olduğu saptanmış, ancak materyaller arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Restoratif materyallerin antibakteriyel etkinliğini değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilen agar difüzyon testi sonucunda ise; iki bakteri için de en geniş inhibisyon zonları klorheksidin içeren kavite dezenfektanında görülmüş, test materyali geleneksel kompozite kıyasla vernikli ve verniksiz formlarıyla S. mutans'a karşı antimikrobiyal etkinlik göstermiştir. Geleneksel kompozitte ise antimikrobiyal etkinlik tespit edilmemiştir. Taramalı elektron mikroskobunda yapılan incelemelerde kontrol materyalinin yüzeyinde plak birikiminin artmasına neden olacak çok fazla düzensizlik bulunduğu görülmüştür. Besiyerinin ağız içi biyofilmin karmaşık yapısını tam olarak taklit edememesi nedeniyle restoratif materyal yüzeylerinde yoğun mikrobiyal depozit tespit edilememiştir.
Sitrat transport protein inhibisyonunun meme kanseri hücreleri üzerine olan etkilerinin araştırılması
Çağımızın en önemli sağlık sorunlarından birisi olan kanserin karakteristik özelliklerinden birisi de hücresel metabolizmada meydana gelen değişikliklerdir. Bu değişiklikler arasında glikolitik hızda ve sentez yolaklarında artış ile yıkım yolaklarında yavaşlama yer almaktadır. Hücrenin yeni hücreler oluşturmak üzere gerekli metabolitleri sentezledikleri anabolik yolaklar arasında protein, nükleotid ve yağ asidi sentezi yer almaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalar bu yolakta yer alan ATP-sitrat liyaz (ACLY), asetil-KoA karboksilaz ve yağ asidi sentaz enzimlerinin kanser hücrelerinde yüksek aktiviteye sahip olduğunu ortaya koymuştur. Bununla birlikte yağ asidi sentezinin gerçekleşmesinde kritik rol oynayan ve sitoplazmik asetil-KoA'nın kaynağı olan sitoplazmik sitratın mitokondriden taşınımında görev alan sitrat transport proteininin (CTP) kanserdeki rolü iyi bilinmemektedir. Bu çalışmada siRNA ve kimyasal inhibitör aracılığıyla inhibe edilen sitrat transport proteininin meme kanseri hücre hatlarında hücresel süreçlerdeki önemi incelenmiştir. Kullanılan hücre hatlarından MCF-10A normalmeme epitel hücrelerini, MCF-7 agresif olmayan meme kanserini ve MDA-MB-231 metastatik meme kanserini temsil etmektedir. Çalışmada hücreler siRNA ile muamele edildikten sonra inhibisyonun etkinliği western blot yöntemi ile gösterilmiş ve sitoplazmik sitrat düzeylerindeki değişim spektrofotometrik yöntemler kullanılarak incelenmiştir. Hücre canlılığı spektrofotometrik kristal viyole yöntemi ile; apoptoz, nekroz ve hücre yaşam döngüsünde meydana gelen değişiklikler ise akış sitometrik yöntemlerle belirlenmiştir. Otofaji hem akış sitometri hem de florasan mikroskopi yöntemleri kullanılarak incelenmiştir. Son olarak inhibisyonun sitoplazmik asetil-KoA monomerlerine ihtiyaç duyan epigenetik bir regülasyon mekanizması olan histon asetilasyonu üzerine etkileri spektrofotometrik yöntemler kullanılarak tespit edilmiştir. Denemelerde CTP ile birlikte ACLY da inhibe edilmiş ve sonuçlar karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlar bütün hücre hatlarında ilgili proteinlerin eksprese edildiğini ve siRNA kullanılarak ekspresyonun etkili bir şekilde susturulabildiğini göstermektedir. Kanser agresifliği ile bazal sitoplazmik sitrat düzeyleri arasında ilişki belirlenmiş ve sitoplazmik sitrat düzeyleri CTP siRNA ile kısmen ve kimyasal inhibitör ile etkili bir şekilde inhibe edilmiştir. Canlılık verilerine göre CTP ve ACLY inhibisyonu normal hücrelere zarar vermeden kanser hücrelerinde canlılığı inhibe etmektedir. Bu inhibisyon kimyasal inhibitör ile çok daha etkili bir biçimde gerçekleşmektedir. Hücrelerde canlılık inhibisyonunun nedenleri araştırılmış ama azalmayı açıklayabilecek düzeyde apoptoz, nekroz, hücre yaşam döngüsü değişikliği ya da otofaji belirlenememiştir. Son olarak inhibisyonun hücrelerde asetilenmiş histon düzeylerinde azalmaya neden olduğu belirlenmiştir. Bu azalma, diğer deney sonuçlarıyla uyumlu bir biçimde kimyasal inhibitör ile muamele edilen hücrelerde daha etkili bir biçimde gerçekleşmiştir. Bu tez kapsamında elde edilen veriler CTP ve ACLY proteinlerinin canlılık ve histon asetilasyonu açısından önemli olduğu ve ilgili proteinlerin inhibisyonu ile bu süreçlere girişim yapılabildiğini göstermektedir. Kimyasal inhibisyonun RNA interferansa göre daha etkili olması, sitoplazmik sitrat kaynağı olarak ekstraselüler alandan geçiş yapan sitrat metabolitlerinin önemli olduğuna ve bu yolağın kimyasal inhibitörden etkilendiklerine işaret etmektedir. Bununla birlikte her iki proteinin inhibisyonunun da normal hücrelere zarar vermeden kanser hücrelerinde etkili olması bu proteinlerin hedeflenmesinin kanser terapi stratejileri açısından avantajlı olabileceğini göstermektedir.
Nazogastrik tüpün doğru yerleştirilmesinde kolorimetrik kapnometrinin etkinliğinin incelenmesi
Araştırma, nazogastrik tüp (NGT) uygulamasında, tüpün doğru yerleşimini belirlemede kullanılan kolorimetrik kapnometri yönteminin etkinliğini incelemek amacı ile yapılmış metadolojik bir çalışmadır. Araştırma Ağustos 2014-Ocak 2015 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Yoğun Bakım Ünitesi'nde yapılmıştır. Araştırmanın evrenini, araştırmanın yapıldığı yoğun bakım kliniğinde yatarak tedavi gören ve NGT uygulama endikasyonu bulunan hastalara uygulanan NGT uygulamaları, örneklemini ise evreni oluşturan ve örneklem kriterlerine uyan 40 tüp uygulaması oluşturmuştur. Araştırmanın yapılabilmesi için etik kuruldan izin alınmıştır. Araştırma verilerinin toplanmasında, olgu rapor formu, kolorimetrik kapnometri cihazı, radyolojik film, steteskop ve kronometre kullanılmıştır. Araştırmada uygulanan NGT'lerin yerleşim yerlerinin belirlenmesi için; kolorimetrik kapnometri, steteskopla dinleme ve radyolojik yöntem (altın standart) olmak üzere üç yöntem kullanılmıştır. Her bir tüp uygulamasında tüpün yerleşim yeri üç yöntemle değerlendirilmiş elde edilen sonuçlar test edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde, Fisher's Exact Test, Cohen Kappa uyumluluk testi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, araştırmada NGT uygulanan hastaların yaş ortalamasının 72.37±14.82 yıl, %55'inin kadın, %82.5'inin klinik tanısının serebrovasküler hastalık olduğu, %27.5'inin bilinç durumunun apatik olduğu, %72.5'inin H2 reseptör antagonisti kullandığı, %40'ının entübe ve ventilatöre bağlı olduğu, %27.5'ine ikinci kez NGT uygulandığı, %57.5'ine 1. girişimde NGT'ün başarılı şekilde uygulandığı, % 50'inde tüp uygulaması sırasında solunum sıkıntısı belirtisi görülmediği bulunmuştur. Araştırmada NGT uygulamalarında tüplerin yerleşim yerlerinin değerlendirme sonuçlarına göre, uygulanan NGT'lerin steteskop ile dinleme yönteminde %90.0'ının, kolorimetrik kapnometri yönteminde %95'inin, radyolojik değerlendirme yönteminde de %92.5'inin yerleşiminin midede olduğu saptanmıştır. Yapılan analizde beslenme tüpünün yerleşimini doğrulamada; kolorimetrik kapnometri yönteminin radyolojik yöntemle uyuşum oranı %97.5'dir, bu uyumun istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0.05). Kolorimetrik kapnometri yönteminin steteskop ile dinleme yöntemiyle uyuşum oranı %85, steteskop ile dinleme yönteminin radyolojik değerlendirmeyle uyuşum oranı %82.5'dir, bu uyuşum oranları istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı bulunmuştur (p>0.05). Bilinç durumu, H2 reseptör antagonisti kullanma durumu, entübe olma durumu gibi değişkenlerin kolorimetrik kapnometri yönteminin NGT yerleşimlerini değerlendirme sonuçlarını etkilemediği belirlenmiştir (p>0.05). Kolorimetrik kapnometrinin beslenme tüpünün doğru yerleşimini belirlemedeki duyarlılığının 1.00, özgüllüğünün 0.667, pozitif test olabilirlik oranının 3, negatif test olabilirlik oranının 0 olduğu, steteskopla dinleme yönteminin duyarlılığının 0.89, özgüllüğünün 0.0, pozitif test olabilirlik oranının 0.89, negatif test olabilirlik oranının ∞ olduğu bulunmuştur. Beslenme tüpünün yerleşimini belirlemede yalnız kolorimetrik kapnometri ile ölçümde geçen toplam süre ortalaması 16.30±4.59 saniye, radyolojik yerleşim değerlendirme için ortalama 68.35±34.80 dakika olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak araştırma bulguları, beslenme tüpü uygulamalarında kolorimetrik kapnometri ölçüm yönteminin tüp yerleşimini belirlemede radyolojiyle uyumlu bir yöntem olduğunu ve radyoloji yöntemine göre daha az zaman aldığını göstermiştir. Anahtar sözcükler: Beslenme tüpü; kapnografi; radyografi; oskültasyon; karbondioksit.
Kronik miyeloid lösemi tedavisinde ruxolitinibin in vitro uygulanması ile meydana gelen moleküler biyolojik değişikliklerin incelenmesi
Kronik miyeloid lösemi hematopoietik kök hücrenin klonal bir hastalığıdır. Philadelphia kromozomu olarak bilinen resiprokal (9;22) trasnslokasyonu sonucu BCR-ABL füzyon proteininin aşırı ifade seviyesi lösemik fenotipin meydana gelmesinden sorumludur. Ruxolitinib, miyelofibroz tedavisine karşı geliştirilen ilk ajandır ve hematopoiez için zorunlu olan çeşitli sitokin ve büyüme faktörlerinin sinyalleşme yolağında bulunan seçici JAK 1 ve 2 inhibitörüdür. Apoptoz ve otofaji sırasıyla tip I ve tip II hücre ölümü olarak da bilinmektedir. Bu iki mekanizma hücrenin uyarılara yanıt veren önemli protein kaskadlarını düzenleyerek hücre yaşamını ya da ölümünü belirler. Kanserlerde çeşitli etken maddelerle apoptotik ve otofajik etkinliğin arttırılması güncel bir terapötik hedeftir. Çalışmamızda K-562 insan kronik miyeloid lösemi hücre hattı ve NCI-BL 2171 insan normal B lenfositleri üzerine güçlü JAK inhibitörü olan ruxolitinibin uygulanması sonucu meydana gelen sitotoksik, apoptotik ve otofajik değişikliklerin, apoptoz, otofaji ve lösemi ilişkili genlerin ifadelerindeki değişikliklerin kontrol grubuyla karşılaştırılarak belirlenmesi amaçlanmıştır. K-562 ve NCBI-BL 2171 hücrelerinde ruxolitinibin sitotoksik etkisi WST-1 analizi kullanılarak zaman ve doza bağımlı olarak değerlendirilmiştir. Ruxolitinib uygulanan K-562 ve NCIBL 2171 hücrelerinden ve kontrol olarak kullanılan, doz uygulanmayan hücrelerden total RNA izolasyonu gerçekleştirilmiştir. cDNA sentezi için ters transkripsiyon protokolü uygulanmıştır. Ruxolitinibin apoptotik etkisi JC-1 ve Annexin V metotlarıyla belirlenmiş, gen ifadelerindeki değişiklikler RT-qPCR ile değerlendirilmiştir. Ruxolitinibin IC50 dozu (48. saat), K-562 ve NCI-BL 2171 hücreleri için sırasıyla 20µM ve 23,6µM olarak belirlenmiştir. Ruxolitinib hücreler üzerinde apoptotik etkiye neden olmamakla birlikte K-562 ve NCI-BL 2171 hücrelerinde sırasıyla 2,01 ve 1.79 kat otofajiyi indüklemiştir. Ruxolitinibin mTOR, AKT ve STAT gibi otofaji inhibitörlerinin ekspresyon seviyelerini azaltarak hücre ölümünü gerçekleştirdiğini düşünmekteyiz. Kronik miyeloid lösemide BCR-ABL tirozin kinaz inhibitörlerinin kullanımının yarattığı en büyük sorun zamanla direnç ya da ilaca karşı duyarsızlık oluşmasıdır. Ruxolitinibin BCR-ABL tirozin kinazının aşağı-akış yönündeki hedeflerinden JAK/STAT yolağını bloklayarak kronik miyeloid lösemide potansiyel bir tedavi yöntemi olacağı düşünülmekle birlikte otofajiyle ilgili herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Ruxolitinibin moleküler mekanizmaları aydınlatılarak kronik miyeloid lösemi tedavisinde otofaji indüksüyonu aracılığıyla yeni bir bakış açısı oluşturacağını düşünmekteyiz.
Menopoz dönemindeki kadınların yaşadıkları deneyimlerin geçiş teorisine göre incelenmesi
Araştırma, kadınların menopoza geçiş deneyimlerini, bununla ilişkili duygu, düşünce ve davranışlarını geçiş teorisine göre derinlemesine görüşmeler ile ortaya koymak amacıyla fenomenolojik (olgu bilimi) niteliksel olarak yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini, amaçlı örneklem yöntemi ile belirlenen Nisan - Temmuz 2014 tarihleri arasında İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran menopoz dönemindeki 13 kadın oluşturmuştur. Araştırma verilerinin toplanmasında; Birey Tanılama Formu ve Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu kullanılmıştır. Veri toplama yöntemi olarak; ortalama yarım saat süren yüz yüze derinlemesine görüşme tekniği kullanılmış ve görüşmeler ses kayıt cihazına kaydedilmiştir. Kayıtlar bilgisayar ortamında yazılı döküm haline getirilmiş, veriler kodlanıp temalara göre sınıflandırılmıştır. Verilerin analizinde içerik analizi yöntemi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda 'Geçiş Özellikleri' grubu içerisinde; farkındalık, paylaşma/bilgi arama, fiziksel değişim ve farklılık, psikolojik değişim ve farklılık, sosyal değişim ve farklılık olmak üzere beş ana tema; 'Geçiş Koşulları; kolaylaştıran, önleyen' grubu içerisinde etkileyen faktörler; 'Yanıt Şekilleri' grubu içerisinde sürece ilişkin ve sonuca ilişkin, 'Terapötik Hemşirelik' grubu içerisinde danışmanlık alma isteği ana teması elde edilmiştir.Araştırmada kadınların menopoza yönelik bilgi edinmek için doktora başvurdukları, çevreyle ve aileyle bu deneyimi paylaştıkları, internet/kitap gibi materyalleri kullandıkları, bu dönemde başlıca vazomotor semptomlar olmak üzere fiziksel, psikolojik ve sosyal değişim ve farklılıklar yaşadıkları saptanmıştır. Kadınlar için menopozun rahatlık, zorluk, yaşlılığa geçiş gibi anlamlar ifade ettiği saptanmıştır. Çalışmada kadınların aile üyelerine bakım verme ya da ailevi ve ekonomik sorunlar sebebiyle menopoza odaklanamadıkları, bu süreçte üzüntü, özgüven duyguları yaşadıkları ve başetme yöntemleri geliştirdikleri, dönem sonunda ise kabullenme ve olgunlaşma hissettikleri saptanmıştır.
İstanbul ili sınırlarında hizmet veren özel huzurevlerinde kalan yaşlılarda depresyon, anksiyete, somatizasyon, yaşam kalitesi ve algılanan sosyal destek düzeyinin huzur evinde kalmayan bir grup yaşlı ile karşılaştırılması
ÖZET Amaç: Bu araştırmanın temel amacı, huzurevinde kalan ve kalmayan yaşlılarda depresyon, anksiyete, somatizasyon, yaşam kalitesi ve algılanan sosyal desteğin karşılaştırılması ve ikincil amaç olarak yaşlılarda algılanan sosyal destek ile yaşam kalitesinin depresyon, anksiyete, somatizasyon ve sosyodemografik verilerle ilişkisinin araştırılmasıdır. Yöntem: Bu çalışma; Aralık 2013- Mayıs 2014 tarihleri arasında İstanbul'daki bir grup özel huzurevinde kalan ve araştırmaya katılmayı kabul eden yaşlılarla, İstanbul il sınırları içinde yaşayan ve herhangi bir huzurevinde kalmayan ve araştırmaya katılmayı kabul eden yaşlılarla gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya katılanlara sosyodemografik veri formu, Yaşlılar için Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Bedensel Duyumları Abartma Ölçeği, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği ve D.S.Ö.Yaşam Kalitesi Ölçeği (WHOQOL-Bref) sorularını içeren anket formları yüz yüze görüşme yöntemi ile uygulanmıştır. İstatistiksel analizde Pearson Ki-Kare testi, Student t testi, Pearson korelasyon analizi, ANCOVA kullanılmıştır. Bulgular: Bu çalışmada huzur evinde kalan yaşlılarda kontrol grubuna göre depresyon puanları daha yüksek, anksiyete, algılanan sosyal destek ve yaşam kalitesinin fiziksel ve ruhsal alt boyutları daha düşük bulunmuştur; kontrol grubunu oluşturan yaşlılar huzur evinde kalan yaşlılara göre daha yüksek oranda sosyal destek aldıklarını bildirmişler; her iki grupta da somatizasyon ile algılanan sosyal destek ve yaşam kalitesi arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır; her iki grupta algılanan sosyal destek arttıkça genel olarak yaşam kalitesi artmaktadır; her iki grupta da depresyon ile algılanan sosyal destek ve yaşam kalitesi arasında ters yönlü anlamlı düzeyde ilişki bulunmuştur. Tartışma: Huzurevinde kalan yaşlıların depresyon, puanlarının yüksek, algılanan sosyal desteğin ve yaşam kalitesinin fiziksel ve ruhsal alt boyut puanlarının düşük bulunması literatürle uyumlu bir bulgudur. Huzurevi sakinlerinin ruhsal durumlarına ilişkin gerekli tedavi ve koruma tedbirlerinin oluşturulmasında geniş örneklemli epidemiyolojik çalışmalar daha iyi ışık tutacaktır. Anahtar Kelimeler: Huzurevi; depresyon; anksiyete; somatizaston; algılanan sosyal destek; yaşam kalitesi.
Hemşirelerde öğrenilmiş güçlülük, iş doyumu ve stresle başetme tarzları ilişkisi
Bu araştırma, hemşirelerin öğrenilmiş güçlülük düzeyleri, iş doyumu ve stresle baş etme tarzları arasındaki ilişkileri incelemek amacı ile planlanmış, tanımlayıcı ve ilişkisel tipte bir araştırmadır. Araştırma, Ankara İli Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çalışan hemşirelerden (N:500), araştırmaya gönüllü olarak katılmayı kabul eden hemşireler(n:302) ile yüz yüze görüşülerek yapılmıştır. Veriler, "Hemşireleri Tanıtıcı Bilgi Formu", "Rosenbaum Öğrenilmiş Güçlülük Ölçeği", "Minnesota İş Doyum Ölçeği" ve "Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği" ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, sayı ve yüzde dağılımlar, aritmetik ortalama, "t" testi, varyans analizi ve korelasyon analizi kullanılmıştır. Hemşirelerin Öğrenilmiş Güçlülük Ölçeği (ÖGÖ) puan ortalaması 94.16 ± 19.73, Minnesota İş Doyum Ölçeği (MİDÖ)'puan ortalamaları sırasıyla Genel Doyum Puanı 2.74 ± 0.72, İçsel Doyum Alt Ölçek Puanı 2.77 ± 0.75, Dışsal Doyum Alt Ölçek Puanı 2.69 ± 0.77 ve Stresle Başetme Tarzları Ölçeği (SBTÖ) puan ortalaması ise 50.05 ± 9.15 olarak bulunmuştur. Hemşirelerin baş etme yöntemi olarak en fazla "kendine güvenli yaklaşımı", en az ise "sosyal desteğe başvurma"yı kullandıkları saptanmıştır. ÖGÖ puan ortalaması ile MİDÖ'nin Genel Doyum, İçsel Doyum ve Dışsal Doyum puan ortalaması arasında zayıf, ancak pozitif yönde bir ilişki olduğu, benzer şekilde ÖGÖ puan ortalaması ile yalnızca SDB ve KGY alt ölçek puan ortalamaları arasında çok zayıf,pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Hemşire; öğrenilmiş güçlülük; iş doyumu; stresle baş etme tarzı.