
244
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Evli bireylerde, problem çözme becerisi ve evlilik doyumu ile somatizasyon arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç: Bu araştırma, evli bireylerde problem çözme becerileri ve evlilik doyumu arasındaki ilişkide, somatizasyonun aracı rolünü incelemek amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Çalışma, 282 kadın, 155 erkek olmak üzere toplamda 437 evli birey ile tamamlanmıştır. Araştırmada, "Sosyodemografik Özellikler ve Veri Formu", problem çözme becerisini ölçmek amacıyla "Evlilikte Problem Çözme Ölçeği", evlilik doyumlarını ölçmek amacıyla "Evlilik Yaşamı Ölçeği" ve somatizasyon düzeylerini ölçmek amacıyla ise "Somatizasyon Ölçeği" kullanılmıştır. Araştırma kapsamında elde edilen veri SPSS 23 (Statistical Package for Social Sciences 23) programı kullanılarak incelenmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde cinsiyet farkına bakmak için t testi, değişkenlerin arasındaki ilişkileri incelemek için Pearson Korelasyon ve problem çözme becerisi ile evlilik doyumu arasındaki ilişkide somatizasyonun aracı rolünü incelemek için hiyerarşik regresyon analizi ile PROCESS Model (Hayes, 2013) kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmanın bulgularında, problem çözme becerisi ve evlilik doyumu arasında pozitif yönde ilişkili olduğu görülmüştür. Somatizasyon düzeyleri ise hem problem çözme becerisi hem de evlilik doyumu ile negatif yönde ilişkili bulunmuştur. Ayrıca problem çözme becerileri ile evlilik doyumu arasındaki ilişkide somatizasyonun aracılık rolü anlamlı bulunmuştur. Sosyodemografik bilgilere göre incelendiğinde ise kadınlar ve erkekler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir somatizasyon farkı bulunmuştur. Kadınlar erkeklere göre daha yüksek somatizasyon farkı göstermiştir. Çocuk sahibi olmayan bireylerin ise hem problem çözme becerisinin hem de evlilik doyumlarının daha yüksek olduğu bulunmuştur. Araştırmadan elde edilen bulgulara bakıldığında bulgular, alan yazın ile paralellik göstermiş ve desteklenmiştir. Sonuç: Araştırmada, evli bireylerde problem çözme becerisi arttıkça evlilik doyumunun da arttığı görülmüştür. Ayrıca, somatizasyon düzeyleri arttıkça evlilik doyumu ve problem çözme becerisi azalmaktadır. Evli bireylerin problem çözme becerisi ve evlilik doyumu arasındaki ilişkide somatizasyonun aracı rolünü anlamlı olarak desteklemiştir. Anahtar kelimeler: Evlilik, Evlilik Doyumu, Problem Çözme Becerileri, Somatizasyon
Bir grup öğretmenin algıladıkları sosyal destek ve yaşam doyumu ile depresyon arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç: Bu araştırma, bir grup öğretmenin algıladıkları sosyal destek (aile, arkadaş, özel insan) ve yaşam doyumu düzeyleri arasındaki ilişkide, depresyon düzeyinin aracı rolünün olup olmadığı incelenmek amacıyla gerçekleşmiştir. Yöntem: Araştırmaya, İstanbul ili Çekmeköy semtinde bulunan özel ve devlet okullarında ilkokul, ortaokul ve lise kademelerinde çalışan toplamda 300 öğretmen katılmıştır. Araştırmada, Sosyodemografik Özellikler ve Veri Formu, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, Yaşam Doyumu Ölçeği ve Beck Depresyon Envanteri kullanılmıştır. Veriler, bağımsız t-testi, tek yönlü varyans analizi, korelasyon, meditör analiziyle saptanmıştır. Bulgular: Araştırmanın bulgularında; cinsiyete göre öğretmenlerin algıladıkları sosyal destek, yaşam doyumu ve depresyon düzeylerinde anlamlı olarak farklılık bulunmuştur. Boşanan öğretmenlerin depresyon düzeyinin, evlilere göre daha yüksek olduğu görülmüştür. Yaş, okul türü, eğitim kademesi ve ek gelire sahip olup olmama durumuna göre öğretmenlerin algıladıkları sosyal destek, yaşam doyumu ve depresyon düzeylerinde anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Algılanan sosyal destek ve yaşam doyumu arasında pozitif bir ilişki bulunmuştur. Algılanan sosyal destek ve depresyon arasında negatif bir ilişki saptanmıştır. Aynı zamanda depresyon ve yaşam doyumu düzeyleri arasında da negatif bir ilişki bulunmuştur. Algılanan sosyal destek ve yaşam doyumu arasındaki ilişkide depresyonun kısmi aracılık rolü olduğu saptanmıştır. Sonuç: Araştırmada, öğretmenlerin algıladıkları sosyal destek arttıkça yaşam doyumunun arttığı görülmüştür. Aynı zamanda algıladıkları sosyal destek arttıkça depresyon düzeyleri düşmektedir. Öğretmenlerin algıladıkları sosyal destek ve yaşam doyumu arasındaki ilişkide depresyon kısmi aracılık rolü vardır. Anahtar Kelimeler: Algılanan Sosyal Destek, Yaşam Doyumu, Depresyon, Öğretmen
12-15 yaş arası ergenlerin zorbalık davranışı ile ebeveynden algıladıkları psikolojik kontrol arasındaki ilişkide olumsuz otomatik düşüncelerin aracı rolünün incelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın temel amacı, 12-15 yaş arası ergenlerin ebeveynlerinden algıladıkları psikolojik kontrolün zorbalık davranışı üzerindeki etkisinde olumsuz otomatik düşüncelerin medyatör (aracı) rolünün incelenmesidir. Bunun yanı sıra katılımcıların algıladıkları psikolojik kontrol, zorbalık davranışı ve olumsuz otomatik düşünce düzeylerinin sosyodemografik verilere göre farklılaşıp farklılaşmadığı da araştırılmıştır. Yöntem: Araştırmaya İstanbul'un Küçükçekmece ilçesinde bulunan özel okulların ve devlet okullarının 6.,7. ve 8. sınıflarında okumakta olan toplam 397 (211'i kız, 186'sı erkek) ergen katılmıştır. Veriler Sosyodemografik Özellikler ve Veri Formu, Psikolojik Kontrol Ölçeği, Olumsuz Otomatik Düşünceler Ölçeği ve Çocuğun Sosyal Davranış Ölçeği- Kişisel Bildirim aracılığıyla toplanmıştır. Bulgular: Araştırma bulgularına göre, babadan algılanan psikolojik kontrol ve zorbalık davranışı arasındaki ilişkide olumsuz otomatik düşüncelerin kısmi medyatör (aracı) etkisinin olduğu saptanmıştır. Sosyodemografik verilere göre yapılan analizlerde ise katılımcıların psikolojik kontrol, zorbalık davranışı ve olumsuz otomatik düşünce düzeylerinin yaş, cinsiyet, okul türü, sınıf, kardeş sayısı ve doğum sırası değişkenlerine göre anlamlı olarak farklılaştığı bulunmuştur. Sonuç: Söz konusu ilişkideki kısmi aracı etkinin, zorbalık davranışının hem bilişsel süreçlerden hem de ebeveyn davranışlarından etkilendiğini göstermesi bakımından alan yazına katkısı olacaktır. Anahtar Kelimeler: psikolojik kontrol, zorbalık davranışı, olumsuz otomatik düşünceler, ergenlik.
Çocukluk çağı olumsuz deneyimleri ile sosyal medya bağımlılığı arasındaki ilişkide aracı roller: Bir müdahale çalışması
Bu araştırma çocukluk çağı olumsuz deneyimleri ile sosyal medya bağımlılılığı arasındaki ilişkiyi incelemiş ve yaratıcı drama ile yapılan müdahale programının bu ilişki mekanizmasını değiştirip değiştirmediğini araştırmıştır. İki aşamada yürütülen bu çalışmanın ilk aşamasında olumsuz çocukluk çağı deneyimleri ile sosyal medya bağımlılığı arasındaki ilişkide kişilerarası yetkinlik ve aleksitimi değişkenlerinin aracılık rolünün incelenmesi amaçlanmıştır. İkinci aşamada ise bu aracılıklı ilişkide yaratıcı drama programının düzenleyici etkisinin incelenmesi hedeflenmiştir. İlk aşama korelasyonel desene sahip nicel bir çalışmadır. İkinci aşama ise deneysel desenlerden olan ön test-son test kontrol gruplu yarı deneysel desende yürütülmüştür. Gençlik ve Spor Bakanlığı'nın Isparta'da bulunan yurtlarında kalan 1147 üniversite öğrencisi ilk aşamaya katılırken, ilk örneklemden bağımsız bir şekilde 241 öğrenci ikinci aşamaya dahil edilmiştir. İlk aşamada aracılık hipotezleri, ikinci aşamada ise düzenleyicili aracılık hipotezlerini sınamak amacıyla PROCESS V 43 Makro Model uzantısı eklenerek SPSS 27.0.1 programı ile analizler gerçekleştirilmiştir. Araştırmada Kişisel Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Olumsuz Yaşantılar Ölçeği, Kişilerarası Yektinlik Ölçeği - Kısa Formu, Toronto Aleksitimi Ölçeği ve Sosyal Medya Bağımlığı Ölçeği - Yetişkin Formu kullanılmıştır. Yapılan analizler sonucunda ilk aşamada çocukluk çağı olumsuz deneyimleri (ACE) ile sosyal medya bağımlığı (SMB) ve aleksitimi arasında pozitif yönlü bir ilişki tespit edilmişken, ACE ile kişilerarası yetkinlik (KAY) arasında ise negatif yönlü bir ilişki bulunmuştur. Aracılık analizlerinin sonucunda hem aleksitimi düzeyinin hem de KAY düzeyinin ayrı ayrı ACE ile SMB arasındaki ilişkiye aracılık ettiği görülmüştür. İkinci aşamada ise aleksitimi düzeyini azaltmak ve kişilerarası yetkinlik seviyesini arttırmak amacı ile hazırlanan yaratıcı drama programı iki yaratıcı drama uzmanı ve altı psikolog işbirliği ile 117 üniversite öğrencisine uygulanmıştır. Hem yaratıcı drama programının uygulandığı deney grubu hem de bekleme listesinde bulunup sosyodemografik özellikleri deney grubuna benzeyen 124 öğrenciden oluşan kontrol grubunun ön test – son test puanlarından elde edilen verilerin analizleri gerçekleştirilmiştir. İlgili analizler sonucunda, uygulanan yaratıcı drama programının özellikle KAY puanlarını arttırdığı, aleksitimi puanlarını ise düşürdüğü görülmüştür. Düzenleyicili aracılık analizlerinin sonucunda ise ACE ile SMB arasındaki ilişkide KAY'ın aracılık rol oynadığı modelde yaratıcı drama programının, ACE ile KAY arasındaki ilişkiyi değiştirerek, aracılık ilişkisinde düzenleyici rolü görülmüştür. Ancak ACE ile SMB arasındaki ilişkide aleksitiminin aracılık rol oynadığı modele yaratıcı drama programının düzenleyici rolü tespit edilmemiştir. Sonuç olarak, ACE'lerdeki artışın kişilerarası yetkinlik becerilerini azalttığı, aleksitimi düzeyini ve sosyal medya bağımlılık seviyesini artırdığı söylenmiştir. Ayrıca bu çalışmada ACE'lerin SMB puanları ile ilişkisinin kısmen KAY ve aleksitimi aracılığı ile gerçekleştiği vurgulanmıştır. Çalışmanın ikinci aşamasında ise uygulanan yaratıcı drama programının kişilerarası yetkinlik puanlarını arttırabileceği ve aleksitimi düzeyini düşürebileceği belirtilmiştir. Ayrıca yaratıcı drama programının ACE'lerin KAY üzerindeki negatif etkisini tamponladığı görülmüştür. Son olarak ACE'nin KAY aracılığı ile SMB'yi etkilediği modelde yaratıcı dramanın bu dolaylı ilişkiyi düzenlediği vurgulanmıştır. Yetişkinlerin çocukluk yaşantısını doğrudan değiştirmek mümkün olmasa da ACE'lerin yetişkinlikteki olumsuz yansımalarını azaltabilmek için umut vardır. Bu olumsuz etkilerin azaltılabilmesi için daha fazla müdahale çalışmalarına ihtiyaç duyulmaktadır.
Üniversite sınavına hazırlanan öğrencilerin depresif belirti yaygınlığı ile stresle başa çıkma tarzları arasındaki ilişki
Bu araştırma, üniversite sınavına hazırlanan öğrencilerin depresyon düzeyi ile stresle başa çıkma tarzları arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bu araştırma, betimsel ve ilişkisel araştırma niteliği taşımaktadır. Araştırmanın evrenini, İstanbul ili Avcılar ilçesi Anadolu liselerinde öğrenim görmekte olan öğrenciler, örneklemini ise araştırmaya katılmayı kabul eden üç anadolu lisesinden 285 12. Sınıf öğrencisi oluşturmaktadır. Örnekleme giren öğrencilere depresyonun duygusal ve motivasyonel bileşenlerini ölçmek amacıyla geliştirilmiş bir öz bildirim ölçeği olan 'Beck Depresyon Envanteri', stresle başa çıkma tarzlarını ölçmek için 'Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği' ve 'Sosyo Demografik Bilgi Formu' uygulanmıştır. Elde edilen verilere, yüzde ve frekans değerleri, ortalama, varyans analizi (ANOVA), bağımsız örneklem t testi, korelasyon analizleri ve Kruskal – Wallis testleri yapılmıştır. Analizler sonucunda araştırmaya katılan öğrencilerin %47,5'inin (N=135) orta ve ciddi düzeyde depresyona sahip olduğu saptanmıştır. Öğrencilerin depresyon ölçeğinden aldıkları toplam puan ile İyimser Yaklaşım (r= -0,441), Kendine Güvenli Yaklaşım (r= -0,454) ve Çaresiz Yaklaşım (r= -0,396) alt boyutları arasında orta derecede, negatif ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur, (p=0,000; p<0,05). Öğrencilerin depresyon ölçeğinden aldıkları toplam puan ile Boyun Eğici Yaklaşım alt boyutu arasında ise güçlü, negatif (r= -0,504) ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur, (p=0,000; p<0,05). Öğrencilerin depresyon ölçeğinden aldıkları toplam puan ile Sosyal Desteğe Başvurma alt boyutu arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır, (p=0,286; p>0,05). Beck Depresyon Ölçeği ile bazı demografik değişkenler arasında ilişkiler saptanmıştır.
Depresyon belirtisi gösteren yetişkin bireylerde ayrılma kaygısı bozukluğu eş tanısının incelenmesi
Bu araştırmada Depresyon belirtisi gösteren yetişkin bireylerde Ayrılma Kaygısı Bozukluğu eş tanısının incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma İstabul ili içerisinde Haliç Üniversitesi Psikoloji Öğrencilerinden depresyon belirtisi gösteren toplam 134 birey ile gerçekleştirilmiştir. Depresyon belirtisi gösteren bireylerin demografik bilgilerini edinmek için araştırmacı tarafından oluşturulmuş demografik bilgi formu geliştirilmiştir. Bireylerin depresyon belirtilerini ölçmek için Beck Depresyon Ölçeği, bireylerin kaygı seviyesini belirlemek için Beck Kaygı Ölçeği ve bireylerin Ayrılma Kaygısını Ölçmek için Yetişkin Ayrılma Anksiyetesi Envanteri kullanılmıştır. Araştırmanın sonucuna göre, Depresyon belirtisinin yetişkin bireylerde görülme olasılığı yüksek bulunmuştur. Depresyon belirtisine sahip bireylerde Ayrılma Kaygısı Bozukluğu belirtisi gözlenmiştir. Ayrılma Kaygısının Depresyon ile eş tanı olma durumunda cinsiyetin etken bir faktör olmadığı istatiksel olarak bulunmuştur.
5-8 yaş çocukların sosyal uyum becerilerinin yordayıcısı olarak anne baba tutumları
Bu araştırmanın amacı, ebeveyn tutumlarının 5-8 yaş çocuklarının sosyal uyum becerileri üzerindeki etkisini araştırmaktır. Ayrıca araştırmada seçilmiş alt boyutlara göre ebeveyn çalışma durumunun anne baba tutumu ve sosyal uyum becerileri arasındaki ilişkiyi yordama düzeyine bakılmıştır. Çalışmanın evrenini İstanbul ilindeki Özel Bahçeşehir Bahçeşehir okullarında eğitim 5-8 yaş arası öğrencilerin 187 velisi oluşturmaktadır. Katılımcılara Demografik bilgi formu, Ebeveyn Tutum Ölçeği (ETÖ), Sosyal Uyum ve Beceri Ölçeği (SUBÖ) uygulanmıştır. Çalışmanın temel sorularının yanıtlanması için korelasyon, regresyon analizi ve t-testi analizlerineden yararlanılmıştır. Regresyon analizleri sonucunda, sosyal uyum ve becerileri yordayan değişkenlerin ebeveyn tutumları alt boyutlarından, demokratik tutum, otoriter tutum ve izin verici tutum olduğu bulunmuştur. Bununla birlikte yapılan korelasyon analizi sonucunda ebeveyn tutumu alt boyutlarından olan aşırı koruyucu tutumun, sosyal uyum ve beceri alt boyutlarından herhangi birini yordamadığı görülmüştür. Araştırmada yapılan t-testi sonucunda ise; ebeveyn tutumları alt boyutlarından olan, izin verici tutumun, sosyal uyum ve berilerin alt boyutlarından olan dikkat ve hareketlilik ile dürtüsellik boyutlarının ebveyenlerin çalışma durumlarına göre istatistiksel açıdan anlamlı farklılık gösterdiği bulgulanmıştır. Analizler sonucu elde edilen bulgular, literatür ışığında kuramsal olarak tartışılmıştır
Üniversite öğrencilerinde vücut algısı ile yaşam doyumu arasındaki ilişkinin incelenmesi
Vücut algısıyla ilgili olarak son yüzyılda başlamış olan psikoloji alanındaki araştırmalar, eğitim, sağlık gibi alanlarda da yaygınlaşmıştır. Bunun önemli nedenlerinden biri, kişinin kendi vücuduna dair olumsuz bir algı geliştirmesinin bütün hayatını olumsuz etkileme olasılığını da beraberinde getirmesidir (Arslangiray, 2013). Bireyin vücut algısının yaşamındaki birçok alanı etkileme olasılığı göz önüne alındığında, bu algının yaşam doyumunu da etkileyen önemli bir faktör olabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle yapılan bu araştırmada, üniversite öğrencilerinde vücut algısı ile yaşam doyumu arasındaki ilişkinin incelenmesi ve bazı sosyodemografik değişkenler açısından yorumlanması amaçlanmaktadır. Araştırmanın örneklemini 2017-2018 Eğitim-Öğretim yılı güz döneminde İstanbul ilinde bulunan Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji bölümünde öğrenim gören lisans öğrencileri oluşturmaktadır. Araştırmaya 175'i kadın ve 116'sı erkek olmak üzere toplam 291 öğrenci dahil edilmiştir. Araştırma verilerinin toplanmasında Vücut Algısı Ölçeği (VAÖ), Yaşam Doyumu Ölçeği (YDÖ) ve Demografik Bilgi Formu kullanılmıştır. Ölçeklerden elde edilen verilerin normallik analizi yapıldıktan sonra VAÖ' ye ait verilerin normal dağılım göstermesi, YDÖ' ye ait verilerin normal dağılmaması sebebi ile, SPSS (Statistical Package for Social Science) 23.0 paket programı kullanılarak vücut algısı ölçeği için t-testi ve anova, yaşam doyum ölçeği için mann-whitney-u ve Kruskal Wallis-h analizi tekniklerinden faydalanılmıştır. Sonuçların yorumlanmasında ise 0.05 anlamlılık düzeyi temel alınmıştır. xiii Bulgular, katılımcıların vücut algısı puanları ile öğrenim gördükleri sınıf düzeyi, anne baba eğitim düzeyi, kardeş sayısı, ailenin kaçıncı çocuğu olduğu, ailenin algılanan ekonomik durumu ve (romantik) ilişki durumu puanları arasında anlamlı bir ilişki bulunmadığı yönündedir. Yaşam doyumu puanları ile anne eğitim düzeyi, kardeş sayısı, ailenin kaçıncı çocuğu olduğu, (romantik) ilişki durumu ve egzersiz/ spor yapma durumu puanları arasında da anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Vücut algısı puanları ile cinsiyet değişkeni arasında anlamlı düzeyde bir farklılık saptanmıştır (p<0,05). Kadınların vücut algısı puanları erkeklere oranla daha yüksektir. Bu durum kadınların erkeklere göre vücut algılarının daha olumsuz olduğunu göstermektedir. Vücut algısı düzeyi ile düzenli egzersiz/ spor yapma durumları arasında anlamlı bir farklılık saptanmıştır (p<0,05). Egzersiz/ spor yapmayanların ve egzersiz/ spor yapıp sonrasında bırakanların vücut algısı düzeyleri spor yapanlara oranla daha yüksektir. Bu sonuç, düzenli spor yapan bireylerin vücut algısının spor yapıp sonrasında bırakan bireylerden ve spor yapmayan bireylerin vücut algısından daha pozitif olduğunu göstermektedir. Yaşam doyumu düzeyi ile cinsiyet arasında anlamlı bir farklılık saptanmıştır (p<0,05). Kız öğrencilerin yaşam doyumu erkek öğrencilere göre daha yüksektir. Yaşam doyum düzeyleri ile baba eğitim düzeyleri arasında anlamlı bir farklılık vardır (p<0,05). Babasının eğitim düzeyi üniversite olan öğrencilerin yaşam doyum düzeyleri diğerlerine göre daha yüksektir. Yaşam doyum düzeyleri ile ailenin ekonomik durumu arasında anlamlı bir farklılık saptanmıştır (p<0,05). Ekonomik durumu iyi olan öğrencilerin yaşam doyum düzeyleri ekonomik durumu orta olan öğrencilere göre daha yüksektir. Vücut algısı puanları ile yaşam doyumu puanları arasında ise düşük düzeyde (r=0,150) ve negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p<0,05). Vücut algısı puanların artması olumsuz vücut algısını gösterirken, yaşam doyumu ölçeğinden alınan puanların artması bireyin yaşam doyumunun yüksek olduğunu göstermektedir. Araştırmanın ana hipotezi doğrultusunda, bireylerin bedenleri hakkındaki duyguları ve düşüncelerinin yaşam doyumları üzerinde etkili bir role sahip olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Vücut Algısı, Yaşam Doyumu, Üniversite Öğrencileri.
Alkol veya madde kötüye kullanımı tanısı almış bireyler ile sağlıklı kontrollerin d tipi kişilik yapısına sahip olma açısından karşılaştırılması
Yapılan araştırmanın temel amacı Alkol veya madde kötüye kullanım tanısı almış bireyler ile sağlıklı kontrollerin D tipi kişilik yapısına sahip olma açısından karşılaştırılmasıdır. Araştırmanın örneklemi 60 alkol veya madde kötüye kullanım tanısı almış, 60 sağlıklı birey olmak üzere toplam 120 kişiden oluşmaktadır. Araştırmada veriler Bağımlılık profil İndeksi Klinik Formu (Bapi-k), D Tipi Kişilik Ölçeği (DS14), Beck Depresyon Ölçeği ( BDÖ) ile toplanmıştır. Araştırmada elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 22.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemleri olarak sayı, yüzde, ortalama, standart sapma kullanılmıştır. İki bağımsız grup arasında niceliksel sürekli verilerin karşılaştırılmasında t-testi kullanılmıştır. Gruplu değişkenler arasındaki ilişki ki-kare analizi ile test edilmiştir. Araştırmanın sürekli değişkenleri arasında pearson korelasyon analizi uygulanmıştır. Araştırmanın sonuçlarına göre, alkol veya madde kötüye kullanımı ile D tipi kişilik yapısı arasında anlamı bir ilişki saptanmıştır (X2=5,911; p=0,012<0.05). D tipi kişilik yapısına sahip alkol veya madde kötüye kullanım tanısı almış kişilerin Beck depresyon puanları, D tipi kişilik yapısına sahip olmayan tanı almış kişilere göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Bunun yanı sıra D tipi kişilik yapısına sahip tanı almış kişiler ile D tipi kişilik yapısına sahip olmayan tanı almış kişiler arasında bağımlılık şiddeti, intihar öyküsü ve eğitim düzeyi açısından anlamlı fark saptanmıştır. D tipi kişilik yapısına sahip tanı almış kişilerde, D tipi kişilik yapısına sahip olmayan tanı almış kişilere göre; bağımlılık şiddetinin daha yüksek, intihar öyküsünün daha fazla ve eğitim düzeylerinin daha düşük olduğu saptanmıştır. Alkol veya madde kötüye kullanım tanısı almış bireylerde D tipi kişilik yapısının, sağlıklı bireylere göre daha fazla görüldüğü saptanmıştır. D tipi kişilik yapısı klinik seyri olumsuz etkilemektedir. Anahtar Kelimeler: Alkol Veya Madde Kötüye Kullanım, D Tipi Kişilik Yapısı, Depresyon.
Üniversite öğrencilerinin depresyon düzeyleri ile tükenmişlik düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Araştırmanın amacı; üniversite öğrencilerinin depresyon düzeyleri ile tükenmişlik düzeyleri arasındaki ilişkiyi, belirlenen değişkenlere göre inceleyip, anlamlı farklılık olup olmadığını ve depresyon düzeyi ile tükenmişlik düzeyi arasında ilişki olup olmadığını incelemektir. Araştırmanın örneklem grubunu Yalova İlinde bulunan Yalova Üniversite öğrencileri oluşturmaktadır. Toplamda 227 öğrenciye ulaşılmış ve ölçekler öğrenciler tarafındandoldurulmuştur. Araştırmada veri toplama araçları olarak, araştırmacı tarafından oluşturulan Demografik Bilgi Formu, Beck Depresyon Ölçeği ve Maslach Tükenmişlik Envanteri-Öğrenci Formu kullanılmıştır. Araştırmada elde edilen verilerin analizi için SPSS 22.0 istatistik programı kullanılmıştır. Öğrencilerin sosyo-demografik özelliklerini belirlemek amacıyla frekans ve yüzde istatistiklerinden yararlanılmıştır. Diğer alt problemleri analiz etmek amacıyla Bağımsız Örneklem t-Testi, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis testi ve ANOVA testi kullanılmıştır. Araştırmanın sonucunda, kadın ve erkek katılımcıların depresyon düzeylerinde anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Öğrencilerin sınıf düzeyleri ve depresyon düzeyleri arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Öğrencilerin kiminle beraber yaşadıklarına göre depresyon düzeyi arasında anlamlı bir fark bulunmuştur.Öğrencilerin tükenmişlik düzeyleri ve depresyon düzeyleri arasında anlamlı farklılık bulunmuştur. Anahtar sözcükler: Depresyon, Tükenmişlik, Üniversite öğrencisi
Lise öğrencilerinin yaşadığı sınav kaygısı ile depresyon arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı lise öğrencilerinin yaşadığı sınav kaygısı ile depresyon düzeyleri arasındaki ilişkiyi ortaya konulmasıdır. Ek olarak, araştırmada öğrencilerin cinsiyet, kaçıncı sınıfta okudukları, okudukları bölüm, ebeveynlerinin eğitim düzeyleri, sosyo- ekonomik gibi değişkenlerin sınav kaygısı ve depresyon üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Araştırmaya İstanbul İlinde Sarıyer ilçesinde Milli Eğitime Bağlı özel liselerde eğitim gören öğrenciler alınmıştır. Araştırmanın örneklemini 217 gönüllü öğrenci oluşturmuştur. Aynı zamanda bireylerin demografik özelliklerini öğrenmek adına Demografik Bilgi Formu ve değişkenleri ölçmek adına da Sınav Kaygısı Ölçeği ve Beck Depresyon Envanteri uygulanmıştır. Elde edilen verilerin analizinde Ki Kare Testi, T Testi, Mann Whitney U, Kruskal Wallis ve Pearson Korelasyon Testleri kullanılmıştır. Araştırma sonucunda; lise öğrencilerinin cinsiyetlerine göre depresyon düzeyinde anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Anne- baba eğitim durumlarına göre depresyon düzeylerinde anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Lise öğrencilerinin sınav kaygılarına ilişkin görüşlerinde en yüksek puan "Çevremdekiler(ailem, arkadaşlarım)başaracağım konusunda bana güveniyorlar." , en düşük puan "Başarısız olursam arkadaşlarımın gözünde değerimin düşeceğini biliyorum." olarak belirlenmiştir. Lise öğrencilerinin sosyo- ekonomik durdum değişkenine göre depresyon düzeyinde anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Sosyo- ekonomik durum değişkeninin sınav kaygısında kendi görüşü, hazırlanmakla ilgili endişeler, bedensel tepkiler, zihinsel tepkiler ve genel sınav kaygısı alt boyutlarında anlamlı bir farklılık bulunmazken, başkalarının görüşü ve gelecekle ilgili endişeler alt boyutlarında anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Lise öğrencilerinin en yüksek hafif depresyon düzeyinde oldukları sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Sınav Kaygısı, Depresyon, Lise Öğrencileri
Bilişim sektöründe çalışan bireylerde pozitif psikolojik sermaye ile tükenmişlik belirtileri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Daha sonra doldurulacaktır.
Ergenlerde sosyal medya kullanım sıklığı ve özgüven düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmada lise öğrencilerinin sosyal medya kullanım sıklığı ile özgüven düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesini amaçlanmıştır. Araştırmaya2017-2018 yıllarında İstanbul ili Bakırköy ilçesinde, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olan Ataköy Cumhuriyet Anadolu Lisesi'nde öğrenim gören 135'i kadın, 112'si erkek toplamda 247 öğrenci katılmıştır. Katılımcılara araştırmacı tarafından geliştirilen sosyo-demografik form, sosyal medya tutumlarının ölçülmesi için Otrar ve Argın (2015) tarafından geliştirilen ''Öğrencilerde Sosyal Medya Tutum Ölçeği'', özgüven düzeyinin belirlenmesi için ise Akın (2017) tarafından geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılarak Türkçeye uyarlanan ''Özgüven Ölçeği'' kullanılmıştır. Elde edilen veriler öngörülen istatistik teknikleri kullanılarak SPSS Windows Paket Programı aracılığıyla çözümlenmiştir.Yürütülen çalışma sonucunda lise öğrencilerinin internette 4 saat ve daha fazla zaman geçiren ergenlerin paylaşma ihtiyacı alt ölçeğinden aldıkları ortalamalar internette 2-3 saat ve 1 saat ve daha az zaman geçiren ergenlerin ortalamalarından anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Baba eğitim düzeyine göre ergenlerin babaları ilköğretim ve altı düzeyde eğitimi olanların Öğretmenlerle İlişki alt ölçeğinden aldıkları ortalama puanlar babaları üniversite ve üstü düzeyde eğitimi olanların aldıkları ortalama puanlardan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Araştırmada elde edilen bulgulara göre ergenlerin Sosyal Medya Tutumu Ölçeği Sosyal İzolasyon alt ölçeğinden aldıkları puanlarla Özgüven Ölçeğinden aldıkları toplam puanlar arasında negatif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur. Ergenlerin özgüven düzeyleri düştükçe sosyal izolasyonları yükselmektedir.
Suriyeli çocuk ve ergenler arasında travma sonrası stres bozukluğu belirtilerinin yaygınlığı
Bu çalışmanın amacı, ülkelerinde sürmekte olan savaş nedeniyle göç etmek zorunda kalan Suriyeli mülteci çocuk ve ergenlerdeki travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) belirtilerini saptamak ve psikososyal yardım önlemleri sunmaktır. Araştırma örneklemi İstanbul İli Fatih İlçesi sınırları içinden kolayda örneklem yolu ile seçilen 200 Suriyeli mülteci çocuk ve ergenden oluşmaktadır. Çalışmaya katılan çocuklara Çocuk ve Gençler İçin Travma Sonrası Stres Tepki Ölçeği (ÇTSS-TÖ), Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (ÇDŞG-ŞY) kullanarak veriler elde edilmiştir. ÇDŞG-ŞY ölçeğine göre 100 çocuk ve ergenin katılımıyla yapılan çalışmada 127'si DSM-5 kriterleri ne göre Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) tanısı alırken, 73'ü tanı almamıştır. ÇTSS-TÖ ölçeğinde elde edilen verilere göre ise katılımcıların 5'i (% 2.5) çok ağır, 78'i (% 39.0) ağır ve 34'ü (% 17.0) orta düzeyde TSSB belirtisi gösterirken 40'ının (% 20.0) ise hafif düzeyde belirti gösterdiği saptanmıştır. Ölçekte elde edilen toplam puan üzerinden belirtilerin dağılımına ve şiddetine bakıldığında yeniden yaşantılama ve olayı hatırlatıcı uyaranlardan kaçınma en sık görülen belirti grubu olarak görülmektedir. Savaşlar sonrasında çocukların ruh sağlıkları üzerinde büyük enkazlar açılır ve travmanın etkileri kronikleşerek yıllar boyunca sürebilmektedir. Çalışmamız savaş sonrasında oluşabilecek travma tepkilerini belirlemek ve yardım önlemleri alabilmek açısından önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Savaş, Mülteci, Çocuk, Ergen, Travma, TSSB
Yetişkinlerde algılanan ebeveyn ilişki tutumları ile aşka dair görüşler arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırma yetişkinlerin algıladıkları ebeveyn ilişki tutumlarını ve aşka ilişkin görüşlerini incelemek, çeşitli değişkenlere göre farklılık gösterip göstermediğini saptamak amacıyla yapılmıştır. Araştırma Sakarya ili Serdivan ilçesi İstiklal mahallesindeki yetişkinler üzerinde gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın örneklemini 188 kadın, 192 erkek olmak üzere toplamda 380 yetişkin oluşturmaktadır. Bu çalışma, ilişkisel tarama modeline dayanan betimsel bir araştırmadır. Ölçme aracı olarak araştırmacı tarafından geliştirilen kişisel bilgi formu, aşka dair görüşleri ölçmek için, Lee'nin (1973) aşk sınıflandırması temel alınarak Hendrick, Hendrick ve Dicke (1998) tarafından geliştirilmiş olan ve Büyükşahin ve Hovardaoğlu (2004) tarafından Türkçeye uyarlanan Aşka İlişkin Tutumlar Ölçeği: Kısa Formu (LAS) kullanılmıştır. Algılanan ebeveyn ilişki tutumlarını belirlemek amacıyla Çelik ve Öziş (2016) tarafından geliştirilen Algılanan Ebeveyn İlişkisi Ölçeği kullanılmıştır. Bu araştırmada veri toplama araçları ile toplanan verilerin analizinde SPSS Windows 21.0 paket programı kullanılmıştır. Araştırmada, yetişkinlerin algıladıkları ebeveyn ilişki tutumları alt boyutları ile aşk tutumları alt boyutları arasında ilişki olduğu bulunmuştur. Aşk tutumlarının cinsiyete, eğitim düzeyine, ilişki durumuna ve birlikte yaşanılan kişilere göre anlamlı bir farklılık gösterdiği sonucuna ulaşılmıştır. Aşk tutumlarının yaşa, anne eğitim düzeyi, baba eğitim düzeyine göre anlamlı bir farklılık göstermediği bulunmuştur. Yetişkinlerin algıladıkları ebeveyn ilişkileri ile bağımsız değişkenler arasındaki ilişki incelenmiştir. Buna göre, algılanan ebeveyn ilişkisi cinsiyet, yaş, eğitim düzeyi, ilişki durumu, anne eğitim düzeyi ve birlikte yaşanılan kişilere göre anlamlı bir farklılık göstermektedir. Yetişkinlerin algıladıkları ebeveyn ilişkilerinin baba eğitim düzeyine göre farklılaşmadığı bulunmuştur. Araştırmadan elde edilen bulgular yorumlanmış, tartışılmış, uygulayıcılara ve araştırmacılara önerilerde bulunulmuştur.
Ergenlerde dijital oyun bağımlılığı ve öfkeyi ifade etme biçimleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Oyun bağımlılığı, günümüzde sıkça karşılaştığımız sorunlar arasında yer almaktadır. Bunun sebeplerinden biri gençlerin oyun anlayışlarının değişmesinden kaynaklanmaktadır. Önceleri sokaklarda top oynayan çocuklar, artık ellerinde telefon, bilgisayar vb. aletlerle istedikleri zaman, istedikleri kişilerle değişik oyunlar oynayabilmektedirler. Bazen gereğinden fazla şiddet içeren oyunlar da oynayabilmektedirler. Bu oyunlardan etkilenen bireylerin gündelik yaşamları, olumsuz yönde etkilenebilmektedir. Bu olumsuzluk, zaten çoğunlukla fırtınalı geçen ergenlik döneminin daha sıkıntılı geçmesine neden olabilmektedir. Yapılan bu araştırmada, ergenlerde dijital oyun bağımlılığı ve öfkeyi ifade etme biçimleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma evrenini, 2017-2018 yılında İstanbul'un Küçükçekmece ilçesinde bulunan Gülten Özaydın Çok Programlı Anadolu Lisesi'nde okuyan 558 ergen oluşturmaktadır. Çalışmanın örneklemini ise, evreni belli örneklem hesabına göre, Gülten Özaydın Çok Programlı Anadolu Lisesi'nde okumakta olan 300 öğrenciden oluşmaktadır. Bireylerin cinsiyetleri, sınıfları gibi sosyo-demografik değişkenlere göre ilişki sonucunun değişip değişmediğini saptamak amacıyla, örneklem grubuna araştırmacı tarafından hazırlanan "Kişisel Bilgi Formu" verildi. Ergenlerin dijital oyun bağımlılığı düzeyini belirlemek amacıyla, Irmak ve Erdoğan'ın (2014) geçerlik ve güvenirlik çalışmalarını yapmasıyla Türkçe 'ye uyarlanan, "Dijital Oyun Bağımlılığı Ölçeği (DOBÖ-7)"; öfke duygularını ve ifade X tarzlarını ölçmek amacıyla, Özer (1994) tarafından Türkçe 'ye uyarlanan "Sürekli Öfke ve Öfke Tarzı Ölçeği (SÖÖTÖ)" kullanıldı. Analizler için SPSS 21.0 istatistik paket programı kullanıldı. Analizlerde verilerin tanımlayıcı analizleri, kategorik değişkenler için sayı ve yüzdeler, sayısal değişkenler için ortalama ve standart sapma değerleri kullanıldı. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Skewness, Kurtosis değerleri, normalite testleri (Kolmogorov-Smirnov) ortalama ve standart sapma değerleri (değişim katsayısı), histogram grafiklerinin incelenmesiyle değerlendirildi. Kategorik verilerin karşılaştırılmasında Ki-kare testi uygulandı. Bağımsız iki grubun sürekli değişkenlerinin karşılaştırılmasında normal dağılım koşullarının sağlanamadığı için nonparametrik bir test olan Mann Whitney U testi, ikiden fazla bağımsız grubun sürekli değişkenlerinin karşılaştırılmasında normal dağılım koşullarının sağlanamadığı için nonparametrik bir test olan Kruskal Wallis testi kullanıldı. Kruskall-Wallis Testi anlamlı çıktığında farkın kaynaklandığı grubu belirlemek için ikili karşılaştırmalarda ise Mann Whitney U testi uygulandı. Ölçümler arası ilişkilerin çözümü için ise Spearman Korelasyon tekniği kullanıldı. Elde edilen bulgular, %95 güven aralığında ve %5 anlamlılık düzeyinde değerlendirildi. Çalışmada, ergenlerin dijital oyun bağımlılık düzeyleri ile öfkeyi dışa vurma alt boyutu arasında düşük düzeyde pozitif yönde bir ilişki saptanmıştır. Ergenlerin dijital oyun bağımlılık düzeylerinin cinsiyete, sınıfa, anne eğitim düzeyine göre değiştiği bulunmuştur. Ergenlerin dijital oyun bağımlılığı düzeyinin; babanın eğitim düzeyine, evde bilgisayar olmasına, evde internet olmasına, internette vakit geçirme süresine göre anlamlı düzeyde farklılaşmadığı saptanmıştır. Ergenlerin sürekli öfke ve öfke ifade biçimlerinin bağımsız değişkenlere değişip değiştirilmediği araştırıldığında, ergenlerin cinsiyetine, sınıfına, evde internet olma/olmama durumuna ve internette vakit geçirme süresine göre sürekli öfke ifade biçimlerinin farklılaştığı saptanmıştır. Ergenlerin sürekli öfke ve öfkeyi ifade etme biçimlerinin, anne eğitim düzeyi, baba eğitim düzeyi, evde bilgisayar olması açısından anlamlı düzeyde farklılaşmadığı bulunmuştur.
Ergenlerin sosyal anksiyete düzeyleri ile özgüven algıları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı; ergenlerin sosyal anksiyete düzeyleri ile özgüven algıları arasında ilişkiyi incelemektir. Anksiyete, bedensel semptomların birlikteğinde, anlamsız bir endişe ve korku hali olarak tanımlanmıştır. Bireyin, başka insanlar tarafından değerlendirildiği sosyal bir olay ya da durum karşısında korku ya da endişe hissetmesi ise "Sosyal Anksiyete" olarak isimlendirilmiştir. Toplum tarafından pozitif değerlendirilme ve kabul görme ihtiyacının karşılanması, kişilerde özgüven algısının olumlu yönde gelişmesine yardımcı olur. Anksiyetenin, bireyler üzerindeki ruhsal gelişimi olumlu yönde etkide bulunmasının yanında, olumsuz etkisi de mevcuttur. Peki, olumlu ya da olumsuz işlev özgüven algıları üzerinde ne kadar etkilidir? Araştırmada bu soruya yanıt aranmaktadır. Bu araştırma da İstanbul ilinde, 11-14 yaş arası ergenlerden yararlanılmıştır. Araştırma evrenini, 2017-2018 yılında İstanbul'un Üsküdar ilçesinde yer alan Mehmetçik Ortaokulu'nda öğrenim görmekte olan 431 öğrenci oluşturmuştur. Çalışmanın örneklemini, evreni belli örneklem hesabına göre, Mehmetçik Ortaokulunda öğrenim gören 256 öğrenci oluşturmuştur. Evrenden örneklem seçilirken seçkisiz örnekleme yönteminden yararlanılmıştır. Kişilerin cinsiyetleri, sınıf düzeyleri, sosyo-ekonomik düzeyleri gibi sosyo-demografik değişkenlere göre ilişkinin değişip değişmediğini saptamak amacıyla, örneklem grubuna "Demografik Bilgi Formu" doldurtulmuştur. Ergenlerde sosyal kaygıyı ölçmek amacıyla, Aydın ve Tekinsav-Sütçü (2007) tarafından geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılarak Türkçe'ye uyarlanan "Ergenler İçin Sosyal Kaygı Ölçeği (ESKÖ) " ve özgüven düzeylerini ölçmek amacıyla Akın (2007) tarafından geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılarak Türkçe'ye uyarlanan "Özgüven Ölçeği" kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler öngörülen istatistik teknikleri kullanılarak SPSS Windows Paket Programı aracılığıyla çözümlenmiştir.Ortaokul öğrencilerine uygulanan özgüven ölçeğinin alt boyutlarının, yaş, dersleriyle ilgilenen birey, derslerle ilgilenen bireylerin var olup olmaması ve derse katılım değişkenlerine göre değerlendirildiğinde anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. Cinsiyet değişkeni ele alınarak yapılan değerlendirme sonucunda ise; iç özgüven alt boyutunda cinsiyetler açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır fakat dış özgüven alt boyutunda cinsiyetler açısından anlamlı bir fark saptanmıştır. Ortaokul öğrencilerine uygulanan Sosyal anksiyete ölçeğinin alt boyutlarının, dersleriyle ilgilenen birey ve cinsiyet değişkenleri ele alınarak değerlendirildiğinde anlamlı bir fark saptanmamıştır. Ergenlerin sosyal anksiyete düzeylerinin yaşlara göre değişip değişmediğine Y-SKHD alt boyutlarına bakıldığında; yaş durumuna göre farklılık göstermediği saptanmıştır. Fakat G-SKHD alt boyutu incelendiğinde; yaşlar açısından anlamlı bir fark saptanmıştır. Ergenlerin özgüven skoru ve anksiyete skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ters korelasyon bulunmaktadır.
Yeni teşhis edilmiş HIV pozitif kişilerde tanı alma yaşının ve cinsel yönelimin, depresyon ve anksiyete düzeylerine etkisi
Bu araştırmanın amacı, yeni teşhis edilmiş HIV pozitif kişilerde tanı alma yaşının ve cinsel yönelimin, depresyon ve anksiyete düzeylerine etkisini incelemektir. Araştırmada HIV pozitif kişilere destek sağlamak üzere kurulmuş olan Pozitif Yaşam Derneği'ne 01.12.2016 tarihinden itibaren 1 sene içerisinde başvuran yeni tanı HIV pozitif kişiler üzerinde Pozitif Yaşam Derneği psikologları tarafından uygulanan Beck Depresyon ve Beck Anksiyete Ölçeklerinin veri toplama formundaki demografik bilgileri ile karşılaştırmalı analizi amaçlanmaktadır. Bu araştırmada 18 yaşından büyük HIV pozitif kişilere tanı sonrası birinci aydan sonra ve ikinci ay tamamlanmadan, Pozitif Yaşam Derneği tarafından uygulanmış, hiçbir psikiyatrik ilaç kullanmayan ve başka bir profesyonel psikolojik destek almayan, ek bir tıbbi rahatsızlığı olmayan yeni tanı HIV pozitif kişilerin Beck Depresyon ve Beck Anksiyete Ölçeklerinden alınan skorlar ile veri değerlendirme formlarında bulunan cinsel yönelim ve yaş durumu birlikte değerlendirilmiştir. Araştırmanın sonucunda HIV tanısı sonrası kişilerin önemli bir kısmının depresyon ve anksiyete düzeylerinin yüksek olduğu tespit edilmiştir. Depresyon ve anksiyete açısından en riskli grup 18-24 yaş arası homoseksüel kişiler bulunurken, en az riskli grup olarak 34-45 yaş arası heteroseksüel kişiler olduğu bulunmuştur.
Spor Anksiyetesi Ölçeği 2: Türk toplumunda güvenirlik ve geçerlik çalışması
Yüksek anksiyete düzeyleri, sporcularda performans kaygısının artmasına ve işlevselliğin olumsuz yönde etkilenmesine sebep olabilir. Bu çalışmanın amacı, Spor Anksiyetesi Ölçeği-2 ölçeğinin aktif olarak güreş yapan sporcularda geçerlilik ve güvenilirliğini test etmektir. Çalışmanın evrenini dilsel eşdeğerlilik araştırması için T.C. Haliç Üniversitesi Mütercim ve Tercümanlık bölümü öğrencileri ile güvenirlik ve geçerlik araştırması için Türkiye Güreş Federasyonunun İstanbul bölgesi; Sarıyer ve Beylikdüzü kampları, Ankara bölgesi; Elmadağ kampı ve Edirne kampına bağlı sporcular oluşturdu. Araştırmanın örneklemini: Dilsel eşdeğerlik araştırması için T.C. Haliç Üniversitesi Mütercim ve Tercümanlık bölümü öğrencilerinden evreni belli örneklem hesabına göre 80 öğrenci oluşturdu. Güvenirlik ve geçerlik araştırması için ise Türkiye Güreş Federasyonunun İstanbul bölgesi; Sarıyer ve Beylikdüzü kampları, Ankara bölgesi; Elmadağ kampı ve Edirne kampına bağlı evreni belli örneklem hesabına göre 150 güreş sporcusu oluşturdu. Her bir katılımcı: Dilsel eşdeğerlik için Demografik Bilgi Formu ile bir ay ara ile Spor Anksiyetesi Ölçeği-1'nin Türkçe ve İngilizce formlarını doldurdu. Katılımcılar güvenirlik ve geçerlik araştırması için Demografik Bilgi Formu ile beraber, Spor Anksiyetesi Ölçeği-2 ve Beck Anksiyete Ölçeğini doldurdu. Her bir katılımcı aynı form ve ölçekleri test-tekrar test standartlarını sağlayacak şekilde bir ay sonra yeniden doldurdu. İstatistiksel analizde, tanımlayıcı istatistikler ve geçerlilik güvenilirlik için korelasyon analizi, cronbach alpha, paired sample t testi, açımlayıcı faktör analizi ve doğrulayıcı faktör analizi kullanılmıştır. Araştırmamızın bulgularına göre, SAÖ-2'nin iç tutarlılık katsayısı 0,94 olarak saptandı. Faktör analizi sonuçlarına göre, ölçeğin 3 boyutlu geçerliliği elde edildi. Sonuç olarak SAÖ-2'nin toplumumuzda sporcuların anksiyete seviyelerini belirlemek ve değerlendirmek için geçerli ve güvenilir bir ölçek olduğu söylenebilir.
Çalışan kadınların internet ve sosyal medya bağımlığının sosyal kaygı ile ilişkisi
Bu araştırmada, çalışan kadınların sosyal medya ve internet bağımlılıklarının, sosyal kaygı düzeyleri üzerindeki etkisi araştırılmıştır. 248 katılımcıdan oluşan katılımcı grubuna kişisel bilgi formu, BAPİNT, sosyal medya bağımlılığı ölçeği ve Liebowitz sosyal kaygı ölçeğini içeren anket formu uygulanmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre sosyal medya bağımlılığı faktörlerinden duygu durum düzenleme, tekrarlama ve çatışma ile birlikte internet bağımlılığı faktörlerinden tanı ve yaşam üstüne etkilerinin, kaygı düzeyi üzerinde anlamlı etkisi vardır. Bununla birlikte, sosyal medya bağımlılığı faktörlerinden duygu durum düzenleme, tekrarlama ve çatışma ile birlikte internet bağımlılığı faktörlerinden yaşam üstüne etkileri ve şiddetli isteğin kaçınma düzeyi üzerinde anlamlı etkisi vardır. Meşguliyet, duygu durum düzenleme, tekrarlama, çatışma, tanı, yaşam üstüne etkileri, motivasyon ve internet bağımlılık şiddeti düzeyleri yaşa göre değişmektedir. Meşguliyet, duygu durum düzenleme, tekrarlama, çatışma, tanı, yaşam üstüne etkileri, motivasyon, internet bağımlılık şiddeti, kaygı ve kaçınma düzeyleri medeni duruma göre değişmektedir. Meşguliyet, tanı, yaşam üstüne etkileri, şiddetli istek, internet bağımlılık şiddeti, kaygı ve kaçınma düzeyleri eğitim durumuna göre değişmektedir. Meşguliyet, duygu durum düzenleme, tekrarlama, tanı, motivasyon, internet bağımlılık şiddeti, kaygı ve kaçınma düzeyleri aylık gelire göre değişmektedir. Şiddetli istek, kaygı ve kaçınma düzeyleri haftalık çalışma süresine göre değişmektedir.
Sağlık çalışanı kadınların anksiyete düzeyleriyle stresle baş etme becerileri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırma sağlık çalışanı kadınların stresle başa çıkma tarzlarının ve kaygı düzeylerinin belirlenmesi; kaygı ile stresle başa çıkma arasındaki ilişkinin ortaya koyulması amacıyla yapılmıştır. Bu amaç doğrultusunda 395 sağlık sektörü çalışanı kadına Beck Kaygı Ölçeği ve Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği'nden oluşan anket formu uygulanmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre kaygı; iyimser yaklaşım, kendine güvenli yaklaşım ve sosyal desteğe başvurma düzeyini azaltırken; kendine güvensiz yaklaşım ve boyun eğici yaklaşımı artırmaktadır. Katılımcıların stresle başa çıkma tarzlarına ilişkin tüm faktörleri ve kaygı düzeyleri yaşa ve görev türüne göre değişmektedir. Eğitim düzeyine göre iyimser yaklaşım, kendine güvensiz yaklaşım, boyun eğici yaklaşım, sosyal desteğe başvurma ve kaygı değişirken; kendine güvenli yaklaşım, sosyal desteğe başvurma ve kaygı düzeylerinde medeni durum açısından farklılıklar görülmüştür. Katılımcıların sahip olduğu çocuk sayısına göre kendine güvenli yaklaşım, kendine güvensiz yaklaşım, boyun eğici yaklaşım, sosyal desteğe başvurma ve kaygı düzeyleri farklılaşmaktadır. Nöbet tutuma açısından yapılan değerlendirmede iyimser yaklaşım ve kendine güvensiz yaklaşımda anlamlı farklılıklar görülmüştür. Haftalık çalışma süresine göre ise iyimser yaklaşım, kendine güvenli yaklaşım, kendine güvensiz yaklaşım, boyun eğici yaklaşım ve kaygı değişirken; sağlık sektöründe çalışmaktan memnun olma durumuna göre iyimser yaklaşım, boyun eğici yaklaşım ve kaygının farklılaştığı belirlenmiştir.
Ergenlerde duygusal zeka ve yaratıcılık düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı; ergenlerde duygusal zeka düzeyleriyle, yaratıcılık düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Örneklem grubu, Yalova il merkezinde bulunan Yalova Fen Lisesi, Yalova Bahçeşehir Koleji, Yalova Anadolu Lisesi ve Yalova Ticaret Meslek Lisesi'nde okuyan 14-17 yaş aralığındaki, 272 kız ve 251 erkek öğrenci olmak üzere toplam 523 öğrenciden oluşmaktadır. Her bir katılımcıya Demografik Bilgi Formu, Bar-On Duygusal Zeka Ölçeği Çocuk ve Ergen Formu ve Yaratıcılık Ölçeği (Ne Kadar Yaratıcısınız?) uygulanmıştır. Duygusal Zeka Ölçeği ve Yaratıcılık Ölçeği düzeylerinin demografik değişkenlere göre anlamlı bir farklılık gösterip göstermediğinin tespiti için Bağımsız Örneklem t testi ve Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA) yapılmıştır. Duygusal Zeka Ölçeği düzeyleri ile Yaratıcılık Ölçeği düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi için Pearson Korelasyon Analizi yapılmıştır. Araştırma sonuçları, duygusal zekanın bazı alt boyutları ile yaratıcılık arasında pozitif bir ilişki olduğunu göstermiştir. Her iki kavramın da belirtilen değişkenlerle ilişkisi ise, bulgular bölümünde detaylı olarak belirtilmiş, tartışma bölümünde ise literatürle desteklenen sonuçlar ortaya konulmuştur.
İnternet oyun oynama bozukluğu-10 ölçeği: Türk toplumunda güvenirlik ve geçerlik çalışması
Bu çalışmanın amacı, üniversite öğrencilerinde İnternet Oyun Oynama Bozukluğu Ölçeği (İOBÖ-10)'nin Türk toplumunda geçerlilik ve güvenilirliğini araştırmaktır. Çalışmanın evrenini Haliç Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü 3 ve 4. Sınıf öğrencileri oluşturdu. Çalışmanın örneklemini evreni belli örneklem hesabına göre, 148 öğrenci oluşturdu. Her bir katılımcıya sosyodemografik veri formu ile beraber Young İnternet Bağımlılığı Ölçeği ile İnternet Oyun Oynama Bozukluğu Ölçeği (İOBÖ-10)'ni doldurdu. Her bir katılımcı aynı form ve ölçekleri test-tekrar test standartlarını sağlayacak şekilde 1 ay sonra yeniden doldurdu. Çalışmamızın bulgularına göre, İOBÖ-10 iç tutarlılık katsayısı 0.89 saptandı. Faktör analizi sonuçlarına göre, ölçeğin tek boyutlu geçerliliği elde edildi. Sonuç olarak İOBÖ-10'un toplumumuzda internet oyun bağımlılığını değerlendirmek için geçerli ve güvenli bir ölçek olduğu söylenebilir.
Romantik ilişkisi olan genç yetişkin bireylerde temel psikolojik ihtiyaçların doyumu ile cinsel doyumun ilişki doyumu üzerine etkisinin incelenmesi
Bu araştırmada, romantik ilişkisi olan genç yetişkin bireylerin, cinsel yaşamlarından aldıkları doyum ve temel psikolojik ihtiyaçlarının karşılanmasından aldıkları doyumun, ilişkiden aldıkları doyuma etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma metodolojiktir. İlişkisel tarama modeli kullanılarak değişkenler arası ilişkiye bakılmıştır. Araştırmanın değişkenleri tekli lineer regresyon ve korelasyon analizi kullanılarak incelenmiştir. Örnekleme Temmuz 2024 ve Aralık 2024 arasında ulaşılmıştır. Veri toplama araçları olarak, Kişisel Bilgi Formu, İlişki Doyumu Ölçeği (İDÖ), Golombok Rust Cinsel Doyum Ölçeği (GRCDÖ) ve Romantik İlişkilerde Temel Psikolojik İhtiyaçların Doyumu Ölçeği (RİTPİDÖ) kullanılmıştır. Araştırmaya gönüllülük esasına dayalı, yazılı olarak bilgilendirici onam formu alınan 406 katılımcı dahil edilmiştir. Araştırmanın sonucunda, romantik ilişkisi olan genç yetişkin bireylerin, cinsel doyum ve romantik ilişkide temel psikolojik ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik alınan doyumun, ilişki doyumuna anlamlı düzeyde etki ettiği görülmektedir. Değişkenler arası ilişkinin negatif ve pozitif yönde olduğu saptanmıştır. Elde edilen sonuçlar literatürdeki önceki bulgularla büyük ölçüde tutarlıdır. Ancak ilişkisel boyutta incelenen hipotezlerin desteklenmemesi sosyal kabul hatası, stres, Türk kültürü, cinsel iletişim eksikliği, cinsel bilgi eksikliği, monoton cinsel yaşam ve bireylerin yaş gruplarındaki farklılıklarla açıklanabilir. Bulgular, alan yazın taranarak ve kuramsal çerçeve ele alınarak tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: İlişki Doyumu, Cinsel Doyum, Romantik İlişki, Temel Psikolojik İhtiyaçların Doyumu, Genç Yetişkin
Helikopter ebeveyn tutumlarının bireylerdeki kaygı düzeyi üzerindeki etkisi
Bu araştırma, helikopter ebeveyn tutumlarının bireylerin kaygı düzeyleri üzerindeki etkisini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Helikopter ebeveynlik, ebeveynlerin çocuklarının gelişimsel süreçlerine aşırı düzeyde müdahil olmasıyla karakterize edilen ve son yıllarda psikolojik literatürde sıklıkla tartışılan bir ebeveynlik tarzıdır. Araştırmada, bu tutumların bireylerin kaygı düzeyine nasıl ilişkili olduğu sorgulanmakta ve özellikle anksiyete düzeyiyle olası ilişkisi değerlendirilmektedir. Araştırma, ilişkisel tarama modeli çerçevesinde desenlenmiş ve nicel yöntem kullanılarak yürütülmüştür. Çalışmanın evrenini, Türkiye genelinde çeşitli yaş ve sosyo-demografik özelliklere sahip bireyler oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemini ise, çevrim içi ve yüz yüze veri toplama yolları aracılığıyla gönüllü olarak katılan ve dışlama kriterlerine göre değerlendirilen toplam 164 birey oluşturmuştur. Katılımcıların yaş aralığı 18 ila 60 arasında değişmekte olup, farklı cinsiyet, medeni durum, eğitim ve gelir düzeylerinden bireylerin yer aldığı heterojen bir örneklem yapısı oluşturulmuştur. Veri toplama sürecinde üç temel araç kullanılmıştır. Katılımcıların demografik bilgilerini edinmek amacıyla Sosyo-Demografik Bilgi Formu, ebeveynlik tutumlarını değerlendirmek amacıyla Helikopter Ebeveyn Tutum Ölçeği (anne ve baba formları), bireylerin kaygı düzeylerini ölçmek için ise Beck Anksiyete Ölçeği kullanılmıştır. Ölçekler, psikometrik açıdan geçerlik ve güvenirlik özellikleri doğrulanmış Türkçe uyarlamalardır. Elde edilen veriler, IBM SPSS Statistics 27 programı aracılığıyla analiz edilmiştir. Yapılan analizler, bireylerin çocukluk ve ergenlik dönemlerinde algıladıkları helikopter ebeveynlik tutumlarının, özellikle duygusal özerklik ve temel yaşam becerilerine yönelik müdahaleler, yetişkinlik dönemindeki anksiyete düzeylerini anlamlı biçimde etkileyebileceğini göstermiştir. Araştırma sonuçları, helikopter ebeveynliğin sadece ebeveyn-çocuk ilişkisinde değil, bireyin uzun vadeli psikolojik iyi oluşunda da belirleyici bir rol oynadığını ortaya koyarak, bu tutumların ruh sağlığı açısından risk oluşturabileceğine dikkat çekmektedir.
Üstbiliş ile kaygı düzeyi arasındaki ilişkide bilişsel duygu düzenlemenin aracı rolü
Bu araştırmanın amacı yetişkin bireylerdeki üstbiliş ile kaygı düzeyi arasındaki ilişkide bilişsel duygu düzenlemenin aracı rolünü incelemek ve bu değişkenlerin demografik faktörlere bağlı olarak farklılık gösterip göstermediğini değerlendirmektir. Yapılan bu araştırma ilişkisel tarama modeline dayalı şekilde gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın örneklemi, çevrim içi anket yöntemi ile ulaşılan, 18-65 yaş aralığında bulunan 207'si kadın ve 196'sı erkek 403 katılımcıdan oluşmaktadır. Veri toplama araçları olarak Sosyodemografik Bilgi Formu, Üstbilişler Ölçeği-30 (ÜBO-30), Bilişsel Duygu Düzenleme Ölçeği (BDDÖ) ve Beck Anksiyete Envanteri kullanılmıştır. Veri analiz sürecinde bağımsız örneklemler t testi, Pearson korelasyon analizi, tek yönlü ANOVA ve aracılık analizini gerçekleştirmek amacıyla PROCESS eklentisi ile Hayes Model 4 uygulanmıştır. Sosyodemografik değişkenlere göre yapılan analizler neticesinde, kadın katılımcıların kaygı düzeyinin erkek katılımcıların kaygı düzeyinden anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur. Ayrıca bekar katılımcıların ruminasyon puan ortalamasının evli katılımcıların ruminasyon puan ortalamasından anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu görülmüştür. Psikolojik destek alan katılımcıların üstbiliş puan ortalamalarının psikolojik destek almayan katılımcıların üstbiliş puan ortalamasından anlamlı düzeyde yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Bunun yanında üstbiliş toplam puanı ile yaş arasında negatif yönde anlamlı bir ilişkinin olduğu görülmüştür. Araştırmanın temel bulgularına göre, üstbiliş toplam puanı ile değişkenlerin alt boyutlarından olan felaketleştirme, ruminasyon, başkalarını suçlama, kabulleme ile pozitif yönde anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Ayrıca üstbiliş toplam puanı ile kaygı düzeyi arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu gözlemlenmiştir. Yapılan aracılık analizine bakıldığında; kontrol edilmezlik ve tehlike alt boyutu ile kaygı arasındaki ilişkide felaketleştirme alt boyutunun tam aracılık etkisi olduğu görülmüştür. Yürütülen bu çalışmanın bulguları, üstbilişsel süreçler, bilişsel duygu düzenleme stratejileri ve kaygı düzeyi arasında anlamlı ilişkilerin bulunduğunu ortaya koymaktadır. Söz konusu çalışma yalnızca literatüre katkı sağlamayı değil, aynı zamanda klinik ortamlarda kullanılabilecek etkili müdahale ve rehberlik stratejilerinin oluşturulmasına katkıda bulunmayı da amaçlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Üstbiliş, Bilişsel duygu düzenleme, Kaygı düzeyi
Hemşirelerin merhamet yorgunluğu, duygusal emek ve psikolojik sermaye düzeylerinin tükenmişlik bağlamında incelenmesi
Bu araştırmanın amacı, hemşirelerin duygusal emek, psikolojik sermaye ve merhamet yorgunluğu düzeylerinin tükenmişlik üzerindeki etkisini incelemek ve bu değişkenlerin demografik ve mesleki faktörler açısından farklılaşıp farklılaşmadığını değerlendirmektir. Araştırma, ilişkisel tarama modeline dayalı olarak yürütülmüştür. Çalışma grubunu, çevrim içi anket yöntemiyle ulaşılan, devlete bağlı ve özel sağlık kurumlarında hemşire olarak görev yapan 395'i kadın ve 129'u erkek olmak üzere toplam 525 katılımcı oluşturmaktadır. Veri toplama araçları olarak Sosyodemografik Bilgi Formu, Hemşirelerin Duygusal Emek Davranışı Ölçeği, Merhamet Yorgunluğu- Kısa Ölçeği (MY-KÖ), Psikolojik Sermaye Ölçeği ve BAT-TR: Tükenmişliği Ölçme Aracı kullanılmıştır. Araştırma verilerinin analizinde bağımsız örneklem t-testi, Pearson korelasyon analizi, tek yönlü ANOVA, doğrusal ve çoklu doğrusal regresyon analizi uygulanmıştır. Katılımcıların demografik özelliklerine göre ikili gruplar arasındaki farkın anlamlılığını incelemek için yapılan bağımsız örneklem t-testi sonucunda; merhamet yorgunluğunun medeni duruma göre farkının anlamlı olduğu ve bu farkın bekârlar lehine olduğu belirlenmiştir. Yine katılımcıların merhamet yorgunluk düzeylerinin işi kendi isteğiyle seçme durumuna göre farklılığının anlamlı olduğu ve bu farkın işi kendi isteğiyle seçenler lehine olduğu belirlenmiştir. Yapılan analizler sonucunda, sağlık meslek lisesi mezunu katılımcıların merhamet yorgunluğu ve iş tükenmişliği düzeylerinin diğer eğitim düzeylerindeki katılımcılara göre daha düşük olduğu, buna karşın duygusal emek ve psikolojik sermaye düzeylerinin ise daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Araştırmanın temel bulgularına göre, merhamet yorgunluğu ile tükenmişlik arasında orta düzeyde ve anlamlı pozitif ilişki tespit edilmiştir. Bu bulgu, merhamet yorgunluğunun artmasının tükenmişlik düzeyini artırabileceğini göstermektedir. Duygusal emek ile tükenmişlik arasında ise güçlü ve negatif bir negatif korelasyon bulunmuştur. Psikolojik sermaye ile tükenmişlik arasında zayıf düzeyde ancak anlamlı bir negatif ilişki bulunmuş, bu da psikolojik sermaye düzeyi arttıkça bireylerin tükenmişlik yaşama olasılığının azaldığını ortaya koymuştur. Çalışmanın sonuçları genel olarak, çalışanların psikolojik sermayenin tükenmişlik üzerinde koruyucu bir rol oynadığını, duygusal emeğin işin niteliğine bağlı olarak olumlu bir deneyim olarak yaşanabileceğini ve merhamet yorgunluğunun ise tükenmişliği artıran bir risk faktörü olabileceğini göstermektedir. Bu doğrultuda çalışma, mevcut literatüre teorik katkı sağlamanın yanı sıra, psikolojik sermayenin koruyucu rolüne dikkat çekmekte, merhamet yorgunluğu ve tükenmişlikle ilgili farkındalık ve erken müdahalenin; duygusal emek stratejilerinin hemşirelerin psikolojik sağlamlıklarını korumak bakımından işe koşulmasıyla ilgili yöntemler geliştirilmesine katkı sunmayı amaçlamaktadır.
Duygu düzenleme güçlüğü ile üstbiliş arasındaki ilişkide erken dönem uyumsuz şemaların aracı rolü
Bu araştırma duygu düzenleme güçlüğü ile üstbiliş arasındaki ilişkide erken dönem uyumsuz şemaların aracı rolünü incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma kapsamında veriler Aralık 2024 ile Şubat 2025 tarihleri arasında Türkiye'de ikamet eden 18–45 yaş aralığındaki 439 katılımcıdan çevrim içi ortamda toplanmıştır. Veri toplama sürecinde Sosyodemografik Bilgi Formu, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ-16), Üstbiliş Ölçeği (ÜBÖ-30) ve Young Şema Ölçeği Kısa Form-3 (YŞÖ-KF3) kullanılmıştır. Toplanan veriler SPSS 25.0 ve AMOS 24.0 yazılımları aracılığıyla analiz edilmiştir. İlk olarak veri seti eksik ve aykırı değerler yönünden incelenmiş; normal dağılım varsayımı çarpıklık ve basıklık değerleri doğrultusunda değerlendirilmiştir. Tanımlayıcı istatistiklerin ardından değişkenler arası ilişki testi için pearson korelasyon analizden faydanılmıştır. Cronbach's alpha katsayıları kullanılarak ölçek iç tutarlıkları belirlenmiştir. Son aşamada, araştırmanın kuramsal modeline dayalı yapısal eşitlik modeli oluşturularak modelin uyum düzeyine ilişkin indeksler değerlendirilmiştir. Yapılan analizler doğrultusunda bazı korelasyonlar arasında yüksek düzeyde ilişkiler olduğu görülmüştür. Duygu düzenleme güçlüğü boyutları ve üstbiliş boyutları açısından incelendiğinde stratejiler ile kontrol edilemezlik ve tehlike boyutu güçlü pozitif bir ilişki gözlemlenmiştir (r = .640, p < .001). Erken dönem uyumsuz şemalar ile duygu düzenleme güçlüğü boyutları arasındaki ilişkiye bakıldığında karamsarlık şeması ile stratejiler (r = .633, p < .001) arasında yüksek düzeyde pozitif ilişki olduğu saptanmıştır. Erken dönem uyumsuz şemalar ile üstbiliş boyutları arasındaki ilişkilerde ise, karamsarlık şeması ile kontrol edilemezlik ve tehlike (r = .618, p < .001) yüksek düzeyde korelasyon göstermiştir. Bununla birlikte erken dönem uyumsuz şemaların duygu düzenleme güçlüğü ile üstbiliş arasındaki ilişkisinde anlamlı bir aracılık rolü oynadığı ve özellikle sosyal izolasyon/güvensizlik (β = 0,851; R² = 0,725), karamsarlık (β = 0,846; R² = 0,716), tehditler karşısında dayanıksızlık (β = 0,841; R² = 0,708), kusurluluk (β = 0,836; R² = 0,699) ve terk edilme (β = 0,825; R² = 0,681) şemalarının bu ilişkide aracılık etkisi göstermede öne çıkan belirleyici şemalar arasında yer aldığı tespit edilmiştir. Bulgular duygu düzenleme güçlüğü ile üstbilişin birbirini etkilediğini ve aralındaki ilişkide şemaların aracılık rolü oynadığını ortaya konmaktadır. Bu doğrultuda, terapötik müdahalede şemaların ele alınmasının duygusal ve zihinsel süreçlerin sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi açısından önemli olduğu vurgulanmaktadır.
Erken dönem uyumsuz şemalar ı̇le sosyal medya bağımlılığı ı̇lı̇şkı̇sı̇nı̇n psı̇kolojı̇k ı̇yı̇ oluş üzerı̇ne etkı̇sı̇
Bu araştırma, erken dönem uyumsuz şemalar ile sosyal medya bağımlılığı arasındaki ilişkileri inceleyerek, bu iki değişkenin bireylerin psikolojik iyi oluş düzeyi üzerindeki doğrudan ve dolaylı etkilerini belirlemeyi amaçlamaktadır. Bilişsel-duygusal şemaların bireyin dijital davranışlarına olan yansımalarını ve bu davranışların ruhsal işlevsellik üzerindeki etkilerini açıklamak üzere tasarlanan çalışmada, aracı değişken modeli temel alınmıştır. Araştırma ilişkisel tarama modeli çerçevesinde gerçekleştirilmiş olup, veriler 419 katılımcıdan çevrimiçi anket yoluyla elde edilmiştir. Katılımcılara Young Şema Ölçeği Kısa Form-3 (YŞÖ-KF3), Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği (SMBÖ) ve Psikolojik İyi Oluş Ölçeği (PİOÖ) uygulanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS ve PROCESS Macro programları aracılığıyla yapılmıştır. Elde edilen bulgular doğrultusunda, erken dönem uyumsuz şemaların sosyal medya bağımlılığı ile pozitif yönde, psikolojik iyi oluş ile ise negatif yönde anlamlı düzeyde ilişkili olduğu saptanmıştır. Ayrıca, sosyal medya bağımlılığı ile psikolojik iyi oluş arasında da negatif yönlü anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Yapılan aracı değişken analizi, sosyal medya bağımlılığının, erken dönem uyumsuz şemaların psikolojik iyi oluş üzerindeki etkisinde kısmi aracılık rolü üstlendiğini ortaya koymuştur. Özellikle terk edilme, duygusal yoksunluk, başarısızlık ve sosyal izolasyon gibi belirli şemaların, sosyal medya bağımlılığına eğilimi artırdığı ve buna bağlı olarak psikolojik iyi oluşun alt boyutlarında düşüşe neden olduğu görülmüştür. Bu çalışma, bireyin gelişimsel geçmişine dayanan içsel bilişsel yapılar ile dijital ortamlarda sergilediği davranışsal örüntüler arasında anlamlı bağlantılar olduğunu göstermektedir. Bulgular, psikolojik iyi oluşun desteklenmesi sürecinde şema terapisi temelli müdahalelerin önemine vurgu yapmakta ve sosyal medya bağımlılığı gibi çağdaş psikolojik risklerin önlenmesine yönelik yeni perspektifler sunmaktadır.
18-35 yaş arası performans kaygısı olan bireylerin performans kaygısı olmayan bireylere göre otomatik düşüncelerin incelenmesi
Bu araştırma, 18-35 yaş arasındaki bireylerde performans kaygısı olanlar ile olmayanlar arasındaki otomatik düşünce farklılıklarını incelemeyi amaçlamaktadır. Performans kaygısı, bireylerin sosyal ve profesyonel yaşamlarında olumsuz etkiler yaratabilen, yaygın bir kaygı türüdür ve bu kaygıyı tetikleyen bilişsel süreçler arasında yer alan otomatik düşünceler önemli bir rol oynamaktadır. Araştırma, performans kaygısına sahip bireylerin olumsuz otomatik düşüncelere daha fazla eğilim gösterip göstermediğini araştırarak, bu bireylerin bilişsel süreçlerine dair önemli veriler sağlamayı hedeflemektedir. Araştırma, betimsel ve karşılaştırmalı bir yöntemle gerçekleştirilmiştir. Türkiye genelinde yaşayan 18-35 yaş arasındaki bireylerden oluşan evrenden, G-power kullanılarak belirlenen 200 katılımcıdan veri toplanmıştır. Katılımcılar, Beck Anksiyete ölçeğindeki puanlamaya göre gruplara ayrılmıştır. Veri toplama süreci, Google Form aracılığıyla çevrimiçi olarak gerçekleştirilmiş ve katılımcılara performans kaygısını ölçmek için Beck Anksiyete Ölçeği, Liebowitz Sosyal Fobi Belirtileri Ölçeği ile otomatik düşünceleri değerlendirmek için Otomatik Düşünceler Ölçeği uygulanmıştır. Araştırmanın hipotezi, performans kaygısı olan bireylerin, olmayanlara kıyasla daha fazla olumsuz otomatik düşünceye sahip olduğu yönündedir. Elde edilen veriler, SPSS programı kullanılarak analiz edilmiş ve Mann Whitney U Testi ile gruplar arasındaki farklar değerlendirilmiştir. Ayrıca, korelasyon analizleri ile otomatik düşünce ve performans kaygısı arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Verilerin anlamlılık düzeyi p < 0.05 olarak belirlenmiştir. Bu araştırmanın sonuçları, performans kaygısının bilişsel süreçlerle ilişkisini ortaya koyarak, kaygı yönetimine yönelik bilişsel davranışçı terapilerin geliştirilmesine katkı sağlayacak önemli bulgular sunmaktadır. Ayrıca, çalışma, genç yetişkin bireylerde performans kaygısının etkilerini anlamaya yönelik literatüre katkı sağlamayı amaçlamaktadır.
Birikimli travmatik olayların travma sonrası stresbozukluğu belirtileri ve psikolojik esneklik ile ilişkisi
Bu araştırmanın amacı, birikimli travmatik olayların travma sonrası stres bozukluğu belirtileri ve psikolojik esneklik ile ilişkisini incelenmek ve bu değişkenlerin demografik özellikler temelinde farklılaşıp farklılaşmadığını değerlendirmektir. Travmatik yaşantıların bireylerin ruh sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri literatürde sıklıkla vurgulanmaktadır. Ancak, bireylerin travmalara karşı dayanıklılığını etkileyen psikolojik faktörlerin belirlenmesi, önleyici ve müdahaleci psikolojik destek uygulamaları açısından büyük önem taşımaktadır. Araştırma nicel bir çalışma olarak tasarlanmış olup ilişkisel tarama modeline dayalı olarak yürütülmüştür. Veriler, çevrim içi anket yöntemiyle toplanmış olup, analizler IBM SPSS Statistics 27 programı aracılığıyla gerçekleştirilmiştir Çalışma grubunu, çevrim içi anket yöntemiyle ulaşılan 18-60 yaş aralığında yer alan 275'i kadın ve 146'sı erkek olmak üzere toplam 421 katılımcı oluşturmaktadır. Veri toplama araçları olarak Birikimli Travma Ölçeği Kısa Formu, DSM-5 için Travma Sonrası Stres Bozukluğu Kontrol Listesi Psikolojik Esneklik Ölçeği ve Sosyodemografik Bilgi Formu kullanılmıştır. Elde edilen veriler bağımsız örneklem t-tesi, ANOVA, Kruskal- Wallis H testi, çoklu doğrusal regresyon ve Pearson korelasyon analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. Demografik değişkenlere göre yapılan analizler sonucunda, kadınların ve çalışmayan bireylerin TSSB düzeylerinin daha yüksek, psikolojik esneklik düzeylerinin daha düşük olduğu görülmüştür. Ayrıca, psikiyatrik tanıya sahip bireylerde TSSB düzeyi ve travma geçmişi daha yoğun iken psikolojik esneklik düzeyi belirgin biçimde daha düşük olduğu bulunmuştur. Analiz bulgularına göre birikimli travma değişkeni, TSSB belirtileriyle pozitif yönde anlamlı ilişki gösterirken psikolojik esneklik ile negatif yönde anlamlı ilişki gösterdiği bulunmuştur. Psikolojik esneklik ile TSSB'nin tüm alt boyutları arasında negatif ilişkili bulunmuştur. Psikolojik esneklik değişkeni travma sonrası stres bozukluğu düzeyini negatif yönde ve anlamlı düzeyde yordamaktadır. Araştırmanın bulguları, psikolojik esnekliğin travma sonrası stres belirtilerini azaltmada önemli bir koruyucu faktör olduğunu göstermektedir. Birikimli travma düzeyinin TSSB'yi artırıcı etkisi doğrulanırken, psikolojik esnekliğin bu olumsuz etkiyi hafiflettiği görülmüştür. Psikolojik esnekliği yüksek bireyler, aynı düzeyde travmatik yaşantıya rağmen daha az TSSB belirtisi göstermektedir. Bu durum, esnekliğin bir tampon görevi gördüğünü desteklemektedir. Bu sonuçlar, özellikle risk altındaki gruplara (kadınlar, işsizler, psikiyatrik geçmişe sahip bireyler) yönelik psikolojik sağlamlık artırıcı müdahalelerin önemine işaret etmektedir. Gelecekte yapılacak çalışmalarda psikolojik esnekliğe odaklanan önleyici programların geliştirilmesi önerilmektedir.
Erken dönem uyum bozucu şemalar ve sağlık anksiyetesi arasındaki ilişki: Psikolojik esnekliğin aracı rolü
Bu araştırma, erken dönem uyum bozucu şema alanları ile sağlık anksiyetesi arasındaki ilişkiyi ve psikolojik esnekliğin bu ilişkideki aracılık etkisini incelemek üzere tasarlanmıştır. Araştırma nicel araştırma yöntemlerinden ilişkisel tarama yöntemi ile yapılmıştır. Araştırmanın evrenini Türkiye'de yaşayan 18-45 yaş arası 427 katılımcı oluşturmaktadır. Araştırmanın verileri "Demografik Bilgi Formu", "Young Şema Ölçeği Kısa Form-3", Sağlık Anksiyetesi Ölçeği Kısa Versiyon", ve "Psikolojik Esneklik Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Veriler SPSS 26.0 ve AMOS 24.0 programlarıyla analiz edilmiş; bağımsız örneklem t testi, ANOVA, korelasyon, çoklu regresyon analizi ve yapısal eşitlik modellemesi uygulanmıştır. ANOVA ve t testi sonuçlarına göre, sağlık anksiyetesinin cinsiyet, tıbbi tanı, psikiyatrik tanı varlığı gibi demografik değişkenlere göre anlamlı şekilde farklılaştığı görülmüştür. Yapılan korelasyon analizi, erken dönem uyum bozucu şema alanları ile sağlık anksiyetesi arasında anlamlı ve pozitif yönlü ilişkiler olduğunu göstermektedir. Özellikle kopukluk ve reddedilmişlik, zedelenmiş otonomi ve aşırı tetikte olma şema alanlarının sağlık anksiyetesi ile daha güçlü ilişkiler sergilediği bulunmuştur. Çoklu regresyon analizine göre, aşırı tetikte olma şema alanı sağlık anksiyetesinin anlamlı bir yordayıcısıdır. Aracılık rolü analizi ise yapısal eşitlik modeli ile incelenmiş olup, psikolojik esnekliğin bu ilişkide kısmi bir aracılık rolü üstlendiği görülmüştür. Araştırmada elde edilen bulgular literatür çerçevesinde değerlendirilmiş ve gelecek araştırmalar için öneriler sunulmuştur. Anahtar kelimeler: Erken dönem uyum bozucu şemalar, sağlık anksiyetesi, psikolojik esneklik
6 Şubat Depremleri afet çalışanlarının algılanan sosyal destek düzeyleri ile psikolojik dayanıklıklık ve tükenmişlik düzeylerinin incelenmesi
Ülkemiz bir afet ülkesidir. 6 Şubat Kahramanmaraş merkezli yaşanan depremlerin ardından afet sahasının oldukça geniş olması ve afetin etkilerinin uzun sürmesi ve halen sürüyor olması nedeniyle ülkemizde afet çalışanlarının sayısı artmıştır. Bu araştırma 6 Şubat depremlerinden etkilenen illerde halen afet sahasında görev yapmakta olan afet çalışanlarının algılanan sosyal destek düzeyleri ile psikolojik dayanıklılık ve tükenmişlik düzeylerinin incelenmesini amaçlamaktadır. Çalışmaya afetten etkilenen 11 ilde halen görev yapan 103 afet çalışanı katılmıştır. Çalışmanın verileri Sosyodemografik Bilgi Formu, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, Connor Davidson Psikolojik Sağlamlık Ölçeği ve Tükenmişlik Ölçeği Kısa Formu kullanılarak toplanmıştır. Verilerin istatistiki analizi SPSS 22.0 programı ile yapılmıştır. Ölçeklerden alınan puanlara göre katılımcıların algılanan sosyal destek ve psikolojik dayanıklılıklarının orta düzeyde olduğu, kısmi tükenmişlik yaşadıkları saptanmıştır. Değişkenler arasında yapılan ilişkisel analizlere göre algılanan sosyal destek ile psikolojik dayanıklılık arasında orta düzeyde pozitif yönde anlamlı ilişki, algılanan sosyal destek ile tükenmişlik arasında orta düzeyde negatif yönde anlamlı ilişki saptanmış, psikolojik dayanıklılık ve tükenmişlik arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. Katılımcıların yaş, meslekte deneyim yılları ve ölçek puanları arasında anlamlı ilişki saptanmazken katılımcıların cinsiyet ve eğitim durumları ile tükenmişlikleri arasında, afet sahasında çalışma deneyimi ile psikolojik dayanıklılıkları arasında anlamlı ilişkinin olduğu saptanmıştır. Elde edilen sonuçlara göre afet çalışanlarının algılanan sosyal destek düzeyleri arttıkça psikolojik dayanıklılıkları artmakta tükenmişlikleri azalmaktadır. Afet sahası olumsuz ve stres verici yaşam olayları ile sıkça karşılaşılan bir alandır. Bu açıdan bakıldığında afet çalışanlarının psikolojik durumları değerlendirilmeli ve afet çalışanlarına yönelik güçlendirici ve destekleyici çalışmalar yapılmalıdır.
Yetişkin bireylerde çocukluk çağı travmaları, somatizasyon ve duygu düzenleme becerileri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı 18-65 yaş arası yetişkinlerde çocukluk çağı travmaları, somatizasyon ve duygu düzenleme becerileri arasındaki ilişkiyi incelemek ve bu değişkenleri sosyo-demografik faktörlerle birlikte inceleyerek literatüre katkı sunmaktır. Araştırmada, ilişkisel tarama modeli kullanılmıştır. Araştırma örneklemini İstanbul ilinde yaşayan, çevrim içi anket yöntemiyle ulaşılan 262 kadın, 127 erkek olmak üzere toplam 389 katılımcı oluşturmaktadır. Araştırmada katılımcılara "Kişisel Bilgi Formu", "Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği (CTQ-33)", "Somatizasyon Ölçeği (SÖ)" ve "Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği-8 (DDGÖ-8)" uygulanmıştır. Verilerinin analizinde bağımsız örneklem t-testi, ANOVA, Pearson korelasyon analizi ve çoklu regresyon analizi kullanılmıştır. Grupların homojen olmaması halinde parametrik olmayan analizler kullanılmıştır. Yapılan analizler, bireylerin sosyodemografik özelliklerine göre çocukluk çağı travması, somatizasyon ve duygu düzenleme puanlarının anlamlı biçimde farklılaştığını ortaya koymuştur. Erkek katılımcıların çocukluk çağı travma puanı kadınlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. Araştırma bulgularına göre; çocukluk çağı travmaları, somatizasyon ve duygu düzenleme güçlüğü değişkenlerinin birbirleri arasında pozitif yönde orta düzeyde anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Regresyon modeli, somatizasyon ve duygu düzenleme güçlüğü puanlarının birlikte çocukluk çağı travma puanlarının anlamlı bir yordayıcısı olduğunu göstermektedir. Çalışmanın sonuçları, çocukluk çağı travmalarının yetişkinlikte somatizasyon düzeyini ve duygu düzenleme becerilerini olumsuz yönde etkileyebileceğini göstermektedir. Bulgular literatür çerçevesinde değerlendirilerek ruhsal travmalara karşı koruyucu önleyici tedbirlerin gerekliliği ortaya koyulmuştur. Bu araştırmanın, çocukluk çağı travmalarını önlemeye yönelik programların değerlendirilmesi; çocukları bu tür travmalardan koruyacak yeni müdahale yaklaşımlarının geliştirilmesi veya mevcut programların iyileştirilmesi açısından önemli katkılar sağlayacağı düşünülmektedir. Ayrıca bu çalışmanın literatüre katkı sağlayıp gelecek araştırmalara yol gösterici olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Çocukluk Çağı Travmaları, Somatizasyon, Duygu Düzenleme Güçlüğü.
Üniversite öğrencilerinde algılanan ebeveyn tutumları ile borderline kişilik özellikleri arasındaki ilişkide reddedilme duyarlılığının aracı rolü
Bu araştırmada, üniversite öğrencilerinin algıladıkları ebeveyn tutumları ile borderline kişilik özellikleri arasındaki ilişkide reddedilme duyarlılığının aracı rolü incelenmiştir. Psikolojik gelişimin erken dönem çevresel faktörlerden önemli ölçüde etkilendiği ve ebeveyn tutumlarının bireyin kişilik yapılanması üzerinde belirleyici bir rol oynayabildiği bilinmektedir. Borderline kişilik örüntüsü ise duygusal dalgalanmalar, terk edilme korkusu ve kişilerarası ilişkilerdeki istikrarsızlık gibi belirgin özelliklerle tanımlanmakta; bu örüntünün gelişiminde erken yaşantıların önemli etkileri olduğu düşünülmektedir. Çalışma, İstanbul'da üniversite öğrenimine devam eden 227 öğrenci ile yürütülmüş ve veri toplama aracı olarak Sosyo-Demografik Bilgi Formu, Kısaltılmış Algılanan Ebeveyn Tutumları Ölçeği – Çocuk Formu, Reddedilme Duyarlılığı Ölçeği ve Borderline Kişilik Envanteri kullanılmıştır. İstatistiksel analizler IBM SPSS 27 programı ve Hayes'in Process Macro eklentisi ile gerçekleştirilmiştir. Korelasyon analizleri, regresyon ve aracı değişken analizleri uygulanmıştır.Elde edilen bulgular, reddedici ve aşırı koruyucu ebeveyn tutumlarının borderline kişilik özellikleriyle anlamlı düzeyde pozitif yönde ilişkili olduğunu göstermiştir. Ayrıca, reddedilme duyarlılığının bu ilişki üzerinde anlamlı bir aracı rol oynadığı saptanmıştır. Özellikle anne ve babaya yönelik duygusal sıcaklık algısının azalması, borderline kişilik yapılanmasıyla negatif yönde ilişkili bulunmuştur. Bu sonuçlar, erken dönem ebeveyn tutumlarının bireyin duygusal ve kişilerarası işlevselliği üzerinde uzun vadeli etkiler oluşturabileceğini ve klinik değerlendirme süreçlerinde bu faktörlerin dikkate alınmasının önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Ebeveyn tutumları, borderline kişilik özellikleri, reddedilme duyarlılığı, üniversite öğrencileri.
Suriyeli mülteciler ve yerel halkın intihar olasılıkları ve ruhsal belirtiler açısından karşılaştırılması
Suriye'de yaşanan iç savaş, milyonlarca insanın zorunlu göçüne neden olmuş ve Türkiye, en fazla Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapan ülke konumuna gelmiştir. Bu çalışmada, İstanbul'da yaşayan 100 Suriyeli mülteci ile 119 yerel bireyden oluşan toplam 219 katılımcının intihar düşünceleri ve ruhsal belirti puanları karşılaştırılmıştır. Çalışmada, katılımcıların sosyodemografik özelliklerini değerlendirmek amacıyla Kişisel Bilgi Formu, ruhsal belirtileri ölçmek için Kısa Semptom Envanteri (KSE) ve intihar düşüncelerini ölçmek için İntihar Olasılığı Ölçeği (İOÖ) kullanılmıştır. Ayrıca, Suriyeli katılımcıların Türkçe yeterlik düzeylerini belirlemek amacıyla Türkçe Yeterlilik Düzeyi Anketi uygulanmıştır. Analizler SPSS programı ile gerçekleştirilmiştir. Bulgular, Suriyeli katılımcıların İOÖ puanlarının anlamlı düzeyde daha yüksek olduğunu, ancak ruhsal belirti puanları için gruplar arasında anlamlı fark bulunmadığını göstermiştir. Çalışmadan elde edilen bulguların, mülteci ve yerel halk gruplarının ruh sağlığı ihtiyaçlarını daha iyi anlamaya, bu gruplar arasındaki farklılık ve benzerlikleri ortaya koymaya ve bu doğrultuda etkili psikososyal destek programları geliştirilmesine katkı sağlaması beklenmektedir.
Erken dönem uyum bozucu şemaların depresyon düzeyi ve romantik ilişki doyumu üzerindeki yordayıcı etkisi
Bu araştırmanın amacı, erken dönem uyumsuz şemaların bireylerin depresyon düzeyleri ve romantik ilişki doyumları üzerindeki yordayıcı etkilerini incelemektir. Çalışma, 18-65 yaş aralığında, çoğunluğu kadın ve yükseköğrenim mezunu bireylerden oluşan bir örneklem grubuyla yürütülmüştür. Araştırmada veri toplama aracı olarak Beck Depresyon Envanteri (BDE), Young Şema Ölçeği Kısa Form-3 (YSÖ-KF3) ve İlişki Değerlendirme Ölçeği (İDÖ) kullanılmıştır. Veriler, korelasyon ve regresyon analizleriyle değerlendirilmiştir. Araştırma sonuçlarına göre, erken dönem uyumsuz şemalar depresyon düzeyini anlamlı düzeyde yordamakta; ancak romantik ilişki doyumu üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir yordayıcılığa sahip olmamaktadır. Öte yandan, depresyon düzeyinin romantik ilişki doyumunu anlamlı ve olumsuz yönde yordadığı görülmüştür. Bununla birlikte, demografik değişken grupları arasında erken dönem uyum bozucu şemalar, depresyon ve romantik ilişki doyumu ile anlamlı bir farklılıklar tespit edilmiştir. Ancak ilişki süresi arttıkça ilişki doyumunun da arttığı görülmüştür. Elde edilen bulgular, bireyin psikolojik değerlendirmesinde sadece semptomlara değil, erken dönem yaşantılardan kaynaklanan şema örüntülerine de odaklanılması gerektiğini göstermektedir. Şema temelli yaklaşımların özellikle depresyonla ilişkili psikolojik danışmanlık ve psikoterapi süreçlerinde üzerinde dikkatle durulması gereken önemli bir olgu olduğu görülmektedir.
Kişilik özellikleri ve romantik ilişkiarasındaki ilişkinin incelenmesi
Pandemi süreci, bireylerin sosyal ilişki kurma biçimlerini derinden etkilemiş ve dijital platformlar aracılığıyla sürdürülen romantik ilişkilerin sayısında belirgin bir artışa yol açabilmektedir. Bu çalışma, pandemi sonrası dönemde flört uygulamalarının bireylerin kişilik özellikleri, romantik ilişki dinamikleri ve psikolojik sağlıkları üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırma kapsamında, çevrimiçi ve çevrimdışı kimlik kavramları, bağlanma stilleri, kişilik teorileri ve dijitalleşmenin ilişkiler üzerindeki dönüştürücü rolü çok boyutlu bir şekilde ele alınmıştır. Nicel araştırma yöntemleriyle desteklenen bu çalışmada, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın 18-35 yaş arası İstanbul'da yaşayan 232 bireyden elde edilen veriler doğrultusunda flört uygulamalarının bireylerin kendilik algıları, ilişki beklentileri ve sosyal etkileşim pratikleri üzerindeki etkileri analiz edilmiştir. Bulgular, dijitalleşmenin romantik ilişkilerde yeni dinamikler oluşturduğunu ve bu ilişkilerin bireylerin kişilik gelişimi üzerinde hem olumlu hem de olumsuz etkiler yarattığını işaret etmektedir. Veri toplama araçları olarak; Beş Faktörlü Kişilik Ölçeği, Kendini Açma Ölçeği ve Sosyodemografik Bilgi Formları kullanılmıştır. Bu bağlamda çalışma, hem akademik literatüre katkı sunmakta hem de bireylerin dijital platformları daha sağlıklı kullanmaları adına öneriler geliştirmektedir.
System justification and mental health: The roles of rumination and distraction
Previous research indicated that justifying the societal status quo influences mental health and serves as a coping mechanism which leads individuals to feel better in difficult times. However, the underlying process of the relationship between system justification and mental health indicators remains unclear. The goal of the present study was to examine the mediating role of emotion regulation in this association. In particular, the current study focused on the mediating roles of two certain emotion regulation strategies namely, distraction and rumination. By combining knowledge from the domains of system justification, emotion regulation, psychological well-being, anxiety, and perceived stress; it was argued that system justification would negatively predict rumination and positively predict distraction. Additionally, it was expected that rumination would be related to adverse mental health outcomes whereas distraction would be related to better mental health outcomes. Moreover, it was hypothesized that emotion regulation strategies together would mediate the relationship between system justification and mental health. The hypotheses were predicted in the context of the judicial system of Turkey. To test these, in one correlational study, data were collected from 432 university students. Results demonstrated that, as expected, system justification was negatively related to rumination, anxiety and perceived stress, and positively related to psychological well-being. Moreover, rumination mediated the relationship between system justification on one hand and anxiety and perceived stress on the other. The findings expand our understanding of the underlying link between system justification and mental health by elucidating the roles on emotion regulation strategies.
A possible link between perfectionism and navigational strategies: Implications for late adolescence
The studies in this thesis aimed to investigate the possible link between perfectionism and navigational strategies in late adolescence from a developmental psychopathology perspective. Literature suggests that assessing navigational strategies is an efficient way to observe the involvement of multiple memory systems in the etiology of variety of psychopathologies. However, there has not been any study investigating perfectionism, which is a risky personality trait for developing psychopathologies, from this perspective. Accordingly, an experimental design involving a computer-based virtual maze paradigm was established to observe navigational strategies and the efficiency for the usage of these strategies. Forty-eight late adolescents and 32 young adults participated in the study. After the experiment, their perfectionism scores were assessed by using the Turkish adaptation of Frost Multidimensional Perfectionism Scale. The regression analyses indicated a possible link between participants' scores on some of the perfectionism subscales/dimensions and their navigational performances. This link was largely group dependent with the navigational performance of different groups showing different sensitivities to perfectionism subscale scores. When Artificial Neural Networks (ANN) was trained according to these data, participants' maladaptive perfectionism scores could be predicted with great ease by behavioral data during training trials in the virtual maze. Related clinical implications, limitations and future directions for research were discussed.
The effects of admiration and gratitude expression on perceived partner responsiveness among adolescents: The roles of narcissism and depression
Most of the existing research on emotions in romantic relationships has mostly focused on the emotion experience rather than emotion expression, negative emotions rather than positive emotions, and emotions among adult romantic couples rather than adolescent romantic couples. Drawing on the social function approach to emotions, the thesis involves two goals. The first goal was to investigate the effect of positive emotion expression (gratitude and admiration) on late adolescents' close relationship outcomes (perceived partner responsiveness, relationship commitment, and relationship satisfaction. The study's second goal was to examine the moderating role of narcissism and depression in the association between emotion expression and relationship outcomes. In the current thesis, it was hypothesized that being a target of gratitude expression and admiration expression would increase close relationship outcomes. It was also argued that these effects would be more substantial among those with high narcissistic tendencies but not among those with high depressive symptoms. Two experimental studies in Turkey (Study 1; N = 127) and the USA (Study 2; N = 218) were conducted. The data were collected from heterosexual individuals between the ages of 18 and 22 and have a romantic relationship for at least one month. The results showed that gratitude expression increased relationship commitment in Studies 1-2. However, contrary to the hypothesis, as depressive symptoms increased, gratitude expression strengthened relationship satisfaction in Study 2. The theoretical and applied implications of the findings were discussed.
An investigation of the subjective experiences of expectant couples with prior perinatal loss:A qualitative study
The main purpose of this study was to deeply examine the grief in breaved couples following a perinatal loss in the first pregnany and their experiences during the subsequent pregnancy. For this purpose a qualitative study based on grounded theory method was conducted. Six expectant couples with a history of perinal loss were interviewed in order to explore about their experiences related to perinatal loss and current pregnancy. A semi-structured interview form consisting of 24 questions prepared by the researcher was used and the spouses were interviewed together. The transcribed data analyzed and five main themes, subthemes and a core category were identified. The main themes were appeared as First fime pregnancy: Towards a transition to parenthood", "Traumatic incident of loss: Interrupted Transition", "The period of coping with loss", "Recommense", "Resolving grief and awaiting baby" and "Cultural context characterised by permeable boundaries: Intrusiveness and support"; and the core category was identified as "Transition-Interruption-Equilibrium- Retransition ". The findings of the study were discussed within the framework of grief literature. In addition, implications for perinatal grief counseling and directions for future studies were presented.
The influence of autobiographical memory specificity on goal setting in non-depressed individuals
Previous research demonstrated that over-generalization is a tendency depressed individuals have, and it also translates to both autobiographical memories (aka over-general memory-OGM) and personal future goals, resulting in general autobiographical memory and goal construction. Following research also asserted that past and future episodic memories are highly interlinked and influenced by each other, however, the direction of it was not clear and the literature only consists of depressed samples. In this study, it was investigated whether OGM leads to setting general approach or avoidance goals in non-depressed individuals. The participants were randomly assigned to one of these four groups: specific-success, specific-failure, general-success, and general-failure. In specific-success condition, participants were asked to retrieve specific autobiographical memories related to the word success. In specific-failure condition, participants were required to retrieve specific autobiographical memories related to the word failure. In general-success and general-failure conditions, participants were instructed to retrieve a general autobiographical memory according to the cue word they were presented. Next, the participants followed the study with a goal task which required them to write their approach and avoidance goals. The results showed that OGM did not lead to general goal setting in non-depressed participants. These results imply that the relationship between OGM and reduced goal specificity might be peculiar to depressive state.
Turkish adaptation and effectiveness research of "Body project" eating disorder prevention program for female young adults
The aim of the current study is to translate, adapt, and evaluate the effectiveness of the virtual form of the Body Project (vBP) developed by Stice, Mazotti, Weibel, & Agras (2000). Seventy-three female college students aged 18-25 with reported body dissatisfaction were reached using the convenience sampling method and randomly assigned into two groups. The first group was virtual Body Project (vBP) group (N =40) and the second one was the Expressive Writing (EW) group (N = 33). The participants completed a questionnaire set including the Body Mass Index (BMI), Brief Symptom Inventory (BSI), Eating Disorder Examination Questionnaire (EDE-Q), Body Image Quality of Life (BIQLI), and Rosenberg Self-Esteem Scale (RSES). The vBP group participated in 1-hour weekly sessions for 4 consecutive weeks while the EW group completed four Expressive Writing tasks weekly. Afterward, the same questionnaire set was administered as posttest assessment. Results revealed that there was no significant difference between two groups in terms of pretest scores. However, the vBP group had significantly lower EDE-Q posttest scores with large effect size (r = .66) and BSI posttest scores with medium effect size (r = .34) when compared to the EW group. Similarly, the vBP group also had higher scores in BIQLI (r = .34) and RSES (r = .34) in post-test assessment with medium effect sizes. When the pre- and post-test scores are compared for each group, it was found that the EW group's pre and post-test scores were not significantly different in any measurement. Yet, the vBP group's post-test scores were significantly lower than pre-test scores for EDE-Q (r = .87) and BSI (r = .71) with large effect sizes. The post test scores of the vBP group was significantly higher than their pre-test scores for BIQLI (r = .63) and RSES (r = .58) with large effect. The results of the current study suggest that the virtual Body Project is effective for preventing eating disorders and can be used by professionals.
Intergenerational transmission of paternal early maladaptive schemas through intergenerational transmission of parenting styles
Early maladaptive schemas are proposed as to be shaped through frustration of core emotional needs during childhood and persist into adulthood by leading psychological and relationship problems. While early maladaptive schemas' associations with various psychopathologies and psychosocial variables are well established in the literature, intergenerational transmission of them has been studied rarely and existing studies mostly focused on mother-to-child transmission. The current study aims to examine schema transmission from fathers to children and focused on a specific schema domain, which is impaired limits and exaggerated standards. 172 families, i.e., fathers, mothers and their young adult children, participated to the study. While fathers and young adults completed Young Schema Questionnaire-Short Form 3 (YSQ-SF3) and Young Parenting Inventory, mothers completed YSQ-SF3 to be used as a control variable. The results revealed that schema domain of impaired limits and exaggertaed standards of fathers is significantly associtaed with the same schema domain and disconnection and rejection schema domain of their children, and adverse parenting styles of fathers reported by their children mediate these relationships. In addition, it was revealed that adverse parenting styles of fathers' own parents are associated with impaired limits and exaggerated standards schema domain and disconnection and rejection schema domain of their children and in these relationships, impaired limits and exaggerated standards schemas of fathers and adverse parenting styles of fathers reported by their children are the mediating variables, respectively. Embodying psychosocial variables from three generations, the current study reveals different pathways for transmission of paternal schemas.
COVID-19 pandemisinin çocuklar üzerindeki psikolojik etkileri: Bioekolojik perspektiften bir inceleme
The current study aimed to examine the emotional and behavioral effects of the pandemic on children from the framework of bioecological theory. According to Bronfenbrenner's model, the study examined how the child's emotion regulation ability, which is individual differences, family protective factors in the microsystem and school-family relations in the mesosystem affect the child's emotional and behavioral problems during COVID-19. Two models were used: the first model examined the problems that existed before the pandemic and the second model examined the problems caused by the pandemic. It was predicted the effect of variables would increase as we move away from the child's distant environment, and all factors would negatively predict children's problems. 238 mothers with children aged between 4-11 years participated as informants for their children. Informants were asked to complete the Emotion Regulation Scale, Family Protective Factors Questionnaire, School Interaction Questionnaire, Strengths and Difficulties Questionnaire, and Parental Perception of the Emotional and Behavioral Effects of the Quarantine on Their Children in the online platform. According to the results of the study using hierarchical regression analysis, only emotion regulation predicted the problems that existed before the pandemic in model 1. In model 2, emotion regulation and family protective factors negatively predicted pandemic-related problems. School-family interaction did not have any effect on children's problems. The findings obtained provide important data on the effects and mechanisms of individual differences and environmental factors on problems that may arise in children especially in times of crisis and disasters.
Exploring psychosocial factors influencing maladaptive behaviors following the break-ups of romantic relationships
This study aimed to develop a comprehensive scale for assessing maladaptive behaviors following romantic break-ups and examine the experiences of university students in this context regarding psychological and relational factors with particular emphasis on the theoretical framework of Attachment Theory. A total of 512 university students aged 18-25, who experienced a break-up within the past year, participated in the study. Measures included the Perceived Relationship Quality Components, Attachment-Based Mental Representation Scale (ABMRS), Distress Intolerance Index (DII), and Complicated Grief Inventory- Relation and Post Break-up Maladaptive Behaviors Scale (PBMBS) explicitly developed within this study. The collected data were analyzed using various statistical techniques, including explanatory factor analysis (EFA), regression analysis, and mediation analysis. Results from the EFA revealed that the final version of the PBMBS consisted of 21 items across four constructs: Aggression Over Others, Dating and Sexual Act, Boundary Violation and Harassment, and Inclination to Pleasure and Denial with a Cronbach's alpha coefficient of .83. Hierarchical regression analysis demonstrated that the increased elapsed time since the breakup, the higher scores of insecure attachment, and the Inventory of Complicated Grief, the lower scores of the Distress Intolerance Index, significantly predicted maladaptive behaviors following break-ups. Furthermore, the mediation analysis indicated a significant relationship between insecure attachment and post-break-up maladaptive behaviors, with distress tolerance mediating in this relationship. Overall, the study enhances understanding of post-break-up dynamics.
Intergenerational transmission of relationship-related obsessive compulsive symptoms: Roles of insecure attachment styles and perfectionism
Looking through literature, it has been determined that there are numerous studies on Obsessive-Compulsive Disorder (OCD), but relatively few on Relationship-Related OCD (ROCD) symptoms which have been added to the literature in a decade , and there are even no studies on the intergenerational transmission of relationship-related OCD symptoms. Therefore, the aim of this study is to examine the mediating role of insecure attachment styles and perfectionism in the transmission of relationship-related obsessive-compulsive symptoms from mothers to offspring. The participants in the study consist of 139 late adolescents and mother dyads. The results revealed that both anxious attachment style and perfectionism, as well as avoidant attachment style and then perfectionism, played a serial mediating role in the relationship between parent-child-focused obsessive-compulsive symptoms and relationship-focused obsessive-compulsive symptoms. On the other hand, while the avoidant attachment style and then perfectionism had a serial mediating role in the relationship between parent-child-focused obsessive-compulsive symptoms and partner-focused obsessive-compulsive symptoms, it was found that anxious attachment style and perfectionism did not have a serial mediating effect on this relationship. The findings of the study were discussed through empirical data obtained from the literature. Based on attachment theory and techniques related to perfectionist tendencies, several v recommendations for therapeutic treatments aimed at the familial transmission of relationship-related obsessive-compulsive symptoms have been made.
Investigating the effects of self-distancing and processing mode on emotion regulation during self-reflection
This study investigated three proposed processes for reducing negative emotions during self-reflection. According to processing mode theory, adopting a concrete processing approach is effective in reducing negative affectivity. Self-distancing theory suggests that a combination of psychological distance and abstract processing serves to diminish negative affectivity. The construal-matching hypothesis posits that aligning the processing level of emotions with both the processing mode and psychological distance leads to a reduction in negative emotions. Notably, this study uniquely manipulated processing mode, self-distancing perspective, and construal level of emotions concurrently, a novel approach in research. A total of 231 emerging adults were randomly assigned to eight experimental conditions. Participants were instructed to recall an emotional memory based on their assigned condition, with subsequent measurement of their emotions. Reflection on the memory was then undertaken from either a self-distance or self-immersed perspective. Depending on their condition, participants focused on the "how" (concrete processing) or "why" (abstract processing) aspects of the event. The results revealed that the most significant decrease in negative emotions occurred when participants focused on the "why" aspects of the event, irrespective of their self-perspective and whether the event was associated with anger or guilt. Additionally, it was observed that during self-reflection, participants in the abstract processing condition utilized more insight and closure statements compared to those assigned to the concrete processing condition. Taken together, these findings underscore the pivotal role of the type of abstract processing employed during self-reflection in effectively reducing negative emotions.
Coparenting relationship and psychological symptom severity of adolescents: Within the theoretical framework of emotional security theory
The study aimed to investigate the relationship between specific dimensions of coparenting relationship and psychological symptom severity of adolescents within the theoretical frameworks of Emotional Security Theory. Mediation and moderated mediation models were tested for both parents. In the mediation models, it was expected that specific dimensions of coparenting relationship would predict emotional security, which, in turn, would be associated with psychological symptom severity of adolescents. In the moderated mediation models, it was expected that the significance of the indirect effect of coparenting relationship on psychological symptom severity of adolescents through emotional security would differ in accordance with the levels of emotional availability of parents. The sample consisted of 196 mother-adolescent and 175 father-adolescent dyads. Parents completed Coparenting Scale and Brief Symptom Inventory (BSI). Adolescents completed Emotional Security Scale, Lum Emotional Availability of Parents (LEAP) and Brief Symptom Inventory (BSI). Mediation analysis revealed that coparenting conflict predicted the psychological symptom severity of adolescents through emotional insecurity. A noteworthy finding was the moderating effect of maternal emotional availability in this mediated effect. A low level of maternal emotional availability significantly moderated the relationship between coparenting conflict, emotional insecurity, and psychological symptom severity of adolescents. Conversely, this relationship was not observed at high level of maternal emotional availability. This study elucidates the deleterious role of emotional insecurity in predicting psychological symptom severity of adolescents within the context of coparenting conflict. Furthermore, it underscores the crucial protective function of heightened emotional availability of mothers for adolescents who experienced coparenting conflict.