
184
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Çocuğun cinsel istismarı ve psikiyatrik sonuçları
ÖZET Amaç: Çalışmamızda, cinsel istismar olgularında saptanan psikiyatrik bulgular ve etken olan unsurların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına ve Düzce Üniversitesi Adli Tıp Uzmanlar Kurulu'na 2015-2019 yıllarında cinsel istismar şüphesiyle gönderilen ve haklarında rapor düzenlenen olguların muayene esnasında vermiş olduğu bilgiler, laboratuvar sonuçları, adli tahkikat evrakındaki bilgiler, sosyal inceleme raporları ve bu olgular hakkında Anabilim Dalımızca başkaca cinsel şiddet, kati rapor, ceza sorumluluğu, uyuşturucu madde kullanımı, evliliğe haiz olup olmama hususlarında tanzim edilen raporlar retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Mağdurların yaş ortalaması 13,20±3,62 (med: 14) bulundu. Olguların %79,2'sinin kız çocuğu olduğu, 177 olguda ilk muayeneden önce emniyette küçüğün ifadesinin alındığı, 5 olgunun başvuru anında gebe olduğu, anogenital muayeneye onam veren 207 olgudan 13'ünde akut travmatik bulgu saptanabildiği, olgulardan 71'inin flört şiddeti olduğu, adli süreçten önce tanı almış olan 52 olgudan 14'ünde zeka geriliği olduğu, olaydan sonraki yıllarda madde kullandığı tespit edilen 17 olgu olduğu, cinsel şiddet şüphesiyle tekrar değerlendirilen 20 olgu bulunduğu, beyana itibar yönünden değerlendirilmek üzere 10 olgunun ve evliliğe haizlik yönünden değerlendirilmek üzere 10 olgunun tekrar başvurduğu saptanmıştır. Kardeş sayısının, penetrasyonun, olay anında rızanın, özgeçmişinde aile içi şiddet veya psikiyatrik tanı bulunmasının olaydan sonra psikiyatrik tanı almayı etkilemediği; birden fazla kez cinsel saldırıya maruz kalmanın, okulu bırakmış olmanın olaydan sonra psikiyatrik tanı almayı artırdığı bulunmuştur. Tartışma ve Sonuç: Cinsel istismar olgusu ve bunu takip eden adli süreç, mağdurlarda ruhsal sonuçlara neden olmaktadır. Bu sonuçların tespiti, hem sağaltımı için gerekli adımların atılabilmesi, hem de adli kovuşturma kapsamında tıbbi bulgu niteliği taşıması bakımından önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: cinsel istismar, adli tıp, çocuk istismarı, çocuk ruh sağlığı, anksiyete
Klasik ıslak imza ve dijital ortamda atılmış imzaların grafolojik yöntemler ile karşılaştırılması
Amaç: Son yıllarda gelişen teknoloji ile beraber dijital yöntemler ile atılan imzaların kullanımı yaygınlaşmakta, dolayısıyla adli sistemde soruşturma ve bilirkişi incelemesine konu olabilmektedir. Çalışmamızda dijital yöntemlerle alınan imza örneklerinin, klasik ıslak imza alışkanlıkları ile uyumlu olup olmadığının ve imza değerlendirilmesinde kullanılan parametrelerin hangilerinin elektronik imzada kullanılabileceğinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma prospektif-deneysel bir çalışmadır. Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı, Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde yürütülmüştür. Çalışmaya dahil edilen 88 gönüllüden 1 adet A4 boyutunda kağıt üzerine tanımlanmış alana dominant el ile oturarak alınmış 3 adet ıslak imza, dijital ekran üzerine dijital ekran kalemi ile dominant el ile oturarak alınmış 3 adet imza, dijital ekran üzerine sadece dominant elin işaret parmağı ile aracısız olarak oturarak alınmış 3 adet imza örnekleri 2 farklı adli belge incelemecisi tarafından grafolojik kriterlere, ıslak imzaya benzerliklerine, yazı imza tetkikinde standart olarak kullanılan kriterlere göre değerlendirilmiştir. Bulgular: 3 farklı koşulda elde edilen imzalar; tersim tarzı, doğrultu, ebat, kalem kaldırma, noktalama, keşide çizgisi ve grama özelliklerine göre değerlendirilmiş, ıslak imzalar ile dijital imzalar arasında tersim tarzı, yatay ebat, dikey ebat ve genel ebat özellikleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmış, doğrultu, kalem kaldırma, noktalama, grama sayıları ve keşide çizgisi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Tersim tarzı ve ebat özellikleri kalem (stylus) ile atılan imzalar ile parmak ile aracısız olarak atılan dijital imzalar kendi arasında değerlendirildiğinde parmak ile atılan dijital imzalarda daha büyük farkların ortaya çıktığı görülmüştür. Sonuç: Islak imzada tespit edilebilen birçok özelliğin dijital imzalarda özel teknolojik yöntemler olmadan tespit edilemediği bilinmektedir. Çalışmamızda ek teknolojik yöntemler kullanılmadan dijital imzaların ıslak imzalar ile mukayese edilirken en isabetli yol gösterici özelliğin tersim tarzı olduğu, dijital imzalarda ebat özellikleri yönünden parmak ile atılan imzalarda daha fazla olmak üzere büyüme yönünde değişimler olduğu saptanmıştır. Adli konulara dönüşen dijital imzaların incelenmesi talep edildiğinde mukayese için huzurda alınan yazı ve imza örneklerinin benzer özellikte cihaz ve yazılımlar ile elde edilerek ve kişinin geçmiş samimi dijital imzalarının ilgili kurum ve kuruluşlardan temin edilerek bilirkişiye gönderilmesi gerektiği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Yazı İmza İncelemesi, Elektronik İmza, Dijital İmza, Biyometrik İmza, Adli Grafoloji
Suriyeli mülteci 18 yaş altı evlilerde kemik yaşının tespitinde gök, greulich-pyle ve tanner-whitehouse atlaslarının kullanılabirliğinin değerlendirilmesi ve sosyodemografik özellikleri
Giriş ve Amaç: Mültecilerde yaş tayini, dünyada ve ülkemizde adli tıp ve hukukun önemli konularından biridir. Ülkemizin 2011 yılından itibaren Suriyeli mülteci göç akımına maruz kalması, Adli Tıp Anabilim Dalı'mıza da yaş tayini konusunda yoğun başvuruların olmasına yol açmıştır. Dolayısıyla biz bu çalışma ile yaş tayini hususundaki yaşanan zorluklara değinebilmek ve Anabilim Dalı'mıza başvurusu olan Suriyeli mülteci yaş tayini istenen 18 yaş altı olguların sosyodemografik özellikleri ile birlikte Gök, Greulich-Pyle ve Tanner Whitehause atlaslarının uygulabilirliğinin güvenirliliğini aktarmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 01.01 2018 ve 29.06.2019 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Adli Tıp Anabilim Dalı'na mahkeme veya savcılık üst yazısı ile kemik yaş tayini amacıyla başvuran Suriyeli mülteci 18 yaş altı olgular çalışmaya dahil edilmiş olup, kimlik yaşları 14 ila 17 arasında olan 178 kız olgunun sol el bilek grafileri ve anamnezleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Metabolik, sistematik hastalık ve kırık gibi herhangi bir patoloji içeren veya teknik açıdan uygunsuz çekimler çalışma dışı bırakılmıştır. Olguların kimliklerindeki doğum tarihleri ile direk grafi çekim tarihleri arasında zaman farkı kronolojik yaş olarak hesaplanmıştır. 14 yaşını doldurmuş 15 yaşından gün almış olgular ilkgrup olarak kabul edilmiş, sonrasında her bir yıl için Grup 2 ve Grup 3 olmak üzere toplamda 3 adet grup oluşturulmuştur. Gruplarındirek el bileği grafileri, iki Adli Tıp Uzmanı tarafından birbirinden bağımsız olarak incelenerek Gök,Greulich-Pyle ve Tanner-Whitehouse atlaslarına göre kemik yaşı hesaplanmıştır. Tanner Whitehouse yönteminde en çok kabul gören RUS(Radius, Ulna ve Short bone) skoru kullanılmıştır. Tüm vakaların sosyodemografik verileri de ayrıca irdelenmiştir. Bulgular: Gök, GP ve TW3 atlasları kullanılarak gözlemciler arası uyum, güçlü ve çok güçlü olarak sınıflandırılmış ve gözlem sonuçlarının ortalaması alınarak istatiksel analiz yapılmıştır. Kronolojik yaşlar istatistiksel olarak atlaslara göre kemik yaşları ile karşılaştırıldığında, 14-15 yaş grubunda her üç atlas için de anlamlı bulunmamıştır. 15- 16 yaş grubunda Gök ve Greulich-Pyle atlasları anlamlı ancak düşük uyumlu bulunmuştur. 16-17 yaş grubunda ise Gök ve Greulich-Pyle atlasları anlamlı bulunmamıştır. Her üç atlasta da yaş gruplarına göre standart sapmalar 1 yıldan az bulunmuştur. Yaş atlasları kendi içlerinde karşılaştırıldığında ise güçlü bir korelasyon izlenmiştir. Suriyeli mültecilerin çoğunluğununresmi olmayan evli (şer'i nikâh-dini nikâh) ve çocuk sahibi oldukları ve büyük bir kısmının ise eğitim durumlarının ilkokul ve altında olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Suriyeli mülteci kız olgularda 15-16 yaş aralığında Gök veGreulich-Pyle atlasları uygulanabilir bulunmuştur.14-15 yaş grubunda Gök, Greulich-Pyle ve Tanner Whitehouse, 16-17 yaş grubunda ise Gök ve Greulich-Pyle atlaslarınınbir yıllık standart sapmaları dikkate alınarak uygulanabileceği sonucuna varılmıştır.
Dna parmak izi yöntemi ile kişi farklılıklarının gösterilmesi
Gaziantep üniversitesi tıp fakültesi şahinbey araştırma ve uygulama hastanesi tarafından ocak 2004-temmuz 2007 tarihleri arasında verilen özürlü sağlık kurulu raporlarının incelenmesi
Özürlülerin toplum yaşamına tam katılımının sağlanması ve yaşam standartlarının yükseltilmesi çağdaş toplum anlayışının gereğidir. Özürlü insanlar, normal sağlıklı bireylerin faydalandığı çoğu haklardan yararlanamamaktadırlar. Gelişmiş devletlerin özürlülere sağladığı geniş imkânlar, ülkelerin sosyoekonomik seviyeleri ile doğru orantılı olarak farklılık göstermektedir. Sosyal güvenlik uygulamaları toplumda adil bir paylaşım ve eşitliği sağlamada etkin bir araç olma konumundadır. Öncelikle kabul edilmesi gereken konu, özürlülerin sağlam insanlara göre istihdam edilmeye çok daha fazla ihtiyaç duyduklarıdır. Araştırmamızda, Ocak 2004-Temmuz 2007 tarihlerini kapsayan dönemde özürlü raporu almak için başvuran 601 olgunun raporları geriye dönük incelendi. Bunların 494'ü (%82.2) erkek, 107'si (%17.8) kadındı. Olgular en çok 21?40 yaş aralığında başvurdular. Başvuranların 205'i (%31.1) için malulen emeklilik kararı verildi. Araştırmamız daha çok bir sakatlığı olup, bunu raporla belgelemek isteyen olguları kapsadığı için, maluliyet oranları Türkiye'de genel nüfus üzerinde yapılan araştırmalara oranla yüksek çıkmıştır. Resmi Gazete'nin 16 Temmuz 2006 tarih, 26230. sayısında yer alan özürlü maluliyet cetveli'nin uygulanmaya başlamasıyla, uygulayıcılar çeşitli sorunlar yaşamaktadır. Cetveldeki eksiklik ve hatalardan oluşan bu sorunlar, dağınık bir görüntü içinde olan özürlüler ile ilgili kurum ve kuruluşların koordinasyon halinde olması gerektiğinin kanıtıdır. Bu raporlar, Hastanemiz'e başvuru yapan olguları kapsadığından, raporu olmayan benzer olgular hakkında da yorum yapmamızı sağlayacağı gibi, elde ettiğimiz veriler, yapılacak benzer araştırmalara basamak olabilir. Ülkemizde bu konuda yapılan araştırmaların sayısının az, veri tabanın sınırlı olması ve özürlülerle ilgili uygulamaların farklı kurumlar tarafından değişik kanunlarla yürütülmesi, özürlülere daha fazla önem verilmesi gerektiğini göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Özürlü Sağlık Kurulu Raporu, Maluliyet, Rehabilitasyon, Özürlü Sınıflandırması
Uyuşturucu madde kullanıcılarında dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) semptomları ile saldırganlık, kendine zarar verme ve intihar davranışları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamız ile uyuşturucu madde kullanıcılarında kullanılan maddenin türüne ve sayısına göre Dikkat eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) semptomları ile kendine zarar verme, intihar ve saldırganlık davranışları arasındaki ilişkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma ile tanımlanan farklı komorbit durumlar arasındaki karmaşık ilişkinin gözden geçirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda 01.05.2023 ile 31.12.2023 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalımıza adli makamlarca uyuşturucu madde kullanımı şüphesi nedeniyle gönderilen olgular çalışılmıştır. Olgular hakkında adli makamlar tarafından ilgili kanunlarca işlem yapılmış olup adli makamların talebi doğrultusunda zaten muayenesi ve örnek alınma işlemi yapılmıştır. Olguların standart örnekleri Üniversitemiz farmakoloji laboratuvarında çalışılmış ve haklarında adli makamlara rapor düzenlenmiştir. Araştırmaya gönüllü olarak katılmak isteyen olgulardan elde edilen sosyodemografik bilgiler ve olgulara doldurulan erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tarama ölçeği (ASRS), kendine zarar verme davranışını değerlendirme envanteri, intihar davranış ölçeği, saldırganlık ölçeği ve farmakoloji laboratuvar sonuçları dahil edildi. Bulgular: Çalışmamızda toplam 185 olguya ulaşılmıştır ancak 25 olgu uyuşturucu madde testinin negatif olması, anketlerde eksiklikler bulunması nedenleriyle çalışma dışı bırakılmıştır. Çalışmamıza farmakoloji laboratuvarınca LC/MS yöntemi ile çalışılan idrar örneğinde uyuşturucu madde pozitif saptanan toplam 160 olgu dahil edilmiştir. Olgular anketlere ve idrar örneğinde çalışılan uyuşturucu madde sonucuna göre gruplara ayrılmıştır. 160 olgunun 63'ünün (%39) ASRS ölçeğine göre yüksek DEHB riski göstermiş olduğu, 33'ünün (%20) birden fazla uyuşturucu madde testinin pozitif saptandığı, 77'sinin (%48) kendisine zarar verici davranışta bulunduğu, 100'ünün (%62) daha önce en az bir kez kendini öldürmeyi düşündüğünü belirttiği, 36'sının (%22) yüksek saldırganlık riskinde bulunduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamız ile uyuşturucu madde kullanıcılarında DEHB ile tehlikeli davranış modelleri olan kendine zarar verme, intihar ve saldırganlığı etkileyen faktörleri tartıştık. Çalışmamızda uyuşturucu madde kullanıcılarında toplum risk ortalamasına göre daha yüksek oranda DEHB görülme riski bulunmuştur. Çalışmamızda DEHB semptomlarının varlığı ile daha fazla kendine zarar verme, intihar veya saldırganlık riski arasında istatistiksel olarak anlamlı seviyede ilişki bulunamadı. Ancak DEHB açısından yüksek riskli grupta istatistiksel olarak anlamlı seviyede olmamakla beraber daha yüksek intihar davranış puanları ve saldırganlık ölçeği toplam puanı ve alt ölçek puanlarının bulunmuş olması DEHB'li bireylerin daha fazla intihar girişiminde bulunabileceğini ve değişik alt tiplerde (Sözel saldırganlık, fiziksel saldırganlık vb.) artmış saldırganlık riskinin öngörülebilmesi açısından önem taşımaktadır. Bu nedenle DEHB'li bireylere kendine ve çevreye zarar verici davranışlara ilişkin koruyucu sağlık hizmetinin verilmesinin önemli olacağı düşünülmektedir.
Spor salonlarında egzersiz yapan kişilerde anabolik androjenik steroidlerin kullanımı ve saldırganlık eğilimi arasındaki ilişkinin araştırılması
Spor salonlarında egzersiz yapan kişilerde anabolik androjenik steroidlerin kullanımı ve saldırganlık eğilimi arasındaki ilişki, spor psikolojisi ve sağlık alanında önemli bir konudur. Yapılan araştırmalar, anabolik steroidlerin kullanımının saldırganlık eğilimini artırabileceğini göstermektedir. Steroidlerin vücuttaki hormonal dengeleri etkilediği ve agresif davranışlara yol açabileceği bilinmektedir. Bu konuda yapılan bilimsel araştırmalar ve sağlık otoritelerinin önerileri doğrultusunda, anabolik steroidlerin kullanımının saldırganlık eğilimi üzerindeki etkileri üzerine farkındalık oluşturulmalı ve bireylerin sağlıklarını korumak adına bilinçli kararlar almaları teşvik edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Anabolik Androjenik Steroidler, Saldırganlık, Spor.
Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına 2000-2010 yılları arasında bağımlılık yapıcı madde kullanımı iddiasıyla adli makamlarca gönderilen olguların irdelenmesi
Amaç: Bu çalışmada; Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına (A.D)'na madde kullanımı iddiasıyla gönderilen vakaların sosyo-demografik özelliklerini ve kullandıkları maddelere ait özellikleri literatür eşliğinde incelemeyi amaçladık.Yöntem: Kliniğimize son on yılda başvuran vakaların dosya ve bilgisayar kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Tüm verileri bir formda toplanarak ve SPSS 10.0 programı kullanıldı. Tanımlayıcı analizler, ki-kare ve tek yönlü varyans analizi ile değerlendirildi.Bulgular: 325 madde kullanan olgu saptanmıştır. Bunların çoğunluğu gençtir, yaş ortalaması 27.58 (ss=10.43) yıl, madde kullanmaya başlama yaşı ise 18.80 (ss=8.20) olarak bulunmuş, hastaların %88.3'ü erkek, %11.7'si kadındır, en çok kullandığı maddeler, çoğul madde (%30.8) ve esrardır (%26.4). Uçucu madde kullanımına başlama yaşı belirgin olarak düşük bulunmuştur. İşsizlik %38 gibi yüksek bir orandadır. Eroin kullananlar, yurt dışı doğumlu ve yüksek gelir düzeyine sahipSonuç: Kliniğimiz verilerine göre madde kullanımı gençleri de etkileyen önemli bir sorundur. Konuyla ilgili epidemiyolojik çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Madde kullanımı, Adli Tıp, sosyo-demografik özellikler
Cinsel istismar mağduru çocukların çizimlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Çocuğun cinsel istismarının değerlendirilmesi bu süreçte yer alanlar için zor bir görevdir. Çalışmamızın amacı cinsel istismar mağduru çocukların muayene sırasında çizim yoluyla kendilerini ifade etmelerini sağlamalarının yanı sıra çizimler yoluyla olayın nitelikleri ile ilgili değerlendirme yapılarak adli sürece yardımcı veriler elde edilip edilemeyeceğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışma pro-retrospektif yöntemle yapılmıştır. 1 Ocak 2016 – 30 Haziran 2024 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı ve ÇİM'de muayeneleri yapılan ve çizim yapmayı kabul eden cinsel istismara uğradığı iddia edilen olgular çalışmaya dahil edilmiştir. Olgulardan A4 boyutunda kağıt üzerine, literatürde yer alan 'Bir İnsan Çiz, Kendini Çiz, Aileni Çiz, Seni Mutlu Eden Bir Şey Çiz, Seni Mutsuz Eden Bir Şey Çiz, Şüpheliyi Çiz' talimatları verilmiş, kurşun kalem kullanılarak yapılan çocuk çizimleri incelenmiştir. Elde edilen çizimler literatürde tanımlanan kriterlere göre, çocuk çizimleri alanında aktif olarak çalışan ve çocuk çizimleri konusunda eğitimi ve deneyimi bulunan biri adli tıp uzmanı ve diğeri araştırma görevlisi araştırmacı tarafından incelenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda 122 olgunun 6 adet çizimi değerlendirilmiş olup şüphelide pupil ihmali, vücutsuz baş çizimi, vücut ihmali yapımında diğer figür çizimlerine göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark olduğu, olay sonrası psikiyatrik başvurusu olanlarda ilk figür çizimine farklı-belirsiz cinsiyet özelliklerine sahip çizim yapılmasının, özgül öğrenme güçlüğü veya zeka geriliği tanısı olan çocuklarda çizimin yaşına göre beklenenden düşük düzeyde olmasının ve anne-babası evli olmayan çocuklarda aile üyesini eksik çizme durumunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark olduğu, diğer parametrelerin şüpheli ile diğer figürler arasında ve yaş, cinsiyet, aile yapısı, istismarın türü, sıklığı, geçmiş istismar öyküsü, rıza olup olmaması, genital bulgu olup olmaması, psikopatoloji olup olmaması ile değerlendirildiğinde aralarında istatiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadığı saptanmıştır. Sonuç: Çocuk çizimlerinin yaş, cinsiyet, eğitim seviyesi, zeka düzeyi, olay öncesi ve sonrası ruhsal durum, adli görüşme ve muayene sırasındaki stres, aile dinamikleri, sosyokültürel ortam, istismarın türü, süresi, sayısı, şüpheli ile ilişkisi, çizim özellikleri, kalemi tutuş şekli, kullanılan kalemin ucu, medya maruziyeti, değerlendiricinin yorumuna göre birçok faktörden etkilenmesinin yanında cinsel istismar vakalarında çocuğu rahatlatarak çocuktan daha iyi bilgi alınmasını sağladığı, tek bir göstergenin cinsel istismarı teyit ettiği ön yargısına kapılmadan adli görüşmelerde çocuk çizimlerinin yardımcı araç olarak kullanılabileceği düşünülmektedir.
Gaziantep Üniversitesi Adli Tıp Anabilim dalına 1998-2005 yılları arasında başvuru yapmış olguların 765 Sayılı Eski Türk Ceza Kanunu doğrultusunda retrospektif incelenmesi ve 5237 Sayılı Yeni Türk Ceza Kanununa göre değerlendirilmesi
Ceza sorumluluğu değerlendirmesi amacıyla Düzce Üniversitesi adli tıp anabilim dalına başvuran hastaların retrospektif incelenmesi
Amaç: Ceza sorumluluğunun değerlendirilmesi, kişinin işlediği ve sonucunda zarar oluşmuş olan bir fiille ilgili olarak, yasada cezaya hükmedilmesinin gerektiği hallerde kişinin kusuru olup olmadığının tanımlanmasını sağlayan değerlendirmedir. Türk Ceza Kanunu'nun 32. maddesinde akıl hastalığı-zayıflığı nedeniyle kişinin işlemiş bulunduğu fiilin anlam ve sonuçlarını algılayamadığı veya işlediği fiille ilgili olarak irade yeteneğinin bulunmadığı halleri, 34. maddesinde geçici bir neden, irade dışı alınmış alkol veya madde etkisiyle ceza sorumluluğunun kalktığı durumları kapsamaktadır. Bu maddelere ilişkin değerlendirmeler ülkemizde tıbbi bilirkişi olarak adli makamların görevlendirdiği hekimlerce yapılmaktadır. Çalışmamızda bu değerlendirmenin yapılması amacıyla Adli Tıp Anabilim Dalımız üzerinden Adli Tıp Uzmanlar kurulumuza 2021-2023 yıllarında yönlendirilen suç tarihleri itibariyle 18 yaş ve üzeri olguların; sosyademografik veriler, suç tipi, psikiyatrik hastalıkları gibi parametreler retrospektif olarak değerlendirilerek olguların analizlerinin yapılması amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmamız retrospektif bir çalışma olup, 01.01.2021- 31.12.2023 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalına ceza sorumluluğunun değerlendirilmesi amacıyla başvuran suç tarihi itibariyle 18 yaş ve üzeri olguları kapsamıştır. Çalışmamızda olgulara ait sosyodemografik ve klinik özellikler, suç teşkil ettiği iddia edilen fiilleri, suçların işlendiği mekan, suçun failinin mağduru ile yakınlık durumu, adli sürece ait özellikler, adli muayene bulguları gibi özellikler değerlendirilmiştir. Sonrasında olgular TCK 32. Maddeden yararlanma ve yararlanmama durumlarına göre iki gruba ayrılmış ve gruplar arasında fark olup olmadığı incelenmiştir. Verilerdeki sayısal sonuçlar aritmetik ortalama ve standart sapma, kategorik sonuçlar ise yüzde olarak değerlendirilmiştir. Grup karşılaştırmalarında verilerin dağılımına uygun olarak istatistiksel analizler uygulanmıştır. İstatistiksel analizler "SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 26.0 (SPSS Inc, Chicago, IL)" aracılığıyla değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada ilgili yıllarda suç tarihi itibariyle 18 yaş ve üzeri olan, rapor sonuçları itibariyle ceza sorumluluğuna dair kanaate ulaşılmış, dosya içeriği açısından değerlendirilen parametrelerin yer aldığı toplam 446 olgu değerlendirmeye alınmıştır. Tüm olgular belirlenen parametrelerle değerlendirilmiş, sonrasında veriler TCK 32. maddeden yararlananlar ve yararlanmayanlar olarak ayrılarak farklılıklar tespit edilmiştir. Bu farklılıklar arasında TCK 32. maddeden yararlanan olguların yararlanmayanlara göre; çiftçi olma durumları, iletişim araçlarıyla daha çok suç işledikleri, askerlikten akıl hastalığı nedeniyle daha sık muaf oldukları, öğrenim durumlarının farklılaştığı, akıl hastalıklarının farklılaştığı, suç tipleri açısından cinsel suçlar ve mala zarar verme suçunun daha sık olduğu, işledikleri fiilin mağdurunun 1. derece akraba olma oranının daha sık olduğu, suçu kendi iş yerlerinde işleme oranının daha yüksek olduğu, ceza sorumluluğu değerlendirmesine daha erken yönlendirildikleri tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarının literatürle uyumlu yönleri olmakla birlikte, literatürde yeterince konuşulmamış bazı sonuçlara ulaşılmıştır. Ceza sorumluluğuna yönlendirilen olguların sosyodemografik özellikleri ülke genelindeki pek çok çalışmayla benzer özellikler gösterdiği tespit edilmiştir. Askerlik durumlarının ayrıntılı sorgulanması, suçun mağdurları, suçun gerçekleştiği mekan, suçun iletişim aracıyla işlenmiş olup olmaması gibi durumların farklılaşması dikkate alındığında daha doğru sonuçlara ulaşmak için odaklı çalışmalara ihtiyaç olduğu tespit edilmiştir.
TNSA 2018 verilerine göre Türkiye'de yaşayan suriyeli göçmen ve Türk çocuklarda ihmal ile ilişkili durumların değerlendirilmesi
Amaç: Çok sayıda ülke tarafından kullanılan standart yöntem ile elde edilmiş veriler üzerinden Türkiye'de yaşayan Suriyeli göçmen ve Türk çocuklarda, çocuğa kötü muamele çeşidi olan ihmal maruziyetini ve maruz kaldıkları ihmal türlerini ve ilişkili faktörleri değerlendirmektir. Böylece çocuk ihmalinin ülkemizdeki durumu hakkında bir tablo çizmek, diğer ülkelerle kıyaslanabilecek nitelikte tespitler yaparak ihmal konusunda yapılabilecek çalışmalara katkıda bulunmak, ülkemizde çocuk ihmaliyle ilişkili olan durumların belirlenmesine dolayısıyla alınacak önlemlere ışık tutmak, çocuk ihmalinin önlenmesi açısından multidisipliner yaklaşımın gerekliliğini vurgulamak amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü (HÜNEE)'nin onayı alınarak, 2018 Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması kapsamında Ekim 2018 - Şubat 2019 tarihleri arasında yapılan araştırmaya dahil edilmiş 15-49 yaş arasındaki kadınlardan, 0-5 yaş arası çocuğu bulunan 2032 Türk ve 1191 Suriyeli göçmen çocuk hakkındaki veri kullanılmıştır. Bağımsız ve bağımlı değişkenler üzerinden tanımlayıcı ve ileri istatistiksel analiz yapılmış olup kategorik değişkenlerin karşılaştırılması amacıyla Pearson ki-kare ve Fisher Kesinlik Testi uygulanmıştır. Ayrıca, çocuk ihmali ile bağımsız değişkenler arasındaki ilişki incelenmek üzere, farklı özellikleri dikkate alan 3 model ile lojistik regresyon analizi yapılmıştır. Bulgular: Türkiye'de yaşayan çocuklarda, türünden bağımsız olarak, Suriyeli göçmen çocukların Türk çocuklara göre daha yüksek oranda ihmale maruz kaldığı tespit edilmiştir. İhmal maruziyet sıklıkları Türk çocuklarda %29,7 ve Suriyeli göçmen çocuklarda %66,1 olarak tespit edilmiştir. Her iki grupta da en yüksek oranda maruz kalınan ihmal türünün eğitim ihmali olduğu, en düşük oranda maruz kalınan ihmal türünün ise sosyal destek ihmali olduğu saptanmıştır. Çocukların ihmal maruziyetlerini etkileyen sosyodemografik özelliklerin her iki grupta farklılık gösterdiği tespit edilmiştir. Türk çocuklarda hanehalkı özelliklerinin tüm değişkenleri ile ihmal maruziyetinde etken olduğu, Suriyeli göçmen çocuklarda ise yalnızca kardeş sayısının etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Ebeveyn özellikleri açısından hem anne yaşının 19-35 arasında olması ve anne-baba eğitim düzeylerinin düşük olması her iki grupta da anlamlı etken olduğu görülmüştür. Baba yaşının genç olması Suriyeli göçmen çocuklar için, annenin çalışmaması ise Türk çocuklar için anlamlı bir etken faktör olarak saptanmıştır. Her iki grupta da daha küçük yaşlardaki çocukların ihmal maruziyetlerinin daha yüksek oranda olduğu, çocuğun cinsiyetinin ise ihmal maruziyetinde anlamlı bir etkiye sahip olmadığı saptanmıştır. Bulgularımıza göre ihmal maruziyetini en çok artıran değişkenlerin Türk çocuklarda refah seviyesi (8 kat) iken Suriyeli göçmen çocuklarda anne eğitim düzeyi (3 kat) olduğu tespit edilmiştir. Kalabalık evde veya kırsal alanda yaşamak, planlanmamış gebelik gibi değişkenlerin etkileri gruplar arası farklılık göstermiştir. Çalışmamızda, iii literatürle uyumlu olarak, ihmal maruziyeti saptanan çocuklarda erken çocukluk gelişiminin de daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Tartışma ve Sonuç: Çocuk ihmali, çocuğa kötü muamelenin tüm dünyada en yaygın görülen ve hem bireyi hem toplumları tehdit eden bir problemdir. Çocukluk dönemi maruz kalınan ihmal çocukta bedensel, ruhsal, davranışsal pek çok kalıcı hasara neden olmakta en ağır form olarak ölümle sonuçlanabilmektedir. Çocukluğunda ihmale maruz kalmış bireylerde şiddete yatkınlık, yasadışı madde kullanımı vb. adli boyutu olan sonuçlara neden olmaktadır. Literatürle uyumlu şekilde, çalışmamızda da; düşük refah düzeyi, ebeveynlerin düşük eğitim düzeyi, kalabalık ve standart dışı yaşam koşulları gibi durumların çocuk ihmalini artıran risk faktörleri olduğu tespit edilmiştir Erken dönemde tespiti ile sonuçları önlenebilen bir durum olduğu bildirilen çocuk ihmali, sosyal yönü yanısıra multidisipliner yaklaşımla ele alınması gereken çok boyutlu bir sağlık problemidir. Çocuk ihmalinin bireysel ve toplumsal sonuçları ile ülkemizdeki göçmen nüfus yoğunluğu ve göçmen nüfusta çocuk ihmalinin yaygınlığı bir arada düşünüldüğünde problemin ciddiyetle ele alınması gerektiği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte bu alana yakın zamana kadar gereken ilgi gösterilmemiş, çocuk ihmali "ihmal edilen bir alan" olarak kalmıştır. Günümüzde çocuk ihmali uluslararası kuruluşlar ve hükümetler tarafından da dikkat çekilen bir konu olmakla birlikte tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bu alanda bilimsel açıdan da kapatılması gereken büyük bir boşluk bulunmaktadır. Çalışmamız, ülke geneli temsil gücü bulunan hem Türk hem de Suriyeli göçmen örneklemlerden elde edilen veriler kullanılarak yapılmış olması ve kullanılan verilerin 100'e yakın ülkede kullanılan standart yöntemlerle elde edilmiş olmasıyla diğer ülkelerle kıyaslanabilirliği açısından önem arz etmektedir.
Gaziantep ilinde 2005-2008 yılları arasında meydana gelen adli ölümlerin retrospektif incelenmesii
Bu çalışmada 2005-2008 yılları arasında Gaziantep il merkezinde postmortemdeğerlendirilmesi yapılan 2372 adli ölüm olgusunun retrospektif incelemesi yapılarak,Gaziantep yöresine ait adli ölüm olgularının profilinin çıkarılması ve ilerde alınabilecektedbirlere ışık tutmak amaçlanmıştır. Olgularının 1863'ü (%78.5) erkek, 509`u (%21.5)kadındır. En fazla adli ölüm olgusu %51.7'lik oran ile 15-49 yaş grubunda görülmüşolup, nöbetçi Cumhuriyet Savcısına adli ölümlerin oluş nedenlerine göre bildirimleriincelendiğinde; %57`lik oran ile (1352 olgu) kazaların ilk sırada yer aldığı tespitedilmiştir. Postmortem inceleme olarak sadece 708'ine (%29.8) otopsi işlemiuygulanmış ve 1172`sinde (%49.4) tek pratisyen hekimin incelemeyi yaptığıbelirlenmiştir. Meydana gelen adli ölümlerde postmortem incelemelerde belirlenenölüm nedenleri incelendiğinde; %38'lik oran ile künt kafa travmalarının 1. sırada yeraldığı tespit edilmiştir.Somut ve objektif veriler ile nedeni kanıtlanamayan tüm ölümler, birer adli ölümolgusu olarak değerlendirilmelidir. Otopsi işlemi, ölüm sebebi ve mekanizmasını ortayakoymada en önemli yöntemdir. Adli otopsilerin eksiksiz ve doğru yapılabilmesindepostmortem incelemede adli tıp uzmanının bulunması önemlidir. Adli tıp uzmanlarınınsayısının arttırılması gerektiği kadar, ilgili Cumhuriyet Savcılıkları tarafından adli tıpuzmanının postmortem incelemelerde bulundurulması zorunluluğuna da uyulması diğerönemli ve göz ardı edilmemesi gereken bir durumdur.Ölüm nedeni ne olursa olsun, adli olgu olarak değerlendirilen tüm ölümlerdeeksiksiz ve usulüne uygun otopsi yapılması için, gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasıve uygulama için alt yapının hazırlanması ve uzmanlık gerektiren postmortemincelemenin konunun uzmanları tarafından yapılması için de, çözümler üretilmesigerekmektedir.
Bildirilen ölüm nedenlerindeki hataların ve olası sonuçlarının adli tıbbi açıdan retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Hastanemizde görevli adli tıp uzmanlık eğitimi almamış hekimler tarafından ölüm belgeleri düzenlenmiş doğal ölüm olgularında ölüm bildirimlerinde yapılan hataların tanımlanması, adli bildirimi gerekip de bildirimi yapılmayan olguların tespiti ve bunların olası sonuçlarının tartışılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ölümü 01.01.2023- 31.12.2023 tarihleri arasında gerçekleşen, Ölüm Bildirim Sistemi (ÖBS) formları hastanemizdeki adli tıp uzmanlık eğitimi almamış hekimler tarafından düzenlenmiş ve ÖBS formunda doğal ölüm olarak kayıtlı olan ölüm olguları retrospektif olarak incelenmiştir. Ölümü bu tarihler arasında gerçekleşen ve dahil etme-dışlama kriterlerimize uyan olgulardan rastgele örneklem yöntemiyle 220 olgu seçildi. Çalışmamıza dahil edilen olguların geçmiş hastane kayıtları incelenerek ÖBS formlarında kayıtlı ölüm nedenlerine kör bir şekilde yeni ölüm nedenleri belirlenmiş, adli bildirim yapılması gerekip de yapılmamış olanlar tespit edilmiş olup ÖBS formlarında ölüm nedenlerinin kaydedilmesinde yapılan hatalar değerlendirilmiştir. Hatalar temel ölüm nedeninin seçilmesi ve yorumlanmasındaki etki derecelerine göre 1'den 4'e kadar numaralandırılmış; 1 ve 2 numaralı hatalar minör hata, 3 ve 4 numaralı hatalar majör hata olarak sınıflandırılmıştır. Bulgular: İncelenen 220 ÖBS formunun yalnızca %10,5'i hatasız düzenlenmişti. Formların %89,5'inde Herhangi bir hata; %13,2'sinde Minör hata; %89'5'inde Majör hata bulunduğu tespit edildi. En sık yapılan hata türü %61,4 hatalı form oranı ile yanlış temel ölüm nedeninin kaydedilmesi (Hata 4c) iken ikinci sıklıkta yapılan hata türü %56,4 hatalı form oranı ile Bölüm I'de kabul edilebilir bir ölüm nedeni olmaması (Hata 4b) hatasıydı. ÖBS formlarında temel ölüm nedeninin yanlış belirtilmesinin (Hata 4c) sonucu olarak %54,9 formda ölüm nedeni listelerinde farklılığa yol açacağı, dolayısıyla istatistikleri etkilemiş olacağı saptandı. Adli bildirimi gereken ölümlerin (Hata 4e) oranı %13,5 (n=30) olarak tespit edildi; bu 30 olgunun 17'si ani, beklenmedik ya da açıklanamayan ölüm, 8'i zorlamalı ölüm şüphesi, 3'ü tıbbi uygulama hatası sonucu ölüm şüphesi, 2'si zehirlenme sonucu ölüm şüphesi içeriyordu. Her bir hata için formların düzenlendiği servislere göre saptanan hata oranlarında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi. Acil servis hekimleri tarafından düzenlenen formların tümünün (n=49; %100) Herhangi bir hata içermesi ve bu hataların tamamının majör hatalardan Hata 4 olması dikkat çekiciydi. Sonuç: Ölüm bildirimlerinde yapılan hata ya da eksikliklerin istatistikler üzerinde dolayısıyla halk sağlığı politikalarının planlanması üzerinde etkisinin yanında miras, sigorta gibi konularda istenmeyen hukuki sonuçları da olabilmektedir. Özellikle adli bildirimi gereken ölümlerin gözden kaçırılması suçun tespit edilememesine ya da eksik inceleme sonucu hatalı yargılamalara yol açabilmektedir. Ölüm bildirimlerinde hata oranını azaltmak için standart yaklaşımların benimsenmesi ve bu konuda hekim farkındalığının artırılması, adli tıp uzmanlarının ölüm olaylarıyla ilgili süreçlere daha aktif katılımının sağlanması, adli tıp uzmanlık eğitimi planlamalarının bu ihtiyaca yönelik yapılması gerekmektedir.
Farelerde immunohistokimyasal metodlarla yara yaşı tespiti
Giris ve Amaç: Yara yaşı tespit sorunu otopsi vakalarında ciddi sorunların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Bu problemlerin aşılabilmesi için çeşitli güncel çalışmalar yapılmasına rağmen bu konuda bilgilerimiz hala netleşmemiştir. Adli pratikte önemi büyük olan bu konuda biz de immunohistokimyasal yöntemlerle ubiquitin, Ki-67 antikorlarını çalışarak yara yaşı tespiti konularına ışık tutacabileceğimizi düşünmekteyiz.Gereç ve yöntem: Ortalama 25-30 gr. ağırlığında ve 6-8 hafta büyüklüğünde toplam 50 adet balb/c tipi erkek fındık faresi her bir grupta 5 fare olacak şekilde toplam 10 gruba ayrıldı. Genel anestezi sonrası 1.5 cm. lik cilt-ciltaltı kesi ile yara oluşturuldu. Fareler sırası ile 1., 3., 6., 12., 24 saatlerde., 5., 7., 14. günlerde servikal dislokasyon ile sakrifiye edilerek yaralar etrafında 1 cm.lik sağlam doku kalacak şekilde çıkarıldı. Toplam 8 farenin ölmesiyle Grup 6 çalışma dışı bırakıldı ve 42 fare ile çalışma tamamlandı.Bulgular: Yara kenarında Ki-67 pozitif boyanan fibroblast ortalamasının Grup 4 ten itibaren artmaya başladığı Grup 5 ve 7'de anlamlı olduğu görülmüştür. Benzer şekilde Ki-67 pozitif boyanan bazal hücre ortalamasının Grup 5 ve 7'de anlamlı olduğu saptanmıştır. Grup 8 ve 9 kontrol grubuyla benzer özellikler göstermiştir.Grup 4'e kadar kontrol grubuyla benzer özellik gösteren ubiquitin pozitif fibroblast hücrelerin Grup 5, 7, 8'de anlamlı olduğu görülmüştür.Sonuç: Yara yaşı tespitinde; ubiquitin belirtecinin özellikle yara yaşının bir günden fazla olup olmadığı ve 1-7 gün arasındaki yaralarda kullanılabileceği düşüncesindeyizKi-67 belirtecinin ise 1-5 günlük yaralarda immunohistokimyasal metodlar ile kullanılmasının yara yaşı tespitine katkı sağlayacağı düşüncesindeyiz.Anahtar Kelimeler: Adli Patoloji, Yara Yaşı Tespiti, Ubiquitin, Ki-67, İmmunohistokimya
Diyabetik çocuklarda adli tıbbi yaş tayini açısından değerlendirilmesi
Yaşın saptanması hukuki ve tıbbi açıdan giderek daha da önem kazanmıştır. Büyüme ve gelişmeyi etkileyen hastalıklarda, normal çocuklar için düzenlenmiş yaş tayini yöntemlerinin kullanılması hak ihlallerine neden olabilecektir. Çalışmamızda çocukluk ve adölesan yaş grubunda en sık görülen endokrin-metabolik bozukluk olan Diyabetes Mellitus'un kemik yaşına etki edip etmediğinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine Eylül 2010 ve Mart 2016 tarihleri arasında başvuran yaşları 9 ile 18 yaş arasında değişen, Diabetes Mellitus tanısı olan beden muayenesi ve Tanner Kriterleri'ne göre maturasyon değerlendirilmesi yapılmış olguların uygun teknikle çekilmiş olan sol el bilek grafileri pro-retrospektif olarak değerlendirilmiştir. TW3 atlası metoduna göre kızlarda 16 yaş erkeklerde 16 yaş 6 aya kadar değerlendirme yapılabiliyor olması nedeni ile bu yaş sınırlarının altında bulunan 84 vaka (38 kız, 46 erkek) üzerinde istatistiksel analizler yapıldı. Bulgular literatürde benzer çalışmaların sonuçları ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Olguların cinsiyetleri bakımından ayrı ayrı kronolojik yaşları ve kemik yaşları arasındaki farklılık incelendiğinde, hem kızlar hem de erkeklerde kemik yaşı ve kronolojik yaşları arasında anlamlı düzeyde farklılık olmadığı gözlenmiştir (p=0.267 ve p=0.565). Kızlarda 13 yaş grubu (p= 0,010), erkeklerde 9 yaş grubunda (p= 0,045) kemik yaşı ile kronolojik yaş arasında anlamlı fark olduğu saptanmıştır. Bu yaş gruplarında kemik yaşının ileride olduğu görülmüştür. (kızlarda -1,24 erkeklerde -0,70). Ancak diğer yaş gruplarındaki uyum dikkate alındığında bu yaş gruplarındaki olgu sayısının az olmasının farkın oluşmasına etken olduğu düşünülmektedir. Kemik yaşı ile kronolojik yaşın tahmini için oluşturulan regresyon modelinin her iki cinsiyette de anlamlı olduğu (p<0.001), kızlar için r2 = 0,816, model; BA= - 0,347+(1,041xCA) ve erkekler için r2 = 0,786, model; BA= 0,721+(0,941xCA) olarak saptandı. Modelin kemik yaşı ve kronolojik yaş açısından birbirini tanımladığı saptandı. Tartışma ve Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda olguların kronolojik yaşları ile kemik yaşları arasında TW3 metoduna göre anlamlı fark olmadığı saptandı. Olgularımız 3 aylık periyotlarla düzenli takip edilen diyabetli çocuklar olup, büyüme ve gelişmelerinin normal çocuklardan farklı olmadığı saptandı. TW3 atlasının diabetli çocuklarda da güvenle kullanılabileceğini düşünülmektedir.
Obez çocukların adli tıbbi yaş tayini açısından değerlendirilmesi
Adli Tıp açısından yaş tayini önemli konulardan biridir. Obezite, diyabet ve benzeri kronik hastalıkları bulunan dezavantajlı gruplarda kemik gelişiminin kronolojik yaş ile uyumlu olup olmadığının saptanması, aynı şekilde standart olarak kullanılan yaş tayini atlaslarından sapmaların değerlendirilmesi özellikle ceza davalarında hak kayıplarının önüne geçmek açısından önemlidir. Çalışmamızda obez olgularda kronolojik yaş ile kemik yaşı arasındaki fark ve büyüme gelişme sırasında yaş tayini için alınan Tanner kriterlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmada Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine 2013 yılı Ocak ayı ile 2016 Şubat ayı arasında kilo fazlalığı (VKİ persantil eğrisi ≥95) nedeni ile başvuran, beden muayenesi ve Tanner Kriterleri'ne göre maturasyon değerlendirilmesi yapılmış 274 vakanın (153 kız ve 121 erkek) uygun teknikle çekilmiş olan sol el bilek grafileri pro-retrospektif olarak TW3 atlası ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada kızlarda obeziteye bağlı kemik yaşı ile kronolojik yaşı arasındaki farkın bir yıldan az, erkeklerde 5,8,9,10,11,12 yaşlarda bir yıldan fazla olduğu saptandı. Erkeklerde testis gelişimi 2 ve 3 evrelerde ve pubik kıllanma 2,3,4 ve aksiller kıllanmanın tüm evrelerindeki farkın bir yıldan fazla olduğu, kızlarda sadece pubik kıllanmanın evre 1'de 1 yıldan fazla, diğer parametrelerde 1 yıldan az olduğu saptandı. Her iki cinsiyette tüm parametrelerde farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı. Tartışma ve Sonuç: Literatür bilgileri de dikkate alındığında obez çocuklarda yaş tayininde bazı yaş gruplarında bir yıl veya daha fazla sapmaların meydana gelebileceği, puberte gelişiminin normal gelişime göre bir yıldan daha fazla süre önce de meydana gelebileceği saptandı. Çalışmamızda obez çocuklarda da TW3 atlasının kullanılmasının mümkün olduğu saptandı. Obez çocuklarda obezitenin düzeyi ve süresi de dikkate alınarak değerlendirmenin yapılması gerektiği düşünülmektedir. Özellikle obez erkek çocuklarda sapmanın bir yıldan daha fazla olabileceğinin de göz önünde tutulmasının ve yaş tayini için gerekli diğer parametreler ile birlikte değerlendirmenin yapılmasının yararlı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Adli tıbbi yaş tayini, kemik yaşı, obezite.
Türk Ceza Kanunu'nda tanımlanan yaralanma suçlarına istinaden çıkarılan kılavuza göre başvurduğu sağlık kuruluşunda kati rapor verilebilecekken geçici rapor verilip, kati rapor verilmesi için adli tıp polikliniği'ne gönderilen olguların 1 yıllık maliyet analizi
Türk Ceza Kanunu'nda Tanımlanan Yaralanma Suçlarına İstinaden Çıkarılan Kılavuza Göre Başvurduğu Sağlık Kuruluşunda Kati Rapor Verilebilecekken Geçici Rapor Verilip, Kati Rapor Verilmesi İçin Adli Tıp Polikliniği'ne Gönderilen Olguların 1 Yıllık Maliyet Analizi, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Adli Tıp Uzmanlık Tezi, Zonguldak, 2019 Amaç: Çalışmamızda adli olgularla sıklıkla karşılaşan pratisyen/uzman acil hekimleri veya yatırıldığı servisteki uzman hekimler tarafından 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Çerçevesinde Düzenlenecek Adli Raporlar İçin Kılavuz'a göre kati rapor verilebilecekken geçici rapor verilip, sadece kati rapor almak için Adli Tıp polikliniğine başvuran olguları geriye dönük olarak tarayarak, olguların sosyodemografik özelliklerinin saptaması, hekimlerin geçici rapor kararı almasındaki etmenlerin tespit edilmesi, verilen geçici raporlardaki eksiklik ve yanlışlıkların sebeplerinin ortaya konması ve en önemlisi bu eksiklik ve yanlışlıkların devlete ve kişilere olan maliyetinin hesaplanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Adli Tıp A.D.'na 1 Ocak 2018-31 Aralık 2018 tarihleri arasında kati rapor verilmesi için gönderilen 395 olgunun Acil servislerde doldurulan genel adli muayene raporları, muayene ve tetkik sonuçları ile eğer yatırıldıysa yatırıldığı servisteki tüm muayene ve tetkik sonuçları göz önüne alınarak Türk Ceza Kanunu'nda Tanımlanan Yaralama Suçlarının Adli Tıp Açısından Değerlendirilmesi Kılavuzu rehberliğinde değerlendirildi. Adli olgular, ilk başvurduğu hekim tarafından kati rapor verilebilecekken geçici rapor verilenler, yatırıldığı serviste veya sevk edildiği bölümdeki hekim tarafından kati rapor verilebilecekken geçici rapor verilenler ve Adli Tıp polikliniğine gelmeden önce kati rapor verilmesi mümkün olmayan olgular olarak 3 gruba ayrıldılar. 1. ve 2. Gruptaki olguların adli rapor için hastaneye geldiği tarihte yalnızca kati rapor için mi geldiği yoksa aynı zamanda tedavi amacıyla mı geldiği, çalışabilecek durumda olup olmadığı, çalışabilecek durumda olanların meslekleri, tüm olguların ikamet yerleri, yakınlarının refakat edip etmediği gibi sorular cevaplanarak her olgu için ortalama maliyet hesaplandı ve 1 olgunun ortalama maliyeti üzerinden Türkiye genelindeki ve Zonguldak ili ve ilçelerindeki toplam maliyet hesaplanmaya çalışıldı. Ayrıca Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi yetişkin acil ve çocuk acil servislerine başvuran tüm hastalar içerisindeki adli olgu oranı hastanemizin kullandığı bilgi sistemi üzerinden tespit edildi. 2204 adli olgudan rastgele örneklem metoduyla 200 olgu(150 olgu yetişkin acil, 50 olgu çocuk acil) seçildi. Bu 200 olgunun ne kadarına geçici ne kadarına kati rapor verildiği araştırıldı ve tespit edilen veriler literatür eşliğinde değerlendirildi. Hesaplama yapılırken, acil servislere başvuran her 100 vakanın 4'ünün adli olgu olduğu ve her 100 adli olgunun da 90'ına geçici rapor verildiği kabul edildi. İstatistiksel analiz SPSS 19.0 programı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Adli Tıp Polikliniği'nde kati rapor verilen 395 olgunun 365'ine Adli Tıp Polikliniği'ne başvurmadan önce kati rapor verilebileceği görüldü. 2018 yılında ZBEÜ yetişkin ve çocuk acil servislerine 2204 adli olgu(%3,84) başvurduğu tespit edildi. Acil servislerde 0-18 yaş grubundaki olgulara, hangi yaş grubunda olursa olsun zehirlenme olgularına, taburcu edilme dışında diğer şekillerde(sevk, yatış veya kendi isteği ile) acil servisten ayrılanlara ve basit yumuşak doku yaralanması (ekimoz, abrazyon, ödem gibi) dışındaki tüm yaralanmalarda diğer olgulara göre anlamlı derecede fazla geçici rapor verildiği anlaşıldı. Türkiye'de yılda ortalama 100 milyon kişinin acil servislere başvurduğu, acil servislere başvuran her 100 olgunun 4'ünün adli olgu olduğu, adli olguların da ortalama %90'ına geçici rapor verildiği düşünülmektedir. Sonuç; Yapılan hesaplamalarda olguların her birinin kendisine ve devlete maliyetinin ortalama 155,6 TL olduğu, 2018 yılında acil servislerde veya yatırıldığı serviste kati rapor verilebilecekken geçici rapor verilen olguların Türkiye çapındaki toplam maliyetinin ortalama 520 milyon TL(3,337 milyon kişi x 155,6 TL), Zonguldak ili ve ilçelerinde ise ortalama 3.8 milyon TL olduğu anlaşılmıştır. Bu yüksek maliyetlerin düşürülmesi için acil servisteki tedavisi sonrası taburcu edilen adli olgulara acil servisteki hekim tarafından, herhangi bir servise yatırılan veya sevk edilen adli olgulara eğer ilk olarak başvurduğu acil serviste geçici rapor verildiyse, sevk edildiği yerdeki veya yatırılan servisteki hekim tarafından, olgu taburcu edilirken kati raporları verilmelidir. Ayrıca Tıp Fakültelerinde adli tıp eğitimine verilen önem artırılmalı, özellikle mezuniyet öncesi intörnlük döneminde uygulamalı adli rapor yazımı eğitimleri yapılmalıdır. Ayrıca sahada çalışan acil hekimlerine ve diğer uzman hekimlere de çalıştıkları kurumlarda belirli aralıklarla uygulamalı adli rapor eğitimi verilmesinin adli rapor yazımında yapılan hataları azaltacağını düşünüyoruz.
Yakın partner şiddeti olgularının değerlendirilmesi
Bu çalışmada Fırat Üniversitesi Hastanesi acil servis ve adli tıp polikliniğine başvuran yakın partner şiddeti olgularının nedenleri ve risk faktörlerini ortaya çıkarmak ve önleyici tedbirler konusunda önerilerde bulunmak amaçlanmıştır. Elazığ ilinde Şubat 2019- Haziran 2020 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi acil servis ve adli tıp polikliniğine başvuran yakın partner şiddeti olguları prospektif olarak sosyodemografik özellikler, yakınlık derecesi, ilişki türü, maruz kalınan şiddet tipi, saldırılar esnasında kullanılan aletler, saldırıya uğrayan vücut bölgeleri, meydana gelen yaralanmanın ağırlık derecesi vb. yönünden incelenmiştir. Çalışma için herhangi bir örneklem yöntemi seçilmemiş olup belirtilen tarihler arasında partner şiddeti nedeniyle başvuran olgular çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya 311 partner dahil edilmiştir. Şiddet kurbanlarının 277'si (%89,1) kadın, 34'ü (10,9) ise erkektir. Kurbanların yaş ortalaması 33,1±9,8 yıl (min.=15, maks.=66) olarak bulunmuştur. Şiddet uygulayıcılarının yaş ortalaması 35,9±10,6 yıl (min.=18, maks.=72) olarak bulunmuştur. Şiddet uygulayanların 282'si (%90,7) şiddet uyguladığı kişinin eşi iken 271'i (%87,1) medeni nikah ile birliktelik sağlamaktadır. Evli olup şiddet olayı görülenlerin 164'ü (%57,3) anlaşarak (flört ederek) evlenmiştir. Partnerler arasında en fazla fiziksel şiddet (%98,4) sonrasında ise sırasıyla sözel (%86,8), duygusal (%43,7), ekonomik (%37,3) ve cinsel (%16,4) şiddet olayı görülmüştür. Çalışmaya alınan partnerlerin 26'sı (%8,4) ilk defa fiziksel şiddet görmüştür. İlk fiziksel şiddet ilişkinin ortalama 15'inci ayında gerçekleşmiştir. Fiziksel şiddet eşler arasında yılda ortalama 34,6 defa meydana gelmiştir. İlk fiziksel şiddet en sık olarak partnerler evliyken (%86,8) meydana gelmiştir. Partnerler arasındaki şiddet nedenleri değerlendirildiğinde en sık kıskançlık (%38,6) ve ekonomik nedenler (%37,6) olduğu en az ise cinsel nedenler olduğu görülmüştür. En fazla saldırıya uğrayan vücut bölgesi yüz (%64) iken en az saldırıya uğrayan vücut bölgesi ise batın ön ve arka duvardır (%7,7). Kurbanların 204'ü (%65,6) partner şiddetine maruz kaldığında bu durumu kabullenmektedir. Yine kurbanların 192'si (%61,7) kolluk yardımına başvurmuştur. Kurbanın eğitim düzeyi azaldıkça ekonomik nedenlerden dolayı şiddet olduğu, arttıkça kıskançlık ve tarafların aileleri nedeniyle şiddet görüldüğü ve şiddet sonucu olarak da kolluk yardımına başvurma görüldüğü bulunmuştur. Çalışmayan ve aylık geliri asgari ücret altında olan kadınların ekonomik şiddete maruz kalma oranı yüksek bulunmuştur. Şiddet uygulayanın aylık gelir düzeyi arttıkça daha fazla sözel ve duygusal şiddet uyguladığı görülmüştür. Sonuç olarak partnerler arasında şiddet nedenleri değerlendirildiğinde en sık şiddet nedeni olan "kıskançlık" duygusunun kontrolüne yönelik evlilik öncesi eğitim programları, aile danışmanlığı ve ilişki terapisi gibi bilinçlendirme yollarının yaygınlaştırılmasının ve kolay ulaşılabilir hale getirilmesinin kıskançlık kaynaklı şiddetin önlenmesine katkısı olacaktır. Şiddet mağdurlarının önemli çoğunluğunu oluşturan kadının eğitim düzeyinin yükseltilmesinin, bilinçlendirilmesinin, çalışma hayatına daha fazla dahil edilmesinin ve ekonomik anlamda yeterli gelirinin olmasının şiddeti ve şiddeti kabullenmeyi önemli derecede azaltabilecek unsurlar olduğu kanaatindeyiz.
Ultrason ile yaş tayini sesamoid ve ulnar kemiğin değerlendirilmesi
Amaç: Adli Tıpta yaş tayini ceza veya medeni kanunu ilgilendiren pek çok durumda gerekli olup özellikle gebelik gibi klasik yaş tayini metodlarının yanında radyasyon içermeyen yaş tayini yöntemlerinin kullanılması gereken olgularda sesamoid ve ulnar kemiğin ultrasound ile değerlendirilmesinin Türk çocuklarında uygulanabilirliğinin bilimsel olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Ulaşılabilen literatürde yaş tayini amacıyla ulna kemiğinin evrelendirilmesi ve ultrasonografik olarak değerlendirilmesine yönelik herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızda her iki cinsiyete ait ulna ve sesamoid kemiklerin hangi yaşlarda hangi gelişim düzeyinde olduklarının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamızda 2019 yılı mart ayı ile 2020 yılı nisan ayı arasında Düzce Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne çeşitli nedenler ile başvurmuş (ilaç yazdırma, muayene olma vs) 4-21 yaş aralığında 216 gönüllü kişinin (107 kız, 109 erkek) ulna ve 1. Parmak Metakarpofaringeal(MKP) eklem üzerindeki sesamoid kemiğine yönelik ultrasonografik değerlendirme yapılmıştır. Bu amaçla ulna gelişimi tarafımızca 6 evreye ayrılmış ve sesamoid kemiğin ossifiye olup olmadığı değerlendirilmiştir. Kemik gelişimine engel olabilecek nitelikte kronik bir hastalığı olanlar, bakılan bölgede (sol el bileği ve el) kemik kırığı öyküsü olanlar, obezite (kilo persentil değeri 97'nin üzerinde olan olgular) ya da gebelik geçmişi olanlar ve bir yıl veya daha fazla süre ile kronik ilaç kullanımı olan olgular çalışmanın dışında tutulmuştur. Bulgular: Evre 5 ulna epifiz gelişimi 12 yaşın altında hiçbir kız ve erkek cinsiyette görülmedi. Evre 6 ulna epifiz gelişimi ise 15 yaşın altında hiçbir kız ve erkek cinsiyette görülmedi. Ulna epifiz kemiğinin evre iki gelişimi ilk olarak erkeklerde 6,4 yaşında, kızlarda 4,7 yaşında evre 3 ilk olarak erkeklerde 8,2 yaşında kızlarda 7,5 yaşında, evre 4 ilk olarak erkeklerde 9,5 yaşında kızlarda 8,6 yaşında, evre 5 ilk olarak erkeklerde 13,8 yaşında kızlarda 12,0 yaşında evre 6 ilk olarak erkeklerde 17,2 yaşında kızlarda 15,2 yaşında saptandı. Median yaş değerleri ise evre 2 kızlar için 6,9 erkekler için 8,7, evre 3 kızlar için 9,1 erkekler için 10,7, evre 4 kızlar için 11,2 erkekler için 13,4, evre 5 kızlar için 15,4 erkekler için 16,9, evre 6 kızlar için 18,9 erkekler için 19,1 olarak bulundu. Her bir 5 cinsiyet için sesamoid kemik görülen bireylerin %50'sine karşılık gelen yaş değerini saptamak amacıyla uygulanan probit regresyon analizi (p50) sonucu sesamoid kemiğin kızlardaki p50 değeri 10,2 erkeklerde 12,7 saptandı. Bireylerin ulna ve sesamoid kemik incelemeleri tek bir hekim tarafından yapıldı. Ayrıca çalışmadan rasgele seçilen 149 bireyin (%69) ulna ve sesamoid kemik değerlendirmesi ikinci hekim tarafından da yapıldı iki hekim arasında ulna için istatistiksel olarak anlamlı ve yüksek düzeyde uyum sesamoid için iyi düzeyde uyum saptandı. (Ulna için ICC=0,941 p<0,001) (sesamoid için Kappa=0, 0,784). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda sesamoid kemiğin ulna gelişiminde belirli bir evreye karşılık geldiği ve ulna gelişiminde evre 4'ü fiili olarak iki bölüme ayırabileceği düşünülmüş olup, sesamoid kemiğin çok geniş bir zaman aralığında ortaya çıkması toplumda küçük bir oranda da olsa hiç oluşmayan kişilerin bildirilmesi sebebiyle yaş tayininde kesin bir gösterge olarak kullanılamayacağı düşünülmüştür. Bunun yanında 12 yaşının altında hiç evre 5 görülmemesi ve 15 yaşın altında hiç evre 6 görülmemesi adli tıp için önemli yaş sınırları olan 12 ve 15 yaşın değerlendirilebilmesinde kullanılabilir. Ultrasonografik değerlendirme kolay ulaşılabilir olması kısa süre içerisinde vücudun farklı bölgelerindeki kemikleri değerlendirmeye elverişli olması, gebelere uygulanabilmesi ve radyasyon içermemesi sebebiyle yaş tayini için uygun bir araçtır. Bu konuda daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır.
Otopsisi yapılan bebek ölümlerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada otopsisi yapılan 0-1 yaş gurubu bebeklerin ölüm nedenleri açısından incelenmesi, bebek otopsilerinde dikkat edilecek hususlar ve önlenebilir ölüm nedenlerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Elazığ ilinde 2010-2019 yılları arasında otopsisi yapılan 0-1 yaş grubu bebeklerin otopsi tutanakları retrospektif olarak incelenmiştir. Fırat Üniversitesi Hastanesi otomasyon sistemine kayıtlı olduğu tespit edilen anne ve bebeğe ait tıbbi belgeler (epikriz, labaratuar, görüntüleme vs.) ile bu yıllar arasında Elazığ İl Sağlık Müdürlüğüne bildirilen olgulara ait bebek ölümleri bilgi formları ve komisyon tutanakları incelenmiştir. Travma kaynaklı bebek ölümlerinin dahil edilmediği bu çalışmada bebek ölümü kriterlerine uyan 92 olgu çalışmaya dahil edildi. Annelerin gebelik döneminde takipli olma oranı %89,1 iken %6,5'i takipsiz idi. Bebeklerin doğum ağırlıklarına bakıldığında %62'si normal doğum ağırlığına, %34,7'si ise düşük doğum ağırlığına sahip idi. Olguların %10,9'unu ölü doğumlar oluşturdu. Olguların %51,1'i kız olup %52,2'si postneonatal dönem ölümleri idi. Bebeklerin yaş ortalaması 3,3±3,7 ay şeklinde idi. Yaş grubuna göre ayrıldığında 10'unun (%10,8) fetal, 22'sinin (%23,9) erken neonatal, 12'sinin (%13) geç neonatal, 48'inin (%52,2) ise postneonatal dönemde olduğu tespit edildi. İlk ölüm nedenlerine bakıldığında olguların %39,1'ini şüpheli ölümler oluşturuyordu. Bu olguların otopsi sonuçlarına göre ölüm nedenlerine bakıldığında %32,6 ile en sık ölüm nedeninin akciğer enfeksiyonu olduğu, bunu %13,0 ile mide içeriği, gıda v.b. aspirasyonu kaynaklı ölümlerin izlediği görüldü. Sadece bir olgunun ölüm nedeni belirlenemedi. Bebek ölüm nedenlerine dönemsel olarak bakıldığında perinatal dönem ölüm sebepleri arasında en sık sebep %23,5 ile prematürite ve ilişkili durumlar olup, geç neonatal dönem ölümlerinin %33,3'ünde, postneonatal dönem ölümlerinin ise %50'sinde akciğer enfeksiyonu kaynaklı ölümlerin yer aldığı görüldü. Elazığ İl Sağlık Müdürlüğü komisyon tutanaklarına göre ölümlerin %19,6'sı önlenebilir, %75'i ise kaçınılmaz ölümler olarak belirlendi. Adli otopsisi yapılan, travmatik olmayan bebek ölümlerine bakıldığında enfeksiyon hastalıkları nedenli ölümlerin en fazla oranda olduğu görüldü. Sadece bir olgunun ölüm nedeninin belirlenememesi ölüm sebebi vermede ve önlenebilir ölüm oranlarını iyileştirmede otopsinin rolünü açıkça ortaya koymaktadır. Doğum öncesi yetersiz gebelik takibi, bebeklerin bakım, beslenme ve hijyen sorunları, gecikmiş tanı ve tedavi, hastanelerdeki uzun yatış süreleri gibi nedenler enfeksiyon kaynaklı bebek ölümlerinin artmasına yol açmaktadır. Bu çalışmadaki bebek ölümleri, şüpheli olarak değerlendirilen adli nitelikli olgular olduğundan bebek ve çocuk ölümlerini inceleyen Halk Sağlığı, Pediatri gibi diğer bilim dallarının bulgularından farklılıklar gösterebileceği düşünülse de diğer çalışma bulgularıyla bazı benzerliklerin olduğu görülmektedir. Bu durum bebek ölüm oranlarını azaltmada multidisipliner yaklaşımın zorunluluğunu ortaya koymaktadır.
Postmortem intihar olgularının santral sinir sisteminde Kİ67, glial fibrilar asidik protein ve vitamin D reseptörünün önemi
İntihar sonucu ölüm trajik bir toplum sağlığı problemidir. Bu ölümlerin bir kısmını majör depresif hastalar oluşturmaktadır. Major depresyon etiyolojisi henüz aydınlığa kavuşturulmasa da hipokampus ve kaudat nükleusun etkili olduğunu düşündüren bazı çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada postmortem sol hipokampus ve kaudat nükleuslar intihar ederek ölen tedavisiz major depresif olgular (n=7) ile psikiyatrik olarak normal kontrol grubundan (n=6) elde edildi. Hipokampus ve kaudat nükleus Vitamin D Reseptörü (VDR) ve glial fibrial asidik protein (GFAP) antikorlarıyla boyandı. Ki67 antikoru ile hipokampus boyandı. Anterior ve posterior dentat girus (DG) Ki67 pozitif hücre sayısında major depresyon grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Major depresyon grubunda anterior DG'de Ki67 pozitif hücre sayısı ile yaş arasında negatif bir ilişki saptandı. Antreior DG, posterior DG ve kaudat nukleusta GFAP immunreaktif alan fraksiyonunda intihar ve kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Anterior dentat girusda VDR immunreaktif granüler hücre yüzdesi kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunurken (p<0,05); posterior dentat girusta bulunmadı. Kaudat nükleusda VDR immunreaktif nöron pozitifliği major depresyon grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç olarak intihar ederek ölen tedavisiz major depresyon olgularında anterior hipokampusta immunohistokimyasal olarak daha fazla değişime uğradığı ve VDR granüler hücrede koruyucu faktör olarak artış gösterdiği kanaatine varıldı. Anahtar kelimeler: Hipokampus, vitamin d reseptörü, kaudat nükleus
Delici kesici alet yaralanmasına bağlı ölüm olgularının değerlendirilmesi
Günümüzde gündelik hayatta ev, iş yerleri, kamu alanları vb. yerlerde çeşitli amaçlarla yaygın olarak kullanılmakta olan delici kesici aletler her zaman el altında hazır olması ve genellikle belirli bir mevzuat ile kontrol edilmemesi nedeniyle saldırı, müdafaa hatta öldürme amacı ile oldukça sık kullanılmaktadır. Dünya çapında birçok ülkede cinayetlerin önde gelen nedenlerinden olan delici kesici aletlere bağlı yaralanma ve ölümler adli tıp pratiğinde önemli bir yer tutmaktadır. Çalışmada; delici kesici alet yaralanmasına bağlı adli otopsisi yapılan olguların değerlendirilmesi amaçlandı. Fırat Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalında 2005-2018 yılları arasında ölü muayenesi ve adli otopsileri yapılan olguların raporları ve Elazığ Adliyesinde bulunan adli tahkikat dosyaları incelendi. Delici kesici alet yaralanmasına bağlı ölen 84 olgu çalışmaya dâhil edildi. Olguların 67'si (%79,8) erkek 17'si (%20,2) kadın olduğu tespit edildi. Olguların en küçüğü 12 yıl en büyüğü 85 yıl olup, yaş ortalamaları 39,7±17,86 yıl idi. Olguların en sık 31-50 yaş grubunda (n=37, %44,0) olduğu belirlendi. En sık orijin 77 (%91,7) olgu ile cinayet idi. Cinayet vakalarının 39'unda savunma yarası olduğu görüldü. Tüm olguların 21'inde tek yara saptandı. En sık yaralanan bölgenin göğüs bölgesi olduğu saptandı. Göğüs bölgesi yaralanmalarının 40'ında (%64,5) kalp yaralanması olduğu görüldü. Delici kesici alet yaralanmaları özellikle nüfusun üretken olduğu yaş döneminde kişileri etkileyen önemli bir toplumsal sorundur. Şiddeti kolaylaştıran etmenlerin analizi yapılarak önleyici tedbirlerin alınması sağlanmalıdır. Delici kesici aletin kullanıldığı olaylarda orijinin tespitine yönelik ayrıntılı bir soruşturma ile birlikte dikkatli bir postmortem inceleme yapılmasının faydalı olacağı kanaatine varıldı. Anahtar kelimeler: Delici kesici alet yaralanmaları, adli tıp, otopsi, cinayet.
Ankara'da meydana gelen ölümlü trafik kazalarının adli tıp açısından incelenmesi
Bu çalışma, trafik kazasına bağlı olay yerinde meydana gelen ölümlere ek olarak, trafik kazası sonrası hastaneye taşınırken, hastanede tedavi görürken ve taburcu edildikten sonra meydana gelen ölümlerin de içerisinde yer aldığı, gerçek ölüm oranlarının saptanması ve Türkiye İstatistik Kurumu verilerindeki eksikliğin vurgulanması amacıyla planlanmıştır.01.01.2007-31.12.2007 tarihleri arasında Adli Tıp Kurumu Ankara Şube Müdürlüğü'nce ölü muayeneleri yapılan toplam 1395 ölüm olgusundan, Ankara'nın merkez ve çevre ilçelerinde meydana gelen trafik kazalarına bağlı 482 ölüm olgusu çalışmaya dahil edilmiştir.Çalışmada, araç içi trafik kazasına bağlı ölüm olgularının % 70.1'inin (117) ve araç dışı trafik kazasına bağlı ölüm olgularının % 78.4'ünün (247) olay yerinin dışında meydana geldiği saptanmış (toplam 364 olgu) ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05).TÜİK verilerine göre Ankara ilinde 2007 yılında trafik kazaları sonucu toplam 290 kişi ölmüş, 14778 kişi yaralanmıştır. Çalışmamızda tespit ettiğimiz, olay yeri dışında meydana gelen 364 ölüm olgusu, yaralanan bu 14778 kişi arasından Ankara'nın çeşitli hastanelerine götürülen ve buralarda ölen olgular olup 290 rakamına dahil değildir. Bunlar da eklendiğinde genel toplamın 290 değil 654 olacağı anlaşılmaktadır.Karayolları Trafik Kanunu Tasarısı'nda, Sağlık Bakanlığı'nın görevleri arasında, trafik kazalarında yaralanıp sağlık kuruluşlarına sevk edilenlerden otuz gün içerisinde ölenlerin kayıtlarının tutulması ve bu bilgilerin Emniyet Genel Müdürlüğü'ne gönderilmesi yer almaktadır. Ancak trafik kazasına bağlı ölüm olayı, kazayı takip eden sonraki aylarda da gerçekleşebilir. Dolayısıyla öyküsünde trafik kazası bulunan tüm ölüm olgularına adli ölü muayenesini takiben otopsi yapılmalı ve otopsi sonucunda ölüm ile trafik kazası arasında nedensellik bağı kurulduğu sürece, kazanın üzerinden geçen zamana bakılmaksızın ölümün trafik kazasına bağlı olduğu kabul edilmelidir.Anahtar kelimeler: Trafik kazası, Ölüm, İstatistik
Doğu Anadolu bölgesi popülasyonunun 15 otozomal STR lokus verilerinin değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasında; Doğu Anadolu Bölgesi popülasyonuna ait 15 STR lokusunun allel sıklıklarının belirlenerek genetik polimorfizimin gösterilmesi ve diğer popülasyonlarla karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmada; Fırat Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı DNA Laboratuvarında nesep tayini ve adli olayların çözümü için gönderilen örnekler üzerinden elde edilen 802 bireye ait DNA verileri etik onayı alınarak incelendi. Doğu Anadolu Bölgesinin popülasyon genetiğini saptamak için insan DNA'sının 15 Otozomal STR Lokusu (D8S1179, D21S11, D7S820, CSF1PO, D3S1358, THO1, D13S317, D16S53S, D2S1338, D19S433, vWA, TPOX, D18S51, D5S818, FGA) baz alınarak allel sıklıkları bulunarak ülkemiz ve diğer ülkelerin popülasyonlaryla karşılaştırıldı. Tüm genotip verilerinin allel frekansları, Hardy-Weinberg (HW) dengesine uyumu, heterezigotluk (h) ve homozigotluk (H) oranları, dışlama gücü (PE), ayırım gücü (PD), uyuşma olasılığı (PM), tipik babalık indeksi (TPİ), gözlenen (Ho) ve beklenen (He) heterozigotluk değerleri dikkate alınarak standart χ2 analizi ile (p>0,05) kontrol edilip, HW dengesiyle uyumlu olup olmadığına bakıldı. Gözlenen heterozigotluk (Ho) değerlerinin en yüksek D2S1338 (0.85287) lokusunda, en düşük TPOX (0.67332) lokusunda izlendi. Allel frekanslarının Hardy-Weinberg (HW) eşitliğine göre uyumluluğu, Markov zinciri ve Fisher'in Exact test P değeri (p<0,05) dikkate alınarak kontrol edildi ve bir lokus hariç tüm lokusların HW eşitliğine uyduğu tespit edildi. Sadece D2S1338 lokusu için P değeri 0.00867 olarak saptandı. P değeri p<0,05 olduğu için Bonferroni düzeltmesi (α=0,05/15=0,00333) uygulandıktan sonra P değerinin (p>0,0033) Hardy-Weinberg (HW) eşitliğine uyduğu gözlendi. Ülkemiz ve diğer ülke popülasyonları incelenerek bölgemiz popülasyonu ile karşılaştırıldığında; Doğu Anadolu Bölgesi ile Türkiye ve komşu ülke popülasyonlarının (Azerbaycan, KKTC, İran, Irak ve Yunanistan) allel frekanslarının benzer olduğu tespit edildi. Bölgemiz popülasyonuna genetik mesafe açısından en uzak popülasyonların ise Arjantin, Güney Afrika, Çin ve Japonya olduğu görüldü. Sonuç olarak; kombine ayrımlama gücü (0.99999999999999999861) ve kombine dışlama gücü (0.99999759) değerlerinin çok yüksek bulunması nedeniyle incelediğimiz 15 STR lokusunun bölgemiz için nesep tayininde ve adli olayların aydınlatılmasında çok kullanışlı olduğunu göstermektedir. Çalışmamız Doğu Anadolu Bölgesinin tamamını yansıtan ilk çalışma olması ve incelenen birey sayısının fazlalığı (802 kişi) nedenleriyle literatüre önemli bir katkı sağlayacağı kanaatine varıldı.
Tavşanlarda post mortem kan numunelerinde artefakt niteliğindeki karboksihemoglobin seviyesinin CO-oximetreli kan gazları cihazı ile değerlendirilmesi
Karbon Monoksit (CO) karbon kaynaklı yakıtların iyi yanmaması sonucu ortaya çıkan renksiz, kokusuz, tatsız ve irritan olmayan bir gazdır. Akut ve kronik zehirlenmelere neden olabilir. Ülkemizde ölüme neden olan zehirlenmelerde insektisitlerden sonra ikinci sırada (%27) gelmektedir. CO'in hemoglobine olan afinitesi oksijenden 210 kat fazladır. CO, hemoglobinin "Hem" grubuna yarışmalı ve geri dönüşümlü olarak bağlanır. Oluşan karboksihemoglobin (COHb); dokulara oksijen transportunu engeller, relatif bir anemiye yol açarak doku hipoksisine ve sonuçta asfiksiye neden olur. En fazla etkilenen sistemler santral sinir sistemi ve kardiyovasküler sistemdir. Mortalite büyük oranda bu iki sistemin tutulumu ile ilişkilidir. CO zehirlenmesi tanısı kanda COHb ölçümü ile konulur. Kan kaboksihemoglobin düzeyi % 50 olunca ileri derecede kas zaafiyeti, %60-80 olunca ölüm görülür. COHb ölçümünde en sık spektrofotometrik (CO-oksimeter) yöntem kullanılmaktadır. Cesede ulaşmak çoğu zaman günlerle ifade edildiğinden çalışmamızda hem çürüme nedeniyle kanda COHb düzeylerinin değişimi hem de beklemiş kanda COHb düzeylerindeki değişim araştırılmış ve postmortem olarak karboksihemoglobin düzeylerinde zamana ve saklanma koşullarına bağlı olarak değişiklikler oluşup oluşmadığının tespiti amaçlanmıştır. Deney aşamasında tavşanlara CO solutulup ölmeleri sağlandı ve ikişer tüp kan alınarak +4 °C ve -20 °C de bekletildi. Ayrıca tavşanlar 48 saat oda sıcaklığında çürümeye bırakılarak yeniden kan alındı. İlk 15 günde COHb oranlarında anlamlı değişiklikler olmamasına mukabil 6 ay bekletilen kanlarda +4 °C de anlamlı düşüşler olduğu saptandı. CO zehirlenmelerinde ölüm sonrası erken ya da geç dönemlerde sıvı materyallerin uygun tüplere tam dolu şekilde ağzı kapatılmak suretiyle alınması, alınma koşullarının ve olayla ilgili adli bilgilerin eksiksiz verilmesi, materyallerin uygun koşullarda taşınması ve yine laboratuar incelemeleri öncesi ve sonrası uygun koşullarda saklanması gerektiği kanaatine varıldı.
2015 ocak-2016 haziran tarihleri arasında Trabzon Çocuk Koruma ve İzlem Merkezine başvuran çocuğun cinsel istismarı olgularının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Çocuk istismarı, kaza dışı ve önlenebilir bir sebeple çocuğun; yetişkin bir kimse tarafından fiziki, ruhsal ya da her iki açıdan birden zarar görmesi olarak tanımlanmaktadır. Çalışmamızın amacı; merkeze başvuran mağdur çocukların özellikleri üzerinden çocuk istismarının bölgemiz profiline ulaşmak, bölgemiz özelliklerini literatür ile karşılaştırarak mevcut olabilecek farklılıkları ortaya koyabilmek, literatürce bilinen risk faktörlerine ilave risk faktörleri belirlemek olarak sıralanabilmektedir. Materyal ve Method: Çalışmamız KTÜ (Karadeniz Teknik Üniversitesi) Tıp Fakültesi bünyesinde kurulu ÇOKİM'de (Trabzon Çocuk Koruma ve İzlem Merkezi) yürütülmüş olup, Ocak-2015 ile Haziran-2016 yılları arasında geçen bir buçuk yıllık sürede başvuran çocuklar dahil edilmiştir. Çalışma merkez tarafından tutulan kayıtların retrospektif değerlendirilmesini kapsamaktadır. Bulgular: Değerlendirdiğimiz 103 çocuğun cinsiyetine bakıldığında; 86 sının (%83,5) kız, 17 sinin (%16,5) erkek olduğu, erkek/kız oranının 0.19 olduğu görülmüştür. Olguların yaş gruplarına bakıldığında; 19 unun (%18,4) 9 yaş ve daha küçük, 37 sinin (%35,9) 10 ve 14 yaşları arasında, 47 (%45,6) çocuğun ise 15 yaş ve daha büyük olduğu görülmektedir. Çalışmamızda tespit edilen en küçük çocuk yaşı 4 iken, en büyük çocuk yaşı 18 dir. Yaş ortalaması ise 13.11±3.817 dir. Tartışma ve Sonuç: Çocuğun cinsel istismarı, istismar tiplerinin arasında hem en zor tanı konulanıdır. Bu nedenle kronik vakaların sıkça göründüğü tiptir. Çocuğun cinsel istismarında istismar mağduru çocuk, korku, tehdit, söylediklerine inanılmayacağı ve utanç verici duruma düşeceği inancıyla, maruz kaldığı istismarı yıllarca saklamakta, bu nedenle çok uzun yıllar boyunca yineleyen istismarlara maruz kalan mağdurlar ortaya çıkmaktadır. Bahsedilen be sebeplerden ötürü çocuğun cinsel istismarı, toplumsal farkındalığın oluşturularak, birçok meslek örgütünün birlikte üzerinde durması gereken bir konu olmalıdır.
2005-2014 yılları arasında meydana gelen ölümlü maden kazalarının adli tıp açısından irdelenmesi
iriş ve Amaç: Kömür madenlerinde ölüme neden olan kaza sebepleri grizu, göçük ve yangınlar olup, ülkemizde bu kazaların en çok görüldüğü yer Zonguldak'tır. Çalışmamızda maden kazalarında tehlikelerin önlenebilmesine yardımcı olabilmek adına adli tıp açısından iş kazaları ile ölüm nedenlerinin ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Zonguldak'ta maden kazası nedeniyle öldüğü tespit edilen 83 olgunun otopsi raporları ve ölü muayene tutanakları retrospektif olarak incelendi. Yaş, cinsiyet, kaza tipi, ölen kişinin çalıştığı kurum tipi, otopsi bulguları ve toplu ölümlerde kimliklendirme bulguları açısından incelendi. Bulgular: Çalışmamıza alınan 83 olgu yaş dağılımı açısından incelendiğinde yarısından fazlasını 26-35 yaş aralığınının oluşturduğu gözlenmiştir. Ölümler en sık grizu patlaması (%42,1) ve göçük (%36,1) sonucu meydana geldiği tespit edilmiştir. Grizu patlamalarına bağlı 35 ölümün 34'ünün taşeron işletmelere ait maden ocaklarında gerçekleştiği görülmüştür. Ölümle sonuçlanan kazaların %19,3'ü hazırlık işçisi, % 16,9'u pano ayak üretimi işçisi olduğu, üretim ve hazırlık aşamalarında çalışan işçilerin daha fazla risk altında olduğu izlenmiştir. 83 olgunun 55'ine otopsi yapılmıştır. 55 olgunun en sık ölüm nedeni asfiksi olduğu görülmüştür. 17.05.2010 yılında meydana gelen grizu patlamasında 30 kişi ölmüş, 3 gün sonra çıkarılan 28 kişiye kimliklendirme amacıyla ölü muayenesi yapılmıştır. Bu 28 kişinin 25'i kimlik tanığı beyanında bulunan kişilerce teşhis edilmiştir. Ancak DNA incelemesi sonucunda 6 olgunun mezarları yeniden düzenlenmiştir. Tartışma ve Sonuç: Teknolojideki tüm gelişmelere rağmen maden endüstrisinde kazalara bağlı ölüm oranları azalmamış, birbirini takip eden hata zincirleri olduğu anlaşılmıştır.
Elazığ ve çevre illerin populasyonuna ait 15 STR lokusları için alel frekansları dağılımının incelenmesi
ÖZET Çalışmamızda, Elazığ ve çevre illerin (Malatya, Tunceli, Bingöl, Diyarbakır) popülasyonlarına ait 15 Short Tandem Repeat (STR) lokusları allel frekanslarının dağılımının incelenmesi amaçlanmaktadır. Bu çalışmanın Elazığ ve çevre illere ait popülasyonların gen havuzunun frekansları diğer bölgesel ve yurtdışı gen havuzları frekansları ile genetik değerlendirme kriterleri doğrultusunda benzerlik ve farklılıkların belirlenmesine katkı sağlayacağı düşünülmüştür. Ayrıca belirlecek genotip verilerinin allel dağılım frekansları, kişileri ayırt etme gücü adli bilimlerle ilgili çalışmalarda önemli bir veri kaynağı olacaktır. Bu çalışma Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı DNA laboratuvarında aralarında akrabalık bağı bulunmayan Elazığ ve Çevre İllerin (Malatya, Tunceli, Bingöl, Diyarbakır) yerli halk popülasyonlarında her ilden 50 birey olmak üzere toplam 250 bireyden alınan biyolojik örnekler üzerinde yapıldı. Alınan örneklerden RTA Kan Kiti ile genomik DNA?lar elde edildi. Elde edilen izole DNA?ların Amp F / STR İdentifiler PCP Amplification Kit (Applied Biosystems, Foster City, CA, USA) kullanılarak istenilen lokuslara ait gen bölgeleri çoğaltıldı. PCR ürünlerinin ABI 310 sekans cihazında elektroforezleri yapıldı ve GeneMapper Software Version 3.2 programında sonuçlar analiz edildi. Elde edilen sonuçlar PowerStarts v.1.2?de ve Arlequin Software 3.11 programlarında değerlendirildikten sonra gözlenen allel sıklıkları, popülasyonlara ait diğer istatiksel veriler ile popülasyonların kendi aralarındaki genetik uzaklık durumu belirlendi. Türkiye?de 15 STR lokuslarına (D8S1179, D21S11, D7S820, CSF1PO, D3S1358, THO1, D13S317, D16S539, D2S1338, D19S433, vWA, TPOX, D18S51, D5S818, FGA) ait benzer çalışmalar yapılmış olup, Elazığ ve çevre illerini birlikte değerlendiren çalışma yapılmamıştır. Bu çalışmada ayrımlama gücü değerleri; en yüksek Elazığ?da D2S1338 (0,960), Malatya?da D2S1338 (0,953), Bingöl?de D2S1338 (0,964), Tunceli?de D18S51 (0,952) ve Diyarbakır?da D18S51 (0,962) lokuslarında, en düşük ise Elazığ?da TPOX (0,808), Malatya?da CSF1PO (0,829), Bingöl?de TPOX (0,863), Tunceli?de D5S818 (0,833) ve Diyarbakır?da D5S818 (0,817) lokuslarında belirlenmiştir. Ayrıca popülasyonların kendi aralarında ikili gruplar şeklinde değerlendirildiğinde en uzak genetik ilişkinin Elazığ ve Tunceli arasında olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, bu çalışmanın 15 STR lokusları allel frekansları elde edilerek, bu veriler ile daha önce yapılan çalışmaların karşılaştırlmasına ve popülasyonların filogenetik ilişkilerinin değerlendirilmesine yarar sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Kısa ardışık tekrar dizileri, Allel, Elazığ ve çevre illeri
Çocukluk ve yetişkinlik çağı cinsel saldırılarının adli tıbbi değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamız retrospektif bir çalışma olup Bülent Ecevit Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Adli Tıp AD'na 1 Ocak 2012-31 Aralık 2017 tarihleri arasında, bir cinsel saldırı iddiası ile başvuran kişilerin sosyodemografik verilerini, harici fizik, genital ve/veya anal bölgenin makroskobik muayene bulgularını, konsültasyon ve laboratuvar sonuçlarının literatür eşliğinde tartışılmasını amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Adli Tıp AD'na 1 Ocak 2012-31 Aralık 2017 tarihleri arasında, bir cinsel saldırı iddiası ile başvuran kişilerin sosyodemografik verileri, harici fizik, genital ve/veya anal bölgenin makroskobik muayene bulguları, konsültasyon ve laboratuvar sonuçları olgu veri formu ile toplanarak çocukluk ve yetişkinlik çağı gruplarında karşılaştırılmıştır. İstatistiksel analiz SPSS 19.0 programı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan 156 vakanın az sayıda erkek daha çok kadınlardan ve çocuklardan, çoğunluğu bekâr, genellikle çekirdek aile yapısına sahip kişilerden oluştuğu görülmüştür. Şüphelilerin ise hepsinin erkek cinsiyetinde, genellikle mağdur ile duygusal bağı olan "sevgilisi" ve tanıdığı kişiler olduğu ve cinsel şiddet olaylarının çoğunlukla mağdurun evi dışında mekânlarda gerçekleştiği tespit edilmiştir. Sonuç; Cinsel şiddet mağdurları, yardımcı sağlık personeli ile birlikte, alanında eğitim almış, işin uzmanı kişiler tarafından, yapılandırılmış uygun muayene ortamında, örnek alma, fotoğraflama ve gerekli konsültasyonları da içerecek şekilde donanımlara sahip merkezlerde değerlendirilmelidir. Anahtar kelimeler: Cinsel Şiddet, Cinsel İstismar, Cinsel Saldırı, Genital Bulgular, Anal Bulgular, Makroskopik Muayene Bulguları, Sosyodemografik Veriler.
Elazığ'da 2008-2012 yılları arasında otopsisi yapılan trafik kazalarının değerlendirilmesi
ÖZET Ulaşım sektörü, günümüzde insanlara demiryolu, denizyolu, havayolu gibi oldukça fazla seçenek sunmasına rağmen, ülkemizde daha çok "karayolu ulaşımı" tercih edilmekte bunun sonucunda da; kazalar nedeniyle ölümler, yaralanmalar, sakat kalmalar ve büyük ekonomik kayıplar meydana gelmektedir. Trafik kazası sonucu ölen kişilerden elde edilen bulguların bilinmesinin trafik kazalarına bağlı ölüm ve yaralanmaların azaltılmasına katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Bu nedenle; trafik kazası sonucu ilimizde ölü muayene ve otopsisi yapılan olgularda mortalite ve morbiditeyi etkileyen veriler ortaya konulup trafik güvenliğini etkileyen konularda önerilerde bulunulması amaçlanmıştır. Çalışmamızda; 01.01.2008 – 31.12.2012 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalınca ölü muayene ve otopsisi yapılan araç içi ve araç dışı 422 trafik kazası olgusu; yaş, cinsiyet, kazanın olduğu gün ve mevsim, kazanın gerçekleştiği olay yeri, ölen kişilerin trafikteki konumu (sürücü, yolcu, yaya), otopsi yapılıp yapılmadığı, kazaya karışan aracın yolcu ve sürücü için güvenlik tedbirlerinin durumu (emniyet kemeri, hava yastığı vb.), kazaya karışan olguların alkol ve uyutucu-uyarıcı madde durumları, ölümün gerçekleştiği yer, hastanede yatış süreleri, ölen kişilerde tespit edilen yaralanma bölgeleri ve ölüm nedenleri ile ilgili veriler değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler SPSS 17.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Çalışmamızdaki 422 olgunun 322'si (%76.3) erkek, 100'ü (%23.7) kadın olup, yaş ortalamaları 43.5±23.9 yıldır. Trafik kazalarına bağlı ölümlerin en sık 20-49 (%48.4) yaş grubunda ve 161 (%38.2) olgu ile en fazla yaz mevsiminde görüldüğü saptanmıştır. Olguların 388'ine (%91.9) otopsi işlemi uygulanmış olup, sürücülerin %16.9'unun alkollü olduğu, yerleşim yeri içindeki kazaların 140'ı (%70) araç dışı, yerleşim yeri dışındaki kazaların ise 185'i (%83.3) araç içi trafik kazaları olduğu, olguların 260'ı (%61,6) hastenede öldüğü ve en sık baş yaralanmalarının ölüme neden olduğu tespit edilmiştir. Trafik kazalarının önlenebilmesi için, yaz mevsimi gibi tatil dönemlerinde trafik denetim ve kontrolleri sıklaştırılmalı, yaya güvenliği için gerekli önlemler alınmalı, ulaşım sistemleri arasında dengeli dağılım sağlanmalı, alkol ile beraber etkin bir şekilde uyutucu-uyarıcı madde kontrolleri yapılmalı ve emniyet kemeri gibi taşıt güvenlik sistemlerinin kullanımının teşvik edilmesinin trafik kazalarında ölüm ve yaralanmaları büyük oranda azaltacağı kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Trafik kazaları, otopsi, adli tıp
Suç işlemiş ve işlememiş şizofrenik hastalarda bazı biyokimyasal parametrelerin karşılaştırılması
Şizofreni psikiyatrik bozukluklar içinde çeşitli özelliklerinden dolayı ilgi çeken ve en çok çalışılan psikiyatrik bozukluktur. Şizofrenili hastalarda suç işleme ve saldırgan davranışlar üzerinde bazı biyokimyasal parametre düzeylerinin etkili olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada suç işlemiş ve işlememiş şizofrenili hastalarda bazı biyokimyasal parametrelerin serum düzeylerindeki faklılıklar karşılaştırılarak suç üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Çalışma süresince Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde tedavi gören, DSM-IV tanı ölçütlerine göre şizofreni tanısı almış en az bir suç kaydı olan 50 erkek şizofrenili hasta ile herhangi bir suç kaydı olmayan 50 erkek şizofrenili hasta araştırmaya alınmıştır. Hastalara sosyodemografik bilgi formu uygulanmıştır. Kan örnekleri, çalışma kriterlerine uyan hasta ve kontrol gruplarından uygun zaman ve açlık tokluk durumları gözetilip sabah 08.00?11.00 saatleri arasında alınarak serum total kolesterol, trigliserid, HDL, LDL, VLDL kolesterol, total ve serbest testosteron, östradiol, sex hormonu bağlayıcı globulin, çinko, bakır ve ghrelin düzeylerine bakılmıştır.Suç işleyen şizofrenili hastaların serum trigliserit, VLDL, LDL kolesterol, total ve serbest testosteron, bakır ve ghrelin düzeyleri, suç işlememiş şizofrenili hasta grubuna göre daha yüksek bulundu. Serum total kolesterol, HDL kolesterol, östradiol, sex hormonu bağlayıcı globulin ve çinko düzeyleri ise suç işlemiş olan şizofrenili hastalarda daha düşük olarak tespit edildi.Bulgularımız şizofrenili hastalarda suça yatkınlık konusunda bazı biyokimyasal parametrelerin düzeylerinin önemli olduğunu gösterdi. Suç işlemede bu parametrelerin etkinliğinin güvenilir bir şekilde kullanılabilmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Özellikle kolesterol, testosteron, östradiol, sex hormonu bağlayıcı globulin, çinko, bakır ve ghrelin açısından ileride faydalı sonuçlar elde edileceğini düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Şizofreni, kolesterol, testosteron, ghrelin, suç.
Midesi dolu ve boş Rat'larda künt batın travması sonucu oluşan iç organ yaralanmalarının karşılaştırılması
Travma, gençlerin hastalığı olup gelişmiş ülkelerde 1?44 yaş arasında gerçekleşen ölüm sebepleri arasında ilk sıradadır. Tüm yaşlar arasında ise üçüncü sırada ölüm sebebini oluşturmaktadır.Bu çalışmada midesi dolu ve midesi boş sıçanlarda künt batın travması (KBT) sonucu batın organlarında yaralanma farklılığı olup olmadığı, travmanın yönüne göre hangi batın organın daha fazla etkilendiğinin araştırılması amaçlanmıştır.Literatürde kullanılacak travma kuvvetiyle ilgili veri bulunmadığından deneysel çalışmaya geçilmeden önce pilot çalışma yapılarak sıçanlarda ani ölüme neden olmayan ölçülebilir travma kuvvetini belirlemek amacıyla Özel ve arkadaşları tarafından tarif edilen metoda uygun olarak kurulan düzenekle 40 cm ve 45 cm'den 200 gr. ve 250 gr. ağırlıklar sıçanların batın bölgesine isabet edecek şekilde serbest düşmeye bırakıldı. En uygun travma kuvveti (F=69,978N) ve absorbe edilen enerji (E= 0,979 Joule), 40 cm'den bırakılan 250 gr ağırlıkla elde edildi.Sıçanlara ketamin ile anestezi uygulandıktan sonra sürtünmesiz ortamda serbest düşme ile batın bölgesine künt travma uygulanacak şekilde düzenek hazırlanarak deneysel çalışmaya geçildi.KBT uygulanan 36 sıçan değerlendirmeye alındı. Sıçanlar 6 gruba ayrılarak; 1. grupta midesi boş olup önden travma uygulanan, 2. grupta midesi boş ve sağdan travma uygulanan, 3. grupta midesi boş ve soldan travma uygulanan, 4. grupta midesi dolu olup önden travma uygulanan, 5. grupta midesi dolu olup sağdan travma uygulanan ve 6. grupta midesi dolu olup soldan travma uygulananlar incelendi. Travmadan 30 dakika sonra sıçanlar dekapite edilerek değerlendirildi. Midenin dolu ya da boş olmasına, travmanın önden, sağdan veya soldan gelmesine göre batın organlarında meydana gelen yaralanmalarda istatistiksel farklılık olup olmadığı araştırıldı.Bu çalışmada en sık karaciğer, ikinci sırada dalak ve üçüncü sırada ise ince bağırsakların yaralandığı tespit edildi. Karaciğer ve dalak yaralanmaları açısından gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Diger organ yaralanmaları açısından farklılıklar ise istatistiksel olarak anlamlı değildi.Midesi boş olan gruplarda solid organlardaki yaralanmanın sayıca daha fazla ve evre olarak da daha yüksek olduğu görüldü. Midesi dolu olan deneklerde ise gastrointestinal sistem (GİS) yaralanmalarının daha fazla olduğu tespit edildi. Ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi.Sonuç olarak, bu çalışmada KBT'na bağlı batın içi organlardaki yaralanmaların daha önce yapılan geriye dönük çalışmalarla benzerlik gösterdiği belirlendi. Midenin dolu ya da boş olmasına ve travmanın yönüne göre batın içi organlarda farklılık olduğu tespit edildi. Ancak KBT ile ilgili deneysel çalışma sayısı az olduğundan, bu çalışmanın daha sonradan yapılacak deneysel çalışmalara katkıda bulunacağı kanaatine varıldı.
Elazığ il populasyonuna ait 16 Y-STR lokusları için alel frekansları dağılımının incelenmesi
Çalışmamızda, Elazığ populasyonundaki erkek bireylerin Y kromozomu üzerinde bulunan 16 lokusa ait kısa ardışık tekrar dizilerinin polimorfizm oranlarının saptanması amaçlanmaktadır. Saptanan bu polimorfizm ile Türkiye populasyonuna ait Y-STR DNA bankalarının oluşturulması ve adli olaylarda Elazığ populasyonuna ait 16 Y-STR lokusunun ayırt etme gücü incelenmiştir. Ayrıca bazı soy ağacı belirleme çalışmaları ve toplu göç olaylarının aydınlatılmasında da katkı sağlayacağı düşünülmektedir.Bu çalışma, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı DNA Laboratuarında, en az üç nesil Elazığ'da yaşayan ve birbiriyle erkek atasal akrabalığı olmayan 250 erkek bireyden alınan kan örnekleri üzerinde yapıldı. Alınan kan örneklerinden Invisorb Spin Blood Mini Kit ile genomik DNA'lar elde edildi. Elde edilen izolat DNA'ların saflığı ve miktarı Nanodrop 2000c spektrofotometre cihazı ile ölçüldükten sonra AmpF/STR Y-Filer TM PCR Amplification Kiti kullanılarak istenilen lokuslara ait gen bölgeleri çoğaltıldı. PCR ürünlerinin ABI 310 Sekans cihazında elektroforezleri yapıldı ve GeneMapper Software Version 3.2 programında sonuçlar analiz edildi. Elde edilen sonuçlar Arlequin 3.0 programında değerlendirildikten sonra gözlenen haplotipler ve sıklıkları belirlendi.Türkiye'de 16 Y-STR lokuslarına (DYS456, DYS389I, DYS390, DYS389II, DYS458, DYS19, DYS385a/b, DYS393, DYS391, DYS439, DYS635, DYS392, Y GATA H4, DYS437, DYS438, DYS448) ait az sayıda, Elazığ'da ise henüz hiçbir çalışma yapılmamıştır. Y-STR sıklıkları her ülkenin toplumları için farklı olduğu gibi aynı ülkedeki etnik gruplar için bile farklı olabilmektedir. Bu nedenle yurt dışındaki çalışmalarla belirlenen Y-STR sıklıklarının Türkiye için de geçerli olduğunu varsaymak ya da bu sıklıklara dayalı işlemleri uygulamak sakıncalı ve bilimsel temelden yoksun olmaktadır. Bu çalışmada Elazığ iline ait belirleyici özel bir alel tespit edilmemiş olup, genetik çeşitliliği en yüksek lokus DYS385a/b (0,962), en düşük lokus ise DYS391 (0,473) olarak bulunmuştur. Ayrıca DYS19 lokusunda 15-16 duplikasyonu tespit edilmiştir. Tüm lokuslar dikkate alındığında 250 bireyde 250 çeşit haplotip elde edilmiş ve ayırma gücü 1.0000 olarak bulunmuştur. Elazığ populasyonu için ayırma gücünün yüksek olması sebebiyle 16 Y-STR lokusunun, babalık tayinleri ve adli olaylarda kullanımının güvenilir olacağı belirlenmiştir.Sonuç olarak, bu çalışma ile 16 Y-STR lokusu haplotipleri ile alel frekansları ve genetik çeşitlilikleri elde edilerek, bu veriler ile önceki populasyon çalışmalarının karşılaştırılmasına ve filogenetik ilişkilerin aydınlatılmasına katkı sağlanacağı düşünülmektedir.Anahtar kelimeler: Y kromozomu, kısa ardışık tekrar dizileri, haplotip, Elazığ
Ankara'da evsiz ölümleri
Evsizlik, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi ülkemiz için de ulusal bir sorundur. Evsizliğin nedenleri toplumlara göre değişiklikler göstermektedir. Evsiz insanlar arasında saptanan ölüm oranlarının genel nüfusa oranla daha fazla olması, önlenebilir ölüm nedenlerinin tespiti ve gerekli tedbirlerin alınması konularında, devletin ve dolayısıyla sosyal yardım kurumlarının bilgilendirilmesini daha önemli hale getirmektedir.Bu çalışmada, 1997-2006 yılları arasında, Ankara'da ölen 127 evsiz insana ait ölü muayenesi ve otopsi tutanaklarına Adli Tıp Kurumu Ankara Grup Başkanlığı arşivlerinden ulaşılmış; olgular cinsiyet, yaş, ölü olarak bulunduğu ilçe, ölü bulunduğu yer, ölüm zamanı, ölü muayenesinin yapıldığı yer, çürüme durumu, vücut hijyeni, otopsi yapılıp yapılmadığı, ölüm nedeni, psikiyatrik bir hastalığının olup olmaması, toksikolojik analiz bulguları açısından geriye dönük olarak değerlendirilerek, bu konuya dikkat çekmek, ülkemizdeki evsiz insanlara ait istatistiklere katkıda bulunmak ve alınması gereken önlemler için veri sağlamak amaçlanmıştır.Çalışmamızda; ölen evsizlerin % 91.33'ü erkek olup en çok 31-60 yaş (% 70.07) grubunda ölümler gözlenmiştir. Ankara'da evsiz insanların en sık ölü bulunduğu ilçeler Altındağ ve Çankaya'dır. Ölü bulundukları yerler ise metruk bina, inşaat ve baraka benzeri gibi kapalı bulunan yerlerdir. Ölümler en çok sonbahar ve kış mevsimlerinde (% 62.99) görülmüştür. Ölen evsiz insanların % 67.71'inin genel vücut hijyeni bozuk bulunmuş, % 42.51'ine otopsi yapılmıştır. Olgularımızda; doğal olmayan nedenlere bağlı ölümler (% 55.11) daha fazla tespit edilmiştir. Doğal olmayan nedenlerden ölümlerde, ölüm nedeni olarak en çok trafik kazaları (% 14.17) ve alkol intoksikasyonu (% 7.87) saptanmış, doğal nedenli ölümlerde ise sırasıyla akut myokard enfarktüsü (% 18.89) ve beslenme bozukluğuna bağlı multiorgan yetmezliği (% 5.51) en sık nedenler olarak tespit edilmiştir.?Evsiz? insan ölümlerinde; ölümün meydana geldiği yerin, öncelikle olay yeri inceleme ekipleri ve Adli Tıp Uzmanı tarafından değerlendirilmesi, tanık ifadelerinin ayrıntılı bir şekilde alınması ve ölünün dış muayenesini takiben mutlaka otopsi yapılarak gerçek ölüm nedenlerinin belirlenmesinin, bu insanların yaşam sürelerini artıracak gerekli tedbirlerin alınmasında temel bir veri kaynağı olacağını düşünmekteyiz.
Adli tıp anabilim dalı tarafından adli raporları düzenlenmiş olan ateşli silah yaralanması olgularının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından adli raporları düzenlenmiş olan ateşli silah yaralanması olgularının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmada 01 Ocak 2018- 01 Ocak 2022 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'ndan adli rapor istenmiş ve tarafımızca düzenlenmiş 4500 olgu taranmış, 312 Ateşli Silah Yaralanması (ASY) meydana gelmiş olgu retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Çalışma kapsamında değerlendirilmiş olan 312 olgunun %22,1'i 2018 yılında, %11,2'i Temmuz ayında, %33,7'i yaz mevsiminde, %63,8'i il merkezinde meydana gelmiştir. Olguların %49,0'undan savcılık makamı rapor talep etmiştir. Olguların %88,5'i erkek, %30,4'i 21-30 yaş aralığında, %87,2'si erişkinlik çağındadır. Olguların %73,1'i tabanca vb. gibi kısa namlulu yivli silahlarla, %19,9'u av tüfeği-pompalı tüfek vb. gibi uzun namlulu yivsiz silahlarla yaralanmıştır. Olguların 47,4'ü tanıdık bir kişi tarafından yaralanmıştır. Olguların %46,5'i üniversite hastanesine başvurmuş, %33,3'ü aynı gün yatış olmadan acil servisten taburcu olmuş, %55,4'ü ameliyat olmuş, %32,4'ünde yaşamsal tehlikeye, %59,6'sında kemik kırığına, %9,0'sında duyu veya organlarından birinin işlevinde sürekli zayıflama ya da yitirilmeye, %2,2'sinde yüzde sabit ize neden olduğu, yaralanmaların % 1,0'inin basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olduğu saptanmıştır. Sonuç: Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ateşli silah yaralanması olguları oldukça yaygındır. Ateşli silahlara bağlı yaralanmaların yaygın bir hale gelmesinde kanun dışı yöntemlerle yapılmakta olan kişisel silahlanmanın etkisi olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Adli Olgu, Ateşli Silah Yaralanması, Adli Rapor.
Dicle Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalına başvuran suça sürüklenen çocukların retrospektif değerlendirilmesi ve kapsamlı değerlendirme formu hazırlanması
Amaç: Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi(DÜTF) Adli Tıp Anabilim Dalına farik mümeyyizlik raporu almak için gönderilen olguların değerlendirilmesi ve incelenen raporlardan yola çıkarak objektiviteyi arttıracak bir değerlendirme formunun oluşturulması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmada DÜTF Adli Tıp Anabilim Dalı'ndan 01/01/2015 ile 01/06/2022 tarihleri arasında Türk Ceza Kanunu'nun 31/2 maddesi için görüş istenip tarafımızca muayeneye edilen, rapor verilen yaklaşık 629 olgu adli tıbbi yönden retrospektif olarak taranmıştır. Çalışmanın istatistiksel analizi T test, Kruskal-Wallis ve ki-kare testi kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Farik mümeyyizlik muayenesi için getirilmiş olan çocukların %96'sını erkekler oluşturmaktadır. Suç işleyen çocukların en fazla terör örgütü suçuna ikinci sırada hırsızlık ve yağma suçuna sürüklenmiş çocukların ağırlıkta olduğu dikkat çekmiştir. Suça sürüklenmiş çocukların %76,4'ünün işlemiş oldukları suçun ilk suçları olduğu, %19,0'unun işlemiş oldukları suçun ilk suçları olmadığı görülmüştür. Çalışmamızda suça sürüklenmiş olan çocukların %37,4'ünün suçu tek başına işlemiş oldukları, %60,5'inin ise suçu bir grupla birlikte işlemiş oldukları görülmüştür. Suça sürüklenmiş çocuklardan suçu bir grupla birlikte işlemiş olan olgularda yüksek derecede suça teşvik olduğu tespit edilmiştir. Suça sürüklenmiş çocukların %12,7'sinin ailesinde başka suç işleyen veya cezaevinde yatan kimselerin bulunduğu görülmüştür. Suça sürüklenen çocukların %86,6'sının anne ve babasının birlikte olduğu, %2,3'ünün anne ve babasının ayrı olduğu, %6,8'inin ebeveynlerinden birinin vefat etmiş olduğu görülmüştür. Suça sürüklenmiş olan çocukların %46,8'inin sigara, %11,2'sinin alkol ve %12,5'inin uyuşturucu madde kullanmaktadır. Suça sürüklenmiş çocuklardan %10,6 olguda bir psikopatolojik durum olduğu tespit edilmiştir. Suça sürüklenmiş çocuklara yönelik Farik mümeyyizlik rapor sonucu ile rapor öncesi çocuk psikiyatrisinin görüşü arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamız sonucunda elde ettiğimiz bulgulardan ve edindiğimiz bilgilerden yola çıkarak Farik mümeyyizlik muayenesinin adli tıp uzmanı ile birlikte çocuk psikiyatristi veya psikiyatrist tarafından yapılması gerektiği, çocuğun zihinsel bedensel ruhsal gelişimi ile birlikte ailesini, çevresine ve yetişme şartlarını bir arada değerlendirmenin uygun olacağı kanısı ve inancında olmakla birlikte bu amaca yönelik bir form oluşturulmuştur. Anahtar Kelimeler: Çocuk, Çocuk Suçluluğu, Suça Sürüklenen Çocuk, Farik Mümeyyizlik
6 şubat 2023 kahramanmaraş merkezli depremler sonucu Dicle Üniversitesi Tıp fakültesi hastanelerine başvuran depremzedelerin adli tıbbi incelenmesi
Öngörülemeyen bir afet türü olan depremler, dolaylı ya da direkt olarak etki ederler. Bu nedenle ortaya çıkan travmatik yaralanmalar basit sıyrıktan sistemik etki gösteren yaralanmalara kadar geniş bir yelpazede görülebilir. Depremlerde meydana gelen yaralanmalar, hukuki süreçte delil niteliği taşıyabileceğinden önemlidir. Çalışmamızda, depremzedelerin demografik özelliklerini belirlemek, yaralanmaların epidemiyolojik ve adli tıbbi yönlerini ortaya çıkartmak amaçlanmıştır. Kesitsel-tanımlayıcı özelliği bulunan bu çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri'ne 06.02.2023 ile 06.03.2023 tarihleri arasında başvuran ve hastanemizde kullanılan elektronik sistemde çağrı tipi olay-afet olarak girilen olguların tıbbi evrakları retrospektif olarak incelenmesiyle yapılmıştır. Çalışmaya dahil edilen 197 olgudan 89'u kadın, 88'i erkekti. Olgular en sık genç erişkinlik orta yaş çağında ve yaş ortalamaları 36(minimum:0, maksimum:84)'dır. Hastaneye en sık başvuru %31'lik oranla ilk gün gerçekleşti. Olguların %62,4'ü yatırılarak tedavi edildi, 18'i öldü, 125'i konservatif tedavi sonucu taburcu edildi. Depremden en sık etkilenen vücut bölgesi ekstremitelerdi ve 108 olguda birden fazla bölgede yaralanma vardı. Yaralanmaların %28'ini kırıklar, %5'ini basit yaralanmalar, %7'sini kompartman sendromu oluşturuyordu. Olguların yaklaşık %43'ünde kırık saptanmazken, olgularda meydana gelen kırık sayının ortalaması 1,7 idi. 53 olguda crush sendromu tanısı konuldu ve 11 hastaya diyaliz tedavisi yapıldı. Yaralanmaların adli tıbbi değerlendirilmesinde, olguların %43'ünde hayati tehlikeye neden olan yaralanma, %76'sında basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek yaralanma, %38'inde hayat fonksiyonlarını ağır derecede etkileyen kırık saptandı. Olguların %9 (n:18)'una genel adli muayene raporu düzenlenmemişti. Düzenlenen raporların çoğu geçici hekim raporuydu. Birinci kuşak deprem bölgesinde bulunan ülkemiz için, sağlık kuruluşlarının depreme hazırlıklı olması, hastane afet planlamalarının etkin bir şekilde uygulanması ve depreme özgü gerekli eğitimlerin sağlık personeline verilmesi büyük önem taşımaktadır.
Adli otopsilerde tüberküloz prevalansı
Adli Otopsilerde Tüberküloz PrevalansıDr. Sait ÖzsoyÖZETDünya Sağlık Örgütü (DSÖ) raporlarına göre; her yıl dünya nüfusunun %1'inin tüberküloz basili ile enfekte olduğu ve yılda iki milyon kişinin tüberküloz (TB) hastalığından öldüğü ve 2002-2020 yılları arasında dünyada bir milyar kişinin enfekte olacağı, bu enfekte kişilerin 150 milyonunun TB hastalığına yakalanacağı ve 36 milyon TB hastasının bu hastalık nedeniyle öleceği tahmin edilmektedir.Ülkemiz, TB enfeksiyonu açısından yüksek riskli ülkelerden birisidir. Türkiye'de son yıllarda TB insidansında artış görülmektedir. Sağlık Bakanlığı verilerine göre; ülkemizde her yıl 35-40 bin kişinin TB'den hastalandığı, bu hastaların ancak 17 bininin saptanabildiği ve bunların da sadece altı bininin tam olarak tedavi edilebildiği bildirilmektedir.Adli tıp uzmanlık alanında çalışanlarda TB enfeksiyonu gelişme riski; (i) otopsi öncesinde olguların tıbbi özgeçmişleri hakkında çoğu zaman hiçbir bilgi bulunmaması, (ii) otopsi salonlarının teknik yetersizlikleri, (iii) organların disseksiyonu ve (iv) elektrikli testere (Tur) kullanımı sırasında ortama karışan partiküllerin hekimi enfekte etme ihtimalinin çok yüksek oluşu ve (v) maalesef sağlık çalışanları tarafından gözardı edilen yeterli biyogüvenlik önlemlerinin alınmaması nedeniyle yüksektir.Araştırmamızda; rastgele örnekleme ile incelenen 302 adli otopsi olgusundan üç tanesinin (%1,0) akciğer doku örneğinde kültüre edildiği Löwenstein Jensen (L-J) besiyerinde TB basili üretilmiş, histopatolojik incelemede kazeifiye granülomatöz inflamasyon tespit edilmiş ve ARB yönünden mikroskobik incelemede basil pozitifliği (sırasıyla 1+, 2+ ve 2+) gösterilmiştir. Histopatolojik değerlendirme sonucunda; bir olgunun akciğer ve karaciğer, diğer iki olgunun ise sadece akciğer dokusunda kazeifiye granülomatöz inflamatuar reaksiyonun tespit edilmiştir. Bunun yanında bu 3 olgunun tıbbi geçmişleri incelendiğinde TB ile ilgili herhangi bir kayıt olmadığı da saptanmıştır. Bu nedenle, otopsi çalışanlarının, otopsi esnasında diğer enfeksiyonlar kadar tüberküloza karşı da dikkatli olmaları gerektiğini düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Otopsi, M. Tuberculosis, tüberküloz, kültür.
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına başvuran periferik sinir yaralanmalı olguların adli tıbbi incelenmesi
Bu araştırmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına başvuran travma sonucu meydana gelen periferik sinir yaralanmalı kişiler hakkında düzenlenmiş olan adli raporların incelenip adli tıbbi yönlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda 1 Ocak 2016-30 Haziran 2024 tarihleri arasındaki yedi buçuk yıllık zaman diliminde Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalında düzenlenmiş olan 10921 adet adli rapor retrospektif olarak incelenmiştir. Bu raporlar içerisinde travma sonucu periferik sinir yaralanması geçirmiş olup adli rapor istemi ile anabilim dalımızda muayenesi yapılan ve hakkında adli rapor düzenlenmiş 81 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya travmatik periferik yaralanmalı 81 vaka dahil edilmiştir. Olguların 74 (%91,4)'ü erkek 7(%8,6)'sini kadınlar oluşturmaktadır. Yaralanma en sık %32,1 ile 30-40 yaş aralığında olmuştur. Raporların talep edildiği makamlara bakıldığında %42 ile en sık cumhuriyet başsavcılıkları tarafından istenmiştir. Yaralanmanın orijinine bakıldığında %42 ile en sık ateşli silah yaralanmaları gelir. Olguların %54,3'ünde hayatı tehlikeye sokacak şekilde eşlik eden bir yaralanma meydana gelmiştir. Periferik sinir yaralanmasına %23,5 ile en sık eşlik eden hayati tehlike nedenini büyük damar yaralanması oluşturur. Olguların %58'ine kemik kırığı eşlik etmektedir. En sık yaralanma ilkbahar mevsiminde meydana gelmiştir. Olay sonrası yapılan işlemlere bakıldığında; sinir onarımı vakaların %80,2'sinde yapılmamıştır. Adli rapor düzenlenirken en sık konsültasyon istenen bölümler FTR ve nörolojidir. Olguların %72,8 inde tek sinir yaralanması meydana gelmiştir. Yapılan EMG sonucunda meydana gelen sinir yaralanmaları ayrı ayrı değerlendirildiğinde %42,5'inde sinirin ağır derecede etkilendiği, %91,2'sinde his kaybı oluştuğu, %63,7'inde motor kayıp olduğu saptanmıştır. Yapılan EMG sonucunda en sık sırasıyla ulnar, median ve peroneal sinirin etkilendiği görülmüştür. Olguların ceza kanunu açısından yapılan duyu-organ değerlendirilmesinde %48,1'inde sürekli zayıflama %17,3'ünde yitirilme saptanmıştır. Periferik sinir yaralanmaları, travma sonucu acil servis başvurularında önemli bir yer tutmaktadır. Sinir yaralanmalarının büyük çoğunluğuna hayati tehlikeye neden olan durumlar eşlik ettiğinden dolayı rapor düzenlenirken bu hususa dikkat edilmesi gerekmektedir. Sinir iyileşmesi için 18 aylık bekleme süresi önerildiğinden dolayı duyu-organ değerlendirmesi yapılırken bu süre geçtikten sonra rapor düzenlenmelidir. Duyu-organ değerlendirilmesi yapılırken, anamnezin ve fizik muayenesinin iyi yapılması gerektiği, gerekli bölümlerden konsültasyon istemleri ve EMG testlerinin yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Adli Tıp, Periferik Sinir, Adli Rapor, Elektromyografi, Yaralanma
Diyarbakır ilindeki stajyer avukatların malpraktis-komplikasyon konusunda bilgi düzeylerinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Son zamanlarda tıbbi uygulama hatası (malpraktis) iddialarında hızlı artış görülmektedir. Avukatlarında bu konuda dava açma sayıları giderek artmaktadır. Dolayısıyla tıbbi uygulama hataları hem sağlık hem hukuk bilimini yakından ilgilendirmektedir. Yüksek tazminatlar, uzun süren davalar nedeniyle hekimlerin tıbbi uygulama hatalarından kaçınmasının bir sonucu olarak da defansif tıp uygulamaları artmaktadır. Bu çalışmada bu konunun bir tarafı olan geleceğin avukat, savcı ve hakimlerin malpraktis komplikayon konusundaki mevcut bilgi düzeylerinin değerlendirmek, bilgi düzeylerini artırmak ve sürecin daha hızlı ve doğru ilerlemesine katkı sağlamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmada 2019 yılında Diyarbakır Barosuna kayıtlı stajyer avukatlara bilgi düzeylerini ölçmek amacıyla Malpraktis- Komplikasyon konularında eğitim öncesi anket uygulandı, sonrasında eğitim verildi ve eğitim sonrasında tekrar anket çalışması yapıldı. Çoktan seçmeli ve çok doğru yanıtlı toplam 12 sorudan oluşan anket hazırlandı. Anket sorularının içeriği; malpraktis nedenleri, malpraktis davalarının artmasının sonuçları, olgular üzerinden malpraktis ve komplikasyon ayrımının değerlendirilmesidir. 107 stajyer avukata eğitim öncesi anket dağıtıldı. Anketler doldurulduktan sonra stajyer avukatlara 4 grup halinde 4 saatlik teorik eğitim verildi. Eğitim sonunda tekrar anket dağıtıldı. Bulgular: Katılımcılar eğitim öncesi ve sonrasında doldurdukları anketlerde: artan malpraktis davaları ve dava açılma endişesinin hekimleri defansif tıpa yönlendireceği, mesleki sorumluluk sigortasının sağlık hizmetini olumlu etkileyeceği, Adli Tıp Kurumu'nda verilen malpraktis kararlarının objektif olduğunu, üniversitelerini ücreti karşılığında malpraktis davalarında bilirkişilik yapmaları gerektiği yönünde fikir beyan etmişlerdir. Olgu sorularında aydınlatılmış onam alınması gerektiği yönünde fikir beyan etmişlerdir. Sonuç: Çalışmamızda stajyer avukatların malpraktis-komplikasyon konusunda bilgi düzeylerinin yetersiz olduğu görüldü. Son yıllarda bu konuya artan ilgi ve dava sayıları nedeniyle hukuk öğrencilerine mezuniyet öncesi bu konuda daha fazla eğitim verilmesi, mezuniyet sonrası da seminer ve konferanslarla desteklenmesinin uygun olacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: malpraktis, komplikasyon, tıbbi uygulama hataları
Bolu ağır ceza ve asliye ceza mahkemeleri'nde karara bağlanan 65 yaş ve üzeri bireylerin mağduru veya faili bulunduğu suçların analizi
Amaç:Tıbbi gelişmeler ve hızla artan teknoloji, yaşam süresini olumlu yönde etkilemektedir. Uzayan yaşam süresi yaşlı nüfusun artmasına neden olmaktadır. Yaşlı sayısının artmasına bağlı olarak yaşlı mağdurların ve faillerin sayısının artması da beklenmektedir. Çalışmada, Bolu Ağır Ceza ve Asliye Ceza Mahkemeleri'nde karara bağlanan, 65 yaş ve üzeri bireylerin mağduru veya faili bulunduğu suçlar analiz edilerek; yaşlı sanık ve mağdurların profillerinin, karıştıkları suçların niteliklerinin incelenmesi, bu suretle yeni vakaların ve mağduriyetlerin önlenmesine katkı sağlanması amaçlanmaktadır. Materyal ve Metod: Çalışmamızda 01/01/2010- 31/12/2016 tarihleri arasında Bolu Ağır Ceza Mahkemesi ve Bolu Asliye Ceza Mahkemeleri'nde karara bağlanan dosyalar retrospektif olarak incelenmiş, 65 yaş ve üzeri kişilerin mağduru veya faili bulunduğu dava dosyaları çalışmaya dahil edilmiştir. Mağdurların ve faillerin sosyo-demografik özellikleri, genel profilleri, işlemiş ya da maruz kalmış oldukları suçların niteliği, haklarında düzenlenen adli raporlar ve laboratuar tetkik sonuçları, yargılama sonucunda verilen kararlar incelenmiş, yaşlı nüfusun suça maruziyeti veya suç işlemesi konusundaki risk faktörleri ortaya konmuştur. Bulgular: Çalışmaya 2010-2016 yılları arasında dava süreci tamamlanarak karara bağlanmış 65 yaş ve üzeri 401 sanık ve 323 mağdur olmak üzere toplam 724 olgu alınmıştır. Sanıkların ortalama yaşı 77,43±5,95 (min:67, max:95) bulundu. Sanıkların 346'sının (%86,3) erkek, 55'inin (%13,7) kadın cinsiyette olduğu belirlendi. Mağdurların ortalama yaşı 72,4±5,87 (min:65, max;90) bulundu. Mağdurların 219'unun (%67,8) erkek, 104'ünün (%32,2) kadın cinsiyette olduğu tespit edildi. Sanıkların en sık köy tüzel kişiliğine ait veya köylünün ortak yararlanmasındaki taşınmazlara tecavüz suçunu işlediği (n:112, %27,9), ikinci sırada yaralama (n:79, %19,7) suçunun yer aldığı, mağdurların en sık yaralama suçuna maruz kaldıkları (n:76, %23,5), bunu hırsızlık (n:38, %11,8) suçunun takip ettiği görüldü. 65 yaş ve üstü 401 sanıktan sadece üç (%0,7) olguya ceza ehliyeti muayenesi yapıldığı, 323 mağdurdan da sadece bir (%0,3) olguya ruhsal muayene uygulandığı tespit edildi. Sonuç:65 yaş ve üstü bireylerde bilişsel bozukluğun görülme oranı oldukça yüksektir. Bu yaş grubundaki sanıklarda daha fazla ceza ehliyeti muayenesi yapılarak bilişsel aktivitesi bozulmuş yaşlıların ceza almasının engellenebileceği, mağduriyetlerinin giderilebileceği düşüncesindeyiz. Dahası, yaşlı bireyler diğer yaş gruplarına göre hem fiziksel hem de psikolojik olarak daha kırılgan bir yapıya sahiptir. Bu nedenle 65 yaş ve üstü mağdurların tümünün ruhsal muayenelerinin ve sonrasında takiplerinin düzenli yaptırılmasının sağlanması halinde bu mağdurların sosyal yaşama daha kolay adapte olabileceğini düşünüyoruz. Yapılacak yeni çalışmalar ile hızla artan yaşlı nüfusun korunmasına ve faili olduğu suçların engellemesine yardımcı olunacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler:Suç; Yaşlı sorunları; 65 yaş üstü sanıklar; 65 yaş üstü mağdurlar; Suçla mücadele.
Bolu ilinde 2015-2019 yılları arasında meydana gelen iş kazalarına bağlı yaralanmaların ve ölümlerin analizi
Amaç: Çalışmamızda Bolu ilinde meydana gelen, Bolu Adalet Sarayı Arşivi'nde dosyaları mevcut olan iş kazaları analiz edilerek; mağdurların sosyo-demografik özelliklerinin, mesleki niteliklerinin, kazaların gerçekleştiği yerlerin, kaza türlerinin, kazaların meydana geldiği sektörlerin, kaza nedeniyle kişilere yapılan hastane tedavi masraflarının, eğer kaza mağdurun ölümüne sebebiyet vermişse otopsi ve ölü muayenesi sonuçlarına göre ölüm nedenlerinin incelenmesi, ayrıca iş kazalarına bağlı meydana gelen yaralanmaların yaralanma dereceleri ve AIS, ISS, NISS travma sistemleri ile değerlendirilmesi, tespit edilen özelliklerin analizi ve bulguların literatür eşliğinde tartışılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Bolu Adalet Sarayı arşivinde kayıtları tespit edilen 3599 iş kazası olgusu retrospektif olarak incelenmiş, ayrıca tespit edilen olguların kaza nedeniyle tedavi gördükleri Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Bolu İzzet Baysal Devlet Hastanesi, Bolu Özel Çağsu Hastanesi ve Bolu Özel Fatma Hastanesi hastane otomasyon kayıtlarından, olguların hastane tedavi giderleri verilerine erişilerek veriler olgu veri formuna eklenmiştir. İstatistiksel değerlendirmeler Pearson Ki Kare Testi, Kolmogrov-Smirnoff Testi, Mann Whitney U Testi, Kruskall Wallis Testi, Spearman Korelasyon Testi ile yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda incelenen 3599 iş kazası olgusundan 29'unun (%0,81) iş kazası nedeniyle öldüğü belirlenmiştir. En fazla iş kazası 2019 yılında(n=951), ilkbahar mevsiminde (n=971), nisan ayında (n=356), cuma gününde (n=595) ve 11.00-11.59 saatleri arasında (n=333) geçekleşmiştir. En fazla vakaya 18-24 yaş grubunda (n=679), erkek cinsiyette (%74,7), evli medeni halde (%67,65), ilkokul mezunlarında (%41) rastlanmıştır. İş kazaları en sık %91,33 ile özel sektörde, %34,9 ile gıda iş kolunda ve %58,91 ile fabrika/atölye/imalathane çalışanlarında meydana gelmiştir. En çok görülen iş kazası türleri; künt cisim yaralanması (%30,9), kesici cisim yaralanması (%15,59), seviye farkı olmaksızın kazaen düşme (%15,22) ve makineye sıkışma (%12,2) bulunmuştur. Olguların en çok el parmakları (%31,29), el bileği-el (%13,11), ayak ve parmakları (%10,34) ve kafadan (%8,59) yaralandıkları saptanmıştır. Vakaların AIS skoru ortalaması 0,94±,74 olarak tespit edilmiştir. Olguların ISS yaralanma dereceleri incelendiğinde; vakaların %75,6'sının minör, %1,53'ünün majör, %0,11'inin yaşamı tehdit eden derecede yaralandığı; NISS yaralanma dereceleri incelendiğinde; vakaların %74,94'ünün minör, %2,19'unun majör, %0,11'inin yaşamı tehdit eden derecede yaralandığı saptanmıştır. İş kazası nedeniyle kişiye yapılan hastane tedavi masrafları ortalaması 380,30±2418,90 Türk lirası bulunmuştur. Ceza mahkemelerine yansıyan 147 iş kazası olgusundan 18'inde (%12,24) iş kazası mağdurunun ceza aldığı, 70'inde (%47,62) karşı tarafın ceza aldığı, 22'sinde (%14,97) cezai işlem uygulanmadığı, 37'sinde (%25,17) ise davanın sonuçlanmadığı saptanmıştır. Cezaların nitelikleri incelendiğinde; 21 olguda (%23,86) hapis cezası, 67 olguda (%76,14) para cezası verildiği tespit edilmiştir. İş mahkemesine yansıyan 52 iş kazası olgusunun dava sonuçları incelendiğinde; olguların 10'unda (%19,23) kişiye veya yakınlarına tazminat ödenmesine karar verildiği, 5'inde (%9,62) herhangi bir tazminat ödeme kararı verilmediği, 37'sinde (%71,15) ise davanın sonuçlanmadığı saptanmıştır. Ceza mahkemelerinde, iş kazası tarihi ile kararın kesinleşmesi arasında geçen sürenin ortalama 611,81 gün olduğu; iş mahkemesinde, iş kazası tarihi ile kararın kesinleşmesi arasında geçen sürenin ortalama 1051,93 gün olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: İş kazaları ülkeler için en önemli toplumsal sorunlardan biri olmakla birlikte iş kazalarına karşı alınacak basit, pratik ve maliyeti düşük iş sağlığı ve güvenliği tedbirleriyle iş kazalarına bağlı sakatlıkların ve ölümlerin büyük ölçüde önüne geçilebilir. Anahtar Kelimeler: İş Kazaları, Adli Tıp, Tedavi Masrafları, AIS, ISS, NISS
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından düzenlenen delici kesici alet yaralanmaları'na bağlı raporların retrospektif incelenmesi
Giriş ve Amaç: Kesici-delici aletlere bağlı yaralanma ve ölümler adli tıp uygulamalarında sıkça karşılaşılan bir durumdur. Çalışmamızda olguların cinsiyet, olay tarihindeki yaşı, yaralanma sayısı, anatomik olarak vücudun neresinden yaralandığı, tarafımıza gönderen makam, yaralanmasının mevsimsel özelliği, ilk başvurduğu hastane, ilk başvurduğu hastane sonrası başka hastaneye sevk edilip edilmediği, yaralanması nedeniyle hastanede yattığı klinik ve yatış süresi, başka ek yaralanmasının olup olmadığı, var ise ne ile yaralandığı, olguların raporlarının Türk Ceza Kanunu (TCK) yaralanma rehberine göre TCK'de yaralanma ile ilgili bölümde belirtilen maddeler yönünden araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmada 01.01.2016-30.06.2020 tarihleri arasında Kesici Delici Alet Yaralanması nedeniyle Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalından kati rapor için görüş istenen 391 olgu çalışmamıza dahil edilmiştir. Bulgular: Kesin sonuç verilen 391 olgunun 364 (%93)'ü erkek, 27 (%7)'i kadındı. Olguların en fazla 186 (%47,6) olgu ile savcılık tarafından gönderildiği ikinci en sık 161 (%41,2) olgu ile kolluk kuvveti tarafından gönderildiği, 143 (%36,6) olgunun 21-30 yaş aralığında olduğu, olayın 49 (%12,5) olgu ile en sık temmuz ayında meydana geldiği, 173 olgunun (%44,2) aynı gün taburcu edildiği tespit edildi. En fazla yaralanan vücut bölgesinin 69 (% 17,6) olgu ile toraks bölgesinin olduğu, 314 (%80,3) olgunun basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte olmadığı, 186 (%47,6) olgunun hayatını tehlikeye sokan bir yaralanmasının olduğu bulundu. Sonuç: Kesici delici aletler insanları yaralamak ve öldürmek amacıyla da kullanıldığı bilindiğinden bu gibi aletlerin öldürme ve yaralama amacı ile kullanımının önüne geçilmesi için gerekli önlemlerin alınması kaçınılmaz bir gerçektir. Anahtar Kelimeler: Adli Tıp, Yaralar, Kesici Delici Alet Yaralanmaları, Adli Rapor, Delici Kesici Aletler.
Adli tıp anabilim dalı tarafından adli raporları düzenlenmiş olan çocukluk çağı fiziksel travma olgularının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Çocukluk dönemi fiziksel gelişimin devam ettiği bir dönem olması nedeniyle travmaya yetişkin gruba göre daha duyarlı ve daha kırılgan bir dönemdir. Bu çalışmada çocukluk çağındaki fiziksel travma özellikleri ile ilişkili faktörlerin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmada 1 Ocak 2014 – 31 Aralık 2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından adli raporu düzenlenmiş olan 0-18 yaş arasında 496 fiziksel travmalı olgu retrospektif olarak incelenmiştir. Çocuk olgular adli değerlendirme yapılan olguların %11,5'ini oluşturmaktadır. Bulgular: Olguların %77,4'ü erkek, ortalama yaşı 10,94 ± 5,44'tür. Tüm vakalar yaş ve cinsiyet bakımından incelendiğinde 12-18 yaş aralığındaki erkek ergenlerin %47,1 ile en yüksek orana sahip oldukları saptandı. Olguların %68,3'ünde künt, %21,8'inde penetran, %7,5'inde termal ve %2,4'ünde patlayıcı madde yaralanması mevcuttur. Künt travmalar kadınlarda (p=0,002) ve 7-11 yaş grubunda (p<0,001) daha sık görülürken penetran yaralanmalar erkeklerde (p<0,001) ve 12-18 yaş grubunda (p<0,001) daha sık görülmektedir. Olguların %40,7'sinde yaşamsal tehlikeye neden olan yaralanma mevcuttur. Penetran yaralanmalar en sık yaşamsal tehlikeye neden olan travma türüdür (p<0,001). Sonuç: Adli tıp pratiğinde fiziksel travmalı olguların önemli bir kısmı çocukluk çağında meydana gelmektedir. Ergenlik dönemindeki erkekler fiziksel travmaya maruziyet açısından yüksek risk altındadır. Meydana gelen travmalar yaşamsal tehlike başta olmak üzere ciddi sonuçlara neden olmaktadır. Risk grupları ve ilişkili faktörler göz önünde bulundurarak öncelikli olarak fiziksel travmaların meydana gelmesini önleyici çalışmalar yapılmalı, travmaya maruziyet durumunda ise çocuğun bedensel ve ruhsal takibinin yanı sıra tedavi ve rehabilite edici çalışmaların yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Travma, adli tıp, çocuk
Boyuna mekanik kuvvet uygulaması ile gelişen asfiksi sonucu meydana gelen ölüm olgularında boyun bölgesinde basıya maruz kalan endokrin bezlerden salgılanan hormon ve enzimlerin adli tıp açısından değerlendirilmesi
88 ÖZET Araştırmamız, boyna mekanik kuvvet uygulanması ile gelişen asfiksi sonucu ölüm olgularının tiroid doku patolojileri, serum örneklerindeki sT3 (triiyodotironin), sT4 (tiroksin), TSH (tirotropin), Thyroglobulin, PTH (parathormon), Kalsitonin ve amilaz düzeylerinin postmortem inceleme sonuçlarını içermektedir. Kimi mekanik asfiksi olgularında, dış ve iç muayene bulguları silik olmakta ya da hiç bir muayene bulgusu olmamaktadır. Ayrıca bu olgularda, olay yerinde de bir ize veya ölüm anında olaya şahitlik eden bir tanığa rastlanılmamaktadır. Bu nedenle, serum örneklerinde yukarıda belirttiğimiz hormon ve enzim düzeylerinin, mekanik asfiksi olgularının rutin postmortem incelemelerinde kullanılıp kullanılamayacağı sorusuna yanıt olması amacıyla planlanmıştır. Çalışmaya alman toplam 51 olgu, 26 boyna mekanik bası sonucu gelişen asfiksi ( ası, elle boğma ve bağla boğma ) ve 25 çeşitli sebepler sonucu meydana gelmiş ani ölüm olgularından oluşmaktadır. Ani ölüm olgularının ortalama serbest T3 düzeyi 4.7276 pg/ml (± 3.5855), serbest T4 düzeyi 1.4316 ng/dl (± 0.6084) bulunmuştur. Tüm olguların sT3 düzeyleri değerlendirmeye alındığında, sT3 seviyelerinin normal düzeylerinin üzerinde bulunma olasılığının mekanik asfiksi olgularında, ani ölüm olgularına göre daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Yüksek sT3 seviyelerine, toplam 26 mekanik asfiksi olgusundan 22'sinde (%84.6), 25 ani ölüm olgusunun 9'unda (%36.0) rastlanmıştır. Düşük ya da normal sT3 seviyeleri ise mekanik asfiksi olgularında 4 (%15.4) iken, ani ölüm olgularında 16 (%64.0) olarak saptanmıştır. Bu fark istatistiksel olarak da anlamlı bulunmuştur (PO.05). Serbest T4 seviyesi ise Mekanik asfiksi olgularında 9 (%34.6) kişide yüksek, 17 (%65.4) kişide normal bulunmuş, ani ölüm olgularında ise 7 (%28.0) yüksek, 18 kişide (%72.0) normal ya da düşük düzeyde89 bulunmuştur. TSH düzeyleri ise her iki grupta hemen hemen eşit oranda olmak üzere ve yüksek sıklıkla normal düzeylerinde bulunduğu saptanmıştır Mekanik asfiksi sonucu ölen 26 olgunun ortalama thyroglobulin düzeyi 282.1735 ng/ml (± 358.3048), toplam 25 ani ölüm olgusunun ortalama thyroglobulin düzeyi ise 71.5420 ng/ml (± 76.1563) olarak bulunmuştur. Mekanik asfiksi olgularından 16'sında (%61.5), 25 ani ölüm olgusunun 8'inde (%32.0) yüksek thyroglobulin düzeylerine rastlanmıştır. Normal thyroglobulin seviyeleri ise mekanik asfiksi olgularında 10 (%38.5) iken, ani ölüm olgularında 17 (%68.0) olarak saptanmıştır. Bu fark istatistiksel olarak da anlamlı bulunmuştur (PO.05). Çalışmamızda, yüksek thyroglobulin ve sT3 seviyelerinin, mekanik asfiksi olgularında ölüm öncesi vital reaksiyonun belirtisi olabileceği yönünde veriler elde edilmiştir. Bu tür ölüm olgularında, tiroid bezinin bulunduğu boyun bölgesine bası uygulanması, thyroglobulin ve aktif tiroid hormonu olan sT3 salgılanmasına neden oluyor gibi görünmektedir. Bu nedenle dış ve iç muayene bulguları silik ya da hiç bir muayene bulgusu olmayan ve olay yerinde herhangi bir ize veya ölüm anında olaya şahitlik eden bir tanığa rastlanılmadığı durumlarda, rutin tetkiklerin yanında thyroglobulin ve sT3 analizinin, bu tür ölüm olgularında kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
Tavşanlarda farklı sulardaki göz ve kan bulgularının boğulma ve daldırma modellemesi ile değerlendirilmesi
Sudan çıkarılan cesetlerde boğulma dışındaki ölüm nedenleri dışlandıktan sonra boğulma tanısı konabilir. Adli Tıp Uzmanı açısından, ölümün tanıksız olması, uzamış suda kalma süresi veya çürüme gibi faktörler, ölüm nedeninin belirlenmesini zorlaştırabilir. Postmortem değişiklikler, vücut bütünlüğünü bozabilir, ölüm nedeni ve zamanıyla ilgili görüşleri etkileyebilir. Bu nedenlerle, sudan çıkarılan cesetlerin ölüm orijinin tayini için farklı bakış açısıyla geliştirilmiş, ölüm orijinini objektif ve tekrarlanabilir olarak değerlendirebilecek yeni testlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada, sudan çıkarılan cesetlerdeki göz ve kan bulgularının değerlendirilmesiyle, Adli Tıp pratiğinde karşılaşılan sudan çıkarılan cesetlerde ölüm orijinini belirlemedeki zorluklara yardımcı özelliklerin analizi ve bulguların literatür eşliğinde tartışılması amaçlanmıştır. Bu çalışmada gruplar, her bir grupta yedi tavşan olmak üzere, kontrol grubu, tuzlu suda boğulma, tuzlu suya daldırma, tatlı suda boğulma ve tatlı suya daldırma olmak üzere beş gruba ayrıldı. Her gruptan 0, 2 ve 4. saatin sonunda kan alınarak, magnezyum ölçümünde Otto Scientific OttoBC151 cihazıyla kolorimetrik yöntem, sodyum ve klor ölçümünde ise Siemens cihazıyla ISE yöntemi kullanılarak ölçüm yapıldı. Postmortem olarak 4. saatte enjektörle vitröz sıvı ve ön kamara sıvısı alındı, aynı zamanda deneklere 0, 2 ve 4. saatte pentacam ölçümü yapıldı. Elde edilen veriler SPSS yazılımı kullanılarak incelendi. Tanımlayıcı istatistikler ferakans, yüzde, ortalama, medyan ve standart sapmalar kullanılarak verildi. Normal dağılım gösterdiği belirlenen parametreler tek yönlü ANOVA testi kullanılarak karşılaştırıldı. Varyansların homojenliği Levene testi ile değerlendirildi. Gruplar arasında farklılık bulunduğu durumlarda post-hoc karşılaştırmalar, Tukey testi kullanılarak yapıldı. Normal dağılım göstermeyen parametreler Kruskal-Wallis kullanılarak karşılaştırıldı. İkişerli karşılaştırmalar Mann-Whitney U testi kullanılarak yapıldı ve Bonferroni düzeltmesi kullanılarak değerlendirildi. Bu çalışmada tuzlu suya daldırma grubu ile tuzlu suda boğulma grubunun 2. saatteki kan sodyum düzeyleri arasında anlamlı farklılık tespit edilmiştir. Sudan çıkan cesetlerde erken dönemde boğulma tanısında sodyum düzeylerinin değerli bilgiler sağlayabileceği düşünülmektedir. Çalışmada elde edilen veriler kan klor değerlerinin suda boğulma tanısında tek başına pek faydalı olmadığını göstermektedir. Kan klor ve magnezyum düzeyinin zamana göre değişimine bakıldığında gruplar arasında anlamlı farklılık tespit edilmiştir. Serum klor ve magnezyum değerlerinin cesedin tatlı suda veya tuzlu suda kalmasına bağlı değişim gösterdiği, cesedin tatlı sudan mı yoksa tuzlu sudan mı çıkartıldığını gösterebileceği düşünülmektedir. Çalışmada gruplar arası 4. saatte alınan vitröz sıvı magnezyum düzeyleri arasında istatistiki olarak anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. Bu sonuç, postmortem vitröz magnezyumun, uzun süreli suda kalmalarda boğulm teşhisinde klor ve sodyum gibi uzun süreli suda kalmalarda boğulma teşhisinde tek başına kullanamayacağını desteklemektedir. Çalışmada elde edilen sonuçlar, literatürle uyumlu şekilde, vitröz sıvı elektrolitlerinin uzun dönem suda kalmalarda anlamsız olduğunu kanıtlar niteliktedir. Dördüncü saatte alınan ön kamara sıvısındaki sodyum, klor ve magnezyum düzeyleri yönünden, gruplar arasında istatistiki olarak anlamlı farklılıklar tespit edildi. Elde edilen veriler ön kamara sıvısı sodyum, klor ve magnezyum değerlerinin 4 saate kadar suda kalmış cesetlerde, suda boğulma tanısında faydalı olabileceğini göstermektedir. Özellikle tuzlu sudan çıkan cesetlerde ön kamara sodyum ve klor düzeylerinin, boğulma tanısında faydalı olabileceği düşünülmektedir. Çalışma grubumuzdaki tavşanların pentacam ile kornea kalınlığı, kornea hacmi, ön kamara hacmi ve ön kamara derinliği değerlendirilmiştir. Kornea kalınlığı ve kornea volümü 0. saatte gruplar arasında anlamlı farklılık gösterse de, 2. ve 4. saatlerde anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. Bununla birlikte kornea kalınlığı ve kornea volümünün zamana bağlı değişimi değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı farklılık olduğu tespit edilmiştir. Bu durumu kornea kalınlığı ve hacminin tuzlu suda bulunan vakalarda zamanla artarken, tatlı suda bulunanlarda zamanla azalmasından kaynaklanmaktadır. Kornea kalınlığının ve volümün boğulma tanısında tek başına kullanılamayacağı, ancak tatlı suda kalma, tuzlu suda kalma ayırımında faydalı bilgiler verebileceği düşünülmektedir. Ön kamara volümünde 0., 2. ve 4. saatlerde ve zamana göre değişiminde anlamlı farklılık bulunmamıştır. Ancak zamana göre değişimde tüm gruplar içinde zamanla belirli bir azalma olduğu belirlenmiştir. Ön kamara derinliğinde gruplar arasında 0. saatte anlamlı bir fark bulunmamakla beraber, 2. ve 4. saatte anlamlı fark bulunmuştur. Ön kamara derinliğinin zamana göre değişimine bakıldığında gruplar arasında anlamlı bir fark olmakla beraber, genel olarak tüm grupların zamanla azalma eğiliminde olduğu görülmüştür. Ön kamara hacmi ve ön kamara derinliğinin suda boğulma tanısında yararlı olmayacağını, ancak bu iki verinin tüm gruplarda zaman göre düzenli olarak azaldığı dikkate alındığında ölüm zamanı açısından bu iki parametrenin değerlendirilmesinin faydalı olabileceği düşünülmektedir. Çalışmada kornea kalınlığı, kornea hacmi, ön kamara hacmi ve ön kamara derinliğinin suda boğulmanın tanısında pek kullanışlı olmadığını, suda boğulmadan çok suyun tatlı veya tuzlu olma özelliğinden etkilendiğini bulundu. Elde edilen veriler ön kamara sıvısının suda kalan cesetlerde 4. saatte tatlı su, tuzlu su boğulmalarında değerli bilgiler sağlayabileceğini göstermektedir. Özellikle tuzlu sudan çıkartılan cesetlerde ön kamara sıvısı sodyum ve Cl düzeyleri, suda boğulmanın tanısında yardımcı olabilecek ve kolayca kullanılabilecek bir test olabilir. Ancak bunun için otopsi serilerinde daha kapsamlı çalışmaların yapılması gerekmektedir.
Türkiye'de kadın cinayetleri
Dünya çapında neredeyse her üç kadından birinin, hayatlarının bir noktasında şiddete maruz kaldığı düşünülmektedir. Kadınların maruz kaldığı şiddet durdurulmadıkça, şiddetin en kötü sonuçlarından olan kadın cinayetlerinin de artacağı bilinmektedir. Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri, üzerinde durulması gereken çok önemli bir konu olup, bu alanda pek çok araştırma yapılmıştır. Bu çalışmada da Türkiye'de kadın cinayeti ile ilgili olarak yayımlanan ulusal ve uluslararası makalelerin, bakanlık ve sivil toplum kuruluşları tarafından yayımlanan verilerin incelenmesi, Türkiye'de kadın cinayetleri hakkındaki güncel verilerin araştırılması, elde edilen veriler de değerlendirilerek kadın cinayetlerinin azaltılması için çözüm önerileri sunulması amaçlanmıştır. Türkiye'de kadın cinayeti verilerine bakıldığında, bakanlık ve sivil toplum kuruluşları arasında farklılıklar bulunmaktadır. Bu tutarsızlık, kadın cinayetlerinin durumunun açıkça ortaya konulmasının önünde bir engeldir. Kadın cinayetlerini etkileyen ekonomik, psikolojik veya kültürel pek çok risk faktörü vardır. Yapılan çalışmalar incelendiğinde, öldürülen kadınların faillerle yakınlık ilişkisi dikkat çekmektedir. Aynı zamanda bireysel silahlanma da kadın cinayetlerinin artmasının en büyük etkenlerinden biridir. Kadın cinayetlerinin temelinde yatan toplumsal cinsiyet eşitsizliği, namus gibi kavramların üzerinde daha fazla durulması gerektiği düşünülmektedir. Kadın cinayetleri konusunda gerçek önlemlerin alınabilmesi için; ataerkil ideolojinin ivedilikle terk edilmesi, toplum genelinin kadına bakış açısının değişmesi, namus kavramının kadının yaşamı ve özgürlüğü üzerine kurgulanması yaklaşımının acilen bırakılması gerekmektedir. Mağdurların yanında cinayeti işleyen failler üzerinde de daha fazla çalışma yapılması, yapılan çalışmaların ortak bir havuzda toplanmasının, cinayetleri işlemeye teşvik eden faktörlerin ortadan kaldırılabilmesi yönünden faydalı olacağı düşünülmektedir. Kadın cinayeti olgularının yargılama sürecinde, hangi nedenle olursa olsun, ceza indirimi uygulamasının kaldırılması da cezanın caydırıcılık özelliğini güçlendirecektir. Anahtar Kelimeler: kadın, kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri, aile içi şiddet; ev içi şiddet; aile içi cinayetler; Adli Tıp
2016-2019 yılları arasında Diyarbakır'da çocuk ergen madde bağımlılığı arındırma ve rehabilitasyon merkezinde tedavi gören olguların sosyodemografik özelliklerinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Madde bağımlılığı; bireyi, aile ve toplumu olumsuz etkileyen çok yönlü bir problemdir. Araştırmamızda, madde bağımlısı olup 2016-2019 yılları arasında Diyarbakır ÇEMATEM'de tedavi görmüş olgularda sosyodemografik özelliklerin ve madde bağımlılığı ile ilgili epidemiyolojik verilerin elde edilmesi neticesinde literatüre ve bağımlılığın önlenmesine katkı sağlamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda; 1 Ocak 2016- 30 Aralık 2019 tarihleri arasında Diyarbakır'da Çocuk Ergen Madde Bağımlılığı Arındırma ve Rehabilitasyon Merkezinde tedavi görmüş 363 olgu retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Olguların başvuru anındaki yaşlar ortalaması erkeklerde 16,1±1,2; kızlarda 15,4±1,3 olduğu, olguların %89,1'inin erkek, %10,2'sinin kız olduğu, %99,4'ünün bekâr olduğu, %77,6'sının eğitimi yarıda bıraktığı, %36,3'ünün geçici işlerde çalıştığı, %52,4'ünün Diyarbakır'da yaşadığı, %90,7'sinin ailesiyle beraber yaşadığı, %66,7'sinin şehir merkezlerinde yaşadığı, %93,4'ünün çekirdek aile yapısında olduğu, %82,3'ünde evin geçimini babanın sağladığı; %90,6'sında babanın, %97,8'inde annenin hayatta olduğu; %98,8'inde annenin, %88,3'ünde babanın düşük eğitim düzeyinde oldukları (lise altı), %79,5'inin düşük sosyoekonomik seviyede olduğu, %62,6'sının 5 ve üzeri kardeş sayısına sahip olduğu, %53,9'unda suç öyküsü olduğu, %39,5'inin bir akrabasında cezaevi yatış öyküsünün olduğu; %98'inin sigara, %54,2'sinin alkol kullandığı, %58,3'ünde kendine zarar verme davranışı öyküsü olduğu, %19,4'ünde intihar girişimi öyküsü olduğu, %59,2'sinde evden kaçma öyküsü olduğu, %85,9'unun çoklu madde kullandığı, madde kullanım başlama yaşının en düşük 8 olduğu; ortalamasının 13 olduğu, %66,6'sında başlama maddesinin esrar olduğu, en sık kullanılan maddenin (%91,1) esrar olduğu saptandı. Sonuç: Madde bağımlılığı bireyi ve toplumu etkileyen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu sorunun irdelenmesi ve nedenlerin tespit edilmesi, alınabilecek önlemlere ve üretilecek çözüm yollarına kaynak olabilecektir. Anahtar Kelimeler: Madde bağımlılığı, çocuk, ergen, sosyodemografik özellikler.
Çeşitli molotof kokteyllerinin farklı yüzeylerde etkisi ve yangın sonucu meydana gelen değişimlerin değerlendirilmesi
Adli ve tıbbi açılardan ölüm ya da yaralanmalarla sık sık karşımıza çıkan molotof kokteyli üzerine yeterli çalışma literatürde bulunmamaktadır. Bu nedenle molotof kokteyli çoğu hekim için yabancı bir terim olarak kalır. Düşük tesirli patlayıcılar arasında gösterilen molotof kokteyli, sınıflandırılmasından da hareketle pek çok kişi tarafından patlayıcı olarak bilinir. Ancak molotof kokteyli bir patlayıcı değil, el yapımı yangın çıkarıcıdır. Eylemlerde, terör saldırılarında kullanılmasındaki amaç hedefleri ateşe vermektir. Bu sayede çevrede tahribat oluşturup topluma korku ve endişe salınmaktadır. Çalışmamızda sokak eylemcileri tarafından sıklıkla tercih edilen, kısa sürede hazırlanabilen klasik el yapımı molotof kokteylleri kullanılmıştır. Diyarbakır Bomba İmha ve İnceleme Şube Müdürlüğü'nden yardım alınarak hazırlanan karışımlara atık yağ, tiner, şeker, kolonya, epoksi reçine, parafin, yumurta akı, sıvı ve katı deterjan, çamaşır suyu, ahşap tutkalı gibi hammaddeler eklenerek bu kokteyllerin kırıldığında ulaştığı yanma sıcaklığı, yanma süresi, saçılma çapı ve içeriğine eklenen çivileri fırlatma durumu, çeşitli uzaklıklara gerilen amerikan bezine alevlerin sıçrayarak zarar verme durumu, sönme sonrası bıraktığı kalıntılar gibi parametrelere bakılmıştır. Hazırladığımız molotof kokteylleri 5 farklı zemine fırlatılarak farklı zeminlerde kırılması ve diğer parametrelerin zemin değişiminden etkilenme durumu da araştırılmıştır. Çalışmamızda hazırlanan 86 molotof kokteylinin 51'i (%59,3) kırılabilmiştir. En yüksek kırılma oranı beton zeminlerde görülmüştür. Elde ettiğimiz sonuçlara göre; değişen molotof kokteyl içerikleri ile ulaşılan yanma sıcaklıkları ve yanma süreleri arasında anlamlılık bulunmuştur. Karışıma eklenen bazı hammaddelerle yüksek yanma sıcaklığı ve yüksek yanma süresine ulaşılabildiği, etrafa verilen tahribatın da bu sayede arttırılabileceği saptanmıştır. Ayrıca çalışmamızda bir molotof kokteylinin kendi kendine patlamadığı veya kırıldığında içerisindeki çivilerin fırlayarak etrafa zarar vermediği görülmüştür.