Anabilim Dalı

Biyokimya Anabilim Dalı

Fırat University

291

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Alfa-amanitin ile oluşturulmuş mantar toksisitesi ve enginarın (cynara scolymus) bu toksisite üzerine etkileri

Dünyada keşfedilmiş yaklaşık 2000 mantar türünden özellikle 50 adet civarı insan için toksik olabileceği belirtilmiştir Ülkemizde, mantar zehirlenmeleri nedeniyle her yıl ölüm vakaları gerçekleşmekle beraber, sağlık merkezlerine başvuran tüm zehirlenmelerinin %1,5-3.4'ünü mantarla zehirlenmelerin oluşturduğu bildirilmektedir. Ülkemizde mantar zehirlenmelerinin yaklaşık %90'ından Amanita phalloides türü neden olmaktadır. Alfa amanitin, bisiklik oktapeptid yapıda olup, toksisitesinden sorumlu ana yapıdır. A. phalloides türü mantar zehirlenmeleri tedavisinde kristalize penisilin, kortikosteroidler ve tioktikasit kullanılmakla beraber özellikle son yıllarda halk arasında meryem ana dikeni olarak adlandırılan Silybum marianum bitkisinin aktif bileşeni olan silibinin karaciğer koruyucu ve hayat kurtarıcı özelliği çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızda, yine antioksidan özelliği ve karaciğer üzerinde olumlu etkileri çalışmalarla gösterilmiş Cynara scolymus (Enginar) bitkisinin bu zehirlenme üzerindeki olası etkilerinin incelenmesi amaçlanmış; herbiri 7'şer rat içeren 4 grup kullanılmıştır. Çalışma sonucunda alfa amanitin zehirlenmesine bağlı bozulan antioksidan parametrelerde, enginar ekstresi uygulanmasıyla anlamlı düzelmeler olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Amanita Phalloides, Alfa Amanitin, Enginar, Antioksidan Parametreler

AmanitinlerAntioksidanlarEnginar+2
Mustafa Bahadır Kaymaz
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ratlarda aflatoksin B1'in hepatotoksisitesi üzerine likopenin etkisi

Çalışmanın amacı; Aflatoksin (AF) uygulanan ratlarda oksidatif stres üzerine likopenin etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmada, 3 aylık toplam 34 adet erkek Wistar Albino ırkı rat kullanılmıştır. Hayvanlar 4 gruba ayrılmıştır. Gruplar; 1. grup: Kontrol grubu (ratlara tedavi verilmemiştir), 2. grup: Likopen uygulanan grup (5 mg/kg/gün, oral), 3. grup: AFB1 uygulanan grup (0,5 mg/kg/gün, oral 7 gün) ve 4. grup: AFB1+Likopen uygulanan grup şeklinde oluşturulmuştur. Toplam 15 gün süren uygulama sonunda kan ve karaciğer doku örneklerinde malondialdehid (MDA), redükte glutatyon (GSH) düzeyleri, katalaz (CAT), glutatyon-S-trasferaz (GST), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) aktiviteleri ölçülmüştür. AFB1 uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında kan ve karaciğer MDA düzeyinde önemli artış, GSH düzeyinde, CAT, GST ve GSH-Px aktivitelerinde ise önemli bir azalış gözlenmiştir (p<0.05). Likopen ve AFB1+Likopen uygulana gruplar kontrol grubu ile ayrı ayrı karşılaştırıldığında MDA ve GSH düzeylerinde, CAT, GST ve GSH-Px aktivitelerinde istatistiksel olarak önemli bir fark saptanmamıştır. AFB1+Likopen uygulanan grup AFB1 uygulanan grup ile karşılaştırıldığında MDA düzeyinde istatistiksel olarak önemli azalış, GSH düzeyinde CAT, GST ve GSH-Px aktivitelerinde ise artış saptanmıştır (p<0.05). Kanda GST aktivitesi okunamayacak düzeyde olduğu için ölçülememiştir. Plazma aspartat transaminaz (AST), alanin transaminaz (ALT) ve laktat dehidrogenaz (LDH) düzeylerinde AFB1 uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında önemli derecede artış, plazma protein düzeyinde ise düşüş saptanmıştır (p<0.05). Likopen ve AFB1+Likopen uygulanan gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında AST, ALT ve LDH düzeylerinde önemli fark gözlenmemiştir. AFB1 uygulanan gruba göre AFB1+Likopen uygulanan grupta plazma AST, ALT ve LDH düzeylerinde düşüş, plazma protein düzeyinde ise artış gözlenmiş ve istatistiksel olarak bu fark anlamlı bulunmuştur (p<0.05). AFB1 uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma glukoz düzeyinde azalma saptanmış olup, bu azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p<0.05). Çalışmamızda AFB1 nedenli hepatotoksisiteden antioksidan özelliği olan likopen ile korunulabileceği gösterilmiştir.

AflatoksinlerGlütatyonGlütatyon peroksidaz+7
Ayşegül Karaca
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tavşan böbrek arginaz aktivitesi için optimal şartların belirlenmesi

Bu çalışmada tavşan böbrek dokusundaki arginazın ölçülmesi için böbrek dokusundaki arginazın optimize edilmesi hedeflenmiştir. Böbrek doku arginazının optimum pH'sının, preinkübasyon ısısının, inkübasyon ve preinkübasyon zamanının, Mn++ ve L-arginin konsantrasyonu tespit edilmiştir. Şartlar optimize edildikten sonra farklı türlerin böbrek arginaz düzeyleri belirlenmiştir. Tavşan böbrek doku arginazı için preinkübasyon ısısı 53°C, preinkübasyon zamanı 15 dakika, inkübasyon zamanı 10 dakika, en uygun tampon NaHCO3-NaOH tamponu ve optimum pH 10,1 şeklinde tesbit edilmiştir. Enzimin aktivitesi, 1 mM MnCl2 konsantrasyonunda en yüksek değere ulaşmıştır. Enzimin aktive olması için Mn+2 iyonlarının ve 53 °C' de preinkübasyonun uygun olduğu kabul edilmiştir. Tavşan böbrek doku arginazının L-arginine karşı olan Km'i 12,5 mM şeklinde bulunmuştur. Tavşan, inek, koyun, keçi, rat, tavuk ve bıldırcından alınan örneklerde arginaz enziminin miktarları tespit edilmiştir. Koyun, keçi, sığır, tavşan, tavuk, bıldırcın ve rat böbrek arginaz aktiviteleri sırasıyla 4,17 ± 1,19, 13,51 ± 1,97, 1,22 ± 0,25, 20,84 ± 3,38, 20,86 ± 4,53, 59,68 ± 13,03 ve 16,28 ± 2,04 ünite olarak bulunmuştur. Çalışılan dokular içinde en yüksek aktivite bıldırcın böbrek dokusunda en düşük aktivite sığır böbrek dokusunda saptanmıştır.

ArjinazArjininBöbrek+3
Beytullah Şengül
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Elazığ yöresinde bulunan koyun ırklarının cinsiyete göre eritrosit arginaz aktiviteleri ve karşılaştırılması

Bu çalışmada Elazığ ilinde bulunan Akkaraman, Morkaraman ve İvesi koyun ırklarının erkek ve dişi gruplarının eritrositlerindeki arginaz enzim aktiviteleri karşılaştırılmıştır. Koyun ırklarından elde edilmiş kanların eritrosit arginaz aktivitesi Tiyosemikarbazid Diasetilmonoksim Üre (TDMU) metodu ile ölçülmüştür. Hemoglobin miktarını tespit etmek için Drabkin metodu kullanılmıştır. Arginaz (E.C.3.5.3.1.) Krebs-Henseleit üre döngüsünün son basamağını katalize eden bir enzim olup, arginini üre ve ornitine dönüştürmektedir. Eritrositler; üre döngüsü ile üre sentez edememelerine rağmen insan, sığır ve koyun eritrositlerinde aktif bir arginazın varlığına rastlanmıştır. Bütün gruplar için yapılan arginaz normallik testlerine göre p değerleri 0.05'den büyük olduğu için tüm gruplar normal dağılımlı bulunmuştur. Tüm ırklar için erkek ve dişi arginaz aktiviteleri analiz edildiğinde Akkaraman erkeklerinin arginaz aktivitelerinin dişilere oranla daha yüksek olduğu bulunmuşken, Morkaraman erkeklerinin arginaz aktivitelerinin dişilere oranla daha düşük olduğu görülmüştür. İvesi erkeklerinin ise arginaz aktivitelerinin dişilere oranla daha düşük olduğu yapılan çalışmalar neticesinde tespit edilmiştir. Tüm ırklar için cinsiyetler arasındaki arginaz aktivitesi farklılığının istatistiksel olarak anlamlı olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Arginaz, üre, eritrosit, Akkaraman, Morkaraman, İvesi, arginin, üre döngüsü

Akkaraman koyunlarıArjinazArjinin+6
Gizem Aslan
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Siklofosfamid uygulanan ratlarda nefrotoksisite üzerine propolisin etkileri

Çalışma siklofosfamid (CYP) uygulanan ratlarda propolisin nefrotoksisite üzerine etkilerinin araştırması amacıyla yapılmıştır. 34 adet Wistar-Albino ırkı erkek ratlar kullanılmıştır. Hayvanlar 4 gruba ayrılmıştır: 1. grup: Kontrol grubu (ratlara tedavi verilmemiştir), 2. grup: Propolis uygulanan grup (200 mg/kg/gün oral, 7 gün), 3. grup: CYP uygulanan grup (150 mg/kg/i.p. tek doz), 4. grup: CYP+propolis uygulanan gruptur. Propolis uygulamasına CYP uygulamasından 2 gün önce başlanmış ve 7 gün süre ile devam edilmiştir. Uygulamaların sonunda kan ve böbrek dokularında malondialdehid (MDA), glutatyon (GSH), katalaz (CAT), glutatyon-S-transferaz (GST) ve plazmada sodyum (Na), potasyum (K), kalsiyum (Ca), klor (Cl), magnezyum (Mg), fosfor (P), üre, ürik asit, kreatinin düzeyleri ölçülmüştür. CYP uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında kan ve böbrek dokusunda MDA düzeyinde önemli bir artış, GSH düzeyi ve CAT aktivitesinde ise önemli bir azalış gözlenmiştir (p<0.05). Propolis ve CYP+propolis uygulanan gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında MDA, GSH düzeyleri ve CAT aktivitesinde istatistiksel olarak önemli bir fark saptanmamıştır. CYP+propolis uygulanan grup CYP uygulanan deney grubu ile karşılaştırıldığında MDA düzeyinde önemli azalış, GSH düzeyi ve CAT aktivitesinde ise önemli bir artış gözlenmiştir (p<0.05). Plazmada GST aktivitesi okunamayacak düzeyde olduğundan ölçülememiştir. CYP uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma ürik asit düzeyinde istatistiksel olarak önemli bir fark saptanmazken, Na, K, Ca, Cl, Mg, P düzeylerinde önemli azalış; üre, kreatinin, düzeylerinde ise önemli artış saptanmıştır (p<0.05). Propolis uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma Na, K, Ca, Cl, Mg, P, üre, kreatinin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanamamıştır. CYP+propolis uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma K, Ca, Cl, üre, kreatin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanamazken, Na ve P düzeylerinde önemli azalış saptanmıştır (p<0.05). Çalışmamızda gözlenen MDA düzey artışı, GSH düzey, CAT aktivite azalışı CYP kaynaklı nefrotoksisitenin büyük oranda oksidatif strese bağlı olduğunu ve CYP nedenli doku oksidatif hasarından antioksidan özelliği olan propolis ile korunulabileceğini göstermektedir.

BiyokimyaGlütatyonGlütatyon transferaz+6
Zülal Altay
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Obez ve obez olmayan Polikistik Over Sendromlu Hastaların Angiopoietin benzeri Protein-4, Nöropeptid Y, Omentin-1 düzeylerinin incelenmesi

Çalışmamızda henüz tam olarak aydınlatılamamış olan PKOS ve obezitenin patogenezinde rol aldığı düşünülen NPY, Omentin-1 ve Angptl-4 parametreleri irdelenmiştir.Çalışmamızda, Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Kliniğine başvuran AES kriterlerine göre PKOS ve obezite tanısı konulmuş ve yaşları 18-45 arasında değişen 17 gönüllü hasta ile ve yine PKOS tanısı almış fakat obezitesi olmayan 32 gönüllü hasta ve 20 sağlıklı gönüllü ile Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalında yapılmıştır. Çalışmada rutin tetkik ve tedavi işlemleri sırasında elde edilmiş dondurulmuş kan örneklerinden serum NPY, Omentin-1, Angptl-4 ölçümleri yapılmıştır.Lipit, hormon profilleri ve HOMA-IR değerleri Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesinde kalorimetrik yöntemle tayin edilmiştir.Çalışmamızda 32 obez olmayan PKOS'lu (Grup II), 17 obez PKOS'lu (Grup III) hasta ve 20 sağlıklı gönüllü (Grup I) grupları karşılaştırıldığında; obez olmayan PKOS'lu hastaların kontrol grubuna göre, PKOS hastalarının, sağlıklı gönüllülere göre NPY, Angptl-4, serbest testosteron, Total Testosteron, Ferriman-Galwey Skoru, LH, SHBG, Estradiol, DHEA-SO4, Androstenedion, HOMA-IR, TG ve LDL-K seviyelerinin belirgin bir şekilde yüksek olduğunu göstermektedir. (p<0,005). PKOS hastalarının, sağlıklı gönüllülere göre; Omentin-1, HDL-K seviyelerinin belirgin bir şekilde düşük olduğunu göstermektedir (p<0,005). Obez PKOS hastalarının obez olmayan PKOS hastalarına göre NPY, Angptl-4, HOMA-IR, VKİ, ve bel çevresi seviyelerinin belirgin bir şekilde yüksek olduğunu gösterirken (p<0,005), Omentin-1 seviyesinde belirgin bir şekilde düşük olduğunu göstermiştir. (p<0,005).Sonuç olarak; hem obez hem de obez olmayan PKOS hastalarının NPY, Angptl-4 seviyelerinde anlamlı bir artış söz konusu iken anoreksijenik bir peptid olan Omentin-1 seviyesinde anlamlı bir düşüş söz konusudur. Bu sonuçlar PKOS hastalarında görülen insülin resistansının, obesiteden bağımsız olarak, daha önce çalışılmış pek çok adipositokin gibi çalışmamıza konu olan NPY, Angptl-4 ve omentin-1 düzeylerinde meydana gelen değişiklikler ve bunların etkileri ile ilişkilendirilebileceğini düşündürmektedir.Anahtar kelimeler; Polikistik over sendromu, Obezite, Angiopoetin-like protein 4, Nöropeptid Y, Omentin-1

NöropeptidlerObeziteOmentin-1+3
Meryem Güneş
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
DoktoraAçık ErişimTR

Dietilnitrozamin uygulanan ratlarda oksidatif stres ve DNA hasarı üzerine likopenin etkisi

Dietilnitrozamin (DEN) insektisit, tarımda kullanılan kimyasallar, peynir, süt, buğday, aşırı pişirilmiş unlu gıdalar, et ve balık ürünleri, sigara dumanı ve alkollü içeceklerde bulunan kanserojen bir maddedir. Çalışma DEN uygulanan ratlarda oksidatif stres ve DNA hasarı üzerine likopenin etkilerini araştırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmada Fırat Üniversitesi Deneysel Araştırmalar Merkezinden temin edilen 56 adet 3 aylık Wistar-Albino erkek ratlar kullanılmıştır. Ratlar her grupta 7 rat olacak şekilde 8 gruba ayrılmıştır. Gruplar; 1. Grup: Kontrol grubu, 2. Grup: Likopen (10 gün), 3. Grup: Kısa süreli DEN (30 gün), 4. Grup: Uzun süreli DEN (90 gün), 5. Grup: Likopen+DEN (30 gün), 6. Grup: Likopen+DEN (90 gün), 7. Grup: DEN+Likopen (30 gün), DEN, 8. Grup: DEN+Likopen (90 gün) uygulanan grup şeklinde oluşturulmuştur. Kontrol grubu ratlara herhangi bir tedavi uygulanmamıştır. Likopen gruplarına 10 mg/kg vücut ağırlığı dozunda 10 gün süre ile gün aşırı gavaj yoluyla likopen uygulanmıştır. DEN gruplarına 200 mg/kg vücut ağırlığı dozunda intra peritoneal (i.p.) olarak tek doz DEN uygulanmıştır. DEN 3, 5 ve 7. gruplarda 30 gün, 4, 6 ve 8. gruplarda 90 gün uygulanmıştır. Likopen, 5 ve 6. gruplarda DEN uygulamasından 10 gün önce, 7 ve 8. gruplarda ise DEN uygulaması ile beraber uygulanmaya başlanmıştır. Uygulamalar sonunda kan ve karaciğer doku örneklerinde malondialdehit (MDA), redükte glutatyon (GSH) düzeyleri, katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GSH-Px), glutatyon-S-trasferaz (GST), süperoksit dismutaz (SOD) aktivite tayinleri, RT-PCR kullanılarak CAT enziminin ekspresyon düzeyleri ile plazma aspartat transaminaz (AST), alanin transaminaz (ALT), alkalen fosfataz (ALP) laktat dehidrogenaz (LDH) aktiviteleri ve kolesterol düzeyleri ölçülmüştür. Kısa ve uzun süreli DEN uygulanan gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma ve karaciğer MDA düzeyinde önemli artış, kan ve karaciğer GSH düzeyinde, CAT, GSH-Px, SOD ve GST aktivitelerinde ise önemli bir azalış gözlenmiştir (p<0,001). Likopen ve likopenin DEN ile beraber uygulanmaya başlandığı gruplar kontrol grubu ile ayrı ayrı karşılaştırıldığında MDA ve GSH düzeylerinde, CAT, GSH-Px, GST ve SOD aktivitelerinde istatistiksel olarak önemli bir fark saptanmamıştır. Likopen uygulamasının DEN uygulamasından önce ve DEN uygulaması ile başlandığı tüm gruplar DEN uygulanan gruplar ile karşılaştırıldığında MDA düzeyinde istatistiksel olarak önemli azalış, GSH düzeylerinde, CAT, GSH-Px, GST ve SOD aktivitelerinde ise artış saptanmıştır (p<0,001). Kanda GST aktivitesi okunamayacak düzeyde olduğu için ölçülememiştir. Kan ve karaciğer CAT gen ekspresyon düzeylerinde DEN uygulanan gruplarda artış saptanmıştır (p<0,05, p<0,001). Likopen ve likopenin DEN uygulamasından önce ve DEN uygulaması ile başlandığı tüm gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında CAT enziminin gen ekspresyon düzeylerinde önemli fark gözlenmemiştir. Likopen ve DEN uygulamalarının beraber yapıldığı tüm gruplar DEN uygulanan gruplar ile karşılaştırıldığında CAT enziminin gen ekspresyon düzeylerinde azalış saptanmıştır (p<0,05, p<0,001). Plazma AST, ALT, ALP, LDH aktiviteleri ile kolesterol düzeylerinde DEN uygulanan gruplarda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında önemli derecede artış saptanmıştır (p<0,05, p<0,001). Likopen ve likopenin DEN uygulaması ile başlandığı gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında AST, LDH aktiviteleri ve kolesterol düzeylerinde önemli fark gözlenmemiştir. Likopen uygulamasının DEN uygulamasından önce ve DEN uygulaması ile başlandığı tüm gruplar DEN uygulanan gruplar ile karşılaştırıldığında plazma AST, ALT, ALP, LDH aktiviteleri ile kolesterol düzeylerinde artış saptanmıştır. CAT aktivitesi ile gen ekspresyon düzeyi arasındaki farklılığın mRNA ve protein dönüşümündeki varyasyondan kaynaklanabileceği düşünülmektedir. Güçlü antioksidan özelliği olan likopenin DEN'e bağlı oluşan oksidatif stresi ve DNA hasarını önleyebileceği ve klinik olarak kullanılabileceği kanaatine varılmıştır.

AntioksidanlarDNADNA hasarı+7
Emre Kaya
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Suda çözünür ti (IV) ftalosiyanin bileşiklerinin DNA bağlanma, DNA kesim, antioksidan, antimikrobiyal aktivitelerinin ve topoizomeraz ı inhibisyonunun incelenmesi

DNA, genetik hastalıkların özellikle de kanserin tedavisinde önemli bir hedeftir. Kanser hücrelerinin hızla çoğalması ve kanserde ölüm oranının yüksek olması, klinik tedavide anahtar etkileri nedeniyle, antikanser ilaç niteliği gösterebilecek geçiş metal komplekslerinin biyolojik olarak incelenmesini arttırmıştır. Antikanser ilaçların birçoğu farklı şekillerde DNA'ya bağlanarak etkisini gösterirler. Kanserli hücrede DNA çoğalmasını bloke ederek, kanser hücrelerinin büyümesini inhibe ederler. DNA bağlanmasının ve kesimin mekanizmasını anlamak, etkili antikanser ilaçlarının dizayn edilmesinin en önemli temelidir. Bu tür ilaçların başarısı, DNA'ya ilgilerine ve bağlanma modlarına bağlıdır. Bu çalışmada üç farklı suda çözünür tetra substitüe titanyum (IV) ftalosiyanin (Pc) bileşiklerinin CT-DNA ile etkileşimleri UV-Vis spektroskopisi ve termal denatürasyon yöntemleri kullanılarak incelendi. Bileşiklerin bağlanma sabitleri (Kb) sırasıyla 3.75x104, 2.3x104 ve 4.57x104 M-1 bulunmuştur. Bu sonuçlar bileşiklerin CT-DNA'ya farklı ilgiyle bağlandığını göstermiştir. Bununla birlikte Pc bileşiklerinin DNA kesim ve topoizomeraz I inhibisyonu çalışmaları agaroz jel elektroforezi kullanılarak yapıldı. Bu çalışma sonucunda kullanılan Pc bileşiklerinin plazmid pBR322 DNA'yı fotokesim yoluyla kestiği ve topoizomeraz I enzimine karşı önemli inhibisyon etkisi gösterdiği görülmüştür. Ayrıca bileşiklerin süperoksit dismutaz (SOD), 2,2-difenil-1-pikrilhidrazil (DPPH) ve metal şelat bağlanma metotlarıyla antioksidan aktiviteleri incelenmiştir. Tüm sonuçlar çalışmada kullanılan ftalosiyanin bileşiklerinin fotodinamik terapi için uygun ajan olabileceği düşünülmüştür.

Antienfektif ajanlarAntioksidanlarDNA+2
Burak Barut
Karadeniz Technical University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ferrosen birimi içeren benzimidazol türevli bileşiklerin DNA bağlanma, DNA kesim ve antioksidan aktivitelerinin tayini

Son zamanlarda, kemoterapötik maddelerin tasarlanmasındaki büyük öneminden dolayı nükleik asitler ile geçiş metali komplekslerinin etkileşimi çok dikkat çekmektedir. Geçiş metalleri biyolojik sistemlerde bulunmaktadır ve sentezlenen komplekslerde metal varlığının ilaç etkinliğini artırdığı bilinmektedir. Bu nedenle, geçiş metal komplekslerinin potansiyel ilaç olarak değerlendirilmesi şaşırtıcı değildir. DNA önemli bir hücresel reseptördür ve çoğu antiviral ve antikanser terapinin birincil hücre içi hedefidir. Bu nedenle, DNA'ya bağlanabilen veya DNA'yı kesebilen yeni moleküllerin tasarlanması ve geliştirilmesi gereklidir. Biyolojik özellikleri dikkate alındığında geçiş metal kompleksleri hastalıklara karşı mücadelede yeni ilaçların geliştirilmesi için potansiyel ajanlardır. Bu yüzden, geçiş metalleri ve komplekslerinin DNA ile etkileşimlerinin araştırılması oldukça önemlidir. Bu çalışmada, ferrosen birimi içeren benzimidazol türevli komplekslerin DNA ile etkileşimleri UV-Vis absorpsiyon titrasyonları ve termal denatürasyon yöntemleri ile incelendi. Komplekslerin DNA'nın baz çiftleri arasına interkalasyon yoluyla yerleştiği belirlendi. Agaroz jel elektroforezi kullanılarak, hidrolitik kesim etkinliğinin pH 7 değerinde olduğu ve konsantrasyonun nükleaz aktiviteyi nasıl etkilediği tespit edildi. Çeşitli aktivatörler (H2O2 (0,4 M), 2-Merkaptoetanol (0,4 M) ve askorbik asit (2.5mM)) varlığında kesim aktivitelerinde önemli derecede artış görüldüğü belirlendi. Süperoksit dismutaz (SOD) ve 2,2–Difenil-2-pikril-hidrazil (DPPH) radikal süpürme aktivitesi testleri kullanılarak antioksidan aktiviteler belirlendi. Kompleks 1 (K1)'de belirgin olmakla beraber komplekslerin tümünde iyi derecede süpürme aktivitesi gözlendi.

Antineoplastik ajanlarAntioksidanlarBenzimidazol türevleri+3
Şeyda Akkaya
Karadeniz Technical University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Farklı çözücülerle hazırlanmış bitki özütlerindeki karbonik anhidraz (CA) inhibisyon seviyelerinin belirlenmesi; ca araştırmalarında yeni yaklaşımlar

Karbonik anhidraz (CA) metabolizma sonucu oluşan karbondioksitin (CO2) bikarbonat (HCO3-) ve hidrojen (H+) iyonuna dönüştürülerek ortamdan uzaklaştırılmasında hayati öneme sahip bir enzimdir. Bugün çok yaygın olan kanser, obezite, glokom, nörolojik bozukluklar, epilepsi gibi hastalıkların tedavisinde CA enziminin inhibitörleri ilaç etken maddesi olarak araştırılmakta veya kullanılmaktadır. Piyasada bulunan çoğu sentetik olan ilaçların yan etkileri fazla ve vücut sıvılarındaki çözünürlükleri düşüktür. Özellikle sentetik ilaçların yan etkilerinin ve biyouyumsuzluklarının fazla olması günümüzde bitkisel kaynaklı ilaçlara yönelimi artırmıştır. Bu tez çalışmasında bitki ekstraktlarının karbonik anhidraz inhibisyonları belirlendi. Bu amaçla karbonik anhidrazın aktivitesini belirlemek için kullanılan esteraz ve hidrataz aktivitesi kullanıldı. Hidrataz aktivitesi esterazdan farklı olarak enzimin fizyolojik aktivitesidir. Bu çalışma sırasında üç farklı çözücüde (su, asetonitril ve metanol) ekstre edilmiş numuneler kullanılarak denemeler yapıldı. Tüm bunlarla beraber çalışılan numunelerden en iyi sonuç alınan numune seçilerek HPLC ile kromatografik profilleri belirlendi. Çözücünün aktif bileşen ekstraksiyonundaki etkisi farklı çözücülerle elde edilen ekstraktların kromatogramları ve aktiviteleri karşılaştırılarak ortaya koyuldu. Bu çalışmanın yapılmasıyla ilaç etken maddesi olarak yeni CA inhibitörlerinin belirlenmesindeki önemli bir adım tamamlanmış oldu. Daha ileri yapılacak çalışmalarla birçok hastalığın tedavisi için yan etkileri daha az olan ya da hiç yan etkiye sahip olmayan vücutla biyouyumluluğu yüksek yeni ilaç hammaddeleri geliştirilebilecektir.

Bitki özütüEsterazlarKarbonik anhidraz+4
Derya Cansız
Karadeniz Technical University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Metabolik sendromda zerdeçal (curcuma longa)'ın rat karaciğerindeki koruyucu etkilerinin araştırılması

Metabolik sendrom (MS) merkezinde abdominal obezite ve insülin direncinin veya glukoz intoleransının yer aldığı, tip 2 diabetes mellitus, dislipidemi, hipertansiyon, kardiyovasküler hastalıklar, mikroalbüminüri gibi bir çok kronik metabolik bozukla karakterize olmuş kompleks bir hastalıktır. Son yıllarda dünyada hem metabolik sendrom hem de bileşenlerinin görülme oranları hızlı bir artış göstermektedir. Hareketsiz yaşam tarzı, beslenme alışkanlığında değişmeler, çevresel ve genetik etkiler sonunda oluşan bu tablo, dünyada ve ülkemizde giderek daha fazla bireyi etkilemektedir. "Hint safranı" olarak da anılan Zerdeçal (Curcuma longa)'ın antiinflamatuar, antioksidan ve antiapoptotik etkilerin de içinde bulunduğu birçok farmakolojik özelliği bulunmaktadır. Zerdeçalın sağlık alanındaki kullanımı, antioksidan özelliklerinin anlaşılmasıyla önemli bir artış göstermiştir. Lipit peroksidasyonu, enflamasyon, kalp hastalıkları, kanseri önleme ve karaciğeri koruma gibi etkileriyle önemli bir rolü bulunmaktadır. Bu çalışmada, patogenezinde insülin direnci ve oksidatif stresin önemli rol oynadığı yüksek fruktoz diyeti ile metabolik sendrom oluşumu sürecinde, meydana gelecek değişiklikler üzerine zerdeçal'ın rat karaciğerinde antioksidan parametreler ve vitamin düzeyleri üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada, 8 haftalık, 22020 gram ağırlığında Sprague-Dawley cinsi 32 adet dişi rat kullanıldı. Ratlar dört gruba ayrıldı; K: Kontrol grubu, MS: Metabolik sendrom oluşturulan grup, MS+Z: Metabolik sendrom oluşumu sürecinde zerdeçal uygulanan grup, Z: Zerdeçal uygulanan grup. Metabolik sendrom oluşturmak amacıyla 60 gün süreyle içme suyu ile %20'lik fruktoz diyeti uygulandı. Zerdeçal gavaj yolu ile 80mg/kg/gün olarak 60 gün boyunca günaşırı uygulandı. Deney süresince ratların vücut ağırlıkları ve su tüketimleri haftalık olarak ölçüldü. Sistolik kan basınçları çalışmanın başlangıcında, 4. ve 8. hafta sonunda ölçüldü. 60 günlük deney periyodu sonunda ratlar dekapite edilerek kan ve karaciğer örnekleri alındı ve serum glukoz, HDL kolestrol, LDL kolestrol, total kolesterol, ürik asit düzeyleri ile karaciğer A vitamini, C vitamini, E vitamini ve MDA düzeyleri HPLC yöntemi ile ölçüldü. Ayrıca karaciğer SOD ve CAT aktiviteleri spektrofotmetrik metodlarla belirlendi. Karaciğerde oluşan değişiklikler histolojik olarak da incelendi. Deney sonunda, ratların ağırlık artışları ve su tüketimleri MS ve MS + Z gruplarında, K ve Z gruplarına göre yüksek bulundu. Sistolik kan basınçları kontrol grubuna göre metabolik sendrom grubunda arttı ve MS + Z grubunda MS'a göre azalma saptandı. MS grubunda serum glukoz, LDL-K, total kolesterol, ürik asit düzeylerinin K grubuna göre arttığı, HDL-K düzeyinin azaldığı saptandı. MS + Z grubunda ise serum parametrelerinin MS grubuna göre iyileşme gösterdiği belirlendi. Karaciğerde MS grubunda vit C, vit A ve vit E'nin azaldığı, MS+Z grubunda ise vit C, vit A ve vit E düzeylerinin arttığı belirlendi. MDA düzeylerinin karaciğerde MS grubunda arttığı, MS+Z grubunda azaldığı belirlendi. Karaciğer SOD ve CAT aktivitesinin MS grubunda azaldığı, MS+Z grubunda arttığı tespit edildi. Histolojik olarak da MS grubunda oluşan hasarın MS+Z grubunda azaldığı görüldü. Sonuç olarak, metabolik sendrom oluşum aşamasında bu dozlarda ve sürede zerdeçal uygulamanın rat karaciğer vitamin düzeyleri üzerinde oksidatif strese karşı koruyucu etkilerinin olabileceği gösterilmiştir. Ancak, metabolik sendromda zerdeçal kullanımına bağlı tedavi yaklaşımlarının, klinik kullanıma yönelik gerçekleştirilebilmesi için daha ayrıntılı çalışmaların yapılması gerektiği kanaatine varılmıştır.

Curcuma longa L.KaraciğerMetabolik sendrom+4
Kübra Öztürk
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Primula vulgaris L.'nin sıçanlarda metotreksat kaynaklı testis hasarına karşı antioksidan ve antiapoptotik etkisi

Bu çalışma, metotreksat (MTX) ile oluşturulmuş testis hasarına karşı Primula vulgaris L. (çuha çiçeği) ekstraktının antioksidan ve antiapoptotik etkilerini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmada 250-300 g, 32 adet Sprague-Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Her grupta 8 adet sıçan olacak şekilde 4 grup (kontrol, MTX, MTX + P. vulgaris ve P. vulgaris) oluşturuldu. Kontrol grubu sıçanlara bu süre içerisinde sadece 0.8 mg/kg serum fizyolojik gavaj yoluyla verildi. MTX grubu sıçanlara sadece çalışmanın ilk günü tek doz 30 mg/kg MTX intraperitoneal (i.p.) olarak uygulandı. MTX + P. vulgaris grubu sıçanlara çalışmanın ilk günü tek doz 30 mg/kg MTX uygulandı ve daha sonra ilk günden başlayarak 7 gün boyunca 100 mg/kg sulu ekstrakt gavaj yoluyla verildi. P. vulgaris grubu sıçanlara 7 gün boyunca 100 mg/kg sulu ekstrakt gavaj yoluyla verildi. 8. gün anestezi altında sıçanların testisleri ve epididimisleri çıkarıldı, kanları alındı ve kansızlaştırma yöntemi ile ötanazi yapıldı. Çıkarılan testisler ikiye bölünerek, testisin bir yarısı ve epididimis örnekleri histolojik işlemler için, testisin diğer yarısı ve alınan kan örneği ise biyokimyasal analizler için kullanıldı. MTX grubunda kontrol grubuna göre seminifer tübül çapı, epitel kalınlığı, sperm sayısı, motilite, vitalite ve Johnsen skorlama değerlerinin azaldığı; lümenine immatür hücre dökülen tübül sayısı ve apoptotik indeksin arttığı (AI) belirlendi. MTX + P.vulgaris grubunda MTX grubuna göre seminifer tübül çapı, epitel kalınlığı, sperm sayısı, motilite, vitalite ve Johnsen skorlama değerlerinin arttığı; lümenine immatür hücre dökülen seminifer tübül sayısı ve AI'nın azaldığı belirlendi. Biyokimyasal analizler sonucunda kan plazmasında ve testis dokusunda kontrol grubuna kıyasla MTX grubunda malondialdehit (MDA) değerinin arttığı, süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (KAT) değerlerinin ise azaldığı bulundu. MTX grubuna kıyasla MTX + P.vulgaris grubunda ise MDA değerinin azaldığı, SOD ve KAT değerlerinin arttığı bulundu. Tüm bu işlemler sonucunda MTX'in testiste oksidatif stres oluşturarak testise zarar verdiği, Primula vulgaris'in antioksidan etkileri ise bu hasarı azalttığı belirlendi.

ApoptozisEpididimisKatalaz+2
Murat Berber
Karadeniz Technical University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tavşan karaciğer arginazının optimize edilmesi ve tavşan dokularındaki arginazın dağılımı

1. ÖZETBu çalışmada tavşan dokularındaki arginazın ölçülmesi için karaciğer dokusundaki arginazın optimize edilmesi hedeflenmiştir. Karaciğer doku arginazının optimum pH'sının, preinkübasyon ısısının, inkübasyon ve preinkübasyon zamanının, Mn++ ve L-arginin konsantrasyonunun tespit edilmiştir. Şartlar optimize edildikten sonra tavşanın farklı dokularındaki arginaz düzeyleri belirlenmiştir.Tavşan karaciğer doku arginazı için preinkübasyon ısısı 65°C, preinkübasyon zamanı 13 dakika, inkübasyon zamanı 10 dakika ve optimum pH 10 olarak saptanmıştır. Enzim en yüksek aktiviteyi 2 mM MnCl2 konsantrasyonunda vermiştir. Sonuç olarak enzimin aktivasyonu için Mn+2 iyonlarının ve 65 °C' de preinkübasyonun gerekli olduğu tespit edilmiştir. Tavşan karaciğer doku arginazının L-arginine karşı olan Km' i 1,6 mM olarak saptanmıştır.Tavşanlardan böbrek, kalp, uterus, beyin, dalak, bağırsak, yemek borusu, kas, dil, akciğer, mide, soluk borusundan alınan örneklerde arginaz enziminin miktarları tespit edilmiştir. Karaciğer 105,09 ± 12,91, böbrek 27,03 ± 3,37, kalp 7,55 ± 0,91, uterus 3,03 ± 0,23, kan 3,22 ± 0,60, beyin 2,00 ± 0,21, dalak 1,91 ± 0,07, bağırsak 179 ± 0,44, yemek borusu 1,76 ± 009, kas 1,60 ± 0,64, dil 1,56 ± 0,18, akciğer 1,56 ± 0,18, mide 1,08 ± 0,57, soluk borusu 0,45 ± 0,07 ünite olarak bulunmuştur. Çalışılan dokular içinde en yüksek aktivite karaciğer dokusunda en düşük aktivite soluk borusunda saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Tavşanlar, Karaciğer, Arginaz

ArjinazKaraciğerTavşanlar
Nevher Erdem
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Honamlı keçilerinde gebeliğin nitrik oksit metabolizması üzerine etkilerinin araştırılması

Ülkemizde son yıllarda koyun ve keçi sayısı azalma göstermiştir. Akdeniz bölgesinde yetiştiriciliği yapılan Honamlı keçileri bölge için önemli bir ırktır. Bu sebeple keçilerde koç katımı sonrası elde edilecek gebelik oranı önem arz etmektedir. Serbest radikal bir gaz olan nitrik oksitin diğer etkilerinin yanısıra üreme fonksiyonları üzerine de etkilerinin olabileceği düşünülmektedir. Memelilerin genital organlarından da sentezlenen nitrik oksitin üremenin hormonal düzenlenmesi, gebeliğin şekillenmesi ve devamı, doğumda ve ovaryum fonksiyonlarının yerine getirilmesinde fizyolojik bir rol oynadığı ileri sürülmektedir. Oksidatif stresle ilişkili birçok durumda düzeyleri değişen serum iNOS ve DDAH enzim aktiviteleri ile homosistein ve ADMA düzeyleri birbirleriyle ilişkili ve NO metabolizması ile ilgili parametrelerdir. Bu yüksek lisans tezinde, doğal döllenme sonrası gebe kalan ve gebe kalmayan keçilerde serum iNOS ve DDAH enzim aktiviteleri ile ADMA ve Hcy düzeyleri belirlenerek, bu parametrelerin gebe kalma oranıyla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla, yaşları 2-4 arasında değişen Honamlı melezi dişi keçilerde, teke katımından 50-60 gün sonra sezon içi gebelik muayenesi yapılarak, gebe kalan (n=20) ve gebe kalmayan (n=20) keçilerden kan örnekleri alındı. Serum iNOS ve DDAH enzim aktiviteleri ile homosistein ve ADMA düzeyleri Eliza kit ile ölçüldü. Gebe olmayan grup ADMA ve homosistein düzeyleri, gebe olan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0,05). iNOS ve DDAH aktivitelerinde ise gruplar arası anlamlı bir farklılık tespit edilmedi. Gebe olan grupta ADMA ve Homosistein düzeylerinin düşmesi organizmada stres mekanizmalarını azaltarak gebelik ve gebeliğin devamının sağlanmasında önemli metabolik etkilere sahip olmuştur. Plazmada yüksek ADMA ve homosistein düzeyleri ise endotel disfonksiyona neden olarak gebe kalma oranının düşürmesiyle sonuçlanabilir. Keçi sürülerinde verimin ve üreme kalitesinin arttırılmasında, bu parametrelerin kullanılabilirliği açısından bu çalışmanın verileri ileri çalışmalar için referans değerler sağlayabilir.

ADMAHomosistinHonamlı keçisi+4
Aleyna Özdamar
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Fruktoz diyeti ile metabolik sendrom oluşturulan ratların serum paraoksanaz ve arilesteraz aktiviteleri ve bazı serum parametreleri üzerine oleuropein'in etkileri

1. ÖZET Metabolik sendrom (MS), insulin direnci, hiperinsulinemi, dislipidemi, hipertansiyon ve obezite ile karakterize bir patofizyolojik antitedir. Hareketsiz yaşam tarzı, beslenme alışkanlığında değişmeler, çevresel ve genetik etkenler sonucu oluştuğuna inanılan bu tablo, dünyada ve ülkemizde giderek daha fazla görülmektedir. Oleuropein zeytin yaprağında bulunan, antioksidan, antimikrobiyal, antiviral, antiinflamatuvar, hipoglisemik etkileri olduğu düşünülen polifenolik bir bileşiktir. Ayrıca, kan basıncını düşürücü etkisi ve antioksidan özelliği sayesinde LDL kolesterolünün okside olmasını önlediği, toplam kolesterol ve trigliserid miktarını düşürdüğü, diyabette kan şekerini ayarlayıcı ve antioksidan etki gösterdiği bildiren çalışmalar vardır. Bu çalışmada, patogenezinde insülin direnci ve oksidatif stresin önemli rol oynadığı yüksek fruktoz diyeti ile metabolik sendrom oluşumu sürecinde, meydana gelecek değişiklikler üzerine oleuropein'in ratlarda serum glikoz, insülin, lipidprofili ve paraoksanaz aktivitesi üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada, 8 haftalık, 20020 gram ağırlığında Sprague-Dawley cinsi 32 erkek rat kullanıldı. MS oluşturmak amacıyla 60 gün süreyle içme suyu ile %20'lik diyeti uygulandı. Oleuropein 10mg/kg/gün olacak şekilde 60 gün gavaj yolu ile uygulandı. Gruplar şu şekilde belirlendi; K: Kontrol grubu, MS: Metabolik sendrom oluşturulan grup, MS+OLE: Metabolik sendrom oluşumu sürecinde oleuropein uygulanan grup, OLE: Oleuropein uygulanan grup. Deney süresince ratların vücut ağırlıkları ve su tüketimleri haftalık olarak ölçüldü. Sistolik kan basınçları çalışmanın başlangıcında, 4. ve 8. hafta sonunda ölçüldü. 60 günlük deney periyodu sonunda ratlar dekapite edilerek kan örnekleri alındı ve serum glukoz, HDL-K, LDL-K, VLDL-K, trigliserit, ürik asit, insülin, HOMA düzeyleri ile paraoksanaz ve arilesteraz aktiviteleri ölçüldü. Deney sonunda, ratların ağırlık artışları ve su tüketimleri metabolik sendrom ve metabolik sendrom + oleuropein gruplarında, kontrol ve oleuropein gruplarına göre yüksek bulundu. Sistolik kan basınçları kontrol grubuna göre metabolik sendrom grubunda arttı ve metabolik sendrom + oleuropein grubunda metabolik sendrom'a göre azalma saptandı. Metabolik sendrom grubunda serum glukoz, LDL-K, VLDL-K, trigliserit, ürik asit, insülin, HOMA düzeylerinin kontrol grubuna göre arttığı, paraoksanaz ve arilesteraz aktivitelerinin azaldığı saptandı. Metabolik sendrom + oleuropein grubunda ise serum parametrelerinin metabolik sendrom grubuna göre iyileşme göstererek azaldığı, paraoksanaz ve arilesteraz aktivitelerinin ise arttığı saptandı. Sonuç olarak, metabolik sendrom oluşumuna neden olan yüksek fruktoz diyetine ek olarak oleuropein uygulamasının, serum parametrelerine olumlu katkı sağladığı, antioksidan enzim olarak bilinen serum paraoksanaz ve arilesteraz aktivitelerini arttırdığı gözlendi. Bu bulgular, metabolik sendrom oluşum sürecinde, bu dozda ve sürede oleuropein uygulamasının oksidatif strese karşı koruyucu etkilerinin olabileceğini göstermektedir. Ancak, daha ayrıntılı çalışmalar yapılarak oleuropein kullanımına bağlı tedavi yaklaşımlarının klinik kullanımı önerilebilir. Anahtar Kelimeler: metabolik sendrom, oleuropein, paraoksanaz, arilesteraz, serum

ArilesterazFruktozMetabolik sendrom+5
Tuba İrtegün
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2014
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kanserli hastalarda oksidatif protein hasarı

Çalışmamızda gastrointestinal kanser tanısı almış 108 hasta (70 erkek, 38 kadın) ve sağlıklı 35 kişi (25 kadın, 10 erkek) bulunmaktadır. Hastalar üç gruba ayrılmıştır. Birinci grup mide kanseri tanısı almış (9 kadın, 31 erkek), ikinci grup kolorektal kanser tanısı almış (13 kadın, 27 erkek), üçüncü grup ise pankreas, karaciğer ve özofagus kanser tanısı almış (16 kadın, 12 erkek) hastalardan oluşmaktadır. Çalışmamızda hasta grubunun kontrol grubuna göre serum malondialdehit (MDA), nitrik oksit (NO) ve plazma nitrotirozin (NT) düzeyleri ölçülmüştür. MDA düzeyleri spektrofotometrik olarak, NO ve NT düzeyleri ise kit kullanılarak tayin edilmiştir. Ayrıca yaş, cinsiyet, kalıtsal kanser hikâyesi, sigara, alkol, egzersiz, diyet alışkanlığı, diyetsel yağ kullanımı gibi faktörlerin oksidatif stres parametreleri üzerine olan etkileri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Total hasta grubunun MDA, NO ve NT düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0.000, p=0.000, p=0.012). Total hasta grubunun oksidatif stres parametreleri arasındaki korelasyona bakılmıştır. MDA ve NO düzeyleri arasında anlamlı bir korelasyon (0.285/p=0.003), MDA ve NT düzeyleri arasında pozitif (0.120/p=0.217), NO ve NT düzeyleri arasında ise negatif anlamlı olmayan (-0.003/p=0.973) korelasyonlar bulunmuştur.Birinci hasta grubunun oksidatif stres parametreleri arasındaki korelasyona bakıldığında; MDA, NO ve NT düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmamıştır ancak NO ve NT arasında negatif anlamlı olmayan bir korelasyon bulunmuştur (-0.276/p=0.084). İkinci hasta grubunun oksidatif stres parametreleriarasındaki korelasyona bakıldığında; NO ve NT düzeyleri arasındaistatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmuştur (0.336/p=0.034). Üçüncü hasta grubunun oksidatif stres parametreleri arasındaki korelasyona bakıldığında; MDA ve NO düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmuştur (0.463/p=0.013). MDA ve NT düzeyleri arasında ise negatif ancak istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir korelasyon bulunmuştur (-0.168/p=0.394).

Kanser hastalarıMalondialdehitNitrik oksit+3
Burcu Baba
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Obstrüktif uyku apne sendromunda nitrotirozin düzeylerinin incelenmesi

OUAS, sık sık oksijen desatürasyonu ve uyku bölünmeleri ile sonuçlanan tekrarlayan üst hava yolu tıkanmaları ile karakterize edilmektedir. OUAS hastalarındaki hipoksi-reoksijenasyon episodları, reaktif oksijen ve nitrojen türlerinin oluşumu vasıtasıyla ateroskleroza zemin hazırlamaktadır. Oksidatif stresteki artış, herhangi bir kardiyovasküler risk faktörü olmasa bile OUAS hastalarında kardiyovasküler morbidite artışına neden olabilecek endotel disfonksiyonu yapabilir. Yapılan çalışmalar, OUAS de oksidatif stres artışını desteklemektedir. Oluşan serbest radikaller mevcut nitrik oksit (NO) düzeyini de etkilemek suretiyle bu zararlı etkileri artırabilmektedir. Nitrik oksit, süperoksit radikaliyle reaksiyona girerek, hücreler için toksik, lipid ve proteinlerle reaksiyona girerek vasküler fonksiyonları bozan peroksinitrit oluşumuna neden olabilmektedir. Nitrotirozin, peroksinitritin proteinlerin tirozin kalıntısı ile reaksiyona girerek oluşturduğu bir oksidasyon ürünüdür. Çalışmamızda, OUAS hastalarında nitrotirozin ve total NO düzeylerindeki değişimleri incelemeyi amaçladık. Toplam 109 OUAS hastası ve 24 sağlıklı kontrolde yapılan ölçümlerde, istatistiksel olarak anlamlı olmasa da hasta grubunda nitrotirozin düzeylerinde artma ve total NO düzeylerinde azalma gözledik. Çalışmamızda ayrıca, yaş, cinsiyet, obezite ve sigara içimi gibi faktörlerin parametreler üzerindeki etkilerini inceledik. Vücut kitle indeksi ve sigara içiminin parametreler üzerinde olumsuz etkilerini gözlemledik. Elde ettiğimiz sonuçlara dayanarak ve proteinlerin serbest radikal hasarına daha az duyarlı olduğunu göz önüne alarak, hafif yükselmiş nitrotirozin değerlerinin OUAS hastalarında oksidatif strese bağlı protein hasarının göstergesi olabileceğini öne sürebiliriz.

Nitrik oksitNitrotirozinOksidatif stres+3
Eser Çakmak
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ağır sepsis ve septik şoklu hastalarda Asimetrik Dimetilarjinin (ADMA) ve nitrik oksit (NO) düzeylerinin araştırılması

Sepsis ve septik şok, cerrahi ve dahiliye yoğun bakım ünitelerinde en sık görülen ölüm nedenidir. Sepsiste inflamatuvar yanıtta rol oynayan mediyatörler çeşitli yollarla birbirleriyle etkileşirler ve vazoaktif NO'nun artışına neden olurlar. ADMA, insanda NO biyosentezinin majör inhibitörüdür. SDMA, ADMA'nın inaktif yapısal bir izomeridir ve NOS inhibisyonu yapmaz. Yüksek plazma SDMA konsantrasyonu hücre içine alımda, L-arjininin ile yarışarak dolaylı olarak NO üretimini azaltabilir. Homosistein artışının ise NO sentezinin azalmasına, akut ve kronik endotel fonksiyon bozukluğuna, aynı zamanda ADMA birikimi ve NOS inhibisyonuna yol açtığı bildirilmektedir.Çalışmamızda inflamasyon sonucu gelişen ağır sepsis ve septik şoklu hastalarda serum ADMA, SDMA ve homosistein düzeylerindeki değişim HPLC yöntemi (Eureka kit) ile nitrit-nitrat düzeylerindeki değişim Griess yöntemi ile kolorimetrik olarak ölçüldü.Sonuçlarımıza göre ağır sepsisli ve septik şoklu hasta grubunda SDMA, nitrit-nitrat ve homosistein değerleri kontrol grubuna oranla yüksek gözlendi. Bu artış SDMA ve homosisteinde her iki hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı iken (p<0,05) nitrit-nitrat değerlerinde sadece septik şoklu hasta grubunda anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Ağır sepsisli hasta grubu ile septik şoklu hasta grubu karşılaştırıldığında sadece SDMA değerleri arasında istatistiksel olarak anlam bulunmuştur (p<0,05). ADMA değerleri istatistiksel olarak karşılaştırıldığında kontrol ve gruplar arasında anlamlı fark gözlenememiştir (p>0,05).Bu parametrelerin ağır sepsis ve septik şoklu hastalarda tanıyı destekleme ve prognozu belirlemede yararlı olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: ağır sepsis, septik şok, asimetrik dimetilarjinin, simetrik dimetilarjinin, homosistein, nitrik oksit

Nitrik oksitSepsisŞok-septik
Elif Yüksel
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tip 2 diyabetes mellitus'lu hastalarda lipoprptein bağımlı fosfolipaz a2'nin ateroskleroz gelişimindeki rolü

Ateroskleroz şiddetli inflamasyon ve dislipidemi ile başlayan arter duvarı hastalığıdır. Aterosklerozun erken bulgularından birisi arter duvarının subintimasında düşük dansite lipoproteinin (LDL) birikmesi ve bununda okside LDL'ye (oxLDL) dönüşmesidir. LDL kolesterole bağlı bulunan Lp-PLA2 damar duvarında inflamatuar yanıta sebep olmaktadır. Bu inflamatuar yanıt sonucunda, plak oluşumu ve intima-media kalınlığında belirgin bir artma meydana gelmektedir. Lp-PLA2 özellikle rüptüre eğimli plak oluşumundan sorumludur. Diyabet kollojen yıkımına yol açan matriks metaloproteinaz üretimini artırmaktadır. Kollojen plağın fibröz başlığının mekanik olarak stabilitesini sağlamaktadır. Kollojen yıkımı olduğunda ve sentezi azaldığında, plak kolayca yırtılabilir ve trombüsü tetiklemektedir. Böylece ateroskleroz hızlı bir şekilde gerçekleşmektedir.Bu çalışmada hiperkolesterolemisi olan diyabetik hastalarda serum Lp-PLA2 düzeyi immüno-türbidimetrik metod (plac test kit) ile serum LDL, HDL, trigliserid, kolesterol, açlık kan şekeri düzeyleri enzimatik yöntemler ile ve karotis intima-media kalınlıkları (İMK) B-mod ultrasonografik yöntem ile ölçülmüştür.Sonuçlarımıza göre Grup II (tedavi öncesi) ve Grup III (tedavi sonrası) hastalarında Lp-PLA2, Lipid profili, İMK değerlerinin Grup I (kontrol grubu) değerlerine göre yüksek olduğu sadece serum HDL değerinin düşük olduğu izlendi. Üç aylık statin tedavisi uygulanan Grup III hastalarının değerlerinin, Grup II hastalarının değerlerine göre azalma olduğu saptanmıştır. Bu azalmanın iki grup karşılaştırıldığında Lp-PLA2, LDL, kolesterol, trigliserid düzeyleri ve İMK değerleri için istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0,001). İki grup karşılaştırıldığında serum HDL düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p=0,198).Bu parametrelerin diyabetik hastalarda aterosklerozun tedavi ve takibinde yararlı olabileceği düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Ateroskleroz, diyabet, statin tedavisi, Lp-PLA2, İMK kalınlığı.

Antikolesteremik ajanlarAterosklerozDiabetes mellitus-deneysel+4
Durmuş Ayan
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çukurova bölgesinde hemoglobin S ve diğer hemoglobin varyantlarının araştırılması

Hemonlobtnopatîlerin çeşitli bölgelerdeki dağılımının ve kaynaklarının İn celenmesi birçok yönden, özellikle «ağlık bilimleri açısından gittikçe artan bir önem kazanmaktadır, Türkiye ve bilhassa Güney Anadolu bölgesi çeşitti hemoglobin tiplerin! bünyesinde bulundurmaktadır. Bu yörede yerleşmiş olan Eti Türklerinde ise he mogloblnopatl oranının hayli yüksek olduğu çeşitli yayınlarla açıklanmış bulun maktadır. Bu çalışmaların ışığı altında. Eti Türklerinin sık yerleştikleri Çukur ova bölgesinde hemottoblnopatİ taraması için sickling testi, itano testi ve e- lektroforez olmak üzere Uç temel metoddan faydalanılmıştır. Numunelerin bir kısmı oldukça basit bir yöntemle, parmaktan hematokrit pipetlerine alınarak toplanmıştır. Derhal plazmalarından ayrıştırılan eritrositler hemoliz edilerek - 20 C de saklanmışlardır. Bir kısım numuneler tse oksalattı kan sekeri şişe- terine alınmıştır. Çukurova bölgesinde kat? bîr insldans tespit etmek gayesiyle 870 numunede yapılan çalışma sonucu anormal hemoglobin oranı %23,7 bulunmuştur. Adana, Mersin ve Tarsusu içeren Çukurovada hemogloblnopatİlerm hayli yüksek olma» hasta geni taşıyan kimselerin aralarında evlenmelerinden İleri gelmektedir. Tar sus Catalkeli köyünde saptanılan % 42.16 oram Türkiye'de Afrika dışında şim-- 42 - dîye kadar rastlanılan en yüksek rakamdır. Çatalkelî'nîn Afrîkaya b u kadar benzerlik göstermesi enteresandır. Yürüttüğümüz çalışmada Eti Türkleri île Türkler arasındaki farkı İncelemek maksadıyla Türk toplumundan temin edilen 162 numunede hemoglobînopatî ta raması yapılmış,, fakat Türklerde anomali tespit edilmemiştir. Daha kati sonuç lar elde etmek İçin İse bu araştırmayı daha geniş topluluklarda yürütmek fayda lı olacaktır. Çalışmamızda genel olarak Güney Anadolu bölgesinin hemoglobînopatî în sldansı da tespit edilebilmiştir (Antakya'dan Antalya'ya kadar). Böyle bîr bîr çalışma ancak Çukurova üniversitesi Tsp Fakültesine bu yörelerden müracaat eden hastalar sayesinde mümkün olabilmiştir. Eti Türkleri île Türklerin bera berce İncelendiği bu bölgede 5397 numune üzerinde çaîtşma yapılmış ve Güney Anadolu bölgesinin anormal hemoglobin Insîdansı % 2.56 olarak tespit edilmiştir. Çalışmamızda geniş kitle taramaları için en hızlı ve güvenîlîr metod ola rak selüloz asetat elektroforezinin uygun olduğu görülmüş ve araştırmamızın ne ticesinde Güney Anadolu bölgesini en çok etkisi astsnda bırakan hemoglobin ti pinin AS tipi olduğu anlaşılmıştır. Bazı hasta lar ın îse yüksek miktarda Hb F ta şıdıklar ı gözlenmîştîr. Sonuç olarak toplum sağlığını tehdit eden psikolojik ve ekonomîk yönden halkı huzursuz kılan bu anormal hemoglobinlerden, orak hücre karekterî ve a nemîsînîn yaygınlaşmasını önlemek maksadıyla genetîk taramalarda bîr genetik öğütleme sistemine de yer verilmesi ve her ik i çalışmanın birlikte yürütülmesi nin faydalı olabileceği kanısına varılmıştır,

Belkıs Gözen
Çukurova University
1976
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çukurova bölgesinde Bisalbuminemi

Böyleee eiektroforetlk mobllite farla yanında bisaltauminin molekül ağır lığı bakımından da farklılık gösterdiği ve bu sebepten bölgemizde saptanan bu anomalinin yeni bir albumin varyantı olabileceği söylenebilir. Bütün bu çalışmalar sonucu, Dünya ' da belirli etnik gruplara özgü olan bisalbuminin Türkiye'nin bu kesiminde İki Eti Türk'ü toplumunda ol dukça yüksek oranda bulunduğu, dominant, hetero zigot bir özellik gösterdiği ve normal albumine oranla hızlı yürüyen tip olduğu saptanarak Türkiye ' de bu konuda ilk defa geniş kapsamlı bir çalışma yapılmıştır*-5«- Araştırma sonucu iki eti Türkü topluluğunda literatürde tesbit edilen en yüksek oranlara yaklaşan yoğunlukta blsalbumln saptanmıştır, Bisalbumin yoğunluğu Tarsus Çatalköy*de % 9,6, Mersin Karaduvar ' da % 8,8 bulunmuş tur. Adana'nın Eti Türk 'ü bakımından yoğun olan İki mahallesinde ve saf Türkmen köyünde yapılan araştırma sonucu bisalbumin vakasına rastlanma mıştır. Tesbit edilen bisalbumin vakalarında yapılan HbB araştırması sonucu bisalbumin ve HbS * İn beraber görülme oranının Çatalköy'de % 33,3, Ka raduvar. da % 31,4 * e ulaştığı görülmüştür. Fakat sayısal olarak görülen bu beraberliğin İstatistiksel bir değer İfade etmemesinden, bunlar arasındaki il giden slyade ayrı ayrı iki genin bu topluluklarda çok yüksek oranda bulunmasından İleri gelen bir durum olduğu kanısına varılmıştır. Saptanan bisalbuminin firikokimyasal öncelikleri ve normal albuminle mukayesesi Jel ftltrasyon metodu İle G -200 dekstran Jell kullanarak yapılmıştır. Bu çalışma sonucu bu konuda şimdiye kadar yapılan çalışmaların ak sine İki albuminin molekül ağırlığı bakımından da farklılık gösterdiği bulunmuştur* Normal albumin yerinde görülen fraksiyonun molekül ağırlığı 69.000, an»f mal bandın İse 89. 000 bulunmuştur. Tapılan kolesterol ve total protein tayinleri sonunda bu değerlerde nor male oranla bir farklılık bulunmamıştır.

Yüksel Özdemir
Çukurova University
1977
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hemoglobinlerin HPLC yöntemi kullanılarak incelenmesi

.ÖZET Iînsan hemoglobinlerinin ayrımı ve miktar tayininde kromatografik yöntemler artan oranda önem kazanmaya baş lamıştır. Son yallarda; protein yapılarının incelenme sinde yüksek basınçlı sıvı kromatografisiÇHPLC) yöntemi yoğun olarak kullanılmaktadır. Bir hemoglobin anomalisini tanımlayabilmek amacı ile selüloz asetat elektroforezi, HbA2 ve HbP miktar tayini, in vitro globin zincir sentez oranı gibi hematolojik la- boratuaıf, tetkiklerinin yapılması gereklidir. Bu yöntem ler zaman alıcı ve el hatası üretmeye eğilimli yöntemler olması nedeni ile, belirtilen bu yöntemleri basitleştiren ve rutin uygulamaya elverişli olan HPLC yöntemini.önermek teyiz. Çalışmamızda; HbA, HbS, HbF ve HbAp gibi hemoglobin tiplerinin karakterize edilebilmesini optimize ederek, rutin poliklinik uygulamalardaki HPLC sisteminin yarar larını, bir zayıf ânyön değiştirici kolon olan TSK DEAE 3SW(lKB-Bromma) kolonu kullanarak tartıştık.

HemoglobinlerKromatografi-yüksek basınçlı-sıvı
Erol Ömer Atalay
Çukurova University
1988
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Romatoid artritte triptofan yıkımı ve immün aktivite ilişkisi

Romatoid artrit etiyolojisi tam olarak bilinmeyen, sistemik, inflamatuvar, otoimmün bir hastalık olup hafiften şiddetliye doğru seyreden farklı klinik görünüm sergilemektedir. İmmün aktivasyona ve inflamasyona bağlı olarak IFN-? ve TNF-? düzeylerindeki artış İndolamin 2,3-dioksijenaz (IDO) enzim ekspresyonunu artırırken, monosit, makrofaj ve dendritik hücrelerde neopterin sentezini de artmaktadır.Bu çalışmada ARA kriterlerine göre romatoid artrit tanısı almış 32 hasta ve 20 sağlıklı kişide HPLC ile serum triptofan ve kinürenin düzeyleri, ELISA yöntemiyle serum neopterin ve TNF-? düzeyleri ölçüldü. Triptofan yıkımının ve indolamin 2,3-dioksijenaz enzim aktivitesinin göstergesi olarak kinürenin/triptofan oranı değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, hastalık süresi ve metotreksat tedavisinin ölçülen parametreler üzerine etkisi incelendi.Serum triptofan, kinürenin, neopterin ve TNF- ? düzeyleri bakımından hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05). Romatoid artritli hastalarda sağlıklı kontrollere kıyasla CRP, ESR ve RF düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.001) IDO aktivitesi hastalarda yüksek olmakla birlikte, istatistiksel olarak anlamlı düzeye ulaşmadı (p>0.05). Romatoid artritli hastalarda yaşla birlikte neopterin (r=0.401, p<0.04) ve IDO aktivitesinde artış gözlendi (r=0.435, p<0.02). Hastalık süresi 5 yılın altında olan hastalara kıyasla, 5 yılın üzerinde hastalık süresine sahip hastalarda neopterin düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.05), bu hastalarda neopterin düzeyleri kinürenin (r=0.537, p<0.02) ve ESR (r=0.495, p<0.03) ile anlamlı pozitif korelasyon gösterdi.Metotreksat tedavisi alan ve almayan hastalar arasında değerlendirilen parametrelerin düzeyleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmazken, metotreksat tedavisi uygulanan grupta neopterin düzeyleri kinürenin düzeyleri (r=0.511, p<0.03) ve IDO aktivitesiyle (r=0.505, p<0.04) anlamlı pozitif korelasyon gösterdi.Anahtar Kelimeler : İndolamin 2,3-Dioksijenaz (IDO), İmmün Sistem, Romatoid Artrit, Neopterin, Tümör Nekrozis Faktör ? Alfa (TNF-?).

Artrit-romatoidNeopterineTriptofan+1
Güray Mete
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2009
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

The effects of rosiglitazone or metformin treatment on leptin, total antioxidant capacity, superoxide dismutase, paraoxonase and lipid peroxidation ınvestigation in patients with Type 2 Diabetes Mellitus

Çalışmamızda yeni tanı almış Tip 2 diyabetli 50 hasta ve sağlıklı 30 birey bulunmaktadır. Hastalar iki gruba ayrılarak Rosiglitazon veya Metformin ile 3 aylık tedavi uygulanmıştır. Tedavi öncesinde ve tedavi sonrasında katalaz, süperoksit dismutaz (SOD), total antioksidan kapasite (TAC), malondialdehit (MDA), 8- hidroksi-2'- deoksiguanozin (8-OHdG), paraoksonaz ve leptin düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca yaş, soygeçmiş hikayesi, sigara içme durumu ve egzersiz gibi faktörlerin oksidatif stres parametreleri ve leptin üzerine olan etkileri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Tedavi öncesinde total hasta grubunun SOD aktiviteleri ve TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken ( sırasıyla, p= 0.005, p= 0.010); MDA düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p= 0.024). Total hasta grubunun tedavi öncesi katalaz, 8-OHdG ve paraoksonaz değerleri kontrol grubuna göre anlamlı bir farklılık göstermemiştir.Tedavi öncesinde Rosiglitazon grubunun TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken (p=0.015), MDA düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p= 0.019). 3 aylık tedavi sonrasında TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.027). Tedavi öncesi MDA ve 8-OHdG düzeylerinde tedavi sonrasında anlamlı derecede azalmalar olmuştur (sırasıyla, p=0.008, p=0.000).Tedavi öncesinde Metformin grubunun SOD aktiviteleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.000). Tedavi sonrasında TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken (p=0.000), SOD aktivitesi anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.001). Tedavi öncesi TAC düzeyleri ve SOD aktivitelerinde tedavi sonrasında anlamlı derecede artışlar gözlenmiştir (sırasıyla, p=0.000, p=0.029).Her iki tedavi grubunda tedavi sonrasında tedavi öncesine göre azalmış açlık kan şekeri ve HbA1c düzeyleri gözlenirken, metformin grubunda total kolesterol, LDL- kolesterol ve trigliserid düzeylerinde anlamlı derecede düşüşler bulunmuştur (sırasıyla, p=0.017, p=0.004, p=0.020).Rosiglitazon grubunda tedavi öncesinde katalaz ile 8-OHdG değerleri (p=0.003), tedavi sonrasında TAC ile SOD (p=0.020) değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Metformin grubunda tedavi öncesinde TAC ile SOD değerleri (p=0.005), tedavi sonrasında Katalaz ile TAC (p=0.006) değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Kontrol grubunda katalaz ile 8-OHdG değerleri ve katalaz ile MDA değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur (sırasıyla, p=0.013, p=0.016).Çalışmamızda yeni tanı almış Tip 2 diyabetli 50 hasta ve sağlıklı 30 birey bulunmaktadır. Hastalar iki gruba ayrılarak Rosiglitazon veya Metformin ile 3 aylık tedavi uygulanmıştır. Tedavi öncesinde ve tedavi sonrasında katalaz, süperoksit dismutaz (SOD), total antioksidan kapasite (TAC), malondialdehit (MDA), 8- hidroksi-2'- deoksiguanozin (8-OHdG), paraoksonaz ve leptin düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca yaş, soygeçmiş hikayesi, sigara içme durumu ve egzersiz gibi faktörlerin oksidatif stres parametreleri ve leptin üzerine olan etkileri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Tedavi öncesinde total hasta grubunun SOD aktiviteleri ve TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken ( sırasıyla, p= 0.005, p= 0.010); MDA düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p= 0.024). Total hasta grubunun tedavi öncesi katalaz, 8-OHdG ve paraoksonaz değerleri kontrol grubuna göre anlamlı bir farklılık göstermemiştir.Tedavi öncesinde Rosiglitazon grubunun TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken (p=0.015), MDA düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p= 0.019). 3 aylık tedavi sonrasında TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.027). Tedavi öncesi MDA ve 8-OHdG düzeylerinde tedavi sonrasında anlamlı derecede azalmalar olmuştur (sırasıyla, p=0.008, p=0.000).Tedavi öncesinde Metformin grubunun SOD aktiviteleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.000). Tedavi sonrasında TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken (p=0.000), SOD aktivitesi anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.001). Tedavi öncesi TAC düzeyleri ve SOD aktivitelerinde tedavi sonrasında anlamlı derecede artışlar gözlenmiştir (sırasıyla, p=0.000, p=0.029).Her iki tedavi grubunda tedavi sonrasında tedavi öncesine göre azalmış açlık kan şekeri ve HbA1c düzeyleri gözlenirken, metformin grubunda total kolesterol, LDL- kolesterol ve trigliserid düzeylerinde anlamlı derecede düşüşler bulunmuştur (sırasıyla, p=0.017, p=0.004, p=0.020).Rosiglitazon grubunda tedavi öncesinde katalaz ile 8-OHdG değerleri (p=0.003), tedavi sonrasında TAC ile SOD (p=0.020) değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Metformin grubunda tedavi öncesinde TAC ile SOD değerleri (p=0.005), tedavi sonrasında Katalaz ile TAC (p=0.006) değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Kontrol grubunda katalaz ile 8-OHdG değerleri ve katalaz ile MDA değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur (sırasıyla, p=0.013, p=0.016).Çalışmamızda yeni tanı almış Tip 2 diyabetli 50 hasta ve sağlıklı 30 birey bulunmaktadır. Hastalar iki gruba ayrılarak Rosiglitazon veya Metformin ile 3 aylık tedavi uygulanmıştır. Tedavi öncesinde ve tedavi sonrasında katalaz, süperoksit dismutaz (SOD), total antioksidan kapasite (TAC), malondialdehit (MDA), 8- hidroksi-2'- deoksiguanozin (8-OHdG), paraoksonaz ve leptin düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca yaş, soygeçmiş hikayesi, sigara içme durumu ve egzersiz gibi faktörlerin oksidatif stres parametreleri ve leptin üzerine olan etkileri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Tedavi öncesinde total hasta grubunun SOD aktiviteleri ve TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken ( sırasıyla, p= 0.005, p= 0.010); MDA düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p= 0.024). Total hasta grubunun tedavi öncesi katalaz, 8-OHdG ve paraoksonaz değerleri kontrol grubuna göre anlamlı bir farklılık göstermemiştir.Tedavi öncesinde Rosiglitazon grubunun TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken (p=0.015), MDA düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p= 0.019). 3 aylık tedavi sonrasında TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.027). Tedavi öncesi MDA ve 8-OHdG düzeylerinde tedavi sonrasında anlamlı derecede azalmalar olmuştur (sırasıyla, p=0.008, p=0.000).Tedavi öncesinde Metformin grubunun SOD aktiviteleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.000). Tedavi sonrasında TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken (p=0.000), SOD aktivitesi anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.001). Tedavi öncesi TAC düzeyleri ve SOD aktivitelerinde tedavi sonrasında anlamlı derecede artışlar gözlenmiştir (sırasıyla, p=0.000, p=0.029).Her iki tedavi grubunda tedavi sonrasında tedavi öncesine göre azalmış açlık kan şekeri ve HbA1c düzeyleri gözlenirken, metformin grubunda total kolesterol, LDL- kolesterol ve trigliserid düzeylerinde anlamlı derecede düşüşler bulunmuştur (sırasıyla, p=0.017, p=0.004, p=0.020).Rosiglitazon grubunda tedavi öncesinde katalaz ile 8-OHdG değerleri (p=0.003), tedavi sonrasında TAC ile SOD (p=0.020) değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Metformin grubunda tedavi öncesinde TAC ile SOD değerleri (p=0.005), tedavi sonrasında Katalaz ile TAC (p=0.006) değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Kontrol grubunda katalaz ile 8-OHdG değerleri ve katalaz ile MDA değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur (sırasıyla, p=0.013, p=0.016).

Şura Esra Altınkaynak
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2009
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Aterosklerotik olgularda Okside-LDL'nin homosistein tiyolaktonaz enzim aktivitesiyle ilişkisi

Ateroskleoz ve aterosklerozla ilişkili miyokardiyal infarktüs, felç ve periferal vasküler hastalıklar gibi komplikasyonlar ölüme sebep olabilen patolojik durumlardır. Günümüzde ateroskleroz gelişiminde rol oynayan birçok faktör tanımlanmış ve hastalığın gelişimini önleyici veya tedavisinde yardımcı olabilecek çeşitli moleküller üzerinde çalışmalar devam etmektedir. Ox-LDL ateroskleroz patojenezi ve ilerlemesinde temel rolü olan bir moleküldür. Bunun yanısıra artmış plazma homosistein düzeyleri de ox-LDL gibi ateroskleroz gelişiminde rol oynayan bir risk faktörüdür. HDL ile ilişkili PON1 enzimi LDL'leri oksidatif modifikasyona karşı koruyarak, hcy-tiyolaktonaz ise homosisteinin toksik etkilerini azaltarak aterosklerozda koruyucu rol oynamaktadır.Bu çalışmada anjina pektoris öntanısı ile koroner anjiyografi yapılmasına karar verilmiş 36 hasta ve kontrol grubunu oluşturan koroner anjiografisi yapılmış 12 bireyde ox-LDL, PON ve hcy-tiyolaktonaz enzim aktiviteleri ölçülerek değerlendirildi. Koroner aterosklerozun (KAH) şiddeti ?Gensini Skorlaması? ile tayin edildi. Koroner aterosklerozun derecesi, cinsiyet, hiperlipidemi, diyabet ve sigara kullanımına bağlı olarak ölçülen parametreler değerlendirildi.Çalışmamızda ox-LDL düzeyleri hasta grubunda kontrollere kıyasla anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.031), hcy-tiyolaktonaz enzim aktivitesi anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.041). serum paraoksonaz aktivitesi bakımından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi. Yaşla birlikte hcy-tiyolaktonaz enzim aktivitesinin azaldığı gözlendi (r=-0.410, p<0.007). Serum hcy-tiyolaktonaz aktivitesi hem hasta hem de kontrol grubunda (r=0.603, p<0.05) serum paraoksonaz aktivitesiyle pozitif korelasyon gösterdi. Koroner aterosklerozun derecesine, cinsiyet, diyabet ve sigara kullanımına bağlı olarak ölçülen parametreler yönünden istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gözlenmedi. Kontrol grubunda hiperlipidemik hastalar ve hiperlipidemik olmayan hastalar arasında paraoksonaz enzim aktivitesi bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark gözlendi (p<0.03).Çalışmamızın sonucunda elde ettiğimiz veriler; aterosklerotik süreçte ox-LDL'nin düzeylerinin arttığını, aterosklerozu önlemede koruyucu rol oynayan hcy-tiyolaktonaz enzim aktivitesinin azaldığını göstermektedir. Çalışmamızın Ox-LDL, hcy-tiyolaktonaz enzimi ve lipid düzeyleri arasında gözlenen ilişkiyi aydınlatmaya yönelik çalışmalara ışık tutacağı kanısındayız.

Aylin Altınay
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2009
10
DoktoraAçık ErişimTR

Diabetik ratların kalp doku DNA hasarında tiroid hormonlarının olası rolü

Diabetes Mellitus'da gözlenen oksidatif stres, diyabete bağlı gelişen vasküler komplikasyonların patojenezinde önemli rol oynayabilmektedir. ROS üretimi diyabetik hastalarda, özellikle kötü glisemik kontrolü olanlarda artar ve DNA'nın yapısında hasara yol açabilir. 8-OHdG, DNA'da pürin artıklarının ROS ile indüklenen değişiklikleridir, oksidatif DNA hasarının ve oksidatif stresin gösterilmesinde önemli ve hassas bir belirleyicidir.Tiroid hormonları ile insülin arasında sinerjizm olduğu düşünülmektedir. Diyabette, tiroid hormonlarının karbonhidrat metabolizmasındaki bazı anahtar enzim aktivitelerinde değişikliklere neden olduğu gösterilmiştir. Diyabetik rat dokularında yapılan çalışmalarda, tiroid hormonlarının, insülinin bazı etkilerine aracılık edebileceği bildirilmiştir. Tiroid disfonksiyonunun oksidatif stresi artırıcı etkisi olabilmektedir.Bu çalışmada, diyabetik ratların kalp doku DNA hasarında, tiroid hormonlarının olası rolünü tespit etmeyi amaçladık. Bu nedenle, farklı grupların kalp dokularında, DNA hasarının bir göstergesi olan 8-OHdG düzeyini belirlemek için, HPLC-ECD yöntemini kullanmayı planladık.Gruplar; kontrol grubu, diyabet grubu, diyabet + insülin grubu, hipotiroidi grubu, hipotiroidi + diyabet grubu, hipotiroidi + diyabet + insülin grubu, hipotiroidi + diyabet + insülin + t4 (5µg/kg) grubu, hipotiroidi + diyabet + insülin + t4 (2,5µg/kg) grubu şeklinde belirlendi.Çalışmamızda rat kalp dokusunda, diyabet grubu ortalama 8-OHdG değeri, kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek, diyabet + insülin grubu değeri, diyabet grubuna göre düşük ve kontrol grubu seviyesinde bulundu. Hipotiroidi grubunda, kontrol grubuna ve diyabet göre belirgin olarak yüksekti.Hipotiroidi + diyabet grubu, insülin verilerek tedavi edildiği zaman oksidatif hasarın düzelmediği görüldü. Yüksek dozda T4 kullanılan grupta 8-OHdG, değeri kontrol grubuna göre belirgin yüksekti, düşük dozda T4 verilen grupta, kontrol grubuyla karşılaştırmada anlamlı fark elde edilmedi. Yüksek doz T4 kullanılan grupla, düşük doz T4 kullanılan grup birbirleriyle karşılaştırıldığında ise yüksek doz grubunun daha yüksek 8-OHdG düzeyine sahip olduğu görüldü.Sonuçlar, diyabette ve hipotiroidide oksidatif strese bağlı DNA'da hasar geliştiğini, diyabetik grupta tek başına insülinin etkili olduğunu, ancak diyabet ve hipotiroidi birlikteyken tek başına insülin tedavisinin etkili olmadığını ve fizyolojik dozda tiroid hormonuna ihtiyaç duyulduğunu düşündürmektedir. Tüm bu bulgular; diyabette hipotiroidi varlığında, tiroid hormonu olmaksızın, insülinin DNA hasarı üzerindeki düzeltici etkisini gösteremeyebileceğini ve insülinin bazı etkilerine büyük bir olasılıkla tiroid hormonlarının aracılık edebileceğini düşündürmektedir.

Diabetes mellitusHipotiroidizmOksidatif stres
Cesur Aylin
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2009
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kardiyovasküler sistem hastalıklarında oksidatif stres ve lipid profillerinin incelenmesi

Çalışmamızda, anjiyo sonrası damar tıkanıklığı saptanan 90 hasta ve 32 sağlıklı kontrol grubunda serum MDA, TAC, nitrit + nitrat, homosistein, B9 , B12, HDL-kolesterol, VLDL-kolesterol, LDL-kolesterol, total kolesterol ve trigliserit düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca cinsiyet, yaş, kuatelet indeksi, sigara içme alışkanlığı, spor yapma alışkanlığı, diyet alışkanlığı, aile öyküsü ve tanısı konulmuş hastalık gibi faktörlerin bu parametreler üzerine olan etkisi istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Total hasta grubunun MDA ve nitrit + nitrat düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek (p<0.01), TAC ve B12 düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0.01Minimal damar hasarı olan hasta grubunda MDA düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunurken (p<0.01), B12 düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0.05). 1 damar hasarlı hasta grubunda nitrit + nitrat ve homosistein düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunurken (p<0.01), B12 düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0.01). 2 damar hasarlı hasta grubunda MDA ve nitrit + nitrat düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunurken (p<0.01), TAC düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0.01). 3 damar hasarlı hasta grubunda MDA ve nitrit + nitrat düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunurken (p<0.01), TAC düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0.01).Minimal damar hasarlı hasta grubunda MDA, nitrit + nitrat ve homosistein düzeyleri 1 damar hasarlı hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunurken (p<0.01), B9 düzeyi ise yüksek bulunmuştur (p<0.05). Minimal damar hasarlı hasta grubunda MDA ve nitrit + nitrat düzeyleri 2 damar hasarlı hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunurken (p<0.01), TAC düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01). Minimal damar hasarlı hasta grubunda MDA ve nitrit + nitrat düzeyleri 3 damar hasarlı hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunurken (p<0.01), TAC düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01).1 damar hasarlı hasta grubunda MDA düzeyleri 2 damar hasarlı hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunurken (p<0.01), B12 ve TAC düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01). 1 damar hasarlı hasta grubunda MDA düzeyleri 3 damar hasarlı hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunurken (p<0.01), TAC düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01). 2 damar hasarlı hasta grubunda MDA ve nitrit + nitrat düzeyleri 3 damar hasarlı hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunurken sırasıyla (p<0.01) (p<0.05), TAC düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01).

AntioksidanlarHomosisteinKardiyovasküler hastalıklar+3
Sena Irmak
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2008
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kolesterol tayini için biyosensör hazırlanması

ÖZETBu çalışmada, kolesterol tayini için yeni bir amperometrik biyosensör geliştirildi. Bu amaçla sülfürik asit ortamında pirolün ve anilinin elektropolimerleşmesiyle platin/polianilin-polipirol elektrot hazırlandı. Kolesterol oksidaz enzimi hazırlanan platin/polianilin-polipirol elektrot üzerine immobilize edildi. Kolesterol tayini, enzim elektrodun yüzeyindeki enzimatik tepkime sonucu oluşan hidrojen peroksidin +0,70 V'da yükseltgenmesine dayanarak yapıldı. Kolesterol biyosensörünün cevabına pH'nın ve sıcaklığın etkisi incelendi. Biyosensörün kolesterol için doğrusal çalışma aralığı (1,8.10-5 ? 5.10-5 M) olarak tespit edildi. İmmobilize enzimin KM, Vmaks değerleri hesaplandı. Biyosensörün tekrar kullanılabilirliği ve raf ömrü tayin edildi. Hazırlanan biyosensörle biyolojik sıvıda (kan) kolesterol tayini yapıldı.

Sinan Mithat Muhammet
Gazi University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Behçet hastalığıda endotel fonksiyonları ve homosistein ilişkisi

2. ABSTRACT Behcet's disease, initially described by Hulusi Behcet in 1937, is a chronic, multisystem disorder characterized by recurrent oral and genital ulceration, skin lesions and uveitis. It involves a variety of organs including joints, the gastrointestinal tract, the central nervous system, and the vascular system. The etiologic mechanisms underlying vascular disease in Behcet's syndrome are not well understood. The disease affects individuals of all ages, especially between ages of 20 to 30 years, and both genders. Young age and male gender are associated with more severe disease. The prevalence is higher in Turkey, the Middle East, and Japan than in other countries and the disease is less common in northern Europe and the United State. In our study we use 40 patient with Behcet's Disease and as control group we selected 20 person who has not a serious enfection and cronic disease. In this group 29 unit was active (3 3, 21 ±9,52 age) and the others were inactive (38,73±15,21 age). When we investigate the relation of gender with Behcet's disease we found that, mail gender has a signaficant advantage the patient with active Behcet's disesae than inactive Behcet's disease and control group (P<0,01). Time of illness at the active Behcet's disease was 4,884,88±1,21 years. On the other hand at the inactive Behcet's disesae the year was signaficantly higher 1 1,87±3,12 years (P<0,001). Generally, the patient with the active Behcet's disease has significantly higher homocystein, NO, vitamin B12, folic acid and PAI levels than inactive andcontrol group. But there is no meaningful difference between inactive group and control groups. We observed that, only the plasma ICAM-1 level is significantly higher at two group than control group (P<0,05). But we could not observe a meaningful difference between patient with active and inactive Behcet's disease (P>0,05). As a result; in our study we determined homocysteine, NO, vitamin B12, folic asid and PAİ levels are meaningful higher at active Behcet's disease group than inactive Behcet's disease group and the control group. Therefore we think that, those parameters will be useful at the prognose and diagnose of Behcet's disease but there must be more case number to enter the routine studies. Key words : Behcet's Disease, Endothelial Functions, Homocysteine

Muammer Bahşi
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2005
00
DoktoraAçık ErişimTR

Streptozotocin ile diyabet oluşturulan ratlarda eksojen kaynaklı L-argininin; arginaz, paraoksonaz, nitrik oksit ve antioksidan enzim düzeylerine etkisi

ÖZETSTREPTOZOTOC N LE D YABET OLUŞTURULAN RATLARDAEKSOJEN KAYNAKLI L-ARG N N N; ARG NAZ, PARAOKSONAZ,N TR K OKS T VE ANT OKS DAN ENZ M DÜZEYLER NE ETK SBülent TAŞDEM RDiabetes mellitus insülin sekresyonunun, etkisinin veya her ikisininbozukluğu sonucu hiperglisemi ile karakterize metabolik bir gruphastalıktır. Oksidatif stres, diyabet ve diyabetin daha sonrakikomplikasyonlarının patogenezinde önemli bir rol oynar. Artan serbestradikal düzeyleri ve antioksidan savunma mekanizmalarının bozulmasıenzimlerin ve hücresel organellerin bozulmasına, lipid peroksidasyonunartmasına ve insülin direncinin gelişmesine yol açmaktadır.Çalışmanın amacı; streptozotosin ile deneysel diyabet oluşturulanratlarda intraperitoneal olarak verilen L- arginin'inin arginaz aktivitesi,nitrik oksit (NO), Malondialdehid (MDA) düzeyleri ve bazı antioksidanenzim aktivite düzeylerine etkilerini araştırmaktır.On iki haftalık 48 adet Wistar albino erkek ratlar araştırmanınmateryalini oluşturmaktadır. Ratlar; kontrol, diyabetik, diyabetik+L-argininve L-arginin olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubuna sadecefosfat-sitrat taponu (0.5 ml/rat) intraperitoneal olarak tek doz verilmiştir.Diyabet grup fosfat-sitrat tamponu (pH: 4.5) içerisinde çözdürülmüşstreptozotosinin (55mg/kg vücut ağırlığı) intraperitoneal olarak enjeksiyonuile oluşturulmuştur. Diyabet+L-arginin ve L-arginin grupları % 0.9'luk NaCliçerisinde 10 mM'lık L-argininden 0.5 ml intraperitoneal olarak tek dozhalinde enjekte edilerek oluşturulmuştur.Diyabet gruplarında plazma (5.72±0.31 nmol/ml), karaciğer(1.15±0.24 nmol/g protein) ve böbrek (1.51±0.31 nmol/g protein)Malondialdehit (MDA) düzeylerinin kontrol grubuna göre önemli derecedearttığı tespit edilmiştir (p<0.05). Plazma (3.9±0.66 nmol/ml) ve karaciğer(0.48±0.13 nmol/g protein) MDA düzeyinde diyabet+ L-arginin grubudiyabet grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı bir azalma görülmüştür(p<0.05).Eritrosit (14.54±3.47 U/g Hb), karaciğer (1.48±0.36 U/g protein) veböbrek (1.52±0.22 U/g protein) Glutatyon peroksidaz (GSH-Px), aktiviteleridiyabetik grupta kontrol grubuna (sırasıyla 19.41±3.55, 3.33±0.25,3.44±0.29) göre önemli ölçüde azalırken, diyabetik +L-arginin grubundaise diyabetik gruba göre düzelme saptanmıştır (Tablo 13, p<0.05).Eritrosit (40.72±9.82 k/g Hb), karaciğer (181±10.71 k/g protein) veböbrek (7.64±0.57 k/g protein) katalaz aktivite düzeyleri diyabetli gruptakontrol grubuna göre (sırasıyla 59.41±13.95, 209.16 ±11.93, 14.83±2.48)düşüş gösterirken, diyabetik+L-arginin gruplarında ise diyabetik grubagöre artış izlenmiştir (Tablo 14, p<0.05).Diyabetik grubun karaciğer ( 266.9 ±18.45 U/mg protein) ve böbrek(8.86±1.01 U/mg protein) dokusundaki arginaz enzim aktivite düzeylerikontrol grubuna göre (sırasıyla 159.61±11.97, 7.81±0.82) daha yüksekbulunmuştur. Karaciğer ve böbrek arginaz aktivite düzeylerinde kontrolgrubu ile diyabetik+L-arginin grubu (sırasıyla 165.6 ±14.56, 8.73±1.9)arasında fark izlenmemiştir.Plazma (34.66±3.75 µmol/L) ve böbrek (28.74±2.01 µmol/L) NOdüzeyleri diyabet grupta kontrol grubuna göre (47.2 ±7.77, 33.14±2.84)önemli derecede düşüş gösterirken, karaciğer (23.91±1.69 µmol/L)dokusunda kontrol grubuna göre diyabetik grupta (25.63±2.0) önemli artışgözlenmiştir (p<0.05).Diyabetik grubun eritrosit süperoksit dismutaz (SOD) aktivitelerinde(320.09 ±45.03 U/g Hb) kontrol gruba göre (396.73±66.95 U/g Hb)düşüş saptanmıştır (p<0.05).Plazma PON 1 aktivitesinde diyabetik grupta (57.22±13.17 U/L)kontrol grubuna göre (72.47±9.55 U/L) önemli azalma tespit edilmiştir(p<0.05).L-arginin poliaminlerin ve prolinin oluşum sürecinde rol alan ve L-ornitine metabolize olan bir amino asittir. Poliaminler hücreninbüyümesinde önemli bir mediatördür. L-prolin ise kollajen sentezi için birsubstrattır. Her iki metabolik yolun pankreatik dokunun onarılmasındaönemli bir rol oynayabileceği düşünülmektedir.Sonuç olarak; L-argininin diyabetik ratların antioksidan sistemleriüzerine düzenleyici etkisinin olduğu gözlemlenmiştir. Bununla birliktediyabete bağlı oksidatif stresin önlenmesinde veya etkisinin azaltılmasındaL-argininin faydalı olabileceği sonucuna varılmıştır.Anahtar kelimeler: Diabetes mellitus, L- arginin, antioksidant enzimler,rat, arginaz, MDA, NO.

Bülent Tasdemir
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2005
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kurşun asetat ile oksidatif stres oluşturulmuş sıçanların çeşitli dokuları üzerine bazı kükürtlü bileşiklerin antioksidatif etkisinin incelenmesi

KURŞUN ASETAT LE OKS DAT F STRES OLUŞTURULMUŞSIÇANLARIN ÇEŞ TL DOKULARI ÜZER NE BAZI KÜKÜRTLÜB LEŞ KLER N ANT OKS DAT F ETK S N N NCELENMESEmrah ÇAYLAK1. ÖZETKurşun, endüstride yaygın olarak kullanılmasından dolayı büyük bir çevresel problemoluşturmaktadır. nsan ve hayvanlar üzerine etkileriyle ilgili birçok çalışma yapılmıştır.Deneysel çalışmalarda sülfür içeren antioksidanların kurşunun zararlı etkilerine karşı yararlıolduğu gözlenmiştir.Çalışmamızda kurşun asetat ile oksidatif stres oluşturulan ratlarda sülfür içeren bazıbileşiklerin antioksidan etkilerinin araştırılması amaçlandı. Wistar-Albino cinsi erkek ratlarabeş hafta boyunca, kontrol (n=10) dışında; 2000 ppm kurşun asetat tek başına (n=10) ya dagünlük oral 100 mg/kg L-metiyonin (n=10), 800 mg/kg N-asetilsistein (n=10), 50 mg/kg L-homosistein (n=10) ve i.p. 25 mg/kg α-lipoik asit (LA) (n=8) ile birlikte verildi. Hemoglobin(Hb) düzeyi Drabkin ayıracı kullanılarak siyanomethemoglobin yöntemi ile tam kanda,süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) enzim aktiviteleri ticari kitlehemolizatta, malondialdehit (MDA) düzeyi Satoh-Yagi yöntemi ile serumda; vitamin A (Vit-A), vitamin E (Vit-E) seviyeleri HPLC'de UV dedektör ile plazmada ve total antioksidankapasitesi (TAK) düzeyleri ABTS.+ metoduyla doku homojenatında ölçüldü.Kontrol grubuna göre kurşun grubunda Hb ve plazma Vit-E seviyeleri anlamlı düşük;MDA düzeyi ise anlamlı yüksek bulundu (p<0.01). Kurşun grubuna göre kurşun-metiyonin,kurşun-LA gruplarında Hb anlamlı yüksek (p<0.05), tüm sülfürlü antioksidan verilengruplarda MDA düzeyleri anlamlı düşük (p<0.01); kurşun-LA grubunda eritrosit SOD(p<0.01) ve GSH-Px (p<0.05) düzeyleri anlamlı düşük sonuç verdi. Plazma vitamin Adüzeyleri; kurşun-metiyonin grubunda anlamlı yüksek (p<0.01) bulundu. Karaciğer TAKdüzeyleri tüm sülfürlü antioksidan verilen gruplarda anlamlı olmayan düşük iken beyindeyüksek bulundu. Böbrek TAK düzeyleri kurşun-metiyonin ve kurşun-LA gruplarında anlamlıyüksek (p<0.01) bulundu.Sonuç olarak; bu bulgular ışığında, kurşunun uyardığı oksidatif stresin sülfür içerenbileşikler tarafından azaltıldığı kanaatine varıldı.Anahtar kelimeler: Kurşun, oksidatif stres, sülfür-içeren bileşikler.

Emrah Çaylak
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2006
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Metabolik sendromlu hastalarda paraoksonaz 1 aktiviteleri ve fenotiplerinin araştırılması

METABOLİK SENDROMLU HASTALARDA PARAOKSONAZ 1AKTİVİTELERİ VE FENOTİPLERİNİN ARAŞTIRILMASISEMRA TÜRKOĞLUÖZETMetabolik sendrom, insülin direncinin ile oluşan metabolikdüzensizliklerin bir grubudur. Metabolik sendromun yaygınlığı gün geçtikçeartmaktadır ve bazı araştırmalara göre son 5 yılda %100 oranında artmıştır.Dislipidemi, abdominal obezite, yüksek kan basıncı, prediyabet ve serum HDLdüzeylerindeki düşüklük metabolik sendromun önemli komponentleridir. Genetik,yaşam tarzı ve çevresel faktörler de metabolik sendromun artışında önemli bir rolesahip olabilir. İnsülin rezistansına bağlı gelişen metabolik değişikliklerdenkaynaklanan oksidatif stresin metabolik sendromun komplikasyonlarınınoluşmasına katkıda bulunmaktadır.Paraoksonaz (PON1) yüksek dansiteli lipoprotein (HDL) ile ilişkiliantioksidan bir enzimdir. Düşük PON1'in, dislipidemi, diabetes mellitus, ilerlemişyaş, hipertansiyon, düşük HDL-kolesterol seviyesi ve artmış oksidatif stresleilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu tez çalışmasında metabolik sendromlu hastalarınserum Paraoksonaz (PON1) ve Arilesteraz (ARE) aktivite düzeyleri ile totalkolesterol, trigliserid, LDL, HDL, VLDL, glukoz, insülin, ürik asit, C-peptit,AST, ALT, GGT ve tam kanda Hb, Htc, PLT düzeyleri ölçülmüş ve metaboliksendrom tanı kriterleri ile serum PON1 aktivite düzeyleri arasındaki ilişkiincelenerek PON1 aktivitesinin metabolik sendromun bir parçası olup olmadığıaraştırılmıştır. Metabolik sendromlu hastalarda PON1 aktivitesi ve fenotipleri ilkkez bu çalışmada gösterilmiştir.Metabolik sendromlu hastalarda serum PON1 aktivitesi metaboliksendromlu olmayan bireylerdeki serum PON 1 aktivitesine göre anlamlı olarakdaha düşük (p<0.05), HDL hariç lipid düzeyleri anlamlı olarak daha yüksekbulunmuştur (p<0.05). MES'li hastaların serum glukoz, total kolesterol, LDL,VLDL, trigliserid, GGT, ürik asit, insülin, C-peptid, VKİ, sistolik kan basıncı vebel çevresi değerleri kontrol grubuna göre yüksek, HDL-kolesterol değeri iseanlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0.05). Fenotipleri belirlemede PON1/AREaktivitelerinin kümülatif oranları belirlenerek 3 fenotipin varlığı gösterilmiştir.Sonuç olarak, bu çalışmada metabolik sendromlu hastalarda daha düşükantioksidan PON1 enzimatik aktivitesi, artmış lipid düzeyleri, HDL-kolesteroldeki azalma ve artan glukoz düzeyleri ile anlamlı bir ilişki bulunmasımetabolik sendromun erken tanı ve tedavisinde önemli yer tutabilir.Anahtar Kelimeler: Metabolik Sendrom, Paraoksonaz, Arilesteraz, Fenotip.

Semra Türkoğlu
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Meme kanseri oluşturulan ratlarda ısırgan otunun antioksidan enzimler üzerine etkilerinin incelenmesi

MEME KANSERİ OLUŞTURULAN RATLARDA ISIRGAN OTUNUNANTİOKSİDAN ENZİMLER ÜZERİNE ETKİSİNİN İNCELENMESİMeme kanseri kadınlarda en çok görülen kanser türü olup, kanserden ölümlerinbaşlıca sebebini oluşturmaktadır. Reaktif oksijen metabolitlerinin kanser etyolojisindekirolü bilinmektedir. Antioksidan etkiye sahip olan ısırgan otunun bazı kanserlerintedavisinde etkisinin olabileceğine dair çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada; memekanseri oluşturulan ratlarda ısırgan otunun antioksidan enzimler, total antioksidandurum (TAS), Zn ve Cu üzerine etkilerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır.Çalışmada ratlar 4 gruba ayrıldı: standart rat yemi ile beslenen kontrol grubu(grup1, n=15), standart rat yemine ek olarak MNU uygulanan grup (grup 2, n=13 MNU50 mg/kg dozunda intraperitoneal olarak tek doz halinde uygulandı), MNU uygulanan+ ısırganotu verilen grup (grup3, n=15) ve ısırgan otu verilen grup (grup 4, n=15).Beşbuçuk ayın sonunda ratlar dekapite edilerek, çalışma materyali alındı.Çalışmamıza göre serum MDA düzeylerinde grup 2'de grup 1 ve grup 4'e göreanlamlı yükseklik tespit edilmiştir (p<0.05, p<0.01). Eritrosit SOD aktivitesi grup 3'tediğer gruplara göre anlamlı bir azalma (p<0.0001) gösterirken, eritrosit katalazdüzeyleri grup 4'te grup 2 ve grup 3'e göre yüksek olarak tespit edilmiştir (p<0.05,p<0.01). Eritrosit GSH-Px düzeylerinde gruplar arası anlamlı farklılık bulunmamıştır.Plazma TAS düzeyleri grup 2'de grup 1 ve grup 4'e göre düşük bulunmuştur (p< 0.05).Serum Zn düzeyleri grup 2'de grup 3'e göre yüksek (p<0.05), Cu düzeyi ise grup4'te grup 1, grup 2 ve grup 3'e göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur (sırasıylap<0.05, p<0.005, p<0.0001). Cu/Zn oranı Grup 4'te grup 2 ve grup 3'e göre anlamlıolarak düşük bulunmuştur (p<0.05, p<0.01). Palpasyonla tümör varlığı grup 2'de%46.15, grup 3'te %13.33 olarak tespit edilmiştir.Sonuç olarak ısırgan otunun; meme kanserinde lipid peroksidasyonunu azalttığıve total antioksidan durumu arttırdığı görülmüştür. Isırgan otunun antioksidanenzimlerden katalaz enzimini belirgin olarak, diğer enzimleri ise hafif derecedearttırdığı tespit edilmiştir. Ayrıca ısırgan otunun meme kanserinin başlayış veilerleyişini çeşitli mekanizmalarla geriletebileceği düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: Meme Kanseri, Antioksidan Enzimler, Isırganotu, MNU

Selda Telo
Fırat University
2006
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kronik hiperhomosisteinemi oluşturulan ratlarda alfa-lipoik asidin plazma ve çeşitli dokularda oksidan antioksidan sistem üzerine etkilerinin araştırılması

KRON K H PERHOMOS STE NEM OLUŞTURULAN RATLARDAALFA-L PO K AS D N PLAZMA ve ÇEŞ TL DOKULARDA OKS DANANT OKS DAN S STEM ÜZER NE ETK LER N N ARAŞTIRILMASIFunda GÜLCÜ BULMUŞÖZETPlazma homosistein düzeylerinin yüksekliği, serbest radikal üretimi veçeşitli mekanizmalar yoluyla vasküler ve kardiovasküler hastalıklar için önemlibir risk faktörüdür. Aksine, α-lipoik asit ise özellikle oksidatif stres ile ilişkilibirçok hastalıkta kullanılma potansiyeline sahip güçlü, terapotik birantioksidandır. Bu çalışmada, kronik hiperhomosisteinemi oluşturulan ratlardahomosisteinin oksidan-antioksidan sistemler üzerindeki etkilerinin ve α-lipoikasidin bu etkiler üzerinde ne şekilde değişiklikler yapacağının araştırılmasıamaçlanmıştır.Çalışmada 200-250 gr. ağırlığında toplam 45 adet Wistar albino cinsi erkekrat kullanılarak 3 grup oluşturuldu. Grup 1 (n=15, kontrol grubu; 6 hafta i.p. 1ml/kg serum fizyolojik uygulandı); Grup 2 (n=15, hHcy grubu; 6 hafta i.p. 1ml/kg serum fizyolojik uygulanmasına ilaveten içme sularına 1 g/kg/gün dozda L-metiyonin katılarak kronik hiperhomosisteinemi oluşturuldu); Grup 3 (n=15,hHcy+LA grubu; 6 hafta içme sularına 1 g/kg/gün dozda L-metiyonine ilaveten100 mg/kg/gün dozda α-LA i.p. olarak uygulandı). Altı hafta sonunda ratlardekapite edilerek biyokimyasal parametreler için kan örnekleri, karaciğer, böbrek,kalp, beyin doku örnekleri ile histopatolojik inceleme için aort örnekleri alındı.Deneysel olarak kronik hiperhomosisteinemi oluşturulan ratlarda lipoik asituygulanmasının plazma Hcy düzeylerini önemli şekilde azalttığı ve hHcyoluşumunu engellediği görüldü. Lipid peroksidasyonun göstergesi olarak plazmave doku MDA düzeyleri Grup 2'de Grup 1'e göre anlamlı şekilde yüksekbulunurken, lipoik asit uygulanmasının MDA düzeylerinde önemli düşüşe yolaçtığı görüldü. Hiperhomosisteinemi eritrosit, karaciğer ve böbrek dokularındaGSH-Px ve CAT aktivitelerinde anlamlı azalmaya yol açarken; kalp ve beyindeböyle bir azalma görülmedi. Diğer taraftan, hiperhomosisteineminin eritrosit vedoku SOD aktiviteleri üzerine anlamlı bir etkisi bulunmadı. Lipoik asidin iseeritrosit SOD aktivitesi hariç, eritrosit ve dokularda SOD, CAT ve GSH-Pxaktiviteleri ile eritrosit GSH düzeylerinde anlamlı şekilde artışa yol açtığı görüldü.Hiperhomosisteineminin lipid parametrelerinin (kolesterol, LDL, VLDL,trigliserid) düzeylerini artırdığı; lipoik asidin ise, homosisteinin bu olumsuzetkisini önlediği ortaya konulmuştur. Ayrıca hHcy'nin aortta dejeneratif vaskülerbozukluklara neden olup, lipoik asidin ise bu damar değişikliklerini önlediğigörülmüştür.Sonuç olarak lipoik asidin lipid peroksidasyonunu azalttığı, antioksidanaktiviteyi artırdığı, lipid profilini düzelttiği; ayrıca hiperhomosisteinemi vebundan kaynaklanan damar lezyonlarını önleyerek vazoprotektif etki gösterdiğiortaya konulmuştur. Lipoik asidin bütün bu yararlı etkileri göz önüne alındığında,kardiovasküler hastalıklarda suplementasyon için önemli bir potansiyele sahipolduğu düşünülebilir.Anahtar Kelimeler: Hiperhomosisteinemi, α-lipoik asit, L-metiyonin,oksidan-antioksidan sistemler.

Funda Gülcü Bulmuş
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2006
00
DoktoraAçık ErişimTR

Tip 2 diyabetli hastalarda paraoksonaz 1 L/M 55 ve Q/R 192 polimorfizmlerinin paraoksonaz 1 ve antioksidan enzim aktiviteleri ile lipid düzeyleri üzerine etkileri

Paraoksonaz 1 (PON 1), HDL üzerinde yer alan ve antioksidan özellikleri nedeni ile LDL'leri oksidasyona karşı koruyucu fonksiyonu olan bir enzimdir. Enzimin; PON 1 geninin kodlayan bölgesinde 55. konumdaki lösinin metiyonin ile (L/M 55) ve 192. konumdaki glutaminin arjinin ile (Q/R 192) yer değiştirmesi sonucu oluşan iki polimorfizm mevcuttur. L/M 55 ve Q/R 192; polimorfizmleri PON 1 enziminin paraoksonaz aktivitesi ve antioksidatif fonksiyonunda değişikliklere neden olurlar. Diyabette PON 1 enzim aktivitesin,n azalması ile diyabet komplikasyonlarının gelişmesi arasında önemli ilişkilerin olduğu bildirilmektedir.Çalışmada, 102 sağlıklı birey (57 kadın/45 erkek, kontrol) ve 200 tip 2 diyabet hastasında (115 kadın/85 erkek, DM) PON 1 L/M 55 ve Q/R 192 polimorfizmlerinin dağılımı ve bu polimorfizmlerin PON 1, SOD, CAT, GSH-Px, lipid peroksidasyonu ve lipid profili üzerine etkilerine bakıldı.PON 1; L/M 55 ve Q/R 192 genotip tayini, PZR, RFLP ve agaroz jel elektroforezi yöntemleri ile yapıldı ve genotip dağılımlarında ve allel sıklıklarında kontrol ile DM grubu arasında önemli bir farklılık görülmedi (p>0.05). Serum PON 1 paraoksonaz aktivitesi; DM grubunda kontrol grubuna göre düşük olmakla beraber bu düşüş istatistiksel olarak önemli değildir (p>0.05). Her iki grupta en yüksek paraoksonaz aktivitesi LL ve RR genotiplerinde, orta düzeyde aktivite LM ve QR genotiplerinde, en düşük değerler QQ ve MM genotiplerinde görüldü.DM grubunda kontrol grubuna göre eritrosit CAT aktivitesi (p<0.05) ve GSH-Px aktivitesi (p<0.01) düşük bulunurken eritrosit SOD aktivitelerindeki düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05), Lipid peroksidasyonunun göstergesi olan MDA, DM grubunda anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.001).İki grup arasında HDL-kolesterol düzeylerinde önemli bir fark görülmezken, LDL-kolesterol, kolesterol ve trigliserid düzeyleri; DM grubunda anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.001). Kontrol grubunda R ve M allel varlığı; DM grubunda ise Q ve M allel varlığı daha yüksek aterojenik lipid profiline eşlik etmiştir.Sonuç olarak, PON 1 L/M 55 ve Q/R 192 polimorfizmlerinin paraoksonaz aktivitesinde önemli değişikliklere neden olduğu bulunmuş fakat bu polimorfizmlerin tip 2 diyabet gelişme riski ve diyabette görülen oksidan-antioksidan sistemindeki değişiklikler üzerine doğrudan bir etkisi bulunmamıştır. PON 1 enziminin tip 2 diyabet üzerine etkisinin daha iyi aydınlatılabilmesi için kodlayan bölgedeki bu polimorfizmlere ek olarak enzimin aktivitesi ve antioksidan fonksiyonunda rolleri olduğu bildirilen promotör bölgesindeki 5 polimorfizmin, ayrıca antioksidan fonksiyona sahip aynı ailenin diğer üyeleri olan PON 2 ve PON 3 enzimlerinin birlikte incelenmesinin de yararlı olacağı düşünülmektedir.

Antioksidan enzimlerDiabetes mellitus-tip 2Lipidler+1
Muhittin Önderci
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2007
00
DoktoraAçık ErişimTR

Elazığ ilinde beta talasemi taşıyıcılığı ve mutasyonların saptanması

Talasemi; yaşamın erken evrelerinde şiddetli anemiye yol açan, bir veya daha fazla globin zincirinin azalması ile karakterize bir grup kalıtsal hastalıktır. ß-Talasemiler azalmış ya da bozuk gen ekspresyonuna yol açan mutasyonların sebep olduğu konjenital anemilerdir. Dünya üzerinde yaklaşık 250 milyon taşıyıcı ile ß-Talasemi morbidite ve mortalitesinin başlıca genetik sebebidir. Bu çalışmada; Elazığ'da rasgele seçilen 1500 vatandaştan alınan kan örneklerinin hemogramına bakıldı. 76 vakada MCV ve Hb değerleri düşük bulundu. Bu vakalarda HPLC ile HbA2, HbF düzeylerine bakıldı. HbA2 düzeyleri % 3,5 üzerindeki 9 vaka tanı alarak mutasyonların tespitine tabi tutuldu. Mutasyonların moleküler tanısında ß-globin assay yöntemi uygulandı. Talasemi mutasyonlarını tiplendirilmesinde PCR ve ß-globin strip yöntemi kullanılmıştır. % 55,5 ile Elazığ bölgesinde görülen en sık mutasyonun IVSI?110 olduğu tespit edilmiştir. Bunu azalan oranlarda IVS2?1(%11.1) , CD 39 (%11.1), FSC?5 (%11.1), -30T (%11.1) 'in izlediği saptanmıştır. Elazığ bölgesinde ß-Talasemi mutasyon tipi saptanmış ve sıklığı % 0,6 tespit edilmiştir. Bu oran bölgenin talasemi açısından çok riskli olmadığını göstermiştir. Anahtar kelimeler: ß-talasemi, ß-globin strip assay, Prenatal Tanı

Ahmet Murat Mamur
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Soya fasülyesi ve jackbean üreazlarının kısmen saflaştırılması ve özellikleri

Ferit Gürsu
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
1989
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Guatrılı hastalarda serum üre, kreatin, ürik asit ve eritrosit arginaz düzeyleri üzerine araştırmalar

İhsan Halifeoğlu
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
1989
00
DoktoraAçık ErişimTR

Moniezia benedeni arginazının özellikleri

-87- ÖZET Moniezia benedeni sığırlann ince bağırsaklarında yaşayan kaşeksiye ve ekonomik kayıplara sebep olan bir parazittir. Bu çalışma ile Moniezia benedeni argi nazının laboratu varımızda biyokimyasal tüm özellikleri optimize edilmiştir. M.benedeni arginazının aktivasyonu için preinkübasyon ve MnCl2 gereklidir. L-amino asitlerden Ornitin ve Lizin, enzim akti vitesini inhibe etmektedir. L-Lizin ve L-Ornitin'nin neden olduklan inhibisyon kompetetif tiptedir. EDT A,p-CMB A,NEM,Meti 1 en ma vi si "ni n varl ı ğı nda Moni ezi a benedeni'nin arginaz aktivitesinin önemli ölçüde düşürdüğü gözlenmiştir. Argininin yıkımından sorumlu olan arginaz hücre çekirdeğine bağlı olup en yüksek aktiviteyi pH 9.5'da göstermektedir. Değişik ışık koşul lan nda metilen mavisinin arginaz akti vitesi üzerine olan etkileri ortaya koyul muştur.Vi ne MnCl2,metilen mavisi ve ışığın Moniezia benedeni arginazının fotoinaktivasy onuna olan etkileri saptanmıştır. Bu çalışmada aynca Moniezia benedeni arginazının distile Su,£ 0.9 NaCl ve £20 NaCl gibi farklı fizyolojik koşullarda parazit'de atılan üre,tutulan üre,toplam üre,atılan amonyak/tutulan amonyak arginaz ve protein değerleri saptanmıştır. M.benedeni arginazının L-Arginine karşı olan Km'i 12.5 mM"dır.Buda parazitin üreotelik tipte düşük Km'li bir argi naza sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız M.benedeni arginazının biyokimyasal özelliklerini göstermekdir.

ArjinazBiyokimyaMoniezia benedeni+1
Necmi Özdemir
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
1990
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ağır obstrüktif uyku apneli hastalarda oksidatif stres-inflamasyon ilişkisinin incelenmesi

Obstrüktif uyku apnea sendromu (OUAS) uyku sırasında tekrarlayan biçimde üst solunum yolunun kısmen ya da tamamen tıkanmasıyla karakterize bir durumdur. Obstrüksiyon genellikle üst solunum yolunda meydana gelir ve kan oksijenasyonunda azalmaya ve uyku döngüsünde bölünmelere neden olabilir.OUAS'li hastalarda etiyolojisi henüz kesin olarak bilinmemesine karşın yoğun yerel ve sistemik inflamasyon varlığı gösterilmiştir. OUAS'de üst solunum yolu inflamasyonu hava yolu tıkanmasında önemli rol oynar. Buna karşın sistemik inflamasyon kardiyovasküler morbiditeyi etkiler. Sistemik inflamasyonda bilinen C reaktif protein (CRP), leptin, TNF-?, interlökin-6 gibi güçlü proinflamatuvar belirteçlerin varlığı artmış olarak gösterilmiştir. Bunlar OUAS'de gözlenen kardiyovasküler komplikasyonların oluşmasına neden olurlar. OUAS'de kardiyovasküler hastalık gelişimi konusunda diğer çalışılan bir konu ise tekrarlayan kesintili hipoksiye bağlı artmış oksidatif stres ve oksijen serbest radikalleridir.Çalışmamızda 65 ağır OUAS'li hasta (47 erkek, 18 kadın) ve 27 sağlıklı kontrolde (18 erkek, 9 kadın) serum malondialdehit (MDA) ve c-reaktif protein (CRP) düzeyleri ve eritrosit sedimentasyon hızı (ESH) incelendi. Ortalama MDA ve CRP düzeyleri ve ESH hastalarda, sırası ile, 2.83 (1.12) ?mol/L, 7.49 (10.23) mg/L ve 13.75 (12.07) mm/h olarak ve kontrollerde, sırası ile, 2.04 (0.65) ?mol/L, 8.08 (12.47) mg/L ve 15.72 (12.04) mm/h olarak bulunmuştur. Hasta ve kontrollerin serum MDA düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark (p<0.0001) bulunurken, CRP düzeyleri ve ESH arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark (p>0.05) bulunmamıştır. Hastalarda MDA ve hs-CRP arasında pozitif ancak istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir korelasyon gözlenmiştir (0.249/0.055). Hasta ve kontrollerde ölçülen parametreler üzerinde yaş, cinsiyet, vücut kütle indeksi, sigara içme ve alkol kullanma alışkanlığının etkileri de incelenmiştir.Çalışmamızda, ağır OUAS'li hastalarda, tekrarlayan hipoksi/reoksijenasyonun bir sonucu olarak lipid peroksidasyonu belirteci olan MDA düzeylerinde artış gözlenirken, inflamasyon belirteçlerinden hs-CRP düzeylerinde ve ESH'de herhangi bir değişiklik gözlenmemiştir. Ayrıca MDA ve hs-CRP düzeyleri arasında zayıf bir ilişki gözlenmiştir.

Fırat Gökalp
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2008
00
DoktoraAçık ErişimTR

Deneysel karaciğer iskemi/reperfüzyon modelinde tiyoredoksin ve l-name'in karaciğer hasarı üzerine etkilerinin karşılaştırılması

I/R zedelenmesinin fizyopatolojisi tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Her geçen gün yeni moleküllerin, yeni genlerin ve çeşitli faktörlerin keşfiyle daha da karmaşık hale gelmektedir. Bu çok basamaklı hasarın mekanizması tam olarak açıklanamamıştır ancak kanıtlar hasarda anahtar rolün reaktif oksijen ürünleri tarafından oynandığına işaret etmektedirBu çalışmada kısmi karaciğer I/R oluşturulan ratlara Trx ve L-name vererek, bu maddelerin karaciğer hasarı üzerine olan etkileri incelendiTrx'in reperfüzyonda hepatik kan akımını artırdığı, L-name'in ise azalttığı görüldü. Karaciğer enzim değerleri çalışma gruplarında incelendiğinde ALT, AST, LDH, GGT, NO, MDA, HAE, P-selektin ve Endotelin-1 değerlerinin iskemi grubunda arttığı ve TRX, L-name ve TRX-L-name'in beraber verildiği gruplarda azaldığı görüldü. GPx ve SOD enzimleri ve total glutatyon (tGSH) iskemi grubunda sham grubuna göre belirgin azaldığı, Trx, L-name ve Trx-L-name verilen gruplarda arttığı izlendi. Ayrıca bu maddelerin apopitozis oranlarını da azalttığı görüldü. Korelasyon sonuçları incelendiğinde de özellikle P-selektin ve NO; ALT, LDH, ALP, GGT, P-selektin, ET-1, GPx, tGSH, SOD, MDA, HAE ve apopitoz değerleriyle korelasyon göstermektedir (p<0.05).Elde edilen sonuçlar değerlendirildiğinde rekombinant Trx uygulanmasıyla karaciğer hücre zedelenmesinin, ROS ve lipid peroksidasyon ürünlerinin oluşumunun, adezyon moleküllerinin salımının ve apopitoz oranlarının azaldığı tespit edildi. Aynı zamanda karaciğerde hücresel düzeyde antioksidan enzim ve maddelerde artış olduğu da gösterildi. NOS'un L-name ile inhibisyonu sonucu fazladan NO üretiminin engellenmesiyle de Trx benzeri etkiler oluştuğu izlendi.

AntioksidanlarAntioksidanlarNitrik oksit+2
Kadir Okhan Akın
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2008
00
DoktoraAçık ErişimTR

Sığır rumen doku arginazının bazı biyokimyasal özellikleri

104 5. ÖZET Bu çalışma, sığır rumen doku arginazının bazı özelliklerinin saptanması amacı ile yapıldı. Araştırma materyalleri Elazığ Elet Tesislerine kesim için gelen sığırlardan temin edildi. Çalışma metodu olarak Tiyosemikarbazid Diasetilmonoksim Üre (TDMU) metodu kullanıldı. Sığır rumen doku arginazının, sataştırılmadan önce ve saflaştırıldıktan sonra bazı biyokimyasal özellikleri karşılaştırıldı. Arginazın, sataştırılmadan önce ve saflaştırıldıktan sonra, preinkübasyon ısısının (60°C) ve substratı L-arginine karşı olan Km'inin (4mM) değişmediği saptandı. Sataştırılmadan önce preinkübasyon süresi 10 dakika, optimal pH 9.7 iken, saflaştırıldıktan sonra preinkübasyon süresi 5 dakika, optimal pH ise 10 olarak bulundu. Yine saflaştırılmış enzim 2mM MnCI2 konsantrasyonunda en yüksek aktiviteyi verirken, saflaştırılmamış enzim 1mM MnCI2 konsantrasyonunda en yüksek aktiviteyi vermektedir. Neticede, enzimin aktivasyonu için Mn++ iyonlarının ve 60°C'de preinkübasyonun gerekli olduğu tespit edildi. Valin, lösin, izolösin, ornitin, prolin, sistein, lizin gibi L-amino asitler enzimi nonkompetetif olarak inhibe ederken, histidin ve hidroksiprolinin enzim aktivitesi üzerine herhangi bir inhibitor etkisi bulunamamıştır. Guanidino bileşiklerinden agmatin, kanavanin, guanidin enzimi nonkompetetif olarak inhibe etmektedir. 0.35mM kanavanin, 12mM guanidin enzimin %100 inhibisyonuna neden olmuştur. Rumen doku arginazının p-CMBA ve NEM tarafından nonkompetetif inhibisyonu, bu enzimin aktif merkezinde fonksiyonel -SH gruplarının varlığını göstermektedir.

ArjinazSığırlar
Mine Erişir
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
1997
00
DoktoraAçık ErişimTR

İnsan eritrosit ve karaciğer doku pirüvat kinazının kinetik özellikleri

92 VI. ÖZET Bu çalışma ile insan eritrosit ve karaciğer doku pirüvat kinazının bazı kinetik özelliklerini incelemek amaçlandı. Çalışma materyalleri Fırat Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nin ilgili kliniklerinden sağlandı. Çalışma metodu olarak Beutler'in metodu kullanıldı. İnsan eritrositinde R-tipi pirüvat kinaz (E.C.2.7.1.40), karaciğerde ise L-tipi pirüvat kinaz olduğu gözlendi. Karaciğer pirüvat kinazı, Sephadex G-200 jel kromotografîsi kullanılarak % 13.2 verimle 26.3 kat saflaştinldı ve spesifik aktivitesi 2.6. ünite/mg protein bulundu. Elde edilen enzim 0 °C'de amonyum sülfatla doyurulup -20 °Cde saklandığında aktivite kaybına uğramadığı bulundu. Bu çalışmada; insan eritrosit pirüvat kinazı için 100 mM Mg"1-1", 1.6 M K+, karaciğer pirüvat kinazı için 30 mM Mg*+ ve 10 mM K+ iyonlannm kofaktör olarak gerekli olduğu saptandı. Her iki doku için tris-HCl tamponu kullanıldı ve enzimin optimal pH'sı eritrosit için 8, karaciğer için 7.4 olarak bulundu. ATP, p-CMBA (parakioro merküri benzoik asit) ve Ca4"*" iyonunun enzimi inhibe ettiği, insülin, 2,3-DPG^ G-6-P, NaCl'ün enzimi aktive ettiği ve G-l-P'm enzim aktivitesini önemli derecede etkilemediği görüldü. CaCl2 ve p-CMBA pirüvat kinazı kompetetif olarak, ATP ise pirüvat kinaz enzimini nonkompetetif olarak inhibe ettL Alaninin insan karaciğer pirüvat kinazını kompetetif olarak inhibe ettiği ama eritrosit pirüvat kinazmı inhibe etmediği görüldü. Deney ortamına in vitro ilave edilen glukagonun eritrosit ve karaciğer pirüvat kinaz enzim aktivitesine herhangi bir etkisi bulunmadı. Pirüvat kinazımn substratı olan PEP (fosfoenolpirüvat)'e karşı olan Km'i eritrosit için 8.5 mM, karaciğer ^ için 1 2 mM : civarındadır. PEP için. Vmax değeri eritrositte 9.65 U, karaciğerde 11.9: U olarak bulundu. Pirüvat kinaz aktivitesinin zamana bağlı olarak azaldığı gözlendi.

EritrositlerKaraciğerKinetik+1
Seval Yılmaz
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
1997
00
DoktoraAçık ErişimTR

Deneysel olarak karaciğer iskemi reperfüzyon hasarı oluşturulan kobaylarda oksidan ve antioksidan sisteminin incelenmesi

96 VII. ÖZET İskemi-reperfüzyon sonrası meydana gelen doku hasan ve bunun kan parametrelerine yansıması özellikle son yıllarda tıbbın en çok üzerinde durduğu transplantasyon işlemlerinin geleceği açısından çok önemlidir. Hasar sonrası oluşan reaktif oksijen bileşikleri ve bunların atılması arasındaki denge antioksidan defans sistemi tarafından gerçekleştirilir. İskemi-reperfüzyon gibi patolojik koşullarda oluşan reaktif oksijen bileşikleri antioksidan sistem tarafından karşılanamayınca durum oksidatif stresle sonuçlanır. 3 1 adet dişi kobayda deneysel olarak karaciğere giren ve çıkan tüm damarlar 60 dk. süresince klemplendi ve bunu müteakip 30 dk.boyunca reoksijenasyonu sağlandı. İki ayrı gruba da iskeminin belirli döneminde antioksidan olarak SOD ve allopurinol verildi. Bu işlemler sonucunda eser element düzeyleri, antioksidan sistem ve histopatolojik durum değerlendirilmesi yapılarak oluşan hasarın derecesi ve antioksidan ajanların etkinliği saptandı. Antioksidan sistemin anahtar enzimleri (SOD,GSH-Px), GSH, doku hasarının göstergesi olarak da Na+-K+ ATPaz enzim sistemi, doku ve plazma MD A düzeyleri, serum Zn ve Cu düzeyleri ölçüldü. Doku ve plazma MDA düzeyleri iskemi-reperfüzyon yapılan grupda sham grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Aynı zamanda tedavi amacıyla verilen her iki grup antioksidanın (SOD, allopurinol) verildiği gruplarla İskemi-reperfüzyon grubu karşılaştırıldığında SOD ve allopurinol verilen grupta ischemi-reperfüzyon yapılan gruba göre hasarın belirgin olarak düzeldiği görüldü. Buna paralel olarak ATPaz aktiviteleri iskemi-reperfüzyon grubunda sham grubuna oranla anlamlı düşük, diğer iki grupda ise yüksek bulundu. İntraselüler antioksidanlar ise farklı gidişat göstermekle beraber şu sonuçlar elde edildi. GSH-Px aktivitesi; iskemi-reperfüzyon hasarı oluşturulan grupta sham grubuna göre anlamlı (p<0.05) bir düşüş gösterirken, iskemi-reperfüzyon yapılan grup ile antioksidan verilen gruplar karşılaştırıldığında anlamlı (p<0.05) bir artış olduğunu gördük ki, bu da bize dışardan verdiğimiz her iki grup antioksidanında vücutta antioksidan defans sistemini desteklediğini gösterdi. SOD aktivitesi ise; sham grubuna göre diğer üç grupda da anlamlı (p<0.05) olarak bir azalma gösterirken, iskemi-reperfüzyon grubu ile antioksidan verilen her iki grup97 karşılaştırıldığında anlamlı bir değişiklik saptanamadı. Bu da bize iskemi- reperfüzyon hasarına maruz kalan kobay eritrositlerinde dışarıdan verilen her iki antioksidanın SOD değerleri üzerine fazla etkisi olmadığım gösterdi. GSH değerlerinde sham grubuna göre diğer bütün gruplarda önemli bir değişiklik gözlenemezken, histopatolojik değerlendirmede, iskemi-reperfüzyon grubunda çok belirgin dejenerasyonlar ve hücre ölümüne yaklaşan bir görüntü elde edilirken, özellikle allopurinolun verildiği grupta normale yakın,tamamen düzelmiş hücre görüntüsü saptandı. SOD verilen grupta ise hala çok azda olsa vena sentralisde konjesyon ve dilatasyon vardı. Serum bakır düzeyleri iskemi-reperfüzyon grubunda anlamlı olarak düşük bulunurken (p<0.05), diğer gruplarda bir değişiklik izlenmedi. Yanlızca antioksidan olarak SOD verilen grupda artmış değerler iskemi-reperfüzyon grubuna göre anlamlı idi (p<0.05). Serum çinko düzeylerinde ise sadece antioksidan olarak allopurinolun verildiği grupdaki düşük değerler sham ve iskemi-reperfüzyon grubuyla karşılaştırldığında istatistiksel açıdan bir anlam ifade ediyordu (p<0.05). Diğer gruplarda ise anlamlı bir değişme saptanmadı. Bu sonuçlar bize oksidadif hasarın artması ile antioksidan kapasitenin azaldığım, dışarıdan verilen antioksidanların da etkili olarak tedavi amaçlı kullanılabileceğini göstermiştir. İskemi-reperfüzyon hasan ile artan oksidatif aktivite bir çok organ ile beraber özellikle metabolizmanın kapısı rolündeki karaciğerde belirgin olarak değişikliklerin görülmesine neden olurken, çeşitli komplikasyonlara da yol açmaktadır.

AntioksidanlarKaraciğerOksidanlar+2
Nevin İlhan
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
1998
00
DoktoraAçık ErişimTR

Çeşitli evcil hayvan türlerinin serum lipoproteinlerinin farklı presipitasyon metotları ile seperasyonları

126 6. ÖZET Lipoproteinler, çeşitli dokular arasında depolanma ve kullanım için yağları ve lipitleri nakleden suda-çözünür komplekslerdir. Lipoproteinlerin koroner arter hastalığı riski ve çeşitli tip dislipoproteinemiler ile olan bağlantısı lipoprotein fraksiyonlarının miktar tayinini gerekli kılmaktadır, p ve pre- (3 lipoproteinlerin separasyonu için en yaygın olarak kullanılan tekniklerden bir tanesi presipitasyon tekniğidir. Bununla beraber laboratuvarda kullanılan lipoprotein separasyon tekniklerinden hiçbiri hayvan lipoproteinlerinde kullanım için geliştirilmemiştir. Bu lipoprotein separasyon prosedürlerinin mevcut hayvan türlerinin plazmasına uygulanmadan önce muhtemelen modifiye edilmesi gerektiği ileri sürülmüştür. Bunun için, mevcut çalışma, insan ve çeşitli hayvan serumlarındaki p + pre-P lipoproteinleri presipite etmek için gerekli presipitasyon ayıraçlarının (heparin/MnCİ2, dekstran sülfat/MnCk, sodyum fosfotungstat/MgCİ2, polietilen glikol) konsantrasyonlarını karşılaştırmak üzere gerçekleştirildi. Bu amaçla, ilk olarak insan seram lipoproteinleri ve daha sonra çeşitli hayvan türlerinin serum lipoproteinleri (p + pre-P) farklı presipitasyon metotları kullanılarak presipite edildi. Presipite edilen lipoproteinler agaroz jel elektroforez ile separe edildi. İnsan serumu için sıkça kullanılan orijinal heparin/MnCİ2 presipitasyon metodu ile uyumlu olarak 200 IU heparin/MnCİ2 çalışmada mevcut hayvan türlerinin serum P + pre-P lipoproteinlerini tam olarak presipite etti Oysa, sığır serumu aynı lipoprotein sınıflarının presipitasyonu için insan serumunda kullanılandan yaklaşık 2 kat fazla heparin/MnCİ2 gerektirdi. İnsan serumu için kullanılan konsantrasyonda dekstran sülfat/MnCİ2'ün ilavesi tüm hayvan türlerinin serum p + pre-P hpoproteinlerini tam olarak presipite etti. Sodyum fosfotungstat/MgCİ2 presipitasyon metodu ile, keçi ve koyun serum p + pre-P lipoproteinleri insan serumu için gerekli olandan 2 kat daha fazla sodyum fosfotungstat/MgCİ2 ile presipite edildi. Diğer hayvan türlerinin serum P + pre-P lipoproteinleri insan lipoproteinlerinin separasyonu için kullamlanla aynı konsantrasyondaki sodyum fosfotungstat/MgCİ2 ile presipite edildi. İnsan serumunda olduğu gibi, %13'lük polietilen glikoFün ilavesi tavuk hariç diğer tüm hayvanlarda P + pre-P lipoproteinlerin tam olarak presipitasyonunu sağladı. İnsandaki konsantrasyonla karşılaştırıldığında tavuk serum p + pre-P lipoproteirüerinin presipitasyonu için polietilen glikolun yan konsantrasyonu kullanıldı. Sodyum fosfotungstat/MgCl2 ve dekstran sülfat/MnCl2 metotları ile presipite edilen serum P + pre-P lipoproteinlerinin127 tam olarak dissosiasyonu sağlandı ve bunu takiben agaroz jel elektroforez ile separe edildi. Bununla birlikte, heparin/MnCfe metodu ile presipite edilen lipoproteinlerin tam bir dissosiayonu ve elektroforetik separsyonu elde edilemedi. Tamamen presipite edilen lipoproteinlerin (P + pre-P) apolipoprotein kompozisyonlan SDS-PAGE ile analiz edildi. Serum p + pre-p lipoproteinlerin presipitasyonu için kullanılan polianyon/divalent katyonlarm ve nötral polimerlerin konsantrasyonlarının insan ve çeşitli hayvan türleri arasında farklılık gösterdiği sonucuna varıldı. Mevcut farklılıklar, lipoproteinlerin türler arasındaki lipit kompozisyonlanndaki değişiklikler kadar lipoproteinlerin yüzey yüklerindeki varyasyonlara da atfedilebilir.

Tülay İleri
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2000
00
DoktoraAçık ErişimTR

Fasciola hepatica ile enfekte koyunların kan ve karaciğer dokularında arginaz, nitrik oksit, bazı antioksidant enzimler ve lipid peroksidasyon düzeyleri ile karaciğer arginaz enziminin biyokimyasal özellikleri

90 6. ÖZET Fasciola hepatica koyunlarda sık olarak görülen ve karaciğerde harabiyete neden olan paraziter bir hastalıktır. Çalışmamızda kronik fasciolasis sonucu oluşan hepatik fibrosis ve sirozlu koyunlarda; -Eritrosit ve karaciğer arginaz enzim düzeyleri ile karaciğer arginaz enziminin biyokimyasal özellikleri, -Serbest radikal hasarının göstergesi olarak plazma ve karaciğer lipid peroksidasyon düzeyleri, - Nitrik oksit göstergesi olarak serumda ve karaciğerde total nitrit düzeyleri, -Antioksidant savunma sistemlerinden eritrosit ve karaciğerde katalaz ve glutatyon peroksidaz enzim aktivite düzeyleri ölçülmüştür. Nitrit tayininde Griess, arginaz tayininde Tiyosemikarbazid- Diasetilmonoksim-Üre (TDMU), katalaz tayininde Aebi, glutatyon peroksidaz tayininde Beutler, plazma malondialdehid düzeyi tayininde Satoh ve Yagi'den modifiye edilen metot, doku malondialdehid düzeyi tayininde Ohkawa ve ark.'larının geliştirdiği metot, protein tayininde Lowry, hemoglobin tayininde siyanomethemoglobin metodu kullanılmıştır. Sonuçta; -Sağlıklı ve fasciolasisli koyunların eritrosit arginaz, katalaz, glutatyon peroksidaz ve plazma malondialdehid ile serum nitrit düzeyleri arasında istatistiksel olarak bir fark bulunamamıştır (P > 0.05). -Karaciğer arginaz enziminin biyokimyasal özellikleri fasciolasisli ve sağlıklı koyunlar arasında fark göstermemiştir. Koyun karaciğer doku arginazının aktivasyonu için ; 1 mM Mn+2 iyonlarının varlığı, 65 °C'de 15 dakika preinkübasyonun gerekliliği saptanmıştır. Karaciğer doku arginaz enzimi için en uygun tampon karbonat tamponu olup, optimal pH:10 civarında bulunmuştur. Enzimin substratı olan L-arginine karşı Km' i Michaelis-Menten ve Lineweaver- Burk yöntemleri ile bulunmuş olup, 4 mM civarındadır. Fasciolasisli karaciğer dokusunda arginaz, katalaz enzim aktivite düzeyleri ile malondialdehid ve nitrit düzeyleri düşmüş, glutatyon peroksidaz aktiviteleri artmıştır (P< 0.01).91 Lipid peroksidasyonundaki düşüş, ileri derecedeki fibrosis sonucu hücre zarının yapısındaki doymamış yağ asMerinin azalmasından, arginaz ve katalaz aktivitesindeki düşüşler de karaciğerdeki fîbrotik doku artışından kaynaklanabilir. Karaciğerde nitrit düzeyindeki azalma karaciğer endotel hücreleri ve hepatositlerdeki hasardan, glutatyon peroksidaz aktivitesindeki artış karaciğer harabiyetinden ileri gelebilir.

Fulya Benzer
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2001
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Menopozun ve tibolon kullanımının kemik dögüsü belirteçleri üzerine etkisi

Biz çahsmamizda, postmenopozal osteoporoz tanisi almis olan kadinlarda tibolon kullaniminin biyokimyasal kemik döngiisii belirteçleri üzerine olan etkisini arastirdik. Gazi Üniversitesi Tip Fakiiltesi Hastanesi Kadin Dogum Anabilim Dah Poliklinigine basvuran 21 postmenopozal osteoporoz tespit edilen HRT almamis hastalar ile bu hastalara benzer özellik gösteren 12 premenopozal saghkh kadin üzerinde çahsmamiz gerçeklestirildi. Ayrica, postmenopozal osteoporoz tespit edilen 21 hastadan 6 ay süreyle düzenli sekilde tibolonu kullanan ve poliklinige basvuran 10 tanesi, 3. ay ve 6. ay sonunda gahsmamiza dahil edildi. Biitün hastalarda ve kontrol grubunda; vitamin D, fosfor, kalsiyum, alkalen fosfataz, piridinolin ve deoksipiridinolin degerlerine bakildi. Qahsmamizda, premenopozal saghkh grubun vitamin D3 degerleri, postmenopozal osteoporoz tanisi almis olan ancak HRT almamis gruptan daha yiiksek bulunmustur(p=0.000). Postmenopozal osteoporoz tanisi konrnus hastalarm 3 ay süreyle tibolon kullandiktan sonraki vitamin D3 degerlerinde ise baslangig degerlerine göre diisme izlenirken(p=0.005), 6 ay tibolon kullandiktan sonraki vitamin D3 degerlerinde anlamh yükselme görülmüstür(p=0.013). Ayrica, postmenopozal osteoporoz tanisi konmus hastalarm 6 ay tibolon kullandiktan sonraki fosfor degerlerinde ise diisme gözlenmistir (p=0.009). Postmenopozal osteoporoz tanisi almis olan ancak HRT almamis grubun piridinolin ve deoksipiridinolin degerleri premenopozal saghkh gruba göre daha yiiksek bulunmustur(p=0.000, p=0.000). Postmenopozal osteoporoz tanisi konmus hastalarm 3 ay ve 6 ay tibolon kullandiktan sonraki piridinolin ve deoksipridinolin degerlerinde ise anlamh derecede diisme göriilmiistiir (p=0.005, p=0.005). Sonuç olarak, postmenopozal osteoporozda tibolon kullaniminin kemik döngiisii belirteçleri üzerine olumlu etki yaptigi söylenebilir.

Özge Topcu
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2007
00
DoktoraAçık ErişimTR

Üriner sistem kanser hastalarında cerrahi tedavi öncesi ve sonrası idrar 8-hidroksi-2'-deoksiguanozin (8-OHdG) seviyeleri

8-hidroksi-2'-deoksiguanozin (8-OHdG) DNA lezyonlannda en 90k tespit edilen ve çahsilan iiriindiir. Okside DNA, tamir sistemleri ile kendini onanrken okside bazlar idrar ile atihrlar. idrar 8-OHdG diizeyleri, kanser gibi dejeneratif hastahklara bagh hiicresel oksidatif stresi ölçmek için iyi bir belirteçtir. Qahsmamizda mesane, prostat ve böbrek hiicreli karsinomdan (BHK) olusan hastalann ameliyat öncesi ve sonrasi idrar 8-OHdG diizeylerini ölçerek tedavi etkinligini görmeyi amaçladik. Ayrica saghkh kontrol, benign prostat hiperplazisi (BPH) olan hastalar ile tas rahatsizhgi olan kisileri de karsilastirma için çahsmaya dahil edildi. Hastalardan toplanan idrarlar yiiksek performansh SIVI kromatografisi ve elektrokimyasal dedektör (HPLC-EC) ile çahsildi. Kanser hastalanndan (mesane, prostat ve böbrek hiicreli karsinom) olusan grup I'in ortalama 8-OHdG/kreatinin seviyeleri (0,143 ± 0,097) sirasiyla kontrol, BPH ve tas hastalanndan daha yiiksek bulunmustur (0,084 ± 0,036, 0,067 ± 0,017, 0,067 ± 0,029, p<0,05). Kontrol grubu ile BPH ve tas hastalan arasinda ise bir fark bulunamamistir. Ayrica mesane ve prostat kanserli hastalannda 8-OHdG/kreatinin seviyeleri kontrol grubuna göre daha yiiksektir (p<0.05). Ameliyat olan 14 hastadan 12 tanesinde (%85,7) 8- OHdG/kreatinin azalmistir ve bu diisiis istatistiki olarak anlamhdir (0,135 ± 0,093 & 0,092 ± 0,034, p<0,05). Bizim bulgulanmiza göre 8-OHdG/kreatinin degerleri, kanser hastalannda olusan oksidatif DNA hasanni ölçebilecek potansiyel bir belirteçtir. Ayrica cerrahi tedavi sonrasinda bakilacak 8-OHdG/kreatinin seviyeleri tedavinin ne kadar etkili oldugunu gösterebilir.

Neoplazmlar
Adem Ünal
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Serum lityum düzeyi ölçümünde spektrofotometrik ve ICP-MS yöntemlerinin karşılaştırılması

Amaç: Önemli bir eser element olan lityum, bipolar bozukluğu tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir ilaçtır. Lityum tedavisinde, terapötik seviyesin dar bir aralıkta olması ve lityum toksisitesime bağlı semptomların non spesifik olması sepebiyle ilacını kandaki seviyesinin düzenli bir şekilde izlenmesi gereken bir parametredir. Bu nedenle lityum düzeyinin doğru, güvenilir, tekrarlanabilir olarak ölçülmesi gerekmektedir. Dolayısı ile analitik yöntemlerin doğru ve kesin sonuçları üretmesi gerekmektedir. Bu amaçla daha önceden lityum ölçümü için alev atomik ve emilim spektrofotometrisi (FAES-FAAS) yöntemleri ile kullanılmıştır. daha sonrasında ise İyon-Seçici-Elektrod (İSE) ve Spektrofotometrik yöntemleri kullanılmaya başlanmıştır. Element analizinde en hassas ve referans yöntem İndüktif Eşleşmiş Plazma – Kütle Spektrometre (İCP-MS) yöntemidir. Ancak maliyet etkinlik açısından düşünüldüğünde bu yöntem rutin ve acil laboratuvarlarda bulunması mümkün değildir. Bu çalışmada; İCP-MS yöntemi ile spektrofotometrik yöntemi karşılaştırarak, rutin laboratuvarlarda spektrofotometrik yöntem ile de güvenli bir şekilde sonuç verilip verilemeyeceği amaçlandı Gereç ve Yöntem: Lityum analizi için laboratuvara gönderilen kan numunelerinden 50 adet numuneyi, laboratuvarda bulunan otoanalizör cihazında spektrofotometrik yöntem ile çalışıldıktan sonra, Dicle Üniversitesi Merkez Laboratuvarında bulunan ICP-MS cihazında ölçüm yapılarak sonuçlar karşılaştırıldı.. Yöntem karşılaştırma, tekrarlanabilirlik, geri kazanım deneyler yapılarak analiz edildi. Yöntem karşılaştırma çalışmasında elde edilen verilerin regresyon analizleri gerçekleştirildi. Yöntemler arası mutlak uyumu değerlendirmek amacıyla Bland Altman grafikleri, yöntemleri arası ilişkisel uyumu göstermek amacıyla da Passing Bablok analizleri gerçekleştirildi. Bulgular: Doğrusallık (Linearite) çalışmasında linearite aralığı 5-0.156 mmol/L olarak bulundu. % uygunluk miktarları %95 tan büyük olduğu için linearite sınırları içerisinde kabul edildi. Gün içi ve günler arası tekrarlanabilirlik çalışmasında iki farklı kontrol numuneler serum (mean 0.97 ve 1.75 mmol/L) kullanıldı. 0.97mmol/L konsantrasyonu için gün içi ve günler arası tekrarlanabilirlik için sırasıyla: %CV değerleri %2.09 ve %3.68 olarak bulundu. 1.75 mmol/L konsantrasyonu için %CV değerleri %2.28 ve %4.06 olarak bulundu. %CV değerleri %10 dan küçük olduğu için performans yeterli bulundu. Geri kazanım (Recovery) çalışmasında % Geri elde ortalaması %96 olarak bulundu. Orantılı hatayı %4 olarak tespit edildi. Standartlara uygun olduğu görüldü. Yöntem karşılaştırma çalışmasında cihazlar arası sonuçların uyumunun değerlendirilmesi NCCLS EP9-A protokolüne göre yapıldı. Korelasyon katsayısı r =0.963 olarak bulundu. Her iki yöntem arasında anlamlı düzeyde korelasyon tespit edildi. Sonuç: Yapılan çalışmada spektrofotometrik yöntemin analitik performansı yeterli bulundu ve klinik laboratuvarlarda güvenli bir şeklide sonuç verilebileceği saptandı. Anahtar Klimeleri: Lityum, İCP-MS, Spektrofotometrik, Bipolar Bozukluk

Kütle spektrometriLityumSerum+1
Ramadan Alhesso
Dicle University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Meme kanserli hastaların serum protein karbonil grubu düzeylerinin ölçülmesi

Protein oksidasyonu, protein disfonksiyonu ve hastalıklar arasındaki ilişki büyük ölçüde belirsizdir, ancak hastalıkların etiolojisinde enzimlerin ve yapısal proteinlerin oksidatif modifikasyonlarının rol oynadığı bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı meme kanserli hastalarda oksidatif stresle protein karbonil grupları arasındaki ilişkiyi göstermektir. Protein karbonil grupları 2,4-dinitrofenilhidrazin ile karbonil gruplarının derivatasyomı sonucu oluşan stabil 2,4-dinitrofenilhidrazon ürününün tesbitiyle gerçekleşir. Bu ürün spekrofotometrik olarak ölçülür. Burada sunulan sonuçlar proteinlerin oksidatif modifikasyonunun göstergesi olan 2,4- dinitrofenilhidrazinle reaksiyona girmiş karbonil ürünlerinin tedavi almamış meme kanserli hastaların serumlarında, tedavi alan meme kanserli hastalara oranla arttığım göstermektedir. Bu çalışmanın sonuçlan meme kanserinde serbest radikal birikimini ve proteinlerin oksidasyonuyla hasar oluşumunu göstermektedir. Seram protein karbonil grupları meme kanserinin tedavisiyle ilişkilidir.

Sibel Söylemez
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2006
00