Discipline

Biochemistry

Fırat University

270

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Honamlı keçilerinde gebeliğin nitrik oksit metabolizması üzerine etkilerinin araştırılması

Ülkemizde son yıllarda koyun ve keçi sayısı azalma göstermiştir. Akdeniz bölgesinde yetiştiriciliği yapılan Honamlı keçileri bölge için önemli bir ırktır. Bu sebeple keçilerde koç katımı sonrası elde edilecek gebelik oranı önem arz etmektedir. Serbest radikal bir gaz olan nitrik oksitin diğer etkilerinin yanısıra üreme fonksiyonları üzerine de etkilerinin olabileceği düşünülmektedir. Memelilerin genital organlarından da sentezlenen nitrik oksitin üremenin hormonal düzenlenmesi, gebeliğin şekillenmesi ve devamı, doğumda ve ovaryum fonksiyonlarının yerine getirilmesinde fizyolojik bir rol oynadığı ileri sürülmektedir. Oksidatif stresle ilişkili birçok durumda düzeyleri değişen serum iNOS ve DDAH enzim aktiviteleri ile homosistein ve ADMA düzeyleri birbirleriyle ilişkili ve NO metabolizması ile ilgili parametrelerdir. Bu yüksek lisans tezinde, doğal döllenme sonrası gebe kalan ve gebe kalmayan keçilerde serum iNOS ve DDAH enzim aktiviteleri ile ADMA ve Hcy düzeyleri belirlenerek, bu parametrelerin gebe kalma oranıyla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla, yaşları 2-4 arasında değişen Honamlı melezi dişi keçilerde, teke katımından 50-60 gün sonra sezon içi gebelik muayenesi yapılarak, gebe kalan (n=20) ve gebe kalmayan (n=20) keçilerden kan örnekleri alındı. Serum iNOS ve DDAH enzim aktiviteleri ile homosistein ve ADMA düzeyleri Eliza kit ile ölçüldü. Gebe olmayan grup ADMA ve homosistein düzeyleri, gebe olan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0,05). iNOS ve DDAH aktivitelerinde ise gruplar arası anlamlı bir farklılık tespit edilmedi. Gebe olan grupta ADMA ve Homosistein düzeylerinin düşmesi organizmada stres mekanizmalarını azaltarak gebelik ve gebeliğin devamının sağlanmasında önemli metabolik etkilere sahip olmuştur. Plazmada yüksek ADMA ve homosistein düzeyleri ise endotel disfonksiyona neden olarak gebe kalma oranının düşürmesiyle sonuçlanabilir. Keçi sürülerinde verimin ve üreme kalitesinin arttırılmasında, bu parametrelerin kullanılabilirliği açısından bu çalışmanın verileri ileri çalışmalar için referans değerler sağlayabilir.

ADMAHomosistinHonamlı keçisi+4
Aleyna Özdamar
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2022
10
Master'sOpen AccessTR

Fruktoz diyeti ile metabolik sendrom oluşturulan ratların serum paraoksanaz ve arilesteraz aktiviteleri ve bazı serum parametreleri üzerine oleuropein'in etkileri

1. ÖZET Metabolik sendrom (MS), insulin direnci, hiperinsulinemi, dislipidemi, hipertansiyon ve obezite ile karakterize bir patofizyolojik antitedir. Hareketsiz yaşam tarzı, beslenme alışkanlığında değişmeler, çevresel ve genetik etkenler sonucu oluştuğuna inanılan bu tablo, dünyada ve ülkemizde giderek daha fazla görülmektedir. Oleuropein zeytin yaprağında bulunan, antioksidan, antimikrobiyal, antiviral, antiinflamatuvar, hipoglisemik etkileri olduğu düşünülen polifenolik bir bileşiktir. Ayrıca, kan basıncını düşürücü etkisi ve antioksidan özelliği sayesinde LDL kolesterolünün okside olmasını önlediği, toplam kolesterol ve trigliserid miktarını düşürdüğü, diyabette kan şekerini ayarlayıcı ve antioksidan etki gösterdiği bildiren çalışmalar vardır. Bu çalışmada, patogenezinde insülin direnci ve oksidatif stresin önemli rol oynadığı yüksek fruktoz diyeti ile metabolik sendrom oluşumu sürecinde, meydana gelecek değişiklikler üzerine oleuropein'in ratlarda serum glikoz, insülin, lipidprofili ve paraoksanaz aktivitesi üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada, 8 haftalık, 20020 gram ağırlığında Sprague-Dawley cinsi 32 erkek rat kullanıldı. MS oluşturmak amacıyla 60 gün süreyle içme suyu ile %20'lik diyeti uygulandı. Oleuropein 10mg/kg/gün olacak şekilde 60 gün gavaj yolu ile uygulandı. Gruplar şu şekilde belirlendi; K: Kontrol grubu, MS: Metabolik sendrom oluşturulan grup, MS+OLE: Metabolik sendrom oluşumu sürecinde oleuropein uygulanan grup, OLE: Oleuropein uygulanan grup. Deney süresince ratların vücut ağırlıkları ve su tüketimleri haftalık olarak ölçüldü. Sistolik kan basınçları çalışmanın başlangıcında, 4. ve 8. hafta sonunda ölçüldü. 60 günlük deney periyodu sonunda ratlar dekapite edilerek kan örnekleri alındı ve serum glukoz, HDL-K, LDL-K, VLDL-K, trigliserit, ürik asit, insülin, HOMA düzeyleri ile paraoksanaz ve arilesteraz aktiviteleri ölçüldü. Deney sonunda, ratların ağırlık artışları ve su tüketimleri metabolik sendrom ve metabolik sendrom + oleuropein gruplarında, kontrol ve oleuropein gruplarına göre yüksek bulundu. Sistolik kan basınçları kontrol grubuna göre metabolik sendrom grubunda arttı ve metabolik sendrom + oleuropein grubunda metabolik sendrom'a göre azalma saptandı. Metabolik sendrom grubunda serum glukoz, LDL-K, VLDL-K, trigliserit, ürik asit, insülin, HOMA düzeylerinin kontrol grubuna göre arttığı, paraoksanaz ve arilesteraz aktivitelerinin azaldığı saptandı. Metabolik sendrom + oleuropein grubunda ise serum parametrelerinin metabolik sendrom grubuna göre iyileşme göstererek azaldığı, paraoksanaz ve arilesteraz aktivitelerinin ise arttığı saptandı. Sonuç olarak, metabolik sendrom oluşumuna neden olan yüksek fruktoz diyetine ek olarak oleuropein uygulamasının, serum parametrelerine olumlu katkı sağladığı, antioksidan enzim olarak bilinen serum paraoksanaz ve arilesteraz aktivitelerini arttırdığı gözlendi. Bu bulgular, metabolik sendrom oluşum sürecinde, bu dozda ve sürede oleuropein uygulamasının oksidatif strese karşı koruyucu etkilerinin olabileceğini göstermektedir. Ancak, daha ayrıntılı çalışmalar yapılarak oleuropein kullanımına bağlı tedavi yaklaşımlarının klinik kullanımı önerilebilir. Anahtar Kelimeler: metabolik sendrom, oleuropein, paraoksanaz, arilesteraz, serum

ArilesterazFruktozMetabolik sendrom+5
Tuba İrtegün
Fırat University · Institute of Health Sciences
2014
10
Master'sOpen AccessTR

Kanserli hastalarda oksidatif protein hasarı

Çalışmamızda gastrointestinal kanser tanısı almış 108 hasta (70 erkek, 38 kadın) ve sağlıklı 35 kişi (25 kadın, 10 erkek) bulunmaktadır. Hastalar üç gruba ayrılmıştır. Birinci grup mide kanseri tanısı almış (9 kadın, 31 erkek), ikinci grup kolorektal kanser tanısı almış (13 kadın, 27 erkek), üçüncü grup ise pankreas, karaciğer ve özofagus kanser tanısı almış (16 kadın, 12 erkek) hastalardan oluşmaktadır. Çalışmamızda hasta grubunun kontrol grubuna göre serum malondialdehit (MDA), nitrik oksit (NO) ve plazma nitrotirozin (NT) düzeyleri ölçülmüştür. MDA düzeyleri spektrofotometrik olarak, NO ve NT düzeyleri ise kit kullanılarak tayin edilmiştir. Ayrıca yaş, cinsiyet, kalıtsal kanser hikâyesi, sigara, alkol, egzersiz, diyet alışkanlığı, diyetsel yağ kullanımı gibi faktörlerin oksidatif stres parametreleri üzerine olan etkileri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Total hasta grubunun MDA, NO ve NT düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0.000, p=0.000, p=0.012). Total hasta grubunun oksidatif stres parametreleri arasındaki korelasyona bakılmıştır. MDA ve NO düzeyleri arasında anlamlı bir korelasyon (0.285/p=0.003), MDA ve NT düzeyleri arasında pozitif (0.120/p=0.217), NO ve NT düzeyleri arasında ise negatif anlamlı olmayan (-0.003/p=0.973) korelasyonlar bulunmuştur.Birinci hasta grubunun oksidatif stres parametreleri arasındaki korelasyona bakıldığında; MDA, NO ve NT düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmamıştır ancak NO ve NT arasında negatif anlamlı olmayan bir korelasyon bulunmuştur (-0.276/p=0.084). İkinci hasta grubunun oksidatif stres parametreleriarasındaki korelasyona bakıldığında; NO ve NT düzeyleri arasındaistatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmuştur (0.336/p=0.034). Üçüncü hasta grubunun oksidatif stres parametreleri arasındaki korelasyona bakıldığında; MDA ve NO düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmuştur (0.463/p=0.013). MDA ve NT düzeyleri arasında ise negatif ancak istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir korelasyon bulunmuştur (-0.168/p=0.394).

Kanser hastalarıMalondialdehitNitrik oksit+3
Burcu Baba
Gazi University · Institute of Health Sciences
2010
10
Master'sOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromunda nitrotirozin düzeylerinin incelenmesi

OUAS, sık sık oksijen desatürasyonu ve uyku bölünmeleri ile sonuçlanan tekrarlayan üst hava yolu tıkanmaları ile karakterize edilmektedir. OUAS hastalarındaki hipoksi-reoksijenasyon episodları, reaktif oksijen ve nitrojen türlerinin oluşumu vasıtasıyla ateroskleroza zemin hazırlamaktadır. Oksidatif stresteki artış, herhangi bir kardiyovasküler risk faktörü olmasa bile OUAS hastalarında kardiyovasküler morbidite artışına neden olabilecek endotel disfonksiyonu yapabilir. Yapılan çalışmalar, OUAS de oksidatif stres artışını desteklemektedir. Oluşan serbest radikaller mevcut nitrik oksit (NO) düzeyini de etkilemek suretiyle bu zararlı etkileri artırabilmektedir. Nitrik oksit, süperoksit radikaliyle reaksiyona girerek, hücreler için toksik, lipid ve proteinlerle reaksiyona girerek vasküler fonksiyonları bozan peroksinitrit oluşumuna neden olabilmektedir. Nitrotirozin, peroksinitritin proteinlerin tirozin kalıntısı ile reaksiyona girerek oluşturduğu bir oksidasyon ürünüdür. Çalışmamızda, OUAS hastalarında nitrotirozin ve total NO düzeylerindeki değişimleri incelemeyi amaçladık. Toplam 109 OUAS hastası ve 24 sağlıklı kontrolde yapılan ölçümlerde, istatistiksel olarak anlamlı olmasa da hasta grubunda nitrotirozin düzeylerinde artma ve total NO düzeylerinde azalma gözledik. Çalışmamızda ayrıca, yaş, cinsiyet, obezite ve sigara içimi gibi faktörlerin parametreler üzerindeki etkilerini inceledik. Vücut kitle indeksi ve sigara içiminin parametreler üzerinde olumsuz etkilerini gözlemledik. Elde ettiğimiz sonuçlara dayanarak ve proteinlerin serbest radikal hasarına daha az duyarlı olduğunu göz önüne alarak, hafif yükselmiş nitrotirozin değerlerinin OUAS hastalarında oksidatif strese bağlı protein hasarının göstergesi olabileceğini öne sürebiliriz.

Nitrik oksitNitrotirozinOksidatif stres+3
Eser Çakmak
Gazi University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Ağır sepsis ve septik şoklu hastalarda Asimetrik Dimetilarjinin (ADMA) ve nitrik oksit (NO) düzeylerinin araştırılması

Sepsis ve septik şok, cerrahi ve dahiliye yoğun bakım ünitelerinde en sık görülen ölüm nedenidir. Sepsiste inflamatuvar yanıtta rol oynayan mediyatörler çeşitli yollarla birbirleriyle etkileşirler ve vazoaktif NO'nun artışına neden olurlar. ADMA, insanda NO biyosentezinin majör inhibitörüdür. SDMA, ADMA'nın inaktif yapısal bir izomeridir ve NOS inhibisyonu yapmaz. Yüksek plazma SDMA konsantrasyonu hücre içine alımda, L-arjininin ile yarışarak dolaylı olarak NO üretimini azaltabilir. Homosistein artışının ise NO sentezinin azalmasına, akut ve kronik endotel fonksiyon bozukluğuna, aynı zamanda ADMA birikimi ve NOS inhibisyonuna yol açtığı bildirilmektedir.Çalışmamızda inflamasyon sonucu gelişen ağır sepsis ve septik şoklu hastalarda serum ADMA, SDMA ve homosistein düzeylerindeki değişim HPLC yöntemi (Eureka kit) ile nitrit-nitrat düzeylerindeki değişim Griess yöntemi ile kolorimetrik olarak ölçüldü.Sonuçlarımıza göre ağır sepsisli ve septik şoklu hasta grubunda SDMA, nitrit-nitrat ve homosistein değerleri kontrol grubuna oranla yüksek gözlendi. Bu artış SDMA ve homosisteinde her iki hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı iken (p<0,05) nitrit-nitrat değerlerinde sadece septik şoklu hasta grubunda anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Ağır sepsisli hasta grubu ile septik şoklu hasta grubu karşılaştırıldığında sadece SDMA değerleri arasında istatistiksel olarak anlam bulunmuştur (p<0,05). ADMA değerleri istatistiksel olarak karşılaştırıldığında kontrol ve gruplar arasında anlamlı fark gözlenememiştir (p>0,05).Bu parametrelerin ağır sepsis ve septik şoklu hastalarda tanıyı destekleme ve prognozu belirlemede yararlı olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: ağır sepsis, septik şok, asimetrik dimetilarjinin, simetrik dimetilarjinin, homosistein, nitrik oksit

Nitrik oksitSepsisŞok-septik
Elif Yüksel
Gazi University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova bölgesinde Bisalbuminemi

Böyleee eiektroforetlk mobllite farla yanında bisaltauminin molekül ağır lığı bakımından da farklılık gösterdiği ve bu sebepten bölgemizde saptanan bu anomalinin yeni bir albumin varyantı olabileceği söylenebilir. Bütün bu çalışmalar sonucu, Dünya ' da belirli etnik gruplara özgü olan bisalbuminin Türkiye'nin bu kesiminde İki Eti Türk'ü toplumunda ol dukça yüksek oranda bulunduğu, dominant, hetero zigot bir özellik gösterdiği ve normal albumine oranla hızlı yürüyen tip olduğu saptanarak Türkiye ' de bu konuda ilk defa geniş kapsamlı bir çalışma yapılmıştır*-5«- Araştırma sonucu iki eti Türkü topluluğunda literatürde tesbit edilen en yüksek oranlara yaklaşan yoğunlukta blsalbumln saptanmıştır, Bisalbumin yoğunluğu Tarsus Çatalköy*de % 9,6, Mersin Karaduvar ' da % 8,8 bulunmuş tur. Adana'nın Eti Türk 'ü bakımından yoğun olan İki mahallesinde ve saf Türkmen köyünde yapılan araştırma sonucu bisalbumin vakasına rastlanma mıştır. Tesbit edilen bisalbumin vakalarında yapılan HbB araştırması sonucu bisalbumin ve HbS * İn beraber görülme oranının Çatalköy'de % 33,3, Ka raduvar. da % 31,4 * e ulaştığı görülmüştür. Fakat sayısal olarak görülen bu beraberliğin İstatistiksel bir değer İfade etmemesinden, bunlar arasındaki il giden slyade ayrı ayrı iki genin bu topluluklarda çok yüksek oranda bulunmasından İleri gelen bir durum olduğu kanısına varılmıştır. Saptanan bisalbuminin firikokimyasal öncelikleri ve normal albuminle mukayesesi Jel ftltrasyon metodu İle G -200 dekstran Jell kullanarak yapılmıştır. Bu çalışma sonucu bu konuda şimdiye kadar yapılan çalışmaların ak sine İki albuminin molekül ağırlığı bakımından da farklılık gösterdiği bulunmuştur* Normal albumin yerinde görülen fraksiyonun molekül ağırlığı 69.000, an»f mal bandın İse 89. 000 bulunmuştur. Tapılan kolesterol ve total protein tayinleri sonunda bu değerlerde nor male oranla bir farklılık bulunmamıştır.

Yüksel Özdemir
Çukurova University
1977
10
Master'sOpen AccessTR

Romatoid artritte triptofan yıkımı ve immün aktivite ilişkisi

Romatoid artrit etiyolojisi tam olarak bilinmeyen, sistemik, inflamatuvar, otoimmün bir hastalık olup hafiften şiddetliye doğru seyreden farklı klinik görünüm sergilemektedir. İmmün aktivasyona ve inflamasyona bağlı olarak IFN-? ve TNF-? düzeylerindeki artış İndolamin 2,3-dioksijenaz (IDO) enzim ekspresyonunu artırırken, monosit, makrofaj ve dendritik hücrelerde neopterin sentezini de artmaktadır.Bu çalışmada ARA kriterlerine göre romatoid artrit tanısı almış 32 hasta ve 20 sağlıklı kişide HPLC ile serum triptofan ve kinürenin düzeyleri, ELISA yöntemiyle serum neopterin ve TNF-? düzeyleri ölçüldü. Triptofan yıkımının ve indolamin 2,3-dioksijenaz enzim aktivitesinin göstergesi olarak kinürenin/triptofan oranı değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, hastalık süresi ve metotreksat tedavisinin ölçülen parametreler üzerine etkisi incelendi.Serum triptofan, kinürenin, neopterin ve TNF- ? düzeyleri bakımından hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05). Romatoid artritli hastalarda sağlıklı kontrollere kıyasla CRP, ESR ve RF düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.001) IDO aktivitesi hastalarda yüksek olmakla birlikte, istatistiksel olarak anlamlı düzeye ulaşmadı (p>0.05). Romatoid artritli hastalarda yaşla birlikte neopterin (r=0.401, p<0.04) ve IDO aktivitesinde artış gözlendi (r=0.435, p<0.02). Hastalık süresi 5 yılın altında olan hastalara kıyasla, 5 yılın üzerinde hastalık süresine sahip hastalarda neopterin düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.05), bu hastalarda neopterin düzeyleri kinürenin (r=0.537, p<0.02) ve ESR (r=0.495, p<0.03) ile anlamlı pozitif korelasyon gösterdi.Metotreksat tedavisi alan ve almayan hastalar arasında değerlendirilen parametrelerin düzeyleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmazken, metotreksat tedavisi uygulanan grupta neopterin düzeyleri kinürenin düzeyleri (r=0.511, p<0.03) ve IDO aktivitesiyle (r=0.505, p<0.04) anlamlı pozitif korelasyon gösterdi.Anahtar Kelimeler : İndolamin 2,3-Dioksijenaz (IDO), İmmün Sistem, Romatoid Artrit, Neopterin, Tümör Nekrozis Faktör ? Alfa (TNF-?).

Artrit-romatoidNeopterineTriptofan+1
Güray Mete
Gazi University · Institute of Health Sciences
2009
10
Master'sOpen AccessTR

The effects of rosiglitazone or metformin treatment on leptin, total antioxidant capacity, superoxide dismutase, paraoxonase and lipid peroxidation ınvestigation in patients with Type 2 Diabetes Mellitus

Çalışmamızda yeni tanı almış Tip 2 diyabetli 50 hasta ve sağlıklı 30 birey bulunmaktadır. Hastalar iki gruba ayrılarak Rosiglitazon veya Metformin ile 3 aylık tedavi uygulanmıştır. Tedavi öncesinde ve tedavi sonrasında katalaz, süperoksit dismutaz (SOD), total antioksidan kapasite (TAC), malondialdehit (MDA), 8- hidroksi-2'- deoksiguanozin (8-OHdG), paraoksonaz ve leptin düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca yaş, soygeçmiş hikayesi, sigara içme durumu ve egzersiz gibi faktörlerin oksidatif stres parametreleri ve leptin üzerine olan etkileri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Tedavi öncesinde total hasta grubunun SOD aktiviteleri ve TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken ( sırasıyla, p= 0.005, p= 0.010); MDA düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p= 0.024). Total hasta grubunun tedavi öncesi katalaz, 8-OHdG ve paraoksonaz değerleri kontrol grubuna göre anlamlı bir farklılık göstermemiştir.Tedavi öncesinde Rosiglitazon grubunun TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken (p=0.015), MDA düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p= 0.019). 3 aylık tedavi sonrasında TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.027). Tedavi öncesi MDA ve 8-OHdG düzeylerinde tedavi sonrasında anlamlı derecede azalmalar olmuştur (sırasıyla, p=0.008, p=0.000).Tedavi öncesinde Metformin grubunun SOD aktiviteleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.000). Tedavi sonrasında TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken (p=0.000), SOD aktivitesi anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.001). Tedavi öncesi TAC düzeyleri ve SOD aktivitelerinde tedavi sonrasında anlamlı derecede artışlar gözlenmiştir (sırasıyla, p=0.000, p=0.029).Her iki tedavi grubunda tedavi sonrasında tedavi öncesine göre azalmış açlık kan şekeri ve HbA1c düzeyleri gözlenirken, metformin grubunda total kolesterol, LDL- kolesterol ve trigliserid düzeylerinde anlamlı derecede düşüşler bulunmuştur (sırasıyla, p=0.017, p=0.004, p=0.020).Rosiglitazon grubunda tedavi öncesinde katalaz ile 8-OHdG değerleri (p=0.003), tedavi sonrasında TAC ile SOD (p=0.020) değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Metformin grubunda tedavi öncesinde TAC ile SOD değerleri (p=0.005), tedavi sonrasında Katalaz ile TAC (p=0.006) değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Kontrol grubunda katalaz ile 8-OHdG değerleri ve katalaz ile MDA değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur (sırasıyla, p=0.013, p=0.016).Çalışmamızda yeni tanı almış Tip 2 diyabetli 50 hasta ve sağlıklı 30 birey bulunmaktadır. Hastalar iki gruba ayrılarak Rosiglitazon veya Metformin ile 3 aylık tedavi uygulanmıştır. Tedavi öncesinde ve tedavi sonrasında katalaz, süperoksit dismutaz (SOD), total antioksidan kapasite (TAC), malondialdehit (MDA), 8- hidroksi-2'- deoksiguanozin (8-OHdG), paraoksonaz ve leptin düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca yaş, soygeçmiş hikayesi, sigara içme durumu ve egzersiz gibi faktörlerin oksidatif stres parametreleri ve leptin üzerine olan etkileri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Tedavi öncesinde total hasta grubunun SOD aktiviteleri ve TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken ( sırasıyla, p= 0.005, p= 0.010); MDA düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p= 0.024). Total hasta grubunun tedavi öncesi katalaz, 8-OHdG ve paraoksonaz değerleri kontrol grubuna göre anlamlı bir farklılık göstermemiştir.Tedavi öncesinde Rosiglitazon grubunun TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken (p=0.015), MDA düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p= 0.019). 3 aylık tedavi sonrasında TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.027). Tedavi öncesi MDA ve 8-OHdG düzeylerinde tedavi sonrasında anlamlı derecede azalmalar olmuştur (sırasıyla, p=0.008, p=0.000).Tedavi öncesinde Metformin grubunun SOD aktiviteleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.000). Tedavi sonrasında TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken (p=0.000), SOD aktivitesi anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.001). Tedavi öncesi TAC düzeyleri ve SOD aktivitelerinde tedavi sonrasında anlamlı derecede artışlar gözlenmiştir (sırasıyla, p=0.000, p=0.029).Her iki tedavi grubunda tedavi sonrasında tedavi öncesine göre azalmış açlık kan şekeri ve HbA1c düzeyleri gözlenirken, metformin grubunda total kolesterol, LDL- kolesterol ve trigliserid düzeylerinde anlamlı derecede düşüşler bulunmuştur (sırasıyla, p=0.017, p=0.004, p=0.020).Rosiglitazon grubunda tedavi öncesinde katalaz ile 8-OHdG değerleri (p=0.003), tedavi sonrasında TAC ile SOD (p=0.020) değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Metformin grubunda tedavi öncesinde TAC ile SOD değerleri (p=0.005), tedavi sonrasında Katalaz ile TAC (p=0.006) değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Kontrol grubunda katalaz ile 8-OHdG değerleri ve katalaz ile MDA değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur (sırasıyla, p=0.013, p=0.016).Çalışmamızda yeni tanı almış Tip 2 diyabetli 50 hasta ve sağlıklı 30 birey bulunmaktadır. Hastalar iki gruba ayrılarak Rosiglitazon veya Metformin ile 3 aylık tedavi uygulanmıştır. Tedavi öncesinde ve tedavi sonrasında katalaz, süperoksit dismutaz (SOD), total antioksidan kapasite (TAC), malondialdehit (MDA), 8- hidroksi-2'- deoksiguanozin (8-OHdG), paraoksonaz ve leptin düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca yaş, soygeçmiş hikayesi, sigara içme durumu ve egzersiz gibi faktörlerin oksidatif stres parametreleri ve leptin üzerine olan etkileri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Tedavi öncesinde total hasta grubunun SOD aktiviteleri ve TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken ( sırasıyla, p= 0.005, p= 0.010); MDA düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p= 0.024). Total hasta grubunun tedavi öncesi katalaz, 8-OHdG ve paraoksonaz değerleri kontrol grubuna göre anlamlı bir farklılık göstermemiştir.Tedavi öncesinde Rosiglitazon grubunun TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken (p=0.015), MDA düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p= 0.019). 3 aylık tedavi sonrasında TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.027). Tedavi öncesi MDA ve 8-OHdG düzeylerinde tedavi sonrasında anlamlı derecede azalmalar olmuştur (sırasıyla, p=0.008, p=0.000).Tedavi öncesinde Metformin grubunun SOD aktiviteleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.000). Tedavi sonrasında TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken (p=0.000), SOD aktivitesi anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.001). Tedavi öncesi TAC düzeyleri ve SOD aktivitelerinde tedavi sonrasında anlamlı derecede artışlar gözlenmiştir (sırasıyla, p=0.000, p=0.029).Her iki tedavi grubunda tedavi sonrasında tedavi öncesine göre azalmış açlık kan şekeri ve HbA1c düzeyleri gözlenirken, metformin grubunda total kolesterol, LDL- kolesterol ve trigliserid düzeylerinde anlamlı derecede düşüşler bulunmuştur (sırasıyla, p=0.017, p=0.004, p=0.020).Rosiglitazon grubunda tedavi öncesinde katalaz ile 8-OHdG değerleri (p=0.003), tedavi sonrasında TAC ile SOD (p=0.020) değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Metformin grubunda tedavi öncesinde TAC ile SOD değerleri (p=0.005), tedavi sonrasında Katalaz ile TAC (p=0.006) değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Kontrol grubunda katalaz ile 8-OHdG değerleri ve katalaz ile MDA değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur (sırasıyla, p=0.013, p=0.016).

Şura Esra Altınkaynak
Gazi University · Institute of Health Sciences
2009
10
Master'sOpen AccessTR

Aterosklerotik olgularda Okside-LDL'nin homosistein tiyolaktonaz enzim aktivitesiyle ilişkisi

Ateroskleoz ve aterosklerozla ilişkili miyokardiyal infarktüs, felç ve periferal vasküler hastalıklar gibi komplikasyonlar ölüme sebep olabilen patolojik durumlardır. Günümüzde ateroskleroz gelişiminde rol oynayan birçok faktör tanımlanmış ve hastalığın gelişimini önleyici veya tedavisinde yardımcı olabilecek çeşitli moleküller üzerinde çalışmalar devam etmektedir. Ox-LDL ateroskleroz patojenezi ve ilerlemesinde temel rolü olan bir moleküldür. Bunun yanısıra artmış plazma homosistein düzeyleri de ox-LDL gibi ateroskleroz gelişiminde rol oynayan bir risk faktörüdür. HDL ile ilişkili PON1 enzimi LDL'leri oksidatif modifikasyona karşı koruyarak, hcy-tiyolaktonaz ise homosisteinin toksik etkilerini azaltarak aterosklerozda koruyucu rol oynamaktadır.Bu çalışmada anjina pektoris öntanısı ile koroner anjiyografi yapılmasına karar verilmiş 36 hasta ve kontrol grubunu oluşturan koroner anjiografisi yapılmış 12 bireyde ox-LDL, PON ve hcy-tiyolaktonaz enzim aktiviteleri ölçülerek değerlendirildi. Koroner aterosklerozun (KAH) şiddeti ?Gensini Skorlaması? ile tayin edildi. Koroner aterosklerozun derecesi, cinsiyet, hiperlipidemi, diyabet ve sigara kullanımına bağlı olarak ölçülen parametreler değerlendirildi.Çalışmamızda ox-LDL düzeyleri hasta grubunda kontrollere kıyasla anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.031), hcy-tiyolaktonaz enzim aktivitesi anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.041). serum paraoksonaz aktivitesi bakımından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi. Yaşla birlikte hcy-tiyolaktonaz enzim aktivitesinin azaldığı gözlendi (r=-0.410, p<0.007). Serum hcy-tiyolaktonaz aktivitesi hem hasta hem de kontrol grubunda (r=0.603, p<0.05) serum paraoksonaz aktivitesiyle pozitif korelasyon gösterdi. Koroner aterosklerozun derecesine, cinsiyet, diyabet ve sigara kullanımına bağlı olarak ölçülen parametreler yönünden istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gözlenmedi. Kontrol grubunda hiperlipidemik hastalar ve hiperlipidemik olmayan hastalar arasında paraoksonaz enzim aktivitesi bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark gözlendi (p<0.03).Çalışmamızın sonucunda elde ettiğimiz veriler; aterosklerotik süreçte ox-LDL'nin düzeylerinin arttığını, aterosklerozu önlemede koruyucu rol oynayan hcy-tiyolaktonaz enzim aktivitesinin azaldığını göstermektedir. Çalışmamızın Ox-LDL, hcy-tiyolaktonaz enzimi ve lipid düzeyleri arasında gözlenen ilişkiyi aydınlatmaya yönelik çalışmalara ışık tutacağı kanısındayız.

Aylin Altınay
Gazi University · Institute of Health Sciences
2009
10
DoctorateOpen AccessTR

Diabetik ratların kalp doku DNA hasarında tiroid hormonlarının olası rolü

Diabetes Mellitus'da gözlenen oksidatif stres, diyabete bağlı gelişen vasküler komplikasyonların patojenezinde önemli rol oynayabilmektedir. ROS üretimi diyabetik hastalarda, özellikle kötü glisemik kontrolü olanlarda artar ve DNA'nın yapısında hasara yol açabilir. 8-OHdG, DNA'da pürin artıklarının ROS ile indüklenen değişiklikleridir, oksidatif DNA hasarının ve oksidatif stresin gösterilmesinde önemli ve hassas bir belirleyicidir.Tiroid hormonları ile insülin arasında sinerjizm olduğu düşünülmektedir. Diyabette, tiroid hormonlarının karbonhidrat metabolizmasındaki bazı anahtar enzim aktivitelerinde değişikliklere neden olduğu gösterilmiştir. Diyabetik rat dokularında yapılan çalışmalarda, tiroid hormonlarının, insülinin bazı etkilerine aracılık edebileceği bildirilmiştir. Tiroid disfonksiyonunun oksidatif stresi artırıcı etkisi olabilmektedir.Bu çalışmada, diyabetik ratların kalp doku DNA hasarında, tiroid hormonlarının olası rolünü tespit etmeyi amaçladık. Bu nedenle, farklı grupların kalp dokularında, DNA hasarının bir göstergesi olan 8-OHdG düzeyini belirlemek için, HPLC-ECD yöntemini kullanmayı planladık.Gruplar; kontrol grubu, diyabet grubu, diyabet + insülin grubu, hipotiroidi grubu, hipotiroidi + diyabet grubu, hipotiroidi + diyabet + insülin grubu, hipotiroidi + diyabet + insülin + t4 (5µg/kg) grubu, hipotiroidi + diyabet + insülin + t4 (2,5µg/kg) grubu şeklinde belirlendi.Çalışmamızda rat kalp dokusunda, diyabet grubu ortalama 8-OHdG değeri, kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek, diyabet + insülin grubu değeri, diyabet grubuna göre düşük ve kontrol grubu seviyesinde bulundu. Hipotiroidi grubunda, kontrol grubuna ve diyabet göre belirgin olarak yüksekti.Hipotiroidi + diyabet grubu, insülin verilerek tedavi edildiği zaman oksidatif hasarın düzelmediği görüldü. Yüksek dozda T4 kullanılan grupta 8-OHdG, değeri kontrol grubuna göre belirgin yüksekti, düşük dozda T4 verilen grupta, kontrol grubuyla karşılaştırmada anlamlı fark elde edilmedi. Yüksek doz T4 kullanılan grupla, düşük doz T4 kullanılan grup birbirleriyle karşılaştırıldığında ise yüksek doz grubunun daha yüksek 8-OHdG düzeyine sahip olduğu görüldü.Sonuçlar, diyabette ve hipotiroidide oksidatif strese bağlı DNA'da hasar geliştiğini, diyabetik grupta tek başına insülinin etkili olduğunu, ancak diyabet ve hipotiroidi birlikteyken tek başına insülin tedavisinin etkili olmadığını ve fizyolojik dozda tiroid hormonuna ihtiyaç duyulduğunu düşündürmektedir. Tüm bu bulgular; diyabette hipotiroidi varlığında, tiroid hormonu olmaksızın, insülinin DNA hasarı üzerindeki düzeltici etkisini gösteremeyebileceğini ve insülinin bazı etkilerine büyük bir olasılıkla tiroid hormonlarının aracılık edebileceğini düşündürmektedir.

Diabetes mellitusHipotiroidizmOksidatif stres
Cesur Aylin
Gazi University · Institute of Health Sciences
2009
10
Master'sOpen AccessTR

Behçet hastalığıda endotel fonksiyonları ve homosistein ilişkisi

2. ABSTRACT Behcet's disease, initially described by Hulusi Behcet in 1937, is a chronic, multisystem disorder characterized by recurrent oral and genital ulceration, skin lesions and uveitis. It involves a variety of organs including joints, the gastrointestinal tract, the central nervous system, and the vascular system. The etiologic mechanisms underlying vascular disease in Behcet's syndrome are not well understood. The disease affects individuals of all ages, especially between ages of 20 to 30 years, and both genders. Young age and male gender are associated with more severe disease. The prevalence is higher in Turkey, the Middle East, and Japan than in other countries and the disease is less common in northern Europe and the United State. In our study we use 40 patient with Behcet's Disease and as control group we selected 20 person who has not a serious enfection and cronic disease. In this group 29 unit was active (3 3, 21 ±9,52 age) and the others were inactive (38,73±15,21 age). When we investigate the relation of gender with Behcet's disease we found that, mail gender has a signaficant advantage the patient with active Behcet's disesae than inactive Behcet's disease and control group (P<0,01). Time of illness at the active Behcet's disease was 4,884,88±1,21 years. On the other hand at the inactive Behcet's disesae the year was signaficantly higher 1 1,87±3,12 years (P<0,001). Generally, the patient with the active Behcet's disease has significantly higher homocystein, NO, vitamin B12, folic acid and PAI levels than inactive andcontrol group. But there is no meaningful difference between inactive group and control groups. We observed that, only the plasma ICAM-1 level is significantly higher at two group than control group (P<0,05). But we could not observe a meaningful difference between patient with active and inactive Behcet's disease (P>0,05). As a result; in our study we determined homocysteine, NO, vitamin B12, folic asid and PAİ levels are meaningful higher at active Behcet's disease group than inactive Behcet's disease group and the control group. Therefore we think that, those parameters will be useful at the prognose and diagnose of Behcet's disease but there must be more case number to enter the routine studies. Key words : Behcet's Disease, Endothelial Functions, Homocysteine

Muammer Bahşi
Fırat University · Institute of Health Sciences
2005
00
DoctorateOpen AccessTR

Streptozotocin ile diyabet oluşturulan ratlarda eksojen kaynaklı L-argininin; arginaz, paraoksonaz, nitrik oksit ve antioksidan enzim düzeylerine etkisi

ÖZETSTREPTOZOTOC N LE D YABET OLUŞTURULAN RATLARDAEKSOJEN KAYNAKLI L-ARG N N N; ARG NAZ, PARAOKSONAZ,N TR K OKS T VE ANT OKS DAN ENZ M DÜZEYLER NE ETK SBülent TAŞDEM RDiabetes mellitus insülin sekresyonunun, etkisinin veya her ikisininbozukluğu sonucu hiperglisemi ile karakterize metabolik bir gruphastalıktır. Oksidatif stres, diyabet ve diyabetin daha sonrakikomplikasyonlarının patogenezinde önemli bir rol oynar. Artan serbestradikal düzeyleri ve antioksidan savunma mekanizmalarının bozulmasıenzimlerin ve hücresel organellerin bozulmasına, lipid peroksidasyonunartmasına ve insülin direncinin gelişmesine yol açmaktadır.Çalışmanın amacı; streptozotosin ile deneysel diyabet oluşturulanratlarda intraperitoneal olarak verilen L- arginin'inin arginaz aktivitesi,nitrik oksit (NO), Malondialdehid (MDA) düzeyleri ve bazı antioksidanenzim aktivite düzeylerine etkilerini araştırmaktır.On iki haftalık 48 adet Wistar albino erkek ratlar araştırmanınmateryalini oluşturmaktadır. Ratlar; kontrol, diyabetik, diyabetik+L-argininve L-arginin olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubuna sadecefosfat-sitrat taponu (0.5 ml/rat) intraperitoneal olarak tek doz verilmiştir.Diyabet grup fosfat-sitrat tamponu (pH: 4.5) içerisinde çözdürülmüşstreptozotosinin (55mg/kg vücut ağırlığı) intraperitoneal olarak enjeksiyonuile oluşturulmuştur. Diyabet+L-arginin ve L-arginin grupları % 0.9'luk NaCliçerisinde 10 mM'lık L-argininden 0.5 ml intraperitoneal olarak tek dozhalinde enjekte edilerek oluşturulmuştur.Diyabet gruplarında plazma (5.72±0.31 nmol/ml), karaciğer(1.15±0.24 nmol/g protein) ve böbrek (1.51±0.31 nmol/g protein)Malondialdehit (MDA) düzeylerinin kontrol grubuna göre önemli derecedearttığı tespit edilmiştir (p<0.05). Plazma (3.9±0.66 nmol/ml) ve karaciğer(0.48±0.13 nmol/g protein) MDA düzeyinde diyabet+ L-arginin grubudiyabet grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı bir azalma görülmüştür(p<0.05).Eritrosit (14.54±3.47 U/g Hb), karaciğer (1.48±0.36 U/g protein) veböbrek (1.52±0.22 U/g protein) Glutatyon peroksidaz (GSH-Px), aktiviteleridiyabetik grupta kontrol grubuna (sırasıyla 19.41±3.55, 3.33±0.25,3.44±0.29) göre önemli ölçüde azalırken, diyabetik +L-arginin grubundaise diyabetik gruba göre düzelme saptanmıştır (Tablo 13, p<0.05).Eritrosit (40.72±9.82 k/g Hb), karaciğer (181±10.71 k/g protein) veböbrek (7.64±0.57 k/g protein) katalaz aktivite düzeyleri diyabetli gruptakontrol grubuna göre (sırasıyla 59.41±13.95, 209.16 ±11.93, 14.83±2.48)düşüş gösterirken, diyabetik+L-arginin gruplarında ise diyabetik grubagöre artış izlenmiştir (Tablo 14, p<0.05).Diyabetik grubun karaciğer ( 266.9 ±18.45 U/mg protein) ve böbrek(8.86±1.01 U/mg protein) dokusundaki arginaz enzim aktivite düzeylerikontrol grubuna göre (sırasıyla 159.61±11.97, 7.81±0.82) daha yüksekbulunmuştur. Karaciğer ve böbrek arginaz aktivite düzeylerinde kontrolgrubu ile diyabetik+L-arginin grubu (sırasıyla 165.6 ±14.56, 8.73±1.9)arasında fark izlenmemiştir.Plazma (34.66±3.75 µmol/L) ve böbrek (28.74±2.01 µmol/L) NOdüzeyleri diyabet grupta kontrol grubuna göre (47.2 ±7.77, 33.14±2.84)önemli derecede düşüş gösterirken, karaciğer (23.91±1.69 µmol/L)dokusunda kontrol grubuna göre diyabetik grupta (25.63±2.0) önemli artışgözlenmiştir (p<0.05).Diyabetik grubun eritrosit süperoksit dismutaz (SOD) aktivitelerinde(320.09 ±45.03 U/g Hb) kontrol gruba göre (396.73±66.95 U/g Hb)düşüş saptanmıştır (p<0.05).Plazma PON 1 aktivitesinde diyabetik grupta (57.22±13.17 U/L)kontrol grubuna göre (72.47±9.55 U/L) önemli azalma tespit edilmiştir(p<0.05).L-arginin poliaminlerin ve prolinin oluşum sürecinde rol alan ve L-ornitine metabolize olan bir amino asittir. Poliaminler hücreninbüyümesinde önemli bir mediatördür. L-prolin ise kollajen sentezi için birsubstrattır. Her iki metabolik yolun pankreatik dokunun onarılmasındaönemli bir rol oynayabileceği düşünülmektedir.Sonuç olarak; L-argininin diyabetik ratların antioksidan sistemleriüzerine düzenleyici etkisinin olduğu gözlemlenmiştir. Bununla birliktediyabete bağlı oksidatif stresin önlenmesinde veya etkisinin azaltılmasındaL-argininin faydalı olabileceği sonucuna varılmıştır.Anahtar kelimeler: Diabetes mellitus, L- arginin, antioksidant enzimler,rat, arginaz, MDA, NO.

Bülent Tasdemir
Fırat University · Institute of Health Sciences
2005
00
DoctorateOpen AccessTR

Kurşun asetat ile oksidatif stres oluşturulmuş sıçanların çeşitli dokuları üzerine bazı kükürtlü bileşiklerin antioksidatif etkisinin incelenmesi

KURŞUN ASETAT LE OKS DAT F STRES OLUŞTURULMUŞSIÇANLARIN ÇEŞ TL DOKULARI ÜZER NE BAZI KÜKÜRTLÜB LEŞ KLER N ANT OKS DAT F ETK S N N NCELENMESEmrah ÇAYLAK1. ÖZETKurşun, endüstride yaygın olarak kullanılmasından dolayı büyük bir çevresel problemoluşturmaktadır. nsan ve hayvanlar üzerine etkileriyle ilgili birçok çalışma yapılmıştır.Deneysel çalışmalarda sülfür içeren antioksidanların kurşunun zararlı etkilerine karşı yararlıolduğu gözlenmiştir.Çalışmamızda kurşun asetat ile oksidatif stres oluşturulan ratlarda sülfür içeren bazıbileşiklerin antioksidan etkilerinin araştırılması amaçlandı. Wistar-Albino cinsi erkek ratlarabeş hafta boyunca, kontrol (n=10) dışında; 2000 ppm kurşun asetat tek başına (n=10) ya dagünlük oral 100 mg/kg L-metiyonin (n=10), 800 mg/kg N-asetilsistein (n=10), 50 mg/kg L-homosistein (n=10) ve i.p. 25 mg/kg α-lipoik asit (LA) (n=8) ile birlikte verildi. Hemoglobin(Hb) düzeyi Drabkin ayıracı kullanılarak siyanomethemoglobin yöntemi ile tam kanda,süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) enzim aktiviteleri ticari kitlehemolizatta, malondialdehit (MDA) düzeyi Satoh-Yagi yöntemi ile serumda; vitamin A (Vit-A), vitamin E (Vit-E) seviyeleri HPLC'de UV dedektör ile plazmada ve total antioksidankapasitesi (TAK) düzeyleri ABTS.+ metoduyla doku homojenatında ölçüldü.Kontrol grubuna göre kurşun grubunda Hb ve plazma Vit-E seviyeleri anlamlı düşük;MDA düzeyi ise anlamlı yüksek bulundu (p<0.01). Kurşun grubuna göre kurşun-metiyonin,kurşun-LA gruplarında Hb anlamlı yüksek (p<0.05), tüm sülfürlü antioksidan verilengruplarda MDA düzeyleri anlamlı düşük (p<0.01); kurşun-LA grubunda eritrosit SOD(p<0.01) ve GSH-Px (p<0.05) düzeyleri anlamlı düşük sonuç verdi. Plazma vitamin Adüzeyleri; kurşun-metiyonin grubunda anlamlı yüksek (p<0.01) bulundu. Karaciğer TAKdüzeyleri tüm sülfürlü antioksidan verilen gruplarda anlamlı olmayan düşük iken beyindeyüksek bulundu. Böbrek TAK düzeyleri kurşun-metiyonin ve kurşun-LA gruplarında anlamlıyüksek (p<0.01) bulundu.Sonuç olarak; bu bulgular ışığında, kurşunun uyardığı oksidatif stresin sülfür içerenbileşikler tarafından azaltıldığı kanaatine varıldı.Anahtar kelimeler: Kurşun, oksidatif stres, sülfür-içeren bileşikler.

Emrah Çaylak
Fırat University · Institute of Health Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Metabolik sendromlu hastalarda paraoksonaz 1 aktiviteleri ve fenotiplerinin araştırılması

METABOLİK SENDROMLU HASTALARDA PARAOKSONAZ 1AKTİVİTELERİ VE FENOTİPLERİNİN ARAŞTIRILMASISEMRA TÜRKOĞLUÖZETMetabolik sendrom, insülin direncinin ile oluşan metabolikdüzensizliklerin bir grubudur. Metabolik sendromun yaygınlığı gün geçtikçeartmaktadır ve bazı araştırmalara göre son 5 yılda %100 oranında artmıştır.Dislipidemi, abdominal obezite, yüksek kan basıncı, prediyabet ve serum HDLdüzeylerindeki düşüklük metabolik sendromun önemli komponentleridir. Genetik,yaşam tarzı ve çevresel faktörler de metabolik sendromun artışında önemli bir rolesahip olabilir. İnsülin rezistansına bağlı gelişen metabolik değişikliklerdenkaynaklanan oksidatif stresin metabolik sendromun komplikasyonlarınınoluşmasına katkıda bulunmaktadır.Paraoksonaz (PON1) yüksek dansiteli lipoprotein (HDL) ile ilişkiliantioksidan bir enzimdir. Düşük PON1'in, dislipidemi, diabetes mellitus, ilerlemişyaş, hipertansiyon, düşük HDL-kolesterol seviyesi ve artmış oksidatif stresleilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu tez çalışmasında metabolik sendromlu hastalarınserum Paraoksonaz (PON1) ve Arilesteraz (ARE) aktivite düzeyleri ile totalkolesterol, trigliserid, LDL, HDL, VLDL, glukoz, insülin, ürik asit, C-peptit,AST, ALT, GGT ve tam kanda Hb, Htc, PLT düzeyleri ölçülmüş ve metaboliksendrom tanı kriterleri ile serum PON1 aktivite düzeyleri arasındaki ilişkiincelenerek PON1 aktivitesinin metabolik sendromun bir parçası olup olmadığıaraştırılmıştır. Metabolik sendromlu hastalarda PON1 aktivitesi ve fenotipleri ilkkez bu çalışmada gösterilmiştir.Metabolik sendromlu hastalarda serum PON1 aktivitesi metaboliksendromlu olmayan bireylerdeki serum PON 1 aktivitesine göre anlamlı olarakdaha düşük (p<0.05), HDL hariç lipid düzeyleri anlamlı olarak daha yüksekbulunmuştur (p<0.05). MES'li hastaların serum glukoz, total kolesterol, LDL,VLDL, trigliserid, GGT, ürik asit, insülin, C-peptid, VKİ, sistolik kan basıncı vebel çevresi değerleri kontrol grubuna göre yüksek, HDL-kolesterol değeri iseanlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0.05). Fenotipleri belirlemede PON1/AREaktivitelerinin kümülatif oranları belirlenerek 3 fenotipin varlığı gösterilmiştir.Sonuç olarak, bu çalışmada metabolik sendromlu hastalarda daha düşükantioksidan PON1 enzimatik aktivitesi, artmış lipid düzeyleri, HDL-kolesteroldeki azalma ve artan glukoz düzeyleri ile anlamlı bir ilişki bulunmasımetabolik sendromun erken tanı ve tedavisinde önemli yer tutabilir.Anahtar Kelimeler: Metabolik Sendrom, Paraoksonaz, Arilesteraz, Fenotip.

Semra Türkoğlu
Fırat University · Institute of Health Sciences
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanseri oluşturulan ratlarda ısırgan otunun antioksidan enzimler üzerine etkilerinin incelenmesi

MEME KANSERİ OLUŞTURULAN RATLARDA ISIRGAN OTUNUNANTİOKSİDAN ENZİMLER ÜZERİNE ETKİSİNİN İNCELENMESİMeme kanseri kadınlarda en çok görülen kanser türü olup, kanserden ölümlerinbaşlıca sebebini oluşturmaktadır. Reaktif oksijen metabolitlerinin kanser etyolojisindekirolü bilinmektedir. Antioksidan etkiye sahip olan ısırgan otunun bazı kanserlerintedavisinde etkisinin olabileceğine dair çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada; memekanseri oluşturulan ratlarda ısırgan otunun antioksidan enzimler, total antioksidandurum (TAS), Zn ve Cu üzerine etkilerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır.Çalışmada ratlar 4 gruba ayrıldı: standart rat yemi ile beslenen kontrol grubu(grup1, n=15), standart rat yemine ek olarak MNU uygulanan grup (grup 2, n=13 MNU50 mg/kg dozunda intraperitoneal olarak tek doz halinde uygulandı), MNU uygulanan+ ısırganotu verilen grup (grup3, n=15) ve ısırgan otu verilen grup (grup 4, n=15).Beşbuçuk ayın sonunda ratlar dekapite edilerek, çalışma materyali alındı.Çalışmamıza göre serum MDA düzeylerinde grup 2'de grup 1 ve grup 4'e göreanlamlı yükseklik tespit edilmiştir (p<0.05, p<0.01). Eritrosit SOD aktivitesi grup 3'tediğer gruplara göre anlamlı bir azalma (p<0.0001) gösterirken, eritrosit katalazdüzeyleri grup 4'te grup 2 ve grup 3'e göre yüksek olarak tespit edilmiştir (p<0.05,p<0.01). Eritrosit GSH-Px düzeylerinde gruplar arası anlamlı farklılık bulunmamıştır.Plazma TAS düzeyleri grup 2'de grup 1 ve grup 4'e göre düşük bulunmuştur (p< 0.05).Serum Zn düzeyleri grup 2'de grup 3'e göre yüksek (p<0.05), Cu düzeyi ise grup4'te grup 1, grup 2 ve grup 3'e göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur (sırasıylap<0.05, p<0.005, p<0.0001). Cu/Zn oranı Grup 4'te grup 2 ve grup 3'e göre anlamlıolarak düşük bulunmuştur (p<0.05, p<0.01). Palpasyonla tümör varlığı grup 2'de%46.15, grup 3'te %13.33 olarak tespit edilmiştir.Sonuç olarak ısırgan otunun; meme kanserinde lipid peroksidasyonunu azalttığıve total antioksidan durumu arttırdığı görülmüştür. Isırgan otunun antioksidanenzimlerden katalaz enzimini belirgin olarak, diğer enzimleri ise hafif derecedearttırdığı tespit edilmiştir. Ayrıca ısırgan otunun meme kanserinin başlayış veilerleyişini çeşitli mekanizmalarla geriletebileceği düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: Meme Kanseri, Antioksidan Enzimler, Isırganotu, MNU

Selda Telo
Fırat University
2006
00
DoctorateOpen AccessTR

Kronik hiperhomosisteinemi oluşturulan ratlarda alfa-lipoik asidin plazma ve çeşitli dokularda oksidan antioksidan sistem üzerine etkilerinin araştırılması

KRON K H PERHOMOS STE NEM OLUŞTURULAN RATLARDAALFA-L PO K AS D N PLAZMA ve ÇEŞ TL DOKULARDA OKS DANANT OKS DAN S STEM ÜZER NE ETK LER N N ARAŞTIRILMASIFunda GÜLCÜ BULMUŞÖZETPlazma homosistein düzeylerinin yüksekliği, serbest radikal üretimi veçeşitli mekanizmalar yoluyla vasküler ve kardiovasküler hastalıklar için önemlibir risk faktörüdür. Aksine, α-lipoik asit ise özellikle oksidatif stres ile ilişkilibirçok hastalıkta kullanılma potansiyeline sahip güçlü, terapotik birantioksidandır. Bu çalışmada, kronik hiperhomosisteinemi oluşturulan ratlardahomosisteinin oksidan-antioksidan sistemler üzerindeki etkilerinin ve α-lipoikasidin bu etkiler üzerinde ne şekilde değişiklikler yapacağının araştırılmasıamaçlanmıştır.Çalışmada 200-250 gr. ağırlığında toplam 45 adet Wistar albino cinsi erkekrat kullanılarak 3 grup oluşturuldu. Grup 1 (n=15, kontrol grubu; 6 hafta i.p. 1ml/kg serum fizyolojik uygulandı); Grup 2 (n=15, hHcy grubu; 6 hafta i.p. 1ml/kg serum fizyolojik uygulanmasına ilaveten içme sularına 1 g/kg/gün dozda L-metiyonin katılarak kronik hiperhomosisteinemi oluşturuldu); Grup 3 (n=15,hHcy+LA grubu; 6 hafta içme sularına 1 g/kg/gün dozda L-metiyonine ilaveten100 mg/kg/gün dozda α-LA i.p. olarak uygulandı). Altı hafta sonunda ratlardekapite edilerek biyokimyasal parametreler için kan örnekleri, karaciğer, böbrek,kalp, beyin doku örnekleri ile histopatolojik inceleme için aort örnekleri alındı.Deneysel olarak kronik hiperhomosisteinemi oluşturulan ratlarda lipoik asituygulanmasının plazma Hcy düzeylerini önemli şekilde azalttığı ve hHcyoluşumunu engellediği görüldü. Lipid peroksidasyonun göstergesi olarak plazmave doku MDA düzeyleri Grup 2'de Grup 1'e göre anlamlı şekilde yüksekbulunurken, lipoik asit uygulanmasının MDA düzeylerinde önemli düşüşe yolaçtığı görüldü. Hiperhomosisteinemi eritrosit, karaciğer ve böbrek dokularındaGSH-Px ve CAT aktivitelerinde anlamlı azalmaya yol açarken; kalp ve beyindeböyle bir azalma görülmedi. Diğer taraftan, hiperhomosisteineminin eritrosit vedoku SOD aktiviteleri üzerine anlamlı bir etkisi bulunmadı. Lipoik asidin iseeritrosit SOD aktivitesi hariç, eritrosit ve dokularda SOD, CAT ve GSH-Pxaktiviteleri ile eritrosit GSH düzeylerinde anlamlı şekilde artışa yol açtığı görüldü.Hiperhomosisteineminin lipid parametrelerinin (kolesterol, LDL, VLDL,trigliserid) düzeylerini artırdığı; lipoik asidin ise, homosisteinin bu olumsuzetkisini önlediği ortaya konulmuştur. Ayrıca hHcy'nin aortta dejeneratif vaskülerbozukluklara neden olup, lipoik asidin ise bu damar değişikliklerini önlediğigörülmüştür.Sonuç olarak lipoik asidin lipid peroksidasyonunu azalttığı, antioksidanaktiviteyi artırdığı, lipid profilini düzelttiği; ayrıca hiperhomosisteinemi vebundan kaynaklanan damar lezyonlarını önleyerek vazoprotektif etki gösterdiğiortaya konulmuştur. Lipoik asidin bütün bu yararlı etkileri göz önüne alındığında,kardiovasküler hastalıklarda suplementasyon için önemli bir potansiyele sahipolduğu düşünülebilir.Anahtar Kelimeler: Hiperhomosisteinemi, α-lipoik asit, L-metiyonin,oksidan-antioksidan sistemler.

Funda Gülcü Bulmuş
Fırat University · Institute of Health Sciences
2006
00
DoctorateOpen AccessTR

Tip 2 diyabetli hastalarda paraoksonaz 1 L/M 55 ve Q/R 192 polimorfizmlerinin paraoksonaz 1 ve antioksidan enzim aktiviteleri ile lipid düzeyleri üzerine etkileri

Paraoksonaz 1 (PON 1), HDL üzerinde yer alan ve antioksidan özellikleri nedeni ile LDL'leri oksidasyona karşı koruyucu fonksiyonu olan bir enzimdir. Enzimin; PON 1 geninin kodlayan bölgesinde 55. konumdaki lösinin metiyonin ile (L/M 55) ve 192. konumdaki glutaminin arjinin ile (Q/R 192) yer değiştirmesi sonucu oluşan iki polimorfizm mevcuttur. L/M 55 ve Q/R 192; polimorfizmleri PON 1 enziminin paraoksonaz aktivitesi ve antioksidatif fonksiyonunda değişikliklere neden olurlar. Diyabette PON 1 enzim aktivitesin,n azalması ile diyabet komplikasyonlarının gelişmesi arasında önemli ilişkilerin olduğu bildirilmektedir.Çalışmada, 102 sağlıklı birey (57 kadın/45 erkek, kontrol) ve 200 tip 2 diyabet hastasında (115 kadın/85 erkek, DM) PON 1 L/M 55 ve Q/R 192 polimorfizmlerinin dağılımı ve bu polimorfizmlerin PON 1, SOD, CAT, GSH-Px, lipid peroksidasyonu ve lipid profili üzerine etkilerine bakıldı.PON 1; L/M 55 ve Q/R 192 genotip tayini, PZR, RFLP ve agaroz jel elektroforezi yöntemleri ile yapıldı ve genotip dağılımlarında ve allel sıklıklarında kontrol ile DM grubu arasında önemli bir farklılık görülmedi (p>0.05). Serum PON 1 paraoksonaz aktivitesi; DM grubunda kontrol grubuna göre düşük olmakla beraber bu düşüş istatistiksel olarak önemli değildir (p>0.05). Her iki grupta en yüksek paraoksonaz aktivitesi LL ve RR genotiplerinde, orta düzeyde aktivite LM ve QR genotiplerinde, en düşük değerler QQ ve MM genotiplerinde görüldü.DM grubunda kontrol grubuna göre eritrosit CAT aktivitesi (p<0.05) ve GSH-Px aktivitesi (p<0.01) düşük bulunurken eritrosit SOD aktivitelerindeki düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05), Lipid peroksidasyonunun göstergesi olan MDA, DM grubunda anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.001).İki grup arasında HDL-kolesterol düzeylerinde önemli bir fark görülmezken, LDL-kolesterol, kolesterol ve trigliserid düzeyleri; DM grubunda anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.001). Kontrol grubunda R ve M allel varlığı; DM grubunda ise Q ve M allel varlığı daha yüksek aterojenik lipid profiline eşlik etmiştir.Sonuç olarak, PON 1 L/M 55 ve Q/R 192 polimorfizmlerinin paraoksonaz aktivitesinde önemli değişikliklere neden olduğu bulunmuş fakat bu polimorfizmlerin tip 2 diyabet gelişme riski ve diyabette görülen oksidan-antioksidan sistemindeki değişiklikler üzerine doğrudan bir etkisi bulunmamıştır. PON 1 enziminin tip 2 diyabet üzerine etkisinin daha iyi aydınlatılabilmesi için kodlayan bölgedeki bu polimorfizmlere ek olarak enzimin aktivitesi ve antioksidan fonksiyonunda rolleri olduğu bildirilen promotör bölgesindeki 5 polimorfizmin, ayrıca antioksidan fonksiyona sahip aynı ailenin diğer üyeleri olan PON 2 ve PON 3 enzimlerinin birlikte incelenmesinin de yararlı olacağı düşünülmektedir.

Antioksidan enzimlerDiabetes mellitus-tip 2Lipidler+1
Muhittin Önderci
Fırat University · Institute of Health Sciences
2007
00
DoctorateOpen AccessTR

Elazığ ilinde beta talasemi taşıyıcılığı ve mutasyonların saptanması

Talasemi; yaşamın erken evrelerinde şiddetli anemiye yol açan, bir veya daha fazla globin zincirinin azalması ile karakterize bir grup kalıtsal hastalıktır. ß-Talasemiler azalmış ya da bozuk gen ekspresyonuna yol açan mutasyonların sebep olduğu konjenital anemilerdir. Dünya üzerinde yaklaşık 250 milyon taşıyıcı ile ß-Talasemi morbidite ve mortalitesinin başlıca genetik sebebidir. Bu çalışmada; Elazığ'da rasgele seçilen 1500 vatandaştan alınan kan örneklerinin hemogramına bakıldı. 76 vakada MCV ve Hb değerleri düşük bulundu. Bu vakalarda HPLC ile HbA2, HbF düzeylerine bakıldı. HbA2 düzeyleri % 3,5 üzerindeki 9 vaka tanı alarak mutasyonların tespitine tabi tutuldu. Mutasyonların moleküler tanısında ß-globin assay yöntemi uygulandı. Talasemi mutasyonlarını tiplendirilmesinde PCR ve ß-globin strip yöntemi kullanılmıştır. % 55,5 ile Elazığ bölgesinde görülen en sık mutasyonun IVSI?110 olduğu tespit edilmiştir. Bunu azalan oranlarda IVS2?1(%11.1) , CD 39 (%11.1), FSC?5 (%11.1), -30T (%11.1) 'in izlediği saptanmıştır. Elazığ bölgesinde ß-Talasemi mutasyon tipi saptanmış ve sıklığı % 0,6 tespit edilmiştir. Bu oran bölgenin talasemi açısından çok riskli olmadığını göstermiştir. Anahtar kelimeler: ß-talasemi, ß-globin strip assay, Prenatal Tanı

Ahmet Murat Mamur
Fırat University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Soya fasülyesi ve jackbean üreazlarının kısmen saflaştırılması ve özellikleri

Ferit Gürsu
Fırat University · Institute of Health Sciences
1989
00
Master'sOpen AccessTR

Guatrılı hastalarda serum üre, kreatin, ürik asit ve eritrosit arginaz düzeyleri üzerine araştırmalar

İhsan Halifeoğlu
Fırat University · Institute of Health Sciences
1989
00
DoctorateOpen AccessTR

Moniezia benedeni arginazının özellikleri

-87- ÖZET Moniezia benedeni sığırlann ince bağırsaklarında yaşayan kaşeksiye ve ekonomik kayıplara sebep olan bir parazittir. Bu çalışma ile Moniezia benedeni argi nazının laboratu varımızda biyokimyasal tüm özellikleri optimize edilmiştir. M.benedeni arginazının aktivasyonu için preinkübasyon ve MnCl2 gereklidir. L-amino asitlerden Ornitin ve Lizin, enzim akti vitesini inhibe etmektedir. L-Lizin ve L-Ornitin'nin neden olduklan inhibisyon kompetetif tiptedir. EDT A,p-CMB A,NEM,Meti 1 en ma vi si "ni n varl ı ğı nda Moni ezi a benedeni'nin arginaz aktivitesinin önemli ölçüde düşürdüğü gözlenmiştir. Argininin yıkımından sorumlu olan arginaz hücre çekirdeğine bağlı olup en yüksek aktiviteyi pH 9.5'da göstermektedir. Değişik ışık koşul lan nda metilen mavisinin arginaz akti vitesi üzerine olan etkileri ortaya koyul muştur.Vi ne MnCl2,metilen mavisi ve ışığın Moniezia benedeni arginazının fotoinaktivasy onuna olan etkileri saptanmıştır. Bu çalışmada aynca Moniezia benedeni arginazının distile Su,£ 0.9 NaCl ve £20 NaCl gibi farklı fizyolojik koşullarda parazit'de atılan üre,tutulan üre,toplam üre,atılan amonyak/tutulan amonyak arginaz ve protein değerleri saptanmıştır. M.benedeni arginazının L-Arginine karşı olan Km'i 12.5 mM"dır.Buda parazitin üreotelik tipte düşük Km'li bir argi naza sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız M.benedeni arginazının biyokimyasal özelliklerini göstermekdir.

ArjinazBiyokimyaMoniezia benedeni+1
Necmi Özdemir
Fırat University · Institute of Health Sciences
1990
00
Master'sOpen AccessTR

Ağır obstrüktif uyku apneli hastalarda oksidatif stres-inflamasyon ilişkisinin incelenmesi

Obstrüktif uyku apnea sendromu (OUAS) uyku sırasında tekrarlayan biçimde üst solunum yolunun kısmen ya da tamamen tıkanmasıyla karakterize bir durumdur. Obstrüksiyon genellikle üst solunum yolunda meydana gelir ve kan oksijenasyonunda azalmaya ve uyku döngüsünde bölünmelere neden olabilir.OUAS'li hastalarda etiyolojisi henüz kesin olarak bilinmemesine karşın yoğun yerel ve sistemik inflamasyon varlığı gösterilmiştir. OUAS'de üst solunum yolu inflamasyonu hava yolu tıkanmasında önemli rol oynar. Buna karşın sistemik inflamasyon kardiyovasküler morbiditeyi etkiler. Sistemik inflamasyonda bilinen C reaktif protein (CRP), leptin, TNF-?, interlökin-6 gibi güçlü proinflamatuvar belirteçlerin varlığı artmış olarak gösterilmiştir. Bunlar OUAS'de gözlenen kardiyovasküler komplikasyonların oluşmasına neden olurlar. OUAS'de kardiyovasküler hastalık gelişimi konusunda diğer çalışılan bir konu ise tekrarlayan kesintili hipoksiye bağlı artmış oksidatif stres ve oksijen serbest radikalleridir.Çalışmamızda 65 ağır OUAS'li hasta (47 erkek, 18 kadın) ve 27 sağlıklı kontrolde (18 erkek, 9 kadın) serum malondialdehit (MDA) ve c-reaktif protein (CRP) düzeyleri ve eritrosit sedimentasyon hızı (ESH) incelendi. Ortalama MDA ve CRP düzeyleri ve ESH hastalarda, sırası ile, 2.83 (1.12) ?mol/L, 7.49 (10.23) mg/L ve 13.75 (12.07) mm/h olarak ve kontrollerde, sırası ile, 2.04 (0.65) ?mol/L, 8.08 (12.47) mg/L ve 15.72 (12.04) mm/h olarak bulunmuştur. Hasta ve kontrollerin serum MDA düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark (p<0.0001) bulunurken, CRP düzeyleri ve ESH arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark (p>0.05) bulunmamıştır. Hastalarda MDA ve hs-CRP arasında pozitif ancak istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir korelasyon gözlenmiştir (0.249/0.055). Hasta ve kontrollerde ölçülen parametreler üzerinde yaş, cinsiyet, vücut kütle indeksi, sigara içme ve alkol kullanma alışkanlığının etkileri de incelenmiştir.Çalışmamızda, ağır OUAS'li hastalarda, tekrarlayan hipoksi/reoksijenasyonun bir sonucu olarak lipid peroksidasyonu belirteci olan MDA düzeylerinde artış gözlenirken, inflamasyon belirteçlerinden hs-CRP düzeylerinde ve ESH'de herhangi bir değişiklik gözlenmemiştir. Ayrıca MDA ve hs-CRP düzeyleri arasında zayıf bir ilişki gözlenmiştir.

Fırat Gökalp
Gazi University · Institute of Health Sciences
2008
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel karaciğer iskemi/reperfüzyon modelinde tiyoredoksin ve l-name'in karaciğer hasarı üzerine etkilerinin karşılaştırılması

I/R zedelenmesinin fizyopatolojisi tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Her geçen gün yeni moleküllerin, yeni genlerin ve çeşitli faktörlerin keşfiyle daha da karmaşık hale gelmektedir. Bu çok basamaklı hasarın mekanizması tam olarak açıklanamamıştır ancak kanıtlar hasarda anahtar rolün reaktif oksijen ürünleri tarafından oynandığına işaret etmektedirBu çalışmada kısmi karaciğer I/R oluşturulan ratlara Trx ve L-name vererek, bu maddelerin karaciğer hasarı üzerine olan etkileri incelendiTrx'in reperfüzyonda hepatik kan akımını artırdığı, L-name'in ise azalttığı görüldü. Karaciğer enzim değerleri çalışma gruplarında incelendiğinde ALT, AST, LDH, GGT, NO, MDA, HAE, P-selektin ve Endotelin-1 değerlerinin iskemi grubunda arttığı ve TRX, L-name ve TRX-L-name'in beraber verildiği gruplarda azaldığı görüldü. GPx ve SOD enzimleri ve total glutatyon (tGSH) iskemi grubunda sham grubuna göre belirgin azaldığı, Trx, L-name ve Trx-L-name verilen gruplarda arttığı izlendi. Ayrıca bu maddelerin apopitozis oranlarını da azalttığı görüldü. Korelasyon sonuçları incelendiğinde de özellikle P-selektin ve NO; ALT, LDH, ALP, GGT, P-selektin, ET-1, GPx, tGSH, SOD, MDA, HAE ve apopitoz değerleriyle korelasyon göstermektedir (p<0.05).Elde edilen sonuçlar değerlendirildiğinde rekombinant Trx uygulanmasıyla karaciğer hücre zedelenmesinin, ROS ve lipid peroksidasyon ürünlerinin oluşumunun, adezyon moleküllerinin salımının ve apopitoz oranlarının azaldığı tespit edildi. Aynı zamanda karaciğerde hücresel düzeyde antioksidan enzim ve maddelerde artış olduğu da gösterildi. NOS'un L-name ile inhibisyonu sonucu fazladan NO üretiminin engellenmesiyle de Trx benzeri etkiler oluştuğu izlendi.

AntioksidanlarAntioksidanlarNitrik oksit+2
Kadir Okhan Akın
Gazi University · Institute of Health Sciences
2008
00
DoctorateOpen AccessTR

Sığır rumen doku arginazının bazı biyokimyasal özellikleri

104 5. ÖZET Bu çalışma, sığır rumen doku arginazının bazı özelliklerinin saptanması amacı ile yapıldı. Araştırma materyalleri Elazığ Elet Tesislerine kesim için gelen sığırlardan temin edildi. Çalışma metodu olarak Tiyosemikarbazid Diasetilmonoksim Üre (TDMU) metodu kullanıldı. Sığır rumen doku arginazının, sataştırılmadan önce ve saflaştırıldıktan sonra bazı biyokimyasal özellikleri karşılaştırıldı. Arginazın, sataştırılmadan önce ve saflaştırıldıktan sonra, preinkübasyon ısısının (60°C) ve substratı L-arginine karşı olan Km'inin (4mM) değişmediği saptandı. Sataştırılmadan önce preinkübasyon süresi 10 dakika, optimal pH 9.7 iken, saflaştırıldıktan sonra preinkübasyon süresi 5 dakika, optimal pH ise 10 olarak bulundu. Yine saflaştırılmış enzim 2mM MnCI2 konsantrasyonunda en yüksek aktiviteyi verirken, saflaştırılmamış enzim 1mM MnCI2 konsantrasyonunda en yüksek aktiviteyi vermektedir. Neticede, enzimin aktivasyonu için Mn++ iyonlarının ve 60°C'de preinkübasyonun gerekli olduğu tespit edildi. Valin, lösin, izolösin, ornitin, prolin, sistein, lizin gibi L-amino asitler enzimi nonkompetetif olarak inhibe ederken, histidin ve hidroksiprolinin enzim aktivitesi üzerine herhangi bir inhibitor etkisi bulunamamıştır. Guanidino bileşiklerinden agmatin, kanavanin, guanidin enzimi nonkompetetif olarak inhibe etmektedir. 0.35mM kanavanin, 12mM guanidin enzimin %100 inhibisyonuna neden olmuştur. Rumen doku arginazının p-CMBA ve NEM tarafından nonkompetetif inhibisyonu, bu enzimin aktif merkezinde fonksiyonel -SH gruplarının varlığını göstermektedir.

ArjinazSığırlar
Mine Erişir
Fırat University · Institute of Health Sciences
1997
00
DoctorateOpen AccessTR

İnsan eritrosit ve karaciğer doku pirüvat kinazının kinetik özellikleri

92 VI. ÖZET Bu çalışma ile insan eritrosit ve karaciğer doku pirüvat kinazının bazı kinetik özelliklerini incelemek amaçlandı. Çalışma materyalleri Fırat Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nin ilgili kliniklerinden sağlandı. Çalışma metodu olarak Beutler'in metodu kullanıldı. İnsan eritrositinde R-tipi pirüvat kinaz (E.C.2.7.1.40), karaciğerde ise L-tipi pirüvat kinaz olduğu gözlendi. Karaciğer pirüvat kinazı, Sephadex G-200 jel kromotografîsi kullanılarak % 13.2 verimle 26.3 kat saflaştinldı ve spesifik aktivitesi 2.6. ünite/mg protein bulundu. Elde edilen enzim 0 °C'de amonyum sülfatla doyurulup -20 °Cde saklandığında aktivite kaybına uğramadığı bulundu. Bu çalışmada; insan eritrosit pirüvat kinazı için 100 mM Mg"1-1", 1.6 M K+, karaciğer pirüvat kinazı için 30 mM Mg*+ ve 10 mM K+ iyonlannm kofaktör olarak gerekli olduğu saptandı. Her iki doku için tris-HCl tamponu kullanıldı ve enzimin optimal pH'sı eritrosit için 8, karaciğer için 7.4 olarak bulundu. ATP, p-CMBA (parakioro merküri benzoik asit) ve Ca4"*" iyonunun enzimi inhibe ettiği, insülin, 2,3-DPG^ G-6-P, NaCl'ün enzimi aktive ettiği ve G-l-P'm enzim aktivitesini önemli derecede etkilemediği görüldü. CaCl2 ve p-CMBA pirüvat kinazı kompetetif olarak, ATP ise pirüvat kinaz enzimini nonkompetetif olarak inhibe ettL Alaninin insan karaciğer pirüvat kinazını kompetetif olarak inhibe ettiği ama eritrosit pirüvat kinazmı inhibe etmediği görüldü. Deney ortamına in vitro ilave edilen glukagonun eritrosit ve karaciğer pirüvat kinaz enzim aktivitesine herhangi bir etkisi bulunmadı. Pirüvat kinazımn substratı olan PEP (fosfoenolpirüvat)'e karşı olan Km'i eritrosit için 8.5 mM, karaciğer ^ için 1 2 mM : civarındadır. PEP için. Vmax değeri eritrositte 9.65 U, karaciğerde 11.9: U olarak bulundu. Pirüvat kinaz aktivitesinin zamana bağlı olarak azaldığı gözlendi.

EritrositlerKaraciğerKinetik+1
Seval Yılmaz
Fırat University · Institute of Health Sciences
1997
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel olarak karaciğer iskemi reperfüzyon hasarı oluşturulan kobaylarda oksidan ve antioksidan sisteminin incelenmesi

96 VII. ÖZET İskemi-reperfüzyon sonrası meydana gelen doku hasan ve bunun kan parametrelerine yansıması özellikle son yıllarda tıbbın en çok üzerinde durduğu transplantasyon işlemlerinin geleceği açısından çok önemlidir. Hasar sonrası oluşan reaktif oksijen bileşikleri ve bunların atılması arasındaki denge antioksidan defans sistemi tarafından gerçekleştirilir. İskemi-reperfüzyon gibi patolojik koşullarda oluşan reaktif oksijen bileşikleri antioksidan sistem tarafından karşılanamayınca durum oksidatif stresle sonuçlanır. 3 1 adet dişi kobayda deneysel olarak karaciğere giren ve çıkan tüm damarlar 60 dk. süresince klemplendi ve bunu müteakip 30 dk.boyunca reoksijenasyonu sağlandı. İki ayrı gruba da iskeminin belirli döneminde antioksidan olarak SOD ve allopurinol verildi. Bu işlemler sonucunda eser element düzeyleri, antioksidan sistem ve histopatolojik durum değerlendirilmesi yapılarak oluşan hasarın derecesi ve antioksidan ajanların etkinliği saptandı. Antioksidan sistemin anahtar enzimleri (SOD,GSH-Px), GSH, doku hasarının göstergesi olarak da Na+-K+ ATPaz enzim sistemi, doku ve plazma MD A düzeyleri, serum Zn ve Cu düzeyleri ölçüldü. Doku ve plazma MDA düzeyleri iskemi-reperfüzyon yapılan grupda sham grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Aynı zamanda tedavi amacıyla verilen her iki grup antioksidanın (SOD, allopurinol) verildiği gruplarla İskemi-reperfüzyon grubu karşılaştırıldığında SOD ve allopurinol verilen grupta ischemi-reperfüzyon yapılan gruba göre hasarın belirgin olarak düzeldiği görüldü. Buna paralel olarak ATPaz aktiviteleri iskemi-reperfüzyon grubunda sham grubuna oranla anlamlı düşük, diğer iki grupda ise yüksek bulundu. İntraselüler antioksidanlar ise farklı gidişat göstermekle beraber şu sonuçlar elde edildi. GSH-Px aktivitesi; iskemi-reperfüzyon hasarı oluşturulan grupta sham grubuna göre anlamlı (p<0.05) bir düşüş gösterirken, iskemi-reperfüzyon yapılan grup ile antioksidan verilen gruplar karşılaştırıldığında anlamlı (p<0.05) bir artış olduğunu gördük ki, bu da bize dışardan verdiğimiz her iki grup antioksidanında vücutta antioksidan defans sistemini desteklediğini gösterdi. SOD aktivitesi ise; sham grubuna göre diğer üç grupda da anlamlı (p<0.05) olarak bir azalma gösterirken, iskemi-reperfüzyon grubu ile antioksidan verilen her iki grup97 karşılaştırıldığında anlamlı bir değişiklik saptanamadı. Bu da bize iskemi- reperfüzyon hasarına maruz kalan kobay eritrositlerinde dışarıdan verilen her iki antioksidanın SOD değerleri üzerine fazla etkisi olmadığım gösterdi. GSH değerlerinde sham grubuna göre diğer bütün gruplarda önemli bir değişiklik gözlenemezken, histopatolojik değerlendirmede, iskemi-reperfüzyon grubunda çok belirgin dejenerasyonlar ve hücre ölümüne yaklaşan bir görüntü elde edilirken, özellikle allopurinolun verildiği grupta normale yakın,tamamen düzelmiş hücre görüntüsü saptandı. SOD verilen grupta ise hala çok azda olsa vena sentralisde konjesyon ve dilatasyon vardı. Serum bakır düzeyleri iskemi-reperfüzyon grubunda anlamlı olarak düşük bulunurken (p<0.05), diğer gruplarda bir değişiklik izlenmedi. Yanlızca antioksidan olarak SOD verilen grupda artmış değerler iskemi-reperfüzyon grubuna göre anlamlı idi (p<0.05). Serum çinko düzeylerinde ise sadece antioksidan olarak allopurinolun verildiği grupdaki düşük değerler sham ve iskemi-reperfüzyon grubuyla karşılaştırldığında istatistiksel açıdan bir anlam ifade ediyordu (p<0.05). Diğer gruplarda ise anlamlı bir değişme saptanmadı. Bu sonuçlar bize oksidadif hasarın artması ile antioksidan kapasitenin azaldığım, dışarıdan verilen antioksidanların da etkili olarak tedavi amaçlı kullanılabileceğini göstermiştir. İskemi-reperfüzyon hasan ile artan oksidatif aktivite bir çok organ ile beraber özellikle metabolizmanın kapısı rolündeki karaciğerde belirgin olarak değişikliklerin görülmesine neden olurken, çeşitli komplikasyonlara da yol açmaktadır.

AntioksidanlarKaraciğerOksidanlar+2
Nevin İlhan
Fırat University · Institute of Health Sciences
1998
00
DoctorateOpen AccessTR

Çeşitli evcil hayvan türlerinin serum lipoproteinlerinin farklı presipitasyon metotları ile seperasyonları

126 6. ÖZET Lipoproteinler, çeşitli dokular arasında depolanma ve kullanım için yağları ve lipitleri nakleden suda-çözünür komplekslerdir. Lipoproteinlerin koroner arter hastalığı riski ve çeşitli tip dislipoproteinemiler ile olan bağlantısı lipoprotein fraksiyonlarının miktar tayinini gerekli kılmaktadır, p ve pre- (3 lipoproteinlerin separasyonu için en yaygın olarak kullanılan tekniklerden bir tanesi presipitasyon tekniğidir. Bununla beraber laboratuvarda kullanılan lipoprotein separasyon tekniklerinden hiçbiri hayvan lipoproteinlerinde kullanım için geliştirilmemiştir. Bu lipoprotein separasyon prosedürlerinin mevcut hayvan türlerinin plazmasına uygulanmadan önce muhtemelen modifiye edilmesi gerektiği ileri sürülmüştür. Bunun için, mevcut çalışma, insan ve çeşitli hayvan serumlarındaki p + pre-P lipoproteinleri presipite etmek için gerekli presipitasyon ayıraçlarının (heparin/MnCİ2, dekstran sülfat/MnCk, sodyum fosfotungstat/MgCİ2, polietilen glikol) konsantrasyonlarını karşılaştırmak üzere gerçekleştirildi. Bu amaçla, ilk olarak insan seram lipoproteinleri ve daha sonra çeşitli hayvan türlerinin serum lipoproteinleri (p + pre-P) farklı presipitasyon metotları kullanılarak presipite edildi. Presipite edilen lipoproteinler agaroz jel elektroforez ile separe edildi. İnsan serumu için sıkça kullanılan orijinal heparin/MnCİ2 presipitasyon metodu ile uyumlu olarak 200 IU heparin/MnCİ2 çalışmada mevcut hayvan türlerinin serum P + pre-P lipoproteinlerini tam olarak presipite etti Oysa, sığır serumu aynı lipoprotein sınıflarının presipitasyonu için insan serumunda kullanılandan yaklaşık 2 kat fazla heparin/MnCİ2 gerektirdi. İnsan serumu için kullanılan konsantrasyonda dekstran sülfat/MnCİ2'ün ilavesi tüm hayvan türlerinin serum p + pre-P hpoproteinlerini tam olarak presipite etti. Sodyum fosfotungstat/MgCİ2 presipitasyon metodu ile, keçi ve koyun serum p + pre-P lipoproteinleri insan serumu için gerekli olandan 2 kat daha fazla sodyum fosfotungstat/MgCİ2 ile presipite edildi. Diğer hayvan türlerinin serum P + pre-P lipoproteinleri insan lipoproteinlerinin separasyonu için kullamlanla aynı konsantrasyondaki sodyum fosfotungstat/MgCİ2 ile presipite edildi. İnsan serumunda olduğu gibi, %13'lük polietilen glikoFün ilavesi tavuk hariç diğer tüm hayvanlarda P + pre-P lipoproteinlerin tam olarak presipitasyonunu sağladı. İnsandaki konsantrasyonla karşılaştırıldığında tavuk serum p + pre-P lipoproteirüerinin presipitasyonu için polietilen glikolun yan konsantrasyonu kullanıldı. Sodyum fosfotungstat/MgCl2 ve dekstran sülfat/MnCl2 metotları ile presipite edilen serum P + pre-P lipoproteinlerinin127 tam olarak dissosiasyonu sağlandı ve bunu takiben agaroz jel elektroforez ile separe edildi. Bununla birlikte, heparin/MnCfe metodu ile presipite edilen lipoproteinlerin tam bir dissosiayonu ve elektroforetik separsyonu elde edilemedi. Tamamen presipite edilen lipoproteinlerin (P + pre-P) apolipoprotein kompozisyonlan SDS-PAGE ile analiz edildi. Serum p + pre-p lipoproteinlerin presipitasyonu için kullanılan polianyon/divalent katyonlarm ve nötral polimerlerin konsantrasyonlarının insan ve çeşitli hayvan türleri arasında farklılık gösterdiği sonucuna varıldı. Mevcut farklılıklar, lipoproteinlerin türler arasındaki lipit kompozisyonlanndaki değişiklikler kadar lipoproteinlerin yüzey yüklerindeki varyasyonlara da atfedilebilir.

Tülay İleri
Fırat University · Institute of Health Sciences
2000
00
DoctorateOpen AccessTR

Fasciola hepatica ile enfekte koyunların kan ve karaciğer dokularında arginaz, nitrik oksit, bazı antioksidant enzimler ve lipid peroksidasyon düzeyleri ile karaciğer arginaz enziminin biyokimyasal özellikleri

90 6. ÖZET Fasciola hepatica koyunlarda sık olarak görülen ve karaciğerde harabiyete neden olan paraziter bir hastalıktır. Çalışmamızda kronik fasciolasis sonucu oluşan hepatik fibrosis ve sirozlu koyunlarda; -Eritrosit ve karaciğer arginaz enzim düzeyleri ile karaciğer arginaz enziminin biyokimyasal özellikleri, -Serbest radikal hasarının göstergesi olarak plazma ve karaciğer lipid peroksidasyon düzeyleri, - Nitrik oksit göstergesi olarak serumda ve karaciğerde total nitrit düzeyleri, -Antioksidant savunma sistemlerinden eritrosit ve karaciğerde katalaz ve glutatyon peroksidaz enzim aktivite düzeyleri ölçülmüştür. Nitrit tayininde Griess, arginaz tayininde Tiyosemikarbazid- Diasetilmonoksim-Üre (TDMU), katalaz tayininde Aebi, glutatyon peroksidaz tayininde Beutler, plazma malondialdehid düzeyi tayininde Satoh ve Yagi'den modifiye edilen metot, doku malondialdehid düzeyi tayininde Ohkawa ve ark.'larının geliştirdiği metot, protein tayininde Lowry, hemoglobin tayininde siyanomethemoglobin metodu kullanılmıştır. Sonuçta; -Sağlıklı ve fasciolasisli koyunların eritrosit arginaz, katalaz, glutatyon peroksidaz ve plazma malondialdehid ile serum nitrit düzeyleri arasında istatistiksel olarak bir fark bulunamamıştır (P > 0.05). -Karaciğer arginaz enziminin biyokimyasal özellikleri fasciolasisli ve sağlıklı koyunlar arasında fark göstermemiştir. Koyun karaciğer doku arginazının aktivasyonu için ; 1 mM Mn+2 iyonlarının varlığı, 65 °C'de 15 dakika preinkübasyonun gerekliliği saptanmıştır. Karaciğer doku arginaz enzimi için en uygun tampon karbonat tamponu olup, optimal pH:10 civarında bulunmuştur. Enzimin substratı olan L-arginine karşı Km' i Michaelis-Menten ve Lineweaver- Burk yöntemleri ile bulunmuş olup, 4 mM civarındadır. Fasciolasisli karaciğer dokusunda arginaz, katalaz enzim aktivite düzeyleri ile malondialdehid ve nitrit düzeyleri düşmüş, glutatyon peroksidaz aktiviteleri artmıştır (P< 0.01).91 Lipid peroksidasyonundaki düşüş, ileri derecedeki fibrosis sonucu hücre zarının yapısındaki doymamış yağ asMerinin azalmasından, arginaz ve katalaz aktivitesindeki düşüşler de karaciğerdeki fîbrotik doku artışından kaynaklanabilir. Karaciğerde nitrit düzeyindeki azalma karaciğer endotel hücreleri ve hepatositlerdeki hasardan, glutatyon peroksidaz aktivitesindeki artış karaciğer harabiyetinden ileri gelebilir.

Fulya Benzer
Fırat University · Institute of Health Sciences
2001
00
Master'sOpen AccessTR

Menopozun ve tibolon kullanımının kemik dögüsü belirteçleri üzerine etkisi

Biz çahsmamizda, postmenopozal osteoporoz tanisi almis olan kadinlarda tibolon kullaniminin biyokimyasal kemik döngiisii belirteçleri üzerine olan etkisini arastirdik. Gazi Üniversitesi Tip Fakiiltesi Hastanesi Kadin Dogum Anabilim Dah Poliklinigine basvuran 21 postmenopozal osteoporoz tespit edilen HRT almamis hastalar ile bu hastalara benzer özellik gösteren 12 premenopozal saghkh kadin üzerinde çahsmamiz gerçeklestirildi. Ayrica, postmenopozal osteoporoz tespit edilen 21 hastadan 6 ay süreyle düzenli sekilde tibolonu kullanan ve poliklinige basvuran 10 tanesi, 3. ay ve 6. ay sonunda gahsmamiza dahil edildi. Biitün hastalarda ve kontrol grubunda; vitamin D, fosfor, kalsiyum, alkalen fosfataz, piridinolin ve deoksipiridinolin degerlerine bakildi. Qahsmamizda, premenopozal saghkh grubun vitamin D3 degerleri, postmenopozal osteoporoz tanisi almis olan ancak HRT almamis gruptan daha yiiksek bulunmustur(p=0.000). Postmenopozal osteoporoz tanisi konrnus hastalarm 3 ay süreyle tibolon kullandiktan sonraki vitamin D3 degerlerinde ise baslangig degerlerine göre diisme izlenirken(p=0.005), 6 ay tibolon kullandiktan sonraki vitamin D3 degerlerinde anlamh yükselme görülmüstür(p=0.013). Ayrica, postmenopozal osteoporoz tanisi konmus hastalarm 6 ay tibolon kullandiktan sonraki fosfor degerlerinde ise diisme gözlenmistir (p=0.009). Postmenopozal osteoporoz tanisi almis olan ancak HRT almamis grubun piridinolin ve deoksipiridinolin degerleri premenopozal saghkh gruba göre daha yiiksek bulunmustur(p=0.000, p=0.000). Postmenopozal osteoporoz tanisi konmus hastalarm 3 ay ve 6 ay tibolon kullandiktan sonraki piridinolin ve deoksipridinolin degerlerinde ise anlamh derecede diisme göriilmiistiir (p=0.005, p=0.005). Sonuç olarak, postmenopozal osteoporozda tibolon kullaniminin kemik döngiisii belirteçleri üzerine olumlu etki yaptigi söylenebilir.

Özge Topcu
Gazi University · Institute of Health Sciences
2007
00
DoctorateOpen AccessTR

Üriner sistem kanser hastalarında cerrahi tedavi öncesi ve sonrası idrar 8-hidroksi-2'-deoksiguanozin (8-OHdG) seviyeleri

8-hidroksi-2'-deoksiguanozin (8-OHdG) DNA lezyonlannda en 90k tespit edilen ve çahsilan iiriindiir. Okside DNA, tamir sistemleri ile kendini onanrken okside bazlar idrar ile atihrlar. idrar 8-OHdG diizeyleri, kanser gibi dejeneratif hastahklara bagh hiicresel oksidatif stresi ölçmek için iyi bir belirteçtir. Qahsmamizda mesane, prostat ve böbrek hiicreli karsinomdan (BHK) olusan hastalann ameliyat öncesi ve sonrasi idrar 8-OHdG diizeylerini ölçerek tedavi etkinligini görmeyi amaçladik. Ayrica saghkh kontrol, benign prostat hiperplazisi (BPH) olan hastalar ile tas rahatsizhgi olan kisileri de karsilastirma için çahsmaya dahil edildi. Hastalardan toplanan idrarlar yiiksek performansh SIVI kromatografisi ve elektrokimyasal dedektör (HPLC-EC) ile çahsildi. Kanser hastalanndan (mesane, prostat ve böbrek hiicreli karsinom) olusan grup I'in ortalama 8-OHdG/kreatinin seviyeleri (0,143 ± 0,097) sirasiyla kontrol, BPH ve tas hastalanndan daha yiiksek bulunmustur (0,084 ± 0,036, 0,067 ± 0,017, 0,067 ± 0,029, p<0,05). Kontrol grubu ile BPH ve tas hastalan arasinda ise bir fark bulunamamistir. Ayrica mesane ve prostat kanserli hastalannda 8-OHdG/kreatinin seviyeleri kontrol grubuna göre daha yiiksektir (p<0.05). Ameliyat olan 14 hastadan 12 tanesinde (%85,7) 8- OHdG/kreatinin azalmistir ve bu diisiis istatistiki olarak anlamhdir (0,135 ± 0,093 & 0,092 ± 0,034, p<0,05). Bizim bulgulanmiza göre 8-OHdG/kreatinin degerleri, kanser hastalannda olusan oksidatif DNA hasanni ölçebilecek potansiyel bir belirteçtir. Ayrica cerrahi tedavi sonrasinda bakilacak 8-OHdG/kreatinin seviyeleri tedavinin ne kadar etkili oldugunu gösterebilir.

Neoplazmlar
Adem Ünal
Gazi University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Serum lityum düzeyi ölçümünde spektrofotometrik ve ICP-MS yöntemlerinin karşılaştırılması

Amaç: Önemli bir eser element olan lityum, bipolar bozukluğu tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir ilaçtır. Lityum tedavisinde, terapötik seviyesin dar bir aralıkta olması ve lityum toksisitesime bağlı semptomların non spesifik olması sepebiyle ilacını kandaki seviyesinin düzenli bir şekilde izlenmesi gereken bir parametredir. Bu nedenle lityum düzeyinin doğru, güvenilir, tekrarlanabilir olarak ölçülmesi gerekmektedir. Dolayısı ile analitik yöntemlerin doğru ve kesin sonuçları üretmesi gerekmektedir. Bu amaçla daha önceden lityum ölçümü için alev atomik ve emilim spektrofotometrisi (FAES-FAAS) yöntemleri ile kullanılmıştır. daha sonrasında ise İyon-Seçici-Elektrod (İSE) ve Spektrofotometrik yöntemleri kullanılmaya başlanmıştır. Element analizinde en hassas ve referans yöntem İndüktif Eşleşmiş Plazma – Kütle Spektrometre (İCP-MS) yöntemidir. Ancak maliyet etkinlik açısından düşünüldüğünde bu yöntem rutin ve acil laboratuvarlarda bulunması mümkün değildir. Bu çalışmada; İCP-MS yöntemi ile spektrofotometrik yöntemi karşılaştırarak, rutin laboratuvarlarda spektrofotometrik yöntem ile de güvenli bir şekilde sonuç verilip verilemeyeceği amaçlandı Gereç ve Yöntem: Lityum analizi için laboratuvara gönderilen kan numunelerinden 50 adet numuneyi, laboratuvarda bulunan otoanalizör cihazında spektrofotometrik yöntem ile çalışıldıktan sonra, Dicle Üniversitesi Merkez Laboratuvarında bulunan ICP-MS cihazında ölçüm yapılarak sonuçlar karşılaştırıldı.. Yöntem karşılaştırma, tekrarlanabilirlik, geri kazanım deneyler yapılarak analiz edildi. Yöntem karşılaştırma çalışmasında elde edilen verilerin regresyon analizleri gerçekleştirildi. Yöntemler arası mutlak uyumu değerlendirmek amacıyla Bland Altman grafikleri, yöntemleri arası ilişkisel uyumu göstermek amacıyla da Passing Bablok analizleri gerçekleştirildi. Bulgular: Doğrusallık (Linearite) çalışmasında linearite aralığı 5-0.156 mmol/L olarak bulundu. % uygunluk miktarları %95 tan büyük olduğu için linearite sınırları içerisinde kabul edildi. Gün içi ve günler arası tekrarlanabilirlik çalışmasında iki farklı kontrol numuneler serum (mean 0.97 ve 1.75 mmol/L) kullanıldı. 0.97mmol/L konsantrasyonu için gün içi ve günler arası tekrarlanabilirlik için sırasıyla: %CV değerleri %2.09 ve %3.68 olarak bulundu. 1.75 mmol/L konsantrasyonu için %CV değerleri %2.28 ve %4.06 olarak bulundu. %CV değerleri %10 dan küçük olduğu için performans yeterli bulundu. Geri kazanım (Recovery) çalışmasında % Geri elde ortalaması %96 olarak bulundu. Orantılı hatayı %4 olarak tespit edildi. Standartlara uygun olduğu görüldü. Yöntem karşılaştırma çalışmasında cihazlar arası sonuçların uyumunun değerlendirilmesi NCCLS EP9-A protokolüne göre yapıldı. Korelasyon katsayısı r =0.963 olarak bulundu. Her iki yöntem arasında anlamlı düzeyde korelasyon tespit edildi. Sonuç: Yapılan çalışmada spektrofotometrik yöntemin analitik performansı yeterli bulundu ve klinik laboratuvarlarda güvenli bir şeklide sonuç verilebileceği saptandı. Anahtar Klimeleri: Lityum, İCP-MS, Spektrofotometrik, Bipolar Bozukluk

Kütle spektrometriLityumSerum+1
Ramadan Alhesso
Dicle University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Meme kanserli hastaların serum protein karbonil grubu düzeylerinin ölçülmesi

Protein oksidasyonu, protein disfonksiyonu ve hastalıklar arasındaki ilişki büyük ölçüde belirsizdir, ancak hastalıkların etiolojisinde enzimlerin ve yapısal proteinlerin oksidatif modifikasyonlarının rol oynadığı bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı meme kanserli hastalarda oksidatif stresle protein karbonil grupları arasındaki ilişkiyi göstermektir. Protein karbonil grupları 2,4-dinitrofenilhidrazin ile karbonil gruplarının derivatasyomı sonucu oluşan stabil 2,4-dinitrofenilhidrazon ürününün tesbitiyle gerçekleşir. Bu ürün spekrofotometrik olarak ölçülür. Burada sunulan sonuçlar proteinlerin oksidatif modifikasyonunun göstergesi olan 2,4- dinitrofenilhidrazinle reaksiyona girmiş karbonil ürünlerinin tedavi almamış meme kanserli hastaların serumlarında, tedavi alan meme kanserli hastalara oranla arttığım göstermektedir. Bu çalışmanın sonuçlan meme kanserinde serbest radikal birikimini ve proteinlerin oksidasyonuyla hasar oluşumunu göstermektedir. Seram protein karbonil grupları meme kanserinin tedavisiyle ilişkilidir.

Sibel Söylemez
Gazi University · Institute of Health Sciences
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nikel ve oksidatif stres

Bu çalışma nikelin antioksidan sistem üzerindeki etkisi göstermek amacıyla yapılmıştır. Ratlara nikel ve şelatörü olan cyclam verilmiştir. 24 saat sonra feda edilen ratların karaciğerinde antioksidan enzim aktivitesi ve lipit peroksidasyonu araştırılmıştır. Lipit peroksidasyonunun bir göstergesi olan malondialdehit ve antioksidan enzimler olan glutatyon peroksidaz ile süperoksit dismutaz aktivitesine ve glutatyon düzeyine bakılmıştır. Nikel verilen grupda malondialdehitdeki istatistiksel olarak anlamlı artış (p<0.001) nikelin lipit peroksidasyonu üzerinde önemli etkisi olduğunu, serbest radikal ortaya çıkardığını düşündürmüştür. Serbest radikalleri ortadan kaldıran antioksidan enzim aktiviteleri çalışıldığında; glutatyon düzeyinin ve glutatyon peroksidaz enzim aktivitesinin azaldığı (p<0.05) süperoksit enzim aktivitesinin etkilenmediği gösterilmiştir. Bu sonuç nikelin lipit peroksidasyonuna neden olduğu görüşünü desteklemiştir. Ancak yapılan çalışma 24 saatle sınırlandırılmıştır. Sürenin uzatılarak nikelin etkisinin zamanla azaldığını ve antioksidan enzimler üzerindeki inhibitor etkisinin ortadan kalktığını göstermek uygun olacaktır.

Sakine Candan
Gazi University
2002
00
Master'sOpen AccessTR

1-(2,4-Diklorofenil)-2-(1H-triazol-1-il)etil alkol ve bu alkol bileşiğinin ester türevlerinin sentezlenmesi ve biyolojik aktivite çalışmalarının yapılması

Triazol halkasını içeren bileşiklerin yeni biyolojik aktivitelerinin çeşitliliği dikkat çekmektedir. Aril(alkil)azol grubu bileşiklerin antifungal, antikonvülsan, antibakteriyel aktiviteleri bulunmaktadır. Hem oksigenaz enzim inhibisyonu, indolamin 2,3-dioksigenaz-1 enzim inhibisyonu, asetilkolinesteraz (AChE) ve bütirilkolinesteraz (BChE) enzim inhibisyonu aktivitelerinin değerlendirildiği çalışmalar da mevcuttur. Mantar enfeksiyonlarında kullanılan aril(alkil)azol grubu bileşiklerin, in vivo antioksidan sistemleri aktive ettiğini bildiren çalışmalar da bulunmaktadır. Bu çalışmada, aril(alkil)azol yapısında, 2(1H-1,2,4-triazol-1-il)-1-(2,4-diklorofenil) etanol bileşiği ve bu bileşikten hareketle üç adet yeni aromatik yan zincir içeren ester türevleri sentezlendi. Başka bir çalışmada sentezlenen aril(alkil)azol yapısında dört adet imidazol türevlerinin ve bu çalışmada sentezlenen bileşiklerin AChE ve BChE enzim inhibisyonu Ellmanın metodunun modifiye şekli ile değerlendirilirken, antioksidan aktiviteleri 1,1-difenil-2-pikrilhidrazil (DPPH) radikal süpürücü aktivite ve demir indirgeyici antioksidan kapasite ölçümü (FRAP) yöntemi ile değerlendirildi. Sentezlenen yeni bileşiklerin yapıları IR, 1H-NMR, 13C-NMR ve LC-Mass sepktroskopik yöntemlerle kanıtlandı. 1,2,4-Triazol türevlerinde herhangi bir aktivite görülmezken, imidazol türevi bileşiklerde AChE enzim inhibisyonu ve DPPH radikal süpürücü aktivite gözlenmiştir. FRAP yönteminde imidazol türevlerinde de aktivite gözlenmedi. İmidazol türevlerinde enzim inhibisyonu aktiviteler IC50 değeri 1000 µM'dan yüksek konsantrasyonlarda iken, standart olan Galantamin bileşiğinde IC50 değeri 21.30 µM ve 37.03 µM'da gözlendi. Antioksidan aktivite, standart olan gallik asit için IC50 68.83 µM iken, imidazol türevlerinde IC50 1000 µM'dan yüksek konsantrasyonlarda gözlendi. Bileşiklerde aktivite gözlenmemesi, yan zincirdeki aromatik halka gibi büyük yapıların enzim etkileşiminde etkili olabileceğini düşündürmüştür. Aril(alkil)azol grubu bileşiklerde, yan zincirde alkil (doymuş, doymamış, halojenli sübstitüe…vb) grubu taşıyan yeni türevler sentezlenerek bu aktivitelerin değerlendiresi planlanmaktadır.

Mefküre Durmuş
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glibenklamidin streptozotosin diabetik rat karaciğer dokusunda glutatyon-s-transferaz ve glukoz-6-fosfat dehidrogenaz enzim aktiviteleri üzerine etkisi

Glutatyon-s-transferaz, organik peroksitlerin glutatyonla(GSH) konjugasyonu ile suda eriyen bileşiklere dönişümünü katalizler. GST ve glutatyon peroksidaz(GPX) için substrat olan glutatyon rejenerasyonunu glutatyon reduktaz(GRX) sağlar. GRX ile gerekli NADPH, pentoz fosfat yolundan sağlanır. Bu önemli yolun hız sınırlayıcı enzimi glukoz-6-fosfat dehidrogenaz(G6PDH)dır. Glibenklamid, karaciğerde insülin etkisini artıran ve glukoz üretimini azaltan 2. kuşak sülfonilürelerdendir. Bu çalışmada, streptozotosin ile oluşturulan diabetik ratlara glibenklamid uygulandı ve karaciğer GST ve G6PDH etkisi incelendi. Beş haftalık diabetik ratların karaciğerinde her iki enzim aktivitesinin kontrollere göre azaldığı(GST p<0.001 ve G6PDH p<0.001), glibenklamid tedavisi ile restore olduğu gözlendi(GST p<0.001 ve G6PDH p<0.001). Karaciğer antioksidan enzimlerinin glibenklamide bağlı olarak tekrar yükselmesi, glibenklamidin karaciğer üzerine direk etkisi sonucu olabileceğini düşündürmektedir.

AntioksidanlarDiabetes mellitusGlükozfosfat dehidrogenaz+2
Güler Buğdaycı
Gazi University
1998
00
Master'sOpen AccessTR

Fenobarbital ile indüklenmiş sıçan karaciğer mikrozomal monoksijenaz enzim aktivitelerinin güniçi değişimleri

ÖZET ilaçların farmakokinetik özelliklerinde uygulama zamanına bağlı değişiklikler olduğu bilinmektedir. Bu değişikliklerin bir kısmının nedeni ilaç metabolizmasında rol oynayan enzimlerin aktivitesindeki güniçi ritimlerdir. Hepatik enzimlerin aktivitelerinin çeşitli indükleyici ajanların verilmesinden sonra değiştirilebildiği bilinmektedir. Bu çalışmada 12 saat aydınlık (0800-2000) ve 12 saat karanlık (2000- 0800) olacak şekilde ışık periyodu ile senkronize edilmiş 200-25 Og ağırlığındaki erkek sıçanlarda, karaciğer mikrozomal ve ilaç metabolize eden Etilmorfin N-demetilaz, 7-Etoksikumarin O-deetilaz ve 7-Etoksiresorfin O- deetilaz enzim aktiviteleri incelenmiştir. Enzim indüklenmesini incelemek için sıçanlara günlük 75 mg'lık fenobarbital dozu enjekte edilerek fenobarbital grubu oluşturulmuştur. Fenobarbital uygulaması yapılmayan sıçanlar kontrol grubunu oluşturmuştur. Deneyler erkek sıçanların günün 6 değişik saatinde (O9P°,130O,110O,2lwt01ai,0500) öldürülmesiyle elde edilen karaciğer homojenatlarının postmitokondriyal fraksiyonunda yapılmıştır. Etilmorfin N-demetilaz aktivitesi Hantysch reaksiyonuyla kolorimetrik,0-deetilaz aktivitesi ise 7-hidroksikumarin ve resorfin üzerinden fluorometrik olarak ölçülmüş ve nmol/dak/mg protein cinsinden ifade edilmiştir. Sonuçlar arasında istatiksel fark olup olmadığıWallis varyans analizi ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılarak değerlendirilmiştir. İncelenen enzimlerden 7-Etoksikumarin O-deetilaz ve 7-Etoksiresorfın O-deetilaz aktivitelerinde kontrol ve fenobarbital gruplarında anlamlı güniçi fark bulunmuştur. Etilmorfın N-demetilaz kontrol ve fenobarbital gruplarında ise ritmik özellik saptanamamıştır. İlaç metobolizmasında rol oynayan mikrozomal enzimlerin aktivitesindeki güniçi değişiklikler ilgili ilaçların uygulama zamanına bağlı farmakokinetik farklara ve dolayısıyla ilaç etkinliğinde değişikliklere neden olabilir.

Sitokrom P 450
Zuhal Yıldırım
Gazi University · Institute of Health Sciences
1998
00
Master'sOpen AccessTR

Değişik tedavi aşamalarındaki meme kanserli hastaların eritrosit glutatyon peroksidaz aktiviteleri, eritrosit malondialdehit ve plazma selenyum düzeylerinin karşılaştırılması

Amaç : Değişik tedavi aşamalarında bulunan meme kanserli hastaların kan antioksidan enzimleri, selenyum düzeyleri ve oksidatif stres arasında bir ilişki olup olmadığını araştırmak. Metod : Meme kanserli hastalarda ve kontrol grubunda eritrosit malondialdehit (MDA), plazma selenyum (Se) düzeyleri ve eritrosit glutatyon peroksidaz (GPx) aktivitesi ölçüldü. Plazma selenyum düzeyi atomik absorpsiyon spektrofotometre ile ölçülürken eritrosit MDA düzeyi kolorimetrik metodla çalışıldı. Eritrosit GPx aktivitesi Paglia ve Valentine' nin geliştirdiği kinetik yöntemle ölçüldü. Bulgular : Meme kanserinin değişik evrelerinde (grup A, B ve C) çalışılan eritrosit GPx aktiviteleri sağlıklı kontrol grubundan anlamlı bir şekilde daha yüksektir (p<0,001). Eritrosit MDA düzeylerini ölçerek tespit ettiğimiz lipit peroksidasyonu ise meme kanserli hastalarda kontrol grubuna göre daha yüksektir (p<0,001). Ancak plazma selenyum düzeyleri diğer iki parametrenin tersine meme kanserli hastalarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktür (p<0,001). Sonuç : Bu çalışmada meme kanseri ile oksidatif stres, selenyum ve antioksidan sistem arasında bir ilişki olduğu gözlenmiştir.

Adem Ünal
Gazi University · Institute of Health Sciences
2001
00
Master'sOpen AccessTR

Meme kanserli hastalarda serum Beta-Karoten düzeylerinin yüksek basınçlı sıvı kromatografisi (HPLC) ile ölçülmesi

Çalışmamızda meme kanseri teşhisi konulmuş 26 hasta birey ile 26 sağlıklı bireyin serum P-Karoten, kolesterol, trigliserit düzeyleri tayin edildi. Yaş, menapozal durum, kuatelet indeksi (kg/m2) metastaz, kanser tipleri, hastalığın seyri gibi faktörlerin serum p-Karoten düzeyleri üzerine olan etkisi istatistiksel olarak değerlendirildi. Ortalama serum p-Karoten düzeyleri meme kanserli hastalada 51.1713.77 |ig/dl, kontrollerde ise 60.36+2.61 ng/dl olarak bulunmuştur. Hasta ve kontrol P-Karoten düzeyleri istatistiksel olarak değerlendirildiğinde hasta grubunun P-Karoten düzeyleri kontrollerinkinden anlamlı derecede daha düşüktü (p < 0.05). Yaş gruplarına göre yapılan değerlendirmede hem hasta hem de kontollerin < 50 yaş grubu ile > 50 yaş grubu p-Karoten düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlendi. Hasta ve kontrol grupları < 25 ve > 25 kuatelet indeksi grubuna ayrılıp değelendirildiğinde hem hasta hem de kontrollerde gruplar arasında < 25 kuatelet grubu P-Karoten düzeyleri > 25 grubuna göre daha düşüktü ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Menapozal duruma göre yapılan değerlendirmede hasta ve kontrollerde, premenapozal ve postmenapozal grupla arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamazken, sadece postmenapozal hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu (p < 0.05).-99- Hasta grubunu metastaz durumuna göre incelediğimizde ise metastaz bulunan ve metastaz bulunmayan hasta grupları arasında beta-karoten düzeyinde istatistiksel olarak bir farklılık bulamadık. Meme kanseri tiplerine göre hasta grubunu incelediğimizde infiltratif meme kanseri invazivductal meme kanseri ve tipi belirlenmemiş meme kanseri grupları arasında P-Karoten düzeyleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulamadık. p-Karoten düzeyleri hasta grubunda hastalığın devam ediyor olması veya remisyonda olması durumuna göre gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulamadık. Çalışmamızda meme kanserli hastaların kolesterol (226.95+9.11 mg/dl) ve trigliserit (173.04+10.27) düzeyleri kontrollere oranla sırasıyla (216.5818.24, 155.04±16.36 mg/dl) daha yüksekti. Ancak bu yükseklik istatistiksel olarak anlamlı değildi.

AntioksidanlarKarotenoidlerKromatografi-yüksek basınçlı-sıvı+3
Afitap Sarıoğlu
Gazi University · Institute of Health Sciences
1998
00
DoctorateOpen AccessTR

Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda lipid peroksidasyonu ve antioksidan sistemler

Toksik oksijen serbest radikalleri bir çok hastalığın patojenezine dahil edilmektedir. Serbest radikallerin akut renal yetmezlik, glomerülonefrit ve iskemi-reperfuzyon hasan gibi çeşitli böbrek patolojileri ile ilgili olduğu düşünülmektedir. Kronik renal yetmezlikteki ilerlemeye sistemik serbest radikal aktivite artışının eşlik edebileceği, aynı zamanda diyalizde ekstrakorporeal sirkülasyon sırasında biyolojik uyumsuzluk nedeniyle oksidatif stresin indüklenebileceği ileri sürülmektedir. Lipid peroksidasyonu serbest radikaller tarafından oluşturulan hücre hasarına önderlik eden bir süreçtir. Toksik oksijen serbest radikalleri, poliansatüre yağ asitlerinin oksidasyon ara ürünü olarak kısa zincirli bir aldehit olan malondialdehit (MDA)'i oluşturmak üzere membranlarda bulunan poliansatüre yağ asitlerine atak yapmaktadırlar. Oldukça reaktif olan bu oksijen türlerinin biyolojik etkileri vitamin E, vitamin C ve Ş-Karoten gibi antioksidan molekülleri ve enzimleri kapsayan antioksidan mekanizmalar ile kontrol edilmektedir. Antioksidan enzimler içerisinde süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GPx) anahtar role sahiptirler. Çalışmamızda hasta grubunu kronik böbrek yetmezliği olan ve haftada üç kez hemodiyaliz uygulanan kişiler (N=40) oluşturdu. Kontrol grubu sağlıklı kişilerden (N=40) seçildi. Hastalardan diyaliz öncesinde ve diyaliz sonrasında kan örnekleri toplandı. Kan örneklerinde plazma MDA, serumvitamin E, vitamin C ve (J-Karoten ve eritrosit SOD ve GPx tayinleri yapılmıştır. Diyaliz öncesi ve diyaliz sonrası hasta grubunun MDA değerleri kontrol grubu değerlerine göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.01). Hasta grubunun diyaliz öncesi ve diyaliz sonrası vitamin E değerleri de kontrol grubu değerlerine göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.01, p<0.05). Diyaliz öncesi hasta grubunun P-Karoten değerleri kontrol grubu değerlerine göre anlamlı derecede düşük iken (p<0.05), diyaliz sonrası hasta grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Diyaliz öncesi ve diyaliz sonrası hasta grubunun vitamin C, SOD ve GPx değerleri kontrol grubu değerlerine göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0.01, p<0.05). Bu kan parametreleri yönünden diyaliz öncesi ve diyaliz sonrası hasta değerleri arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Ayrıca hasta ve kontrol gruplarında cinsiyetin, yaşın, kuetelet indeksinin, sigara kullanma alışkanlığının ve diyaliz yaşının ölçülen kan parametreleri üzerine olan etkileri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Diğer kan parametreleri yönünden değerlendirildiğinde, diyaliz öncesi ve diyaliz sonrası hasta grubunun üre ile kreatinin değerleri kontrol grubu değerlerine göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.01). Diyaliz öncesi hasta grubunun değerleri de diyaliz sonrası hasta grubu değerlerine göre yüksek bulunmuştur (p<0.01). Kronik böbrek yetmezliği olan hastaların total kolesterol, trigliserit ve ürik asit değerlerinin kontrol grubu değerlerine göre anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür (p<0.01). Hasta grubunun albümin, hemoglobin ve-221- total protein değerleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken (p<0.01), total bilirubin değerleri yönünden anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir (pX).05). Diyaliz sonrası hasta grubunda vitamin C ile SOD (r = -0.33, p <0.05), MDA ile vitamin C (r =-0.31, p<0.05), GPx üe SOD (r =0.32, p<0.05), vitamin E ile kolesterol (r =0.38, p<0.05), vitamin E ile trigliserit düzeyleri arasmda (r =0.42, p<0.01); kontrol grubunda vitamin E ile SOD (r =0.36, p<0.05) ve vitamin C ile SOD düzeyleri arasmda (r =-0.44, pO.01) anlamlı korelasyon bulunmuştur. Ayrıca hasta grubunda ve kontrol grubunda kolesterol ile trigliserit düzeyleri arasmda da anlamlı korelasyon bulunmuştur (r = 0.63, p<0.01 ve r=0.34, p<0.05).

Böbrek yetmezliği-kronikGlütatyon peroksidazKarotenoidler+4
Aymelek Gönenç
Gazi University · Institute of Health Sciences
1999
00
DoctorateOpen AccessTR

Aterosklerozda bir risk faktörü olarak total homosistein düzeylerinin önemi

Çalışmamızda koroner kalp hastalığı bulunan, 68 kişiden oluşan hasta grubunun ve herhangi bir koroner kalp hastalığı ve aterosklerotik bulgusu bulunmayan 42 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubunun plazma total homosistein, sistein ve sisteinilgiisin düzeyleri ile serum folik asit, vitamin B12, total kolesterol, HDL-kolesterol, LDL-Koiesterol, VLDL, trigliserit, total protein, albumin ve kreatinin düzeyleri ölçüldü, tiyol bileşiklerini oluşturan homosistein, sistein ve sisteinilgiisin düzeylerinde cinsiyet, yaş, menapoz, sigara ve alkol gibi parametrelere bağlı olarak meydana gelen değişiklikler incelendi. Total tiyol bileşiklerinin folik asit ve vitamin B12 düzeyleri ile olan korelasyonu ve ayrıca diğer parametrelerle olan korelasyonu yapıldı. Hasta grubu ortalama plazma total homosistein düzeyleri 16.32±0.64 urnol/L olarak saptandı ve kontrol grubu total homosistein düzeyleri (9.23±0.70) ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Hasta grubu total sistein düzeyleri (254.61 ±8.09 u.M) kontrollere göre (187.10±7.68 u.M) anlamlı derecede yüksek bulunurken, sisteinilgiisin bakımından anlamlı bir fark bulunamadı. Total homosistein düzeyleri ile total sistein düzeyleri arasındaki pozitif korelasyon hasta grubunda %53 düzeylerinde iken, kontrol grubunda %56 düzeyinde bulundu. Homosistein ile sisteinilgiisin arasında ve sistein ile sisteinilgiisin arasında pozitif korelasyon sadece hasta grubunda gözlendi. Normalin üzerinde ve en yüksek homosistein ile sistein düzeyleri kararlı angina grubunda bulunurken, sisteinilgiisin düzeyleri bu grupta normal düzeyde idi. En düşük homosistein, sistein ve sisteinilgiisin düzeyleri ise kararsız angina grubunda saptandı. Ancak hasta gruplarında total tiyol bileşikleri ortalama değerleri arasındaki farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Hem82 hastalarda hem de kontrollerde yaş ilerledikçe homosistein konsantrasyonlarının arttığı saptandı. Çalışmamızda yer alan hasta grubunun büyük çoğunluğunu postmenapozal kadınlar oluşturması nedeniyle cinsiyete göre yapılan değerlendirmede total tiyol bileşikleri bakımından kadın ve erkekler arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı. Çalışmamızda sigara kullanımına bağlı olarak total plazma homosistein ve diğer tiyol bileşiklerinin düzeyleri değerlendirildiğinde; hem hasta grubunda hem de kontrol grubunda sigara kullanan, sigara kullanmayan ve sigarayı bırakmış kişilerin total tiyol bileşiklerinin düzeyleri birbirleriyle kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmedi. Çalışmamızda hasta ve kontrol grubunun folik asit ve vitamin B12 düzeyleri normal sınırlar içerisinde bulunup, bu iki vitamin yönünden hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı. Homosistein, sistein ve sisteinilglisin düzeyleri ile folik asit ve vitamin B12 arasındaki korelasyon incelendiğinde, hem hasta hem de kontrol grubunda anlamlı bir korelasyon gözlenmedi. Vitamin B12 düzeyleri düşük olan hasta grubunun sistein ve sisteinilglisin düzeyleri, vitamin B12 düzeyleri normal olan hasta grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksek bulundu. Hasta grubu kreatinin, trigliserit ve VLDL düzeyleri normal sınırlar içerisinde ancak kontrollere kıyasla anlamlı derecede yüksek bulundu. Hasta grubunun kontrol grubuna kıyasla daha düşük total protein ve albumin düzeylerine sahip olduğu gözlendi.

AterosklerozHomosisteinKoroner hastalık
Yeşim Özkan
Gazi University · Institute of Health Sciences
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glibenklamidin alloksan diabetik sıçanlarda süperoksit dismutaz aktivitesine etkisi

ÖZET Bu çalışmada, tip 2 diabetik Anahtar Kelime: Diabetes mellitus = Diabetes mellitus ; Glyburide = Glyburide ; Serbest radikaller = Free radicals ; Süperoksit dismutaz = Superoxide dismutase ; Sıçanlar = Rats

Diabetes mellitusGlyburideSerbest radikaller+2
Cahide Öznur Ongun
Gazi University
1993
00
Master'sOpen AccessTR

Meme kanseri vakalarında malondialdehit (MDA) tayini

Çalışmamızda meme kanseri teşhisi konulmuş 59 hasta birey ile 59 sağlıklı bireyin serum malondialdeh.it (MDA), kolesterol, trigliserit, Ürik asit ve albumin düzey leri tayin edildi. Yas, menopozal durum, menopoz yası, kuatelet indeksi (kg/m2), ilk doğum yası, bebek emzirme sllresi, kalıtsal kanser anamnezi, metastaz, kemoterapi, sigara ve alkol kullanma alışkanlığı, diyet alışkanlığı ve yag tüketimi gibi faktörlerin serum MDA düzeyleri üzerine olan etkisi istatistiksel olarak değerlendirildi. Hasta grubunun ortalama MDA düzeyi 6.81±1.32 nmol/mL olarak bulun du. Bu artış kontrol grubuna göre (ortalama 3.65+0.89 nmol/mL) istatistiksel olarak anlamlıdır. Yas gruplarına göre yapılan değerlendirmede meme kanserli hastaların kont rollerine göre MDA düzeyleri yüksek bulundu. Premenopozal ve postmenopozal hasta gruplarında da yüksek MDA düzeyleri belirlendi. İlk doğum yasına göre de hasta gruplarında yük sek MDA düzeyleri belirlendi. Bebek emzirme süresinin MDA düzeylerine etkisi incelendiğinde hic emzirmeyen hasta gru bunun bebeğini 1 yıldan daha uzun süre emziren hasta grubuna göre daha düşük MDA düzeyine sahip olduğu bulundu. Bebeğini 6 ay emziren hasta grubunun da bebeğini 1 yıldan daha uzun süre emziren hasta grubuna güre daha düşük MDA düzeyine sahip olduğu bulundu. Sigara içme alışkanlığına göre meme kanserli hasta grubunda yüksek MDA düzeyleri belirlendi.Meme kanserli hastalarda yeşil, meyve ile beslenen hastala rın hamurlu gıda ile beslenen hastalara güre anlamlı derece de düsUk MDA düzeyleri belirlendi. Tüketilen yag tiplerine göre hasta grubunun MDA düzeyleri arasında anlamlı bir iliş ki bulunamamış, ancak hasta grubunda kontrollere göre yüksek MDA düzeyleri saptanmıştır. Meme kanserli hasta grubunun MDA düzeyleri ile kolesterol düzeyleri arasında (r=0.11) ve tri- gliserit düzeyleri arasında (r=0.23) ve MDA düzeyleri ile ürik asit düzeyleri arasında (r=-0.02) ve albumin düzeyleri arasında (r=0.06) korelasyon bulunmuştur.

Lipid peroksidasyonuMalondialdehitMeme neoplazmları+1
Aymelek Gönenç
Gazi University · Institute of Health Sciences
1994
00
Master'sOpen AccessTR

Akciğer kanserli hastalarda lipid peroksidasyonu

Lipid peroksidasyonu serbest radikal türlerinin katıldığı bir zincir reaksiyonudur. Lipid peroksidasyonunun birçok hücresel fonksiyonlardaki değişiklikleri indükledigi gösterilmiştir. Yakın yıllardaki çalışmalar lipid peroksi- dasyon prosesleriyle karsinojenez arasında bir ilişki oluğunu bildirmektedir. Çalışmamızda kanserli hastalarda lipid peroksidas yonunun göstergesi olarak malondialdehit düzeylerini ölçmeyi amaçladık. Çalışmamızda primer akciğer kanseri teşhisi konmuş 42 hasta ve 56 sağlıklı bireyin serum malondialdehit, kolesterol ve trigliserit düzeyleri ölcUldll. Yas. sigara ve alkol kullanma alışkanlığı, kalıtsal kanser hikayesi, metastaz, diyet alışkanlığı ve diyetsel yag tüketiminin serum MDA düzeylerine etkisi istatistiksel olarak değerlendirildi. Hasta grubunun ortalama MDA düzeyleri 5.71±1.69 nmol/mL olarak bulundu. Bu artış kontrol grubu ile (ortalama 3.18±1.06 nmol/mL) karşılaştırıldığında istatis tiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Verilerimize göre, serum MDA düzeyleri ile yukarı daki faktörler arasında görünür bir ilişki yoktu. Sadece et tüketen sağlıklı bireyler ile karşılaştırıldığında, yeşil sebze ve meyve tüketen sağlıklı bireyler istatistiksel- And there is only statistically significant relationship between the MDA levels of exsmoker patients and the MDA levels of currentsmoker patients. There is no correlation between MDA levels of patients with lung cancer and cholesterol and triglyseride levels (respectively, r=-0.03, r=0.10).

Akciğer neoplazmlarıLipid peroksidasyonuSerbest radikaller
Yeşim Özkan
Gazi University · Institute of Health Sciences
1995
00
DoctorateOpen AccessTR

Kardiyopulmoner hastalıklarda serum apelin düzeyleri

Amaç: KOAH gibi kardiyak ve pulmoner tutulumu ifade eden klinik bir tabloda, apelin düzeylerinin KOAH'a eşlik eden komorbidite varlığı veya komorbiditenin sayısal artışıyla ilişkisi araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışma grubumuz 63 hasta ve 45 sağlıklı kontrol grubu ile oluşturuldu. Hasta grubunun %79,37'si (50 kişi) erkeklerden, %20,63'ü (13 kişi) ise kadınlardan oluşurken, kontrol grubunun ise %62,22'si (28 kişi) erkeklerden, %37.78'i (17 kişi) de kadınlardan oluşmaktaydı. Bulgular: Çalışma iki sınıflandırma üzerinden yürütüldü. İlk sınıflandırmada; GOLD kriterlerine göre sadece KOAH olan (n=10), komorbid KOAH olan (n=53) ve sağlıklı kontrol grubu olan (n=45) üç grup oluşturuldu. Bu karşılaştırmada sadece kontrol grubunun değeri diğer iki gruba göre anlamlı oranda düşük saptanmıştır. İkinci sınıflandırmayı ise hastaları artan komorbiditelerine göre elde ettiğimiz gruplar üzerinden gerçekleştirdik. 4 hasta, 1 kontrol grubu olmak üzere toplam 5 grubun elde edildiği bu sınıflandırmamızda ilk gruba sadece KOAH (n=10); 2.gruba KOAH ve bir komorbiditeli (n=20); 3.gruba KOAH ve iki komorbiditeli (n=21); 4.grubumuza KOAH ve üç komorbiditeli hastaları (n=12) ve 5.gruba da kontrolü (n=45) dahil ettik. Bu karşılaştırmamızda ise sadece kontrol grubunun değeri diğer 4 gruba göre anlamlı oranda düşük bulunmuştur. Sonuç: Önceki çalışmalarla KOAH'taki artışı bildirilen Apelinin, ek komorbidite varlığından da, artan komorbidite sayısından da etkilenmediği çalışmamızda gösterilmiştir. Elde ettiğimiz bu sonuç apelinin KOAH'ta tanısal veya tedavi sürecinde rolü olmakla beraber, komorbidite varlığında veya artan komorbidite sayısında tanısal ya da prognostik bir değerinin olmayacağını düşündürmektedir. Bu değerlendirmenin tanıları kesinleştirilmiş ve daha geniş ölçekli hasta grupları ile desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Apelin, KOAH, Komorbidite

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifApelin+1
Bünyamin Sevim
Dicle University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Güneydoğu Anadolu bölgesinde yetişen 6 endemik salvia (ada çayı) türünün ve elde edilen bazı sekonder metabolitlerin sitotoksik etkilerinin ve gen düzeyinde antikanser aktivitelerinin incelenmesi

Amaç: Dünya üzerindeki yıllık ölümlerin yaklaşık %2 ile %3'ünün kanserden kaynaklandığı ve yılda yaklaşık 3.5 milyon insanın kanser nedeniyle öldüğü bildirilmiştir. Salvia türlerinden hazırlanan ekstrelerin çok sayıda kanserli hücreye karşı aktivite gösterdiği de bilinmektedir. Bu çerçevede, 6 endemik Salvia türünden elde edilen 12 ekstre ile saflaştırılan sekonder metabolitlerin sitotoksik etkileri ve gen düzeyinde antikanser aktivitelerinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Hücre canlılığı ve apoptozis üzerindeki etkileri yaygın iki farklı kanserli hücre serisi ve sağlıklı bir hücre serisi üzerinde (MCF-7, HT-29 ve PDF) araştırıldı. Hücre canlılığı MTT hücre proliferasyon kiti kullanılarak ölçüldü. Örneklerin apoptozis genlerinin (Bax ve Bcl-2) ekspresyonu üzerindeki etkileri Western Blot yöntemi kullanılarak ölçüldü. Bulgular: Çalışılan 12 ekstrenin ancak yüksek konsantrasyonlarda HT-29 ve MCF-7 hücre serilerine karşı sitotoksik etki gösterdiği belirlendi. Ancak bu konsantrasyonlarda sağlıklı fibroblast hücre serisine karşı da toksik etki gösterdiği belirlendi. Ekstrelerin aksine izole edilen bazı maddelerin oldukça sitotoksik potansiyele sahip olduğu belirlendi. Elde edilen diterpen yapısındaki 6,7-dehidroroyleanon, asetil royleanon, ferruginol, inuroyleanol, 12-demetilmultikaulin, 12-hidroksi abieta-1,3,5(10),8,11,13-hekzan ve triterpen yapısındaki 4 yeni bileşiğin (21α-hidroksi-2α,3β-diasetoksi urs-9(11),12-dien, 3β-hidroksi-2α-asetoksi urs-9(11),12-dien, 2α,3β,21α-trihidroksi urs-9(11),12-dien, 1α,21α-dihidroksi-2,3-(1',1'-dimetil-dioksimetilen) urs-9(11),12-dien) oldukça yüksek bir sitotoksik potansiyele sahip olduğu tespit edildi. Sonuç: Sonuç olarak 6 endemik Salvia türü ilk defa tarafımızdan detaylı bir şekilde kimyasal ve biyolojik yönden incelendi. Ülkemizin zenginliklerinden olan Salvia türleri ile yapılacak diğer kimyasal ve biyolojik aktivite çalışmalarına bu tez sonuçları önemli katkı sağlayacaktır. Anahtar Sözcükler: Anti-Bax ve Bcl-2 Genleri, Antikanser, PDF / MCF-7 ve HT-29 Hücre Serileri, Salvia, Sitotoksik Aktivite

Ada çayıAntineoplastik ajanlarEndemikler+5
Hilal Saruhan Fidan
Dicle University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan lökosit myeloperoksidazının saflaştırılması

Myeloperoksidaz (MPO), (oksidoraductaz, EC 1.11.1.7) memeli nötrofillerinin granüllerinde yer alan bir enzim olup, fagosite edilmiş bakterilerin öldürülmesinde önemli rol oynamaktadır.Buffy coattan ficoll gradiyeniti ile, EDTA'lı antikoagülanli kandan, sitratlı antikoagülanlı at kanından lökosit elde edilerek, buffy coattan CaCl2 kullanarak lökositleri yıkamasıyla, native fare 32DcI3 hücrelerinden ve lökoferez sonrası lökositlerden myeloperoksidaz (MPO) enzimi izole edilmiştir.Bu çalışmada insan myeloperoksidaz enzimini (MPO), lökosit solübilizasyonu, Con A Sepharose 4B affinite jel kromotografisi, amonyum sülfat çöktürmesi, Sephacryl S300 HR jel kromotografisi ve CM Sefhadex G 25 İyon Değiştirici kromotografi aşamaları ile saflaştırılmıştır. Bu yöntem ile H2O2 substratı kullanılarak insan myeloperoksidaz enzimi 71,45 kez saflaştırılmış ve spesifik aktivitesi 1192,574 u/mg protein olarak bulunmuştur. Sodyum Dodesil Sülfat Poliakrilamid Jel Elektroforezi ile saflık derecesi kontrol edilmiş. Saflaştırılmış enzimin Michaelis-Menten ve Lineweaver-Burk grafikleri çizilerek 37 oC'de 50mM KPO4 , %0,5 CETAB tamponunda (pH: 5,4) H2O2 substratı için Km değeri 0,369 µmol ve Vm değeri 1,077 µmol/dk/mg protein olarak saptanmıştır.

Enzim aktivitesiEnzim saflaştırmasıLökositler+1
Leyla Bilge Devecioğlu
Dicle University · Institute of Health Sciences
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

Aort ve mitral kapak hastalıklarında serum paraoksonaz, arilesteraz, total antioksidan kapasite, total oksidan kapasite ve pon 1 - q192r fenotip ilişkisi

Kalp kapak hastalıkları (KAKH) dünyada hala önemli bir sağlık sorundur. Sosyoekonomik düzeyin artmış olduğu yerlerde akut romatizmal ateş insidansının düşmesine rağmen kalp kapak hastalığı insidansının yükseldiği görülmektedir. KAKH ile kalsifik ve dejeneratif hastalık özdeşleşmişdir. Kalp kapak hastalıkları, koroner arter hastalıklarından daha az sıklıkla görülmesine rağmen kalp yetmezliklerinin ve ani ölümlerin en önemli sebeplerinden biridir.KAKH yüksek maliyetli tedavi gerektirdiğinden koruyucu sağlık hizmetlerinin uygulanmasına olan ihtiyaç giderek artmaktadır. Her ne kadar KAKH da oksidatif stresin rolü bilinse de bu konuda takip ve tedavi parametrelerinin azlığı dikkat çekmektedir.65 yaş üzeri KAKH ile yaptığımız bu çalışmada Tota Antioksidan Seviye (TAS), Total Oksidatif Stres (TOS), Oksidatif Stress İndeksi (OSI) ölçümleri yaparak kişi redoks dengesindeki yani oksidasyon antioksidasyon düzenlenmesini göstermeye çalıştık. Bizim bulgularımıza göre KAKH hastalarında bu denge istatistiksel anlamda bozulmuş, OSI %37 oranında artmış olarak saptanmıştır.Ayrıca; Osteogenetik mekanizmaların tetiklediği kapak endotel tabakasındaki kalsifikasyonla karakterize aort stenozlu hastalarda istatistiksel olarak anlamlı TOS artışı saptanmıştır.Gerçekte kapaklar hemodinamik ve mekanik güçlerin etkisinde çok fazla kalmakta ve ortaya çıkan bu akım hastalığın ilerleyişindeki biyokimyasal süreçlerde (inflamasyon, oksidasyon, anjiogenezis, kalsifikasyon, osteogenezis) önemli rol almaktadır. Yaptığımız çalışma kalp ekokardiografik ölçümlerle saptanan sol atrium çapı ile Arilesteraz (ARE) enzim aktivitesi arasındaki istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon göstermektedir. Bu korelasyon bir oksidatif stres parametresi olarak değerlendirilebilinir.Koroner arter hastalık (KAH) ve kalp yetmezliği gelişen hastaların kapak dokularında saptanan artmış okside LDL varlığı ve pulmoner kapakta aort kapağına göre daha az saptanması bizim çalışmamızla bire bir örtüşmekte olup oksidatif stres belirteçlerinin KAH'da da bakılması gerekliliği kanaatini oluşturmuştur.LDL oksidasonunu önleyerek HDL yapısında yer alan Paraoksonaz 1 (PON1) enziminin iki farklı substratları kullanılarak yaptığımız PON1 ve ARE enzim aktivitesi ölçümleri KAKH da istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. HDL, PON 1 için serum vektörüdür.Sonuç: Antioksidan sistemler normalde bir bütünlük içinde çalışarak hücreyi serbest oksijen radikallerinin toksik hasarına karşı korumaktadırlar. Bunu organizmadaki oksidan/antioksidan denge sağlamaktatır. Patofizyolojik süreç tanı ve takibi tüm hastalıklar için önemli olsa da kronik ve tedavi maliyeti yüksek hastalıklar için ayrı bir önem taşımaktadır. Şu an için bizim bilgilerimize göre literatürde bu kapsamda ARE PON1 aktivitesi TAS, TOS ve OSI ölçümü içeren bir çalışma tespit edilememiştir. Bu bağlamda bizim çalışmamız bir öncül çalışma niteliğindedir ve daha geniş kapsamlı ve sayıda yapılacak araştırmalara bir kaynak teşkil edecektir. Ayrıca KAKH takip ve tedavisinde antioksidan sistemlerin kullanılması veya PON1 enzim aktivitesinin artırılmasına yönelik girişimlere dayanak oluşturacaktır

Aort hastalıklarıArilesterazKalp hastalıkları+5
Emirhan Yardan
Dicle University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

25-OH vitamin D3'ün analitik standardizasyonunda test performans kriterlerinin HPLC, RIA ve ELISA yöntemleriyle karşılaştırılması

AMAÇ: Vitamin D düzeyinin belirlenmesinde 25-OH Vitamin D ölçülmesi klinik bir belirleyici olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle 25-OH Vitamin D'nin doğru ölçülmesi büyük önem arz etmektedir. Bu çalışmada, HPLC yöntemi için yöntem değerlendirme çalışması yapılmış, HPLC yöntemi geçerli kılınmış ve bu yöntem ELISA ve RIA yöntemleri ile karşılaştırılmıştır.GEREÇ ve YÖNTEMLER: 25-OH Vitamin D ölçümünde yöntem geçerli kılma çalışması yapıldıktan sonra HPLC referans yöntem olarak kabul edilmiştir. Daha sonra HPLC yöntemi ELISA ve RIA yöntemleri ile karşılaştırılmıştır.BULGULAR: 25-OH Vitamin D için HPLC yöntemiyle 2 seviyede gün içi ve günler arası tekrarlanabilirlik çalışması yapıldı. Gün içi tekrarlanabilirlik çalışmasında %CV değerleri 5.93 ve 2.37, günler arası tekrarlanabilirlik çalışmasında ise 7.00 ve 2.60 bulunmuştur. Geri kazanım çalışması sonucu ortalama %95 (%93-96) bulunmuştur. HPLC yönteminin ELISA yöntemi ile karşılaştırılması sonucunda r değeri 0.36, p değeri ise 0.022, RIA yöntemi ile karşılaştırılması sonucunda ise r değeri 0.22, p değeri ise 0.174 bulunmuştur.SONUÇ: HPLC yönteminin referans yöntem kabul edildiği çalışmada RIA yönteminin sonuçlarının istatistiksel olarak anlamlı olmadığı ve klinik çalışmalarda doğruluğunun yeterli olmadığı, ELISA yönteminin ise istatistiksel olarak anlamlı ve orta derecede uyumlu olduğu belirlendi.ANAHTAR KELİMELER: 25-OH Vitamin D, HPLC, ELISA, RIA, Yöntem karşılaştırma

Enzime bağlı immünosorbent testiKolekalsiferolKromatografi-yüksek basınçlı-sıvı+3
Serkan Pirinççi
Dicle University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Türlü lepra tiplerinde idrar arilsulfataz A ve B düzeyi değişiklikleri

Güneri Erdem
Dicle University
1979
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Organofosfor´larla serum kolinesteraz ilişkileri

Abdullah Ersen
Dicle University
1983
00