
47
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Yenidoğan sepsisinde enflamasyon belirteçleri
Yenidoğan sepsisi, son yıllardaki ilerlemelere rağmen hastalık ve ölümün en önemli nedenlerinden biridir. Yenidoğan sepsisinde kliniğin hızlı ve ölümcül seyretmesinden dolayı tanının erken konulması ve tedaviye erken başlanması gerekir. Günümüzde kesin tanı kan kültüründe etkenin tespiti ile konulmaktadır. Ancak kan kültürü sonucu için en az 24-48 saat beklemek zorunda olunması, doğumdan önce anneye antibiyotik verilmesi, kan kültürü alınmadan önce bebeğe antibiyotik başlanması, kültür için alınan kan miktarının yeterli olmaması, bakteri yoğunluğunun düşük olması, yenidoğanlarda bakteriyeminin özellikle enfeksiyonun erken evrelerinde geçici ve kısa süreli olabilmesi yenidoğan sepsislerinde patojen mikroorganizmanın kan kültürü ile saptanmasını engelleyebilmektedir. Bu nedenlerle yenidoğan sepsisi tanısı için ayrıca klinik bulgular ve laboratuvara dayalı yardımcı tanı yöntemleri önerilmiştir. Bu çalışmada amacımız yenidoğan sepsisinin erken tanısında bazı enflamasyon belirteçlerini araştırmaktır. Çalışmaya, Elazığ Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde klinik sepsis tanısıyla yatan 50 yenidoğan bebek ile sepsis şüphesi bulunmayan 50 sağlıklı yenidoğan bebek alındı. Çalışmaya başlanmadan önce etik kurul kararı alındı ve ailelere çalışmaya gönüllü olarak katıldıklarına dair gönüllü onam formu imzalatıldı. Hastalar öyküleri, fizik incelemeleri ve laboratuvar tetkiklerine göre değerlendirildi. Töllner skorlama sistemine göre 10 puan ve üzeri olan olgular hasta grubunu ve 0-5 puan arası olan olgular ise kontrol grubumuzu oluşturdu. Tüm olgularda tam kan sayımı, C-reaktif protein (CRP), prokalsitonin (PCT) ile hücre yüzey antijenleri çalışıldı. Akım sitometri cihazında (FACSCalibur Becton Dickinson), hücre yüzey antijenleri olan cluster of differantiation (CD) 64, CD11b, CD62L adezyon molekülleri ve insan lökosit antijeni-DR (HLA-DR) çalışılarak monosit ve nötrofiller üzerinde ayrı ayrı değerlendirildi. C-reaktif protein ve PCT değerlerinin hasta grubunda kontrol grubuna göre yüksekliğinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (P<0.05). Gruplar arasında monositler ve nötrofiller üzerinde adezyon moleküllerinin sıklığı değerlendirildiğinde; CD11b, CD64 ve HLA-DR'nin hasta grubunda anlamlı olarak artış saptanırken (P<0.05), CD62L için anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0,05). Sonuç olarak; CRP ve PCT akut faz proteinlerinin, CD11b, CD64 ve HLA-DR yüzey antijenlerinin, yenidoğan sepsisinin erken tanısında daha sık kullanılmaya aday yöntemler olabileceği kanaatine varılmıştır.
Preeklampside MFG-E8, osteoprotegerin ve SOCS-3'ün etkinliğinin araştırılması
Giriş: Preeklampsi; perinatal mortalite ve morbiditeyi arttıran spesifik bir hastalıktır ve artan sistemik inflamatuvar yanıt ile yakından ilişkilidir. Ancak inflamasyonu tetikleyen sebep veya inflamatuvar belirteçlerden hangisinin preeklampsi inflamasyonunda önemli rol oynadığı üzerine çalışmalar devam etmekte ve temel faktör henüz bilinmemektedir. Çalışmaya olası risk faktörleri olarak öngördüğümüz üç parametre dahil edildi. Bunlardan; Milk Fat Globül Epidermal Growth Factor-8 (MFG-E8); endometriyal epitelyal bir proteindir, inflamasyonu ve apoptozisi düzenlemektedir. MFG-E8, endometrium ve koryon villuslarının gelişiminde önemlidir. Osteoprotegerin (OPG); pro-anjiyogenik faktördür, plasental damarlanmada önemli olabilir. Sitokin Sinyal-3 Baskılayıcı Reseptör (SOCS-3) ise inflamasyonu önleyici bir inhibitör sinyal oluşturur. Amaç: Bu faktörlerin preeklampsi etiyolojisindeki ve inflamatuvar süreçte veya preeklampsinin alevlenmesindeki muhtemel rolleri araştırılmak istendi. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, kan ve plasental doku örnekleri kullanıldı. Kontrol grubu; 28-34 hafta arası, poliklinik takibinde bir problem tespit edilmeyen, preeklampsi öyküsü olmayan gönüllü 50 sağlıklı gebeden oluşturuldu. Deney grubu ise 40 preeklamptik gebeden oluşturuldu. Preeklamptik gruptan ve sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubundan 5 cc kan ve plasental doku örnekleri alındı. Alınan plasental doku örneğinden homojenat hazırlandı. Dokudaki fazla kanı uzaklaştırmak için 20 ml 1xPBS (fosfat buffer solüsyonu) içerisinde bir gece -20ºC'de bekletildi. İkinci kez dondurma ve çözme işlemi yapılıp hücresel membranların parçalanması sağlandı. Homojenat 500xg devirde 5 dk santrifüj edilip süpernatant kısmı ayrıldı ve -20ºC'de çalışma zamanına kadar bekletildi. Tüm ölçümler ELİSA (Enzim Bağlı İmmüno Sorbent Analiz) yöntemi kullanılarak incelendi ve bulgular karşılaştırmalı olarak değerlendirildi. İstatistiksel analiz SPSS 15.0 programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Serumda MFG-E8, SOCS-3 ve OPG düzeyleri incelendiğinde, OPG değerlerinde hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farklılık olduğu görüldü. Preeklamptik grupta OPG değerlerinin yükseldiği ve kontrol grubuna kıyasla istatistiksel açıdan anlamlı farklılık gösterdiği izlendi (p<0.01). MFG-E8 ve SOCS-3 açısından ise fark izlenmedi. Plasental dokuda MFG-E8 düzeyleri incelendiğinde; MFG-E8 doku değerleri preeklamptik grupta sağlıklı kontrollere nazaran istatistiksel olarak düşük bulunurken (p<0.01) SOCS-3 değerlerinde bir değişiklik görülmedi. Sonuç: MFG-E8 daha önce preeklampside çalışılmamış bir parametredir ve bizim çalışmamızda doku düzeyleri düşük bulunmuştur. Sonuçlar; bu verinin gerek anti-inflamatuvar gerekse plasental villus gelişimini olumsuz etkileyebileceğini düşündürmektedir. Serum OPG düzeyi, hastalığın inflamasyon durumunu yansıtmada yol gösterebilir. Doku yanıtını izlemekte yardımcı parametreler olarak değerlendirilebilir. Anahtar Kelimeler: Preeklampsi, MFG-E8, OPG, SOCS-3.
Astım hastalarında Th17 ilişkili sitokinler ve hastalık şiddeti ile ilişkisi
Astımın temel özelliklerinden biri hava yolu inilamasyonudur ancak hastalık şiddeti ile inflamasyonun yoğunluğu arasındaki ilişki net olarak tanımlanmamıştır. Bu çalışmada astım hastalarında inflamasvon ile ilişkili olduğu düşünülen Thl7 ilişkili sitokin düzeylerini belirlemeyi ve bu sitokinlerin astım kontrol test (AKT) skorları ve solunum fonksiyon parametreleri ile ilişkisini araştırmayı amaçladık.Çalışmaya 60 astım hastası, 20 sağlıklı kontrol olgusu dahil edildi. Astım hastalan kontrol durumuna göre 3 gruba ayrıldı; "tam kontrol", "kısmi kontrol" ve "kontrolsüz". Tüm olguların serum TNF-a, TGF-(İ IL-6, IL-17A, IL-17F, IL-21, IL-22 ve IL-23 konsantrasyonları ölçüldü ve solunum fonksiyon testleri yapıldı.Astım hastalarının sitokin düzeyleri, IL-23 hariç, kontrol grubundan belirgin yüksekti (TNF~a için p=0.004, TGF-p için p= 0.01, IL-6 için p=0.000, IL¬IT için p=0.000, IL-17F için p= 0.008, IL-21 için p= 0.000, IL-22 için p- 0.015). IL-6, IL-21 ve IL-23 düzeylerinin AKT skorları ile anlamlı negatif korelasyon gösterdiği (sırasıyla r=-0.364, p 0.004, r=-0.295, p-0.022, r=-0.546, p-0.000), AKT skorları île FEVj değeri arasında pozitif korelasyon olduğu tespit edildi (r=0.520, p=0.000). Sitokin düzeyleri ile FEV} değeri arasındaki ilişki araştırıldığında; IL-6 ve IL-21 düzeyleri ile F'EVj değeri arasında negatif korelasyon varlığı tespit edildi (sırasıyla r-~0.3û, p=Q.017, 0.36, p=0.004)Sonuç olarak, özellikle hastalığı kontrol altında olmayan astım hastalarında Th!7 ilişkili sitokin düzeylerinin belirgin yüksek olduğunu saptadık. Bu hastalarda. Ih 17 sitokinlerini hedefleyen bir tedavinin, nötrofıük inflamasvonve steroid direncinin ön planda olduğu ağır astımlı hastalarda faydalı olabileceğini düşünüyoruz.Anahtar kelimeler: Astım, I h 17 hücre, astım kontrol testi
Elazığ ili ve çevresindeki Behçet hastalarında BTLA (CD272)gen polimorfizmlerinin araştırılması
Behçet hastalığı (BH) tekrarlayan oral ve genital ülserler, üveit ve deri lezyonları ile karakterize kronik inflamatuar bir hastalıktır. BH'nın etyopatogenezi bilinmemektedir. BTLA son yıllarda tanımlanan Ig süper ailesi üyelerinden birisidir.BTLA, CD4+ lenfositlerin aktivasyonunu ve IL-2 üretimini baskılar. Özellikle inflamasyon bölgesinde, B7-1 ve B7-2 taşıyan aktive T hücrelerin olduğu bölgelerde CTLA-4 bağlantısı yoksa temel rol oynar. Behçet hastalığı kronik inflamatuvar bir hastalıktır ve T hücre uyarımı ile yakından ilgilidir. BTLA yolağı Behçet gibi kronik inflamatuvar hastalıklarda kritik rol alabilir. Bu çalışmada Behçet hastalarında BTLA geni rs1844089 ve rs9288952 gen polimorfizmleri arasındaki ilişki incelenmiştir. Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR)-Restriksiyon Parça Uzunluk Polimorfizmi (RFLP) yöntemi kullanılarak 108 Behçet hastası ve 108 sağlıklı bireyde, BTLA geni rs1844089 C>T ve rs9288952 C>T polimorfizmleri çalışılmıştır. rs1844089 genotip dağılımları hasta grubunda CC: %60,2, CT: %35,2, TT: %4,6, kontrol grubunda ise CC: %67,6, CT: %31,5, TT: %0,9 olarak bulunmuştur. rs9288952 polimorfizmi için genotip dağılımları hasta grubunda TT: %69,4, CT: %26,9, CC: %3,7, kontrol grubunda ise TT: %80,6, CT: %17,6, CC: %1,9 olarak bulunmuştur. Her iki genotip ve allel frekansları açısından hasta grubuyla kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunmamıştır (P >0.05). Ancak bu iki polimorfizm için haplotip analizi yapıldığında gruplar arasındaki farklılık anlamlı bulunmuştur. Aynı anda rs1844089 polimorfizmi için T, rs9288952 polimorfizmi için C allelini taşımak hastalık riskini 4.6 kat arttırmaktadır (p=0.006). Anahtar Kelimeler: Behçet Hastalığı,BTLA,Polimorfizm
Febril nötropenili olgularda hepatosit growth faktör ve proinflamatuvar sitokin düzeylerinin araştırılması
Kanserli hastalarda gelişen febril nötropeni, morbidite ve mortaliteden sorumlu en önemli faktördür. Nötrofil sayısının azalması enfeksiyon riskini artırmaktadır. Nötropeninin şiddeti ve süresi enfeksiyon riskini belirgin olarak etkilemektedir. Hepatosit growth faktör; hepatopoietin A ve scatter faktör olarak da bilinen, disülfid bağlarıyla birbirine bağlanmış 34 kDa ve 69 kDa ağırlığında iki subünitten oluşmuş heterodimerik bir proteindir. İnfeksiyon hastalıklarının akut fazı sırasında HGF düzeylerinin arttığı ve bunun hasarlı organlarda regenerasyon sürecini yansıttığı düşünülmektedir. Bu çalışmada febril nötropeni olgularında, tedavi öncesi, tedavinin 48. saati ve tedavi sonu HGF, CRP ve proinflamatuvar sitokin düzeylerinin tekrarlayan ölçümleri ile tanısal ve prognostik değerinin olup olmadığı ve febril nötropenik olgularda özellikle HGF'nin biyomarker olarak kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Febril nötropeni tanısı konulan 20 olgu ve kontrol grubu olarak 20 sağlıklı kişi çalışma kapsamına alındı. Olguların başlangıç, tedavinin48. saati ve tedavi sonu olmak üzere ardışık serum HGF, CRP ve proinflamatuvar sitokin düzeyleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. Hastaların tedavi öncesi HGF düzeylerinin sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı. Ayrıca, hastaların tedavinin 48. saati ve tedavi sonu HGF düzeylerinin başlangıçdüzeylerine göre anlamlı olarak azaldığı gözlendi. Olguların, başlangıç serum HGF düzeylerinin CRP düzeyleri ile anlamlı düzeyde korele olduğu görüldü. Yüksek risk grubundaki hastaların serum ortalama HGF düzeylerinin, düşük risk grubundaki hastaların HGF düzeylerine göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı. Febril nötropeni olgularında tedavi öncesi IL-6 düzeylerinin tedavi sonunda anlamlı düzeyde düştüğü ve kontrol grubu ile tedavi sonu düzeyler arasında anlamlı fark gözlenmediği saptandı. Tedavi öncesi TNF-alfa düzeylerinin ise hem tedavinin 48. saatinde hem de tedavi sonunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düştüğü saptandı. IL-1 ve IL-8 düzeylerinin ise tedavi ile anlamlı değişiklik göstermediğibelirlendi. Bulgularımız; febril nötropeni olgularında, ardışık olarak ölçülen serum HGF düzeylerinin risk düzeyini belirlemede ve ve hastalığın prognozunu tahmin etmede önemli bir marker olabileceğini düşündürmektedir.
Behçet hastalarında sjögren sendromunun sıklığının araştırılması
Behçet hastalığı (BH) ve Sjögren sendromu (SS) ortak komponentler içerirler ve etyopatogenezlerinde genetik, infeksiyöz, otoimmün mekanizmalar rol oynar. SS?nin diğer otoimmün hastalıklarla ilişkisi ülkemizde ve dünyada yapılan birçok çalışmayla gösterilmiş olmasına rağmen BH ile birlikteliğini gösteren çalışma sayısı yok denecek kadar azdır. Dünya üzerinde en sık ülkemizde görülen BH?nin SS ile birlikteliğini araştırarak bu alandaki eksikliğin giderilmesine katkıda bulunmak çalışmamızın temel amacıdır. Sjögren sendromunun tanısında klasik olarak SS-A ve SS-B otoantikorları kullanılmaktadır. Fakat son yıllarda tanımlanmış olan SS-A-52, SS-A-60, Alfa-fodrin, Muscarinic acetylcholine reseptör 3 (M3) otoantikorlarının da SS tanısında belirleyici olduğu belirtilmektedir. Çalışmamızda daha önce SS-A, SS-B ve ANA (IFA) ölçümleri yapılan 63 Behçet hastasında SS-A-52, SS-A-60, M3 ve Alfa-fodrin otoantikor düzeylerine bakıldı. Behçet hastalığı tanısı konan 63 kişi ve kontrol grubu olarak 30 sağlıklı kişi çalışma kapsamında değerlendirildi. Çalışma kapsamında değerlendirilen tüm kişilerden onayları alındı ve BH takip formu oluşturuldu. Hasta ve kontrol grubundan alınan kan serumlarına ayrıldı ve rutin biyokimyasal parametreler aynı gün incelendi. Otoantikorların ELISA ölçümleri ise aynı çalışmacı tarafından aynı laboratuvar ortamında kısa bir süre içerisinde çalışıldı. Elde edilen veriler uygun istatistik metotları kullanılarak değerlendirildi. Sonuç olarak hasta ve kontrol grupları arasında SS-A-52, SS-A-60 ve M3 otoantikor düzeyleri bakımından anlamlı bir farklılık bulunamazken, Alfa-fodrin düzeyinin hasta grubunda anlamlı olarak yüksek olduğu gözlendi. Hasta grubunda ki 4 kişide SS-A-52 pozitifliği, 2 kişide SS-A-60 pozitifliği ve 22 kişide ise Alfa-fodrin pozitifliği belirlendi. Yüksek oranda Alfa-fodrin pozitifliğinin görülmesi BH tanısında Alfa-fodrin otoantikorunun daha etkin bir şekilde kullanılabileceğini düşündürdü. Çalışmamızda BH ile SS arasında anlamlı bir birliktelik saptanamadı. Anahtar Kelimeler: Behçet Hastalığı, Sjögren Sendromu, alfa-fodrin, SS-A-52, SS-A-60, M3 reseptör
Epstein Barr Virüs aracılı B lenfosit transformasyon sürecinde periferik kan mononükleer hücrelerinin neopterin yanıtı
Epstein Barr Virüs Aracılı B Lenfosit Transformasyon Sürecinde Periferik Kan Mononükleer Hücrelerinin Neopterin YanıtıAmaç: Epstein-Barr Virüs (EBV), insan B lenfositlerini latent olarak enfekte edebilen, transformasyon yeteneğine sahip bir herpesvirustur. Çocuklukta asemptomatik geçen enfeksiyon, adölesanlarda İnfeksiyöz Mononükleoz'a (IM) neden olabilmekte; immün yetmezliği bulunan kişilerde ise çeşitli malignitelere yol açabilmektedir. Dünyadaki insanların yaklaşık %95'i hayatlarının herhangi bir döneminde EBV ile karşılaşmaktadır. Bu çalışmada hücresel immün aktivitenin bir göstergesi olarak kullanılabilen neopterinin in vitro EBV transformasyonu ile ilişkisi ve buna eşlik eden sitokin cevaplarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Metod: Sağlıklı gönüllülerden alınan periferik venöz kandan izole edilen mononükleer hücrelerin, kültür ortamında virion salgıladığı bilinen B95-8 hücre kültür süpernatanı eklenerek, EBV ile transforme edilmesinin ardından elde edilen kültür süpernatanlarında, neopterin ile buna eşlik eden IFN-?, IL-6 ve TNF- ? düzeyleri ELISA aracılığı ile ölçülmüştür.Bulgular: Çalışma sonunda neopterin yanıtının EBV transformasyonundan bağımsız bir şekilde, zaman bağımlı olarak arttığı gösterilmiştir. Buna karşılık EBV içeren kültürlerde 72. saatten itibaren yükselmeye başlayan TNF- ? düzeylerinin 1. haftada en yüksek düzeye ulaştığı ve 3. haftada yeniden azaldığı saptanmış, ancak bu haftaların düzeyleri kendi aralarında karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. EBV ile uyarılan hücre grubunda 1. haftadan itibaren saptanan IFN- ? düzeylerinin 3. haftada benzer şekilde azaldığı gösterilmiştir. EBV ile uyarılmış hücre gruplarında ölçülen IL-6 düzeylerinin zamana bağlı olarak artarak 3. haftada en yüksek düzeye ulaştığı saptanmıştır.Sonuç: Bu bulgulara dayanarak; uyarandan bağımsız, zamana bağımlı artan neopterinin, EBV'ye bağlı gelişebilecek kanserler öncesinde transformasyonu değerlendirmek amacıyla değil, daha çok virüse karşı gelişen akut yanıtın değerlendirilmesinde kullanılabilecek bir belirteç olduğu öne sürülebilir.
Farklı myelin antijenleri ile oluşturulan deneysel ms modellerinde glatiramer asetat'ın kemokin profili üzerine etkileri
Multiple Skleroz (MS), santral sinir sisteminin, otoimmün enflamatuar demiyelinizan bir hastalığıdır. Deneysel otoimmün ensefalomyelit (DOE), MS'in deneysel modeli olup, myelin basic protein (MBP), myelin oligodendrocyte glycoprotein (MOG) ve myelin proteolipid protein (PLP) gibi farklı myelin antijenleri tarafından oluşturulabilir.Glatiramer asetat (GA) (Copaxone®), relapsing-remitting MS tedavisinde hastalık-düzenleyici ilaç olarak yaygın kullanılan bir ajandır. GA'nın MS ve DOE'deki etki mekanizmaları tam olarak anlaşılamamıştır.Bu çalışmanın amacı MOG35-55, MBP68-82 ve PLP139-151 ile oluşturulan DOE modellerinde, GA'nın kemokin ekspresyonu üzerine etkilerini araştırmaktır. Çalışmaya alınan dişi fareler altı gruba ayrılmış ve MOG, MBP ve PLP peptitleri ile immünize edilmiştir. Kontrol grubunu normal ve non-immünize hayvanlar oluşturmuştur. GA-tedavi gruplarına (farklı antijenik peptit ile immünize üç grup) immünizasyondan 7 gün önce subkutan GA verilmiş, tüm hayvanlar post-immünizasyon 14. günde dekapite edilmiştir. RANTES/CCL5, MIP2/CXCL2-3 ve IP-10/CXCL10'un serum düzeyleri, çalışma ve kontrol gruplarında uygun ELISA kitleri kullanılarak ölçülmüştür.GA verilen grup ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, GA verilmeyen tüm gruplarda kemokin ekspresyonunda anlamlı artış gözlenmiştir. GA uygulanan grupların kemokin düzeyi kontrol grubu düzeyine yakın ölçülmüştür. Bu çalışmada, GA'nın in vitro ortamlarda Th1 hücre-ilişkili kemokin ekspresyonunu inhibe ettiği sonucuna varılmıştır.
Behçet hastalarında CD127 ve FOXP3 taşıyıcılığı açısından Treg Hücreleri, BTLA (CD272), osteoprotegerin ve sCTLA düzeylerinin araştırılması
Behçet hastalığı (BH) nörolojik tutulum, tekrarlayan oral ve genital ülserler, artrit, deri lezyonları, oküler ataklar ile tanımlanan kronik, inflamatuvar vaskülit ile karekterize bir hastalıktır Hastalığın tekrarlayan yapısı ve tedaviye cevap azlığı etyopatogenezinin tanımlanmasını zorlaştırır.Periferik toleransın önemli bir bileşeni, CD4+CD25+Foxp3+ regülatör T hücrelerini içeren regulatör fonksiyonları olan lenfositler tarafından temsil edilir. T lymphocyte associated antigen-4 (CTLA-4) lenfosit aktivasyonun engelleyen bir molekül olarak tanımlanmıştır. Soluble CTLA (sCTLA) ise ekstrasellüler olarak salgılanan ve Treg hücrelerinin fonksiyonel bir belirteci olarak tanımlanan CTLA-4'ün bir formudur. B ve T lymphocyte attenuator (BTLA, CD272) B hücreleri, T hücreleri, dendritik hücreleri (DC) , natural killer (NK) hücreleri ve makrofajlar tarafından eksprese edilen lenfoid hücrelere özel bir hücre yüzey reseptörüdür ve inhibitör sinyallere eşlik eder. Osteoprotegerin (OPG) ve onun ligandının (RANKL) immün sisteminin fonksiyon ve düzenli gelişmesini kontrol etmekte anahtar bir rolü vardır.Bu çalışma, Behçet hastalarında CD4+CD25+Foxp3+ regülatör T hücreleri (Tregs), sCTLA, BTLA ve osteoprotegerinin etkisi olup olmadığını araştırmak amacıyla planlandı. Çalışmada kısmen otoimmün bir hastalık olan BH'da, inhibitor reseptörlerin rollerini tanımlamak hedeflendi. CD4+CD25+Foxp3+ regulatör T hücreleri, sCTLA, BTLA ve OPG'in düzeylerini karşılaştırmak için 25 Behçet hastası, yaş ve cinsiyet olarak denk olan 20 sağlıklı kontrol bu çalışma kapsamı içine alındı. Oküler komplikasyonlu (9 hasta aktif oküler ataklı ve 2 hasta inflamatuvar artritli) ve mukokutanöz lezyonlu (2 tanesi aktif) 25 Behçet hastası ile çalışma yapıldı. Behçet hastası yaşları ( aktif BD: % 38.23 ± 5.44, remisyon BD: 36.92 ± 4.22) olan ve tanı süreleri (aktif BD 4.39 ± 1.29, remisyon BD; 8.13 ± 2.04) yıl olan 14 kadın, 11 erkek olmak üzere toplam 25 hasta çalışmaya dahil edildi. Bütün hastalarda BH'nın teşhisi için uluslararası çalışma grubu tarafından tanımlanan kriterlere tamamen uyuldu. Hastalık aktivitesi, yayımlanan kriterlere göre değerlendirildi. Hiçbir akut infeksiyonu ya da kronik hastalığı (diğer otoimmün ve atopik bozukluklar gibi) olmayan yaş ve cins olarak denk olan 20 sağlıklı gönüllü (9 erkek ve 11 kadın; 29.56 ± 2.97 yıl ) kontrol grubu olarak çalışma kapsamına alındı.Periferik kan numuneleri (2 ml), aseptik olarak EDTA'lı (etilen diamin tetra asetik asit) tüplere toplandı. İlk olarak, 25 Behçet hastasını periferik kanında flow-sitometrik yöntemi kullanarak CD4+CD25+ oranlar analiz edildi. Serum OPG ve sCTLA düzeyleri Enzyme Linked Immunosorbent Assay (ELISA) yöntemi ile belirlendiSonuç olarak Behçet hastalarındaki CD4+CD25+ T hücre (Medyan: 5.34 ± 0.65) oranları sağlıklı kontrollere (Medyan: 2.70 ± 0.20) göre önemli şekilde daha yüksek olduğu bulundu. Aynı zamanda Behçet hastalarında (aktif ve remisyon), sağlıklı kontrollere göre önemli ölçüde daha yüksek CD4+CD25+FoxP3+ hücreleri (BH medyan: 3.96±0.59, sağlıklı kontrol medyan : 1.38 ± 0.25) gözlendi. Ancak aktif ve remisyondaki Behçet hastalarında Treg hücreleri arasında hiçbir fark görülmedi. Behçet hastaları ile sağlıklı kontroller kıyaslandığında Behçet hastalarında önemli ölçüde yüksek CD4+CD272+ T hücreleri bulundu (P< 0.001). Ancak, aktif ve remisyondaki hastalar arasında hiçbir fark bulunamadı (P>0.05). OPG'in serum düzeylerinin, Behçetli hastalarda sağlıklı kontrol grubuna göre önemli ölçüde daha yüksek olduğu gözlendi (813.76 ± 10.14 vs 604.22 ± 33, 57 pg mL, P<0.01). Behçet hastaları (0.236 ± 0.12 ng ml) ve sağlıklı kontrol (0.228 ± 0.07 ng/ml) sCTLA-4 serum düzeyleri arasında hiçbir fark bulunamadı (p>0.05). Ama aktif Behçet hastaları ve remisyondaki Behçet hastaları sCTLA-4 serum düzeyleri arasında anlamlı bir fark bulundu (aktif BH : 0.064 ± 0.14 ve remisyon BH : 0.332±0.91). Böylece incelenen parametrelerin BH'nın immun disregülasyonundan sorumlu olabileceği sonucuna varıldı.Anahtar kelimeler : BH, Treg hücreleri, Foxp3, sCTLA, BTLA, Osteoprotegerin
Farelerde çiftleşme sonrası uygulanan anti-IL?10 ve anti-TGFß'nın gebe kalma oranları üzerine etkileri
Bu tezde; dişilerde gebelik üzerine önemli etkileri olan IL?10 ve TGFß'ya karşı geliştirilen nötralizan antikorların, farelerde çiftleşme sonrası uygulanmasının gebelik oranları, IL (Interleukin )?2, IL?4, IL?6, IL?10, IL?17, IFN? (Interferon Gamma), TNF? (Tumor Necrosis Factor Alfa) ve TGFß (Transforming Growth Factor Beta)'nın kan serumu ve uterus sıvısındaki konsantrasyonları üzerine etkilerinin belirlenmesi amaçlandı. BALB/C ırkı 21 adet dişi farenin kullanıldığı çalışmada, hayvanlar çiftleştirilerek rastgele üç gruba ayrıldı. Birinci gruptaki hayvanlar kontrol grubu olarak seçildi. İkinci grup hayvanlara çiftleşme sonrası 0,5 mg anti-IL?10; 3. gruptaki hayvanlara da 0,5 mg anti-TGFß intraperitonal olarak enjekte edildi. Tüm gruplardaki hayvanlar çiftleşme sonrası 13. günde dekapite edilerek kanları alındı. Hayvanların uterusları çıkarılarak gebe olup olmadıkları saptandı. Ayrıca, hayvanların uterus yıkama (irrigasyon) sıvıları elde edildi. Uterus sıvılarındaki ve kan serumlarındaki sitokin konsantrasyonları, multiplex immünoassay tekniği kullanılarak belirlendi. Sonuç olarak, gebe kalma oranları açısından gruplar arasında fark bulunmadı. Gebe hayvanların uterus sıvısı sitokin konsantrasyonları karşılaştırıldığında ise anti-IL-10 antikoru enjekte edilen 2. grupta TGFß konsantrasyonunun (P<0,01) diğer gruplara nazaran daha yüksek olduğu tespit edildi. Ancak, gebe hayvanlarda, diğer sitokinlerin hem uterus sıvısı hem de kan serum konsantrasyonları açısından fark bulunmadı. Buna bağlı olarak, çalışmamızda farelerde çiftleşme sonrası anti-IL?10 ve anti-TGFß antikorları uygulanmasının gebelik oranlarına etki etmediği sonucuna varıldı.
Psoriasis hastalığında osteopontin, apelin, leptin ve adiponektin düzeyleri ile metabolik sendrom arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Psoriasis, T lenfosit aktivasyonuyla giden kronik inflamatuar bir deri hastalığıdır. Kronik inflamasyonun aterogenez ve periferik insülin direncine neden olmasından dolayı kronik inflamatuar sistemik hastalıklı kişilerde metabolik sendrom sıklığında artış görüldüğü bildirilmiştir. Leptin, adiponektin, apelin ve osteopontin gibi birçok önemli molekül, yağ dokusundan salınmakta ve metabolik sendromda artan obezite ile bu moleküllerin düzeylerinin değiştiği belirtilmektedir. Çalışmada bu moleküller ile psoriasis arasında olası ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır.Psoriasisli 40 hasta ile kontrol grubu olarak alınan 40 sağlıklı kişide açlık kan şekeri, trigliserid, HDL kolesterol, serum adiponektin, leptin, apelin ve osteopontin düzeyleri ölçüldü. Ayrıca hasta ve kontrol gruplarının vücut kitle indeksleri, bel çevresi ölçümleri yapıldı.Psoriasisli hastalarda kontrol grubuna göre metabolik sendrom sıklığı anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Psoriasisli hastalarda kontrol grubuna göre serum adiponektin düzeylerinde anlamlı düşüklük, leptin, apelin ve osteopontin düzeylerinde anlamlı yükseklik görüldü . Metabolik sendromlu psoriasisli hastalarla metabolik sendromu olmayan psoriasisli hastalar arasında serum adiponektin, leptin, apelin ve osteopontin düzeyleriyle anlamlı ilişki saptanamadı. Psoriasisli hastaların 18'inde hafif şiddette, 10'unda orta şiddette, 12'sinde şiddetli PASI skoru mevcuttu. PASI skoru yüksek olan psoriasisli hastalarda DLQI indeksinde anlamlı yükseklik saptandı. Bel çevresi riski olan hastalarda serum leptin ve apelin düzeylerinde anlamlı yükseklik gözlendi.Sonuç olarak yapmış olduğumuz bu çalışma psoriasisli hastalarda metabolik sendrom sıklığını göstermektedir. Psoriasis patogenezinde adiponektin, leptin, apelinin ve osteopontin yer alabileceğini ama şiddetiyle ilgili belirteçler olmadığını düşünmekteyiz.
Lepramatöz lepralı hastalarda NKT hücrelerinin flow sitometrik yöntemlerle gösterilmesi
Leprada hücresel immün cevap Th1 veya Th2 şeklinde farklılaşabilmekte ve klinik seyir tüberküloid veya lepramatöz lepra olarak şekillenmektedir. Kısacası hücresel imraünitedeki etkilenme derecesine göre hastalığın kliniği ortaya çıkar. Natural Killer T hücreler (NKT), NK reseptörlerini sunan T hücreler olarak tanımlanabilirler. NKT hücreler, çabuk uyarılmaları ve hızlı sitokin sentezleme yetenekleri ile hücresel immün cevap üzerine etki yapabilmektedirler. Bu çalışma lepramatöz lepralı hastalarda NKT hücrelerin etkisi olup olmadığını araştırmak amacıyla planlandı. İnaktif lepramatöz lepralı, yaşlan 25-80 (ortalama 60.00±14.43), tanı süreleri 4-55 (ortalama 30.66 ±17.42) yıl olan 11 'i kadın 29'u erkek olmak üzere toplam 40 hasta çalışmaya dahil edildi. Aym şekilde lepralı teması olmamış ve herhangi bir hastalığı olmayan yaş ortalaması (55.00±8.89) olan, 25'i erkek 15'i kadın 40 sağlıklı gönüllü kontrol grubu olarak incelendi. Bu çalışmada flow-sitometrik yöntemle periferik kan NKT hücre oranları araştırıldı. Ayrıca M. leprae ekstraktı etkisindeki primer lenfosit kültürlerinde NKT hücre oranlan hesaplanarak basilin uyarısının oranlan nasıl etkilediği incelendi. Lepralılarda periferik kandaki NKT hücre oram (%0.92±0.21) sağlıklılardan (0.54±0.18) daha yüksek olarak saptandı (p<0.05). Lenfosit kültüründe basil uyansı ile de NKT hücrelerinin yaklaşık periferik kandakilerin iki katma (1.62±0.28) kadar arttığı gözlendi ve aralarında anlamlı fark belirlendi (p<0.05).Çalışma sonuçlanınız, NKT hücrelerin lepramatöz leprada hücresel bağışıklık cevabının önemli elemanları olarak görev yaptığını düşündürmektedir. Hücre kültürlerinde stimulus altında iken bu hücrelerin oranlarının arttığının gösterilmesi, lepradan korunmak için NKT hücrelerinin uyarılmasını hedefleyen immunomodülatör tedavilerin, geleceğin tedavi yaklaşımı olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Lepra, NKT hücreler, flow-sitometri, lenfosit kültürü
Tip I aşırı duyarlılık reaksiyonlarında beta-glukan`ın Th polarizasyonuna etkisinin araştırılması
l.OZET Beta-glukan; immunostimulan olup bağışıklık sistemini güçlendirir ve bir beslenme desteği olarak kullanılır. Medikal anlamda ürün sınıfı "biyolojik cevap düzenleyici"dir. Çalışmamız, Tip I aşın duyarlılık olgularında klasik tedaviye eklenen beta-glukanın Th polarizasyonuna etkisini araştırmak amacıyla allerjik rinitli ve astmalı hastalar arasından, aşağıda belirtilen gruplar oluşturularak gerçekleştirildi. Grup 1 : Klasik tedavi alanlar (n=30) Grup 2 : Klasik tedavi + beta-glukan alanlar (n=30) Hastalardan tedavi öncesi ve 45 günlük tedavi sonrası kan alınarak sonuçlar değerlendirildi. Flow sitometrik yöntemle lenfosit subtipleri (CD3+, CD4+, CD8+, CD19+, CD23+, CD4+CD26+, CD4+CD30+) oranlan hesaplandı. Serum total IgE ve sitokin düzeyleri (IL-4, IFN-y ) ELIZA yöntemiyle ölçüldü. Flow sitometrik ölçümlerde: Sadece klasik tedavi alan Grup l'de tedavi öncesi ve sonrasında anlamlı bir farklılık görülmezken; Grup 2 'de tedavi sonrasında tedavi öncesine göre CD4+, CD4+CD26+ lenfosit oranlannda ve CD4/CD8 oranında anlamlı artış; CD23+ve CD4+CD30+ lenfosit oranlannda ise anlamlı azalma vardı. Total IgE serum seviyeleri her iki grupta tedavi sonrasında tedavi öncesine göre anlamlı düzeyde azalmıştı. IL-4 serum seviyesi Grup 2'de tedavi sonrasında tedavi öncesine göre azalmıştı. IFN-y serum seviyeleri her iki grupta tedavi sonrasında tedavi öncesine göre anlamlı düzeyde artmıştı. Sonuç olarak, astımlı ve allerjik rinitli hastalarda klasik tedaviye beta-glukanın eklenmesi, immün yanıtı Thl yönünde polarize etmektedir. Bu veri, hastalığın tedavisinde beta-glukan ilave edilmesinin faydalı olabileceğini göstermektedir. Bu olumlu etkinin ne kadar devam ettiğinin anlaşılabilmesi için klinik parametrelerin de dahil edildiği uzun süreli çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Allerjik rinit, astma, beta-glukan, lenfosit alt gruplan, sitokin
Effect of BNT162b2 and CoronaVac boosters on humoral immunity of individuals previously fully vaccinated with CoronaVac against SARS-CoV-2: A longitudinal study
It is essential to know about the immune response levels after booster doses of the two different types of vaccines, the mRNA and the inactivated, currently used against COVID-19. For this purpose, it was aimed to determine the effects of BNT162b2 (BNT) and CoronaVac (CV) boosters on the humoral immunity of individuals who had two doses of CV vaccination. For the estimation of humoral immune responses, live SARS-CoV-2 virus was isolated from nasopharyngeal swabs of SARS-CoV-2 PCR test positive patient and grown on the Vero E6 cells. After the confirmation of growth and estimation of the TCID50 for the virus, the virus was used in the PRNT50 experiments. For the study the healthcare workers who had no history of Covid-19 infection and were immunized with two doses of inactivated vaccine CoronaVac were included. Blood samples from these individuals were collected at different time points. From whole blood samples, PBMCs and sera were isolated. PBMCs were used for the flow cytometry experiments and sera were used for the neutralizing antibody experiments. In the neutralizing assay, the PRNT50 titer was calculated a dilution in which half of the virus at 10-3 PFU/ml concentration was inactivated and was selected for everyone in all time points. The percentage of B cell subtypes and proportion of memory B cells were estimated for each time point by staining with specific B cell markers (Anti-CD19, Anti-CD20, Anti-IgG, Anti- CD27, Anti- CD14, Anti-CD38 and Anti-CD56). After staining, samples were run by Attune flow cytometry. After the experiments, a 3.38-fold increase in neutralizing antibody geometric mean titers (Neutralizing Antibody, GM, 78.69) was found one month after BNT162b2 booster and maintained at the third month (Neutralizing antibody, GM, 80). Nevertheless, in the CoronaVac booster group, significantly lower neutralizing antibodies, GMT than BNT162b2 after 1 month and 3 months were observed (21.44 and 28.44, respectively) (p<0.001). In the B cell part, significantly higher expression of memory B cell and memory B cells expressing IgG was observed in the BNT162b2 booster group when compared with CoronaVac booster group both in 1st and 3rd month after booster vaccination. The ratio of effector memory B cells 1st month after vaccination in the CoronaVac booster group was significantly higher than BNT162b2 booster group (p=0.0263).
Epsteın-Barr Virus ile enfekte B Lenfositlerde İnsan Lökosit Antijen-G ekspresyonunun araştırılması
Klasik İnsan Lökosit Antijen sınıf I moleküllerine (HLA class I) kıyasla daha az polimorfizm gösteren insan lökosit antijen-G (HLA-G) molekülünün 7 farklı isoformu mevcuttur. HLA-G'nin başlangıçta trofoblastik hücrelerde eksprese edildiği düşünülmüş ancak sonradan immün sistemden korunmuş bölgelerde devamlı ekspresyonu olduğu, çözünebilir formlarının da belirlenebileceği gösterilmiştir. HLA-G' nin immün baskılanmaya neden olan bir molekül olduğu bilinmektedirEpstein-Barr Virus (EBV), persistan ve yaygın bir enfeksiyon etkeni olmasının yanında çeşitli kötü huylu tümörlerle de ilişkilendirilmiştir. EBV'nin bu inatçı persistansında, immün sistemin EBV'e karşı oluşturduğu immün yanıtın yetersizliğinin veya baskılanmasının rolü büyüktürÇalışmanın amacı HLA-G molekülünün, EBV ile transfeksiyonuna, zamana ve CD2+ hücrelerin varlığına/ yokluğuna bağlı olarak B hücreleri yüzeyindeki ekspresyonunun değişikliğinin ve salgısal HLA-G seviyesindeki değişikliğin araştırılmasıdırBu amaçla Gazi Üniversitesi İmmünoloji Anabilim Dalı hücre bankasında bulunan, EBV virionu üreten, B95-8 hücre kaynağı, B lenfositlerin transfeksiyonunda kullanılmıştır. CD2+ hücrelerin varlığında ve yokluğunda ve EBV transfeksiyonu varlığında ve yokluğunda 24, 48 ve 72 saatlik kültürler hazırlanmış, hücre yüzeylerindeki HLA-G ekspresyonu monoklonal antikorlar kullanılarak akım sitometri ile, çözünür HLA-G (sHLA-G) seviyeleri, interlökin-10 (IL-10) ve transforming büyüme faktörü-beta (TGF-ß) seviyeleri ELISA yöntemi ile ölçülmüştürÇalışma sonuçlarına göre CD19+ hücrelerin yüzeyindeki HLA-G ekspresyonunun, EBV transfeksiyonundan bağımsız, ancak CD2+ hücre yokluğunda zamana bağlı olarak artış gösterdiği saptanmıştırBu sonuçları ile proje çalışması literatüre ve bundan sonra yapılacak olan çalışmalara kaynak oluşturacak niteliktedir.
Investigating ici-induced thyroid dysfunction: Initial immune dysregulation insights and 3D co-culture model with Nthy-Ori 3-1 and PBMC
Immune checkpoint inhibitors (ICIs) have revolutionized cancer treatment, significantly improving survival rates across a range of malignancies by reinforcing T cells' ability to recognize and eradicate cancer cells. Despite their effectiveness, ICIs are frequently associated with immune-related adverse events (irAEs), the most prevalent of which is thyroid dysfunction (TD). Rarely, these toxicities may be severe enough to cause therapy to be postponed or terminated. Understanding the mechanisms underlying thyroid irAEs could provide valuable insights into both thyroid autoimmune diseases and the broader spectrum of irAEs linked to ICIs. This study addresses gaps in current research by immunophenotyping patients undergoing ICI therapy at two critical time points: before treatment and three weeks post-treatment. Comparative analyses were performed against control groups of healthy individuals and patients with Hashimoto's thyroiditis. Among the 9 patients studied, 2 developed TD within three weeks of PD-1 inhibitor treatment. Flow cytometry revealed significant increases in IFN-γ producing CTLs and NK cells, along with TNF-α producing B cells and its expression levels in NKT-like cells following the therapy (p<0.05). Notably, the increase in TNF-α producing B cells was more pronounced when compared to all study groups. These findings suggest that immune cell activation and subsequent cytokine production, aimed at combating tumor cells, may also serve as predictive biomarkers for irAEs, including ICI-induced TD. To improve the physiological relevance of in vitro studies, this research also introduces a novel 3D co-culture model using thyroid spheroids derived from the Nthy-Ori 3-1 cell line, co-cultured with patient-specific PBMCs. Initial results indicated no significant differences in thyroid cell viability between TD patients and controls in the 3D setting, contrasting with notable viability reductions in 2D co-cultures. Additionally, immunophenotyping performed on 3D co-cultures revealed a substantial increase in B cell populations of the patients on the third week of therapy compared to healthy controls (p=0.0500). The findings from both immunophenotyping and in vitro research deepen our understanding of conditions where the pathophysiology is poorly defined, as in the case of ICI-induced TD. Despite limitations related to the allogeneic nature of the approach, this study is pioneering in creating an in vitro model specifically designed to investigate ICI-related irAEs. It offers preliminary insights and establishes a methodological framework for future thyroid research.
Identification of differentially expressed ferroptosis-related hub genes and their association with cigarette smoke-induced chronic obstructive pulmonary disease by bioinformatic analysis
Chronic Obstructive Pulmonary Disease (COPD) is a complex and progressive respiratory disorder, primarily resulting from exposure to cigarette smoke. The disease is characterized by chronic inflammation, oxidative stress, and irreversible destruction of lung tissue. Recent studies have revealed that ferroptosis, a regulated form of cell death driven by iron-dependent lipid peroxidation, plays a significant role in COPD pathogenesis. The aim of this study was to identify ferroptosis-related genes (FRGs) involved in cigarette smoke-induced COPD, and to investigate the expression of these genes in vitro. Initially, an integrative bioinformatic analysis was performed that was followed by in vitro cigarette smoke extract (CSE) exposure and expression analysis of target genes. The datasets used in this study were obtained from the Gene Expression Omnibus (GEO) database. Differentially expressed genes (DEGs) were identified through dataset analysis, and ferroptosis-related genes were extracted using the FerrDb database gene list. The MCODE method, which was integrated into the Metascape online tool, was employed to identify hub genes. Subsequently, protein-protein interaction (PPI) analysis, functional enrichment analysis, and miRNA-gene interaction studies were conducted for the hub genes. Quantitative real-time polymerase chain reaction (qRT-PCR) was performed to analyse the expression of these hub genes after in vitro CSE exposure. Based on the analysis of multiple datasets and the FerrDb database, 20 FRGs involved in cigarette smoke-induced COPD were identified after removing redundant genes. MCODE analysis identified MDM2, EGFR, SRC, BRD4, GDF15, TP63, and CD44, as hub genes. Functional enrichment analysis revealed a strong association between these genes and ferroptosis-related biological pathways, including fatty acid and sulphur compound regulation that were mediated through the TP53 signaling pathway. miRNA-gene interaction analysis suggested that hsa-mir-203a-3p, hsa-mir-155-5p, and hsa-mir-34a-3p may regulate these genes. In vitro validation studies demonstrated that 24 hours incubation with CSE led to a significant reduction in the expression of six of the seven hub genes, except MDM2 gene in primary human bronchial epithelial cells (HBEC). However, CSE exposure did not cause any significant changes in the expression of genes studied in BEAS-2B cell line. In conclusion, we demonstrated the involvement of six ferroptosis-related hub genes in the pathogenesis of CSE-induced COPD by both bioinformatic tools and the validation by qRT-PCR. Our findings suggest that these genes may serve as potential targets for the diagnosis and treatment modalities of cigarette smoke-associated COPD; however, further studies are required.
Exploration of CD47 expression in glioblastoma and oligodendroglioma: Implications for tumor microenvironment and treatment strategies
Glioblastoma (GBM) en yaygın ve agresif primer malign beyin tümörü türüdür ve medyan sağkalım süresi 16 ila 19 aydır .GBM tanısı tipik olarak manyetik rezonans görüntüleme (MRI) gibi görüntüleme teknikleriyle konur ve biyopsi ile doğrulanır. Tedavi esas olarak cerrahidir, ancak radyasyon tedavisi ve destekleyici kemoterapiyi de içerir. Cerrahi rezeksiyon hasta sağkalımında en belirleyici faktördür, ancak radyoterapi ile birlikte temozolomid kemoterapisinin kullanılmasının 2 yıllık sağkalım oranını iyileştirdiği gösterilmiştir. GBM, hızlı büyümesi ve infiltratif doğası ile karakterize olup, cerrahi ile tamamen çıkarılmasını zorlaştırmaktadır. Tedavi yöntemlerindeki ilerlemelere rağmen, GBM büyük ölçüde tedavi edilemez olmaya devam etmektedir ve tedaviden sonra bile yüksek oranda nükse sahiptir, bu da kötü prognozuna katkıda bulunur. GBM için alternatif tedavi yöntemlerine ihtiyaç duyulmaktadır çünkü cerrahi, adjuvan kemoterapi ve radyasyon tedavisi gibi mevcut tedavi seçenekleri uzun süreli sağkalımı iyileştirmede sınırlı etkinliğe sahiptir. Bu tedaviler semptomları yönetmeye ve sağkalımı bir dereceye kadar uzatmaya yardımcı olabilirken, küratif değildir. CD47, immünoglobulin süper ailesine ait bir membran proteinidir ve "beni yeme" sinyali olarak bilinir. Bağışıklık hücrelerinin kanser hücrelerini yutup yok ettiği süreç olan fagositozu inhibe ederek bağışıklıktan kaçışta rol oynar. Kanserde, prostat karsinomu, yumurtalık kanseri, berrak hücreli renal hücreli karsinom, küçük hücreli olmayan akciğer kanseri, endometriyal karsinom, meme kanseri, mesane kanseri ve daha fazlası dahil olmak üzere çeşitli tümör tiplerinde yüksek düzeyde CD47 ekspresyonu gözlenmiştir. Bu kanserlerde CD47 ekspresyonu, daha yüksek tümör derecesi, lenfovasküler invazyon ve ileri hastalık evreleri gibi olumsuz klinikopatolojik özelliklerle ilişkilendirilmiş ve ekspresyon düzeyi ile kötü prognoz ve düşük sağkalım oranları arasında bir bağlantı olduğunu ortaya koymuştur. 2004 ve 2013 yılları arasında, CD47'nin GBM'deki seviyesi ve rolünü inceleyen sınırlı sayıda çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalarda özetle, yüksek CD47 düzeylerinin radyoterapi ve temozolomid direnci ile ilişkili olduğu, CD47'nin hedefe yönelik inhibisyonunun in vitro tümör büyümesini baskıladığı, CD47'nin GBM'de SIRPalpha, calreticulin, Tenascin C molekülleri ile birlikte çalıştığı ve PI3K/Akt yolağı ile ilişkili olduğu, CD47 inhibisyonuna ek olarak PDL-1 ve VEGF inhibisyonunun tümör büyümesini baskılamada sinerjistik olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmadaki amacımız, CD47 düzeylerinin patoloji örneklerindeki konsantrasyonunu ve yaygınlığını ve hasta sağkalımı, tedavi direnci ve tümör derecesi ile ilişkisini ortaya koyarak CD47'nin GBM'deki rolü hakkındaki literatüre farklı açılardan katkıda bulunmaktır
In vitro modeling of early donor-recipient immune interactions for liver graft tolerance: Evaluation of soluble CD83 modulation
Lifelong immunosuppression remains a major challenge in pediatric liver transplantation, underscoring the need for strategies that promote immune tolerance. This study aimed to model early donor–recipient immune interactions in vitro and assess the immunomodulatory potential of soluble CD83 (sCD83). Peripheral blood mononuclear cells from 18 liver transplant recipients were stimulated with anti-CD3/CD28 and donor liver homogenates, followed by co-culture of activated T cells with naïve B cells and T follicular helper cells in a transwell system, with or without sCD83 treatment. After 9 days, gene expression of CIITA and FOXP3 was analyzed by qPCR, and cytokine levels (IL-6, IL-10, IL-21) were measured via ELISA. While sCD83 did not suppress T cell activation, co-cultures with activated T cells resulted in significant downregulation of CIITA in B cells, suggesting early plasma cell differentiation, with no change in FOXP3 expression. Notably, cytokine analysis revealed reduced IL-6 and elevated IL-10 levels, indicating a shift toward a regulatory immune phenotype. This patient-derived co-culture model effectively simulates early alloimmune responses and highlights a context-dependent immunomodulatory role of sCD83, warranting further investigation using diverse cellular and organoid systems.
Comparison of intestinal, oral, skin and eye microbiomes in patients with Behçet's disease
Introduction Behçet disease (BD) is a chronic inflammatory disorder with multisystemic involvement. Various factors have been implicated in its pathogenesis, including dysregulation of both the innate and adaptive immune systems. Moreover, alterations in microbiota composition across different body sites have been associated with several chronic diseases, including BD. The aim of our study was to investigate microbiota changes in skin, fecal, oral, and ocular samples of BD patients during both attack and remission phases. Materials and Methods A total of 20 patients diagnosed with Behçet disease were included in this longitudinal follow-up study, conducted over a period of two years. Patients were monitored during both attack and remission periods. Demographic data and clinical findings were collected throughout the study. For microbiota analysis, samples were obtained from the antecubital and popliteal fossae (skin), feces, oral cavity, and conjunctival surfaces (eye). DNA was extracted from all samples, and 16S rRNA gene amplification was performed using V1–V9 primers, followed by sequencing. Microbial diversity was assessed using alpha and beta diversity indices, and taxonomic composition was evaluated through relative abundance analysis. Results In fecal samples, a statistically significant increase in the Firmicutes to Bacteroidetes ratio was observed during the attack phase (77% vs 84% for Firmicutes, and 19% vs 4% for Bacteroidetes), indicating gastrointestinal dysbiosis. At the species level, Faecalibacterium prausnitzii —a beneficial butyrate-producing bacterium—was reduced in attack samples (3% vs 14%). At the genus level, Catenibacterium was more abundant in remission samples (32% vs 23%), while Collinsella was relatively higher in attack (10% vs 7%). Regarding the skin microbiome, at the genus level, Staphylococcus was the most dominant taxon in both control and attack samples; however, its abundance was lower in the attack group (53.0%) compared to controls (62.0%). Similarly, Cutibacterium was reduced in the attack samples (2.1%) compared to controls (4.5%). In contrast, Staphylococcus was more abundant in attack samples than in remission (45% vs 27%). In the oral microbiota, dominant genera included Streptococcus, Haemophilus and Veillonella. A notable decrease in Haemophilus was found during attacks (3% vs 12%), while Prevotella was relatively increased in remission samples. In eye samples, Staphylococcus and Corynebacterium were less abundant in the attack group (9% vs 21% and 12% vs 19%, respectively). Conversely, Pseudomonas was markedly higher in the attack group (69% vs 39%). At the species level, Pseudomonas aeruginosa was significantly more abundant in attack samples. Staphylococcus epidermidis was reduced in attack (5% vs 15%), while Cutibacterium acnes remained stable (8% in both groups). In remission, Pseudomonas aeruginosa abundance decreased (60% vs 71%) and Staphylococcus capitis abundance increased (6% vs 1%). Conclusion Our study demonstrated that during the attack phase in BD patients, an increased Firmicutes to Bacteroidetes ratio in fecal samples might reflect intestinal dysbiosis. Short-chain fatty acid–producing bacteria were reduced during active disease and recovered in remission. In the skin microbiota, fluctuations in Staphylococcus suggested a disrupted cutaneous microenvironment during disease activity. In oral samples, decreased Haemophilus and increased Prevotella might reflect local mucosal dysregulation. Ocular microbiota of BD patients during attacks showed increased Pseudomonas and could be associated with ocular inflammation. Overall, our findings highlighted site-specific microbial shifts associated with disease state and suggested a potential role of microbiota in the pathophysiology of Behçet disease.
Kronik Myelositler Lösemi' de doku grubu antijenleri
38 7. ÖZET Bu çalışma 1993-1994 yılları arasında Kronik Miyelositer Lösemi tanısı konmuş 17 kontrol hastası üzerinde yapılmıştır. Pozitif olgularda HLA-A2 %35.29, HLA-Cw3 %58.82 ve HLA-Cw4 %47.05 oranlarında saptanmıştır. Araştırma sunucu elde edilen bulgular, KML tanısının tesadüfi olmasını ortadan kaldırabileceğini göstermektedir. 7. SUMMARY This study was carried out on 17 control patients, diagnosed by Chronic Myelogenous Leukemia between 1993-1994. İt has been determined that HLA-A2, HLA-Cw3 and HLA-Cw4 were 35.29 %, 58.82 % and 47.05 % respectively among positive phenomenia. The findings of this research shows that the randomness of CML diagnosis may be removed.
Antikor aracılı rejeksiyonu olan renal allogreftlerde programlanmış ölüm-ligand-1'in (PD-l1) graft sağkalımı üzerine olan etkisi
Giriş: PD-L1'in T hücre biyolojisindeki kritik rolü ve solid organ nakillerindeki işlevi hakkındaki bilgiler artmasına rağmen, ABMR'deki rolü bilinmemektedir. PD-1/PD-L1 etkileşiminin graft toleransının sürdürülmesinde önemli olduğunu gösteren bazı çalışmalar olsa da ABMR'li renal allograftlarda PD-1/PD-L1 etkileşiminin bağışıklık hücreleri üzerinde farklı etkileri olabilir. Bağışıklık hücreleri ile hedef greft arasındaki ilk arayüz olduğu için, amacımız peritübüler kapillerlerde (PTK) endotel hücreleri ve bağışıklık hücreleri üzerinde PD-1/PD-L1 etkileşiminin durumunu anlamaktır. Materyal ve Yöntem: 110 olgunun 68'inde saf ABMR (Grup 1) ve 42'sinde hem akut ABMR hem de akut TCMR bulunmaktadır (Grup 2). İlk belirti biyopsileri yeniden değerlendirildi ve glomerüler, PTK, interstisyel lökosit, makrofaj, CD4 ve CD8 pozitif lenfositlerin derecesi sınıflandırıldı. PTK, tübüler ve interstisyel lökositlerin HLA-DR ekspresyonu incelendi. PTK-DR ekspresyonunun kaybı, PTK yıkım olarak kabul edildi. Tübül, endotel ve inflamatuar hücrelerde PD-1 ve PD-L1 ekspresyonu değerlendirildi. Ayrıca tübül ve interstisyel inflamatuar hücrelerde CD80, CD86, TGF-β, IFN-γ ve TNF-α ekspresyonları araştırıldı. Takip biyopsileri, diffüz interstisyel fibrozis (IF) gelişimi açısından değerlendirildi. Bulgular: Grup 2 hastalarda, Grup 1'e göre endotel ve inflamatuar hücre PD-1/PD-L1 daha yüksek oranlarda ekspresyon gösterdi (p<0,001). Endotel ve inflamatuar hücre PD-1/PD-L1 etkileşimi, interstisyel, glomerüler, PTK lökosit, makrofaj, CD4 ve CD8 pozitif lenfositlerin artmasıyla birlikte arttı (p<0,001). PTK-DR ekspresyonu ile PD-1/PD-L1 etkileşimi arasında ters bir ilişki bulundu ve tubüler HLA-DR ifadesi ile pozitif bir ilişki saptandı (p<0,001). Endotel PD-1/PD-L1 etkileşimi olan hastalarda IF gelişimi %52,3 iken, endotel PD-1/PD-L1 etkileşimi olmayan hastalarda %12,1 idi (p<0,001). Genel 10 yıllık sağkalım, endotel PD-1/PD-L1 etkileşimi olan hastalarda %27,3 iken, endotel PD-1/PD-L1 etkileşimi olmayan hastalarda %66,7 idi (p<0,001). Benzer şekilde, genel 10 yıllık sağkalım, inflamatuar hücre PD-1/PD-L1 etkileşimi olan hastalarda %31,3 iken, inflamatuar hücre PD-1/PD-L1 etkileşimi olmayan hastalarda %66,1 idi (p<0,001). Sonuç: Sonuçlarımız, ABMR'nin yüksek immünolojik niteliğinin renal allograftlarda PD-L1'in beklenmedik işlevlerinin temelini oluşturabileceğini göstermektedir. Gerçekten de PD-1/PD-L1 yolunun koruyucu etkisini gösteren çoğu deneysel organ nakli çalışmasında, eşzamanlı immünsüpresyon nedeniyle, sınırlı T hücre reaktivitesi olan nakil modelleri kullanılmıştır. PD-1/PD-L1 yolunun inhibisyon fonksiyonlarının, ABMR gibi yüksek immünolojik kostimülatörle birlikte güçlü T aktivasyonu altında etkili olmayabileceğini öne sürdük.
Kardiyak nakillerin tekrarlayan antikor aracılı rejeksiyonunda dokudaki immünglobulin-G pozitif plazma hücre profili ve serum donör spesifik antikor düzeyleri ile ilişkisinin araştırılması
Kardiyak allogreftin antikor aracılı reddi (AMR), kronik greft hasarı, greft kaybı ve tedavi güçlüğü ile ilişkili sinsi bir süreçtir. Patolog, immünolog ve klinisyen için, sınırları henüz net tanımlanamamış, zorlu bir tanı olmayı sürdürmektedir. AMR'nin immünopatolojik ve morfolojik özelliklerinin doğru ve hızlı bir şekilde tanımlanması ve teşhisi, zamanında müdahale ve tedavi için vazgeçilmezdir. Ayrıca risk altındaki greft alıcılarının belirlenmesi ve doğru yöntemlerle izlenmesi greft disfonksiyonu ve kardiyovasküler mortalite gibi istenmeyen sonuçları önlemek ve gereksiz immünsupresyonun komplikasyonlarından ve maliyetinden kaçınmak açısından önemlidir. Nakil kalp izleminde, detaylandırılmış immünolojik testler ve endomiyokardial biyopsilerin histopatolojik incelemeleri uygun tedavi yaklaşımlarına rehberlik etmektedir. Bu tez çalışmasında, öncelikli hedefimiz AMR patogenezinde plazma hücrelerinin ve onların ürünleri olan immünglobulinlerin (Ig) rolünü anlamak, histopatolojik ve immünolojik incelemelerde potansiyel yardımcı belirteçler bulmaktı. Merkezimizin Patoloji ve İmmünoloji arşivlerinde yeterli materyali ve hasta kayıtları bulunan 19 allogreft kalp nakil hastasından alınmış 91 endomiyokardiyal biyopsi (EMB) spesmeni ve immünolojik tetkikler için alınmış senkron serum örnekleri ile retrospektif multidisipliner bir çalışma planladık. Çalışma grubu, tekrarlayan AMR atakları ile kronik seyir izleyen hastalardan oluşturuldu. Tüm doku örnekleri tanısal patoloji rutinimizdeki immün belirteçlere (C4d, CD68) ek olarak, CD138, IgG, IgG1 ve IgG3 ile immünhistokimyasal boyamalar ile tekrar değerlendirildi. Miyokardial interstisyumda, subendokardial alanda veya kapiller lümenlerindeki tüm enflamatuar hücreler dikkate alınarak, en sık pozitif hücre bulunan alanları seçilerek, bir büyük büyütme alanındaki pozitif mononükleer hücreler sayıldı, ayrıca, %10 eşik değer esas alınarak, alandaki boyanmayan enflamatuar hücrelerle birlikte tüm enflamatuar hücrelere oranı hesaplandı. Aynı yöntem ile endotelyal hücrelerdeki pozitiflik oranları da kaydedildi. Dokuda sadece bir adet CD138 pozitif plazma hücre varlığı, ya da IgG, IgG1 veya IgG3 pozitif mononükleer hücre varlığı hem C4d pozitifliği hem DSA pozitifliği ile ilişkiliydi. Endotelyal hücrelerdeki pozitiflik oranları da pozitif mononükleer hücre oranları ile paralel seyretti ve tanı gruplarına dağılımları anlamlı farklılıklar gösterdi. Akut rejeksiyon ve tedavi zamanları dikkate alınarak yapılan hasta bazlı analizlerde, dokuda IgG1 ve IgG3 pozitif hücrelerin bulunması ve sayılarının artışı hastanın senkron serumundaki DSA MFI düzeyleri ile yakın korelasyon gösterdi. Her biri, özellikle patoloji rutininde histomorfolojik ve immünhistokimyasal C4d ve CD68 bulguları sınırda olan, DSA durumu bilinmeyen AMR-1 olgularında potansiyel yardımcı belirteçler olarak öne çıktı. Anahtar Kelimeler: AMR, kardiak allogreft, plazma hücreleri, IgG1, IgG3
Posttransplant siklofosfamid temelli graft versushost hastalığı proflaksisi ile yapılan haploidentikkök hücre nakillerinde donör seçimi ilişkili immun veimmun olmayan değişkenlerin nakil sonrası sağ kalımsonuçları üzerine etkileri: Tek merkez deneyimi, geriye dönük analiz
Amaç: PT-Cy +/- ATG temelli GvHH proflaksi yaklaşımı HLA uyumsuz haploidentik nakillerin başarı ile yapılabilmesini sağlamaktadır. HLA uyumsuz bölgenin seçimi, HLA uyumlu bölge sayısı, DSA varlığı, donörün yaşı, hasta- donör arası cinsiyet uyumu, hastadonör arası akrabalık derecesi, kan grubu uyumu, CMV seropozitiflik durumu gibi faktörler uygun donör seçimi konusunda dikkate alınmaktadır. Bu çalışmada amacımız haploidentik kök hücre nakli yapılan hastalarda HLA ve HLA dışı faktörlerin nakil sonuçları üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Hastalar ve Yöntem: Akut lösemi ve MDS tanısıyla haploidentik KHN yapılan 62 erişkin hasta analiz edilmiştir. Tüm hastalarda periferik kök hücre kaynağı ve PT-Cy temelli GvHH proflasisi uygulanmıştır. Hazırlık rejimi olarak FluBu3 temelli rejimler kullanılmıştır. Sonuçlar: HLA uyumlu bölge sayısı 5/10 vs ≥6/10, -DQB1, -B lider, -DRB1, -DP uyumu, hasta- donör arası akrabalık durumu, donör yaşının ≥45 olması durumunun nakil ilişkili değişkenler ve sağ kalım sonuçları ile ilişkisi gösterilememiştir. DP uyumu olan hastalarda genel sağ kalım anlamlı uzun bulunmuştur. İki yıllık genel sağ kalım olasılığı %49.4 ve ilerlemesiz sağ kalım %%69.3 saptanmıştır. Tartışma: Çalışmamızda HLA uyumsuz bölge sayısı değil ama uyumsuz bölgenin neresi olduğu nakil sonuçlarında etki göstermiştir. PT-Cy temelli GvHH proflaksi yaklaşımları nakil sonrası erken dönemde yüksek enfeksiyon riskine sahiptir. Anahtar Kelimeler: Haploidentik kök hücre nakli, post-transplant siklofosfamid, donör seçimi
Renal allogreft biyopsilerinde sitotoksik T lenfositlerin Perforin ve Granzim B ekspresyon profilinin Greft reddi ve Greft prognozu ile ilişkisi
Renal transplantasyon son dönem böbrek yetmezliğinde hastaların yaşam kalitesini ve sağ kalım süresini artıran en etkili tedavi yöntemidir. İmmün süpresyon ve nakil yönetimindeki önemli ilerlemelere rağmen akut/aktif ve kronik rejeksiyon allogreft kaybının başlıca nedenleridir. Akut rejeksiyon ve kronik allogreft disfonksiyonunu öngörebilecek biyobelirteçlerin tanımlanması greft sağ kalımını geliştirmek için önemlidir. Rejeksiyon patogenezini araştıran son çalışmalarda, sitotoksik efektör hücre fonksiyonunun ana belirleyicileri olan Perforin (PRF) ve GranzimB (GrB) serin proteazların rolleri ön plana çıkmaktadır. Solid organ transplantasyonunda bu proteazların akut rejeksiyonu öngörme potansiyelleri yanısıra kronik allogreft disfonksiyonunda da rolleri olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda renal allogreft biyopsilerde immünhistokimyasal olarak PRF ve GrB ekspresyon profilininin rejeksiyon mekanizmaları ve greft prognozu ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda Ocak 2022- Eylül 2025 yılları arasında raporlanan 36 olguya ait 52 adet renal allogreft biyopsisi incelenmiştir. Biyopsilerin histopatolojik incelemesinde Banff elementer lezyonları skorlanmış, Banff 2024 güncel rejeksiyon tanı kriterlerine göre tanı grupları oluşturulmuştur. İmmünhistokimyasal incelemede CD8, PRF ve GrB immün belirteçleri ile glomerüler (g-skor), tübüler (t-skor), interstisyel (i-skor) ve vasküler (v-skor) kompartmanlarda boyanma skorları elde edilmiştir. Bu skorlar Banff elementer lezyon skorları, tanı grupları ve klinik veriler ile karşılaştırılmıştır. Allogreft biyopsilerin 26'sı akut hücresel rejeksiyon; 4'ü kronik aktif hücresel rejeksiyon; 8'i akut humoral rejeksiyon; 3'ü kronik aktif humoral rejeksiyon; 11'i şüpheli akut humoral rejeksiyon; 14'ü borderline değişiklikler, 3'ü immünkompleks glomerülonefrit, biri BK nefropati ve 8'i rejeksiyon bulgusu yok olarak değerlendirilmiştir. İmmünhistokimyasal belirteçlerden GrB v-skor; şiddetli interstisyel inflamasyon (≥ci2), şiddetli tübüler atrofi (≥ct2), şiddetli interstisyel fibrozis (≥ci2), şiddetli i-IFTA (≥i-IFTA2) ve şiddetli total inflamasyon (≥ti2) varlığında daha yüksek saptanmıştır (p>0.05). Arterlerde yüksek GrB aktivitesi kronik hasar parametreleri ile ilişkili bulunmuştur. Akut rejeksiyon grubu (hücresel/humoral) ile rejeksiyon bulgusu olmayan grup IHK boyanma skorları açısından karşılaştırıldığında; PRF g-skor (p=0.038) ve PRF i-skor (p=0.021) akut rejeksiyon grubunda daha yüksek saptanmıştır. Allogreft renal biyopsilerde PRF ve GrB ekspresyonunun doku kompartmanlarına göre immünhistokimyasal analizi kıymetli bulgular ortaya koymuştur. PRF'nin glomerüler ve interstisyel kompartmanlarda ekspresyon artışı akut rejeksiyon ile ilişkilidir. GrB'nin interstisyel ve vasküler kompartmanlarda ekspresyon artışı kronik parankim hasar bulgularıyla ilişkilidir. PRF akut rejeksiyonu gösterirken; GrB kronik greft disfonksiyonunu işaret etmektedir. PRF ve GrB'nin tek başına farklı klinik önemleri olduğu anlaşılmaktadır.
Huzursuz bacaklar sendromlu hastalarda doğal ve edinsel bağışıklık sistemi elemanlarının rolü
Huzursuz bacaklar sendromu (HBS) bir uyku bozukluğu hastalığıdır ve özellikle bacaklarda dinlenme halinde rahatsızlık hissi ve hareket ettirme dürtüsü ile ortaya çıkar. Demir/ferritin eksikliği, dopaminerjik mekanizmalardaki bozuklukların ve genetik faktörlerin hastalığın ortaya çıkmasında etkin rol aldığı gösterilmiştir. Ek olarak ince bağırsakta bakteri çoğalması, HIV enfeksiyonu gibi enfeksiyon hastalıkların huzursuz bacaklar sendromu prevelansını arttırdığına dair raporlar bulunmaktadır. Obstriktif uyku apnesi sendromu (OUAS) en sık görülen uyku bozukluklarından biridir. OUAS hastaları ile yapılan çalışmalar, OUAS ile ilişkili enflamatuvar süreçlerin hastalığın patofizyolojisinde rol oynayabileceğini göstermiştir. Bu çalışmada HBS ile bağışıklık sistemi elemanları arasındaki ilişkinin ortaya konması hedeflenmiştir. Ayrıca HBS'de edinsel bağışıklık sistemi ve/veya doğal bağışıklık sistemi elemanlarından hangilerinin rol aldığının gösterilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda HBS ve Obstriktif Uyku apnesi ile birlikte giden HBS (HBS+OUAS) hastaları ve sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir. T, B, NK, NKT, ILC hücre oranları; T, B, NK hücrelerinde hücre içi IFN-γ, IL-6, IL-10, IL-13 sitokinleri; CD8+ T ve NK hücre sitotoksik aktivitesi akan hücre cihazı kullanılarak analiz edilmiştir. Plazma örneklerinde IFN-γ, TNF-α, IL-2, IL-4, IL-6, IL-10, IL-13 düzeyleri boncuk temelli çözünür molekül düzeyi belirleme yöntemi ile değerlendirilmiştir. Sonuçlarımız sağlıklı kontrol grubuna göre, HBS ve HBS+OUAS hastalarında ILC-1 hücre alt grubunun ve IL13+CD4+ T hücre oranının artığını, ILC-2 hücrelerinin ise azaldığını göstermektedir. NK sitotoksitesi açısından değerlendirildiğinde, HBS hasta perforin pozitif NK hücre oranı HBS+OUAS hasta ve sağlıklı kontrol grubuna göre düşük saptanmıştır. Plazma IFN-γ ve IL-13 düzeyleri ise OUAS ile giden HBS grubunda sağlıklı kontrole ve HBS grubuna göre yüksek bulunmuştur. Bulgularımız HBS hastalığında hem doğal hem de edinsel bağışıklık sistemi elemanlarının rol oynadığına dair veriler ortaya koymaktadır.
Erişkin sağlıklı bireylerde çok renkli akan hücre ölçer ile T ve B lenfosit alt gruplarının yaşa özgü referans değerlerinin oluşturulması
İmmün sistem hücrelerinin primer immün yetersizlik (PİY), otoimmünite ve kanser gibi çeşitli hastalıkların patogenezinde rol aldıkları bilinmektedir. PİY hastalarına çoğunlukla çocukluk çağında tanı konulmakla birlikte, hastalık belirtilerinin çeşitliliği ve yeni tanımlanan PİY hastalık grupları tanıda gecikmelere ve hastaların uygun tedavi seçeneklerine geç ulaşmasına neden olmaktadır. Son yıllarda düşük maliyeti, hızlı ve güvenilir sonuç vermesi, artan antikor ve floresan çeşitliliği nedeniyle akan hücre ölçer PİY tanısında yaygın olarak kullanılmaktadır. Sağlıklı bireylerde T ve B lenfosit alt gruplarının ulusal referans değerlerinin belirlenmesi, hastalardan elde edilen sonuçların doğru değerlendirilmesi için gereklidir. Bu nedenle 20-60 yaş arası, 60 erkek ve 58 kadın olmak üzere 118 sağlıklı erişkin bireyden alınan kan örneklerinde T ve B lenfosit alt grup dağılımları hem cinsiyet hem de yaş grupları açısından akan hücre ölçer ile değerlendirildi. Çalışmamızda, kadınlarda CD3+ ve CD4+ T lenfosit oranlarının erkeklere göre yüksek olduğu saptandı. Cinsiyet ve yaş farklılıklarının CD4+ T lenfosit alt grup dağılımlarını etkilemediği, buna karşın 50-60 yaş grubunda naif CD8+ T hücre oranlarının azaldığı, efektör hafıza-CD45RA T (TEMRA) oranlarının arttığı saptandı. Regülatör T (Treg) hücre dağılımının 50-60 yaş bireylerde arttığı belirlendi. 50-60 yaş erkek bireylerde foliküler regülatör T (TFR) hücre oranlarının arttığı, kadınlarda ise foliküler yardımcı T (TFH) hücre oranlarının erkeklere göre azaldığı gözlendi. 20-29 yaş grubu kadınlarda yardımcı T (Th)2 ve Th17 yönünde farklılaşmanın daha yüksek olduğu, ileri yaş gruplarında ise bu farklılaşmanın Th1 yönünde arttığı saptandı. Özetle bu çalışmada, sağlıklı erişkin popülasyonunda T ve B lenfosit alt gruplarının hem yaş hem de cinsiyet farklılıklarına ait referans aralıkları oluşturularak verilerin lenfosit alt grup dağılımlarının değerlendirilmesinde kliniğe katkı sunacağı düşünülmektedir.
Pediatrik B hücreli akut lenfoblastik lösemi olgularında kemik iliği hümoral bileşenlerinin doğal öldürücü hücreler üzerine etkisi
Akut lenfoblastik lösemi (ALL), kemik iliğindeki lenfoid öncül hücrelerin kontrolsüz çoğalma ve farklılaşmasıyla meydana gelen bir hematolojik malign hastalıktır. Çoğunlukla çocuklarda meydana gelen ALL, çocukluk çağı kanserleri arasında en sık görülenidir. B lenfoid öncül hücrelerden gelişen B-ALL hastalığın en yaygın formudur. Klasik kemoterapi ajanlarıyla tedavi sonucu hastalarda sağkalım oranı yüksek olmakla birlikte, tedavinin ciddi yan etkilerinin olması ve tedaviye direnç gösteren hastaların varlığı nedeniyle tedavide immünoterapi önem kazanmaktadır. Son yıllarda, kansere karşı immün yanıtlarda önemli rol oynayan doğal öldürücü (natural killer - NK) hücrelerin immünoterapide kullanımı üzerine çalışmalar yoğunluk kazanmıştır; ancak tedaviden alınan sonuçlar beklenenin altında olup, bu durumun ardında B-ALL hastalarının kemik iliği ve kan dolaşımlarındaki immün-baskılayıcı ortamın olması mümkündür. Bu düşünceyle gerçekleştirdiğimiz çalışmada, B-ALL hastalarının kemik iliği plazma örneklerinin sağlıklı NK hücreleri ile birlikte 24 ve 72 saat kültürü sonrası NK hücrelerinin alt grup oranları, PD-1 betimlemeleri, proliferatif yanıtları ve hücre içi IFN-g, IL-10 ve TNF-a seviyeleri ölçülmüştür. Değerlendirmeler akut lösemi açısından patoloji saptanmayan hastaların kemik iliği plazmaları ve fetal sığır serumu eklenen koşullar ile karşılaştırmalı olarak yapılmıştır. Elde edilen sonuçlarla kemik iliği plazma örneklerindeki hümoral bileşenlerden olan sitokinler arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla plazma IL-1b, IL-6, IL-10, IL-18, IFN-a2, IFN-b, IFN-g, TNF-a ve GM-CSF seviyeleri ölçülmüştür. B-ALL plazması eklenen koşullarda NK hücre alt grup oranları ve proliferasyonu kontrol gruplarına göre düşerken, PD-1 ile hücre içi IL-10 ve TNF-a seviyelerinin yükseldiği görülmüştür. B-ALL plazma örneklerinde yüksek IL-10 düzeylerine karşılık IL-18 ve IFN-g seviyelerinde düşüş saptanmıştır. Bu bulgular, B-ALL hastalarının kemik iliğindeki hümoral bileşenlerin, NK hücreleri üzerinde baskılayıcı etki gösterdiğine işaret etmektedir.
Allerjik rinitli hastalarda allerjen immünoterapisinin regülatör B hücreler üzerine etkisi
Allerjik rinit (AR), IgE aracılı allerjik inflamasyon hastalığı olup tedavisinde farmakoterapi ve allerjene özgü immünoterapi (AİT) kullanılmaktadır. AİT mekanizmaları tam bilinmemekle birlikte, son yıllarda, regülatör T hücreleri (Treg) dışında başka baskılayıcı hücre alt gruplarının da immün tolerans katıldığını ortaya çıkarılmıştır. Farklı alt gruplarıyla regülatör B hücrelerinin (Breg) farklı hastalıkların patogenezine katıldığı öne sürülmektedir. AİT ile Breg hücre ilişkisini kanıtlamaya yönelik çalışmalar mevcut ama yetersizdir. Bu çalışmanın amacı, AİT görmüş, ev tozu akarı duyarlı allerjik rinit (AR) hastalarında, AİT'e cevaben uyarılmış periferik kan regulatör B hücre alt gruplarından CD19+CD25+ CD71+CD73-, CD19+CD24hiCD27+ ve CD19+CD24hiCD38hi oranlarını saptamak, bu oranları en az 2 yıl AİT görmüş AR hastaları, AR tanısı almış ancak AİT almamış hastalar ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırmaktır. Ayrıca, AİT sonucu uyarıldığı bilinen ve Tr1 hücreleri olarak adlandırılan CD3+CD4+CD25+CD127- Treg hücre oranlarını Breg hücre oranlarıyla karşılaştırmaktır. İlgili hücre grupları, hastalar ve sağlıklı kontrollerden alınan periferik kan örneklerinden akan hücre ölçer kullanımı ile saptanmıştır. Aynı grupların serum örneklerinden ev tozu akarına özgü IgG4 düzeyleri, Elisa yöntemi ile tespit edilmiştir. Sonuçlarımız, CD19+CD25+CD71+CD73- Breg hücre grubunun AİT alan hastalarda arttığını, en düşük oranın ise sağlıklı kontrol grubunda olduğunu göstermiştir. AR hastalarında yüksek gözlenen CD19+CD24hiCD27+ Breg hücre oranının AİT sonrası azaldığı gözlenmiştir. Ev tozu akarına özgül IgG4 oranları, AİT sonrası AR grubunda, AR hastaları ve sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede artmıştır (p<0.001). Bu çalışma, CD19+CD25+CD71+CD73- Breg grubunun AİT sonucunda artışını göstermiş olup, CD19+ CD24hi CD27+ grubunun AR hastalarında artışı ise bu grubun AR'yi düzenlemeye çalıştığını düşündürmektedir. AİT sonucu artmış IgG4, Breg hücrelerinin immün regülasyondaki rollerini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Allerjik rinit, allerjen, B regülatör hücre, immünoterapi, immün regülasyon Bu çalışma, İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje No: 36719
Akut biliyer pankreatitlerde mortalite ve morbidite belirlenmesinde immun parametrelerin değerlendirilmesi
Pankreatitin prognozunun belirlenmesinde kullanılan skorlama sistemleri, görüntüleme yöntemleri veya kan belirteçleri pankreatit seyrini öngörmede tek başlarına yeterli değildir. Çalışmamızda akut bilier pankreatit hastalarında hastalığın şiddetini öngörmede immünfenotipleme ve serum sitokinlerinin öneminin ortaya konması amaçlanmaktadır. Çalışmamız Temmuz 2019- Haziran 2020 tarihleri arasında akut bilier pankreatit hastaları ve sağlıklı gönüllüler dahil edilmiştir. Hastalar organ yetmezliği durumuna göre modifiye Atlanta kriterleri esas alınarak hafif, orta ve şiddetli akut bilier pankreatit olarak üç gruba ayrılmıştır. Hastalardan hastaneye başvuru anında alınan kanlardan akan hücre ölçer ile yardımcı T hücreler, sitotoksik T hücreleri, doğal öldürücü hücreler, monositler ve immün kontrol noktalarını içeren immmunfenotipleme ve IL-1β, IFN-α2, IFN-γ, TNF-α, MCP-1, IL-6, IL-8, IL-10, IL-12p (p70), IL-17A, IL-18, IL-23 ve IL-33 sitokin ölçümleri yapılmış ve gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Çalışmaya 24'ü hafif, 22'si orta şiddetli ve 19'u ağır pankreatit olmak üzere toplam 65 pankreatit hastası ve 20 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Akan hücre ölçer ile yapılan immünfenotiplendirmede CD3, CD4, monosit, lenfosit, CD14+ hücreler üzerinde HLA-DR, doğal öldürücü hücre, klasik monosit oranları pankreatit şiddeti arttıkça azalmakta olup, CD14+ hücreler üzerinde PDL-1 pozitifliği, CD4 ve CD8 lenfositler üzerindeki PD-1 pozitifliği, intermediate monosit oranları ise pankreatit şiddeti ile arttığı gözlenmiştir. Ayrıca IL-6, IL-8 ve IL-33'ün pankreatit şiddeti artması ile arttığı, IL-10 ve IL-18 in yine pankreatitlerde yükseldiği fakat orta şiddette pankreatitte en yüksek düzeye ulaşırken ağır pankreatitte düşmeye başladığı görülmüştür. Sonuç olarak çalışmamız pankreatitin şiddetini öngörmede hem lenfosit sayısı, HLA-DR, PD-1, PD-L1, doğal öldürücü hücreler ve monosit alttiplendirilmesinin hem de IL-6, IL-8, IL-10, IL-18, IL-33 sitokinlerinin önemli olabileceğini düşündürmektedir.
Obezite ilişkili astım patogenezi; vücut kitle indeksi ve doğal öldürücü hücre alt grupları
Obezite ilişkili astım (OA), artan insidansı ve özgün tedavi seçeneklerinin henüz kullanımda olmaması nedeniyle önemli bir araştırma konusudur. Doğal Öldürücü (Natural Killer-NK) hücrelerin OA patogenezindeki yerleri henüz aydınlatılmamıştır. Bu çalışmada, NK hücrelerinin OA hastalarında vücut kitle indeksi (VKİ) ile ilişkisi ve farklı OA alt gruplarındaki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Astımlı olan veya olmayan yetişkin obez hastalar, obez, astımı olmayan kontrol grubu, erken başlangıçlı OA (EbOA) ve geç başlangıçlı OA (GbOA) grubu olmak üzere üç alt gruba ayrılmışlardır. Periferik kan örneklerinde; CD3-CD56+ NK hücreleri, CD3-CD56soluk ve CD3-CD56parlak NK hücre alt kümeleri, NK sitotoksisitesi, NK aktivitesi, hücre içi IFN-γ, IL-10, IL-13, IL-17 düzeyleri ve NK reseptörleri (NKG2D, NKp46i, NKp44) akan hücre ölçer ile değerlendirilmiştir. IL-12 ve IL-23 stimülasyonunun etkisi incelenmiştir. Astımı olmayan obez (n=5), EbOA (n=5) ve GbOA (n=8) olan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızda VKİ ve NK aktivite belirteci CD69 arasında negatif korelasyon saptanmıştır (p=0,022, r=-0,534). NKG2D reseptörü astım popülasyonunun CD56soluk hücrelerinde anlamlı ölçüde düşük bulunmuştur (p=0,046). NKp44 reseptör ekspresyonu, EbOA ve kontrol grubunda IL-12 stimülasyonundan sonra artış göstermiştir (p=0,02). Hücre içi IL-10 içeriği GbOA ve kontrol grubunda artmıştır (p=0,018, p=0,03). GbOA hastalarında, EbOA grubuna göre azalmış NK sitotoksisitesi saptanmıştır (p=0,05). Çalışmamız, OA hastalarında bozulmuş bir NK reseptör ekspresyonu, NK aktivasyonu ve azalmış NK sitotoksisitesi olabileceğini, ayrıca bu bulguların OA alt tiplerine göre değiştiğini göstermektedir. Verilerimizin, OA'da steroid direnci ve sık alevlenmelerini açıklamak için yapılacak geniş kapsamlı çalışmalara ışık tutacağı düşünülmektedir.
Tip 1 diyabetlilerde IL-22 ve IL-9 immün cevabının değerlendirilmesi
Tip 1 Diabetes Mellitus (T1DM), pankreas beta hücre tahribatına sebep olan çeşitli mekanizmalara bağlı metabolik hastalıktır. T lenfositleri alt grubu olan Th22, Th9, Tc22 ve Tc9 lenfositlerinin immün cevabının hastalık patogenezinde önemli bir rol alabileceği düşünülmektedir. Hastalık, bu hücrelerin arasındaki dengenin bozularak pankreatik beta hücrelerine immün atağın başlamasıyla meydana gelen bir süreç olarak bilinmektedir. Çalışmamıza katılan gönüllülerin (n:20 T1DM'li ve n:10 sağlıklı kontrol) periferik kan örneklerinden elde edilen periferik kan mononükleer hücreler (PKMH'ler), PMA ve iyonomisin ile 5 saat kültüre edilerek CD3+CD4+ (T yardımcı), CD3+CD8+ (T sitotoksik) hücrelerinin yüzey molekül ekspresyonları, hücre içi IL-22 ve IL-9 sitokin sıklığı ve bu sitokinlerin plazma konsantrasyonları akım sitometrik olarak değerlendirilmiştir. IL-22 ve IL-9 gen ekspresyonları kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile analiz edilerek 2-ΔΔCt formülü ile hesaplanmıştır. Hasta grupları ve sağlıklı kontroller karşılaştırıldığında, Tip 1DM'li hastalarda Th22, Th9 hücre yüzdesi ile IL-22 ve IL-9 plazma konsantrasyonları sağlıklı bireylere göre anlamlı derecede yüksektir (sırasıyla; p<0,001, p=0,002, p=0,001, p=0,02). IL-22 ve IL-9 gen ekspresyonları incelendiğinde IL-22 gen ekspresyonunun T1DM'li hastalarda sağlıklılara göre yaklaşık 2 kat daha fazla olduğu gözlenmiştir. Th22 hücre sıklığı ile plazma IL-22 konsantrasyon arasındaki korelasyon (p=0,011; R=0,456) pozitif yönde anlamlı derecede korelasyon göstermişlerdir. Bu sonuçlar, T hücre alt grupları ile ürettikleri IL-22 ve IL-9'un T1DM patogenezinde önemli bir role sahip olabileceğini düşündürmektedir.
Aktif romatoid artritli hastalarda kullanılan anti-CD20 monoklonal antikorunun (rituximab) immün sistem hücreleri üzerine etkisi
Romatoid Artrit (RA), dünya genelinde en sık rastlanan otoimmün hastalıklardan biridir ve nüfusun yaklaşık %1'ini etkilemektedir. RA hastalarının sağlıklı kişilere oranla periferik kan immün sistem hücrelerindeki sayısal değişikliklerin hastalık süreci ile ilişkili olduğu ve bunun sonucunda tedaviye verilen yanıtın etkilendiği farklı çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızda aktif RA tanısı alıp uygulanan tedavilerin yanıtsızlığı durumunda anti-CD20 (Rituksimab) tedavisine başlanmasına karar verilen (n:7) hastalar ile sağlıklı kontrollerin (n:7) tedavi öncesi ve tedaviden sonraki 3. ayda alınan periferik kan örneklerinde özellikle CD3 (T hücre), CD4 (yardımcı T hücre), CD16 (NK hücre), CD19 (B hücre), Breg (düzenleyici B hücre), CD56 (NK hücre), iNKT (değişmez doğal öldürücü hücre), Treg (regülatör T hücre) hücre yüzey molekül ekspresyonlarının sayısal değerleri akan hücre ölçer cihazında ölçülmüştür. Tedavi öncesi ve tedavi başlandıktan sonraki 3. ayda alınan periferik kan örnekleri değerlendirildiğinde istatistiksel açıdan CD19+ B (p=0,018) ve CD19+CD38+ plazma hücrelerinde anlamlı derecede azalma (p=0,028) saptanmasına karşılık, CD4+CD25+ T hücreleri, CD4+CD25+Foxp3+ (Treg), CD19+CDw210+ (Breg) ve CD3+iNKT hücrelerinde anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Rituksimab ilaç tedavisi verilen aktif RA hastalarıyla yapılan istatistiksel karşılaştırma baz alındığında tedavi verildikten 3 ay sonra CD19+ B hücrelerinde tedavi öncesine göre anlamlı bir düşüş saptanmıştır. Rituksimab tedavisi sonucu B hücrelerinde saptanan azalma, RA hastalarında tedavinin etkili olduğunun göstergesidir.
Multipl skleroz CD3+ t hücrelerinde sinyal yolağı aktivasyonlarının araştırılması
Multipl skleroz (MS)'da, oto-reaktif immün hücreler merkezi sinir sistemine (MSS) göç etmektedir. Akt/PKB sinyal yolağı, T hücre gelişimi ve sağ kalımında önemli bir role sahiptir. Akt'nin artmış veya azalmış aktivasyonu, Tip-2 diabetes mellitus ve kanser dahil olmak üzere çeşitli hastalıklarda rol almaktadır. MS'li bireylerde CD4+CD25+CD127-/düşük Regülatör T (Treg) hücre fonksiyonel baskılamanın kaybını gösteren çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada, Treg hücrelerinde Akt molekülünün, özellikle fosforile-Akt (pAkt) molekülünün seviyeleri ile hastalığın ciddiyeti arasındaki ilişki araştırılmıştır. Klinik izole sendrom (KİS, n=8), benign (n=10) ve tekrarlayan remisyonlu multipl skleroz (RR-MS, n=7) olan üç farklı hasta grubu ve yaş, cinsiyet uyumlu sağlıklı bireyler (n=20) çalışmaya dahil edildi. Bireylerin periferik kan mononükleer hücreleri (PKMH), fikol konsantrasyon gradyan yöntemi ile izole edildi. Anti-CD3, -CD4, -CD25, -CD127 monoklonal antikorları Treg hücrelerini tanımlamak için kullanıldı. PMA/İonomisin ile 15 dk uyarımdan sonra Treg hücrelerindeki Akt1 (Ser473) ve p-Akt seviyelerini değerlendirmek için hücre içi boyama yapıldı. FACS DiVa yazılımı ve FACSAria II akan hücre ölçer ile veriler toplandı ve analiz edildi. Çalışmamızda MS hastalığında sağlıklılara göre periferik kan Treg'lerde p-Akt ve total Akt1 seviyesinin azalması progresyonda rol oynadığına dair kanıt sunmaktadır. Hasta bireylerin yıllık atak sayısı ve progresyon indeksinin, pAkt ve Akt1 ile pozitif yönde korele olduğu bulunmuştur. Hastalığın seyri ve sonuçlarının tahmini için Akt molekülünün biyobelirteç (biomarker) veya terapötik hedef molekül adaylığı ile ilgili bulgular elde edilmiştir.
Küçük hücreli dışı akciğer kanserli olgularda mediastinal lenf nodu diseksiyonu ve sitotoksik T lenfosit inhibitör reseptör ilişkisi
Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) kansere bağlı ölüm nedenleri arasında ilk sıradadır. Evreleme amacı ile uygulanan video yardımlı mediastinoskopik lenfadenektominin (VAMLA) sağkalımı arttırdığı gösterilmiştir. Çalışmamızda VAMLA uygulanan KHDAK hastalarında sitotoksik T (Tc) lenfositlerinin fonksiyon ve fenotipleri incelenmiştir. Çalışmaya VAMLA uygulanan 17 T1-4N0-2M0 KHDAK hastasıyla, 20 sağıklı birey dahil edilmiştir. Hastalarda; preoperatif periferik kan (PK), lenf nodu (LN), postop 2. hafta periferik kan örnekleri, sağlıklılarda ise PK örneği alınmıştır. Tc lenfositlerinde PD-1, CTLA-4 ve CD28 ekspresyonları, TNF- & IFN- salınımları ve sitotoksik aktiviteleri akan hücre ölçerle değerlendirilmiştir. sPD-1, sPDL-1 ve sCTLA-4 düzeyleri ELISA'yla ölçülmüştür. LN Tc hücrelerinde; CTLA-4, PD-1 eskpresyonunun arttığı, CD8+CD28- inhibitör hücre oranının kana kıyasla yüksek ve CD8+CD28+ aktivatör hücre oranlarında düşük izlenmiştir. KHDAK hastalarında, sağlıklılara kıyasla PK CD3+CD8+CD28+ hücre oranları daha düşük ve CD3+CD8+CD28- hücre oranları ise daha yüksekti. VAMLA sonrasına PK Tc hücrelerinde PD-1 ve CTLA-4 ekspresyonu azalmış, ancak CD28 ekspresyonu ve sitokin salınımı değişmemiştir. LN Tc lenfositlerinin TNF- ve IFN-+TNF-+ ekspresyonları PK'ya kıyasla anlamlı olarak düşüktü. Tüm gruplardaki CTLA-4 eksprese eden Tc lenfositlerinde, hem IFN- hem de TNF- salınımı baskılamıştır. PK Tc lenfositlerinde granzim A salınımı KHDAK hastalarında sağlıklı bireylere kıyasla azalmış, ancak VAMLA sonrası PK'da granzim A salınımı artmıştır. Ayrıca plazma sCTLA-4 düzeyi KHDAK'li olgularda, sağlıklı bireylere göre yüksek saptanmıştır. Tümörü drene eden LN'larında CD8+ Tc hücrelerinin efektör fonksiyonları azalmış, baskılayıcı fenotip ise artmıştır. VAMLA sonrasında immün kontrol noktası reseptörlerinden PD-1 ve CTLA-4'teki azalmaya paralel olarak Tc hücrelerindeki fonksiyon kaybı düzelmiştir. Tc hücrelerindeki bu etki sağkalım artışında rol oynamış olabilir. Anahtar kelimeler: Sitotoksik T hücre, KHDAK, VAMLA, PD-1, CTLA-4.
Pediyatik b fenotipli akut lenfoblastik lösemi (B-ALL) hastalığında prognostik faktör olarak multiple drug resistance (MDR-1) proteinin değerlendirilmesi
Acute lymphoblastic leukemia (ALL) is the most prevalent type of cancer in children. After chemotherapy, minimal residual disease (MRD) is still the most important indicator of clinical results and relapse. Multidrug resistance is the main obstacle to successful treatment. Multidrug resistance associated protein 1(MRP-1) may play a key role in throwing the chemical drug out of cells which lead to therapy resistance. The goal of this study is to detect protein MRP-1 on cells from the bone marrow of children with B-cell ALL, and to determinate the value of MRP-1 as a prognostic factor in comparison with other factors such as DNA index (DI) and MRD. Bone marrow samples were obtained from children who are diagnosed as B-ALL (n=20). The expressions of MRP-1 and DI were determined using flow cytometry at diagnosis. On the 15th day of treatment, MRD in the bone marrow was detected also by flow cytometry. There was no statistically significant difference of MRP-1 expression between risk groups like other prognostic factor. Protein level of MRP-1 expression measured seemed to have no prognostic importance. Utilization of MRP-1 as predictive factor may not provide information on the B-ALL prognosis. Our results can help to better understand the nature of MRP-1 in B-ALL patients.
Kompozit doku nakli hastaları ve solid organ nakli hastaları arasındaki immün cevap profillerinin değerlendirilmesi
Amaç: Kompozit Doku Nakilleri (KDN); birden çok farklı embriyolojik yapılardan köken alan kas, kemik, sinir, tendon ve deri gibi dokuları içeren kompleks yapıların nakledilme işlemidir. Son dönemde popüler olan, cerrahi bilgi ve donanıma sahip olunduğunda uygulanabilir bir nakil türüdür. Son dönemde yapılan kompozit doku nakillerinin sayısının artmasına rağmen, bu tür nakillerin oluşturduğu immün yanıt üzerine çalışmalar literatürde oldukça sınırlıdır. Çalışmamız, kompozit doku nakilleri sonrası nakledilen dokuya karşı oluşturulan immün cevabın değerlendirilmesi üzerine kurgulanmıştır. Yöntem: Akdeniz Üniversitesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı bünyesinde gerçekleştirilen 4 yüz nakli, 2 üst ekstremite nakli ve bir uterus nakli projeye dahil edilmiştir. Kompozit doku nakillerinde gelişen immün cevabın karşılaştırılması isin Akdeniz Üniversitesi Organ Nakli Merkezi bünyesinde gerçekleştirilen 15 böbrek ve 15 karaciğer nakilli birey de projeye dahil edilmiştir. Ayrıca kontrol grubu olarak da 15 sağlık bireyin immünolojik analizler çalışma kapsamında gerçekleştirilmiştir. Gönüllülerden alınan periferik kan örneklerinden akış sitometri analizi ile immün sistemi oluşturan hücreler analiz edilmiştir. Sitokinlerin serum seviyesi ELISA yöntemi ile ve mRNA ekspresyon seviyeleri Gerçek Zamanlı Kantitatif Polimeraz Zincir Reaksiyonu ile analiz edilmiştir. Bulgular: Kompozit doku nakilli bireylerde periferik kan dolaşımında bulunan CD3+T hücrelerinin oranının böbrek nakilli bireylerdekinden daha yüksek olduğu görüldü. Kompozit doku nakillerinde IL-4 ve IL-6 sitokinlerinin mRNA seviyesinin karaciğer nakil grubundan, IL-10 seviyesinin ise sağlıklı bireylerden istatistiksel bakımdan anlamlı derece de yüksek olduğu görüldü. Periferik kan dolaşımında bulunan sitokinlerin seviyesi incelendiğinde ise kompozit doku nakilleri açısından anlamlı bir fark bulunamadı. Sonuç: Çalışmamız kompozit doku nakillerine oluşturulan cevabın solid organ nakillerinde oluşan immün cevaptan farklı olabileceğini göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Kompozit Doku Nakli, Rejeksiyon, İmmün Yanıt, Tölerans
Kolon kanseri hastalarında lokal lenf nodunda T hücre popülasyonunun evreye göre karşılaştırmalı analizi
Amaç: Birinci amacımız, Kolon kanseri hastalarında T lenfosit infiltrasyon oranı ve tümörü drene eden lenf nodundaki T hücre alt gruplarının karşılaştırmalı analizini yapmaktı. İkinci amacımız ise, belirlediğimiz T hücre alt grupların oranlarının evre, KRAS mutasyonu, MSI durumu ve diğer prognostik faktörlere göre ilişkisini tanımlamaktı. Yöntem: Antalya Eğitim Araştırma Hastanesinde kolon kanseri operasyonu yapılan hastaların primer tümörü drene eden lenf nodundan izole edilen mononükleer hücreler sıvı nitrojende donduruldu. Örnek toplama işlemi sonrasında hücreler çözdürülerek naive T hücreler, CTL, Th1, Th2, TREG, γδ T hücreleri, Th17, hafıza hücreleri alt grupların rölatif oranları ve CTLA4, PD1, CCR4 ekspresyon oranları flow sitometrik immün fenotiplendirme ile belirlendi. Bulgular: Çalışmaya 36 hasta (%41 kadın, %59 erkek) dahil edildi. Çalışma popülasyonunun yaş ortalaması 63,14±11,94 izlendi. 13 hasta erken evre, 13 hasta bölgesinde ilerlemiş hastalık ve 10 hasta metastatik evrede izlendi. KRAS mutasyon oranı %22 izlenmiştir. Evre progresyonunda Th1 ve Th2 hücre oranlarında anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Artan evre ile Th17 ekspresyonunun korele bir şekilde arttığı belirlenmiştir. MSI-H alt grupta immün baskılayıcı Th2 oranı azalırken TREG oranlarının anlamlı şekilde arttığı belirlenmiştir. Evreye göre γδ T, Th, CTL, TREG, hafıza ve naive T hücrelerinde fark izlenmediği gibi MSI, KRAS mutasyonu gibi moleküler değişikliklere göre γδ T, Th, CTL, naive T ve hafıza hücrelerinin oranında da farklılık izlenmemiştir. Sonuç: Th17 hücre ve inhibitör reseptor PD1 düzeylerinin evre ile paralel artışı, invazyon durumu ve evreyi belirlemede, baskılayıcı immün unsurların efektör hücrelere göre daha etkin rol oynayabileceğine işaret etmektedir. Anahtar Kelimeler: Kolon kanseri, T-hücre immun yanıt
HPV persistansında endoservikal immünitenin rolü
Amaç: Bu çalışmada Human papillomavirüs (HPV) persistansı gösteren ve HPV klerensi gösteren iki grup arasında sistemik inflamatuar markerlar , periferal kan ve endoservikal doku akım sitometri analizlerinde lenfosit immünfenotiplerinde farklılık olup olmadığı araştırılmak istenmiştir Yöntem: Akdeniz üniversitesi tıp fakültesi, kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine başvuran premenopozal ,HPV persistansı gösteren 19 ve HPV klerensi gösteren 22 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bu hastalardan eş zamanlı alınan periferal venöz kan ve endoservikal sitobrush örnekleri akım sitometri cihazında immünfenotiplendirme analizine tabi tutulmuş lenfosit yüzdeleri ve fenotipleri karşılaştırılmıştır. Periferal venöz kandan ayrıca sistemik inflamasyon markerları analiz edilmiştir. Bulgular: Periferal venöz kan absolüt lenfosit sayısı HPV peristansı grubunda klerens grubuna göre daha düşük saptanmıştır (1.9 vs 2.5 x103 / µl, p.004). Nötrofil/lenfosit oranı (NLR) persistans grubunda klerens grubuna göre daha yüksek saptanmıştır (2.4 vs1.6, p.024). CD3+CD8+ T lenfosit yüzdesi persistans grubunda klerens grubuna göre daha düşük saptanmıştır (24.5 vs 35.8 %, p .014). Gammadelta T lenfosit (GDT) içindeki CD8+ hücre yüzdesi persistans grubunda klerens grubuna göre daha düşük saptanmıştır ( 22.6 vs 32.2 %, p .021). CD3-GDT yüzdesi klerens grubunda daha yüksek saptanmıştır (3.4 vs 11.5 %, p .013). Endoservikal sitobrush analizinde ise total CD3+T lenfosit, CD3+CD8+ T lenfosit, CD8+GDT, GDT içinde CD4-CD8- oranı, GDT içinde CD8+ oranı persistans grubunda daha düşük çıkmıştır sırasıyla (52 vs 73.6 %, p.004), (9.8 vs 20.2 %, p .013), (7.2 vs 15.1 % , p .030), (51.1 vs 69.6%, p.041), (9 vs 15 %, p.048). CD3+CD4+ Tlenfosit ve CD4+GDT yüzdesi ise persistans grubunda klerens grubuna göre daha yüksek saptanmıştır , sırasıyla (37.6 vs 14.1 %, p.002), (38.6 vs 15.0 %, p .004). Sonuç: HPV persistansında sistemik ve lokal immünitede farklılık vardır. Endoservikal mukozada bu farklılık belirgin olarak CD8+ lenfosit aleyhine, CD4+ lenfositler lehinedir. Endoservikal mukozadaki farklılık esas olarak GDT hücrelerden kaynaklanmaktadır
Yerli ve milli tetanoz ve difteri toksoid aşılarıyla oluşan immün cevapların, in vitro ve ex vivo karakterizasyonu
Bu tez çalışmasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İmmünoloji Anabilim Dalı'nda geliştirimiş olan tetanoz ve difteri toksoid aşılarının oluşturduğu immün cevapların in vitro ve ex vivo yöntemler kullanılarak karakterize edilmesi amaçlandı. Bu aşılar alüminyum hidroksit ve kalsiyum fosfat olmak üzere iki farklı adjuvan içermektedir. Aşılar subkütan (SK) ve intraperitoneal (İP) olarak iki farklı yolla uygulandı. Geliştirilen aşılar ve mevcut olarak kullanılan erişkin tip tetanoz difteri aşısı ile elde edilen immün cevaplar karşılaştırılmalı olarak çalışıldı. Aşılama sonrası fare dalak mononükleer hücreleri akım sitometri ile analiz edilerek, CD4+, CD8+ ve CD19+ hücre miktarları saptanarak karşılaştırıldı. İP yolla uygulanan aşı gruplarındaki farelerin kontrol grubuna göre daha yüksek CD4+ T hücre ve CD19+ B hücre sayısına sahip olduğu bulundu. Hem SK hem de İP yolla uygulanan aşılarda, farelerde oluşan İgG tipindeki anti tetanoz toksoid ve anti difteri toksoid antikorlarının varlığı ve konsantrasyonları ELISA metodu ile gösterildi. Alum adjuvanı içeren aşılarla oluşan antikorların koruyuculuğu ve nötralizan özellikleri, tetanoz toksini "challenge" ve difteri toksini in vitro nötralizasyon testleri ile gösterildi. Hem ticari aşıda hem de geliştirilen aşıda tetanoz toksoidi için koruyuculuğun > %99,9 olduğu gösterildi. Anti difteri antikorların nötralizasyon kapasiteleri değerlendirildiğinde ticari aşı ve geliştirilen aşı arasında herhangi bir fark olmadığı bulundu. Aşı antijeni olarak kullanılan toksinlerin total protein miktarları ve Lf değerleri belirlendi. SDS-PAGE Jel elektroforezi ile saflıkları gösterilerek Western Blot ile antijenlerin sağlaması yapıldı. Farelerde tetanoz toksini LD50 ve PD50 dozları ve difteri toksini VERO-E6 hücrelerinde MSD MTT yöntemi ile saptandı.
Tip 2 diabetes mellitus obez ve non obez hastalarda immünopatolojık mekanizmaların karşılaştırılması
Tip 2 Diabetes Mellitus (T2DM) pro- ve anti-enflamatuvar sitokinlerin ve immün hücrelerin olaya katıldığı kronik enflamatuvar bir hastalıktır. Obezitenin tip 2 diabetes mellitusa ilerlemesinde kalıcı düşük dereceli enflamasyon önemli bir katkı olarak kabul edilir. Bu tezin amaçları (1) T2DM hastalarda immünopatolojik mekanizmaların obezite ile ilişkisini araştırmak, (2) T2DM'te daha hassas ayarlanmış ve kişiselleştirilmiş tedavilerin verilmesine yardımcı olabilecek sonuçlar elde etmektir çünkü günümüzde tıp her geçen gün daha her bir hastaya özgü hale gelmekte ve böylece tam o hasta için ayarlanmış tedavi yöntemleri gelişmektedir. Bu nedenle, bu tez çalışması, hastalığa neden olabilecek sitokinleri ve otoantikorları incelerken ELISA ve RT-PCR-HRM metodları kullanarak daha kişiselleştirilmiş sonuçlar elde etmeye odaklanmıştır. Böylece obez ve obez olmayan T2DM hastalar arasındaki (sağlıklı kontrol grubu ile de karşılaştırarak), immünopatolojik mekanizmalar açısından farklılıkları değerlendirilerek T2DM'in önlenmesinde ve tedavisinde kullanılmak üzere yeni bilgiler elde edilmesi planlandı. Bağdat'taki Al-Yermuk Eğitim Hastanesi'nin Endokrinoloji polikliniği ve Ulusal Diyabet Araştırma ve Tedavi Merkezi'ne başvuran 35-70 yaş aralığında 29 obez ve 29 obez olmayan T2DM hastası ile 29 sağlıklı gönüllü bu çalışmaya dahil edildi. Bulgular: Obez T2DM hastalarda, obez olmayan T2DM hastalara ve sağlıklı kontrollere göre, serum İL-34, İL-37, GADA65 IgM, TNF-α ve Ghrelin düzeyleri daha yüksek iken, serum İL-34, İL-37, GADA-65 IgM ve TNFα düzeylerinin daha düşük olduğunu gösterdi. Ayrıca, serum GADA-65 IgG ve Adiponektin düzeyleri obez T2DM hastalarda, obez olmayan T2DM hastalara göre daha düşük bulundu. Ek olarak, GADA65 IgG serum düzeyleri obez olmayan T2DM hastalarda, sağlıklı kontrollere göre daha yüksek saptandı. İL-37 ve Ghrelin için (sırası ile İL-37 rs 3811047 SNP ve GHRL rs 696217 SNP) gen polimorfizmleri, obez T2DM hastalarda obez olmayan T2DM hastalara ve sağlıklı kontrollere göre artmış bulundu, Ancak GAD-65\GAD-2 ve Adiponektin için (sırası ile GAD-2 rs 2236418 SNP ve GHRL rs 696217 SNP) gen polimorfizmleri, obez T2DM hastalarda obez olmayan T2DM hastalara ve sağlıklı kontrollere göre düşük bulundu. Çalışmada incelenen immünolojik parametreler ile çalışma grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptandı (p <0,0001). Sonuç olarak; Çalışmanın gruplarında incelenen immünolojik parametrelerin (İL-34, İL-37, GADA-65 IgM, TNFα, Ghrelin) serum serumda düzeyleri ile İL-37 ve Ghrelin gen polimorfizmlerinin görülme yüzdeleri obez T2DM hastalarda; obez olmayan T2DM hastalar ve sağlıklı kontroller ile karşılaştırıldığında daha yüksek olarak tespit edildi. GADA-65 IgG, Adiponektin serum düzeyleri ile GAD-65\GAD-2 ve Adiponektin gen polimorfizmlerinin görülme yüzdeleri obez T2DM hastalarda; obez olmayan T2DM hastalar ve sağlıklı kontroller ile karşılaştırıldığında daha düşük olarak tespit edildi. İmmünolojik parametrelerin serum düzeylerindeki artış ile bunların polimorfik genotiplerinin görülme yüzdelerindeki artışın T2DM ve obezite arasındaki ilişkiye işaret ettiği düşünüldü. Anahtar Kelimeler :Tip 2 Diabetes Mellitus, obezite, sitokin, İL-34, İL-37, GADA-65 IgG\IgM, TNF- α, Adiponektin, Ghrelin, İL-37 rs381107, GAD-2 rs2236418, ADIPOQ rs10937273, GHRL rs 696217, SNP
Lyme olgularının borrelia burgdorferi antijeni ile uyarılmış periferik kan mononükleer hücrelerinde IFN-Y, IP-10, I-TAC ve MIG aktivitesinin araştırılması
Bu çalışmada amacımız Lyme hastalarının periferik kan mononükleer hücrelerini (PBMC) Borrelia burgdorferi'ye spesifik rekombinant dış yüzey proteini (rOspC) ile uyararak, uyarımdan 24, 48 ve 72 saat sonra toplanan süpernatan örneklerinde IFN-γ, MIG/CXCL9, IP-10/CXCL10 ve I-TAC/CXCL11 düzeylerinin değerlendirilmesi ve erken tanıya destek olabilecek bir belirteç belirleyebilmektir. Çalışmaya 13 Eritema kronikum migrans (ECM), 7 Lyme artrit (LA), 10 Lyme nöroborelyoz (LNB) ve 10 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 40 birey dahil edilmiştir. Olguların ve kontrollerin mononükleer hücreleri ayrıştırılarak kültüre edilmiştir. Kültüre edilen PBMC'ler rOspC ile uyarılarak 24, 48 ve 72 saat sonra toplanan kültür süpernatanlarında IFN-γ MIG/CXCL9, IP-10/CXCL10, I-TAC/CXCL11 düzeyleri ELİSA ile ölçülmüştür. Olguların ve kontrol grubunun rOspC ile uyarımı sonrası ilk 24 saatte ECM ve LNB olgularında IP-10/CXCL10 düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (sırasıyla p=0,013, p=0,016). LA olgularında ise kontrol grubu ile karşılaştırma yapıldığında ilk 24 saatte hem MIG/CXCL9 hem de IP-10/CXCL10 düzeylerinde 48 ve 72. saate kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (sırasıyla p=0,008, p=0,007). Kene teması olan veya olmayan Lyme borelyoz şüpheli olgularda özellikle endemik bölgelerde seronegatiflik olsa bile western blot ile doğrulama yapılması önerilmektedir. Lyme hastalarının PBMC'lerinden izolasyon yapılarak IFN-γ ilişkili kemokinler üzerinde yapılan çalışmamız hastalığın hem tanısı için potansiyel yeni belirteçlerin belirlenmesi hem de hastalığın patogenezinin detaylı olarak incelenmesi için belirli veriler elde etmemize olanak sağlamıştır. Çalışmamızın verilerine göre serolojik testlere ek olarak hastalığın her üç klinik tutulum biçiminde de kontrol grubuna göre anlamlı artış gösteren IP-10/CXCL10'un erken dönemde tanıda kullanılabilecek potansiyel bir belirteç olabileceği düşünülmektedir.
Çeşitli bitkisel fraksiyonların insan periferik kan T ve NK hücre çoğalması üzerine etkileri
Bitkisel fraksiyonların biyoaktivitelerinin tanımlanması ve bu biyoaktivitelere uygun kullanım alanlarının oluşturulması önemli bir araştırma alanıdır. Bu tez çalışması kapsamında, 3'ü Türkiye'ye endemik olan toplam 11 metanolik bitki fraksiyonunun (Centaurea antiochia, Cotinus coggygria, Crataegus microphylla, Olea europaea, Rosa damascene, Stachys cretica, Teucrium sandrasicum, Thymus praecox, Thymus pseudopulegioides, Thymus sipyleus, Oryganum vulgare) uyarılmış periferik kan mononükleer hücreler (PKMH) üzerindeki anti-proliferatif etkileri Mitokondriyal Dehidrogenaz Enzim Aktivitesi (MTT) kolorimetrik yöntemi ile belirlenmiştir. Çalışılan bitki ekstrelerinden en yüksek inhibüsyonu sağlayan Centaurea antiochia, Cotinus coggygria, Stachys cretica ve Teucrium sandrasicum fraksiyonlarının uyarılmış PKMH'ler üzerindeki etkileri Karboksi Floresein Suksitimidil Ester (CFSE) yöntemi ile akan hücre ölçerde tekrar analiz edilmiş ve situmilasyon indeks (SI) parametreleri belirlenmiştir. Cotinus coggygria fraksiyonunun anti-proliferatif etkisini apoptatik yolakları aktive ederek mi yaptığını belirlemek için Annexin V/Propidiyum iyodür boyama ile saptanmış ve apoptoza neden olmadığı görülmüştür. Periferik kan T ve doğal öldürücü (NK) hücreler üzerindeki etkileri ise proliferatif yanıt ile takip edilmiştir. Cotinus coggygria fraksiyonunun tüm hücre gruplarını inhibe ettiği ancak sitotoksik T hücrelerinin proliferasyonunu diğer hücre gruplarına göre daha etkili biçimde inhibe ettiği görülmüştür. Bu inhibisyonun sebebini belirlemek amacıyla kantitatif polimeraz zincir reaksiyonu ile IL-1β, IL-2, IL-4 ve IL-10 genlerinin anlatım düzeyleri araştırıldığında, IL-1β, IL-2 ve IL-10 gen anlatımlarında azalma, IL-4 gen anlatımında artma olduğu belirlenmiştir. Bulgularımız Cotinus coggygria ekstresinin anti-enflamuvar yolakları aktive ettiğini düşündürmektedir. Bu bulgular anti-enflamatuvar etkileri henüz araştırılmamış olan Cotinus coggygria methanol fraksiyonunun saptanan anti-enflamatuvar etkilerinin yeni anti-enflamatuvar etkili ilaçların ve bunlara bağlı tedavilerin geliştirilmesinde öncü olabileceğini desteklemektedir.
Sağlıklı pediyatrik ve erişkin yaş gruplarında mitojenlerle uyarılmış lenfosit proliferasyon değerlerinin karşılaştırılması
The proliferation of antigen-specific lymphocyte clones, the initial step in acquired immunity, is important for effector functions of immune cells. Proliferation tests both in immunologic research and immune diagnosis are gaining attendance day by day, while utilization of adult healthy controls for comparison with pediatric patients is a question. This study aimed to investigate and compare mitogen-stimulated proliferation responses of peripheral blood mononuclear cells (PBMCs) and T- and B-lymphocytes in adult and pediatric healthy donors. 19 pediatric and 20 adult healthy donors were enrolled in this study. PBMCs purified from fresh peripheral blood samples of the donors by ficoll gradient centrifugation method were stained with CFSE and were cultured in a 37℃ CO2 incubator for 120 hours with the absence and existence of polyclonal activators; PHA and CD-Mix. Following cell culture, PBMCs were stained with antibodies against CD4 and CD19, and proliferation percentages of CD4+ T cells and CD19+ B cells together with total PBMCs were determined by flow cytometry. The results of this study revealed the similarity between pediatric and adult age groups, with respect to responses of PBMCs, T- and B-cells to mitogen stimulation. The only difference observed was a significantly high proliferation of pediatric CD4+ T cells in response to PHA stimulation (p=0.012). Pediatric individuals were distributed into age groups of 0-2 years, 3-5 years and 6-18 years, and no difference of mitogen-triggered proliferative responses was observed among age groups. These findings propose the possibility of utilization of adult healthy controls as controls for pediatric patients. Key Words: Flow cytometry, proliferation, mitogen, lymphocyte, cell culture The present work was supported by the Research Fund of Istanbul University. Project No. 29901
Latent tüberküloz enfeksiyonu tanisinda ip-10 testinin performansinin değerlendirilmesi
Interferon gamma release assays (IGRAs) are cell-mediated immunity based tests that measure IFN-γ responses specific to Mycobacterium tuberculosis antigens. Though IGRAs far surpass tuberculin skin test in specificity, they hardly are superior to skin test in terms of sensitivity. The interferon-γ inducible protein (IP)-10, as its name implies, increase in line with IFN-γ in every inflammatory reaction, which makes it a potential alternative chemokine to IFN-γ. In this study, we aimed to assess the sensitivity and specificity of the IP-10 release assay (IPRA) for the diagnosis of latent tuberculosis infection. For this purpose, 84 newly diagnosed, microbiologically confirmed active tuberculosis patients and 57 patients with various respiratory conditions other than tuberculosis constituted the study population. All patients were immunocompetent and older than 17 years of age. Similar to tuberculin skin test, we incubated antigen and mitogen stimulated blood tubes, and the nil tubes, for 48 hours before measuring the IP-10 responses. The median IP-10 levels in plasma were (3269.6pg/ml) and (18.1pg/ml) in the active tuberculosis and the non-tuberculosis patients, respectively. Analysis of the results by receiver-operating-curve analysis showed that the IP-10 assay had a high diagnostic accuracy, with an AUC of 0.962 (p ˂ 0.001). The cut-off for our IPRA was found 439pg/ml at maximum Youden Index (sensitivity + specificity - 1). At this cut-off, the sensitivity and specificity was found 89.3% with 98.2 %, respectively. This study supports previous findings and shows that the IPRAs can be used as stand-alone diagnostic biomarker for the diagnosis of latent tuberculosis infection.
Behçet hastalığında aktive edici doğal öldürücü (NK) reseptörler
Behçet hastalığı (BH), etyolojisi bilinmeyen, tekrarlayan inaktif ve aktif dönemleriyle karakterize, kronik enflamatuvar bir hastalıktır ve genetik olarak yatkın bireylerde çevresel faktörlerin tetiklemesi sonucu immünolojik değişikliklere neden olmaktadır. Doğal Öldürücü Reseptörler (NKR), doğal ve edinsel immün sistem hücrelerinde bulunabilen, dolayısıyla iki sistem arasında köprü oluşturan, immün cevapları azaltabilen ya da tetikleyebilen reseptörlerdir. Behçet hastaları (aktif n=7, inaktif=7) ve sağlıklı bireylerden (n=6) izole edilen periferik kan mononükleer hücrelerin (PKMH) IL-12, IL-15, IL-18 ve IL-23 sitokinlerinin farklı kombinasyonları ile uyarımını takiben CD4+, CD8+ ve CD16+ hücrelerde NKG2D, NKp30, NKp46, CD69 ve IL-12Rβ2 oranları saptanmış, fonksiyonel açıdan proliferasyon kapasiteleri, sitotoksik aktiviteleri ve CD107a ifadesi akan hücre ölçer cihazında analiz edilmiştir. Çalışmamızda, CD4+ ve CD8+ T hücre gruplarında CD69 ifadesi uyarımsız Behçet hasta (aktif) grubunda inaktif grubuna göre yüksek saptanmıştır. Uyarısız Behçet hastalarında CD8+NKp46+ hücre oranı inaktif grubunda hem aktif hem de kontrol grubuna göre yüksek olduğu belirlenmiştir. Sitotoksik aktivite açısından gruplar arasında fark saptanmamıştır. Lenfositlerde CD107a degranülasyonu incelendiğinde uyarımsız şartlarda aktif grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre CD107a ifadesinde azalma olduğu gözlenmiştir. Lenfositler K562 ile uyarıldığında, CD107a ifadesi, inaktif grubunda kontrol grubuna göre daha düşük düzeyde olduğu saptanmıştır. PKMH'lerin IL-12+IL-15, IL-18+IL-15 and IL-23+IL-15 sitokin kombinasyonlarıyla uyarımı sonucu CD3-CD56+ NK ve CD3+ T hücre proliferatif yanıtları inaktif grubunda kontrol ve aktif grubuna göre önemli artış göstermiştir. Çalışmamız CD69'un ve IL-15 sitokininin hem CD3+ T hem de CD3- NK hücreleri üzerine saptanan etkilerinden dolayı Behçet hastalık patogenezinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir.
Damar komplikasyonları olan vaskülobehçet hastaları ile damar komplikasyonu olmayan Behçet hastalarında klinik ve laboratuvar özellikler
Amaç: Kurumumuzda polikliniklerde ve servislerde, ayaktan veya yatarak tedavi almış Behçet hastalarının retrospektif değerlendirilmesi Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, 2015-2024 yılları arasında, Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Polikliniklerinde değerlendirilen Behçet tanısı alan hastalar dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, tanı anındaki laboratuvar verileri ve klinik özellikleri, seçilen tanı ve tedavi yöntemleri retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda Behçet hastalarının %31,2'sinde vasküler tutulum saptanmıştır. Vasküler tutulumun erkeklerde anlamlı derecede daha sık görülmesi, erkek cinsiyetin vasküler fenotip için güçlü bir riskfaktörü olduğunu ortaya koymaktadır. BUN değerlerinin vasküler tutulum grubunda anlamlı derecede yüksek olması, subklinik renal etkilenmeye işaret etmektedir. Trombosit >400.000/mm³ görülme sıklığının anlamlı yüksekliği, vasküler tutulumda protrombotik bir eğilim olduğunu desteklemektedir. Sonuç: Erkek cinsiyet, trombositoz ve proteinüri varlığı vasküler tutulum açısından risk faktörleri olarak dikkate alınmalıdır. Bu hasta grubunda daha sık aralıklarla klinik ve laboratuvar izlemleri yapılmalı, vasküler görüntülemeler erken dönemde planlanmalıdır. Nöro-Behçet sıklığının vasküler tutulum ile birlikteliği göz önünde bulundurularak, baş ağrısı, fokal nörolojik bulgular veya kognitif değişikliklerle başvuran hastalarda santral sinir sistemi görüntülemeleri yapılmalıdır.