Discipline

Neurology

Fırat University

320

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Migren ve ilaç aşırı kullanım baş ağrısı hastalarında çocukluk çağı travmaları, zihin kuramı ve aleksitimi değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada; migren ve ilaç aşırı kullanım baş ağrısı hastalarında çocukluk çağı travmaları, zihin kuramı ve aleksitimi değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çocukluk çağı travmaları, zihin kuramı ve aleksitiminin migren ve ilaç aşırı kullanım baş ağrısı hastalarında değerlendirildiği, ilişkilerinin incelendiği bir çalışma ülkemizde yapılmamıştır. Migren hastaları ve ilaç aşırı kullanım baş ağrısı hastalarında bu durumların sıklığını karşılaştırılarak; ilaç aşırı kullanım baş ağrısının gelişiminde aleksitimi, zihin kuramı ve çocukluk çağı travmalarının risk faktörü olup olmadığını incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Bu prospektif çalışmada 16 Ocak 2023 - 16 Ocak 2024 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji polikliniğine başvuran migren hastaları ve ilaç aşırı kullanım baş ağrısı kriterlerine uyan hastalar incelenmiştir. Çocukluk çağı travmaları, zihin kuramı ve aleksitimi durumlarının, migren ve ilaç aşırı kullanım baş ağrısı hastalarında değerlendirilmesi ve karşılaştırılması yapılmıştır. Çalışmamızda nesnel veri toplamak amaçlı klinik ölçeklerden yararlanılmıştır. Yaşam Kalitesi Ölçeği olarak Kısa Form 36(SF-36), Ruhsal durum değerlendirme açısından Beck Depresyon ve Beck Ankisyete Ölçekleri, Zihin Kuramı Ölçeği olarak Gözlerden Zihin Okuma Testi , Aleksitimi Ölçeği olarak Toronto Aleksitimi Skalası Ölçeği (TAS-20) ve Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçekleri kullanılmıştır. Çocukluk Çağı Travmaları, Zihin Kuramı ve Aleksitimi durumlarının değerlendirilmesi ile yukarıdaki ölçek testlerinden toplanan veriler üzerinden, epizodik ve kronik migren hastaları ile ilaç aşırı kullanım baş ağrısı hastalarında bu durumların sıklığını karşılaştırılarak; baş ağrısı hastalarında ilaç aşırı kullanım baş ağrısının gelişiminde Aleksitimi Zihin Kuramı ve çocukluk çağı travmalarının risk faktörü olup olmadığı araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 54 migren, 50 ilaç aşırı kullanım baş ağrısı tanılı hasta dâhil edilmiştir. Migren tanılı hastaların 14'ü erkek, 40'ı kadın iken; ilaç aşırı kullanım baş ağrısı tanılı hastaların 12'si erkek, 38'i kadın cinsiyetliydi. Migren tanılı hastaların ortalama yaşı 44,55 ± 15,32 iken; İlaç aşırı kullanım baş ağrısı tanısı alan hastaların ise 46,48 ± 15,16 idi. Vizuel analog skorlaması (VAS skoru) değerlendirildiğinde ise, migren grubunun ortalaması ilaç aşırı kullanım baş ağrısı grubundan anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır. Her iki grubun baş ağrısı sıklığında anlamlı fark saptanırken baş ağrısı sürelerinde ve proflaksi alıp almama durumlarında anlamlı fark saptanmadı. Migren grubunda Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ortalaması ilaç aşırı kullanım baş ağrısı grubundan anlamlı olarak düşük saptanmıştır. İlaç aşırı kullanım baş ağrısı grubunda yaşam kalitesi ile ilgili bulguların, migren grubuna göre daha düşük olduğu saptandı. Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ-20) toplam skoru ilaç aşırı kullanım baş ağrısı grubunda, migren grubuna göre belirgin olarak yüksek saptanmıştır. Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeğindeki (ÇÇTÖ) toplam skorunun ortalaması migren grubunda ilaç aşırı kullanım baş ağrısı grubuna göre anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır. Bunlarla birlikte aleksitimi ve çocukluk çağı ruhsal travması ile ilgili alt ölçeklerde, ilaç aşırı kullanım baş ağrısı grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulgular elde edilmiştir. Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT) skorlarında, migren grubu ilaç aşırı kullanım baş ağrısı grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek skorlar elde etmiştir.Bu nedenle ilaç aşırı kullanım baş ağrısı grubunun GZOT testinde anlamlı olarak daha başarısız olduğu belirlenmiştir. Sonuçlar: Çalışmamızda hastalardaki aleksitimi durumu, depresyon ve anksiyete bulguları, çocukluk çağı travmasına maruziyet açısından bulgulara birlikte bakıldığında; migren grubuna göre ilaç aşırı kullanımı baş ağrısı grubunda anlamlı olarak daha yüksek skorlar alındığı, tüm bunlara paralel olarak zihin kuramıyla ilişkili gözlerden zihin okuma testinde de ilaç aşırı kullanım baş ağrısı grubunun daha başarısız olduğu görülmektedir. Bu durum analjezik aşırı kullanımının gelişiminde aleksitimi, çocukluk çağı travması, zihin kuramı gibi psikolojik faktörlerin rol oynadığını işaret etmektedir. Bu nedenle, özellikle ilaç aşırı kullanım baş ağrısı tedavisinde; aleksitimi ve çocukluk çağı ruhsal travma maruziyetine yönelik psikiyatrik tedavi ve terapi yaklaşımlarının da baş ağrısına yönelik nörolojik tedaviye destek olmada önemli rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Migren, İlaç Aşırı Kullanım Baş Ağrısı, Aleksitimi, Çocukluk Çağı Ruhsal Travmaları, Zihin Kuramı, Gözlerden Zihin Okuma

Taylan Bektaş
Zonguldak Bülent Ecevit University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sessiz serebral iskemi belirteçi olarak karotis arter stentleme öncesi ve sonrası bakılan iskemi modifiye albümin

ÖZET Sağlık bakanlığı 2010 verilerine göre ülkemizde inme, iskemik kalp hastalıklarından sonra mortalitenin ikinci en sık nedenidir. Özürlülüğün en sık nedeni ise inmedir. Tahmin edilen inme prevalansı yaşla birlikte artar. Önemli oranda karotis arter stenozu 60-79 yaşlarındaki hastaların yaklaşık % 0,5'inde görülürken, 80 yaş ve üstü hastaların yaklaşık % 10'unda görülür. Tüm iskemik inme olgularının yaklaşık % 20-25'nin nedeni kraniyoservikal aterosklerozdur. Asemptomatik karotis arter darlığı % 75'in altında ise yıllık inme riski %1,3 iken, darlık %75'in üzerindeyse yıllık inme ve geçici iskemik atak (GİA) riski %10,5'e çıkmaktadır. Bu çalışmada klinik bulgu vermeyen karotis darlığında stentlemeden önce ve 14 gün sonra iskemi modifiye albümin (İMA) düzeyi bakılarak sessiz iskemi varlığının çalışılması amaçlanmıştır. Çalışmaya kliniğimize başvuran akut inme bulguları olmayan hastalar alındı. İskemik kalp hastalığı, pulmoner emboli, iskelet kası iskemisi ve ileri dönem böbrek yetmezliği gibi İMA düzeyinde yüksekliğe yol açan hastalığı olanlar dışlandı. Çalışmaya alınan hastalardan (n=32) karotis arter stentlemeden önceki 24 saat içinde ve 14 gün sonra kan alınarak santrifüj edildi ve -20 derecede saklandı. Tüm numuneler aynı gün çalışıldı. Karotis stentlemeden önce bakılan İMA düzeyi stentlemeden sonra bakılan İMA düzeyine göre belirgin şekilde (p<0.0001) yüksek saptandı. Karotis darlığının derecesi, yaş, cinsiyet ve eşlik eden hastalık değişkenleriyle İMA düzeyi arasında ilişki saptanmadı. Karotis darlığının tanısında doopler ultrasonografi, kontrastlı bilgisayarlı tomografi anjiyogram (BTA), kontrastlı manyetik rezonans anjiyogram (MRA) ve dijital substrakt anjiyogram (DSA) gibi yöntemler kullanılmaktadır. Bu çalışma karotis darlığında İMA'nın basit, ucuz ve non invaziv bir tarama testi olarak veya doopler ultrasonografi ile korele kullanılabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca İMA'nın perfüzyon bozukluğuyla da korele olabileceği düşünülmektedir. Sonuç olarak bu çalışma karotis darlığında klinik bulgu olmadığında bile sessiz bir iskemik sürecin olduğunu, İMA'nın sessiz serebral iskeminin non invaziv bir belirteci olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Anahtar sözcükler: Sessiz serebral iskemi, karotis darlığı, karotis arter stentleme, iskemi modifiye albümin

Beyin iskemisiKarotis arterleriKarotis stenozu+2
Zeynal Tunç
Fırat University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parkinson hastalarında sensoryel temporal diskriminasyon eşik değerleri, klinik bulgularla ilişkisi ve parkinson hastalığı patofizyolojisindeki önemi

Somatosensoryal temporal diskriminasyon eşiği (STD); bir bölgeye farklı interval ile uygulanan iki uyarının, iki ayrı uyarı olarak hissedildiği en kısa zaman aralığıdır ve kinestetik duyunun bir bileşenidir. İstemli bir hareketin düzgün olarak yapılabilmesi için sağlam kinestetik duyu gereklidir. Parkinson hastalarında (PH), STD eşiğinin artması motor bulguların patofizyolojisinde rol oynayabilir.Biz bu çalışmada STD'nin Parkinson hastalarındaki klinik önemini araştırdık. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Hareket Bozuklukları ve Parkinson Hastalığı Polikliniği'nde takipli 21 idiopatik Parkinson hastası ayrıntılı incelendi. Kontrol grubu olarak 20 sağlıklı gönüllü incelendi. STD değerleri alın ve çene bölgesinde değerlendirildi ve her bölge için asandan ve desandan STD (aSTD, dSTD) değerleri ölçüldü. Hastaların demografik özellikleri, hastalık süreleri, kullandıkları ilaç çeşitleri ve dozları, hastalıkla ilişkili non-motor semptomları sorgulandı. Hastalık şiddeti Birleşik Parkinson Hastalıkları Değerlendirme Ölçeği (BPHDÖ) ile değerlendirildi. Parkinson hastalarının ilaç-off döneminde STD eşik değerleri kontrol grubuna göre daha uzundu. STD eşik değerleri BPHDÖ motor skorları ile korele değildi.Çalışmanın sonucunda dopaminerjik tedaviyle STD eşik değerlerinin düzeldiği gözlendi. Bu sonuç dopaminin STD modulasyonundaki önemini ve dopaminin STD eşik değerlerini iyileştirdiğini göstermekteydi. Nigrostriyatal dopaminerjik nöronlar kinestetik ve kutanöz sensoryel bilginin santral58işlenmesinde anormalliğe neden olup kinestetik ve postural kontrolde bozukluğa yol açarak motor bulguları kötüleştirebilir. Bu nedenle fizik tedavi rehabilitasyonu esnasında bu bulguların hedef alınması ile motor semptomların, özellikle de postur ve denge bozukluklarının düzelmesine katkıda bulunulabilir.

Diskriminant analiziMotor becerilerParkinson hastalığı+1
Aslı Karakuş
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Havacılıkta uçuş değişkenlerinin uyku bozuklukları ve yorgunluk üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmada pilotların uyku sorunları, uykuda solunum bozukluğu, uykululuk ve algılanan yorgunluk düzeylerinin belirlenmesi ve kısa-orta, uzun mesafe uçuşlarının uyku ve yorgunluk üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: 1 Temmuz 2019- 31 Aralık 2019 tarihleri arasında Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi Tıp Fakültesi Atakent Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı'na başvuran ve Sivil Havacılık Pilotları Birliği kapsamında ulusal ve uluslararası uçuş gerçekleştiren 343 pilot çalışmaya dahil edildi. Pilotlar bire bir görüşme ve e-posta ile davet edildi. Uyku problemlerini değerlendirmek için JSS, uyku halini değerlendirmek için ESS, yorgunluk tarama anketi olarak FSS ve uyku apnesi riskini değerlendirmek için BQ kullanıldı. Bulgular: Katılımcıların %28,0'ının (n=96) yorgunluk şiddeti yüksek, %29,7'sinin (n=102) uyku problemi çok, %6,1'inin (n=21) gündüz uykululuğu çok, %11,7'sinin (n=40) uyku apne riski yüksektir. Kısa-orta mesafe uçuş grubu istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yaşlı, meslekte geçirdikleri süre daha fazla ve daha fazla sıklıkta kaptan pilotlardan oluşmaktadır. Uzun mesafe grubu istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha sık kahve tüketmekte ve daha sık uyku sorunları yaşamaktadır. Yorgunluk şiddeti yüksek olan grubun uyku latans süresi, uyku yoksunluğu, JSS skoru, ESS skoru ve uyku apne riski istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir. Daha fazla uyku problemi olan pilotların uyku yoksunluğu ve FSS skoru istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazladır. Gündüz uykululuğu fazla olan grubun yaş, meslekte geçirdiği süre ve kaptan olma sıklığı istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük iken, VKİ, uyku latans süresi ve uyku apne riski istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir. Uyku apne riski yüksek olan grubun VKİ, uçuş süresi, uyku yoksunluğu, FSS skoru ve ESS skoru istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksektir. Sonuç: Yorgunluk şiddeti, uyku problemi, gündüz uyku hali ve uyku apne riski birbiriyle ilişkili durumlardır. Uzun uçuş süresi ve uyku yoksunluğu bu değişkenleri etkilemektedir. Anahtar Kelimeler: Havacılık, Yorgunluk Şiddeti, Uyku Sorunları, Gündüz Uykuluğu, Uyku Apne Riski

Havacılık
Seda Koşak
Acıbadem University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multipl sklerozlu hastalarda sirtuin 7, SEMA 3A, SEMA 3F GEN ekspresyonlarının belirlenmesi

Bu çalışmada, multipl skleroz (MS)'lu hastaların BOS ve kan örneklerinde SIRT7, SEMA3A ve SEMA3F gen ekspresyon düzeylerini saptayarak hastalığın patogenezine katkılarınının belirlenmesi amaçlandı. SİRTUİN7 (SIRT7), DNA hasarını zayıflatmaya ve dolayısıyla genetik stres koşullarında hücresel sağkalımı artırmaya yardımcı olabilir. Bazı kanser hastalarında, SIRT7 yüksek oranda eksprese edilir, bu da onun bir onkogen olabileceğini düşündürmektedir. Semaforinler hücreler arası bir sinyal proteini ailesi olup, çoğu aksonal rehber molekülü olarak görev yapmaktadır. Semaforinler en önemli oligodentrosit progenitör hücre (OPC) rehber moleküllerdir. Hastalık grubu olarak MS tanısı almış hastalar ile MS hastalığı olmayan kontrol grubu kişiler seçilmiş olup bu kişilerin BOS ve kan örneklerinden total RNA izolasyonu yapılarak ACTB, SEMA3A, SEMA3F ve SIRT7 gen ekspresyon düzeyleri çalışıldı. Çalışmaya 31 hasta, 28 kontrol grubu olarak gönüllü 59 birey dahil edilmiştir. Beyin Omurilik Sıvısı ve kan örneklerinden elde edilen RNA örneklerinden SIRT7, SEMA3A ve SEMA3F genleri ve endojen kontrol için de ACTB geni kullanılarak gen ekspresyon düzeyleri RT-PCR yöntemi ile elde edildi. Hasta ve kontrol grubundan aldığımız kan örneklerindeki SIRT7 gen ekspresyon düzeyleri karşılaştırıldığında, hasta grubunda 1,86 kat artış gözlemlendi (up-regüle). BOS örnekleri karşılaştırıldığında, hasta grubunda SIRT7 gen ekspresyonunda 5 kat artış (up-regüle), SEMA3A için 36 kat, SEMA3F için ise 17 kat artış olduğunu saptandı. Hasta grubu kan örneklerindeki gen ekspresyon düzeyleri, SEMA3A'da 161 kat artış (up regüle), SEMA3F'de ise 69 kat artış olsa da kontrol grubuna göre down regüle olarak bulundu. Bu çalışmada MS hastalarında SIRT7, SEMA3A ve SEMA3F'nin gen ekspresyon düzeylerinde, kan örneklerinde daha belirgin olmak üzere anlamlı artış görüldü. Sonuç olarak, BOS örneğine gerek kalmadan kan örneğinden alınacak numunelerde bu genlerin ekspresyon düzeyleri bakılarak hastalığın progresyonunun takip edilmesine olanak sağlanabilir. Ancak SIRT7, SEMA3A ve SEMA3F gen fonksiyonlarının MS ile ilişkisini ortaya koymak için daha geniş çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Multipl skleroz, Gen ekspresyonu, Semaforin, Sirtuin

Gen ifadesiMultipl sklerozSemaforin+1
Feti Çetin
Fırat University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multipl skleroz tanısı ile izlenen hastalarda kan ve saç numunelerindeki ağır metal düzeylerinin hastalık etyolojisindeki rolü

Bu çalışmanın amacı bir grup Multipl Skleroz (MS) hastasının saç ve kan numunelerinde ağır metal düzeylerinin tespit edilmesidir. Çalışma Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Kliniğinde 2019 Ocak-Aralık ayları arasında takip edilen Multipl Sklerozlu 100 hasta üstünde yapılmıştır. Çalışma kesitsel tipte bir çalışmadır. Hastaların saç numunelerinden 29, kan numunelerinden 16 farklı ağır metal düzeyleri çalışılmıştır. Kan ve saç metal düzeyleri referans değerlere, MS tipine ve bazı çevresel faktörlere göre incelenmiştir. Analizlerde One Sample T, Student T, Mann Whitney U, Kruskal Wallis Testi, One Way Anova testleri kullanılmıştır. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 37,51±11,98'dir. Çalışma grubu hastalarınının %79'unu kadınlar oluşturmaktadır. %73'ü 45 yaş altındadır, %60'ı lise üstü eğitim düzeyindedir, %76'sı şehirde yaşamaktadır. Hastaların %51'i Relapsing Remitting Multipl Skleroz (RRMS), %15'i Primer Progresif Multipl Skleroz (PPMS), %18'i Sekonder Progresif Multipl Skleroz (SPMS), %16'sı yeni tanılı MS'dir. MS subgruplarına göre saç numunelerinde sadece iyot elementi düzeylerinin SPMS grubunda RRMS grubuna kıyasla yüksek olduğu; kan numuneleri açısından farkın bulunmadığı saptanmıştır. Hastaların saç numunelerindeki ağır metal düzeyleri referans değerler ile karşılaştırıldığında lityum, alüminyum, kobalt, çinko, arsenik metalleri sonuçlarının anlamlı olmadığı; magnezyum, kalsiyum, stronsiyum, baryum elementlerinin ise referans değerlerden yüksek olduğu bulunmuştur. Kan numunelerinde manganez ve nikel seviyelerinin referans değerlerinde olduğu ancak diğer elementlerin belirgin olarak referans değerlerinin altında kaldığı gözlenmiştir. İkamet edilen yer açısından saç numuneleri karşılaştırıldığında antimon elementi şehirde yaşayanlarda anlamlı olarak yüksek bulunmuştur, kan numunelerinde ise farkın olmadığı görülmüştür. Bu kesitsel çalışmada içme suyunu doğal kaynaklardan ve şebeke sularından tüketen hastalar için iki ayrı grup oluşturulmuş ve şebeke suyu içenlerde kurşun ve çinko düzeyleri görece yüksek bulunmuştur. 20 yaş üstü binalarda kalan hastalarda saç numunelerinde lityumun yüksek olduğu; kan numunelerinde lityum, magnezyum, çinko, arsenik, kadmiyum, talyum elementlerinin yüksek olduğu saptanmıştır. Amalgam diş dolgusu bulunan hasta grubunda kan ve saç numunelerinde civa düzeyinde artışın olmadığı saptanmıştır. Ataklı başvurularda akut toksisite izlenmemiştir. Kronik dönem MS hastalarında ataklı dönem MS hastalarına göre kan platinyum düzeylerinde ve saç kadmiyum düzeylerinde yükseklik gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: Ağır metaller, Multipl Skleroz, saç

Ağır metallerEtyolojiKan+3
Muhammed Zülfü Yılmaz
Fırat University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mekanik trombektomi hastalarında prognoza etki eden faktörler

İskemik inme tüm dünyada en sık görülen inme tipidir. Akut iskemik inme tedavisinde vazgeçilmez bir yeri olan endovasküler tedavi ile ilgili bilgilerimiz son 3 yıl zarfında hızlı bir değişim göstermiştir. Umut kırıcı ve negatif sonuçlanan ilk çalışmaların ardından peş peşe gelen olumlu sonuçlar, endovasküler tedavinin yerini artık geri dönülmez bir şekilde sağlamlaştırmıştır. Bu çalışmada; akut iskemik inme tedavisinde mekanik trombektomi işleminin etkinliği ve başarılı sonuca etki eden faktörleri değerlendirmek amaçlanmıştır. Çalışmada Mayıs 2016 ve Mayıs 2019 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastahanesi'nde akut iskemik inme nedeniyle endovasküler tedavi uygulanmış hastalar, demografik özellikleri, başvuru saati, NIHS skoru, başvuru kliniği, başvuru kan şekeri ve kan basıncı, işlem öncesi BT anjio kollateral durumu, işlem sonrası rekanalizasyon oranları, parankimal hemoraji varlığı, TOAST sınıflaması ve 3.-6.ay modifiye Rankin skorları açısından retrospektif olarak değerlendirilerek kayıt altına alındı. Hastaların mekanik trombektomi işlemi öncesi çekilen BT Anjıografik kollateral durumları, mTAN skoru baz alınarak değerlendirildi. Kollateral skor ile olumlu klinik sonuç (mRankinS 0-2) ve ravaskülarizasyon başarısı arasındaki ilişkiyi analiz etmek için ki-kare istatistiksel analizi kullanılmıştır. 39 hastanın 23 (%59)'ünde, işlem sonrası başarılı (TICI 2b-3) rekanalizasyon sağlandı. 24 (%61,5) hastada TAN (2-3) iyi kollateral mevcuttu. İyi rekanalize olan 23 hastanın %82'si (n:19) TAN (2-3) iyi kollaterale sahipti. mTAN skoruna göre değerlendirilen iyi kollaterali olan hastalar ile rekanalizasyon başarısı arasında anlamlı ilişki saptandı (p:0,012<0,05) Aynı zamanda hastaların mRANKIN skoru değerlendirilerek yapılan 6.ay takiplerinde mTAN skoru iyi olan hastalar da, fonksyonel bağımsızlık oranları daha yüksekti ( p:0,007<0,05) Hastaların başvuruda eşlik eden kronik hastalıkları ile kollateral durumu arasında anlamlı ilişkinin olduğu tek durum atrial fibrilasyondu. Sonuç olarak BT Anjıografide iyi kollaterali olan akut iskemik inme geçiren hastalar, başarılı bir rekanalizasyona ve fonksyonel bağımsızlığa sahip olur. Anahtar Kelimeler: Endovasküler tedavi, serebral kollateral durum, iyi klinik sonuç

Endovasküler tedaviKollateral dolaşımPrognoz+2
Zeynep Erten
Fırat University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik inmede serum p-selektin ve tafi (Trombin ile aktive edilebilen fibrinolizis inhibitörü) düzeylerinin internal karotis arter intima-media kalınlığı, stenoz oranı ve klinik parametrelerle ilişkisi

ÖZET Akut iskemik inme farklı patofizyolojik nedenlerden kaynaklanmaktadır. P-selektin ve TAFİ düzeylerinin iskemik inmede arttığı ve ateroskleroz ile tromboemboli için risk faktörü olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada akut iskemik inme olgularında serum P-selektin ve TAFI düzeyleri ve bu düzeylerin ana karotis arter intima-media kalınlığı, internal karotis arter stenoz oranları ve klinik parametreler arasındaki ilişki incelendi. Akut iskemik inme tanılı 40 hasta ve 22 sağlıklı kontrol olgusu çalışmaya alındı. Hasta ve kontrol gruplarında inme sonrası başvuru anı (ilk 48 saat), 7.gün, 14.gün ve 1.ayda venöz kan örneklerinden serum P-selektin ve TAFI düzeyleri ELİSA yöntemi ile çalışıldı. Ana karotis arter intima-media kalınlığı ve internal karotis arter stenoz oranları B-mode ultrasonografi ile ölçüldü.Hasta ve kontrol grubu arasında serum P-selektin düzeyleri arasında tüm zaman dilimlerinde anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05), ancak serum TAFİ düzeyleri başvuru anında (%128.2±21.0 / 111.6±17.4), 7.günde (%128.5±24.2 / 110.5±19.2), 14.günde (%129.7±18.8 / 106.3±16.8) ve 1.ayda (%132.9±22.0 / 111.4±18.5) olmak üzere hasta grunda kontrol grubundan yüksek bulundu (p<0.001, p<0.004). Büyük damar aterosklerozunda laküner infarkta göre 14.gün ve 1.ayda serum TAFİ düzeyleri yüksek saptandı (p=0.047, p=0.033), serum P-selektin düzeylerinde etiyolojiye göre gruplar arasında bir farklılık izlenmedi. Hasta grubunda başvuru anında yapılan NIHSS, Barthell ve RANKIN skalaları ile serum P-selektin ve TAFİ düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p<0.05). Ancak, NIHSS ve RANKIN değerlerinin zaman içinde düştüğü, ancak 72Barthell indexinin ise yükseldiği dikkati çekti, bu da klinik düzelme olarak yorumlandı. Sonuç olarak akut ve subakut iskemik strokta gösterilen artmış serum P-selektin düzeyi ile karotis arter İMK arasındaki pozitif korelasyon çalışmamızda saptanmadı, ancak artmış serum TAFİ düzeyi ile karotis arter İMK ve stenoz oranları arasında pozitif bir ilişki gösterildi. TAFİ artışının asemptomatik aterosklerozun ve iskemik strokta erken aterosklerozun belirteci olabileceği düşünüldü.Anahtar Sözcükler: İskemik inme, P-selektin, Trombin ile aktive edilebilen fibrinolizis inhibitorü (TAFİ), karotis intima-media kalınlığı (İMK), karotis arter stenozu n

Beyin iskemisiKarotis intima mediaKarotis stenozu+3
Dilek Yılmaz
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemi-reperfüzyon modeli oluşturulmuş rat beyin dokusunda TRPM2 katyon kanallarının ekspresyonu

Beyin hasarına neden olan inmenin iki temel mekanizması iskemi ve hemorajidir. İskemik inmede, artmış oksidatif strese bağlı olarak beyin hücrelerinde meydana gelen apoptozise bağlı olarak fonksiyon bozukluğu oluşmaktadır. Bu çalışmada, iskemi-reperfüzyonun (İ-R) oksidatif stress ile aktive edilen Transient Reseptör Potansiyel Melastatin2 (TRPM2) kanal ekspresyonu üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, 28 adet 8-10 haftalık Wistar albino cinsi erkek sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 6 hayvan olacak biçimde 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna deney süresince bir uygulama yapılmadı. Sham gruplarında (sham2-sham6) bilateral karotis kommunis arterler ortaya çıkarıldıktan sonra ciltleri kapatılıp deneyin 2.ve 6. saatinde dekapite edildi. İ-R gruplarında ise bilateral karotis kommunis arterler ortaya çıkarıldıktan sonra anevrizma klip'leri ile 45 dakika süre ile kliplenip ardından klipler açılarak İ-R2 grubunda 2 saat, İ-R6 grubunda 6 saat reperfüzyonu sağlandı. Deney sonunda sıçanlar anestezi altında dekapite edildi ve beyin dokuları çıkartıldı. MDA ve TRPM2 mRNA düzeyleri için beyin dokuları çalışmanın sonuna kadar –80OC'de saklandı. Histolojik çalışma için rutin takip işlemi ile dokular parafin bloklara gömüldü. Bloklardan alınan kesitlere apoptotik hücrelerin belirlenmesi için TUNEL metodu, TRPM2 immünreaktivitesi için avidin-biotin-peroksidaz yöntemi uygulandı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında İ-R6 grubunda belirgin olmak üzere İ-R gruplarında MDA, apoptozis ve TRPM2 seviyesi artış gözlendi. Deneysel iskemi-reperfüzyonun beyin dokusunda MDA, apoptozis ve TRPM2 seviyelerini arttırdığı, iskemi-reperfüzyonun beyin dokusunu etkilemesinin patofizyolojisinde TRPM2'nin önemli bir rol oynayabileceği kanaatine varıldı. Anahtar kelimeler: İskemi-reperfüzyon, Sıçan, Beyin, TRPM2, Apoptozis

ApoptozisBeyinMelastatin+6
Ferhat Balgetir
Fırat University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rezidüel latans ve terminal latans indeks değerlerinin kronik inflamatuar demyelinizan polinöropati tanısındaki yeri

Kronik inflamatuvar demyelinizan poliradikulonöropati klinik ve elektrofizyolojik yöntemle tanısı konan ve tedavi şansı olan bir hastalıktır. Tedaviye yanıt olması nedeniyle hastalıkta doğru tanı önemlidir. Konvansiyonel elektrofizyolojik çalışmalar ve klinik bilgi ve bulgular bazen tanı için yetersiz kalabilmektedir. Bu nedenle sinirin distalindeki etkilenmeyi gösteren RL ve TLİ değerlerinin CIDP hastalarında tanı koymada özgünlük ve duyarlılığının araştırılması planlanmıştır.Bu çalışmada Gazi üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Nöroloji polikliniğine başvuran klinik ve elektrofizyolojik olarak CIDP tanısı konulan 30 hasta ile 34 kişilik sağlıklı kontrol grubu değerlendirilmiştir.Sonuç olarak hem duyarlılık hem özgünlük beraber göz önünde bulundurulduğunda, CIDP tanısı için en iyi elektrofizyolojik parametrenin F latansı olduğu anlaşılmıştır. Özgünlük ve duyarlılık değerleri beraber ele alındığında bu iki parametrenin CIDP tanısı için belirgin ek bir katkı sağlamadığı, median sinirde RL, peroneal sinirdeyse TLI'nin duyarlılığı biraz arttırdığı gözlenmiştir.

Demiyelinizan hastalıklarKronik hastalıkNöropatiler+1
Kübra Mehel Metin
Gazi University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik migrenli olgularda serum S100B ve nöron spesifik enolaz düzeylerine etki eden faktörler

Kronik migren, 3 aydan uzun süreli ayda 15 veya daha fazla gün ağrının olduğu, bunların en az 8 günü IHS migren tanı kriterlerine uyan ve bir triptan veya ergoya yanıt veren başağrısı olarak tanımlanır. Migren hastalarında başağrısı döneminde ve interiktal dönemde beyinde hücresel hasar gelişip gelişmediğini araştırmak amacıyla; özellikle nöronal hasarın göstergesi olan serum NSE düzeyleri ve glial hücre hasarının göstergesi olan serum S100B düzeyleri son yıllarda bazı çalışmalarda araştırılmış ve çelişkili sonuçlar elde edilmiştir. Bizim çalışmamıza 30 kronik migrenli hasta ve 20 sağlıklı kontrol grubu alındı. Hasta grubuna amitriptilin 25 mg/gün başlandı ve 75mg/gün dozuna ulaşıldı. Hastalar 75 mg/gün dozunda 3 aylık tedavi aldıktan sonra ve tedavi öncesi durumları değerlendirildi. Bu çalışma ile serum NSE ve serum S100B düzeylerine bakarak, beyinde hücresel hasar oluşup oluşmadığını eğer var ise yapılan tedavi sonunda hastanın klinik olarak iyileşmesiyle birlikte beyindeki hücresel hasarın da azalıp azalmadığını ortaya koymak hedeflendi. Çalışmanın sonuçlarına göre sağlıklı gönüllü gubu ile kronik migrenli hastalar arasında serum NSE ve S100B düzeyleri arasında anlamlı farklılık yoktu. Hastalarda serumdaki S100B ve NSE düzeylerinin ailede hastalık öyküsü ve yaşla ilişkisi değerlendirildi ve anlamlı farklılık izlenmedi. Kronik migrenli hasta grubunda tedavi öncesi ve sonrası bu iki belirteç arasında pozitif yönde bir korelasyon mevcutken, sağlıklı gönüllü grubunda korelasyon yoktu. Yine daha önce yapılan epizodik migren hastalarının sağlıklı gönüllülerle karşılaştırıldığı çalışmalarda çıkan hasta grubundaki artmış serum S100B ve NSE düzeyleri kronik migrenli hastalarda epizodik migrenli hastalardan farklı bir nöroglial etkilenme sürecinin olduğunu düşündürebilir. Ancak çalışmalarda çıkan çelişkili sonuçlar serum S100B ve NSE düzeylerinin nöronal hasar belirteci olarak tedavi ve prognozun tayininde kullanılabilmeleri için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Anahtar kelimeler: Kronik Migren, S100B, Nöron Spesifik Enolaz

Baş ağrısıMigren hastalıklarıNöron spesifik enolaz+1
Serpil Doğan
Fırat University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epizodik ve kronik migrenli olgularda serebral hücresel hasarın göstergesi olan serum NSE ve s100b düzeyleriyle inflamatuvar nöropeptit calsitonin gen related peptid arasındaki ilişki

Migren hastalığının etyopatogenezi halen tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu konudaki en son görüş; internal veya eksternal tetikleyici bir etmenle beyinde meninkslerde sensoriyel sinir uçlarından calcitonin gen-related peptide (CGRP), substance P(SP) ve neurokinin A(NKA) gibi peptitlerin meniskler içine salınması, bunların meninkslerde nörojenik inflamasyona yol açması, bu durumun sensoriyel sinir uçlarında ağrılı impulsları doğurması, ortaya çıkan bu ağrı impulslarının trigeminal sinir aracılığı ile beyine iletilerek migren başağrısının ortaya çıkmasıdır. Bizim çalışmamızda da olgulardaki NSE ve S100B düzeyleri ile CGRP düzeyleri arasında pozitif bir ilişki olup olmadığının incelemesi amaçlandı. Bu çalışmada IHS kriterlerine göre migren tanısı almış 30 kronik migren ve 30 epizodik migren hastası, çalışmanın amacı ve uygulama yöntemleri belirtilerek çalışmaya katılmayı kabul eden 20 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubu alındı. Hastalardan ve/veya yakınlarından detaylı bir anamnez alınarak epizodik migrenli olgularda ve kronik migrenli olgularda başağrısız bir günde; Serum S100B, NSE ve CGRP ölçümü için venöz kan örneği alınarak santrifüj edildi.S100B, NSE ve CGRP kitinin temini için FÜBAP (Fırat üniversitesi Bilimsel Araştırma ve Proje Geliştirme)'tan maddi destek sağlanması talep edildi. İstatistiksel analizler için SPSS versiyon 22.0 paket programı kullanıldı. Çalışma sonuçlarımızda; istatistiksel olarak; epizodik ve kronik migren grubunda; S100B, NSE ve CGRP değerlerinde kontrol grubuna kıyasla yükseklik tespit edilmedi. Nöronal hasarın göstergesi olan NSE ile CGRP arasında anlamlı korelasyon sadece epizodik migrenlilerde interiktal dönemde tespit edilirken, hem epizodik hem kronik migren grubunda; CGRP yüksekliği ile protein S100B arasında anlamlı korelasyon bulunamadı. Bu da migren baş ağrısı patogenezinde; kan beyin bariyerinin bütünlüğünün her hastada, her ağrı periyodunda bozulmayabileceğini veya migren patofizyolojisinden sorumlu olabilecek nöroinflamasyonun ağrının varlığı ve şiddetiyle paralellik göstermeyebileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Epizodik Migren, kronik migren, nöron spesifik enolaz, S100B, calsitonin gen related peptid

Baş ağrısıKalsitoninKalsitonin geniyle ilgili peptid+3
Vuslat Acar
Fırat University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multiple skleroz hastalarında özürlülük gelişiminin belirleyicileri

Amaç: Multiple skleroz (MS), genç popülasyonda en yaygın görülen, santral sinir sisteminde (SSS) demiyelinizasyon ve aksonal dejenerasyonla seyreden otoimmun, kronik inflamatuar ve dejeneratif bir hastalıktır. MS hastalığının prognozu oldukça değişkendir. Hastalığın erken evresindeki bazı demografik ve klinik değişkenlerin hastalığın prognozu üzerine etki gösterdiği saptanmıştır. Bu çalışmada amaç, ataklarla seyreden başlangıç şekline sahip relapsing remitting multiple skleroz (RRMS) ve sekonder progresif multiple skleroz (SPMS) hastalarında, hastalığın erken evrelerinde geri dönüşümsüz özürlülük gelişimiyle ilişkili klinik ve demografik faktörleri araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Karadeniz Teknik Üniversitesi MS polikliniğinde MSBase veritabanına kayıtlı olan, McDonald 2010 kriterlerine göre RRMS ve SPMS tanısı alan 741 hastanın dahil edildiği, demografik ve klinik değişkenlerin retrospektif olarak değerlendirildiği bir çalışmadır. Hastaların cinsiyetleri, başlangıç yaşları, klinik olarak bir veya birden fazla bölgede görülen semptom (monosemptomatik ya da polisemptomatik) şeklinde başlangıç şekilleri, ilk atak tipleri, hastalığının başlangıcından sonraki ilk beş yıldaki atak sayıları, ilk iki atak arası süreleri, immunmodulatör veya immunsupresif tedavi başlanma zamanları, sigara kullanımı ve sigara içenlerde günlük içilen sigara miktarları değerlendirildi. Çalışmamızda hastaların demografik ve klinik özelliklerine göre özürlülük gelişimine kadar geçen sürenin analizinde Kaplan Meier analizini kullandık. Kaplan Meier analizi ile EDSS 4'e (yardıma gerek olmadan yürüyüşte kısıtlanma), EDSS 6'ya (tek taraflı destek ile yürüme) ve EDSS 4'ten EDSS 6'ya ulaşma olmak üzere üç EDSS sonlanım noktasını değerlendirdik. Ayrıca bu çalışmada demografik ve klinik değişkenlere göre EDSS 4'e, EDSS 6'ya, EDSS 4'ten EDSS 6'ya ulaşma ve sekonder progresif faza ulaşma sonlanım noktalarının karşılaştırılmasında Ki- kare testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hastaların %87'si (n=645) RRMS ve %13'ü (n=96) SPMS tanılıdır. RRMS hastalarının %65.3'ü (n=421) kadın %34.7'si (n=224) erkekti. SPMS hastalarının ise %67.7'si (n=65) kadın, %32.3'ü (n=31) ise erkekti. 741 MS hastasının 228'inin (%30.8) EDSS 4'e, 131'inin (%17.7) EDSS 6'ya ulaştığı saptandı. EDSS 4' e ulaşan hastaların ise 123'ünün (%53.9) EDSS 6'ya ulaştığı saptandı. Çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre, ataklarla seyreden başlangıç şekline sahip MS hastalarında hastalığın uzun dönem seyri üzerine etki eden faktörler; başlangıç yaşının 40'ın üzerinde olması, ilk atak tipinin mesane-bağırsak sistemine ait olması, başlangıç şeklinin polisemptomatik olması, ilk iki atak arası sürenin iki yıldan kısa olması, hastalığın başlangıcından itibaren beş yıl içindeki atak sayısının 4 ve üzeri olmasıdır. Çalışmamızda sigara kullanımının ve hastalık modifiye edici tedavilerin iki yıldan sonra başlanmasının EDSS 4'e ve EDSS 6'ya ulaşma süresini etkilemediği ancak EDSS 4'ten EDSS 6'ya ulaşma süresini kısalttığı ve EDSS 4'ten EDSS 6'ya ulaşma süresi üzerine anlamlı bir etkisi olduğu gözlenmiştir. Cinsiyetin ve sigara içenlerde günlük içilen sigara miktarının EDSS 4'e, EDSS 6'ya ve EDSS 4'ten 6'ya ulaşma süresini etkilemediği saptanmıştır. Sonuçlar: Bu retrospektif çalışma, MS hastalığının erken evresindeki bazı demografik ve klinik değişkenlerin özürlülük gelişiminde güçlü belirleyiciler olduğunu göstermektedir. Bu değişkenler; başlangıç yaşının 40'nın üzerinde olması, ilk atak tipinin mesane-bağırsak sistemine ait olması, polisemptomatik başlangıç şekli, ilk iki atak arası sürenin iki yılın altında olması ve ilk beş yıl içindeki atak sayısının dört ve üzerinde olmasıdır. Anahtar Kelimeler: Multiple Skleroz (MS), Expanded Disability Status Scale (EDSS), özürlülük, demografik ve klinik belirleyiciler, prognoz

Fatma Kara
Karadeniz Technical University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yukarı fırat bölgesi'nde multipl skleroz tanısı ile izlenen hastaların epidemiyolojik, demografik özellikleri ve ailesel sıklığı

Bizim çalışmamızda; multipl sklerozlu hastaların başlangıç yaşları ve yakınmalarını, klinik alt tiplerinin sıklığını, hastalığın takipleri boyunca her bir klinik alt tipinde nasıl seyrettiğini, bu klinik alt tipler arasındaki farklılıkları göstermeyi, hastalar arasındaki ailesel sıklığı, Vizuel uyarılmış potansiyeller (VEP) ve Oligoklonalband (OKB) sonuçlarını belirlemek amaçlandı. Çalışmaya Yukarı Fırat bölgesinde (Elazığ, Tunceli, Bingöl, Muş illeri ağırlıklı olmak üzere) ikamet eden gözden geçirilmiş, McDonald tanı kriterine göre kesin multipl skleroz (MS) tanısı almış dosyaları eksiksiz olan hastalar dâhil edildi. Demografik ve vaka ile ilgili bilgiler Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji AD'nın veritabanından kaydedildi. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Kliniği'nde takip edilen 257 Multipl skleroz hastası çalışmaya alındı. Hastaların %31.9'i erkek, %68.1'i kadın olarak bulundu. Kadın erkek oranı 2.13/1 ortalama başlangıç yaşı 31.90±9.6, erkeklerde 31.94±9.6, kadınlarda 31.89±9.2 olarak bulundu. Çalışmada en sık başlangıç semptomlarını sensoriyel ve motor bulguların oluşturduğu gözlendi. Hastalığın klinik seyri %72.37 relapsing remitting multipl skleroz, %19.07 sekonder progresif multipl skleroz, %4.28 primer progresif multipl skleroz ve %4.28 benign multipl skleroz olarak belirlendi. Ailesel MS sıklığı %8,9 olarak kaydedildi. Hastaların %22,6'sında VEP normal, %77,4'ünde VEP uzamış olarak tespit edildi. Hastaların %96.1'inde OKB pozitif, %3.9'unda ise OKB negatif olarak tespit edildi. Bu çalışmanın sonucunda Yukarı Fırat Bölgesi'nde MS'in en sık kadınlarda görüldüğü, en sık 20-40 yaşlar arasında başladığı, en sık görülen tipinin RRMS olduğu, en sık duyusal ve motor bulgularla başladığı sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Multipl skleroz, Yukarı Fırat Bölgesi, epidemiyoloji, genişletilmiş özürlülük durum skalası

EpidemiyolojiEpidemiyolojik faktörlerFırat havzası+3
Ersin Kılıç
Fırat University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klinik pratikte uyku deprivasyonlu EEG'nin tanıya katkısı

Amaç; Uyku deprivasyonlu elekroensefalografinin (UD-EEG) uzun zamandır kullanımına rağmen epilepsili hastalarda tanıdaki yeri halen açık değildir. Verilerin çoğununretrospektif, az bir kısmının da prospektif olarak incelendiği çalışmamızda bu aktivasyon metodunun tanıya ne kadar katkısı olduğu ve hangi durumlarda daha verimli olabileceği araştırılmıştır. Materyal ve metod; 2004-2015 yılları arasında KTÜ Tıp Fakültesi EEG Laboratuvarında kayıtlanan 1400 UD-EEG incelenmiştir. Rutin-EEG'si (R-EEG) normal veya nonspesifik aktivite gösteren; erişkinler için UD-EEG öncesinde 20 saat ve üzerinde uykusuz kalan, çocuklar için alışık olduklarından daha uzun süreyle uykusuz kalan; klinik verilerine ulaşılabilen ve klinik, MRI/BT ve EEG bulgularıyla nonepileptik paroksismal olay ve epilepsi tanısı alan 566 hasta çalışmaya alınmıştır. Hastalar dört gruba ayrılmıştır. Birinci grup (235 hasta) epilepsi tanılı ve UD-EEG kaydında hem uyanıklık hem de uyku evreleri kayıtlanan, ikinci grup (33 hasta) epilepsi tanılı ve kayıtta uyumayarak sadece uyanıklık kaydı alınan, üçüncü grup (263 hasta) nonepileptik paroksismal olay tanılı ve hem uyanıklık hemde uyku evreleri kayıtlanabilen, dördüncü grup ise (35 hasta) nonepileptik paroksismal olay tanılı sadece uyanıklık kaydı alınan olgulardan oluşmaktadır. Tam uyku deprivasyonu (UD); hem erişkin hem de çocuklar için 24 saat uykusuzluk kabul edilmiştir. Kısmi UD; erişkinler için, 20–24 saat arasında, çocuklar için yaşla da ilişkili olarak alışkın oldukları uyku saatlerinden daha kısa süre uyumaları sağlanmak koşulu ile elde edilen tüm uykusuzluk süreleri olarak kabul edilmiştir. EEG aktivasyonu, UD-EEG'de interiktal epileptiform deşarj (İİED) saptanmasını ifade etmek için kullanılmıştır. Bulgular; UD-EEG aktivasyon oranları sırayla 1.grup için %41,7, 2. grup için %24 ve 3.grup için %4,6, 4.grup %8,6 saptanmıştır. Birinci grup için UD-EEG'nin İİED yakalamadaki sensitivitesi %41,7 saptanmıştır. Üçüncü grupta UD-EEG'nin İİED yakalamadaki spesifitesi %95,4 oranında saptanmıştır (p=<0,001). Grup 1'de, UD süresi ve R-EEG'deki spesifik olmayan bulguların UD-EEG aktivasyonunda istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi olmadığı tespit edilmiştir. Grup 1'deki hastaların erişkin ya da genç/çocuk olması, soygeçmişde ailede epilepsi, özgeçmişde febril konvülziyon olması, epilepsi tipi, antiepileptik ilaç kullanma, kullanılan antiepileptiğin cinsi ve sayısı, epilepsi için risk faktörleri bulunması ve nörogörüntülemede patoloji olmasının, UD-EEG aktivasyonunda istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkisinin olmadığı tespit edilmiştir. Sadece epilepsi tipinin UD-EEG aktivasyonunda istatistiksel olarak anlamlı rol oynadığı tespit edilmiştir. Grup 1'de jeneralize epilepsili hastalarda İİED saptanma oranı fokal ve fokal- jeneralize ayrımı yapılamayan epilepsilerden istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır (sırasıyla %56, %39,7 ve %27,6) (p=0,033). Grup 1'de, İİED'lerin sadece uykuda/sadece uyanıklıkta/uyku ve uyanıklığın her ikisinde (kombine) saptanması şekilde dağılımı incelendiğinde, istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamakla beraber İİED'lerin en az uyanıklık traselerinde en sık da kombine şekilde ortaya çıktığı görülmüştür (sadece uyanıklıkta %25, sadece uykuda %34, , kombine %41). Sonuç; Uyku deprivasyonu epilepsi için tanıda şüphenin olduğu durumlarda, kolayca uygulanabilecek, yararlı, sensitivitesi ve spesifikliği yüksek bir aktivasyon metodudur. Bu protokolün özellikle jeneralize epilepsi şüphesi varlığında tanıya daha fazla destek olacağı görüşündeyiz. Ayrıca UD-EEG kaydı esnasında hasta uyumasa bile tanıda yardımcı bulgular saptanabilir. Ancak mümkünse kaydın uzatılarak uykunun da yakalanmaya çalışılması aktivasyonda ek katkılar sağlayabilir. Anahtar kelimeler: Epilepsi, aktivasyon yöntemi, nonepileptik paroksismal olay, uyku deprivasyonu, uyku deprivasyonlu elektroensefalografi

EEGElektroensefalografiEpilepsi+4
Demet Şeker
Karadeniz Technical University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstruktif uyku apnesi hastalarında periyodik bacak hareketlerinin polisomnografik veriler ile değerlendirilmesi

Amaç; Obstruktif uyku apnesendromu (OUAS) uyku sırasında tekrarlayan apneler ile karakterize bir bozukluktur. Periyodik bacak hareketleri (PBH) ise alt ekstremitelerde uyku sırasında ortaya çıkan tekrarlayıcı hareketlerdir. Uykuda solunum bozukluğu ön tanısı ile polisomnografi tetkiki yapılan hastalarda uykuda PBH sıkça tespit edilmektedir ve önemi tam olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışmanınamaçı; Obstruktif Uyku Apne Sendromu (OUAS) hastalarında polisomnografik veriler yardımı ile uykuda periyodik bacak hareketleri (UPBH) varlığını araştırmaktır. Materyal ve metod; Bu çalışmada Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Uyku Ünitesi'ne Obstruktif Uyku Apne Sendromu ön tanısı ile polisomnografi tetkiki için 2008-2015 yılları arasında yatırılmış 1200 kişinin PSG verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Bu kişiler içerisinde 1054'ünde OUAS tespit edilmiş ve bunların 556'sı CPAP titrasyonu için bir kez daha PSG tetkikine yönlendirilmiştir. Bu hastalarda ikinci PSG verileri de ayrıca incelenmiştir. 146 kişi de ise OUAS tespit edilmemiştir. Çalışmaya alınan bireylerin yaş ve cinsiyetlerine yönelik demografik bilgileri arşiv kayıtlarından tespit edilerek kaydedilmiştir Bulgular; AnalizlersonucundaOUAS grubunun istatistiksel olarak kontrol grubuna göre daha yaşlı olduğu tespit edildi. Bunun yanı sıra hastalık şiddetindeki artış ile yaşın da arttığı gözlendi. OUAS grubundaki hastaların çoğunluğu erkekti (%60,2). 1200 bireyin 1066'sının (%88,8) PBH indeksi 10 altında saptanırken 134'ünün (%11,2) PBH indeksi ≥10 olarak saptandı. Ancak hastalık şiddetindeki artış ile birlikte UPHB görülme sıklığında anlamlı değişiklik saptanmadı. CPAP titrasyonu sonrası OUAS hastalarında PBH indeksinde istatistiksel olarak anlamlı oranda bir artış gözlendi (p=0,000). Polisomnografik veriler karşılaştırıldığında OUAS şiddeti arttıkça REM latansının uzadığı, uyku etkinliğinin ise azaldığı saptandı. PBH indeksi <10 olan grupta uyku latansı daha kısa, uyku etkinliği daha yüksek, WASO daha kısa, AHİ daha yüksek, ortalama oksijen saturasyonu daha düşük, minimum oksijen basıncı süresi daha uzun, arousal indeksidaha yüksek, obstruktif ve total apne sayıları daha fazla olarak gözlendi. Sonuç;OUAS ve PBH uyku kalitesini etkileyen ve toplumda sık görülen iki uyku bozukluğudur. OUAS hastalarında PBH varlığının sadece polisomnografik veriler ile değerlendirilmesi yeterli değildir. Özellikle CPAP tedavisi sonrası ortaya çıkan UPHB konusunda dikkatli olunmalı ve UPHB'nin sadece OUAS'ye değil diğer pek çok uyku bozukluğuna da eşlik edebileceği unutulmamalıdır. Anahtar Kelimeler;Periyodik bacak hareketleri, uykuda periyodik hareket bozukluğu,obstruktif uyku apnesendromu, polisomnografi, PBH indeksi

BacakPolisomnografiUyku+2
Emine Sümeyye Ağır
Karadeniz Technical University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel serebral iskemi-reperfüzyon oluşturulmuş ratlarda memantin kullanımının koruyucu etkilerinin incelenmesi

İnme (stroke) koroner kalp hastalığı ve kanserlerin ardından üçüncü sırada gelen ölüm nedenidir. En sık görülen inme tipi iskemik inmedir.Hipoksi-iskemi ve reperfüzyon sonrasında gelişen apopitozisin şiddeti beyin hasarının bir göstergesidir. Serebral iskemide hücre ölümüne uzanan olayları başlatan birçok faktör bulunmaktadır. En önemli faktörlerin başında hücre içi kalsiyum konsantrasyonundaki aşırı artış gelmektedir N-metilD-aspartat (NMDA) reseptörlerdeki iyon kanalları Ca+2'nın hücreye girişini artırarak hücre ölümüne neden olmaktadırlar.Memantin, NMDA reseptörünün fenilsiklidin bölgesine bağlanan nonkompetitif eksitatör aminoasid blokörüdür. İskemi öncesi veya sonrası memantin uygulamasının nöronal hasarı azalttığını ileri süren invitro ve invivo çalışmalar yayınlanmıştır. Memantin molekülünün iskemi sonrası, özellikle penumbra alanındaki apopitoz ile sonuçlanan nöronal hasarı azaltıcı etkisi olabileceği varsayımı ile bu çalışma yapıldı. Deneysel araştırma her grup da 7 rat bulunan üç grupta yapıldı. Kontrol grubuna hiçbir işlem yapılmadı ve normal beyin dokusunun değerlendirilmesi amacıyla kullanıldı. İskemi ve iskemi-ilaç grubundaki ratların sağ kommon karotis arteri kleplenerek geçici fokal serebral iskemi oluşturuldu. İskemi-ilaç grubuna iskemiden 30 dakika sonrasında ve 5 gün boyunca 10 mg/kg intraperitoneal memantin uygulandı. Deney sonunda tüm ratlar sakrifiye edildi. Beyin dokularında antioksidan ve oksidan düzeylerinin ölçümü yapıldı. Tüm örnekler immunohistokimyasal olarak TUNEL yöntemiyle boyanıp apopitotik hücreler belirlendi. Memantinin uygulanan grup iskemi grubu ile karşılaştırıldığında, beyin dokusunda ki apopitotik hücreleri azalttığı ve oksidan düzeylerinde de belirgin iyileşme sağladığı görüldü (p<0.05).Sonuç olarak bu çalışma memantin uygulamasının deneysel serebral iskemik dokuda oluşan nöronal hasarı azaltmada etkili olabileceğini düşündük.Anahtar kelimeler: İskemik inme, Memantin, Rat

Beyin iskemisiMemantineReperfüzyon lezyonu+3
Hasan Hüseyin Özdemir
Fırat University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik inmede serum vaspin ve visfatin molekül düzeylerinin değerlendirilmesi

ÖZETSerebrovasküler olay, vasküler nedenlere bağlı fokal serebral fonksiyon kaybına ait belirti ve bulgularla karakterize klinik bir durumdur. İnme tedavi ve profilaksisindeki gelişmelere rağmen, inme nedenli ölümler halen birçok ülkede 3. sırada yer almaktadır. İnme risk faktörleri arasında yaş, cins, ırk, aile öyküsü gibi değiştirilemeyen faktörler olmakla birlikte hipertansiyon, diabetes mellitus, kalp hastalıkları, hiperlipidemi ve obezite gibi değiştirilebilen faktörler bulunmaktadır. İnmenin patogenezinde ateroskleroz ön planda rol almaktadır.Aterogenez ve ateroskleroz oluşumunda inflamasyon önemli bir yer tutmaktadır. Vaspin ve visfatin ise son zamanlarda tanımlanan, obezite ve diabet ile ilişkisi olan, ayrıca proinflamatuar özellik gösteren yeni bir adipokindir. Bu çalışmada, Vaspin ve visfatinin inmeyle ve inmenin diğer risk faktörleriyle arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı.Çalışmaya 28 erkek 22 kadın olmak üzere toplam 50 inmeli hasta ve 25 erkek, 25 kadın olmak üzere toplam 50 sağlıklı kişi alındı. Hasta grubunda akut dönemde (ilk 48 saat) kanları alınarak serumda vaspin ve visfatin düzeylerine bakıldı. Kontrol grubunda da serum vaspin ve visfatin düzeyi çalışıldı.Vaspin ve Visfatinin, lipit parametreleri, cinsiyet, karotis ve vertebral arter stenoz derecesi ile ilişkisi değerlendirildi.Vaspin düzeyleri hasta grubunda (164,73±153,76 ng/mL) kontrol grubuna (116,21±34,60 ng/mL) göre yüksek bulundu (p<0.05). Visfatin düzeyleri hasta grubunda (5,18±9,16 ng/mL) kontrol grubuna (1,97 ±0,96 ng/mL) göre yüksek bulundu (p<0.05).Vaspin ve visfatin düzeyinin serebrovasküler olaylarda ve özellikle akut dönemde artması, Vaspin ve visfatinin proinflamatuar etkisinin dışında başka etkilerinin de olabileceğini düşündürmektedir. Tanısal anlamda olumlu etkileri olabileceğini söyleyebilmek için ise daha fazla ve geniş klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelime: Vaspin, Visfatin, İnme

AdipokinlerAdipokinlerSerebrovasküler bozukluklar
Hasan Selçuk Cura
Fırat University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel serebral iskemi- reperfüzyon oluşturulmuş ratlarda Klopidogrel kullanımının koruyucu etkilerinin incelenmesi

İnme (stroke) tüm dünyada koroner kalp hastalığı ve kanserlerin ardından üçüncü sırada gelen ölüm nedenidir. İskemik inme ise inmelerin en sık görülen tipidir. İskemik inme; serebral kan akımının azalmasına sekonder olarak biyokimyasal ve immünolojik birçok reaksiyonun gerçekleştiği bir süreçtir. İskemik inme araştırmalarında son yıllarda moleküler, genetik, klinik ve biyokimyasal olarak önemli gelişmeler izlenmektedir.Apoptozis, beyin parankiminin iskemi sonrası reperfüzyon ve sekonder zedelenmesindeki en önemli mekanizmalardan birisidir. Serebral iskemide hücre ölümüne uzanan olayları başlatan birçok faktör bulunmaktadır. Örneğin hücre içi kalsiyum artışı ve serbest radikalerin artışı, fosfalipazlar, proteazlar ve endonükleazlar gibi enzimlerin aktivasyonu apopitoza yol açan uyarılardandır. En önemli faktörlerin başında hücre içi kalsiyum konsantrasyonundaki aşırı artış gelmektedir. N-metilD-aspartat (NMDA) reseptörlerdeki iyon kanalları Ca+2'nın hücreye girişini artırarak hücre ölümüne neden olmaktadırlar. Bu durum spesifik gen transkripsiyonları ve protein sentezine neden olur. Bu yolun etkilerini azaltmak için birçok ajanla deneysel çalışmalar yapılmıştır. Örnek olarak askorbik asit, alfa tokoferol, N-asetilsistein verilebilir.Klopidogrel, trombosit P2Y12 reseptörlerinde ADP'nin etkisini inhibe ederek trombosit agregasyonunu bozan, kanama zamanını uzatan ve kan viskozitesini azaltan bir ön ilaçtır. Bununla beraber trombositlerin inflamatuvar özelliklerinin ortaya konması ve antitrombositer tedavinin inflamasyon belirteçleri üzerindeki etkileri araştırma sebebi olmuştur. Bu çalışmada; iskemi-reperfüzyon oluşturulan ratlara işlem öncesi ve sonrasında 5 gün süre ile düzenli olarak klopidogrel molekülü uygulandı. Dekapite edilen ratların beyin dokularına histopatolojik incelemeler yapıldı, serumlarında ise oksidan ve antioksidan düzeyleri belirlendi. Klopidogrel uygulanan ratların antioksidan düzeylerinin ve histopatolojik incelemelerinin kontrol grubuna göre sonuçlarının daha anlamlı olduğu tespit edildi.Sonuç olarak bu çalışma ile klopidogrelin iskemik inmenin etkilerini azaltmada etkili olabileceği kanısına varılmıştır.Anahtar kelimeler: İskemik inme, Klopidogrel, Rat

Antitrombinler
Oktay Kapan
Fırat University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik inmede serum chemerin düzeyi ve karotis intima-media kalınlığı ilişkisinin değerlendirilmesi

İskemik inme dünya genelinde ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır. İskemik inmelerin en önemli nedeni aterotrombotik olaylardır. Ateroskleroz intima tabakasında aterom adı verilen plakların oluşumu ile karakterize ilerleyici inflamatuar bir hastalıktır. Bazı çalışmalarda adipoz dokudan salınan adipokinlerin lokal ve endokrin etkilerini aterosklerotik lezyonlar üzerinde gösterdikleri bulunmuştur. Bu adipokinlerden biri de inflamasyon ve koagulasyon sırasında serin proteazlar tarafından aktive olup inflamasyon bölgesine makrofajların ve dendritik hücrelerin kemotaksisini uyaran chemerindir. Bu çalışmada, iskemik inme hastalarında chemerin düzeyi ve aterosklerozun erken belirteçlerinden karotis intima-media kalınlığı arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı.Çalışmaya akut iskemik inme tanısı konulan 40 hasta ve sağlıklı 40 gönüllü birey alındı. Serum chemerin düzeyleri, hasta grubuyla kontrol grubu arasında karşılaştırıldı. Hastaların kranial görüntülemeleri ve nörolojik muayeneleri yapıldı. Grupların demografik verileri kaydedildi. HT, DM, kalp hastalıkları vb. risk faktörleri değerlendirildi. Karotis intima-media kalınlığı doppler ultrason ile ölçüldü. Ayrıca, serum chemerin düzeyi ve karotis intima-media kalınlığı hasta grubunda TOAST (Trial of Org 10172 in Acute Stroke Treatment) sınıflamasına göre karşılaştırıldı.Hasta grubunun ortalama chemerin düzeyi, kontrol grubunun ortalama chemerin düzeyinde daha yüksek bulundu ve karşılaştırıldığında aradaki fark istatiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). Karotis intima-media kalınlığı ölçümü iskemik inmeli hastalarda (1±0,2) kontrol grubunda (0,6±0,1) olarak ölçüldü; aradaki fark istatiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). Chemerin düzeyi ile karotis intima-media kalınlığı arasında da güçlü pozitif korelasyon bulundu (p<0,05). TOAST sınıflamasına göre küçük ve büyük infarkt alanı olan hastaların chemerin düzeyleri ve karotis intima-media kalınlığı değerleri arasındaki fark istatiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05).Sonuç olarak bu çalışmada, chemerin molekülünün ateroskleroz ve dolayısıyla iskemik inme gelişiminde rolü olabileceğini düşünüldü. Bununla birlikte; chemerin düzeyinin iskemik inmede özellikle akut dönemde artması, proinflamatuar etkisinin yanında başka etkilerinin de olabileceğini düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: İskemik inme, Chemerin, Karotis intima-media kalınlığı

Beyin iskemisiKarotis intima mediaKimerin+2
İklimya Nimet Ataş
Fırat University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Başağrısı hastalarında hastalık algısı, bu hastalarda tamamlayıcı ve alternatif tedavi yöntemlerinin yeri

Dünyada artan sıklıkta baş ağrısında tamamlayıcı ve alternatif tedavi (TAT) yöntemleri kullanımına yönelik çalışmalar yapılmakta ve hastaların bu tedaviye başvurma nedenleri araştırılmaktadır. Hastaların TAT`ye başvurmasına neden olarak hastaların hastalık algılarındaki farklılıklar bir etken olabilir. Ülkemizde baş ağrısında TAT kullanım oranını ve baş ağrısı hastalarında hastalık algısını araştıran çalışma bilgilerimiz dâhilinde bulunmamaktadır. Bu nedenle bu çalışma baş ağrısı epidemiyolojisi, hastaların sosyodemografik özellikleri, baş ağrısı hastalarında TAT kullanımı ve bu hastalarda hastalık algısına yönelik olarak planlandı. Çalışmaya Şubat 2012 tarihinden sonra nöroloji polikliniğine baş ağrısı nedenli başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden 211 hasta alındı. Tanı için, Uluslararası baş ağrısı topluluğu [İnternational Headache Society(IHS)] 2004 yılı baş ağrısı tanı ölçütleri kullanıldı. Hastaların değerlendirilmesinde Baş Ağrısı Sorgulama Formu, Hastalık Algısı Ölçeği ve Tamamlayıcı-Alternatif Tedavi Kullanım Sorgusu formu kullanıldı. Verilerin istatistiksel analizinde Shapiro Wilk testi, iki ortalama arasındaki farkın önemlilik testi, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis testi, Yates düzeltmeli ki-kare ve Fisher kesin ki-kare testleri kullanıldı. Anlamlılık sınırı p<0,05 olarak kabul edildi. Baş ağrısı hastalarında % 26,1 oranında TAT kullanımı saptanırken, kronik baş ağrısı çekenlerin daha fazla TAT kullanımına başvurduğu bulundu (p= 0,60). TAT kullanan grubun yaşı kullanmayan gruba göre daha düşük bulundu (p= 0,033). TAT kullanımı işsiz, öğrenci, tam gün çalışan gruplarında diğer meslek gruplarına göre (p= 0,042), bekârlarda (boşanmış dâhil) evlilere oranla (p= 0,026) ve eğitim düzeyi yüksek olanlar da düşük olanlara oranla göre (p= 0,009) daha fazlaydı. Hastaların en sık TAT kullanım nedeni `bu tedavinin baş ağrısını etkili şekilde tedavi ettiğine inanmak? olarak bulunurken, bu tedaviden memnuniyet oranı % 55 olarak bulundu. `Tavsiye kaynağını? hastaların % 64?ü kendisi olarak gösterdi. Hastalık algısı ölçeğindeki `sonuçlar? ve `hastalığını anlayabilme? alt-testlerinde lise ve üniversite gruplarının ilkokul grubuna göre daha net bilinç düzeyine sahip olduğu ve hastalığını daha iyi anlayabildiği görüldü (p<0,05). Sonuç olarak bu alanda ilk ve başlangıç niteliği taşıyan çalışmamızda bekâr ya da dul yalnız yaşayan ve eğitim düzeyi yüksek bir hasta uzun dönem etkin tedavi edilememiş baş ağrısı çekiyorsa TAT kullanımına daha yüksek oranda adaydır. Bu hasta grubunda baş ağrısının erken ve etkin tedavisi, tedavinin hastaya ayrıntılı anlatılması özellikle önem kazanmaktadır.

Baş ağrısıHastalarHastalık+2
Osman Korucu
Zonguldak Bülent Ecevit University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metabolik sendromlu olgularda baş ağrısı sıklığı ve tipleri

Metabolik sendrom (MetS) ve baş ağrısı (BA) yaygın görülen, birçok tetikleyici faktörün rol oynadığı önemli toplum sağlığı sorunlarıdır. Son yıllarda sıklığı artan ve birçok komorbid hastalığın etyolojisinde rol oynayan MetS?la ilgili birçok çalışma olmasına rağmen, MetS ve BA özelliklerinin bir arada incelendiği az sayıda çalışma mevcuttur. Biz bu çalışmada MetS tanısı alan olgularda BA sıklığının ve tiplerinin belirlenmesi, incelenen klinik ve laboratuar parametreleri ile BA özellikleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesini amaçladık. Çalışmaya Temmuz 2011-Temmuz 2012 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji ve Endokrinoloji Polikliniklerinde IDF (Uluslararası Diyabet Federasyonu) 2005 tanı kriterlerine göre MetS tanısı konan 202 hasta dahil edildi. BA tanısında IHS (Uluslararası Baş ağrısı Topluluğu) 2004 kriterleri kullanıldı. Çalışmaya katılan tüm hastaların hemoglobin, açlık kan şekeri, total kolesterol, trigliserid, HDL ve LDL kolesterol, tiroid fonksiyon testleri ile HbA1c değerleri kaydedildi. Tüm hastalara STOP-BANG testi, Beck Depresyon (BDÖ) ve Beck Anksiyete (BAÖ) ölçekleri, BA olan olgulara Migren Dizabilite Değerlendirme Testi (MIDAS) ölçeği uygulandı. BA şiddeti Vizüel Analog Skalası (VAS) ile değerlendirildi. MetS olgularında BA sıklığı %61,4 olarak saptandı. BA sıklığı kadın hastalarda daha fazlaydı (K:%86,4, E:%13,6). BA alt tiplerinin dağılımı %24,8 Gerilim Tipi BA (GTBA), %14,4 Migren, %11,3 Kronik Günlük BA (KGBA), %7,9 Epizodik GTBA ve Migren ile %3 diğer baş ağrıları şeklindeydi. Hem BA olan ve olmayan gruplar arasında, hem de BA alt tipleri arasında vücut kitle indeksi, bel çevresi ve incelenen laboratuar parametreleri açısından anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05).BA olan grupta BDÖ ve BAÖ ortalamaları daha yüksekti (p<0,001 ve p<0,001). BA alt tiplerinde MIDAS ortalamaları arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,35). BA olan grupta atak sıklığı, süresi ve şiddeti ile incelenen parametrelerden sadece trigliserid düzeyi ile anlamlı ilişki saptandı. Trigliserid düzeyi arttıkça atak sıklığında (p=0,016) ve süresinde (p=0,02) artış mevcuttu. Sonuç olarak, MetS olgularında BA sıklığı %61,4 oranında saptandı. BA alt tiplerinin görülme oranı genel popülâsyondaki oranlara benzerdi. BA atak sıklığı ve şiddetti trigliserid düzeyleri ile ilişkili bulundu. Bu sonuç BA olgularında serum trigliserid düzeyinin değerlendirilmesi, atak sıklığını ve şiddetini azaltmada trigliserid düşürücü diyete dikkat çekmesi açısından önemli olabilir.

Baş ağrısıMetabolik sendromMigren hastalıkları+2
Bekir Enes Demiryürek
Zonguldak Bülent Ecevit University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sessiz serebral iskemili hastalarda tıkayıcı uyku apnesi sendromu araştırılması

Varol A, Sessiz Serebral İskemili Hastalarda Tıkayıcı Uyku Apnesi Sendromu Araştırılması, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Nöroloji Tezi. Zonguldak, 2014. Sessiz serebral iskemi (SSİ), inme öyküsü olmayan ve nörolojik semptomları bulunmayan bireylerde kranial magnetik rezonans görüntülemede (MRG) saptanan iskemik lezyonları tanımlamak için kullanılmaktadır. SSİ de, geçici iskemik atak (GİA) ve minör inme gibi majör inme riskini arttırmaktadır. Bu nedenle risk faktörleri saptanmalı ve tedavi edilmelidir. SSİ'ye neden olan hipertansiyon, diyabetes mellitus, hiperlipidemi ve sigara gibi pek çok risk faktörü vardır. Tıkayıcı uyku apne sendromunun (TUAS) inme açısından risk faktörü olduğu bildirilmesine rağmen SSİ'deki yeri bilinmemektedir. Biz bu çalışmamızda SSİ hastalarında TUAS'ın risk faktörü olup olmadığını araştırdık. Çalışmaya, SSİ tanısı konulan 28 hasta ve kranial MRG'si normal olan 25 gönüllü sağlıklı hasta olmak üzere 53 kişi alındı. Hastalarla birebir görüşülerek uykuyla ilişkili şikayetleri değerlendirildi, subjektif uyku testleri verildi ve tüm gece video eşliğinde polisomnografi uygulandı. Kan, elektrokardiyografi, ekokardiyografi ve karotis arter doppler ultrasonografi tetkikleri yardımıyla değiştirilebilen kesin ve kesinleşmemiş inme risk faktörleri araştırıldı. TUAS (p=0.030), hiperlipidemi (p<0.001), dislipidemi (p<0.001), hipertansiyon (HT) (p=0.002) hasta grubunda kontrol grubuna göre daha fazla gözlendi. Multivariant lojistik regresyon analizine göre SSİ riskini hiperlipideminin 123.5 kat arttırdığı (p<0.001), analize hiperlipidemi yerine dislipidemi alındığında ise bu riski dislipideminin 64.9 kat (p=0.001), HT'nin 11.2 kat arttırdığı (p=0.048), analizden hiper/dislipidemi ve HT çıktığı takdirde ise TUAS'ın 4.1 kat arttırdığı (p=0.021) saptandı. Sonuçta, bu çalışmada TUAS'ın, SSİ hastalarında fazla gözlendiğini ve sadece hiper/dislipidemi ve HT'si olmayan SSİ hastalarında bağımsız risk faktörü olabileceğini gösterdik. Bundan dolayı yukarda bahsedilen risk faktörlerinin saptanmadığı SSİ hastalarında TUAS'ın mutlaka polisomnografi ile araştırılıp tedavi edilmesini öneririz.

DislipidemiHiperlipidemilerHipertansiyon+2
Armağan Varol
Zonguldak Bülent Ecevit University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alzheimer hastalarında davranışsal semptomlar ve klinik bulgularla ilişkisi

Alzheimer Hastalığı (AH) yaşlılarda demansın önde gelen nedenlerindendir. Demans hastalarında davranışsal semptomlar en az kognitif semptomlar kadar önemlidir çünkü hasta ve yakınlarının yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu çalışmada AH'da davranışsal semptomlar detaylı olarak araştırılmış ve bu semptomlar arasında en sık ve en sorun yaratıcı davranışsal semptomlardan olan ajitasyon ayrıntılı olarak incelenmiştir. Bu amaçla; çalışmaya hastanemiz nöroloji polikliniğine başvuran DSM-IV'e ve NINCDS-DRDA göre olası AH tanısı almış 30 hasta ve kognitif açıdan sağlıklı 24 kişi dahil edilmiştir. Hastalara Kısa Mini Mental Test (KMMT), Nöropsikiyatrik Envanter (NPE), Cohen-Mansfield Ajitasyon Envanteri (CMAE), Demansın Klinik Evrelendirilmesi Ölçeği (DKEÖ), İşlevsel faaliyet anketi (İFA) testleri uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubuna elektroensefalografi (EEG) incelemesi yapılmış ve hemoglobin (Hb), tiroid fonksiyon testleri (TFT), vitamin B12, folik asit (FA), ferritin, üre, kreatinin, sodyum (Na) ve potasyumdan (K) oluşan metabolik parametreler değerlendirilmiştir. Çalışmamızda NPE'e göre en sık gözlenen davranışsal semptom apati olarak bulunmuş bunu ajitasyon takip etmiştir. Hastalar hem NPE hem de CMAE'e göre ajitasyonu yüksek ve düşük olan grup diye ikiye ayrılmış ve bu iki grup kendi arasında karşılaştırılmıştır. Hem NPE ajitasyon alt ölçeğine hem de CMAE'e göre daha fazla ajitasyon görülen grubun DKEÖ'e göre daha ileri evrede olduğu belirlenmiştir. Ayrıca çalışmamızda her iki ajitasyon değerlendirme ölçeğine göre ajitasyonu fazla olan grupta hemoglobin değeri düşük bulunmuştur. Hasta ve kontrol grubunun EEG bulguları ile ajitasyonu yüksek ve düşük olan gruplar arasında EEG bulguları açısından farklılık gözlemlenmemiştir. Sonuç olarak bu çalışmada davranışsal semptomların hastalık ilerledikçe daha fazla görüldüğü, hasta ve bakıcı yükü üzerinde olumsuz etkisi olan ajitasyonun düşük hemoglobin düzeyi gibi metabolik bozukluklarla ilişkili olabileceği belirlenmiştir. Kontrole gelen ve ajitasyon şikayeti ön planda olan hastaların bu açıdan kontrol edilmesi önerilmektedir.

Alzheimer hastalığıBelirti ve semptomlarEEG+1
Barış Ağca
Zonguldak Bülent Ecevit University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epizodik tip migren ve epizodik tip gerilim tipi baş ağrısı olgularında hava durumu değişkenlerinin baş ağrısı ataklarının şiddet, süre ve sıklığına etkisi

Klinik pratikte birçok baş ağrısı hastası atak sıklığı ve şiddetinin mevsime ya da hava durumuna göre değiştiğini belirtse de epizodik baş ağrılarında atakların özelliklerinin hava durumu ile ilişkisi çok belirgin değildir. Baş ağrısı hastaları sıklıkla hava durumu değişikliklerinin baş ağrısını başlattığını ve semptomları kötüleştirdiğini ifade ederler. Biz bu çalışmada hava durumu değişkenlerinin (sıcaklık, rüzgâr hızı, rüzgâr yönü, nem, basınç, ultraviyole (UV) indeksi ve güneşlenme süresi) epizodik migren ve epizodik gerilim tipi baş ağrısının (EGTBA) atak sıklığı, süresi ve şiddetini nasıl etkilediğini belirlemeyi ve ayrıca hava durumu verilerinin baş ağrısı atak süresi, şiddeti ve sıklığı üzerine etkileri açısından bu iki epizodik başağrısı tipini karşılaştırmayı planladık. Uluslararası baş ağrısı topluluğu [International Headache Society(IHS)] tarafından 2004 yılında yayımlanan ve dilimize çevirisi yapılan Uluslararası baş ağrısı sınıflandırmasına [International Classification of Headache Disorders-ICHD-II] göre tanı alan elli epizodik migren ve elli EGTBA hastası çalışmaya dâhil edildi. Çalışmaya dâhil edilen olguların nörolojik değerlendirmesi yapıldıktan sonra kliniğimizde kullanılan Baş Ağrısı Değerlendirme Formu dolduruldu. Hastalara baş ağrısı takibi için birer adet günce verildi. Ağrı süresi, sıklığı ve şiddeti ile ilgili elde edilen bulguların günlük olarak alınan hava durumu verileri ile ilişkisi incelendi ve iki baş ağrısı grubu meteorolojik verilerin ağrı özelliklerine etkisi açısından birbirleri ile karşılaştırıldı. Çalışmanın istatistiksel analizlerinde, sürekli değişkenlere ait tanımlayıcı istatistikler ortalama, standart sapma, medyan, minimum ve maksimum değerleriyle, kategorik değişkenler frekans ve yüzde ile gösterildi. Normal dağılım gösteren değişkenlerin iki grup karşılaştırmalarında iki ortalama arasındaki farkın önemlilik testi, normal dağılım göstermeyen değişkenlerin iki grup karşılaştırmalarında Mann Whitney U testi kullanıldı. Çalışmadaki tüm istatistiksel karşılaştırmalarda p değeri 0,05'in altındaki karşılaştırmalar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmamızda migren tipi baş ağrılarında rüzgar hızı ortalamalarının gerilim tipi baş ağrısı (GTBA) ile kıyaslandığında anlamlı derecede yüksek olduğu görülürken, UV indeksi ortalamalarının ise GTBA ataklarında anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edildi (sırasıyla p=0,018 ve 0,039). GTBA ataklarında UV indeksi ortalaması kadınlarda erkeklere kıyasla anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,044). GTBA ataklarında güneşlenme süresi ortalaması da yine kadınlarda erkeklere oranla anlamlı derecede uzun saptandı (p=0,050). Analizlerimiz migren hastalarının yaş ortalaması arttıkça atakların olduğu günlere ait hava sıcaklığı ortalamasının düştüğünü gösterdi (r=-0,146 ve p=0,046). Sonuç olarak; migren ve GTBA hastalarında tedavi düzenlenirken bu bulgular doğrultusunda hava şartları ile ilgili öneriler ve uyarılarda bulunulabilir. Bu bilgilendirmeler hastalara günlük yaşam aktivitelerini düzenlemeleri konusunda yol gösterici olabilir. Aynı zamanda tedaviye cevapsızlık durumlarında mevcut tedavinin gözden geçirilmesi sırasında hava durumu baş ağrısı ilişkisinin göz önünde tutulmasının önemi unutulmamalıdır.

Ağrı ölçümüBaş ağrısıHava durumu+3
Nergis Akgün
Zonguldak Bülent Ecevit University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pregabalinin diyabetik ratlarda beyin dokusu ve siyatik sinir üzerine koruyucu etkisinin araştırılması

Diabetes mellitus, toplumun büyük bölümünü etkileyen ve kandaki glukoz miktarının kontrol edilememesinden kaynaklanan metabolik bir hastalıktır. Pregabalinin (PGB) nöropatik ağrı, jeneralize anksiyete bozukluğu ve epilepsi tedavisinde etkinliği gösterilmiştir. Bu çalışmada, streptozosin (STZ) ile oluşturulan deneysel diyabet modelinde PGB'in ratlarda beyin ve siyatik sinir dokularında nöroprotektif etkinliğinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, 28 adet 8 haftalık Wistar Albino türü erkek ratlar kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 7 hayvan olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Diyabet (DM) ve diyabet+pregabalin (DM+PGB) grubuna 180 mg/kg olacak şekilde tek doz STZ 0,1 M sodyum-sitrat tamponunda (pH: 4, 5) çözdürülerek intraperitoneal (i.p) olarak uygulandı. Diyabet oluştuktan sonra DM grubuna 8 hafta boyunca herhangi bir uygulama yapılmadı. PGB ve DM+PGB grubuna 8 hafta süreyle PGB (50 mg/gün) intraperitoneal yolla verildi. Deney sonunda ratlar dekapite edilip beyin ve siyatik sinir dokuları çıkarıldı. Parafin bloklardan alınan kesitlere histolojik, immünohistokimyasal ve TUNEL boyama yapıldı. Diyabet (DM) grubu Malonildialdehit (MDA) değerleri kontrol grubuna göre belirgin yüksek saptandı. Glutatyon peroksidaz (GPx) ve süperoksid dismutaz (SOD) aktivitesinde ise kontrol grubuna göre azalma saptandı. DM+PGB grubunda MDA değerleri DM grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde düşük saptanırken, SOD aktivitesi yüksek saptandı. PGB grubu ile kontrol grubu arasında yapılan biyokimyasal analizlerin tümünde anlamlı bir fark oluşmadı. Bax, kaspaz–3 ve TUNEL yöntemi ile yapılan immünohistokimyasal incelemelerde beyin dokusunda DM+PGB grubunda apoptosis oranı, DM grubuna göre daha düşük saptandı. Siyatik sinir histolojik incelemelerinde DM+PGB grubunda miyelin hasarı DM grubuna göre daha düşük oranda gözlendi. Bu çalışmada PGB'in DM'un yol açtığı beyin hasarını azalttığı gösterilmiştir. PGB DM ilişkili beyin hasarı riskini azaltmada etkinlik gösterebilir.

BeyinDiabetes mellitusOksidatif stres+3
Metin Balduz
Fırat University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel olarak diyabet oluşturulmuş ratların beyin ve siyatik sinir dokusuna alfa lipoik asidin etkisinin araştırılması

Diabetes mellitus (DM) insülin salınımındaki ya da aktivitesindeki bozukluğa bağlı olarak gelişen hiperglisemi ile karakterize metabolik bir hastalıktır. DM'li hastaların doku ve organlarında biyokimyasal, morfolojik ve fonksiyonel değişiklikler meydana gelmektedir.Endojen olarak sentezlenen alfa lipoik asit (ALA) pek çok mitokondrial enzim kompleksinin kofaktörü olarak görev yapan özel bir proteindir. Yapılan çalışmalarda ALA'nın antioksidan etkileri gösterilmiştir. Bu çalışma, streptozosin (STZ) ile oluşturulan diyabetik rat modelinde beyin ve siyatik sinir dokularındaki değişiklikler üzerine ALA' nın koruyucu etkileri incelemek amacıyla yapılmıştır.Çalışmada, 28 adet, 8 haftalık erişkin Wistar albino cinsi erkek sıçan kullanıldı. Deney hayvanları; her grupta 7 hayvan olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Gruplar kontrol, DM, ALA ve DM+ALA olarak isimlendirildi. DM ve DM+ALA gruplarında diyabet oluşturmak için 180 mg/kg dozunda streptozosin, intraperitoneal olarak tek doz uygulandı. ALA ve DM+ALA gruplarına 8 hafta boyunca ALA (100 mg/kg/gün dozunda) oral olarak verildi. 8 haftalık tedaviden sonra tüm gruplardaki sıçanlar dekapite edildiler. Dekapitasyonun ardından ratların beyin ve siyatik sinir dokuları çıkarıldı. DM grubunda; malondialdehitte (MDA) kontrol grubuna göre anlamlı artış saptandı. DM+ALA grubunda; MDA'da DM grubuna göre anlamlı oranda azalma, glutatyon peroksidaz (GPx) seviyesinde hem kontrol hem de DM grubuna göre artış izlendi. ALA grubunda; MDA'da DM ve DM+ALA gruplarına göre azalma, katalaz (CAT) seviyesinde DM grubuna göre artış, GPx seviyesinde hem kontrol hem de DM grubuna göre artış izlendi, süperoksit dismutaz (SOD) seviyesinde DM+ALA grubuna göre artış izlendi. Yapılan immünohistokimyasal incelemelerde beyin dokusunda apoptozisin DM+ALA grubunda DM grubuna göre daha düşük oranda olduğu gözlendi. Siyatik sinir histolojik incelemelerinde DM+ALA grubunda miyelin hasarının DM grubuna göre daha düşük oranda olduğu saptandı. Sonuç olarak, beyin ve siyatik sinir dokularında DM'nin oluşturduğu oksidatif hasara ve apoptozise karşı ALA'nın koruyucu olduğu gözlendi. Diyabetin santral ve periferik sinir sistemindeki komplikasyonlarını önlemek amacıyla ALA içeren tedavi yaklaşımlarının denenmesinin yararlı olabileceği kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: Diabetes mellitus, Alfa lipoik asit, beyin, siyatik sinir, oksidatif hasar

BeyinDiabetes mellitusDiabetes mellitus-deneysel+4
İrem Taşcı
Fırat University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik migren ve epizodik migrende serumda s100b ve nöron spesifik enolaz düzeylerinin karşılaştırılması ve etyopatogenez açısından değeri

Migren başağrılarının benign yani iyi huylu başağrıları olduğu genel olarak kabul edilmektedir. Ancak son yıllarda migrenli hastalarda nöronal hasar geliştiğine dair radyolojik ve biyokimyasal veriler ortaya konulmaya başlanmıştır. Migren hastalarında başağrısı döneminde ve interiktal dönemde beyinde hücresel hasar gelişip gelişmediğini araştırmak amacıyla; özellikle nöronal hasarın hassas bir göstergesi olarak kabul edilen serum NSE düzeyleri ve glial hücre hasarının göstergesi olarak kabul edilen serum S100B düzeyleri son yıllarda bazı çalışmalarda araştırılmıştır. Bu çalışmalarda birbiri ile çelişkili sonuçlar elde edilmiştir. Keza kronik migren olgularında yapılmış herhangi bir çalışma mevcut değildir. Bu çalışmada epizodik migren atakları olan 26 hastada interiktal dönemde ve 27 kronik migren hastasında nöronal hasarı gösteren serum NSE düzeyleri ve gilal hasarı gösteren serum S100B düzeylerine bakarak hücresel hasar olup olmadığı araştırıldı. Gerek epizodik migren başağrıları olan hastalarımızda ve gerekse kronik migreni olan hastalarımızda seum NSE ve S100B düzeyleri kontrol grubundan anlamlı düzeyde yüksek idi. Sonuçlarımız daha önceki çalışmalar ile kısmen benzerlik kısmen farklılık göstermektedir. Çalışma sonuçlarımız gerek epizodik gerekse kronik migrenli hastalarda hem nöronal hem de glial etkilenme olduğunu düşündürmektedir. Epizodik migreni olan olgularımız ile kronik migreni olan olgularımız birbirleri ile karşılaştırıldığında NSE ve S100B düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Ancak istatistiksel olarak anlamlı düzeyde olmasa da kronik migrenli olgularda düzeyler daha yüksek idi. Literatürde bu hususla ilgili çalışma henüz yoktur. Nöron spesifik enolaz ve S100B düzeylerinin kronik migrenlilerde epizodik migrenlilerden daha yüksek olması kronik migrenlilerde hücresel hasarın daha fazla olduğunu düşündürmektedir. Epizodik migren olgularımızda interiktal dönemde bu marker'ları yüksek bulundu. Bu durum hastalarda gelişen hücresel hasarın sadece başağrısı ataklarının yol açtığı bir durum olmadığını, interiktal dönemde de ilerleyici bir sürecin devam ettiğini telkin etmektedir. S100B yüksekliğinin kan beyin bariyerindeki bozulmaya da işaret ettiği bildirilmiştir. Bu muhtemel ilerleyici süreçte kan beyin bariyerinde bozulmanın da rolü olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Epizodik migren, kronik migren, nöron spesifik enolaz, S100B

Baş ağrısıEnolazEtyopatogenez+3
Sevim Özdoğan
Fırat University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alzheimer hastalığında vasküler risk faktörleri

Kesin olarak nedeni bilinmeyen ve ileri yaş demansın en sık nedeni olarak gösterilen dejeneratif hastalıklardan AH'nın etyopatogenezinde vasküler risk faktörleri giderek önem kazanmaktadır. Bu çalışmanın amacı HT, DM, hiperlipidemi, iskemik kalp hastalığı, AF, obezite, alkol ve sigara kullanımı, ateroskleroz, homosistein yüksekliği, B12 ve folat düşüklüğü, CRP yüksekliği gibi vasküler risk faktörlerinin AH ile ilişkisini değerlendirmektir.Bu çalışmada Gazi üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Nöroloji polikliniğine başvuran klinik olarak AH tanısı konulan 46 hasta ile aynı yaşlarda 30 kişilik sağlıklı kontrol değerlendirilmiştir.Risk faktörü olarak; düşük eğitim seviyesi (p=0,005), HT (p=0,001), iskemik kalp hastalığı (p=0,003), ateroskleroz (p=0,001), hiperhomosisteinemi (p=0,001), serum B12 (p=0,037) ve folik asit (p=0,001) seviyelerindeki düşüklük AH'da kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu. DM, obesite(vücut kitle indeksi), hiperlipidemi, AF, sigara ve alkol kullanımı, serum total kolesterol, HDL, LDL, trigliserit, CRP değerleri açısından hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı farklılık saptanmadı.Vasküler risk faktörleri AH klinik bulgularının başlamasından yıllar önce dejenerasyona zemin hazırlamaktadır. Tedavisi mümkün faktörler olması nedeniyle, henüz etyolojisi aydınlatılamamış ve kesin tedavisi bulunamamış olan AH'nın önlenmesi açısından önemlidir.

Alzheimer hastalığıDemansHiperlipidemiler+4
Asiye Dumlu
Gazi University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozuklukta orbitofrontal korteks volümü ile P300 arasındaki korelasyon

Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) tanı özellikleri iyi belirlenmiş ve üzerinde ilgiyle durulmuş bir anksiyete bozukluğudur. OKB patofizyolojisinde Orbitofrontal Korteks (OFK) son yıllarda araştırılan beyin bölgelerinden birisidir. Çalışmamızda OKB'li bireylerde OFK'deki morfometrik değişiklikler Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) ile bilişsel fonksiyonlardaki değişiklikleri de P300 amplitüd ve latanslarına bakarak inceledik.Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Hastanesinde Psikiyatri ve Nöroloji Kliniği ve Polikliniği'ne başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, Psikiyatrik Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders/DSM-IV) tanı ölçütlerine göre OKB tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 33 hasta ile 33 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara sosyodemografik ve klinik bilgi formu, Yale-Brown Obsesif Kompulsif Ölçeği (Y-BOCS) ve DSM-IV Yapılandırılmış Klinik Görüşmesi (SCID-I) uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubunda MRG kullanılarak total beyin, gri madde, beyaz madde ve OFK bölümlerinin volümetrik ölçümleri gerçekleştirilirken, Elektromiyografi (EMG) cihazı ile P300 amplitüd ve latansları değerlendirilmiştir.Obsesif kompulsif bozukluk'lu hastalarda kontrol grubuna göre bilateral OFK volümü azalmış, P300 amplitüdü küçülmüş ve latansı kısalmış olarak bulundu. Y-BOCS düzeyiyle sağ ve sol OFK volümü, P300 latans ve amplitüd değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon gözlendi. OFK volümü ile P300 latans ve amplitüd değerleri arasında korelasyonel ilişki gözlenmedi.Sonuç olarak OFK ile bilişsel performans yeteneğini yansıtan Olaya İlişkin Endojen Potansiyeller birlikte değerlendirildiğinde, OKB'nin hem patofizyolojisine hem de klinik seyrine katkısı olabileceği kanaatine varıldı.

Zuhal Özler
Fırat University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Elazığ bölgesinde multipl skleroz tanısı ile izlenen hastaların epidemiyolojik, demografik özellikleri ve ailesel sıklığı

Multipl skleroz 150 yıl önce tanımlanmış 20-40 yaşları arasında sık görülen santral sinir sisteminde beyaz cevherde yineleyici ya da ilerleyici seyreden inflamatuar demiyelinizan bir hastalıktır. Multipl skleroz çok çeşitli klinik tablolarla ortaya çıkabilir. Genç yetişkinlerde travmadan sonra özürlülüğe sebeb olan hastalıkların başında gelir.Bizim çalışmamızın amacı; multipl sklerozlu hastaların başlangıç yaşları ve yakınmaları, klinik alt tiplerin sıklığı, hastalığın takipleri boyunca her bir klinik alt tipinde nasıl seyrettiği, bu klinik alt tipler arasındaki farklılıkları göstermek, ailesel MS sıklığı ve nörolojik defisitlerin değerlendirmelerinde genişletilmiş özürlülük durum skalas (expanded disability status scale)'nın önemini vurgulamaktır.Ocak 1997 ? Aralık 2007 tarihleri arasında, Elazığ bölgesinde multipl sklerozisin epidemiyolojik, demografik özellikleri ve ailesel sıklığını belirlemek için vaka-kontrol çalışması uygulandı. Çalışmaya Elazığ bölgesinde ikamet eden gözden geçirilmiş McDonald tanı kriterine göre kesin MS tanısı almış bütün hastalar dahil edildi. Demografik ve vaka ile ilgili bilgiler Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji AD'nın veritabanından kaydedildi.Fırat üniversitesi Tıp Fakültesi nöroloji bölümünde takip edilen 121 multipl skleroz hastası çalışmaya alındı. Hastaların %30.6'sı erkek ve %69.4' ü kadın olarak bulundu. Kadın erkek oranı 2.27/1, ortalama başlangıç yaşı 30.41 ± 9.4, erkeklerde 29.84 ± 8.9 ve kadınlarda 30.80. ± 9.6 olarak bulundu. Ortalama hastalık süresi 8.00 ± 5.9 yıl, erkeklerde 8.37 ± 7.2 ve kadınlarda 7.83 ± 5.2 yıldı. Çalışmamızda en sık başlangıç semptomlarını motor ve sensoriyel bulguların oluşturduğu gözlendi. Hastalığın seyri %54.5 RRMS, %28 SPMS, %12.3 PPMS ve %4.9 BMS olarak tanımlandı. Ailesel MS sıklığı %11.5 olarak kaydedildi.Hastaların değerlendirilmesi ve takibinde genişletilmiş özürlülük durumu skalası (expanded disability status scale) kullanıldı. Bütün hastaların başlangıçtaki ve son vizitteki EDSS skorları ölçüldü.PPMS'li hastaların ortalama başlangıç EDSS skoru RRMS ve SPMS'li hastaların skorlarından istatistiksel olarak daha yüksek bulundu (p<0.001). PPMS, RRMS ve SPMS'den farklı olarak, motor semptom ile başlama ve erkek cinsiyet ile pozitif ilişki gösterdi (p<0.001). RRMS ve PPMS hastaları benzer başlangıç yaşını paylaştı. Hastalık süresi SPMS de RRMS'e göre iki kat daha uzundu ( p<0.001).Son vizitteki EDSS skorlarına göre, hastaların %61.2'sinde özürlülük ılımlıydı ya da yoktu (EDSS 0-3), %28.4'ünde günlük yaşam aktivitelerine engel olmayan özürlülük vardı (EDSS4-5) ve % 14'ünde kısmen ya da tamamen yardım gerekliydi (EDSS 6-9 ).

Hakverdi Kılıç
Fırat University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Behçet ve Nöro-Behçet Hastalığı patogenezinde fraktalkinin rolü

Behçet Hastalığı(BH), kronik inflamasyonla karakterize multisistemik bir hastalıktır ve en ciddi manifestasyonlarından biri nöro-Behçet hastalığıdır. (NBH) Hastalık etyolojisi bilinmemekle birlikte, immünopatogeneze yönelik çalışmalar sitokin ve kemokinler üzerine yoğunlaşmaktadır. İmmün sistem ve periferal dokulara göre beyinde daha fazla eksprese edilen tek kemokin olan fraktalkin pek çok otoimmun hastalık, vaskülit ve bazı nörodejeneratif hastalıklarda araştırılmıştır.Bu çalışmanın amacı, daha önce BH ve NBH'de çalışılmamış olan fraktalkinin bu hastalıkla ilişkisini incelemektir. Böylelikle patagnomonik bir testi bulunmayan hastalığın tanısında ve özellikle NBH'nin ayırıcı tanısında yardımcı bir belirteç bulunabilir. Bu amaçla merkezimizde değerlendirilen 17'si NBH, 39'u nörolojik tutulumu bulunmayan BH vakası olmak üzere, toplam 56 Behçet hastası ve 30 sağlıklı kontrol birey çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların aktif dönemde ve 19'nun inaktif dönemde serum örnekleri alınarak enzim?linked immunosorbent assay (ELISA) yöntemi ile fraktalkin düzeyi ölçüldü.Hasta ve sağlıklı kontroller karşılaştırıldığında serum fraktalkin seviyesi açısından anlamlı fark saptanmadı. Ayrıca hastalar aktivite ve nörolojik tutuluma göre gruplara ayrıldığında, serum fraktalkin seviyesi ile nörolojik tutulum ve serum fraktalkin seviyesi ile hastalık aktivitesi arasında da istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmedi. Serum fraktalkin seviyesi ile yaş, hastalık süresi, aile öyküsü, alınan tedavi arasında anlamlı korelasyon bulunmadı.BH ve NBH `de daha önce birçok sitokin ve kemokin çalışması yapılmış olup fraktalkin ile ilgili bir çalışma bulunmamaktadır. Daha önce hiç literatürde incelenmediği görülen bu parametrenin araştırılmasının, daha geniş serilerle ve daha ayrıntılı tetkik yöntemleriyle yapılacak çalışmalara katkı sağlayacağı düşünülmektedir

Nörolojik hastalıklar
Tuba Kuz Tekşut
Gazi University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Migren olgularında atak ve atak dışı dönemde kan antioksidan enzim düzeyleri ve genotip ilişkisi

Primer baş ağrılarının önemli bir grubunu oluşturan migren, en fazla işgücü kaybı yapan baş ağrısıdır. Migren etyopatogenezini araştıran birçok çalışma yapılmış olmasına rağmen kesin bir sonuca varılamamıştır. Son yıllarda çoğu hastalıkta olduğu gibi migren patogenezinde de oksidatif stresin önemi araştırılmaktadır.Bu çalışmanın amacı, antioksidan enzimlerden Süperoksit Dismutaz (SOD), Glutatyon Peroksidaz (GSH-Px), Katalaz (CAT), antioksidan Glutatyon (GSH) ve lipid peroksidasyon ürünü Malondialdehit (MDA)'in migren patogenezindeki rollerini araştırmaktır. Ayrıca Mangan Süperoksit Dismutaz (Mn-SOD), Glutatyon Peroksidaz-3 (GSH-Px3) ve Katalaz (CAT) enzimlerinin gen polimorfizmine bakılarak bu polimorfizmin Türk popülasyonundaki insidansını araştırmaktır.Çalışmaya 30 kadın ve 10 erkekten oluşan 40 migrenli ve 40 sağlıklı gönüllü alındı. Antioksidan enzimler (GSH-Px, CAT ve SOD), kan GSH ve plazma MDA düzeylerini, migren hastalarıyla kontrol grubu arasında ayrıca migrenli hastalarda atak ve atak dışı dönemde karşılaştırdık. Migren hastalarıyla kontrol grubu arasında, GSH-Px, CAT, SOD ve GSH düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı düşüklük tespit ettik (GSH, CAT için p?0.001, GSH-Px için p=0.017, SOD için p=0.04). Migrenlilerde atak ve atak dışı dönemi arasında istatistiksel olarak farklılık yoktu (p?0.05). Plazma MDA düzeyinde, migren hastalarıyla kontrol grubu arasında ve migrenlilerde atak dönemi ile atak dışı dönem arasında istatistiksel olarak fark saptamadık (p?0.05). Çalışmamızın moleküler kısmında ise; hasta ve kontrol grubu arasında Mn-SOD ve CAT genotipleri için istatistiksel olarak farklılık saptanmamışken, GSH-Px3 genotipinde anlamlı farklılık gözlendi. Üç gen için de allel frekansı açısından hasta ve kontrol grubu arasında farklılık yoktu.Sonuç olarak, migren patogenezinde oksidatif stres ve antioksidan enzimlerin rol oynayabileceğini ve verilerimize göre GSH-Px3 geni polimorfizminin en azından toplumumuz için migrene yatkınlık oluşturabileceğini düşünüyoruz.Anahtar kelimeler: Migren, Mangan Süperoksit Dismutaz, Glutatyon Peroksidaz-3, Katalaz, Polimorfizm.

Seda Özel
Fırat University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabetik ratlarda Levetirasetam ve Gabapentin ağrı yanıtlarınınn hot plate yöntemiyle karşılaştırılması

Bu çalışmada streptozosin (STZ) ile indüklenmiş diabetik ratlarda, gabapentin (50-100 mg/kg) ve levetirasetamın (LEV, 54 mg/kg ve 170 mg/kg) farklı dozlarının hot plate ağrı eşiği düzeylerine etkileri araştırıldı.Kırk adet 3 haftalık beyaz wistar rat kullanıldı. Birinci grup 50 mg/kg gabapentin (n=7), ikinci grup 100 mg/kg gabapentin (n=7), üçüncü grup 54 mg/kg levetirasetam (n=7) ve dördüncü grup 170 mg/kg levetirasetam (n=7) uygulanan ratlardan oluşturuldu. Sadece STZ uygulanan beşinci grup (n=7) ve herhangi bir ilaç verilmeyen, içme suyu ve yemle beslenen altıncı grup (n=5) ise kontrol grupları olarak kabul edildi.Çalışma sonucunda, 100 mg/kg gabapentin kullanılan ikinci grupta ağrı eşiğinin, kontrol ve çalışma gruplarına göre anlamlı düzeyde arttığı gözlendi. 50 mg/kg gabapentin, 54 mg/kg ve 170 mg/kg levetirasetam uygulanan gruplarda da ağrı eşiği değerlerinde artış olmakla birlikte, kontrol grubu ile aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlılık düzeylerine ulaşmadı.Anahtar Kelimeler: diabetik nöropati, hot plate, gabapentin, levetirasetam

Zeynep Atacan Bingöl
Fırat University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epileptik hastalarda ve Psödonöbetleri olan hastalarda Görsel Uyarılmış Potansiyeller

Epilepsi toplumdaki sıklığı %1 civarında olan, doğru tanısı konulup yeterli tedavisi yapılmadığında sekellere ve hatta bazı komplikasyonları ile ölüme sebebiyet verebilen bir hastalıktır. Epileptik nöbetlerin tanı ve ayırıcı tanısında, özellikle epileptik nöbetlerle psödonöbetlerin (nonepileptik psikojenik nöbetler) ayırtedilmesinde bazen büyük güçlükler yaşanmaktadır. Bu çalışmada bir grup epileptik ve psödonöbetli hastada interiktal ve postiktal dönemde Vizüel (Görsel) Uyarılmış Potansiyeller (VEP) inceleyerek interiktal ve postiktal dönemler arasında farklılık olup olmadığını, farklılık saptanabilirse bunun epilepsi ve psödonöbet ayırıcı tanısında kullanılabilirliğini araştırdık.Bu çalışmaya Fırat Üniversitesi Hastanesi Nöroloji ve Psikiyatri kliniğine başvuran hastalar arasından primer jeneralize epilepsi veya parsiyel epilepsisi olan toplam 25 hasta, organik herhangi bir rahatsızlığı ve epileptik nöbetleri olmayıp, psikiyatrik hastalık veya bozukluklara bağlı psödonöbetleri olan 20 hasta ve 20 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubu alındı. Epilepsi ve psödonöbet gruplarında postiktal (nöbet sonrası ilk 6 saat) ve interiktal (en az 1 hafta nöbetsiz dönem) dönemde EMG laboratuarında VEP çalışması yaptık. Kontrol grubuna ise bu ölçümleri bir kez yaptık.Çalışmamızda epileptik hastaların interiktal sol göz P100 dalga latanslarını psödonöbet interiktal grubuna ve kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde uzamış bulduk (p<0.05, p<0.01). Yine epileptik hastaların interiktal dönem sağ göz N75-P100 amplütüdlerini, psödonöbetli hastaların interiktal dönem değerlerine göre daha düşük bulduk ve bu da istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Epilepsi ve psödonöbet gruplarının interiktal ve postiktal dönemdeki P100 dalga latanslarını ve N75-P100 amplütüdlerini kendi aralarında karşılaştırdığımızda anlamlı farklılık bulamadık.Sonuç olarak epileptik nöbetlerle psödonöbetlerin ayırıcı tanısında VEP incelemesinin yararlı olmadığı kanısına vardık.Anahtar kelimeler: Epilepsi, psödonöbet, VEP, interiktal, postiktal

Fidan Sürgün
Fırat University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epileptik nöbetlerin ve psödonöbetlerin ayırımında otonom sinir sistemi testleri

Epileptik hastalarda iktal ve postiktal dönemde otonom sinir sisteminde (OSS)disfonksiyon gelisebilmektedir. Psikiyatrik hastalıklara baglı psödonöbetleri olanhastalarda ise otonomik fonksiyonların durumu bilinmemektedir. Bu çalısmada birgrup epileptik ve psödonöbetli hastada interiktal ve postiktal dönemde OSSfonksiyonlarını inceleyerek otonom disfonksiyon olusup olusmadıgını ve bununepilepsi ve psödonöbet ayırıcı tanısında kullanılabilirligini arastırdık.Bu çalısmaya Fırat Üniversitesi Hastanesi Nöroloji ve Psikiyatri kliniklerindetakip edilen epilepsili 30 hasta, psödonöbetleri olan 25 hasta ve 20 kisilik saglıklıkontrol grubu alındı. Epilepsi ve psödonöbet gruplarında postiktal ve interiktaldönemde Sempatik deri yanıtı (SDY), RR interval variation (RRIV) ölçümü yapıldı.Epilepsili ve psödonöbetli hastaların postiktal ve interiktal dönem SDY veRRIV ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0.05). Epilepsiinteriktalgrubu üst ekstremite SDY latansı, kontrol grubu ile karsılastırıldıgında uzunbulundu (p<0,01). Epilepsi-postiktal grubu üst ekstremite SDY latansı, kontrol grubuile karsılastırıldıgında daha uzamıs olarak bulundu (p<0,001). Epilepsi-interiktal vepostiktal grubu derin solunum RRIV düzeyleri, kontrol grubu ile karsılastırıldıgındaanlamlı düzeyde düsük bulundu (p<0,001). Epilepsi-postiktal ve interiktal grubunormal solunum RRIV, alt ekstremite SDY latansı kontrol grubu ilekarsılastırıldıgında anlamlı fark bulunmadı (p>0.05).Psödonöbet-postiktal grubu derin solunum RRIV düzeyleri, kontrol grubudegerlerinden anlamlı olarak düsük bulundu.(p<0.05). Psödonöbet-interiktal derinsolunum RRIV düzeyleri, psödonöbet-postiktal, interiktal ve kontrol grupları arasındanormal solunum RRIV, üst ve alt ekstremite SDY latansı açısından fark bulunmadı(p>0.05).Bu çalısmada epilepsili hastalarda interiktal dönemde sempatik veparasempatik sistemde disfonksiyon oldugu ve bunun postiktal dönemde dahabelirginlestigi, psödonöbetli hastalarda ise postiktal dönemde parasempatikdisfonksiyon olustugu tesbit edildi.Anahtar kelimeler: Otonom sinir sistemi, Sempatik deri yanıtı, RR ntervalvariation, Epilepsi, Psödonöbet.

Adalet Arıkanoğlu
Fırat University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum Adiponektin'in akut iskemik inmede düzeyi ve iskemik inme oluşumunda muhtemel rolü

İskemik inme dünya genelinde ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır. İskemik inmelerin en önemli nedeni aterotrombotik olaylardır. Son yıllardaki çalışmalarda ateroskleroz gelişiminde, klasik risk faktörleri dışında diğer bazı etmenlerinde rol oynayabileceğine dair kanıtlar giderek artmaya başlamıştır.Adiponektin, adipoz doku tarafından üretilen kollajen benzeri bir plazma proteinidir. Adiponektin, anti-aterojenik ve anti-inflamatuar özelliklerinden dolayı erken dönem aterosklerozda koruyucu olup, insülin duyarlı dokular üzerinden glikoz ve lipid metabolizmasını düzenler. Adiponektin plazmadan glikozun, serbest yağ asitlerinin temizlenmesini kolaylaştırır ve karaciğerde glikoz üretimini baskılar. Amacımız; adiponektinin, aterotrombotik olayların önemli sonuçlarından olan iskemik inmeli hastalardaki serum düzeylerini, sağlıklı bireylerin serum düzeyleriyle karşılaştırarak, serum adiponektin düzeyinin iskemik inmeli hasta grubundaki düzeyini belirlemek ve bu hormon seviyelerinin iskemik inme için etkileyici bir risk faktörü olup olamayacağını belirlemektir.Çalışmaya akut iskemik inme tanısı konulan 50 hasta ve sağlıklı 30 gönüllü birey alındı. Hasta grubundakiler diabetes mellitus öz geçmişlerine göre ayrıldı. Serum adiponektin düzeyleri, hasta grubuyla kontrol grubu arasında karşılaştırıldı. Ayrıca, serum adiponektini, hasta grubunda diabetik olanlar ile olmayanlar arasında ve hasta grubunda TOAST (Trial of Org 10172 in Acute Stroke Treatment) sınıflamasındaki iskemik alanların büyüklüğüne göre karşılaştırıldı. Hasta grubuyla kontrol grubunun serum adiponektin düzeyleri arasındaki fark ve hasta grubunu oluşturan diabetik ile nondiabetik hastaların serum adiponektin düzeyleri arasındaki fark istatiksel olarak anlamsızdı (p>0.05). TOAST sınıflamasına göre küçük ve büyük infarkt alanı olan hastaların adiponektin düzeyleri arasındaki fark hem diabetik, hemde nondiabetik hastalarda istatiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05).Sonuç olarak bu çalışmada, adiponektinin, akut iskemik inmeli hastalarda ki serum düzeylerinin normal kontrollere göre farklı olmadığı ortaya çıktı. Bu da iskemik inme de adiponektin molekülünün etkili bir rol oynamadığı kanaatini oluşturdu.

Ercan Erdoğan
Fırat University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel diyabetik fare beyin dokusundaki apoptotik değişiklikler üzerine D3 vitamininin etkisinin araştırılması

Diabetes Mellitus (DM), insülin sekresyonu, insülinin etkisi veya her ikisindeki bozukluklardan kaynaklanan, hiperglisemi ile karakterize kronik, metabolik bir hastalıktır. Uzun süreli diyabette nörokimyasal, elektrofizyolojik, yapısal ve kognitif düzeyde serebral bozukluklar meydana gelmektedir. Vitamin D3, vitamin D`nin aktif metabolitidir ve değişik biyolojik olaylarda rol oynamaktadır. Son yıllarda vitamin D3'ün antioksidatif ve nöroprotektif özelliklere sahip olduğu gösterilmiştir.Bu çalışmada, streptozosin (STZ) ile oluşturulan deneysel diyabet modelinde vitamin D3`ün, fare beyin dokusundaki apoptotik değişiklikler üzerine koruyucu etkileri incelenmiştir.Çalışmada, 21 adet 30 ? 7 gr ağırlığında, 8 haftalık Balb/C türü erkek fareler kullanıldı. Tüm gruplar deney süresince standart fare yemi ve çeşme suyu ile beslendi. Deney hayvanları her grupta 7 hayvan olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna (Grup I) herhangi bir uygulama yapılmadı. Diğer 2 gruba 180 mg/kg olacak şekilde tek doz STZ 0, 1 M sodyum-sitrat tamponunda (pH: 4, 5) çözdürülerek i.p olarak uygulandı. Deneysel diyabet oluştuktan sonra diyabetik grup (Grup II) belirlenip herhangi bir uygulama yapılmadı. Diyabet + vitamin D grubuna (Grup III) 12 hafta süreyle vitamin D (50 IU/kg/gün) oral yolla verildi. Deney sonunda fareler dekapite edilip beyin dokuları çıkarıldı. Histolojik çalışma için rutin ışık mikroskobu takibi yapılarak dokular parafin bloklara gömüldü. Bloklardan alınan kesitlere histolojik, immünohistokimyasal ve TUNEL boyama yapıldı. Biyokimyasal çalışma için örnekler -80Co'de saklandıBiyokimyasal incelemelerde Grup II'de beyin dokularında total oksidan durum ve oksidatif stres indeksinde anlamlı bir artış vardı. Grup III'de bu değerler Grup I'e yakın gözlendi. Histolojik incelemelerde, Grup II'de astrositlerde yer yer proliferasyon yanısıra hücresel pleomorfizm ve hiperkromazi artışı vardı. Grup III'de Grup I'e benzer morfolojik özellikler mevcuttu. İmmünohistokimyasal boyamada; Grup II'de bax immünreaktivitesinde belirgin bir artış vardı. Grup III'de ise Grup I'e benzer immünreaktivite izlendi. TUNEL boyamada Grup II'de TUNEL pozitif hücrelerde anlamlı bir artış olmasına rağmen Grup III'de Grup I'e yakın boyanma görüldü.Sonuç olarak, DM un oluşturduğu hücre hasarına karşı vitamin D`nin koruyucu etkilerinin gösterilmesi, diyabetin komplikasyonlarını önlemek amacıyla vitamin D ile ilişkili tedavi yaklaşımlarının denenmesinin yararlı olabileceği ve bu konuda ileri araştırmaların yapılması gerektiği kanatine varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Diabetes mellitus, vitamin D, beyin, apoptozis.

ApoptozisBeyinDiabetes mellitus+4
Fatih Karaboğa
Fırat University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epileptik hastalarda epileptik nöbet sonrası postiktal ve interiktal dönemdeki serum nöron spesifik enolaz ve s100b protein düzeylerinin değerlendirilmesi

Epileptik hastalarda epileptik nöbetlerin nöronal hasara yol açıp açmadığı tartışmalıdır. Bizim çalışmamızın amacı; 30 epilepsi hastasının epileptik nöbetlerine bağlı olarak nöronal hasar gelişip gelişmediğini, gelişiyorsa hangi tip nöbetlere bağlı olarak geliştiğini, nöronal hasarın markırları olan Nöron Spesifik Enolaz (NSE) ve S100B düzeylerinin postiktal ve interiktal dönemlerde serumda ölçümlerini yaparak 30 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubuyla karşılaştırmaktır.Hastaların; 20'sinde jeneralize tonik klonik nöbet (JTKN), yedisinde kompleks parsiyel nöbet (KPN), ikisinde basit parsiyel nöbet (BPN) ve birinde myoklonik nöbet (MN) mevcuttu.Tüm hastaların postiktal ve interiktal dönemdeki serum NSE düzeyi ölçümleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında aralarında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Tüm hastaların postiktal dönem serum S100B değerleri, kontrol grubu ve interiktal dönem değerlerinden anlamlı derecede yüksekti (p<0.001). Bu bulgu epileptik nöbetler sonrası hastalarda nöronal hasar geliştiğini gösterdi. Keza bu bulgu postiktal dönem serum S100B düzeyi tayininin epileptik nöbetlerin epileptik olmayan nöbetlerden ayırımında yardımcı olabileceğini düşündürmektedir. Hastalar nöbet tiplerine göre gruplandırıldığında; JTKN'i olan hastaların postiktal dönem S100B değerleri kontrol grubundakinden anlamlı derecede yüksekti (p<0.001). Diğer nöbet tiplerinin postiktal dönem S100B değerleri kontrol grubundan anlamlı derecede yüksekti (p<0.01). KPN'i olan hastaların postiktal dönem S100B değerleri kontrol grubundan daha yüksek idi. Ancak aradaki fark anlamlı değildi (p>0.05). Bu bulgular JTKN'lerin diğer nöbetlere kıyasla en fazla nöronal hasara yol açtığını gösterdi.Sonuç olarak epileptik ve özellikle JTKN'lere bağlı nöronal hasar gelişmekte olup postiktal dönemdeki S100B düzeyleri tayini nöronal hasarın belirlenmesinde yardımcı bir markır olarak kullanılabilir.Anahtar Kelimeler: Epilepsi, NSE, S100B

EpilepsiEpilepsi-genelNöron spesifik enolaz+2
Emrah Özden
Fırat University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multipl sklerozlu hastalarda depresyon ve nörodejenerasyonun kognitif bozulma üzerine etkileri

Multipl Skleroz (MS), mobilite ve fonksiyonel aktivitelerde değişik derecelerde özürlülüğe yol açan, kişinin sosyal ve meslek hayatında kısıtlamalara neden olarak ileri düzeyde engellilik yaratan ve yaşam kalitesini bozan bir hastalıktır. MS'li hastaların büyük bir kısmında kognitif fonksiyonlarda bozulma meydana gelmektedir.Bu çalışmada kognitif bozulmanın nöronlarda meydana gelen nöronal dejenerasyona veya hastalardaki depresyona bağlı olup olmadığı araştırıldı. Bu amaçla 108 MS tanılı hasta değerlendirildi. Relapsing Remitting Multipl Skleroz hastaları (en az 1 yıllık MS tanısısı olanlar), Sekonder Progresif Multipl Skleroz hastaları ve EDSS skorlaması 0.5 ile 5.0 arasındaki hastalara testler uygulandı. Testlerin yapıldığı tarih itibariyle; 3 ay içerisinde pulse steroid tedavisi almış hastalar ise dışlama kriteri olarak çalışmaya alınmadı.Her Multipl Sklerozlu hastaya The Brief Repeatable Battery of Neuropsychological Test (10/36 Spatial Recall Test, Symbol Digit Modalities test, Paced Auditory Serial Test, Word List Generation Test) Beck Depresyon Testi ve Benedict Testi yapıldı.Hastalarımızın %19.5'inde depresyon, %41.7'sinde kognitif fonksiyon bozukluğu tespit edilmiştir. Hastaların %13.9'unda ise depresyon ve kognitif fonksiyon bozukluğu birlikteliği görüldü. Depresyon ve kognitif fonksiyon bozukluğu tespit edilen gruba 3 aylık grup psikoterapisi uygulandı ve psikoterapi sonrası testler tekrarlandı. Testlerin büyük kısmında iyilişme gözlenmesine rağmen sadece Paced Auditory Testinde istatistiksel olarak anlamlılık tespit edildi.Sonuç olarak Multiple Sklerozlu hastalarda depresyon ve kognitif fonksiyonlarda bozulma sık olarak karşılaşılabilen durumlardır. Depresyon tedavisinin kognitif fonksiyonlar üzerine etkisini değerlendirebilmek için daha büyük popülasyonlu çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Multiple Skleroz, depresyon, kognitif fonksiyon bozukluğu, psikotereapi

BilişBiliş bozukluklarıBilişsel işlevler+3
Emine Bilgi
Fırat University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik migren hastalarında venlafaksin ve topiramat tedavisinin karşılaştırılması

Kronik migren, tedavisi üzerinde pek çalışılmayan ve sorunlu bir konu olup konuyla ilgili yapılmış az sayıda randomize çalışma mevcuttur. Bu tez çalışmasının amacı, kronik migren tanılı hastalarda venlafaksin ve topiramat etken maddeli ilaçların profilaktik tedavideki etkinliklerinin karşılaştırılmasıdır.2009 Aralık- 2010 Haziran tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp FakültesiNöroloji polikliniğine başağrısı şikayeti ile başvuran ve IHS (Uluslararası Başağrısı Derneği) 2004 yılı kriterlerine göre kronik migren tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar randomize tek kör olacak şekilde 30'ar kişilik iki guruba ayrıldı.Çalışmaya dahil edilen tüm hastalara tedaviye başlamadan önce MİDAS (Migrene bağlı yeti kaybı değerlendirme ölçeği), VAS (Vizüel analog ağrı skalası) ve Hamilton depresyon skalası uygulandı. VAS skalası ile hastanın ağrısının şiddeti, MİDAS anketi ile de migren atağının hastada oluşturduğu iş gücü kaybı ve ağrılı günlerin sıklığı saptanarak böylelikle tedavi sonrası ağrı şiddeti ve sıklığı ile migrene bağlı iş gücü kaybı değerlendirildi. Hamilton depresyon skalası uygulanarak hem ciddi depresif hastaları çalışma dışında tutmaya hem de tedavi öncesi ve sonrasında MİDAS ölçeği ile korele bir şekilde değerlendirerek hastaların tedaviye yanıtının venlafaksinin antidepresan etkisinden bağımsız olup olmadığı tespit edilmeye çalışıldı.Venlafaksin ( grup I) başlanan hastaların tedavi öncesi ve 3 aylık tedavi sonrası atak sayısı, toplam atak süresi ve atak şiddeti ölçümlerinin değerlendirilmesinin karşılaştırılması sonucunda tüm parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı derecede düzelme tespit edildi (p?0.05).Yine topiramat (grup II) başlanan hastaların tedavi öncesi ve 3 aylık tedavi sonrası atak sayısı, toplam atak süresi ve atak şiddeti ölçümlerinin değerlendirilmesinin karşılaştırılması sonucunda tüm parametrelerde anlamlı düzelme tespit edildi (p?0.05).Venlafaksin (grup I) ve topiramat (grup II) tedavisi başlanan hastaların 3 aylık tedavi sonrası atak sayısı, toplam atak süresi ve atak şiddeti karşılaştırıldığında ise her iki grup arasında belirgin bir farklılık tespit edilmedi (p>0.05).Venlafaksin (grupI) ve topiramat (grup II) grubu arasında tedavi öncesi ve tedavi sonrası MİDAS, HAMİLTON, VAS değerleri karşılaştırıldı ve bu karşılaştırmanın sonucunda da değerlerde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken (p>0.05), her grubun kendi içerisinde tedavi öncesi ve 3 aylık tedavi sonrası MİDAS, HAMİLTON ve VAS değerlerinde tedavi sonrası belirgin azalma izlenmiş olup bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.001).Anahtar Kelimeler: Kronik migren, tedavi, venlafaksin, topiramat

Antidepresif ajanlarAntikonvülsanlarMigren hastalıkları+2
Uğur Esen
Fırat University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multiple sklerozlu hastalarda yorgunluk ile mizaç karakter profili arasindaki ilişki

Multiple Skleroz (MS); Santral sinir sisteminin progresif, kronik, inflamatuar, demiyelinizan bir hastalığıdır. Yorgunluk, MS'li hastalarda en yaygın görülen yakınmalardan biridir. Bu çalışmada, MS hastalarında ``Yorgunluk'' ile ``Mizaç Karakter Profili'' arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır.Ağustos-Aralık 2010'da, Fırat Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı'nda takip edilen 75 MS hastası ile kontrol amaçlı 75 sağlıklı gönüllü birey çalışmaya alındı. Olguların sosyodemografik özellikleri önceden hazırlanan standart forma kaydedildi. Hasta ve kontrollerin kişilik özellikleri Cloninger'in geliştirdiği ``Mizaç Karakter Envanteri'' kullanılarak belirlendi. Yorgunluk Şiddet Ölçeği kullanılarak yorgun olanlar belirlendi. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 16, 0 ile yapıldı.Çalışmada; MS'li hastalarda ``Mizaç Karakter Profili'' parametrelerinden ``Zarardan Kaçınma''nın anlamlı yüksekliğinin ve ``Sosyal Onaylama''nın anlamlı düşüklüğünün yorgunluğa bağlı olduğu bulundu. Yani, yorgun MS'liler yorgun olmayan MS'lilere ve kontrol grubuna göre çekingen, pasif, kendine güveni olmayan, çabuk yorulan, karamsar, kötümser, zararlı uyarılara karşı kendilerini engelleme eğiliminde olan ve hoşgörüsüz bireylerdir. MS'li hastaların, Yorgunluk Şiddet Ölçeği'ne göre yorgun sınıfa girmemelerine rağmen sağlıklı bireylere göre daha yorgun-bitkin oldukları bulundu. MS'li hastalarda yorgunluktan bağımsız olarak sağlıklı kontrollere göre ``Sebat Etme'' ve ``Amaçlılık'' skorları anlamlı düzeyde düşük bulundu. Yani, MS'li hastalar sağlıklı kontrollere göre daha tembel, hareketsiz, kararsız, düzensiz, nadiren yüksek başarı için çalışan, kolaylıkla vazgeçme eğiliminde olan, amaçsız bireylerdir. Yorgun MS'liler ile yorgun kontrol gurubunun ve yorgun olmayan MS'liler ile yorgun olmayan kontrol grubunun karşılaştırmasında anlamlı fark bulunmamasına rağmen ``Kendini Yönetme'', ``Beceriklilik'' ve ?Beklenti endişesi? skorlarının MS'lilerde kontrol grubuna göre düşük bulunması, bu kişilik özelliklerinin yorgunlukla ilişkili olmadığını düşündürmüştür.Sonuç olarak, MS'li hastalarda yorgunluğun mizaç ve karakter özelliklerini anlamlı olarak etkilediği bulunmuştur.Anahtar Kelimeler: Multiple skleroz, yorgunluk, kişilik, mizaç karakter profili.

KişilikKişilik değerlendirmeMizaç+2
Suzan Kartı Üstün
Fırat University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel diyabetik sıçan beyin dokusundaki apoptotik değişiklikler üzerine tiyaminin etkisinin araştırılması

Diabetes Mellitus (DM), insülin sekresyonu, insülinin etkisi veya her ikisindeki bozukluklardan kaynaklanan, kan glukoz seviyesinin yüksekliği ile karakterize kronik, hiperglisemik, metabolik bir hastalıktır. Uzun süreli diyabette ortaya çıkan serebral değişiklikler nörokimyasal, elektrofizyolojik, yapısal ve kognitif bozukluklar şeklinde kendini göstermektedir.Tiyamin veya B1 vitamini B vitamin ailesinin bir üyesidir. Tiyamin metabolik sistemlerde başlıca tiyamin pirofosfat şeklinde görev yapar. Tiyamin, karbonhidratların ve çoğu aminoasitlerin son katabolizmaları için gereklidir. Yapılan çalışmalarda tiyaminin antioksidan etkileri gösterilmiştir. Bu çalışmada, streptozosin (STZ) ile oluşturulan diyabetik rat modelinde beyindeki apoptotik değişiklikler üzerine tiyaminin koruyucu etkileri incelenmiştir.Çalışmada, 21 adet 238 ? 8 gr ağırlığında, 8 haftalık erişkin Wistar albino cinsi erkek sıçanlar kullanıldı. Tüm gruplar 6 haftalık deney süresince standart rat yemi ve çeşme suyu ile beslendi. Deney hayvanları her grupta 7 hayvan olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Kontrol grubunda (Grup I) bu ratlar, sadece ad libitium yem ve su aldılar. Diğer 2 gruba diyabet oluşturmak için 50 mg/kg dozunda Streptozosin, intraperitoneal olarak tek doz uygulandı. Deneysel diyabet oluştuğu belirlendikten sonra Grup II diyabetik ratlar sadece standart yem ve su alırken Grup III'ü oluşturan diyabetik ratlara 6 hafta boyunca tiyamin (25 mg/kg/gün dozunda) oral olarak verildi. 6 haftalık tedaviden sonra tüm gruplardaki sıçanlar deney sonunda tartıldıktan sonra, dekapite edildiler. Dekapitasyonun ardından ratların beyin dokuları hızla çıkarıldı. Çıkarılan beyin dokuları histolojik çalışma için % 10'luk formaldehit solüsyonunda tespit edildi. Histolojik çalışma için rutin ışık mikroskobu takibi yapılarak dokular parafin bloklara gömüldü. Parafin bloklardan 5µm lik kesitler alındı. Alınan kesitlere apaoptotik değişiklikleri incelemek için immünohistokimyasal ve TUNEL boyama yapıldı.Grup II'nin beyin dokularında bax immun reaktivitesinde belirgin artış gözlendi. Grup III'deki bax expresyonu genel anlamda Grup I ile benzerlik gösterirken Grup II'den daha az şekilde olduğu gözlendi.Her üç grupta da TUNEL pozitif hücrelerin yaygınlığı bax pozitif hücrelerin yaygınlığıyla paralellik gösterdi. Işık mikroskopik inclemelerde Grup II'de Grup I'e oranla fazla sayıda TUNEL pozitif hücre saptandı. Tiyamin ile tedavi edilen Grup III'ün beyin kesitleri Grup II'ye göre daha az sayıda TUNEL pozitif hücreye sahipti. Grup III ve Grup I arasında anlamlı farklılık yoktu.Sonuç olarak, beyin dokusunda DM'un oluşturduğu apoptotik değişikliklere karşı tiyaminin koruyucu olduğu gözlendi. Diyabetin serebral komplikasyonlarını önlemek amacıyla Tiyamin ile ilişkili tedavi yaklaşımlarının denenmesinin yararlı olabileceği ve bu konuda ileri araştırmaların yapılması gerektiği kanaatine varıldı.Anahtar Kelimeler: Diabetes mellitus, Tiyamin, Beyin, Apoptozis.

ApoptozisBeyinDiabetes mellitus+2
Yahya Akalın
Fırat University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel serebral iskemi-reperfüzyon oluşturulmuş ratlarda bosentan kullanımının koruyucu etkilerinin incelenmesi

İnme (stroke) koroner kalp hastalığı ve kanserden sonra ölüme sebep olan üçüncü sıradaki hastalık grubudur. İskemik inme ise serebrovasküler hastalıklara bağlı inmelerin en sık sebebidir.Apopitozis, beyin parankiminin iskemi sonrası oluşan reperfüzyon ve sekonder doku zedelenmesindeki en önemli mekanizmalardan biridir. Serebral iskemide hücre ölümüne uzanan olayları başlatan birçok faktör bulunmaktadır. Bunlar, serbest radikal üretimi, eksitoksisite, sodyum ve kalsiyum akışı bozulması, enzimatik değişiklikler, inflamatuvar sürecin uyarılması, trombosit ve lökositlerin aktivasyonu, gecikmiş koagülasyon, endotelyal disfonksiyon ve endotelin (ET) salınımını içerir. En önemli faktörlerin başında hücre içi kalsiyum konsantrasyonundaki aşırı artış gelmektedir. Hücre içinde aşırı artan kalsiyum konsantrasyonu fosfalipazlar, proteazlar ve endonükleazlar gibi enzimlerin aktivasyonunu ve serbest radikal oluşumuna yol açan olaylar zincirini başlatır. Ayrıca endotelinlerin ETA ve ETB reseptörlerine bağlanması sonucu hücre içi sinyal sistemleri harekete geçer. Örneğin G proteinlerinin uyarımı sonucu, fosfolipaz C aktivasyonu, inositol fosfat ve diaçilgliserol salınımı ve hücre içi kalsiyum depolarından kalsiyum düzeylerinin yükselmesi söz konusudur.Endotelin sisteminin çeşitli biyolojik etkileri nedeniyle ateroskleroz, hipertansiyon, konjestif kalp yetmezliği, akut koroner iskemik sendromlar ve akut-kronik renal yetersizlikte rol alabileceği düşünülmektedir.Bosentan, endotelin reseptörleri olan, hem ETA hem de ETB'nin kompetitif antagonistidir. Günümüzde primer (idiyopatik ve ailesel) pulmoner arteryel hipertansiyon (PAH) tedavisinde kullanılmaktadır. Endotelin antagonistlerinin güçlü vazodilatör etkisi ile birlikte antioksidan özelliği olduğu da bildirilmiştir.Bu çalışmada iskemi-reperfüzyon oluşturulan ratlara işlem sonrasında 5 gün süre ile düzenli olarak bosentan molekülü uygulandı. Dekapite edilen ratların beyin dokularına histopatolojik incelemeler yapıldı. Beyin dokularında oksidan ve antioksidan düzeyleri belirlendi. Bosentan uygulanan ratların antioksidan düzeylerinin ve histopatolojik incelemelerinin bosentan uygulanmayan gruba göre daha iyi olduğu gözlendi.Sonuç olarak bu çalışma bosentanın, iskemik inmenin nöron ölümü ile sonuçlanan olumsuz etkilerini azaltabilecek bir ajan olabileceğini göstermektedir.Anahtar kelimeler: İskemik inme, Bosentan, Rat

Beyin iskemisiBosentanSerebrovasküler bozukluklar+1
Eser Ataş
Fırat University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karpal tünel sendromunda F-yanıtının ters dönmesinin tanısal değeri

Karpal tünel sendromunun (KTS) elektrofizyolojik tanısında motor ileti parametrelerininkatkısı sınırlıdır. Ancak median F-yanıt latansının, ulnar F-yanıt latansına kıyasla geç ortayaçıkmasının (F-yanıtı ters dönmesi) duyarlılığının, duyu iletim anormalliklerine yakın olduğuileri sürülmüştür. Bu ilginç bulgunun KTS tanısında katkısını araştırmak için bu ölçümünnormal deneklerde üst sınırını saptayarak, özgüllüğünü; kesin ve olası KTS olgularındaduyarlılığını inceledik. Ayrıca yaş ve boy gibi fizyolojik değişkenlerle ilişkisine baktık. GaziÜniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalında, Klinik Nörofizyoloji Laboratuarıelektonik veri tabanını inceleyerek, KTS yakınmaları olmayan ve sinir iletim çalışmalarınormal olan denekler saptandı (normal denekler). Klinik ve elektrofizyolojik bulguları kesinolarak KTS düşündüren başka bir grup oluşturuldu (kesin KTS). Veri tabanından seçilen diğerbir grupta ise sadece klinik muayeneyle KTS düşündüren bulgular vardı (olası KTS). Buolguların median sinir motor ve duyu iletimleriyle, ulnar sinir F-yanıt latansları kaydedildi.Klinik ve elektrofizyolojik bulgular, İtalyan KTS Çalışma Grubunun sınıflamasına göreevrelendi. F-yanıtı ters dönmesinin özgüllüğü %100 bulundu. Motor parametreler arasındaduyarlılığı en yüksek olan yöntem F-yanıt ters dönmesiydi. Kesin KTS grubunda bu yönteminduyarlılığı %63.5, olası KTS grubunda ise %66.5 bulundu. Olası KTS grubunda duyuiletimleri normal olan olguların %60 ında F-yanıtı ters dönmesi mevcuttu. Ancak olası KTShastalarının %83.5 uğunda duyu iletim anormalliği saptandı. F-yanıt ters dönmesinin yaş(r=0.01, p=0.97) ve boyla (r=0.09, p=0.629) ilişkisi yoktu. Nörofizyolojik evrelemeyle kesinve olası KTS gruplarında F-yanıt ters dönmesi arasında bağlantı saptanmadı (p>0.05).Yöntemin KTS tanısında özgüllük ve duyarlılığının yüksek olması, yaş ve boyla ilişkisininbulunmaması nedeniyle rutin incelemelerde kullanıma sokulması makul görünmektedir.

ElektromiyografiKarpal tünel sendromuMedyan sinir+2
Mehmet Uğur Çevik
Gazi University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hiperlipidemik vakalarda sinir iletim incelemeleri ve serum grelin düzeyleri

Bu çalışmanın amacı, herhangi bir klinik semptomu ya da periferik nöropati düşündüren bulgusu olmayan hiperlipidemik vakalarda, sinir iletim anormalliği ya da kabul edilmiş elektrofizyolojik kriterlere göre periferik nöropatisi olup olmadığını saptamaktır. Ayrıca bu vakalarda, serum grelin düzeyleri belirlenerek, serum grelin düzeylerinin lipid profili ve sinir iletimiyle ilgili parametrelere olan etkisi incelenmiştir.Yaş ortalaması 47,3 (31-61) olan 45 hiperlipidemik vaka, (29 kadın,10 erkek) bu çalışmaya dahil edilmiştir. Yaş ortalaması 43( 31-68) olan 32 normolipidemik vaka (22 kadın,10 erkek) kontrol grubu olarak kabul edilmiştir.Tüm denekler litaratürdeki şekilde elektrofizyolojik inelemeden geçirilmişlerdir. Hiperlipidemik vakalar , median sinir 2.parmak-bilek segmentinde yavaşlamış duyu iletim hızı (p:0,003), küçülmüş BSAP amplitüdlerinin(p:0,024) yanı sıra sural sinirde yavaşlamış duyu iletim hızı (p:0,005) göstermişlerdir.Biyokimyasal, hematolojik, hormonal parametrelerin ve grelin düzeylerinin elektrofizyolojik parametrelerle ya da birbirleriyle herhangi bir ilişkisi saptanmamıştır.Hiperlipidemik vakaların genç olmalarının yanı sıra, lipid düzeyleri de çok yüksek değildi. Üst ve alt ekstremitelerinde distal duyu iletimlerinde anormallik saptanması, kontrolsüz hiperlipidemi ve yaşlanma ile zaman içinde, bu vakaların yaygın periferik nöropati geliştirmeye yatkınlıkları olabileceği yönündedir.İleride daha çok vakanın katılımının sağlandığı çalışmalarla, hiperlipideminin periferik sinir sistemi üzerine etkisini ve bu etkinin patofizyolojisini anlamamız mümkün olacaktır.

GhrelinHiperlipidemilerLipidler+4
Hale Zeynep Batur
Gazi University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Temporal lob epilepsili hastalarda lateralizasyon değeri olan klinik bulguların değerlendirilmesi

Temporal lob epilepsilerinde yüksek oranlarda antiepileptik tedaviye direnç söz konusudur. Dirençli hastalarda, nöbet kontrolünün sağlanması ve kognitif yıkımın önlenmesi amacıyla rezektif cerrahi uygulanmaktadır. Güvenilir klinik lateralizasyon bulguları, nöbet odağının saptanmasında önemli olup, tanınmaları ve doğru değerlendirilmeleri önemlidir. Bu çalışmada TLE nöbetlerinde izlenen klinik bulguların sıklıkları, lateralizasyon değerleri, yaş ve cinsiyet gruplarına göre farklılıkları incelenmiştir.Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Epilepsi Monitorizasyon Ünitesi'nde dirençli TLE tanısıyla izlenen, noninvaziv incelemelerle epileptik odağı belirlenmiş ve anterior temporal lobektomi (ATL) sonrası postoperatif izlemde iyi nöbet kontrolü sağlanmış olan, 55 TLE'li hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların nöbet sırasındaki davranışları ayrıntılı değerlendirilmiş, operasyon tarafına göre lateralizasyon değerleri ve yaş-cinsiyet gruplarında farklılık gösterip göstermedikleri araştırılmıştır.Versiv baş rotasyonu, unilateral distoni, asimetrik tonik postür ve unilateral distoni-el otomatizması birlikteliği, lateralizasyon değeri en yüksek klinik bulgular olarak saptanmıştır(%90-100). Nöbetleri erken yaşta başlayan grupta (<2 yaş başlangıç), ağız ve el otomatizmaları sık izlenmişken, sekonder jeneralizasyon ve asimetrik tonik postür, nöbetleri geç başlayan grupta (>2 yaş başlangıç) daha sık izlenmiştir (p<.005).Kadın-erkek grupları arasında da klinik bulgular farklı bulunmuş, psişik- otonomik auraların ve iktal emosyonel belirtilerin kadın cinsiyet ile ilişkili olduğu saptanmıştır (p<.005).Sonuç olarak, sık görülen bazı klinik bulguların nöbet odağını çok yüksek oranda doğru lateralize edebildiği ve cerrahi öncesinde önemli yol gösterici değerleri olduğu düşünülmüştür. Cinsiyet ve nöbet başlangıç yaşlarına göre lateralizasyon bulgularının farklılıklar gösterdiği de göz önünde tutulmalıdır. Ayrıca, seyrek görülen klinik bulguların lateralizasyon değerlerinin saptanmasının güç olduğu, daha geniş hasta serileriyle yapılacak çalışmaların yol gösterici olabileceği düşünülmüştür.

CerrahiEpilepsi-parsiyelEpilepsi-temporal lob+1
Esra Erkoç Ataoğlu
Gazi University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parkinson hastalarında kompresyon nöropatisi gelişme sıklığı ve risk faktörleri

Bu çalışmanın amacı, periferik nöropatiyi düşündüren semptom, klinik ve elektrofizyolojik bulgusu olmayan Parkinson hastalarında görülen rijidite, bradikinezi/akinezi ve tremor bulguları ile ilişkili sinir iletim anormalliği ya da kompresyon nöropatisinin varlığı ve sıklığında artış olup olmadığını değerlendirmektir.Bu çalışmada; Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Hareket Bozuklukları Polikliniği'ne başvuran, yaş ortalaması 63,9 olan (14 kadın, 16 erkek) 30 Parkinson hastası ve yaş ortalaması 59,8 olan (13 kadın, 17 erkek) 30 sağlıklı kontrol değerlendirilmiştir.Hasta ve kontrol grubunda bir üst ekstremite, bir alt ekstremitede olmak üzere perferik sinir iletimleri çalışılmıştır.Parkinson hastalarında median sinir bilek-dirsek segmenti ve sural sinir BSAP amplitüdü ile peroneal sinir BKAP amplitüdü küçülmüş olarak bulunmuştur (p<0,05).Tremoru belirgin hastalarda median sinir bilek-dirsek segmentinde, akinetik-rijit hastalarda ise avuç içi-bilek segmentinde BSAP amplitüdünde küçülme saptanmıştır. Ayrıca akinetik-rijit hastalarda peroneal sinir bilek-fibula başı segmenti motor iletim hızı yavaşlamış olarak bulunmuştur (p<0,05).Hastaların bradikinezi düzeyi arttıkça, peroneal sinir motor iletim hızı azalma eğilimi göstermiştir (r=-0,461, p<0,05).Anormal sinir iletim bulgusu olan hasta sayısı tremor veya akinezi/rijidite baskın gruplar arasında farklılık göstermemiştir(p>0,05). Yine bu değerler ile hastalık süreleri arasında bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05).Sonuç olarak, Parkinson hastalarında kompresyon nöropatisi gelişme olasılığı sağlıklı bireylerden farklı bulunmamıştır. Parkinson hastalığının alt tiplerine göre de sinir iletim bozukluğu yönünden fark saptanmamıştır.

Semra Yılmaz
Gazi University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multipl sklerozlu hastalarda fraktalkin reseptör polimorfizmi

Çalışmamızda, MSS inflamasyonu ile giden multipl sklerozda daha önce araştırılmamış, nöronların ekstrasellüler yüzeyinden salgılanan, antiinflamatuar ve nöroprotektif etkileri bulunan bir kemokin olan fraktalkin molekülünün reseptöründe yer alan V249I ve T280M polimorfizmlerini araştırarak ilgili polimorfizmlerin hastalıkla olası ilişkisini ortaya çıkartmayı amaçladık. Ayrıca MS hastalarından elde edilecek olan klinik ve genetik bulgular birlikte değerlendirilerek, hastaların klinik izlemlerine katkısının da aynı zamanda incelenmesi planlandı.Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalına başvuran ve Multipl Skleroz Polikliniği'nde değerlendirilen 92 MS'li hasta ve 91 kontrol birey çalışmaya alındı.. Katılımcıların serumlarından elde edilen DNA saflaştırılarak CX3CR1 geninde T280M ve V294I polimorfizmlerini içeren gen bölgeleri PCR yöntemiyle çoğaltılarak elde edilen fragmanlar restriksiyon enzimleri ile kesilip agoroz jel elektroforeze tabi tutuldu.Hasta ve sağlıklı bireyler karşılaştırıldığında Fraktalkin reseptör geninde yer alan T280M ve V294I polimorfizmlerinin genotip ve aleleri arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. T280M ve V294I polimorfizmine ait genotip gruplarından TM ve MM birleştirildiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır.Multipl sklerozda birçok polimorfizm çalışması yapılmış olmakla birlikte bir kemokin olan nöroinflamasyon ve nörodejenerasyonda önemli rol oynayan fraktalkin reseptörü ile ilişkili bir polimorfizm çalışması literatürde bulunmamaktadır. Daha önce literatürde hiç incelenmemiş olan bu parametrenin araştırılarak değerlendirilmesinin, bu yönde yapılacak çalışmalara katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

Berna Arlı
Gazi University
2008
00
DoctorateOpen AccessEN

Investigating the role of pericytes in multiple sclerosis by inducing experimental autoimmune encephalomyelitis in genetically modified mouse models

Background: Pericytes are mural cells positioned on the abluminal side of endothelial cells. They have crucial roles in blood-brain-barrier (BBB) maturation and maintaining immune homeostasis in the central nervous system (CNS). Recent studies of pericyte cell cultures and well-characterized pericyte deficiency mouse models suggest that pericytes also have immunomodulatory functions. However, the animals used in these studies are inborn pericyte-deficient mouse models that already have a deficient BBB formation and a disrupted microvasculature morphology. Furthermore, partial ablation of pericytes in developing mice leads to increased infiltration of leukocytes to the CNS in later life, both in steady-state and pathological conditions. These abnormalities might confound the actual findings related to the pericyte function in neuroinflammatory diseases. Therefore, studying the neuroinflammatory roles of pericytes by using the existing pericyte deficiency models is incompetent in making confident conclusions about the findings. The most ubiquitous neuroinflammatory CNS disease is Multiple Sclerosis (MS). It is a disease of autoimmunity in which the peripheral inflammatory cells infiltrate the brain after the opening of BBB, resulting in the degeneration of myelin sheaths, oligodendrocytes, and underlying nerve fibers. The players initially causing the preternatural passage of these immune cells to the CNS parenchyma are not clearly defined yet. Besides, the line of events happening during the pathogenesis of the disease is also not well-known. Aim: In this study, we first aimed to generate and characterize a tamoxifen-inducible pericyte ablation model in adult mice that have a properly developed vasculature and mature BBB. Secondly, we sought to investigate the effect of pericyte loss in MS pathogenesis through the most frequently used model of MS-like neuroinflammation, the experimental allergic encephalomyelitis (EAE) model. Methods: To create our inducible pericyte ablation model, PDGFRβ-PA2-CreER+/- mice (JAX Mice, 030201) were crossed with Rosa26-DTA176+/+ mice (JAX Mice, 010527). After genotyping, 9-10 weeks old progeny was intraperitoneally injected with 100 mg/kg tamoxifen for two (2X), three (3X), or five (5X) consecutive days to induce the expression of diphtheria toxin in Pdgfrβ-positive pericytes. PDGFRβ-Cre+/DTA176+ (Cre-positive) mice were characterized as pericyte ablation group, and PDGFRβ-Cre-/DTA176+ (Cre-negative) mice were used as controls. To characterize our model, the level of pericyte coverage, Pdgfrβ gene expression, and vasculature changes were examined in the brain and spinal cord tissues of both groups. To do so, immunohistochemistry, quantitative PCR, and AngioTool software were used, respectively. The analyses were separately done for the short-term (15 days) and long-term (60 days). Additionally, behavioral tests of spatial recognition memory (Y-maze performance) and locomotor activity (Grip Strength Test) were run. According to the results of the characterization experiments, the pericyte ablation group that was administered with two consecutive days of TAM injections (2X TAM) was selected for further EAE experiments. EAE was induced by MOG35-55 EAE kit (Hooke Labs, EK2110) 15 days after TAM injections. Cre-negative and wild-type C57BL/6 mice were used as pericyte ablation controls for EAE experiments, and they together were considered as "wild-type mice" when discussing the results. After EAE induction, weight and clinical symptom variations were monitored and scored for 28 days. Statistical analysis was done by repeated-measures 2-way ANOVA multiple comparison test. Results: There was a 75% (+-SEM=0.9192) decrease in pericyte coverage of the cortex (p<0.01) and a 40% (+-SEM=2.385) decrease in the pericyte coverage of the spinal cord (p<0.01) in the 2X TAM pericyte ablation group mice (n=8) compared to the Cre-negative controls (n=7). Similarly, Pdgfrβ gene expression was decreased to 10 % (+-SEM=2.230) in the cortex (p=0.036) and 60% (+-SEM=4.511) in the spinal cord (p=0.036). The vessel analysis and the behavioral analysis revealed no significant differences between the 2X TAM pericyte ablated group and Cre-negative controls. Based on these results, pericyte ablated mice created with 2X TAM were chosen to be used in EAE experiments. During EAE, the pericyte ablated mice (n=7) and the wild-type mice (n=23) had similar clinical progression up to score 1.5 until the 15th day of the EAE induction. However, after that time point, the symptoms of the pericyte ablated mice started to worsen with a higher exacerbation rate. This difference got statistically significant after Day 20 and continued till the end of the experiment (p= 0.0141, 0.0056, 0.008, 0.0276, and 0.0188 at Day20-28). Concurrently, starting with the first symptoms of EAE, pericyte ablated mice also lost more weight than the wild-type mice (p= 0.0411, 0.0067, 0.0236, 0.0093, 0.01, 0.0194, and 0.0081 at Day8 and Day16-28). On the other hand, the immunohistochemical analysis of the spinal cord tissues revealed that the number and the size of inflammatory lesions were more and larger in the pericyte ablated mice compared to the lesions of the wild-type mice. Additionally, the periventricular region of the brain presented unprecedented inflammatory foci in pericyte ablated mice, while the wild-type EAE mice did not show any cell accumulations in the brain. Conclusion and Comment: This project has generated and characterized a TAM inducible pericyte ablation model in adult mice. The advantages of this new generation pericyte ablation model over the other pericyte deficiency models are that pericyte ablation amount and ablation induction time could be controlled, and while so, the model does not require the injection of any toxin. In this project, by using our pericyte ablation model in combination with the EAE model, pericytes were shown to play a protective role during the resolution of neuroinflammation. Key Words: Blood-Brain Barrier, Pericytes, Pericyte Ablation, Pdgfrβ, Multiple Sclerosis, Experimental Allergic Encephalomyelitis, Transgenic Mouse Models

AblationAllergensEncephalomyelitis+5
Dila Atak
Koç University · Institute of Health Sciences
2021
00