Gazi University
Anabilim Dalı

Biyokimya Anabilim Dalı

Gazi University

302

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ratlara dietilnitrozamin ve fenobarbital verilerek oluşturulan deneysel karaciğer hasarına karşı oleuropein'in koruyucu etkisi

Kanser; belli bir doku veya organdaki hücrelerin kontrolsüz biçimde bölünerek bir kitle veya tümör oluşturması, tümörden ayrılan kanserli hücrelerin kan veya lenf dolaşımı aracılığı ile vücudun diğer bölgelerine ulaşıp yeni tümör kolonileri meydana getirmesi ve tedavi edilmez ise ölümle sonuçlanan ciddi bir hastalıktır. Kansere genetik hassasiyetin yanında beslenmenin de etkisi büyüktür. Hava, su, toprak kirliliği ve bu şartlarda yetişen, işlem gören, depolanan ve tüketime sokulan bitkisel ve hayvansal gıdaların tüketilmesi de kansere neden olan çevresel etkenlerin başında sayılabilir. Oldukça tanınmış karsinojenik bileşikler nitrozaminlerdir. Dietilnitrozamin (DEN) de hepatikkarsinomaya sebep olan bir nitrozamin bileşiğidir. DEN' in metabolitleri, DNA'ya bir ve ya iki oksidasyon sağlayan elektron ile kovalent bağlanarak tümör geliştiricilerinin bağlanmasına aracılık etmektedir. Fenobarbital, generalize ve parsiyel epilepsilerin kontrolünde kullanılan genel merkezi sinir sistemi baskılayıcısı olarak bilinmektedir. Kanda yaklaşık %50 oranında proteinlere bağlı olarak dolaşır. Fenobarbital'in farmakokinetiğini belirgin şekilde etkileyen ilaç etkileşimleri daha az olduğu halde fenobarbital hepatik sitokromP450 enzim sistemini indükleyerek pek çok ilacın farmakokinetiği üzerine metabolizmalarını hızlandırıcı yönde etki yapmaktadır. Oleuropein, zeytin meyvesi ve zeytin yaprağında önemli biyolojik özelliklere sahip fenolik maddelerce zengin bir bileşiktir. Besinlerde yer alan ve sağlımız için olumlu etkileri bulunan bileşikler, fenolik bileşiklerdir. Oleuropein'in antimikrobiyal, antiviral ve antifungal etkilerinin olduğu, yapılan çalışmalar sonucu görülmüştür. Oleuropein maddesi zeytin ağacı veya yaprağından elde edilen toksik özellikte olmayan, kansere engel olan bir etkiye sahiptir. Oleuropein, kanserli hücrelerin çevresini geri dönüşümsüz olarak sarar. Böylece çoğalmalarını, yayılmalarını ve başka bölgelere sıçramalarını engeller. Belirli bir miktarda ilaç halinde alımıyla da, ileri derecedeki kanserli hücrelerin kas liflerini bölerek çoğalmalarını önlemektedir. Yapılan bu çalışmada, ratlara karsinojenik bir madde olan Dietilnitrozamin (DEN) ve Fenobarbital (FB) verilerek oluşturulacak karaciğer hasarına karşı Oleuropein' in herhangi bir koruyucu etkisinin olup olmayacağının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada, 220±20gr ağırlığında Sprague-Dawley cinsi 50 adet erkek rat denek olarak kullanılmıştır. Denekler; Kontrol Grubu, Dietilnitrozamin (DEN) grubu, Dietilnitrozamin (DEN) ve Fenobarbital (FB) Grubu, DEN+FB+Oleuropein(OLE ) grubu ve Oleuropein(OLE) grubu olmak üzere 5 gruba ayrılmıştır. Deney sonunda tüm gruplardaki ratlara ketamin 75 mg/kg+xylazine 10mg/kg intraperiteneal (ip) uygulanmış ve ratlar dekapite edilmiştir. 8 haftalık deney süresi sonunda dekapite edilen ratların kan ve karaciğer dokuları alınmıştır. Kan ve karaciğer dokularında Malondialdehit (MDA), Katalaz (CAT), Süperoksit dismutaz (SOD), Glutatyon (GSH), protein ve kan dokuda da aynı parametrelerin tayinleri yapılmıştır. İstatistik metodları kullanılarak gruplar arası farklılık olup olmayacağı saptanmıştır. Karaciğer ve kanda ki değişikler histolojik olarak da incelenmiştir. Karaciğer MDA düzeyleri kıyaslandığında, tüm gruplarda kontrol grubuna göre artma olduğu gözlenmiştir. DEN+FB grubuyla kıyaslandığında DEN+FB+OLE grubunda anlamlı azalma saptanmıştır. Karaciğer CAT düzeyleri kıyaslandığında, OLE grubu DEN, DEN+FB ve DEN+FB+OLE gruplarına göre anlamlı azalma göstermiştir. Tüm gruplar arasındaki karaciğer GSH düzeyleri kıyaslandığında, DEN ve DEN+FB gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı bir azalma gözlenirken, OLE ve DEN+FB+OLE grubunun kontrol grubu ile uyumlu olduğu görülmüştür. Karaciğer SOD düzeyleri kıyaslandığında ise gruplar arasında fark tespit edilememiştir. Kan MDA düzeylerine bakıldığında, DEN+FB grubunda kontrol grubuna göre anlamlı bir artma gözlenirken, OLE grubunda anlamlı bir azalma gözlenmiştir. DEN+FB+OLE grubunda ise değerler kontrol değerine yaklaşmış, DEN+FB grubuna kıyasda ise anlamlı bir düşüşe geçmiştir. Kan CAT düzeyleri kıyaslandığında OLE grubunda DEN+FB grubuna göre anlamlı bir artış göstermiştir. DEN+FB+OLE grubunda da DEN+FB grubuna göre yine anlamlı bir artış görülmüştür. Tüm gruplar arasındaki kan GSH düzeyleri kıyaslandığında da OLE grubunda kontrol grubuna göre anlamlı bir artış gözlenirken, DEN ve DEN+FB gruplarında kontrole göre anlamlı bir azalma gözlenmiştir. DEN+FB+OLE grubu ile kontrol gubu arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Kan SOD düzeyleri kıyaslandığında ise DEN+FB grubunda kontrol grubuna göre anlamlı bir azalma olduğu görülmektedir. DEN+FB+OLE ve OLE gruplarında SOD değerlerinin kontrol değerleri arasında bir fark bulunamamıştır. Sonuç olarak karaciğer karsinogenezinde oksitatif stresin önemli bir role sahip olduğunu ve hepatokarsinogenez ile lipid peroksidasyonu arasında ilişki olduğu söylenebilir. CAT, H2O2 'i zararsız yan ürünlere dönüştürdüğü için hücresel hasarın şiddetinde önemli rol oynamaktadır. Karaciğer hasar oluşumu sırasında bu dozlarda ve sürede Oleuropein uygulamasının rat kan ve karaciğer parametre düzeyleri üzerinde oksitatif strese karşı koruyucu etkilerinin olabileceği düşünülebilir. Zeytin tarımı yapılan ülkelerde üretim maliyetleri düşük olan ve oksidatif hasara karşı kullanılan Oleuropein' in tedaviye yönelik kullanımının gerçekleştirilebilmesi için ileri çalışmaların yapılması gerekmektedir.

DietilnitrozaminFenobarbitalHayvan deneyleri+4
Nezihe Nurefşan Özeren
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yetişkinlerde tayin edilen bazı kan parametrelerinin,beslenme alışkanlıkları ve bilgi düzeyleri ile olan ilişkisi

Bireylerin,doğru beslenme alışkanlıkları kazanması, yeterli, dengeli ve sağlıklı beslenmesi toplumda obezite, kalp-damar hastalıkları, diyabet, vb. hastalıkların görülme riskinin azalmasında rol oynayan koruyucu etmenlerden biridir. Hatalı beslenme bilgi ve alışkanlıkları bireyin yaşam kalitesini bozan en önemli nedenlerdendir.Bu çalışmada diyabet, hiperlipidemi veya hipertansiyon tanısı konmuş hastaların rutin biyokimyasal tetkikleri sonuçları ile bu kişilere uygulanan beslenme alışkanlıkları ve beslenme bilgileri konusundaki anketinin verileri değerlendirilerek, kişilerin beslenme bilincinin ve alışkanlıklarının sağlık üzerindeki önemi vurgulandı.Çalışma grubunda 52 erkek, 81 kadın toplam 133 kişi yer almıştır Ankete katılanların lise ve yüksek okul mezun ağırlıklı olması nedeniyle genel olarak bilgi düzeylerinin yeterli olduğu düşünüldü. Ancak temel beslenme öğeleri konusunda noksanlıkların olduğu da belirlendi.Bulgularımıza göre kişilerin kötü veya hatalı beslenme alışkanlıkları kan lipit değerlerini etkilemiş normal değerlerin üzerine çıkarmıştır. Vücut kitle indeksleri hesap edilerek yaş gruplarına ve hastalık durumlarına göre değerlendirildi. Kırk yaşın üzerindeki kişilerde vücut kitle indeksi normalin üst sınırını geçtiği için bu durum şişmanlık olarak değerlendirildi.Metabolik sendromlu olarak belirlenen kişilerin bel çevresi, büyük ve küçük tansiyon, açlık kan şekeri değeri, trigliserit değeri, kontrol grubu değerlerinden anlamlı derecede yüksek HDL-kolesterol değeri de düşük bulundu. Sadece şeker hastası olan grubun açlık kan şekeri değeri (143 mg/dL) kontrole göre anlamlı derecede yüksektir. Keza şeker hastası ve hiperlipidemisi olan grubun da açlık kan şekeri değeri (182 mg/dL) kontrole göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Sadece hiperlipidemi grubunda trigliserit düzeyi (268 mg/dL) ve kolesterol değeri (247 mg/dL) kontrole göre anlamlı derecede yüksek bulundu.

BeslenmeBeslenme alışkanlıklarıDiabetes mellitus-deneysel+4
Sinem Güldal
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
DoktoraAçık ErişimTR

Koroner arter hastalarında asimetrik dimetilarjinin ve oksidatif stresin incelenmesi

ÖZETAterosklerotik koroner arter hastalığı, dünya çapında önemli bir sağlık sorunudur. Aterosklerozda endotelyal disfonksiyon aterosklerozun habercisi bir fenomen olarak kabul edilir ve bu inflamatuar süreçte birçok mediyatör birbirleri ile etkileşirlerek vasküler yatakta gelişen aterosklerozun oluşumunda etkilerde bulunmaktadır.ADMA vasküler hasara NO miktarlarını azaltarak neden oluyor gibi görünmektedir. Okside-LDL, hem ADMA sentezini sağlayan PMRT enzimini indüklemekte hemde ADMA yıkımını gerçekleştiren DDAH enzimini inhibe ederek ADMA düzeylerini artırmakta böylelikle indirekt yoldan NO sentezini azaltmaktadır. Ox-LDL lipid peroksidasyonu süreci ile birlikte oluşmakta olup biyolojik materyalde MDA ölçülmesi lipid peroksit seviyelerinin belirteci olarak kullanılmaktadır.Çalışmamızda ateroskleroz zemininde oluşan koroner arter hastalarında, minimal KAH ve NKA saptanan kişilerde ADMA ve SDMA HPLC yöntemi (Eureka Kit), Ox-LDL Elisa Yöntemi (İmmundiagnostik Kit) ile MDA düzeyleri ise HPLC (İmmuchrom Kit) ve Spektrofotometrik yöntemler ile ölçülerek bu parametrelerin hem gruplar arası hemde birbirleri ile ilişkisi değerlendirilmiştir.Sonuçlarımıza göre ADMA, SDMA, Ox-LDL ve MDA düzeyleri normal koroner arter saptanan kontrol grubu ile minimal ve ciddi koroner arter hastalığı saptanan gruplara göre değerlendirildiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede bir farklılık görülmedi (p>0,05). TK ve LDL değerlerinin ciddi KAH grubunda düşük saptanması statin kullanımının etkisine bağlanmıştır.Ciddi koroner arter hastalığı grubunda kullanılan statin grubu ilaçların lipid düzeylerini düşürdükleri gibi, ADMA düzeylerini de düşürmeleri olasıdır. Düşük ADMA düzeylerinin ADMA'nın vasküler yatağa yapacağı olumsuz etkilerin azalmasında etkili olacağını düşünmekteyiz. Bu hipotezin daha büyük ölçekli çalışmalarla da desteklenmesi gerekmektedir.

ADMAKolesterol-LDLKoroner hastalık+2
Kamil Tuzgöl
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Testis iskemi reperfüzyon modelinde biyokimyasal parametrelerin değerlendirilmesi

TESTİS İSKEMİ REPERFÜZYON MODELİNDE BİYOKİMYASAL PARAMETRELERİN DEĞERLENDİRİLMESİKlinik ve deneysel çalışmalar göstermiştir ki testis torsiyonu, testiste dolaşım bozukluğuna neden olan, müdahalesinin geç yapılması veya yapılmaması halinde organın kaybına yol açabilen bir klinik tablodur. Genellikle cerrahi müdahalenin torsiyon meydana geldikten 6- 10 saat sonrasında yapılması geri dönüşümsüz hasara yol açtığı kabul edilir. Bu çalışmanın amacı cerrahi müdahalesi yapılmamış testis torsiyonunun farklı sürelerinde serum testiküler hormon düzeylerini tespit etmektir. Testiküler hormon düzeyleri ile senkronize testis hasarının arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi sonrası tespit edilebilecek herhangi bir korelasyonun klinisyene cerrahi müdahale öncesi testisin canlılığını öngörmek ve uygulanacak cerrahi prosedürü seçmek konusunda yardımcı olabileceği düşünülmüştür.Bu çalışmada 36 adet prepubertal Wistar- Albino erkek rat kullanılmış ve ilk 6 rat kontrol grubu ( 1. Grup ) olarak kullanılmıştır. Diğer ratlar 6 şar lı 5 gruba ayrılarak ratlarda skrotal kesiyi takiben sol testiste 720 derecelik saat yönünde torsiyon uygulanmış, takiben testis skrotuma fikse edilerek her gruptaki ratlar farklı sürelerde beklenmiş ve sırasıyla 2- 4- 6- 8- 24 saatlik torsiyonlar (sırasıyla 2. 3. 4. 5. ve 6. gruplar) uygulanmıştır. Tüm ratlardan intrakardiak kan aspirasyonu yapılmış, kanların serumları ayrılarak bu serumlarda, seks hormonu bağlayıcı globulin, transferrin ve testosteron düzeyleri çalışılmıştır.Deney sonunda Transferrin düzeylerinde gruplar arasında istatistiksel bir fark bulunmazken, torsiyondan sonraki 4. ve 24.saatteki SHBG düzeylerinde anlamlı bir fark olduğu ve SHBG düzeylerinin düştüğü izlenmiştir. ( p<0.05 ) Testosteron düzeyleri ise 2, 3, 4 ve 5. gruplarda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı bir hormonal düşüş mevcuttur. 6. Grupta ise testosteron düzeylerinin tekrar yükseldiği saptanmıştır.Bu bulgular ışığında, spermatogenezin devamlılığı için şart olan Sertoli hücre bütünlüğünün erken evre testis torsiyonunda bozulmadığı ve spermatogenezin torsiyona rağmen devam etme potansiyeline sahip olabildiği söylenebilir. Ancak spermatogenez için olmazsa olmaz bir hormon olan testosteron eksikliği çevresel şartlar uygun olsa da spermatogenezi sekteye uğratmakta ve hasarlanma torsiyon süresinin uzaması ile kalıcı hale gelmektedir.

Biyokimyasal özelliklerCinsiyet hormonu bağlayıcı globülinGlobülinler+7
Gökçen Kolsal
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Radyasyon uygulanan ratlarda asimetrik dimetil arjinin, homosistein ve d vitamini düzeylerinin incelenmesi

Günümüzde radyasyon gerek tanı gerekse tedavide kullanılmaktadır. Bununla birlikte radyasyon biyolojik sistemlerde yer alan biyomoleküller ile etkileşerek moleküllerin elektron almasına veya elektron kaybetmesine neden olmaktadır. Serbest radikaller başta lipidler olmak üzere protein veya enzim inaktivasyonu ve DNA kırık lezyonları gibi oksidatif hasarı tetiklemektedir. Radyasyon tedavisi tümör kitlesinde gerilemeye neden olurken aynı zamanda sağlıklı dokularda da oksidan hasarın oluşumuna neden olmaktadır.Radyasyon uygulaması vücutta endotel yapıyı da olumsuz etkilemektedir. Endotel fonksiyon bozukluğunun patofizyolojisinde etkenlerden birisi ise artmış serum ADMA ve Hcy düzeyleridir. Özellikle D vitamini uygulamaların endotelyal fonksiyon bozukluğunda bu parametrelerin artışını engellediğine dair çalışmalar mevcuttur.Radyasyonun Asimetrik Dimetil Arjinin (ADMA), D vitamini ve Homosistein (Hcy) düzeyleri üzerindeki etkisini HPLC yöntemini ile gözlemledik. Deney için 24 adet rat kullanıldı ve bunları dört gruba ayırdık (n=6 kontrol grubu, n=6 radyasyon grubu, n=6 radyasyon+vitamin d grubu, n=6 vitamin d grubu ).Radyasyon grubunun (grup 2) SDMA düzeyi kontrol grubuna (grup 1) göre yüksek bulundu. İstatistiksel olarak anlamlı olduğunu gözlemledik (p=0,006).Grup 2 ile Grup 1'in vitamin D düzeyleri karşılaştırıldığında grup 2 vitamin D düzeyi grup 1'e göre düşük bulundu. İstatistiksel olarak anlamlılık tespit edildi (p=0,01).Radyasyon+vitamin D grubu (grup 3) vitamin D düzeyleri grup 2 ye göre yüksek bulundu. Bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,004).Grup 4 vitamin D düzeyleri kontrol grubuna göre yüksek bulundu. Bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,004).Vitamin D grubu (grup 4) ADMA düzeyi grup 3'e göre düşük tespit edildi. Bu azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,213).Radyasyona maruz kalan hücre veya dokularda oluşabilecek hasara karşı D vitamini uygulamasının ADMA ve homosisteinin tetiklediği endotel fonksiyon bozukluğunun önlenmesinde etkili olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: ADMA, SDMA, Hcy, D vitamini, endotel hasar, radyasyon.

ADMAEndotelyumHomosistein+4
Erdem Kahraman
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ülseratif kolit hayvan modelinde indolamin 2,3-dioksijenaz enzim aktivitesinin incelenmesi

Ülseratif kolit ve Crohn hastalığını kapsayan inflamatuvar bağırsak hastalığı, gastrointestinal sistemin kompleks, kronik, immün aracılı inflamatuvar bozukluğudur. Etiyolojisi tam olarak anlaşılamamakla birlikte çevresel faktörler, genetik yatkınlık ve immünolojik faktörlerin önemli rolü olduğu düşünülmektedir. İndolamin 2,3-dioksijanaz kinürenin yolağının immünoinflamatuvar etkileri olan hız sınırlayıcı enzimidir.Bu çalışmada trinitrobenzen sülfonik asitle indüklenmiş rat kolit modelindeki, TNF-inhibitörü infliximab ve poli(ADP-riboz) polimeraz inhibitörü olan 3-aminobenzamidin IDO enzim aktivitesine ve kolon dokusundaki enzimin protein düzeyine olan etkileri incelendi. Serum IDO aktivitesi olarak değerlendirilen kinürenin/triptofan oranı ve doku IDO protein düzeyleri bakımından tedavi grupları, tedavi uygulanmamış kolit grubu ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi. TNF- düzeyleri, kolit grubunda, 3-aminobenzamid grubunda ve 3-aminobenzamid ile infliximabın birlikte uygulandığı grupta anlamlı derecede yüksek bulundu. Sadece infliximab uygulanan grupta kontrol grubuna kıyasla düşük TNF- düzeyleri gözlendi. Sonuçlar infliximab ve 3-aminobenzamid uygulamasının ratlarda TNBS ile oluşturulan kolit modelinde IDO aktivitesini ve protein düzeyini etkilemediğini göstermiştir.

KolitKolit-ülseratifTriptofan+1
Neslihan Bostancı Eker
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sağlıklı gönüllü vericilerde G-CSF ile mobilizasyon ve aferez işleminin inflamatuar belirteçler, oksidatif stres ve antioksidan kapasite üzerine etkisi

Allojenik hematopoetik kök hücre nakli; malign veya malign olmayan hastalığa sahip kişilere yapılır. Bunun için sağlıklı donörden elde edilen kemik iliği, kordon kanı veya granülosit koloni uyarıcı faktör (G-CSF) ile mobilize (kemik iliğinden ayrılıp dolaşıma girmeleri) olan periferik kan hematopoetik kök hücreleri kullanılmaktadır.Çalışmamızda G-CSF ile mobilizasyon ve aferez işleminin, sağlıklı gönüllü donörlerdeki inflamatuar belirteçler, oksidatif stres ve antioksidan kapasite üzerine etkilerini inceledik.Bu çalışmada; serum IL-6 düzeyleri G-CSF ile mobilizasyonun 4. gününde, aferez işleminden hemen sonra ve aferez işleminden 24 saat sonra bazal duruma göre (G-CSF öncesi) istatistiksel olarak önemsiz bir artış göstermiştir. Aferezden 1 hafta sonra ise IL-6 düzeyleri bazal değerlere göre anlamlı bir düşüş göstermiştir. Serum hs-CRP düzeyleri; G-CSF ile mobilizasyonun 4. gününde, aferez işleminden hemen sonra ve aferez işleminden 24 saat sonra bazal değerlere göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Aferezden 1 hafta sonra düşüş göstererek bazal duruma yakın bir değer almıştır.Sağlıklı donörlerde serum ferritin düzeyleri, G-CSF ile mobilizasyonun 4. gününde, aferez işleminden hemen sonra, aferez işleminden 24 saat sonra ve aferez işleminden 1 hafta sonra anlamlı olarak yüksek bulunmuştur.Çalışmamızda serum ileri oksidasyon protein ürünleri (AOPP) düzeylerini G-CSF ile mobilizasyonun 4. gününde (aferez işlemi öncesi) bazal değerlere göre anlamlı olarak düşük bulduk. Aferez sonu yükselmeye başlayan AOPP düzeylerini aferezden 24 saat sonra ve aferezin 1. haftasında anlamlı olarak yüksek kalmaya devam ettiğini tespit ettik. Serum albümin düzeylerini G-CSF ile mobilizasyonun 4. Günü, aferez sonu ve aferezden 24 saat sonra bazal değerlere göre anlamlı olarak düşük bulduk. Aferezden 1 hafta sonra ise yükselerek bazal duruma yakın bir değer aldığını gördük.Serum malondialdehit (MDA) düzeyleri, G-CSF ile mobilizasyonun 4. Gününde bazal değerlere göre düşük bulunmakla birlikte bu düşüş anlamlı bulunmamıştır. Aferez sonu, aferezden 24 saat sonra ve aferezden 1 hafta sonra ise serum MDA düzeyleri anlamlı bir şekilde düşmeye devam etmiştir.Serum total antioksidan kapasite (TAK) düzeyleri G-CSF ile mobilizasyonun 4. Gününde, aferez işleminden hemen sonra, aferez işleminden 24 saat sonra ve aferez işleminden 1 hafta sonra bazale göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur.Bu çalışma G-CSF ile mobilizasyon ve aferez işleminin sağlıklı periferik kök hücre donörlerinde oksidatif stres ve inflamasyona sebep olmakla birlikte doku yıkımına neden olmadığını göstermektedir. Ayrıca bu işlem demir metabolizmasını etkilemektedir. Bu konuda çalışmaların devam etmesinin, G-CSF ile mobilizasyon ve aferez işleminin sağlıklı donörlerdeki potansiyel zararlarının 6 ay ve 1 yıllık dönemlerde de araştırılması ile daha da güvenilir sonuçlara ulaşılabileceğini düşünmekteyiz.

AntioksidanlarDoku donörleriGranülosit koloni stimülan faktör+5
Çiğdem İlhan
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kök hücre transplantasyonu hastalarında serum demir parametreleri ile paraoksonaz, arilesteraz ve oksidatif stres belirteçlerinin iliskisinin incelenmesi

ÖzetKök hücre transplantasyonu hastalarında serum demir parametreleri ile paraoksonaz, arilesteraz ve oksidatif stres belirteçlerinin iliskisinin incelenmesiHematopoietik kök hücre nakli (HKHN) çeşitli malign ve malign olmayan hastalıkların tedavisinde artarak kullanılmaktadır. HKHN aynı zamanda morbidite ve mortalite ile artmış demir düzeyi üzerinden ilişkilendirilmektedir. Dokularda ve sistemik dolaşımda demir artışının önemli derecede oksidatif stresi arttırdığı düşünülmektedir.Oksidatif stresin kanser dahil pek çok hastalığa neden olduğu bildirilmiştir. Hasta ve kontrol bireylerin serum demir, serum demir bağlama kapasitesi ve serum ferritin düzeyleri ölçüldü. Antioksidan enzimler; katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPx), paraoksonaz (PON), arilesteraz (ARE) ve glutatyon s transferaz (GST) serum aktiviteleri ölçüldü. Bu parametrelerin ve enzimlerin MDA ile ilişkisi değerlendirildi. Bu çalışma allojenik veya otolog transplantasyon tedavisi alacak farklı hastalıklardan hastaların serumları alınarak yapıldı. Bu çalışmada, 61 hasta ve 36 kontrol serumu çalışıldı.Serum ferritin ve MDA düzeyleri hasta grubunda önemli oranda artmıştır. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0.05).Serum glutatyon peroksidaz ve katalaz aktivite düzeyleri hasta grubunda düşük tespit edilmiş, ancak kontrol grubu ile hasta grubu arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Serum GST aktivite seviyesi ve serum arilesteraz aktivite seviyesi değerlendirildiğinde, gruplar arasında fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05 ). Serum paraoksonaz aktivite seviyesi hasta grupta kontrol gruba göre düşük bulunmuştur. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0.05).Spearman korelasyon analizi sonuçlarına göre, serum MDA düzeyi azalırken, serum GPx aktivitesi artmış ve aralarında negatif korelasyon bulunmuştur. Serum MDA ile serum GST arasında, serum paraoksonaz ile serum arilesteraz aktivitesi arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Hematolojik hastalıkların tedavisinde, serum ve dokularda demirin artışı engellenmelidir. Buna ek olarak, antioksidan enzim seviyelerini korumak için antioksidan özelliklere sahip doğal gıdalar yemek gerekir.Anahtar Kelimeler : Kök hücre nakli, demir, oksidatif stres, paraoksonaz, arilesteraz, malondialdehid.

Anemi-demir eksikliğiArilesterazHücre nakli+4
Hasan Karageçili
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
DoktoraAçık ErişimTR

Nnitrozodietilamin'in rat kalp dokularında aedozin deaminaz,ksantin oksidaz,nitrik oksit metabolizması ve oksidan,antioksidan sistemde görev alan enzim aktiviteleri üzerine etkisinin araştırılması,ellajik asitin etkisi

N-nitrozodietilamin (NDEA) insan sağlığına da zararlı olduğubilinen toksik bir maddedir. Nitrozaminler özellikle N-nitrozodietilaminler(N-NDEA) çevresel ortamlarda yaygın olarak bulunabilmekte ve güneşışığında kolayca yıkılmaktadırlar. Çevre ortamındaki N-nitrozo bileşikleri ilenitrat ve nitrit gibi bunların ön maddeleri vücuda alındıktan sonra kanseroluşumuna sebep olan nitrozaminler gibi toksik ürünler oluşturmaktadırlar.Ellajik asit, antioksidan, antiproliferatif ve antiaterojeniketkilere sahip bir polifenoldür. Ayrıca, EA nitrözaminler, azoksimetanlar,mikotoksinler ve polisiklik aromatik hidrokarbonları içeren çeşitlikarsinojenlere karşı kemoprotektif özelliklere sahiptir. EA'in meme kanserhücrelerinde apoptozis'i indükleyerek ve anjiogenezi düzenleyerek kanserhücre büyümesini inhibe etmektedir. Buna ilave olarak, ellagic asitin DNAhasarını önleyici ve tamir edici etkisine dair çalışmalar da vardır.Tez çalışmamızda serbest radikal aracılıklı DNA hasarınayol açarak, çeşitli organ ve dokularda karsinogeneze sebep olduğu bilinenN-nitrozodietilamin'in rat kalp dokularında ADA ve XO gibi enzimaktiviteleri ile antioksidan enzimlerden SOD, CAT ve GSH-Px aktiviteleriile lipid peroksidasyonu göstergesi olarak bilinen MDA seviyeleriaraştırılmıştır. Ayrıca fitokimyasal bir madde olan Ellajik Asidin (EA)proflaktik ve tedavi edici etkileri'nin olup olmadığı incelenmiştir.Araştırmada rastgele ve her grupta 6 adet rat olmaküzere; Kontrol, N-nitrozodietilamin (NDEA), Ellajik asit, N-nitrozodietilamin(NDEA) + Ellajik asit (Eşzamanlı) ve N-nitrozodietilamin (NDEA) + Ellajikasit (Pre) olmak üzere 5 çalışma grubu oluşturulmuştur. Deney sonundahayvanlar anestezi altında sakrifiye edilerek, her bir gruptaki rat kalpdokularına ait süpernatantlarda Adenozindeaminaz (ADA), Ksantinoksidaz (XO), Glutatyon Peroksidaz (GSH-Px), Superoksit dismutaz(SOD), Katalaz (CAT) ve nitrik oksit sentaz (NOS) enzim aktiviteleri ileMDA ve NO seviye analizleri yapılmıştır.N-nitrozodietilamin'in kalp dokusundalipid peroksidasyonunasebep olarak MDA seviyelerinde kısmı artışlar yaptığı, ADA enzimaktivitesinde anlamlı bir değişikliğe sebep olmadığı, ancak XO enzimaktivitesinde kontrole göre yükselmelere sebep olduğu görülmüştür. Ellajikasit ise kalp dokusunda kısmi bir antioksidan etki göstermektedir. Bunakarşılık NDEA ve EA birlikte verildiğinde bilhassa katalaz (CAT)aktivitesindeki düşmeye bağlı olarak oksidan stres gelişmekte veoksidasyon reaksiyonlarını artırmaktadır. NDEA verilmesi ile veya EA nıntek başına veya NDEA ile birlikte verilmesi ile nitrik oksitmetabolizmasında anlamlı değişimler meydana gelmemiştir. Bu bakımdanNDEA nın yıkıcı etkileri NO metabolizmasından bağımsız olarak meydanagelmektedir.Bu sebeple, tek başlarına antioksidan özelliği olan bazımaddeler, başka kimyasal yapılar ile birlikte verildiğinde oksidan etkigösterebilir. Bu bakımdan, antioksidanların rastgele kullanılmaması veverilen diğer kimyasallar (ilaç dahil) ile her hangi olumsuz etkilerinin olupolmadığının mutlaka önceden araştırılmış olması gereklidir.Anahtar Kelimeler: N-nitrozodietilamin, ellajik asit, kalp, oksidan/antioksidan sistem, adenozin deaminaz, ksantin oksidaz, nitrik oksit, nitrikoksit sentaz.

Adenozin deaminazAntioksidanlarEllajik asit+7
Zahide Esra Durak
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tip I diyabetli çocukların periodontal ve dental hastalıklarının biyokimyasal parametreler açısından değerlendirilmesi

Tip 1 diabetes mellitus (T1DM), çocuklarda pankreas organında bulunan beta hücrelerinin otoimmün ya da başka nedenlerle yıkılması sonucu gelişen insülin yetersizliği ile ifade edilen kronik bir metabolik hastalıktır. Diabetes mellitus (DM), makrovasküler hastalıklar, retinopati, nöropati, nefropati, yaralarda geç iyileşme gibi sorunların ardından periodontal hastalılar da diyabetin bir komplikasyonu olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmada, 6-15 yaş arası T1DM olan hasta çocuklarda, serum, tükürük salgısı ve dişeti oluğu sıvısında; neopterin, prokalsitonin düzeyleri ve glutatyon peroksidaz aktivitelerinin aynı yaş grubu sistemik sağlıklı çocuklarla karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışma sonucunda bakteriyel enfeksiyonlarda rol üstlenen neopterin, prokalsitonin düzeyleri ve glutatyon peroksidaz aktivitesi incelendi. Serum ve tükürük salgısında diyabet ile kontrol gurubu arasındaki korelasyonlar anlamlı iken (p≤0,05), dişeti oluğu sıvısında anlamlı fark saptanamadı (p≥0,05). Bakteriyel enfeksiyon varlığını karakterize ederek neopterin ve prokalsitonin seviyelerinde diyabetli hasta çocuklarda sistemik sağlıklı çocuklara göre artış olduğu görüldü. Bakteriyel enfeksiyonda serbest radikallerdeki artış, glutatyon peroksidaz aktivitesini düşürerek diyabetli çocuklarda sistemik sağlıklı çocuklara göre glutatyon peroksidaz aktivitesinin düşük olduğu belirlendi.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1Glütatyon peroksidaz+4
Özgenur Karadağ
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kanserde HINT1 gen ekspresyon analizi

Evrimsel açıdan yüksek oranda korunmuş olan HIT protein süper ailesinin üyesi Histidin Triad Nükleotid bağlayıcı protein1 (HINT1), memeli dokuları dahil çeşitli türlerde yaygın olarak eksprese edilen bir gendir. HINT1'in önemli bir tümör supresör gen olduğuyla ilgili giderek artan sayıda çalışma olmasına rağmen, onun tümör baskılama konusundaki etkinliği ve mekanizması halen tam olarak bilinmemektedir. Çalışmamızın başlıca amacı HINT1'in değişik kanserlerdeki gen ekspresyon oranlarındaki değişiklikleri incelemekti. Biz ayrıca onun antioksidan özelliği olup olmadığını da incelemeyi amaçladık. Çalışmamızda, RT-PCR yöntemiyle kolorektal, mide ve meme kanserlerinde HINT1'in ve SOD1' in normal ve tümör dokularında gen ekspresyon düzeyleri ölçülmüştür. HINT1'in ekspresyon değerleri, toplam 26 hastanın 14'ünde (%53.85), kolorektal kanseri olan 13 hastanın 8'inde (%61.54), meme kanseri olan 7 hastanın 3'ünde (%42.86) ve mide kanseri olan 6 hastanın 3'ünde (%50) tümör dokusunda normal dokuya oranla daha düşük olduğu gözlenmiştir. Bununla birlikte, HINT1'in tümörlü doku ortalama ekspresyon düzeyleri normal dokulardakinden istatistiksel olarak anlamlı olmasa da yüksek bulunmuştur (p>0.05). Tümör dokularındaki SOD1 ekspresyon değerlerinin, ilginç olarak, toplam 26 hastanın 10'unda (10/26, %38.46), kolorektal kanseri olan 13 hastanın 6'sında (%46.15), meme kanseri olan 7 hastanın 2'sinde (%28.57) ve mide kanseri olan 6 hastanın 2'sinde (%33.33) normal dokuya göre daha az olduğu tespit edilmiştir. Total kanser hastalarının normal dokularında (R=0.768, p<0.0001), kolorektal kanser hastalarının hem normal (R=0.753, p< 0.005) hem de tümör dokularında (R=0.768, p<0.0001), ve mide kanseri hastalarının normal dokularında (R=0.945, p<0.0001) HINT1 ve SOD1 gen ekspresyonları arasında yüksek korelasyon olduğunu gözledik. Meme kanserli hastaların, sadece tümör dokusunda (R=0.758, p<0.05) HINT1 ve SOD1 gen ekspresyonları arasında zayıf pozitif bir korelasyon vardı.Çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre, diğer kanserlerde olmasa da, kolorektal kanserli hastaların çoğunda tümör dokusunda azalan HINT1 gen ekspresyonları, bu kanser türünde HINT1'in tümör supressör özelliğini destekler niteliktedir. Ayrıca iyi bilinen bir antioksidan olan SOD1 ile HINT1 arasındaki yüksek korelasyon, HINT1'in bir tümör supressör gen olmasının yanı sıra, p53 gibi bir antioksidan olarak değerlendirilebileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: HINT1, SOD1, kanser, gen ekspresyonu

Çağla Gürsoy
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
DoktoraAçık ErişimTR

Ratlarda kalp üzerine kafeinin antioksidan etkilerinin incelenmesi

Metilksantin (1,3,7 trimetilksantin) olarak bilinen, insanlar tarafından geniş çapta çeşitli yiyecek ve içeceklerin (kahve, çay, çikolata gibi) bileşiminde tüketilen kafeinin, lokomotor aktiviteyi ve kalp hızını artırıcı (pozitif inotropik) etkisi ve hafif diüretik etkisi en önde gelen özellikleridir. Bu gibi etkilerinden dolayı günümüzde medikal tedavilerde ilaç olarak yerini almıştır. Oral yolla alınımından sonra kafein, hızla ve hemen hemen tamamen (%99) gastrointestinal sistem tarafından emilir ve kafeinin hidrofobik özelliği, onun bütün biyolojik zarlardan hücrelere geçmesine imkan verir.Biz çalışmamızın temel hedefi olarak, kısa süreli oral kafein alımının rat kalbinde olası antioksidan etkilerini iki farklı dozda araştırmaya çalıştık. Kafein verilen ratların kalp dokularında lipit peroksidasyon ürünü olan malondialdehit (MDA) düzeylerini ölçtük. Bunun yanında kafeinin antioksidan özelliğini incelemek için, enzimatik ve non enzimatik antioksidan sistem üzerinde araştırmalar yaptık. Kalp dokularında süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GPx), glutatyon S transferaz (GST), katalaz aktivitelerini ve glutatyon (GSH) düzeylerini ölçtük.Çalışmamızda 30 adet (ortalama 250 gr ağırlığında) Wistar cinsi dişi rat kullanıldı. Ratlar üç eşit gruba ayrıldı. GrupI: Kontrol grubuydu. GrupII `ye 30mg/kg, grupIII 'e 100mg/kg (nontoksik yüksek doz) kafein 14 gün boyunca (kısa süreli) oral yolla verildi. Çalışmamızın sonuçları, 14 gün düşük doz (30mg/kg) ve toksik olmayan yüksek doz (100mg/kg) kafein uygulamasının, kalpta lipid peroksidasyonununu azalttığını göstermektedir. Kafein alımıyla rat kalp dokusunda katalaz ve GPx gibi antioksidan enzim aktivitelerinde ise istatistiksel olarak anlamlı artış saptanmıştır. Kalp dokusu GST aktivitesi karşılaştırıldığında kontrol grubuna göre ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Kalp dokusu glutatyon düzeylerinde hafif düşüş, SOD aktivitesi ise hafif artış tespit edilmiş, ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır.Sonuç olarak çalışmamızda Spearman korelasyon analizi sonuçlarına göre doku MDA düzeyi azalırken, GPx, katalaz aktivitesi artmış ve güçlü negatif korelasyon görülmüştür. Doku GPx aktivitesi ile doku katalaz aktivitesi arasında güçlü pozitif korelasyon bulunmuştur. Ayrıca doku GST aktivitesi ile doku katalaz arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Kafeinin bu dozlarda; lipid peroksidasyonunu azaltması, antioksidan enzim aktivitelerini artırması ile oksidatif stresi iyileştirmesi, yapılan araştırmalarında ışığında antioksidan olabileceği görüşünü desteklemektedir. Kafeinin antioksidan olarak uygun dozunun belirlenmesinde, etki mekanizmalarının açığa kavuşturulmasında ileri hayvan ve insan çalışmalarının gerekli olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Kafein, MDA, antioksidan

AntioksidanlarKafeinKalp+3
Ahmed A. Husseın
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Diyabet oluşturulan ratlarda serum apelin ve chemerin düzeyleri

Diyabet, insülin hormon sekresyonunun ve/veya insülin etkisinin mutlak veya göreceli azlığı sonucu karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasında bozukluklara yol açan, oluşturduğu komplikasyonlar nedeniyle organ ve işlev kayıplarına sebep olup yaşam süresi ve kalitesini etkileyen kronik hiperglisemik bir grup metabolizma hastalığıdır. Bu çalışmada Streptozotosin ile diyabet oluşturulan ratlarda glukoz metabolizması ile ilişkisi olduğu düşünülen Apelin ve Chemerin düzeyleri tespit edilerek bunların diyabet ile ilişkisini saptamak amacıyla adipokinlerin insülin direnci ve beta-hücre fonksiyonları arasında her hangi bir ilginin olup olmadığı araştırıldı. Bu çalışmada 5 haftalık 250±20 gr ağırlığında Sprague Dawley cinsi 37 erkek ratlar kullanıldı. Kontrol (n=7) grubu olan ratlara standart beslenme uygulandı, Diyabet grubuna (n=30) 65mg/kg intraperitoneal tek doz Streptozotosin uygulanması takiben 3'üncü gün sonra kuyruk veninden alınan kan glukoz düzeylerininin 200 mg/dl olmasının tespiti ile ratlar diyabetik kabul edildikten sonra 1. grup 7.gün, 2. grup 14. gün ve 3. grup 21. gün sonu anestezi altında dekapitasyon gerçekleştirilerek serum örnekleri ve aort dokusu alınarak, örnekler çalışmamız için gerekli işlemlerden sonra incelendi. Kontrol grubuna göre diyabet oluşturan gruplarda serum Apelin, Chemerin, İnsülin, C-peptid, HbA1-C, LDL ve Ürik Asit parametrelerinde anlamlı olmayan değişiklikler saptandı. Kontrol grubu ile diyabet ve diyabet gruplarının da kendi aralarında anlamlı (p>0.05) bir fark bulunmamasına rağmen diyabet oluşturulan gruplar arasında rakamsal olarak serum Apelin, Chemerin, İnsülin, C-peptid, HbA1-C, LDL ve Ürik Asit düzeylerinin günlere bağlı olarak artığı tespit edilmiş. Elde edilen diğer verilere bakıldığında ise serum Glukoz, Glukoz1, HDL, Trigliserit, Kolesterol, HbA1C düzeylerinde ise anlamlı (p<0.05) bir fark olduğu görülmüştür. Sonuç olarak diyabetle apelin ve chemerin düzeylerinin rakamsal olarak arttığını ancak istatistiksel olarakda arttığını da söylemek için konu ile ilgili daha fazla çalışmalar yapılmasının uygun olacağını söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: Diyabet, Apelin, Chemerin, Rat

ApelinDiabetes mellitusGlükoz tolerans testi+3
Hakkan Ufat
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Migrenli hastalarda akupunktur tedavisinin Nitrik Oksit'e etkisi

Bu çalışmanın amacı migren patofizyolojisinin anlaşılmasına yönelik çalışmalara katkıda bulunabilmek ve buna bağlı olarak da migren proflaksisi ve atak tedavisi için alternatif bakış açısı oluşturmaktır.Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi akupunktur polikliniğine 02.01.2010 - 27.07.2010 tarihlerinde başvuran 22 gönüllü migren hastasına akupunktur uygulanmıştır. Akupunktur tedavisi haftada iki defa olmak üzere 5 seans uygulanmıştır. Çalışma grubundan tedavi öncesi, 1.seanstan sonra, 5.seanstan sonra 3 kere kan alınmıştır. Kontrol grubundan ise 1 kere kan alınmıştır.Migrenli grubun serum NO düzeyleri kontrol gurubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0,05). Akupunktur tedavisinin 1.seansı sonunda NO düzeyi migrenli gruba göre düşük olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Akupunkturun 5. seansından sonraki NO düzeyleri migrenli grupta istatistiksel olarak düşük bulunmuştur( p<0,05).Bu çalışmada akupunkturun migreni tedavi ederken kan NO seviyesini düşürerek etkili olduğu görülmektedir. Daha önce migrende NO' in etkisini gösteren çalışmalar olmasına rağmen migrenli hastalara akupunkturun uygulamasının nitrik oksite etkisini gösteren çalışmamız bu alandaki ilk çalışma olmuştur.Akupunkturun migrenli hastalarda nitrik oksit üzerine olan etki mekanizmalarının açığa kavuşturulmasında ileri hayvan ve insan çalışmalarının gerekli olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Migren, Akupunktur, Nitrik OksitMİGRENLİ HASTALARDA AKUPUNKTUR TEDAVİSİNİN NİTRİK OKSİT'E ETKİSİBu çalışmanın amacı migren patofizyolojisinin anlaşılmasına yönelik çalışmalara katkıda bulunabilmek ve buna bağlı olarak da migren proflaksisi ve atak tedavisi için alternatif bakış açısı oluşturmaktır.Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi akupunktur polikliniğine 02.01.2010 - 27.07.2010 tarihlerinde başvuran 22 gönüllü migren hastasına akupunktur uygulanmıştır. Akupunktur tedavisi haftada iki defa olmak üzere 5 seans uygulanmıştır. Çalışma grubundan tedavi öncesi, 1.seanstan sonra, 5.seanstan sonra 3 kere kan alınmıştır. Kontrol grubundan ise 1 kere kan alınmıştır.Migrenli grubun serum NO düzeyleri kontrol gurubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0,05). Akupunktur tedavisinin 1.seansı sonunda NO düzeyi migrenli gruba göre düşük olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Akupunkturun 5. seansından sonraki NO düzeyleri migrenli grupta istatistiksel olarak düşük bulunmuştur( p<0,05).Bu çalışmada akupunkturun migreni tedavi ederken kan NO seviyesini düşürerek etkili olduğu görülmektedir. Daha önce migrende NO' in etkisini gösteren çalışmalar olmasına rağmen migrenli hastalara akupunkturun uygulamasının nitrik oksite etkisini gösteren çalışmamız bu alandaki ilk çalışma olmuştur.Akupunkturun migrenli hastalarda nitrik oksit üzerine olan etki mekanizmalarının açığa kavuşturulmasında ileri hayvan ve insan çalışmalarının gerekli olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Migren, Akupunktur, Nitrik Oksit

AkupunkturAkupunktur analjezisiAkupunktur tedavisi+2
Yasemin Gündüztepe
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Akupunktur tedavisinin hipertansiyonlu hastalarda kan basıncı değerlerine ve nitrik oksit düzeyine etkisi

Çalışmamızda Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesine Akupunktur Polikliniğinde yaşları 35?65 arasında değişen, antihipertansif ilaç kullanan 32 gönüllü hastaya akupunktur tedavisi uygulanmıştır. Tedavi, spesifik akupunktur noktalarına haftada 1 seans yirmi dakika süreyle ve toplam 10 seans şeklinde uygulanmıştır. Çalışmada tedavi öncesi, 1.seans tedavi sonrası ve 10. seans tedavi sonrası olmak üzere 3 grup oluşturulmuştur.Kan basınçları ölçümleri kan basıncı cihazı ile ve serum toplam nitrat ve nitrit konsantrasyonu kolorimetrik yöntemle belirlenmiştir.Tedavi öncesi ve 1. seans tedavi sonrası SKB, DKB ve serum NO konsantrasyonu karşılaştırıldığında; SKB ve DKB' nın istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düştüğü (p<0,01) ve serum NO konsantrasyonunun anlamlı düzeyde artığı saptanmıştır (p<0,01). Bu sonuçlar akupunktur tedavisinin, kan basıncı ve NO konsantrasyonu üzerinde akut etkisinin olduğunu göstermiştir.Tedavi öncesi ve 10. seans tedavi sonrası SKB, DKB ve serum NO konsantrasyonu karşılaştırıldığında; SKB ve DKB'nin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düştüğü (p<0,01) ve serum NO konsantrasyonunun anlamlı düzeyde artığı saptanmıştır (p<0,01). Bu sonuçlar akupunktur tedavisinin NO seviyesini artırarak ve üretilen NO'nun SKB ve DKB'yi azalttığını göstermektedir.1, seans tedavi sonrası ve 10. seans tedavi sonrası SKB, DKB ve serum NO konsantrasyonu karşılaştırıldığında; SKB ve DKB'nin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düştüğü (p<0,01) ve serum NO konsantrasyonun anlamlı düzeyde artığı saptanmıştır (p<0,01). Bu sonuçlar seanslar artıkça akupunktur tedavisinin etkinliğinin arttığını göstermiştir.Çalışmanın bitiminden 2 ay sonrasında hastaların yaklaşık olarak % 38'i kan basınçlarının normale döndüğünü ve ilaç tedavisini tamamen bıraktıklarını ifade etmişlerdir.Akupunktur tedavisinin kan basıncının düşürülmesindeki etkinliğinin gösterilmesinde konuyla ilgili çalışmaların devam etmesinin yararlı olacağını düşünmekteyiz.

AkupunkturAkupunktur tedavisiHipertansiyon+3
Çınar Severcan
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Alfa-amanitin ile oluşturulmuş mantar toksisitesi ve enginarın (cynara scolymus) bu toksisite üzerine etkileri

Dünyada keşfedilmiş yaklaşık 2000 mantar türünden özellikle 50 adet civarı insan için toksik olabileceği belirtilmiştir Ülkemizde, mantar zehirlenmeleri nedeniyle her yıl ölüm vakaları gerçekleşmekle beraber, sağlık merkezlerine başvuran tüm zehirlenmelerinin %1,5-3.4'ünü mantarla zehirlenmelerin oluşturduğu bildirilmektedir. Ülkemizde mantar zehirlenmelerinin yaklaşık %90'ından Amanita phalloides türü neden olmaktadır. Alfa amanitin, bisiklik oktapeptid yapıda olup, toksisitesinden sorumlu ana yapıdır. A. phalloides türü mantar zehirlenmeleri tedavisinde kristalize penisilin, kortikosteroidler ve tioktikasit kullanılmakla beraber özellikle son yıllarda halk arasında meryem ana dikeni olarak adlandırılan Silybum marianum bitkisinin aktif bileşeni olan silibinin karaciğer koruyucu ve hayat kurtarıcı özelliği çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızda, yine antioksidan özelliği ve karaciğer üzerinde olumlu etkileri çalışmalarla gösterilmiş Cynara scolymus (Enginar) bitkisinin bu zehirlenme üzerindeki olası etkilerinin incelenmesi amaçlanmış; herbiri 7'şer rat içeren 4 grup kullanılmıştır. Çalışma sonucunda alfa amanitin zehirlenmesine bağlı bozulan antioksidan parametrelerde, enginar ekstresi uygulanmasıyla anlamlı düzelmeler olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Amanita Phalloides, Alfa Amanitin, Enginar, Antioksidan Parametreler

AmanitinlerAntioksidanlarEnginar+2
Mustafa Bahadır Kaymaz
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tip 2 Diabetes Mellitus'lu hastalarda yağ dokusundan salınan adipokinlerin ateroskleroz gelişimindeki rolü

Ateroskleroz, lipoprotein metabolizmasındaki anormallikler, oksidatif stres, kronik enflamasyon ve tromboza yatkınlığın bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Düşük dansiteli lipoprotein (LDL) modifiye olarak okside hale gelmekte ve organizma için aterojenik özellik kazanmaktadır. Okside düşük dansiteli lipoprotein (Ox-LDL), pro-enflamatuvar ve pro-aterojenik olup, aterosklerotik lezyonların başlaması, ilerlemesi ve potansiyel olarak destabilizasyonunda aktif bir şekilde yer almaktadır. Endotelyal disfonksiyon ve aferez ya da statinlerin kullanıldığı lipid düşürücü tedaviyi takiben ortaya çıkan iyileşme sonucu Ox-LDL düzeylerinde azalma meydana gelir. Adipoz doku metabolizma ve inflamasyonda çok önemli bir role sahiptir. Adipositlerden salınan adipokinler, otokrin, parakrin ve endokrin etki gösterirler. Yeni bir adipokin olan apelin aterosklerozda önemli bir role sahiptir. Dislipidemili hastalarda düşük olan apelin seviyesi statin tedavisi sonrası artar.Bu çalışmada hiperkolesterolemisi bulunan Tip 2 DM'lu hastalarda Ox-LDL ve Apelin düzeyleri ELİSA metodu kullanılarak ölçülmüştür. Serum HDL, LDL; trigliserit, kolesterol ve açlık kan şekeri düzeyleri enzimatik yöntemler kullanılarak bulunmuştur.Bulduğumuz değerlere göre, Grup II (tedavi öncesi) ve Grup III (tedavi sonrası) hastalarında Ox-LDL ve lipit profili düzeylerinin Grup I (kontrol grubu) değerlerine göre yüksek olduğu sadece serum HDL ve apelin düzeylerinin Grup I (kontrol grubu) `e göre düşük olduğu izlendi. Üç aylık statin tedavisi uygulanan Grup III hastalarının Ox-LDL, LDL, kolesterol değerlerinin, Grup II hastalarının değerlerine göre azaldığı, apelin düzeylerinin arttığı saptanmıştır. İki grup karşılaştırıldığında apelin, Ox-LDL, LDL ve kolesterol düzeyleri için istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur. (p<0,05) (p<0,001). Ancak iki grup karşılaştırıldığında serum HDL), trigliserit (AKŞ ve VKİ değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır.(p>0,05)Bu parametrelerin diyabetik hastalarda aterosklerozun tedavi ve takibinde yararlı olabileceği düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: ateroskleroz, diyabet, statin tedavisi, ox-LDL, apelin.

Adipoz dokuAntikolesteremik ajanlarApelin+4
Seher Yüksel
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ratlarda aflatoksin B1'in hepatotoksisitesi üzerine likopenin etkisi

Çalışmanın amacı; Aflatoksin (AF) uygulanan ratlarda oksidatif stres üzerine likopenin etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmada, 3 aylık toplam 34 adet erkek Wistar Albino ırkı rat kullanılmıştır. Hayvanlar 4 gruba ayrılmıştır. Gruplar; 1. grup: Kontrol grubu (ratlara tedavi verilmemiştir), 2. grup: Likopen uygulanan grup (5 mg/kg/gün, oral), 3. grup: AFB1 uygulanan grup (0,5 mg/kg/gün, oral 7 gün) ve 4. grup: AFB1+Likopen uygulanan grup şeklinde oluşturulmuştur. Toplam 15 gün süren uygulama sonunda kan ve karaciğer doku örneklerinde malondialdehid (MDA), redükte glutatyon (GSH) düzeyleri, katalaz (CAT), glutatyon-S-trasferaz (GST), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) aktiviteleri ölçülmüştür. AFB1 uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında kan ve karaciğer MDA düzeyinde önemli artış, GSH düzeyinde, CAT, GST ve GSH-Px aktivitelerinde ise önemli bir azalış gözlenmiştir (p<0.05). Likopen ve AFB1+Likopen uygulana gruplar kontrol grubu ile ayrı ayrı karşılaştırıldığında MDA ve GSH düzeylerinde, CAT, GST ve GSH-Px aktivitelerinde istatistiksel olarak önemli bir fark saptanmamıştır. AFB1+Likopen uygulanan grup AFB1 uygulanan grup ile karşılaştırıldığında MDA düzeyinde istatistiksel olarak önemli azalış, GSH düzeyinde CAT, GST ve GSH-Px aktivitelerinde ise artış saptanmıştır (p<0.05). Kanda GST aktivitesi okunamayacak düzeyde olduğu için ölçülememiştir. Plazma aspartat transaminaz (AST), alanin transaminaz (ALT) ve laktat dehidrogenaz (LDH) düzeylerinde AFB1 uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında önemli derecede artış, plazma protein düzeyinde ise düşüş saptanmıştır (p<0.05). Likopen ve AFB1+Likopen uygulanan gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında AST, ALT ve LDH düzeylerinde önemli fark gözlenmemiştir. AFB1 uygulanan gruba göre AFB1+Likopen uygulanan grupta plazma AST, ALT ve LDH düzeylerinde düşüş, plazma protein düzeyinde ise artış gözlenmiş ve istatistiksel olarak bu fark anlamlı bulunmuştur (p<0.05). AFB1 uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma glukoz düzeyinde azalma saptanmış olup, bu azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p<0.05). Çalışmamızda AFB1 nedenli hepatotoksisiteden antioksidan özelliği olan likopen ile korunulabileceği gösterilmiştir.

AflatoksinlerGlütatyonGlütatyon peroksidaz+7
Ayşegül Karaca
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Çeşitli bitkisel halk ilaçlarının antioksidan aktivite yönünden değerlendirilmesi

Bu çalışma, Düzce ve çevresinde yetişen ve anti-inflamatuar amaçlı kullanılan bazı bitkilerin total antioksidan kapasitesini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla, Plantago major ssp. major ve Plantago lanceolata, Rubus hirtus, Hedera helix, Morus alba ve Sambucus ebulus türleri incelenmiş olup, bitkilerin toprak üstü kısımları ve yaprakları ayrı ayrı ekstre edilmiştir. Bu bitkilerin antioksidan bileşiklerini ve antioksidan kapasitesini belirlemek için 2,2´-azinobis( 3-etilbenzotiyoazolin-6-sülfonik asit) (ABTS) radikal giderme aktivitesi, 1,1-difenil-2-pikril-hidrazil (DPPH·) serbest radikal giderme aktivitesi, N,N-dimetil-p-fenilendiamin (DMPD·+) radikal giderme aktivitesi, süperoksit anyon radikali (O2 ·-) giderme aktivitesi, folin metodu ile toplam fenolik tayini, kuprak metodu ile kuprik iyonları (Cu2+) indirgeme kapasitesi, tiyosiyanat metodu ile total antioksidan aktivite kapasite ve kit yardımı ile gerçekleştirilen total antioksidan cevap tayini deneyleri çalışılmıştır. Ayrıca ?-tokoferol, vitamin C, gallik asit ve troloks gibi bileşikler referans antioksidanlar olarak kullanılmıştır. Çalışmamızın sonucunda Plantago lanceolata, Rubus hirtus, Sambucus ebulus ve Plantago major ssp. major benzer fenolik madde içeriğine sahipken, Morus alba ve Hedera helix nispeten düşük fenolik madde içeriğine sahip bulunmuştur. Genel olarak fenolik madde içeriği yüksek olan Rubus hirtus ve Plantago türleri yüksek antioksidan aktivite göstermiştir.

Antiinflamatuar ajanlarAntioksidanlarTıbbi bitkiler+2
Ece Miser
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tavşan böbrek arginaz aktivitesi için optimal şartların belirlenmesi

Bu çalışmada tavşan böbrek dokusundaki arginazın ölçülmesi için böbrek dokusundaki arginazın optimize edilmesi hedeflenmiştir. Böbrek doku arginazının optimum pH'sının, preinkübasyon ısısının, inkübasyon ve preinkübasyon zamanının, Mn++ ve L-arginin konsantrasyonu tespit edilmiştir. Şartlar optimize edildikten sonra farklı türlerin böbrek arginaz düzeyleri belirlenmiştir. Tavşan böbrek doku arginazı için preinkübasyon ısısı 53°C, preinkübasyon zamanı 15 dakika, inkübasyon zamanı 10 dakika, en uygun tampon NaHCO3-NaOH tamponu ve optimum pH 10,1 şeklinde tesbit edilmiştir. Enzimin aktivitesi, 1 mM MnCl2 konsantrasyonunda en yüksek değere ulaşmıştır. Enzimin aktive olması için Mn+2 iyonlarının ve 53 °C' de preinkübasyonun uygun olduğu kabul edilmiştir. Tavşan böbrek doku arginazının L-arginine karşı olan Km'i 12,5 mM şeklinde bulunmuştur. Tavşan, inek, koyun, keçi, rat, tavuk ve bıldırcından alınan örneklerde arginaz enziminin miktarları tespit edilmiştir. Koyun, keçi, sığır, tavşan, tavuk, bıldırcın ve rat böbrek arginaz aktiviteleri sırasıyla 4,17 ± 1,19, 13,51 ± 1,97, 1,22 ± 0,25, 20,84 ± 3,38, 20,86 ± 4,53, 59,68 ± 13,03 ve 16,28 ± 2,04 ünite olarak bulunmuştur. Çalışılan dokular içinde en yüksek aktivite bıldırcın böbrek dokusunda en düşük aktivite sığır böbrek dokusunda saptanmıştır.

ArjinazArjininBöbrek+3
Beytullah Şengül
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Elazığ yöresinde bulunan koyun ırklarının cinsiyete göre eritrosit arginaz aktiviteleri ve karşılaştırılması

Bu çalışmada Elazığ ilinde bulunan Akkaraman, Morkaraman ve İvesi koyun ırklarının erkek ve dişi gruplarının eritrositlerindeki arginaz enzim aktiviteleri karşılaştırılmıştır. Koyun ırklarından elde edilmiş kanların eritrosit arginaz aktivitesi Tiyosemikarbazid Diasetilmonoksim Üre (TDMU) metodu ile ölçülmüştür. Hemoglobin miktarını tespit etmek için Drabkin metodu kullanılmıştır. Arginaz (E.C.3.5.3.1.) Krebs-Henseleit üre döngüsünün son basamağını katalize eden bir enzim olup, arginini üre ve ornitine dönüştürmektedir. Eritrositler; üre döngüsü ile üre sentez edememelerine rağmen insan, sığır ve koyun eritrositlerinde aktif bir arginazın varlığına rastlanmıştır. Bütün gruplar için yapılan arginaz normallik testlerine göre p değerleri 0.05'den büyük olduğu için tüm gruplar normal dağılımlı bulunmuştur. Tüm ırklar için erkek ve dişi arginaz aktiviteleri analiz edildiğinde Akkaraman erkeklerinin arginaz aktivitelerinin dişilere oranla daha yüksek olduğu bulunmuşken, Morkaraman erkeklerinin arginaz aktivitelerinin dişilere oranla daha düşük olduğu görülmüştür. İvesi erkeklerinin ise arginaz aktivitelerinin dişilere oranla daha düşük olduğu yapılan çalışmalar neticesinde tespit edilmiştir. Tüm ırklar için cinsiyetler arasındaki arginaz aktivitesi farklılığının istatistiksel olarak anlamlı olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Arginaz, üre, eritrosit, Akkaraman, Morkaraman, İvesi, arginin, üre döngüsü

Akkaraman koyunlarıArjinazArjinin+6
Gizem Aslan
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Siklofosfamid uygulanan ratlarda nefrotoksisite üzerine propolisin etkileri

Çalışma siklofosfamid (CYP) uygulanan ratlarda propolisin nefrotoksisite üzerine etkilerinin araştırması amacıyla yapılmıştır. 34 adet Wistar-Albino ırkı erkek ratlar kullanılmıştır. Hayvanlar 4 gruba ayrılmıştır: 1. grup: Kontrol grubu (ratlara tedavi verilmemiştir), 2. grup: Propolis uygulanan grup (200 mg/kg/gün oral, 7 gün), 3. grup: CYP uygulanan grup (150 mg/kg/i.p. tek doz), 4. grup: CYP+propolis uygulanan gruptur. Propolis uygulamasına CYP uygulamasından 2 gün önce başlanmış ve 7 gün süre ile devam edilmiştir. Uygulamaların sonunda kan ve böbrek dokularında malondialdehid (MDA), glutatyon (GSH), katalaz (CAT), glutatyon-S-transferaz (GST) ve plazmada sodyum (Na), potasyum (K), kalsiyum (Ca), klor (Cl), magnezyum (Mg), fosfor (P), üre, ürik asit, kreatinin düzeyleri ölçülmüştür. CYP uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında kan ve böbrek dokusunda MDA düzeyinde önemli bir artış, GSH düzeyi ve CAT aktivitesinde ise önemli bir azalış gözlenmiştir (p<0.05). Propolis ve CYP+propolis uygulanan gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında MDA, GSH düzeyleri ve CAT aktivitesinde istatistiksel olarak önemli bir fark saptanmamıştır. CYP+propolis uygulanan grup CYP uygulanan deney grubu ile karşılaştırıldığında MDA düzeyinde önemli azalış, GSH düzeyi ve CAT aktivitesinde ise önemli bir artış gözlenmiştir (p<0.05). Plazmada GST aktivitesi okunamayacak düzeyde olduğundan ölçülememiştir. CYP uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma ürik asit düzeyinde istatistiksel olarak önemli bir fark saptanmazken, Na, K, Ca, Cl, Mg, P düzeylerinde önemli azalış; üre, kreatinin, düzeylerinde ise önemli artış saptanmıştır (p<0.05). Propolis uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma Na, K, Ca, Cl, Mg, P, üre, kreatinin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanamamıştır. CYP+propolis uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma K, Ca, Cl, üre, kreatin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanamazken, Na ve P düzeylerinde önemli azalış saptanmıştır (p<0.05). Çalışmamızda gözlenen MDA düzey artışı, GSH düzey, CAT aktivite azalışı CYP kaynaklı nefrotoksisitenin büyük oranda oksidatif strese bağlı olduğunu ve CYP nedenli doku oksidatif hasarından antioksidan özelliği olan propolis ile korunulabileceğini göstermektedir.

BiyokimyaGlütatyonGlütatyon transferaz+6
Zülal Altay
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Obez ve obez olmayan Polikistik Over Sendromlu Hastaların Angiopoietin benzeri Protein-4, Nöropeptid Y, Omentin-1 düzeylerinin incelenmesi

Çalışmamızda henüz tam olarak aydınlatılamamış olan PKOS ve obezitenin patogenezinde rol aldığı düşünülen NPY, Omentin-1 ve Angptl-4 parametreleri irdelenmiştir.Çalışmamızda, Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Kliniğine başvuran AES kriterlerine göre PKOS ve obezite tanısı konulmuş ve yaşları 18-45 arasında değişen 17 gönüllü hasta ile ve yine PKOS tanısı almış fakat obezitesi olmayan 32 gönüllü hasta ve 20 sağlıklı gönüllü ile Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalında yapılmıştır. Çalışmada rutin tetkik ve tedavi işlemleri sırasında elde edilmiş dondurulmuş kan örneklerinden serum NPY, Omentin-1, Angptl-4 ölçümleri yapılmıştır.Lipit, hormon profilleri ve HOMA-IR değerleri Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesinde kalorimetrik yöntemle tayin edilmiştir.Çalışmamızda 32 obez olmayan PKOS'lu (Grup II), 17 obez PKOS'lu (Grup III) hasta ve 20 sağlıklı gönüllü (Grup I) grupları karşılaştırıldığında; obez olmayan PKOS'lu hastaların kontrol grubuna göre, PKOS hastalarının, sağlıklı gönüllülere göre NPY, Angptl-4, serbest testosteron, Total Testosteron, Ferriman-Galwey Skoru, LH, SHBG, Estradiol, DHEA-SO4, Androstenedion, HOMA-IR, TG ve LDL-K seviyelerinin belirgin bir şekilde yüksek olduğunu göstermektedir. (p<0,005). PKOS hastalarının, sağlıklı gönüllülere göre; Omentin-1, HDL-K seviyelerinin belirgin bir şekilde düşük olduğunu göstermektedir (p<0,005). Obez PKOS hastalarının obez olmayan PKOS hastalarına göre NPY, Angptl-4, HOMA-IR, VKİ, ve bel çevresi seviyelerinin belirgin bir şekilde yüksek olduğunu gösterirken (p<0,005), Omentin-1 seviyesinde belirgin bir şekilde düşük olduğunu göstermiştir. (p<0,005).Sonuç olarak; hem obez hem de obez olmayan PKOS hastalarının NPY, Angptl-4 seviyelerinde anlamlı bir artış söz konusu iken anoreksijenik bir peptid olan Omentin-1 seviyesinde anlamlı bir düşüş söz konusudur. Bu sonuçlar PKOS hastalarında görülen insülin resistansının, obesiteden bağımsız olarak, daha önce çalışılmış pek çok adipositokin gibi çalışmamıza konu olan NPY, Angptl-4 ve omentin-1 düzeylerinde meydana gelen değişiklikler ve bunların etkileri ile ilişkilendirilebileceğini düşündürmektedir.Anahtar kelimeler; Polikistik over sendromu, Obezite, Angiopoetin-like protein 4, Nöropeptid Y, Omentin-1

NöropeptidlerObeziteOmentin-1+3
Meryem Güneş
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
DoktoraAçık ErişimTR

Dietilnitrozamin uygulanan ratlarda oksidatif stres ve DNA hasarı üzerine likopenin etkisi

Dietilnitrozamin (DEN) insektisit, tarımda kullanılan kimyasallar, peynir, süt, buğday, aşırı pişirilmiş unlu gıdalar, et ve balık ürünleri, sigara dumanı ve alkollü içeceklerde bulunan kanserojen bir maddedir. Çalışma DEN uygulanan ratlarda oksidatif stres ve DNA hasarı üzerine likopenin etkilerini araştırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmada Fırat Üniversitesi Deneysel Araştırmalar Merkezinden temin edilen 56 adet 3 aylık Wistar-Albino erkek ratlar kullanılmıştır. Ratlar her grupta 7 rat olacak şekilde 8 gruba ayrılmıştır. Gruplar; 1. Grup: Kontrol grubu, 2. Grup: Likopen (10 gün), 3. Grup: Kısa süreli DEN (30 gün), 4. Grup: Uzun süreli DEN (90 gün), 5. Grup: Likopen+DEN (30 gün), 6. Grup: Likopen+DEN (90 gün), 7. Grup: DEN+Likopen (30 gün), DEN, 8. Grup: DEN+Likopen (90 gün) uygulanan grup şeklinde oluşturulmuştur. Kontrol grubu ratlara herhangi bir tedavi uygulanmamıştır. Likopen gruplarına 10 mg/kg vücut ağırlığı dozunda 10 gün süre ile gün aşırı gavaj yoluyla likopen uygulanmıştır. DEN gruplarına 200 mg/kg vücut ağırlığı dozunda intra peritoneal (i.p.) olarak tek doz DEN uygulanmıştır. DEN 3, 5 ve 7. gruplarda 30 gün, 4, 6 ve 8. gruplarda 90 gün uygulanmıştır. Likopen, 5 ve 6. gruplarda DEN uygulamasından 10 gün önce, 7 ve 8. gruplarda ise DEN uygulaması ile beraber uygulanmaya başlanmıştır. Uygulamalar sonunda kan ve karaciğer doku örneklerinde malondialdehit (MDA), redükte glutatyon (GSH) düzeyleri, katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GSH-Px), glutatyon-S-trasferaz (GST), süperoksit dismutaz (SOD) aktivite tayinleri, RT-PCR kullanılarak CAT enziminin ekspresyon düzeyleri ile plazma aspartat transaminaz (AST), alanin transaminaz (ALT), alkalen fosfataz (ALP) laktat dehidrogenaz (LDH) aktiviteleri ve kolesterol düzeyleri ölçülmüştür. Kısa ve uzun süreli DEN uygulanan gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma ve karaciğer MDA düzeyinde önemli artış, kan ve karaciğer GSH düzeyinde, CAT, GSH-Px, SOD ve GST aktivitelerinde ise önemli bir azalış gözlenmiştir (p<0,001). Likopen ve likopenin DEN ile beraber uygulanmaya başlandığı gruplar kontrol grubu ile ayrı ayrı karşılaştırıldığında MDA ve GSH düzeylerinde, CAT, GSH-Px, GST ve SOD aktivitelerinde istatistiksel olarak önemli bir fark saptanmamıştır. Likopen uygulamasının DEN uygulamasından önce ve DEN uygulaması ile başlandığı tüm gruplar DEN uygulanan gruplar ile karşılaştırıldığında MDA düzeyinde istatistiksel olarak önemli azalış, GSH düzeylerinde, CAT, GSH-Px, GST ve SOD aktivitelerinde ise artış saptanmıştır (p<0,001). Kanda GST aktivitesi okunamayacak düzeyde olduğu için ölçülememiştir. Kan ve karaciğer CAT gen ekspresyon düzeylerinde DEN uygulanan gruplarda artış saptanmıştır (p<0,05, p<0,001). Likopen ve likopenin DEN uygulamasından önce ve DEN uygulaması ile başlandığı tüm gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında CAT enziminin gen ekspresyon düzeylerinde önemli fark gözlenmemiştir. Likopen ve DEN uygulamalarının beraber yapıldığı tüm gruplar DEN uygulanan gruplar ile karşılaştırıldığında CAT enziminin gen ekspresyon düzeylerinde azalış saptanmıştır (p<0,05, p<0,001). Plazma AST, ALT, ALP, LDH aktiviteleri ile kolesterol düzeylerinde DEN uygulanan gruplarda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında önemli derecede artış saptanmıştır (p<0,05, p<0,001). Likopen ve likopenin DEN uygulaması ile başlandığı gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında AST, LDH aktiviteleri ve kolesterol düzeylerinde önemli fark gözlenmemiştir. Likopen uygulamasının DEN uygulamasından önce ve DEN uygulaması ile başlandığı tüm gruplar DEN uygulanan gruplar ile karşılaştırıldığında plazma AST, ALT, ALP, LDH aktiviteleri ile kolesterol düzeylerinde artış saptanmıştır. CAT aktivitesi ile gen ekspresyon düzeyi arasındaki farklılığın mRNA ve protein dönüşümündeki varyasyondan kaynaklanabileceği düşünülmektedir. Güçlü antioksidan özelliği olan likopenin DEN'e bağlı oluşan oksidatif stresi ve DNA hasarını önleyebileceği ve klinik olarak kullanılabileceği kanaatine varılmıştır.

AntioksidanlarDNADNA hasarı+7
Emre Kaya
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Suda çözünür ti (IV) ftalosiyanin bileşiklerinin DNA bağlanma, DNA kesim, antioksidan, antimikrobiyal aktivitelerinin ve topoizomeraz ı inhibisyonunun incelenmesi

DNA, genetik hastalıkların özellikle de kanserin tedavisinde önemli bir hedeftir. Kanser hücrelerinin hızla çoğalması ve kanserde ölüm oranının yüksek olması, klinik tedavide anahtar etkileri nedeniyle, antikanser ilaç niteliği gösterebilecek geçiş metal komplekslerinin biyolojik olarak incelenmesini arttırmıştır. Antikanser ilaçların birçoğu farklı şekillerde DNA'ya bağlanarak etkisini gösterirler. Kanserli hücrede DNA çoğalmasını bloke ederek, kanser hücrelerinin büyümesini inhibe ederler. DNA bağlanmasının ve kesimin mekanizmasını anlamak, etkili antikanser ilaçlarının dizayn edilmesinin en önemli temelidir. Bu tür ilaçların başarısı, DNA'ya ilgilerine ve bağlanma modlarına bağlıdır. Bu çalışmada üç farklı suda çözünür tetra substitüe titanyum (IV) ftalosiyanin (Pc) bileşiklerinin CT-DNA ile etkileşimleri UV-Vis spektroskopisi ve termal denatürasyon yöntemleri kullanılarak incelendi. Bileşiklerin bağlanma sabitleri (Kb) sırasıyla 3.75x104, 2.3x104 ve 4.57x104 M-1 bulunmuştur. Bu sonuçlar bileşiklerin CT-DNA'ya farklı ilgiyle bağlandığını göstermiştir. Bununla birlikte Pc bileşiklerinin DNA kesim ve topoizomeraz I inhibisyonu çalışmaları agaroz jel elektroforezi kullanılarak yapıldı. Bu çalışma sonucunda kullanılan Pc bileşiklerinin plazmid pBR322 DNA'yı fotokesim yoluyla kestiği ve topoizomeraz I enzimine karşı önemli inhibisyon etkisi gösterdiği görülmüştür. Ayrıca bileşiklerin süperoksit dismutaz (SOD), 2,2-difenil-1-pikrilhidrazil (DPPH) ve metal şelat bağlanma metotlarıyla antioksidan aktiviteleri incelenmiştir. Tüm sonuçlar çalışmada kullanılan ftalosiyanin bileşiklerinin fotodinamik terapi için uygun ajan olabileceği düşünülmüştür.

Antienfektif ajanlarAntioksidanlarDNA+2
Burak Barut
Karadeniz Technical University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ferrosen birimi içeren benzimidazol türevli bileşiklerin DNA bağlanma, DNA kesim ve antioksidan aktivitelerinin tayini

Son zamanlarda, kemoterapötik maddelerin tasarlanmasındaki büyük öneminden dolayı nükleik asitler ile geçiş metali komplekslerinin etkileşimi çok dikkat çekmektedir. Geçiş metalleri biyolojik sistemlerde bulunmaktadır ve sentezlenen komplekslerde metal varlığının ilaç etkinliğini artırdığı bilinmektedir. Bu nedenle, geçiş metal komplekslerinin potansiyel ilaç olarak değerlendirilmesi şaşırtıcı değildir. DNA önemli bir hücresel reseptördür ve çoğu antiviral ve antikanser terapinin birincil hücre içi hedefidir. Bu nedenle, DNA'ya bağlanabilen veya DNA'yı kesebilen yeni moleküllerin tasarlanması ve geliştirilmesi gereklidir. Biyolojik özellikleri dikkate alındığında geçiş metal kompleksleri hastalıklara karşı mücadelede yeni ilaçların geliştirilmesi için potansiyel ajanlardır. Bu yüzden, geçiş metalleri ve komplekslerinin DNA ile etkileşimlerinin araştırılması oldukça önemlidir. Bu çalışmada, ferrosen birimi içeren benzimidazol türevli komplekslerin DNA ile etkileşimleri UV-Vis absorpsiyon titrasyonları ve termal denatürasyon yöntemleri ile incelendi. Komplekslerin DNA'nın baz çiftleri arasına interkalasyon yoluyla yerleştiği belirlendi. Agaroz jel elektroforezi kullanılarak, hidrolitik kesim etkinliğinin pH 7 değerinde olduğu ve konsantrasyonun nükleaz aktiviteyi nasıl etkilediği tespit edildi. Çeşitli aktivatörler (H2O2 (0,4 M), 2-Merkaptoetanol (0,4 M) ve askorbik asit (2.5mM)) varlığında kesim aktivitelerinde önemli derecede artış görüldüğü belirlendi. Süperoksit dismutaz (SOD) ve 2,2–Difenil-2-pikril-hidrazil (DPPH) radikal süpürme aktivitesi testleri kullanılarak antioksidan aktiviteler belirlendi. Kompleks 1 (K1)'de belirgin olmakla beraber komplekslerin tümünde iyi derecede süpürme aktivitesi gözlendi.

Antineoplastik ajanlarAntioksidanlarBenzimidazol türevleri+3
Şeyda Akkaya
Karadeniz Technical University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Farklı çözücülerle hazırlanmış bitki özütlerindeki karbonik anhidraz (CA) inhibisyon seviyelerinin belirlenmesi; ca araştırmalarında yeni yaklaşımlar

Karbonik anhidraz (CA) metabolizma sonucu oluşan karbondioksitin (CO2) bikarbonat (HCO3-) ve hidrojen (H+) iyonuna dönüştürülerek ortamdan uzaklaştırılmasında hayati öneme sahip bir enzimdir. Bugün çok yaygın olan kanser, obezite, glokom, nörolojik bozukluklar, epilepsi gibi hastalıkların tedavisinde CA enziminin inhibitörleri ilaç etken maddesi olarak araştırılmakta veya kullanılmaktadır. Piyasada bulunan çoğu sentetik olan ilaçların yan etkileri fazla ve vücut sıvılarındaki çözünürlükleri düşüktür. Özellikle sentetik ilaçların yan etkilerinin ve biyouyumsuzluklarının fazla olması günümüzde bitkisel kaynaklı ilaçlara yönelimi artırmıştır. Bu tez çalışmasında bitki ekstraktlarının karbonik anhidraz inhibisyonları belirlendi. Bu amaçla karbonik anhidrazın aktivitesini belirlemek için kullanılan esteraz ve hidrataz aktivitesi kullanıldı. Hidrataz aktivitesi esterazdan farklı olarak enzimin fizyolojik aktivitesidir. Bu çalışma sırasında üç farklı çözücüde (su, asetonitril ve metanol) ekstre edilmiş numuneler kullanılarak denemeler yapıldı. Tüm bunlarla beraber çalışılan numunelerden en iyi sonuç alınan numune seçilerek HPLC ile kromatografik profilleri belirlendi. Çözücünün aktif bileşen ekstraksiyonundaki etkisi farklı çözücülerle elde edilen ekstraktların kromatogramları ve aktiviteleri karşılaştırılarak ortaya koyuldu. Bu çalışmanın yapılmasıyla ilaç etken maddesi olarak yeni CA inhibitörlerinin belirlenmesindeki önemli bir adım tamamlanmış oldu. Daha ileri yapılacak çalışmalarla birçok hastalığın tedavisi için yan etkileri daha az olan ya da hiç yan etkiye sahip olmayan vücutla biyouyumluluğu yüksek yeni ilaç hammaddeleri geliştirilebilecektir.

Bitki özütüEsterazlarKarbonik anhidraz+4
Derya Cansız
Karadeniz Technical University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Metabolik sendromda zerdeçal (curcuma longa)'ın rat karaciğerindeki koruyucu etkilerinin araştırılması

Metabolik sendrom (MS) merkezinde abdominal obezite ve insülin direncinin veya glukoz intoleransının yer aldığı, tip 2 diabetes mellitus, dislipidemi, hipertansiyon, kardiyovasküler hastalıklar, mikroalbüminüri gibi bir çok kronik metabolik bozukla karakterize olmuş kompleks bir hastalıktır. Son yıllarda dünyada hem metabolik sendrom hem de bileşenlerinin görülme oranları hızlı bir artış göstermektedir. Hareketsiz yaşam tarzı, beslenme alışkanlığında değişmeler, çevresel ve genetik etkiler sonunda oluşan bu tablo, dünyada ve ülkemizde giderek daha fazla bireyi etkilemektedir. "Hint safranı" olarak da anılan Zerdeçal (Curcuma longa)'ın antiinflamatuar, antioksidan ve antiapoptotik etkilerin de içinde bulunduğu birçok farmakolojik özelliği bulunmaktadır. Zerdeçalın sağlık alanındaki kullanımı, antioksidan özelliklerinin anlaşılmasıyla önemli bir artış göstermiştir. Lipit peroksidasyonu, enflamasyon, kalp hastalıkları, kanseri önleme ve karaciğeri koruma gibi etkileriyle önemli bir rolü bulunmaktadır. Bu çalışmada, patogenezinde insülin direnci ve oksidatif stresin önemli rol oynadığı yüksek fruktoz diyeti ile metabolik sendrom oluşumu sürecinde, meydana gelecek değişiklikler üzerine zerdeçal'ın rat karaciğerinde antioksidan parametreler ve vitamin düzeyleri üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada, 8 haftalık, 22020 gram ağırlığında Sprague-Dawley cinsi 32 adet dişi rat kullanıldı. Ratlar dört gruba ayrıldı; K: Kontrol grubu, MS: Metabolik sendrom oluşturulan grup, MS+Z: Metabolik sendrom oluşumu sürecinde zerdeçal uygulanan grup, Z: Zerdeçal uygulanan grup. Metabolik sendrom oluşturmak amacıyla 60 gün süreyle içme suyu ile %20'lik fruktoz diyeti uygulandı. Zerdeçal gavaj yolu ile 80mg/kg/gün olarak 60 gün boyunca günaşırı uygulandı. Deney süresince ratların vücut ağırlıkları ve su tüketimleri haftalık olarak ölçüldü. Sistolik kan basınçları çalışmanın başlangıcında, 4. ve 8. hafta sonunda ölçüldü. 60 günlük deney periyodu sonunda ratlar dekapite edilerek kan ve karaciğer örnekleri alındı ve serum glukoz, HDL kolestrol, LDL kolestrol, total kolesterol, ürik asit düzeyleri ile karaciğer A vitamini, C vitamini, E vitamini ve MDA düzeyleri HPLC yöntemi ile ölçüldü. Ayrıca karaciğer SOD ve CAT aktiviteleri spektrofotmetrik metodlarla belirlendi. Karaciğerde oluşan değişiklikler histolojik olarak da incelendi. Deney sonunda, ratların ağırlık artışları ve su tüketimleri MS ve MS + Z gruplarında, K ve Z gruplarına göre yüksek bulundu. Sistolik kan basınçları kontrol grubuna göre metabolik sendrom grubunda arttı ve MS + Z grubunda MS'a göre azalma saptandı. MS grubunda serum glukoz, LDL-K, total kolesterol, ürik asit düzeylerinin K grubuna göre arttığı, HDL-K düzeyinin azaldığı saptandı. MS + Z grubunda ise serum parametrelerinin MS grubuna göre iyileşme gösterdiği belirlendi. Karaciğerde MS grubunda vit C, vit A ve vit E'nin azaldığı, MS+Z grubunda ise vit C, vit A ve vit E düzeylerinin arttığı belirlendi. MDA düzeylerinin karaciğerde MS grubunda arttığı, MS+Z grubunda azaldığı belirlendi. Karaciğer SOD ve CAT aktivitesinin MS grubunda azaldığı, MS+Z grubunda arttığı tespit edildi. Histolojik olarak da MS grubunda oluşan hasarın MS+Z grubunda azaldığı görüldü. Sonuç olarak, metabolik sendrom oluşum aşamasında bu dozlarda ve sürede zerdeçal uygulamanın rat karaciğer vitamin düzeyleri üzerinde oksidatif strese karşı koruyucu etkilerinin olabileceği gösterilmiştir. Ancak, metabolik sendromda zerdeçal kullanımına bağlı tedavi yaklaşımlarının, klinik kullanıma yönelik gerçekleştirilebilmesi için daha ayrıntılı çalışmaların yapılması gerektiği kanaatine varılmıştır.

Curcuma longa L.KaraciğerMetabolik sendrom+4
Kübra Öztürk
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Primula vulgaris L.'nin sıçanlarda metotreksat kaynaklı testis hasarına karşı antioksidan ve antiapoptotik etkisi

Bu çalışma, metotreksat (MTX) ile oluşturulmuş testis hasarına karşı Primula vulgaris L. (çuha çiçeği) ekstraktının antioksidan ve antiapoptotik etkilerini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmada 250-300 g, 32 adet Sprague-Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Her grupta 8 adet sıçan olacak şekilde 4 grup (kontrol, MTX, MTX + P. vulgaris ve P. vulgaris) oluşturuldu. Kontrol grubu sıçanlara bu süre içerisinde sadece 0.8 mg/kg serum fizyolojik gavaj yoluyla verildi. MTX grubu sıçanlara sadece çalışmanın ilk günü tek doz 30 mg/kg MTX intraperitoneal (i.p.) olarak uygulandı. MTX + P. vulgaris grubu sıçanlara çalışmanın ilk günü tek doz 30 mg/kg MTX uygulandı ve daha sonra ilk günden başlayarak 7 gün boyunca 100 mg/kg sulu ekstrakt gavaj yoluyla verildi. P. vulgaris grubu sıçanlara 7 gün boyunca 100 mg/kg sulu ekstrakt gavaj yoluyla verildi. 8. gün anestezi altında sıçanların testisleri ve epididimisleri çıkarıldı, kanları alındı ve kansızlaştırma yöntemi ile ötanazi yapıldı. Çıkarılan testisler ikiye bölünerek, testisin bir yarısı ve epididimis örnekleri histolojik işlemler için, testisin diğer yarısı ve alınan kan örneği ise biyokimyasal analizler için kullanıldı. MTX grubunda kontrol grubuna göre seminifer tübül çapı, epitel kalınlığı, sperm sayısı, motilite, vitalite ve Johnsen skorlama değerlerinin azaldığı; lümenine immatür hücre dökülen tübül sayısı ve apoptotik indeksin arttığı (AI) belirlendi. MTX + P.vulgaris grubunda MTX grubuna göre seminifer tübül çapı, epitel kalınlığı, sperm sayısı, motilite, vitalite ve Johnsen skorlama değerlerinin arttığı; lümenine immatür hücre dökülen seminifer tübül sayısı ve AI'nın azaldığı belirlendi. Biyokimyasal analizler sonucunda kan plazmasında ve testis dokusunda kontrol grubuna kıyasla MTX grubunda malondialdehit (MDA) değerinin arttığı, süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (KAT) değerlerinin ise azaldığı bulundu. MTX grubuna kıyasla MTX + P.vulgaris grubunda ise MDA değerinin azaldığı, SOD ve KAT değerlerinin arttığı bulundu. Tüm bu işlemler sonucunda MTX'in testiste oksidatif stres oluşturarak testise zarar verdiği, Primula vulgaris'in antioksidan etkileri ise bu hasarı azalttığı belirlendi.

ApoptozisEpididimisKatalaz+2
Murat Berber
Karadeniz Technical University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tavşan karaciğer arginazının optimize edilmesi ve tavşan dokularındaki arginazın dağılımı

1. ÖZETBu çalışmada tavşan dokularındaki arginazın ölçülmesi için karaciğer dokusundaki arginazın optimize edilmesi hedeflenmiştir. Karaciğer doku arginazının optimum pH'sının, preinkübasyon ısısının, inkübasyon ve preinkübasyon zamanının, Mn++ ve L-arginin konsantrasyonunun tespit edilmiştir. Şartlar optimize edildikten sonra tavşanın farklı dokularındaki arginaz düzeyleri belirlenmiştir.Tavşan karaciğer doku arginazı için preinkübasyon ısısı 65°C, preinkübasyon zamanı 13 dakika, inkübasyon zamanı 10 dakika ve optimum pH 10 olarak saptanmıştır. Enzim en yüksek aktiviteyi 2 mM MnCl2 konsantrasyonunda vermiştir. Sonuç olarak enzimin aktivasyonu için Mn+2 iyonlarının ve 65 °C' de preinkübasyonun gerekli olduğu tespit edilmiştir. Tavşan karaciğer doku arginazının L-arginine karşı olan Km' i 1,6 mM olarak saptanmıştır.Tavşanlardan böbrek, kalp, uterus, beyin, dalak, bağırsak, yemek borusu, kas, dil, akciğer, mide, soluk borusundan alınan örneklerde arginaz enziminin miktarları tespit edilmiştir. Karaciğer 105,09 ± 12,91, böbrek 27,03 ± 3,37, kalp 7,55 ± 0,91, uterus 3,03 ± 0,23, kan 3,22 ± 0,60, beyin 2,00 ± 0,21, dalak 1,91 ± 0,07, bağırsak 179 ± 0,44, yemek borusu 1,76 ± 009, kas 1,60 ± 0,64, dil 1,56 ± 0,18, akciğer 1,56 ± 0,18, mide 1,08 ± 0,57, soluk borusu 0,45 ± 0,07 ünite olarak bulunmuştur. Çalışılan dokular içinde en yüksek aktivite karaciğer dokusunda en düşük aktivite soluk borusunda saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Tavşanlar, Karaciğer, Arginaz

ArjinazKaraciğerTavşanlar
Nevher Erdem
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Honamlı keçilerinde gebeliğin nitrik oksit metabolizması üzerine etkilerinin araştırılması

Ülkemizde son yıllarda koyun ve keçi sayısı azalma göstermiştir. Akdeniz bölgesinde yetiştiriciliği yapılan Honamlı keçileri bölge için önemli bir ırktır. Bu sebeple keçilerde koç katımı sonrası elde edilecek gebelik oranı önem arz etmektedir. Serbest radikal bir gaz olan nitrik oksitin diğer etkilerinin yanısıra üreme fonksiyonları üzerine de etkilerinin olabileceği düşünülmektedir. Memelilerin genital organlarından da sentezlenen nitrik oksitin üremenin hormonal düzenlenmesi, gebeliğin şekillenmesi ve devamı, doğumda ve ovaryum fonksiyonlarının yerine getirilmesinde fizyolojik bir rol oynadığı ileri sürülmektedir. Oksidatif stresle ilişkili birçok durumda düzeyleri değişen serum iNOS ve DDAH enzim aktiviteleri ile homosistein ve ADMA düzeyleri birbirleriyle ilişkili ve NO metabolizması ile ilgili parametrelerdir. Bu yüksek lisans tezinde, doğal döllenme sonrası gebe kalan ve gebe kalmayan keçilerde serum iNOS ve DDAH enzim aktiviteleri ile ADMA ve Hcy düzeyleri belirlenerek, bu parametrelerin gebe kalma oranıyla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla, yaşları 2-4 arasında değişen Honamlı melezi dişi keçilerde, teke katımından 50-60 gün sonra sezon içi gebelik muayenesi yapılarak, gebe kalan (n=20) ve gebe kalmayan (n=20) keçilerden kan örnekleri alındı. Serum iNOS ve DDAH enzim aktiviteleri ile homosistein ve ADMA düzeyleri Eliza kit ile ölçüldü. Gebe olmayan grup ADMA ve homosistein düzeyleri, gebe olan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0,05). iNOS ve DDAH aktivitelerinde ise gruplar arası anlamlı bir farklılık tespit edilmedi. Gebe olan grupta ADMA ve Homosistein düzeylerinin düşmesi organizmada stres mekanizmalarını azaltarak gebelik ve gebeliğin devamının sağlanmasında önemli metabolik etkilere sahip olmuştur. Plazmada yüksek ADMA ve homosistein düzeyleri ise endotel disfonksiyona neden olarak gebe kalma oranının düşürmesiyle sonuçlanabilir. Keçi sürülerinde verimin ve üreme kalitesinin arttırılmasında, bu parametrelerin kullanılabilirliği açısından bu çalışmanın verileri ileri çalışmalar için referans değerler sağlayabilir.

ADMAHomosistinHonamlı keçisi+4
Aleyna Özdamar
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Fruktoz diyeti ile metabolik sendrom oluşturulan ratların serum paraoksanaz ve arilesteraz aktiviteleri ve bazı serum parametreleri üzerine oleuropein'in etkileri

1. ÖZET Metabolik sendrom (MS), insulin direnci, hiperinsulinemi, dislipidemi, hipertansiyon ve obezite ile karakterize bir patofizyolojik antitedir. Hareketsiz yaşam tarzı, beslenme alışkanlığında değişmeler, çevresel ve genetik etkenler sonucu oluştuğuna inanılan bu tablo, dünyada ve ülkemizde giderek daha fazla görülmektedir. Oleuropein zeytin yaprağında bulunan, antioksidan, antimikrobiyal, antiviral, antiinflamatuvar, hipoglisemik etkileri olduğu düşünülen polifenolik bir bileşiktir. Ayrıca, kan basıncını düşürücü etkisi ve antioksidan özelliği sayesinde LDL kolesterolünün okside olmasını önlediği, toplam kolesterol ve trigliserid miktarını düşürdüğü, diyabette kan şekerini ayarlayıcı ve antioksidan etki gösterdiği bildiren çalışmalar vardır. Bu çalışmada, patogenezinde insülin direnci ve oksidatif stresin önemli rol oynadığı yüksek fruktoz diyeti ile metabolik sendrom oluşumu sürecinde, meydana gelecek değişiklikler üzerine oleuropein'in ratlarda serum glikoz, insülin, lipidprofili ve paraoksanaz aktivitesi üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada, 8 haftalık, 20020 gram ağırlığında Sprague-Dawley cinsi 32 erkek rat kullanıldı. MS oluşturmak amacıyla 60 gün süreyle içme suyu ile %20'lik diyeti uygulandı. Oleuropein 10mg/kg/gün olacak şekilde 60 gün gavaj yolu ile uygulandı. Gruplar şu şekilde belirlendi; K: Kontrol grubu, MS: Metabolik sendrom oluşturulan grup, MS+OLE: Metabolik sendrom oluşumu sürecinde oleuropein uygulanan grup, OLE: Oleuropein uygulanan grup. Deney süresince ratların vücut ağırlıkları ve su tüketimleri haftalık olarak ölçüldü. Sistolik kan basınçları çalışmanın başlangıcında, 4. ve 8. hafta sonunda ölçüldü. 60 günlük deney periyodu sonunda ratlar dekapite edilerek kan örnekleri alındı ve serum glukoz, HDL-K, LDL-K, VLDL-K, trigliserit, ürik asit, insülin, HOMA düzeyleri ile paraoksanaz ve arilesteraz aktiviteleri ölçüldü. Deney sonunda, ratların ağırlık artışları ve su tüketimleri metabolik sendrom ve metabolik sendrom + oleuropein gruplarında, kontrol ve oleuropein gruplarına göre yüksek bulundu. Sistolik kan basınçları kontrol grubuna göre metabolik sendrom grubunda arttı ve metabolik sendrom + oleuropein grubunda metabolik sendrom'a göre azalma saptandı. Metabolik sendrom grubunda serum glukoz, LDL-K, VLDL-K, trigliserit, ürik asit, insülin, HOMA düzeylerinin kontrol grubuna göre arttığı, paraoksanaz ve arilesteraz aktivitelerinin azaldığı saptandı. Metabolik sendrom + oleuropein grubunda ise serum parametrelerinin metabolik sendrom grubuna göre iyileşme göstererek azaldığı, paraoksanaz ve arilesteraz aktivitelerinin ise arttığı saptandı. Sonuç olarak, metabolik sendrom oluşumuna neden olan yüksek fruktoz diyetine ek olarak oleuropein uygulamasının, serum parametrelerine olumlu katkı sağladığı, antioksidan enzim olarak bilinen serum paraoksanaz ve arilesteraz aktivitelerini arttırdığı gözlendi. Bu bulgular, metabolik sendrom oluşum sürecinde, bu dozda ve sürede oleuropein uygulamasının oksidatif strese karşı koruyucu etkilerinin olabileceğini göstermektedir. Ancak, daha ayrıntılı çalışmalar yapılarak oleuropein kullanımına bağlı tedavi yaklaşımlarının klinik kullanımı önerilebilir. Anahtar Kelimeler: metabolik sendrom, oleuropein, paraoksanaz, arilesteraz, serum

ArilesterazFruktozMetabolik sendrom+5
Tuba İrtegün
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2014
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kanserli hastalarda oksidatif protein hasarı

Çalışmamızda gastrointestinal kanser tanısı almış 108 hasta (70 erkek, 38 kadın) ve sağlıklı 35 kişi (25 kadın, 10 erkek) bulunmaktadır. Hastalar üç gruba ayrılmıştır. Birinci grup mide kanseri tanısı almış (9 kadın, 31 erkek), ikinci grup kolorektal kanser tanısı almış (13 kadın, 27 erkek), üçüncü grup ise pankreas, karaciğer ve özofagus kanser tanısı almış (16 kadın, 12 erkek) hastalardan oluşmaktadır. Çalışmamızda hasta grubunun kontrol grubuna göre serum malondialdehit (MDA), nitrik oksit (NO) ve plazma nitrotirozin (NT) düzeyleri ölçülmüştür. MDA düzeyleri spektrofotometrik olarak, NO ve NT düzeyleri ise kit kullanılarak tayin edilmiştir. Ayrıca yaş, cinsiyet, kalıtsal kanser hikâyesi, sigara, alkol, egzersiz, diyet alışkanlığı, diyetsel yağ kullanımı gibi faktörlerin oksidatif stres parametreleri üzerine olan etkileri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Total hasta grubunun MDA, NO ve NT düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0.000, p=0.000, p=0.012). Total hasta grubunun oksidatif stres parametreleri arasındaki korelasyona bakılmıştır. MDA ve NO düzeyleri arasında anlamlı bir korelasyon (0.285/p=0.003), MDA ve NT düzeyleri arasında pozitif (0.120/p=0.217), NO ve NT düzeyleri arasında ise negatif anlamlı olmayan (-0.003/p=0.973) korelasyonlar bulunmuştur.Birinci hasta grubunun oksidatif stres parametreleri arasındaki korelasyona bakıldığında; MDA, NO ve NT düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmamıştır ancak NO ve NT arasında negatif anlamlı olmayan bir korelasyon bulunmuştur (-0.276/p=0.084). İkinci hasta grubunun oksidatif stres parametreleriarasındaki korelasyona bakıldığında; NO ve NT düzeyleri arasındaistatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmuştur (0.336/p=0.034). Üçüncü hasta grubunun oksidatif stres parametreleri arasındaki korelasyona bakıldığında; MDA ve NO düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmuştur (0.463/p=0.013). MDA ve NT düzeyleri arasında ise negatif ancak istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir korelasyon bulunmuştur (-0.168/p=0.394).

Kanser hastalarıMalondialdehitNitrik oksit+3
Burcu Baba
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Obstrüktif uyku apne sendromunda nitrotirozin düzeylerinin incelenmesi

OUAS, sık sık oksijen desatürasyonu ve uyku bölünmeleri ile sonuçlanan tekrarlayan üst hava yolu tıkanmaları ile karakterize edilmektedir. OUAS hastalarındaki hipoksi-reoksijenasyon episodları, reaktif oksijen ve nitrojen türlerinin oluşumu vasıtasıyla ateroskleroza zemin hazırlamaktadır. Oksidatif stresteki artış, herhangi bir kardiyovasküler risk faktörü olmasa bile OUAS hastalarında kardiyovasküler morbidite artışına neden olabilecek endotel disfonksiyonu yapabilir. Yapılan çalışmalar, OUAS de oksidatif stres artışını desteklemektedir. Oluşan serbest radikaller mevcut nitrik oksit (NO) düzeyini de etkilemek suretiyle bu zararlı etkileri artırabilmektedir. Nitrik oksit, süperoksit radikaliyle reaksiyona girerek, hücreler için toksik, lipid ve proteinlerle reaksiyona girerek vasküler fonksiyonları bozan peroksinitrit oluşumuna neden olabilmektedir. Nitrotirozin, peroksinitritin proteinlerin tirozin kalıntısı ile reaksiyona girerek oluşturduğu bir oksidasyon ürünüdür. Çalışmamızda, OUAS hastalarında nitrotirozin ve total NO düzeylerindeki değişimleri incelemeyi amaçladık. Toplam 109 OUAS hastası ve 24 sağlıklı kontrolde yapılan ölçümlerde, istatistiksel olarak anlamlı olmasa da hasta grubunda nitrotirozin düzeylerinde artma ve total NO düzeylerinde azalma gözledik. Çalışmamızda ayrıca, yaş, cinsiyet, obezite ve sigara içimi gibi faktörlerin parametreler üzerindeki etkilerini inceledik. Vücut kitle indeksi ve sigara içiminin parametreler üzerinde olumsuz etkilerini gözlemledik. Elde ettiğimiz sonuçlara dayanarak ve proteinlerin serbest radikal hasarına daha az duyarlı olduğunu göz önüne alarak, hafif yükselmiş nitrotirozin değerlerinin OUAS hastalarında oksidatif strese bağlı protein hasarının göstergesi olabileceğini öne sürebiliriz.

Nitrik oksitNitrotirozinOksidatif stres+3
Eser Çakmak
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ağır sepsis ve septik şoklu hastalarda Asimetrik Dimetilarjinin (ADMA) ve nitrik oksit (NO) düzeylerinin araştırılması

Sepsis ve septik şok, cerrahi ve dahiliye yoğun bakım ünitelerinde en sık görülen ölüm nedenidir. Sepsiste inflamatuvar yanıtta rol oynayan mediyatörler çeşitli yollarla birbirleriyle etkileşirler ve vazoaktif NO'nun artışına neden olurlar. ADMA, insanda NO biyosentezinin majör inhibitörüdür. SDMA, ADMA'nın inaktif yapısal bir izomeridir ve NOS inhibisyonu yapmaz. Yüksek plazma SDMA konsantrasyonu hücre içine alımda, L-arjininin ile yarışarak dolaylı olarak NO üretimini azaltabilir. Homosistein artışının ise NO sentezinin azalmasına, akut ve kronik endotel fonksiyon bozukluğuna, aynı zamanda ADMA birikimi ve NOS inhibisyonuna yol açtığı bildirilmektedir.Çalışmamızda inflamasyon sonucu gelişen ağır sepsis ve septik şoklu hastalarda serum ADMA, SDMA ve homosistein düzeylerindeki değişim HPLC yöntemi (Eureka kit) ile nitrit-nitrat düzeylerindeki değişim Griess yöntemi ile kolorimetrik olarak ölçüldü.Sonuçlarımıza göre ağır sepsisli ve septik şoklu hasta grubunda SDMA, nitrit-nitrat ve homosistein değerleri kontrol grubuna oranla yüksek gözlendi. Bu artış SDMA ve homosisteinde her iki hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı iken (p<0,05) nitrit-nitrat değerlerinde sadece septik şoklu hasta grubunda anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Ağır sepsisli hasta grubu ile septik şoklu hasta grubu karşılaştırıldığında sadece SDMA değerleri arasında istatistiksel olarak anlam bulunmuştur (p<0,05). ADMA değerleri istatistiksel olarak karşılaştırıldığında kontrol ve gruplar arasında anlamlı fark gözlenememiştir (p>0,05).Bu parametrelerin ağır sepsis ve septik şoklu hastalarda tanıyı destekleme ve prognozu belirlemede yararlı olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: ağır sepsis, septik şok, asimetrik dimetilarjinin, simetrik dimetilarjinin, homosistein, nitrik oksit

Nitrik oksitSepsisŞok-septik
Elif Yüksel
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tip 2 diyabetes mellitus'lu hastalarda lipoprptein bağımlı fosfolipaz a2'nin ateroskleroz gelişimindeki rolü

Ateroskleroz şiddetli inflamasyon ve dislipidemi ile başlayan arter duvarı hastalığıdır. Aterosklerozun erken bulgularından birisi arter duvarının subintimasında düşük dansite lipoproteinin (LDL) birikmesi ve bununda okside LDL'ye (oxLDL) dönüşmesidir. LDL kolesterole bağlı bulunan Lp-PLA2 damar duvarında inflamatuar yanıta sebep olmaktadır. Bu inflamatuar yanıt sonucunda, plak oluşumu ve intima-media kalınlığında belirgin bir artma meydana gelmektedir. Lp-PLA2 özellikle rüptüre eğimli plak oluşumundan sorumludur. Diyabet kollojen yıkımına yol açan matriks metaloproteinaz üretimini artırmaktadır. Kollojen plağın fibröz başlığının mekanik olarak stabilitesini sağlamaktadır. Kollojen yıkımı olduğunda ve sentezi azaldığında, plak kolayca yırtılabilir ve trombüsü tetiklemektedir. Böylece ateroskleroz hızlı bir şekilde gerçekleşmektedir.Bu çalışmada hiperkolesterolemisi olan diyabetik hastalarda serum Lp-PLA2 düzeyi immüno-türbidimetrik metod (plac test kit) ile serum LDL, HDL, trigliserid, kolesterol, açlık kan şekeri düzeyleri enzimatik yöntemler ile ve karotis intima-media kalınlıkları (İMK) B-mod ultrasonografik yöntem ile ölçülmüştür.Sonuçlarımıza göre Grup II (tedavi öncesi) ve Grup III (tedavi sonrası) hastalarında Lp-PLA2, Lipid profili, İMK değerlerinin Grup I (kontrol grubu) değerlerine göre yüksek olduğu sadece serum HDL değerinin düşük olduğu izlendi. Üç aylık statin tedavisi uygulanan Grup III hastalarının değerlerinin, Grup II hastalarının değerlerine göre azalma olduğu saptanmıştır. Bu azalmanın iki grup karşılaştırıldığında Lp-PLA2, LDL, kolesterol, trigliserid düzeyleri ve İMK değerleri için istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0,001). İki grup karşılaştırıldığında serum HDL düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p=0,198).Bu parametrelerin diyabetik hastalarda aterosklerozun tedavi ve takibinde yararlı olabileceği düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Ateroskleroz, diyabet, statin tedavisi, Lp-PLA2, İMK kalınlığı.

Antikolesteremik ajanlarAterosklerozDiabetes mellitus-deneysel+4
Durmuş Ayan
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çukurova bölgesinde hemoglobin S ve diğer hemoglobin varyantlarının araştırılması

Hemonlobtnopatîlerin çeşitli bölgelerdeki dağılımının ve kaynaklarının İn celenmesi birçok yönden, özellikle «ağlık bilimleri açısından gittikçe artan bir önem kazanmaktadır, Türkiye ve bilhassa Güney Anadolu bölgesi çeşitti hemoglobin tiplerin! bünyesinde bulundurmaktadır. Bu yörede yerleşmiş olan Eti Türklerinde ise he mogloblnopatl oranının hayli yüksek olduğu çeşitli yayınlarla açıklanmış bulun maktadır. Bu çalışmaların ışığı altında. Eti Türklerinin sık yerleştikleri Çukur ova bölgesinde hemottoblnopatİ taraması için sickling testi, itano testi ve e- lektroforez olmak üzere Uç temel metoddan faydalanılmıştır. Numunelerin bir kısmı oldukça basit bir yöntemle, parmaktan hematokrit pipetlerine alınarak toplanmıştır. Derhal plazmalarından ayrıştırılan eritrositler hemoliz edilerek - 20 C de saklanmışlardır. Bir kısım numuneler tse oksalattı kan sekeri şişe- terine alınmıştır. Çukurova bölgesinde kat? bîr insldans tespit etmek gayesiyle 870 numunede yapılan çalışma sonucu anormal hemoglobin oranı %23,7 bulunmuştur. Adana, Mersin ve Tarsusu içeren Çukurovada hemogloblnopatİlerm hayli yüksek olma» hasta geni taşıyan kimselerin aralarında evlenmelerinden İleri gelmektedir. Tar sus Catalkeli köyünde saptanılan % 42.16 oram Türkiye'de Afrika dışında şim-- 42 - dîye kadar rastlanılan en yüksek rakamdır. Çatalkelî'nîn Afrîkaya b u kadar benzerlik göstermesi enteresandır. Yürüttüğümüz çalışmada Eti Türkleri île Türkler arasındaki farkı İncelemek maksadıyla Türk toplumundan temin edilen 162 numunede hemoglobînopatî ta raması yapılmış,, fakat Türklerde anomali tespit edilmemiştir. Daha kati sonuç lar elde etmek İçin İse bu araştırmayı daha geniş topluluklarda yürütmek fayda lı olacaktır. Çalışmamızda genel olarak Güney Anadolu bölgesinin hemoglobînopatî în sldansı da tespit edilebilmiştir (Antakya'dan Antalya'ya kadar). Böyle bîr bîr çalışma ancak Çukurova üniversitesi Tsp Fakültesine bu yörelerden müracaat eden hastalar sayesinde mümkün olabilmiştir. Eti Türkleri île Türklerin bera berce İncelendiği bu bölgede 5397 numune üzerinde çaîtşma yapılmış ve Güney Anadolu bölgesinin anormal hemoglobin Insîdansı % 2.56 olarak tespit edilmiştir. Çalışmamızda geniş kitle taramaları için en hızlı ve güvenîlîr metod ola rak selüloz asetat elektroforezinin uygun olduğu görülmüş ve araştırmamızın ne ticesinde Güney Anadolu bölgesini en çok etkisi astsnda bırakan hemoglobin ti pinin AS tipi olduğu anlaşılmıştır. Bazı hasta lar ın îse yüksek miktarda Hb F ta şıdıklar ı gözlenmîştîr. Sonuç olarak toplum sağlığını tehdit eden psikolojik ve ekonomîk yönden halkı huzursuz kılan bu anormal hemoglobinlerden, orak hücre karekterî ve a nemîsînîn yaygınlaşmasını önlemek maksadıyla genetîk taramalarda bîr genetik öğütleme sistemine de yer verilmesi ve her ik i çalışmanın birlikte yürütülmesi nin faydalı olabileceği kanısına varılmıştır,

Belkıs Gözen
Çukurova University
1976
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çukurova bölgesinde Bisalbuminemi

Böyleee eiektroforetlk mobllite farla yanında bisaltauminin molekül ağır lığı bakımından da farklılık gösterdiği ve bu sebepten bölgemizde saptanan bu anomalinin yeni bir albumin varyantı olabileceği söylenebilir. Bütün bu çalışmalar sonucu, Dünya ' da belirli etnik gruplara özgü olan bisalbuminin Türkiye'nin bu kesiminde İki Eti Türk'ü toplumunda ol dukça yüksek oranda bulunduğu, dominant, hetero zigot bir özellik gösterdiği ve normal albumine oranla hızlı yürüyen tip olduğu saptanarak Türkiye ' de bu konuda ilk defa geniş kapsamlı bir çalışma yapılmıştır*-5«- Araştırma sonucu iki eti Türkü topluluğunda literatürde tesbit edilen en yüksek oranlara yaklaşan yoğunlukta blsalbumln saptanmıştır, Bisalbumin yoğunluğu Tarsus Çatalköy*de % 9,6, Mersin Karaduvar ' da % 8,8 bulunmuş tur. Adana'nın Eti Türk 'ü bakımından yoğun olan İki mahallesinde ve saf Türkmen köyünde yapılan araştırma sonucu bisalbumin vakasına rastlanma mıştır. Tesbit edilen bisalbumin vakalarında yapılan HbB araştırması sonucu bisalbumin ve HbS * İn beraber görülme oranının Çatalköy'de % 33,3, Ka raduvar. da % 31,4 * e ulaştığı görülmüştür. Fakat sayısal olarak görülen bu beraberliğin İstatistiksel bir değer İfade etmemesinden, bunlar arasındaki il giden slyade ayrı ayrı iki genin bu topluluklarda çok yüksek oranda bulunmasından İleri gelen bir durum olduğu kanısına varılmıştır. Saptanan bisalbuminin firikokimyasal öncelikleri ve normal albuminle mukayesesi Jel ftltrasyon metodu İle G -200 dekstran Jell kullanarak yapılmıştır. Bu çalışma sonucu bu konuda şimdiye kadar yapılan çalışmaların ak sine İki albuminin molekül ağırlığı bakımından da farklılık gösterdiği bulunmuştur* Normal albumin yerinde görülen fraksiyonun molekül ağırlığı 69.000, an»f mal bandın İse 89. 000 bulunmuştur. Tapılan kolesterol ve total protein tayinleri sonunda bu değerlerde nor male oranla bir farklılık bulunmamıştır.

Yüksel Özdemir
Çukurova University
1977
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hemoglobinlerin HPLC yöntemi kullanılarak incelenmesi

.ÖZET Iînsan hemoglobinlerinin ayrımı ve miktar tayininde kromatografik yöntemler artan oranda önem kazanmaya baş lamıştır. Son yallarda; protein yapılarının incelenme sinde yüksek basınçlı sıvı kromatografisiÇHPLC) yöntemi yoğun olarak kullanılmaktadır. Bir hemoglobin anomalisini tanımlayabilmek amacı ile selüloz asetat elektroforezi, HbA2 ve HbP miktar tayini, in vitro globin zincir sentez oranı gibi hematolojik la- boratuaıf, tetkiklerinin yapılması gereklidir. Bu yöntem ler zaman alıcı ve el hatası üretmeye eğilimli yöntemler olması nedeni ile, belirtilen bu yöntemleri basitleştiren ve rutin uygulamaya elverişli olan HPLC yöntemini.önermek teyiz. Çalışmamızda; HbA, HbS, HbF ve HbAp gibi hemoglobin tiplerinin karakterize edilebilmesini optimize ederek, rutin poliklinik uygulamalardaki HPLC sisteminin yarar larını, bir zayıf ânyön değiştirici kolon olan TSK DEAE 3SW(lKB-Bromma) kolonu kullanarak tartıştık.

HemoglobinlerKromatografi-yüksek basınçlı-sıvı
Erol Ömer Atalay
Çukurova University
1988
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Romatoid artritte triptofan yıkımı ve immün aktivite ilişkisi

Romatoid artrit etiyolojisi tam olarak bilinmeyen, sistemik, inflamatuvar, otoimmün bir hastalık olup hafiften şiddetliye doğru seyreden farklı klinik görünüm sergilemektedir. İmmün aktivasyona ve inflamasyona bağlı olarak IFN-? ve TNF-? düzeylerindeki artış İndolamin 2,3-dioksijenaz (IDO) enzim ekspresyonunu artırırken, monosit, makrofaj ve dendritik hücrelerde neopterin sentezini de artmaktadır.Bu çalışmada ARA kriterlerine göre romatoid artrit tanısı almış 32 hasta ve 20 sağlıklı kişide HPLC ile serum triptofan ve kinürenin düzeyleri, ELISA yöntemiyle serum neopterin ve TNF-? düzeyleri ölçüldü. Triptofan yıkımının ve indolamin 2,3-dioksijenaz enzim aktivitesinin göstergesi olarak kinürenin/triptofan oranı değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, hastalık süresi ve metotreksat tedavisinin ölçülen parametreler üzerine etkisi incelendi.Serum triptofan, kinürenin, neopterin ve TNF- ? düzeyleri bakımından hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05). Romatoid artritli hastalarda sağlıklı kontrollere kıyasla CRP, ESR ve RF düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.001) IDO aktivitesi hastalarda yüksek olmakla birlikte, istatistiksel olarak anlamlı düzeye ulaşmadı (p>0.05). Romatoid artritli hastalarda yaşla birlikte neopterin (r=0.401, p<0.04) ve IDO aktivitesinde artış gözlendi (r=0.435, p<0.02). Hastalık süresi 5 yılın altında olan hastalara kıyasla, 5 yılın üzerinde hastalık süresine sahip hastalarda neopterin düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.05), bu hastalarda neopterin düzeyleri kinürenin (r=0.537, p<0.02) ve ESR (r=0.495, p<0.03) ile anlamlı pozitif korelasyon gösterdi.Metotreksat tedavisi alan ve almayan hastalar arasında değerlendirilen parametrelerin düzeyleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmazken, metotreksat tedavisi uygulanan grupta neopterin düzeyleri kinürenin düzeyleri (r=0.511, p<0.03) ve IDO aktivitesiyle (r=0.505, p<0.04) anlamlı pozitif korelasyon gösterdi.Anahtar Kelimeler : İndolamin 2,3-Dioksijenaz (IDO), İmmün Sistem, Romatoid Artrit, Neopterin, Tümör Nekrozis Faktör ? Alfa (TNF-?).

Artrit-romatoidNeopterineTriptofan+1
Güray Mete
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2009
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

The effects of rosiglitazone or metformin treatment on leptin, total antioxidant capacity, superoxide dismutase, paraoxonase and lipid peroxidation ınvestigation in patients with Type 2 Diabetes Mellitus

Çalışmamızda yeni tanı almış Tip 2 diyabetli 50 hasta ve sağlıklı 30 birey bulunmaktadır. Hastalar iki gruba ayrılarak Rosiglitazon veya Metformin ile 3 aylık tedavi uygulanmıştır. Tedavi öncesinde ve tedavi sonrasında katalaz, süperoksit dismutaz (SOD), total antioksidan kapasite (TAC), malondialdehit (MDA), 8- hidroksi-2'- deoksiguanozin (8-OHdG), paraoksonaz ve leptin düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca yaş, soygeçmiş hikayesi, sigara içme durumu ve egzersiz gibi faktörlerin oksidatif stres parametreleri ve leptin üzerine olan etkileri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Tedavi öncesinde total hasta grubunun SOD aktiviteleri ve TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken ( sırasıyla, p= 0.005, p= 0.010); MDA düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p= 0.024). Total hasta grubunun tedavi öncesi katalaz, 8-OHdG ve paraoksonaz değerleri kontrol grubuna göre anlamlı bir farklılık göstermemiştir.Tedavi öncesinde Rosiglitazon grubunun TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken (p=0.015), MDA düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p= 0.019). 3 aylık tedavi sonrasında TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.027). Tedavi öncesi MDA ve 8-OHdG düzeylerinde tedavi sonrasında anlamlı derecede azalmalar olmuştur (sırasıyla, p=0.008, p=0.000).Tedavi öncesinde Metformin grubunun SOD aktiviteleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.000). Tedavi sonrasında TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken (p=0.000), SOD aktivitesi anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.001). Tedavi öncesi TAC düzeyleri ve SOD aktivitelerinde tedavi sonrasında anlamlı derecede artışlar gözlenmiştir (sırasıyla, p=0.000, p=0.029).Her iki tedavi grubunda tedavi sonrasında tedavi öncesine göre azalmış açlık kan şekeri ve HbA1c düzeyleri gözlenirken, metformin grubunda total kolesterol, LDL- kolesterol ve trigliserid düzeylerinde anlamlı derecede düşüşler bulunmuştur (sırasıyla, p=0.017, p=0.004, p=0.020).Rosiglitazon grubunda tedavi öncesinde katalaz ile 8-OHdG değerleri (p=0.003), tedavi sonrasında TAC ile SOD (p=0.020) değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Metformin grubunda tedavi öncesinde TAC ile SOD değerleri (p=0.005), tedavi sonrasında Katalaz ile TAC (p=0.006) değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Kontrol grubunda katalaz ile 8-OHdG değerleri ve katalaz ile MDA değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur (sırasıyla, p=0.013, p=0.016).Çalışmamızda yeni tanı almış Tip 2 diyabetli 50 hasta ve sağlıklı 30 birey bulunmaktadır. Hastalar iki gruba ayrılarak Rosiglitazon veya Metformin ile 3 aylık tedavi uygulanmıştır. Tedavi öncesinde ve tedavi sonrasında katalaz, süperoksit dismutaz (SOD), total antioksidan kapasite (TAC), malondialdehit (MDA), 8- hidroksi-2'- deoksiguanozin (8-OHdG), paraoksonaz ve leptin düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca yaş, soygeçmiş hikayesi, sigara içme durumu ve egzersiz gibi faktörlerin oksidatif stres parametreleri ve leptin üzerine olan etkileri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Tedavi öncesinde total hasta grubunun SOD aktiviteleri ve TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken ( sırasıyla, p= 0.005, p= 0.010); MDA düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p= 0.024). Total hasta grubunun tedavi öncesi katalaz, 8-OHdG ve paraoksonaz değerleri kontrol grubuna göre anlamlı bir farklılık göstermemiştir.Tedavi öncesinde Rosiglitazon grubunun TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken (p=0.015), MDA düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p= 0.019). 3 aylık tedavi sonrasında TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.027). Tedavi öncesi MDA ve 8-OHdG düzeylerinde tedavi sonrasında anlamlı derecede azalmalar olmuştur (sırasıyla, p=0.008, p=0.000).Tedavi öncesinde Metformin grubunun SOD aktiviteleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.000). Tedavi sonrasında TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken (p=0.000), SOD aktivitesi anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.001). Tedavi öncesi TAC düzeyleri ve SOD aktivitelerinde tedavi sonrasında anlamlı derecede artışlar gözlenmiştir (sırasıyla, p=0.000, p=0.029).Her iki tedavi grubunda tedavi sonrasında tedavi öncesine göre azalmış açlık kan şekeri ve HbA1c düzeyleri gözlenirken, metformin grubunda total kolesterol, LDL- kolesterol ve trigliserid düzeylerinde anlamlı derecede düşüşler bulunmuştur (sırasıyla, p=0.017, p=0.004, p=0.020).Rosiglitazon grubunda tedavi öncesinde katalaz ile 8-OHdG değerleri (p=0.003), tedavi sonrasında TAC ile SOD (p=0.020) değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Metformin grubunda tedavi öncesinde TAC ile SOD değerleri (p=0.005), tedavi sonrasında Katalaz ile TAC (p=0.006) değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Kontrol grubunda katalaz ile 8-OHdG değerleri ve katalaz ile MDA değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur (sırasıyla, p=0.013, p=0.016).Çalışmamızda yeni tanı almış Tip 2 diyabetli 50 hasta ve sağlıklı 30 birey bulunmaktadır. Hastalar iki gruba ayrılarak Rosiglitazon veya Metformin ile 3 aylık tedavi uygulanmıştır. Tedavi öncesinde ve tedavi sonrasında katalaz, süperoksit dismutaz (SOD), total antioksidan kapasite (TAC), malondialdehit (MDA), 8- hidroksi-2'- deoksiguanozin (8-OHdG), paraoksonaz ve leptin düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca yaş, soygeçmiş hikayesi, sigara içme durumu ve egzersiz gibi faktörlerin oksidatif stres parametreleri ve leptin üzerine olan etkileri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Tedavi öncesinde total hasta grubunun SOD aktiviteleri ve TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken ( sırasıyla, p= 0.005, p= 0.010); MDA düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p= 0.024). Total hasta grubunun tedavi öncesi katalaz, 8-OHdG ve paraoksonaz değerleri kontrol grubuna göre anlamlı bir farklılık göstermemiştir.Tedavi öncesinde Rosiglitazon grubunun TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken (p=0.015), MDA düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p= 0.019). 3 aylık tedavi sonrasında TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.027). Tedavi öncesi MDA ve 8-OHdG düzeylerinde tedavi sonrasında anlamlı derecede azalmalar olmuştur (sırasıyla, p=0.008, p=0.000).Tedavi öncesinde Metformin grubunun SOD aktiviteleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.000). Tedavi sonrasında TAC düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken (p=0.000), SOD aktivitesi anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.001). Tedavi öncesi TAC düzeyleri ve SOD aktivitelerinde tedavi sonrasında anlamlı derecede artışlar gözlenmiştir (sırasıyla, p=0.000, p=0.029).Her iki tedavi grubunda tedavi sonrasında tedavi öncesine göre azalmış açlık kan şekeri ve HbA1c düzeyleri gözlenirken, metformin grubunda total kolesterol, LDL- kolesterol ve trigliserid düzeylerinde anlamlı derecede düşüşler bulunmuştur (sırasıyla, p=0.017, p=0.004, p=0.020).Rosiglitazon grubunda tedavi öncesinde katalaz ile 8-OHdG değerleri (p=0.003), tedavi sonrasında TAC ile SOD (p=0.020) değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Metformin grubunda tedavi öncesinde TAC ile SOD değerleri (p=0.005), tedavi sonrasında Katalaz ile TAC (p=0.006) değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Kontrol grubunda katalaz ile 8-OHdG değerleri ve katalaz ile MDA değerleri arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur (sırasıyla, p=0.013, p=0.016).

Şura Esra Altınkaynak
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2009
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Aterosklerotik olgularda Okside-LDL'nin homosistein tiyolaktonaz enzim aktivitesiyle ilişkisi

Ateroskleoz ve aterosklerozla ilişkili miyokardiyal infarktüs, felç ve periferal vasküler hastalıklar gibi komplikasyonlar ölüme sebep olabilen patolojik durumlardır. Günümüzde ateroskleroz gelişiminde rol oynayan birçok faktör tanımlanmış ve hastalığın gelişimini önleyici veya tedavisinde yardımcı olabilecek çeşitli moleküller üzerinde çalışmalar devam etmektedir. Ox-LDL ateroskleroz patojenezi ve ilerlemesinde temel rolü olan bir moleküldür. Bunun yanısıra artmış plazma homosistein düzeyleri de ox-LDL gibi ateroskleroz gelişiminde rol oynayan bir risk faktörüdür. HDL ile ilişkili PON1 enzimi LDL'leri oksidatif modifikasyona karşı koruyarak, hcy-tiyolaktonaz ise homosisteinin toksik etkilerini azaltarak aterosklerozda koruyucu rol oynamaktadır.Bu çalışmada anjina pektoris öntanısı ile koroner anjiyografi yapılmasına karar verilmiş 36 hasta ve kontrol grubunu oluşturan koroner anjiografisi yapılmış 12 bireyde ox-LDL, PON ve hcy-tiyolaktonaz enzim aktiviteleri ölçülerek değerlendirildi. Koroner aterosklerozun (KAH) şiddeti ?Gensini Skorlaması? ile tayin edildi. Koroner aterosklerozun derecesi, cinsiyet, hiperlipidemi, diyabet ve sigara kullanımına bağlı olarak ölçülen parametreler değerlendirildi.Çalışmamızda ox-LDL düzeyleri hasta grubunda kontrollere kıyasla anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.031), hcy-tiyolaktonaz enzim aktivitesi anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.041). serum paraoksonaz aktivitesi bakımından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi. Yaşla birlikte hcy-tiyolaktonaz enzim aktivitesinin azaldığı gözlendi (r=-0.410, p<0.007). Serum hcy-tiyolaktonaz aktivitesi hem hasta hem de kontrol grubunda (r=0.603, p<0.05) serum paraoksonaz aktivitesiyle pozitif korelasyon gösterdi. Koroner aterosklerozun derecesine, cinsiyet, diyabet ve sigara kullanımına bağlı olarak ölçülen parametreler yönünden istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gözlenmedi. Kontrol grubunda hiperlipidemik hastalar ve hiperlipidemik olmayan hastalar arasında paraoksonaz enzim aktivitesi bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark gözlendi (p<0.03).Çalışmamızın sonucunda elde ettiğimiz veriler; aterosklerotik süreçte ox-LDL'nin düzeylerinin arttığını, aterosklerozu önlemede koruyucu rol oynayan hcy-tiyolaktonaz enzim aktivitesinin azaldığını göstermektedir. Çalışmamızın Ox-LDL, hcy-tiyolaktonaz enzimi ve lipid düzeyleri arasında gözlenen ilişkiyi aydınlatmaya yönelik çalışmalara ışık tutacağı kanısındayız.

Aylin Altınay
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2009
10
DoktoraAçık ErişimTR

Diabetik ratların kalp doku DNA hasarında tiroid hormonlarının olası rolü

Diabetes Mellitus'da gözlenen oksidatif stres, diyabete bağlı gelişen vasküler komplikasyonların patojenezinde önemli rol oynayabilmektedir. ROS üretimi diyabetik hastalarda, özellikle kötü glisemik kontrolü olanlarda artar ve DNA'nın yapısında hasara yol açabilir. 8-OHdG, DNA'da pürin artıklarının ROS ile indüklenen değişiklikleridir, oksidatif DNA hasarının ve oksidatif stresin gösterilmesinde önemli ve hassas bir belirleyicidir.Tiroid hormonları ile insülin arasında sinerjizm olduğu düşünülmektedir. Diyabette, tiroid hormonlarının karbonhidrat metabolizmasındaki bazı anahtar enzim aktivitelerinde değişikliklere neden olduğu gösterilmiştir. Diyabetik rat dokularında yapılan çalışmalarda, tiroid hormonlarının, insülinin bazı etkilerine aracılık edebileceği bildirilmiştir. Tiroid disfonksiyonunun oksidatif stresi artırıcı etkisi olabilmektedir.Bu çalışmada, diyabetik ratların kalp doku DNA hasarında, tiroid hormonlarının olası rolünü tespit etmeyi amaçladık. Bu nedenle, farklı grupların kalp dokularında, DNA hasarının bir göstergesi olan 8-OHdG düzeyini belirlemek için, HPLC-ECD yöntemini kullanmayı planladık.Gruplar; kontrol grubu, diyabet grubu, diyabet + insülin grubu, hipotiroidi grubu, hipotiroidi + diyabet grubu, hipotiroidi + diyabet + insülin grubu, hipotiroidi + diyabet + insülin + t4 (5µg/kg) grubu, hipotiroidi + diyabet + insülin + t4 (2,5µg/kg) grubu şeklinde belirlendi.Çalışmamızda rat kalp dokusunda, diyabet grubu ortalama 8-OHdG değeri, kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek, diyabet + insülin grubu değeri, diyabet grubuna göre düşük ve kontrol grubu seviyesinde bulundu. Hipotiroidi grubunda, kontrol grubuna ve diyabet göre belirgin olarak yüksekti.Hipotiroidi + diyabet grubu, insülin verilerek tedavi edildiği zaman oksidatif hasarın düzelmediği görüldü. Yüksek dozda T4 kullanılan grupta 8-OHdG, değeri kontrol grubuna göre belirgin yüksekti, düşük dozda T4 verilen grupta, kontrol grubuyla karşılaştırmada anlamlı fark elde edilmedi. Yüksek doz T4 kullanılan grupla, düşük doz T4 kullanılan grup birbirleriyle karşılaştırıldığında ise yüksek doz grubunun daha yüksek 8-OHdG düzeyine sahip olduğu görüldü.Sonuçlar, diyabette ve hipotiroidide oksidatif strese bağlı DNA'da hasar geliştiğini, diyabetik grupta tek başına insülinin etkili olduğunu, ancak diyabet ve hipotiroidi birlikteyken tek başına insülin tedavisinin etkili olmadığını ve fizyolojik dozda tiroid hormonuna ihtiyaç duyulduğunu düşündürmektedir. Tüm bu bulgular; diyabette hipotiroidi varlığında, tiroid hormonu olmaksızın, insülinin DNA hasarı üzerindeki düzeltici etkisini gösteremeyebileceğini ve insülinin bazı etkilerine büyük bir olasılıkla tiroid hormonlarının aracılık edebileceğini düşündürmektedir.

Diabetes mellitusHipotiroidizmOksidatif stres
Cesur Aylin
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2009
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kardiyovasküler sistem hastalıklarında oksidatif stres ve lipid profillerinin incelenmesi

Çalışmamızda, anjiyo sonrası damar tıkanıklığı saptanan 90 hasta ve 32 sağlıklı kontrol grubunda serum MDA, TAC, nitrit + nitrat, homosistein, B9 , B12, HDL-kolesterol, VLDL-kolesterol, LDL-kolesterol, total kolesterol ve trigliserit düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca cinsiyet, yaş, kuatelet indeksi, sigara içme alışkanlığı, spor yapma alışkanlığı, diyet alışkanlığı, aile öyküsü ve tanısı konulmuş hastalık gibi faktörlerin bu parametreler üzerine olan etkisi istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Total hasta grubunun MDA ve nitrit + nitrat düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek (p<0.01), TAC ve B12 düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0.01Minimal damar hasarı olan hasta grubunda MDA düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunurken (p<0.01), B12 düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0.05). 1 damar hasarlı hasta grubunda nitrit + nitrat ve homosistein düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunurken (p<0.01), B12 düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0.01). 2 damar hasarlı hasta grubunda MDA ve nitrit + nitrat düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunurken (p<0.01), TAC düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0.01). 3 damar hasarlı hasta grubunda MDA ve nitrit + nitrat düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunurken (p<0.01), TAC düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0.01).Minimal damar hasarlı hasta grubunda MDA, nitrit + nitrat ve homosistein düzeyleri 1 damar hasarlı hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunurken (p<0.01), B9 düzeyi ise yüksek bulunmuştur (p<0.05). Minimal damar hasarlı hasta grubunda MDA ve nitrit + nitrat düzeyleri 2 damar hasarlı hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunurken (p<0.01), TAC düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01). Minimal damar hasarlı hasta grubunda MDA ve nitrit + nitrat düzeyleri 3 damar hasarlı hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunurken (p<0.01), TAC düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01).1 damar hasarlı hasta grubunda MDA düzeyleri 2 damar hasarlı hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunurken (p<0.01), B12 ve TAC düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01). 1 damar hasarlı hasta grubunda MDA düzeyleri 3 damar hasarlı hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunurken (p<0.01), TAC düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01). 2 damar hasarlı hasta grubunda MDA ve nitrit + nitrat düzeyleri 3 damar hasarlı hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunurken sırasıyla (p<0.01) (p<0.05), TAC düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01).

AntioksidanlarHomosisteinKardiyovasküler hastalıklar+3
Sena Irmak
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2008
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kolesterol tayini için biyosensör hazırlanması

ÖZETBu çalışmada, kolesterol tayini için yeni bir amperometrik biyosensör geliştirildi. Bu amaçla sülfürik asit ortamında pirolün ve anilinin elektropolimerleşmesiyle platin/polianilin-polipirol elektrot hazırlandı. Kolesterol oksidaz enzimi hazırlanan platin/polianilin-polipirol elektrot üzerine immobilize edildi. Kolesterol tayini, enzim elektrodun yüzeyindeki enzimatik tepkime sonucu oluşan hidrojen peroksidin +0,70 V'da yükseltgenmesine dayanarak yapıldı. Kolesterol biyosensörünün cevabına pH'nın ve sıcaklığın etkisi incelendi. Biyosensörün kolesterol için doğrusal çalışma aralığı (1,8.10-5 ? 5.10-5 M) olarak tespit edildi. İmmobilize enzimin KM, Vmaks değerleri hesaplandı. Biyosensörün tekrar kullanılabilirliği ve raf ömrü tayin edildi. Hazırlanan biyosensörle biyolojik sıvıda (kan) kolesterol tayini yapıldı.

Sinan Mithat Muhammet
Gazi University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Behçet hastalığıda endotel fonksiyonları ve homosistein ilişkisi

2. ABSTRACT Behcet's disease, initially described by Hulusi Behcet in 1937, is a chronic, multisystem disorder characterized by recurrent oral and genital ulceration, skin lesions and uveitis. It involves a variety of organs including joints, the gastrointestinal tract, the central nervous system, and the vascular system. The etiologic mechanisms underlying vascular disease in Behcet's syndrome are not well understood. The disease affects individuals of all ages, especially between ages of 20 to 30 years, and both genders. Young age and male gender are associated with more severe disease. The prevalence is higher in Turkey, the Middle East, and Japan than in other countries and the disease is less common in northern Europe and the United State. In our study we use 40 patient with Behcet's Disease and as control group we selected 20 person who has not a serious enfection and cronic disease. In this group 29 unit was active (3 3, 21 ±9,52 age) and the others were inactive (38,73±15,21 age). When we investigate the relation of gender with Behcet's disease we found that, mail gender has a signaficant advantage the patient with active Behcet's disesae than inactive Behcet's disease and control group (P<0,01). Time of illness at the active Behcet's disease was 4,884,88±1,21 years. On the other hand at the inactive Behcet's disesae the year was signaficantly higher 1 1,87±3,12 years (P<0,001). Generally, the patient with the active Behcet's disease has significantly higher homocystein, NO, vitamin B12, folic acid and PAI levels than inactive andcontrol group. But there is no meaningful difference between inactive group and control groups. We observed that, only the plasma ICAM-1 level is significantly higher at two group than control group (P<0,05). But we could not observe a meaningful difference between patient with active and inactive Behcet's disease (P>0,05). As a result; in our study we determined homocysteine, NO, vitamin B12, folic asid and PAİ levels are meaningful higher at active Behcet's disease group than inactive Behcet's disease group and the control group. Therefore we think that, those parameters will be useful at the prognose and diagnose of Behcet's disease but there must be more case number to enter the routine studies. Key words : Behcet's Disease, Endothelial Functions, Homocysteine

Muammer Bahşi
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2005
00
DoktoraAçık ErişimTR

Streptozotocin ile diyabet oluşturulan ratlarda eksojen kaynaklı L-argininin; arginaz, paraoksonaz, nitrik oksit ve antioksidan enzim düzeylerine etkisi

ÖZETSTREPTOZOTOC N LE D YABET OLUŞTURULAN RATLARDAEKSOJEN KAYNAKLI L-ARG N N N; ARG NAZ, PARAOKSONAZ,N TR K OKS T VE ANT OKS DAN ENZ M DÜZEYLER NE ETK SBülent TAŞDEM RDiabetes mellitus insülin sekresyonunun, etkisinin veya her ikisininbozukluğu sonucu hiperglisemi ile karakterize metabolik bir gruphastalıktır. Oksidatif stres, diyabet ve diyabetin daha sonrakikomplikasyonlarının patogenezinde önemli bir rol oynar. Artan serbestradikal düzeyleri ve antioksidan savunma mekanizmalarının bozulmasıenzimlerin ve hücresel organellerin bozulmasına, lipid peroksidasyonunartmasına ve insülin direncinin gelişmesine yol açmaktadır.Çalışmanın amacı; streptozotosin ile deneysel diyabet oluşturulanratlarda intraperitoneal olarak verilen L- arginin'inin arginaz aktivitesi,nitrik oksit (NO), Malondialdehid (MDA) düzeyleri ve bazı antioksidanenzim aktivite düzeylerine etkilerini araştırmaktır.On iki haftalık 48 adet Wistar albino erkek ratlar araştırmanınmateryalini oluşturmaktadır. Ratlar; kontrol, diyabetik, diyabetik+L-argininve L-arginin olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubuna sadecefosfat-sitrat taponu (0.5 ml/rat) intraperitoneal olarak tek doz verilmiştir.Diyabet grup fosfat-sitrat tamponu (pH: 4.5) içerisinde çözdürülmüşstreptozotosinin (55mg/kg vücut ağırlığı) intraperitoneal olarak enjeksiyonuile oluşturulmuştur. Diyabet+L-arginin ve L-arginin grupları % 0.9'luk NaCliçerisinde 10 mM'lık L-argininden 0.5 ml intraperitoneal olarak tek dozhalinde enjekte edilerek oluşturulmuştur.Diyabet gruplarında plazma (5.72±0.31 nmol/ml), karaciğer(1.15±0.24 nmol/g protein) ve böbrek (1.51±0.31 nmol/g protein)Malondialdehit (MDA) düzeylerinin kontrol grubuna göre önemli derecedearttığı tespit edilmiştir (p<0.05). Plazma (3.9±0.66 nmol/ml) ve karaciğer(0.48±0.13 nmol/g protein) MDA düzeyinde diyabet+ L-arginin grubudiyabet grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı bir azalma görülmüştür(p<0.05).Eritrosit (14.54±3.47 U/g Hb), karaciğer (1.48±0.36 U/g protein) veböbrek (1.52±0.22 U/g protein) Glutatyon peroksidaz (GSH-Px), aktiviteleridiyabetik grupta kontrol grubuna (sırasıyla 19.41±3.55, 3.33±0.25,3.44±0.29) göre önemli ölçüde azalırken, diyabetik +L-arginin grubundaise diyabetik gruba göre düzelme saptanmıştır (Tablo 13, p<0.05).Eritrosit (40.72±9.82 k/g Hb), karaciğer (181±10.71 k/g protein) veböbrek (7.64±0.57 k/g protein) katalaz aktivite düzeyleri diyabetli gruptakontrol grubuna göre (sırasıyla 59.41±13.95, 209.16 ±11.93, 14.83±2.48)düşüş gösterirken, diyabetik+L-arginin gruplarında ise diyabetik grubagöre artış izlenmiştir (Tablo 14, p<0.05).Diyabetik grubun karaciğer ( 266.9 ±18.45 U/mg protein) ve böbrek(8.86±1.01 U/mg protein) dokusundaki arginaz enzim aktivite düzeylerikontrol grubuna göre (sırasıyla 159.61±11.97, 7.81±0.82) daha yüksekbulunmuştur. Karaciğer ve böbrek arginaz aktivite düzeylerinde kontrolgrubu ile diyabetik+L-arginin grubu (sırasıyla 165.6 ±14.56, 8.73±1.9)arasında fark izlenmemiştir.Plazma (34.66±3.75 µmol/L) ve böbrek (28.74±2.01 µmol/L) NOdüzeyleri diyabet grupta kontrol grubuna göre (47.2 ±7.77, 33.14±2.84)önemli derecede düşüş gösterirken, karaciğer (23.91±1.69 µmol/L)dokusunda kontrol grubuna göre diyabetik grupta (25.63±2.0) önemli artışgözlenmiştir (p<0.05).Diyabetik grubun eritrosit süperoksit dismutaz (SOD) aktivitelerinde(320.09 ±45.03 U/g Hb) kontrol gruba göre (396.73±66.95 U/g Hb)düşüş saptanmıştır (p<0.05).Plazma PON 1 aktivitesinde diyabetik grupta (57.22±13.17 U/L)kontrol grubuna göre (72.47±9.55 U/L) önemli azalma tespit edilmiştir(p<0.05).L-arginin poliaminlerin ve prolinin oluşum sürecinde rol alan ve L-ornitine metabolize olan bir amino asittir. Poliaminler hücreninbüyümesinde önemli bir mediatördür. L-prolin ise kollajen sentezi için birsubstrattır. Her iki metabolik yolun pankreatik dokunun onarılmasındaönemli bir rol oynayabileceği düşünülmektedir.Sonuç olarak; L-argininin diyabetik ratların antioksidan sistemleriüzerine düzenleyici etkisinin olduğu gözlemlenmiştir. Bununla birliktediyabete bağlı oksidatif stresin önlenmesinde veya etkisinin azaltılmasındaL-argininin faydalı olabileceği sonucuna varılmıştır.Anahtar kelimeler: Diabetes mellitus, L- arginin, antioksidant enzimler,rat, arginaz, MDA, NO.

Bülent Tasdemir
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2005
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kurşun asetat ile oksidatif stres oluşturulmuş sıçanların çeşitli dokuları üzerine bazı kükürtlü bileşiklerin antioksidatif etkisinin incelenmesi

KURŞUN ASETAT LE OKS DAT F STRES OLUŞTURULMUŞSIÇANLARIN ÇEŞ TL DOKULARI ÜZER NE BAZI KÜKÜRTLÜB LEŞ KLER N ANT OKS DAT F ETK S N N NCELENMESEmrah ÇAYLAK1. ÖZETKurşun, endüstride yaygın olarak kullanılmasından dolayı büyük bir çevresel problemoluşturmaktadır. nsan ve hayvanlar üzerine etkileriyle ilgili birçok çalışma yapılmıştır.Deneysel çalışmalarda sülfür içeren antioksidanların kurşunun zararlı etkilerine karşı yararlıolduğu gözlenmiştir.Çalışmamızda kurşun asetat ile oksidatif stres oluşturulan ratlarda sülfür içeren bazıbileşiklerin antioksidan etkilerinin araştırılması amaçlandı. Wistar-Albino cinsi erkek ratlarabeş hafta boyunca, kontrol (n=10) dışında; 2000 ppm kurşun asetat tek başına (n=10) ya dagünlük oral 100 mg/kg L-metiyonin (n=10), 800 mg/kg N-asetilsistein (n=10), 50 mg/kg L-homosistein (n=10) ve i.p. 25 mg/kg α-lipoik asit (LA) (n=8) ile birlikte verildi. Hemoglobin(Hb) düzeyi Drabkin ayıracı kullanılarak siyanomethemoglobin yöntemi ile tam kanda,süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) enzim aktiviteleri ticari kitlehemolizatta, malondialdehit (MDA) düzeyi Satoh-Yagi yöntemi ile serumda; vitamin A (Vit-A), vitamin E (Vit-E) seviyeleri HPLC'de UV dedektör ile plazmada ve total antioksidankapasitesi (TAK) düzeyleri ABTS.+ metoduyla doku homojenatında ölçüldü.Kontrol grubuna göre kurşun grubunda Hb ve plazma Vit-E seviyeleri anlamlı düşük;MDA düzeyi ise anlamlı yüksek bulundu (p<0.01). Kurşun grubuna göre kurşun-metiyonin,kurşun-LA gruplarında Hb anlamlı yüksek (p<0.05), tüm sülfürlü antioksidan verilengruplarda MDA düzeyleri anlamlı düşük (p<0.01); kurşun-LA grubunda eritrosit SOD(p<0.01) ve GSH-Px (p<0.05) düzeyleri anlamlı düşük sonuç verdi. Plazma vitamin Adüzeyleri; kurşun-metiyonin grubunda anlamlı yüksek (p<0.01) bulundu. Karaciğer TAKdüzeyleri tüm sülfürlü antioksidan verilen gruplarda anlamlı olmayan düşük iken beyindeyüksek bulundu. Böbrek TAK düzeyleri kurşun-metiyonin ve kurşun-LA gruplarında anlamlıyüksek (p<0.01) bulundu.Sonuç olarak; bu bulgular ışığında, kurşunun uyardığı oksidatif stresin sülfür içerenbileşikler tarafından azaltıldığı kanaatine varıldı.Anahtar kelimeler: Kurşun, oksidatif stres, sülfür-içeren bileşikler.

Emrah Çaylak
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2006
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Metabolik sendromlu hastalarda paraoksonaz 1 aktiviteleri ve fenotiplerinin araştırılması

METABOLİK SENDROMLU HASTALARDA PARAOKSONAZ 1AKTİVİTELERİ VE FENOTİPLERİNİN ARAŞTIRILMASISEMRA TÜRKOĞLUÖZETMetabolik sendrom, insülin direncinin ile oluşan metabolikdüzensizliklerin bir grubudur. Metabolik sendromun yaygınlığı gün geçtikçeartmaktadır ve bazı araştırmalara göre son 5 yılda %100 oranında artmıştır.Dislipidemi, abdominal obezite, yüksek kan basıncı, prediyabet ve serum HDLdüzeylerindeki düşüklük metabolik sendromun önemli komponentleridir. Genetik,yaşam tarzı ve çevresel faktörler de metabolik sendromun artışında önemli bir rolesahip olabilir. İnsülin rezistansına bağlı gelişen metabolik değişikliklerdenkaynaklanan oksidatif stresin metabolik sendromun komplikasyonlarınınoluşmasına katkıda bulunmaktadır.Paraoksonaz (PON1) yüksek dansiteli lipoprotein (HDL) ile ilişkiliantioksidan bir enzimdir. Düşük PON1'in, dislipidemi, diabetes mellitus, ilerlemişyaş, hipertansiyon, düşük HDL-kolesterol seviyesi ve artmış oksidatif stresleilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu tez çalışmasında metabolik sendromlu hastalarınserum Paraoksonaz (PON1) ve Arilesteraz (ARE) aktivite düzeyleri ile totalkolesterol, trigliserid, LDL, HDL, VLDL, glukoz, insülin, ürik asit, C-peptit,AST, ALT, GGT ve tam kanda Hb, Htc, PLT düzeyleri ölçülmüş ve metaboliksendrom tanı kriterleri ile serum PON1 aktivite düzeyleri arasındaki ilişkiincelenerek PON1 aktivitesinin metabolik sendromun bir parçası olup olmadığıaraştırılmıştır. Metabolik sendromlu hastalarda PON1 aktivitesi ve fenotipleri ilkkez bu çalışmada gösterilmiştir.Metabolik sendromlu hastalarda serum PON1 aktivitesi metaboliksendromlu olmayan bireylerdeki serum PON 1 aktivitesine göre anlamlı olarakdaha düşük (p<0.05), HDL hariç lipid düzeyleri anlamlı olarak daha yüksekbulunmuştur (p<0.05). MES'li hastaların serum glukoz, total kolesterol, LDL,VLDL, trigliserid, GGT, ürik asit, insülin, C-peptid, VKİ, sistolik kan basıncı vebel çevresi değerleri kontrol grubuna göre yüksek, HDL-kolesterol değeri iseanlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0.05). Fenotipleri belirlemede PON1/AREaktivitelerinin kümülatif oranları belirlenerek 3 fenotipin varlığı gösterilmiştir.Sonuç olarak, bu çalışmada metabolik sendromlu hastalarda daha düşükantioksidan PON1 enzimatik aktivitesi, artmış lipid düzeyleri, HDL-kolesteroldeki azalma ve artan glukoz düzeyleri ile anlamlı bir ilişki bulunmasımetabolik sendromun erken tanı ve tedavisinde önemli yer tutabilir.Anahtar Kelimeler: Metabolik Sendrom, Paraoksonaz, Arilesteraz, Fenotip.

Semra Türkoğlu
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Meme kanseri oluşturulan ratlarda ısırgan otunun antioksidan enzimler üzerine etkilerinin incelenmesi

MEME KANSERİ OLUŞTURULAN RATLARDA ISIRGAN OTUNUNANTİOKSİDAN ENZİMLER ÜZERİNE ETKİSİNİN İNCELENMESİMeme kanseri kadınlarda en çok görülen kanser türü olup, kanserden ölümlerinbaşlıca sebebini oluşturmaktadır. Reaktif oksijen metabolitlerinin kanser etyolojisindekirolü bilinmektedir. Antioksidan etkiye sahip olan ısırgan otunun bazı kanserlerintedavisinde etkisinin olabileceğine dair çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada; memekanseri oluşturulan ratlarda ısırgan otunun antioksidan enzimler, total antioksidandurum (TAS), Zn ve Cu üzerine etkilerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır.Çalışmada ratlar 4 gruba ayrıldı: standart rat yemi ile beslenen kontrol grubu(grup1, n=15), standart rat yemine ek olarak MNU uygulanan grup (grup 2, n=13 MNU50 mg/kg dozunda intraperitoneal olarak tek doz halinde uygulandı), MNU uygulanan+ ısırganotu verilen grup (grup3, n=15) ve ısırgan otu verilen grup (grup 4, n=15).Beşbuçuk ayın sonunda ratlar dekapite edilerek, çalışma materyali alındı.Çalışmamıza göre serum MDA düzeylerinde grup 2'de grup 1 ve grup 4'e göreanlamlı yükseklik tespit edilmiştir (p<0.05, p<0.01). Eritrosit SOD aktivitesi grup 3'tediğer gruplara göre anlamlı bir azalma (p<0.0001) gösterirken, eritrosit katalazdüzeyleri grup 4'te grup 2 ve grup 3'e göre yüksek olarak tespit edilmiştir (p<0.05,p<0.01). Eritrosit GSH-Px düzeylerinde gruplar arası anlamlı farklılık bulunmamıştır.Plazma TAS düzeyleri grup 2'de grup 1 ve grup 4'e göre düşük bulunmuştur (p< 0.05).Serum Zn düzeyleri grup 2'de grup 3'e göre yüksek (p<0.05), Cu düzeyi ise grup4'te grup 1, grup 2 ve grup 3'e göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur (sırasıylap<0.05, p<0.005, p<0.0001). Cu/Zn oranı Grup 4'te grup 2 ve grup 3'e göre anlamlıolarak düşük bulunmuştur (p<0.05, p<0.01). Palpasyonla tümör varlığı grup 2'de%46.15, grup 3'te %13.33 olarak tespit edilmiştir.Sonuç olarak ısırgan otunun; meme kanserinde lipid peroksidasyonunu azalttığıve total antioksidan durumu arttırdığı görülmüştür. Isırgan otunun antioksidanenzimlerden katalaz enzimini belirgin olarak, diğer enzimleri ise hafif derecedearttırdığı tespit edilmiştir. Ayrıca ısırgan otunun meme kanserinin başlayış veilerleyişini çeşitli mekanizmalarla geriletebileceği düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: Meme Kanseri, Antioksidan Enzimler, Isırganotu, MNU

Selda Telo
Fırat University
2006
00