
19
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Perfore olmayan akut apendisit olgularında bakteriyel translokasyonun değerlendirilmesi
Bu prospektif kontrollü çalışmanın amacı, akut apendisit nedeniyle opere edien olgularda BT gelişimini tespit etmektir. Bu çalışmada başka nedenlerle elektif operasyon geçiren 10 kontrol hastası ve non-perfore akut apendisitli 18 hasta değerlendirildi. Hastaların hiçbirine antibiyotik profilaksisi uygulanmadı. Laparotomiden hemen sonra insizyon kenarına yakın periton yaprağı ve sağ parakolik alandan sürüntü kültürü alındı. Apendektomi öncesi terminal ileuma yakın mezenter lenf nodu (MLN) çıkarıldı. Doku örnekleri mikrobiyolojik inceleme için sıvı besi yerinde ve histopatolojik inceleme için % 10 formolde saklandı. Kontrol olgularından elde edilen doku örneklerinde bakteriyel kolonizasyon yoktu. Apendisitli olguların 3ünde (%16.6) MLN?de bakteriyel translokasyon saptandı. İki olgu grubu arasında anlamlı bir farklılık yoktu. Apendisitli olguların periton doku ve periton sürüntülerinde de bakteriyel kolonizasyon tanımlanmadı. Doku hasar skoru kontrol peritonlarında 2±1.4, apendisitli olgularda 2.8±1.7 idi (p>0.05). MLN doku hasar skoru kontrollerde 2.5±1.3, apendisitli olgularda ise 3.2±1.5 idi (p>0.05). Hastaların hiçbirinde yara yeri enfeksiyonu gelişmedi. Non-perfore apendisitli olgularda anlamlı derecede BT sıklığı ve doku hasarı (periton ve MLNde) tanımlanmadı. Bu sonuç, non-perfore apendisitli olgularda antibiyotik profilaksisinin gereksiz olabileceğini düşündürmektedir.
Çocukluk çağı onkolojik, hematolojik ve kronik hastalıklarında kalıcı tünelli kateter uygulamaları ve vücut kitle indeksinin komplikasyonlar üzerine etkisi
Kalıcı kateter uygulamaları çocukluk çağında giderek daha sık kullanılmaktadır. Bu artıştaki temel neden çocuk hastaların periferik damar yolu erişim zorluğunun yanında tedavilerinin aksamadan sürdürülmesini ve tedavi sırasında hasta konforunu sağlamaktır. Çocukluk çağında kalıcı tünelli kateter uygulama teknikleri açık yöntem, 'kör' Seldinger veya USG eşliğinde Seldinger tekniğidir. Başlıca uygulanan kateter tipleri ise cilt altına yerleştirilen bir rezervuar ile kullanılan port kateter, rezervuarsız olarak kullanılan Hickman kateter ve hemodiyaliz kateterleridir. Çocukluk çağında kalıcı tünelli kateter uygulamalarının tercih edildiği başlıca hastalıklar onkolojik, hematolojik ve kronik hastalıklardır. Başlıca kullanım nedenleri ise kemoterapik ajan kullanımı (KT), total parenteral beslenme (TPN) gerekliliği, antimikrobiyal ajan kullanımı, hidrasyonun sağlanması, hemodiyaliz (HD), kan örneklenmesi, kök hücre toplanması ve plazmaferezdir. Bu hastalıklarda tedavi süresinin uzunluğu, tedavi çeşidi ve kalıcı tünelli kateter uygulamalarına bağlı çeşitli komplikasyonlar görülebilmektedir. En sık karşılaşılan komplikasyonlar arter ponksiyonu, cilt altı hematom, pnömotoraks ve hemotorakstır. Tedavi ilişkili komplikasyonlar ise enfeksiyonlardır. Son yıllarda kateterizasyon sırasında ultrasonografi kullanımının yaygınlaşması özellikle erişkin hastalarda komplikasyonları belirgin olarak düşürmüştür. Çocukluk çağında ise ultrasonografi komplikasyon oranlarını belirgin azaltırken santral damar yolu seçimi ve işlem süresi üzerine belirleyici olmaktadır. Kullanılacak kateterlerin seçimi hastalığın özelliklerine ve uygulanacak tedaviye göre belirlenmektedir. Kalıcı tünelli kateter uygulamaları Anabilim Dalımızda genel anestezi altında, uygun asepsi ve sterilizasyon koşulları ile ameliyathanede yapılmaktadır. İlk tercih olarak Seldinger tekniği kullanılmakla birlikte tekniğe uygun olmayan hastalarda açık yöntem kullanılmaktadır. Seldinger tekniği de 'kör yöntem' veya USG eşliğinde uygulanmaktadır. Ameliyat öncesi hastaların platelet (tünelli kalıcı kateter için >50000/mm³, subkutan port implantasyonu için >70000/mm³, International Normalized Ratio (INR) <1,7 olması hedeflenmektedir. Ameliyat süresinin kısaltılması ve ponksiyon sayısının azaltılmasına yönelik ultrasonografi (USG) kullanımı Anabilim Dalımızda Ocak 2014'ten sonra kullanılmaya başlanmıştır. Vücut kitle indeks (VKİ) artışının çocuk ve erişkin hastalarda cerrahi komplikasyonlar üzerine etkileri birçok çalışma ile değerlendirilmiştir. VKİ artışının, obezitenin doku iyileşme mekanizmaları üzerine negatif etkileri bilinmektedir. Yapılan literatür taramasında özellikle VKİ'nin kalıcı tünelli kateter uygulamaları ve komplikasyonlara etkisine yönelik çalışma saptanmamıştır. Bu nedenle çalışmada Anabilim Dalımızda kalıcı tünelli kateter uygulanan hastalardaki sonuçlarımız, hastaların işlem öncesi Vücut Kitle İndeksi (VKİ), yaş, primer hastalıkları, işlem sırasında kullanılan kateter çap ve özellikleri ile işlem sonrası komplikasyonların VKİ ile ilişkisi incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem Çalışmamızda Anabilim Dalımızca Ocak 2006- Ocak 2022 yılları arasında kalıcı tünelli kateter uygulanmış 400 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların dosyaları geriye dönük olarak taranarak demografik özellikleri, VKİ değerleri, cerrahi süreleri, USG kullanımı, komplikasyonlar değerlendirildi. Gelişen komplikasyonlar, VKİ, cerrahi süre, yardımcı görüntüleme yöntemi ilişkisi değerlendirildi. Verilerin değerlendirilmesinde IBM SPSS Statistics version 26 kullanıldı. Tanımlayıcı istatistikler ve sayısal değişkenler ortalama ± standart sapma (SS) şeklinde verildi. İstatistiksel yöntem olarak ki-kare testi, parametrik ve nonparametrik testler kullanılarak p<0.05 kabul edildi. Bulgular Kalıcı tünelli kateter yerleştirilen 400 hastanın ortalama yaşı 7,26 ± 5,27 (3 ay-18 yaş) saptandı. Tüm hastalar değerlendirildiğinde 185'i onkoloji, 177'si hematoloji, 38'i kronik hastalıkları nedeniyle tedavi alan hastalardı. Hastaların 182 'si kız (%45,50) 218'i erkek (%54,50) idi. Hastaların ortalama ağırlığı 20,01 ± 20,07 kg, ortalama boyları 118,00 ± 32,40 cm idi. 325 (%81,25) hastaya subkutan port, 46 (%11,50) hastaya Hickman kateter, 6 (%1,50) hastaya hemodiyaliz kateteri, 23 (%5,75) hastaya port ve Hickman kateter birlikte uygulanmıştır. Hastaların cerrahi süreleri ise ortalama 50,58 ± 17,19 dakikaydı. Hastaların ortalama kateter kullanım süreleri 14 ± 12,55 ay idi. Komplikasyon görülen toplam 140 (%35,00) hastanın 37'sinde erken, 96'sında geç ve 7 hastada hem erken hem geç komplikasyon görülmüştür. Erken komplikasyonlarda en sık %5,75 oranında ekstratorasik komplikasyonlar, geç komplikasyonlarda %15,75 oranında intratorasik komplikasyon görülmüştür. Geç komplikasyon ve tüm genel komplikasyonlar arasında en sık kateter ilişkili kan dolaşım enfeksiyonu (KİKDE) görülmektedir. VKİ dağılımına göre <3 persantil (p) 26 hasta, 3-15 p grubunda 26, 15-85p grubunda 259, 85-97p grubunda 58 hasta, >97p grubunda 31 hasta yer almaktaydı. KİKDE ve VKİ ilişkisi incelendiğinde VKİ dağılımlarına göre <3p grubunun yarısı (n=13) ve 3-15p grubunun %34,62'sinin (n=9) KİKDE tanısı aldığı görülmüştür. Sayısal olarak 38 KİKDE tanısı alan hastanın 15-85 p grubunda yer alan 259 hastanın yalnızca %14,67'sini oluşturmaktadır. Hastalarda VKİ arttıkça KİKDE komplikasyonlarının azaldığı görülmüştür. Yara yeri enfeksiyonu olan 38 hastanın VKİ gruplarına göre karşılaştırıldığında en çok >97 p VKİ grubunda 17 hastada %44,7 oranında saptanmıştır. VKİ azaldıkça intratorasik komplikasyon olan KİKDE'nin arttığı, VKİ arttıkça ekstratorasik komplikasyon olan yara yeri enfeksiyon oranı belirgin olarak artmış olarak saptanmıştır (p<0,05). Cerrahi süre, komplikasyon ilişkisi değerlendirildiğinde erken komplikasyon görülen hastalarda cerrahi sürenin anlamlı derecede uzun olduğu saptandı (p<0,05). USG kullanımının cerrahi süre ilişkisi karşılaştırıldığında USG kullanılmayan grupta cerrahi süre 57.62 ± 18.21 dakikayken USG kullanılan hastalarda cerrahi süre 40,55 ± 8,59 dk ile belirgin olarak daha kısa olduğu saptanmıştır (p<0,05). Ayrıca erken komplikasyon nedeni olan ve cerrahi teknik ile ilişkilendirilen kalıcı tünelli kateterin boyun düzeyinde kinki nedeni ile 7 hastaya revizyon sırasında genişletilmiş boyun insizyon tekniği kullanılmıştır. Toplam 117 hastaya bu teknik uygulanmış ve hiçbirinde kink saptanmamıştır. Anabilim Dalımızca genişletilmiş boyun insizyon tekniği tüm hastalara rutin uygulanmaktadır. Sonuç Anabilim Dalımızda çocukluk çağı onkolojik, hematolojik ve kronik hastalıklarda USG eşliğinde Seldinger yöntemi ile kalıcı tünelli kateterler etkin ve güvenle uygulanmaktadır. Hastaların VKİ'lerinin bu komplikasyonlara etkisi değerlendirildiğinde, VKİ'nin artması yara yeri enfeksiyonlarını artırırken KİKDE'ye karşı koruyucu olduğu saptanmıştır. Yardımcı görüntüleme tekniği olan USG eşliğinde ponksiyon cerrahi süreyi kısaltarak komplikasyonların azaltılmasında etkili olduğu düşünülmektedir. Cerrahi teknik ilişkili kalıcı kateterin boyunda kink yapmasını önlemeye yönelik genişletilmiş boyun insizyon tekniği ile bu erken komplikasyonun tamamen önüne geçilebilmiştir.
Semptom süresi 24 saati geçen apandistli çocuk hastalarda kan lökosit sayısı ve CRP düzeyinin perforasyonla ilişkisinin araştırılması
Özellikle okul öncesi çocuklarda perfore apandisit görülme sıklığı yüksektir. Çalışmamızda apandisit ön tanısı ile opere edilen ve ameliyatta apendiks perforasyonu saptanan çocuk hastalarda perforasyonun ağrı süresi, antibiyotik kullanımı, fizik muayene bulguları gibi klinik ve BK, CRP, US laboratuvar ve radyolojik bulgular ile ilişkisi gösterilmeye çalışılacaktır. Çalışmaya Çocuk Cerrahisi servisine 2015-2020 yılları arasında karın ağrısı nedeniyle yatırılan ve operasyonda perfore apandisit tespit edilen 0-18 yaş arası hastalar dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen toplam hasta sayısı 238'dir. Opere olan hastaların operasyon öncesi BK, CRP değerleri, fizik muayene bulguları, yaşları, karın ağrılarının süreleri, görüntüleme sonuçları ile; yapılan operasyonun özelliği, süresi, operasyondaki bulgular, postoperatif komplikasyonlar, patoloji sonuçları hasta veri formuna kaydedildi. Çalışmada elde edilen veriler IBMSPSS Statistics 24.0 programında kaydedildi ve analiz edildi. 83 kız,155 erkek olmak üzere toplam 238 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların karın ağrılarının süreleri 12 saat ile 1 hafta arasında değişmekteydi. Hastaların ortalama yaş ve standart sapması 10±4,4 (minimum 1 yaş maksimum 18 yaş) olarak bulundu. Hastalar ağrı sürelerine göre 3 gruba ayrıldı. İlk gruptaki hastaların ağrı süreleri 24 saatten az (n:83), 2.gruptaki hastaların ağrı süreleri 24-48 saat arası (n:81) ve son gruptaki hastaların ağrı süreleri 48 saatten uzundu(n:74). Ağrı süresine göre değişkenlerin kıyaslandığı gruplar arasında CRP ve yatış süresi açısından fark olduğu görüldü. CRP karın ağrı süresi 24 saatten az olan grupta (53,6 mg\dL) diğer iki gruptan anlamlı düzeyde düşüktü. Yatış süresi ise her üç grupta birbirinden anlamlı olarak farklıydı. En uzun süreli yatış süresi ortalama 6 gün ile karın ağrısı 48 saatten uzun süreli olan grupta idi. Ameliyat süresi 3. grupta ilk iki gruptan anlamlı olarak uzun bulundu. Her 3 grupta US de apandisit izlenme oranları arasında fark olmadığı görüldü. En yüksek açık ameliyata geçme oranı ağrı süresi 48 saatten uzun olan grupta idi. Karın ağrısı süresinin artması ile semptomların şiddeti, CRP yüksekliği, ameliyat süresi, postoperatif komplikasyonlar, hastanede kalış süresi artmaktadır. Hastada perforasyon geliştikten sonraki seyirde yaşa göre değerlendirme yapmak önemini yitirmektedir. Bu nedenle yaş faktörü erken tanı konulması ve perforasyonların önlenmesi açısından dikkatle ele alınmalıdır.
Akut karın ile takip edilen pediatrik hematoloji-onkoloji hastalarında apandisit-tifilit açısından ayırıcı tanı kriterlerinin belirlenmesi
Giriş ve Amaç: Tifilit (nötropenik enterokolit), pediatrik malignensi hastalarında görülen sıklıkla çekumu tutan, bağırsak mukozal duvarında nekrotizan inflamatuvar süreçle seyreden ve yüksek mortaliteye sahip bir patolojidir. Konservatif tedavi ile sağ kalım oranı yüksek olsada, semptomlar apandisit ile karışabildiğinden tanıda olası gecikme mortalite riskini arttırmaktadır. Görüntüleme yöntemleri tanıya yardımcı olmakla beraber kesin tanı ve özellikle apandisitten ayırıcı tanısı için kesin bir algoritma bulunmamaktadır. Medikal tedavi ve klinik izlem gerektiren tifilit ile cerrahi girişim gerektiren apandisitin tedavi yaklaşımlarındaki farklılık, pediatrik malignensi hastalarında özellikle apandisit tanısındaki gecikmeye bağlı morbidite ve/veya mortalitenin artma riski erken tanı konulmasınının önemini arttırmaktadır. Bu çalışmada tifilit tanısı ile izlemi yapılan hastalarda apandisit ön tanısı ile uygulanan cerrahi girişimlerin sonuçlarının derlenmesi ve tifilitle ayırıcı tanısında olası etkili faktörlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Ocak 2010-Aralık 2019 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Çocuk Hematoloji ve Çocuk Onkoloji Bilim Dallarında solid ve non-solid malignensi nedeni ile tedavi edilmekte olup, akut karın bulguları sonucu tifilit/apandisit ön tanıları ile Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalından konsültasyon istenenen, Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalınca izlemi ve tedavisi yapılan 0-18 yaş arası hastaların verileri derlendi. Kontrol grubu olarak malignensisi bulunmayan, apandisit tanısı ile ameliyat edilen, preoperatif abdominopelvik US ve BT tetkiki yapılmış olan hastalardan bir grup hasta rastlantısal olarak seçildi. Hastaların demografik özellikleri, semptomları, fizik muayene, laboratuvar, radyolojik görüntüleme bulguları, tanıları, uygulanan tedaviler, tedavi sonuçları ve komplikasyonları retrospektif olarak incelendi. Hastalardan elde edilen veriler veri kayıt formlarına aktarıldı. Bu çalışma kapsamında karın ağrısı, nötropeni (ANS <500 hücre/µl) ve tıbbi görüntülemede çekum duvar kalınlığı 3 mm'den daha fazla saptanması tifilit kriterleri olarak kabul edildi. Tifilit ön tanısı ile değerlendirilen hastalar yukarıdaki kriterleri karşılayıp karşılamamasına ve klinik izlem sonuçlarına göre gruplara ayrıldı. 1. Tifilit grubu (n=34): Tifilit tanı kriterlerine göre uyan ve tifilit tanısı ile izlenen hastalardan oluşturuldu. Bu hasta grubunda sadece nonoperatif tedavi uygulanmıştır. 2. Tifilit olmayan grup (n=37): Tifilit tanı kriterlerine uymayan hastalardan oluşturuldu. 3. Malignensi apandisit grubu (n=11): Tifilit tanı kriterlerine göre tifilit olmayıp, apandisit tanısı ile ameliyat edilen ve histopatolojik incelemede apandisit saptanan malignensi hastalarından oluşturuldu. 4. Malignensi dışı apandisit grubu (n=10): Kontrol grubu olarak malign patolojisi olmayan, preoperatif abdominopelvik US ve BT tetkiki bulunan, apandisit tanısı ile ameliyat edilen hastalardan bir grup hasta rastlantısal olarak seçilerek oluşturuldu. Gruplar semptomlar, klinik bulgular, laboratuvar ve görüntüleme sonuçları açısından karşılaştırıldı. Ayrıca hastaların abdominopelvik BT'leri uzman radyolog tarafından kolona ait bağırsak duvar kalınlığı, periapendiseal sıvı, periçekal sıvı, batın içi serbest sıvı, appendiks lokalizasyonu ve çapını içeren parametreler açısından tekrar değerlendirildi. Veriler ortalama ± standart hata (SEM) olarak ifade edildi. Gruplardan elde edilen veriler istatiksel olarak SPSS-22 (IBM, Chicago, IL) programı kullanılarak değerlendirildi. Veriler normal dağılıma uymadığından, parametrelerin çoklu gruplar arasındaki karşılaştırmasında Kruskal – Wallis varyans analizi kullanıldı. İkili gruplardaki karşılaştırmalarda Mann-Whitney U testi kullanıldı ve Bonferroni düzeltmesi kullanılarak değerlendirildi. Kategorik veriler Ki-kare ve Fisherin kesin ki-kare testleri ile karşılaştırıldı. İstatistiksel olarak anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Pediatrik Hematoloji ve Pediatrik Onkoloji servislerinde Ocak 2010–Aralık 2019 arasında tedavi edilen toplam 940 hastadan, Çocuk Cerrahisine akut karın semptomları (karın ağrısı, bulantı, kusma, ishal) nedeni ile konsülte edilen toplam 358 hastanın verileri derlendi. Çalışmada tifilit ön tanısı ile izlenen hasta sayısı toplam 82 idi. Hastaların 43'ü kız, 39'u erkek, yaş ortalaması ise 9,15 ± 0,57 yaş (2 – 18 yaş) idi. Klinik tanılar değerlendirildiğinde AML, ALL ve nöroblastom tanısının tifilit olan grupta %61,8, tifilit olmayan grupta %56,7 ve malignensi apandisit grubunda ise %72,9 olduğu saptandı. Hastalar semptom süreleri açısından değerlendirildiğinde tifilit olan hasta grubunda ortalama 60,71 ± 7,82 saat ile, tifilit olmayan grupndan 37,14 ± 5,03 saat anlamlı olarak daha yüksek olarak saptandı. Hastaların semptomları gruplara göre değerlendirildiğinde, tifilit olan grupda ateş semptomu %79,4 (p=0,003) ve ishal semptomu %82,4 (p=0,000) ile tifilit olmayan ve malignensi dışı apandisit gruplarından anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Fizik muayenede defans bulgusu ise malignensi dışı apandisit grubunda %80 ile tifilit olan (%11,7), tifilit olmayan (%5,4) ve malignensi apandisit (%18,2) gruplarından anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p=0,000). US'de periapendiseal sıvı görülmesi malignensi dışı apandisit grubunda %90 ve malignensi apandisit grubunda %81,8 oranında görülürken, her iki grupta tifilit olan (%0) ve tifilit olmayan (%0) gruplarından anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,000). Abdominopelvik BT de periçekal sıvı görülmesi tifilit apandisit grubunda %72,7 ve malignensi dışı apandisit grubunda ise %90 ile tifilit olan (%2,9) ve tifilit olmayan (%0) gruplarından anlamlı olarak daha yüksek olarak saptandı (p=0,000). BT'de Periapendiseal sıvı değerlendirildiğinde malignensi apandisit grubunda %27,3 oranında ve malignensi dışı apandisit grubunda %80 oranında saptanmış olup gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Ancak her iki gruptaki oranlar tifilit olan (%0) ve tifilit olmayan (%0) hasta gruplarından anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,001). Tifilit olan hasta grubunda çekum duvar kalınlığı 6,40 ± 0,71 mm ile tifilit olmayan (1,50 ± 0,22 mm) ve malignensi dışı apandisit (2,09 ± 0,32 mm) gruplarından, çıkan kolon duvar kalınlığı tifilit olan grupda 5,28 ± 0,46 mm ile tifilit olmayan (1,26 ± 0,17 mm) ve malignensi dışı apandisit (1,14 ± 0,10 mm) grubundan anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,002). Sonuç: Semptomların ve fizik muayene bulgularının belirsizliğinde tifilit/apandisit ayırıcı tanısında görüntüleme yöntemleri yardımcı olmaktadır. US'de veya BT'de özellikle çekum ve çıkan kolonda artmış bağırsak duvar kalınlaşmasının varlığı tifilit tanısını desteklemektedir. BT ve/veya US'de çekum, çıkan kolon ve/veya diğer kolon segmentlerinde 3 mm'den daha fazla duvar kalınlığı olması tifilit, periapendisial ve periçekal sıvı varlığı ise apandisit lehine bir kriter olarak değerlendirilebilir. US ile elde edilen bağırsak duvar kalınlıklarının değerlendirilmesi BT'de elde edilen sonuçlarla benzer olup, tifilit tanısı için US'nin yeterli olduğunu düşündürmektedir. Ayırıcı tanının yapılamadığı ve apandisit şüphesinin ortadan kalkmadığı hastalarda minimal invaziv yaklaşımla tanısal laparoskopi yaklaşımı uygulanabilir.
Kısa bağırsak sendromu sıçan modelinde jejenum ve terminal ileum adaptasyonunda endoplazmik retikulum stresinin ve değişiminin araştırılması
Amaç: ERS birçok farklı hastalıkla ilişkilendirilmiş olup üzerine çok sayıda çalışma mevcuttur. Ancak, MİBR sonrasında görülen bağırsak adaptasyonunda ERS'nin rolü araştırılmamıştır. Bu çalışmada, MİBR yapılan sıçanların jejenum ve ileumlarındaki adaptasyon süreci ile ERS arasındaki ilişkinin immünhistokimyasal yöntem kullanılarak belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, 8-10 haftalık toplam 70 Wistar sıçan; kontrol (K) grubu (n=10), Sham (S) grubu (n=30) ve Rezeksiyon (R) grubu (n=30) olmak üzere 3 ana gruba bölündü. S ve R grupları ayrıca adaptasyon sürecinin fazları (akut faz: 0-3. günler; erken adaptif faz: 4-9. günler; idame fazı: 10-15. günler) dikkate alınarak ve bu fazların sonunda sakrifiye edilecek şekilde her biri 10 sıçan içeren üç alt gruba ayrıldı. K grubunda cerrahi işlem uygulanmadı. S grubunda terminal ileum transekte edildi ve rezeksiyon yapılmaksızın anastomoz yapıldı. R grubunda %75'lik MİBR yapılarak KBS modeli oluşturuldu. Cerrahi sonrasında hayvanlara günlük ağırlık takibi yapıldı. Takip süreleri sonunda sakrifiye edilen hayvanların ince ve kalın bağırsaklarının makroskobik/morfolojik ölçümleri yapıldı. Jejenum ve ileum dokuları ışık mikroskobik olarak villus uzunlukları, kript derinlikleri ve kas kalınlıkları açısından değerlendirildi. ERS belirteci olan GRP78 ve proapoptotik CHOP ekspresyonları immünhistokimyasal olarak incelendi. Bulgular: Çalışmanın mortalitesi %8,3 olup deney 65 hayvanla tamamlandı. R gruplarında vücut ağırlıklarında anlamlı azalma saptandı. R grubunda jejenum ve ileumda çap artışı anlamlı olarak farklıydı. S grubunda, ileumdaki histopatolojik değişiklikler kısmen heterojen özellik gösterirken, R grubunda adaptasyonun akut fazından itibaren hem jejenum hem de ileumun villus uzunluklarında, kript derinliklerinde ve kas kalınlıklarında S ve K gruplarına göre anlamlı artış saptandı. R gruplarına ait jejunal GRP78 ekspresyonları tüm adaptasyon fazlarında K ve S gruplarına göre anlamlı olarak arttı. S grubunda ise 3. ve 9. günlerdeki jejunal GRP78 ekspresyonları K grubuna kıyasla anlamlı olarak artarken 9. günde R grubuna göre anlamlı şekilde düşük kaldı. R gruplarının ileal GRP78 ekspresyonlarında, 9. günde K grubu hariç adaptasyonun hiçbir fazında K ve S gruplarına kıyasla anlamlı bir farklılık görülmedi. R gruplarının jejunal CHOP ekspresyonlarının ise K gruplarına kıyasla anlamlı farklılık göstermediği, ancak S grubunda 3 ve 9. günlerde K ve R gruplarına kıyasla anlamlı olarak arttığı görüldü. R gruplarının ileal CHOP ekspresyonlarında K ve S gruplarına kıyasla 3. günde anlamlı bir baskılanma olmasına karşın, 9. günde S ve R gruplarında K grubuna kıyasla anlamlı olarak artmış CHOP ekspresyonları görüldü. Sonuçlar: Morfometrik ve histopatolojik verilerimiz MİBR temeline dayanan deneysel modelimizin KBS oluşturduğunu desteklemiştir. GRP78 özellikle jejenumda gerçekleşen adaptasyon süreci ile daha homojen bir etkileşime sahipken, CHOP ise ileumda gerçekleşen adaptasyon süreci ile heterojen özellikte bir etkileşim göstermiştir. Ayrıca S gruplarının adaptasyon sürecinde de hem GRP78 hem de CHOP ile ilişkili bulguların olduğu görülmüştür. Dolayısıyla ERS'nin jejenum ve ileumdaki adaptasyon süreci ile etkileşimi oldukça kompleks özellikler taşımaktadır. Bu nedenle KBS'de ince bağırsakların adaptasyon sürecinde ERS'nin rolünü daha ayrıntılı olarak irdeleyecek çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: kısa bağırsak sendromu, masif ince bağırsak rezeksiyonu, endoplazmik retikulum stresi, GRP78, CHOP
Unilateral parsiyel üreteral obstrüksiyonun sıçan böbreklerinde yangısal ve fibrogenetik süreçler üzerine etkilerinin araştırılması
Amaç: Komplet veya parsiyel unilateral üreteral obstrüksiyon oluşturulan hayvan modelleri üzerinde renal zedelenmenin etiyopatogenezi aydınlatmaya yönelik çok sayıda çalışma yapılmaktadır. Ancak bu zedelenmede yangısal ve fibrogenetik süreçlerin rolü henüz yeterince aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada, parsiyel unilateral üreteral obstrüksiyon oluşturulan sıçanlarda; yangısal ve fibrogenetik süreçlerin, IL-6 ve STAT3 özelinde immunohistokimyasal yöntemler kullanılarak incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 21 günlük toplam 18 Wistar sıçan her biri 6 sıçan içeren 3 gruba ayrıldı: Kontrol (K) grubu, sham (S) grubu, parsiyel üreteral obstrüksiyon (PÜO) grubu. K grubuna herhangi bir cerrahi işlem uygulanmadı. S grubunda laparotomi sonrası sol proksimal üreter psoas kasından diseke edilip serbestleştirildi ancak herhangi bir obstrüksiyon işlemi uygulanmadı. PÜO grubunda laparotomi yapılarak sol proksimal üreter diseke edilip serbestleştirildi ve psoas kasına iki noktadan gömüldü. İki haftalık deney süresinin sonunda tüm gruplara ait denekler sakrifiye edildikten sonra ipsilateral nefrektomi materyallerinden elde edilen kesitlerde yangısal ve fibrogenetik sürecin incelenmesi için IL-6 ve STAT3 ekspresyonları immunohistokimyasal yöntemle değerlendirildi. Bulgular: PÜO sonrası ilk iki haftalık erken postoperatif dönemi içeren bu çalışmada; S ve PÜO gruplarındaki IL-6 ekspresyonunun K grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı artış gösterdiği saptanmıştır (p<0,0001). IL-6 ekspresyonunun PÜO grubunda S grubuna kıyasla daha yüksek olmasına karşın, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). STAT3 ekspresyonu da PÜO grubunda diğer gruplara göre daha yüksek olmasına karşın, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: PÜO grubunda ipsilateral IL-6 ekspresyonunun K grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ve S grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha yüksek bulunması, yangısal/fibrogenetik süreçte IL-6'nın rol oynayabileceğini düşündürmektedir. STAT3 ekspresyonunun PÜO grubunda, K ve S gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı olmasa da artışı, erken dönemde kısmi bir fibrogenetik sürecin işlediğini desteklemektedir. Bu sonuçların daha uzun süreli deney modellerinde ve farklı yolakları/yöntemleri içerecek şekilde araştırılması, PÜO sonrası görülen renal zedelenmenin etiyopatogenezinin aydınlatılmasında yardımcı olabilir.
Hirschsprung hastalığında, barsak segmentinde nöroglobin, sitoglobin ve nörolizin'in ekspresyonunun değerlendirilmesi
Amaç: HH distal barsağın miyenterik ve submukozal pleksuslarında ganglion hücrelerinin yokluğu ile karakterize ESS gelişimsel bir bozukluğudur. Genel kabul görmüş teoride hastalığın temel sorunu olan aganglionozis, gebeliğin 4-12 haftaları arasındaki gerçekleşmesi gereken nöral krest göçündeki bozuklukla ilişkilendirilmektedir. Etiyolojiyi aydınlatan diğer teori ise hastalarda ganglionların kraniokaudal göçünün sorunsuz olduğu, ancak daha sonra ganglionların yetersiz mikroçevreye bağlı olarak gelişemediklerini ve hayatta kalamadıklarını göstermişler. Bu çalışmadaki amacımız literatürde daha önce araştırma konusu olmayan Ngb, Cygb, Nln'nin HH'da barsak segmentindeki ekspresyonunu değerlendirerek literatüre yeni bir katkı sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Merkezimizde ameliyat edilmiş ve histopatolojik olarak HH tanısı almış 12 hasta ve kontrol grubunda HH dışı nedenlerle ameliyat edilmiş 12 hastaya ait patoloji materyalleri retrospektif olarak değerlendirildi. Dokular immünohistokimyasal yöntemlerle boyanarak Ngb, Cygb ve Nln'nin barsak duvarındaki ekspresyonu değerlendirilerek karşılaştırıldı. Bulgular: Ngb'nin aganglionik zon ve kontrol grubunun pleksusta boyanma şiddeti açısından değerlendirilmesinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiştir. HH alt gruplarının kendi aralarında yapılan değerlendirilmede ganglionik ve aganglionik zon gruplarının pleksusta Ngb açısından boyanma şiddeti de istatistiksel olarak anlamlı farklılıkla sonuçlanmıştır. HH'nın ganglionik zon ve aganglionik zon gruplarının, aynı zamanda HH aganglionik zon grubu ile kontrol grubunun Cygb ile boyanma şiddeti karşılaştırıldığında ganglion düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmaktadır. Bu çalışmada Nln ile immünohistokimyasal boyamada dokuların boyanmadığı izlenmiş olup, anlamlı sonuç alınamamaştır. Sonuçlar: HH'da etiyolojiyi değerlendirilen bu çalışmada endopeptidazlardakı düşük ekspresyonun nedeni, ekspresyon için gereken yolakların bozukluğu ya da tüketimin artışına bağlı azalması olarak yorumlanmaktadır. Çalışmamız histokimyasal boyama ile yapılmış olup, bu aynı zamanda HH da tanı yöntemi olarak kullanılmaktadır. Çalışmadaki gruplar arasında ekspresyon düzeylerinde anlamlı farklılıkları olduğunu saptadık. Bu yöntemle endopeptidazların ekspresyon düzeyleri HH için kıymetli bir tanı yöntemi olabilir. Ngb, Cygb, Nln'nin hipoksik hasar üzerine ekspresyonu artan yeni nesil peptidazlar olup, onların HH'nda daha geniş serilerle değerlendirilmesi anlamlılık kazanabilir. Anahtar kelimeler: Hirschsprung hastalığı, immünohistokimyasal, nöroglobin, sitoglobin, nörolizin
Perfore apandisitli çocuklarda ameliyat esnasında alınan peritoneal sıvı kültürü ve antibiyogram sonucunun antibiyotik tedavisi ve ameliyat sonrası komplikasyonlara etkisi
Çocuklarda en yaygın toplum kökenli karın içi enfeksiyon (KİE) nedeni perfore apandisittir. Karın içi enfeksiyonlar tedavide yapılan ilerlemelere rağmen morbidite ve mortaliteye neden olmaya devam etmektedirler. Antimikrobiyal ajanların aşırı kullanımı mikrobiyal direncin gelişmesine ve antienfektif ajanların etkisinin kaybolmasına yol açar. Bölgemizde çocuklarda toplumdan edinilen KİE'da mikroorganizmaların prevelansı ve bu patojenlerin çeşitli antibiyotiklere duyarlılıkları ile ilgili herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Bu konuda ülkemizde ve dünyada çocuklarda yapılmış sınırlı az sayıda çalışma bulunmaktadır Bu çalışmada Sağlık Bakanlığı Adıyaman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Cerrahisi Kliniğinde 2014- 2020 yılları arasında perfore apandisit nedeniyle ameliyat edilen çocuklarda ameliyat esnasında alınan karın içi sıvı kültürü ve antibiyogram sonuçlarını geriye doğru değerlendirerek izole edilen mikroorganizmaların prevelansını ve bu ajanların antibiyotiklere duyarlılıklarını tanımlamayı, mevcut ampirik antibiyotik protokollerinin etkinliğini değerlendirmeyi ve ameliyat sonrası oluşan komplikasyonlara etkisini ortaya koymayı amaçladık. 154 hastanın karın içi sıvı kültürlerinde 167 suş izole edilmişti. İzole edilen mikroorganizmalar E.coli 132 (%79), P.aeruginosa 23 (%13,8), K. pneumonia 4 (%2,4), Enterecoccus rafinnosus 4 (%2,4), Enterobacter cleocae 3 (%1,8) ve Staffilococcus hominis 1(%0,6) şeklindeydi. İzole edilen E.coli'nin kliniğimizde ampirik tedavide kullandığımız antibiyotikler olan ampisilin/sulbaktam, seftriakson, sefotaksim ve amikasine duyarlılığı sırasıyla %25, %59, %98 , %99, P. aeruginosa'nın ampisilin/sulbaktam, seftriakson, sefotaksim ve amikasine duyarlılığı sırasıyla %8, %16,%0 ve %99, K.pneumonia'nın ampisilin/sulbaktam, seftriakson, sefotaksim ve amikasine duyarlılığı sırasıyla %0,%75,%75 ,%100, E. raffinosus'un ampisilin/sulbaktam, seftriakson, sefotaksim ve amikasine duyarlılığı sırasıyla % 0, %33, %100,%100 bulundu. 154 olgudan 102'sinin ameliyat öncesi başlanan ampirik antibiyotik tedavisi ameliyattan sonra değiştirilmişti. Ameliyattan sonra, hastaların %20,1 (31)'inde karın içinde apse, %25,3 (39)'ünde yara yeri enfeksiyonu gelişmişti. Bu çalışmada; Adıyaman ilinde çocuklarda perfore apandisite izole edilen bakterilerin sıklık sırasına göre E.Coli, P.Aeroginosa, K.pneuonia ve E.cleocea olduğunu, bu patojenlerin kliniğimizde ampirik kullandığımız ampisilin/sulbaktam ve seftriaksona yüksek oranda direnç gösterdikleri, hastalarda ameliyattan sonra yüksek oranda karın içi apse ve yara yeri enfeksiyonu geliştiği, hastaların yarısından çoğunda antibiyotik revizyonuna gidildiğine ve hastanede yatış süresinin uzadığını, yapılan antibiyotik revizyonundan sonra apse olgularının biri hariç tümünün antibiyotik tedavisiyle düzeldiği tespit edilmiştir. Çocuklarda perfore apandisite bağlı toplumdan edinilen KİE'da mikroorganizmaların prevelansı ve bu patojenlerin çeşitli antibiyotiklere duyarlılıkları ile ilgili çalışmalarla uygun ampirik antibiyotik protokollerinin oluşturulması hastanede yatış süresi, ameliyat sonrası komplikasyonları ve tedavi maliyetlerini azaltabileceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Karın içi enfeksiyon, perfore apandisit, çocuklar, ampirik antibiyotik tedavisi, karın içi sıvı kültürü, antibiyotik duyarlılığı
Çocuklarda üreteropelvik bileşke darlıklarında serum ve idrarda renalaz ve katekolamin düzeylerinin araştırılması
Üretero pelvik bileşke obstruksiyonu (UPBO) renal pelvisten üretere idrar akışını engellleyen progresif olarak böbrekte harabiyete yol açan, çocuklarda hidronefrozun en yaygın nedenidir. Obstrüktif üropatiyi teşhis etmek için ultrasonografi (USG), sintigrafi çalışmaları, intravenöz piyelografi ve magnetik rezonans ürografi kullanılmaktadır. Ancak serum ve idrardaki renalaz ve β2 mikroglobulin gibi bazı invaziv belirteçlerin seviyelerini ölçmek rutin kullanıma girmemiştir. Bu çalışmanın amacı, UPBO hastalarında serum ve idrar renalaz, adrenalin ve noradrenalin düzeylerini değerlendirmek ve bir kontrol grubu ile karşılaştırmaktır. Çalışmamızda Aralık 2021- Aralık 2023 tarihleri arasında çocuk cerrahisi polikliniğine başvuran 2-180 ay arasındaki Society for Fetal Ürology (SFU) hidronefroz derecelendirme sistemine göre tek taraflı Grade 3 ve 4 hidronefrozu olan UPBO tanılı 20 çocuk hasta değerlendirildi. Kontrol grubu, çocuk cerrahisi polikliniğine sünnet nedeniyle başvuran 0-18 yaş arasında, bilinen bir hastalığı olmayan sağlıklı çocuklardan seçilmiştir. Çalışmamızda analizler Statistical Package for The Social Science software version 22 (SPSS, Inc., USA) kullanılarak yapıldı. Çalışmamızda bağımsız sürekli değişkenlerden oluşan ikili grupların karşılaştırılmasında Mann whiney U testi, kategorik verilerin analizinde ise ki-kare testi kullanıldı. p ˂ 0,05 değerleri anlamlı olarak kabul edildi. Hastalar ve kontrol grubunda serum ve idrarda renalaz, adrenalin ve noradrenalin bakıldı. Çalışmamızda hasta grubunda serum renalaz düzeyi ortalaması (15,5±15,0 ng/ml), kontrol grubu (10,9±11,5 ng/ml) ile kıyaslandığında daha yüksekti. Ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Çalışmamızda DMSA'da böbrek fonksiyonu %40'ın altında olan hastaların serum renalaz değeri ortalaması (18,0±13,1 ng/ml), DMSA'da böbrek fonksiyonu %40'ın üstünde olan hasta renalaz değeri ortalamasına (15,1±15,6 ng/ml) göre daha yüksekti. Yine Grade 4 hidronefroz olan hastalarda (17,2±12,5 ng/ml), Grade 3 hidronefroz hasta grubu (13,5±18,1 ng/ml) ile kıyaslandığında serum renalaz düzeyi yine daha yüksekti. Çalışmamızda DTPA'da obstruktif olan hastalarda (17,20,6±18,2 ng/ml), nonobstruktif hastalar (9,3±6,4 ng/ml) ile kıyaslandığında serum renalaz düzeyi daha yüksek idi. Ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Adrenalin ve noradrenalin sonuçları renalaz ile paralellik gösterdi. Sonuç olarak, üreteropelvik bileşke darlığına sahip olgularda rutin olarak serum ve idrar renalazının ölçülmesi obstruksiyonu şiddetini tahmin etmede kullanılabilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır
Tek taraflı parsiyel ve komplet üreteral obstrüksiyon oluşturulan sıçanlarda ipsilateral ve kontralateral böbreklerde endoplazmik retikulum stresinin araştırılması
Amaç: Üreteral obstrüksiyon konusunda çok sayıda çalışma yapılmış olmasına karşın klinik uygulamada daha sık görülen PÜO'nun ERS üzerine olan etkisi bilinmemektedir. Ayrıca, aynı deneysel modelde KÜO ve PÜO'nun ERS üzerine etkilerinin kıyaslandığı bir araştırma da yoktur. Bu etkileri araştırmak üzere, çalışmamızda tek taraflı PÜO ve KÜO oluşturulan sıçanların ipsilateral ve kontralateral böbreklerinde hem ERS'nin var olup olmadığının hem de bunun renal parankimal apoptozis ile ilişkisinin immunohistokimyasal ve moleküler biyolojik yöntemler kullanılarak belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 21 günlük toplam 24 Wistar sıçan herbiri 6 sıçan içeren 4 gruba ayrıldı: Kontrol (K) grubu, sham (S) grubu, parsiyel üreteral obstrüksiyon (PÜO) grubu, komplet üreteral obstrüksiyon (KÜO) grubu. K grubu: Herhangi bir cerrahi işlem uygulanmadı. S grubu: Laparotomi sonrası proksimal üreter psoas kasından yalnızca diseke edilip herhangi bir obstrüksiyon işlemi uygulanmadı. PÜO grubu: Laparotomi yapılarak proksimal üreter diseke edilip serbestleştirildi ve psoas kasına iki noktadan gömüldü. KÜO grubu: Laparotomi yapılarak proksimal üreter diseke edilip serbestleştirildi ve tam obstrüksiyon oluşturacak şekilde iki noktadan bağlandı. İki haftalık deney süresinin sonunda tüm gruplara ait denekler sakrifiye edilip ipsilateral ve kontralateral böbrekler çıkartıldı. Böbreklerin makroskopik/morfolojik ölçümleri yapıldıktan sonra her bir böbrek dokusu iki parçaya bölünüp biri histopatolojik diğeri moleküler biyolojik incelemeler için uygun koşullarda laboratuvara gönderildi. Böbrek dokularından elde edilen kesitlerde ERS belirteci olarak GRP78 ve CHOP, apoptotik belirteç olarak cleaved caspase-3 proteinlerinin ekspresyon düzeyleri immunohistokimyasal yöntemle, ayrıca GRP78 ve CHOP mRNA ekpresyon düzeyleri RT-PCR ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızın H&E boyama bulgularına göre tek taraflı PÜO ve KÜO sonucu böbreklerde atrofi, glomerüllerde büzüşme, Bowman aralığında genişleme ve tübüllerde dejenerayon meydana gelmiştir. KÜO ve PÜO gruplarındaki sıçanların ipsilateral böbreklerinde hem medullada hem de kortekste diğer böbreklere kıyasla GRP78 ekspresyonunda anlamlı artış gözlenmiştir. KÜO ve PÜO gruplarındaki sıçanların ipsilateral böbrek kortekslerinde kontralateral böbreklere kıyasla CHOP ekspresyonunda anlamlı bir artış gözlenirken medullada tüm gruplar arasında herhangi bir ekspresyon farklılığı saptanmamıştır. ERS aracılığıyla gelişen apoptozis düzeyini saptamak için cleaved caspas-3 ekspresyon seviyesi değerlendirildiğinde PÜO grubundaki böbreklerde anlamlı bir değişiklik görülmezken KÜO grubundaki sıçanların hem ipsilateral hem de kontralateral böbreklerinde ekspresyonda artış görülmüştür. GRP78 ve CHOP proteinlerine ait mRNA ekspresyonları değerlendirildiğinde PÜO grubunda ipsilateral böbreklerde GRP78 mRNA düzeyinde anlamlı artış olduğu ancak KÜO grubunda böyle bir artışın gerçekleşmediği görülmüştür. CHOP mRNA ekpresyonuna bakıldığında ise PÜO ve KÜO gruplarında ipsilateral böbreklerde artış gözlenmezken kontralateral böbreklerde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde olmasa da artış gözlenmiştir. Sonuç: Tek taraflı PÜO ve KÜO deney modellerinde gelişen ERS renal parankimal hasarda önemli rol oynamaktadır. KÜO grubunda görülen bulgular çok daha şiddetli ve destrüktif olmaktadır. PÜO'da oluşan ERS koruyucu mekanizmalarla baskılanarak hücre hasarı önlenmektedir. Klinik uygulamalarla korelasyon olması açısından PÜO deney modelleriyle hangi moleküllerin ERS stresini baskılayabileceğinin araştırılmasına ve bu araştırmalar sonucunda klinik uygulamalara kazandırılabilecek moleküllere gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: Böbrek, üreteral obstrüksiyon, endoplazmik retikulum stresi
Ratlarda oluşturulan deneysel intestinal volvulusa bağlı iskemi reperfüzyon modelinde hidrojenle zenginleştirilmiş salin solüsyonunun koruyucu etkileri
NEK, boğulmuş fıtık, iltihaplı bağırsak hastalıkları, mezenterik arter veya ven tıkanıkları, travma, çeşitli şok türleri, ciddi yanıklar, invajinasyon ve volvulus gibi klinik durumlarda bağırsak iskemi/reperfüzyon (I/R) hasarı meydana gelmektedir. Çalışmamızda antioksidan, antiapopitotik, antienflamatuar ve antialerjik özelliği olan hidrojenden zengin salin solüsyonu (HZSS) volvulusa bağlı bağırsak I/R hasarı üzerinde kullanılmış ve koruyucu etkisinin olup olmadığı araştırılmıştır. Çalışmada ağırlıkları 220-250 gr arasında değişen 30 adet sağlıklı dişi Wistar Albino rat 5 gruba ayrıldı. Tüm ratlara anestezi altında median laparatomi yapıldı. Deney başlamadan Sham grubuna (Grup 1) intraperitoneal serum fizyolojik, HZSS grubuna (Grup 2) intraperitoneal 5 ml/kg'dan HZSS verildi ve herhangi bir işlem yapılmadı. Volvulus- I/R grubunda (Grup 3), ileoçekal valvin 2 cm proksimalinden 5 cm lik ince bağırsak segmenti saat yönünde 360° döndürülüp volvule edilerek tespit edildi. 2 saat iskemi süresi beklendikten sonra relaparotomi yapılarak tespit süturu açıldı ve 2 saat reperfüzyon süresi beklendi. Tedavi I grubunda (Grup 4) reperfüzyondan hemen önce HZSS intraperitoneal 5ml/kg olacak dozda enjekte edilerek reperfüzyon için tespit süturu açıldı ve 2 saat reperfüzyon süresi beklendi. Tedavi II grubunda (Grup 5) iskemiden (volvulustan) 1 saat önce HZSS intaperitoneal 5ml/kg olacak şekilde rata enjekte edildi ve I/R gerçekleştirildi. Tüm ratlardan reperfüzyonun 2.saatinde kan örneği ve ince bağırsak dokusu alındı. Kan örneği ve dokuda TAS, TOS düzeyleri ölçüldü ve doku histomorfolojileri incelendi. Tedavi I ve Tedavi II gruplarında dokuda TOS ve OSİ düzeyleri I/R grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düşük saptanırken (p< 0,05), Tedavi I ve Tedavi II gruplarında kan örneğinde TOS ve OSİ düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı olmasa da I/R grubuna göre düşük olduğu saptandı (p>0,05). Histomorfolojik olarak villus yapısında bozulma, epitelde ayrışma ve lamina proprianın parçalanması Tedavi I ve Tedavi II gruplarında, I/R grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düşük saptanmıştır (p değeri 0,001). Bu çalışma ile, volvulusa bağlı oluşan I/R hasarında HZSS'nin bağırsak hasarını engellediği biyokimyasal ve histomorfolojik parametreler üzerinden gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: bağırsak iskemi/reperfüzyon hasarı, volvulus, hidrojenden zengin salin solüsyonu
Deneysel testis torsiyonu modelinde hidrojen sülfürün etkinliğinin araştırılması
Amaç: Testis torsiyonu spermatik kordun vertikal eksende dönmesi ile testis ve yapılarının kanlanmasının bozulmasına bağlı olarak testiste kalıcı iskemik hasara sebep olabilen akut seyirli, her yaşta görülebilen ve hızlı tanı ve tedavi gerektiren ürolojik acil bir durumdur. Doğru teşhis konulamaz, uygun ve erken tedavi yapılmazsa geri dönüşümsüz testis kaybı ile sonuçlanabilmektedir. Testis hasarının oluşmasında iskeminin etkisi ile birlikte testisin detorsiyonu sonrasıda gelişen reperfüzyonun da etkisi vardır. Testis torsiyonunda bu iskemi/reperfüzyon hasarını azaltmak için birçok tedavi yöntemi denenmekte ve araştırılmaktadır Hidrojen sülfür (H₂S) renksiz, yanıcı, uçucu ve karakteristik çürümüş yumurta kokusuna sahip suda çözünebilen bir gazdır. Uzun yıllar toksik bir gaz olduğu bilinen H₂S' in daha sonra Kımura ve arkadaşları tarafından yapılan çalışmalarda organizmada endojen olarak sentezlendiği ve birçok fizyolojik ve patolojik süreci etkilediği saptanmıştır. Wang ve arkadaşları tarafından yapılan çalışmalar sonrası karbon monoksit (CO) ve nitrik oksit (NO)'ten sonra üçüncü gazotransmitter olarak kabul edilmiştir. H₂S' in kardiyovasküler sistemin düzenlenmesinde, hücre proliferasyonu ve apoptozunda, glukoz metabolizmasında, nörotransmisyonda, inflamasyonda ve damar yataklarında gevşetici etki gösterdiği çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda H₂S tedavisinin oksidatif stresin neden olduğu doku hasarını iyileştirdiği ve iskemi /reperfüzyon hasarınının önlenmesinde rolü olduğu gösterilmiştir. Özellikle enflamasyonun düzenlenmesi konusunda önemli bir rol oynadığı ve doğru oranda kullanılan hidrojen sülfidin iskemi / reperfüzyon hasarına karşı inhibitör-enflamatuvar sitokinlerin salınmasını sağlayarak antiinflamatuar, antioksidan ve ayrıca antifibrotik aktiviteye katkıda bulunduğu gösterilmiştir. Bu özelliği ile hidrojen sülfür iskemi /reperfüzyon , şok, sepsis tedavisinde de kullanılabilir. Testis torsiyonuna bağlı iskemi / reperfüzyon hasarı sonrası testislerde meydana gelen histolojik ve fonksiyonel değişiklikleri ve farklı tedavi metodlarını inceleyen çok sayıda yayın bulunmaktadır. İskemi/reperfüzyon hasarını azaltmak için, serbest radikal kurtarıcıları da içeren birçok farmakolojik ajan kullanılmıştır. H₂S tedavisi de testisteki iskemi/reperfüzyon hasarında, hasarı sınırlamak ve geri çevirmekte kullanilabilecek bir serbest radikal kurtarıcısıdır. Hidrojen sülfür tedavisiyle ilgili birçok yeni çalışma olmasına karşın literatür verileri incelendiğinde testis torsiyonu ile ilgili bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu tez çalışmasında amacımız testis torsiyon-detorsiyonu modeli oluşturduğumuz sıçanlarda testistin iskemi ve reperfüzyonuna bağlı oluşan hasarın önlenmesinde hidrojen sülfür (H₂S) tedavisinin iskemi/reperfüzyon hasarına etkisini biyokimyasal ve histopatolojik parametreler kullanarak araştırılmasıdır. Materyal ve Metod: Deneysel çalışmada 18 adet erkek, erişkin, ortalama ağırlığı 300- 400 gr olan Wistar albino cinsi sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar sıcaklığı 21+/- 2 °C, %40-60 bağıl nem altında ve ışık 12 saat aydınlık 12 saat karanlık olacak şekilde bir odadaki ayrı kafeslere yerleştirildi. Tüm sıçan deneylerinde, İstanbul Üniversitesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu tarafından onaylanan protokole uygun hareket edildi. Sıçanlar her grupta 6 adet olacak şekilde rastgele seçilerek 3 gruba ayrıldı. 1. Grup cerrahi stres uygulanan sham grubuydu. 2. Grup testis torsiyonu yapılıp 1 saat sonrasında detorsiyon yapılan iskemi reperfüzyon grubuydu. 3. Grup ise testis torsiyonu yapılması sonrasında detorsiyondan 30 dk önce iskemi evresinde Hidrojen sülfür kaynağı olarak NaHS (Sodium hydrosulfide monohydrate , Sigma-Aldrich) kullanılarak normal salinle çözündürülmesi sonrası oluşan çözeltinin (1ml salin de 10 mg/kg/gün doz NaHS) intraperitoneal olarak uygulandığı I/R+NaHS tedavi grubuydu. Tüm cerrahi işlemler intraperitoneal ketamin ( 50 mg/ kg) ve ksilazin (10 mg/ kg) anestezisi altında yapıldı. Operasyonlarda midskrotal vertikal insizyon sonrası bilateral testisler serbestlendi ve insizyon dışına alındı. Sham grubuna torsiyon uygulanmadan tekrar scrotuma yerleştirildi. Diğer tüm gruplarda bilateral testislerin serbestlenmesinin ardından 720º torsiyone edilerek nontravmatik sütürler ile tespit edildi.1 saat sonrasında detorsiyon yapıldı. Yalnızca tedavi grubu olan I/R+ NaHS grubuna torsiyon süresinin 30dk sında intraperitoneal olarak NaHS çözeltisi enjeksiyonu uygulandı. Testis torsiyonu toplam süresi bir saat olunca testisin dartosa sabitleme sütürü kesilerek testisler manuel olarak saat yönünün tersi yönünde detorsiyone edilerek reperfüzyon sağlandı. Ardından testisler skrotuma yerleştirilerek anatomik katlar nontravmatik sütür ile kapatıldı. Postoperatif ilk günden itibaren 1 hafta boyunca I/R +NaHS grubuna intraperitoneal olarak günde 1 kez olmak üzere NaHS çözeltisi enjeksiyonu uygulandı. Tüm grupların detorsiyonun 7. gününde skrotum eski insizyon yerinden açılarak bilateral orşiektomi yapılarak doku ve aynı zamanda kan örnekleri alındı. Deney bitiminde bilateral orşiektomi sonrası alınan testis dokuları sol testis ve sağ testis olmak üzere ayrıldı. Sol testislerin tümü histopatolojik inceleme için Bouin solüsyonunda fikse edilerek Patoloji Anabilim Dalına gönderildi. Sağ testislerinde tümü serum fizyolojik ile yıkandıktan ve steril şekilde kurulandıktan biyokimyasal işlemler için ölçüm yapılacağı güne kadar – 80°C'de derin dondurucuya kaldırıldı. Sıçanlardan biyokimyasal işlemler için intrakardiyak kan alındıktan sonra yüksek doz anestezi altında sakrifiye edilerek deneyin cerrahi kısmı sonlandırıldı. Bulgular: Grupların intraoperatif ve postoperatif cerrahi değerlendirmesinde 1. grup olan sham grubuna göre makroskopik görünümü baz alındığında, 2. Grup olan ve torsiyon uygulanan I/R grubunda doku canlılığının kötüleştiği, hidrojen sülfür uygulanan 3. Grup olan I/R+NaHS grubunda ise I/R grubuna göre daha iyi doku canlılığının olduğu saptandı. Bir saatlik torsiyon süresinin sonunda testiste mor renk değişikliği ve ödem artışının olduğu görüldü. Testislerin detorsiyone edilmesi sonrasında testislerin renginde kısmi düzelme olmasına rağmen minimal ödemin devam ettiği gözlendi.1 hafta sonra yapılan orşiektomi sonrasında özellikle I/R grubunda testislerdeki mor rengin minimal olduğu ve 1 tanesinde atrofi geliştiği, sham grubuyla I /R +NaHS grubu testisleri arasında morfolojik olarak belirgin fark saptanmadı. Yapılan mikroskobik incelemede sham grubunda normal spermatogenez gösteren seminifer tubulusların olduğu I/R grubunda seminifer tübül yapılarının ve spermatogenik hücrelerin düzeninin bozulduğu, tübül içerisinde çok çekirdekli granülasyon hücrelerinin gözlendiği, bazı seminifer tübülüslarda spermatogenik hücrelerin bulunmadığı, I/R +NaHS grubunda ise seminifer tubuluslarda spermatosit ve spermatozoa düzeyine ulaşan maturasyon gösteren germ hücreleri saptandı. Histopatolojik incelemede modifiye Johnsen skorlaması kullanılarak bu skora göre gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu ( p<0.05). Farklılığın tespiti için yapılan ikili karşılaştırmalar sonucunda; sham grubunun değerleri ile I/R grubu arasında yapılan değerlendirme sonrasında sham grubunun değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı. (p<0.05).I/R grubunun değerleri ile I/R+NaHS grubunu değerlerinin karşılaştırılması sonrasında I/R grubu değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu saptandı (p<0.05). Sham grubu ve I/R+NaHS grubu arasında ise Johnsen skoru değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamadı. (p>0.05) Serum ve testis dokusu TNF-α düzeylerine bakıldığında gruplar arasında anlamı bir değişiklik göstermediği saptandı. (p>0,05). Miyelperoksidaz (MPO) aktivitesinin I / R grubundaki sıçanların testis dokusunda sham grubuna göre anlamlı artışlar gösterdiği ve I/R+NaHS grubunda H₂S uygulaması ile artmış olan MPO aktivitesi düzeylerinde anlamlı bir azalma olduğu saptandı. (p<0,05).Yine aynı şekilde ileri oksidasyon protein ürünü (AOPP) aktivitesinin I / R grubundaki sıçanların testis dokusunda sham grubuna göre anlamlı artışlar gösterdiği ve I/R+NaHS grubunda H₂S uygulaması ile artmış olan AOPP aktivitesi düzeylerinde anlamlı bir azalma olduğu saptandı. (p<0,05) Malondialdehit(MDA) düzeylerine bakıldığında gruplar arasında anlamı bir değişiklik göstermediği saptandı. (p>0,05) . Glutatyon (GSH) düzeylerinin I/ R grubundaki sıçanların testis dokusunda sham grubuna göre anlamlı bir azalma gösterdiği ve I/R+NaHS grubunda ise H₂S uygulaması ile GSH düzeylerinde anlamlı bir artış gösterdiği saptandı. (p<0,05) Buna karşılık Süperoksit dismutaz (SOD) , Glutatyon peroksidaz (GSH-Px) ve Demir azaltıcı antioksidan güç (FRAP) aktivitelerinde herhangibir değişiklik görülmedi. Sonuç: Testis torsiyonunda hidrojen sülfürün detorsiyon sonucu oluşan iskemi/reperfüzyon hasarını önlemede etkili olduğunu saptadık. Fakat literatürde bu konuyla ilgili ilk çalışma olduğundan saptadığımız bulguların daha geniş kapsamlı deneysel çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Testis torsiyonu, Hidrojen sülfür, İskemi, Reperfüzyon hasarı, Oksidatif stres
Konjenital üreteropelvik bileşke darliğinincerrahi endi̇kasyonlarin belirlenmesi vetakibi̇nde biyobeli̇rteçlerin yeri
Giriş: Üreteropelvik bileşke darlığı (UPBD), idrarın renal pelvisten üretere tam veya kısmi geçişinin engellendiği bir durumdur ve düşük dereceli geçici dilatasyonlardan kalıcı renal hasara kadar değişen sonuçlar doğurabilir. UPBD'nin tanı ve takibi için üriner ultrasonografi ve nükleer sintigrafi önemlidir. Ancak, bu testlerin kısıtlılıkları nedeniyle hastaların tanı ve tedavisinde gecikmeler ve takiplerinde renal hasar meydana gelebilir. Çalışmamızın amacı, UPBD tanısı almış hastaların tanı, tedavi ve cerrahi sonrası takiplerinde kişisel farklılıkların olmadığı biyobelirteçlerin etkinliğini belirlemektir. Materyal ve Metot: 2019-2022 yılları arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahi Kliniği'nde UPBD tanısı alan, takip edilen ve tedavisi yapılan 54 hasta ile 10 kontrol grubu çocuğun verileri prospektif olarak değerlendirildi. Antenatal hidronefroz saptanan yenidoğan bebekler ve annelerinin idrarında BK polyomavirüs araştırıldı. Hastalar SFU gruplaması ve tedavi gruplamasına göre ayrıldı ve kanda oksidatif stres indeksi, thiol, disülfit, TNF-α, TGF-β, Pentraxin-3 ve Vanin-1, idrarda ise NGAL ölçüldü. Bu sonuçlar hastaların ultrasonografi ve sintigrafi verileriyle karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen hastaların %73,4'ü erkek, %26,6'sı kızdı. Yaş ortalaması 3,164±3 idi. Hem serum total thiol hem de üriner NGAL değerleri, hastaların SFU gruplaması ve tedavi gruplaması ile paralellik gösteriyordu. (Thiol; p=0,02, p=0,0339. NGAL; p=0,007, p=0,0017). Preoperatif sintigrafide DRF'si %40 ve altında olan ve cerrahi ile tam iyileşme görülen 9 hastanın postoperatif vanin-1 değerinde anlamlı artış gözlendi (p=0,008). Sonuç: UPBD'li hastaların gruplandırılmasında ve cerrahi endikasyonlarının belirlenmesinde serum total thiol ve üriner NGAL değerlerinin yol gösterici olabileceğini ve cerrahi sonrası takiplerde ise vanin-1'in klinikte kullanılabilecek bir biyobelirteç olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Ureteropelvik Bileşke Darlığı, Biyomarker, NGAL, Serum Total Thiol, Vanin-1.
Testis torsiyonu sonrasında detorsiyon+ fiksasyon ve orşiektominin testisler üzerine etkilerinin deneysel olarak araştırılması
Amaç: Testis torsiyonu hızla teşhis ve tedavi edilmesi gereken acil cerrahi bir durumdur. Testis torsiyonundan sonra iskemi/reperfüzyon hasarlanması oluşmakta hem torsiyone testiste hem de karşı testiste serbest oksijen radikalleri ve inflamatuar sitokinler artarak testis hasarlanmasına neden olmaktadır. Çalışmanın amacı; testis torsiyonundan sonra detorsiyon+fiksasyon ve orşiektomi yapılmasının testisler üzerine olan etkilerini uzun vadede araştırmaktır. Materyal ve Metod: Çalışmamızda 7 grupta 98 adet rat kullanıldı. Deney gruplarındaki ratlara 4 saat süresince 720 derece sol testis torsiyonu oluşturuldu. 4. saatın sonunda 3 deney grubumuzda bulunan ratların sol testislerine orşiektomi, diğer 3 grubumuzda bulunan ratların sol testislerine detorsiyon+fiksasyon işlemini uygulandı. 1 gün, 3. ay ve 6 ayın sonunda ratlardan hormon ölçümü yapılmak üzere kan alındı. Testisler histopatolojik ve immünohistokimyasal inceleme için çıkarılarak ratlar sakrifiye edildi. Bulgular: Biyokimya sonuçlarında 3. ay sonunda detorsiyon+fiksasyon yapılan grupta FSH, LH ve Testosteron düzeyleri diğer gruplardan anlamlı olarak düşük düzeyde bulunmuştur (p<0.05). 6. ay sonunda hormonal parametrelerde gruplar arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir (p>0.05). Torsiyon sonrası detorsiyon+fiksasyon yapılan testislerde 3. ve 6. aylarda kontrol grubuna göre testis ağırlığı azalmış olup, histopatolojik olarak ta Johnsen skoru ve Seminifer tubulus çaplarında belirgin azalma izlenmiştir (p<0.05). Grupların karşı testislerinde Johnsen skoru ve Seminifer tubulus çapları arasında fark bulunmamıştır. İmmünohistokimyasal olarak 1. gün sonunda orşiektomi ve detorsiyon+fiksasyon yapılan grupların ipsilateral testislerinde iNOS ekspresyonunda artış izlenirken 3. ve 6. ayda ise iNOS expresyonu azalmıştır. 3. ay sonunda detorsiyon+fiksasyon yapılan grubun karşı testisinde iNOS ekspresyonu diğer grupların karşı testislerinden anlamlı olarak azalmıştır (p<0.05). Sonuçlar: Torsiyonun 3. ayında FSH, LH ve Testosteron düzeyleri düşük olarak bulunurken 6. ayda bu değerler normale dönmüştür. Detorsiyon+fiksasyon yapılan testisler atrofiye gitmiştir. Torsiyonun 3. ayında detorsiyon yapılıp yerinde bırakılan testislerin ve karşı testislerin iNOS expresyonu düşük olarak bulunmuştur. 6. ayda ipsilateral testiste iNOS expresyonu daha da azalırken karşı testiste normal değere dönmüştür. Detorsiyon+fiksasyon yapılan testislerde Johnsen skoru ve Seminifer tubulus çapları düşük olarak bulunmuştur. Sonuç olarak; Testis torsiyonundan her iki testis te etkilenmektedir, ancak karşı testisin etkilenmesi geçici olup uzun vadede iyileşmektedir. 4 saatlik torsiyon sonrasında torsiyone testise detorsiyon+fiksasyon ya da orşiektomi yapılmasının gelecekteki fertilite üzerine etkisi yoktur. Uzun vadede karşı testisler fertiliteyi devam ettirecek düzeyde sağlıklı hale gelmektedir.
Yanık hastalarında clostiridial collagenase'ın antimikrobiyal ajanlarla birlikte kulanımının eskar lizisine etkisi
IX. ÖZET Giriş: Yanıkta eskar tedavisi pek çok merkezde cerrahi işlem gerektiren ve iyileşme sürecini gecikmeye neden olan bir süreçtir. Cerrahi tedavilere alternatif uygulaması daha kolay ve etkili enzimatik debridman materyalleri bu konuda bir çığır açmış olup günümüzde yaygın olarak uygulanmaktadır. Ancak bu materyallerin bakteri kökenli olması ve antimikrobial ajanlarla kullanımının sınırlı olması sistemik inflamatuar yanıt bulgularında artışa yol açmakta, eğer antimikrobial ajan kullanılırsa materyallerin etkinliğini yok edeceğine dair görüşler mevcuttur. Bu çalışmanın amacı clostiridial collagenase'ın antimikrobial ajanlarla kullanımının eskar lizisine etkisini ortaya koymak ve sistemik inflamatuar bulgularda azalmayı sağlayıp sağlamadığını ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2011-2013 yılları arası Ege üniversitesi çocuk cerrahisi anabilimdalı yanık ünitesinde yatırılmış 2.º yüzeyel ve derin yanıklı hastalar alınmıştır. Hastaların dosyaları üzerinden retrospektif tarama yapılmış ve sadece kollajenazın kullanıldığı Kollajenaz grubu, antimikrobial bir ajanın da eklendiği Yama grubu olarak iki ayrı grup oluşturulmuştur. Demografik verilerden yaş, cinsiyet, yanık genişliği, derinliği, sebebi, başvuru günleri, hastanede yatış süresi, eskarın gözle görülmeye başladığı günler; uygulamalardan cerrahi eksizyon oranı, eskarın temizlenmeye başladığı gün, epitelizasyon süresi; sistemik inflamatuar bulgular (lökositoz, CRP yüksekliği, takipne, taşikardi, kültür üremeleri) gruplar arasında incelenmiş ve istatistiksel fark aranmıştır. T-test, Mann Whitney U, Ki kare testlerinden faydalanılmıştır. Bulgular: 41'i erkek 37'si kız toplam 78 hasta geriye dönük olarak incelendi. Gruplar arası dağılım olarak 30 yama grubu 48 kollajenaz grubundan hasta mevcuttu. Yaş ortalaması tüm hastalar arası 47,5 ± 49,3 ay olup kollajenaz grubunda yaş ortalaması 49,33 ±51,37 ay; yama grubunda 44,57 ± 46,26 ay idi. En sık yanık nedeni haşlanma yanıkları olup tüm yanıkların % 80,8 'ini oluşturmaktaydı. Bunu sırasıyla % 12,8 ile alev; % 3,8 ile elektrik %2,6 ile temas yanıkları izlemekteydi. Yatış süresi ortanca tüm hastalarda 11 gün; Kollajenaz grubunda 11 (min 3- max 26) gün; Yama grubunda 13 (min 5- max 23) gün idi. Enzimatik debridmana rağmen eskar eksizyonu için cerrahi işlem gerektirme oranı Kollajenaz grubunda %29,2; Yama grubunda %46,7 idi. Kollajenaz grubunda cerrahi eksizyon ortalama 6,7±3; yama grubunda ortalama 7,5 ± 4,1. günde gerekli olduğu görüldü. Eskarın temizlenme süresi, Kollajenaz grubunda ortalama 7,2 ± 3,3; Yamagrubunda ortalama 9,6± 2,8 gün olarak saptanmıştır. Epitelizasyonun görülmeye başladığı süre Kollajenaz grubunda ortalama 12,3 ± 5,8; Yama grubunda ortalama 13,4 ± 4,8 gün idi. Sistemik inflamatuar bulgular görülen hastalar Kollajenaz grubunda %27,1 iken ; Yama grubunda %43,3 saptanmıştır. İki grup arasında anlamlı fark yalnızca eskar temizleme süresinde saptanırken (p=0,002) diğer kriterlerde anlamlı fark saptanmadı (p> 0,005). Tartışma ve Sonuç: Yama uygulanması, eskarın temizlenme süresini az bir miktar geciktirse de engellememektedir. Yama uygulanması sistemik inflamatuar yanıt bulgularında ise öngörüldüğü gibi bir gerilemeye neden olmamıştır.
Ratlarda deneysel olarak oluşturulan invajinasyon modelinde metilprednizolon kullanımının iskemi hasarına etkilerinin incelenmesi
Amaç: Antiinflamatuar etkisi olduğu bilinen metilprednizolon tedavisinin, invajinasyona bağlı olarak gelişen iskemik hasar üzerindeki histopatolojik etkilerinin değerlendirmesi amaçlandı. Materyal ve Metot: 33 Wistar albino rat randomize üç gruba ayrıldı. Kontrol grubunda laparotomi sonrası 8. saatte sekumun 20 cm proksimalindeki 4 cm'lik barsak segmenti eksize edildi. İnvajinasyon grubunda, sekumun 20 cm proksimalinde, proksimal barsak segmenti distalindeki barsak lümeni içine stile yardımıyla 2 cm itilerek invajinasyon oluşturuldu ve 8 saat sonra invajine segment eksize edildi. İnvajinasyon-metilprednizolon grubunda, invajinasyon oluşturulduktan 4 saat sonra metilprednizolon tedavisi uygulanıp, uygulama sonrası 4. saatte invajine segment eksize edildi. Spesmenler histopatolojik olarak ödem, apoptoz, lenfatik dilatasyon skorları ve Park/Chiu iskemi skorlama sistemine göre değerlendirildi. İstatistiksel analiz IBM SPSS programı ile yapıldı. p<0.05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Histopatolojik olarak değerlendirilen her parametre invajinasyon modeli oluşturulan gruplarda kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak (p<0.05) yüksekti. Ödem, apoptoz, lenfatik dilatasyon ve Park/Chiu iskemi skorları tedavi verilen ve verilmeyen invajinasyon gruplarında istatistiksel anlamlı farklılık göstermezken (p>0.05) metilprednizolon tedavisi uygulanan ratlarda ödem skorları göreceli olarak daha düşüktü. Sonuç: Ratlarda mekanik olarak oluşturulan invajinasyon modeli, medikal tedavilerin çalışılabileceği uygun bir deneysel yöntemdir. Klinik pratikte yaygın kullanımı ve ulaşılabilirliği olan metilprednizolonun, invajinasyonda gelişen iskemi hasarı üzerine olumlu/olumsuz direkt bir etkisi saptanmamıştır. Metilprednizolonun iskemik hasar üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi için farklı iskemi süreleri ve farklı metilprednizolon tedavi şemalarının kullanıldığı ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: İnvajinasyon, iskemi, metilprednizolon
Vezikoüreteral reflüsü olan hastalarda oksidatif stres ürünleri ve antioksidan madde düzeyleri
Vezikoüreteral reflü, çocukluk çağında görülen önemli ürolojik problemlerdendir. Vezikoüreteral reflü‟nün en önemli uzun dönem komplikasyonu nefropatidir. Reflü nefropatisi, renal parenkimal skar oluĢumu ve böbrek fonksiyonlarında bozulmayı ifade eder ve çocuklarda hipertansiyon ve böbrek yetmezliğinin önemli bir nedenidir. Gelişmiş ülkelerde son dönem böbrek yetmezliği etyolojisinin %5-12‟sinden reflü nefropatisi‟nin sorumlu olduğu gösterilmiştir. Vezikoüreteral reflüsü bulunan çocuklarda, böbrek hasarı açısından, kısa sürede sonuç alınması ve geliĢebilecek komplikasyonların önüne geçilmesi için etkili yöntemler gerekmektedir. Reflüsü bulunan çocuklarda, skar mevcudiyeti ve takibi açısından yapılan sintigrafik incelemelerde radyoaktif ışınlara maruziyet vardır. Özellikle antenatal hidronefroz tespit edilen bebeklerde erken dönemde sintigrafik incelemenin kısıtlı olması ve takibinde sık aralıklarla yapılamamasından dolayı hastalara sintigrafik incelemelere alternatif ve yardımcı olacak yöntemlere ihtiyaç vardır. Vezikoüreteral reflüsü olan hastalarda, renal skar geliĢimi açısından iki farklı mekanizma rol oynamaktadır. Bunlar enfeksiyon ve iskemi-reperfüzyon hasarıdır. Skar oluĢumunun mekanizmalarının incelendiği çeĢitli çalıĢmalarda, enfeksiyon sonucu geliĢen skar mekanizmasında özellikle MPO ve MDA rol oynamakla birliktediğerorganlarda yapılan çalıĢmalarda iskemi-reperfüzyonla oluşan hasarda ise MPO, MDA, XO, GSH ve SOD düzeylerinin etkili olduğu gösterilmiĢtir. Bu klinik prospektif çalıĢmada, VUR‟u olan çocukların takip ve tedavisinde serum oksidan ve antioksidan madde düzeylerinin kullanılabilirliğini göstermeyi amaçladık. Bu çalıĢmada Haziran 2013 - Haziran 2014 tarihleri arasında toplam 80 hastanın serumları toplandı. Bu hastalar reflü derecelerine göre 5 grup halinde ve her bir grupta 16 hasta olacak Ģekilde belirlendi. Hastaların yaĢ ortalamaları, cinsiyete göre yaĢ dağılımı, renal skar ve HT olup olmaması durumları değerlendirildi. Tüm hastaların TĠT, ĠK, USG, VSUG ve Tc 99m DMSA tetkikleri ile alınan serumlardan MPO, XO, SOD, GSH ve MDA düzeyleri incelendi. ÇalıĢmamızda reflü nefropatisinde görülen böbrek parankim hasarındaki oksidatif stres ürünleri ve antioksidanların, VUR derecesine göre dağılımı, DMSA incelemelerinden elde edilen renal skar düzeyleri ve hastalarda HT geliĢimi ile kıyaslayarak reflüsü olan hastalardaki düzeyleri incelendi. Tüm sonuçlar SPSS 17 bilgisayar istatistik programı kullanılarak analiz edildi. Vezikoüreteral reflüsü bulunan hastalarda çalıĢılan parametreler, reflü sonrası enfeksiyon ve I/R hasarı sonucunda bu hastalarda MDA, MPO ve XO düzeylerinin arttığı ve SOD ve GSH düzeylerinde azalma olduğu görüldü. Reflü dereceleriyle oksidan ve antioksidan düzeyleriyle ilgili yapılan analizde özellikle yüksek derece reflüsü olan hastalarda MPO, MDA ve SOD düzeylerinde artıĢ ve XO ve GSH düzeylerinde azalma izlenmiĢtir. Ayrıca oksidan ve antioksidan düzeyleri renal skar ve HT‟u olan hastalarda incelendiğinde, renal skarı ve HT varlığı açısından yüksek derece reflülü hastalarda SOD ve GSH düzeylerinde azalma ve XO düzeyinde artıĢ izlenmiĢtir.
Lokal ve sistemik ghrelin uygulamasının yanık yarası iyileşmesi üzerine etkisi
Amaç: Ghrelin gastrointestinal sistem tarafından üretilen, santral etkiile yeme davranışı ve vücut ağırlığının düzenlenmesinde görev alan büyümehormonu (GH), salınımı, beslenme, gastrik asit sekresyonu, gastrik motiliteve hücre proliferasyonu gibi birçok farklı sistemi etkileyen peptid yapıda birhormondur. Yanık travmaları tüm zamanlarda mortaliteyi ve morbiditeyi etkileyen önemli bir sorundur. Bu çalışmada ghrelinin deneysel yanık modelinde yara iyileşmesi üzerine sistemik ve lokal etkisini görmeyi ve bu etkileri kıyaslamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Kırk adet Sprague Dawley sıçan 4 gruba ayrıldı. Yanık grubunda sadece yanık oluşturulan ratlara herhangi bir tedavi verilmedi. Ghrelin-S grubunda yanık oluşturulan ratlara intraperitoneal olarak 20 mg/kg/gün ghrelin verildi. Kitosan grubunda yanık oluşturulan ratlarda yanık yarasına günde bir kez kitosan jel sürüldü. Ghrelin-L grubunda kitosaniçine hapsedilen ghrelin lokal olarak yanık alanına uygulandı. Yanık alanlardan 7. Ve 14. günde biyopsi alındı. 14. gün ratlar sakrifiye edildi. Doku örneklerinde biyokimyasal olarak hidroksiprolin düzeyi ölçüldü. Histopatolojik olarak mononükleer hücre infiltrasyonu, epidermal ve dermal nekroz ve hemorajikonjesyon değerlendirildi. Bulgular: Ghrelin-L grubunda HP düzeylerinin kontrole göre anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı. Histopatolojik olarak mononükleer hücre infiltrasyonu, nekroz ve hemoraji-ödem skorlarının daha düşük olduğu saptandı. Kitosan grubunda da yara iyileşmesi Ghrelin-L grubundaki kadar olmasa da olumlu etkilenmiş bulundu. Sistemik Ghrelinin yara iyileşmesine etkisinin lokal uygulamadan az olduğu saptandı. Sonuç: Ghrelin yanık yara iyileşmesini olumlu yönde etkilemiştir. Lokal ghrelin uygulaması deneysel yanık modelinde yara iyieşmesi üzerinde sistemik uygulamaya kıyasla daha etkin bulunmuştur.
Deneysel testis torsiyon modelinde anne sütü eksozomunun uzun dönem etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda, testis torsiyonu sonucu oluşan iskemi reperfüzyon hasarının sebep olduğu uzun dönem etkilerine anne sütünden elde edilen eksozomun etkinliğini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda ağırlıkları 300-350 gr arasında değişen toplam 32 adet Sprague Dawley cinsi rat, 4 eşit gruba ayrıldı. Deney süresi 6 hafta olarak belirlendi. Grup 1 (kontrol)'deki Ratlara anestezi sonrası skrotal insizyon yapılıp başka bir işlem yapılmaksızın kapatıldı. Grup 2 (travma)'deki ratlara skrotal insizyon yapıldıktan sonra sol testis saat yönünde 720 derece döndürülüp skrotuma 3/0 ipek dikişle tespit edildi; bu işlemden 4 saat sonra tekrar insizyon yapıldıktan sonra detorsiyon yapıldı. Grup 3 (lokal)'deki ratlara skrotal insizyon yapılıp sonra sol testis saat yönünde 720 derece döndürülüp skrotuma 3/0 ipek dikişle tespit edildi; bu işlemden 4 saat sonra tekrar insizyon ve detorsiyon yapıldı. Grup 3 teki ratların sol testis yüzeyine detorsiyondan hemen sonra lokal 1 cc eksozom verildi. Grup 4 (intraperitoneal)'deki ratlara skrotal insizyon yapılıp sonra sol testis saat yönünde 720 derece döndürülüp skrotuma 3/0 ipek dikişle tespit edildi; bu işlemden 4 saat sonra tekrar insizyon ve detorsiyon yapıldı. Grup 4 teki ratlara detorsiyondan hemen sonra intraperitoneal (ip) (sistemik) 1 cc eksozom verildi. Katlar tüm gruplarda anatomik pozisyonda kapatıldı. Detorsiyon işleminden 6 hafta sonra sol testise orşiektomi yapıldı. Orşioektomi materyalleri biyokimyasal ve histopatolojık inceleme için ikiye bölünüp uygun şartlarda laboratuvara gönderildi. Tüm deneklere kansızlaştırma yöntemi ile ötenazi uygulandı. Testis torsiyonunda reperfüzyon hasarının önlenmesinde eksozomun etkisi biyokimyasal olarak, doku malondialdehit (MDA), superoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPX) düzeylerine bakıldı. Ayrıca histopatolojik etkisini göstermek için Johnsen Testiküler Biyopsi Skorlaması (JTBS) ile değerlendirildi. Bulgular: Gruplar arasında MDA enziminde yapılan değerlendirmede anlamlı fark bulunmuştur (p=0,042). Travma grubunun MDA değeri, kontrol grubundan yüksek saptanmıştır (p=0,025). Gruplar arasında SOD değeri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak önemli fark bulunmamıştır (p=0,089). Gruplar arasında CAT değeri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak önemli fark yoktur (p=0,828). Gruplar arasında GPX enziminde yapılan değerlendirmede anlamlı fark bulunmuştur (p=0,016). Travma grubunun GPX değeri, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı çıkmıştır. (p1-2=0,019). Travma grubuna göre lokal grubundaki sayısal düşüklük de yine istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p2-3=0,038). Johnsen Testiküler Biyopsi Skorlamasında yapılan değerlendirmede gruplar arasında anlamlı fark bulunmuştur (p<0,001). Kontrol ve travma grupları arasındaki sayısal düşüş istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p1-2= <0,001). Kontrol ve lokal grupları arasında anlamlı fark bulunmuştur (p1-3=0,004). Travma ve intraperitoneal gruplarının arasındaki sayısal yükselik istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p2-4= 0,003). Sonuç: Sonuçta bu çalışma anne sütü eksozomunun testis torsiyonu modelinde yapılıp uzun dönem etkinliğine bakılan ilk çalışmadır. Tüm bu sonuçlar anne sütü eksozomonun testis torsiyonu-detorsiyonu olan hastalar için etkili bir teröpatik ajan olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Testis torsiyonu, eksozom, anne sütü, kronik