Gaziantep University
Anabilim Dalı

Nöroloji Anabilim Dalı

Gaziantep University

387

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Praksi testleri ile kortikal ve subkortikal demansiyel sendromların ayırıcı tanısı

Giriş ve Amaç: Demans, bellek bozukluğuna lisan, yönelim, praksi, soyut düşünme, problem çözme gibi bilişsel işlevlerden en az birinin eşlik etmesiyle oluşan, mesleki ve sosyal alanda kayıplarla giden ilerleyici bir klinik tablodur. Tüm demans olgularının %50'den çoğunu Alzheimer Demansı (AD) oluşturmaktadır. Parkinson hastalığı Demansı (PD), Parkinson Hastalığı'nın seyrinde %30-40 oranında görülmektedir. AD kortikal, PD ise subkortikal demansiyel sendrom sınıflamasına girmektedir. Kortikal demanslarda sıklıkla apraksi gibi yüksek serebral fonksiyon bozukluklarının görüldüğü bilinmektedir. Bu çalışmada kortikal ve subkortikal demansiyel sendromların ayırıcı tanısında yatak başı yapılabilen pratik praksi testlerinin yararlı olup olmayacağının belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim dalı polikliniğinde takipli 34 Alzheimer Demansı, 31 Parkinson hastalığı demansı, 29 hafif kognitif bozukluk ve 28 sağlıklı olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Olguların tam kan sayımı, karaciğer/ böbrek/tiroid fonksiyon testleri, vitamin b12, folik asit değerleri, serebral görüntülemeleri incelenmiştir. Ayrıca olgulara minimental durum testi (MMSE), saat çizme testi (SÇT) ve apraksi tarama testleri olan DEKODa ve AST testleri uygulanmıştır. Tüm sonuçlar gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Verilerin istatistiksel analizi için SPSS programı 21.0 sürümü kullanılmış, p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Tüm gruplar arasında MMSE, SÇT, DEKODa ve AST skorları açısından anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0.001). DEKODa ve AST test skorları Alzheimer hastalığında diğer gruplara göre anlamlı olarak düşük saptanmıştır. Cut-off değeri DEKODa için 12, AST için 10.5 olarak belirlenmiştir. DEKODa için sensitivite %76.5, spesifite %100; AST için sensitivite %79.4, spesifite %100 saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışma; Alzheimer demansının subkortikal demanslardan ayrımını yapmak için DEKODa ve AST testlerinin pratikte kullanılabileceğini göstermiştir. Testlerin kolay uygulanması hem araştırma amaçlı hem de klinik uygulama için uygun olduğunu göstermiştir. Anahtar Sözcükler: Alzheimer, Apraksi, Demans, Parkinson

Alzheimer hastalığıDemansNörolojik hastalıklar+2
Zeynep Selcan Şanlı
Çukurova University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut iskemik inme hastalarında hiperakut dönemde ambulatuar kan basıncı değerlerinin prognoza etkisi

Giriş ve amaç: İskemik inme ciddi morbiditesi olan ve mortaliteyle sonuçlanabilen yaygın bir akut nörolojik hastalıktır. Hipertansiyon iskemik inmenin en önemli değiştirilebilir risk faktörlerindendir. Çalışmamızda akut iskemik inme tanısı alan ve inme semptomlarının ilk 12 saati içerisinde başvuran hastalarda ambulatuar kan basıncı değerlerinin prognoza etkisini belirlemeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Prospektif olarak planlanan bu çalışmada 01 Eylül 2018-31 Mayıs 2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Yoğun Bakım ve İnme Ünitesine akut iskemik inme tanısıyla yatışı yapılan ve inmenin ilk 12 saatinde başvuran 61 hasta dahil edilmiştir. Hastaların gece (saat 21-09 arası) ve gündüz (saat 09-21 arası) ambulatuar kan basıncı ve kalp hızı ölçümleri yapılmıştır. Hastaların demografik özellikleri, TOAST sınıflamasına göre iskemik inme alt tipleri, giriş ve taburculuk NIHSS inme skoru, taburculuk ve 90. gün modifiye Rankin Skoru ile ambulatuar kan basıncı ve kalp hızı değerleri arasındaki ilişki incelenmiştir. Bulgular: Hastaların gece ortalama ambulatuar kan basıncı değerlerinin gündüze göre daha yüksek olduğu bulunmuştur. Yirmi dört saatlik, gündüz ve gece ortalama kalp hızı değerlerinin mortalite ile sonlanan grupta sağ kalan gruptan yüksek olduğu saptanmıştır ( p < 0,001). Genç inme olarak değerlendirilen grupta 24 saatlik ortalama arteryel kan basıncı, gündüz ve gece ortalama sistolik kan basıncı değerleri 55 yaş üstü gruba göre daha düşük olarak tespit edilmiştir (sırasıyla p = 0,047, p = 0,033, p = 0,023). Gündüz ortalama kalp hızının mortalite ve kötü prognoz gelişme riskini, yaş ve inme şiddetinin de kötü prognoz gelişme riskini arttıran anlamlı değişkenler olduğu saptanmıştır. Mortalite ve kötü prognoz gelişimi açısından ortalama kalp hızının gündüz ve gece değerlerinin anlamlı prediktörler olduğu tespit edilmiştir. Sonuçlar: Bu çalışma, akut iskemik inme geçiren hastaların hiperakut dönemde ambulatuar kan basıncı ve kalp hızı ölçümlerinin kısa ve uzun dönemde prognoz açısından önemli belirteç olabileceğini göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Ambulatuar kan basıncı ölçümü, hipertansiyon, akut iskemik inme, prognoz

HipertansiyonKan basıncıPrognoz+2
Ümit Satılmış
Çukurova University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

55 yaş altı iskemik stroke ve uyku bozuklukları (solunum ile ilişkili uyku bozuklukları ve diğer bozuklukların) birlikteliğinin kognisyon üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Giriş: İnme hastalarının büyük çoğunluğunda özellikle OUAS ( obstruktif uyku apne sendromu) olmak üzere uyku ile ilişkili solunum bozuklukları sık görülmektedir. OUAS inme için hem bir risk faktörü hem de inme sonrası bir komplikasyon olarak değerlendirilmektedir. Hem OUAS hem inme kognitif fonksiyonlarda bozulmaya sebep olmaktadır. OUAS' nın inme hastalarında bilişsel işlev üzerine olan etkilerini değerlendiren kısıtlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Yapılan çalışmalarda inme geçiren hastalarda OUAS varlığı ciddi bilişsel işlev bozukluğu ile ilişkilendirilmiştir. Literatürde OUAS ve genç inme birlikteliğini kognisyon üzerine etkisini değerlendiren çalışmaya rastlanmamıştır. Yöntem: 55 yaş altı inme geçiren 60 olgu çalışmaya alındı. Hastaların öyküleri demografik bilgileri, alışkanlıkları, özgeçmiş ve soygeçmiş özellikleri kayıt edildi. OUAS açısından fizik muayene yapıldı. Hastalara rutin laboratuar incelemeleri, radyolojik incelemeler yapıldı.TOAST sınıflaması ile inme etiolojisi değerlendirildi. Fonksiyonelliği değerlendirmek için NIH İnme Skoru (NIHSS) ve Modifiye Rankin Skalası hesaplandı. Gündüz uykululuğu değerlendirmek için Epworth Uykululuk Ölçeği yapıldı ve hastaların bir gece polisomnografi için uyku servisine yatışı yapıldı. Kognisyonu değerlendirmek için Saat çizme testi, Montreal bilişsel değerlendirme ölçeği (MOCA testi) , Stroop testi, Görsel-İşitsel Sayı Dizileri Testi ; günlük yaşam aktivitesini değerlendirmek için Lawton ve Brody'nin Enstrümental Günlük Yaşam Aktiviteleri İndeksi (EGYA) , depresyonu değerlendirmek için Beck depresyon ölçeği yapıldı. Bulgular: Polisomnografi (PSG) sonucuna göre 7 normal, 10 primer horlama, 14 hafif OUAS, 11 orta OUAS , 18 ağır OUAS olgusu saptandı. Demografik veriler gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi. Yapılan fizik muayene de boyun yapısı değerlendirirken özellikle ağır OUAS grubunda olmak üzere gruplar arasında anlamlı farklılık gözlenmedi. Hastalarda ve 1. derece yakınlarında aterosklerotik hastalıklara daha sık rastlandı. NIHS skoru alt parametrelerinden özellikle fasial asimetri ve dizartrinin ağır OUAS grubunda daha sık olduğu gözlendi. İnme lokalizasyonu ile gruplar arası ilişki değerlendirildiğinde ağır OUAS hastalarında beyin sapı tutulumunun daha sık olduğu saptandı. Yönetici işlev, adlandırma, dikkat, lisan, gecikmeli hatırlama, MOCA testi toplam puan ,Stroop Testi tüm parametreleri ,görsel işitsel sayı dizileri testinin bir çok parametresi özellikle ağır OUAS olmak üzere kontrol grubu ile karşılatırıldığında belirgin anlamlı olduğu saptandı. OUAS derecesi arttıkça Günlük Yaşam Aktivitesi puanında azalma ve Beck Depresyon Testi puanında artış gözlendi. Ağır OUAS ve inme birlikteliği olan grubun izole ağır OUAS olan gruba göre istatistiksel açıdan oldukça anlamlı olacak şekilde özelikle Stroop Testi bölüm 2-3-4-5 'te belirgin bozulma olduğu saptandı. Benzer şekilde orta OUAS ve hafif OUAS inme birlikteliği olan olguların izole orta ve hafif OUAS olan gruba göre Stroop Testinin bütün bölümlerinde etkilenme mevcuttu. Grupların ayrı ayrı değerlendirilmesinde kognitif parametrelerin hem NIHS Skalası hem de Epworth Uykululuk Skoru ile korele olduğu saptandı. Sonuç: Çalışmamıza 18- 55 yaş arası hastalar alındığından dolayı özellikle genç inme hastalarında uyku bozuklukları ,uyku ile ilişkili solunum bozukluğunun ve inme – OUAS birlikteliğinin kognisyon üzerine etkisinin araştırılmasının önemi literatürde ilk kez vurgulanmak istenmiştir. İnme etiolojisinde yer alan nedenlerden biri olan uyku ile ilişkili hastalıkların 55 yaş altında da yer aldığı bu yüzden bu konuya da diğer risk faktörleri kadar dikkat edilmesi gerektiği düşünülmektedir. İzole uykuda solunum bozukluklarının yanı sıra eşlik eden aterosklerotik hastalıkların varlığı konuyu daha da önemli hale getirmektedir.

BilişBiliş bozukluklarıUyku bozuklukları+2
Ayşegül Şeyma Sarıtaş
Manisa Celal Bayar University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tremor-baskın ve bradikinezi-baskın idiyopatik parkinson hastalığında motor ve nonmotor semptomlarının bilişsel durum ve yaşam kalitesi ile ilişkilendirilmesi

Giriş ve amaç: İdyopatik Parkinson Hastalığı her toplumda ve meslekte görülebilen, prevalansı yüksek ikinci en sık nöro-dejeneratif hastalıktır. Kardinal klinik bulgular arasında tremor, bradikinezi, rijidite bulunmaktadır. İPH, beraberinde motor ve non-motor olmak üzere geniş semptom yelpazesine sahiptir. Bu çalışmada tremor-baskın ve bradikinezi-baskın Parkinson hastalarının yeni UPRDS ile evrelendirmeleri yapmak ve kognisyon ve yaşam kalitesi ile olan ilişkisinin ortaya koymak istedik. Gereç ve yöntem: Çoğu erkek olmak üzere 60 hasta çalışmaya dahil ettik ve bunlarda Parkinson hastalığında kullanılan çeşitli ölçeklerde semptomları, kognisyonu ve yaşam kalitesini değerlendirdik. Hastaların değerlendirirken klinik baskın subtipleme (tremor baskın ve bradikinezi baskın olmak üzere) ile motor ve non-motor bulguların şiddetini baz alarak subtiplemeler yaptık, motor ve non-motor semptomların derecesinin kognisyon ve yaşam kalitesi olan ilişkisinin değerlendirdik. Bulgular: Çalışmamıza göre, İPH klinik baskın subtipleri arasında motor, non-motor bulgular ile kognisyon ve yaşam kalitesi durumu farklılık görülmemektedir. Hastaların motor bulguların ağırlık şiddeti arttıkça ise kognisyonun ve yaşam kalitesinin bozulduğunu saptadık. Sonuç: Kognisyon ve yaşam kalitesi İPHnda engellilik durumunu önemli ölçüde etkilemesi nedeni ile kognisyondaki olası bozulmayı erken öngörebilmek, yaşam kalitesini bozacak olan risk gruplarını tanımlamak önemlidir.

Belirti ve semptomlarBilişParkinson hastalığı+2
Mehmet Semih Arı
Manisa Celal Bayar University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Menstrüel migren tanısı alan olgularda tedavi seçenekleri ve asetazolamidin tedavideki yeri

Giriş: Kadınlarda menstrüel siklus ve hormonal değişiklikler migren tetikleyicileri arasındadır. ICHD-3, kriterlerine göre, menstrüel migren (MM) pür menstrüel migren (PMM) ve menstrüasyonla ilişkili migren (MİM) olmak üzere 2 gruba ayrılmaktadır. Çalışmamızda kısa dönem profilaksi olarak asetazolamid kullanan hastaların her iki grupta tedavi öncesi ve tedavi sonrası (3.ay) olmak üzere Vizüel Analog Scale (VAS) testiyle başağrısı şiddetinin; Headache Impact Test (HIT) ve Migraine Disability Assessment (MIDAS) testleriyle yaşam kalitesi üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi ve karşılaştırılması amaçlandı. Yöntem: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başağrısı polikliniğine MM tanısı ile başvuran olgular etik kurul onayı sonrası retrospektif olarak dahil edilme ve dışlama kriterlerine göre değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri, alışkanlıkları, başağrısı özellikleri sorgulandı. Hastalara kısa dönem profilaksi tedavisi, öngörülen menstrüasyon başlangıcından 2 gün önce başlanarak toplam 5 gün asetazolamid 500 mg/gün tedavisi uygulandı. Tedavi öncesi ve tedavi sonrası VAS, MIDAS ve HIT testleri yapıldı. Bulgular: 26 adet PMM, 26 adet MİM hastası saptandı. Asetazolamid kullanan hastalarda hem totalde hem de gruplar düzeyinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası karşılaştırmada; VAS ve HIT skorlarında gruplar arasında farklılık olmaksızın, MIDAS skorunda MİM grubunda daha belirgin olmak üzere her iki alt grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde iyileşme olduğu saptandı (p<0,05). Sonuç: MM tanısı alan hastalarda kısa dönem profilaksi tedavisinde asetazolamid kullanımı başağrısı şiddetinde ve sıklığında azalmaya ve yaşam kalitesinde düzelmeye neden olmaktadır Çalışmamızla literatürde ilk kez vurgulanmıştır.

AsetazolamidAğrıAğrı şiddeti+5
Güldeniz Çetin
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik migren hastalarında risk faktörleri ve tetikleyicilerin belirlenmesi

Giriş ve Amaç: Kronik Migren en az 3 ay boyunca baş ağrılı gün sayısının ayda 15 günden fazla olması ve bunların en az sekizinin migrenöz karakterde olması olarak tanımlanmaktadır. Epizodik özellikteki hastaların yaklaşık %3'ü bu dönüşümü yaşamaktadır. Bu çalışmada kronik migren tetikleyicileri ve risk faktörlerinin belirlenmesi, maskelenmiş papil ödemsiz idiopatik intrakraniyal hipertansiyon(İİH) hastalarının varlığının değerlendirilmesi ve yol gösterici ipuçlarının saptanması planlanmıştır. Ayrıca Kronik migrenin retinal sinir lifi tabakası (RSLT) üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim dalı Baş ağrısı polikliniğine 2018 Temmuz-2020 Temmuz tarihleri arasında Baş ağrısı polikliniğine başvuran, ICHD-3'e göre kronik migren tanı kriterlerine uyan 57 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar ayrıntılı olarak değerlendirilmiş, vücut kitle indeksi(VKİ) sonuçlarına göre sınıflandırılmıştır. Hormon profili, Beyin MR, beyin/servikal MR venografi, görme alanı ve RSLT için Optik koherans tomografi (OCT) tetikleri uygulanmıştır. MIDAS ölçeği ile dizabilite düzeyi belirlenmiştir. VKİ yüksek ve görme alanında İİH açısından anlamlı patoloji saptanan olgulara Lomber Ponksiyon(LP) yapılarak BOS basıncı ölçülmüştür. Bulgular: Çalışmamız, 57 hastadan ( % 98.25'i kadın) oluşmaktadır. Hasta yaşı VKİ ve migren tanı süresi artıkça MIDAS skoru artma eğilimi göstermiştir(p=0,004), (p=0,049),(p= 0,045). Habitual horlama saptanan hastaların VKİ daha yüksek saptanmıştır (p= 0,028). Ailede migren olan hastalarda migren başlangıç yaşı daha düşük bulunmuştur(p=0,041). %77'sinde depresif semptom öyküsü tespit edilmiştir. İİH açısından . LP uygulanan 11 hastadan 9'unda BOS basıncı 250 mmH2O üstü, bir hasta ise 230 mmH20 olarak ölçülmüş olup, bu olgular klinik, görme alanı ve BOS basıncı sonuçlarına göre papil ödemsiz idiopatik intrakraniyal hipertansiyon olarak düşünülmüştür(%17). İİH olguları ile kronik migren olguları karşılaştırıldığında, İİH olgularının, VKİ ve son 1 yılda ağırlık artış oranı daha yüksek, kronikleşme süresi ise daha kısa olarak saptanmıştır(p=0,038, p<0,001, p=0,004). Kronik migren olgularında, MİDAS grade 4'te özellikle sağ temporal RSLT daha ince saptanmıştır (p= 0,005). MRG'de beyaz cevher lezyonu varlığında, özellikle sol temporal kadranlarda RSLT daha ince bulunmuştur (p= 0,019). Sonuç: Epizodik migrenden, kronik migrene dönüşümde VKİ, depresyon ve uyku bozukluğu önemli tetikleyicilerdir. Obezite, kısa sürede ağırlık artışı ve migren ataklarında, hızlı kronikleşme, oftalmolojik muayene normal olsa dahi İİH açısından uyarıcı olmalıdır. Migren hastalarında RSLT ölçümü prognozu öngöremez, ancak migrenin mevcut fizyopatolojik verilerini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler : Kronik Migren, MİDAS, Papil ödemsiz İdiopatik İntrakraniyal Hipertansiyon, RSLT

Baş ağrısıBaş ağrısı bozukluklarıMigren hastalıkları+3
Ahmet Yusuf Ertürk
Çukurova University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gerilim tipi başağrısı tanısı alan olgularda kognisyonun değerlendirilmesi

Giriş: Gerilim Tipi Başağrısı(GTBA) toplum içinde en sık görülen başağrısı tipidir. ICHD-3 kriterlerine göre GTBA seyrek epizodik, sık epizodik, kronik ve olası GTBA olmak üzere 4 alt gruba ayrılmaktadır. Çalışmamızda GTBA saptanan olguların primer veya sekonder başağrısı tanısı olmayan kontrol grubuyla kognitif fonksiyonlar, kişilik özellikleri ve yaşam kalitesi açısından karşılaştırılması amaçlandı. Yöntem: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başağrısı polikliniğine GTBA tanısı ile başvuran kadın erkek sayısı eşit olan 50 olgu etik kurul onayı sonrası prospektif olarak dahil edilme ve dışlama kriterlerine göre değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri, alışkanlıkları, başağrısı özellikleri detaylı olarak sorgulandı. Primer ve/veya sekonder başağrısı olmayan hasta grubuyla eşit sayıda ve eşit yaş dağılım aralığına sahip kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Hastalara başağrısı şiddetini sorgulamak amacıyla Visual Analog Scala(VAS) uygulandı. Hastaların bilişsel fonksiyolarını değerlendirmek için MOCA, Stroop, Frontal Değerlendirme Bataryası(FAB) Görsel İşitsel Sayı Dizileri- B Formu ve Saat Çizme Testi uygulandı. Olguların çalışmayadahil edilmesinde ve depresyon, anksiyete düzeylerini belirlemede Beck Anksiyete ve Beck Depresyon ölçekleri kullanıldı. Günlük yaşam aktivitelerini değerlendirmede Lawton ve Brody'nin Enstrümental Günlük Yaşam Aktiviteleri, yaşam kalitesini değerlendirmede ise Short Form-36(SF-36) ölçeği yapıldı. Olguların kişilik boyutlarının değerlendirmesinde Eysenck Kişilik Envanteri Gözden Geçirilmiş Kısa Formu kullanıldı. Bulgular: Yapılan test ve anketlerin sonucuna göre GTBA olan olguların MOCA dikkat, gecikmeli hatırlama ve toplam skorlarında kontrol grubuna göre belirgin düşüklük saptandı. Stroop testinin bölüm 4, bölüm 5, stroop farkı(B5-B1) ve toplam puanlarında hasta gurubunda kontrol grubuna göre daha yüksek süreler(daha kötü sonuç) elde edildi. FAB testi sonuçlarında her iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmadı. GİSD-B testinin işitsel sözel, görsel sözel, görsel uyarim, işitsel uyarım, yazılı anlatım, sözel anlatım, duyu içi kaynaşım, duyular arası kaynaşım ve GİSD toplam puanlarında hasta grubunda kontrol grubuna göre belirgin düşüklük bulundu. Saat çizme ve günlük yaşam aktiviteleri testinde her iki grupta tam puan aldı ve istatistiksel fark oluşmadı. Hasta grubunun kontrol grubuna göre depresyon ve anksiyete ölçekleri belirgin olarak yüksek bulundu. Hasta grubunun Eysenck Kişilik Envanterine göre nörotisizm değerlerinin kontrol grubuna göre yüksek olduğu saptandı. Hasta ve kontrol grubunun yaşam kalitesi açısından karşılaştırılması yapıldığında hasta grubunun fiziksel fonksiyon, fiziksel rol güçlüğü, emosyonel rol güçlüğü, enerji/canlılık/vitalite, ruhsal sağlık, sosyal işlevsellik, ağrı ve genel sağlık algısı alt parametrelerinde kontrol grubuna göre belirgin düşüklük saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızla GTBA olan olguların kognitif fonksiyonları, kişilik özellikleri ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GTBA olan olgularda kontrol grubuna göre kognitif testlerde ve yaşam kalitesinde düşüklük saptandı. Bu düşüklüğün depresyon ve anksiyete gibi psikopatolojilerden etkilendiği ancak depresyon ve anksiyeteden bağımsız olarak da GTBA olan olgularda kognitif fonksiyonlar ve yaşam kalitesinde kontrol grubuna göre daha düşük puanlar elde edildiği bulundu. Literatürde GTBA'da kognitif fonksiyonların, kişilik özelliklerinin ve yaşam kalitesinin aynı anda değerlendirildiği çalışma bulunmamaktadır.

Baş ağrısıBaş ağrısı bozukluklarıBiliş+4
Mahmut Ali Osman Eryılmaz
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Radyolojik izole sendrom'da kognitif fonksiyonlar

Giriş: Radyolojik izole sendrom; klinik olarak multipl skleroz ile uyumlu herhangi bir semptom veya bulgu göstermemiş kişilerin, başka bir nedenle yapılan beyin manyetik rezonans görüntülemelerinde tesadüfen multipl skleroz ile uyumlu lezyonların saptanması durumudur. Yapılan çalışmalarda, radyolojik izole sendrom tanısı konulan kişilerin takiplerinde 1/3'ünde 5 yıl içinde, %51.2'sinde 10 yıl içinde multiple skleroz ile uyumlu ilk klinik olayın ortaya çıktığı bildirilmiştir. Biriken bu veriler radyolojik izole sendromun multipl sklerozun preklinik ya da subklinik bir aşamasını temsil ettiği görüşünü doğurmuştur. Multiple skleroz hastalarında kognitif bozukluk sıklığı %43-70 arasındadır. Radyolojik izole sendrom olgularında da kliniğe yansımasa bile kognitif testlerde %27-31 oranında bozukluk olduğunu bildirilmiştir. Üstelik bu olguların bilişsel bozukluk paterni multiple skleroza benzemektedir. Belki de bu kişilerin ilk belirtileri subklinik seyirli kognitif etkilenmedir. Amaç: Bu tez çalışmasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran ve radyolojik izole sendrom tanısı konulan olguların; Symbol Digit Modalities Test, California Verbal Learning Test-II, Brief Visuospatial Memory Test-Revised testlerini içeren Brief International Cognitive Assessment for MS bataryası ile kognitif fonksiyonlarının değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı polikliniğine multiple skeroz düşündürmeyen yakınmalarla başvurup çekilen kraniyal manyetik rezonans görüntülemesinde multiple skleroz ile uyumlu lezyonları olan ve 2017 Magnetic Resonance Imaging in Multiple Sclerosis radyolojik izole sendrom tanı kriterlerine göre radyolojik izole sendrom tanısı konulan 28 olgu alındı. Kontrol olgusu olarak da yaş, eğitim ve cinsiyete göre eşleştirilmiş 20 normal olgu alındı. Her iki gruba da kognitif fonksiyonları ölçmek için Brief International Cognitive Assessment for MS bataryası uygulandı. Bulgular: Olguların bilişsel bozukluğa ait bir yakınmaları olmadığı halde Symbol Digit Modalities Test, California Verbal Learning Test-II, Brief Visuospatial Memory Test-Revised testlerine ait skorlar radyolojik izole sendrom grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük bulundu. Kognitif test skorları ile toplam lezyon sayısı ve farklı lokalizasyonlardaki lezyon sayıları arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Beyin omurilik sıvısında oligoklonal bant, immunglobulin G indeksi ve visual evoked potential bakılan olgularda da kognitif skorlar ile bu tetkik sonuçları arasında herhangi bir ilişki saptanmadı. Sonuç: Bu çalışmada radyolojik izole sendrom olgularında, başka çalışmalarda da bildirildiği gibi, testler ile, kliniğe yansımamış bilişsel bozukluklar saptanmıştır. Yüksek olasılıkla bu subklinik bilişsel etkilenme demiyelinizan sürece bağlıdır. Bu nedenle tüm radyolojik izole sendrom olguları ilk tanıda kognitif açıdan değerlendirilmeli ve takipleri sadece klinik ve manyetik rezanons görüntüleme ile değil kognitif testlerle de yapılmalıdır. İlk değerlendirmede kognitif bozukluğu olanlar daha yakın ve sık aralıklarla takip edilmeli, böylece daha erken multiple skleroz tanısı koyma ve tedaviye başlama şansı verilmelidir. Ayrıca kognitif bozuklukların prediktif değerini belirlemek için daha çok sayıda olgu içeren çalışmalar yapılmalıdır.

BilişBiliş bozukluklarıBilişsel işlev+2
Pelin Soydar
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nöroloji konsültasyonlarındaki nöbet kliniklerine yaklaşım

Giriş: Epilepsi; aile öyküsü, etiyolojik risk faktörleri, klinik bulguları, nöbet tipleri, santral görüntüleme ve EEG'leri, rutin kan tetkikleri, nörolojik muayeneleri ile geniş kapsamda değerlendirilmesi gereken bir hastalıktır. Bu çalışma ile epileptik nöbeti olan hastalara uygulanması gereken nörolojik yaklaşım protokolü oluşturularak tedavi öncesinde yapılabilecek olan tıbbi yaklaşımı vurgulanmak amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, 1.7.2014-1.7.2019 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi (MCBÜ) Hafsa Sultan Hastanesi Acil Servisine nöbet nedeniyle başvuran hastalar ile diğer servislerde yatan ve tedavi süresi içerisinde nöbet yakınması ile MCBÜ Nöroloji kliniğinde konsülte edilen hastalar dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen toplam hasta sayısı 631'dir. Bu hastaların konsültasyonu esnasında aile öyküsü, etiyolojik risk faktörleri, klinik bulguları, nöbet tipleri, santral görüntüleme ve EEG'leri, rutin kan tetkikleri, nörolojik muayeneleri değerlendirilerek nöbet etiyolojisi ve etiyolojiyle ilişkili parametreler saptanmıştır. Bulgular: Çalışmada yer alan hastaların yaş ortalaması 47.6 olup, çalışmadaki nöbet geçiren hastaların %55.5'ini oluşturan erkek hastaların, kadın hastalara göre daha sık nöbet geçirdiği gözlemlenmiştir. Psikiyatrik komorbiditeler içerisinde en sık depresif bozukluğun; metabolik komorbiditeler içerisinde en sık dıabetes mellitusun; kardiyak komorbiditeler içerisinde en sık kalp yetmezliği ve post-CPR tablonun olduğu görülmüştür. En sık görülen etiyoloji yapısal etiyolojiler olup yapısal etiyolojiler içerisinde en sık SSS ve diğer organ maligniteleri, ikinci sırada infarkt ve hemorajiler, üçüncü sırada ise travma saptanmıştır. En sık görülen hasta grubunun hayatında ilk kez nöbet geçiren hastalar olduğu ve nöbet tipi olarak en sık jeneralize nöbet olduğu gözlemlenmiştir. Sonuçlar: Günümüzde yeni tanılı epilepsi insidansının artmaya devam etmesi beklenmektedir. Bu nedenle, anamnez ilk sırada olmak üzere etiyolojiyi belirlememizi sağlayan tüm tanı araçları kullanılmalı ve tedaviye yönelim sağlanmalıdır. Literatürde epileptik nöbetlerde tedavi öncesinde tüm tanı yöntemleriyle birlikte, geniş yaş aralığı ve popülasyonda yapılan çalışmaya rastlanmamıştır.

ElektroensefalografiEpilepsiNöbetler+3
Merve Akgül Günay
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnme hastaları ile obstruktif uyku apne sendromu-inme birlikteliği olan hastalarda inflamasyon parametrelerinin karşılaştırılması

Giriş: Serbest oksijen radikallerinde artış, proinflamatuar sitokinlerin salınımı, sempatik sinir sisteminin aktivasyonu, endotel disfonksiyonu ve kan basıncının Obstruktif Uyku Apne Sendromu (OUAS)'u olan hastalarda inme gelişimine doğrudan katkı sağladığı düşünülmektedir. İnme mortalitesi ve morbiditesi yüksek bir hastalık olup; OUAS ile birlikteliği sık gözlenmektedir. İnflamasyon hem inme hem de OUAS patofizyolojisinde önemli rol oynamaktadır. Amaç: İskemik İnme ve İskemik inme- OUAS birlikteliği olan hastalarda inflamasyon belirteçlerinin değerlendirilmesi ve karşılaştırılması planlanmıştır. Her iki hastalık grubunda ayrı ayrı değerlendirilen bu parametrelerin etiyoloji, prognoz ve hastalığın şiddeti ile ilişkisinin değerlendirilmesi de ikincil amacımız olmuştur. Materyal ve Metod: Celal Bayar Üniversitesi Nöroloji Kliniğinde-servisinde veya inme ünitesinde 2019 Ocak- 2021 Ocak ayları arasında iskemik İnme nedeni ile yatan hastalar çalışmaya alınmıştır. Hastalar etik kurul onayı sonrası retrospektif olarak dahil edilme ve dışlama kriterlerine göre yapılmıştır. Çalışmamıza iskemik inme tanısı ile izlenen hastaların yanısıra iskemik inme-OUAS birlikteliği olan hastalar alınmıştır. Kontrol grubu; herhangi bir nörolojik yakınması olmayan, yukarıda belirtilen hastalıkları dışlanmış, yaş ve cinsiyeti ile uyumlu sağlıklı gönüllülerden oluşturulmuştur. Bakılan parametreler lökosit, hemoglobin, hematokrit, MCH, MCV, MPV, trombosit, nötrofil, lenfosit, monosit, HDL, RDW, Ferritin, CRP, D-Dimer, fibrinojen, nötrofil/lenfosit, lenfosit/monosit, trombosit/lenfosit, monosit/HDL, RDW/lenfosit şeklinde planlanmıştır. Tüm hastalar ayrıntılı olarak muayene edilmiş NIHSS hesaplanmıştır. Damar görüntülemeleri eşliğinde ön sistem arka sistem olarak değerlendirilmiştir. TOAST sınıflamasına göre etiyolojileri belirlenmiştir. OUAS-inme grubu hastalar polisomnografi eşliğinde uyku ile ilişkili bozuklukları derecelendirilmiştir. Tüm bu alt gruplar arasında inflamasyon parametreleri karşılaştırılmıştır. Sonuçlar: Çalışmamıza iskemik inme tanısı alan 100 hasta, OUAS-iskemik inme tanısı alan 70 hasta kontrol grubu olarak 100 olgu katılmıştır. Genel hastalık grupları (OUAS, OUAS-inme) kontrol grubu karşılaştırılmasında istatistiksel düzeyde anlamlılık sağlayan parametreler; lökosit, hemoglobin, trombosit, nötrofil, monosit, HDL, RDW, ferritin, CRP, fibrinojen, nötrofil/lenfosit, lenfosit/monosit, trombosit/lenfosit, monosit/HDL'dir. TOAST sınıflamasına göre değerlendirmede (etiyoloji açısından) inme grubunda nötrofil/lenfosit oranı istatistiksel açıdan anlamlı olan tek parametredir. NIHSS karşılaştırmasına göre değerlendirme yapıldığında inme grubunda nötrofil, lenfosit, nötrofil/lenfosit, trombosit/lenfosit, RDW/lenfosit istatistiksel açıdan anlamlı bulunurken, OUAS inme grubunda ferritin düzeyi istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur. OUAS-İnme grubunda ise uyku ile ilişkili solunum bozuklukları derecelerine göre D-Dimer, fibrinojen, RDW değerleri istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur. Oranların değerlendirilmesinde ise; etiyolojide, infarkt alanın genişliğinde (NIHSS ile) ve özellikle OUAS inme hastalığında hastalığın derecesinin belirlenmesine yardımcı olan oranlar nötrofil/lenfositin yanısıra lenfosit/monosit olmuştur. Tartışma: Serebrovasküler hastalıklar risk faktörleri içinde bulunan OUAS'da inflamasyon mekanizmalarında rol oynamaktadır. Özellikle inme ve OUAS birlikteliği olan hastalarda inflamasyon belirteçleri, izole inme hastalarındaki belirteçler ile kıyaslanarak OUAS varlığı hakkında fikir sahibi olmamızı sağlamıştır. İnme ve OUAS arasında doğrudan ilişki olduğu, inme insidansı, iskemik inme risk faktörleri ve apne hipopne indeksinin güçlü korelasyonu ile gösterilmiştir. Rutin kan tetkikleri ile değerlendirilebilen belirteçler ucuz, objektif ve pratik bir yöntemdir; böylelikle erken tanı için imkan sağlayabilir. İkili gruplar halinde karşılaştırmada ise (inme-kontrol, OUAS inme-kontrol) OUAS varlığının inmedeki inflamasyon üzerine ek katkısı olmadığı görülmüştür. Sonuç olarak, incelediğimiz parametreler eşliğinde değerlendirmemiz hem etiyoloji hem de prognoz hakkında fikir sahibi olmamızı sağlamıştır.

PolisomnografiUyku apne sendromlarıUyku bozuklukları+2
Bahadır Erdoğan
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Uyku ile ilişkili solunum bozuklukları (primer horlama-ağır obstruktif apne sendromu) ile epilepsinin ve tedavilerinin birbirlerine olan etkisinin değerlendirilmesi

GİRİŞ: Nörolojide en çok karşımıza çıkan klinikler arasında epilepsi ve uyku ile ilişkili solunum bozuklukları yer almaktadır. Uyku ile ilişkili solunum bozuklukları denilince primer horlamadan ağır obstrüktif uyku apne sendromuna (OUAS) kadar geniş yelpaze içermektedir. Bu hastalıklar izole olabileceği gibi birliktelikleri de söz konusu olabilmektedir. Uyku ile ilişkili solunum bozuklukları ile (primer horlama-ağır OUAS) ve epilepsi birlikteliğinde gruplar arası genel parametrelerin karşılaştırmaların yanısıra, uygulanan tedavilerin, her iki kliniğin birbirlerine olan etkisinin değerlendirilmesi planlandı. MATERYAL VE METOD: Ocak 2006-Haziran 2022 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı-uyku polikliniği-uyku laboratuvarı ve epilepsi polikliniği izlenen hastalar etik kurul onayı sonrası retrospektif olarak incelendi. Hem primer horlama-epilepsi birlikteliği olanlar hem de ağır Obstruktif Uyku Apne Sendromu (OUAS)-epilepsi birlikteliği olan hastalar seçildi. Grup içi (primer horlama-epilepsi ve ağır OUAS- epilepsi) ve gruplararası (primer horlama-epilepsi/ ağır OUAS epilepsi iki grup arasında) karşılaştırma yapılan parametreler arasında; demografik veriler (başvuru yaşı, epilepsi hastalığının başlangıç yaşı, epilepsi hastalığının süresi, cinsiyet, vücut kitle indeksi), özgeçmiş (doğum şekli, epilepsi hastalığının süresi, horlamanın süresi, nöbetlerin uyku ile ilişkisi, eşlik eden diğer hastalıklar (aterosklerotik risk faktörleri- hipertansiyon, diabetes mellitus, kalp yetmezliği, koroner arter hastalığı, iskemik inme) ,epilepsiye ait özellikler (nöbet tipi, nöbet sıklığı, elektroensefalografi (EEG) özellikleri, kullanılan ilaçlar) yer almaktaydı. Ve de en önemlisi; hem gruplararası hem de grup içi horlamaya ve solunum bozukluklarına yönelik yapılan tedavinin öncesi ve sonrasında epileptik nöbetlere, EEG'ye ve antiepileptik ilaç tedavisine olan etkilerinin değerlendirilmesi planlandı. Aynı zamanda horlama tedavisi sonrasında da kullanılan, dozunda ve ilaç sayısında azalma gösteren antiepileptik ilaçların uyku yapısı ve solunum bozukluklarına olan etkisine de bakıldı. SONUÇLAR: Polisomnografi incelemeleri sonrası hastada primer horlama-epilepsi birlikteliği olan 28 hasta ve ağır OUAS- epilepsi birlikteliği olan 28 hasta çalışmaya alındı. Hastanın yaşı, epilepsi başlangıç yaşı, epilepsi süresi ağır OUAS grubunda belirgin olarak yüksekti. Doğum şekilleri arasında farklılık görülmeyen her iki grubun hastaları vücut kitle indeksi açısından değerlendirildiğinde ağır OUAS grubunda belirgin yükseklik olduğu görüldü. Ek hastalıklara bakıldığında ağır OUAS grubunda belirgin olmak üzere her iki grupta da mevcuttu. Uyku ile ilişkili solunum hastalıklarının yanısıra hipersomni de sık görülen yakınmalardandır. Epworth Uykululuk skorlarına bakıldığında ise ağır OUAS grubunda ve hipersomni yakınması olan hastalarda diğer hastalara ve gruba oranla belirgin yüksekti. OUAS ve uyku ile ilişkili solunum hastalıklarına sekonder olarak hastalardaki görülen epileptik nöbetlerin bir kısmı uyku evresinde gerçekleşme eğilimindeydi. Epileptik nöbetler jeneralize tonik klonik, myoklonik, absans ve kompleks parsiyel nönet olarak gruplandırılmış olup ağır OUAS grubunda jeneralize tonik klonik nöbetlerin, primer horlama grubunda ise göreceli az olmakla birlikte jeneralize tonik klonik nöbetlerin ve kompleks parsiyel nöbetlerin sık olduğu görüldü. EEG incelemesi açısından değerlendirildiğinde bulgular normal, paroksismal aktivite bozukluğu, epileptiform potansiyelite gösteren paroksismal aktivite bozukluğu, jeneralize epileptiform deşarjlar ve lokalize epileptik aktivite olarak gruplandırıldı. Primer horlama grubu daha çok normal ve paroksismal aktivite bozukluğu gösterirken, ağır OUAS grubunda sadece üç olguda normal olduğu patolojik olma eğiliminin belirgin fazla olduğu dikkati çekmekteydi. Nöbet şiddetinin yanısıra nöbet sıklığı da ağır OUAS grubunda primer horlama grubuna göre belirgin yüksekti. Uyku ile ilişkili solunum bozuklukları ve horlama tedavisi sonrası ağır OUAS grubunda istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde her iki grupta da nöbet şiddet ve sıklığının azaldığı, EEG patolojilerinin kaybolduğu ve hipersomni yakınmasının azaldığı bunlara sekonder olarak da antiepileptik ilaç sayı ve dozlarında belirgin azalma olduğu saptandı. Antiepileptik ilaç dozlarının ve sayısının azalması da sekonder olarak uyku yapısının düzelmesine, antiepileptik ilaçlardan kaynaklanan kilonun verilmesi sonucu horlama yakınmasında azalma olduğu görülmüştür. Buradaki tüm tedaviler sonucunda epilepsi ve solunum bozuklukları kliniklerinde karşılıklı düzelmeye neden oldu TARTIŞMA: Uyku ile ilişkili solunum bozukluklarının tedavisi ile epilepsiye yönelik olarak antiepileptik tedavide kullanılan ilaçların sayısı ve dozu azaltılmaktadır ki bu azaltılan ilaçlara karşılıklı olarak etkileşime geçerek uyku yapısını ve horlamanın azaltılmasına neden olmaktadır. Epilepsi hastalarında mutlaka uyku düzeni ve uykudaki solunum bozukluklarına ait yakınmalar sorgulanmalıdır. Epilepsi ile uyku bozuklukları arasındaki ilişkinin kavranması, eşlik eden uyku ile ilgili sorunların ortaya konularak tedavi edilmesi; gündüz uyku halinde azalma, yaşam kalitesinde artışa ve epileptik nöbetlerin kontrolüne katkı sağlayacaktır. Epileptik nöbetlerin kontrolu ve ilaçların düzenlenmesi; uyku kalitesinin artmasına, horlama, apne, gündüz aşırı uykululuk gibi yakınmalarda da belirgin azalmaya yol açmaktadır.

Antiepileptik ilaçlarHorlamaUyku+2
Üzeyir Öztürk
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Travmatik sinir hasarı tanısı ile elektronöromiyografi yapılan hastalara ait klinik ve elektrofizyolojik bulgular

Akut periferik sinir yaralanmaları, prevalans ve insidansı toplumun gelişmişlik düzeyine göre değişmekle birlikte, halen dünyanın her yerinde sık rastlanılan, önemli bir kısmı kalıcı özürlülük oluşturan ciddi bir sağlık sorunudur. Etyolojik olarak trafik kazası, iş kazası, ev kazası, kesici-delici aletlerle veya ateşli silahlarla yaralanma-darp edilme, tıbbi girişimler sırasında iatrojenik yaralanmalar şeklinde olabilir. Bugün için periferik sinir hasarlanmalarının tanı ve takibinde en iyi ve ilk seçilen tetkik yöntemi ENMG?dir. Bu tez çalışmasında, 2008-2012 yılları arasında, sinir yaralanması ön tanısı ile CBÜTF Nöroloji AD EMG laboratuarına ENMG için gönderilen hastaların raporları ret-rospektif olarak taranarak, bölgemizde periferik sinir yaralanmalarına ait demografik, epidemiyolojik, klinik özellikleri saptamak amaçlanmıştır. Bu retrospektif ENMG laboratuvarı arşiv taramasında periferik sinir yaralanması olan 98 hastanın ENMG raporları değerlendirildi. Hastaların 85? i erkek (% 86.7), 13? ü kadın (%13.3), yaş aralığı 18-71, yaş ortalaması 34.72 ±11.19 bulundu. Hastaların % 43.9?nu işçilerin oluşturduğu saptandı. Yaralanma nedenleri incelendiğinde nedeni bilinenenler arasında en sık % 39,8 ile kesici-delici cisim yaralanmaları yer almaktaydı. Sinir yaralanmalarının % 68.4 oranı ile en sık üst extremitelerde olduğu gözlendi. Ol-guların % 60,2?sinde periferik sinir yaralanması sağ extremitelerdeydi. Tek periferik sinir yaralanması % 80.6, 1 tane brakial pleksus yaralanması da dahil olmak üzere multipl sinir hasarlanması % 19.4 oranında saptandı. Tek sinir yaralanmaları içinde % 19.4 oranı ile fibuler sinir başı çekerken, multipl sinir tutulumları arasında en sık median-ulnar sinir tutulumu gözlendi. Olguların % 20.4?ünde ağır olmak üzere top-lam % 70.4?ünde parsiyel, % 29.6?sında total sinir hasarı mevcuttu. Dolayısı ile tüm sinir yaralanmalarının % 50?si ağır ya da total hasarlanma şeklindeydi. Bu çalışma, bölgemizdeki sinir yaralanmalarınının epidemiyolojisi, kliniği ve kısmen elektrofizyolojisi hakkında veri sağlayan ilk çalışmadır. Bu tip çalışmalar ciddi sağlık sorunu oluşturan ve genç yaşlarda ortaya çıkan sinir yaralanmalarının engel-lenmesi, tedavisi konusunda alınacak tedbirler, yapılacak protokollere rehber olabilir. Ancak bu çalışma göstermiştir ki daha iyi veriler elde etmek için bu konuda prospektif çalışmaların yapılması ve retrospektif araştırmalar için de standart kayıt formları oluş-turularak daha iyi veri toplanması gerekmektedir.

ElektrofizyolojiElektromiyografiPeriferik sinirler+4
Halit Güneş
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gergin omurilik sendromlu hastalarda preop ve postop motor uyarılmış potansiyel, elektrofizyolojik iletim çalışmaları,nörolojik muayene ve lumbosakral MRG tetkiklerinin karşılaştırılması

Gergin omurilik sendromu (GOS), omurili gin mekanik gerilmesine ba gl olarak alt ekstremitelerde hareket, duyu bozukluklar ve idrar-gayta inkontinans gibi ilerleyici n orolojik belirti ve bulgular ile ortaya c kan; s kl kla kas ve iskelet sistemi sekil bo- zukluklar n n e slik etti gi bir klinik tablodur. [1, 8] Do gumsal veya edinsel nedenlerle geli sebilen bu sendromda, embriyolojik d onemde n orulasyon kusuru sonucu ortaya c kan, miyelomeningosel, lipomiyelomeningosel, dermal sin us traktusu, ayr k omurilik malformasyonu (AOM) ya da kuyruk tomurcu gunun kanalizasyon kusuru sonucu or- taya c kan terminal miyelosistosel ve gergin lum terminale gibi hastal klar do gumsal (primer) GOS nedenlerini olu sturur. Ge cirilmi s miyelomeningosel, spinal t um or gibi ameliyatlar n ard ndan ya da spinal travma sonras olu sabilecek yap s kl klar da edinsel (sekonder) gergin omurilik send- romu nedeni olabilir. GOS tan s klinik olarak konulur.G or unt uleme y ontemleri, so- matosens oryel uyar lm s potansiyeller (SEP) ve urodinami tan ya yard mc y ontem- lerdir.GOS'un belirlenmesinde en onemli radyolojik tan arac lumbosakral manyetik rezonans g or unt ulemedir (MRG). [4, 5, 7, 29, 53, 64] Bu cal smam zda, kesin GOS tan s bulunan, 18 ya s uzeri 20 hastada preop ve post- op klinik, lumbosakral MRG, elektro zyolojik iletim ve motor uyar lm s potansiyel (MUP) sonu clar kar s la st r lm st r. Anahtar Kelimeler: Gergin omurilik sendromu, alt ekstremite elektro zyolojik iletim cal smalar , Motor uyar lm s Potansiyel, Lumbosakral Manyetik rezonans g or unt uleme,n orolojik muayene

BacakElektrofizyolojiManyetik rezonans görüntüleme+3
Ümmü Serpil Sarı
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

2010-2013 yılları arasında nöroloji yoğun bakım ünitesinde takip edilen hastalarda primer hastalığın ve metabolik durumlarının eeg üzerine olan etkileri

Nörogörüntülemede çok önemli ilerlemelere rağmen elektroensefalografi (EEG) stupor ve komalı hastaların değerlendirilmesinde halen çok önemli bir yardımcı tanı yöntemi olarak kullanılmaktadır. Rutin elektroensefalografi (EEG); interiktal dönemde,30 dakika süre ile, 5-6 defa göz açma-kapama, 3-4 dakika hiperventilasyon, düşük ve yüksek frekanslarda intermittan fotik stimülasyonu gibi provakasyon yöntemlerinin kullanıldığı bir nörofizyolojik tetkik yöntemidir. Bu tetkik yönteminin bilinç bozukluğu ile giden klinik tablolarda sensitivitesi ve spesivitesi yüksektir. Tetkik süresinin artırılması, video görüntüleme özelliğinin eklenmesi, intragrid-epidural-subdural elektrodların devreye girmesi, çoklu kanal sayıları, spektral inceleme özelliklerinin kullanılabilmesi gibi kantitatif özellikler EEG'nin kullanım değerini daha da artırmıştır. Bazı metabolik belirteçlerin yüksekliği (kan üre nitrojen, kreatinin, potasyum, klor, sodyum) veya düşüklüğü (kalsiyum, albümin, hematokrit, karbondioksit, PO4) EEG anormalliği ile doğru orantılı korelasyon gösterir. Biz de bu çalışmamızda EEG bulguları ile elektrolit, BFT, hemotokrit, KCFT, kan şekeri değerlerini kıyasladık. Bu klinik tablolarda video monitorizasyon tetkikinin yerini araştırdık. Sonuç olarak; bilinç bozukluğu olan hastalarda bu gün için EEG tetkikinin hakettiği önemde rutinde yer almadığını düşünüyoruz. Rutin EEG ile kıyaslandığında uzun süreli video EEG monitorizasyonu çok daha değerli katkılar sunmaktadır. Bu nedenle yoğun bakım koşullarında izlerken bilinç bozukluğu ya da bilinç değişikliği olan tüm olgularda rutin ya da olabiliyorsa uzun süreli video EEG tetkiki yapılmalıdır.

ElektroensefalografiEpilepsiMetabolizma+1
Recep Boyacı
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik migren hastalarında botulinum nörotoksin tip A (BoNT/A) uygulamasının VAS, MIDAS ve HIT-6 testleri ile günlük yaşam aktivitelerine olan etkisinin değerlendirilmesi

Kronik migren toplumun % 1,3-2,4'ünde görülen hem iş hem de özel hayattaki performansı etkileyen bir hastalıktır. ICHD -IIR 2006 kriterlerine göre kronik migren; ayda 15 günden daha fazla ortaya çıkan, aşırı ilaç kullanımı olmadan 3 aydan uzun süren ve başka bir bozukluğa bağlanamayan, bunların en azından 8'inin migrenöz karakterde özellikler taşıdığı veya migrene özgü tedaviye yanıtlı başağrısı olarak tanımlanmış ve daha önce 5 ve üzerinde migren atağı geçirmiş olması gerekliliği belirtilmiştir. Bu tez çalışmasının amacı, kronik migren tanılı hastalarda Botulinum Nörotoksin tip A (BoNT/A) uygulamasının VAS, MIDAS VE HIT-6 testleri ile günlük yaşam aktivitelerine olan etkisinin değerlendirilmesidir. Eylül 2012-Mayıs 2014 tarihleri arasındaCelal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji kliniğibaşağrısı polikliniğine başvuran, migren tanısı almış, uygun süre ve dozda kullanılan migren spesifik profilaktik tedavilerden fayda görmemiş, takiplerinde, Uluslararası Başağrısı Topluluğunun ICHD -IIR 2006 kriterlerine göre kronik migren tanısı almış ve botulinum nörotoksin A uygulaması yapılmış 25 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Bu hastaların dosyalarından; ilk başvuru, 1.ve 2. botulinium toksini uygulamaları sonrasında yapılan başağrısı şiddeti ve günlük yaşam aktivitelerini belirleyen VAS, MIDAS ve HIT -6 test sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalara tedaviye başlamadan önce MIDAS (Migrene bağlı kayıp değerlendirme ölçeği), VAS (Vizüel analog ağrı skalası) ve HIT-6 testleri uygulandı. VAS skalası ile hastanın ağrısının şiddeti, MIDAS ölçeği ile migren atağının hastada oluşturduğu iş gücü kaybı ve ağrılı günlerin sıklığı ve HIT-6 anketi ile hastanın başağrısına bağlı olarak neler hissettiğini ve neleri yapamadığı değerlendirildi. Hastalara 12 hafta aralıklarla iki kez, PREEMPT protokolüne uygun olarak 155 U BoNT/A enjeksiyonu yapıldı. Her enjeksiyon sonrasında hastaların VAS, MIDAS ve HIT -6 test sonuçları belirlendi. Hastalar 12 hafta da bir kontrol ve uygulama için çağırılarak takipleri yapıldı. Hastaların başvuru sırasındaki test sonuçları, 1. ve 2 uygulama sonuçları ile karşılaştırıldı. Bu süre içinde hastalar başağrısı günlüğü ile izlendi. Başvuru sırasında ve 1. ile 2.uygulamalar sonrası VAS, MIDAS, HIT-6 değerleri karşılaştırıldı ve bu karşılaştırmanın sonucunda da VAS, MIDAS ve HIT-6 değerlerinde tedavi sonrası belirgin azalma izlenmiş olup, bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. (P<0,05). Bu skalalar arasında korelasyon çalışması yapıldı ve 3 test arasında anlamlı korelasyon saptandı. Uygulama öncesi 3'er aylık dönemde aylık migren başağrılı gün sayısı ortalamaları, 1.uygulama ve 2. uygulama sonrası 3'er aylık dönem aylık migren başağrılı gün sayısı ortalama değerleri birbirleri ile tek tek karşılaştırıldı ve bu değerler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu.(p=0,000) Çalışmamızın sonuçları daha önce yapılan çalışmalara benzer şekilde BoNT/A'nın kronik migren proflaksisinde etkili ve güvenilir bir tedavi seçeneği olduğunu göstermiştir. Bu nedenle migren spesifik proflaktik tedavilere yanıt vermeyen, ağrı sıklığı ve şiddeti nedeniyle günlük yaşam aktiviteleri olumsuz etkilenen kronik migren tanılı olgularda BoNT/A'nın önemli ve etkili bir seçenek olarak akılda tutulmalıdır.

Baş ağrısıBotulinum toksinleriGünlük yaşam aktiviteleri+2
Sinem Oğuz
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ağir OUAS (obstruktif uyku apne sendromu) 'nda sinir iletim hızlarının ve sempatik deri yanıtlarının değerlendirilmesi

Obstrüktif uyku apne sendromu; uyku sırasında üst solunum yolu (ÜSY)'nda tekrarlayan obstrüksiyonlarla karakterizedir. Bu obstrüksiyona bağlı olarak, inspirasyonda en az 10 saniye süre ile hava akımı azalırsa hipopne, durursa apne olarak adlandırılır. Genellikle alveoler ventilasyonun azalması ile oksijen desatürasyonu, obstrüksiyon uzun sürerse hiperkapni ortaya çıkmaktadır. Apne veya hipopnenin sonlanması çoğunlukla arousal ile olmaktadır. Tekrarlayan arousallar uyku bölünmelerine ve gündüz aşırı uykuya eğilime yol açmaktadır. OUAS'nun arteriyel hipertansiyon, hiperkoagülabilite, azalmış serebral perfüzyon, ateroskleroz, kardiyak aritmi, koroner arter hastalığı, konjestif kalp yetmezliği, iskemik inme, aksonal periferik nöropati ve diabetes mellitus ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Son dönemde yapılan çalışmalarda OUAS'nun disotonomiye neden olduğu gösterilmiştir. Otonom sinir sisteminin disfonksiyonunda ortaya çıkan klinik belirtiler ortostatik hipotansiyon, kalp atım intoleransı, terleme bozukluğu, konstipasyon, diare, inkontinans, seksüel disfonksiyon, göz kuruluğu ve akomodasyon kaybıdır. Bu çalışmada Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji-Uyku polikliniğince ASDA (American Sleep Disorders Association) kriterlerine göre ağır OUAS (horlama, tanıklı apne ve gündüz aşırı uykululuk hali ile birlikte AHİ > 30) tanısı alan, periferik nöropatiye neden olabilecek ek hastalık, ilaç ve madde kullanımı olmayan 50 olgu değerlendirildi. Bu çalışmada Obstruktif Uyku Apne Sendromu (OUAS) hastalığının periferik sinirler üzerine olan etkisinin, sinir iletim hızları ve sempatik deri yanıtları ile aydınlatılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda posterior tibial sinir iletim amplitüd ve latans incelemeleri normal kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sural duysal sinir amplitüdlerinde de istatistiksel olarak anlamlı olmasada amplitüd düşüklüğünün olması dikkat çekicidir. Bu da bize alt ekstremitelerden başlayan dying back özelliğinde polinöropati gelişebileceğinin habercisidir. Bu çalışmada daha önceki çalışmaları destekler biçimde OUAS'ın periferik nöropati oluşumunu kolaylaştırabileceği düşünülmüştür. ENMG, OUAS'ta gözlenen otonomik disfonksiyonu saptamak için kolay uygulanabilir non-invaziv testlerdir. Bunların rutin kullanıma girmesiyle, OUAS'nda gözlenen otonomik disfonksiyonun erken tanısı, böylece de erken tedavisi mümkün olacaktır. Böylelikte otonomik disfonksiyona bağlı ortaya çıkan ani kardiak ölümlerin önüne geçmek mümkün olabilecektir. Bu nedenle yöntemlerin geliştirilmesi ve daha sağlıklı veriler elde edilmesi için daha geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır.

Galvanik deri cevabıPeriferik sinirlerSinir lifleri+2
Eda Çakıroğlu Aldemir
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

D vitamini eksikliği olan olgularda periferik sinir etkilenmesi

Giriş: D vitamini metabolitleri ile vücutta hormon gibi etki gösteren bir vitamindir. D vitamini reseptörleri sinirler de dahil olmak üzere vücutta çok sayıda organda yer almaktadır. Kalsiyum homeostazı ve kemik metabolizması üzerindeki klasik etkilerinin yanı sıra başka sistemlere de etkilerinin ve bazı hastalıklarla ilişkisinin olduğu gösterilmiştir. Son dönemlerde D vitaminin nöroprotektif ve nörotrofik etkilerine yönelik deneysel ve klinik veriler bildirilmiştir. D vitamin eksikliğinin MS gelişimi ve atağı, Alzheimer hastalığı ve serebrovasküler hastalıklar için risk faktörü olduğunu bildiren çalışmalar vardır. Periferik sinir etkilenmesine dair çalışmalar sayıca azdır. Bunların da bir kısmı deneyseldir. Klinik olanlar daha çok diabetli hastalarda D vitamini eksikliğinin diabetten bağımsız olarak polinöropati için bir risk faktör oluşturduğu ve suplementasyon yapıldığında düzelme sağladığı yönündedir. D vitamin düzeyi ile periferik sinir etkilenmesini direkt olarak araştıran bir çalışma literatürde bulunamamıştır. Yöntem: Rutin tetkiklerinde serum D vitamini düzeyi düşük saptanan ancak PNP nedeni olabilecek hastalık-ilaç kullanımı olmayan 40 olgu araştırma grubu, benzer yaş ve cinsiyet dağılımına sahip serum D vitamin düzeyi normal olan 40 sağlıklı birey de kontrol grubu olarak çalışmaya alındı. Araştırma ve kontrol grubundaki tüm olgulara nörolojik muayene ve ENMG yapıldı. ENMG ile bilateral üst ekstremitede median ve ulnar sinirler, alt ekstremitede ise tek taraflı posterior tibial, fibuler, sural sinirlere ait duysal, motor yanıtlar ve ek olarak alt ve üstten sempatik deri yanıtları değerlendirildi. Bulgular: D vitamini düşük ve normal olan her iki grupta da hiçbir olguda PNP saptanmamış, sinirlere ait distal latans, sinir iletim hızı, amplitüd ortalama değerleri normal sınırlar içinde bulunmuştur. Ortalama değerler istatistiksel olarak karşılaştırıldığında özellikle iletim hızlarında olmak üzere D vitamini düşük olan grubun lehine olmak üzere bazı farklar bulunmuşsa da değerler normal sınırlar içinde olduğu için bu anlamlı kabul edilmemiştir. Gruplar, tek bir sinirde anormal elektrofizyolojik bulgu olan hasta sayısına göre karşılaştırıldığında da anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Ek olarak, D vitamini düşüklüğü olan grupta, Vitamin D düzeyi ile elektrofizyolojik değerler arasında korelasyona da bakılmış herhangi bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Bu çalışmada D vitamini düşük grupta sinirlere ait elektrofizyolojik değerlerde normal olan gruba göre anlamlı bir patoloji saptanmamışsa da D vitaminin periferik sinirler üzerine olan etkilerini tartışmak için daha fazla olgu içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.

NöropatilerPeriferik sinir sistemi hastalıklarıPeriferik sinirler+2
Bilge Oktan
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bozulmuş açlık glukozu ve bozulmuş glukoz toleransı olan olgularda görsel uyarılmış potansiyellerle görme yollarının değerlendirilmesi

ÖZET Prediyabetik dönem (bozulmuş glukoz toleransı ve bozulmuş açlık glukozu) diyabet öncesi dönem olarak tanımlanan önemli bir klinik tablodur. Bu çalışmada amaç herhangi bir yakınması olmayan ve laboratuar testlerinde bozulmuş açlık glukozu ve bozulmuş glukoz toleransı tanısı alan olgularda retinopati gelişip gelişmediğini ve VEP ile retina ganglion hücrelerinde hasar gelişip gelişmediğini değerlendirmektir. Dolayısı ile VEP'te değişiklik olup olmadığının, değişiklik oluyorsa prediyabetik hastalarda retinopati gelişimi açısından prediktif değer olarak kullanılıp kullanılamayacağı, retinopati mekanizmasına ışık tutup tutmayacağının araştırılması amaçlanmıştır. Prospektif olarak gerçekleştirilen bu çalışma Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Nöroloji ve Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniklerinde bozulmuş açlık glukozu (BAG ) ve bozulmuş glukoz toleransı (BGT) tanısı konmuş toplam 60 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Bu çalışmada iki hasta ve bir kontrol grubu oluşturuldu. Hasta gruplarından BAG grubunda 30 hasta (21 kadın, 9 erkek) ve BGT grubunda 30 hasta (23 kadın, 7 erkek) yer aldı. Toplam prediyabet hasta grubunda 60 hasta (44 kadın, 16 erkek) yer aldı. Kontrol grubunda yaş ve cinsiyet faktörünü ortadan kaldıracak şekilde toplam 44 kadın, 16 erkekten oluşmaktaydı. Tüm grupların ayrıntılı öyküsü alındı, fizik ve göz muayenesi (görme keskinliği ve göz dibi bakısı) yapıldı. Ardından prediyabetik hasta gruplarına retinopati gelişimi açısından VEP yapıldı. Biz çalışmamızda herhangi bir göz şikâyeti olmayan yeni tanı almış BGT 'li olgularda VEP'de P100 latans değerlerinde uzama saptadık. Yaptığımız elektrofizyolojik çalışmalar ile prediyabet dönemde de retinopati varlığını belirlemede VEP'in prediktif değer olarak kullanılabileceğini belirledik. Anahtar kelimeler: Bozulmuş açlık glukozu, Bozulmuş glukoz toleransı, Vizüel Evoked Potansiyel, prediyabet

Diabetik retinopatiGlükoz tolerans testiGörme+6
Tuğba Korkmaz
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fokal başlangıçlı epilepsi hastalarında uyku mikrostriktürünün nöbet sıklığı ve uyku kalitesi ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Uyku ve epilepsinin birbiri ile çift yönlü etkileşim içinde olduğu bilinmekte olup, epilepsi hastalarının uyku yapılarının ve içeriklerinin normal bireylerden farklılıklar gösterdiği vurgulanmaktadır. Epilepsi hastalarının uyku makro yapısında ortalama veriler bilinmekle birlikte, mikro yapısı hakkında farklı sonuçlar bildirilmektedir. Bu çalışmada amaç fokal epilepsili hastalar ile uyku polikliniğine başvuran, benzer şikayetleri olan bireyler arasında uyku makro ve mikro yapısı elemanlarının farklılıklarını ve uyku kalitelerini, nöbet sıklıklarının uyku mikro yapısı üzerindeki etkisini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışma prospektif kesitsel olarak planlandı. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Epilepsi Polikliniğinde "fokal epilepsi" tanısı ile takipli, horlama, gündüz aşırı uykululuk (GAU) ve tanıklı apne yakınmaları olan, 55 (%41,8, K) hasta ile, Uyku Polikliniğine benzer şikayetlerle, aynı dönemde başvuran polisomnografi (PSG) incelemesi yapılan, hasta grubu ile vücut kitle indeksi (VKİ), yaş, cinsiyet ve ortalama apne/hipopne indeksi (AHİ) ve periyodik bacak hareket indeksi (PBHİ) eşleştirilmiş 55 (%43,6, K) kontrol grubu hastası dahil edildi. Epworth Uykululuk Ölçeği (EUÖ) ve Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) testleri uygulandı. Tüm gece PSG kaydı sonrası, uyku skorlaması ve siklik alternan patern (SAP) skorlaması manuel olarak yapıldı. İstatistiksel değerlendirme ve eşleştirmede IBM SPSS 25.0 programı kullanıldı. Bulgular: Epilepsi ve kontrol grubu arasında; uyku makrostriktürü elemanları (kayıt süresi, uyku etkinliği, uyku sonrası uyanıklık süresi, N1, N2, N3, PLMİ, ve AHİ) arasında anlamlı bir farklılık yoktu. Ancak epilepsi hastalarında uyku latansı (p=0,023) ve REM yüzde oranı daha kısa (p=0,01) saptandı. Uyku mikro yapısı açısından ise; SAP oranı epilepsi hastalarında daha (% 38,91±17,9 vs. %26,05±13,4 sırası ile) (p<0,0001) yüksekti. Epilepsi hastalarında SAP dönemi içerisindeki toplam A1 fazı süresel yüzdesi daha yüksekken (p=0,006), A2 fazı sayısal yüzdesi ortalaması ve A2 fazı süresi yüzdesi ortalaması, kontrol grubunda daha yüksek (sırasıyla p=0,036 ve p=0,001) ve ortalama B fazı süresi (sn) epilepsi hastalarında daha uzun (23,19±4,97 vs. 21,39±3,84) (p=0,037) olarak belirlendi. EUÖ ortalamaları anlamlı (p>0,05) farklılık yokken, global PUKİ skoru, kontrol grubunda daha yüksek olarak (7,8±3,88 vs. 5,3±2,93) (p=0,0002) saptandı. Sonuç: Fokal epilepsili, obstrüktif uyku apne sendromu şüphesi olan hastalar ile demografik, AHİ ve PBHİ benzer özellikteki kontrol grubu karşılaştırıldığında; epilepsi hastalarında SAP oranının anlamlı orada yüksek bulunması, epileptik networkler ile SAP'leri modifiye eden devreler arasında önemli bir ilişki olduğunu desteklemektedir. Ayrıca epilepsi hastalarında A1 fazının, kontrol grubunda ise A2 fazının ön planda olması, SAP içerisinde otonomik ve uykuyu sürdürücü/uyanıklık sağlayıcı devrelerde farklılıklar olduğunu düşündürmektedir.

EpilepsiUykuUyku apne sendromları+1
Burak Yıldız
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kognitif fonksiyonların multıpl skleroz'da uzunlamasına takibi

Giriş: MS hastalarında kogntif bozukluk sıklığı %43-70 arasındadır. MS'de en sık etkilenen kognitif işlevler bilgi işleme hızı, bellek, yürütücü fonksiyonlar, dikkat, görsel-algısal fonksiyonlardır. Rutinde kullanılan özürlülük ölçekleri kognitif performansı değerlendirmemektedir. Halbuki kognitif kayıp iş, sosyal ve ailevi yaşamda sorunlara neden olan önemli bir etkendir. Bu sebeple MS hastalarında, kognitif durumun uygun ölçeklerle mutlaka değerlendirilmesi ve periyodik olarak takibi önerilmektedir. BICAMS bataryası bu amaçla geliştirilen bataryalar içinde en son oluşturulan ve pratik kullanıma en uygun olan bataryadır. Amaç: Bu tez çalışmasında kliniğimiz MS polikliniği tarafından izlenen MS hastalarında SDMT, CVLT-II, BVMT-R testlerini içeren BICAMS bataryası ile kognitif bozukluklarn değerlendirilmesi ve 1 yıl süre ile uzunlamasına takibi hedeflenmiştir. Yöntem: Bu çalışmaya CBÜTF Nöroloji Anabilim Dalı MS polikliniği tarafından izlenen, 41'i RRMS ve 10'u progressif MS (PMS) olmak üzere 51 hasta alındı. Bazal, 6. ve 12. aylarda nörolojik muayene ve özürlülük ölçeği olarak EDSS ve MSFC yapıldı. Ayrıca yorgunluk için FIS, depresyon için Beck depresyon ölçeği, yaşam kalitesi için MusiQoL ve kognitif fonksiyonları ölçmek için BICAMS bataryası uygulandı. Bulgular: Kognitif performans, PMS grubunda RRMS grubuna göre belirgin düşük bulundu. Kognitif performans yaş ile ters, eğitim düzeyi ile doğrusal bir ilişki gösteriyordu. Cinsiyet ile ilişki saptanmadı. Hastalığa ait özelliklerle kognitif performansın ilişkisine bakıldığında, hastalık süresi ve hastalık başlangıç yaşı arttıkça kognitif performansın düştüğü izlendi. Yıllık atak oranı kognitif performansla pozitif ilişkili görünüyordu ki muhtemelen bu RRMS hastalarının sayısının fazlalığı ile alakalıydı. EDSS ve MSFC skorları tüm kognitif testlerle ilişkili bulundu. Yani özürlülük arttıkça kognitif performans düşüyordu. Yorgunluk ve depresyonun da kognitif performansı negatif yönde etkilediği gözlendi. Yaşam kalitesi de kognitif performansla ters ilişki gösteriyordu. Kognitif performansın, BMVT-R ve PASAT skorunda 6.ayda artış dışında değişmediği izlendi. Özürlülük değişmediği ve yorgunluk skoru arttığı halde kognitif performansın genelde değişiklik göstermemesi, hatta bir testte artması izlem süresinin kısa olması ve kısa aralıklarla testlerin tekrarlanması nedeniyle öğrenme etkisine bağlandı. Hastalık alt gruplarına bakıldığında genel olarak RRMS grubu toplam MS grubuna benzer korelasyonlar gösterdiği halde PMS grubunda çoğunlukla fazla ilişki gözlenmemesi bu gruptaki hasta sayısının azlığına bağlandı. Sonuç: MS hastalarında kognisyon rutin takip edilmeli, kognisyon hastalık aktivasyonu kriteri olarak kabul edilmeli, takip periyodları öğrenme etkisi nedeni ile bir yıldan kısa olmamalı ve takipte uygun psikometrik testler kullanılmalıdır.

Hülya Kasımay
Manisa Celal Bayar University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Relapsing remitting multiple sklerozis tanılı hastalarda 2. basamak tedavi olan fingolimod ve ocrelizumab tedavisi etkinliklerinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Multipl Skleroz (MS), merkezi sinir sisteminde demiyelinizasyon ve nöronal hasar ile karakterize kronik bir hastalıktır ve genç yetişkinlerde travma dışı engelliliğin en yaygın nedenidir. Klinik fenotiplerine göre Relapsing Remitting Multipl Skleroz (RRMS) ve Progresif MS olarak sınıflandırılır. En sık görülen başlangıç fenotipi RRMS'tir. MS tedavisinde hastalık modifiye edici ilaçlar (HMEİ) atak sıklığını azaltmayı, progresyonu geciktirmeyi amaçlar. RRMS tedavisinde kullanılan çok sayıda HMEİ mevcuttur. Fingolimod ve Okrelizumab ülkemizde ikinci basamak tedavi olarak kullanılan HMEİ'lerdir. Bu çalışmada RRMS hastalarında Fingolimod ve Okrelizumab tedavilerinin etkinliklerinin karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma retrospektif ve gözlemsel olarak planlandı. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı Demiyelinizan Hastalıklar polikliniğinde RRMS tanısı ile takip edilen Fingolimod grubunda 89 hasta, Okrelizumab grubunda 85 hasta çalışmaya alındı. Çalışmaya dahil edilme kriterleri; olguların 18 yaş ve üzerinde olması, Fingolimod veya Okrelizumab tedavilerinden birini en az 1 yıl süre ile kullanması, EDSS (Expanded Disability Status Scale) değeri 0-6 olması olarak belirlendi. Hastaların dosyaları incelenerek yaş, hastalık süresi, tedavi öncesi son 1 yıldaki atak sayısı, EDSS değeri, manyetik rezonans görüntüleme (MRG) aktivitesi verileri elde edildi. Çalışmanın birincil hedefi; tedavi sonrası yıllık atak oranını, ataksız hasta oranını ve ilk atağa kadar geçen süreyi karşılaştırmaktı. İkincil hedef; tedavi sonrası engellilik artışını ve MRG aktivitesini karşılaştırmak olarak belirlendi. Bu amaçla Fingolimod veya Okrelizumab başlandıktan sonraki 1 yıllık ve 2 yıllık tedavi süreci incelendi. Tedavi sonrası veriler hasta dosyalarından ve hastaların klinik takiplerinden elde edildi. İstatistiksel değerlendirmede IBM SPSS V23 programı kullanıldı. Bulgular: Tedavi sonrası 1.yıl ve 2.yılda ataksız hasta oranı, yıllık atak oranı (YAO) ve ilk atağa kadar geçen süre açısından Fingolimod ile Okrelizumab arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Tedavi sonrası 1.yıl ve 2. yıl sonunda EDSS değerinin yıllık değişimi iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermedi. Tedavi sonrası 1. yıl ve 2. yıl klinik progresyon ve MRG aktivitesi açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. 1. yıldan sonra klinik aktivasyon/progresyon ve/veya MRG aktivitesi nedeni ile tedavinin sonlandırılma oranı Fingolimod grubunda Okrelizumab grubuna göre daha yüksekti. Sonuç: Fingolimod ve Okrelizumab tedavileri RRMS hastalarında atakları önleme, yıllık atak oranında azalma, EDSS değişimi ve MRG aktivitesi üzerine benzer şekilde etkili görünmektedir. Ancak bu bulguları doğrulamak ve daha kesin sonuçlar elde etmek için, daha geniş hasta gruplarının yer aldığı, uzun süreli ve prospektif ileri araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Multipl Skleroz, Relapsing Remitting Multipl Skleroz, Fingolimod, Okrelizumab, Etkinlik

Gülfem Aktan
Çukurova University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Epilepsi ve uyku bozukluğu tanımlayan olguların video-EEG polisomnografi ile değerlendirilmeleri

Epilepsi kişinin yaşam kalitesini etkileyen kronik nörolojik birhastalıktır. Uyku epilepsi ilişkisi eski çağlardan bu yana üzerinde çalışılmışkonulardan biridir. Ancak hala tam olarak aydınlatılabilmiş değildir.EEG'nin keşfiyle birlikte epilepsi ve uyku üzerine yapılan çalışmalarhız kazanmıştır. Polisomnografiyle birlikte uyku alanında yeni bir dönembaşlamıştır. Ancak yinede yeterli düzeyde veri henüz yoktur.Biz yaptığımız bu çalışmayla epilepsinin uyku yapısı üzerine etkisini,kullanılan antikonvulzanların uykuya etkisini araştırmak amacıyla kliniğimizdetakip edilen epileptik hastaların video EEG polisomnografik değerlendirmesiniyaptık.Çalışmada uyku bozukluğu olduğu düşünülen, uygun terapotikdüzeyde tedavi alan ve nöbetleri kontrol altında olan 49 hastanın uykuyapısını değerlendirdik. Elde ettiğimiz verileri literatür eşliğindedeğerlendirdik.Epileptik hastaların uyku yapılarının normal bireylerinin uyku yapılarınagöre fragmante olduğunu tesbit ettik. Özellikle parsiyel nöbeti olan hastalardauykudaki bu fragmantasyonun daha belirgin olduğunu gözlemledik.Olguları aldıkları antikonvulzan tedaviye göre değerlendirdik.Antikonvulzanların uyku yapısı üzerine olan etkilerini karşılaştırdık. Sonuçolarak uyku yapısının tedavi ile kontrol altına alınmış olan olgularda dahinormal olmadığını saptadık. Ancak REM evresinin NonREM evresine göredaha çok etkilenmiş olduğunu gözlemledik.Bu çalışma, literatürde bu konuyla ilgili kapsamlı bir araştırmaya sıkrastlanmadığı düşünüldüğünde değerli katkılar sağlamaktadır. Elde ettiğimizveriler nöbet kontrolünde uyku yapısının stabilizasyonunu sağlayacak veyauyku yapısını bozmayarak epilepsiyi önleyecek yeni tedavi yöntemleriningeliştirilmesinin büyük katkısı olacağını düşündürtmektedir

EpilepsiNörolojiUyku
Ozan Akyürekli
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

ADCS-ADL Ölçeğinin Türk Toplumuna uyarlanması ve geçerlilik-güvenilirliği

Bilimsel Zemin: Demanslı hastaların takibi ve tedavilerin etkilerini değerlendirmede günlük yaşam aktivite ölçekleri önemlidir. Alzheimer Hastalığı Çalışma Grubunun geliştirdiği Alzheimer's Disease Cooperative Study-Activities of Daily Living (ADCS-ADL) ölçeği Alzheimer hastalığında (AH) hastaların hem temel hem de enstrümental günlük yaşam aktivitelerindeki performanslarını değerlendiren ve AH çalışmalarında yaygın olarak kullanılan bir ölçektir.Amaç: Bu çalışmada ADCS-ADL'nin Türkçe uyarlamasının Türk toplumunda geçerlilik ve güvenilirliğinin araştırılması ve ülkemizde AH ile ilgili çalışmalarda kullanılabilmesi amaçlanmıştır.Yöntem: Çalışmaya NINCDS-ADRDA'ya göre probabl AH tanısı konulmuş CDR evre 1-2-3 olan 32 AH, CDR evre 0.5 olan 10 kuşkulu demans(hafif kognitif bozukluk) hastası ve benzer yaş, eğitim düzeyi ve cinsiyet dağılımına sahip demansı olmayan 31 kontrol olgusu alındı. Her olguya ADCS-ADL, Modifiye Günlük Yaşam Aktiviteleri (MGYA) ölçeği, Modifiye Enstrümental Günlük Yaşam Aktiviteleri (MEGYA) ölçeği, Standardize Mini Mental Test (MMSE), klinik demans evreleme ölçeği (CDR) ve global bozulma ölçeği (GDS) uygulandı. Demanslılara ve kuşkulu demansı olanlara ek olarak, ADAS-Cog uygulandı. İç tutarlılık, test-tekrar test tutarlılığı, ayırdedici geçerlilik ve duyarlılık, eşzaman geçerliliği istatistiksel olarak analiz edildi.Bulgular: ADCS-ADL Alzheimerlileri normallerden ve kuşkulu demanslardan anlamlı düzeyde ayırdetti. Ayrıca demans evrelerine duyarlı bulundu (p:0.01). AH grubunda ADCS-ADL skoru ile MMSE (r:0.736), CDR(r:0.758), CDR toplam(0.828), GDS(r:0.743), MGYA(r0.826) ve MEGYA(r:0826) skorları arasında anlamlı korelasyon saptandı. ADAS-Cog ile korelasyon düşük bulundu. ADCS-ADL iç tutarlılığı; AH, kuşkulu demans ve kontrol grubunda sırasıyla, a:0.937, 0.719, 0.758 bulundu. Test-tekrar test tutarlılığı oldukça yüksek (ICC=0.998) saptandı.Sonuç: Bu çalışma, ADCS-ADL'nin Türkçe uyarlamasının, toplumumuzda yaşayan Alzheimer hastalarının takibinde geçerli ve güvenilir bir ölçek olduğunu göstermiştir.

DemansGünlük yaşam aktiviteleri
Aysun İnce
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Multıpl skleroz'lu hastalarda yaşam kalitesi ölçeği ?musiqol? ile özürlülük ölçeği ?msfc?nin korelasyonu

Amaç: Multipl skleroz; genç yaşlarda ortaya çıkan, nörolojik özürlülük oluşturan ve fiziksel, psikolojik, sosyal sorunlara yol açarak yaşam kalitesini bozan kronik bir hastalıktır. MS hastalarında özürlülüğü ölçmede en yaygın kullanılan ölçek olan EDSS ağırlıklı ambülasyonu ölçmekte, diğer nörolojik fonksiyon bozukluklarını yeterince yansıtmamaktadır. Bu eksiklikleri gidermek üzere alt ve üst ekstremite fonksiyonlarını ve kognisyonu değerlendiren MSFC geliştirilmiştir. Ayrıca son yıllarda hasta takibinde ve tedavilerin etkilerini değerlendirmede, özürlülük ölçeklerine ek olarak yaşam kalitesi ölçekleri de kullanılmaya başlanmıştır. MusiQoL; yeni geliştirilen, Türkiye'nin de içinde bulunduğu çok merkezli bir çalışma ile geçerliliği, güvenilirliği sınanan MS'e özgü bir yaşam kalitesi ölçeğidir. Bugüne kadar MSFC ve MusiQoL'ün korelasyonunu araştıran bir çalışma yayınlanmamıştır. Bu tez çalışmasında, MS'li hastalarda iki ölçeğin korelasyonunun araştırılması ve bu alandaki veri birikimine katkıda bulunulması amaçlanmıştır.Yöntem: Çalışmamızda; MS polikliniğince izlenen, McDonald's kriterlerine göre ?Kesin MS'? tanısı almış, EDSS ? 6,5 (ort: 2.51 ± 1.85) olan 32 hastaya MSFC, MusiQoL ve ek olarak EDSS, HAM-D, FSS, SMMT uygulandı ve aralarındaki korelasyon araştırıldı.Bulgular: MusıQoL'ün toplam skoru ile MSFC toplam skoru arasında anlamlı ancak çok güçlü olmayan bir ilişki (r: 0.355) saptandı. Yaşam kalitesindeki bozulmanın alt ekstremite fonksiyonundaki kayıptan kaynaklandığı gözlendi. MusiQoL ile EDSS arasında da benzer düzeyde (r: -0 . 368) bir ilişki bulundu. MusiQoL ile HAM-D ve FSS arasında daha güçlü bir korelasyon gözlendi (sırasıyla r:-0.552, -0.533). SMMT ile anlamlı ilişki saptanmadı.Sonuç: MS'e özgü yaşam kalitesi ölçeği MusiQoL ile özürlülük ölçeği MSFC anlamlı korelasyon göstermekle birlikte tam olarak aynı şeyleri ölçmemektedir. Bu nedenle MS'li hastaların takibi ve tedavilerin etkisini değerlendirmede bu iki ölçeğin de kullanılması yararlı olacaktır.

Ebru Ergin Bakar
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Spastisite tedavisinde botulinum Toksin-A'nın etkinliğinin değerlendirilmesi

Spastisite, etkilenen olgularda önemli özürlülüğe neden olan karmaşık bir hastalıktır. Yaygın veya lokalize serebral veya spinal patoloji sonucu, üst motor nöron lezyonuna bağlı motor disfonksiyon tablosudur. Botulinum toksin, spastisite gibi aşırı motor aktivite içeren birçok hastalığın tedavisinde tercih edilmektedir. Uzun süreli ancak geri dönüşümlü etkisi, uygulama kolaylığı, uygun güvenilirlik ve yan etki profili Btx-A'yı fokal spastisitenin farmakolojik tedavisinde ilk seçenek haline getirmiştirBu çalışmada, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji ABD Botulinum Toksin Uygulama Polikliniği'nde takip edilen 30 fokal spastisiteli hasta retrospektif değerlendirilmiştir. Çalışmanın amacı, Btx-A tedavisinin fokal spastisiteli olgularda özürlülüğe olan etkinliğini değerlendirmektirBiz çalışmamızda; inme, serebral palsi ve heredodejeneratif hastalığı olan tüm olgularda, klinik durumu yansıtan ilişkili ölçekler kullanarak, Btx-A tedavisinin etkili olduğunu saptadık. Kas tonusu ve ağrıda elde ettiğimiz belirgin azalmanın fonksiyonel düzelmeye ciddi katkısı olduğunu gözlemledik. Skorlardaki düzelmenin yanı sıra, yaşam kalitesinin artması, kişinin kendini iyi hissetmesi, fizyoterapiye yardımcı olması, diğer sistemik ilaçlara gereksinimi azaltması açısından da spastisite tedavisinde Btx-A'nın önemli bir yeri olduğunu düşünmekteyiz.

Botulinum toksinleriKas spastisitesi
Melek Karaçam
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ailesel multipl skleroz hastalarının klinik ve demografik verilerinin kontrol grubu ile karşılaştırılması

Giriş ve amaç: Multipl skleroz (MS) santral sinir sisteminin demiyelinizasyonu ve akson hasarı ile giden yineleyici otoimmün bir hastalığıdır. Sıklıkla 20-40 yaş arası görülür ve kadınlarda bir miktar daha sıktır. Hastalığın otoimmün doğası her ne kadar genetik geçiş için gen defekti gösterilemese de ailesinde MS olan hastalarda daha sık görülmektedir. Bu çalışmamızda kliniğimizde MS tanısı ile takip edilen hastalarda familyal multipl skleroz (FMS) hastalarının sporadik multipl skleroz (SMS) hastaları ile karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif olarak planlandı. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı demiyelinizan hastalıklar polikliniğinde MS tanısı almış 1014 hasta dosyası tarandı ve FMS tanısı alan 57 sayıda hasta ile yaş ve cinsiyet eşleşmeli 100 sayıda SMS hastası kontrol grubu olarak alındı. Hastaların demografik verileri, hastalık başlangıç yaşı, hastalık süresi, başlangıç semptomları, ko-morbid hastalıklar, 1. Yıl ve 5. Yıl EDSS skorları, aldığı tedaviler ve tedavi yanıtları kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızda FMS tanısı alan hastaların toplam hastalara oranı %5,6 idi. FMS ve SMS hastaları arasında cinsiyet, yaş, hastalık başlangıç şekli ve hastalık süresi arasında anlamlı farklılık yoktu. FMS hastalarında her ne kadar başlangıç EDSS skoru daha yüksek olsa da istaiksel olarak anlamlı değildi. FMS hastalarında 5. Yıl EDSS daha yüksekti ancak istatiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sonuç: Otoimmün geçişli olan MS hastalığında genetik yatkınlık iyi bilinir. Bu konuda yapılmış pek çok epidemiyolojik çalışmada elde ettiğimiz veriler ile literatür bulguları uyumludur. Ülkemizde yapılan az sayıdaki çalışmaya katkı sağlamak amaçlı yapılan bu çalışma daha geniş vaka grupları ile desteklenmesi gerekir. Anahtar kelimeler: Multipl skleroz, Familyal multipl skleroz, Genetik geçiş, Klinik bulgular, Demografik bulgular.

Multipl skleroz
Fazırah Husseın
Çukurova University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bozulmuş açlık glukozu ve bozulmuş glukoz toleransı olan olgularda polinöropati varlığının klinik ve elektrofizyolojik çalışmalarla belirlenmesi

Periferik nöropati; periferik motor, duysal, otonom sinirlerin çok çeşitli sebepler ile tek tek ya da bir arada hasarlanması sonucu oluşan ve sık görülen bir nörolojik patolojidir. Bozulmuş açlık glukozu (BAG) ve bozulmuş glukoz toleransı (BGT) olan hastalar `pre-diyabet' olarak tanımlanmaktadır. Son yıllarda pre-diyabette polinöropatinin varlığını araştıran birçok çalışma yapılmakta ve bu olgularda yüksek oranda nöropati saptanmaktadır.Bu çalışmada bozulmuş açlık glukozu ve bozulmuş glukoz toleransı olan olgularda metabolik sendrom varlığı, serum kolesterol, trigliserid, ürik asit düzeyleri, insülin direnci, abdominal obesite varlığı, ve polinöropati varlığını araştırmaya yönelik ayrıntılı nörolojik sorgulama ve muayene, standart sinir iletim çalışmaları yanı sıra erken dönem nöropatiyi daha iyi gösteren dorsal sural sinir, F dalga latansı ve küçük lif tutulumunu daha iyi gösteren kutanöz sessiz period, sempatik deri yanıtları gibi özellikli elektrofizyolojik incelemeler yapılmıştır.Çalışmamızda BAG ve BGT tanılı olgularda yüksek oranda polinöropati varlığını gösterdik. Yaptığımız elektrofizyolojik çalışmalar ile erken dönemde polinöropati varlığını belirlemede özellikle Dorsal Sural Sinir iletim çalışması, DSRAR ve Tibial sinirden ölçülen F dalga latansının etkili olduğunu saptadık. Ayrıntılı hasta sorgulaması, duyu muayenesi ve standart SİÇ yanı sıra dorsal sural sinir, F dalga latansı, DSRAR gibi özellikli elektrofizyolojik ölçümler ile henüz hastaların asemptomatik olduğu erken dönemde polinöropati varlığının ve ağırlıklı lif tipi etkilenmesinin belirlenebileceğini belirledik.

Diabetes mellitusDiabetik nöropatilerElektrofizyoloji+5
Zeynep Elmas
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Epilepsi olgularında uyku devamlılığı,günlük yaşam aktivitesi ve bazal metabolizmanın objektif yeni bir test olan metabolik holter cihazı ile degerlendirilmesi

Epilepsi kişinin yaşam kalitesini etkileyen kronik nörolojik bir hastalıktır. Uyku epilepsi ilişkisi eski çağlardan bu yana üzerinde çalışılmış konulardan biridir. EEG'nin keşfiyle birlikte epilepsi ve uyku üzerine yapılan çalışmalar hız kazanmış, polisomnografiyle birlikte uyku alanında yeni bir dönem başlamıştır. Son yıllarda geniş hasta grubuna tanı koyabilmek ve bekleme listelerini kısaltmak amacıyla ambulatuvar monitorizasyon gibi taşınabilir cihazlar üzerinde yoğun çalışmalar yürütülmektedir. Bu cihazlar hastaların uyku yapısını ve metabolizma değerlerini daha ucuz, daha konforlu değerlendirebilmekte ve hastaları doğal ortamında inceleme olanağı sağlamaktadır. Biz yaptığımız bu çalışmayla epilepsinin uyku yapısı üzerine etkisini, hastaların metabolizma değerlerini, kullanılan antikonvulzanların uykuya ve metabolizmaya olan etkilerini araştırmak amacıyla polikliniğimizde takip edilen epileptik hastaları metabolik holter cihazı (Armband Sense Wear) ile değerlendirdik. Çalışmada uyku bozukluğu olan, uygun terapotik düzeyde antiepileptik tedavi alan 35 hasta ve sağlıklı 35 kontrol grubunun uyku yapısını ve metabolizmalarını inceledik. Elde ettiğimiz verileri literatür eşliğinde değerlendirdik.Epileptik hastaların uyku yapılarının normal bireylerinin uyku yapılarına göre fragmante ve uyku latansının uzun olduğunu ve uyku verimi, total enerji harcaması, ortalama MET değerinin kontrol grubuna göre düşük olduğunu tesbit ettik. Olguları aldıkları antikonvulzan tedaviye göre değerlendirdik. Antikonvulzanların uyku yapısı üzerine olan etkilerini karşılaştırdık. Monoterapi ve politerapi alan hastalardaki uyku parametrelerindeki farklılıkları saptadık. Ayrıca KPN'i olan hastaların uyku veriminin JTKN'i olan hastalara göre daha iyi olduğunu gördük. Elde ettiğimiz veriler epilepsi hastalarında uyku ile ilgili sorunların çok sık olarak karşımıza çıktığını göstermiştir. Epileptik nöbetlerin ve kullanılan antiepileptik ilaçların yan etkilerinin hastaların uyku yapısını ve metabolizmalarını olumsuz etkileyerek yaşam kalitesini bozduğunu ortaya koymuştur.Bu çalışma, literatürde bu konuyla ilgili kapsamlı bir araştırmaya sık rastlanmadığı düşünüldüğünde değerli katkılar sağlamaktadır.Anahtar kelimeler: Epilepsi, uyku bozukluğu, metabolizma, metabolik holter

Elektrokardiyografi-ambülatuarEpilepsiMetabolizma+3
Gülşen Kale
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yoğun bakım ünitesinde izlemi gereken kronik nörolojik hastalıklarda uyku yapısının değerlendirilmesi

Uyku 24 saatlik sirkadyen endojen ritim içinde kişinin duysal veya diğer bir sitimulus ile uyanabildiği gelip geçici bir bilinçsizlik sürecidir. Uykuyu yaş, eşlik eden hastalık, çevre, yaşam stili, stres, alkol ve sigara, beslenme alışkanlıkları gibi birçok faktör etkilemektedir. Uyku; fiziksel ve mental enerjiyi restore eden sirkadiyen bir ritmdir. Birçok nörolojik hastalık uykunun toplam süresini ve kalitesini ciddi derecede bozmaktadır. Özellikle inme, demans , ileri evre hareket bozuklukları, ensefelopati, nöropati, epilepsi, multiple skleroz, amyotrofik lateral skleroz gibi nörodejeneratif hastalıklarda uyku bozuklukları oldukça sık olarak karşımıza çıkmaktadır. Bozulmuş uyku yapısı bu hastalarda kronik yorgunluklara, huzursuzluğa, konsantrasyon güçlüğüne, illüzyon ve halüsinasyonlara, sabah baş ağrılarına, azalmış motor ve kognitif işlevlere, depresyona ve gündüz uykululuğuna yol açmaktadır. Tüm bu nörolojik hastalıkların neden olduğu uyku bozuklukları özgün uyku yapısını bozmakta ve uykunun vücuttaki iyi etkilerinin ortaya çıkmasını engellemektedir. Bu çalışmada Nöroloji Yoğun Bakım Ünitesinde takip edilen nörolojik hastalıklarda uyku yapısını ambulatuvar polisomnografi cihazı ile inceleyerek, patolojiyi saptamayı ve bunun yaşam kalitesine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Yoğun bakım hastalarında REM uyku evresinin normale göre azalmış olduğunu NREM evre-1 ve NREM evre-2'nin artmış olduğunu saptadık. Yüzeyel uyku evrelerinin daha yoğun, derin uyku evrelerinin daha az görülmesinin nedenleri; altta yatan hastalığın tipi ve şiddeti, akut hastalığın patofizyolojisi ve yoğun bakıma ait çevresel faktörlerdir. Yoğun bakım hastalarında izlenen ve primer hastalığa yönelik tedavi alan olguların uyku deprivasyonunun artmış olduğunu ve uyku kalitelerinin bozulmuş olduğunu bilmek önemlidir. Uykunun sağlıklı bireylerdeki önemini biliyor olmak hastalarda iyileşme sürecindeki etkisini daha net bir şekilde göz önüne koyabilmektedir. Birincil hastalığı her ne olursa olsun yoğun bakımda takip edilen hastaların uyku yapısındaki değişiklikler aslında genel olarak birbirinden çok da farklı değildir. Önemli olan bunu göz ardı etmemek ve buna ilişkin tedavileri de sağlıyor olabilmektir.Anahtar kelimeler: Uyku, yoğun bakım ünitesi, nörolojik hastalık, polisomnografi, yaşam kalitesi.

NöropatilerUykuUyku bozuklukları+3
Melike Batum
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Multiple skleroz hastalarının serum ve/veya bos'larında ebv, cmv, vzv, hsv-1, hsv-2, hhv-6b ve borrelia burgdorferi'ye ait antikorların ve/veya nükleik asitlerin araştırılması

Amaç: Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte ,Multipl skleroz, genetik ve çevresel faktörleri içeren multifaktöryel etiyolojisi olan bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Çevresel faktörler içinde en çok suçlanan, enfeksiyöz ajanlardır. Bu çalışmanın ana amacı; MS hastalarının serum ve/veya BOS örneklerinde MS etiyolojisinde rol oynama potansiyeli yüksek olan Human Herpesvirüslere ve spiroket B. burgdorferi'ye ait antikorları ve/veya nükleik asitleri saptamak ve aynı demografik özelliklere sahip MS dışı başka enflamatuvar nörolojik hastalığı olan ve organik nörolojik hastalığı olmayan kontrollerle karşılaştırmaktır. Çalışmanın ikincil amacı ise MS hastalarının serum ve/veya BOS örneklerinde Human Herpesvirüsler ve B. burgdorferi'ye ait pozitif antikor ve/veya nükleik asit verilerinin; hastalık süresi, hastalık başlangıç yaşı, hastalık tipi, disabilite gibi hastalıkla ilişkili değişkenlerle bağlantısını incelemektir.Yöntem: Bu tez çalışmasında, MS hastaları (n=44) ve kontrol grubu olarak alınan MS dışı enflamatuvar nörolojik hastalığı olan (n=23) ve organik nörolojik hastalığı olmayan (n=23) bireylerden alınan serum örneklerinde ELISA yöntemiyle, EBV VCA IgG, EBNA IgG, EA IgG, CMV IgG, VZV IgG, HSV1 IgG, HSV2 IgG, HHV6B IgG ve Borelia Burgdorferi IgM/IgG antikorları ve PCR yöntemiyle de bu ajanlara yönelik nükleik asitler çalışılmıştır. Ayrıca MS (n=17) ve kontrol1 (n=20) grubundan bazı olguların BOS örneklerinde de PCR yöntemiyle aynı ajanlara yönelik nükleik asitler çalışılmıştır.Bulgular: MS hastalarının ve kontrol gruplarının serum örneklerinde EBV, CMV, VZV, HSV-1, HSV-2 ve B. burgdorferi antikor pozitiflik oranları incelendiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Ancak; MS hastalarında HHV-6B antikor poztiflik oranları, kontrol gruplarıyla kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı oranda düşük saptanmıştır. Bunun üzerine, MS hastalarının HHV-6B antikor pozitiflik oranları ile EDSS puanları, hastalık başlangıç yaşı ve hastalık süreleri karşılaştırılmış ancak istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır.Sonuç: Bu tez çalışmasında; EBV, CMV, VZV, HSV-1, HSV-2 ve spiroket Borrelia burgdorferi'ye yönelik serumda antikor pozitiflik oranları, serum ve BOS'da nükleik asit pozitiflik oranları MS'li hasta ve kontrol gruplarında benzerdir. Sadece HHV-6B IgG pozitifliği, MS'li hastaların serumunda kontrol gruplarıyla kıyaslandığında anlamlı oranda düşük bulunmuştur.

AntikorlarEpstein-barr virüs enfeksiyonlarıHerpes simplex+8
Türkan Tetik Koşan
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Santral ve periferik nöropatik ağrılı nörolojik hastalığı olan olgularda,nöropatik ağrı ölçütleri,spesifik nörofizyolojik refleks yöntemler ile ağrı seyrinin değerlendirilmesi

Nöropatik ağrı kişinin yaşam kalitesini etkileyen kronik nörolojik bir hastalıktır. Biz yaptığımız bu çalışmayla , sağlıklı 45 kontrol grubu ve nöropatik ağrısı olan 45 hasta grubunu çalışmaya aldık.Nöropatik ağrılı hasta grubu ve sağlıklı kontrol grubunun ,nöropatik ağrıya yönelik semptomlarını sorgulayarak ayrıntılı duysal muayene yaptık.Nöropatik ağrılı hasta grubuna nöropatik ağrı skalaları LANSS,DN4,VAS uyguladık.Tüm gruplara rutin ENMG incelemesi, dorsal sural sinir iletimi,sempatik deri yanıtları, kutanöz sessiz period,alt ve üst ekstremite F latansı,RIII refleks çalışması gibi özellikli ENMG çalışmaları yaptık.Bu bulgular eşliğinde 45 hasta grubunun; 25'inin ağırlıklı kalın lif nöropatisi,20'sinin ağırlıklı ince lif nöropatisi olduğu belirlendi.Nöropatik ağrı klinik yaklaşımı,nöropatik ağrı ölçütleri(VAS,DN4,LANSS) ve elektronörofizyolojik yöntemler birbirleri ile karşılaştırıldı.Klinik ve elektrofizyolojik olarak ağırlıklı kalın lif tutulumu olan olgularda;rutin sinir iletim çalışmasının , dorsal sural sinir iletim çalışmasının ,alt ekstremite RIII latansının ,median sinirden ve fibular sinir F dalga latansının etkin olduğunu belirledik.Klinik ve elektrofizyolojik olarak ağırlıklı ince lif tutulumu olan olgularda;üst ve alt kutanöz sessiz periyod çalışmasının,alt ekstremite RIII latansının, median sinirden ve fibular sinir F dalga latansının etkin olduğu saptandı.Elde ettiğimiz verileri literatür eşliğinde değerlendirdik. Bu çalışma, literatürde bu konuyla ilgili kapsamlı bir araştırmaya sık rastlanmadığı düşünüldüğünden değerli katkılar sağlamaktadır.Anahtar kelimeler: Nöropatik ağrı, kutanöz sessiz periyot, RIII refleksi

AğrıNörolojik belirtilerNöropatiler+1
Nihal Doğan
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Amiyotrofik lateral sklerozda tanısal biyobelirteçler: TMS, PET VE MRG bulgularının değerlendirilmesi

ÖZET Amiyotrofik Lateral Sklerozda Tanısal Biyobelirteçler: TMS, PET ve MRG Bulgularının Değerlendirilmesi Giriş ve Amaç: Amiyotrofik Lateral Skleroz (ALS), hem üst hem de alt motor nöronların dejenerasyonu ile seyreden progresif, ölümcül bir nörodejeneratif hastalıktır. Hastalığın erken döneminde üst motor nöron (ÜMN) tutulumunun klinik olarak belirgin olmaması ve mevcut tanı kriterlerinin sınırlılıkları, tanının gecikmesine yol açmaktadır. Bu çalışmada, ALS tanısında transkranial manyetik stimülasyon (TMS), manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve pozitron emisyon tomografisi (PET) yöntemlerinin katkısı değerlendirilmiş; multimodal biyobelirteç entegrasyonu potansiyeli araştırılmıştır. Yöntem: Prospektif, kesitsel ve gözlemsel olarak planlanan çalışmaya Mayıs 2024 - Haziran 2025 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı'nda takip edilen, kesin ALS tanılı 74 hasta ile yaş ve cinsiyet açısından uyumlu 38 sağlıklı kontrol birey dahil edilmiştir. ALS hastaları, ALS Fonksiyonel Derecelendirme Ölçeği (ALSFRS-R) skorlarına göre hafif evre (n=39) ve orta-ileri evre (n=35) olarak sınıflandırılmıştır. Tüm katılımcılara bilateral olarak abduktor pollicis brevis (APB) ve birinci dorsal interosseal (FDI) kaslarına yönelik TMS uygulanmış; istirahat motor eşiği (RMT), kortikal ve periferik latans, santral motor ileti zamanı (SMIZ), motor uyarılmış potansiyel (MEP) amplitüdü ve kısa aralıklı intrakortikal inhibisyon (SICI) parametreleri kaydedilmiştir. Serebral MRG verilerinden beş serebral bölge için toplam 555 radyomik özellik çıkarılmış ve anlamlı değişkenler Boruta algoritması ile seçilmiştir. Hastaların bir alt grubuna 18F-FDG PET uygulanarak motor korteks metabolizması değerlendirilmiştir. Tüm veriler LASSO regresyon ve Random Forest algoritmalarıyla analiz edilmiştir. Bulgular: ALS grubunda SICI, RMT ve SMIZ gibi TMS parametrelerinde anlamlı farklılıklar saptanmıştır. Bu parametreler içinde 3 ms SICI en yüksek tanısal doğruluğa ulaşmıştır (AUC: 0.846). Radyomik analizlerde entropi artışı ve homojenlik azalması gibi texture tabanlı parametrelerde belirgin değişiklikler gözlenmiştir. PET görüntülemede motor kortekste hipometabolizma saptanmıştır. TMS ve MRG verilerinin birlikte değerlendirildiği model, özellikle hafif evre ALS olgularını sağlıklı bireylerden ayırt etmede yüksek doğruluk sağlamıştır (AUC: 0.984). Sonuç: ALS tanısında hem TMS ile değerlendirilen kortikal uyarılabilirlik ölçütleri hem de radyomik MRG parametreleri, erken tanı ve fenotip ayrımı açısından umut verici biyobelirteçler sunmaktadır. Bu verilerin makine öğrenmesi algoritmalarıyla entegrasyonu, erken dönem ALS olgularında nesnel tanı olanakları sağlamaktadır. Çalışmamız, nörofizyolojik ve nörogörüntüleme temelli parametrelerin bir arada kullanımının ALS tanısında güçlü bir multimodal yaklaşım sunduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Amiyotrofik Lateral Skleroz, Transkranial Manyetik Stimülasyon, SICI, Radyomik MRG, FDG-PET, Biyobelirteç, ALSFRS-R, Makine Öğrenmesi

Rümeysa Tolay
Çukurova University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alzheimer hastalarında beyaz cevher lezyonlarının klinik ve vitamin B12, D vitamin, folat ve homosistein düzeyleri ile ilişkisi

Amaç: Alzheimer hastalığı progresif bir nörodejeneratif hastalıktır. Beyaz cevher lezyonları (BCL), yaşlı bireylerde sık görülmekte olup manyetik rezonans görüntüleme (MR) ile tespit edilmekte ve Fazekas skoru ile derecelendirilmektedir. Bu lezyonların vasküler ve metabolik risk faktörleriyle ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada Alzheimer hastalığı olan olgularda klinik ile Fazekas skoru - Vitamin B12- folat- D vitamini ve homosistein düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Retrospektif olarak planlanan bu çalışmada, Alzheimer hastalığı tanısı almış 142 olgu çalışmaya alınmıştır. Fazekas skorlarına göre (0-1-2-3) olgular gruplara ayrılmıştır. Gruplar arasındaki MMSE, Vitamin B12, folat, D vitamini ve homosistein düzeyleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Fazekas skoru 3 olan hastalarda homosistein düzeyleri yüksek saptanmıştır (p < 0,05). Ancak MMSE skorları ile Fazekas skoru arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Hastaların yaklaşık %25'inde folat düzeyi 6,16 ng/mL'nin saptanırken çoğunda D vitamin düzeyi 20 ng/mL'nin altında bulunmuştur. Sonuç: Yüksek homosistein düzeyleri, Alzheimer hastalığında beyaz cevher hasarı ve kognitif disfonksiyonda rol oynayabilir. Vitamin düzeylerinin monitorize edilerek nörogörüntüleme ve bilişsel testlere , entegre edilmesi nörodejeneratif sürecin yavaşlatılmasında potansiyel bir strateji olabilir. Anahtar Kelimeler: Alzheimer hastalığı, Fazekas skoru, homosistein, B12 ve D vitamini, folat

Myrzaıym Kubanychbek Kyzy
Çukurova University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nörokutanöz hastalıklarda epilepsi tedavisi ve nöbet prognozu

Amaç: Bu çalışmada nörokutanöz hastalıklar içinde olan tüberoskleroz (TBS), nörofibromatozis tip 1 (NF1) ve Sturge Weber Sendromu (SWS) ile takip edilen hastalarda epilepsi varlığı, tedavisi, nöbet prognozu ve bunu etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi (ÇÜTF) Nöroloji Anabilim Dalı'nda 1990-2021 yılları arasında Nörofibromatozis tip 1, Sturge Weber Sendromu ve Tüberoskleroz tanılarıyla servis ve poliklinikte takip edilen 52 hasta dahil edildi. Olguların cinsiyetleri, yaş ortalamaları, eğitim düzeyleri, ailede epilepsi öyküsü gibi demografik verileri, nöbet sıklığı, kullanılan antinöbet ilaçlar, nöbet başlangıç yaşı, nöbet tipi gibi klinik bulgular ve elektroensefalografi, kranial manyetik rezonans görüntüleme bulguları gibi laboratuvar bulguları incelendi. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi 07.01.2022 tarih ve 118 sayılı etik kurul onayı ile retrospektif olarak değerlendirildi Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 52 hastadan 27 (% 51,9)'sinde Nörofibromatozis tip 1, 23 (% 44,2)'ünde Tüberoskleroz, 2 (% 3,8)'sinde ise Sturge Weber Sendromu olduğu belirlendi. Epilepsi başlangıç yaşının Nörofibromatozis tip 1'de 16,4±12,5, Tüberosklerozda 5,78±8,6 ve Sturge Weber Sendromunda 6,00±7,1 olduğu tespit edildi. Hastalardan 33 (% 63,5)'ünde nöbet varlığı tespit edildi; ortalama nöbet sıklığının 8,33±7,9 olduğu saptandı. Antinöbet ilaç kullanımı 48 (% 92,3) hastada rastlanırken; ortalama antinöbet ilaç kullanımının 1,81±0,9 olduğu belirlendi. En sık kullanılan ilaçlar sırasıyla 24 (% 50,0)'ünde karbamazepin, 23 (% 47,9)'ünde valproik asit, 18 (% 37,5)'inde levetirasetam idi. İlaç kullanan kadın hastalarda en sık kullanılan ilaçlar sırasıyla 12 (% 50,0)'sinde karbamazepin, 11 (% 45,8)'inde levetirasetam şeklinde tespit edildi. Nöbet tiplerinin dağılımı hastalarda en sık, sırasıyla 36 (% 69,2)'sında fokal başlangıçlı bilateral tonik klonik, 12 (% 23,1)'sinde farkındalığın korunduğu fokal motor, 8 (% 15,4)'inde ise jeneralize başlangıçlı motor ve nonmotor tipleri olduğu tespit edildi. EEG bulgularının dağılımı sırasıyla hastaların 8 (% 15,4)'inde normal, 9 (% 17,3)'unda diffüz yavaş, 16 (% 30,8)'sında fokal yavaş, 19 (% 36,5)'unda ise fokal epileptik bulguları tespit edildi. Hastaların kranial manyetik rezonans görüntüleme bulgularına bakıldığında 7 (% 13,5)'sinin normal, 45 (% 86,5)'inin ise anormal olduğu tespit edildi. Hastaların 15 (% 28,8)'inde mental retardasyon varlığı tespit edildi. İlaç kullanan 48 hastanın yılda geçirdikleri ortalama nöbet sayısına bakıldığında; tekli ilaç kullananların yılda ortalama 3,92±3,8; iki ilaç kullananların 12,6±8,3; üçten fazla ilaç kullananların ise yılda ortalama 10,5±8,5 nöbet geçirdiği belirlendi. Sonuç: Nörokutanöz hastalıklar multidisipliner yaklaşım gerektiren hastalıklardır. Doğru tanı ve tedavi nöbet prognozu ve kognitif etkilenim açısından kritik önem taşımaktadır. Daha detaylı ve daha çok sayıda hastayı kapsayan çalışmalar bu yolda bize ışık tutacaktır. Anahtar Kelimeler: Epilepsi, Nörokutanöz hastalıklar, Nörofibromatozis tip 1, Sturge-Weber Sendromu, Tüberoz skleroz

Başak Elçin Ateş
Çukurova University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İdiyopatik parkinson hastalarında subjektif uyku kalitesi ve serum ghrelin seviyeleriyle olan ilişkisi

İdiopatik Parkinson hastalığı (İPH), substantia nigra pars compacta'daki dopaminerjik nöronların dejenerasyonu ile karakterize kronik, ilerleyici, nörodejeneratif bir hastalıktır. Uylu problemleri parkinson hastalarını etkileyen önemli non-motor semptomlardandır. Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKI) uyku kalitesini değerlendirmek için kullanılan ölçeklerden biridir . Ghrelin, büyüme hormunu sekretuar resöptörünün endojen bir ligandı olan popüler ismiyle "açlık hormonu" olarak bilinen bir peptittir. Uygun yöntemle ve uygun zamanda ölçüldüğünde ghrelinin erken evre Parkinson hastalarında bir biyobelirteç olabilceği literatürde bildirilmiştir. Bu amaçla , çalışmamızda İdiopatik Parkinson Hastalarında subjektif uyku kalitesinin ve bunun serum ghrelin ile olan ilişkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır . Parkinson ve Hareket Hastalıkları polikliniğimizce takipli 63 Parkinson hastası ve sosyodemografik olarak benzer dağılıma sahip 59 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastalarımızın %61,9 erkek , %38,1 i kadın olup yaş ortalaması 64,7 ydi. Hastalarımız Modifiye Hoehn ve Yahr Skalası (H&Y) ve Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği (BPHDÖ) ile değerlendirildi . Hasta ve sağlıklı gönüllülerin PUKI ölçeği tesbit edildi , ELISA yöntemi kullanılarak serum açlık ghrelin seviyelerine bakıldı. Çalışmamızda hasta ve kontrol grubunun PUKİ değerleri arasında anlamlı bir farklılık görüldü ( p = <0,001 ) ve Parkinson hastalarında PUKI değerleri daha yüksek saptandı , bunun yanında hastaların PUKI değerleri ile BPHDÖ Nonmotor puanları arasında anlamlı ve orta derecede korele ( r 0,517) bir ilişki tesbit edildi . Serum açlık ghrelin seviyeleri ile BPHDÖ motor ,BPHDÖ non motor , H&Y ve PUKI değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı. Daha fazla Parkinson hastasında açlık ghrelinin yanında postprandiyel değişik saatlerde ölçülen Ghrelinin seviyelerine bakılan ek çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler : İdiopatik Parkinson Hastalığı , H&Y, BPHDÖ, Açlık Serum Ghrelin Düzeyi , Pitsburg Uyku Kalite İndeksi

GhrelinParkinson hastalığıPittsburg uyku kalitesi ölçeği+2
Alper Aziz Hüdai Ayaslı
Düzce University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karotis veya vertebral arter stentleme yapılan hastaların cinsiyet ve yaşa göre risk faktörleri açısından karşılaştırılması

İnme tedavisindeki gelişmelere rağmen, inme nedenli ölümler dünyada ikinci sırada yer almaktadır. Ayrıca uzun dönem sakatlığın en önemli nedenlerindendir. Epidemiyolojik çalışmalar inmelerin %10-20'sinin karotis arter hastalığı ve %8'inin vertebral arter hastalığı nedeniyle olduğunu göstermektedir. Bu çalışmada karotis veya vertebral stent uygulanan hastalarda risk faktörlerinin yaş ve cinsiyete göre ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Kliniğinde Şubat 2015-Eylül 2018 tarihleri arasında karotis veya vertebral arter stentleme yapılan hastaların dosya kayıtları retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaşları <65, 65-74 ve ≥75 şeklinde üç grupta değerlendirmeye alındı. İstatistik değerlendirmelerde; sosyodemografik özellikler, stentlenen arterler, semptom varlığı, hipertansiyon, diyabetes mellitus, hiperlipidemi, kalp hastalıkları, sigara kullanımı, alkol kullanımı, geçirilmiş inme öyküsü değişkenlerinin yaş grupları ve cinsiyet ile ilişkisi incelendi. Değerlendirmeler sonucunda hastaların %68,7'sinin erkek olduğu ve %83,7'sine karotis stenleme uygulandığı saptandı. Karotis arter ile vertebral arter hastaları arasında risk faktörleri açısından anlamlı farklılık izlenmedi (p>0,05). Çalışmada hipertansiyon (%65,5) en sık rastlanan risk faktörü olarak saptanmıştır. Diyabet, sigara kullanımı ve geçirilmiş inme faktörleri 75 yaş altı bireylerde istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek oranlarda gözlenmiştir (p<0,05). Diyabet ve hipertansiyon kadınlarda; sigara ve alkol kullanımı ise erkeklerde anlamı daha yüksek oranlarda saptanmıştır (p<0,05). Sonuç olarak risk faktörlerinin görülme oranları yaş ve cinsiyete göre değişkenlik göstermektedir. Risk faktörlerinin alt grup analizleri ile daha ayrıntılı şekilde belirlenmesi; bu sayede daha spesifik koruyucu hekimlik uygulamaları yürütülmesi ile iskemik inme riski, mortalite ve morbiditesi önemli ölçüde azaltılabilecektir. Anahtar Kelimeler: İskemik inme, Karotis arter stenozu, Vertebral arter stenozu, Stent, Risk Faktörleri

CinsiyetKarotis arterleriKarotis stenozu+7
Tolgahan Kaya
Gaziantep University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vitamin D replasmanın huzursuz bacaklar sendromunda hastalık semptomları, uyku, depresyon ve yorgunluk üzerine etkileri

Amaç: Geçmişte yapılan araştırmalar, Huzursuz Bacak Sendromu hastalarında D vitamini eksikliğinin daha sık görüldüğünü ve D vitamini eksik olan hastalarda bu semptomların daha ciddi olduğunu ortaya koymuştur. Çalışmamızın amacı, Huzursuz bacaklar tanısı olan ve Vitamin D eksiliği saptanan hastalarda, D vitamini takviyesi öncesi ve sonrası UHBSSG çalışma grubu semptom skalası, Yorgunluk Şiddet Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği ve Pittsbug Uyku Kalite İndeksi gibi ölçümleri kullanarak, Vitamin D replasman tedavisinin hastaların semptomları üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Ocak 2022 ile Nisan 2023 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Polikliniği'ne Huzursuz Bacaklar Sendromu tanısı ile başvuran hastaların dosyaları taranmıştır. Bu nedenle, kliniğimizde Huzursuz Bacaklar Sendromu tanısı konulan hastaların D vitamini düzeyleri de incelenmiş ve eksik olan hastalara replasman tedavisi uygulanmıştır. D vitamini takviyesinin, Huzursuz Bacaklar Sendromu semptomları üzerine etkileri UHBSSG çalışma grubu semptom skalası, yorgunluk düzeyi üzerine etkileri Yorgunluk Şiddet Ölçeği, depresyon seviyesi üzerine etkileri Beck Depresyon Ölçeği ve uyku kalitesi üzerine etkileri Pittsbug Uyku Kalite İndeksi ile değerlendirilmiştir. Çalışmanın örneklemi, D vitamini eksikliği olan idiyopatik HBS hastalarından oluşmuştur. Başvuru sırasındaki ölçümler alındıktan sonra, D vitamini yetmezliği saptanan hastalara haftalık 50.000 IU 3 ay boyunca replasman yapılmıştır. Replasman sonrası 3. ayda hastaların kontrol D vitamini düzeyleri ölçülmüş ve aynı ölçüm araçları tekrar kullanılmıştır. D vitamini düzeyi normal aralığa gelmemiş olan hastalar 3. ayda çalışmadan çıkarılmıştır. Tedavi süreci boyunca düzenli kontroller yapılarak hastaların durumları gözlemlenmiştir. Çalışma tamamlandığında, D vitamini tedavisi öncesi ve sonrasındaki durumlar arasında yapılan karşılaştırmalar sonucunda, D vitamini replasman tedavisinin hastalık semptomlarının şiddeti, uyku kalitesi, depresyon ve yorgunluk üzerindeki etkisine dair sonuçlar elde edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 25 hastanın başlangıçtaki BDÖ değerleri incelendiğinde, en düşük değerin 0 ve en yüksek değerin 22 olduğu görüldü. Başlangıçtaki ortalama BDÖ değeri ise 6,80 ± SS 5,64 olarak hesaplandı. 3 ay süren D vitamini replasman tedavisi sonrasında hastaların BDÖ değerleri tekrar ölçüldü. Bu ölçümlere göre en düşük değer yine 0, en yüksek değer ise 23 olarak belirlendi. Tedavi sonrası ortalama BDÖ değeri ise 6,84 ± SS 5,91 olarak hesaplandı. Giriş ve 3. Ay BDÖ skorları karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı değişiklik saptanmadı (p= 0,846). Bu sonuçlar, D vitamini replasman tedavisi sonrasında hastaların depresyon düzeylerinde önemli bir değişiklik olmadığını göstermektedir. Çalışmaya katılan 25 hastanın başlangıçtaki UHBSÇGŞÖ skoları incelendiğinde, en düşük değerin 5 ve en yüksek değerin 29 olduğu görüldü. Başlangıçtaki ortalama UHBSÇGŞÖ skoru ise 15,36 ± SS 6,75 olarak hesaplandı. 3 ay süren D vitamini replasman tedavisi sonrasında hastaların UHBSÇGŞÖ skorları tekrar ölçüldü. Bu ölçümlere göre en düşük değer 5, en yüksek değer ise 29 olarak ölçüldü. Tedavi sonrası ortalama UHBSÇGŞÖ skoru ise 14,28 ± SS 6,22 olarak hesaplandı. Replasman tedavisi sonrası UHBSÇGŞÖ skorları girişe göre istatistiksel anlamlı düşüktü (p=0,019). Çalışmaya katılan 25 hastanın başlangıçtaki PUKİ skorları incelendiğinde, en düşük değerin 9 ve en yüksek değerin 17 olduğu görüldü. Başlangıçtaki ortalama PUKİ skoru ise 11,76 ±SS 1,98 idi. D vitamini replasman tedavisi sonrasında hastaların PUKİ skorları ise en düşük değer 7, en yüksek değer ise 17 olarak belirlendi. Tedavi sonrası ortalama PUKİ skoru ise 11,52 ± SS 2,30 idi. Giriş ve 3. ay PUKİ skorları arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0,242). Çalışmada yer alan 25 hastanın başlangıçtaki YŞÖ skorları analiz edildiğinde, en düşük değer 1 ve en yüksek değer 55 olarak ölçüldü. Başlangıçtaki ortalama YŞÖ skoru ise 19,32 ±SS 12,34 olarak hesaplandı. 3 aylık D vitamini replasman tedavisi sonrasında hastaların YŞÖ skorları tekrar değerlendirildi. Bu ölçümlere göre en düşük değer 1, en yüksek değer ise 55 olarak tespit edildi. Tedavi sonrası ortalama YŞÖ skoru ise 18,24 ±SS 11,32 olarak belirlendi. Giriş ve 3. ay YŞÖ skorları karşılaştırıldığında 3. ay YŞÖ skorları girişe göre hafifçe azalmıştı. İstatiksel anlamlılık sağlanmasa da p =0,058 idi ve anlamlılığa yakın bir düşüş saptanmıştı. Sonuç: D vitamini replasmanının HBS semptom şiddetinde olumlu etki sağladığını gösterirken, uyku kalitesi ve depresyon üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığını ortaya koymuştur. Yorgunluk düzeylerinde ise sınırlı bir etki gözlemlenmiştir. İdyopatik HBS hastalarında D vitamini düzeyi hastalık semptom şiddeti ile ilişkili gibi görünmektedir. HBS hastalarında D vitamini düzeyinin bakılmasının ve eksik olan hastalarda replasman yapılmasının hastalık semptomlarının şiddetini azaltacağını düşündürmektedir. Anahtar Sözcükler: Huzursuz Bacaklar Sendromu, Vitamin D, Depresyon, Yorgunluk, Uyku kalitesi.

Belirti ve semptomlarDepresyonHuzursuz bacak sendromu+5
Orkun Zorsu
Düzce University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Non-valvuler atrial fibrilasyona bağlı gelişen mekanik trombektomi yapılan ön sistem inmelerinde MPV, CRP, RDW değerlerinin ve nötrofil/lenfosit oranının prognozla ilişkisi

Atrial fibrilasyon ile inflamasyonun ilişkisi daha önce birçok çalışmada gösterilmiştir. MPV, CRP, RDW değerleri ve Nötrofil-lenfosit oranı (NLO) gibi inflamasyonla ilişkili laboratuar bulgularının birçok hastalıkta prognozla ilişkileri çalışılmıştır. Biz bu laboratuvar bulgularının non valvuler atrial fibrilasyona bağlı gelişen mekanik trombektomi yapılan ön sistem inmelerinde prognozla ilişkisini araştırdık. Çalışmamızda Ocak 2015- Mart 2019 arasında çalışmamızdaki kriterleri sağlayan toplam 91 iskemik inme hastası retrospektif olarak incelendi. Çalışmamızda prognostik belirteçler olan başvuru ve 24. saat NIHSS skorları, taburculuk mRS, 3. ay mRS skorları, ASPECT skorları, TICI2b-3, mTICI2c-3 başarılı rekanalizasyon oranlarının, hastaların başvuru esnasındaki MPV, CRP, RDW değerleri ve Nötrofil-lenfosit oranıyla istatiksel olarak ilişkisinin olup olmadığını araştırdık. Çalışmamızda NLO yüksekliği ; başvuru NIHSS skoru yüksekliği, 24. Saat NIHSS skoru yüksekliği, taburculuk mRS>2 gibi kötü prognostik belirteçlerle istatiksel açıdan ilişkiliydi. RDW değeri yüksekliği ; başvuru NIHSS skoru yüksekliği ve düşük ASPECT skoru ile istatiksel açıdan ilişkili saptandı. Çalışmamızda MPV ve CRP değerlerinin prognozla ilişkisi saptanmadı. Bizim çalışmamızda enflamasyonla ilişki NLO ve RDW değerlerinin NVAF li hastalarda kötü prognozla ilişkili olduğu tespit edildi. NVAF tanılı akut inme hastalarında prognozu belirlemede prediktör faktör olarak laboratuvarda çalışılması basit ve kısa sürede sonuçlanan NLO ve RDW değerlerinin kullanılması öngörülebilir. Anahtar Kelimeler: Atrial fibrilasyon, iskemik inme, trombektomi, inflamasyon, prognoz.

Atriyal fibrilasyonC reaktif proteinEritrositler+5
Ulaş Çiçek
Gaziantep University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Chrna7 geni kopya sayısı varyasyonları (CNV), gen ekspresyonu ve migren riski

Migren çok sık rastlanan bir baş ağrısıdır. Ağrı karakteri gereği migren atağı, kişide işlev ve işgücü kaybına yol açar. Bu yüzden de mutlak tedavi edilmesi gerekir. Migren etyopatogenezi üzerine bir çok teori öne sürülmüştür. Günümüzde en çok nöroinflamasyon üzerinde durulmaktadır. CHRNA7 bir nikotinik asetilkolin reseptörünün α7 subüniti kodlayan gendir. Bu genin ürünün yapılan çalışmalarda antiinflamatuar olduğu saptanmıştır. Migrenle ilişkili CNV'ler (Kopya Numarası Varyasyonları) ve ilgili genin ekspresyonu migrenle ilişkili genetik mekanizmalarını anlamak için öznel ve biyobelirteç ölçümlerinin kullanılmasından faydalanacaktır. Migren ile bir ilişki gözlenmesi, migrenin genetik temeli bakımından önemlidir. Bu çalışma ile CNV değişimlerinin normal sayıya ulaştırılabilmesi ve migren hastalarının refahını iyileştirmeyi amaçlayan stratejilerin geliştirilmesine yardımcı olmak amaçlanmaktadır Bu çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji kliniğine başvuran 102 adet Migren hastası ve 120 adet sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı laboratuarlarında, hastalardan alınan kan ile elde edilen lenfositler üzerinden CHRNA7 geni ve CNV ekspresyon analizleri yapıldı. Migren hastalığında CNV'lerin durumu ve CNV'lerin üzerinde bulunduğu genin ekspresyonuna etkisi hastalığın tüm klinik bulgularıyla birlikte analiz edilmiştir. Migren hastalarımızda sağlıklı kontrol bireylerine göre azalan kopya sayısı ve artan kopya sayıları ile migren olma riski arasında ilişki tespit edilmiştir. CHRNA7 geni ekspresyon düzeyine gen üzerindeki CNV sayılarının etkisi incelendiğinde istatistiksel olarak ilişki gözlenmemiştir. klinik değişkenlerin ekspresyon üzerinde etkisi olabileceğini fakat CNV sayılarında direkt etkisi olmadığını göstermiştir. Sonuç olarak, bu çalışma migren gelişimi için bir temel oluşturduğundan ve migrenin genetik mekanizmasına ilişkin bir kavrayış kazandığından değerlidir. Bu bulgulara dayanarak, migrenli bireylerin yaşam kalitesini ve günlük yaşam aktivitelerini iyileştirmek için tedavi stratejileri geliştirmek için normal aralıktaki CNV'nin son derece önemli olduğunu önerebiliriz. Anahtar kelimeler: Migren, İnflamasyon, Chrna7, CNV

Gen ifadesiGenetik varyasyonGenler+2
Mehmet Fatih Özaltun
Gaziantep University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vertebral arter stentleme yapılan vakaların cinsiyete göre demografik özelliklerinin karşılaştırılması

İnme tedavisindeki gelişmelere rağmen, inme nedenli ölümler dünyada ikinci sırada yer almaktadır. Epidemiyolojik çalışmalar inmelerin ortalama %20'sinin arka sistem kaynaklı olduğu bunların %25'inin vertebral arter ve baziller arter hastalığı nedeniyle olduğunu göstermektedir. Burda da cinsiyetler arası farklılıklar vardır ve çalışmamızda bu farklılıklar yönünden hastalar incelenmiştir. Çalışma için Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Kliniğinde Ocak 2018-Mart 2020 tarihleri arasında vertebral arter stentleme yapılan hastaların dosya kayıtları retrospektif olarak incelendi. İstatistiksel değerlendirmelerde; sosyodemografik özellikler, yaş, medeni durum, stentlenen arterin pozisyonu, semptom varlığı, hipertansiyon, diyabetes mellitus, hiperlipidemi, kalp hastalıkları, sigara kullanımı, alkol kullanımı, geçirilmiş inme öyküsü gibi değişkenlerinin cinsiyete göre demografik özellikleri bakımından ilişkisi incelendi. Çalışmamızın analizlerinde hastaların darlık yüzdeleri ve semptomatik olup olmaması açısından cinsiyete göre anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0,05). Yine sağ-sol vertebral arter stentleme sıklığı ve cinsiyet farklılığı açısından anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Hipertansiyon %66,3 ile en fazla görülen risk faktörü iken erkeklerde hipertansiyon varlığı %60, kadınlarda %82,1 oranında saptanmıştır. İstatiksel olarak hipertansyonun varlığı cinsiyete göre anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca sigara kullanımı erkeklerde kadınlara göre anlamlı bulunmuştur. (p<0,05). Yine sigara kullanımı ve medeni durumun evli olması açısından da anlamlı istatistiksel ilişki kurulmuştur (p<0.05). Sonuç olarak stentleme yapılan vakaların demografik özelliklerinin cinsiyete göre farklılıklar içerdiği görülmüştür. Burdan yola çıkarak bu çalışma ile gelecekteki bilimsel çalışmalara ve inme koruyucu hekimlik çalışmalarına katkı sağlamayı amaçlamaktayız.

CinsiyetDemografiDemografik özellikler+2
Eşref Kemal Çelik
Gaziantep University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Relapsing remitting multipl skleroz tanılı hastalarda ocrelizumab tedavisinin yaşam kalitesi, yorgunluk, anksiyete ve depresyon üzerine etkisi

Multipl Skleroz (MS) dünya genelinde genç erişkinlerdeki nörolojik yeti kaybının en sık sebebidir. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji polikliniğinde Relapsing Remitting Multipl Skleroz (RRMS) tanısı ile takip edilen hastalarda Ocrelizumab tedavisinin hastaların yaşam kalitesi, yorgunluk, anksiyete ve depresyon durumları üzerine olan etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışma retrospektif olarak yapılmıştır. Çalışmaya 2017 revize Mcdonald kriterlerine göre RRMS tanısı almış 43 hasta ( 26 kadın, 17 erkek) alınmıştır. Hastaların Ocrelizumab tedavisi öncesi ve tedavinin 3.dozunu aldıktan 1 ay sonrasındaki multiple sclerosis quality of life 54 (MSQOL-54), Fatique Severity Scale(FSS), Beck anksiyete ölçeği ve Beck depresyon ölçeği puanları retrospektif olarak hasta dosyalarından elde edilmiştir. Çalışmaya alınan tüm olguların yaş, cinsiyet, engellilik durumları, hastalık tanısı aldıklarından beri geçen süre ve son kullandıkları hastalık modifiye edici ajanlar kaydedilmiştir. Elde edilen verilerin analizinde SPSS 22.0 Windows versiyon paket programı kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Sonuç olarak; Ocrelizumab tedavisinin RRMS hastalarında yaşam kalitesi ve anksiyete üzerine istatistiksel olarak anlamlı etki etmezken, çalışmaya alınan hastaların yorgunluk durumunda artışa depresyon durumlarında ise azalmaya yol açtığı görülmüştür.

AnksiyeteDepresyonMultipl skleroz+3
Mustafa Öğüt
Gaziantep University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik sigara kullanımının kognitif fonksiyonlar üzerine etkilerinin araştırılması

Sigara içerdiği çok sayıdaki oksidan ajanlar aracılığıyla organizmaya olumsuz etkiler gösterebilen bir maddedir. Nikotin doğrudan ve dolaylı olarak merkezi sinir sisteminde fizyolojik, biyokimyasal ve davranış fonksiyonlarını etkiler. Sigara içen sağlıklı insanlarda nikotinin kognitif fonksiyonlar üzerinde etkileri olabileceği düşünülmektedir. Biz bu çalışmada sigara içen sağlıklı bireylerde sigaranın, kognitif fonksiyonlar üzerine olan olumlu ya da olumsuz etkilerini P300 ve SPT testlerini kullanarak göstermeyi amaçladık.Çalışmaya alınan olguların ve sağlıklı kontrollerin olaya ilişkin uyarılmış potansiyelleri (P300) standart şaşırtmalı uyaran dizisi (oddball paradigması) kullanılarak elde edildi. Kayıtlar EMG laboratuarında Dantec Keypoint modeli 8 kanallı bir EMG/Uyarılmış Potansiyel Cihazı kullanılarak elde edildi. Sessiz bir odada, kişi uzanır pozisyonda iken Ag/AgCl disk elektrotlar kullanılarak, aktif elektrot Cz'ye, referans elektrot kulak memesine yerleştirildi.Çalışmaya alınan tüm olgulara nöropsikolojik testlerden birisi olan ?sürekli performans testi (SPT)? bilgisayar ekranında uygulandı.P300 latansının sigara içenlerde kontrol grubuna göre anlamlı derecede uzadığı görüldü. Bu uzamanın sigara içme süresi ile ilişkili olarak özellikle 10 yıldan fazla sigara içenlerde daha belirgin olduğu gözlendi. P300 amplitüdünde ise kontrol grubu ile 10 yıldan az süre sigara içenler arasında anlamlı derecede bir fark bulunmadı, ancak 10 yıldan uzun sigara içenlerde P300 amplitidünün anlamlı derecede düştüğü gözlendi.SPT incelendiğinde, kontrol grubu ile sigara içen gruplar arasında ve sigara içen grupların kendi aralarında da istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı.P300 testinin, sigaranın kognisyon üzerindeki etkilerini değerlendirmede yardımcı bir test olarak kullanılabileceği, SPT testinin ise sigara içenlerle içmeyenler arasında kognitif fonksiyonları değerlendirmede etkili bir test olmadığı sonucuna varıldı.Anahtar kelimeler: P300, Nikotin, Sigara, SPT, Kognisyon

Derya Sayar
Gaziantep University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sol hemisferik lezyonlu hastalarda lisan fonksiyonu ve ilgili anatomik yapılar

Rasim Efe
Gaziantep University
1994
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vasküler nedenli komaların prognozunu belirlemede klinik ve laboratuvar bulgularının değeri

Ali Can Türküner
Gaziantep University
1994
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sessiz infarkt risk faktörlerinin normal kişiler ve iskemik strok risk faktörleri ile karşılaştırılması

Hakan Demirci
Gaziantep University
2002
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Migren hastalarında atakta, ataksız dönemde ve sağlıklı kontrol grubunda serum nitrik oksit ve adrenomedullin düzeylerinin değerlendirilmesi

Migren etyopatolojisi ve kesin tedavi yöntemleri tam olarak belirlenmemişnörolojik, gastrointestinal ve otonom değişikliklerin çeşitli kombinasyonlardaeşlik ettiği primer epizodik bir baş ağrısı bozukluğudur. Bu çalışmanın amacı,migren atak, ataklar arası ve kontrol grubunda serum nitrik oksit veadrenomedullin'in düzeylerini karşılaştırarak hastalığın fizyopatolojisindekirolünü araştırmakdır.Kliniğimize başvuran 26 migren hastası (11 auralı, 15 aurasız) ve 26 sağlıklıbirey çalışma kapsamına alındı. Tam kan sayımı, sedimantasyon , CRP ve rutinbiyokimyasal tetkikleri yapıldı. Hastalarda atak döneminde ve ataklar arasıdönemde 2 kez, kontrol grubunda 1 kez 10 ml venöz kan örneği alınarak uygunşekilde plazmaları ayrıldı ve -20° de saklandı. Plazma NO ve AM düzeyleriC'çalışıldı.Plazma NO düzeyleri migren hastalarında ataklı, ataksız ve kontrolgrubunda sırasıyla; (36,5), (27,8)ve (25,19) mikromol/lt bulundu. Bu sonuçlaragöre migren hastalarının atak dönemindeki NO değeri hem ataksız dönemegöre hem de kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,001).Ataksız dönem ile kontrol grubu değerlendirildiğinde ise anlamlı farksaptanmadı (p=0,534).Plazma AM düzeyleri migren hastalarında ataklı, ataksız ve kontrolgrubunda sırasıyla; (19), (25,23) ve (33) pikomol/lt olarak bulundu. Bu sonuçlaragöre migren atak dönemi AM düzeyleri hem ataksız döneme göre hem dekontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,001). Migren ataksızdönem serum AM değeride yine kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu(p=0,001).Alt grup ayrımı yaptığımızda auralı ve aurasız migrenlilerde ataklı ve ataksızdönemde NO ve AM düzeylerinde anlamlı bir fark tespit edilmedi.Bu sonuçlara göre NO ve AM migren patogenezinde farklı mekanizmalarlarol oynayabilir ve ilerdeki yıllarda uygulanacak tedavi protokollerinde yeralabilirler.Anahtar Kelimeler: Migren, Nitrik oksit, Adrenomedullin

Sırma Geyik Göbel
Gaziantep University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obstruktif uyku apne sendromlu hastaların kognitif etkilenmelerinin olaya ilişkin potansiyellerle değerlendirilmesi

Obstruktif uyku apne sendromu (OUAS) uykuda tekrarlayan üst solunum yolu tıkanıklıkları nedeniyle kan oksijen saturasyonunda azalma ve uyku bölünmesi ile karakterize bir hastalıktır. Bu hastalarda birçok sistemik problem gözlenmekle birlikte özellikle selektif ve spontan dikkat eksikliği ile kendini gösteren kognitif disfonksiyon mevcuttur. Bu çalışmada, obstruktif uyku apneli hastalarda kognitif fonksiyon bozukluğunun olaya ilişkin potansiyeller (OİP) ve sürekli performans testleri (SPT) ile araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya alınan 34 hasta ve 36 sağlıklı kişilerin olaya ilişkin uyarılmış potansiyelleri standart şaşırtmalı uyaran dizisi (oddball paradigması) kullanılarak analiz edildi. Saçlı deri üzerinden Fz, Cz, Pz noktalarından yapılan kayıtlar alındı. Kayıt sonuçlarına göre N100, N200, P200 ve P300 latans ve amplitüdleri belirlendi. Ayrıca tüm olgulara nöropsikolojik testlerden birisi olan ''sürekli performans testi (SPT)'' bilgisayar ekranında uygulandı.Elde edilen sonuçlarda; P300 latansının OUAS'da kontrol grubuna göre anlamlı derecede uzadığı, P300 amplitüdünün düştüğü gözlendi. SPT sonuçlarında, yine OUAS'lılarda kontrol grubuna göre yanlış yapma oranlarında artış bulundu. Epworth uykululuk ölçeğine (EUÖ) göre değerlendirme sonuçlarında ise EUÖ değeri?10 olanların P300 latanslarının uzamış olduğu gözlendi.OİP ve SPT testlerinin OUAS'daki kognitif fonksiyonları değerlendirmekte etkili testler olduğu sonucuna varıldı. OUAS'ın kognitif fonksiyonlar üzerinde olumsuz etkileri bu test sonuçları ile gözlenmiş oldu.Anahtar kelimeler: Obstruktif uyku apne sendromu, Olaya ilişkin potansiyeller, Sürekli performans testleri, Kognitif fonksiyonlar

Uyarılmış potansiyellerUyku apne sendromları
Eylem Şahin
Gaziantep University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gerilim tipi başağrısı olan hastalarla fibromiyaljili hastaların ve kontrol grubunun serum Adrenomedullin ve Kalsitonin gen ilişkili peptit ?CGRP? düzeylerinin karşılaştırılması

Gerilim tipi başağrısı (GTBA) ve fibromiyalji sendromu (FMS) etyolojisi bilinmeyen tekrarlayan ağrı sendromlarıdır. Her iki durumda da klinik, terapötik ve patofizyolojik özellikler benzerdir. Adrenomedullin ve CGRP aynı reseptörleri kullanan iki peptit olup, CGRP'nin migren patogenezinde rolü olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada gerilim tipi başağrısı ve fibromiyalji patogenezinde adrenomedulin ve CGRP'nin rolünün olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır.Polikliniğe başvuran 35 GTBA hastası, 33 FMS hastası ve 31 sağlıklı birey çalışma kapsamına alındı. Tam kan sayımı, sedimantasyon, CRP ve rutin biyokimyasal tetkikleri yapıldı. Hasta ve kontrol grubundan 10 ml venöz kan örneği alınarak uygun şekilde plazmaları ayrıldı ve -20°C' de saklandı. Plazma AM ve CGRP düzeyleri çalışıldı.Plazma AM düzeyleri GTBA, FMS ve kontrol grubunda sırasıyla; (121.23), (119.09) ve (126.78) pg/ml olarak bulundu. Bu sonuçlara göre GBA grubu ve FMS grubunda tespit edilen serum AM değerleri ile kontrol grubu serum AM değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05).Plazma CGRP düzeyleri GTBA, FMS ve kontrol grubunda sırasıyla; (170.42), (162.61) ve (139.32) pg/ml olarak bulundu. Bu sonuçlara göre GBA grubunda tespit edilen serum CGRP değerleri, kontrol grubu serum CGRP değerlerinden istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0.025). FMS grubunda ise kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05)Bu sonuçlara göre CGRP GBA patogenezinde rol oynayabilir ve ilerideki yıllarda uygulanacak tedavi protokollerinde yer alabilir.Anahtar Kelimeler: Gerilim tipi başağrısı, Fibromyalji sendromu, Adrenomedullin, CGRP

FibromiyaljiKalsitonin geniyle ilgili peptid
Sadullah Sağlam
Gaziantep University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gerilim tipi başağrısı olan hastalarla fibromiyalji sendromlu hastaların ve kontrol grubunun serum total oksidan, antioksidan ve nitrik oksit düzeylerinin karşılaştırılması

Gerilim tipi başağrısı (GTBA) ve fibromiyalji sendromu (FMS) kronik ağrılı sendromlardır. Her iki hastalık da benzer klinik ve patofizyolojik özelliklere sahiptirler. Bu çalışmanın amacı nitrik oksit ve oksidatif stresin gerilim tipi başağrısı ve fibromiyalji sendromu patofizyolojisindeki rolünü değerlendirmektir.Gönüllü kontrol ve hasta gruplarından uygun şekilde kan örnekleri alındı. Total antioksidan durum (TAS), total oksidan durum (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) Harran Üniversitesi Biyokimya Laboratuarında, nitrik oksid (NO) ise Kocaeli Üniversitesi Biyokimya Laboratuarında çalışılmıştır.Plazma toplam antioksidan seviye (TAS)'si FMS ve GTBA gruplarında, kontrol grubuna göre belirgin düzeyde düşüktür (p<0.01). Plazma oksidatif stres indeksi (OSİ) seviyesi FMS'da ve GTBA'da sağlıklı kontrollere göre anlamlı yüksek bulunmuştur (p<0.05). Plazma nitrik oksit (NO) seviyesi sağlıklı kontrollerde, FMS ve GTBA gruplarına göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur.Fibromiyaljili ve gerilim tipi başağrılı hastalar oksidatif strese maruz kalmaktadır ve bu hastalıkların etyopatogenezinde oksidatif stres önemli bir rol oynamaktadır. Nitrik oksit seviyesi ile fibromiyalji ve gerilim tipi başağrısı arasında ters yönde ilişki vardır.Anahtar kelimeler: Gerilim tipi başağrısı, fibromiyalji sendromu, oksidatif stres, nitrik oksit.

FibromiyaljiNitrik oksitOksidatif stres
Mehmet Fatih Yimenicioğlu
Gaziantep University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Serebrovasküler hastalıklarda visfatinin rolü

Serebrovasküler olay, vasküler nedenlere bağlı fokal serebral fonksiyon kaybına ait belirti ve bulgularla karakterize klinik bir durumdur. İnme tedavi ve profilaksisindeki gelişmelere rağmen, inme nedenli ölümler halen birçok ülkede 3. sırada yer almaktadır. İnme risk faktörleri arasında yaş, cins, ırk, aile öyküsü gibi değiştirilemeyen faktörler olmakla birlikte hipertansiyon, diabetes mellitus, kalp hastalıkları, hiperlipidemi ve obezite gibi değiştirilebilen faktörler bulunmaktadır. İnmenin patogenezinde ateroskleroz ön planda rol almaktadır. Aterogenez ve ateroskleroz oluşumunda inflamasyon önemli bir yer tutmaktadır. Visfatin ise son zamanlarda tanımlanan, obezite ve diabet ile ilişkisi olan, ayrıca proinflamatuar özellik gösteren yeni bir adipokindir. Bu çalışmada, visfatinin inmeyle ve inmenin diğer risk faktörleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı.Çalışmaya 18 erkek 19 kadın olmak üzere toplam 37 inmeli hasta ve 19 erkek, 11 kadın olmak üzere toplam 30 sağlıklı kişi alındı. Hasta grubunda hastaneye giriş ile 5. günde visfatin düzeyleri ile kontrol gruplarında serum visfatin düzeyleri bakıldı.Visfatinin, lipit parametreleri, diabetes mellitus (DM), hipertansiyon, kalp hastalığı, karotis ve vertebral arter stenoz derecesi ile ilişkisi değerlendirildi. Ayrıca vücut kitle indeksi, bel/ kalça oranı ile ilişkisi incelendi.Visfatin düzeyleri hasta grubunda (19.3±7.3 ng/mL) kontrol grubuna (40.1±9.4 ng/mL) göre düşük bulundu (p<0.05). Hastaların çıkış visfatin düzeyi (27.4 ? 10.7 ng/mL), girişe (19.3 ? 7.3 ng/mL) göre yüksek bulundu (p<0.05). Visfatin ile obezite parametreleri ve inme risk faktörleri arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı (p>0.05).Visfatinin düzeyinin serebrovasküler olaylarda ve özellikle akut dönemde azalması, visfatinin proinflamatuar etkisinin dışında başka etkilerinin de olabileceğini düşündürmektedir. Olumlu etkileri olabileceğini söyleyebilmek için ise daha fazla ve geniş çalışmalar yapılması gerektiği kanaatindeyiz.

AdipokinlerObeziteSerebrovasküler bozukluklar+1
Figen Yalçın
Gaziantep University
2009
00