Gaziantep University
Discipline

Orthodontics

Gaziantep University

462

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Mandibular üçüncü molar diş gömülülüğü ile mandibular morfoloji ilişkisinin panoramik radyografilerde değerlendirilmesi: Retrospektif çalışma

Bu tez çalışmamızın amacı Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne başvuran hastalar arasından mandibular üçüncü molar dişi gömülü olan hastalarda üçüncü molar gömülülüğünün mandibular morfoloji ile ilişkisinin dijital panoramik radyografilerde boyutsal, açısal ve oransal ölçümler ile değerlendirilmesidir. Çalışmamızın materyalini Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne başvuran 18-31 yaş aralığındaki %60,5'i (n=199) kız, %39,5'i (n=131 ) erkek toplam 330 hasta oluşturmaktadır. Çalışmamızda 9 boyutsal, 4 açısal,1 oransal parametre değerlendirilmiştir. Araştırmada elde edilen veriler SPSS 22 paket programı aracılığı ile analiz edilmiştir. Normal dağılmayan, ikili gruplar arasındaki karşılaştırmalarda Mann-Whitney U testi, üç veya daha fazla gruplar arasındaki karşılaştırmalarda ise Kruskall Wallis H testi kullanılmıştır. Kategorik veriler arasındaki ilişkiye Ki-Kare analizi ile bakılmıştır. Değişkenler arası ilişkilerde ise korelasyon testi analizi kullanılmıştır. Gözlemci içi güvenirliğine ICC (Intraclass Corelation) ile bakılmıştır. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodu (Ortalama, Medyan, Standart Sapma, Minimum-Maximum) kullanılmıştır. Çalışmamızda gömülü mandibular üçüncü molar diş Winter sınıflandırmasına göre gruplandırıldığında; %69,2'si mezioangular pozisyon %23,9'u vertikal, %8,9'u horizontal pozisyonda bulunmuştur. Pell ve Gregory okluzal yüzeye göre sınıflandırmasında en yaygın gömülülük derinliği Sınıf A (%53,33) olarak sonrasında Sınıf B (%39,39) ve sınıf C (%7,28) olarak bulunmuştur. Ramusa göre derinlik sınıflamasında en sık Sınıf 2 (%65,95) gömülülük bulunmuştur. Gömülü mandibular üçüncü molar dişe sahip deney grubunda, mandibular üçüncü molar dişi sürmüş kontrol grubuna göre boyutsal açıdan kondil uzunluğu, koronoid uzunluğu, mandibular korpus genişliği, sigmoid çentik derinliği, retromolar boşluk mesafesi, antegonial çentik derinliği anlamlı derecede düşük çıkmıştır. Çalışmamızda yapılan açısal ölçümlerde Co/Cr açısı deney grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştır. Alpha açısı kontrol grubunda, deney grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Çalışmamızda yaptığımız oransal ölçüm retromolar boşluk mesafesenin üçüncü molar dişin genişliğine oranı kontrol grubunda deney grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak mandibular üçüncü molar gömülüğünün mandibular morfolojide çeşitli parametrelerle bağlantılı olduğu bulunmuştur. Hastalardan alınan panoramik radyografiler üzerinde yapılan ölçümler ile çeşitli parametreler kullanılarak dişin gömülü kalma açısından tahmin yapılabilir. Anahtar kelimeler: Gömülü diş, Mandibula, Panoramik radyografi

Güler Nur İbişoğlu
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Ortodontik şeffaf plak tekniği ile gerçekleştirilen kanin distalizasyonunun değerlendirilmesi: Üç boyutlu sonlu elemanlar analizi

Son zamanlarda ortodontik tedavilerde maloklüzyonların düzeltilmesi amacıyla şeffaf plakların kullanımı estetik, konfor ve kullanım kolaylığı gibi avantajları nedeniyle öne çıkmaya başlamıştır. Bu sonlu elemanlar analizi çalışmasında, şeffaf plak tekniği ile gerçekleştirilen kanin distalizasyonunda kullanılan elipsoit ve vertikal horizontal ataşman ile dört farklı kalınlıktaki şeffaf plak uygulamasının plak ve dişler üzerinde meydana getirdiği stres dağılımı ve yer değiştirme miktarlarının incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada maksiller dişleri, şeffaf plağı, ataşmanları ve periodontal ligament yapılarını içeren üç boyutlu sonlu elemanlar modeli oluşturuldu. Kanin diş üzerine yerleştirilen elipsoit ve vertikal horizontal ataşmanlar ile 0,5 mm, 0,625 mm, 0,75 mm, 1 mm şeffaf plak kalınlıkları modellenerek toplamda 8 senaryo oluşturuldu. Tüm senaryolarda şeffaf plaklar 0,25 mm aktive edildi. Aktivasyon ile şeffaf plak uygulamasını takiben her iki ataşman tipinde de kanin dişte tipping hareketi gözlendi. Elipsoit ataşman uygulanan senaryolarda kanin dişte görülen distopalatal rotasyon derecesinin, vertikal horizontal ataşman uygulanan senaryolara göre daha fazla olduğu görüldü. Plak kalınlığının artmasıyla doğru orantılı olarak kanin dişe gelen kuvvet ve keser dişlerde oluşan palatal yönde devrilme miktarı arttı. Çalışmamız sonuçlarına göre; iki farklı ataşman tipinin distalizasyon esnasındaki paralel hareket oluşumuna etkilerinde belirgin bir fark olmadığı, plak kalınlığının artışıyla kanin dişe gelen kuvvet miktarının arttığı ve ark üzerinde özellikle keser dişlerde istenmeyen hareket oluşturabileceği belirlenmiştir.

Diş hareketleriKöpek dişleriMaloklüzyon+3
Aslıhan Düzgen
Gaziantep University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Yapay zekâ algoritmasıyla gerçekleştirilen sefalometrik analizin bilgisayar destekli dijital sefalometrik analizle kıyaslanması

Bu çalışmanın amacı; yapay zekâ teknolojisine sahip tam otomatik sefalometrik analiz programlarının, bilgisayar destekli dijital sefalometrik analiz programları kadar güvenilir olup olmadığını gözlemlemektir. Bu amaçla farklı deneyim düzeylerine sahip 3 araştırmacı tarafından manuel olarak işaretlenen ve analiz edilen radyografiler, yapay zekâ algoritmasına sahip tam otomatik dijital sefalometrik analiz programlarından AudaxCeph, OrthoDx ve WebCeph tarafından otomatik olarak işaretlenen ve analiz edilenlerle karşılaştırılmıştır. Tam otomatik sefalometrik analiz programlarının araştırmacı müdehalesi sonrası ölçümlerinin de değerlendirildiği çalışmada 7 hasta grubundan oluşturulmuş 210 dijital sefalometrik radyografi üzerinde 33 anatomik noktanın ( 20 sert 12 yumuşak doku ) X ve Y eksen koordinatları ve 13 açısal, 5 çizgisel, 1 oransal olmak üzere 19 sefalometrik analiz değer ölçümleri incelenmiştir. Elde edilen ölçüm değerlerinin, hasta grupları arasında, belirlenen referans değerlerle karşılaştırılması sonucunda AudaxCeph programının yaptığı ölçümlerde; Ba, Sigmiod Notch, Gl', N,' Sn', A' noktaları koordinatlarında ve U1-NA° U1-NA (mm), Fasiyal açı, Y aksı açısı, Jarabak oranı değerlerinde, OrthoDx programının yaptığı ölçümlerde; Pt, N' noktaları koordinatlarında ve Fasiyal açı, Y aksı açısı, U1-NA (mm) değerlerinde, WebCeph programının yaptığı ölçümlerde Prn, A' noktaları koordinatlarında ve Fasiyal açı, Y aksı açısı, Gonial açı, U1-NA°, U1-NA (mm) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark görülmüştür. Araştırmacı müdahalelerinden sonra farkların bir kısmı ortadan kalkmıştır. Sert doku koordinatları ölçümlerinde en başarılı program WebCeph, yumuşak doku koordinatı ve analiz değerleri ölçümünde OrthoDx programı olmuştur. AudaxCeph programı sert doku koordinatı ölçümleri yumuşak dokuya göre daha güvenilir bulunmuştur. Tüm yapay zekâ algoritmasına sahip programlar başarılı olarak kabul edilse de daha doğru sonuçlar elde edebilmek için araştırmacı müdahalesine ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.

AlgoritmalarDiş hekimliğiSefalometri+1
Haluk Gören
Gaziantep University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Alt çene gelişim geriliği olan hastalarda forsus FRD EZ2 ve CS4 sistem sabit apareylerinin etkinliklerinin sefalometrik olarak karşılaştırılması

Bu çalışmamızdaki amaç, alt çene gelişim geriliği olan hastalarda uygulanan CS4 Sistem sabit fonksiyonel apareyi ve Forsus FRD EZ2 (Forsus) sabit fonksiyonel apareyinin etkinliklerinin sefalometrik olarak karşılaştırmaktır. Gaziantep Üniversitesi Ortodonti Bölümü arşivinde bulunan ve ortodontisti tarafından mandibular retrognati (alt çene gelişim geriliği) endikasyonu konulmuş, sabit fonksiyonel apareyler ile kompenzasyon tedavisi uygulanmış, apareyi ağızdan uzaklaştırılmış, ara kayıtları alınmış hastaların apareylerin uygulandığı ve çıkarıldığı seanslarda alınmış sefalometrik röntgenleri analiz edilmiştir. CS4 Sistem grubu 14 (16,79±1,68 yıl) (7 kız, 7 erkek), Forsus grubu ise 14 (16,57±1,66 yıl) (7 kız, 7 erkek) olmak üzere toplam 28 hastanın sefalometrik röntgenlerinden oluşmaktadır. Her iki sabit fonksiyonel aparey, molar ilişkisi sınıf I olana kadar yaklaşık CS4 Sistem grubunda 5,8±1, Forsus grubunda 6,2±1 ay ağızda tutulmuştur. Toplamda 28 hastanın 56 adet lateral sefalometrik röntgenlerinde açısal ve lineer ölçümler yapılmıştır. Normal dağılıma sahip değişkenlerin iki bağımsız grupta karşılaştırılmasında Student t testi, 2 bağımlı grupta karşılaştırılmasında ise Eşleştirilmiş t testi kullanılmıştır. Ölçümlerin güvenirliğinin saptanması için ICC ve %95 güven aralıkları hesaplanmıştır. Elde edilen bulgulara göre CS4 Sistem ve Forsus apareylerinin mandibular retrognatiye sahip hastalardaki overjet, overbite ve molar ilişki düzeltiminde etkili oldukları ve elde edilen etkinin daha çok dişsel olduğu, iskeletsel etkinin ise minimal olduğu belirlenmiştir. Tedavi sonunda, maksiller keser dişlerde retrüzyon ve mandibular keser dişlerde protrüzyon gözlenmiştir. CS4 Sistem apareyinin, Forsus apareyine göre IMPA değerindeki daha fazla artışa, U1/SN değerinde ise daha fazla azalmaya neden olduğu tespit edilmiştir. CS4 Sistem ve Forsus sabit fonksiyonel apareylerinin her ikisi de alt çene gelişim geriliğine sahip geç adölesan dönemdeki bireylerde, diş çekimi ya da ortognatik cerrahi endikasyonu konulabilecek sınır vakalarda alternatif tedavi yöntemi olarak kullanılabilir.

Dental aygıtlarMandibulaMandibular hastalıklar+2
İsmail Aytaç Düzgen
Gaziantep University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Geleneksel ve modifiye hızlı üst çene genişletme apareylerinin çiğneme kasları üzerindeki etkilerinin ultrasonografi ile değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı; üst çenesinde transversal yönde darlığı olan hastalarda geleneksel ve modifiye hızlı üst çene genişletme apareylerinin çiğneme kasları üzerindeki etkilerini ultrasonografik ve shear wave elastografisi ile değerlendirmektir. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'na tedavi amacıyla başvurmuş olan, iskeletsel maksiller darlığa sahip, yaşları 8-15 yıl arasında değişen, kliniğin rutin hastası olan birey dahil edildi. Randomize olarak seçilen 31 birey iki gruba ayrıldı: Grup 1; Geleneksel Hyrax RME (HRME) apareyi (n=15), Grup 2; Akrilik Capli Modifiye RME (AcRME) apareyi uygulanan hastalar (n=16). Bireylerden T0 (aparey uygulaması öncesi), T1 (aktivasyon sonu) ve T2 (aktivasyonun tamamlanmasını takiben 3.ay) dönemlerinde ultrasonografi ve elastografi kayıtları alındı. Alınan kayıtlar aracılığı ile masseter, anterior temporal ve lateral pterigoid kaslarının kalınlıkları ve sertlik değerleri analiz edildi. Hem AcRME hem HRME gruplarında, ortalama kalınlık ve sertlik değerlerinin zamanlar arası karşılaştırmalarında anlamlı farklılık gözlenmezken; sağ-sol ayrımı yapılarak analiz edildiğinde her iki apareyin de kasları anlamlı olarak etkilediği görüldü. Çalışmada en çok etkilenen kaslardan olan lateral pterigoid kasın farklı zamanlarda ölçülen kalınlık ve sertlik değerleri AcRME grubunda daha fazla idi. Bu durumun AcRME apareyinin dizaynındaki okluzyon yüksekliği farklılığından kaynaklandığı düşünüldü.

Alveolar kenar artırılmasıDental aygıtlarElastografi+3
Leyla Tezcan
Gaziantep University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Farklı indirekt bonding taşıyıcılarının braket transfer doğruluğunun in vitro olarak karşılaştırılması

İn vitro olan bu çalışmada iki farklı materyalden hazırlanan (IBT reçine ve LT Clear reçine) indirekt bonding taşıyıcılarının transfer doğruluğu karşılaştırılmıştır. Çalışmada 16 hastanın çene modeli 3Shape Ortho AnalyzerTM programına aktarıldı. Her modelde bir taraftaki 2.Premolar diş ile karşıt arktaki 2.premolar diş arasındaki dişler (toplamda 10 diş) referans alındı. Çene modellerine braketler bilgisayar programında ideal pozisyonlarında yerleştirildi. İndirekt bondingte kullanılacak olan taşıyıcılar 3D tasarlanıp yazıcıdan üretildi. Taşıyıcılardaki braketlerin aktarılacağı çalışma modelleri de 3D yazıcılardan üretildi. Braketlerin transfer edildiği çalışma modellerinin "Smart Optics Vinyl Open Air" cihazı ile taraması yapıldı. VRMesh programı sayesinde braketli modellerin çakıştırması lineer (bukko-lingual, insizo-gingival, mesio-distal) ve açısal (rotasyon, angulasyon ve tork) olarak yapıldı. IBT reçine ve LT Clear reçine grupları arasında doğrusal ve açısal düzlemlerde anlamlı bir fark bulunmadı. Doğrusal düzlemde iki taşıyıcı grubu için de en fazla sapma gösteren değer okluzogingival hareketken, açısal düzlemde en az sapma gösteren değer rotasyon hareketi olarak tespit edilmiştir. LT Clear ve IBT gruplar arasında açısal ve doğrusal sapmalar için belirgin bir yön eğilimi görülememiştir. İki grubun doğrusal konumlandırma doğruluğu bukkolingual ölçümlerde mesiodistal ölçümlere göre yüksek, mesiodistal ölçümlerde insizogingival ölçümlere göre yüksek olduğu görülmüştür. Açısal konumlandırma doğruluğu rotasyon ölçümlerinde tork ölümlerine göre, tork ölçümleri angulasyon ölçümlerine göre yüksek olduğu görülmüştür. Çalışmada kullanılan programların, transfer kaşıklarının değişmesi ve çalışmanın in vitro yerine in vivo yapılması sonuçlarda değişiklik oluşturabilir. Çalışma titizlikle yapılmış olsa da tekniğin geliştirilebilmesi için üzerinde daha fazla çalışma yapılması gerekiyor.

3-D teknolojisiDental bondingOrtodonti+4
Fırat Söğüt
Gaziantep University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sınıf III hastalarda Alt-RAMEC protokolü ile iskeletsel vediş destekli protraksiyon yöntemlerinin etkinliklerininkarşılaştırılması

Bu çalışma maksiller protraksiyon için hibrit hyrax ve RME apareyine sahip, alt-Ramec protokolü uygulanan ve uygulanmayan hastaları eş zamanlı değerlendirerek, farklı ankraj ünitelerinden destek alan apareyler arasında yapılan tercihin ve genişletme protokolü seçiminin üst çene protraksiyonuna etkisini göstermeyi amaçlamıştır. Araştırmada Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'na sınıf III maloklüzyon tedavisi görmek için başvuran hastaların lateral sefalometrik radyografileri kullanılmıştır. Hibrit hyrax apareyi ve alt-RAMEC grubu 15 (HH-Alt), RME apareyi ve Alt-RAMEC grubu 15 (RME-Alt), hibrit hyrax apareyi grubu 15 (HH) ve RME apareyi grubu 15 (RME) olmak üzere toplam 60 hastanın, tedavi öncesi ve sonrası 120 lateral sefalometrik filmi üzerinde açısal ve doğrusal analizler yapılmıştır. Normal dağılan parametrelerin dört grupta karşılaştırılmasında Oneway Anova ve farklılığa neden olan grubun tespitinde Tukey HDS testi kullanılmıştır. Değişkenlerin grup içi karşılaştırılmasında ise paired sample t testi, niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise Ki-Kare testi kullanılmıştır. Çalışmadan edinilen bulgulara göre HH-Alt grubunun maksillanın öne getirilmesini en çok arttıran ve overjet düzeltimini en hızlı sağlayan grup olduğu görülmüştür. Bunu sırasıyla HH ve RME-Alt grupları takip etmektedir. HH grubu RME-Alt grubuna göre vertikal boyutta sağladığı kontrol ve daha az dental yan etkiye sahip olması nedeniyle ikinci en başarılı grup olarak görülmüştür. Dört tedavi kombinasyonu içerisinde iskeletsel etkinliği en az ve dental yan etkisi en fazla olan grubun RME grubu olduğu görülmüştür. Sonuçlar değerlendirildiğinde hibrit gruplarının konvansiyonel gruplara göre maksillayı daha hızlı ve etkili protrakte ettikleri, aynı zamanda maksillanın rotasyonunu azaltarak vertikal kontrolü de iyileştirdikleri görülmüştür. Alt-RAMEC prosedürünün maksillanın ilerletilmesine ve hızına katkı sağlarken, vertikal kontrol üzerinde bir iyileştirme yapmadığı görülmüştür. Maksillada görülen değişimler üzerinde apareyin hibrit veya konvansiyonel olmasının, alt-RAMEC protokolü uygulanıp uygulanılmamasından daha fazla önem taşıdığı fark edilmiştir.

Alt-RAMEC protokolüAlveolar kenar artırılmasıAnkrajlar+5
Tuğçe Ergül
Gaziantep University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Farklı büyüme tiplerine göre mini vida destekli hızlı palatal genişletme apareyi'nin yerleştirileceği bölgelerdeki kemik kalınlığının konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada farklı büyüme tiplerine göre mini vida destekli hızlı palatal genişletme apareyinin (MARPE) yerleştirileceği bölgelerdeki kemik kalınlığının konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: KIBT arşivinden dahil edilme kriterlerini karşılayan radyografiler randomize seçildi. Sefalometrik radyografiler dijital olarak analiz edilerek büyüme paternlerine göre üç gruba (düşük, normal ve yüksek açılı) ayrıldı (n=34). KIBT taramaları üzerinden yapılan ölçümler midpalatal düzlemin 3 mm ve 6 mm lateralinde olacak şekilde her iki tarafta yapıldı. Transversal kesitte, ön bölgedeki ölçüm noktaları 1.premoların distalinden, arka bölgedeki ölçüm noktaları 1.moların distalinden geçecek şekilde ayarlandı. Ölçümler sagittal kesitte, ön bölgede 30-45-90º açılarda, arka bölgede dik açıda palatal kortikal kemikten nazal taban kortikal kemiğine kadar 16 noktada yapıldı. Bulgular: Palatal kemik kalınlığı açısından büyüme paternleri arasında anlamlı farklılıklar bulundu (p<0.05). Düşük açılı grubun palatal kemik kalınlığı daha fazlaydı ve her iki tarafta midpalatal düzlemin 3 ve 6 mm lateralinde posterior bölgede 90º açıyla yapılan ölçümlerde anlamlı olarak yüksekti. Sonuç: Palatal kemik kalınlığının cinsiyet, büyüme paterni, yerleştirme açısı gibi birçok değişkenden etkilendiği ve yüksek oranda bireysel farklılıklar gösterdiği düşünüldü. Bu sebeple, MARPE apareyi üretilmeden önce hastanın KIBT görüntüleri üzerinden ölçümler yapılarak hazırlanması tavsiye edilebilir.

Alveolar kenar artırılmasıAnkrajlarCerrahi-diş hekimliği+4
Özgecan Öcal Öztoprak
Gaziantep University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Geleneksel yüzey pürüzlendirme yöntemleri ile dijital olarak kontrol edilebilen er:Yag lazerin mine dokusu üzerindeki mekanik etkilerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesi

Bu çalışmanın amacı geleneksel adeziv sistemler, Er:YAG ve Er,Cr:YSGG lazer ile dijital olarak kontrol edilebilen yeni lazer sisteminin makaslama testi bulguları, pürüzlendirme işlemi uygulanmış mine yüzeyleri ile braketler sökülüp artık adeziv temizlendikten sonra elde edilen mine yüzeylerinden alınan SEM ve AKM görüntülerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesidir. Çalışmamızda, 98 adet çekim endikasyonu konulmuş, çürüksüz, sağlam üst birinci küçük azı dişi kullanılmıştır. 80 adet diş uygulanan pürüzlendirme metoduna göre 4 gruba ayrılmıştır: 1.grup: Asit (%37'lik ortofosforik asit), 2.grup: Er:YAG lazer (120 mJ, 10 Hz., %40 su, %50 hava), 3.grup: Er,Cr:YSGG lazer (45 mJ, 50 Hz., %30 su, %60 hava) ve 4.grup: Xrunner (100 mJ, 10 Hz., %40 su, %50 hava, 2-yatay+2-dikey tarama sayısı). Pürüzlendirilen mine yüzeyine braketler yapıştırıldıktan sonra örnekler 24 saat boyunca oda sıcaklığındaki distile su içinde bekletilmiştir. Sonrasında 5.000 termal döngü uygulanıp makaslama testi için Universal test cihazına yerleştirilmiştir (crosshead hızı 0,5 mm/dak.). Dişlerin üzerinde kalan yapıştırıcı artıklarının değerlendirilmesinde Artun ve Bergland'ın çalışmasında kullandığı ARI indeksi kullanılmıştır. Yüzey analizleri için her gruptan birer adet olmak üzere toplam 4'er adet örnek pürüzlendirme işlemi yapıldıktan sonra mine yüzeylerinden ve braketler yapıştırılıp kopartıldıktan sonra temizlenen mine yüzeylerinden olmak üzere toplam 8 adet örneğin mine yüzeyinden SEM ve AKM görüntüleri elde edilmiştir. Son olarak işlem görmemiş, sağlam birer örneğin mine yüzeyinden kontrol grubu olarak SEM ve AKM görüntüleri alınmıştır. Er:YAG lazer grubu (9,47±3,31 MPa) diğer deney grupları içerisinde en yüksek braket bağlanma değerine sahiptir. Er:YAG lazer grubunu sırasıyla Ortofosforik asit grubu (8,11±3,5 MPa) ile Xrunner grubu (7,75±2,51 MPa) takip etmektedir. En düşük braket bağlanma değeri ise Er,Cr:YSGG (7,11±3,73 MPa) grubunda gözlenmiştir. Fakat deney grupları arasında braketlerin diş yüzeyine bağlanma değerleri istatistiksel olarak benzer bulunmuştur (p=0,148). ARI skorları karşılaştırıldığında gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Ortofosforik asit grubunun ARI skoru; Er:YAG, Er,Cr:YSGG ve Xrunner grubundan istatistiksel olarak yüksek bulunmuştur. Çalışmanın sonucunda kullanılan pürüzlendirme yöntemlerinin ortalama braket bağlanma değerleri literatürde rapor edilmiş klinik olarak kabul edilen değerlerin üstünde bulunmuştur.

Dental mineDental stres analiziLazerler+4
Hilal Karamehmetoğlu
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2015
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Farklı pürüzlendirme tekniklerinin braket çevresinde mine demineralizasyonu oluşturma etkilerinin karşılaştırılması

Ortodontik tedavi sırasında braket çevresinde gözlenen demineralizasyon alanları ortodonti uzmanlarını önemli ölçüde ilgilendirmektedir. Çünkü sabit ortodontik apareylere komşu mine yüzeyinde oluşabilecek demineralizasyon hem hasta hem de hekim için tedavinin başarısını gölgeleyen estetik problemlere yol açabilmektedir. Yeni tanıtılan Er:YAG lazer el aleti olan X-runner, pürüzlendirilen mine yüzeyini boyut, şekil ve derinlik açısından dijital olarak kontrol edebilme özelliği sayesinde benzersizdir. Bu çalışmada dört farklı pürüzlendirme tekniği kullanılarak yapıştırılan braketlerin çevresinde mine demineralizasyonu oluşma potansiyeli değerlendirilmiştir. Araştırmamızda, 100 adet küçük azı dişi dört eşit gruba ayrılmıştır ve şu tedaviler uygulanmıştır: Grup 1 Total Etch, asit ile pürüzlendirme; Grup 2 Self Etch, kendinden asitli primer uygulaması; Grup 3 Lazer M, Er:YAG lazer ile manuel pürüzlendirme; Grup 4 Lazer X, Er:YAG lazer ile X-runner el aleti kullanılarak pürüzlendirme. Braketlerin yerleştirilmesinden sonra, dişler 14 günlük demineralizasyon-remineralizasyon siklusuna tabi tutulmuşlardır. Solüsyonlar ağız içi tükürük akışını taklit etmek amacıyla hergün yenilenmiştir. Dişler her bir siklus arasında mekanik abrazyonu taklit etmek amacıyla elde yumuşak bir fırça ile 30 sn. fırçalanmıştır. Mine yüzeyindeki mineral kaybı Quantitative Light-Induced Fluorescence (Kantitatif Işık Etkili Floresans, QLF) cihazı ile değerlendirilmiştir. QLF analizi sonucunda ∆F, ∆F max, ∆Q ve Area olmak üzere dört farklı parametre elde edilmiştir. Parametrelerin gruplar arası karşılaştırmalarında Kruskall Wallis test, farklılığa neden olan grubun tespitinde ise Mann Whitney U test kullanılmıştır. QLF analizi sonuçlarının istatistik değerlendirmelerine göre dört farklı parametre açısından gruplar arasında anlamlı farklılıklar bulunmuştur (p<0,01). Asit ile pürüzlendirme grubunda diğer gruplara göre braket çevresinde anlamlı derecede daha fazla demineralizasyon gözlenmiştir (p<0,01). X-runner Er:YAG lazer grubunun demineralizasyon değerleri manuel Er:YAG lazer grubundan anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0,05). Diğer gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Mevcut çalışmanın limitasyonları dahilinde pürüzlendirme işleminde Er:YAG lazerin X-runner el aleti ile uygulanmasının in vitro koşullarda braket çevresinde demineralizasyonu azaltan en iyi pürüzlendirme prosedürü olduğu düşünülmektedir. Anahtar sözcükler: Er:YAG lazer, Kantitatif Işık Etkili Floresans (QLF), Mine demineralizasyonu, Mine pürüzlendirmesi, X-runner.

Dental mineDiş demineralizasyonuLazerler+5
Yasemin Aydın Özçoban
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Farklı ortodontik bant yapıştırıcılarında bis-gma salımının in vitro şartlarda incelenmesi

Bu in vitro çalışmanın amacı, ortodontik bantların dişlere yapıştırılmasında kullanılan iki farklı kompomerin polimerizasyon sonrası reaksiyona girmemiş Bis-GMA salım miktarlarının, iki farklı zaman periyodunda (10. dk ve 24. saat) ve termal siklus yaşlandırma sonrası (5000 siklus sonrası 24. saat) Yüksek Basınçlı Likit Kromatografisi (HPLC) analiz yöntemiyle karşılaştırmalı olarak incelenmesidir. Bu amaçla iki farklı çalışma grubu oluşturuldu; Grup 1: Sadece ışıkla polimerize olan kompomer rezin siman (Ultra Band Lok, Reliance Orthodontic Products, Itasca, ABD) Grup 2: Hem ışıkla hem de kimyasal yolla polimerize olan kompomer rezin siman (Opal Band Cement, Ultradent Products, South Jordan, ABD). Her grup için Cerec sistem feldspatik seramik bloklardan (Sirona Dental Systems, Bensheim, Almanya) CAD-CAM tekniğiyle hazırlanan 10 adet standart üst sağ birinci molar diş örneğine 10 adet 39,5 numara üst sağ 1. molar bandı (M.I.B. Dental, Malmaison, Fransa) üretici firmanın tavsiyelerine uygun olarak iki farklı kompomer ile simante edildi ve simanlar yüksek yoğunluklu bir LED ışık kaynağı (VALO, Ultradent, South Jordan, ABD) kullanarak polimerize edildi. Her iki zaman periyodunda ve termal siklus yaşlandırma sonrası 24. saatte reaksiyona girmemiş Bis-GMA salım miktarları HPLC kullanılarak belirlenip tüm veriler istatistiksel olarak analiz edildi. İstatistiksel değerlendirilmelerde "Bağımsız t testi" ve "U testi" kullanıldı. Aynı gruba ait birden fazla ölçümün ortalamalarını karşılaştırmak için "Wilcoxon Signed Rank test" kullanıldı. Her iki grupta da zaman periyodu arttıkça toplam salınan artık Bis-GMA miktarı da artmıştır. İlk 10 dakikada salınan Bis-GMA miktarları değerlendirildiğinde en fazla salımın "Opal Band Cement" grubunda olduğu (p<0,0001), 24 saat sonunda en fazla salımın yine "Opal Band Cement" grubunda olduğu (p<0,0001), 10. dakika ve 24. saat arasındaki Bis-GMA salım farkları değerlendirildiğinde "Opal Band Cement" ve "Ultra Band Lok" arasında anlamlı bir farklılık olmadığı (p>0,05) tespit edilmiştir. Sonuç olarak her iki rezin simandan salınan Bis-GMA miktarı, ölçüm periyotlarına göre değerlendirildiğinde en fazla salım ilk 10 dakika içerisinde gerçekleşmiş, bir sonraki ölçüm periyodu olan 24. saatte daha az bir artış gerçekleşmiştir. Termal siklus uygulaması sonrasındaysa herhangi bir salım gerçekleşmemiştir. Dolayısıyla mevcut çalışmanın sınırları dâhilinde test edilen her iki rezin simanın uzun dönemde monomer salımı açısından güvenli olduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Bis-GMA, ortodontik bant, kompomer, Yüksek Basınçlı Likit Kromatografisi (HPLC)

Bisfenol ADental çimentolarGlisidil metakrilat+5
Eyyüp Cihan
Bezmialem Vakıf University
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Değişik enerji seviyelerinde diyod lazer uygulamasının ekspanse edilmiş midpalatal sutur üzerindeki etkilerinin histomorfometrik olarak incelenmesi

Araştırmamızda, sıçanlarda midpalatal ekspansiyon sonrasında uygulanan düşük doz (InGaAsP) lazerin, 940 nm dalga boyunda sutural faaliyet üzerine olan etkilerini hücresel düzeyde histomorfometrik olarak incelemeyi amaçladık. Araştırmamızda 80 adet 11-12 haftalık 180-220 gram ağırlığında erkek Wistar cinsi sıçanlar kullanılmıştır. Deneklere Biolase Epic İndiyum Galyum Arsenit Fosfor (InGaAsP) Diyod Lazer (dalga boyu 940 ± 10nm, güç çıkışı 0,1 W, sürekli mod, frekans 50/60 Hz) cihazı kullanılarak ışın verilmiştir. Denekler kontrol grubu, düşük doz lazer grubu (18 J), orta doz lazer grubu (42 J), yüksek doz lazer grubu (60 J) şeklinde oluşturulmuştur. 7. günde her gruptaki deneklerin yarısı sakrifiye edilip kalan deneklere aynı lazer uygulama prosedürü 21. gün sonuna kadar devam ettirilmiştir. Ekspansiyon apareyi ile sıçanların maksiller keserlerine lateral yönde 70 gram kuvvet uygulanmıştır. Histolojik değerlendirme sonucunda, maksiller genişletme sonrası düşük doz lazer uygulanan grupta diğer gruplara göre kemik iyileşmesi üzerinde lazerin biyostimülatif bir rol oynadığı tespit edilmiştir. İstatistiksel değerlendirme sonucunda, düşük doz lazer grubunun osteoblast, osteosit, yeni kemik oluşum değerlerin arttığı saptanmıştır. Bu bilgiler ışığında düşük düzeyli lazer uygulamasının ortodontide en büyük sorunlardan biri olan pekiştirme tedavi süresini kısaltabilmesi mümkün olabilir.

Alveolar kenar artırılmasıHistolojiHistolojik teknikler+3
Gül Taş
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı yarık tipine sahip dudak damak yarıklı hastalarda üst çene genişletmesinin oluşturduğu stres alanlarının fem analizi ile incelenmesi

DDY'li hastalarda sıklıkla kollabe maksillaya bağlı çapraz kapanış görülür ve bu sebeple hızlı üst çene genişletme işlemi uygulanmaktadır. Bu çalışmanın amacı, transversal yönde maksiller yetersizlik görülen farklı tipte yarığa sahip DDY'li hastada genişletme işlemi sonucunda oluşan değişikliklerin üç boyutlu sonlu elemanlar yardımı ile değerlendirilmesidir. Çalışmada genç adolesan dönemde, üst çene darlığı olan tek taraflı, çift taraflı komple dudak damak yarığı ve izole damak yarığı olmak üzere 3 farklı tipte yarığa sahip hastanın tomografi görüntülerinden elde edilen üç boyutlu sonlu elemanlar modeli kullanılmıştır. 0,2 mm'lik genişletme sonucu von Mises gerilme dağılımı ve 5 mm'lik genişletme sonucu yer değiştirme dağılımları incelenmiştir. Transversal yöndeki değişiklikler incelendiğinde en fazla ekspansiyonun çift taraflı yarığa sahip modelde gerçekleştiği gözlenmiştir. Benzer miktarda genişleme tek taraflı yarığa sahip modelin yarık içeren tarafında izlenmiştir. Daha az genişleme izole yarığa sahip hasta modelinde ve daha da az miktarda ise tek taraflı yarığa sahip hastanın yarık içermeyen tarafında kaydedilmiştir. Antero-posterior yönde tek taraflı yarığa sahip modelde incelenen yapıların posterior yönde yer değişimi eğilimi gösterdiği gözlenmiştir. İzole damak yarıklı modelde, orta hatta yer alan yapılar anterior yönde yer değiştirme eğilimi gösterirken, lateral bölgedeki yapıların ise posterior yönde yer değiştirme eğilimi gösterdiği gözlemlenmiştir. Çift taraflı komple dudak damak yarıklı modelde ise anterior yönde yer değiştirme eğilimi gözlenmiştir. Vertikal yönde çift taraflı yarığa sahip modelde anatomik yapıların inferior yönde yer değişimi eğilimde olduğu, izole damak yarığına sahip modelde ve tek taraflı yarığa sahip modelde orta hatta yakın yapıların inferior yönde yer değiştirme eğilimi gösterirken, lateral bölgedeki yapıların superior yönde yer değiştirme eğilimi gösterdiği saptanmıştır. İzole damak yarığına sahip hasta modelinde, stres en fazla nazal bölge civarında gözlenirken tek taraflı yarıklı hasta modelinde sutura zigomatikomaksillaris bölgesinde, çift taraflı yarığa sahip hasta modelinde ise sutura zigomatikotemporalis ve sutura zigomatikomaksillaris bölgelerinde biriktiği gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Tek taraflı dudak damak yarığı; Çift taraflı dudak damak yarığı; İzole damak yarığı; Hızlı üst çene genişletmesi; Sonlu elemanlar analizi.

Alveolar kenar artırılmasıDamakDudak+5
Esra Bölükbaşı
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2017
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Hızlı üst çene genişletmesinde kullanılan üç farklı apareyin kraniyofasiyal sistem üzerine etkilerinin sonlu elemanlar analizi ile incelenmesi

Bu çalışmanın amacı, hızlı üst çene genişletmesinde kullanılan hyrax, fan type ve çift menteşeli genişletme apareylerinin kraniyofasiyal ve dentoalveolar sistem üzerine olan etkilerini sonlu elemanlar analizi ile değerlendirmektir. Çalışmamızda üst çene genişletme ihtiyacına sahip 12 yaşında bir hastanın tomografi görüntülerinden elde edilen üç boyutlu sonlu elemanlar modeli oluşturulmuştur. İncelenen modeller yaklaşık 2750000 düğüm noktasına sahip 1800000 tetrahedral elemandan oluşmaktadır. 0,2 mm'lik genişletme sonucu von Mises gerilme dağılımı ve 5 mm'lik genişletme sonucu yer değiştirme dağılımları incelenmiştir. En yüksek gerilmeler her üç apareyde de sutura zigomatikomaksillaris bölgesinde gözlenmiştir. Özellikle pterigomaksiller fissür, medial ve lateral pterigoid plakların kraniyal tabana yakın bölgeleri, nazal bölgeye yakın yapılarda stres artışı gözlenmiştir. Anatomik yapılar genel olarak değerlendirildiğinde, gerilme dağılımları en yüksek hyrax genişletme apareyinde görülürken, en düşük fan type genişletme apareyinde bulunmuştur. Her üç apareyde de maksiller genişleme kama şeklinde meydana gelmiştir. Transversal yönde, posteriorda en fazla genişleme hyrax apareyinde olurken, anteriorda çift menteşeli apareyde olmuştur. Her üç apareyde de maksilla aşağı ve ileri hareket etmiştir. Maksillanın aşağı yönde yer değiştirmesi hyrax apareyinde daha fazla bulunurken, ileri doğru yer değiştirmesi çift menteşeli apareyde daha fazla bulunmuştur. Hyrax ve fan type apareylerinde maksillanın posterior rotasyonu gözlenirken, çift menteşeli apareyde paralel hareket gözlenmiştir. Hyrax apareyinde dental bölgelerde posterior yönde yer değişimleri görülürken, fan type apareyle ve özellikle çift menteşeli apareyle anterior yönde yer değişimleri görülmüştür. Vertikal yönde anatomik yapılar değerlendirildiğinde hyrax apareyi ile inferior yönde hareketin baskın olduğu gözlenmiştir.

Alveolar kenar artırılmasıDentoalveolar yapıKraniyofasiyal yapı+4
Merve Sucu
Bezmialem Vakıf University
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı pürüzlendirme yöntemlerinin mine renklenmesi üzerine etkisi

Bu çalışmanın amacı, dört farklı mine yüzeyi pürüzlendirme yöntemi ve iki farklı kompozit yapıştırıcı ile oluşabilecek diş renklenmesinin in-vitro olarak değerlendirilmesidir. Çalışmamızda ortodontik amaçlarla çekilmiş 120 adet insan küçük azı dişleri kullanılmıştır. Dişler pürüzlendirme yöntemlerine göre %37 ortofosforik asit, Er:YAG lazer QSP modu, MSP modu ve X-Runner başlığı olmak üzere dört çalışma grubuna ayrılmıştır. Metal braketler Transbond XT ve Transbond Plus Color Change olmak üzere iki farklı kompozit yapıştırıcıyla yapıştırılmıştır. Gruplar metilen mavisi solüsyonunda braketli olarak bekletilip braket söküm pensi ile sökülmüş, yapıştırıcı artıkları su soğutmalı anguldruvaya takılı 12 bıçaklı tungsten karbid frez ile temizlenmiştir. Başlangıç ve söküm sonrası diş rengi ölçümleri spektrofotometre ile yapılmıştır. Elde edilen L, a ve b değerleri VITA Easy Shade spektrofotometre ile Cielab cinsinden kayıt edilerek ΔE renk farkı hesaplanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS 24.0 paket programı ile yapılmıştır. Çalışma sonucunda elde edilen bulgular farklı mine pürüzlendirme yöntemleri ve farklı kompozit yapıştırıcılardan bağımsız olarak metilen mavisi solüsyonuna bağlı renklenmenin oluştuğunu göstermektedir. Ancak bu değerler gerek farklı pürüzlendirme yöntemleri gerek kompozit yapıştırıcı uygulamaları açısından istatistiksel açıdan anlamlı fark oluşturan 0,05 p değerinin üstündedir. Sonuç olarak, ortodontik tedavi boyunca oluşan renklenmeyi temsil eden bu çalışmada dişlerde renk açısından anlamlı bir farklılık bulunmamıştır.

Dental bondingDental materyallerDental mine+3
Betül Torlak
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı adezivlerin kullanıldığı ortodontik bonding sonrası açığa çıkan BİS-GMA'nın in-vivo şartlarda değerlendirilmesi

Ortodonti kliniğinde kullanılan kompozit adezivlerde kullanım kolaylığı, mine yüzeyine daha iyi bir adezyon ve oklüzal kuvvetlere karşı direnç başlıca tercih sebeplerindendir. Ancak bu faktörlerin dışında, kullanılan kompozit adezivin biyouyumluluğu da göz ardı edilmemelidir. Bu çalışmanın amacı ışıkla ve kimyasal yolla sertleşen farklı ortodontik braket yapıştırıcılarının kullanımı sonrasında açığa çıkan Bis-GMA'yı in vivo şartlarda değerlendirmektir. Araştırmamıza Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Ortodonti Kliniği'ne başvurmuş 48 hasta dahil edilmiştir. Hastaların braketlerini mine yüzeyine yapıştırmak için iki farklı kompozit adeziv kullanılmıştır. Birinci gruba ışıkla sertleşen kompozit adezivlerden Transbond ve Opal, ikinci gruba ise kimyasal yolla sertleşen kompozit adezivlerden Rely-a bond ve Unite kullanılmıştır. Hastaların 25 ml içme suyuyla ağızlarını çalkalamaları istenmiştir. Numuneler braket yapıştırılmadan önce, braket yapıştırıldıktan hemen sonra ilk çalkalama ve braket yapıştırıldıktan sonra ikinci çalkalama olmak üzere üç seferde toplanmıştır. Toplamda 144 adet çalkalama suyu örneği elde edilmiştir. Numuneler amber renkli cam şişelere konulmuş, ardından 0,45 mikron filtreden geçirilerek -20°C'de muhafaza edilmiştir. Likit Kromatografi Tandem Kütle Spektrometre (LC-MS/MS) cihazında kantitatif analizler yapılmıştır. Tüm kompozit adezivlerde braket yapıştırıldıktan sonra Bis­GMA salınımı gözlenmiştir. Çalışmada incelenen gruplar açısından en fazla açığa çıkan artık monomer, ışıkla sertleşen kompozit adezivlerde, özellikle Transbond grubunda meydana gelmiştir (p=0,00). Braket yapıştırıldıktan sonraki T1 ve T2 periyodunda gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik görülmemiştir (p>0,05).

BisfenolBisfenol ADental bonding+6
Erhan Görükmez
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2017
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Braket altında oluşan mikrosızıntının dört farklı bonding tekniğinde termal siklus ve çiğneme simülatörü yöntemleri ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi

Braket yapıştırılmasında adezivin polimerizasyon sürecine bağlı olarak büzülmesi sonrası meydana gelen mikrosızıntı, braket ve diş arasında bağlantının zayıflamasına ve bakteri penetrasyonuna sebep olmaktadır. Bu bölgede ciddi anlamda artmış olan mikrosızıntı dekalsifikasyonlara, mine renklenmelerine, korozyonlara ve sekonder çürüklere sebebiyet vermektedir. Dişler üzerine yapıştırılan braketler çiğneme kuvvetleri etkisine maruz kalırken kullanılan yapıştırıcılar ağız ortamındaki termal değişikliklerden etkilenmektedir. Diş dokuları ile restoratif materyallerin termal genleşme katsayıları farklıdır, bu sebepten dolayı mikrosızıntıya neden olabilecek boşlukların oluştuğu tespit edilmiştir. Aynı zamanda çiğneme kuvvetleri doğrudan brakete ya da braket slotundan geçen ark teli ile uzayın üç boyutunda braket üzerinden kullanılan yapıştırıcıya ve dişe iletilmektedir. Çiğneme kuvvetleri ile oluşabilecek mikroçatlaklardan ağız sıvılarının penetrasyonu sonucu mikrosızıntı oluşturan çalışmalar mevcuttur. Braketin tutuculuğunu etkileyen, renkleşmelere yol açan ve sekonder çürük oluşumlarına neden olan mikrosızıntının önlenebilmesi için literatürde çok sayıda araştırma, test yöntemi ve bunların güvenilirlikleri ve geçerlilikleri ile ilgili birçok veri bulunmaktadır. Yapılan araştırmalarda, gerek bonding materyallerin yapısal özellikleri, gerekse uygulama yöntemleri geliştirilerek diş dokuları ile daha iyi bir uyum sağlanmasına ve mikrosızıntının önlenmesine çalışılmaktadır. Mikrosızıntının değerlendirilmesi için birçok test metodu geliştirilmiş ve denenmiştir. Bu test metodları içinde; asit etch, self etch, er-yag lazer, karbondioksit laser, kumlama, Nd:YAG, diode lazer, erbium:yttrium-aluminum-garnet lazer gibi uygulama yöntemleri ve çok farklı materyaller kullanılan test metodları bulunmaktadır. Bu çalışmada iki farklı lazer yönteminin asit etch ve self etch yöntemleriyle karşılaştırmalı olarak mikrosızıntı miktarına etkinliği değerlendirilmektedir. Çalışmada örnekler otopolimerizan akrilik bloklar içine gömülüp, otopolimerizan silikon ölçü yardımıyla insan dokusundaki periodontal ligament taklit edilerek çiğneme simülatörü ve termal siklüs yöntemleriyle karşılaştırmalı olarak değerlendirilecektir. Elde edilen veriler ANNOVA ve Mann Withney U istatistiksel olarak değerlendirilecektir.

BenzetimDental bondingDental mine+6
Ufuk Ok
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı lazerlerin ortodontik aparey altındaki antibakteriyel etkilerinin değerlendirilmesi

Ortodontik tedavi sırasında üst çenenin genişletilmesi amacıyla hastanın gereksinimine göre sıklıkla akrilik içeren apareyler kullanılmaktadır. Apareyin dişlere simante edilmesi sebebiyle, hasta apareyi çıkartıp temizleyemeyeceği için ağız bakımı aparey altında yetersiz kalmakta ve bölgede anaerob bir ortam oluşmaktadır. Çalışmamızda apareyin uzun süreli kullanımına bağlı olarak oluşan anaerob ortamdaki periodontopatojen ve karyojenik bakterilerin hastalara verebileceği zararı minimalize etmek için son yıllarda gelişmekte olan lazer teknolojisinin antibakteriyel/bakterisidal etkinliği araştırılmıştır. Porphyromonas gingivalis ATCC33277 ve Streptococcus mutans ATCC25175 bakterilerinden polimetilmetakrilat diskler üzerinde anaerob şartlarda biyofilmler oluşturulmuştur. Farklı dalga boylarındaki lazer uygulamalarının bakteri sayısını azaltmadaki etkinliğini belirlemek için Nd: YAG (1064 nm), diyot(810 nm) ve diyot (445 nm) olmak üzere farklı dalga boyuna sahip lazerler 2 farklı güçte (1,5W; 2W) uygulanarak 6 adet çalışma grubu oluşturulmuştur. Ayrıca lazer uygulaması yapılmayan bir kontrol grubu oluşturulmuştur. Üzerlerinde biyofilm oluşturulmuş polimetilmetakrilat diskler anaerob ortam sağlayan kaplar içerisine konulmuş, kapların kapakları akrilik ile benzer özellikteki polimetilmetakrilat malzeme ile değiştirilmiştir. Kapak yüzeyinden üzerlerinde bakteri biyofilmi olan disklere belirtilen ayarlarda lazer uygulaması yapılmıştır. S. mutans için Mitis Salivarius Basitrasin agarda, P. gingivalis için ise Brucella kanlı (Vit K+ hemin) agarda anaerob ortamda 37 C'de 72 saat inkübasyon sağlanmıştır. Oluşan koloniler sayılarak cfu/ml cinsinden hesaplanmıştır. Ek olarak her bir çalışma grubu ve kontrol grubundan birer disk alınarak taramalı elektron mikroskobu (scanning electron microscope) (SEM) analizi ile oluşan bakteri biyofilmlerinin görüntüleri elde edilmiştir. Sonuç olarak çalışmamızda Nd: YAG (1064 nm), diyot (810 nm) ve diyot (445 nm) lazerlerin belirli ayarlarda S. mutans ve P. gingivalis biyofilmleri üzerindeki antibakteriyel/ bakterisidal etkileri belirlenmiştir. Her iki bakteri üzerinde de en fazla etkiye sahip olan lazerin 810 nm dalga boyuna sahip diyot lazerin 2 W 30 sn CW modda uygulandığı ayar olduğu saptanmıştır.

Alveolar kenar artırılmasıGingival hastalıklarHastane araç-gereç ve donanımları+7
Gülşah Ünal Kundakçıoğlu
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı bonding adezivlerinin termal siklus sonrası su absorpsiyon miktarına bağlı olarak lazer uygulamasında yapısal madde kayıplarının incelenmesi

Günümüzde, ortodontik tedavi ihtiyacı olan ve estetik kaygı taşıyan hastalar, metal braketler yerine seramik braketleri tercih etmektedirler. Seramik braketlerin en önemli dezavantajlarından biri braketlerin sökülmesi esnasında yaşanan zorluktur. Seramik braketlerin diş yüzeyinden daha kolay sökülebilmesi için dental lazerler kullanılmaktadır. Lazer ışınının komşu dokulara zarar vermeden hedef dokuda absorbe edilerek aniden patlama şeklinde buharlaşma gerçekleştirmesine fotoablasyon denir. Lazerle söküm işlemi braketin dişe yapışmasını sağlayan adeziv üzerindeki fotoablasyon etkisiyle gerçekleşmektedir. Seramik braketler diş yüzeyine uygulanırken farklı kompozit adezivler kullanılabilir. Bu adezivlerin yapı ve içerikleri birbirinden farklılık gösterebilir. Bu farklılıklar kimyasal ve mekanik açıdan birçok çalışmada incelenmiştir. Çalışmamızda ise, beş farklı bonding adezivinin lazere olan cevabı ve buna bağlı gerçekleşen madde kayıpları araştırılmıştır; (Transbond XT Light Cure Adesive Paste 3M Unitek), (Opal® Bond MV), (Light Bond™ Reliance Ortho Prod. Inc.), (Blugloo™ Two-Way Color Change Adhesive Ormco Corp), (Resilience® Adhesive Ortho Tecnology). Ayrıca, termal siklus uygulanmış ve uygulanmamış örneklerde adezivin ağız ortamında kalması sonucu oluşan su absorbsiyonunun etkileri değerlendirilmiştir. Adezivlerdeki madde kayıplarını incelemek için, Mikro-Bilgisayarlı Tomografi kullanılmıştır. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiş, iki grup arasındaki farklar için Kruskal Wallis ve Mann Withney U testi kullanılmıştır. Madde kayıpları adeziv bonding markasına göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermiştir. Su absorbsiyonunun madde kayıpları üzerine istatistiksel olarak etkisi olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Reliance ve Opal marka adeziv örneklerin hacim farkı ve krater hacmi açısından diğer markalara göre Er:YAG lazerden istatistiksel olarak daha fazla etkilendiği sonucuna varılmıştır (p=0,007 ve p=0.043). Anahtar kelimeler: Adeziv Kompozit, Debonding, Lazer, Mikro Bilgisayarlı Tomografi, Seramik Braket, Termal Siklus Tez Başlığı: Farklı Bonding Adezivlerinin Termal Siklus Sonrası Su Absorpsiyon Miktarına Bağlı Olarak Lazer Uygulamasında Yapısal Madde Kayıplarının İncelenmesi Bu çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Bilimsel Araştırma Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje No: 6.2015/8 Bezmialem Sağlık Bilimleri Enstitüsü

Dental bondingDental materyallerDental porselen+7
Fatih Temuçin
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Lingual retainer uygulaması için er:Yag lazer ve konvansiyonel etching metotlarının in vitro olarak karşılaştırılması

Ortodontik tedaviyle elde edilen diş diziliminin uzun dönem idamesi ortodontistin başarısı ve hasta memnuniyeti açısından önemlidir. Bu nedenle pekçok farklı retansiyon aygıtı dizayn edilmiştir. En yaygın kullanılan pekiştirme araçlarından biri lingual retainerlardır. Lingual retainerların uygulanmasına yönelik mine yüzeyinin pürüzlendirilmesinde kullanılan birçok yöntem bulunmaktadır. Konvansiyonel etching uygulamalarında izolasyonu sağlamak oldukça yüksek teknik hassasiyet gerekmektedir. Lingual retainerda meydana gelebilecek bir sorun, relaps ihtimalini artırmaktadır. Konvansiyonel prürüzlendirme tekniğindeki bu hassasiyet gereksinini lazer sistemler ile gerçekleştirilen farklı uygulamaların gelişmesine zemin sağlamıştır. Lazerle pürüzlendirmede mine yüzeyinin yıkanması ve tükürük kontaminasyonun engellenemesi gibi basamaklar elimine edilerek ortodontiste avantaj sağlanmaktadır. Ortodontik ataçmanların yapıştırılmasında adezivin polimerizasyonu esnasında gösterdiği büzülmeye bağlı mikroçatlaklar oluşmaktadır. Mikroçatlakların oluşmasındaki bir başka neden ise, dişlerin yüzeyine yapıştırılan ataçmanların çiğneme kuvvetlerinden etkilenmesidir. Çiğneme kuvvetleri, yapıştırıcıda yapısal bozulmalar meydana getirerek bu çatlakların oluşmasına sebep olmaktadır. Bu çatlaklardan ağız sıvılarının penetre olduğunu gösteren çeşitli çalışmalar mevcuttur. Mikrosızıntı, bağlanmanın zayıflamasına ve bakteri penetrasyonuna neden olmaktadır. Artan bakteri penetrasyonu mine renklenmelerine ve dekalsifikasyona yol açmaktadır. Çalışmamızın amacı Erbiyum:Yitriyum-Alüminyum-Garnet (Er:YAG) lazer ve asitle pürüzlendirme yöntemlerinin; bağlanma dayanımına, kırılma tipine ve mikrosızıntı miktarına etkilerini değerlendirmektir. Bu doktora tez çalışmasında 132 adet çekilmiş insan kesici diş kullanılmıştır. Mine yüzeyi %37'lik fosforik asit ve Er:YAG lazer kullanılarak pürüzlendirilmiştir. İnsan dokusundaki periodontal ligamenti taklit etmek amacıyla otopolimerizan silikon (Anti-Rutsch-Lack; Wenko, Wensselaer, Almanya) kök yüzeyine uygulanmıştır. Silikon kalıplar kullanılarak her örnekte iki adet diş olacak şekilde otopolimerizan akriliğin içerisine dişler gömülmüştür. Lingual retainer yapıştırılarak ağız ortamının taklit edilmesi amacıyla çiğneme simülatörü ve termal siklüs cihazları kullanılarak iki yıllık yaşlandırma protokolü uygulanmıştır. Mikrosızıntı değerlendirmesi için hazırlanan bloklardaki dişler birbirinden ayrılarak apeksi kapanacak şekilde akrilik bloklara ayrı ayrı yerleştirilmiştir. Hatalı boyanmaları engellemek amacıyla dişlere iki kat tırnak cilası uygulanmıştır. Hassas kesim cihazında meziodistal yönde lingual retainer teline paralel olacak şekilde kesitler alınmıştır. Stereomikroskop ile mezial ve distal kısımlardan mine-adeziv ve adeziv-retainer teli arası mikrosızıntı milimetrik ölçümlerle kaydedilmiştir. Bağlanma dayanımının değerlendirilmesi için, lingual retainer teli kuvvet uygulayan parçaya dik olacak şekilde Universal test cihazına yerleştirilerek kopma testine tabii tutulmuştur. Kopma anındaki veriler bilgisayara Newton (N) biriminden kaydedilmiştir. Kaydedilen değerler iki diş üzerindeki yapıştırıcıların toplam yüzey alanına bölünerek megapaskal (MPa) birimine çevrilmiştir. Artık Adeziv Endeksi (ARI) değerlendirilmesi aynı örnekler incelenerek yapılmıştır. Bağlanma dayanımı verileri incelendiğinde asitle pürüzlendirilen ve lazerle pürüzlendirilen gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Asitle pürüzlendirme uygulanan gruptaki kuvvet değerleri daha yüksek ölçülmüştür. Kırılma sonrası diş yüzeyinde kalan adeziv stereomikroskopla incelenmiş, ARI değerleri skorlandırılmıştır. Gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Asitle pürüzlendirilen grupta kopmalar daha çok adeziv- retainer teli arasında görülmüştür. Lazerle pürüzlendirilen grupta daha çok mine- adeziv arasında kopma meydana gelmiştir. Mine- adeziv ve adeziv- retainer teli arasında meydana gelen mikrosızıntı verileri değerlendirildiğinde mezial ve distal taraflardan yapılan ölçümler arasında istatiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir. Bu verilerin ortalaması alınarak total mikrosızıntı incelendiğinde ise mine-adeziv arasında ölçülen değerler adeziv- retainer teli arasında ölçülen değerlerden istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur.

AsitlerBenzetimDental bonding+7
Merve Kurt
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Bir senelik retansiyon periyodu sonunda farklı retansiyon protokollerinin oklüzal kontak alanları üzerine etkisi

Ortodontik tedavi hedefleri, aktif tedavi sonunda ideal diş sıralanması, estetik, fonksiyonel oklüzyon ve stabilite elde etmek olarak ifade edilebilir. Ortodonti alanındaki en önemli zorluklardan biri aktif tedavinin sonunda elde edilen oklüzal stabiliteyi korumaktır. Ortodontik tedaviden sonra yeni oklüzal ilişkileri korumak için retansiyon fazına geçilir ve bu amaçla kullanılan pekiştirme apareylerinin genellikle dişlerin sıralanmasını ve ark boyutlarını korurken, aynı zamanda tedavi sonrası posterior dişlerin vertikal yönlü hareketi ile oklüzyonun yerleşmesine izin vermesi beklenir. Çalışmamızda, tedavi sonrası var olan oklüzal temas alanlarını değerlendirmek ve aktif kuvvetler kesildikten sonra meydana gelen değişiklikleri kaydetmek amacıyla 3 farklı retansiyon apareyinin bir senelik retansiyon periyodu sonunda oklüzal kontak alanları üzerine olan etkileri ve OGS skor değişimi incelenmiştir. Bu retrospektif çalışma kapsamında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'nda diş çekimsiz sabit ortodontik tedavi görmüş 90 bireyin tedavi sonrası ve pekiştirme dönemi sonrası kayıtları karşılaştırılmıştır. Dahil edilecek olguların seçiminde, Amerikan Ortodonti Kurulu (ABO) tarafından tanımlanan Objektif Derecelendirme Sistemi (OGS) kriterlerine göre kabul edilebilir bitim şartı aranmıştır. Bireyler, kullandıkları pekiştirme apareyi türüne göre her grupta 30 olgu olacak şekilde 3 gruba ayrılmıştır: Essix grubu (1.grup), Hawley grubu (2.grup) ve sabit pekiştirme apareyi grubu (3.grup). Tüm bireylerde tedavi sonrası alt ve üst çenede kanin-kanin arası sabit pekiştirme apareyi bulunmaktadır ve buna ek olarak 1.grupta üst çenede Essix, 2.grupta üst çenede Hawley plağı, ilk 6 ay tam zamanlı, sonraki 6 ay ise yarı zamanlı (12 saat) olarak kullandırılmıştır. Tedavi sonrası (T1) ve bir senelik retansiyon periyodu sonunda (T2) alınan dental modeller, üç boyutlu lazer tarayıcı (3Shape R900) ile taranarak dijital modele dönüştürülmüştür ve oklüzal temas alanları, görüntü analiz yazılımı (ImageJ) kullanarak, mm2 birimi ile ölçülmüştür. Pekiştirme dönemi sonunda dental modeller üzerinde tekrar OGS ölçümleri yapılarak, kontak alanı değişimi ile OGS skorları arasında korelasyon varlığı araştırılmıştır. İstatistiksel analizler sonucunda tüm pekiştirme apareyi tiplerinde, retansiyon dönemi boyunca önemli değişiklikler olduğu gözlenmiştir. Essix grubunda kesici dişler hariç tüm dişler için kontak alanlarında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma (p<0,05), Hawley ve sabit pekiştirme apareyi gruplarında anlamlı bir artış saptanmıştır (p<0,05). Sabit pekiştirme apareyi ile pekiştirme yapılan grupta kaydedilen oklüzal kontak alanı artışı, Hawley grubuna göre daha fazla bulunmuştur ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0,05). Bununla birlikte retansiyon periyodu sonunda Hawley ve sabit pekiştirme apareyi gruplarında OGS skorlarında azalma görülürken Essix grubunda artış kaydedilmiştir. Bir senelik takip sonunda oklüzal kontak alanı değişimi ile OGS skoru arasında bir korelasyon tespit edilememiştir. Sonuç olarak Hawley ve sabit pekiştirme apareyleri, Essix apareyine kıyasla pekiştirme döneminde oklüzal yerleşmeye izin verirken, 1 senelik takip döneminde OGS skorlarında artışa neden olmadıkları için stabilite açısından da daha yeterli kabul edilebilirler.

Dental aygıtlarDental oklüzyonNüks+3
Burçak Kara
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2018
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Farklı teflon kaplı estetik tellerin fiziksel ve mikrobiyolojik özelliklerinin incelenmesi

Ortodontik aygıtların estetik görünmemesi ortodonti hastalarının en büyük endişelerinden biridir ve bu kaygı kimi zaman tedaviden caymaya ya da tedavi sürecini ertelemeye sebebiyet vermektedir. Metalik görüntünün azaltılması ya da gizlenmesi amacıyla bir takım estetik arayışlara gidilmiştir. Bu amaçla kullanılan materyallerden biri teflon kaplı ark telleridir. Teflon kaplama ile cilalı metal yüzey görüntüsü ortadan kaldırılarak estetik kaygı giderilmektedir ancak kaplama materyalinin zamanla soyulmasıyla plak birikimine elverişli pürüzlü yüzeyler oluşmaktadır. Tellerde oluşan yüzey pürüzlülüğünün korozyon, mekanik dayanıklılık, renk stabilitesi, sürtünme, kaydırma mekaniklerinin performansında, plak birikiminin artışında ve dolayısıyla tedavi sonuçlarının etkinliğini değiştirmede de önemli bir rolü vardır. Bu çalışmanın amacı piyasada bulunan üç farklı üretici firmaya ait yuvarlak ve dikdörtgen kesitli teflon kaplı ark tellerinin yüzey pürüzlülüğü, mikrobiyal plak tutulumu ve renk değişiminin değerlendirilmesidir. Çalışmamız invivo ve invitro koşullarda olmak üzere iki aşamada gerçekleştirilmiştir. 3 farklı üretici firmanın 0.016 inç ve 0.016 x 0.022 inç boyutlarında teflon kaplı estetik ark tellerinin hasta ağzında kullanılmadan (T0) ve hasta ağzında 28 gün kullanıldıktan sonra (T1) fiziksel ve mikrobiyolojik özellikleri incelenmiştir (EverWhite (American Orthodontics, Sheboygan, ABD), Titanol Cosmetic (Forestadent, Pforzheim, Almanya), Proflex (G&H Orthodontics, Franklin, ABD)). Bu amaçla kullanım sonucu oluşan yüzey pürüzlülüğü ve renk değişimi ölçülmüştür. Biyofilm oluşumu incelenerek gruplar arası mikrobiyolojik özellikler değerlendirilmiştir. Yüzey pürüzlülüğü ölçümünde atomik kuvvet mikroskobu (AFM) (Marka: NT-MDT Model:Ntegra-Solaris) kullanılmıştır. Örnekler her bir ark telinin düze yakın olan uç kısımlarından 5 mm kesilerek teste tabi tutulmuştur. AFM'nin desteklediği yazılım kullanılarak ark tellerinin ortalama yüzey pürüzlülüğü (Ra) parametresi kullanılarak kaydedilmiştir. Tüm deney gruplarında, ortalama yüzey pürüzlülüğü değerleri başlangıç ortalamalarından anlamlı derecede daha yüksektir (p<0,005). Soyulmanın mikroorganizma adezyonuna etkisinin araştırılması amacıyla deney gruplarına ait örneklerdeki adherent bakteriler uzaklaştırıldıktan sonra in vitro koşullarda oluşturulan kültür ortamında bekletilen tel örneklerinde oluşan S. mutans koloni üniteleri (cfu) cinsinden kaydedilmiştir. 0.016 X 0.022 inç kesit boyutlu Profleks tellerdeki S. mutans adezyon miktarı kontrol değer ortalamasından anlamlı derecede daha düşüktür (p=0,002). 0.016 inç kesit boyutlu Titanol Cosmetic tellerin S. mutans adezyon miktarı başlangıç ortalamasından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksektir (p=0,004). 0.016 inç kesit boyutlu Profleks, 0.016 X 0.022 inç kesit boyutlu Titanol Cosmetic, 0.016 inç ve 0.016 X 0.022 inç kesit boyutlu Everwhite tellerin S. mutans bakteri adezyon miktarının kontrol değer ortalamaları ile arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,005). 28 günlük kullanım sonrası yuvarlak tellerin ortalama yüzey pürüzlülüğü değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p=0,25). S. mutans ölçüm adhezyon değerleri arasında ise istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,002). Anlamlılığın Profleks ile EverWhite arasındaki farklılıktan kaynaklandığı tespit edilmiş olup; EverWhite tellerdeki S. mutans adezyon değerleri Proflex tellerden anlamlı derecede yüksek olarak tespit edilmiştir (p=0,001). 28 günlük kullanım sonrası köşeli tellerin ortalama yüzey pürüzlülüğü değerleri ve S. mutans adezyon değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p=0,617 ve p=0,051). Dikdörtgen kesitli EverWhite tellerin Titanol Cosmetic markalı tellerden istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bakteri adhezyonu gösterdiği tespit edilmiştir (p=0,047) Renk ölçümü VITA Easyshade Compact (VITA Zahnfabrik, Bad Sackingen, Almanya, Model DEASYC220) spektrofotometre cihazı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Grupların renk ölçüm değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. NBS değerlerine göre Titanol Cosmetic ve EverWhite tellerde klinik olarak fark edilebilir bir renk değişimi görülürken, Profleks tellerde oldukça belirgin bir renk değişimi gözlenmiştir. Sonuç olarak AFM cihazı ile ölçülen değerlerle S. mutans adezyon miktarı ile ilgili verilerin ilişkili olmadığı görülmüştür. AFM cihazıyla yapılan noktasal ölçümlerin ark tellerinin tüm yüzey topoğrafyası hakkında bilgi sahibi olma adına tek başına yetersiz olduğu düşünülmüştür. Kullanılan 3 farklı marka telde de klinik olarak fark edilebilir düzeyde renklenme meydana gelmiştir.

Betül Akyıldız
Bezmialem Vakıf University
2018
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sabit tedavi gören ortodonti hastalarında farklı oral hijyen eğitim yöntemlerinin karşılaştırılması

Ortodontik tedavi gören hastalarda ağız hijyenin sağlanması tedavinin en önemli parçasıdır. Sabit ortodontik apareyler hem diş fırçalamayı zorlaştırmakta hem de plak akümülasyonu için elverişli alanlar oluşturmaktadır. Uzun tedavi süreleri dikkate alındığında, ortodontik tedavi gören hastalara başlangıç seanslarında detaylı ağız hijyeni eğitimi verilmesi gerekliliği önem kazanır. Bu çalışmanın amacı, sabit ortodontik tedavi gören hastalarda farklı yöntemlerle verilen oral hijyen eğitim metodlarının karşılaştırılmasıdır. Çalışmamız ortodontik tedaviye başlayan hastalar üzerinde planlanmıştır. Hastalar üç gruba ayrılmış, ilk gruba video izletilerek ağız hijyeni eğitimi verilmiş, ikinci gruba model üzerinde anlatılarak ağız hijyeni eğitimi verilmiş, üçüncü gruba ise sözel olarak anlatılarak ağız hijynei eğitimi verilmiştir. Fırçalama etkinliğini değerlendirmek için bonding yapılmadan önce, bonding yapıldıktan 4 hafta, 8 hafta ve 12 hafta sonra periodontal ölçümler yapılmıştır. Yapılan periodontal ölçümler plak indeksi, gingival indeks, sondalamada kanama indeksi ve sondalamada cep derinliği indeksleridir. Tüm gruplarda başlangıç ölçümlerini takiben 12. hafta ölçümlerine kadar periodontal indeks değerlerinde artış görülmüştür. Tüm gruplarda plak indeksi, gingival indeks, sondalamada kanama indeksi ve sondalamada cep derinliği ilk ölçüm ve 12. hafta ölçüm değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,001). Gruplar arası değerlendirmede ise model üzerinde anlatarak oral hijyen eğitimi verilen grupta ortalama plak indeksi (p = 0,053) ve ortalama sondalamada cep derinliği (p = 0,011) video izletilerek oral hijyen eğitimi verilen gruba göre istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur.

Ağız sağlığıHasta eğitimiOral hijyen+2
Farıd Dadashlı
Bezmialem Vakıf University
2018
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Gümüş eklenmiş çeşitli simanların antibakteriyel etkinliklerinin ve materyal bağlanma dayanımının invitro olarak incelenmesi

Bu çalışmanın amacı, ortodontide bantların simantasyonu için kullanılan geleneksel cam iyonomer, rezin modifiye cam iyonomer yapıştırıcı siman ve poliasit modifiye kompozit rezin materyallerine liyofilize edilmiş Ag (gümüş) nanopartikül ilave edilerek fiziksel ve antibakteriyel özelliklerinin in vitro koşullarda incelenmesidir. Çalışmamızda, ortodontik bantlar geleneksel cam iyonomer (Ketac Cem), rezin modifiye cam iyonomer (Multi-Cure) ve poliasit modifiye cam iyonomer (Transbond Plus) bant simanları ve bunların %0,1 oranında liyofilize edilmiş Ag nanopartikül ilavesi yapılmış şekli ile toplam 138 dişe simante edilmiştir. Mekanik teste tabi tutulacak örneklere altı aylık yaşlandırma prosedürü uygulanmıştır. 'Instron cihazı (TSTM 02500, Elista, Turkey) ile bantların desimantasyonu, çekme kuvveti uygulayarak gerçekleştirilmiştir. Kopma gerçekleştiği anda ortaya çıkan maksimum kuvvet aletin üst parçasına bağlı sabit bir kuvvet ölçer yardımı ile ölçülmüş ve cihaza bağlı bilgisayar ile N (Newton) cinsinden kayıt edilmiştir. Newton cinsinden elde edilen değerler daha sonra Mpa = N/mm² denklemi kullanılarak megapaskala çevrilmiş, istatistiksel analizler MPa (megapaskal) cinsinden olarak değerlendirilmiştir. En yüksek çekme dayanımı değerlerini Ag nanopartikül içermeyen Multi Cure siman göstermiştir; Ag nanopartikül içeren Multi Cure siman hariç diğer tüm gruplar ile arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Ag nanopartikül içeren Ketac Cem siman; Transbond Plus grupları ve Ag nanopartikül içermeyen Ketac Cem grubundan daha yüksek çekme dayanımı gösterse de istatistiksel olarak anlamlı tek fark Ag nanopartikül içeren Transbond Plus siman ile arasında görülmüştür (p<0,05). Ag nanopartikül içeren Ketac Cem simanı, sırasıyla Ag nanopartikül içermeyen Ketac Cem ve Ag nanopartikül içermeyen Transbond Plus grupları takip etmektedir. Her iki siman için de istatistiksel olarak anlamlı fark Multi Cure grupları ile elde edilmiştir (p<0,05). En düşük çekme dayanımı değerleri Ag nanopartikül içeren Transbond Plus siman için kaydedilmiştir. Aynı zamanda Multi Cure grupları ve Ag nanopartikül içeren Ketac Cem grupları ile arasında, istatistiksel olarak anlamlı fark gösterilmiştir (p<0,05). Grup içi çekme dayanım değerleri incelendiğinde siman materyallerine Ag nanopartikülü ilavesi yapılmasının grup içi çekme dayanım değerlerini istatiksel olarak anlamlı derecede etkilemediği görülmüştür. Desimantasyon sonucu diş yüzeyinde kalan siman artığı vizüel olarak incelenmiş, Artun ve Bergland'ın çalışmasında kullandığı artık adeziv indeksine (ARI) göre skorlandırılmıştır. ARI skoru değerlendirmesi sonuçlarına göre bant siman arası kopma en çok Ag nanopartikülü içeren ve içermeyen Ketac Cem grubunda gözlenmiştir. Ag nanopartikülü içeren ve içermeyen Multi Cure cam iyonomer gruplarında da bant siman arası kırılmanın yüksek olduğu görülmüştür. En yüksek çekme dayanımı kuvvetleri adezivin dişin %50'sinden fazla bölgesinde kaldığı, en düşük çekme dayanımı ise diş üzerinde hiç adeziv kalmayan örneklerde ölçülmüştür. Antibakteriyal değerlendirme için disk difüzyon yöntemi, sıvı besiyerine ekim ve biyofilm oluşum yöntemleri kullanılmıştır. Diskler 2 mm kalınlığında 9 mm çapında teflon diskler yardımı ile üretilmiştir. Disk difüzyon yöntemi ile tüm materyallerin antibakteriyal özellikleri Ag nanopartikülü eklenmiş ve eklenmemiş olarak incelenmiş ve inhibisyon zonu gözlenmemiştir. Sıvı besi yerinde yapılan ekim sonucu Ag nanopartikülü eklenmiş RMCİS'ın ve PMKR'in eklenmemiş haline göre S.mutans kolonizasyonunu azalttığı görülürken CİS'da hiçbir fark gözlenmemiştir. ELISA okuyucusunda 550 nm dalga boyunda yapılan ölçüm sonucunda okunan absorbans değerlerine göre en fazla biofilm oluşumu geleneksel cam iyonomer, Ag nanopartikülü eklenmiş geleneksel cam iyonomer ve komponer simanda görülmüştür.

Antibakteriyel ajanlarCam iyonomer çimentolarıDental bonding+7
Zeynep Beyza Yıldırım
Bezmialem Vakıf University
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı estetik braketlerin in vivo ortamda renklenmesinin ve ışık geçirgenliğinin değerlendirilmesi

Ortodontik tedavi görmek isteyen bireylerin sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Özellikle yüksek estetik beklentiye sahip olan yetişkin bireylerde, ortodontik braketlerin estetik olmayan metalik görüntüsü, bu hastaların beklentisini karşılayamamaktadır. Seramik braketler, estetik kaygıları olan hastaların ortodontik tedaviyi kabul etmelerini kolaylaştırmaktadır. Amacımız, estetik braketlerin ağız ortamındaki şartlara maruz kaldığında renk stabilitelerini ne kadar koruduklarının ve ışık geçirgenliklerinin değişimlerinin değerlendirilmesidir. Bu çalışmanın sonucunda, tedavi sürecinde renk ve ışık geçirgenliğini en iyi seviyede koruyan braketlerin belirlenmesi hedeflenmiştir. Sunulan çalışmada test ettiğimiz ilk hipotez, seramik braketlerin 3 aylık klinik kullanımından sonra renk stabilitesini ve ışık geçirgenliğini koruyacağı yönündedir. İkinci hipotezimiz, belirtilen parametrelere ilişkin monokristal ve polikristal braketler arasında anlamlı farklılık olacağı üzerinedir. Gerçekleştirilen güç analizine göre her bir braket grubunda en az 45 hasta bulunmalıdır. 5 hastanın çalışmadan çıkarılma ihtimali göz önünde bulundurularak %95 güven düzeyinde çalışmaya toplamda 50 hasta dâhil edilmiştir. Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Ortodonti Bölümü'nde sabit ortodontik tedavi gören hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızda 4 monokristalin (3M™ Gemini, Inspire Ice™, Hubit™ Perfect Clear, AO™ Radiance) ve 4 polikristalin (3M™ Clarity Advanced, AO™ 20/40, Dentsply Sirona Resolve™, GC™ Chic) braket değerlendirilmiştir. Braketler kanin ile birinci premolar dişler arasına ve birinci ile ikinci molar dişlerin arasına hem sağ hem sol tarafta yerleştirilmiştir. Braketlerin hasta ağzında kullanılmadan önce ve 3 ay klinik kullanımı sonrası ışık geçirgenliği LEDEX™ cm 4000 radiometre (Dentmate Technology Co., Ltd. New Taipei City 24872, Tayvan, M443509, M452752) cihazı kullanılarak ölçülmüştür. Optima LED ışın cihazı (Optima 10, B.A. International, Northampton, İngiltere, Birleşik Krallık) braketlere dik yönde ışın verecek şekilde radyometre cihazının üzerine yerleştirilerek ölçümler gerçekleştirilmiştir. Her brakete 10 saniye ışın verilmiş, her ölçüm 3 kere tekrarlanarak ortalama değer kaydedilmiştir. Renk ölçümü ise VITA Easyshade Compact (VITA Zahnfabrik, Bad Sackingen, Almanya) spektrofotometre cihazı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. En iyi sonucu elde etmek için her bir ölçüm 3 defa yapılarak ortalama değer kaydedilmiştir. Renk ölçümünde günümüzde en popüler ve yaygın olarak kullanılan sistemlerden biri olan CIE (Commision de l' Eclairage) L*a*b* color space kullanılmıştır. Dişlere herhangi bir kuvvet uygulanmamış, hastaların tedavilerinde herhangi bir olumsuz etki görülmemiştir. Verilerin istatistiksel karşılaştırmasında Kolmogorov Smirnov analizi, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis Testi, Wilcoxon testi, Spearman Korelasyon analizi kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık için %95 güven aralığında 0,05 in altındaki p değeri anlamlı olarak kabul edilmiştir. Çalışmamızın sonuçlarına göre 3 aylık klinik kullanımdan sonra seramik braketlerin renk stabilitesi ve ışık geçirgenliği istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gösterdiğinden ilk hipotezimiz reddedilmiştir. National Bureau of Standarts (NBS) kriterlerine göre bütün braketlerde klinik olarak fark edilebilir, belirgin renk değişimi görülmüştür. Ortalama rengin koyulaşması ile ışık geçirgenliğinin azaldığı tespit edilmiş ve istatistiksel değerlendirme sonucunda bu iki parametre arasında ters orantılı zayıf bir korelasyon bulunmuştur. Monokristalin ve polikristalin braketler arasında aşağıdaki parametreler ile ilgili olarak anlamlı fark görüldüğünden, ikinci hipotezimiz kısmen doğrulanmıştır; L0, L1, Tr0, Tr1, a0, a1, b0, Δa ve Δb.

Alümina seramikIşık geçirgenliğiOptik geçirgenlik+3
Elif Nadide Akay
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Ortodontik tedavi görmemiş bireylerde midpalatal sutur matürasyonunun bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi

Bu retrospektif çalışmanın amacı; ortodontik tedavi görmemiş bireylerde midpalatal sutur matürasyonunu değerlendirmek, hızlı üst çene genişletmesi (RME) gereken bireylerde midpalatal sutur (MPS) dışında en fazla direnç gösteren zygomatikomaksiller sutur (ZMS) matürasyonunu değerlendirmek, sfenooksipital sinkondrosis (SOS) kapanma derecesini ve ZMS, SOS ve MPS yapılarının olgunlaşma derecesi arasında korelasyon varlığı araştırılmasıdır. Ayrıca çalışmaya palatinal kemik kalınlığı ve palatinal kemik uzunluğu (ANS-PNS) ölçümlerinin MPS matürasyonu ile korelasyon varlığının doğrulanmasıdır. Çalışmada Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Bölümünde çekilmiş paranazal sinüs bilgisayarlı tomografi (BT) arşiv görüntüleri kullanılmıştır. Arşiv bilgilerine dayanarak 7-30 yaş aralığında 312 hastanın verileri değerlendirilmiş ve hastalar yaş aralıklarına göre 6 gruba ayrılmıştır. 1. grup 7-10 yaşlarındaki bireyler, 2. grup 11-13 yaşlarındaki bireyler, 3. grup 14-16 yaşlarındaki bireyler, 4. grup 17-20 yaşlarındaki bireyler, 5. grup 21-25 yaşlarındaki bireyler ve 6. grup 26-30 yaşlarındaki bireylerden oluşmaktadır.Tüm hastaların BT görüntülerinde MPS, ZMS ve SOS matürasyon dereceleri sınıflandırılmıştır ve palatainal kemik kalınlığı ile palatinal kemik uzunluğu ölçülmüştür. Araştırmada elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows programı kullanılarak analiz edilmiştir. MPS, ZMS matürasyonu ve SOS kapanma derecesi arasında pozitif ilişki bulunmuştur (MPS-ZMS r=0.816, MPS-SOS r=0.736, ZMS-SOS, r= 0.868, p=0,000<0.05) Çalışmada varılan bir diğer sonuç; palatinal kemiği kalın ve kısa olan bireylerin maksillofasiyal sutur matürasyonlarının gecikmesi ve iskeletsel yaşının kronolojik yaşına göre geriden geliyor olmasıdır (MPS-Palatal bone thickness r=0,405, MPS-Palatal bone length r=0,387, p=0,000<0,05). Çalışmada adolesan dönem sonrası (17 yaş üstü) bireylerde sutur gelişimi ya da iskeletsel yaş açısından cinsiyetler arası fark bulunmamıştır (p>0,05). Adölesanlarda ve öncesinde iskeletsel olarak kızların erkeklerden en az 1 yıl daha önce olgunlaştığı ve sutur matürasyonlarının daha erken gerçekleştiği sonucuna varılmıştır. Sonuç olarak MPS matürasyonunun, ZMS matürasyonu, SOS kapanma derecesi ve palatinal kemik morfolojisi ile ilişkili olduğu bulunmuştur.

Alveolar kenar artırılmasıDamakKraniyal sütürler+6
Gökçen Yeşil
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Alt yirmi yaş dişlerinin proksimal kontak sıkılığına, ark boyutlarına ve alt keser çapraşıklığına etkisinin değerlendirilmesi

İlerleyen yaşla beraber, yaşamın erken evrelerinde olmayan ya da daha az miktarda olan alt keser çapraşıklığında görülen artış, alışagelmiş bir klinik tablodur. Literatürde, geç dönem alt keser çapraşıklığı oluşumuna etki ettiği düşünülen etiyolojik faktörler; iskeletsel morfoloji, büyüme şekli ve geç mandibular büyüme, yumuşak doku matürasyonu, periodontal kuvvetler, oklüzal kuvvetlerin anterior bileşkesi, oklüzal faktörler ve alt yirmi yaş dişlerin varlığı olarak belirtilmektedir. Özellikle alt gömülü yirmi yaş dişlerinin varlığı birçok hekim tarafından geç dönem alt keser çapraşıklığı oluşumunun en önemli etkeni olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızın amacı alt yirmi yaş dişlerinin alt dental ark boyutlarına, posterior dişlerden ölçülen interproksimal temas sıkılık kuvvetine (İPK) ve alt keser çapraşıklığına olan etkilerini araştırmaktır. Çalışmaya dahil edilen bireyler, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü sınıf öğrencilerinden seçilmiştir. Çalışmamızda seçim kriterlerine uygun bulunup, çalışmaya katılmaya gönüllü olan 60 öğrenciden elde edilen veriler değerlendirilmiştir. Bireyler, alt yirmi yaş dişlerinin durumlarına göre üç gruba ayrılmıştır: Alt yirmi yaş dişleri eksik olan grup (Grup 1), alt yirmi yaş dişleri gömülü olan grup (Grup 2) ve alt yirmi yaş dişleri çekilen grup (Grup 3). Çalışmaya başlarken (T0) alt çeneden alçı modeller, sefalometrik ve panoramik radyografi kayıtları alınmıştır. Çalışma modelleri ve sefalometrik radyografi kayıtları 6. ayda (T2) tekrarlanmıştır. İnterproksimal kontak sıkılığı ölçümleri tüm gruplarda başlangıçta (T0) ve 6. ayda (T2), Grup 2'de ise ilaveten gömülü yirmi yaş dişlerin cerrahi çekimlerinden hemen sonra (T1) ölçülmüştür. Çalışmamıza ait verilerin analizinde SPSS 22.0 Windows versiyonu kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Gruplar arası başlangıç İPK değerleri, ark uzunluğu, intermolar mesafe, keser açıları ve pozisyonları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Fakat grup 3'te diğer gruplara göre başlangıç çapraşıklık miktarı ve interkanin mesafe istatistiksel olarak anlamlı miktarda düşüktür. Başlangıç interpremolar mesafe Grup 1'de diğer gruplara göre daha fazladır. Tüm gruplarda başlangıç ve 6. ay verileri değerlendirildiğinde, ark boyutları, çapraşıklık miktarı, keser açıları, keser pozisyonları ve mandibular uzunluk ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Çekim grubunda, alt yirmi yaş dişlerinin çekiminden hemen sonra (T1) ve 6. ay (T2) ölçümlerinde kaydedilen İPK değerleri, başlangıç değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı azalma göstermiştir. Grup 1 ve 2'de başlangıç ve 6. ay ölçümlerinde kaydedilen İPK değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktur. Alt yirmi yaş dişlerinin konumlarına göre keser pozisyonlarında ve İPK kuvvetlerinde anlamlı fark bulunmamıştır. Keser açılarının molar konumlarına göre değerlendirmesinde mezioangüler ve Sınıf C olan konum sınıflamalarında alt keser açısı istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak alt yirmi yaş dişlerinin alt keser çapraşıklığıyla ve ark boyutlarıyla ilişkisi bulunmamıştır. Fakat alt gömülü yirmi yaş dişlerin çekiminden hemen sonra posterior dişlerden ölçülen İPK değerlerinin azaldığını, daha sonra bu kuvvetlerde istatistiksel olarak anlamlı olmayan artış olduğu görülmüştür.

Azı dişi-üçüncüDental arkDişler+3
Hakan Bilsel
Bezmialem Vakıf University
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Cerrahi destekli hızlı üst çene genişletmesi yapılan hastalarda ses değişikliklerinin incelenmesi

Sesin oluşumu temelde üç ayrı fonksiyonel komponent olan respiratuar, vibratör ve rezonatör alanların birlikte fonksiyon görmesiyle gerçekleşmektedir. Solunum sistemi kaynaklı hava akışı vibratör alan olarak adlandırılan ses tellerini titreştirmekte ve oral kavitenin de içinde bulunduğu rezonatör alanda ses, karakteristik özelliğini kazanmaktadır. Çeşitli çalışmalar, büyüme-gelişimin etkisiyle anatomik yapıların konum ve boyutlarının değişmesi, ortognatik cerrahi sonrası ya da hormonsal nedenlere bağlı seste değişiklikler meydana geldiğini belirtmiştir. Üst çene darlığı, sendromlu ve sendromsuz hastalarda sıklıkla rastlanan bir maloklüzyondur. Cerrahi destekli ya da konvansiyonel hızlı üst çene genişletmesi ile maksiller kaide genişlemekte, nazal kavitenin hacim ve şekli değişmekte, damak kubbesi derinliği azalmakta, dental değişiklikler görülmektedir. Nazal kavitenin tabanı ve oral kavitenin tavanında gerçekleşen morfolojik değişikliklerin yanı sıra, dilin konumu değişmekte ve daha anteriorda konumlanmaktadır. Bu nedenle maksiller genişletmenin sesin karakteri üzerinde etkisi olduğu varsayılmaktadır. Hızlı üst çene genişletmesinin ses üzerinde meydana getirdiği değişiklikleri inceleyen çalışma sayısı literatürde oldukça kısıtlıdır. Bazı çalışmalar genç yaştaki bireyler üzerinde gerçekleştirildiğinden, büyüme ve hormonlara bağlı meydana gelebilecek ses değişiklikleri göz ardı edilmiştir. Araştırmalarımıza göre yetişkin bireyler üzerinde cerrahi destekli hızlı üst çene genişletmesinin etkilerini inceleyen tek çalışma sadece 6 birey üzerinden yürütülmüştür. Çalışmamızın amacı büyüme gelişimin seste meydana getirebileceği potansiyel etkileri elimine etmek adına, yetişkin hastalarda cerrahi destekli hızlı üst çene genişletmesinin tüm Türkçe sesli harflerinin akustik özellikleri üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Hipotezimiz yetişkin bireylerde cerrahi destekli hızlı üst çene genişletmesiyle değişen ses yolu anatomisine bağlı sesin akustik özelliklerinde değişiklikler meydana geleceği yönündedir. Çalışma kapsamında yaşları 17-31 arasında değişen 5 erkek 14 kadın toplam 19 bireyden aparey takılmadan önce (T0), aparey takıldıktan hemen sonra (T1), cerrahi işlemden 5 gün sonra (T2), retansiyon süreci (ortalama 5,2 ay) sonunda (T3), aparey sökümünden hemen sonra (T4) ve aparey sökümünden ortalama 5,8 hafta sonra (T5) olmak üzere 6 zamanda ses kaydı alınmıştır ve elde edilen ses örnekleri Praat version 6.0.43 (Paul Boersma Amsterdam Üniversitesi, Hollanda) programı ile analiz edilmiştir. Hastalara sesli harfler izole olarak 3 saniye boyunca ve kelime içinde geçen şekilleriyle seslendirtilmiştir. Ses örneklerinin; F0, F1, F2, F3, Shimmer, Jitter ve NHR parametreleri incelenmiş, tedavi sürecindeki 6 zamanda kaydedilen veriler kendi aralarında karşılaştırılmıştır. Ayrıca bu veriler ortodontik tedavi görmeyen 19 kişiden oluşan kontrol grubundan toplanan ses kayıtları ile karşılaştırılmıştır. Sonuç olarak, izole ve kelime içinde geçen a[a], e [ɛ], ı[ɯ], i[i], o[ɔ], ö[œ] u[u] ve ü[y] seslerinin F0, F1, F2, F3, Shimmer, Jitter ve NHR parametrelerinin hiçbirinde T0 ve T5 kayıt zamanları arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık bulunmamıştır. İzole a[a] sesinin F1 ölçümünde genişletme apareyinin takılmasının düşüşe sebep olduğu, fakat zaman içinde başlangıç değerlerine doğru adaptasyon olduğu gözlenmiştir. İzole u[u] ve ü[y] seslerinin ise F2 frekansında, izole i[i] sesinin NHR parametresinde genişletme apareyinin sökümünden hemen sonra daha yüksek değerler kaydedilmiştir. Zaman içinde başlangıç değerlerine doğru adaptasyon olduğu gözlenmiştir. Kelime içinde geçen i, o, ö seslerinin F2 frekansı değerleri ve i, o seslerinin F3 frekansı değerleri genişletme apareyinin takılmasına bağlı olarak düşüş göstermiştir. Ancak başlangıç ve bitiş kayıtları arasında fark olmamasıyla zaman içinde adaptasyon olduğunu göstermiştir. İzole olarak kaydedilen a[a] sesinin F1 frekansında, e[ɛ] sesinin F2 frekansında, i[i] sesinin Jitter ve NHR parametrelerinde, o[ɔ] NHR parametresinde ve u[u] sesinin F0 ve F1 değerlerinde gerçekleşen değişim miktarı kontrol grubuna göre daha fazladır. Yine kelime içinde geçen e[ɛ] sesinin NHR parametresinde ve i[i] sesinin Shimmer parametresinde gerçekleşen değişim kontrol grubuna göre daha fazladır.

AkustikAkustik özelliklerAlveolar kenar artırılması+2
Onur Erdem Erdur
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Normal ve fazla kilolu hastalarda diş hareket hızı, kemik metabolizması belirteçleri ve tükürük leptin seviyelerinin karşılaştırılması

Birçok metabolik hastalığı beraberinde taşıdığı bilinen obezite, her yaşta ciddi sağlık problemlerine yol açabilen prevalansı yüksek, yaygın bir sağlık sorunudur. Obez insanların serum leptin konsantrasyonları obez olmayanlara oranla oldukça yüksektir. Leptin, kemik remodelinginden sorumlu sitokin benzeri etkilere sahiptir, bu nedenle leptin seviyesinin ortodontik diş hareket hızı üzerinde bir etkisi olabileceği düşünülür. Bu kapsamda, bu çalışmanın amacı üst birinci premolar çekimi ve kanin distalizasyonu gerektiren normal ve fazla kilolu bireyler arasındaki ortodontik diş hareket hızını değerlendirmek, tükürük leptin konsantrasyonunu karşılaştırmak ve diş hareket miktarıyla leptin arasındaki korelasyonu araştırmaktır. Ayrıca dişeti oluğu sıvısından (DOS) elde edilen Osteoprotegerin (OPG) ve Reseptör Aktivatör Nüklear Faktör Kappa B Ligandı (RANKL) seviyelerinin diş hareketi süresince değişimi incelenecektir. Çalışma için ortodontik tedavi talebiyle başvuran 12-18 yaş aralığındaki adölesan hastalardan her grupta 10 kız 6 erkek olacak şekilde 32 hasta seçilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 15,58±1,55'tir. Beden kitle indeksi (BKİ) verilerine göre 25-29.9 kg/m2 arası olan hastalar fazla kilolu tanımına uyduğu için çalışma grubunu, 18.5–24.9 kg/m2 arası olan normal kilolu hastalar ise kontrol grubunu oluşturmaktadır. Hastalardan ortodontik tedavi öncesi (T0), distalizasyonun başladığı gün (T1), distalizasyonun 1. günü (T2), 1. ay (T3) ve distalizasyon tamamlanana kadar takip eden her ay kayıt alınmıştır. Bu kayıtlar; ağız içi fotoğraflar, üst çene dental ölçüsü, randomize olarak seçilen sağ veya sol üst kanin dişin distalinden kağıt şerit ile alınan DOS örneği ve stimule edilmemiş tükürük örneğidir. Seviyeleme tamamlandıktan sonra 0.016 x 0.022 çelik teller takılarak kanin dişlerden birinci molar dişlere uzanan Nikel-Titanyum (NiTi) kapalı sarmak yaylar ile 150 gr kuvvet uygulanarak kanin distalizasyonu gerçekleştirilmiştir. Toplanan bütün tükürük ve DOS örnekleri biyokimyasal analizleri yapılana kadar -80°C'de saklanmıştır. Üst çene alçı modelleri dijital ortama aktarılmıştır. Dijital modeller üzerinde, en az değişiklik gösterdiği bilinen ruga bölgesinde, 3. rugaların medial uçları ve insiziv papillanın en posterior ucu işaretlenerek 3 boyutlu çakıştırma yapılmıştır ve diş hareket miktarı ölçülmüştür. Elde edilen veriler, bağımsız örneklem t testi, Mann Whitney U Testi ve Pearson korelasyon testi kullanılarak %95 güven aralığında istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Analizler sonucunda BKİ değeri yüksek olan hastaların tükürük leptin düzeyi, normal kilolu hastalara göre yaklaşık 3 veya 4 katından daha fazla olduğu bulunmuştur. (p≤0,01) Leptin seviyesi yüksek olan hastaların diş hareket hızının azaldığı, tedavi süresinin uzadığı tespit edilmiştir. (p≤0,01) Fazla kilolu hastaların diş hareket miktarı (1,03±0,09), BKİ normal sınırlar içinde olan bireylere (1,25±0,13) göre düşüktür. (p≤0,01) Hem BKİ yüksek hem de normal değerlere sahip bireylerde diş hareket miktarı ve tükürük leptin seviyesi arasında, fazla kilolu bireylerde daha güçlü olmakla birlikte, yüksek korelasyon tespit edilmiştir. (p<0,05) Diş hareketi boyunca her iki grupta da DOS OPG seviyesinin önce azaldığı daha sonra hafif oranda yükseldiği tespit edilmiştir. Normal kilolu bireylerin OPG seviyesi tüm zaman dilimlerinde fazla kilolu hastalardan yüksek bulunmuştur. Diş hareketi süresince DOS RANKL düzeyinin ilk olarak artış gösterip daha sonra hafifçe azaldığı tespit edilmiştir. Normal kilolu bireylerin RANKL seviyesi tüm zaman dilimlerinde fazla kilolu hastalardan düşük bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: BKİ, Diş hareket hızı, Tükürük Leptin, DOS, OPG, RANKL

Diş hareketleriGingival oluk sıvıKemik ve kemikler+6
Nurper Madak
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2020
10
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Ailesel dental transpoziyon olgularında ekzom dizileme yöntemi kullanılarak aday gen araştırılması

Amaç: Dental transpozisyon, diş sürme mekanizmasındaki bozulmaya bağlı olarak iki komşu dişin yer değiştirmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Günümüze kadar çeşitli sınıflandırmalar yapılmıştır. Güncel sınıflamada ise tamamlanmış ve tamamlanmamış dental transpozisyon olmak üzere iki alt birime ayrılmaktadır. Dünya popülasyonundaki prevalansı %0,1-2,4 arasında olmakla birlikte, Türk popülasyonundaki prevalansı %0,1 ve %0,6 arasında değişmektedir. Genel olarak tek taraflı olarak görülmekte ve kadınlarda daha sık ortaya çıkmaktadır. Etiyolojisinde kalıtım, travma, migrasyon, vb. gibi teoriler yer almakla birlikte etiyolojisi günümüze kadar tam olarak aydınlatılamamıştır. Ancak ailesel kümelenme göstermesi, doğumsal kalıtımsal geçiş gösteren diş eksikliği (agenezi) gibi bazı dental anomalilerle yakın ilişkili olması ve dudak-damak yarığı (DDY) (%4-18)- Down (%3-15) sendromu gibi sendromlarla birlikte ortaya çıkması gibi sebeplerle kalıtımsal olabileceği bildirilmiştir. Fakat, genetik olarak bu anomaliye sebep olabilecek gen veya değişimleri (varyasyon) tespit etmeye yönelik herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Bu tez çalışmasında sendromik olmayan ailesel dental transpozisyona sahip bireylerde; transpozisyona sebep olabilecek gen ve değişimlerin tespit edilmesinin yanı sıra, transpozisyonla birlikte görülen anomali ve sendromlara (agenezi, Down, DDY) sebep olan genlerdeki yeni değişimlerin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 3 aileden toplam 6 birey (5E, 1K) dahil edilmiştir. Bireylerden DNA eldesi için swab çubuğu ile yanak epitelinden örnek alınmıştır. Bu örneklerden genomik DNA izole edilerek, kullanılan kitin protokolüne uygun olarak NovaSeq Illumina 6000 cihazı ile tüm ekzom dizileme (TED) yapılmıştır. Elde edilen veri biyoinformatik yöntemler ile analiz edilerek aday genler belirlenmiştir. Bu genler; daha önce bilinen genlerden olması, dental gelişimde rol oynayan bir yolağın içinde yer alması, dental transpozisyon ile akraba dental ageneziye bağlı bir yolağın içinde yer alması, DDY ve Down sendromu gibi dental transpozisyonun görüldüğü sendromlara sebep olan bir yolağın içinde yer alması, Minor Alel Frekans değerinin popülasyon çalışmalarıyla uyumluluk göstermesi (MAF<%0,6) gibi kriterler kullanılarak yorumlanmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan bütün bireylerde etkilenen dişlerden bir tanesinin kanin diş olduğu, transpozisyonun sağ ve sol tarafta eşit olmak üzere tek taraflı olarak ortaya çıktığı, kadınlarda daha çok görüldüğü tespit edilmiştir. Dental transpozisyonun gömük diş, sürme gecikmesi, persiste süt dişi ve konjenital 3. molar agenezi ile birlikte görüldüğü bulunmuştur. Ancak 3. Molar dışında herhangi bir agenezi (özellikle lateral dişlerde) veya peg-shape lateral dişe rastlanmamıştır. Daha önce dental gelişimde rol oynadığı bildirilen DSPP, DSP, GLI3 PRICKLE2 genlerinde, dental transpozisyona sebep olabileceği düşünülen değişimler saptanmıştır. DSPP genindeki değişimlerin otozomal dominant (OD) dentinogenesis imperfekta, dentin displazisi gibi gibi dokusal problemlere yol açtığı bilinmektedir. Bizim bireylerimizde de homozigot karakterde DSPP değişimleri bulunmasına rağmen bu tip hastalıklar görülmemiştir. Bu sebeple bu genin dental transpozisyonda rol oynama ihtimali düşük görülmektedir. Ancak DSPP geninde ayrıca heterozigot bir değişimin bulunması ve DSPP'nin WNT yolağı ile ilişkisi sebebiye agenezi mekanizmasında rol oynayabileceği göz önüne alındığında dental transpozisyon mekanizmasında etkili olabileceği düşünülmüştür. Sanger dizi analizi ve segregasyon analizi ile doğrulama çalışmaları gerekmektedir. Yine DSP ve GLI3 genlerinin dental gelişimde rol aldıkları, sendromik ve sendromik olmayan agenezi-oligodonti ile ilişkilendirildikleri bilinmektedir. Bu değişimlerin görüldüğü bireylerde bu genlerde homozigotik karakterde değişimler bulunmasına rağmen hipodonti-agenezi görülmemiştir. Fakat DSP ve GLI3'ün dental gelişimde rol oynaması, GLI3 geninin dental gelişimde önemli bir görev gören SHH yolağı ile ilişkili olması, yine GLI3 geninin kraniyofasiyal iskeletsel morfolojinin belirlenmesinde etkili olabileceği düşünülmesi sebebiyle bu iki genin de dental transpozisyon mekanizmasında düşük de olsa etkili olabileceği düşünülmüştür. Ancak etkilenmemiş aile bireylerinin de dahil olduğu bir gruba Sanger dizi analizi ve segregasyon analizi ile bu durumun doğrulanması gerekmektedir. PRICKLE2 geninin düzlemsel hücre polaritesi (PCP) sisteminde görev alması, hücresel davranış, sinyalizasyon ve biyolojik süreçlerde yer alması ve amelogeneziste rol oynaması sebebiyle dental transpozisyon mekanizmasında görev alabileceği düşünülmüştür. Bu değişimin bireylerde heterozigot karakterde görülmesi de OD geçişli bir anomali olabileceğini ve hafif bir fenotip olarak dental transpozisyonun ortaya çıktığını düşündürmüştür. PRICKLE2 geninin dental transpozisyonun yanı sıra diğer dental anomalilerin oluşmasında da rol oynayabileceği düşünülmüştür. Çünkü PRICKLE2 değişimi tespit edilen ailedeki indeks bireyde dental transpozisyona ilave olarak 3. molar eksikliği, diş gömüklüğü, sürme gecikmesi, mandibular retrognati, üst keser retroklinasyonu; ebeveynde ise ilave olarak 3. molar eksikliği tespit edilmiştir. Ayrıca PRIKCLE2 geni ageneziye, kötü şekilli dişlere ve kök eksikliğine sebep olan WNT yolağında yer almaktadır. Bu bilgiler ışığında en muhtemel adayımız olarak PRICKLE2 geni görülmüştür. Ancak kesin sonuçlara ulaşabilmek amacıyla bu genin dental transpozisyon göstermeyen aile bireylerinin de dahil olduğu tüm aile üzerinde yapılacak Sanger dizi analizi, segregasyon analizi ile doğrulanması ve sağlıklı popülasyonlar üzerinde yapılacak ileri çalışmalarla kesinleştirilmesi ve hayvan modelinde fonksiyon testleri yapılması planlanmaktadır. Bunlara ilave olarak Gli3 eksikliği olan farelerde DDY görülmesi, SHH yolağında yer alan GLI3 ve WNT yolağında yer alan PRICKLE2 genlerinin Down sendromunda salınımının değiştiğinin bilinmesi, ailesel dental transpozisyonun bu hastalıklarda subklinik fenotipik bir dışavurum olabileceği düşünülmüştür. Ancak özellikle DDY'de literatürle uyumlu olarak; dental anomalilerin daha çok yarık bölgesindeki alveolar kretlerin ve diş germlerinin yer değiştirmesi, cerrahi işlemler sebebiyle oluşan skar dokusunun etkisiyle maksiller gelişim yetersizliği görülmesi gibi çevresel etmenler sebebiyle oluşmasının daha muhtemel olduğu öngörülmüştür. Dental gelişimde çok önemli rol oynadığı bilinen ve daha önce mandibular kanin transpozisyonunda etiyolojik faktör olabileceği düşünülen MSX1 ve PAX9 genlerinde herhangi bir anlamlı değişim bulunamamıştır. Sonuç: Bu tez çalışmamızda dental transpozisyonun daha çok maksiller kaninlerde, sağ ve solda eşit olmak üzere tek taraflı, daha çok kadınlarda görülmesi gibi genel literatür bilgileriyle uyumlu sonuçlar elde edilmiştir. Diş gelişimi ve herediter karaktere sahip dental agenezi mekanizmasında görev alan bazı genlerde değişimler saptanması ve ailesel kümelenme sebebiyle dental transpozisyonun da OD geçişli kalıtımsal bir karakter gösterebileceği tespit edilmiştir. Diş gelişiminin karmaşık yapısı sebebiyle dental transpozisyon oluşumunda tek bir gen değil de multifaktöriyel etkileşimlerin görev aldığı düşünülmüştür. Ancak kesin sonuçlar için daha ileri aile çalışmalarına ihtiyaç duyulduğu tespit edilmiştir. Ayrıca etkilenen tüm dişlerin maksiller kaninler olması sebebiyle migrasyon teorisinin de göz ardı edilmemesi gerektiği ortaya çıkmıştır. Bu çalışmada kullanılan TED yönteminin aday gen belirlemede efektif olduğu bulunmuştur. Elde edilen bulguların dental gelişimin daha iyi anlaşılmasına önayak olacağı, böylece bu tip anomali ve maloklüzyonlara farklı bir bakış açısı getirilerek erken dönemde en uygun teşhis ve tedavi imkânı sunulabileceği değerlendirilmiştir.

Dizi analiziDiş anomalileriDiş hekimliği+2
Abdurrahman Balaban
Bezmialem Vakıf University
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Cerrahi ilk hastalarında diş hareket hızı ve kemik biyobelirteçlerinin değerlendirilmesi

Dentofasiyal deformitenin düzeltilmesinde cerrahi ve ortodontik tedavinin beraber uygulandığı yöntem ortognatik cerrahi olarak adlandırılmaktadır. Geleneksel ortognatik cerrahi tedavisi öncelikle dişlerin düzeltildiği ortodontik tedavi aşamasını, ikinci olarakta çenelerin düzeltilip yeniden konumlandırıldığı cerrahi aşamayı içermektedir. Günümüzde ortodontik tedavi süresi hasta memnuniyetinin önemli bir belirleyicisidir. Geleneksel yöntemde preoperatif ortodontik tedavi süresinin 1-2 yıl arasında değiştiği ve bu süre zarfında hastanın yüz estetiği ile dental fonksiyonunun giderek kötüleştiği rapor edilmiştir. Hastanın asıl beklentisinin gecikmeli olarak karşılanması ve uzamış ortodonti tedavisi hasta memnuniyetini önemli ölçüde azaltmaktadır. Bu tür problemlerin giderilmesi ve estetik kaygılarının daha önce karşılanması için Cerrahi İlk yaklaşımı geliştirilmiştir. Bu yaklaşımda önce cerrahi tedavisi ile iskeletsel deformite giderilmekte sonra ortodonti tedavisi yapılmaktadır. Bu tekniğin en büyük avantajı ortodontik hazırlık aşamasının ortadan kalkması dolayısıyla hastanın estetik beklentisinin erken dönemde karşılanmasıdır. Ayrıca Cerrahi İlk yaklaşımı ile diş hareket hızının arttığı ve tedavi süresinin kısaldığı farklı çalışmalarda rapor edilmiştir. Kemik yapım ve yıkım biyobelirteçlerinin değerlendirildiği bir çalışmada cerrahi sonrası ilk 3- 4 aylık süreçte osteoklastik aktivitede artış saptanmış, bu artış bölgesel hızlanma fenomeni (RAP) ile ilişkilendirilmiştir. RAP travma sonrasında kemik dokusunda artan metabolik faaliyetler olarak tanımlanmıştır. Metabolik faaliyetlerdeki bu artışın diş hareketlerini de hızlandırdığı öne sürülmüştür. Çalışmamızda üst 1.premolar diş çekimi endikasyonu olan Cerrahi İlk yaklaşımı ile tedavi edilen hastalarla sabit ortodontik tedavi ile tedavi edilen hastaların diş hareket hızı ve kemik metabolizma belirteçlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Cerrahi grubundaki hastalardan ameliyattan önce ve 1, 2, 3, 4 ay sonra, kontrol grubunda ise tedavi öncesi, distalizasyon öncesi, 1, 2 ve 3 ay sonra olmak üzere kayıt toplanmıştır. Bu kayıtlar diş eti oluğu sıvısı, fotoğraflar ve dental alçı modellerini içermektedir. Diş eti oluğu sıvısı Periopaper strip ile günün erken saatlerinde kanin dişin distalinden toplanmış, Periotron cihazı ile miktar tayini yapıldıktan sonra ölçüm yapılıncaya kadar -80° bekletilmiştir. Daha sonra bu numunelerden ELİSA kitleri ile kemik metabolizma belirteçlerinden kemik yıkım belirteci olan RANKL ve kemik yapım belirteci olan OPG miktarı tayin edilmiştir. Aynı dönemlerde hastalardan alınan alçı modeller 3Shape Ortho Analyzer ™ programı ile taranarak diş hareket miktarı belirlenmiştir. Cerrahi İlk hastalarında aylık ortalama kanin distalizasyon miktarı 1.54 mm iken, kontrol grubunda ise 1.07 mm olarak bulunmuştur (p=0.05). Distalizasyon kuvvetlerinin uygulanmaya başlandığı T2 döneminden itibaren RANKL miktarında gözlenen artış oranı, cerrahi ilk grubunda kontrol grubuna göre anlamlı miktarda fazladır. En yüksek değerine T4 döneminde ulaşmıştır. OPG miktarındaki azalma oranı ise cerrahi grubunda T2 döneminden itibaren anlamlı ölçüde daha fazladır. En küçük değerine T4 döneminde ulaşmıştır. Cerrahi grubunda RANKL/OPG miktarındaki artış ve kanin distalizasyon miktarındaki artış uyumludur. Bu çalışmanın bulgularına göre Cerrahi İlk uygulaması ile ortodontik diş hareket hızı artmaktadır. Cerrahi müdaheleye bağlı olarak RAP fenomeninin göstergelerinden biri olarak kabul edilen RANKL/OPG değişimi distalizasyon kuvvetlerinin uygulandığı ve özellikle antienflamatuar ilaçların etkisinin geçtiği 2. aydan itibaren gözlenmiştir.

BiyobelirteçlerCerrahiCerrahi-diş hekimliği+4
Begüm Güler
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Multi vektörel ankraj sistemi ile uygulanan ortodontik kuvvetlerin dişlerde oluşturduğu yer değişikliği ve stres dağılımının üç boyutlu modelleme ve sonlu elemanlar analiz yöntemi ile değerlendirilmesi

Ortodontide tedavi planına göre belirlenen ankraj kontrolü en önemli başarı kriterlerinden bir tanesidir. Uzun yıllardır ankraj amaçlı kullanılması önerilen geleneksel yöntemlerin (Örn: Headgear, Nance, Transpalatal ark) laboratuar aşamalarının bulunması ve hasta kooperasyonu gerektirmesi gibi bazı dezavantajları bulunmaktadır. Günümüzde ankraj kontrolü için geçici iskeletsel üniteler alternatif bir metod olarak klinisyenlerin dikkatini çekmektedir. İskeletsel ankraj üniteleri arasında mini plakların; daha ağır kuvvetlere dayanabilmeleri, yerleştirildikleri bölgenin güvenli anatomik komşuluklarda olması, stabilitelerinin özellikle diğer iskeletsel ankraj ünitesi olan mini vidalara göre oldukça yüksek olması ve karmaşık ortodontik problemlere sundukları çözümler nedeniyle ortodontik amaçlı kullanımları ön plana çıkmaktadır. Çeşitli şekil ve tasarımdaki ortodontik mini plaklar, araştırmacıların ve klinisyenlerin kullanımına sunulmuştur. Mini plaklar, genel olarak kortikal kemiğe fiksasyon vidaları ile sabitlenen plak kısmı ve ortodontik kuvvet veren aparatların asılmasını sağlayan ağız içi kısmından oluşmaktadırlar. Yüksek kemik içi stabilizasyon oranlarına rağmen, ağız içi parçasının dokudan çıkış bölgelerinde yumuşak doku irritasyonuna sebep olması, kuvvet uygulayıcı aparatların mini plağa bağlanmasının zor olması, tedavi hedefine göre değiştirilmesi gereken kuvvet uygulama noktasının kolaylıkla taşınamaması gibi dezavantajlarının giderilmesi için bu tez çalışmasında yeni bir mini plak tasarımı yapılmıştır. Yeni tasarlanan mini plakta, ağız içi kısma açılan bölgede kullanılan iyileşme başlıkları vasıtasıyla yumuşak doku şekillendirilmesi yapılmıştır. Kuvvet yükleme sırasında bu başlıklar çıkarılarak, 360° dönebilen ve üzerinde kuvvet aktarıcıların asılmasını sağlayan delik ve buton bulunan kol ünitesi plak üzerine internal vida ile sabitlenmektedir. İhtiyaç duyulan diş hareketi tipine göre kuvvet etki çizgisi, kendi etrafında dönebilen kollar tarafından değiştirilebilmektedir. İyileşme başlıkları ile yumuşak dokunun şekillendirilmesi sağlandığı için, mini plak fiksasyon vidalarının kaybedilmesine neden olan çevre doku irritasyonunun engellenebileceği düşünülmektedir. Çalışmamızda yeni tasarlanan mini plaktan uygulanan kuvvetlerin dişler üzerinde yer değiştirme ve gerilme dağılımları, üç boyutlu modelleme ve sonlu eleman analiz yöntemi ile değerlendirilmiştir. Tüm bu hedefler doğrultusunda, dijital ortamda oluşturulan üç boyutlu birinci model üzerindeki kanin dişine üst premolar çekimli bir senaryoya uygun şekilde; 0°, 90°, 180°, 225°, 270°, 315° farklı açı derecelerine sahip koldan 150'şer gram (gr)'lık distalizasyon kuvvetleri verilmiştir. İkinci modelde ise 0° ve 90°'lik açılandırılmış abutment kollarından ark teline dikey yönlü 100'er gr'lık, toplamda 200 gr intrüzyon kuvvetleri, ikinci premolar ve molar dişi ile birinci molar ve ikinci molar dişleri arasından uygulanmıştır. Analiz sonuçlarına göre ilk modelde, en fazla kanin dişine ait distalizasyon miktarının 180° ve 225°'lik açılarda, en az ise 0° ve 90°'lik açılarda olduğu görülmüştür. Transversal düzlemde kanin dişinin en fazla dışarı doğru hareketinin 0° ve 90°'lik açılarda olduğu saptanmıştır. Kanin dişinin distalizasyon hareketi sırasında kuvvetin vertikal komponenti dolayısıyla oluşan intrüzyon hareketi en fazla 0 derecede ve sonra sırasıyla 90°, 270°, 315°, 225° ve 180°'lerde gerçekleştiği gözlemlenmiştir. İkinci model üzerinde uygulanan intrüzyon kuvveti sonucunda en fazla intrüzyonun birinci molarda ve sonrasında ikinci molarda görülürken, bu dişlerin bukkale devrilme hareketleri de gözlenmiştir. Kanin ve premolar dişlerde de azalan miktarlarda intrüzyon ve bukkale devrilme hareketi oluşmuştur. Anahtar kelimeler; İskeletsel ankraj, Mini plak, Sonlu elemanlar analizi, Kanin distalizasyonu, Molar intrüzyonu

Esma Kuriş Baştan
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sınıf III maloklüzyonun cerrahi-ortodonti iş birliği ile tedavisinin ses üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi

Konuşma; solunum, fonasyon, rezonasyon, artikülasyon ve nörolojik entegrasyonu içeren dinamik ve karmaşık bir süreçtir. Nefes verirken akciğerlerden gelen hava larinkste yer alan ses tellerini titreştirerek ham sesi oluşturur. Bu ham ses boğaz, burun ve ağız boşluklarında şekillenerek her insana özgü olan ses tonunu oluşturur. Bu sesler daha sonra dudaklar, dişler, dil, damak ve alveolün artikülasyonu ile anlamlı konuşmalara dönüştürülür. Ortognatik cerrahinin rezonans sistemini oluşturan orofasiyal yapılarda değişikliklere neden olduğu düşünüldüğünde, cerrahiye bağlı fonksiyonel değişikliklerin konuşmayı etkilemesi ve hastada ses ayarlamalarına ihtiyaç duyması beklenmektedir. Bu nedenle, bu yapıların ses üretimi ile olası ilişkilerini anlamak önemlidir. Ortognatik cerrahi ile meydana gelen ses değişikliklerini inceleyen çalışma sayısı literatürde oldukça kısıtlıdır, büyük çoğunda kontrol grubu bulunmamaktadır ve çalışmaların örneklem sayıları azdır. Bu çalışmada, ortognatik cerrahiyle tedavi edilen Sınıf III hastalarda meydana gelen akustik değişiklikleri tanımlamak ve akustik parametreler ile iskeletsel parametreler arasındaki korelasyonu ölçmek amaçlanmıştır. Hipotezimiz yetişkin bireylerde ortognatik cerrahi ile değişen ses yolu anatomisine bağlı olarak sesin akustik özelliklerinde değişiklikler meydana geleceği yönündedir. Yaşları 18-34 arasında değişen 7 erkek 18 kadın toplam 25 hastadan ameliyattan hemen önce T0, ameliyattan 6 ay sonra T1 olmak üzere 2 zamanda ses kaydı ve sefalometrik röntgen kaydı alınmıştır. Ses örnekleri Praat version 6.0.43 (Paul Boersma Amsterdam Üniversitesi, Hollanda) ile analiz edilmiş, röntgenler aydınger kâğıdı üzerinde manuel olarak çizilmiştir. Hastalardan tüm Türkçe sesli harfleri (a[a], e [ɛ], ı[ɯ], i[i], o[ɔ], ö[œ] u[u] ve ü[y]) izole olarak 3 saniye boyunca ve kelime içinde geçen şekilleriyle seslendirmeleri istenmiştir. Hastaların ses örneklerinin F0, F1, F2, F3, Shimmer, Jitter ve NHR parametreleri incelenmiş, kendi içinde ameliyat öncesi ve sonrası olarak karşılaştırılmıştır ayrıca daha sonra 19 kişiden oluşan kontrol grubu ile gruplararası karşılaştırmaları yapılmıştır. Sefalometrik röntgendeki yapısal değişiklikler ile akustik değişiklikler arasındaki korelasyon değerlendirilmiştir. Ortognatik cerrahi grubunda e[ɛ] (p = 0.026) sesinin F1 değerinde, ı[ɯ] sesinin F2 (p=0.029) ve Shimmer (p=0.028) değerlerinde, ö[œ] sesinin F1 (p=0.004) ve F2 (p=0.000) değerlerinde ve ü[y] sesinin F1 (p=0.018) değerinde anlamlı farklılıklar bulunmuştur. Ameliyat sonrası ölçümler öncesine göre daha düşük bulunmuştur. Öte yandan, u[u] sesin F3 (p=0.000) parametresi ilk ölçümlere kıyasla önemli ölçüde daha yüksektir. Kontrol grubu ile karşılaştırmada, o[ɔ] sesinin Δ F3 (p=0.028), u[u] sesinin Δ F3 (p=0.015) değerinde ve ü[y] sesinin (p=0.035) ΔF1 değerinde anlamlı farklılıklar bulunmuştur. Ayrıca e[ɛ] (p=0.036), ı[ɯ] (p=0.022), i[i] (p=0.031), o[ɔ] (p=0.032), u[u] (p=0.040) ve ü[y] (p=0.034) seslerinin ΔShimmer değerlerinde ve o[ɔ] (p=0.031) sesinin ΔNHR değerinde anlamlı değişiklikler bulunmuştur. Pearson korelasyon analizi, bazı yapısal değişikliklerin bazı akustik parametreleri önemli ölçüde etkilediğini göstermiştir; ı[ɯ] ve ö[œ] sesleri için ΔSNA ve ΔF2 arasında anlamlı zayıf düzeyde negatif doğrusal ilişki, ü[y] sesi için ΔHBV ve ΔF1 arasında anlamlı zayıf düzeyde pozitif doğrusal ilişki tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Ortognatik cerrahi, Sınıf III Maloklüzyon, Ses değişiklikleri, Akustik analiz, Formant frekans

AkustikCerrahi-diş hekimliğiKonuşma+6
Şerife Şahin
Bezmialem Vakıf University
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

İskeletsel sınıf III hastalarda şeffaf plaklar ile ortognatik cerrahi uygulamalarının dişsel, iskeletsel, yumuşak doku ve kemik biyobelirteç değişimlerinin incelenmesi

Cerrahi öncesi ortodontik tedavi ortognatik cerrahi planlanan hastalarda en çok zaman harcanan aşamadır. Normal bir estetik görünüm beklentisiyle kliniğe başvuran iskeletsel anomaliye sahip hastaların beklentisinin tersine cerrahi öncesi ortodontik tedavi mevcut anomalinin tüm gerçekliğiyle ortaya çıkarılmasını sağlar. Günümüzde şeffaf plakların tanıtımı ve büyük ölçüde benimsenmesiyle beraber ortodontik tedavi bir değişim yaşamaktadır. Birçok hasta dentofasiyal deformitelerini de düzeltmek için ortognatik cerrahi gerektirenler de dahil olmak üzere estetik ve metal olmayan tedavi alternatiflerini talep etmektedir. Çalışmamızda Sınıf III cerrahi hastalarının hızlı tedavi olma ve estetik arzularına cevap verebilmek adına şeffaf plaklarla cerrahi öncesi tedavileri gerçekleştirilmiş, opere edilmelerine engel teşkil eden erken temaslar minivida uygulamaları ile ortadan kaldırılarak zaman kazanılmıştır. Hastaların cerrahi planlamaları ve splint üretimleri 3 boyutlu cerrahi planlama yazılımı sayesinde dijital olarak gerçekleştirilerek daha öngörülebilir bir cerrahi sunulmuştur. Cerrahi sonrası bölgesel hızlandırma fenomeni sayesinde plak değişimi hızı arttırılmış ve hastalara daha hızlı, konforlu, estetik ve hijyenik bir tedavi sunulmuştur. Çalışmaya sagital iskeletsel uyumsuzluğa sahip (ANB: 5,2°) 18-20 yaş aralığında (ort.18,2 yıl) dahil edilen 5 hastadan ameliyat öncesi ve sonrası olmak üzere iki farklı zamanda sefalometrik verileri elde edilmiş ve sert ve yumuşak doku analizleri gerçekleştirilmiştir. Hastaların cerrahi öncesi ve cerrahi sonrası 1.,2. ve 3. ay dişeti oluğu sıvı numuneleri toplanmıştır. Diş eti oluğu örnekleri Periopaper strip ile sağ üst ve alt kanin dişlerin mesial ve distalinden toplanmış, Periotron cihazında miktar tespiti yapılarak biyokimyasal ölçüm yapılıncaya kadar -80° de saklanmıştır. Daha sonra elde edilmiş örneklerden ELİSA kitleri ile kemik metabolizma biyobelirteçlerinden OPG, IL-1, TGF-1β ve OPN miktar tayini edilmiştir. Nicel değişkenlerin normal dağılıma uygunlukları Shapiro Wilk testi ile incelenmiştir. Normal dağılan değişkenler için iki bağımsız grup ortalama karşılaştırmasında student t testi, varyans homojenliği ise Levene testi ile incelenmiştir. Normal dağılmayan değişkenler için ise iki bağımsız ortalama karşılaştırmasında Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Normal dağılım gösteren değişkenler için periyotlar arasındaki ortalamaların karşılaştırılmasında tekrarlı ölçümlerde varyans analizi yöntemi kullanılmış ve küresellik varsayımı Mauchly's test ile değerlendirilmiştir. Normal dağılmayanlar için ise Friedman testi kullanılmıştır. Hesaplamalarda istatistiksel anlamlılık düzeyi 0,05 olarak alınmış ve analizlerde SPSS (version 28) paket programı kullanılmıştır. 16 Çalışmamızda alt çenedeki Osteopontin ve Interlökin-1b değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı artışlar tespit edilmiştir. Alt çene kanin dişinin distal dişeti oluğu sıvı örneklerinde OPG değerinde anlamlı düşüş görülmüştür. Çalışmamızın gruplar arası karşılaştırılmasında T2 ve T3 zaman diliminde OPG değer ortalamaları kontrol cerrahi grubunda, şeffaf plaklarla cerrahi grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunmuştur.Üst çene kanin dişinin mesial ve distal dişeti oluğu sıvısı örneklerinde istatistiksel olarak anlamlı artış tespit edilmiştir. Erken cerrahi hastalarının ameliyatları tamamlanmış ve tüm bireyler estetik ve uyumlu bir dentofasiyal ilişkiye geleneksel yöntemden daha erken dönemde kavuşmuştur. Tüm çalışma grubu hastaları cerrahi öncesi dönemde prematür kontakları elimine etmek ve transvers yöndeki uyumsuzluğu çözmek amacıyla minivida destekli biyomekaniklerle desteklenmiştir. Böylelikle cerrahi operasyonda daha fazla ve dengeli bir yüzey teması elde edilmiştir. Çalışma grubu hastalarda şeffaf plaklarla hijyeni sağlama kolaylığı ve periodontitis insidansının düşük olması ölçümlerde salt RAP fenomenine bağlı biyobelirteç artışlarını vermiştir. Çalışma grubu hastalarında RAP fenomenine bağlı olarak ortodontik diş hareketi artmıştır ve şeffaf plak değişimi hızlanmıştır (ortalama 5 gün).

BiyobelirteçlerEnzime bağlı immünosorbent testiMaloklüzyon-angle sınıf III+3
Hümeyra Ünsal
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Twin blok tedavisi gören normal ve fazla kilolu hastaların tükürük leptin düzeylerinin iskeletsel ve dişsel değişime etkisinin karşılaştırılması

Sınıf II maloklüzyon; problemin kaynaklandığı çeneye göre farklı şekillerde tedavi edilebilir. Mandibular retrognati, Sınıf II maloklüzyonun en sık görülme nedeni olup, ideal tedavi hedefi mandibulanın büyüme ve gelişimini stimüle etmektir. Twin Blok apareyi, 2 parçadan oluşması sebebiyle hastalarda kullanım rahatlığı sunması, üst çenede aynı zamanda genişletme yapılabilmesi gibi avantajlarından dolayı en çok tercih edilen fonksiyonel apareylerden biridir. Twin Blok uygulaması ile yapılan fonksiyonel tedavide alt çene aşağı ve öne konumlandırılmakta, bu sayede alt çene kondilindeki liflerin gerilimesiyle endokondral kemikleşme stimule edilmektedir. Bu durum mandibula boyutunda artışa sebep olmaktadır. Literatürde endokondral kemikleşmeyi ve dolayısıyla tedavi etkinliğini değiştirebilen çeşitli faktörler bildirilmiştir. Bu faktörlerden biri olan leptin hormonu, yağ dokusunun fazla olmasına bağlı olarak kilolu hastalarda normalden fazla salgılanır. Bu sebeple, kilolu hastalarda endokondral kemikleşme miktarı leptin düzeyi artışına bağlı olarak artacağı düşünülebilinir. Endokondral kemikleşme modeli olarak farelerdeki mandibular kondilinin kullanıldığı bir çalışmada da leptinin kondildeki kondrosit popülasyonu üzerine doğrudan etkisinin olduğu görülmüştür. Literatürde leptin düzeyinin, osteoklastik aktivite ve endokontral kemikleşme üzerine olan etkisi ile ilgili çalışmalar mevcut iken, fonksiyonel tedavi etkinliğinde leptin miktarının etkisinin ölçüldüğü çalışma bulunmamaktadır Bezmialem Vakıf Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalına tedavi amacıyla başvuran 32 hasta; fazla kilolu ve normal kilolu olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Fazla kilolu hastalar, Dünya Sağlık Örgütünün çocuk ve adolasanlar için belirlediği tabloda 85 persentil ve üzeri hastalardan, normal kilolu hastalar ise 85 ve 15 persentil arası bireylerden oluşturulmuştır. Boy Kilo İndeksine ek olarak, leptin düzeyi hastaların yağ dokusu mikarıyla da doğru orantılı olduğundan, tedavi başında 3. ayda ve tedavi sonunda hastaların yağ oranına da bakılmıştır. Hastaların yağ oranı Bezmialem Vakıf Üniversitesi dietetik bölümünde DEXA cihazı ile ölçülmüştür. Tedavide kullanılacak olan Twin Blok apareyleri Clark´ın 2002 yılında tanıttığı gibi dizayn edilmiştir. Kapanış kaydı sagittal aktivasyonu, mandibulanın en ileri pozisyonun yüzde 70'i kadar ileri alınarak; vertikal aktivasyonu, 2-4 mm istirahat aralığının üzerine çıkılarak yapılmıştır. Normal ve fazladan düzeltim yapıldıktan sonra tedavi sonlandırılmıştır. Endokondral kemikleşmeye bağlı kondil boyu artışı, tedavi başında ve sonunda lateral sefalometrik filmler aracılığıyla, lineer ölçümlerden oluşan Pancherz sefalometrik analiz yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir. Tüm hastalardan 5 farklı zamanda (tedavi başı, 1. ay, 3. ay, 6. ay ve tedavi sonu) stimule olmamış tükürük, invaziv olmayan pasif akıtma yöntemiyle alınmıştır. Tükürük örneği (5 ml) saat 9 ile 12 saatleri arasında yemekten en az 1 saat sonra alınmıştır. Örnekler hastalar dik oturtularak başları öne eğilecek ve tüp ağızının köşesine konularak tükürük tübe akıtılmıştır. Toplanan tükürük 15 dakika boyunca 4˚C'de boş kuru tüp içinde 15,000 x g´de santrifüj edilmiştir. Alınan süpernatant'ın 1 ml ´si cryotüplerde -80 ˚C'de derin dondurucuda leptin analizi yapılıncaya kadar saklanmıştır. Daha sonra tükürük örneklerinden ELISA kitleriyle leptin düzeyleri fotometrik olarak ölçülmüştir. Bu çalışmanın bulgularına göre, Sınıf II bölüm 1 malokluzyonu olan aşırı kilolu ve normal kilolu hastaların Twin Blok apareyi ile tedavilerinin sonucu başarıyla gerçekleştirilmiştir. Tedavi sonunda her iki grupta da Sınıf 1 molar ve kanin ilişki elde edilmiş, overjet ve overbite önemli miktarda azalmış, konveks profil ortadan kalmıştır. Aşırı ve normal kilolu hasta gruplarında maksillada istatiksel olarak anlamlı ciddi bir fark bulunamazken, mandibula uzunluğunda aşırı kilolu hastalarda normal kilolu hastalara göre istatiksel olarak (0,01Anahtar Kelime: Dental aygıtlar = Dental instruments ; Dişler = Teeth ; Kemik ve kemikler = Bone and bones ; Leptin = Leptin ; Maloklüzyon = Malocclusion ; Maloklüzyon-angle sınıf III = Malocclusion-angle class III ; Obezite = Obesity ; Tükürük = Saliva ; Vücut kitle indeksi = Body mass index ; İskelet = Skeleton

Dental aygıtlarDişlerKemik ve kemikler+7
Ece Karaer
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Hızlı maksiller ekspansiyon protokolünde farklı cerrahi tekniklerin kraniofasial yapılar üzerine etkilerinin sonlu elemanlar analizi ile karşılaştırılması

Üst çene darlığı oldukça sık gözlenen malokluzyonlardan biridir. Üst çene darlığının tedavisinde kullanılan bir çok farklı genişletme metodu bulunmaktadır. Üst çene genişletilmesi amacıyla sadece dişlerden destek alan yada hem diş hem de kemikten destek alan aygıtlar kullanılabilmektedir. Ayrıca genişletme ihtiyacı fazla olan yetişkin hastalarda cerrahi destekli üst çene genişletmesi ve daha az invaziv olan kortikomi uygulamaları yapılabilir. Sonlu Elemanlar Analizi kullanılarak, transversal olarak üst çene yetmezliği olan hastalarda uygulanan genişletme protokolü ile dişler, periodontal ligament, kemik, suturlar ve çevre dokular üzerinde oluşturacağı olası stres dağılımı ve dislokasyon durumu tespit edilip klinik uygulama için bir öngörü oluşturulabilmektedir. Bu çalışmanın amacı kemik destekli, diş destekli ve hem kemik hem de diş destekli apareyden oluşacak 15 farklı grubun üst çene genişletmesi sonucunda kraniofasial yapılara olan etkisinin karşılaştırmaktır. Bu çalışma ile bilgisayar ortamında elde edilen üç boyutlu modelin Sonlu Elemanlar Methodu ile simülasyonu gerçekleştirilerek klinisyenlere bir öngörü sağlanması hedeflenmektedir

Alveolar kenar artırılmasıCerrahi-diş hekimliğiDental stres analizi+6
Nihal Kaya
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Sınıf III maloklüzyona sahip bireylerde hızlı üst çene genişletmesi ile birlikte uygulanan yüz maskesi ve carriere class III motion® apereyinin iskeletsel ve dental etkilerinin değerlendirilmesi

Carrière Motion® Sınıf III apareyi alt dişlerin distalizasyonu amacıyla kullanılmaktadır, ancak literatürde bu aygıtın çocuk hastalar üzerindeki etkilerini yüz maskesinin etkileriyle karşılaştıran bir çalışma mevcut değildir. Amacımız Sınıf III maloklüzyona sahip bireylerde yüz maskesi ve Carrière Motion® III apareyinin etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Sıfır hipotezimiz hızlı üst çene genişletmesini takiben uygulanan bu iki aygıtın etkilerinin aynı olacağı yönündedir. 6-9 yaşlar arasındaki 28 bireyden tedavi öncesi (T0) ve yüz maskesi veya Carrière Motion® uygulaması bitiminden sonra (TS) alınan lateral sefalometrik röntgenler üzerinde iskeletsel, dental ve yumuşak doku parametreleri belirlenerek değerler kaydedilmiştir. Sefalometrik analizler Nemoceph® (Copyright© NEMOTEC, Madrid-İspanya) programı ile gerçekleştirilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi 0,05 olarak belirlenmiştir, analizler MedCalc Statistical Software version 12.7.7 (MedCalc Software bvba, Ostend, Belçika; http://www.medcalc.org; 2013) programıyla gerçekleştirilmiştir. SNA, A-Nasionperp ve Co- A değerlerinin hem yüz maskesi, hem de Carrière Motion® III apareyi uygulanan gruplarda anlamlı artış gösterdiği tespit edilmiştir ve gruplar arası karşılaştırmada anlamlı fark bulunmamıştır. Co-Gn, Wits, ANB°, S-N ve artiküler açı parametrelerinde her iki grupta da tedavi başlangıcı ile sonu arasında gözlenen artış istatistiksel olarak anlamlıdır. SNB° değeri ise sadece Carrière Motion® grubunda T0'dan TS'ye anlamlı olarak azalmıştır. Vertikal değerlendirmede yüz maskesi grubunda maksillanın daha fazla anterior rotasyonu tespit edilirken, Carrière Motion® III apareyi grubunda daha az anterior rotasyon bulunmuştur. Alt yüz yüksekliği Carrière Motion® III grubunda az miktarda anlamlı azalma gösterirken, yüz maskesi grubunda anlamlı artış kaydedilmiştir. Tedavi öncesi ve sonrası overjet ve molar ilişki açısından her iki grupta da anlamlı fark bulunmuştur. Yumuşak doku parametrelerinden üst dudak-E çizgisi arası mesafe yüz maskesi grubunda azalmış, Carrière Motion apareyinin yumuşak dokular üzerinde etkili olmadığı tespit edilmiştir. Sıfır hipotezi reddedilmiştir, ancak Carrière Motion® III apareyinin erken dönem Sınıf III maloklüzyonun tedavisinde etkili olmuştur. Özellikle alt yüz yüksekliğinin artmasının istenmediği ve alt keserlerin eğiminin korunmasının önemli olduğu vakalarda tedavi alternatifi olabileceği düşünülmektedir.

Alveolar kenar artırılmasıMaloklüzyonMaloklüzyon-angle sınıf III+2
Melike Polat
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

İskeletsel sınıf II maloklüzyona sahip hastalarda sabit fonksiyonel tedavinin temporomandibular eklem üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Bu uzmanlık tezinin amacı sabit fonksiyonel apareylerden Herbst apareyi ile tedavi edilen Sınıf II maloklüzyona sahip intraartiküler temporomandibular bozukluğu olan ve olmayan hastalarda, tedavinin mandibular kondil ve glenoid fossa ilişkisi üzerindeki etkilerini ve kondildeki morfolojik değişiklikleri karşılaştırmaktır. Bu çalışmaya 36 birey (ortalama yaş: 15.8±0.4 yıl) dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastalar intraartiküler eklem bozukluğu olmayanlar (Grup 1) ve intraartiküler eklem bozukluğu olanlar (Grup 2) olarak 2 gruba ayrılmıştır. Grup 1, 13'ü kadın 5'i erkek olmak üzere 18 bireyden (yaş ortalaması:15.6±0.4 yıl), Grup 2 ise, 14'ü kadın 4'ü erkek olmak üzere 18 bireyden (yaş ortalaması:16.01±4.4 yıl) oluşmaktadır. Çalışmaya dahil edilen hastaların tedavi öncesi ve tedavi bitiminde lateral sefalometrik radyografları ve manyetik rezonans görüntüleri elde edilmiştir. Ayrıca tedavi süresi boyunca yaşam kalite anketi (OHİP-14 indeksi) uygulanmış ve ağrı durumlarının tepiti için VAS ile ağrı takibi yapılmıştır. Veriler t-testi, One Way Anova, Kruskal Wallis ve ki-kare testleri kullanılarak karşılaştırılmıştır. Sefalometrik değerlerde tedavi ile meydana gelen değişim iki grupta da benzerdir (p>0.005). Sadece SN-GoMe açısında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. (p<0.005). Herbst tedavisi süresince, belirlenen 8 zaman noktasında gruplar arasında ağrı skorları bakımından istatistiksel olarak bir fark bulunmamıştır (p>0.005). Hastaların OHIP-14 SC yaşam kalitesi anket skoru 1. hafta (T3), 1. ay (T4), 2. Ay (T5) ve Herbst apareyinin söküldüğü seansta (TS) Grup 1'de Grup 2'ye kıyasla anlamlı derecede daha fazla bulunmuştur (p<0.005). Hastaların OHIP-14 ADD yaşam kalite anket skoru 1. ay (T4) ve 2. ayda (T5) Grup 1'de Grup 2'ye kıyasla anlamlı derecede daha fazla bulunmuştur (p<0.005). Grup 1' in sağ kondili ile Grup 2' nin sağ ve sol kondilinde MR görüntülerde tedavi ile meydana gelen değişimler için yapılan karşılaştırmada gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bir bulunmamıştır (p>0.05). Bu tez çalışmasının sonuçlarına göre Sınıf II maloklüzyona sahip temporomandibular eklem bozukluğu olan ve olmayan hastalarda Herbst aygıtı ile sabit fonksiyonel tedavi temporomandibular eklem üzerinde olumsuz bir etki oluşturmamakla birlikte her iki grup için de disk pozisyonunda iyileşme oluşturduğu gözlenmiştir. TME bozukluğu olan ve olmayan hastalarda dentoiskeletsel değişiklikler, tedavi konforu, ağrı deneyimi bakımından tedaviye verilen cevap benzerdir.

MaloklüzyonMaloklüzyon-angle sınıf IIManyetik rezonans görüntüleme+4
Elif Kaymakcıoğlu
Bezmialem Vakıf University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Sabit ortodontik tedavi ve şeffaf plaklar ile tedavi edilen hastaların kök rezorpsiyonu ve periodontal durum değişimleri açısından karşılaştırılması

Modern ortodontinin amacı, kabul edilebilir yüz estetiği ve en iyi oklüzal ilişkinin oluşturulması olarak özetlenmiştir. Bu, optimum fonksiyon ve görünüm için her bir dişin kuronunun uygun pozisyonda konumlandırılmasını gerektirir. Andrews 'Straightwire braket' adını verdiği bir sistem oluşturan bir dizi ortodontik braket geliştirmiştir. Diş kronu üzerinde belirli bir noktaya yerleştirilmek ve yalnızca temel bir ark biçiminde oluşturulmuş düz, dikdörtgen bir ark teli ile birlikte kullanılmak üzere braket yuvaları tasarlanmıştır. Geleneksel ortodontik tedavilerde kullanılan dışarıdan fark edilen braket ve tellere kıyasla özellikle erişkinlere yönelik estetik çözümler bulmak için diş renginde braket ve ark telleri tanıtılmıştır. Ancak bu materyaller de kısıtlı bir estetik sunmaktadır. Estetik beklentisi yüksek olan ortodonti hastalarında bu problemi aşmak için şeffaf plak tekniği doğmuştur. Şeffaf plaklar geleneksel ortodontik tedaviye kıyasla oldukça estetik bir alternatif olsalar da ortodontik tedavinin yan etkileri bakımından bu metotla ilgili literatürde kesin bulgular mevcut değildir. Bu çalışma ile geleneksel bukkal ortodontik tedavi ve şeffaf plaklarla ortodontik tedavi metotları arasında periodontal durum değişikliği, kök rezorpsiyonu prevelansı, hastaların ağrı ve çiğneme performansındaki değişimlerin karşılaştırılması amaçlanmaktadır.

İbrahim Emir Mertoğlu
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

4-7 yaşları arası uygulanan maksiller protraksiyonun etkinliğinin değerlendirilmesi

Sınıf III maloklüzyon; yetersiz gelişmiş ve geride konumlanmış maksilla, fazla gelişmiş ve ileride konumlanmış mandibula ya da bu durumların birlikte görülmesinden kaynaklanabilmektedir. Sınıf III maloklüzyonun geride konumlanmış maksilla ile görüldüğü vakalarda erken dönemde ortopedik etkili aygıtlar kullanılabilmektedir. Geç dönem tedavide ise sabit ortodontik mekaniklerle kompanzasyon ya da sabit tedaviye ek olarak ortognatik cerrahi uygulanabilmektedir. Sınıf III maloklüzyonun ortopedik tedavisi ile ilgili literatürde çeşitli yaklaşımlar bildirilmektedir. Sınıf III maloklüzyon %60 oranında maksiller yetersizlik nedeniyle meydana geldiğinden, erken dönemde hızlı üst çene genişletmeyle birlikte yüz maskesi kullanılarak maksillanın protrakte edilmesi bu anomali için en sık tercih edilen tedavi protokolünü oluşturmaktadır. Maksiller retrognatiyi erken dönemde tedavi etmek, hastaların ileride doğabilecek ortognatik ameliyat gereksinimine engel olunabilmesi, hastaları girişimsel ve pahalı bir dizi tedaviden kurtarılması, ayrıca psikososyal gelişimlerinin sağlanması açısından önem taşımaktadır. Bunun yanı sıra, ameliyat gerekliliğinin önüne geçilemediği durumlarda gelişmekte olan maloklüzyonun şiddetini azaltması ve profilde yarattığı olumlu katkılardan dolayı maksiller protraksiyon büyük önem taşımaktadır. Maksillanın sagittal yönde büyümesini tamamlamasına ve prepubertal büyüme atağı dönemi öncesi döneme denk gelmesine ithafen kızlar için 10, erkekler için 11 yaş genellikle yüz maskesi ya da diğer ortopedik aygıtlar için sınır yaş olarak kabul görmektedir. Bunun yanı sıra, 4-7 yaşlar arasında gerçekleştiği kabul edilen ilk büyüme atılımı esnasında gelişmekte olan iskeletsel maloklüzyonun tedavisi, çevre dokuların ve özellikle mandibulanın daha uygun fonksiyonel zarf içinde gelişmesine olanak sağlayabilmektedir. Bu küçük yaş grubunda (4-7 yaş aralığı) konvansiyonel yaş grubuna (8-11 yaş aralığı) göre daha kısa süreli ve daha düşük kuvvet uygulanan bireylerde klinik olarak anlamlı düzelmeler elde edilebilmektedir. Ancak literatürde erken dönemde uygulanan yüz maskesinin sonuçlarını bildiren çalışma sayısı oldukça kısıtlıdır. Literatürde yüz maskesi kullanım süresi günde 12 ila 24 saat, kuvvet miktarı ise 300 ila 600 gram arasında değişen değerlerle önerilmektedir. Klinikte yüz maskesini sadece yatarken kullandıklarını beyan eden hastalarda da anlamlı değişiklikler gözlenebilmektedir. Bu bulgu bizleri kullanım süresini tekrar sorgulamaya itmiştir, zira literatürde yüz maskesi tedavisiyle ilgili yapılan çalışmalarda hastaya önerilen tedavi sürelerine yer verilmiştir ancak kullanım süresinin objektif kaydı yapılan çalışma sayısı azdır. Apareyin kullanım süresi hasta beyanı ve hekimin klinik gözlemine dayanarak ölçülmektedir. Ancak hastaların iyimser beyanları ve hekim tahminlerinin öznel olması nedeniyle bu yöntemler kimi zaman yetersiz kalmaktadır. Hasta uyumunun nesnel olarak ölçülmesi ve buna bağlı tedavi protokolünün belirlenmesi amacıyla çeşitli cihazlar geliştirilmiştir. Günümüzde küçük boyutuyla ortopedik apareylere monte edilebilen, yüksek teknolojik özellikleriyle objektif veri kaydına olanak sağlayan mikroelektronik sensörlerin kullanımı yaygınlaşmaktadır. TheraMon® (MC Technology GmbH, Hargelsberg- Avusturya) sistemi nesnel kooperasyon verilerinin elde edilmesini sağlayan bir mikrosensördür. Çalışmamızın amacı; karışık dişlenmeye geçiş döneminde (4-7 yaşlar arası) ve prepubertal dönemde (8-11 yaşlar arası) Sınıf III maloklüzyonun hızlı üst çene genişletmesini takiben günlük 9-11 saat 450 gram kuvvetle kullanılan yüz maskesi ile tedavisinin etkinliğin karşılaştırılmasıdır. Hipotezimiz, kooperasyonları dijital verilerle takip edilen, aynı süre ve aynı kuvvet miktarıyla tedavi edilen daha genç (4-7 yaşlar arası) ve daha büyük (8-11 yaşlar arası) gruplar arasında iskeletsel ve yumuşak doku parametreleri açısından fark olmayacağı yönündedir. İki grup, benzer başlangıç maloklüzyon parametrelerine sahip bireylerden oluşturulmuştur. Her iki gruptaki hastalara akrilik cap splint apareyi ile hızlı maksiller genişletme ve yüz maskesi uygulanmıştır. Günlük 10 saat kullanımını önerilen yüz maskesi Sınıf II kanin ilişkisi sağlanana dek tek taraflı 450gr kuvvetle kullandırılmıştır. Hastaların kooperasyonlarını somut verilerle takip etmek amacıyla yüz maskesinin alın parçasına TheraMon® (MC Technology GmbH, Hargelsberg- Avusturya) mikrosensörleri entegre edilmiştir. Tedaviye başlamadan önce alınan (T0) ve hızlı üst çene genişletmesini takiben kullanılan yüz maskesi uygulamasının bitiminden sonra alınan (T1) lateral sefalometrik röntgenler üzerinde iskeletsel, dental ve yumuşak doku parametreleri belirlenerek ölçüm değerleri kaydedilmiştir. Sefalometrik analizler kurumumuzda bulunan Nemoceph® (Copyright© NEMOTEC, Madrid-İspanya) programı ile gerçekleştirilmiştir. TheraMon® (MC Technology GmbH, Hargelsberg-Avusturya) ile kaydedilen veriler sensör okuyucu ile takip edilmiştir. Tedavi başlangıç yaşı 8-11 yaş grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olup cinsiyet ve tedavi süresi 8-11 yaş ve 4-7 yaş grupları arası arasında anlamlı bir farklılık göstermemiştir. Günlük kullanım süresi 4-7 yaş grubunda 8.9+1.8 saat, 8-11 yaş grubunda 7.1+0.9 saat olarak kaydedilmiştir. Bu veriler ışığında günlük kullanım süresi 4-7 yaş grubunda, 8-11 yaş grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksektir. Sagittal iskeletsel değerler olan SNA°, A-Nasionperp (mm), ANB°, Wits (mm) ve Maksiller Derinlik (°) parametrelerinde her iki grupta da tedavi başlangıcı ile sonu arasında değerlerde gözlenen artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. SNB° değeri sadece 4-7 yaş grubunda T0'dan T1'e istatistiksel olarak anlamlı olarak azalmıştır. Co-A (mm) parametresi ise yalnızca 8-11 yaş grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede artış göstermiştir. Vertikal iskeletsel değerler olan ANS-Me (mm) parametresi her iki grupta da T0'dan T1'e artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. N-Me (mm) ve SN-GoGn (°) değerleri yalnızca 4-7 yaş grubunda T0'dan T1'e istatistiksel olarak anlamlı artış göstermiştir. Eyer (Saddle) Açısı (°) ve Artiküler açı parametreleri yalnızca 8-11 yaş grubunda T0'dan T1'e istatistiksel olarak anlamlı artış göstermiştir. Her iki grupta da Molar İlişkisi (mm) ve Overjet (mm) parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı artış saptanmıştır. L1-A/Pg dental parametresi 8-11 yaş grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir azalma göstermiştir. Maksillanın konumunu belirten parametrelerde her iki grupta da olumlu gelişmeler elde edilmiş, maksilla sagittal yönde gelişim göstermiş ve çeneler arası ilişkide düzelme meydana gelmiştir. Aynı süre kullanımı önerilen ve aynı kuvvet miktarıyla tedavi edilen daha genç ve daha olgun iki grup arasında birçok iskeletsel ve yumuşak doku parametresindeki değişiklik benzer bulunmuştur. Kimi parametrelerde ise farklılıklar gözlendiğinden dolayı sıfır hipotezi kısmen doğrulanmıştır. Erken yaş tedavi grubunun (4-7 yaşları arası) günlük aparey kullanım miktarının olgun yaş grubuna (8-11 yaşları arası) kıyasla daha fazla olması, kooperasyonun gerekli olduğu tedavilerde tedaviye başlama yaşının seçiminin önemine işaret etmektedir.

Kübra Yaradanakul
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sınıf III ortognatik cerrahi hastalarında şeffaf plaklar ile farklı alt keser dekompanzasyon yöntemlerinin üç boyutlu sonlu elemanlar analizi ile karşılaştırılması

Sınıf III ortognatik cerrahi hazırlığında, alt keser dekompanzasyonu sırasında bu dişlerin doğru konumlandırılmaları fonksiyon, stabilite ve cerrahi prosedürün sınırlarını belirlemesi açısından önem taşımaktadır. Geleneksel ortodontik tedavilerde ortognatik cerrahi hazırlığında en önemli aşamalardan biri kesici dişleri alveol kemik içerisinde ideal konuma taşımak ve kesici diş açılarını ideal hale getirmektir. Kesici dişlerin dekompanzasyonu aşamasında farklı mekanikler ve ankraj protokolleri uygulanmaktadır. Şeffaf plak teknolojisi günümüzde birçok maloklüzyonun tedavisinde kullanılmaktadır. Ortognatik cerrahi hazırlığında alt keser dekompanzasyonu şeffaf plak teknolojisi için gelişmekte olan bir alan olup, sınırlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Sonlu elemanlar analizi veriler doğru girildiğinde gerçeğe yakın sonuçlar vermesi, invazif olmaması gibi avantajları nedeniyle diş hekimliğinde ve ortodonti alanında sıklıkla kullanılmaktadır. Çalışmamızın amacı Sınıf III ortognatik cerrahi hastalarında ortogantik cerrahi hazırlığında alt keser dekompanzasyonunda kullanılan 6 farklı mekaniğin sonlu elemanlar analiz yöntemi ile dişlerde ve PDL'de oluşturduğu stres dağılımını ve dişlerdeki yer değiştirme miktarını belirleyerek şeffaf plaklar ile optimum alt keser dekompanzasyon yöntemini belirlemektir. Çalışmamızda şeffaf plaklar ile ortognatik cerrahi hazırlığında 6 farklı grupta alt keser dekompanzasyon mekaniği incelenmiştir. Bu gruplar (1) kontrol grubu, (2) şeffaf plak üzerine bukkalde power ridge uygulanması, (3) şeffaf plak üzerine bukkaldeki power ridge'e ek olarak diş üzerine linguale ataçman uygulanması, (4) diş üzerinde linguale ataçman uygulanması, (5) şeffaf plak üzerine hem bukkal hem linguale power ridge uygulanması ve (6) diş üzerine hem bukkal hem linguale ataçman uygulanması olarak sınıflandırılmıştır. Tüm gruplarda 0.75 mm kalınlıkta plaklar ile, 0.2 mm'lik diş hareketi incelenmiştir. Çalışmamızın bulgularında tüm alt kesici dişlerin kronlarında bukkale hareket, kök apekslerinde ise linguale hareket gözlemlenmiştir. Grup 6 hariç tüm gruplarda alt kesici dişlerde intrüzyon gözlemlenmiştir. Tüm gruplarda devrilme hareketi ile alt keser dekompanzasyonu gözlemlenirken en çok devrilmeyi Grup 5 ve Grup 2 göstermiştir. Yine alt kesici dişlerdeki en yüksek orandaki yer değiştirme Grup 5'te gözlemlenmiştir. Dişlerdeki en az oranda yer değiştirme ise Grup 6'da gözlemlenmiştir.

Duygu Çapkın
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Maksillaya komşu yapıların matürasyon durumlarının cerrahidestekli hızlı üst çene genişletmesiyle meydana gelendeğişiklikler üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi

Bu retrospektif çalışmanın amacı; cerrahi destekli hızlı üst çene genişletmesi (CDHÜÇG) uygulanmış bireylerde maksiller dentoalveoler yapıdaki değişimleri incelemek, bu hastalarda midpalatal sutur (MPS) ile zigomatikomaksiller sutur (ZMS) matürasyonu ve sfenooksipital sinkondrosis (SOS) kapanma derecelerini değerlendirmektir. Bununla birlikte ve ZMS, SOS ve MPS yapılarının matürasyon derecesi ile maksiller dentoalveoler yapıdaki değişimler arasında korelasyon varlığının araştırılmasıdır. Çalışmada Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı kliniğinin arşiv bilgilerinden yola çıkarak 15 yaş ve üzeri 20 bireyin verileri değerlendirilmiştir (5 erkek, 15 kadın ortalama yaş 21± 5,8). Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız Diş ve Çene Radyolojisi Bölümünde çekilmiş KIBT görüntüleri ve Ortodonti Bölümünde CDHÜÇG protokolü öncesi ve sonrası elde edilmiş alçı modeller kullanılmıştır. Tüm bireylerin KIBT görüntülerinde MPS, ZMS ve SOS yapılarının matürasyon dereceleri sınıflandırılmıştır ve elde edilen açı modeller üzerinde protokol öncesi ve sonrası maksiller dentoalveoler yapılarda meydana gelen değişimler ölçülmüştür. Araştırmamızda elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences for Windows, IBM, New York, ABD) programı kullanılarak analiz edilmiştir. MPS matürasyon skoru ile intermolar açıdaki değişim arasında negatif ilişki bulunmuştur (r=-0,698, p=0,000). MPS matürasyonu ve bireylerin yaşları arasında pozitif ilişki bulunmuştur (r=0,46, p=0,04). MPS matürasyonu ile birinci premolar dişlerin kron boylarındaki değişim arasında negatif ilişki bulunmuştur (r=-0,487, p=0,02). Genişletme aygıtının retansinyon süresi ile birinci molar dişlerin kron boylarındaki değişim arasında pozitif ilişki bulunmuştur (r =0,535, p=0,01). ZMS matürasyonu ile ikinci premolar dişlerin kron boylarındaki değişim arasında negatif ilişki bulunmuştur (r=-0,488, p=0,02). SOS matürasyonu ile diğer paremetreler arasında herhangi bir ilişki bulunmamıştır. Sonuç olarak SOS matürasyonunun CDHÜÇG protokolü sonrası maksiller dentoalveoler yapıda meydana gelen değişiklikler üzerinde etkisi gözlenmemiş, MPS matürasyonu ve ZMS matürasyonunun, CDHÜÇG protokolü sonrası maksiller dentoalvoler yapıda meydana gelen değişiklikler ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Cerrahi destekli hızlı üst çene genişletmesi, midpalatal sutur, sfenooksipital sinkondrosis, zigomatikomaksiller sutur.

Muhammet Furkan Özden
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Adenoid hipertrofisine bağlı solunum obstrüksiyonunun kraniofasiyal morfoloji, solunum paterni ve postür üzerine olan etkilerinin araştırılması

Amaç Bu tez çalışmasının amacı adenoid hipertrofisi sebebiyle solunum obstrüksiyonuna sahip erken dönemde opere edilmiş ve adenoidektomi endikasyonu konulmuş ancak opere edilmemiş çocukların, normal burun solunumu yapan çocuklar ile solunum paterni değişimi, kraniyofasiyal morfolojik gelişimi ve baş-boyun ile genel vücut postürü açısından değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem Bu multidisipliner çalışmaya Kulak Burun Boğaz Hastalıkları, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon ile Ortodonti Anabilim Dalları dahil edilmiş olup, adenoid vejetasyonu tanısı konulan, operasyon geçirmeyen hastalar (Grup 1) ve erken dönemde operasyon geçiren hastalar (Grup 2) seçilmiştir. Çalışma grupları solunum obstrüksiyonuna neden olan herhangi bir patolojisi olmayan ve normal burun solunumu yapan bireylerden oluşan kontrol grubuyla (Grup 3) karşılaştırılmıştır. Yaş ortalamaları Grup 1 için 31 kişi(13 K, 18 E) 7.9±1.55, Grup 2 için 30 kişi (13 K, 17 E), 8.1±1.47 ve Grup 3 için 30 kişi (14 K, 16 E) 8.3±1.39 dur. Hastalardan sefalometrik ve posteroanterior filmler ve dental modeller elde edilmiştir. Solunum değerlendirilmesi için NOSE skalası ve tepe nasal akım metre kullanılmıştır. Dahil edilen hastaların postür analizi "Kinect sensörler" aracılığıyla 3 boyutlu hareket analiz sistemi teknolojisi kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular Gruplar arası karşılaştırmada SNA, PP-SN, FMA, posterior yüz yüksekliği (mm), anterior yüz yüksekliği (mm) değerlerinde anlamlı fark gözlenmiştir(p<0.05). P-A analizinde intergonial mesafe değerlerinde Grup 1 ve 2 arasında anlamlı fark gözlenirken, model analizinde alt ve üst kaninler arası (UR3-UL3) mesafede Grup 2 ile Grup 1 ve 3 arasında anlamlı fark gözlenmiştir (p<0.05). NOSE skalası ölçümlerindeki sorularda Grup 1 ile Grup 2 ve 3 arasında anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Burun solunum fonksiyonun hastalar tarafından Visual Analog Skala (VAS) ile değerlendirmesinde Grup 1 ile Grup 2 ve 3 arasında anlamlı fark izlenmiştir (p<0.05). Tepe nazal akım metre (PNIF) ile yapılan ölçümlerdeyse benzer şekilde Grup 1 ile Grup 2 ve 3 arasında anlamlı fark görülmüştür. Yapılan postür analizinde ise gruplar arasında anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0.05). Sonuç Erken dönemde adenoidektomi olan hastaların uzun dönem takiplerinde ağız solunumundan %13,3'ünde burun solunumuna geçilemediği görülmüştür Adenoidektominin geciktirildiği hastalardaysa kısıtlı burun solunumun devam ettiği gözlenmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm gruplarda tepe PNIF ile yapılan ölçümler ve NOSE skalasındaki skorlar arasında pozitif korelasyon gözlenmiştir. Gruplar arasında postür analizinde fark bulunamamıştır. Adenoidektomi ihtiyacı olup ameliyatın geciktirildiği hastalarda dik yön boyutlarında artış ile birlikte maksillada saat yönünün tersine rotasyon ve artmış sagittal yönde maksiller büyüme gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: adenoid, ağız solunumu, postür.

Meral Gürkan
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Ortognatik cerrahi hastalarında yapay zeka algoritmasına sahip sefalometrik analizlerin dijital iki ve üç boyutlu sefalometrik analizler ile karşılaştırılması

Bu prospektif çalışmanın amacı çift çene ortognatik cerrahi gerektiren hastalarda cerrahi öncesinde BT'den elde edilen sefalometrik görüntülerden elde edilen 2 boyutlu görüntülerde yapay zekâ teknolojisiyle tabanlı tam otomatik sefalometrik analizleri bilgisayar destekli dijital sefalometrik analizler ve 3 boyutlu BT rekonstrüksiyonlarının sefalometrik ölçümleri ile karşılaştırmak ve yapay zeka tabanlı sefalometrik analizlerin yeterliliklerini değerlendirmektir. Bu çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalına başvuran ve yapılan ortodontik analizlerin sonucuna göre ortognatik cerrahi ile tedavi edilen 50 hasta dahil edilmiştir. Hastaların 23'ü erkek ve 27'si kadın hastanın BT görüntüleri dahil edilmiştir. Erkeklerin yaş ortalaması 25,30 ± 5,83, kadınların yaş ortalaması 23,96 ± 5,61'dır.Hastalardan alınan BT'ler Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim dalında tek bir tekniker tarafından standartlara uygun olarak çekilmiştir. Hastaların BT görüntülerindeki anatomik noktalar, NemoCeph 3D (SurgeryFAB) programında 3 boyutlu görüntülerin 2 boyutlu rekonstrüksiyonları ve iki boyutlu sefalometrik görüntüler kaydedilmiştir ve aynı programda işaretlenmiştir ayrıca Webceph, OrthoDx ve Audox programlarında yapay zeka ile otomatik olarak işaretlenmiştir. Çalışmamızda BT görüntülerinde 3 boyutlu analiz edilen doğrusal ve oransal ölçümlerin, BT görüntülerinin üst üste bindirilmesiyle oluşturulan 2 boyutlu sefalogram görüntüleri üzerinde yapılan ölçümlere yakın sonuç verdiği gösterilmiştir. Ortognatik cerrahi hastalarında tam otomatik sefalometrik analizler kullanılırken hatalı sefalometrik ölçümler yaptığı gözlemlenmiştir.

Enes Temizkan
Bezmialem Vakıf University
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı sagital ve vertikal iskeletsel ilişkilerin uyku ve hayat kalitesi üzerindeki etkilerinin araştırılması

Bu çalışma farklı sagital ve vertikal iskeletsel paternlerin uyku kalitesi ve ağız sağlığıyla ilişkili yaşam kalitesi üzerindeki olası etkilerini değerlendirmeyi amaçlamıştır. Çalışma grubu, Eylül 2022 ile Ekim 2023 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Ortodonti Anabilim Dalı'na ortodontik tedavi için başvuran ve dahil edilme kriterlerini karşılayan hastalardan oluşmuştur. Dahil etme kriterleri arasında 18 yaşından büyük olmak, sefalometrik röntgen çekilmiş olmak, bireylerin anamnezinde psikiyatrik hastalık ya da obstrüktif uyku apnesi (OSA) olmaması ve kranyofasiyal sendrom olmaması yer almaktadır. Tüm hastaların restoratif tedavileri tamamlanmıştır ve periodontal sağlık durumları kontrol edilmiştir. Daha önce ortodontik/ortopedik tedavi gören hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Toplamda 330 hasta dahil edilme kriterlerini karşıladı ve bilgilendirilmiş onamlarını aldıktan sonra aşağıdaki anketleri doldurarak çalışmaya katılmaları istendi: Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) ve Ağız Sağlığı Etki Profili (OHIP-14). Anketi eksik doldurma ve Beck Depresyon ölçeğinde skoru 17 üzerinde olma ve beden kitle indeksi 30 üzerinde olma gibi dışlama kriterlerinden dolayı 50 hasta elenmiştir. Nihai örneklemde, 280 katılımcı sagital ve vertikal sefalometrik değerlerine ve GoGn ve SN hatlarına olan Hyoid mesafeleri dikkate alınarak kategorilere ayrılmıştır. Bu kategoriler arasında ağız sağlığına bağlı hayat kalitesi ve bileşenleri, uyku kalitesi ve bileşenleri karşılaştırılmıştır. Ayrıca grupların demografik verileri karşılaştırılmış ve iki anketin puanları arasında korelasyon varlığı araştırılmıştır. Sagital ve vertikal gruplar için PUKİ puanları karşılaştırıldığında, normodiverjan ve hiperdiverjan gruplar arasında sadece toplam puanlarda anlamlı fark gözlenmiştir. Hyoid, SN çizgisine yaklaştığında; "uyku bozukluğu" ve "gündüz işlev bozukluğu" arttıkça uyku kalitesinin azaldığı görülmüştür. Ağız sağlığına bağlı hayat kalitesinin vertikal ve sagital kraniyofasiyal paternlerle veya Hyoid-GoGn mesafesiyle ilişkili olmadığı bulunmuştur. OHIP-14-TR ile PUKİ arasında anlamlı bir korelasyon vardır. Bulgularımız farklı vertikal ve sagital iskeletsel paternlerin ağız sağlığına bağlı hayat kalitesi skorlarını etkilemediğini göstermiştir. PUKİ puanları sagital paternden etkilenmemiştir ancak vertikal patern dikkate alınarak oluşturulan gruplar arasında toplam puanda anlamlı farklılık dikkati çekmiştir. Bu farklılığa göre, uyku kalitesi hiperdiverjan bireylerde normodiverjanlara göre daha yüksektir.

Ağız sağlığıPittsburg uyku kalitesi ölçeği
Deniz Yenidünya
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Sınıf II maloklüzyonun şeffaf plaklarla tedavisinde iki farklı distalizasyon yönteminin karşılaştırılması

Bu tez çalışmasının amacı, şeffaf plaklar ile yapılan maksiller molar distalizasyonu sırasında Sınıf II elastik ankrajı ve infrazygomatik krest (IZC) mini vida ankrajının dişsel ve iskeletsel etkilerini karşılaştırmaktır. Çalışmamıza, şeffaf plaklar ile maksiller molar distalizasyonu yapılan 22 Angle Sınıf II maloklüzyona sahip hasta dahil edilmiştir. Hastalar, ankraj yöntemine göre iki gruba ayrılmıştır: Sınıf II elastik ankrajı ve IZC mini vida ankrajı. Tedavi başlangıcında (T0) ve ikinci premolarların distalizasyonu tamamlandıktan sonra (T1) tüm hastalardan lateral sefalometrik radyografiler ve dijital modeller elde edilmiştir. Sefalometrik radyografiler ve dijital maksiller modeller kullanılarak iskeletsel ve dental değişiklikler ölçülmüş ve değerlendirilmiştir. Dijital modeller, Geomagic Control X yazılımı ile "local best fit" algoritması kullanılarak çakıştırılmıştır. Sefalometrik ölçümler karşılaştırıldığında, kesici diş mandibular düzlem açısı (IMPA) ve overbite açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar gözlenmiştir. İntermaksiller elastik grubunda, üst ikinci molar 1.72 ± 0.64 mm, üst birinci molar 1.87 ± 0.78 mm ve üst ikinci premolar 1.55 ± 0.8 mm distalize edilmiştir. IZC mini vida grubunda ise, üst ikinci molar 2.24 ± 0.87 mm, üst birinci molar 2.19 ± 0.74 mm ve üst ikinci premolar 1.84 ± 0.71 mm distalize edilmiştir. Her iki grupta da maksiller molar dişlerde planlanandan daha fazla intrüzyonu gözlemlenmiştir. Transversal yönde, intermaksiller elastik grubunda üst birinci molarların bukkal hareketi planlanandan daha fazla gerçekleşirken, mini vida grubunda maksiller molarların ve ikinci premoların planlanandan daha fazla hareket ettiği gözlemlenmiştir. Maksiller ikinci molarların daha fazla distal hareketi ve intermaksiller gruba kıyasla daha az distal rotasyonu dışında, gruplar arasında elde edilen diş hareketlerinde anlamlı bir fark gözlemlenmemiştir. İntermaksiller elastiklere göre mini vidalar ile maksiller ikinci molarlarda daha fazla distalizasyon elde edilmiştir. Şeffaf plaklar ile maksiller molar distalizasyon sırasında derin kapanış ve alt keser inklinasyonunun kontrolü kritik olduğunda, mini vida ankrajı daha avantajlıdır. Anahtar Kelimeler: Distalizasyon; Mini vida ankrajı; Sınıf II maloklüzyon; şeffaf plak

Ezgi Kösen
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sınıf II maloklüzyonun fonksiyonel tedavisinde şeffaf plakların ve twinblok apareyinin etkilerinin karşılaştırılması

Bu uzmanlık tez çalışmasında; büyüme-gelişimi devam eden, mandibular retrognatiye bağlı iskeletsel Sınıf II maloklüzyona sahip hastalarda, geleneksel bir fonksiyonel aparey olan Twinblok ile şeffaf plaklar kullanılarak yapılan mandibular ilerletmenin; iskeletsel, dişsel, yumuşak doku, havayolu ve hyoid kemiğin konumu üzerine etkilerinin sefalometrik ölçümler aracılığıyla, mandibuladaki trabeküler kemik yapısındaki değişikliklerin ise fraktal analiz (FA) yöntemi ile karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Çalışmamızda MA grubuna (Invisalign MA (Align Technology, San Jose, California, ABD)) 12 kız, 4 erkek olmak üzere 16 hasta (yaş ortalaması: 11,80 ± 1,0 yıl), Twinblok grubuna ise 9 kız, 9 erkek olmak üzere (yaş ortalaması: 12,10 ± 0,90 yıl) 18 hasta dahil edilmiştir Hastalardan tedavi başlangıcı ve fonksiyonel tedavi sonunda lateral sefalometrik ve panoramik radyografiler alınmıştır. Lateral sefalometrik analizlerde 18 iskeletsel, 16 dişsel, 4 havayolu, 3 hyoid, 6 yumuşak doku olmak üzere toplam 47 ölçüm yapılmıştır. FA ise panoramik röntgenlerde sağ ve sol olmak üzere kondil, angulus, korpus; lateral sefalometrik röntgenler üzerinde simfiz bölgesi olmak üzere toplam 8 bölgede fraktal boyutun (FB) hesaplanmasıyla yapılmıştır. Veri analizleri MedCalc Statistical Software version 12.7.7 (MedCalc Software bvba, Ostend, Belgium; http://www.medcalc.org; 2013) programı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Sürekli değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro-Wilks testi ile incelenmiştir. Grup içi karşılaştırmalarda normal dağılıma uygunluk göstermeyen bağımsız iki sürekli değişken arasındaki fark Mann-Whitney U testi, gruplar arası karşılaştırmalarda bağımlı iki sürekli değişken arasındaki fark ise Wilcoxon Signed Rank testi ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak belirlenmiştir. Sefalometrik analize göre iki grupta da SNA ve A-VRD değeri anlamlı değişiklik göstermezken (p>0,05), A-Ndik değerinde MA grubunda anlamlı azalma gözlenmiştir (p=0,017). Mandibulada ise hem MA hem Twinblok apareyi sagittal yön değerlerinde artışa sebep olmakla birlikte SNB değerinde Twinblok grubunda daha fazla artış görülmüştür (p=0,021). Efektif mandibular boyut (Co-Gn) iki apareyde de artmıştır (p<0,05) ve bu artış gruplar arasında benzer bulunmuştur (p>0,05). Korpus uzunluğu (Go-Me) MA apareyinde, ramus uzunluğu (Ar-Go) ise Twinblok apareyinde anlamlı olarak artış göstermiştir (p<0,05). İki apareyin de etkisi ile üst kesici dişlerde retrüzyon, retroklinasyon, ekstrüzyon gözlenmiştir (p<0,05) ve bu etki apareyler arasında benzer bulunmuştur (p>0,05). Alt kesici dişlerde Twinblok apareyi anlamlı proklinasyona (L1-NB=6±3) sebep olurken (p<0,05); MA apareyi ile anlamlı değişiklik gözlenmemiştir. Twinblok apareyi ile alt kesici dişlerin vertikal konumu değişmemiş (p>0,05), MA grubunda anlamlı intrüzyon gözlenmiştir (p=0,011). Havayolu değerlerini her iki aparey de arttırmıştır, yalnızca orofarenks mesafesini Twinblok daha fazla arttırmıştır (p<0,05). Hyoid kemiğin sagittal konumu iki apareyle de değişmemiştir (p>0,05). Hyoid kemiğin vertikal konumu ise MA grubunda değişmezken (p>0,05), Twinblok grubunda yukarı hareket görülmüştür (p<0,05). Yumuşak dokuda iki aparey de üst dudağı geri konumlandırmış ve konveksite açısını arttırmıştır (p<0,05). Yumuşak doku üzerinde A' noktası MA grubunda (p=0,021), çene ucu ise yalnızca Twinblok grubunda anlamlı olarak değişmiştir (p=0,004). Tedavi etkisi ile mandibular kondil, angulus, korpus bölgelerinin trabeküler yapısı değişmemiş (p>0,05), simfiz bölgesinde FB her iki grupta da artış göstermiştir (p<0,05). Bu artış benzer olarak izlenmiştir (p>0,05). Sonuç olarak hem MA hem de Twinblok apareyleri Sınıf II maloklüzyonun düzeltiminde mandibula üzerinde etkilidir. Fakat Twinblok SNB değerinin artışında daha efektif bulunmuştur. Üst kesici dişler üzerinde iki apareyin etkisi benzerdir, alt kesici dişler üzerinde MA apareyi daha fazla kontrol sağlamıştır. Havayolu ve yumuşak doku üzerinde iki aparey de pozitif etki göstermiştir; orofarenks değerlerinde Twinblok lehine daha fazla iyileşme bulunmuştur. Hyoid kemik Twinblok apareyinde yukarıda konumlanmıştır. İki aparey de mandibulada kemik trabekülasyonuna benzer etki göstermiştir.

Ahsen İrem Toktaş
Bezmialem Vakıf University
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Ortognatik cerrahi uygulamalarının planlanmasında üç boyutlu tahmin yönteminin değerlendirilmesi

Bu çalışma, ortognatik cerrahi uygulamalarında kullanılan üç boyutlu (3D) sanal planlama yazılımının yumuşak doku değişimlerini tahmin etme doğruluğunu değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda, NemoFAB (Nemotec,Spain) yazılımı ile tahmin edilen yumuşak doku değişimlerinin, ameliyat sonrası 6. ayda elde edilen yumuşak doku değişimleriyle karşılaştırılması hedeflenmiştir. Bu retrospektif çalışmaya, 2020-2024 yılları arasında Sınıf III iskeletsel maloklüzyon nedeniyle çift çene ortognatik cerrahi geçiren 20 hasta (10 kadın- 10 erkek) dahil edilmiştir. Ameliyat öncesi (T0), ameliyat sonrası 6. ayda (T1) elde edilen çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) verileri ile NemoFAB yazılımında gerçekleştirilen sanal cerrahi planlamadan elde edilen tahmini (TP) yumuşak doku görüntüleri Standard Tessellation Language (STL) formatında analiz edilmiştir. Üç boyutlu görüntüler, Geomagic Control X programında voxel tabanlı çakıştırma yöntemiyle hizalanarak yumuşak doku değişimleri değerlendirilmiştir. Çalışmada 3 açısal ve 12 doğrusal mesafe ölçümü yapılmış ve elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Analizler sonucunda, toplam 3 açısal ve 4 doğrusal ölçümde TP ve T1 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,001). Açısal ölçümler incelendiğinde, FNA (fronto-nazal açı) ve LMA (labiomentale açı) TP değerleri yüksek bulunurken, NLA (nazolabial açı) TP değerleri düşük bulunmuştur. Doğrusal ölçümler açısından, üst dudak kalınlığı (UL-U1), alt dudak kalınlığı (LL-L1), sert doku B noktası ile yumuşak doku B noktası arasındaki mesafe (B-B*) ve alt dudak uzunluğu (stmi-ME') ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gözlemlenmiştir (p<0,001). UL-U1 TP değerleri yüksek bulunmuştur (p<0,001), LL-L1, B-B* ve stmi-ME' için ise TP değerleri düşük bulunmuştur (p<0,001). Üç boyutlu sanal planlama yazılımı NemoFAB'in ortognatik cerrahi sonrası yumuşak doku değişimlerini tahmin etmede etkili bir yöntem olduğu görülmüştür. Ancak, özellikle UL-U1, LL-L1, B-B*, stmi-ME' doğrusal ölçümleri ve FNA, NLA ve LMA açıları için tahmin değerlerinin ameliyat sonrası elde edilen sonuçlardan farklılık gösterebileceği belirlenmiştir. Çalışmanın bulguları, NemoFAB yazılımında kullanılan algoritmaların daha da geliştirilmesi gerektiğini göstermektedir.

Maloklüzyon-angle sınıf IIIOrtognatik cerrahiPlanlama+2
Osman Eren Efe
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Küçük azı dişleri çekilerek ortodontik tedavi görmüş hastalarda oklüzal kontakt alanlarının çiğneme etkinliği ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Ortodontide sınır vakalar için çekimli ve çekimsiz tedavi yöntemleri her zaman tartışılan bir konu olmuştur. Bu tez çalışmasının amacı; premolar çekimi yapılmış hastalar ve premolar çekimi olmaksızın sabit ortodontik tedavi görmüş bireylerin oklüzal kontakt alanlarını ve çiğneme performansını ortodontik tedavi görmemiş bireylerinkiyle karşılaştırılarak premolar çekiminin çiğneme performansı üzerindeki potansiyel etkisini değerlendirmektir. Ayrıca, çiğneme performansı, oklüzal kontakt alanları, retansiyon süresi ve tedavi bitim kalitesi arasındaki korelasyon da değerlendirilecektir. Sıfır hipotezi premolar diş çekiminin oklüzal kontakt alanlarını ve çiğneme performansını etkilemeyeceği yönündedir. Çalışmada Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı kliniğinin arşiv bilgilerinden yola çıkarak 320 hastanın verileri değerlendirilmiştir. 18-40 yaşları arasında olan, 2011-2024 tarihleri arasında ortodontik tedavi görmüş, tedavi bitiminin üzerinden en az 6 ay geçmiş, premolar ve 3. molar dişi haricinde eksik dişi bulunmayan 75 hastanın ve ortodontik tedavi hikayesi olmayan 31 bireyden oluşan kontrol grubunun verileri çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma örneklemi 4 gruptan oluşmaktadır. 4 premolar çekimi yapılmış (Grup 1: 15K, 7 E), 2 üst premolar çekimi yapılmış (Grup 2: 18K, 3 E), çekimsiz tedavi görmüş (Grup 3: 19K, 12 E) hastalar ve ortodontik tedavi görmemiş katılımcılar (Grup 4: 18 K, 13E) dahil edilmiştir. Hastalardan ölçü ve panoramik radyografi alınmıştır. Ölçülerden elde edilen ortodontik tanı modelleri ve panoramik röntgenler, tedavi bitim kalitesini değerlendirmek amacıyla ABO-OGS kriterlerine göre değerlendirilmiştir. iTero Element 5D (Align Technologies, San Jose, Kaliforniya, ABD) ile 3D ağız içi tarama görüntüleri elde edilmiştir. Dijital modeller OrthoCADTM (Cadent, Fairview, New Jersey, ABD) programına aktarılarak maksimum interkuspidasyondaki oklüzal kontakt alanları tespit edilmiştir. ImageJ (Macintosh, NIH, Bethesda, Maryland, ABD) yazılımı ile alt çenedeki molar ve premolar dişler için ortalama kontak alanları ölçülmüştür. Çiğneme performansının tespitinde iki renkli sakız karıştırma yöntemi tercih edilmiştir. Vivident Fruit Swing (Perfetti Van Melle, Türkiye) karpuz ve asai üzümü aromalı sakız katılımcılara 20 vuruş ile çiğnetildikten sonra 1 mm kalınlığa getirilmiştir. Sakız 300 DPI çözünürlükte renkli bir masaüstü tarayıcı ile taranıp, ViewGum (dhal, Kifisia, Yunanistan) uygulamasında iki rengin karışımı ölçülmüştür. Araştırmamızda elde edilen veriler SPSS programı kullanılarak analiz edilmiştir. Gruplar arası karşılaştırmada yaş parametresi için Grup 2 ve Grup 4 arasında (p0.05) ve cinsiyet parametreleri için ise Grup 2'de (p0.05) anlamlı fark gözlenmiştir. ABO-OGS skorunda Grup 2 ve Grup 4 arasında (p0.05) anlamlı fark gözlenirken tedavi bitiminden sonra geçen süre (p>0.05) için gruplar arasında anlamlı fark gözlenmemiştir. Ağır oklüzal kontakt alanı (p>0.05) için gruplar arasında anlamlı fark bulunmazken, orta dereceli kontakt alanında Grup 2 ile Grup 3 arasında (p<0.05) ve Grup 2 ile Grup 4 arasında (p<0.001) anlamlı fark bulunmuştur. Çiğneme performansı (p>0.05) için gruplar arasında anlamlı fark gözlenmemiştir. Cinsiyetin çiğneme performansı ve oklüzal kontakt alanlarına anlamlı etkisi gözlenmemiştir. ABO-OGS skoru ile oklüzal kontakt alanları, çiğneme performansı ve tedavi bitiminden sonra geçen süre arasında istatiksel olarak anlamlı korelasyon bulunamamıştır. Çiğneme performansı ile oklüzal kontakt alanları ve tedavi bitiminden sonra geçen süre arasında anlamlı korelasyon bulunmamıştır. Oklüzal kontakt alanları ile tedavi bitiminden sonra geçen süre arasında (orta dereceli kontakt r=0,440 ve ağır kontakt r=0,429) ise pozitif yönlü orta düzeyde korelasyon bulunmuştur. Ortodontik tedavi amacıyla üst 2 premolar diş çekimi yapılmış hastalar ile çekimsiz tedavi görmüş hastalar ve tedavi görmemiş katılımcılar arasında orta dereceli kontakt alanlarında fark gözlenmesine rağmen, çiğneme performansı açısından anlamlı fark tespit edilmemiştir. Dört premolar diş çekimi yapılmış hastalarda ile çekimsiz tedavi görmüş hastalar ve tedavi görmemiş katılımcılar arasında kontakt alanlarında ve çiğneme performansında anlamlı fark tespit edilmemiştir. Oklüzal kontakt alanları ve çiğneme performansı arasında anlamlı ilişki gözlenmemiştir. Tedavi bitiminden sonra geçen süre ile oklüzal kontakt alanları arasında da korelasyon bulunmuştur.

Meriç Arslan
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Şeffaf plaklarla üst molar ekspansiyonunda farklı ataşman tasarımlarının etkisinin üç boyutlu sonlu elemanlar analizi ile karşılaştırılması

Son yıllarda estetik ve hasta konforu açısından sağladığı avantajlar nedeniyle şeffaf plaklarla ortodontik tedavi, hastalar tarafından tercih edilen bir tedavi yöntemi haline gelmiştir. Şeffaf plaklarla gerçekleştirilen dental ekspansiyon sırasında gerçekleşen devrilme hareketi ve yetersiz kök kontrolü gibi sınırlamalar, önemli biyomekanik problemler arasında yer almaktadır. Özellikle üst molar dişlerde paralel hareketin sağlanması, uzun dönem stabilite ve periodontal sağlık açısından büyük önem taşımaktadır. Sonlu elemanlar analizi veriler doğru girildiğinde gerçeğe yakın sonuçlar vermesi, invaziv olmaması gibi avantajları nedeniyle diş hekimliğinde ve ortodonti alanında sıklıkla kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, şeffaf plaklarla yapılan maksiller molar ekspansiyonu sırasında kullanılan farklı ataşman tasarımlarının ve konumlarının etkilerini üç boyutlu sonlu elemanlar analizi ile değerlendirerek optimum yöntemi belirlemektir. Çalışmamızda 20 yaşında erişkin bir hastada, ataşmansız kontrol grubu ile birlikte farklı ataşman konum ve konfigürasyonundan oluşan yedi farklı grupta, şeffaf plaklar ile ekspansiyon sırasında molar dişlerde ve periodontal yapılarda oluşan stres dağılımı ve yer değiştirme miktarları analiz edilmiştir. Bu gruplar; kontrol grubu, (1) bukkal yüzeye horizontal dikdörtgen ataşman uygulanması, (2) bukkal yüzeye gingival eğimli horizontal dikdörtgen ataşman uygulanması, (3) bukkal yüzeye optimize ekspansiyon destek ataşmanı uygulanması, (4) optimize ekspansiyon destek ataşmanına ek olarak birinci moların palatinal yüzeyine okluzal eğimli horizontal dikdörtgen ataşman uygulanması, (5) optimize ekspansiyon destek ataşmanına ek olarak birinci moların palatinal yüzeyine horizontal dikdörtgen ataşman uygulanması, (6) bukkal yüzeye ataşman eklenmeden, birinci molar dişin palatinal yüzeyine horizontal dikdörtgen ataşman uygulanması olarak sınıflandırılmıştır. Tüm gruplarda 0.6 mm kalınlıkta şeffaf plaklar uygulanmıştır. Yükleme yönteminde, dişler 0.2 mm bukkal yönde hareket ettirildiğinde şeffaf plak geometrisinde gerçekleşen deformasyon hesaplanmış ve deformasyona bağlı oluşan temas kuvvetleri ilgili diş yüzeylerine ters yönde uygulanmıştır. Bu sayede, şeffaf plağın biyomekanik etkilerinin doğru şekilde yansıtılması ve klinik ortamla uyumlu sonuçların elde edilmesi amaçlanmıştır. Tüm gruplarda ekspansiyonun, kuronun bukkale ve kökün palatinale hareketi şeklinde gerçekleştiği ve paralel hareket sağlanamadığı gözlemlenmiştir. Optimize ataşmanlar, konvansiyonel ataşmanlara kıyasla daha yüksek ekspansiyon etkinliği ve kök kontrolü göstermiştir. Bukkal optimize ataşman ile birlikte palatinal yüzeye yerleştirilen okluzal eğimli horizontal dikdörtgen ataşman kullanılan Grup 4'te, en yüksek ekspansiyon değeri, buna kıyasla en düşük kökün palatine hareketi tespit edilmiştir. Sadece palatinal yüzeye ataşman yerleştirilen Grup 6 ile kontrol grubu arasında hareket etkinliği açısından bir fark bulunamamıştır. Tüm gruplarda palatinal tüberküllerde ekstrüzyon izlenmiştir. Elde edilen bulgular, ataşman tasarımı, yüzey yerleşimi ve ataşman açısının şeffaf plaklarla molar ekspansiyon etkinliği ve kök kontrolü üzerinde önemli etkileri olduğunu göstermektedir. Klinik uygulamalarda, bu değişkenlerin dikkate alınmasının, yan etkilerin azaltılması ve tedavi başarısının artırılması açısından fayda sağlayacağı düşünülmektedir.

İrem Şensoy
Bezmialem Vakıf University
2025
00