Hacettepe University
Discipline

İnsan Hakları Anabilim Dalı

Hacettepe University

12

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

12 Theses
Master'sOpen AccessTR

Akdeniz'deki mülteci gemilerinin yaşam hakkı ikilemi

Yaşama hakkı, en temel haktır. Bu hak karşısında diğer insan hakları, ikincil haklar konumundadır çünkü diğer hakların kullanımı ve varlığı yaşam hakkına bağlıdır. Mülteci gemilerinin yaşam hakkı sorunu ise yalnızca yaşam hakkının dokunulmazlığı ile çözülememektedir. Arap Baharı ile birlikte Kuzey Afrika kıyılarından Akdeniz'e açılan mülteci gemilerinin sayıca artması sonucu ölen sığınmacıların sayısı tam olarak bilinmese de, on binlerle ifade edilmektedir. Sadece 2015 yılı boyunca Akdeniz'de ölen ya da kaybolan insan sayısının üç bini geçmesi, Akdeniz kıyılarında yaşanan bir insanlık trajedisi olarak, Avrupa liderlerini söz konusu soruna yönelik insani vazifelerini yerine getirmeye zorlamaktadır. Avrupa Birliği'nin uygulamaya koyduğu göç politikaları ve sistemleri mülteci gemilerinin durdurulması hususunda yeterli olmamıştır. Birlik; caydırıcı politikalar, dikenli teller, denizlerde geri itme, iltica başvuru hakkı tanımama gibi yöntemlerle sınırlarına dayanan sığınmacı sayısında bir azaltma yaratsa da yaşanan sığınmacı ölümlerinin yeniden yaşanması korkusu Avrupa Birliği'ni günden güne sıkıştırmaktadır. Akdeniz'de yol alan mülteci gemilerinin Avrupa Birliği kıyılarına kabulü ya da reddi hususunda incelenecek olan yaşam hakkı ikilemi, her iki duruma ait gerçekler ve yorumlarla sorunun çözümünü, mülteci gemilerinin menşe veya transit ülkeden hiç çıkmaması olduğunu vurgulayacaktır.

AkdenizAvrupa BirliğiDüzensiz göç+7
Merve Ayaz
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

21. yüzyılda bir çevre hakkı ihlali örneği: İklim mültecileri

İklim değişikliği, pek çok sorunu beraberinde getirerek küresel bir problem olarak nitelendirilebilir. İklim kaynaklı yerinden edilme ve göç sorunu, bu küresel sorunlardan biridir. Yerinden edilen bu kişiler literatürde "iklim mültecileri" olarak isimlendirilmektedirler. Ancak, iklim değişikliği sonucunda göç etmek sorunda kalan kişiler için herhangi bir yasal zemin ve uygulama bulunmamaktadır. Hukuksal alanda mülteci olarak sayılamadıkları için mültecilere tanınan temel haklardan da yararlanamamaktadırlar. Çevre hukuku ve insan hakları hukuku bakımından büyük bir boşluk oluşturan bu durumun temel nedeni ise, "Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair 1951 Cenevre Konvansiyonu'nun 1. maddesinin A bendinin (2). Paragrafında" yer alan mülteci tanımındaki sınırlılıklardır. Giderek artan çevresel felaketler, iklim mültecilerinin sayılarının da artmasına neden olmaktadır. Buna rağmen henüz uluslararası hukukta herhangi bir değişikliğe gidilmemiştir. Nihayetinde, iklim değişikliği göçmenleri etkilemeye devam etmekte ve bu sorun siyasi tercihlere bakılmaksızın bütün devletleri ilgilendiren global bir probleme dönüşmüştür. Bu bilgiler doğrultusunda, "iklim mülteciliği" kavramının uluslararası mülteci ve hukukunda tanınmamış olması nedeniyle oluşan statü boşluğu incelenecektir. Yaşama hakkı odaklı iklim göçü sorunu, çevre hakkı çerçevesinde irdelenecek, bu doğrultuda ne türlü yasal prosedürler uygulanması gerektiği tartışılacaktır. Devletlerin iklim anlaşmaları çerçevesinde neler yapmaları gerektiği anlatılarak, iklim krizi üzerinde ne gibi önlemler alınması konusunda önerilerde bulunulacaktır. İklim mülteciliği kavramının hukuksal statü boşluğu hakkında bilgi verilerek akademik alanda farkındalık yaratılmak istenmektedir. Yöntem olarak ise, literatür taraması yapılarak, iklim ve göç bağlantılı raporlarında bulunan verilerden yararlanılacaktır.

21. yüzyılGöçlerMülteciler+3
Nilüfer Coşkun Yağan
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'de yaşayan sığınmacıların üçüncü ülke bekleme sürecinde yaşadıkları sorunların "insan hakları" açısından analizi - Van ili örneği

İnsanlar, tarihin başlangıcından bu yana hayatları tehlike altına girdiğinde, bu tehlikeden kaçmak ve hayatlarını korumak için göç ederek başka bir yerde sığınak arayışına girmişlerdir. Bu bakımdan göç, kişinin fiziksel alanının değiştiği, bununla birlikte pek çok değişim yaşadığı ya da yaşamak zorunda kaldığı, bazen de travmatik sonuçlar doğuran bir süreci de beraberinde getirmektedir. İnsanların doğuştan sahip olduğu hakların ihlal edilmesi, insanın yaşamını onurlu bir birey olarak sürdürebilmesi için gerekli olan hakların gasp edilmesi ya da çeşitli hak ihlallerinin yaşanması insanları bulundukları yerleri terk etmeye zorlamakta, dolayısıyla göçün özneleri haline getirmektedir. İç göçle başlayabilecek bu süreç kimi zaman dış göç olarak da kendini göstermekte, uluslararası literatürde geçen sığınmacı, mülteci gibi kavramların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Uluslararası hukuk, uluslararası sözleşmeler ve birtakım belgelerle sığınmacı ve mültecilerin hakları korunmaya çalışılsa da göç etmek zorunda kalan insanların sığınmacı, mülteci olarak göç ettikleri ülke vatandaşlarıyla eşit haklara sahip olmadıkları ve sıkça hak ihlalleriyle karşılaştıkları söylenebilir. Bu bakımdan farklı yollardan sığınma ülkesine ve nihai olarak vatandaş olmak istedikleri ülkelere gidebilen sığınmacı ve mülteciler devlet korumasından yoksun kalabilmekte ya da farklı sorunlarla mücadele etmek zorunda kalmaktadırlar. Sığındıkları devletin yasal mevzuatı ve söz konusu devletin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin niteliği ve uygulamaları bu bağlamda önem arz etmektedir. Bu bakımdan, Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair 1951 Cenevre Sözleşmesine coğrafi kısıtlama koymak suretiyle taraf olan Türkiye, kendi doğusundan mülteci kabul etmemektedir. Çeşitli yönetmelik ve genelgelerle birlikte 2013 yılında çıkarılan Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile mülteci hukukunu yasal mevzuatlarla düzenlemiştir. Türkiye bu haliyle Suriye dışından gelen sığınmacılara uluslararası koruma statüsü tanımakla birlikte vatandaşlık yolunu açmamaktadır. Bu da Türkiye'ye gelen sığınmacıların üçüncü bir ülkeye yönelmelerine neden olan faktörlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu açıdan Suriyeli olmayan sığınmacıların önemli geçiş güzergâhlarından biri olan Van, İran, Afganistan ve Irak olmak üzere farklı ülkelerden sığınmacılara ev sahipliği yapmaktadır. Uluslararası Korumaya tabii olan sığınmacılar üçüncü bir ülkeye yeniden yerleştirilmeyi bekledikleri süre içerisinde farklı sorunlarla karşılaşmakta ve bekleme sürecinin farklı nedenlerle uzaması sığınmacılar açısından yeni ve zorlu bir süreci beraberinde getirmektedir. Bu tez çalışmasında Van'da ikamet eden uluslararası koruma kapsamındaki İran, Afganistan ve Irak uyruklu sığınmacıların üçüncü ülke yerleştirme sürecinde yaşadıkları sorunlar saptanarak insan hakları açısından ele alınmaktadır.

Geçici hukuki korumalarGöçlerGöçmenler+5
Elif Yıldız
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Bir başka polislik: Toplum destekli polislik

Yüksek lisans tezi olarak hazırlanan bu çalışmanın konusunu devletin şiddetle doğrudan ilişkili kesimini oluşturan polisin; anlaşılabilir ancak varlık sebebine tümüyle ters düşer şekilde toplumla karşılıklı olarak birbirlerini ötekileştirme sorununa çare olabileceğine inanılan "toplum destekli polislik" felsefesi oluşturmaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde devletin ortaya çıkışında "güvenlik olgusu"nun rolü, devletin meşru şiddet tekeli haline gelmesi ve bu tekeli kullanmak üzere kurumsallaşmış polis kurumunu yaratma süreci incelenmiştir. İkinci bölümde tarihi süreçte polislik pratiklerinin görünümü, 19. yüzyıl ürünü olan modern kurumsal polisliğin ortaya çıkışı, dinamik ilişkiler ağının devletleri modern polislikte yeni açılımlara zorlamasıyla yaşanan gelişmeler üzerinde durulmuştur. Bu yeni açılımlardan birini çalışmanın konusu olan toplum destekli polislik oluşturmaktadır. Üçüncü bölümde polisin sahip olduğu ayrıcalıklı yetkilerin bireylerin temel hak ve özgürlükleri üzerindeki etkisinin incelenmesini takiben dördüncü bölümde toplum destekli polislik modelinin kavramsal çerçevesi, unsurları ve insan haklarının korunmasına sunacağı katkılar irdelenmiştir. Son bölümde ise bu modelin Türkiye modelinin oluşturulması süreci ve bu kapsamda yürütülen faaliyetler değerlendirilmiştir. Çalışma ile ülkemizde henüz içselleştirilememişken işlevsiz hale getirilen toplum destekli polislik modeline duyulan ihtiyacı gerçekçi bir şekilde ortaya koymak ve bu modelin uygulamasından neden vazgeçilmemesi gerektiğini göstermek amaçlanmıştır.

Adli kollukAvrupa insan hakları hukukuCeza hukuku+6
Sezernaz Sezer
Ankara University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Birleşmiş Milletler sistemi bağlamında işkence ve kötü muamelenin önlenmesinde ulusal önleme mekanizmalarının rolü

İşkence ve kötü muamele, uluslararası insan hakları müktesebatınca mutlak olarak yasaklanmıştır. İşkence ve kötü muameleyle etkin bir şekilde mücadele edilebilmesi için Birleşmiş Milletler tarafından müstakilen İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlıkdışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme kabul edilmiştir. Ancak Sözleşme, işkence ve kötü muameleyle mücadelede beklenen etkiyi gösterememiştir. Bu nedenle cezaevleri, nezarethaneler, sosyal bakımevleri gibi kişilerin işkence ve kötü muamele riski altında olduğu, kamusal denetimden uzak alıkonulma yerlerine uluslararası ve ulusal bağımsız organlarca ziyaretler gerçekleştirilmesi yoluyla işkence ve kötü muamelenin önlenebileceğini öngören İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlıkdışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşmeye Ek Seçmeli Protokol kabul edilmiştir. Seçmeli Protokol'ün kabul edilmesiyle birlikte dünyanın her yerinde Ulusal Önleme Mekanizmaları faaliyet göstermeye başlamıştır. Çalışmanın amacı, Ulusal Önleme Mekanizmalarının işkence ve kötü muamelenin önlenmesinde üstlenebileceği rolü inceleyerek farklı ülke örnekleri ekseninde mekanizmaların etkisini ortaya koyabilmektedir.

Merve Sisli
Ankara University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Hayvan haklarının özne problemi bağlamında incelenmesi

Çağdaş hukuk düzenleri içerisinde hayvanlara yasal bir koruma sağladığı iddia edilen tüm düzenlemeler, hayvanlara ihlal edilemezlik ilkesi çerçevesinde haklar tanımamaktadır. Hayvan refahı adı altındaki tüm düzenlemeler içerisinde hayvanların yaşam süreleri boyunca fiziksel sağlıklarının korunmasını sağlamakta fakat onların insan çıkarları uğuruna öldürülebileceğini daha en baştan kabul edilmektedir. Bunun nedeni bu çalışmada detaylı bir şekilde ele alındığı gibi insanın felsefi düşüncesi içerisindeki insan merkezi anlayış, ve bu anlayış çerçevesinde oluşturulan hukuk düzenleri içerisinde hayvanların hukuki statülerinin taşınabilir mal olmasıdır. Bu çalışma ile insan merkezci felsefi ve hukuki söylev içerisindeki türcülüğe dikkat çekmek ve hayvanların neden hakları olması gerektiği hususunun yanında mevcut hukuki paradigmalar içerisinde neden bu haklara sahip olamayacakları konuları tartışılmaktadır.

Hayvan haklarıHukuk öznesiTürcülük+3
Salih Toksöz
Ankara University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan hakları perspektifinde gıda güvenliği ve 5237 sayılı türk ceza kanununda gıda suçları (TCK M. 185-186)

Canlı yaşamının sürdürülebilirliği için gıda, tartışmasız bir gerekliliktir. Ancak gıdanın işlevini yerine getirmesi birtakım şartlara bağlıdır. Bu şartların en başında gıdanın güvenliği gelmektedir. Güvenli olmayan gıda beslenmeye hizmet etmenin aksine insan sağlığını bozulmasına yol açmakta; yaşamsal, ekonomik, sosyal birçok soruna davetiye çıkarmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda da gıda sektöründe çokça rastlanan gıda güvenliği ihlalleri, her ne kadar bu konuda insanların, üreticilerin, tedarikçilerin ve devletin somut adımlar atmasını sağlamışsa da gelinen noktada gıda güvenliğinin hala bir insan hakları meselesi olarak ele alınması genel eğilim değildir. Çalışma da gıda güvenliğinin neden ve hangi insan hakları gözlüğüyle görmek gerektiğini açıklamak amacındadır. Çalışma, ilk bölümünde gıda, gıda hakkı, kamu sağlığı gibi kavramlara değinmek suretiyle gıda güvenliğinin ne anlama geldiğini, tarihsel arka planı ve hukuki zeminiyle ele almaktadır. Gıda güvenliği, beslenmenin kendisi kadar geçmişe dayanan bir ihtiyaç olarak birçok insan hakkıyla kesişir bir ilişki içerisindedir. Gıda güvenliği söz konusu olduğunda hakim tavrın tüketici haklarının korunması ya da gıda sektöründeki rekabet ortamının düzenlenmesi arasında sıkışması, alandaki ihlallerin sebep olabileceği sonuçlar düşünüldüğünde önleme, tespit, müdahale ve mücadele bakımlarından rehavet yaratmaktadır. Dolayısıyla gıda güvenliğinin genelde kamu sağlığı ve insan onuruna yaraşır bir gelecek, özelde ise bireylerin insan haklarının sağlanması bakımından bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirilmesi zaruriyet haline gelmiştir. Zira sektörel uygulamaların kayıtsızlığı ile hukuki düzenleme ve yaptırımların etkinsizliği, mikrodan makroya ciddi tehlikeler barındırmaktadır. Çalışmanın ikinci bölümünde de 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun literatürde "gıda suçları" şeklinde tabir edilen 185 ve 186. maddelerinde düzenlenmiş "Zehirli Madde Katma" suçu ile "Bozulmuş veya Değiştirilmiş Gıda veya İlaçların Ticareti" suçu incelenmektedir. Bu suç tiplerinin, Türk Ceza Hukuku bakımından gıda güvenliği ihlalleriyle mücadele etmekte en önemli ve etkin kullanılması gerekilen savunma mekanizmaları olduğu kanısından ve ceza hukukunun sadece toplum düzenini sağlamayı değil, toplumu ileri götürmeyi amaçlayan bir hukuk dalı olmasından hareket edilmektedir. Bu sebeple çalışmanın ilk bölümünde inşa edilen "bir insan hakları gerekliliği olarak gıda güvenliği" bilincinin, bu maddelerin incelenmesi ve uygulanmasında temel motivasyon edinilmesi amaçlanmaktadır.

Nisa Yaren Okumuş
Ankara University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Çevre hakkının gelişimi ve AİHM kararlarındaki yeri

Çevre sorunları ve çevresel bozulma yeryüzünün tamamında ciddi etkiler doğurmaktadır. Özellikle ekonomi, sosyal yaşam, hukuk ve insan hakları gibi alanlar üzerinde göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştığı görülmektedir. Büyük ölçüde insan faaliyetlerinden kaynaklanan bu durumla mücadele etmek özellikle son yıllarda küresel bir gündem maddesi haline gelmiştir. Şüphesiz bireyler içlerinde yaşadıkları çevrenin bir parçasıdır. Çevre kirliliği ve iklim değişikliği başta olmak üzere yaşanan çevre sorunları bireylerin insan onuruna uygun bir yaşam sürmesini zorlaştırmaktadır. 20 nci yüzyılın yarısından itibaren çevresel kaygıların giderek ivme kazanmasıyla üçüncü kuşak insan haklarından biri olan çevre hakkının önemi de artmıştır. Küresel düzeyde 1972 Stockholm Konferansında insan ve çevre arasındaki etkileşimin kabulüyle başlayan süreç 2022 yılında Birleşmiş Milletlerin sağlıklı bir çevrede yaşamanın bir insan hakkı olduğunu açıkça ifade etmesiyle devam etmiştir. Bölgesel düzeyde insan haklarının korunmasına yönelik yaptırım gücü nedeniyle en etkili mekanizma kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin çevre hakkına bakış açısı kilit öneme sahiptir. Çevre hakkı ve çevre hakkının araçları olan çevresel bilgilenme, katılma ve başvuru hakları Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokollerinde yer almamaktadır. Bununla birlikte AİHM, Sözleşmede yer alan haklarla ilişkilendirmek suretiyle dolaylı yoldan çevre hakkına yönelik başvuruları incelemektedir. Bu çalışmada AİHM'nin çevre hakkını hangi maddelerle ilişkilendirdiği ve ihlal iddialarını değerlendirirken kullandığı ölçütleri açıklamak amaçlanmıştır. Bu minvalde Mahkemenin bakış açısını anlamaya yönelik belirleyici içtihatlara detaylı olarak değinilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları MahkemesiÇevreÇevre hakkı+3
Gökçe Bulut
Ankara University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Çocuk hakları krizi: Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ve Uygulanması Analizi

Çocuk hakları belki de insan hakları alanında üzerinde en hassas durulması gereken başlıklardan birisidir. Çocuk, insan olmanın gereği en temel haklara sahipken pek çok aktör tarafından çocuğun hakkı her ne kadar dünyada resmi olarak Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme kapsamında en fazla devlet tarafından tanınsa da en çok ihmal edilen ve en çok zarar gören gruplardan birisi olmaktadır. Uluslararası sistemde çocuğun hakkını korumak için tarihsel pek çok gelişmenin akabinde doğan Çocuk Haklarına Dair Sözleşme akabinde çocuk hakları alanında beklenen değişimler yeteri kadar gerçekleşmemektedir. Çocuk hala kırılgan, hala ihmal edilen olmuştur. Ve dünya çocuk hakları kriziyle baş başadır. Bu çerçevede genel olarak pek çok başlıkta çocuk haklarının günümüzde geldiği nokta dünya genelinde incelenmiş ve gelişimin gerekliliği ve durumun aciliyeti gösterilmek istenilmiştir. Çalışma, İnsani Gelişmişlik Raporu çerçevesinde listenin en başındaki ülkelerden dünyanın farklı bölgelerinden örnek devletler seçilerek bu devletlerin Çocuk Hakları Komitesi tarafından sunulan nihai gözlem raporlarının incelenmesi ve İnsani Gelişmişlik Raporu kapsamında gelişmiş olduğu iddia edilen bu ülkelerin çocuk hakları alanında hangi konumda olduğu incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Çocuk, çocuk hakları, Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, Çocuk Hakları Sözleşmesi.

Birleşmiş MilletlerSözleşmelerÇocuk Hakları Sözleşmesi+1
Damla Aydaşo
Ankara University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Sığınma hakkı ve mültecilerin insan haklarının korunması

İnsanlar tarih boyunca yaşama olanakları azaldığında ve hayatları tehlikeye düştüğünde kendilerine yönelen tehditten kaçmak için başka yerlere sığınmıştır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, 14/1. maddesinde insanların zulüm altında başka ülkelerde "sığınma arama" ve "sığınma olanaklarından faydalanma" hakkı olduğu açıklamıştır. 1967 tarihli Protokol ile revize edilen 1951 tarihli Mültecilerin Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi, uluslararası koruma talep eden bireylerin mültecilik başvurusunun somut olarak değerlendirilmesine yönelik araçlar sunan en temel belge olarak kabul edilmiştir. 2000'li yıllarla birlikte gözlenen uluslararası terörizm, giderek artan ve ani-kitlesel bir görünüm alan mülteci hareketlerine ilişkin politikaları olumsuz yönde etkilemiştir. Sözleşme, hazırlandığı dönemin dinamiklerine özgü yapısıyla, bu olumsuz gelişmelere gereken çözümleri sunamamıştır. Böylece, Sözleşmeyle çelişen, sınırlayıcı ve zorlayıcı politikalar benimsenmiştir. Özellikle bireysel statü değerlendirmesi yapmaya odaklanması, doğal afetler ve savaş gibi önemli tehdit durumlarını kapsam dışı bırakması, açık denizde kurtarma gibi yeni sorunlara yönelik bir çözüm önermemesi, sorumluluk paylaşımı-denetimi konusunda açık düzenlemeler içermemesi, mültecilik kriterlerine ilişkin kavramlara net tanımlar getirmemesi bu yetersizliğin başlıca nedenleri olmuştur. Bu yetersizlik, dışlayıcı hızlandırılmış değerlendirmenin ve mülteci korumasına alternatif yeni koruma uygulamalarının artan bir oranda devletlerce benimsenmesine zemin hazırlamıştır. Artık mültecilerin sadece Sözleşme ile tanınan hakları değil insan hakları da ihlal tehdidi ile yüz yüze gelmiştir. Belirlediği plan dahilinde Sözleşmenin yetersizliğini, ele aldığı bu sorunlar çerçevesinde ispatlamayı amaç edinen bu çalışma; ilk iki bölümünde "sığınma"-"göç" ve "sığınma hakkı"-"insan hakları" çerçevesindeki önemli kavramları, III. bölümde mülteciliğin tarihsel sürecini, IV. Bölümde, mültecilik statüsü edinilmesine ilişkin prosedürleri ve statüyle tanınan hakları ve V. Bölümde mültecilerin haklarının korunmasına yönelik mekanizmaları ve karşılaşılan sorunları incelemiştir. Sonuç bölümünde, sığınmanın insan haklarıyla, ilticanın ise devletlerin egemenlik alanıyla ilgili olduğunu iddia ederek öneriler getirmiştir. Netice olarak bu çalışma, "sığınma" ve "iltica" kavramları arasında ayrıma giden, sığınmacılık ve mülteciliği ayrı statüler olarak ele alan ve devletlerin sorumluluklarını insan hakları zemininde net olarak ortaya koyan bağlayıcı nitelikte yeni bir belge kaleme alınmasını önermiştir.

GöçmenlerMültecilerSığınma+3
Erdal Özbek
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessEN

Denial of justice: The case study of victims of gross human rights violations in Bosnia and Herzegovina

The dissertation attempts to examine issues of whether the entity governments of Republika Srpska are responsible for gross human rights violations and denial of justice to non-Serb persons. It finds that Republika Srpska governments are importantly ethically and legally responsible for the massive crimes and denial of justice conducted against non-Serbs in Bosnia and Herzegovina. The International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia established beyond a reasonable doubt that Republika Srpska government is responsible for the ethnic cleansing campaign in Prijedor and Srebrenica genocide carried out against non-Serbs. However, the entity governments officially deny both the ethnic cleansing in Prijedor and Srebrenica genocide through interpretative denials of non-Serbs' human sufferings as "Serbian defensive-liberation war" and "mass crime". Consequently, many survivors' human rights to full reparations, such as public and factual acknowledgement of serious mass crimes and recovering of human dignity are violated systematically. Denial of moral responsibility for the mass crimes by the governmental officials and supporters, such as regular humiliation of victims, nationalistic moral relativism or righteousness of ethnic purity negate the victims' rights to remembrance and equal human treatment. Nationalistic and racial ideological remnants of "Great Serbia" and "Islamophobia" are still present within public pillars and affairs of the entity which hinder adequate redress. Except for the restitution, rehabilitation, satisfaction, compensation and non-repetition are worryingly unaddressed based on empirical research. Denial of justice in a strictly legal sense witness about discriminatory reparation laws, sham judicial proceedings, inadequate material compensations, rehabilitation programs, memorialisation and commemoration events. Historically, denial of justice to victims of mass crimes leads to further resentments and conflicts. Recommendations about adequate respect and protection of the victims' human rights are to be found in human rights education and mainly within an application of normative standards provided by Basic Principles and Guidelines on the Right to a Remedy and Reparation for Victims of Gross Violations of International Human Rights Law and Serious Violations of International Humanitarian Law instrument which sets a victim-centred approach and international legal principles for creation of good redress politics by governments. Keywords: Denial, Human Rights, Universality, Victims, War Crimes, Reparations, Srebrenica

Bosnia-HerzegovinaBosnia-Herzegovina problemBosna-Hersek-Srebrenica+5
Harıs Subasıc
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Çağın devleti ve şiddet

Bu tez çalışmasının amacı, modern devlet kuruluşunun temeli olan, insanların doğal haklarını güvenlik gerekçesi ile egemen güce gönüllü bir biçimde, bir toplumsal sözleşme yoluyla devretmesi karşılığında elde edecekleri insan haklarının korunması vaadini sorgulamaktır. Bu amaçla tezde, insan haklarının korunması sorunsalı, devlet ve ekonomi arasındaki ilişkilerin çerçevesi içerisinde, kapitalizmin tarihsel olarak ele alınan üç dönemi, yani liberal kapitalizm, refah kapitalizmi ve neoliberal kapitalizm dönemleri dikkate alınarak tartışılmaktadır. Tezin temel argümanı, kapitalizmin hangi tarihsel döneminde olursa olsun, yapısal olarak şiddet üretme potansiyeline sahip bir sistem olduğu, bu yüzden de modern, kapitalist devletin insan haklarını koruma savının boş bir sav olduğudur. Bunu gösterebilmek için, tezde şiddetin siyasal, ekonomik ve kurumsal ya da kolektif boyutları esas alınmaktadır. Bu bakımdan ilk olarak, siyasal şiddet bakımından, doğal hakların emanet edileceği varsayılan modern devletin, kendi savlarının aksine, insan haklarını koruma ödevini yerine getiremeyeceği, çünkü modern devletin kendisinin de şiddete dayanan ve şiddeti yeniden üreten bir yapı olduğu ortaya konacaktır. İkinci olarak, ekonomik şiddet bakımından, kapitalist ekonominin yapısal özelliklerinin, yarattığı yabancılaşma süreci yoluyla, insan haklarının korunmasını engelleyen bir yapı olduğu, erdemli insanın olanaklarını gerçekleştirmesini engelleyerek 'insan'ın yok edilmesine neden olduğu, dolayısıyla da, 'homo oeconomicus' olarak görülen insanların ekonomik güce sahip olmadıkları ölçüde, temel haklarının ihlal edilmesine yol açtığı ortaya konacaktır. Üçüncü olarak, kolektif şiddet bakımından, insan haklarının korunmasının önünde engel teşkil eden modern devlet ve kapitalizmin hegemonyası kapsamında kültür, kültür endüstrisi, popülizm, medya ve bilişim teknolojisi aracılığıyla şiddet üretimi, ayrıca, kapitalizmin güçlü devletler üzerinden kendini gösterme biçimi olarak emperyalizmin şiddet üretimi ile kapitalist devletin aşırı otoriter biçimi olan faşizmin şiddet üretimi ortaya konacaktır. İnsan haklarını korumakla yükümlü uluslararası hukukun ve barışın sürdürülebilirliğini sağlama görevi üstlenen uluslararası kurumların güçlü devletlerin ve küresel kapitalist erklerin kolektif şiddet üretimini engellenmemektedir. Güçlü devletlerin ve küresel erklerin kolektif şiddet üretimin savaşlara, askeri müdahalelere, etnik ve köktendinci çatışmalara, kitlesel sivil ölümlerine, vatansızlara, güçsüz devletlerin dağılmalarına neden olan ağır insan hakları ihlalleri olduğu ortaya konacaktır. Çalışmanın sonucunda erdemleri yok sayan, faydacı ve güdüleri ile hareket eden insan doğası indirgemeciliği üzerinden kurulan modern devletin ve kapitalist sistemin şiddet üretmekte olduğu ve faydacı bireye indirgenen 'insan'ın araçsallaştırılarak yok edilmesine ve insan hakları ihlallerine neden olduğu ortaya konmaktadır. İnsan değerinin bilgisinin insanı amaç olarak değil araç olarak görmeyi mümkün kılacağı ve kapitalist sistemin yarattığı faydacı insandan erdemli insana dönüşümün sevgiyle/aşkla yaratılan tutum değişikliği ile mümkün olacağı savunulacaktır. Erdemli insanın potansiyelini ve olanaklarını gerçekleştirerek sevgiyle/aşkla 'bir'leşmesiyle ereksel sonuna ulaşmasının mümkün olacağı yeni bir insan görüşü savunulacaktır. Özgürlük, şiddetsizlik, adalet, eşitlik, barış, dürüstlük ve gerçeklik getirecek, insan onurunun ve haklarının korunduğu yeni anarşist yaşam biçiminin, erdemli insanın sevgiyle dayanışmasıyla ve mülksüzlüğü paylaşarak, faydacılık ve egosantrizminden aşkla arınarak 'bir'leşmesiyle mümkün olacağı gösterilecektir. Anahtar Sözcükler devlet, kapitalizm, insan hakları, siyasal şiddet, ekonomik şiddet, kolektif şiddet, anarşizm

DevletEkonomik şiddetKapitalizm+4
Sultan Şahin
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00