
91
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Sigara içen bireylerde submandibular ve parotis tükürük bezlerinin ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Bu çalışmada, sigara kullanımının parotis ve submandibular tükürük bezlerine etkisi ultrasonografi ile araştırılmıştır. Sigara içen ve içmeyen bireyler olmak üzere iki gruptan oluşan toplam 120 katılımcı değerlendirilmiştir. Ultrasonografik incelemelerde tükürük bezlerinin ekojenitesi, parankim yapısı, marjin düzeni, vaskülaritesi değerlendirilmiş, hacim ve shear wave elastografi ölçümleri hesaplanmıştır. Elde edilen verilerin analizinde normal dağılım gösteren sürekli değişkenler için Bağımsız Örneklem t-Testi, kategorik değişkenler için ise Ki-Kare testi kullanılmıştır. İstatistiksel analizler sonucunda, gruplar arasında ekojenite açısından anlamlı bir fark bulunmazken, sigara içen bireylerde minimal ve belirgin parankim heterojenitesinin daha sık olduğu belirlenmiştir. Sigara kullanan bireylerde, parotis ve sağ submandibular bezlerde marjin düzensizliği anlamlı düzeyde artmış; sol submandibular bezde ise benzer ancak anlamlı olmayan bir eğilim izlenmiştir. Vaskülarite paternlerinde sigara grubunda periferal vaskülarite artışı ve santral-periferal patern azalışı saptanmış, kötü vaskülarite oranı da anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Sigara içen bireylerde parotis ve submandibular bezlerin hacimleri kontrol grubuna göre anlamlı şekilde artmış, ayrıca sol parotis ve sol submandibular bezlerde shear wave elastografi değerlerinin sigara içen grupta belirgin şekilde daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Bulgular, uzun süreli sigara kullanımının tükürük bezlerinde yapısal bozulmaya, sertlik artışına ve vasküler yapıda değişimlere yol açabileceğini ortaya koymakta olup, ultrasonografinin tükürük bezi değişimlerinin non-invaziv değerlendirilmesinde etkili bir yöntem olduğunu desteklemektedir. Anahtar Sözcükler: Parotis bez, Shear Wave Elastografi, Sigara, Submandibular bez, Tükürük bezleri, Ultrasonografi
Romatoid artritli hastalarda mandibular kondil trabeküler yapısının fraktal analiz ile değerlendirilmesi
Fraktaller, farklı ölçeklerde değerlendirildiğinde kendine benzeme özelliğine sahip karmaşık geometrik şekillerdir. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda sistemik hastalıkların teşhis ve takibinde fraktal analiz yöntemi kullanılmaktadır. Romatoid artrit (RA) periartiküler ve genel osteoporoza neden olmaktadır. Bu çalışmada, Dual enerji X-ışını absorptiometrisi (DEXA) taramasına göre gruplandırılan RA hastalarının panoramik radyograflarında mandibular kondil trabekül yapısı fraktal analiz ile değerlendirilmiştir. Ayrıca her hastaya ait femur boynu ve L1-L4 lomber vertebra T skorları ile fraktal boyut (FB) değeri arasındaki uyum değerlendirilmiştir. Bu retrospektif çalışmaya DEXA taraması mevcut olan 100 RA hastası dahil edilmiştir. Hastalar DEXA'ya göre 33 normal, 33 osteopenik ve 34 osteoporotik RA olarak üç gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu normal değere sahip, hasta grubunun cinsiyet ve yaş kriterlerine uygun 33 kişiden oluşturulmuştur. Hastaların panoramik radyografları ImageJ v1.52a programına aktarılarak, mandibular kondilin trabeküler yapısının fraktal boyutu hesaplanmıştır. Veriler, SPSS (v24) paket programı ile analiz edilmiştir. Analiz sonucunda hasta grubunun her iki kondile ait FB değerleri ortalaması kontrol grubundan düşük bulunmuştur (p<0.001). Normal, osteopenik, osteoporotik RA hastaları ile kontrol grubunun her iki kondile ait FB değerlerinin ortalaması karşılaştırıldığında, RA grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmazken (p>0.05), kontrol grubunun FB değerleri RA gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.05). Hasta ve kontrol grubunda femur boynu ve L1-L4 lomber vertebra T skorları ile FB değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Çalışmaya göre, RA hastaları ile sağlıklı kişilerin ayrımının panoramik radyografi kullanılarak, fraktal analiz yöntemiyle yapılabileceği belirlenmiştir. DEXA sonuçları ile FB değerleri arasında korelasyon bulunmaması, küçük eklemlerin hastalıktan daha fazla etkilenmiş olduğunu düşündürmüştür. Sonuç olarak DEXA tetkiki mandibular kondile uygulanabilirse FB-DEXA arasındaki karşılaştırmanın daha anlamlı olacağı düşünülmüştür.
Cameriere yaş tayini metotları kullanılarak tahmin edilen yaşın kronolojik yaş ile karşılaştırılması
Adli tıpta, radyografiler üzerinden dental ve iskeletsel yaş tespiti için çeşitli yöntemler mevcuttur. Ancak bu teknikler farklı coğrafyalar ve ırklarda değişken oranlarda başarılı sonuçlar sunabilir. Bu çalışmanın amacı, Cameriere ve ark.' nın yaş tespiti metotlarının, Uşak ili'nde dört farklı grup için uygulanabilirliğinin değerlendirilmesidir. Açık apeks yöntemi için 5-15 yaş arası bireylere ait 200, üçüncü molar için 14-22 yaş arası bireylere ait 200 panoramik radyografi; kanin için 22-78 yaş arası bireylere ait 200 periapikal radyografi ve servikal vertebra için 7-18 yaş arası bireylere ait 200 sefalometrik radyografi retrospektif olarak incelenmiş ve regresyon modeli oluşturulmuştur. Açık apeks tekniği için oluşturulan yeni formülün açıklayıcılık katsayısı %61,7 (R 2 = %61,7) olarak hesaplanmıştır. Üçüncü molar tekniği için elde edilen formülün açıklayıcılık katsayısı %45,9 ' dur. Kanin dişlere ait olan teknik için oluşturulan formülün kronolojik yaşı tahmin etmede, kadınlar ve erkekler için değerlendirildiğinde yetersiz olduğu sonucuna ulaşılmıştır. (P> 0, 05). Servikal vertebra yöntemi için elde edilen formül, ortalama 1,97' lik bir tahmin hatası ve %21,5 oranında açıklayıcılık katsayısı ile başarılı kabul edilmiştir. (R 2 = %21,5). Sonuç olarak Cameriere ve ark.'nın açık apeks yöntemi Türk popülasyonu için uygulanabilir bir yöntemdir. Üçüncü molar diş üzerinden yapılan ölçümlere dayanan ikinci teknik, yaş tespiti için geçerlidir; ancak kesin sonuçlar için farklı metotlar ile kombine edilmesi önerilir. Üçüncü teknik Türk popülasyonu için, yazarlar tarafından önerilen biçimde uygulandığında yaş tahmininde yetersiz bulunmuştur. Dördüncü grup için, dördüncü servikal vertebralar üzerinden yapılan ölçümlere dayanan teknik geçerli bir metottur; fakat istatistiksel analiz regresyon analizi yerine yazarların önerdiği biçimde yapılırsa daha doğru sonuçlar elde edilebileceği düşünülmektedir.
Havayolu boyutları ile halitozis arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada Uşak Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde ortodontik tedaviye başlayacak ve lateral sefologram görüntüleri bulunan hastalarda, havayolu boyutları, vertikal ve sagittal yön analizi, solunum faktörü incelenmiş, birbirleri ve halitozis ile ilişkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza katılan 113 bireyin lateral sefalogram görüntüleri Dolphin Imaging programı ile ölçümler yapılmıştır. Halitozis skorları, taşınabilir nefes ölçüm cihazı (YRY Smart Breath Odor Dedector) ile elde edilmiş ve organoleptik yöntemle kontrol edilmiştir. Bireyin ağız bakımı ve ağız solunumu ile halitozis varlığı özbildirim anketi ile araştırılmıştır. Bulgular: Analizler sonucunda özbildirim anketinden elde edilen diş fırçalama sıklığı, ağız kuruluğu, ağız kokusu durumu ve yoğunluğu ile halitozis skorları arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur (p<0,05). Sagittal yön analizi, vertikal yön analizleri, havayolu genişliği ve halitozis skorları arasında birbirleri ile anlamlı bir ilişki elde edilememiştir. Sonuçlar: Çalışmamızda, ağız kokusu yoğunluğu ve durumu ile anlamlı ilişki bulunan, kullanımı yaygın olmayan taşınabilir nefes ölçüm cihazı, organoleptik ölçüme yardımcı bir yöntem olarak kullanılması yararlı olacaktır. Klinik kullanımına uygun olması ve özellikle nicel skorlar vermesi ile hasta takibini kolaylaştırması sayesinde halitozis teşhisine yardımcı olabileceğini öngörüyoruz. Ancak elde edilen halitozis skorları ile havayolu boyutları ve havayolu boyutları üzerinde etkili olduğunu düşünülen parametreler ile halitozis arasında anlamlı ilişkiler bulunamamıştır. Bu durumun çalışmamızın küçük örneklem boyutu ve dar yaş aralığına sahip olması sebebiyle ortaya çıkmış olabilir. Bu sebeple multifaktöriyel etiyolojiye sahip olan halitozis ile havayolu boyutunun ilişkisi için daha fazla alt gruba ve örneklem sayısına sahip yeni çalışmalar desteklenmelidir.
Yetişkin bireylere ait konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntülerinde pulpa/diş alan oranı ölçümleri ile belirlenen yaş ile kronolojik yaş arasındaki uyumun değerlendirilmesi
Yaş belirleme tarih boyunca birçok bilim insanının ilgisini çekmiş ve bu konuda çalışmalar yapılmıştır. Çalışmalar incelendiğinde sekonder dentin birikiminin incelenmesinin; erişkin bireylerin dişlerinden yaş belirlemek için sıkça yararlanılan parametrelerden birisi haline geldiği görülmüştür. Son zamanlarda KIBT görüntülerinin kullanıldığı çalışmalar artmış olup sonuçların umut verici olduğu görülmektedir. Çalışmamızda 2019-2021 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne başvuran 18-70 yaş aralığındaki 236 bireyin görüntüleri retrospektif olarak incelenmiş ve belirlenen kriterlere uygun yüksek diagnostik kaliteye sahip KIBT görüntüleri çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma için maksiller santral, lateral, kanin ve mandibular kanin, 1. premolar ve 2. premolar dişleri seçilmiştir. KIBT görüntülerinin aksiyel kesitinin mine sement sınırından elde edilen pulpa/diş alan oranları değerlendirilmiştir. Gözlemci içi ve gözlemciler arası tutarlılıklar sınıfiçi korelasyon analizi ile değerlendirilmiş ve tutarlılıklar kuvvetli bulunmuştur. Belirlenen yaş ile kronolojik yaş arasındaki uyum regresyon analizi ile değerlendirildiğinde, pulpa/diş alanı oranları arasındaki ilişki yaş belirleme için yeterli bulunmamıştır. Elde edilen oranların yaşla ilişkisini değerlendirmek için ayrıca 4 farklı makine öğrenme algoritması kullanılmıştır. Bu modeller yaş sınıflarını belirlemeye çalışan modeller ve eşik yaşa göre kronolojik yaşın konumunu belirlemeye çalışan modeller olarak 2 farklı yaklaşımla değerlendirilmiştir. Modeller performans olarak düşük bulunmuştur ama farklı bir yaklaşım olarak ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: dişler, makine öğrenme, pulpa/diş alanı, sekonder dentin, KIBT.
Akut lösemili hastaların panoramik görüntülerinin fraktal analiz ile retrospektif olarak değerlendirilmesi
Balbay, H. Akut Lösemili Hastaların Panoramik Görüntülerinin Fraktal Analiz ile Retrospektif olarak değerlendirilmesi. Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Programı Uzmanlık Tezi, Ankara, 2022. Akut lösemi normal hematopoezin bozulduğu ve olgunlaşmamış kan hücrelerinin dolaşım sistemine geçtiği, kemik dokuyu etkileyebilen sistemik bir malignitedir. Fraktal analiz (FA), trabeküler kemik gibi geleneksel öklid geometrisi ile tanımlanamayan karmaşık yapıları bilgisayar yardımı ile matematiksel olarak ifade eden bir yöntemdir. Bu çalışmanın amacı, kemiklerde yaygın osteopeniye veya yama şeklinde litik lezyonlara neden olabilen akut lösemilerin çene kemiklerinin trabeküler yapısında meydana getirdiği değişikliklerin FA yöntemiyle incelenmesidir. Bu amaçla, Hacettepe Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu onayından sonra, kemiği etkileyen akut lösemi dışında hastalığı bulunmayan 45 akut lösemili hastanın panoramik görüntüleri Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi radyoloji arşivinden alınarak hasta grubu oluşturulmuştur. Kontrol grubu için de diş tedavileri için başvurmuş ve kemik dokuyu etkileyen herhangi bir hastalığı bulunmayan 45 hastanın panoramik görüntüsü kullanılmıştır. Hem hasta hem de kontrol grubunun her bir panoramik görüntüsü için mandibula üzerinde anteriorda iki posteriorda iki olmak üzere toplam 4 ilgilenilen alan (ROI) belirlenmiştir. Belirlenen ROI'lere fraktal analiz uygulanmış ve sonuçlar karşılaştırılmıştır. FA değerleri anteriorda, hasta grubunun 1,056 kontrol grubunun 1,193; posteriorda hasta grubunun 0,803, kontrol gubunun 1,034 olarak ölçülmüştür. Bu değerlere göre hasta grubunu FA değerleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha düşüktür. Cinsiyete göre yapılan kıyaslamada yalnızca posteriorda kadınların FA değerleri erkeklere göre anlamlı derecede daha düşük ölçülmüştür. Yaş ve kan değerleri ile FA değerleri arasında bir korelasyon olmadığı görülmüştür.
Temporomandibular eklem morfolojisinin alt ve üst diş kavislerinin kapanış ilişkisi durumuna göre konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntülerinde alt ve üst diş kavislerinin kapanış ilişkisi durumuna göre temporomandibular eklem morfolojisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 131 hastaya ait KIBT görüntüleri değerlendirildi. Hastalar KIBT görüntülerinde diş kavislerinin kapanış ilişkisine göre Angle Sınıf I, Sınıf II ve Sınıf III olarak gruplandırıldı. Her iki kondilin uzun ekseninin birbiriyle yaptığı açı, sağ ve sol taraf için kondilin uzun ekseninin midsagittal düzlemle yaptığı açı, artiküler eminens yüksekliği ve eğimi, glenoid fossa genişliği ve derinliği ölçüldü. Bulgular: KIBT görüntüleri değerlendirilen 131 hastanın (96 kadın, 35 erkek) ortalama yaşı 25.06±7.99 yıldı. Yaş ile çalışma değişkenleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmadı (p>0.05). Cinsiyetler arasında artiküler eminens eğimi ve glenoid fossa derinliği bakımından anlamlı farklılık bulundu (p<0.05). Sağ ve sol taraflar arasında artiküler eminens eğimi, glenoid fossa genişliği ve derinliği bakımından anlamlı fark gözlendi (p<0.05). Artiküler eminens yüksekliği ve eğimi bakımından çalışma grupları arasında anlamlı farklılık bulundu (p<0.05). Sonuçlar: Bu çalışmanın sonuçları, alt ve üst diş kavislerinin kapanış ilişkisi durumuna göre TME'de morfolojik farklılıklar olduğunu göstermektedir. Bu durum TME anatomisinin hem fizyolojik hem de patolojik değerlendirmelerinde göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Angle sınıflaması, Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi, Morfoloji, Temporomandibular eklem
Ultrasonografik görüntülemede derinlik ve frekansın yabancı cisim tespiti üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Vücuda dışarıdan giren ve travmatik bir olay sonucunda dokular arasında sıkışıp kalan maddeler yabancı cisim olarak tanımlanır. Bu tür yabancı cisimlerin tespit edilmesi ve görüntülenmesi, tanı ve tedavi açısından önem taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı, maksillofasiyal bölgede bulunabilecek farklı boyutlardaki çeşitli yabancı cisimleri ultrasonografi (USG) görüntülerinde ekojenite ve artefakt yönünden değerlendirmek, derinlik ile frekans değişiminin boyut ölçümleri üzerine etkilerini in vitro olarak incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada cam, plastik, taş, grafit, ahşap, tüfek saçması, amalgam, kompozit, reçine ve ortodontik tel olmak üzere on farklı yabancı cisimden oluşan toplam 114 adet örnek incelendi. Yabancı cisimlerin gerçek boyutları dijital kumpas ile ölçüldü, ardından tüm örnekler agar agar içerisinde yüzeyel (10±2 mm) ve derin (30±2 mm) olacak şekilde yerleştirilerek USG ile incelendi. Yabancı cisimlerin ekojeniteleri ve oluşturduğu artefaktlar değerlendirildi; boyut ölçümleri ise 7, 12 ve 15 MHz frekanslarında ayrı ayrı yapıldı. Ölçümler arasındaki farklılıklar Tek Yönlü ANOVA ile analiz edildi ve anlamlı farklılık saptandığında Tukey post-hoc testi uygulandı. Ölçümler arasındaki uyum ve sistematik sapma (bias) Bland-Altman analizi ile değerlendirildi (p<0,05). Bulgular: İncelenen tüm örnekler USG'de hiperekoik olarak görüntülendi. Yabancı cisimlerin tamamında, USG ile ölçülen boyut ortalamaları, gerçek boyut ortalamalarından daha yüksek bulundu. Yalnızca derin yerleşimli taş ve ahşap örneklerin gerçek boyutu ile USG'de farklı frekanslarda ölçülen boyutları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (sırasıyla p=0,001 ve p=0,005). Diğer yabancı cisimlerde, gerçek boyut ile USG ölçümleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Derinliğin boyut ölçümüne etkisi değerlendirildiğinde tüm frekanslarda taş ve ahşap örneklerde gerçek boyut ile derin yerleşimli örneklerin USG'de ölçülen boyutları arasında anlamlı fark bulundu (p<0,05). Sonuç: Bu çalışmada, aynı prob kullanılarak farklı frekanslarda gerçekleştirilen boyut ölçümleri, yalnızca derin yerleşimli taş ve ahşap örneklerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar ortaya koymuştur. Diğer yabancı cisim türleri için frekanslar arasında önemli bir fark gözlenmemiştir. Bu bulgular, aynı probda frekans farklılıklarından veya yabancı cisim lokalizasyonunun derinliğinden bağımsız olarak, çoğu materyalde tutarlı ölçüm güvenilirliğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Agar agar, Bland-Altman, Ultrasonografi, Yabancı cisim
Farklı yaşam kalitesine sahip bireylerin baş boyun lenf düğümlerinin ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Lenf düğümleri, bağışıklık sisteminin ikincil lenfoid organları arasında yer alan, oval şekilli yapılardır. Bu yapılar lenfatik drenajda ve bağışıklık yanıtında rol oynamakta olup enfeksiyon, inflamasyon, malignite gibi çeşitli nedenlerle değişikliğe uğrayabilir. Yaşam kalitesi, bireyin fiziksel sağlığı, psikolojik durumu, sosyal ilişkileri ve çevresiyle etkileşimini içeren çok boyutlu bir kavramdır. Literatürdeki çalışmalar, yaşam kalitesinin bu boyutları ile inflamatuar süreçler arasında ilişki bulunduğunu göstermektedir. Ancak bu araştırmaların büyük çoğunluğu biyokimyasal düzeydedir, lenf düğümlerini değerlendiren çalışmalar sınırlı sayıdadır. Bu çalışmada farklı yaşam tarzına sahip bireylerin baş boyun lenf düğümlerinin ultrasonografi ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 20-30 yaş aralığında sağlıklı ve gönüllü katılımcılarla yürütüldü. Dahil edilme kriterleri sağlayan katılımcılara yaşam kalitesi anketi uygulandı ve baş boyun bölgesi lenf düğümleri ultrasonografi ile değerlendirildi. Saptanan lenf düğümlerinin sayısı, lokalizasyonu, boyutları, kanlanması ve sertliği kaydedildi. Belirtilen parametrelerin yaşam kalitesi ile olan ilişkisi değerlendirildi. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p < 0.05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 140 hasta dahil edildi. Katılımcıların %58.6'sı kadın (n=82), %41.4'ü erkektir (n=58) ve hastaların yaş ortalaması 22.13±1.47 yıldır. Çalışmada toplam 847 lenf düğümü saptandı. Bu çalışmanın bulgularına göre katılımcıların ağrı, günlük aktivitelerini sürdürme kapasitesi, dikkatini toplama becerisi ve hareketliliğine ilişkin algıları ile baş boyun lenf düğümü morfometrik ve elastografik özellikleri arasında anlamlı ilişkiler bulunmaktadır. Sonuçlar: Sonuç olarak, elde edilen bulgular yaşam kalitesinin lenf düğümleri üzerinde belirli değişikliklere yol açabileceğini göstermektedir; ancak bu ilişkinin daha net ortaya konabilmesi için daha geniş örneklem gruplarında yürütülecek farklı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Anterior süperior palatal alveolar arterin morfolojik detaylarının dijital subtraksiyon anjiyografi tekniği ile tespiti ve gömülü kanin diş varlığı ile ilişkisinin belirlenmesi
İntraoral bölgede cerrahi prosedürlerin artmasıyla birlikte anatomik yapıların değerlendirilmesi de önem kazanmaktadır. Daha güvenli bir çalışma ortamı elde etmek için majör nörovasküler yapıların yaralanmasından kaçınılmalıdır. Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografinin (KIBT) yaygın kullanımı, özellikle nörovaskülarizasyon ve olası anatomik varyasyonlarla ilgili olarak çenelerin anatomik özelliklerinin değerlendirilmesinde başarılı sonuçlar sunmaktadır. Ancak nörovasküler yapıların kemik kanalı görüntülense de arterin varlığını gösterememektedir. Vasküler yapıların değerlendirilmesi için anjiyografi tekniğine gerek duyulmaktadır. Bu çalışmanın amacı maksiller anterior bölgede yeni tanımlanan, anatomi kitaplarında bulunmayan Anterior Süperior Palatal Alveolar Arter' in (ASPAA), Dijital Subtraksiyon Anjiyografi (DSA) tekniği ile tespit edilmesi, morfolojisinin değerlendirilmesi ve literatürdeki bu konudaki eksikliğin giderilmesidir. Bu incelemeler sonucunda ASPAA' nın olduğu bölgeye yapılacak cerrahi girişim öncesi diş hekimine bilgi vermek, olası komplikasyonları önlemek ve başarısızlıkların önüne geçmek hedeflenmiştir. Çalışmamızda 18-80 yaş arası 110 hastanın DSA görüntüleri iki farklı gözlemci tarafından incelenmiş ve gözlemciler arası uyum değerlendirilmiştir. Aynı hastaların Bilgisayarlı Tomografi (BT) görüntülerinde maksiller gömülü kanin diş varlığı değerlendirilmiştir. Çalışmamızda ASPAA varlığı gözlemciler arasında mükemmel uyumla tespit edilirken, ASPAA varlığı ve maksiller gömülü kanin diş varlığı arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. 110 hastanın DSA görüntüleri değerlendirilmesinde 40 hastada ASPAA olmadığı, 19 hastada sağ tarafta, 21 hastada sol tarafta ve 30 hastada bilateral ASPAA bulunduğu gözlenmiştir.
İmplant uygulanacak alanın kemik densitesindeki farklılıkların implant çevresindeki marjinal kemik seviyelerindeki değişikliklere etkisinin iki farklı implant tipinde incelenmesi
Bu çalışmada iki farklı implant tipindeki marjinal kemik kaybına kemik yoğunluğunun etkileri ve kemik kaybıyla yerleştirme torku (YT), rezonans frekans analizi (RFA) ve kemik yoğunluğu arasındaki ilişkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla implant yapılacak hastalardan film üzerine aluminyum step-wedge (Al-Sw) yerleştirilerek standardize periapikal radyograflar implantın yerleştirilmesinden önce, hemen sonra ve 3,6,9 ve 12. aylarda alınmıştır. Elde edilen radyograflar üzerinde densitometrik ölçümler yapılarak implant bölgesindeki kemiğin densitesi mmAlEşd olarak hesaplanmıştır. Ayrıca aynı radyograflar üzerinde marjinal kemik kaybıyla ilgili ölçümler yapılmıştır. İmplantın cerrahi olarak yerleştirilmesi esnasında RFA ile implant stabilite katsayısı (ISQ) ve YT ölçümleri yapılarak kaydedilmiştir. Bir yıllık takibin sonunda marjinal kemik kaybı konik implantta 0.21 mm ve silindirik implantta ise 0.82 mm olarak ölçülmüştür. Konik implant kullanıldığında kemik yoğunluğu arttıkça meydana gelen kemik kaybı miktarının azaldığı görülmüştür. Silindirik implant kullanıldığında ise konik implantta gözlendiği gibi doğrusal bir ilişkiye rastlanmamıştır. Konik implantta YT değerinin 50 civarında olması durumunda en az miktarda kemik kaybına rastlanırken, silindirik implantta bu değer 30-40 civarındadır. Konik implant kullanıldığında ne kadar yüksek ISQ değeri elde edilirse o kadar az kemik kaybı meydana geldiği görülmüştür. Silindirik implantta ise ISQ değerinin 70-80 aralığında olduğunda en az kemik kaybı meydana geldiği saptanmıştır. Her iki implant tipinde YT ile kemik yoğunluğu arasında korelasyon bulunmamıştır. Benzer şekilde YT ile ISQ arasında da korelasyon bulunmamıştır. Bir yıllık takibin sonucunda her iki implant da kabul edilen marjinal kemik kaybının altında değerler göstermiştir. Ancak konik implantta gözlenen marjinal kemik kaybı silindirik implanta göre istatistiksel olarak da anlamlı derecede düşüktür (p<0,001). Erkeklerde meydana gelen kemik kaybı miktarı kadınlara oranla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazladır (p<0,0035) Anahtar Kelimeler: Marjinal kemik kaybı, densite, RFA, YT
Bir grup tiroid hastasının panoramik görüntülerinde laringeal kartilaj kalsifikasyon varlığının değerlendirilmesi
Yumuşak doku kalsifikasyon/ossifikasyonları; normalde kemikte biriken minerallerin yumuşak dokuda birikmesi şeklinde tanımlanır. Diş hekimliğinde sıklıkla kullanılan panoramik görüntülerde laringeal kartilaj kalsifikasyonu, karotid arter kalsifikasyonu, tonsilolit, sialolit, lenf nodu kalsifikasyonu ve stilohiyoid ligament kalsifikasyonu en sık karşılaşılan yumuşak doku kalsifikasyonlarıdır. Tiroid ve tritiseöz kıkırdaklar larinks kıkırdakları içinde en fazla kalsifikasyon gösteren kıkırdaklardır. Hiyalin kıkırdak yapısında olduklarından yaş ilerledikçe kalsifiye olma eğilimi gösterirler. Tiroid kıkırdağın kalsifikasyonu hayat boyu devam edip yaşla birlikte artmaktadır. Tiroid hastalıkları toplumda çok sık karşılaşılan hastalıklar olup kemik metabolizması dahil birçok sistemi etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı tiroid hastalarının panoramik görüntülerinde tiroid ve tritiseöz kıkırdak kalsifikasyon varlığının araştırılmasıdır. Çalışmamızda Ocak 2019 ile Mart 2021 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı'na başvuran 18 yaş ve üzeri 173 bireyin (82 çalışma grubu, 91 kontrol grubu) panoramik görüntüleri incelenmiştir. Çalışma grubu ve kontrol grubu arasında kalsifikasyon görülme yaşı benzer bulunmuştur. Bununla birlikte tiroid hastalarında sağlıklı gruba göre tiroid ve tritiseöz kartilaj kalsifikasyon görülme sıklığı anlamlı derecede daha fazla bulunmuştur (p=0,000). Bu sonucun sebebi olarak tiroid bezindeki mekanik ve hormonal değişimlerin kalsifikasyonları etkileyebileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Kalsifikasyon, laringeal kıkırdak, panoramik radyografi, tiroid hastalıkları
Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesine başvuran hastaların ağız kanseri ile ilgili farkındalığı ve bilgisi
Ağız kanseri vakalarının %50'den fazlasına ileri evrelerde tanı konmaktadır. Tanı konulan evre prognoz açısından çok önemlidir. Bireylerin ağız kanseri hakkındaki farkındalık ve bilgileri, hastalığın önlenmesine ve erken tanıya yardımcı olabilir. Bu çalışmadaki amaç Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesine başvuran hastalara yapılan anket ile toplumumuzda bir grup bireyin ağız kanserinin belirti ve risk faktörleri ile ilgili bilgi ve farkındalığını değerlendirmek ve ilk yardım, aile planlaması gibi eğitimlere ek olarak çağımızın önemli bir hastalığı olan ağız kanserleri konusunda da eğitimlerin verilmesi gerekliliğine dikkat çekmektir. Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi kliniğine başvuran, rastgele seçilmiş 1000 hastadan anket yöntemiyle veriler toplanmıştır. Ağız kanseri farkındalığı %54,2 olarak tespit edilmiştir. Katılımcıların sırasıyla %75,8'i ve %52,8'i sigara ve alkolü risk faktörü olarak tanımlamışlardır. Katılımcıların %54,7'sinin, %35,3'ünün ve %24,4'ünün sırasıyla iyileşmeyen ağız yaralarının, kırmızı görünümlü lekelerin ve beyaz görünümlü lekelerin ağız kanseri bulgusu olabileceğini bildikleri saptanmıştır. Eğitim düzeyi yüksek olan bireylerin, 40 yaş üzeri katılımcıların, kadınların ve sağlık çalışanlarının ağız kanseri farkındalığının daha yüksek olduğu ve ağız kanserinin belirtileri ve risk faktörleri hakkında genel olarak daha fazla bilgiye sahip oldukları saptanmıştır. Çalışmaya katılan hastaların ağız kanseri farkındalığı ve bilgilerinin yeterli düzeyde olmadığı tespit edilmiştir. Halka ağız kanseri konusunda bilgilendirici eğitimlerin verilmesi faydalı olabilir. Anahtar Kelimeler: ağız kanseri, farkındalık, bilgi, yetişkin hastalar, risk faktörleri
Farklı kilovolt ile elde edilen dental volümetrik tomografi görüntülerinde vertikal kök kırıklarının görülebilirliğinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı farklı kVp değerleri kullanarak elde edilen dental volümetrik tomografi (DVT) görüntüleri üzerinde tam olmayan VKK'ı saptanabilirliğinin değerlendirilmesidir. Kırk sekiz adet çekilmiş tek köklü premolar dişin kanalları döner ProTaper (Dentsply/Maillefer, Tulsa, OK) sistemi kullanılarak genişletildi. Genişletme işlemi sonrası 12'şer adet dişin dahil edildiği 4 grup oluşturuldu: grup 1 (kontrol grubu VKK yok + kanal dolgusuz), grup 2 (VKK var + kanal dolgusuz), grup 3 (VKK yok + kanal dolgulu) ve grup 4 (VKK var + kanal dolgulu). Instron cihazı ile tam olmayan VKK oluşturulan toplam 24 adet diş grup 2 ve grup 4'e dahil edildi. Grup 3 ve 4'ü oluşturan 24 adet diş kalsiyum hidroksit kanal patı ve gütaperka daimi kanal dolgusu ile dolduruldu. Tüm dişler kuru insan mandibulasına yerleştirilip farklı kVp seviyeleri kullanılarak (60-70-80 kVp) DVT cihazı (Kodak 9000 3D) ile görüntülendi. Görüntüleme sırasında yumuşak dokuyu simüle etmek üzere 10 mm kalınlığında dikdörtgen şeklinde plaksiglass kullanıldı. Çalışmaya katılan 4 gözlemci elde edilen toplam 576 görüntü üzerinde vertikal kök kırığı varlığı/yokluğunu 5 seviyeli skala yardımı ile skorladı. Farklı kilovoltlarda VKK saptanabilirliği ROC analizinde eğrilerinin altında kalan alanların hesaplanmasıyla belirlendi (Az). Kilovolt farklılıkların VKK saptanabilirliğine etkisi iki faktörlü ANOVA analizi ve bağımsız örneklem t-testi ile değerlendirildi. Gözlemciler arası uyum kappa testi ile saptandı. Kanal dolgusu bulunmayan dişlerde VKK saptanma performansı en yüksek 60 kVp'de (AZ = 0.98) izlenmekle birlikte, bunu sırasıyla 70 (AZ =0.96 ) ve 80 kVp'nin (AZ =0.73 ) izlediği saptandı. Kanal dolgusu bulunmayan diş grubunda ise 60 - 70 kVp değerleri arasında VKK saptanabilirliği açısından anlamlı fark bulunmazken (p>0.05), 60 - 80 kVp değerleri ve 70 - 80 kVp değerleri arasında anlamlı fark gözlendi (p<0.05). Kanal dolgusu bulunan diş grubunda ise en yüksek Az değerinin 70 kVp'de (AZ =0.79) olduğu görüldü, bunu sırasıyla 60 (AZ =0.75 ) ve 80 kVp'nin (AZ =0.63 ) takip ettiği saptandı. Kanal dolgusu bulunan diş grubunda ise 60-70, 70-80 ve 60-80 kVp değerleri arasında VKK saptanabilirliği açısından anlamlı fark gözlenmedi (p>0.05). Sonuç olarak, kVp DVT görüntülerinde tam olmayan VKK'nın saptanabilirliğini etkileyen temel bir faktördür. Düşük kVp daha az düzeyde artefakt oluşmasına bağlı olarak tam olmayan VKK saptanabilirliğinde daha başarılı sonuç vermektedir. Hastaya ulaşan radyasyon dozunun daha düşük olması ve diyagnostik başarısı nedeniyle tam olmayan VKK'dan şüphelenilen kanal dolgulu veya dolgusuz dişlerin değerlendirilmesinde 60 kVp'nin kullanılması önerilmektedir.
Maksiller sinüzit ve odontojenik enfeksiyon ilişkisinin dental volümetrik tomografi görüntülerinde değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı maksiller sinüzit tanısı konmuş olguların görülme sıklığının belirlenmesi ve maksiller posterior dişlerdeki enfeksiyonlar ile maksiller sinüzit ilişkisinin, dental volümetrik tomografi (DVT) görüntüleri üzerinde değerlendirilmesidir. Kodak 9000 3D (Kodak 9000 3D, Carestream Health, Trophy, Fransa) ile elde edilmiş 1000 hastaya ait DVT görüntüsü maksiller sinüs mukoza kalınlığı varlığı yönünden tarandı. Sinüs mukozası kalınlaşmasının 2 mm ve üzerinde olduğu olgular patolojik olarak kabul edildi ve bu olgular içerisinde sinüse komşu molar ve/ veya premolar dişlerde apikal lezyon lezyon saptanan olgulara radyolojik olarak odontojenik maksiller sinüzit tanısı kondu. Odontojenik maksilller sinüzit olguları kalınlık derecesi (2–5 mm, 5-10 mm ve >10 mm) ve tipine (düz ya da polipoid) göre sınıflandı. Bunun yanısıra, mukozal kalınlaşma miktarı ve tipine etki edebilecek faktörler demografik değişkenler, diş tipi ve apikal lezyona dair (lezyonlu diş/ kök sayısı, lezyon çapı, lezyon-sinüs tabanı mesafesi) olmak üzere farklı parametrelere dair veriler kaydedildi. Bunun yanısıra, maksiller sinüs ve maksiller premolar/molar dişler arasındaki anatomik ilişkinin horizontal ve vertikal yönde değerlendirmesi; 4 farklı bölgede ölçülen topografik ölçümlerle gerçekleştirildi. Tüm görüntüler tek bir gözlemci tarafından incelendi. Elde edilen veriler tanımlayıcı, lineer ve lojistik regresyon analizi ile incelendi. Gözlemci arası uyum değerlendirmesinde Kappa testinden yararlanıldı. Mukozal kalınlaşma saptanan 202 olgunun % 47.5'i odontojenik maksiller sinüzit olarak belirlendi. Mukozal kalınlaşma miktarı olarak en çok Sınıf III kalınlaşmaya (>10mm ) (% 41.7) rastlanılırken, en sık görülen kalınlaşma tipi düz tipte (%59.4 ) kalınlaşma oldu. Odontojenik maksiller sinüzite en fazla sebep olan diş grubunun üst çene 1. molar dişler (% 43.8) olduğu saptandı. Regresyon analizi bulgularına göre; mukozal kalınlaşma miktarı ile istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanan parametreler cinsiyet (erkekler), lezyonlu kök sayısı, lezyon çap ve lezyonlu diş adedi olarak belirlenirken, mukozal kalınlaşma tipine etkili tek parametrenin lezyonlu kök sayısı olduğu bulundu. Topografik ölçümlere yönelik yapılan incelemede elde edilen veriler ise maksiller premolar/molar dişlerin bukkal alveoler kemiğinin horizontal kalınlığının palatinal alveoler kemikle karşılaştırıldığında daha ince olduğunu göstermekteydi. Vertikal yönde yapılan ölçümler incelendiğinde ise; premolar dişlerden molar diş bölgesine doğru gidildikçe diş köklerinin maksiller sinüs tabanı ile olan doğrusal mesafesinin azaldığı gözlendi. Sonuç olarak, özellikle erkek bir hastada molar dişte birden çok kökü etkileyen geniş çapta apikal lezyon varsa, lezyonun sinüse olan mesafesinden bağımsız olarak, bu hastada odontojenik kaynaklı maksiller sinüzit gelişme riski artmaktadır. Ayrıca geçmeyen veya tekrarlayan inatçı sinüzit olgularında dental tedavi seçeneği medikal tedaviye ek olarak mutlaka değerlendirilmelidir. Anahtar kelimeler: periapikal lezyon, maksiller sinüzit, dental volumetrik tomografi
Bitewing radyografilerde interproksimal, okluzal ve sekonder çürüklerin yapay zekâ ile otomatik tespiti: klinik kullanım için arayüz tasarımı
Diş çürüklerinin erken tespiti, invaziv tedaviyi önleyebilir ve böylece sağlık bakım maliyetlerinden tasarruf sağlayabilir; ancak interproksimal çürüklerin yalnızca klinik muayene ile tespit edilmesi zordur ve bitewing radyografisi demineralize interproksimal çürüklerin teşhisinde altın standarttır. YOLO algoritması, evrişimli sinir ağı (CNN) tabanlı bir derin öğrenme modelidir ve YOLOv8, nesne algılama, görüntü sınıflandırma ve örnek segmentasyon görevleri için kullanılabilecek en yeni YOLO modelidir. Bu çalışmada, bitewing radyograflarda sekonder, okluzal ve interproksimal (d1-d2-d3) çürüklerin tespitinde YOLOv8 algoritmasının başarısının belirlenmesi amaçlandı. Bu çalışmada fakülte veri tabanından 860 adet bitewing radyograf toplandı. Augmentasyon yöntemleriyle bitewing görüntü sayısı 3440'a çıkarıldı. Oral radyologlar, bitewing radyograflardaki çürük lezyonlarını d1, d2, d3, sekonder ve okluzal olarak etiketlediler. Veriler rastgele olarak %80 eğitim, %10 doğrulama ve %10 test olarak bölündü. Diş çürüklerine ilişkin ağırlık dosyası, YOLOv8 algoritmasının transfer öğrenme yöntemiyle eğitilmesiyle elde edildi. Elde edilen ağırlıklar kullanılarak test radyograflarında algoritmanın daha önce görmediği diş çürükleri otomatik olarak tespit edildi. Test sonuçları iki oral radyolog tarafından değerlendirildi ve performans kriterleri hesaplandı. Test görüntülerinde sekonder, okluzal ve interproksimal çürükler için ortalama kesinlik, ortalama duyarlılık ve ortalama F1 skoru değerleri sırasıyla 0,977, 0,932 ve 0,954 olarak elde edildi. Bitewing radyograflarla eğitilen YOLOv8 algoritması, yüksek başarı oranlarıyla farklı diş çürüğü lezyonlarını tespit etti.
Panoramik radyografilerde tüm gömülü dişlerin ve winter sınıflamasına göre üçüncü molar dişlerin derin öğrenme ile otomatik tespiti ve lokalizasyonu: Klinik kullanım için arayüz tasarımı
Dişlerin gömülü olması yaygın görülen bir durumdur ve çenelerin farklı yerlerindeki kapsamları ve dağılımları önemli ölçüde farklılık gösterebilir. Her diş gömülü olabilir ancak en sık gömülü kalan dişler alt üçüncü molar dişlerdir. Gömülü üçüncü molar dişlerin sınıflandırılması, gömülülüğün derecesini tanımamıza ve cerrahi prosedür için en uygun metodolojiyi seçmemize olanak tanır ve böylece komplikasyon riskini azaltır. Nesne algılama özelliği ile ünlü olan YOLO, yaygın olarak kullanılan bir algoritmadır. YOLOv8 algoritması, bu çalışmanın yürütüldüğü tarih itibarıyla YOLO ailesinin en son sürümüdür. Bu çalışmanın amacı, panoramik radyografiler üzerinde gömülü tüm dişleri tespit etmek ve gömülü üçüncü azı dişlerini derin öğrenme temelinde Winter sınıflandırma sistemine göre otomatik olarak sınıflandırmaktır. Bu amaçla bu çalışmada fakülte veri tabanından toplanan panoramik radyografiler augmentasyon yöntemleriyle çoğaltılarak Winter sınıflandırma sistemi için 2000, gömülü dişlerin tespiti için ise 2394 görüntü elde edilmiştir. Görüntüler oral radyologlar tarafından etiketlenmiş ve etiketlerin koordinatları YOLO formatında indirilmiştir. Kullanılan derin ağ mimarisi ile verinin %80'i eğitilmiş, %10'u doğrulanmış ve %10'u model tahminlerinin iyileştirilmesiyle elde edilen eğitim ağırlıkları ile test edilmiştir. Sonuçlar kesinlik, duyarlılık ve F-1 skorunu içeren performans kriterlerine göre değerlendirilmiştir. Winter sınıflandırması test sonuçlarına göre mezioanguler, distoanguler, horizontal, vertikal, bukkolingual ve diğer gömülü diş yönelimlerinin ortalama kesinlik değeri 0.972, ortalama duyarlılık değeri 0.967 ve ortalama F1-skor değeri 0.969 olarak elde edilmiştir. Gömülü dişlerin tespit edildiği test sonuçlarına göre ortalama kesinlik değeri 0.991, ortalama duyarlılık değeri 0.995, ortalama F1-skor değeri 0.995 olarak elde edilmiştir. Gömülü dişlerin 440 adedi doğru, 4 adedi yanlış tespit edilmiş, 2 adedi algoritma tarafından bulunamamıştır. Elde edilen sonuçlara göre YOLOv8 algoritması gömülü dişlerin tespitinde ve üçüncü azı dişlerinin Winter sınıflandırma sistemine göre sınıflandırılmasında başarılı bir performans göstermiştir.
Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi kullanılarak olfaktör fossa sınıflandırılması ve ölçümlerinin radyolojik değerlendirilmesi: Retrospektif bir çalışma
Çalışmamızın amacı bölge anatomisi, varyasyonu ve patolojisine; bilgisayarlı tomografiye göre daha az radyasyon maruziyeti, daha ekonomik ve daha pratik olan konik ışınlı bilgisayarlı tomografi yardımıyla hakim olmaktır. Bu sayede kulak burun boğaz uzmanları ve maksillofasiyal cerrahlara rehber sağlayıp, 18 yaş ve üstü Popülasyonun anterior kafa tabanı anatomisi ile ilgili veri elde etmek ve normatif verilerin elde edilmesi ile komplikasyon oranlarının azaltılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda Ankara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi arşivinden seçilmiş yaşları 18 ile 80 arasında değişen toplam 120 bireye ait KIBT görüntüleri dahil edilmiştir. Bireyler yaşlarına göre; 18-34 yaş, 35-60 yaş ve 60+ yaş olmak üzere 3 gruba ayrılmıştır. Bireylerin %50'si kadın, %50'si ise erkektir. Çalışmamızda olfaktör fossa derinliği hem koronal hem de sagittal kesit üzerinden ölçülerek Keros sınıflamasına göre gruplandırıldı ve karşılaştırmalar yapıldı. Ayrıca koronal kesitte olfaktör fossa genişliği ölçülmüş, nazal septum deviasyonuna bakılmış olup diğer parametrelerle kıyaslanmıştır. Paranazal sinüsler değerlendirilmiş olup Lund-Mackay sınıflamasına göre opasifikasyon dercesine bakılmıştır. Tüm parametreler sağ/sol, cinsiyet, yaş ve diğer parametrelerle kıyaslanmış olup istatistiksel olarak anlamlılık derecesine bakılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre; Yapılan koronal ölçümlerde çalışamaya dahil edilen bireylerin olfaktör fossa derinliği % 56,7'sinde Keros Tip 2 olarak izlenmiştir ve bu en yüksek orandır. Daha sonra %33,3 ile Keros Tip 1 ve %10 ile Keros Tip 3 görülmüştür. Yapılan sagittal ölçümlerde çalışmaya dahil edilen bireylerin olfaktör fossa derinliği % 63,3'ünde Keros Tip 2 olarak izlenmiştir ve bu en yüksek orandır. Daha sonra %30,8 ile Keros Tip 1 ve %5,8 ile Keros Tip 3 görülmüştür. Çalışmaya dahil edilen bireylerin %54,2'sinde nazal septum deviasyonu izlenmiştir ve çalışmaya dahil edilen bireylerin 37'sinde sağ tarafa, 28'inde sol tarafa deviasyon izlenmiştir. Sağ taraf için Keros (koronal) ve Keros (sagittal) Tip1 grubunda olanlarda olfaktör fossa genişlik değerleri, Tip 2 ve Ti p3 gruplarına göre anlamlı derecede daha düşük görülmektedir. Keros (koronal) grupları ile Keros (sagittal) grupları arasında anlamlı bir bağımlılık görülmektedir. Keros (koronal) Tip 2 grubunda olanlarda Keros (sagittal) Tip 2 grubunda olma oranı (%94,4), diğer Keros (koronal) grubunda olanlara göre anlamlı derecede daha yüksek görülmektedir. Bahsedilen durumlar dışında hiçbir grup arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmamıştır. Ayrıca Keros (koronal) grupları arasında sağ/sol asimetri oranı %33,3 ; Keros (sagittal) grupları arasında asimetri oranı %29,2 olarak saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: KIBT, Lund-Mackay Evreleme, olfaktör fossa, paranazal sinüs
Yapay zeka algoritmaları kullanılarak panoramik radyograflar üzerinden bireylerin diş yaşlarının tespiti
Amaç: Çalışmamızda, klasik yaş tahmini metotlarında görülen gözlemci öznelliğinin yaş tahminini etkilemesi, metotların çok fazla zaman ve çaba gerektiren manuel ölçümlere dayanması, örneklem büyüklükleri nedeniyle rutin klinik uygulama zorluğu gibi dezavantajların üstesinden gelmek amacıyla panoramik radyograflar üzerinden diş yaşının yapay zeka algoritmaları kullanılarak otomatik olarak tahmini amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza Pamukkale Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı arşivinde, 1 Mart 2020- 1 Mart 2022 tarihleri arasında panoramik radyografı bulunan, dahil edilme kriterlerini karşılayan, 6 ile 15 yaşları arasındaki tüm hastalar dahil edilmiştir. Veri setimizi oluşturan 622 bireyin panoramik radyograflarından ve hasta kayıtlarından oluşan verilerden İki Boyutlu Derin Konvolüsyonel Sinir Ağı (2D-DCNN) ve Tek Boyutlu Derin Konvolüsyonel Sinir Ağı (1D-DCNN) teknikleri kullanılarak öznitelik çıkarımı gerçekleştirilmiştir. Öznitelik bilgileri kullanılarak yaş tahmini gerçekleştirmek için ise Genetik algoritma (GA) ve Rastgele Orman algoritması (RF) modifiye edilerek birleştirilmiş ve Modifiye Genetik-Rastgele Orman Algoritması (MG-RF) olarak tanımlanmıştır. Çalışmamızda kullanılan sistemin performansı, kodun uygulanması sırasında hesaplanan MSE, MAE, RMSE ve R2 değerine göre analiz edilmiştir. Bulgular: Uygulanan algoritmalar sonucunda MSE değeri 0,00027, MAE değeri 0,0079, RMSE 0,0888 ve R2 puanı 0,999 olarak tespit edilmiştir. Sonuç: Adli bilimlerde, doğumdan ergenlik çağına kadar, tahmin edilen diş yaşı ve kronolojik yaş arasındaki kabul edilebilir farkının ± 1.00 yıl olarak bildirilmesi nedeniyle çalışmamızın yaş tespitinde etkili bir performans gösterdiği sonucuna varılabilir. Bu nedenle çalışmamızda kullanılan sistemin gelecekte adli bilimler kapsamında kullanılabilir bir nitelik taşıyabileceğini düşünmekteyiz.
Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile tespit edilen mandibular ikinci molarlardaki C şekilli kanalların panoramik radyograflar üzerinde tespit edilme doğruluklarının derin öğrenme yöntemiyle geliştirilmiş yapay zekâ algoritmalarıyla değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) yardımı ile eğitilmiş panoramik radyografiler üzerinde mandibular 2. molarlardaki C şekilli kanal formasyonun farklı derin öğrenme algoritmaları ile tespitini yapabilmektir. Yöntem: Çalışmamıza Pamukkale Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı arşivinde dijital panoramik radyografisi ve konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntüleri bulunan ve 37 veya 47 numaralı dişlerinden en az birisinin ağız içerisinde bulunduğu 592 hastaya ait görüntüler (C şekilli kanal bulunan 289 ve C şekilli olmayan 303 panoramik radyografi) dahil edildi. C şekilli kanal bulunan 289 panoramik radyografiden tek taraflı ve çift taraflı olmak üzere 422 adet ve C şekilli kanal bulunmayan 303 panoramik radyografiden C şekilli kanal sayısıyla aynı olacak şekilde 422 adet 37 ve 47 numaralı dişler panoramik radyografide etiketlendi. Böylece C şekilli kanal bulunan ve bulunmayan 844 adetlik görüntü veri setimiz oluşturuldu. C şekilli bir kanalın varlığını doğrulamak için KIBT görüntüleri altın standart olarak kabul edildi. Veri setimizi oluşturan 844 panoramik görüntüdeki C şekilli kanallı diş tespiti için 11 farklı derin öğrenme modelinin (InceptionV3, VGG19, Xception, ResNet152V2, EfficientNetB1, EfficientNetB0, VGG16, ResNet50, ResNet50V2, DenseNet169 ve DenseNet201) orijinal ve ön işleme yapılan panoramik görüntülerinden 37 ve 47 numaralı dişlerde (kron-kök ve sadece kök şeklinde iki ayrı grup olacak şekilde) C şekilli kanalların tespit doğruluk performansı araştırıldı. Ayrıca random majority görüntülerin karmaşıklık matris kullanılarak performans metrikleri değerlendirildi. Bulgular: Kron ve kök veri setimizdeki orijinal ve ön işlemli görüntüler için en yüksek ortalama doğruluk değerleri 0,885 (%88,5) ve 0,886 (%88,6), sadece kök veri setimizdeki orijinal ve ön işlemli görüntüler için en yüksek ortalama doğruluk değerleri 0,892 (%89,2) ve 0,887 (%88,7) olarak bulundu. Kron ve kök veri ve sadece kök veri setlerindeki random majority görüntülerin en yüksek doğruluk performans metrik sonuçları sırasıyla 0,902 (%90,2) ve 0,897 (%89,7) olarak bulundu. Kron-kök veri setindeki görüntülere ön işlem yapıldığında InceptionV3, VGG19, Xception ve ResNet152V2 derin öğrenme mimarilerinin ortalama doğruluk değeri arttı, EfficientNetB1, EfficientNetB0, VGG16, ResNet50, ResNet50V2, DenseNet169 ve DenseNet201 derin öğrenme mimarilerinin ortalama doğruluk değeri azaldı. Kök veri setindeki görüntülere ön işlem yapıldığında EfficientNetB0, ResNet50, ResNet50V2, Xception ve ResNet152V2 derin öğrenme mimarilerinin ortalama doğruluk değeri arttı; kök veri setindeki görüntülere ön işlem yapıldığında InceptionV3, EfficientNetB1, VGG16, VGG19, DenseNet169 ve DenseNet201 derin öğrenme mimarilerinin ortalama doğruluk değeri azaldı. Sonuç: Derin öğrenme mimarilerinin kombine kullanımı ile yüksek performans değerlerine ulaşılmıştır. Çalışmamız endodontik kanal tedavilerinin başarısı açısından C şekilli kanalların tespiti için önemli bir niteliktedir ve derin öğrenme modelleri klinisyenlere yardımcı olabilecek yeterliliktedir. Anahtar Kelimeler: C şekilli diş kök kanalı, endodontik tedavi, derin öğrenme, ön işlemli görüntüler
Denizli ilinde bulunan diş hekimlerinin enfektif endokardit riskine karşı profilaksi uygulamalarının araştırılması: bir anket çalışması
Amaç: Enfektif endokardit (EE) olgularının yüksek morbidite ile mortalite oranları nedeniyle, Amerikan Kalp Derneği (AHA) ve diğer birçok kuruluş EE riski taşıyan hastalarda antibiyotik profilaksisi (AP) önermektedir. Ancak kılavuzlar arasındaki farklılıklar ve güncellemeler diş hekimleri arasında kafa karışıklığına ve uyumsuzluğa yol açmaktadır. Bazı diş hekimleri mevcut kılavuzları yeterince benimsemeyip, kendi deneyimlerine dayalı farklı yaklaşımlar tercih etmektedir. Bu çalışma, diş hekimlerinin AP uygulama yaklaşımlarını ve bunların AHA kılavuzuna uygunluğunu değerlendirmeyi amaçlamıştır. Yöntem: Çalışmaya Denizli ilindeki çeşitli kurumlarda görev yapan diş hekimleri dahil edilmiştir. Veriler, anket yöntemiyle toplanmış olup, anket katılımcıların demografik bilgileri ile EE riski taşıyan hastalarda AP uygulama yaklaşımlarını ve bu konudaki farkındalıklarını içeren sorulardan oluşmaktadır. Kategorik değişkenler arasındaki ilişkileri belirlemek için Ki-kare testi uygulanmıştır. P değeri 0.05'in altında olduğunda, gruplar arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza, 77'si (%32) Pamukkale Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde, 81'i (%33,6) Denizli Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi veya ilçe devlet hastanelerinde, 83'ü (%34,4) ise özel diş polikliniklerinde ve muayenehanelerde çalışan 241 gönüllü diş hekimi katılmıştır. Analizler, diş hekimlerinin AP uygulama yaklaşımlarının bazı kardiyak durumlarda AHA yönergelerinden farklı olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca diş hekimlerinin dental prosedürlere yönelik tutumları ve ilaç tercihleri arasında belirgin farklılıklar gözlemlenmiş; bununla birlikte uygulamalara dair bazı farkındalık eksiklikleri de tespit edilmiştir. Sonuç: Diş hekimlerinin AP uygulamaları konusunda farklı yaklaşımlar sergilediği ve bu yaklaşımların AHA kılavuzuyla uyumlu olmadığını gösteren veriler bulunmaktadır.
Derin öğrenme algoritmaları ile dental implant markalarının otomatik tanımlanması
Amaç: Dental implant markasının belirlenememesinden kaynaklanan problemlerin azaltılmasının bir yolu olarak panoramik radyografiler üzerinden çeşitli dental implant markalarının derin öğrenme algoritmalarıyla sınıflandırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Toplam 5375 kırpılmış panoramik radyografiden dört farklı dental implant sistemine (NucleOSS, Medentika, Nobel ve Implance) ait görüntüler kullanılmıştır. Görüntüleri netleştirmek ve bulanıklığı azaltmak amacıyla Contrast Limited Adaptive Histogram Equalization (CLAHE) filtresi uygulanmıştır. Dört farklı dental implant sistemini sınıflandırmak için GoogleNet, ResNet-18, VGG16 ve ShuffleNet derin öğrenme algoritmaları kullanılmıştır. Algoritmaların sınıflandırma başarısını değerlendirmek için ROC eğrisi ve hata matrisleri oluşturulmuştur. Bu hata matrisleri üzerinden doğruluk, kesinlik, duyarlılık ve F1 skoru hesaplanmıştır. Performans metriklerinin sonuçlarının algoritmalara göre karşılaştırılmasında Z testi kullanılmıştır. Bulgular: Derin öğrenme algoritmalarının doğruluk oranları GoogleNet oranı %96,00, ResNet-18 oranı %84,40, VGG16 oranı %98,90 ve ShuffleNet oranı %84,80 olarak elde edilmiştir. VGG16 algoritması ile GoogleNet, ShuffleNet ve ResNet-18 algoritmalarının doğruluk oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0,001). ROC eğrileri incelendiğinde kullanılan dört algoritmada da ROC eğrisi (0,1) noktasına yakın olup, modelin iyi performans gösterdiği bulgusu elde edilmiştir. Hata matrisleri incelendiğinde ise kullanılan tüm algoritmalarda NucleOSS ve Medentika markaları en sık karıştırılan dental implant markaları olmuştur. Sonuç: Yüksek doğruluk oranlarının elde edilmesi ile birlikte derin öğrenme algoritmalarının, dental implant markalarının belirlenmesinde kullanılabilecek değerli ve güçlü bir yöntem olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: dental implant, derin öğrenme, otomatik tanımlama
Nazofarenks posterior duvarındaki reseslerin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile radyolojik incelenmesi
ÖZET Nazofarenks Posterior Duvarındaki Reseslerin Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi ile Radyolojik İncelenmesi Nazofarenks bölgesi, karmaşık anatomik yapıları ve histolojik çeşitliliği nedeniyle hem radyolojik değerlendirme hem de klinik müdahale açısından özel bir öneme sahiptir. Özellikle Rosenmüller fossa ve östaki tüpü farengeal açıklığı gibi yapıların net olarak görüntülenmesi, nazofarengeal karsinom gibi malignitelerin erken teşhisinde kritik rol oynamaktadır. Bu çalışmada, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntüleri kullanılarak Rosenmüller fossa, farengeal bursa ve östaki tüpü açıklığının morfometrik analizleri gerçekleştirilmiştir. Toplam 150 hastaya ait konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntüleri retrospektif olarak incelenmiştir. Rosenmüller fossanın ve östaki tüpü farengeal açıklığının genişlik, derinlik, sagittal kesitlerde saptanan uzunlukları, nazal septumun arka ucuna ve midsagittal eksene olan uzaklıkları ve midsagittal eksenle yaptıkları açılar gibi nicel veriler elde edilmiştir. Ayrıca farengeal bursanın prevalansı ve mevcut olduğu durumlarda genişlik, derinlik ve sagittal kesitlerde uzunluk verileri de kaydedilmiştir. Bu veriler, yaş ve cinsiyete göre analiz edilmiştir. Bulgularımızda, Rosenmüller fossa ve östaki tüpü açıklığı parametrelerinin yaş ve cinsiyete göre değişiklik gösterdiği, Rosenmüller fossa tiplerine göre ise bazı ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunduğu görülmüştür. Ayrıca, Rosenmüller fossa genişlik ve derinliği ile östaki tüpü açıklığının boyutsal ilişkisi pozitif korelasyon göstermiştir (p<0.05). Elde edilen veriler, Rosenmüller fossanın tipleri ile östaki tüpü açıklığı ölçümleri arasında anlamlı ilişkiler olduğunu göstermektedir (p<0.05). Nazofarenks bölgesinde yer alan anatomik yapılarla ilgili detayların bilinmesi nazofarengeal karsinom gibi malignitelerin başlangıç evresinin tespiti ve normalden sapma durumlarının yorumlanmasında yardımcı olabilir. Çalışmamız, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile yapılan nazofarengeal morfometrik analizlerin klinik ve radyolojik açıdan anlamlı veriler sunduğunu ve bu alanda yapılacak ileri çalışmalar için referans niteliğinde olabileceğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi, farengeal bursa, nazofarenks, östaki tüpü, rosenmüller fossa.
Fasiyal arter dallarının ve doğrultusunun doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Amaç:Bu çalışmanın amacı fasiyal arter(FA) ve dallarını, angular arter'in (AA) varyasyonlarını, FA'nın nazolabial folddaki (NLF) seyrini Ultrasonografi (USG) ile incelemek; USG'de FA'nın rezistif indeks (RI) değeri ile yaş, cinsiyet, yüzün her iki yarımı arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem:Çalışmamıza Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalına çeşitli nedenlerle muayene için başvuran 18-60 yaş arası toplam 188 (94 kadın, 94 erkek) hasta dahil edildi. Sistemik olarak sağlıklı, sigara kullanmayan, yüz bölgesine herhangi bir cerrahi prosedür gerçekleştirilmemiş hastalarınher iki yüz yarımındaki toplam 376 FA'nın dalları, RI, AA varyasyonları, FA'nın NLF'deki seyri incelendi. Bulgular: USG ile yapılan değerlendirmelerde sol RI değeri ortalama 0.688±0.085, sağ RI değeri ortalama 0.703±0.092 bulundu. FA'nın RI değerleri ile yaş ve cinsiyet arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı belirlendi. FA dallanma tipleri incelendiğinde en sık Tip1, AAvaryasyonları incelendiğinde en sık Tip A, FA'nın NLF'deki seyri incelendiğinde en sık Tip A varyasyonları tespit edildi. Sonuç: FA'nın dallanma tipinin, RI'nın, AA varyasyonlarının ve FA'nın NLF'deki seyrinin yaşla, cinsiyetle ve yüzün her iki yarımıyla bir ilişkisi bulunmamıştır. Sonuç olarak USG; FA'nın seyrinin, vasküler yapılar arasındaki ilişkinin ve kan akımının değerlendirilmesinde etkili bir görüntüleme yöntemidir. Anahtar Kelimeler: Fasiyal Arter, Rezistif İndeks, Ultrasonografi
Mandibular açı ölçümlerinin güvenilirlik ve tekrarlanabilirliğinin panoramik ve sefalometrik radyograflar üzerinde değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı mandibular açı ve boyutsal ölçümler için panoramik radyografilerin lateral sefalometrik radyografiye alternatif olarak kullanılıp kullanılamayacağını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi, Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı'nda çekilmiş sefalometrik ve panoramik radyografi görüntüleri incelendi. Bu çalışmaya 2022-2023 yılları arasında çekilmiş olan 10-18 yaş aralığında bulunan, 76'sı kadın, 65'i erkek olmak üzere toplam 141 hastaya ait çekilmiş olan panoramik ve sefalometrik radyograf dahil edildi. Bulgular: İki gözlemcinin, iki ölçümünde de iki farklı radyografi ile değerlendirdiği Co-Go, Co-Me ve goniyal açı ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi (p>0,05). Gözlemcilerin kendi içinde birinci ve ikinci ölçümü arasında 0,945-0,996 aralığında mükemmel uyum gözlendi. Gözlemciler arası birinci ve ikinci mandibular açı ve boyutsal ölçümlerinin uyum katsayılarının 0,933-0,998 arasında (mükemmel uyum) olduğu belirlendi. Panoramik ve sefalometrik radyograflar arası mandibular açı ve ölçümlerin uyumu değerlendirildiğinde; birinci gözlemci ve ikinci gözlemcinin Co-Go ve Go-Me ölçümleri zayıf uyumlu, goniyal açı ölçümü ise iki gözlemci için de birinci ölçümde 0,929-0,937 aralığında, ikinci ölçümde 0,943-0,938 aralığında (mükemmel uyumlu) olduğu belirlendi. Gözlemcilerin panoramik ve sefalometrik radyograflar arası mandibular açı ve boyutsal ölçümlerinin karşılaştırılması değerlendirildiğinde ise birinci ve ikinci gözlemcinin, birinci ve ikinci ölçümünde Co-Go, Go-Me, Goniyal açı ölçümü karşılaştırıldığında anlamlı fark bulundu (p<0,001). Co-Go ortalamalarında cinsiyete göre anlamlı fark bulundu. Goniyal açı ve Go-Me ölçümünde ise cinsiyete göre anlamlı bir fark yoktu (p<0,059). Sonuç: Gözlemcilerin panoramik ve sefalometrik radyograflar arası birinci ve ikinci ölçümünde Co-Go, Go-Me, goniyal açı ölçümü karşılaştırıldığında anlamlı fark bulundu (p<0,001). Çalışmamızın sonucuna göre panoramik radyografilerin sefalometrik radyografilere alternatif olamayacağı söylenebilir, ancak panoramik radyografiler ile sınırlı da olsa açısal boyutta (goniyal açı) tahminler yapılabilir. Goniyal açı ölçümünde ise cinsiyete göre anlamlı bir fark bulunamaması, goniyal açıya bakılarak cinsiyet hakkında yorum yapılamayacağını gösterdi. Anahtar Kelimeler: Goniyal açı, Panoramik radyografi, Sefalometrik radyografi
Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntülerinde vertebrobaziler arter kalsifikasyonu olan hastaların üç boyutlu segmentasyonu
Amaç: VBAK'nin değerlendirilmesi, serebrovasküler olay riskinin belirlenmesinde kritik öneme sahiptir; ancak manuel segmentasyon zaman alıcıdır ve gözlemciler arası değişkenliğe açıktır. Bu nedenle küçük vasküler yapıların tespiti için optimize edilmiş yeni bir derin öğrenme modeli geliştirmeyi amaçladık. Materyal Metod: Fokal dikkat mekanizmaları, küçük nesne tespit modülleri ve bağlam birleştirme için piramit havuzlama (pyramid pooling) içeren bir 3D U-Net mimarisi olan ImprovedVertebroV5 tasarlandı. Model, vertebrobaziler değerlendirmeye tabi tutulan hastalardan elde edilen KIBT klinik veri seti üzerinde eğitildi ve değerlendirildi. Çalışmada toplam 101 KIBT görüntüsü analiz edildi. Bulgular: V5 modelimiz, 20 test hastasında ortalama Dice skoru 0.7312 ± 0.1842, IoU değeri ise 0.6230 elde etti; bu, önceki modellere göre %31.7'lik bir iyileşmeyi temsil etmektedir. Tespit başarı oranı %100 (20/20 hasta) olarak belirlendi. Ortalama çıkarım (inference) süresi 372.2 ms idi. Ayrıca kesinlik (precision) 0.8460 ± 0.1347, duyarlılık (recall) 0.7890 ± 0.2526, özgüllük (specificity) 0.9997 ± 0.0003 ve AUC 0.8737 olarak bulundu. Sonuç: Önerilen mimari küçük nesneye optimize edilmiş olup, vertebrobaziler arter segmentasyonunda en son teknoloji düzeyinde (state-of-the-art) performans göstermektedir ve tanısal bir yardımcı araç olarak klinik kullanım potansiyeli taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: 3B Segmentasyon, Derin Öğrenme, Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi, Serebrovasküler Olay, Vertebrobaziler Arter Kalsifikasyonu, Yapay Zekâ
Comparison of panoramic radiography and cone beam computed tomography (CBCT) images of the eight radiological indices of high risk osteoporotic women in relation to AGE
This study was conducted to compare the value of Cortical Index(CI), Antegoinal Index (AGI), Mental Index (MI), Panoramic Mandibular Index (PMI),Gonial Angle (GA), Antegonial Angle (AGA),Condylar Angle (CA), and Antegonial Depth (AD) in both panoramic and CBCT images of high risk osteoporotic femal patients in relation to age.Sixty ninepanoramic and CBCT images taken from the women withage range between 44–80 years, were included in this study. On CBCT images, PMI, AGI, MI,and CIwere measured on cross-section images on the both sides. GA, AGA, CA, and AD were measured using panoramic representations of the mandible on both sides. Intraclass Correlation Coefficient (ICC) test were used to evaluate the agreement between the first and the second measurements. The relationship between the right and left sides for PMI, AGI, MI, GA, AGA, CA, and AD was examined by using Pearson's Correlation Coefficient test. The relationship between the right and the left sides for CI was examined by using Contingency Coefficient test. Chi-Square test was used to compare CI classification between two independent samples. t -test was used to compare the mean different of other indices between two independent samples. The results show that, there was agreement between the first and the second CBCT and panoramicradiography measurements. There was a significant correlation between the right and the left measurements of CBCT for all indices (P < 0.05), except GA (P >0.05). There was a significant correlation between the right and the left measurements of panoramic radiographs for all indices (p <0.05). We found that there was no significant difference between the measurement of panoramic radiography and CBCT in PMI, MI, CI, AGA, AD, CA, and AGI in boththe right and left sides(P >0.05). Also, there was no significant difference in GA between two groups in the right side (p>0.05). But there was a significant difference in GA between two groups in the left side (p<0.05). There was no significant difference between two age groups in all indices measured on CBCT or on panoramic images on both sides (P >0.05). In conclusion, in the attempt to reduce initial cost and the dose of radiation for the detection of osteoporosis with larger numbers of osteoporotic patients attending dental clinics; panoramic radiograph can be used for evaluation of the bone changes instead of CBCT images.
Osteoporoz hastalarında mandibular kemik değişikliklerinin bilgisayarlı tomografi ile incelenmesi
OSTEOPOROZ HASTALARINDA MANDİBULAR KEMİK DEĞİŞİKLİKLERİNİN BİLGİSAYARLI TOMOGRAFİ İLE İNCELENMESİ Bu çalışmanın amacı, bilgisayarlı tomografide (BT) ölçülen mandibular radyomorfometrik indekslerin (CTMI, CTI(S), CTI(I)) ve HU değerlerinin osteoporoz tanısındaki etkinliğini değerlendirmektir. Araştırma, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda, rutin radyolojik muayeneler sırasında elde edilen BT görüntüleri kullanılarak yürütülmüştür. Çalışma grubunu, 50 yaş üzeri, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) kriterlerine göre L1–L4 vertebra düzeyinden çift enerjili X-ışını absorbsiyometri (DEXA) yöntemi ile kemik mineral yoğunluğu (KMY) ölçülen, T skoru ≤ -2,5 olan ve Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Kliniği tarafından osteoporoz tanısı konulmuş 50 hasta oluşturmuştur. Kontrol grubunu ise, T skoru ≥ -1 olan ve osteoporoz açısından sağlıklı kabul edilen 50 birey oluşturmuştur. BT görüntülerinden elde edilen CTMI, CTI(S) ve CTI(I) değerleri, her iki taraftan yapılan ölçümlerin ortalamaları alınarak hesaplanmış; ayrıca mandibulanın çeşitli bölgelerinden Hounsfield Birimi (HU) cinsinden dansite ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Osteoporoz tanısı konmuş bireylerde, mandibular radyomorfometrik indekslerin ve HU değerlerinin sağlıklı bireylerle karşılaştırıldığında anlamlı düzeyde düşük olduğu saptanmıştır. BT üzerinden yapılan bu ölçümlerin, mandibular kemik değişikliklerini saptamada kullanılabilir potansiyele sahip olduğu değerlendirilmiştir. Özellikle CTMI ≤ 3,35 mm (duyarlılık %86, özgüllük %98), CTI(I) ≤ 0,36 mm (duyarlılık %78, özgüllük %92) ve CTI(S) ≤ 0,27 mm (duyarlılık %78, özgüllük %98) eşik değerlerinin, osteoporoz riski açısından anlamlı birer gösterge olabileceği görülmüştür. HU değerlerinin angulus için ≤ 337, korpus için ≤ 209, 3-4 nolu dişler arası bölge için ≤ 470 eşik değerinin altında olması osteoporoz için ön tanı olabilir. Angulus bölgesi, osteoporoz taramasında en güçlü bölgesel ölçüm olarak öne çıkmaktadır, yüksek AUC (0,857) ve duyarlılık (%90), bu bölgenin tarama amaçlı kullanılabilirliğini destekler. 1. moların inferioru ve 3-4 nolu dişler arası alan da destekleyici ölçümler sunabilir. Bu analizler, mandibula BT dansite ölçümlerinin DEXA'ya alternatif veya tamamlayıcı bir tarama aracı olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Sonuç olarak, BT kullanılarak gerçekleştirilen radyomorfometrik ve dansitometrik değerlendirmelerin, osteoporoz hastalarında mandibular kemik dokusundaki değişiklikleri saptamada yardımcı olabileceği anlaşılmıştır.
Yapay zekâ yöntemleri ile kök ucu açıklığının tespit edilmesi
Giriş: Dişler, çiğneme ve konuşma gibi temel işlevlerde rol oynar. Diş morfolojisinin değerlendirilmesi, tanı ve tedavi planlamasında kritik öneme sahiptir. Kök ucu açıklığı, kök gelişiminin tamamlanmadığını gösteren önemli bir radyolojik bulgudur. Bu durum, özellikle genç bireylerde endodontik ve ortodontik tedavi planlamasını etkiler. Çürük, travma veya patolojik lezyonlar kök gelişimini durdurabilir ve kök ucunun açık kalmasına neden olabilir. Bu gibi durumlar, klinik açıdan teşhis ve tedaviyi zorlaştırır. Panoramik radyografiler, düşük doz ve geniş görüş alanı avantajı nedeniyle sık tercih edilen görüntüleme yöntemlerindendir. Bu çalışmada, panoramik radyografilerde daimi dişlerin kök ucu açıklığını sınıflandırmak amacıyla yapay zekâ tabanlı bir model geliştirilmiştir. Metaryel ve Metot: Fırat Üniversitesi arşivinden alınan 512 panoramik radyografiden manuel olarak çıkarılan 902 tek köklü diş görüntüsü, "kök ucu kapalı", "anatomik olarak açık" ve "patolojik olarak açık" olmak üzere üç sınıfa ayrılmıştır. Görüntüler ImageJ ile işlenmiş ve ViT Base Patch32 modeli ile sınıflandırılmıştır. Performans; doğruluk, precision, recall ve F1-score ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Model %88 doğruluk, precision, recall ve F1-score elde etmiştir. Model sonuçları, uzmanlık öğrencilerinin sınıflamaları ile karşılaştırılmış ve özellikle düşük deneyimli kullanıcılarla kıyaslandığında daha tutarlı sonuçlar sunduğu gözlemlenmiştir. Sonuç: ViT modeli, panoramik radyografilerde kök ucu açıklığını yüksek doğrulukla tespit edebilmiş ve klinik karar destek sistemlerinde güvenilir bir araç olma potansiyeli göstermiştir.
Gelişimsel dil anomalilerinin evrişimli sinir ağları kullanılarak belirlenmesi
Bu çalışmanın amacı, rutin dental muayene sırasında karşılaşılan dil anomalilerinin evrişimli sinir ağları kullanılarak belirlenmesidir. Çalışmaya 1038 adet dil fotoğrafı dahil edildi ve 123 sağlıklı dil, 259 paslı dil, 289 fissürlü dil, 96 kıllı dil, 174 coğrafik dil ve 97 median romboid glossit olmak üzere 6 sınıf oluşturuldu. Sağlıklı dil ile diğer dil anomalileri arasında ikili sınıflandırma işlemi gerçekleştirildi. Ek olarak, sağlıklı-paslı-fissürlü, sağlıklı-kıllı-fissürlü, sağlıklı-kıllı-paslı ve paslı-kıllı-füssürlü olmak üzere dört farklı üçlü sınıflandırma problemi değerlendirildi. İkili sınıflar için ResNet18 modeli tercih edilirken; üçlü sınıflar için ResNet50 modeli tercih edildi. Modellerin performansı doğruluk, duyarlılık, kesinlik ve F1-Skor metrikleriyle değerlendirildi. ResNet18 modeli, ikili sınıflandırma probleminde genel olarak her ikili sınıf için yüksek performans sergiledi. Özellikle sağlıklı-kıllı dil grubu için tüm metriklerde %100 başarı elde edildi. Diğer gruplar incelendiğinde ise yüksek metrik değerleri gözlemlendi. Bu durum ResNet18 modelinin çalışma kapsamında kullanılan veriler üzerinde ikili dil sınıflandırma problemlerinde etkili olduğunu göstermektedir. ResNet50 modeli ise daha karmaşık üçlü sınıflandırma görevlerinde tercih edildi. Sağlıklı-paslı-kıllı dil grubu için yüksek doğruluk (0.96) ve F1-Skor (0.95) değerleri elde edildi. Modelin fissürlü-paslı-kıllı dil grubu için nispeten yüksek düzeyde bir performans (0.91 doğruluk ve 0.91 F1-Skor) elde edildiği görüldü. Sağlıklı-fissürlü-paslı ve sağlıklı-fissürlü-kıllı dil grupları için ise model aynı performansı sağlayamadı. Bu durum, bu anomalilerin ayırt edilmesinin daha zor olduğunu ve modelin ayrımı zor olan karmaşık görevlerde zorlandığını göstermektedir. Evrişimli sinir ağlarıyla genellikle asemptomatik olan ve sıklıkla gözden kaçırılan dil anomalilerinin otomatik teşhisi mümkün görünmektedir. Daha kapsamlı çalışmalarla geliştirilen algoritmalar, daha verimli bir teşhis süreci açısından klinisyenlere yardımcı olacaktır.
Anksiyete düzeylerine göre masseter kas kalınlığının ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Temporomandibular eklem bozuklukları, çiğneme kasları ve eklem yapılarında çeşitli sorunlara yol açarak bireylerin yaşam kalitesini önemli derecede düşürebilir. Bu durum, masseter kasının fonksiyonunu ve yapısını doğrudan etkileyerek, kas boyutlarında önemli değişikliklere neden olabilir. Günümüz dünyası ve iş hayatının bireyler üzerinde birçok olumsuz etkisi bulunmaktadır ve bunların başında anksiyete yer almaktadır. Gün içindeki stresli yaşam koşulları ve zorlu çalışma şartları, anksiyetenin gelişimine zemin hazırlamaktadır. Anksiyete düzeyinin yüksek olduğu bireylerde, masseter kası boyutlarında değişiklikler gözlemlenmiştir. Anksiyetenin, çiğneme kaslarını sürekli olarak gerilim altında tutma eğiliminde olduğu ve bu durumun kas hipertrofisi ile sonuçlanabileceği düşünülmektedir. Literatürde, yüksek anksiyete düzeyine sahip hastalarda masseter kas kalınlığında belirgin artışlar bulunduğu ve bu değişikliklerin temporomandibular eklem bozukluklarının semptomlarını şiddetlendirebileceği bildirilmiştir. Masseter kasının incelenmesinde pek çok görüntüleme yöntemi olmasına rağmen, günümüzde kullanılan en etkili yöntem ultrasonografidir. Ultrasonografi, masseter kasının detaylı bir şekilde incelenmesine olanak sağlayarak, kas morfolojisinin belirlenmesine ve kas boyutlarının ölçülmesine yardımcı olur. Bu çalışmanın amacı, tek taraflı disk deplasmanına sahip hastalarda anksiyete seviyelerinin ve temporomandibular eklem bozukluğu şiddetinin masseter kas boyutlarını etkisini ultrasonografi ile incelemektir. Fonseca Anamnestik Anketindeki 10 soru ve Beck Anksiyete Ölçeğindeki 21 soru tek taraflı disk deplasmanına sahip hastalar tarafından cevaplandırıldı. Alınan cevaplara göre, hastaların temporomandibular eklem bozukluğu şiddet seviyesi ve anksiyete düzeyleri belirlenip gruplara ayrıldı ve tüm hastaların hem istirahat hem de interkaspasyon pozisyonunda masseter kasın kalınlık, uzunluk ve alan ölçümleri ultrasonografi aracılığıyla yapıldı. Elde ettiğimiz verilere göre; tek taraflı disk deplasmanına sahip hastalarda, disk deplasmanı olan taraftaki masseter kasın normal tarafa göre kalınlık değerleri istatiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p<0.05). Normal düzeyde anksiyete sahip hastaların hafif ve orta düzeyde anksiyeteye sahip hastalara göre, disk deplasmanı olmayan taraftaki masseter kasın kalınlık değeri istatiksel olarak anlamlı derecede düşüktü (p>0.05), disk deplasmanı olan taraftaki masseter kas değerleri açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0.05).
Sfenoid sinüs varyasyonlarının ve çevre nörovasküler yapıların konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile incelenmesi
Sfenoid sinüs doğrudan anterior kraniyal fossa, hipofiz, beyin sapı, optik sinir (OS), internal karotid arter (İKA), maksiller sinir (MS) ve vidian kanalın (VK) ve kavernöz sinüslerle ilişkilidir. Sfenoid sinüsün iç yapısı, anatomik varyasyonları, pnömatizasyon yönü ve derecesi gibi gelişimiyle ilgili temel bilgilerin bilinmesi ve çevre anatomisinin kapsamlı bir şekilde anlaşılması hem iyatrojenik lezyonlardan kaçınmak hem de sinüs kavitesi ve komşu yapılarda meydana gelebilecek süreçlerin patogenezini anlamak ve yönetmek için gereklidir. Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) sfenoid sinüs anatomisi ve varyasyonları ile çevre nörovasküler yapılarının, düşük dozda ve detaylı olarak incelenebilmesine imkan tanımaktadır. Bu tez çalışmasının amacı, sfenoid sinüs varyasyonlarının ve çevre nörovasküler yapılar olan OS, İKA, MS ve VK görülme sıklığı ve bu yapıların birbirleriyle ilişkisi KIBT ile değerlendirilmesidir. Çalışma grubu, 2017-2019 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı'na çeşitli nedenlerle başvuran 18-81 yaş aralığındaki 250'si (%50) erkek, 250'si (%50) kadın toplam 500 hastanın (1000 sinüs) KIBT arşivinde bulunan görüntülerinden oluşmaktadır. Olguların %1.0'i konkal, %2.6'sı presellar, %56.4'ü sellar ve %40.0'ı postsellar pnömatizasyon olarak tespit edilmiştir. OS, İKA, MS ve VK konfigürasyonları incelendiğinde, toplam olgularda bu yapıların hepsinde en sık görülen tip 2'dir ve sırasıyla %81.0, %60.6, %49.8 ve %56.2 olarak gözlenmiştir. Çalışmamızda her iki tarafta, OS, İKA, MS ve VK ile hem ana pnömatizasyon tipleri, hem de klival, sellar ve lateral alt tipler arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Yine her iki tarafta bu nörovasküler yapılar arasında da ilişki tespit edilmiştir. Sonuç olarak KIBT, sfenoid sinüs varyasyonlarının ve çevre nörovasküler yapılarla ilişkisinin değerlendirilmesinde etkili bir yöntemdir.
Diyabet hastalarında submandibular ve parotis tükürük bezlerinin ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Dokuların glukozu kullanma yeteneğinin azalması sonucu kanda glukoz seviyesinin aşırı yükselmesi ile meydana gelen diyabetes mellitusta (DM) meydana gelen mikrovasküler komplikasyonlar arasında oral belirtiler ve komplikasyonlar bulunur ve bunlardan bazıları; ağız kuruluğu (kserostomi), tükürük bezinde büyüme, azalmış tükürük akışı ve periodontal hastalıktır. Bu çalışmanın amacı; tip 1 DM ve tip 2 DM olmak üzere hasta grubu ve sağlıklı kontrol grubunda, her gruba ultrasonografi (USG) eşliğinde sağ ve sol submandibular ve parotis tükürük bezlerinin boyut (antero-posterior, süpero-inferior, medio-lateral), hacim, ekojenite, parankim iç yapısı, marjin özellikleri, shear wave elastografi (SWE) değeri ve renkli doppler özelliklerini değerlendirmektir. Çalışmamızda hasta ve kontrol grupları Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı'na çeşitli nedenlerle muayene olmak için başvuran 18 yaş ve üzeri hastalar arasından seçilmiştir. 40 hasta grubu (20 tip 1 DM ve 20 tip 2 DM) ve 40 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 80 hastanın (43 kadın 37 erkek) her iki taraf submandibular ve parotis bezlerinde USG ile yapılan incelemelerde; hasta ve kontrol grubu arasında sağ submandibular bez antero-posterior ve hacim ortalama değerlerinde; sağ parotis bezi medio-lateral ve hacim ortalama değerlerinde; sol parotis bezi SWE ortanca değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmiştir (p < 0.05). Hasta ve kontrol grubu arasında sağ submandibular bez ekojenite ve renkli doppler değişkenlerinde; sağ parotis bezinde ekojenite ve renkli doppler değişkenlerinde; sol parotis bezinde ekojenite, marjin özellikleri, parankim homojenitesi ve renkli doppler değişkenlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmıştır (p < 0.05). Sonuç olarak; USG incelemelerinde hasta grubunun tükürük bezlerinde boyutsal, hacim ve SWE değerlerinde artış gözlenirken, renkli dopplerde hipovaskülarizasyona eğilim izlenmiştir. Tükürük bezlerinde meydana gelen değişikliklerin sebeplerinin anlaşılabilmesi için bu bezleri etkileyen sistemik hastalıkların değerlendirilmesinde USG, SWE ve renkli dopplerin kullanımı önerilmektedir.
Maksilla ve mandibulada yapılan dental implantların çevre anatomik yapılarla ilişkisinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografide retrospektif olarak incelenmesi
Tam veya kısmi diş eksikliği olan bireylerde çiğneme, konuşma estetik, fonetik ve psikolojik problemler ortaya çıkmaktadır. Dental implantlar bu problemlerin çözümünde geleneksel tedavilere göre daha başarılı bir seçenek olarak görülmektedir. Dental implant uygulamalarında implantın uygulanacağı bölgedeki kemiğin özelliklerine dikkat edilmesi gerekir. Bu özellikler kemiğin miktarı, kalitesi, yoğunluğu ve çevre anatomik yapı ve oluşumlarla olan ilişkisidir. Bu çalışmanın amacı, maksilla ve mandibulada yapılan dental implantların konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntülerinde incelenmesi ve çevre anatomik yapılarla ilişkisinin güvenlik marjına göre sınıflandırılarak değerlendirilmesidir. Çalışmada Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı tomografi arşivinde bulunan 2017-2021 yılları arasında Planmeca üç boyutlu Mid (ProMax, Helsinki, Finland) KIBT cihazı ile çekilmiş görüntüler kullanılmıştır. Yaş aralığı 22-91 olan 250 (110 erkek, 140 kadın) hastada 450'si mandibulada 352'si maksillada toplam 802 implantın KIBT görüntüleri multiplanar düzlemlerde çevre anatomik yapılarla ilişkileri tiplendirilerek değerlendirilmiştir. Maksillada tip 1 implant %26.1 oranıyla en çok maksiller sinüs ile, tip 2 implant %7.7 ile en çok nazal kavite ve maksiller sinüs ile, tip 3 implant %29.0 ile en çok nazal kavite ile görülmüştür. Mandibulada tip 1 implant en fazla %12 oranında mental foramen ile izlenmiştir. Cinsiyete göre incelendiğinde maksiller ve mandibular anatomik oluşumlarla tiplendirmeler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p > 0.05). Nazal kavite tabanı ile arasında tip 1 ilişki bulunan olguların yaş ortalaması tip 2 ilişki bulunan olguların yaş ortalamalarından daha yüksektir ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p < 0.05). Lingual foramen ile arasında ilişki bulunmayan olguların yaş ortalaması ile lingual foramenle tip 3 ilişki içerisindeki olguların yaş ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p < 0.05). Sonuç olarak tip 1 implant, maksillada en çok maksiller sinüs ile, mandibulada ise en sık mental foramen ile tespit edilmiştir. Maksillada nazal kavite mandibulada ise mandibular insiziv kanal ile tip 1 ilişkili olguların yaş ortalaması ilişkisiz implant olguların yaş ortalamasından anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. İlerleyen yaşlarda nazal kavite ve mandibular insiziv kanal bölgesine yapılacak implantlarda anestezi veya dizestezi ile sonuçlanabilecek kalıcı sinir hasarı riskinin ve rinosinüzitin önüne geçmek için KIBT ile implant planlaması önerilmektedir.
Tip 2 diyabetes mellituslu hastalarda submandibular ve parotis tükürük bezlerinin ultrasonografik görüntülerinin fraktal analizi
Diyabetes mellitus (DM), "insülin etkisindeki ve salgılanmasındaki ya da her ikisindeki kusurlardan köken alan hiperglisemi ile seyreden bir metabolik hastalık grubu" olarak tanımlanmaktadır. Tükürük bezleri endokrin hastalıklar gibi çeşitli sistemik durumlardan veya bozukluklardan etkilenir. Uzun süreli DM, glandüler hipofonksiyona, ağız kuruluğuna ve asiner atrofi ve yağ infiltrasyonuna neden olabilir. Bu çalışmanın amacı Tip 2 DM teşhisi olan hasta grubu ve sağlıklı kontrol grubu arasındaki parotis ve submandibular tükürük bezlerinin ultrasonografik görüntülerinin, fraktal analiz ile değerlendirilerek yaş, cinsiyet, VKİ, glukoz düzeyi ve HbA1c ilişkisine göre prospektif olarak incelemektir. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı'na çeşitli nedenlerle başvuran, 18 yaş ve üzeri, 80 Tip 2 DM'li çalışma grubu ve 80 sağlıklı kişiden oluşan kontrol grubu dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grupları arasında; sol sm-Ort. FB, sol smFB-2, sol lpFB-3, SmFB-2 ve ORT.SM-FB değerleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,05). Cinsiyetlere göre sağ smFB-2, sağ lpFB-3, sol tpFB-3, lPFB-3 değerlerinde; yaşa göre sol lpFB-1 ve sol smFB-2 değerlerinde; VKİ'ye göre ORT.SM-FB, SmFB-2 ve sol smFB2 değerlerinde anlamlı farklılık gözlenmiştir (p<0,05). HbA1c' ye göre ORT.SM-FB, SmFB-3, sağ smFB-3, tpFB-2, lpFB-1 ve sol smFB-3, tpFB-1, tpFB-3 değerlerinde istatistiksel anlamlı korelasyon saptanmıştır (p<0,05). Sonuçta; USG incelemelerinde hasta grubunun tükürük bezlerinde FB'lerde azalma izlenmiştir. Bu değişikliğin aynı zamanda diyabetik hastalarda cinsiyet, yaş, VKİ ve HbA1c ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Sistemik hastalıkların tükürük bezlerinde meydana getirdikleri değişikliklerin anlaşılabilmesi için bez USG görüntülerinin fraktal analiz ile değerlendirilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Diyabetes Mellitus, Fraktal analiz, Parotis bezi, Submandibular bez, Ultrasonograf
Sağlıklı erişkinlerde masseter ve temporal kas kalınlıklarının ve shear wave elastografi ile kas sertliğinin referans değerlerinin belirlenmesi
Çiğneme sisteminin performansı temel olarak, masseter ve temporal kaslar tarafından üretilen kuvvetlere bağlıdır. Bu kasların kalınlık ve sertlikleri, kas performansı ve kuvvetinin kritik bir belirleyicisidir. Bu nedenle kas kalınlık ve sertliklerinin in vivo değerlendirilmesi, kas fonksiyonlarının anlaşılmasına ve geliştirilmesine yardımcı olabilir. Bu tez çalışmasında; sağlıklı erişkinlerde istirahatte ve kontraksiyonda, masseter ve temporal kaslarının kalınlık ve sertliklerinin refarans değerlerini oluşturmak ve bu değerlerin yaş, cinsiyet, taraf ve Vücut kitle indeksine göre değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmada, yaşları 18-59 arasında değişen 160 (80 kadın, 80 erkek) sağlıklı bireyin toplam 320 masseter ve temporal kası ultrasonografi ve Shear Wave Elastografi (SWE) ile incelendi. İstirahatte ortalama masseter kas kalınlığı 1,09±0,21 cm; kontraksiyonda 1,40±0,25 cm olarak bulundu. İstirahatte temporal kas kalınlığı 0,88±0,11 cm; kontraksiyonda 0,98±0,12 cm olarak bulundu. İstirahatte ve kontraksiyonda yaşla birlikte masseter ve temporal kas kalınlıkları artış göstermiş olup bu bulgu temporal kas için anlamlı değildi. İstirahatte ve kontraksiyonda masseter ve temporal kas kalınlıkları, erkeklerde kadınlardan daha fazla bulundu (p<0,001). İstirahat ve kontraksiyonda sağ ve sol masseter kas kalınlıkları arasında anlamlı farklılık bulunmuşken temporal kasta bulunmadı. İstirahatte ve kontraksiyonda yaş ve vücut kitle indeksi arttıkça masseter ve temporal kas kalınlığı artış gösterdi ancak bu bulgular temporal kas için anlamlı değildi. Masseter kasın sertlik değerlendirmesi transdüser 2 farklı pozisyonda iken yapıldı ve bu iki durum birbiriyle karşılaştırıldı. İstirahatte transdüser masseter kasa transvers pozisyonlandırıldığında masseter kasın sertliği (İSWE-T) 6,91±1,22 kPa; İstirahatte transdüser masseter kasa longitüdinal pozisyonlandırıldığında masseter kasın sertliği (İSWE-L) 8,49±1,25 kPa olarak bulundu. Kontraksiyonda transdüser masseter kasa transvers pozisyonlandırıldığında (KSWE-T) 31,40±7,03 kPa; kontraksiyonda transdüser masseter kasa longitüdinal pozisyonlandırıldığında (KSWE-L) 35,65±7,45 kPa olarak bulundu. Hem istirahatte hem de kontraksiyonda masseter kas sertliğinin değerlendirildiği transvers ve longitüdinal yöntemlerle yapılan ölçümler arasında anlamlı farklılıklar saptandı. İstirahatte temporal kas sertliği 8,84 kPa; kontraksiyonda 20,43 kPa olarak bulundu. İstirahatte ve kontraksiyonda masseter ve temporal kas sertlikleri, erkeklerde kadınlardan daha fazla bulundu (p<0,001). İstirahat ve kontraksiyonda sağ ve sol masseter ve temporal kas sertlikleri arasında anlamlı farklılık bulunmadı. İstirahatte ve kontraksiyonda yaş ve vücut kitle indeksi arttıkça masseter ve temporal kas sertlikleri azalma göstermiş ancak kontraksiyonda masseter kas sertliğindeki azalma anlamlı bulunmamıştır. Sonuç olarak, ultrasonografi ve SWE çiğneme kas kalınlıklarının ve sertliklerinin değerlendirilmesinde etkili bir yöntem olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Masseter kas, Shear Wave Elastografi, Temporal kas Ultrasonografi.
Gömülü mandibular üçüncü molar dişlerin sınıflandırmalarının panoramik radyografiler üzerinden yapay zeka kullanılarak değerlendirilmesi
Yapay zekâ teknolojileri gün geçtikçe hayatımızın her alanında yer almaktadır. Bu konuda, diş hekimliği ve ağız, diş, çene radyolojisi alanlarında hızla yeni gelişmeler yaşanmaktadır. Tez çalışmamızda, gömüklüğü en sık görülen diş olan mandibular üçüncü molar dişlerin Pell&Gregory ve Winter sınıflamalarına göre, yapay zekâ ve derin öğrenmeye dayalı bir modelle otomatik olarak sınıflandırılabilmeleri amaçlandı. Görüntüler üzerinde dişlerin etiketlenmesi CranioCatch etiketleme yazılımı (CranioCatch, Eskişehir, Türkiye) kullanılarak yapıldı. Pozisyon özelliklerinin değerlendirilmesi, gömülü diş tespiti ve numaralandırma için ayrı ayrı modeller geliştirildi. Pozisyon özelliklerinin değerlendirilmesi için; 3098 adet panoramik görüntü üzerinden etiketlemeleri yapılan 38 ve 48 numaralı dişlere ait verilerden, Pell&Gregory sınıflaması için 6, Winter sınıflaması için ise 4 adet olacak şekilde toplamda 10 adet veri seti sınıfı oluşturuldu. Gömülü diş tespit ve numaralandırma çalışmaları için ise mevcut tüm etiketli veriler kullanıldı. Bu görevler için geliştirilen Inception v3 ve Mask R CNN modellerinin başarıları, karmaşıklık matrisi kullanılarak hesaplandı. Inception v3 modelinin Pell&Gregory sınıflamasında duyarlılık, kesinlik ve F1 skoru değerleri Sınıf I için sırasıyla; 0.7, 0.3684, 0.4827, Sınıf II için; 0.7474, 0.9367, 0.8314, Sınıf III için; 0.875, 0.6, 0.7118, Pozisyon A için; 0.8604, 0.7254, 0.7872, Pozisyon B için; 0.6267, 0.8245, 0.7121, Pozisyon C için; 0.7142, 0.4167, 0.5263 olarak bulundu. Yine Inception v3 modelinin Winter sınıflamasında duyarlılık, kesinlik ve F1 skoru değerleri Vertikal pozisyon için sırasıyla; 0.8333, 1, 0.9090, Horizontal pozisyon için; 0.7778, 0.7778, 0.7778, Mesioangular pozisyon için; 0.778, 0.7368, 0.7567, Distoangular pozisyon için; 0.944, 0.85, 0.8947 olarak bulundu. Mask R CNN modelinin duyarlılık, kesinlik ve F1 skoru değerleri gömülü diş tespitinde sırasıyla; 0.9443, 0.9974, 0.9701, gömülü diş numaralandırmada; 0.9381, 1, 0.9680 olarak bulundu. Çalışmamızın sonuçlarına göre geliştirilen derin öğrenme modellerinin; gömülü mandibular üçüncü molar dişleri pozisyonlarına göre sınıflandırma, gömülü diş tespiti ve numaralandırmadaki başarısı umut vadetmektedir. Zaman içerisinde yapılacak çalışmalarla birlikte, derin öğrenmeye dayalı yapay zekâ uygulamaları klinik pratiğinde yer alabilir ve hekimlere destek olabilir.
Daimi dentisyonda mandibular ikinci molar dişlerin kök oluşum seviyelerinin yapay zekâ ile değerlendirilerek çekim endikasyonu olan birinci molar dişlerin ideal çekim zamanının belirlenmesi
Daimi birinci büyük azı dişleri en fazla çürük görülen dişlerdir ve genelde buna bağlı olarak sergiledikleri zayıf prognoz nedeniyle erken yaşlarda kaybedilmektedir. Birinci azı dişlerinin çekimi için uygun zamanın tayin edilmesi çocukların fiziksel gelişimi için önemlidir. Dişlerin kalsifikasyon aşamalarını sınıflandıran Demirjian metodunda E safhası daimi birinci büyük azı dişlerinin çekim kararı için ideal bir zamandır ve çocuklarda 8-10 yaş aralığına tekabül eder. Bu tez çalışmasında daimi dentisyonda çekim endikasyonu olan mandibular birinci büyük azı dişlerin ideal çekim zamanının belirlenmesinde; mandibular ikinci büyük azı dişlerin Demirjian metoduna göre gelişim safhalarının panoramik radyografiler üzerinden yapay zekâ programına öğretilmesi ve buna bağlı olarak ideal çekim zamanının yapay zekâ uygulaması tarafından belirlenebilirliği değerlendirilmiştir. Tez çalışmamızda evrişimli sinir ağları kullanılarak Demirjian metodu kalsifikasyon aşamalarının, yapay zekâ ve derin öğrenmeye dayalı bir modelle otomatik olarak sınıflandırılabilmesi amaçlandı. Bu çalışmada 1106 adet panoramik radyografi üzerinde 37 ve 47 numaralı dişlerin segmentasyon ve detection yöntemleri ile etiketlemesi yapıldı. Görüntüler üzerinde dişlerin etiketlenmesinde CranioCatch etiketleme yazılımı (CranioCatch, Eskişehir, Türkiye) kullanıldı. Demirjian metodunun A-H'a kadar 8 safhası için 8 adet veri seti oluşturuldu. YOLOv5 modeli kullanılarak eğitildi. Detection yönteminde yaklaşık olarak 0, 990 duyarlılık, 0,917 kesinlik ve 0,952 F1 skoruna sahip sonuçlar elde edilirken, segmentasyon yönteminde 0,985 duyarlılık, 0,921 kesinlik, 0,952 F1 skoru sonuçları elde edildi. Çalışmamızın sonuçlarına göre geliştirilen derin öğrenme modellerinin; daimi birinci büyük azı dişlerin ideal çekim zamanını belirlemek için kullandığımız Demirjian metodunun safhalarını tespit/tahmin etmedeki başarılı olduğu görülmüştür.
Derin öğrenme ile manyetik rezonans görüntüleri üzerinden temporomandibular eklem yapısal bileşenlerinin segmentasyonu ve anteriora konumlanmış diskin tespiti
Temporomandibular eklem hastalıkları (TMEH) toplumda yaygın olarak görülmektedir ve bu hastalıkların tanısında doğru bir görüntüleme yöntemi kullanmak, klinik başarı açısından kritik öneme sahiptir. Manyetik rezonans görüntüleme (MRG) temporomandibular eklem (TME) yumuşak doku rahatsızlıklarının teşhisinde altın standart olarak kabul görmektedir. Fakat TME'ye ait MR görüntülerinin yorumlanması uzman hekimler için bile kolay olmamaktadır. MRG'nin yorumlanmasında standardizasyon sağlanabilmesi için yapay zekâ sistemleri kullanılabilir. Bu çalışmanın temel amacı, TME bölgesinin yapısal bileşenlerinin, T2 ağırlıklı sagittal MR görüntüleri kullanılarak derin öğrenme modelleri ile otomatik olarak segmente edilmesidir. Çalışmada mandibular kondil, artiküler eminens, glenoid fossa ve artiküler diskin, normal ve anteriora deplase pozisyonlarındaki segmentasyonu yapılmıştır. Bu segmentasyon sürecinde YOLOv5 ve YOLOv8 modellerinin performansları karşılaştırılarak, hangi modelin bu yapılar üzerinde daha yüksek doğruluk ve hassasiyetle sonuçlar verdiği araştırılmıştır. Bu amaç doğrultusunda, yapay zekâ tabanlı yaklaşımların klinik uygulamalarda teşhis süreçlerine katkı sağlayabileceği hipotezi test edilmiştir. Çalışmada, TME bölgesine ait 901 adet T2 ağırlıklı sagittal MR görüntüsünden oluşan bir veri seti kullanılmıştır. Bu görüntüler üzerinden mandibular kondil, artiküler eminens, glenoid fossa ve artiküler disk anatomik yapılarının segmentasyonu, yapay zekâ destekli Craniocatch uygulamasında, YOLOv5 ve YOLOv8 derin öğrenme modelleri ile gerçekleştirilmiştir. Model performansları, duyarlılık, kesinlik ve F1 skoru gibi metriklerle değerlendirilmiştir. Mandibular kondil segmentasyonunda, YOLOv5'in duyarlılığı 1 iken, YOLOv8'in duyarlılığı 0,98'dir. YOLOv5'in kesinlik değeri 0,98, YOLOv8'in kesinlik değeri ise 0,97'dir. F1 skoru açısından, YOLOv5 0,99, YOLOv8 ise 0,98 değerlerine sahiptir. Artiküler eminens segmentasyonunda ise hem YOLOv5 hem de YOLOv8'in duyarlılık değerleri 0,98 olarak ölçülmüştür. Kesinlik açısından, YOLOv5 0,96, YOLOv8 ise 0,98 olarak hesaplanmıştır. F1 skoru, YOLOv5 için 0,97, YOLOv8 için ise 0,98'dir. Glenoid fossa segmentasyonunda YOLOv5'in duyarlılığı 0,82, YOLOv8'in duyarlılığı ise 0,96'dır. Kesinlik değeri YOLOv5 için 0,90, YOLOv8 için ise 0,98'dir. F1 skoru ise YOLOv5 için 0,86, YOLOv8 için 0,97'dir. Normal konumdaki artiküler diskin YOLOv5 modelindeki duyarlılık değeri 1, kesinlik değeri 1, F1 skoru 1; YOLOv8 modelindeki duyarlılık değeri 0.98, kesinlik değeri 1, F1 skoru 0.99 olarak bulunmuştur. Anterior konumdaki artiküler diskin YOLOv5 modelindeki duyarlılık değeri 1, kesinlik değeri 0.96, F1 skoru 0.98; YOLOv8 modelindeki duyarlılık değeri 0.96, kesinlik değeri 0.86, F1 skoru 0.90 olarak bulunmuştur. Bu çalışma, yapay zekâ tabanlı YOLOv5 ve YOLOv8 modellerinin TME yapılarının otomatik segmentasyonu konusunda yüksek başarı elde ettiğini göstermektedir. Özellikle YOLOv5 modeli, mandibular kondil ve anteriora deplase disk segmentasyonunda daha yüksek performans sergilemiştir. YOLOv8 ise glenoid fossa ve artiküler eminens segmentasyonunda daha başarılı sonuçlar vermiştir. Elde edilen bulgular, bu modellerin klinik ve radyolojik teşhis süreçlerine entegre edilebileceğini ve teşhis sürecini hızlandırarak hekimlere önemli bir destek sağlayabileceğini göstermektedir. Ayrıca, TME bölgesine ilişkin daha ileri düzey yapay zekâ modellerinin geliştirilmesiyle, hastalıkların erken teşhisi ve tedavi süreçlerinde daha etkin sonuçlar elde edilebilecektir.
Temporomandibular eklem ile ilişkili arterlerin 3 boyutlu rotasyonel anjiyografi ile değerlendirilmesi
Temporomandibular eklemin (TME) vaskülarizasyonu ve bölgedeki arter varyasyonları hakkında literatürde bir fikir birliği yoktur. TME çevresindeki vasküler anatominin anlaşılması, eklem cerrahisine ihtiyaç duyulan hastalarda intra-operatif ve post-operatif dönemde birçok komplikasyondan korunmasına yardımcı olur. TME bölgesindeki anatomik vasküler varyasyonlar hakkında yapılan çalışmaların büyük bir kısmını kadavra çalışmaları, buna ek olarak da radyolojik çalışmalar ve kısıtlı da olsa anjiyografi çalışmaları oluşturmaktadır. 3 boyutlu rotasyonel anjiyografi (3B-RA); geleneksel anjiyografi ve konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT)'nin özelliklerini birleştirerek, vasküler anatominin ve bölgedeki kemik dokunun, yüksek uzaysal ve kontrast çözünürlüğü ile görüntülemesini sağlayan güncel bir tekniktir. Aynı zamanda eksternal karotis arterin (ECA) ve dallarının vasküler anatomisini en iyi değerlendiren yöntem olarak kabul görmektedir. Çalışmamızda 31'i erkek, 36'sı kadın olmak üzere toplam 67 olguda 3B-RA ile ECA, temporal süperfisiyal arter (TSA), maksiller arter (MA), orta meningeal arter (OMA) ve transvers fasiyal arter (TFA)'in varyasyonları ve bazı anatomik noktalardan uzaklıkları değerlendirilip sonuçlar yaş, cinsiyet ve tarafa göre değerlendirildi. 33 olgu bilateral olmak üzere toplamda 100 hemikranyum değerlendirildi. Çalışmamızda 3B-RA'da ECA'nın çapı ortalama 3,28 ± 0,62 mm (min-maks: 1,70-5,61 mm), TSA'nın çapı ortalama 2,10 ± 0,46 mm (min-maks: 1,14-3,79 mm), MA'nın çapı ortalama 2,31 ± 0,43 mm (min-maks: 1,28-3,86 mm), OMA'nın çapı ortalama 1,71 ± 0,41 mm (min-maks: 0,93-2,69 mm) ölçüldü. TSA'ların %51'i laterokondiler, %49'u ise retrokondiler olarak konumlandı ve %99'unda bifurkasyon mevcuttu. Bifurkasyonların kondile göre %62'si latero pozisyonda, %38'i retro pozisyonda; zigomatik arka göre ise %11.1'i supra pozisyonda, %28.3'ü hizasında ve %60.6'sı infra pozisyonda gözlendi. TSA'ların bifurkasyon öncesi seyrinde; %71'i straight devam ederken, %23'ünde curve ve %6'sında ise loop gözlendi. Curve olan 23 dalın %56.5'i zigomatik arka göre infra pozisyonda, %34.8'i hizasında, %4.3'ü supra pozisyonda ve geriye kalan %4.3'ü ise iki adet olup curvelerden biri ark hizasında diğeri infra pozisyondaydı. Loop olan 6 dalın %16.7'si zigomatik ark hizasında, %83.3'ü ise infra pozisyonda gözlendi. TSA'nın dış kulak yolunun anterior noktasına olan uzaklığı 4,79 ± 1,36 mm (min-maks: 2,72-8,23 mm) olarak ölçüldü. TFA'ların %87'sinin kökeni TSA, %3'ünün ECA ve %10'ununda ise birden fazla dal mevcut olup kökenleri TSA ve ECA idi. TFA dalların %63'ü tek, %31'i iki ve %6'sı üç dala sahipti. TFA'nın glenoid fossanın en derin noktasına olan uzaklığı 24,74 ± 3,28 mm (min-maks: 15,55-32,68 mm) olarak ölçüldü. MA'nın lateral pterygoid kasa göre %63'ü yüzeyel ve %37'si derin yerleşimli olarak gözlendi. Derin seyirli MA'ların sigmoid çentikten uzaklığı 17,33 ± 3,14 mm, yüzeyel seyirlilerin uzaklığı ise 3,34 ± 2,93 mm olarak ölçüldü. OMA'nın kökeni tüm olgularda MA olarak tespit edildi. OMA ile artiküler eminensin en laterali arasındaki mesafe 27,10 ± 2,38 (min-maks: 21,45-34,93) olarak ölçüldü. TME çevresindeki arteriyel yapıların varyasyonelliğinin yüksek olmasından dolayı; radyolojik görüntü rehberli cerrahilerin tercih edilmesi, komplike durumlarda 3B-RA gibi girişimsel radyolojik yöntemlerden destek alınması, anjiyografi tekniğine ulaşımının olmadığı daha basit durumlarda ise TSA, TFA ve yüzeyel seyirli MA'nın USG ile değerlendirilmesi oluşabilecek komplikasyonların önceden tahmin edilebilmesi ve bunlardan kaçınılmasına olanak sağlar. Çalışmamızda elde edilen veriler değerlendirilip daha kapsamlı ve geniş çalışmalar kurgulandığında, TME cerrahilerindeki komplikasyon oranının azalmasına katkıda bulunacağı düşünülmektedir.
İnferior alveolar arter ve varyasyonlarının 3 boyutlu rotasyonel anjiografi ile değerlendirilmesi
İnferior alveolar arter (İAA), mandibulanın temel kanlanma kaynağıdır. Diş çekimleri -özellikle gömülü 20 yaş diş çekimleri-, dental implant cerrahisi, kist-tümor cerrahisi, ortognatik cerrahi ve sagittal split osteotomisi gibi maksillofasiyal cerrahiler söz konusu olduğunda mandibula anatomi bilgisi önemlidir. Bu çalışmanın amacı İAA'nın Türk popülasyonunda dallanma paternlerini ve topografik özelliklerini üç boyutlu rotasyonel anjiyografi (3B-RA) ile değerlendirmek ve önceki kadavra çalışmaları ve literatür taramasına ilave olarak vital olgularda İAA varyasyonlarının radyolojik sınıflandırmasını tanımlamaktır. Çalışmamıza Common Carotid Arteria- Ortak Karotis Arterin (CCA) enjeksiyonu yoluyla tek taraflı veya iki taraflı serebral ve karotis arter 3B-RA görüntülemesi yapılan, yaşları 20 ile 78 arasında değişen, 34 kadın, 34 erkek, toplam 68 erişkin hasta dahil edilmiştir. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 22 programı kullanılmıştır. İnternal karotis arter (ICA)- eksternal karotis arter (ECA)- maksiller arter (MA) ve İAA çapları, MA'nın musculus lateral pterygoideusa (MLP) göre seyri, İAA orjini- çıkışı- şekli ve açısı belirlenip cinsiyet, yaş ve tarafa göre analiz edilmiş ve birbirleriyle ilişkisi değerlendirilmiştir. Çalışmamızda, literatürde MA için oluşturulmuş sınıflama referans alınarak modifiye bir sınıflama oluşturulmuş olup İAA şekline göre straight, curve ve loop olarak sınıflandırılmıştır. İAA'nın dalı olarak bilinen lingual dal tanımlanmış ve orjinleri değerlendirilmiştir. İnternal karotis arter, ECA ve MA çaplarının kadın hastalarda daha ince kalibrasyonda olduğu tespit edilmiş olup istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (sırasıyla p:0.036, p:0.001, p:0.001). İAA'nın çapı- şekli- açısı ve lingual dal orjini ile cinsiyet, yaş ve taraf arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Çalışma kapsamında değerlendirilen 101 hemikranyumun, 96'sında (%96) İAA MA'dan, 4'ünde (%4) ECA'dan köken alırken 1 vakada İAA izlenmemiştir. İAA orjininden dallanırken, tek veya posterior deep temporal arter (PDTA) ile truncus şeklinde çıkabileceği görülmüş, literatürle uyumlu olarak İAA-PDTA truncusunun görüldüğü vakaların tamamında MA'nın deep seyirli olduğu gözlenmiştir. Ayrıca, çalışmamızda İAA-PDTA truncus çıkışı kadınlarda istatistiksel olarak anlamlı oranda daha fazla görülmüştür (p:0.028). Truncus uzunluğu ile İAA çapı arasında da pozitif yönlü orta düzeyli korelasyon bulunmuştur (p:0.003). MA'nın superfisiyal seyri ve lingual dalın MA orjini arasında da anlamlı ilişki mevcuttur (p:0.001). Üç boyutlu rotasyonel anjiyografi görüntüleme, submilimetrik değerlendirmeye ve detaylı ölçümlere izin verdiği için özellikle vasküler anatomik çalışmalarda değerli bilgiler sağlamaktadır. Bu bağlamda, İAA ve bununla ilişkili anatomik yapılar üzerinden gerçekleştirilen prosedürlerde, 3B-RA görüntüleme ile daha detaylı ölçümler, cerrahi işlemler öncesi belirlenecek önemli noktalara rehberlik ederek, komplikasyon oranını azalacaktır. Topografik veya radyolojik noktaları tanımlamak için daha ileri vital çalışmalara ihtiyaç vardır.
Kemik dansitesini saptamada dental volümetrik tomografinin etkinliği ve DEXA ile karşılaştırılması
Mevcut literatürde çene kemiklerinin dansitesinin ölçüldüğü ve bu ölçümlerin vücudun diğer kemiklerinin dansiteleri ile karşılaştırıldığı pek çok çalışma bulunmaktadır. Diş hekimliği klinik ve radyolojik uygulamalarında çene kemiklerinin kalitesi ve dansitesi ile ilgili fikir sahibi olmak tedavi planlaması ve prognoz aşamalarında son derece yararlı olacaktır.Dual enerji x-ışını absorpsiyometri (DEXA), kemik mineral yoğunluğunu yüksek hassasiyet ile ölçen, hızlı tarama olanağı sunan ve girişimsel olmayan bir tekniktir. Bu tez çalışmasında yoğun derecede bulunan kemik yapıların süperpozisyonunu minimuma indirerek 2 ve 3 boyutlu mükemmel görüntüleme olanağı sunan dental volümetrik tomografi (DVT) yönteminin kemik dansitesini belirlemedeki etkinliği incelenmiştir. WHO kriterlerine göre normal, osteopeni ve osteoporoz tanısı alan 120 postmenopozal kadın hastanın DVT görüntüleri üzerinde kemik dokuyla ilgili ölçümler yapılmış ve hastaların DEXA parametreleriyle karşılaştırılmıştır.Daha önce panoramik radyograflar üzerinde yapılan radyomorfometrik analizler ve tıbbi bilgisayarlı tomografi cihazları ile yapılan dansitometrik ölçümler birlikte kullanılarak DVT cihazının kemik dokuyla ilgili sunduğu bilgiler değerlendirilmiştir. Bu bilgiler ışığında DVT ölçüm parametrelerinden mandibular kortikal kalınlık, dental volümetrik kortikal kalınlık ve maksilla HU değerlerinin gruplar arasında anlamlı fark gösterdiği ve osteoporotik bireylerde azaldığı; maksilla HU, mandibula HU, maksilla ve mandibula data profil (intensity) değerlendirmelerinin osteoporotik bireyleri saptamada etkili olduğu ve osteoporoz grubunda maksilla ve mandibulada kemik dansitesinin azaldığı tespit edilmiştir.Kemik dansitesi ve kalitesinin saptanması konusunda daha geniş yaş aralığındaki daha fazla sayıda hastadan oluşan çalışma gruplarıyla birden fazla DVT cihazı ve yazılımı kullanılarak yeni araştırmalar yapılması ile daha kesin sonuçlara ulaşılabilecektir.Anahtar Sözcükler: Dental volümetrik tomografi, dual enerji x-ışını absorpsiyometri, kemik dansitesi, metabolik kemik hastalıkları, osteoporoz.
Paranazal sinüs patolojilerinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Nazal kavite etrafında yer alan sinüs frontalis, sinüs etmoidalis, sinüs sfenoidalis ve sinüs maksillaris olarak adlandırılan hava boşluğu içeren ve kemikle çevrili yapılar paranazal sinüsler olarak tanımlanır ve fasiyal yapıların, çenelerin ve hava yollarının gelişiminde etkilidirler. Bu yapılar ince kemik laminalarla birbirinden ayrılmakla beraber ostiumlar aracığıyla da birbirilerine bağlıdırlar. Ayrıca paranazal sinüsler internal karotid arter, orbita, kavernöz sinüs, optik sinir gibi birçok önemli anatomik yapıyla ilişkilidir. Paranazal sinüslerin anatomisinin ve varyasyonlarının iyi bilinmesi fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisi, maksilla posterior bölgeyi içeren implant cerrahisi gibi uygulamalar ve oluşabilecek komplikasyonlar açısından oldukça önemlidir. Çalışmamızda paranazal sinüslerin tamamını içeren 180 adet konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntüsü kullanılarak anatomik varyasyon ve patoloji varlığı açısından retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızda en çok rastlanan anatomik varyasyonlar agger nazi hücresi (%80,6), konka bülloza (%65,6) ve septum pnömatizasyonu (%60.3) olurken en az izlenen varyasyonlar sfenomaksiller plate (%2.1), ikinci orta konka (%1.8) ve alt konka bülloza (%1.7) olmuştur. Çalışmamızda en sık rastlanan patolojik bulgu maksiller sinüs mukozal kalınlaşması (%25) olmuştur. Paranazal sinüslerin radyolojik olarak 3 boyutlu incelenmesinde altın standart olan bilgisayarlı tomografiye oranla daha düşük radyasyon dozu ve maliyeti nedeniyle konik ışınlı bilgisayarlı tomografi daha iyi bir seçenek olarak öne çıkmaktadır.
Rinosinüzit ile çeşitli odontojenik ve NON-odontojenik parametreler arasındaki ilişkinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, rinosinüzit (RS) ile çeşitli odontojenik/non-odontojenik parametreler arasındaki ilişkileri konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ile değerlendirmektir. Herhangi bir nedenle KIBT taraması yapılan hastalardan, biri burun akıntısı veya burun tıkanıklığı olması gereken iki veya daha fazla semptom (fasiyal ağrı/basınç, koku azalması veya kaybı) ve patolojik KIBT değişiklikleri olan hastalar RS olarak tanımlandı. Odontonjenik/non-odontojenik parametreler ile RS/klinik semptomlar arasındaki ilişkiler ki-kare testi ile analiz edildi. Radyolojik parametrelerin bu değişkenler üzerindeki etkisi ikili lojistik regresyon analizi ile değerlendirildi. İstatistiksel analiz için IBM SPSS 25.0 (IBM Corp., Armonk, NY) istatistik programı kullanıldı (p<0,05). Bu çalışmaya 211'i (%55,8) kadın, 167'si erkek (%44,2) olmak üzere toplam 378 hasta (yaş ortalaması 38,03±16,09) dahil edildi. 98 (%25,9) hasta RS olarak tanımlandı. Septum deviasyonu, konka bülloza, periapikal lezyon ve oroantral ilişki/fistül; RS ve çeşitli klinik semptomlar için predispozan faktörler olarak belirlendi. Septum deviasyonu; burun tıkanıklığı ve koku azalması/kaybı için, konka bülloza; burun tıkanıklığı ve fasiyal ağrı/basınç hissi için, periapikal lezyonlar; burun tıkanıklığı ve fasiyal ağrı/basınç hissi için, oroantral ilişki/fistül varlığı; burun tıkanıklığı, burun akıntısı, fasiyal ağrı/basınç hissi ve koku azalması/kaybı için predispozan faktörler olarak belirlendi. Hastaların klinik semptomları, hekimler tarafından ayrıntılı değerlendirilmeli ve radyolojik değerlendirme sırasında RS ile ilişkili olabilecek parametreler açısından dikkatli olunmalıdır.
KOAH hastalarında konik ışınlı bilgisayarlı tomografi kullanılarak maksiller sinüslerin morfometrik ve volümetrik incelenmesi
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) zararlı gaz ve partiküllere karşı oluşan, akciğerlerde hava yollarını, interstisyum ve damar yatağını etkileyen anormal enflamatuar cevapla karakterize sistemik bir hastalıktır. KOAH'lı bireylerde meydana gelen sinonazal değişikliklerin maksiller sinüs morfolojisi ve hacmini etkileyebileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada KOAH'lı hastalarda konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) kullanılarak 3D Synapse yazılım programı ile maksiller sinüslerin morfometrik ve volümetrik olarak değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmamızda; Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi tomografi arşivindeki, 6'sı kadın 34'ü erkek 40 KOAH'lı hasta ile, 40 sağlıklı birey olmak üzere toplam 80 hastanın KIBT görüntüsü retrospektif olarak incelenmiştir. KOAH ve kontrol grubunda maksiller sinüslerin alan ve hacimleri 3D Synapse (Fujifilm, Tokyo, Japonya) yazılım programında ölçülmüş ve bulgular yaşa, cinsiyete, maksiller sinüs anatomik varyasyonlarına ve patolojilerine, dişsizlik sınıflamasına göre istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgulara göre; KOAH grubunda maksiller sinüs alanı sağ, sol ve toplamda sırasıyla 582.9 mm2, 578 mm2 ve 1161.08 mm2, kontrol grubunda ise 640.5 mm2, 692 mm2 ve 1332.25 mm2 olarak bulunmuştur. Sağ maksiller sinüs alanı ile gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiş, ancak KOAH grubunun sol maksiller sinüs ve toplam sinüs alanı, kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük saptanmıştır (p<0.05). Maksiller sinüslerin ortalama hacimleri ise KOAH grubunda sağ, sol ve toplamda sırasıyla 11.5 cm3, 12.03 cm3 ve 23.53 cm3 iken, kontrol grubunda 15.52 cm3, 15.92 cm3 ve 31.44 cm3 olarak bulunmuştur. Sağ, sol ve toplam maksiller sinüs hacmi ile gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0.05). KOAH'lı bireylerde maksiller sinüs hacmi kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur. Sonuç olarak; KIBT, maksiller sinüslerin değerlendirilmesinde pratik ve etkili bir görüntüleme yöntemidir. KOAH gibi sinonazal değişikliklere neden olan enflamatuar hastalıkların maksiller sinüs boyutlarını etkileyebileceği düşünülmektedir
Anterior mandibuladaki nörovasküler yapıların konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Sağ ve sol mental foramenler arasında yer alan, interforaminal bölge olarak da adlandırılan mandibulanın anterior bölgesi önemli anatomik yapıları ve varyasyonlarını içermektedir. Anterior mandibulada; mental sinir, insisiv kanal, lingual foramen ve vasküler kanalları, lingual arter, submental arter, mylohyoid arter gibi komplikasyonlara açık önemli anatomik yapılar bulunmaktadır. Bu anatomik yapıların doğru teşhisi; bölgenin lokal anatomisinin radyolojik olarak değerlendirilmesinde, cerrahi işlemler sırasında ve sonrasında nörovasküler komplikasyonların engellenmesi açısından klinik olarak önemlidir. Bu çalışmanın amacı; Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı arşivinde yer alan 200 olgunun anterior mandibula bölgesinde yer alan; mental foramen, aksesuar mental foramen, alveolar loop, mandibular insisiv kanal ve mandibular lingual foramenlerin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile retrospektif olarak incelenip, bu anatomik yapılar ve çevre dokulara ait morfometrik bulguların literatüre kazandırılmasıdır. Aksiyal, sagital, koronal, seri kesitsel ve üç boyutlu reformat görüntüler kullanılarak bu anatomik yapıların boyutları, civar dokulara mesafesi, prevalans değerleri ve varyasyonları değerlendirilmiştir. Ölçümler diş durumuna ve cinsiyete göre karşılaştırılmıştır. Mental foramenin dişlere göre lokalizasyonunda cinsiyetler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. İncelenen olguların %4.5'unda aksesuar mental foramen tespit edilmiştir. 200 KIBT görüntüsünün 35 (%17.5)'inde alveolar loop gözlenmiştir. Çalışmamızda mandibular insisiv kanal ortalama %82 oranında bulunmuş olup, ortalama uzunluğu; sağ mandibular yarım çenede 7.47±4.56 mm, sol mandibular yarım çenede 7.22±4.45 mm olarak hesaplanmıştır. Mandibular lingual foramen ve vasküler kanallarının izlenme oranı %95.5 olarak rapor edilmiştir. Bu bulgular ışığında, anterior mandibulada uygulanacak implant uygulamaları gibi cerrahi işlemler öncesinde komplikasyonların önüne geçmek için interforaminal bölgede yer alan anatomik yapıların ve olası varyasyonlarının konik ışınlı bilgisayarlı tomografi sistemleri ile görüntülenmesi önerilmektedir.
MR uygulamalarının dental amalgamdaki faz değişiklikleri ve cıva buharlaşması üzerine etkilerinin XRD ve XPS yöntemleri ile incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, düşük ve yüksek teslada manyetik rezonans uygulamalarının yüksek bakır içerikli dental amalgamdaki faz değişiklikleri üzerine etkisinin XRD yöntemi ile, cıva buharlaşması üzerine etkisinin ise XPS yöntemi ile incelenmesidir.Disk şeklinde 5mmx1mm boyutlarında 126 adet dental amalgam örnek hazırlandı. Tüm örnekler elektronik ısısal döngü cihazı ile 1000 döngü ısısal yaşlandırmaya maruz bırakıldı. Daha sonra 3 gruba ayrılan örneklerin ilk grubu 0.2 T, ikinci grubu ise 1.5 T MRG cihazı ile manyetik alana maruz bırakıldı. Manyetik alana girmeyen örnekler ise kontrol grubu olarak değerlendirildi.Faz değerlendirmesi için her bir grupta 30 örnek olmak üzere toplam 90 örnek XRD yöntemi, yüzeydeki cıva miktarının belirlenmesi için ise her grupta 12 örnek olmak üzere toplam 36 örnek XPS yöntemi ile incelenmek üzere sınıflandırıldı. Her bir yöntemin örnek grupları üçe ayrıldı ve analizler manyetik alan uygulamasından 1., 7. ve 30. gün sonra yapıldı.XRD analizinde belirlenen ?, ?1, ?' ve Hg'ye ait pik değerlerinin, 0.2 T, 1.5 T ve kontrol grupları arasındaki ilişkisinin belirlenmesi için ANOVA ve Kruskal Wallis testi yapıldı ve istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05).XPS analizinde gruplardaki cıvanın atomik yüzdesi arasındaki ilişkiyi belirlemek için Kruskal Wallis testi yapıldı ve istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05).Manyetik alana maruz kaldıktan sonra geçen zamana bağlı, ?, ?1, ?' ve Hg'ye ait pik değerlerindeki ve yüzeydeki cıva konsantrasyonundaki değişimler Friedman testi ile incelendi ve istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05).Bu çalışmanın sonuçlarına göre MRG sırasında uygulanan statik manyetik alanın dental amalgamda yapısal değişikliğe neden olmadığı söylenebilir.
8-18 yaş arası bireylerin fasiyal vertikal dikey boyut farklılıklarının angular bölgede kandida kolonizasyonuna etkisinin araştırılması
8-18 yaş arasındaki bireylerin farklı fasiyal dikey boyutları ile angular bölgelerinde olası candida kolonizasyonu arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla yapılan bu çalışmada norm angle, low angle ve high angle çene yapısına sahip 50'şer birey incelendi. Her bireyin lateral sefalometrik görüntüsü üzerinde yüzün dik yön morfolojisini belirlemek için GoGn/SN açısı hesaplandı. Bireylerden alınan anamnez ile ağız solunumu ve dudak yalama alışkanlığının varlığı sorgulandı. Ayrıca hastaların ağız içi pH'sı ve ağız köşesi ıslaklık miktarı ölçüldü. Sonrasında ağız köşelerinden alınan ve Sabouraud Dextroz Agar (SDA) besiyerine ekilen sürüntü örnekleri üzerinde üreyen koloniler mikroskobik olarak değerlendirildi. Maya görünümüne sahip kolonilere germ tüp testi uygulanarak, koloniler candida albicans (c. albicans) ve c. albicans dışındaki diğer candida türleri olarak tanımlandı. Ağız köşesinde candida varlığının, bireylerin fasiyal dikey boyutları ile olan ilişkisinin istatistiksel analizi Kruskal-Wallis testi kullanılarak yapıldı ve istatistiksel olarak anlamlılık düzeyi p≤0.05 olarak kabul edildi. Elde edilen sonuçlara göre adölesan bireylerin ağız köşelerinde bulunan candida kolonizasyonu ile bu bireylerin fasiyal dikey boyutları arasında ilişki saptanamamıştır. Ancak ağız solunumunun, high angle grubu bireylerde hem low angle ve hem de norm angle bireylere göre anlamlı biçimde farklı olduğu görülmüştür. Dudak yalama alışkanlığının ise low angle ve high angle grubu bireylerde birbirine benzer olduğu; buna karşın gerek norm angle ve high angle grubu bireylerin ve gerekse de low angle ve norm angle grubu bireylerin dudak yalama alışkanlıklarının birbirlerinden önemli ölçüde farklı olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar sözcükler: candida, cheilitis, çene, vertikal boyut
Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi kullanılarak yapılan hacimsel hesaplamalarda farklı planimetrik yöntemlerin karşılaştırılması
Bu çalışmada amaç konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ile yapılan hacimsel ölçümlerde farklı planimetric yöntemlerin doğruluğunun karşılaştırılmasıdır. Sığır femur kondillerinde hazırlanan kemik içi kaviteler KIBT ile tarandı. 0.3 mm kalınlıktaki kesitlerde nokta sayım, manuel segmentasyon ve semi otomatik segmentasyon metotları ile hacimler ölçüldü. Hesaplanan bu hacimler Arşimet yöntemine göre hesaplanmış sonuçlarla kıyaslandı. Manuel segmentasyon ve semi otomatik segmentasyon metotları ile elde edilen sonuçların Arşimet metodu ile elde edilen sonuçlarla uyumlu olduğu görüldü (p>0.05).
Mandibulada gömülü dişlerin çevre yapılarla ilişkisinin dental volümetrik tomografi ve panoramik radyografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Diş hekimliğinde panoramik radyografi(PR) ve dental volümetrik tomografi (DVT) gömülü dişlerin pozisyonu ve komşu anatomik oluşumlarla ilişkisini değerlendirmede kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, mandibulada gömülü dişlerin komşu dişler ve çevre anatomik yapılarla ilişkisinin hem PR hem de DVT görüntüleri üzerinde değerlendirilmesidir. Materyal ve Metod: Bu çalışmada 2015-2021 yılları arasında Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesine başvuran 150 hastanın DVT ve PR görüntüleri retrospektif olarak incelendi. İncelenen radyografilerde mandibulada tespit edilen gömülü dişlerin prevelansı, konumu, komşu olduğu dişler ve çevre anatomik yapılarla ilişkisi PR ve DVT üzerinden değerlendirildi. İlgili veriler lisanslı IBM SPSS 21 paket programı ve Microsoft Excel programı ile analiz edildi. Bulgular: Çalışmada 70'i kadın, 80'i erkek 150 hastanın radyografisinde saptanan 206 adet gömülü diş değerlendirildi. 173 adet gömülü alt üçüncü molar diş(GAÜMD)'lerin en sık izlendiği sınıflamalar %41,04 oranıyla vertikal, %50,87'si sınıf B ve %68,79'u sınıf II dir. İAK %71,68 oranla inferior konumda izlenmiş olup %50,87'sinde GAÜMD kökü ile arasında kemik septumu izlenmemiştir. GAÜMD kökü %23,7 oranla lingual kortikal kemikle kontakta olup, %8,67 lingual kemikte perforasyon mevcuttur. İnferior alveolar kanal(İAK) konumunun, dişin lingual kemikle ilişkisinin DVT ve PR görüntüleri arasında, ikinci molar dişte izlenen distal çürük ve eksternal kök rezorpsiyonu(EKR)'nun incelendiği DVT ile PR görüntüleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur(p<0.05). Gömülü kanin dişler konum olarak daha sıklıkla bukkal konumda ve 14 dişin 6'sı insisiv kanalla kontakta izlenmiştir. Gömülü premolar ve süpernümere premolar dişlerin konumu daha sıklıkla lingualde, ikinci molar dişler sıklıkla meziale eğimli ve İAK ile kontaksız izlenmiştir. Sonuç: Mandibulada gömülü dişler çevre anatomik yapılarla yakın ilişkilidir. Gömülü dişlerin rutin olarak PR ile takibi ve riskli durumlarda üç boyutlu DVT'ler ile teşhisin desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: gömülü diş, dental volümetrik tomografi, panoramik radyografi, inferior alveolar kanal, lingual kemik, distal çürük