Harran University
Anabilim Dalı

Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı

Harran University

513

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pie Crust Yönteminin total diz artroplastisi uygulanan varus gonartrozlu hastalarda kemik kesileri üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmada, varus gonartrozlu hastalarda intraoperatif olarak medial kollateral ligamente uygulanan pie crust yönteminin, varus deformitesinin düzeltilmesine ve yapılan kemik kesileri üzerine etkisi araştırılmıştır. Materyal ve Metod: Ekim 2024 ile Ağustos 2025 tarihleri arasında, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde opere edilen varus gonartrozu olan 28 hasta prospektif olarak değerlendirilmiştir. Valgus gonartrozu olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Ameliyat sırasında çekilen iki ayrı floroskopi görüntüsü üzerinden aks ölçümleri yapılmıştır. İlk floroskopi görüntüsü, pie crust yöntemi uygulanmadan önce alınmıştır. İkinci floroskopi görüntüsü, pie crust yöntemi uygulandıktan sonra kaydedilmiştir. Bu iki floroskopi görüntüsünde aks ölçümleri arasında karşılaştırma yapılmıştır. Pie crust yöntemi sonrası diz varus deformitesindeki açı değişiklikleri ve kemik kesilerinin miktarını azaltmaya yönelik etkisi dolaylı olarak araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan hasta sayısı toplam 28'dir. Hastaların 27 (%96,43)'si kadın, 1 (%3,57)'i erkektir. Yaş ortalamaları 66,14±8,15 olup en genç hasta 47 ve en büyük hasta 81 yaşındadır. Hastaların VKİ ortalamaları 27,35±1,99'dur. Ayrıca hastaların 18 (%66,7)'i kilolu, 6 (%22,2)'sı normal ve 3 (%11,1)'ü şişman-obezite kategorisinde yer almaktadır. Hastaların yaş, cinsiyet ve VKİ değerlerinin normal dağılımı incelenmiştir. Hastaların yaşları arasında istatistiksel farklılık (p=0,000) bulunmaktadır (p<0,05). 18 kadın hastanın 17'si bağ koruyan, 10'ununa bağ kesen yöntemi uygulanmıştır. 1 erkek hastaya bağ koruyan yöntemi uygulanmıştır. Cinsiyetin bağ kesen ve bağ koruyan yöntemine göre istatistiksel farklılık (p=0,141) bulunmamıştır (p>0,05). Bağ koruyanda 6 sol, 12 sağ taraf ve bağ kesende 4 sol, 6 sağ tarafta tespit edilmiştir. Hastaların operasyon öncesi, operasyon sırası ve iyileşme sürecindeki aks ölçüm değer aralıkları incelendiğinde; ameliyat öncesi tüm hastaların aks değerleri -21 ila 0 arasındadır. Operasyon sırasında birinci ölçümde (İNTRAOP_AKS1) hastaların %21,43'ünde (n=6) 0,1–2 aralığında, %35,71'inde (n=10) 2,1– 4 aralığında ve %42,86'sında (n=12) 4,1–20 aralığında AKS değerleri saptanmıştır. Operasyon sırasındaki ikinci ölçümde (İNTRAOP_AKS2) hastaların %11,12'sinde (n=3) 0,1– 2, %14,81'inde (n=4) 2,1–4 ve %74,07'sinde (n=20) 4,1–20 aralığında değerler görülmüştür. x Postoperatif dönemde ise hastaların %3,57'sinde (n=1) 0,1–2, %21,43'ünde (n=6) 2,1–4 ve %75'inde (n=21) 4,1–20 aralığında AKS değerleri bulunmuştur. Hastaların intraoperatif çekilen skopilerdeki aks değerleri karşılaştırıldığında pie crust yönteminin varus deformitesini düzeltmeye etkisi +2,09 derece olarak ölçülmüştür. Hastaların intraoperatif çekilen skopi ve postop aks değerleri karşılaştırıldığında pie crust yönteminin varus deformitesini düzeltmeye etkisi ortalama +1,55 derece olarak ölçülmüştür. Komplikasyon olarak; bir hastada pie crust yönteminin uygulanması aşamasında MCL orta hatta parsiyel rüptür gelişti. Hasta arka çapraz bağ kesen total diz protezi kararı verilen, PCL instabilitesi olan hastaydı. Bu durum PCL instabilitesi olan hastalarda pie crust yönteminin daha dikkatli yapılması gerektiğini gösteriyor. Komplikasyon gözlenme oranı %3,57 (1 hasta)'dir. Hastalarda komplikasyon görülme oranı (p=0,00) istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,05). Sonuç: Pie crust tekniği deneyimli cerrahlar tarafından ve uygun hasta seçimiyle uygulandığında, total diz artroplastisinde varus deformitesinin düzeltilmesinde etkili bir teknik olduğu ve bu düzeltmenin daha az kemik kesisi yapılmasını sağladığı düşünülmektedir. Pie crust yöntemi, yalnızca daha az invaziv bir yaklaşım sunmakla kalmayıp aynı zamanda postoperatif iyileşme sürecini hızlandırarak daha düşük komplikasyon oranları ve daha iyi fonksiyonel sonuçlar elde edilmesine olanak sağlamaktadır. Bu bulgular, pie crust tekniğinin total diz artroplastisinde güvenli ve etkili bir yumuşak doku gevşetme yöntemi olarak değerlendirilebileceğini göstermektedir. Tekniğin etkinliğinin uygulayıcıya bağlı olduğu ve dikkatli bir şekilde standardize edilmesi gerekmektedir.

Mehmet Karagün
Harran University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

65 yaş üstü femur pertrokanterik kırıklı hastalarda proksimal femoral nail sonuçlarının değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı pertrokanterik femur kırıklarında PFN implantı uygulanan 65 yaş üstündeki hastaların klinik ve radyolojik sonuçlarını değerlendirmektir. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp merkezi hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında Eylül 2009 ve Ekim 2019 tarihleri arasında 36 hasta incelendi. Çalışmaya alınan hastalar 20 erkek 16 kadından oluştu. Ortalama yaş 75,33(65-95)'idi. 18 hasta sağ 18 hasta sol taraflı idi. Çalışmamızda hastaların yaşı, cinsiyeti, kırık tarafı, yatış süresi, ameliyatın ilk yatıştan sonraki kaçıncı günde olduğu, cerrahi süresi, travma şekli, kırık tipi, ek kırık olup olmadığı, ASA skoru, anestezi tipi, cerrahinin açık veya kapalı uygulanma türü, harris kalça skoru, radyolojik kaynama süresi, komplikasyon, mortalite değerlendirildi. Çalışmada AO kırık tipi ile radyolojik kaynama süresi ve harris kalça skoru arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Kırık instabil ise sonuçların daha kötü olabileceği muhtemeldir. Prognozu belirlemede kırık tipinin önemini bir kez daha göstermiştir. Erkeklerde sol taraf, kadınlarda sağ taraf tutulumu daha yüksek oranda görülmüş; bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bu konuda daha büyük olgu sayısı olan çalışmalara ihtiyaç vardır.

Femoral kırıklarFemurGeriatri+4
Ali Yavuz
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyabetik ayak Wagner evre I ve evre II ülserlerinde PRP uygulamasının yara iyileşme üzerine etkileri

Diyabetik ayak ülserleri (DAÜ), diyabetin en ciddi komplikasyonlarından biri olup, tedavi edilmediğinde ampütasyona kadar ilerleyebilen önemli bir sağlık sorunudur. Diyabetik ayak Wagner evre I ve evre II ülserlerinde trombositten zengin plazma (PRP) yara iyileşmesi üzerindeki etkiler araştırılmıştır. Çalışma, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji polikliniğinde toplam 44 hasta üzerinde gerçekleştirilmiştir. Hastalar PRP uygulandı (n=23) ve PRP uygulanmadı (n=21) olmak üzere iki grup halinde ayrıldı. Çalışma grubunda PRP yara dudaklarına ve yara tabanına uygulandı, kontrol grubunda ise geleneksel pansuman yöntemleri uygulandı. Hastalar 28 gün boyunca takip edilmiş ve yaraların iyileşmesi detaylı bir şekilde değerlendirilmiştir. Çalışma sonuçlarına göre, PRP uygulanan grupta yara boyutlarında anlamlı bir küçülme, granülasyon ve epitelizasyon oranlarında ise belirgin bir artış gözlenmiştir. PRP uygulanan grupta granülasyon oluşma olasılığı, PRP uygulanmayan gruba göre yaklaşık 35.75 kat daha fazla sayıdadır. Benzer şekilde, PRP uygulanan grupta epitelizasyon oluşma olasılığı da 12.86 kat daha yüksek olarak tespit edilmiştir. Ayrıca PRP uygulanan bölgedeki yara akıntısında azalma ve CRP seviyelerinde düşüş tespit edilmiştir. Bununla birlikte ESH ve WBC değerlerinde anlamlı bir değişiklik gözlenmemiştir. PRP'nin herhangi bir yan etkisi olmadığı ve güvenli bir tedavi yöntemi belirlendi. Çalışmada, PRP'nin yara iyileşmesini hızlandırdığı görüldü. PRP uygulanan grupta yara boyutlarının küçülmesi ve akıntının azalması, PRP'nin lokal ve sistemik döngüsü etsi olabileceği düşünüldü. Sonuç olarak, PRP diyabetik ayak Wagner evre I ve evre II ülserlerinde yara iyileşmesini hızlandırdığı, granülasyon ve epitelizasyonun arttığı görüldü. PRP diyabetik ayak tedavisinde etkili bir yöntem olarak kullanılabilir, ancak daha geniş hasta grupları ve uzun süreli takiplerle desteklenmelidir. Ayrıca PRP'nin farklı konsantrasyonlarında ve diğer tedavi yöntemleriyle kombinasyonu ile yapılan çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışma, PRP'nin diyabetik ayak Wagner evre I ve evre II tedavisinde güvenli ve etkili bir seçenek olduğunu göstermektedir.

İrfan Narin
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Adölesan ve genç erişkinlerde asetabuler displazi tedavisinde uygulanan ganz osteotomisinin klinik sonuçları üzerinde etkili faktörlerin değerlendirilmesi

Asetabuler displaziye sekonder gelişen osteoartrit erişkin dönem kalça ağrısı nedenleri arasında geniş bir yer kaplamaktadır. Erişkin dönemin erken evreleri ile adölesan dönemde semptomatik hale gelmiş olan kalça displazisinin tedavisinde farklı tedavi metotları tanımlanmıştır. Bu tedavi metotlarından birisi Ganz periasetabuler osteotomidir. Bu tez çalışmasında Ganz osteotomisinin orta uzun dönem radyolojik ve klinik sonuçlarını tespit etmek ve klinik sonuçları etkileyen değişkenlerin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya, Ocak 1999 ve Aralık 2019 tarihleri arasında asetabuler displazi tanısı Ganz osteotomisi operasyonu gerçekleştirilmiş olan toplam 43 hastanın 55 kalçası alındı. Hastaların; ameliyat yaşları, artroz dereceleri, ameliyat öncesi ve son takipteki Harris Kalça Skorları tespit edildi. Hastaların pelvis ön arka grafileri ve aksiyel BT-MR kesitleri üzerinden ameliyat öncesi ve sonrası asetabuler indeks, Sharp açısı, lateral merkez kenar açısı, anterior merkez kenar açısı, ACM açısı, ekstrüzyon indeksi, kalça lateralizasyon indeksi, asetabuler versiyon ve asetabuler sektör açıları ölçümleri yapıldı. Ameliyat öncesi ve sonrası tespit edilen radyolojik ve klinik değerler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Klinik sonuçları etkileyen değişkenlerin tespit edilmesi amacıyla hastaların Harris kalça skorları ve kalça eklem hareketlerinin radyolojik değerler ile korelasyon analizi yapıldı. Hastaların yaş ortalaması 19.85±6.57 idi. Hastaların ortalama takip süresi 8.65±6.5yıl olarak tespit edildi. 55 hastanın son takip filmleri değerlendirildiğinde ortalama Sharp açısı 34.91º±7.23º (17º-51º), ortalama lateral merkez kenar açısı 29.98º ±11.90º (4º-55º), ortalama anterior merkez kenar açısı 45.67º ±16.34º (5º-73º), ortalama Tönnis açısı 7.07º±8.03º (-12º-25º), ortalama ekstrüzyon indeksi %12.44±12.96 (0-43), ortalama ACM açısı 61.65º±4.36º (54º-73º), ortalama kalça lateralizasyon indeksi 0.66±0.10 (0.43-0.95), ortalama asetabuler derinlik %23.84±3.98 (14-32), ortalama asetabuler versiyon 12.29º ±14.93º (-32º-35 º), ortalama anterior asetabuler sektör açısı 60º±20.06º (28º-136º), ortalama posterior asetabuler sektör açısı 84.13º±14.34º (39º-109º), ortalama horizontal asetabuler sektör açısı 144.22º±18.03º (95º-213º) olarak bulundu. Klinik değerlendirmede ise son takipte ortalama Harris Kalça Skoru 81.62±14.1 olarak bulundu. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası değerleri olan tam olan hastalar karşılaştırıldığında iki eş arasındaki farkın anlamlılık testinde asetabuler indeks, Harris Kalça Skoru, Sharp açısı, lateral merkez kenar açısı, anterior merkez kenar açısı, Tönnis açısı, Tönnis evresi, anterior asetabuler sektör açısı, horizontal asetabuler sektör açısında istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler meydana geldi. ACM açısı, kalça lateralizasyon indeksi ve posterior asetabuler sektör açılarında ameliyat öncesi ve sonrası değerlerde anlamlı bir fark gözlenmedi. Radyolojik ve klinik ölçümler korelasyon analizi ile değerlendirildiğinde son takipteki Tönnis evresi ile son takipteki Harris kalça skoru, kalça fleksiyonu ve kalça dış rotasyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon tespit edildi. Klinik ve radyolojik değerlendirmenin sonuçları dikkate alındığında genç erişkin ve adölesan dönem asetabuler displazi tedavisinde Ganz osteotomisinin memnuniyet verici sonuçları olduğu, klinik skorlar ve radyolojik parametreler üzerinde anlamlı değişikliğe neden olduğu görülmüştür.

AsetabulumAğrıErgenler+4
Zirvecan Güneş
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erişkinlerde ön çapraz bağ yaralanmalarında hill sachs lezyonu benzeri kemik iliği ödemi paterninin sıklığı ve ek yaralanmalarla ilişkisi

Amaç: Çalışmamızda hedeflenen, akut tam kat ön çapraz bağ (ÖÇB) yırtığı tanılı hastalarda kemik iliği ödemi (KİÖ) yerleşimlerinin incelenmesi ve anterior omuz çıkığı benzeri mekanizmayı düşündüren (Hill-Sachs benzeri) paternlerin sıklığının gösterilmesidir. Ayrıca KİÖ bulgularının diğer parametrelerle olan ilişkileri, eşlik eden diğer yaralanmaların sıklıkları ve menisküs yaralanmalarının KİÖ yerleşimleri/paternleri ve diğer parametrelerle olan ilişkileri incelenecektir. Gereç ve Yöntem: Manyetik rezonans görüntülemede akut tam kat ÖÇB yırtığı saptanan hastalar çalışmaya dahil edildi. KİÖ'nün yerleşimleri ve Hill-Sachs benzeri paternlerin sıklıkları araştırıldı. Eşlik eden bağ, menisküs, kemik/kıkırdak yaralanmaları incelendi. Eşlik eden menisküs yaralanmaları ile KİÖ yerleşimleri/paternleri, morfometrik ölçümler, yaş ve cinsiyet arasındaki ilişkiler değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 68 hasta dahil edildi. En sık ödem görülen bölgeler tibial platonun posterolaterali (PL, %70.6), posteromediali (PM, %51.5) ve lateral femoral kondilin orta bölümüydü (LFO, %51.5). Hill-Sachs benzeri paternler %32.35-50.00 oranlarında görüldü. PL yerleşimi (p<0.01) ve LFO + PL paterninde ödem olanlarda (p=0.046) medial menisküs yırtıklarının (MMY) daha seyrek görüldüğü saptandı. MMY olanlarda medial tibial eğimin (MTE) daha az (p=0.04), lateral tibial yüksekliğin daha fazla (LTY) (p=0.01), lateral menisküs yırtıkları (LMY) olanlarda MTE'nin (p=0.03) daha fazla olduğu saptandı. Hill-Sachs benzeri ödem paternleri görülenlerde LTY'nin daha az (p=0.03) olduğu görüldü. Kadınlarda erkeklere göre medial tibial derinliğin (MTD) daha az (p<0.01) olduğu görüldü. Sonuç: Sonuçlarımız erişkinlerde ÖÇB yırtıkları sonrası Hill Sachs lezyonu benzeri KİÖ paternlerinin sık görüldüğünü göstermektedir. Tibial platonun posterolateralinde ve Hill-Sachs benzeri paternde KİÖ olanlarda MMY daha seyrek görülmüştür. MTE'nin hem MMY hem de LMY'ler ile, LTY'nin hem MMY hem KİÖ paterni ile, MTD'nin ise cinsiyetle ilişkili olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Kemik iliği, omuz çıkığı, ödem, ön çapraz bağ

Ulaş Yavuz
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İmmobilizasyon ile indüklenen sıçan donuk omuz modelinde sistemik n-asetil sistein kullanımının kapsüler fibrozis ve lökomotor aktivite üzerine etkilerinin araştırılması

Amaç: İmmobilizasyonla indüklenmiş sıçan donuk omuz modelinde, immobilizasyon süresince N-asetil sistein (NAC) verilen ve NAC verilmeyen denekleri; eklem hareket açıklıkları (EHA) ve üst ekstremite aktiviteleri açısından karşılaştırarak, antioksidan N-asetil sistein molekülünün profilaktik antifibrotik etkilerinin gözlemlenmesi amaçlanmaktadır. Metot: 28 adet 12 haftalık Sprague Dawley sıçanda, genel anestezi altında, internal skapulohumeral fiksasyonla omuz immobilizasyonu gerçekleştirildi. Denekler randomize şekilde NAC verilecek (Grup 1, n=14) ve NAC verilmeyecek (Grup 2, n=14) iki gruba ayrıldı. Birinci gruba 8 haftalık immobilizasyon süresince 1200 mg/kg/gün NAC peroral verildi. 8 haftanın sonunda remobilizasyon gerçekleştirildi. İmmobilizasyondan önce ve remobilizasyondan sonra; immobilizasyon uygulanan tarafa yönelik üst ekstremite lokomotor aktivitesi ve omuz abdüksiyon/fleksiyon EHA'lar ölçüldü. Aktivite; üst ekstremitenin uzanma-kavrama becerisini ölçmek üzere tasarlanan Montoya'nın merdiven düzeneğiyle değerlendirildi. EHA'lar; omuza kuvvet etkisi olmadan ve standart kuvvet uygulanırken anterior-posterior/lateral planda gerçekleştirilen radyografik görüntülemelerdeki skapulohumeral açılar arasındaki farkın hesaplanmasıyla bulundu. Bulgular: İmmobilizasyon öncesi; sagittal/koronal plan EHA ve aktivite ölçümleri iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark göstermedi (p>0,05). Remobilizasyon sonrası ölçümlerde immobilizasyon öncesine göre abdüksiyon/fleksiyon EHA ve üst ekstremite aktivitesi iki grupta da anlamlı azalma gösterdi (p<0,05). Remobilizasyondan sonrasındaki fleksiyon EHA iki grup arasında anlamlı fark gösterirken (p<0,05); abdüksiyon EHA, hesaplanan p=0,051 değeriyle anlamlı fark oluşturmadı (p>0,05). Remobilizasyon sonrasındaki üst ekstremite aktivite testinde iki grup arasında anlamlı fark görülmedi (p>0,05). Üst ekstremite aktivitesinde ve abdüksiyon/fleksiyon EHA'da immobilizasyon nedeniyle gerçekleşen kayıplar iki grup arasında anlamlı fark göstermedi (p>0,05). Sonuç: Bulgular NAC profilaksisi verilen grupta daha az şiddette etkilenmeyi göstermektedir. NAC donuk omuz profilaksisinde antifibrotik etkileri sayesinde faydalıdır. Bu durum donuk omuzda oksidan-antioksidan mekanizmaların rolü olabileceğini göstermektedir.

Ali Osman Gökhan Çıbıkçı
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Medialize edici kalkaneal osteotomi ve lateral kolon uzatma osteotomi varyasyonlarının ard ayak dizilimine etkileri: üç boyutlu anatomik model çalışması

Amaç: İlerleyici Çöken Ayak Deformitesi (İÇAD), medial ark çökmesi, ön ayakta abduksiyon, talonaviküler örtünümde azalma ve ard ayakta valgus dizilimi gibi komponentleri içerebilen bir ayak deformitesidir. Bu çalışmanın amacı, sanal cerrahi ile medialize edici kalkaneal osteotomi (MEKO) ve lateral kolon uzatma osteotomisinin (LKUO) varyasyonlarının ayak dizilimi üzerindeki etkilerini değerlendirerek preoperatif planlama için bir tedavi algoritması oluşturmak ve asistan eğitimi için 3 boyutlu (3B) katı eğitim modeli geliştirmektir. Materyal ve Metot: Altı evre I İÇAD hastasına ait yük altında çekilen BT görüntülerinin 3B sanal modelleri üzerinde 5 mm, 10 mm, 15 mm MEKO ve LKUO uygulanarak 36 postoperatif sanal model oluşturuldu. Postoperatif değişiklikler, AP talokalkaneal açı, ard ayak açısı, ard ayak moment kolu, AP talus - 1. metatars açısı ve talonaviküler örtünüm ölçülerek değerlendirildi. 5 mm, 10 mm, 15 mm LKUO uygulanan katı eğitim modelinde talonaviküler örtünüm değerlendirildi. Bulgular: Sanal cerrahide 5, 10 ve 15 mm'lik LKUO için AP talus - 1. metatars açısında sırasıyla 4,1°±0,9, 9,3°±1,3 ve 13,9°±2,0, talonaviküler örtünümde ise -4,6°±0,9, -10,7°±2,0 ve -14,5°±1,0 değişiklik gözlemlendi. 5, 10 ve 15 mm'lik MEKO ise ard ayak moment kolunda sırasıyla 5,3 mm±0,7, 10,0 mm±1,3 ve 15,1 mm±1,2, ard ayak açısında 4,49°± 0,62, 9,19°±1,64 ve 13,74°±2,34, AP talokalkaneal açıda ise 3,5°±0,3, 7,3°±1,6 ve 10,9°±0,9 değişikliğe neden oldu. Sanal ve katı modellerde LKUO sonrası talonaviküler örtünümdeki değişim miktarları benzer bulundu. Sonuç: İÇAD tedavisi için deformite miktarına göre uygulanacak MEKO ve LKUO miktarını formüle eden bir preoperatif planlama algoritması geliştirilmiştir. Sanal cerrahi ile benzer sonuçları veren katı modeller asistan eğitimi için önemli katkı sağlayabilir.

Ece Davutluoğlu
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kalkaneus kırıkları sanders sınıflamasının ortopedi asistanları tarafından öğrenilmesi ve yorumlanması: Bilgisayarlı tomografi görüntüleri, üç boyutlu baskı ve sanal gerçeklik gözlükleri ile yapılan kıyaslamalı bir çalışma

Amaç: Çalışmanın amacı, kalkaneus kırıklarının Sanders sınıflamasının öğrenilmesi ve yorumlanması sürecinde, modern teknolojik araçların eğitimdeki etkilerini incelemektir. Bilgisayarlı Tomografi (BT), 3B (üç boyutlu) baskı ve sanal gerçeklik (SG) gözlükleri kullanılarak, ortopedi ve travmatoloji eğitimine olan katkılar karşılaştırılmıştır. Çalışma, bu yöntemlerin kalkaneus kırıklarının sınıflandırılmasındaki etkinliğini belirlemeyi hedeflemiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, kalkaneus kırığı tanısı almış ve BT görüntüleri mevcut 33 hasta dahil edilmiştir. 25 ortopedi ve travmatoloji asistanı, her bir kırığı sırasıyla 2B BT kesitleri, 3B baskılar ve SG görüntüleri üzerinden değerlendirmiştir. Gözlemci-içi ve gözlemciler arası uyum ile her bir yöntemle yapılan sınıflamaların doğruluğu analiz edilmiştir. Üç farklı değerlendirme oturumu düzenlenmiş ve her oturumda farklı bir yöntem kullanılarak sonuçlar kaydedilmiştir. Bulgular: Gözlemciler arası uyum açısından 3B baskı yöntemi en başarılı sonuçları vermiştir. Doğruluk açısından ise BT ile yapılan değerlendirmelerde en yüksek doğru yanıt oranına ulaşılmıştır. En çok tercih edilen yöntem ise SG olmuştur. Eğitim yılına göre yapılan analizde, asistanların eğitim düzeyine bağlı olarak sınıflama başarısında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Sonuç: Çalışma, kalkaneus kırıklarının sınıflanmasında modern 3B teknolojilerinin, BT yöntemlerine kıyasla daha yüksek uyum sağladığını göstermektedir. Ancak doğruluk açısından BT en etkili yöntem olarak öne çıkmaktadır. Çalışma, 3B teknolojilerinin ortopedi eğitimine entegrasyonunun, eğitim süreçlerinde önemli katkılar sağlayabileceğini vurgulamaktadır. Anahtar Sözcükler: Kalkaneus Kırıkları, Kırık Sınıflandırması, Bilgisayarlı Tomografi, Üç Boyutlu Baskı, Sanal Gerçeklik

3D sanal dünyalarBilgisayarlı tomografiKırıklar-kemik+2
Mete Özer
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pes kavusu bulunan hastalarda birinci metatars ekstansiyon osteotomisinin ayak dizilimine etkisi: Üç boyutlu anatomik model çalışması

Amaç: Pes kavus, ayak medial arkın yüksek olması ve vücut ağırlığını vermekle arkın düzelmemesi ile karakterizedir. Bu çalışmada üç boyutlu anatomik modellerde sanal ortamda pes kavus tedavisinde uygulanan birinci metatars ekstansiyon osteotomi varyasyonların ayak dizilimine etkisinin incelenerek tedavi algoritması oluşturulması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Pes kavus deformitesi olan 10 hastaya ait ayakta yük altında çekilen BT görüntülerinden oluşturulan 3-boyutlu modeller üzerinde 1. metatarsın proksimalinden 1 cm ve 2 cm seviyede ayrı ayrı 3 mm, 5 mm ve 7 mm boyutlarında ekstansiyon osteotomisi uygulanarak 60 model oluşturuldu. Osteotomi öncesi ve sonrası Meary açısı, kalkaneal eğim açısı ve tibiokalkaneal açı değerlendirildi. Bulgular: Sanal cerrahide 1 cm'den yapılan 3 mm, 5 mm ve 7 mm miktarında ekstansiyon osteotomilerinin ayak dizilimine etkileri incelendiğinde, Meary açısında sırasıyla 6.65°±1.18, 10.94°±1.87, 15.13°±2.53, kalkaneal eğim açısında 2.14°±0.48, 3.57°±0.57, 4.89°±0.93, ve tibiokalkaneal açıda 4.92°±1.33, 8.27°±1.92, 11.6°±2.62 derecelik azalma sağladıkları tespit edildi. 2 cm'den yapılan 3 mm, 5 mm ve 7 mm miktarında ekstansiyon osteotomilerinin ayak dizilimine etkileri incelendiğinde, Meary açısında sırasıyla 6.62°±1.02, 10.56°±1.81, 14.3°±2.32, kalkaneal eğim açısında 2.09°±0.38, 3.34°±0.51, 4.52°±0.7, ve tibiokalkaneal açıda 4.84°±1.01, 7.78°±1.38, 10.74°±2.1 derecelik azalma sağladıkları tespit edildi. Kama boyutları eşit tutulduğunda 1 cm ve 2 cm'den yapılan osteotomilerin ayak dizilimine etkileri açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç: Pes kavus tedavisinde deformite miktarına göre uygulanacak 1. metatars ekstansiyon osteotomisini formüle eden bir preoperatif planlama algoritması geliştirildi. Anahtar Sözcükler: Pes kavus, 1. Metatars ekstansiyon osteotomisi, 3-boyutlu modelleme, preoperatif planlama

Yahya Deniz
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gelişimsel kalça displazisine sekonder koksartroz nedeniyle yapilan total kalça artroplastisinin diz eklemi üzerine etkileri

Amaç: Bu çalışmanın amacı, gelişimsel kalça displazisine (GKD) sekonder koksartroz nedeni ile total kalça artroplastisi (TKP) uygulanmış hastaların orta-uzun dönem takiplerinde TKP'nin alt ekstremite biyomekaniği, koronal plan dizilimi ve diz üzerindeki etkilerini incelemek ve diz ekleminde meydana gelen postoperatif biyomekanik değişiklikleri radyolojik ve fonksiyonel olarak değerlendirmektir. Yöntem: Toplam 108 kalçanın 74'ü tek taraflı, 34'ü çift taraflı TKP uygulanmış hastalardan oluşmaktadır. Kalçalar ayrıca Crowe tipine (1-2 düşük, 3-4 ileri displazi) ve kullanılan femoral komponent çeşidine göre kategorize edildi. Hastaların ortalama takip süresi yaklaşık 4 yıldı (1-10). Radyolojik değerlendirmeler, mekanik ve anatomik lateral distal femoral açı (mLDFA, aLDFA), mekanik medial proksimal tibial açı (mMPTA), diz eklem hattı uyum açısı (JLCA), pelvik eğim (PE), bacak uzunluk farkı (BUF), Q açısı, femoral ofset (FO), kalça-diz-ayak açısı (HKA), diz mekanik aks deviasyon oranı (DMADO), femur mekanik-anatomik aks arası açı (FMAA), diz Kellgren-Lawrence (KL) evresi ve tibiotalar açı (TTA) ölçülerek gerçekleştirildi. Fonksiyonel değerlendirmeler, Görsel Analog Skala (VAS), Harris Kalça Skoru (HKS), Diz Cemiyeti Skoru (KSS), Oxford Diz Skoru, Diz Yaralanma ve Osteoartrit Sonuç Skoru (KOOS) ve Western Ontario ve McMaster Üniversiteleri Osteoartrit İndeksi (WOMAC) ile yapıldı. Bulgular: 57 düşük ve 51 ileri displazisi olan kalça değerlendirildi. İleri displazi grubunda ameliyat sonrası mMPTA, BUF ve değişimi, Q, HKA açısı ve değişimi, DMADO, diz KL evre farkı anlamlı olarak daha yüksekken ameliyat öncesi ve sonrası FMAA ise daha düşüktü. Ameliyat sonrası en düşük mLDFA ve FMAA; en yüksek HKA açısı ve PE konik protezde bulunurken en yüksek mLDFA, FO ve FMAA; en düşük PE, HKA açısı kama protezde bulunmuştur. Lakin, Crowe tipine ve femoral komponent tipine göre klinik sonuçlar açısından anlamlı fark yoktur. Ameliyat sonrası tüm hastalarda anlamlı olarak kalça ve diz VAS azalırken, HKS, KSS, KOOS, Oxford Diz Skoru ve WOMAC skoru artmıştır. Sonuç: İleri displazisi olan hastalarda orta-uzun dönemde TKP sonrası dizde valgus yönelimi artarken, düşük displazisi olan hastalarda bu yönelim zamanla düzelmektedir. Konik femoral komponent valgus hizalanmasını artırabilirken, kama komponent daha stabil bir mekanik aks sağlamaktadır. Postoperatif dizdeki radyolojik değişiklikler orta-uzun dönemde fonksiyonel sonuçlara yansımamaktadır. Anahtar Sözcükler: Gelişimsel Kalça Displazisi, Koksartroz, Total Kalça Artroplastisi, Diz Biyomekaniği, Koronal Plan Dizilimi, Femoral Protez, Valgus Hizalanması, Mekanik Aks Değişiklikleri, Radyolojik Değerlendirme, Fonksiyonel Sonuçlar

Diz eklemiKalça eklemiOsteoartrit-kalça+1
Muhammed Yusuf Afacan
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Lucı̇lı̇a serı̇cata larva salgısının ı̇n vı̇tro kondroblast hücre kültürü üzerı̇ne etkı̇nliğinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı , Lucilia sericata (LS) larvalarından elde edilen salgının insan kondroblast hücreleri (CHON-001) üzerindeki etkileri in vitro koşullarda incelemektir. Kıkırdak dokusunun sınırlı kendini yenileme kapasitesi ve osteoartrit gibi dejeneratif eklem hastalıklarının artan önemi, LS'nin potansiyel biyolojik ajan olarak araştırılmasını değerli kılmaktadır. Yöntem: CHON-001 hücreleri farklı LS dozlarında 1, 6, 12, 24 ve 48 saat aralıklarında muamele edilmiştir. Oksidatif stres oluşturmak için hücrelere hidrojen peroksit (H₂O₂) uygulanmış ve LS ile kombinasyon etkileri değerlendirilmiştir. Hücre canlılığı MTT testi ile belirlenmiş; veriler normal dağılım göstermediğinden Kruskal–Wallis ve Bonferroni düzeltmeli analizler kullanılmıştır. Bulgular: LS uygulaması, kondroblast canlılığında doz bağımlı bir artış göstermiştir. Düşük ve orta konsantrasyonlar hücre canlılığını artırırken, yüksek dozlar sitotoksik etki oluşturmuştur. H₂O₂'ye maruz bırakılan hücrelerde LS özellikle orta dozlarda koruyucu etki göstermiş ve oksidatif hasarı anlamlı düzeyde azaltmıştır (p<0,01). Sonuç: LS'nin insan kondroblastları üzerinde canlılığı destekleyici ve oksidatif stresi azaltıcı özellikler sergilediği belirlenmiştir. Bu bulgular, LS'nin kıkırdak rejenerasyonunda adjuvan biyolojik ajan olarak kullanılabileceğini ve osteoartrit tedavisine yönelik yeni rejeneratif yaklaşımlar için bilimsel temel oluşturabileceğini göstermektedir.

Derya Akbaba
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Osteoblastlarda anti-apoptotik ve proliferatif etkili adrenomedüllin hormonunun segmental kemik defekti üzerine etkisi

Kemik defektlerinin ortopedik tedavisi zorlu ve maliyetlidir. Bu alanda yapılan kemik defektli hayvan deneyleri pek çok molekül ve biyomateryalin kemik üzerine etkilerini araştırmak adına kullanılmaktadır. Son yıllarda bulunan ve henüz tam olarak etkileri bilinmeyen adrenomedüllin hormonunun literatürde kemik doku üzerine makroskopik ve hücresel düzeyde pozitif yönde etkilerinin bulunması nedeni ile segmental kemik defektinin iyileşmesine katkı yapıp yapmayacağını araştırmak üzere bir hayvan deneyi planladık. Toplam 36 adet Wistar rat ile 4-8 haftalık ve 15-30 µg'lık doz ve zaman bağımlı 6 grup oluşturuldu. Her grupta bilateral önkol radius cisminden 2 mm'lik defekt oluşturuldu ve haftalık 3 kere intraperitoneal olmak üzere 4 ve 8 haftalık kontrollere NaCl solüsyonu, 15 µg 4 hafta, 15 µg 8 hafta, 30 µg 4 hafta ve 30 µg 8 haftalık deney gruplarına belirtilen dozlarda adrenomedüllin uygulandı. Deneyin sonunda hayvanlara ötenazi uygulandı ve formolin solüsyonunda mikrotomografi ile defekt bölgesi görüntülendi. Mikrotomografik olarak kemik yüzey alanı, kemik hacmi, trabeküler kemik kalınlıklarına bakıldı ve ardından histolojik analize geçildi ve dekalsifikasyon sürecinin ardından ışık mikroskobunda defekt bölgesinde oluşan yeni kemik alanları bilgisayar ortamında hesaplandı ve istatistiksel olarak mikrotomografi ve histoloji verileri karşılaştırıldı. Mikrotomografide ve histolojide 15 µg lık gruplarda belli parametrelerde istatistiksel anlamlı daha fazla yeni kemik alanları olduğu görüldü. 30 µg lık gruplarda ise bu etki görülmedi. Kemik mineral yoğunluğunda ise adrenomedüllin verilen deney gruplarında, kontrol grubuna göre artış gözlendi. Sonuç: Çalışmamızda, her ne kadar çoğu parametrede istatistiksel anlamlı bir fark çıkmasa da, adrenomedüllinin kemik dokunun hasar almış bölgelerinde belli dozlarda, kemik dokuya pozitif etki edebileceğine dair radyolojik ve histolojik sonuçlar mevcuttur. Ancak bu etki, defekt modelinde düşünüldüğü kadar büyük bir iyileşme ortaya çıkartmamıştır. Adrenomedüllin ve kalsitonin grubu hormonların kemik dokuya travma veya stres durumlarında nasıl etkilediği konusunda yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Mehmet Kaymakoğlu
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gergi bandı plak yöntemiyle deformite korreksiyonu yapılan çocuk hastalarda, plak çıkarma sonrası deformite tekrarlama riski

Hemiepifizyodez, çocukluk çağı uzun kemik deformitelerinin düzeltilmesinde yaygın kullanılan bir yöntemdir. Ekstremite büyümesinin yönlendirilmesine olanak veren geçici hemiepifizyodez, deformite düzeltme yöntemleri içinde uygulaması oldukça basit, büyüme plağı yaralanması ve implant yetmezliği riski düşük olan bir seçenektir. Geçici hemiepifizyodez için kullanılan implant amaca ulaşıldıktan sonra çıkarılır. İmplant çıkarıldıktan sonra büyüme plağı normal büyümesine devam edebilmektedir. Bu nedenle hastalar, deformitenin tekrarı açısından yakın takip altında tutulmalıdır. Literatürde gergi bandı plağı çıkarıldıktan sonra eski deformitenin tekrarlayabileceği (rebound fenomeni (RF)) gösterilmiş fakat risk faktörleri detaylı bir şekilde araştırılmamıştır. Amaç Bu çalışmanın amacı uzun kemik deformitelerinin düzeltilmesi amacıyla gergi bandı plak kullanılarak hemiepifizyodez uygulanan hastalarda, plak çıkarıldıktan sonraki dönemde deformite tekrarlama (rebound fenomeni) risklerini araştırmaktır. Materyal ve Metod 2010-2018 seneleri arasında Hacettepe Universitesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalın'nda alt ekstremite koronal plan deformitesi nedeni ile geçici hemiepifizyodez uygulanmış hastalar retrospektif olarak tarandı. Toplam 103 hastanın 217 segmenti değerlendirildi. Çalışmaya implant uygulanmadan hemen önce, implant çıkarılmadan hemen önce ve takip sonunda ayakta alt ekstremite uzunluk grafileri olan ve plak çıkarıldıktan sonra en az bir senelik takibi olan hastalar dahil edildi. Çalışma 43 hastanın 94 segmenti üzerinden yürütüldü. Hastaların deformiteleri etiyolojik açıdan idiopatik ve idiopatik olmayan grup olararak sınflandırıldı. Hastaların implant uygulanmadan önce, implant çıkarılmadan hemen önce ve takip sonundaki standart ayakta anterior-posterior (AP) uzunluk grafileri iki cerrah tarafından değerlendirildi. Ölçümler PACS Centricity Universal Viewer Version 6,0 üzerinden yapıldı. Her bir radyografide mekanik lateral distal femoral açı (mLDFA), mekanik medial proksimal tibial açı (mMPTA), mekanik aks zonu, deformitenin yönü (varus/valgus), segmentin uzunluğu (mm) ölçüldü. İmplantın uygulanma yaşı (ay), implantın hastada kalma süresi (ay), implantların çıkarılma yaşları (ay) not edildi. Eklem oryantasyon açılarının düzelme hızı (derece /ay), implant çıkarıldıktan sonra ilgili kemik segmentinin uzama hızı (mm/ay) hesaplandı. Takipte eklem oryantasyon açılarında (mLDFA, mMPTA) başlangıç deformitesi yönünde 5 ve üzerinde açılaşma artışı olması deformite tekrarı (rebound) olarak kabul edildi. Değerlendirilen hasta parametreleri ve deformite tekrarı arasındaki ilişki incelenerek deformite tekrarı açısından risk faktörleri belirlendi. Bulgular Toplamda 43 hastanın (15 K, 28 E) 94 segmenti (55 femur, 39 tibia) çalışmaya dahil edildi. Tedavi öncesi segmentlerin %77,7'sinde (n=73) valgus, %23,3'ünde (n=21) varus deformitesi mevcut idi. Ortalama implant uygulama yaşı 88,9 ± 40,5 ay, ortalama implant çıkarma yaşlı ise 106 ± 43,0 ay idi. İmplant çıkarma sonrası eklem oryantasyon açılarının seyri açısından 3 grup belirlendi: Deformite tekrarının 5°'nin altında olduğu ReF(-) grup, (n=39), deformite tekrarının 5° ve üzerinde olduğu ReF(+) grup (n=46) ve plak çıkarılmasına rağmen hemiepifizyodez etkisinin devam ettiği grup (n=9). Rebound üzerinde etkili olduğu düşünülen parametreler femur/tibia ve valgus/varus deformiteleri için ayrı ayrı değerlendirildi. Tüm valgus deformitelerinin (n=73) %56,2'inde (n=41) rebound fenomeni (RF) görülürken, varus deformitelerinin (n=21) %23,8'inde (n=5) RF görüldü. Tüm femuraların %52,7'sinde RF geliştiği tespit edildi. Başlangıçta valgus deformitesi olan femurların (n=45) %60'ınde (n=27) RF görüldüğü, bu oranın başlangıçta varus deformitesi olan femurlarda (n=10) ise %20 (n=2) olduğu tespit edildi. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p=0,03). Tüm tibiaların ise %43,6'sında (n=17) RF geliştiği gözlendi. Başlangıçta valgus deformitesi bulunan 28 segmentin %50'sinde (n=14) RF görülürken, varustaki 11 tibianın %27,3'ünde (n=3) RF olduğu görüldü. Başlangıçta valgus deformitesi olan tibialarda daha çok RF görülse de iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p=0,19). Cinsiyet, etiyoloji ve taraf karşılaştırıldığında hem femur hem de tibiada ReF(+) ve ReF(-) segmentler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. İmplant uygulanma yaşı ReF(-) ve ReF(+) femurlarda sırasıyla 101,2 ± 45,3 ve 86,0 ± 40,2 ay (p=0,25) ; tibialarda ise 87,5 ± 30,1 ve 84,5 ± 42,7 (p=0,40) bulundu. İmplant çıkarma yaşı ReF(-) ve ReF(+) femurlarda sırasıyla 123,6 ± 49,1 ve 102,5 ± 39,5 ay (p=0,09); tibialarda 108,8 ± 37,0 ve 101,7 ± 42,1 ay olduğu bulundu (p=0,60). ReF(-) ve ReF(+) femurlarda deformite düzelme hızının sırasıyla 0,7 ± 0,4°/ay ve, 1,1±0,3°/ay (p=0,01) olduğu gözlendi. mMPTA düzelme hızı, ReF(-) ve ReF(+) tibialarda sırasıyla 0,6 ± 0,3°/ay ve 0,7 ± 0,3°/ay (p=0,7) bulundu. Valgus deformitesi nedeniyle hemiepifizyodez uygulanan femurların pre-operatif mLDFA şiddeti ile deformite tekrarı arasında anlamlı ilişki gösterilemedi [ReF(-) grup=80,2± 4,1⁰, ReF(+) grup=78,9±4,4⁰ p=0.26]. Aynı segmentlerde implant uygulanma yaşı ReF(-) hasta grubunda 120±40,9 ay, ReF(+) hastalarda ise 85,7±39,6 ay olarak bulundu (p=0,008). Cerrahi öncesi valgusta olan femurlarda plak çıkarma yaşları ReF(-) hastalarda 139,5±45,9 ay, ReF(+) hastalarda ise 102,4±38,6 ay olduğu görüldü (p=0,005). Valgus deformitesi nedeniyle hemiepifizyodez uygulanan tibiaların pre-operatif mMPTA şiddeti ile deformite tekrarı arasında ise anlamlı ilişki mevcuttu (ReF(-) grup 102,1±5,4⁰, ReF(+) grup 96,2±4,5⁰ p=0.004). Mekanik aksı aşırı düzeltilmeyen 34 segmentin %52,9'unda (n=18) RF görülürken, aşırı düzeltme yapılan 39 segmentin %59'unda (n=23) RF görüldü (p=0.60). Eklem oryantasyon açıları üzerinden değerlendirme yapıldığında ise valgus deformitesi nedeniyle tedavi edilen femurlardan (n=45) 35 tanesinde (%77,8) aşırı düzeltme yapıldığı ve bu femurların 25 tanesinde (%71,4) RF ortaya çıktığı tespit edildi. mLDFA normal sınırlarda tamamlanan 10 femurun ise iki tanesinde (%20) RF ortaya çıktığı gözlendi (p=0,008). Tibiaların değerlendirmesinde aşırıı düzeltme ve RF arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Çıkarımlar Gegi bandı plak tekniği kullanılarak uygulanan büyüme yönlendirici tedavi, pediatrik hastaların uzun kemik deformitelerinde etkin ve güvenilir bir tedavi sağlamaktadır. Plak çıkarma sonrası RF görülme riski yüksektir. Hemiepifizyodez yaşı ve implant çıkarma yaşı daha küçük olan hastalarda RF'nin görülme sıklığının arttığı tespit edilmiştir. Bunun yanında RF'nin özellikle femoral valgus deformitelerinin tedavisi sonrası sık görüldüğü; bu deformitelerde implant uygulama, implant çıkarma yaşının küçük olmasının ve deformite düzelme hızının yüksek olmasının RF riskini arttırdığı saptandı. Eklem oryantasyon açılarında bilinçli olarak yapılan aşırı düzeltme sonrası RF görülme riskinin arttığı saptanmıştır.

HemiepifizyodezKemik defektleriKemik deformasyonu+5
Rafık Ramazanov
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Total diz artroplastisinde sabit insert ve hareketli insert dizaynlarının uzun dönem sonuçlarının değerlendirilmesi

Total diz artroplastisi (TDA), diz osteoartritinde yüksek başarı gösteren bir prosedür olarak tüm dünyada ve ülkemizde giderek artan oranda uygulanmaktadır. Diz artroplastisi uygulanan bireylerin ortalama yaşlarındaki düşüşle birlikte, protezin uzun süre sağkalımı ve cerrahinin klinik sonuçları hakkındaki hasta beklentileri son zamanlarda artmıştır. Çalışmamızda uzun dönem takip süresi sonunda, Posterior stabilize total diz protezi sisteminin sağkalım oranını, klinik ve radyolojik sonuçlarını değerlendirmeyi planladık. Haziran 2002-Ocak 2010 tarihleri arasında Anabilim Dalımızda Nexgen LPS-Flex (posterior stabilized- Posterior stabilize) diz sistemi ile total diz artoplastisi uygulanan ve en az 10 senelik takip süresi olan 248 hastanın 328 dizi incelenmiştir. Ortalama takip süresi 13.2± 2.1 yıl olan hastaların %16.9'u erkek iken ortalama yaş 67.2yıl (25-81) idi. 69 dizde hareketli insert tercih edilirken 259 dizde ise sabit insert tercih edilmişti. Amerikan Diz Cemiyeti'nin değerlendirme sistemi ve Unutulmuş Eklem Skoru'nun Türkçe Adaptasyonu kullanılarak ameliyat öncesi ve son takip dönemindeki klinik ve fonksiyonel değerlendirmeler yapıldı. Amerikan Diz Cemiyeti'nin Diz ve Fonksiyon Skorları yanı sıra, eklem hareket açıklığı ve tibiofemoral dizilim açısından en son takipte ameliyat öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı bir gelişme vardı (p<0.05). Sabit ve hareketli insert grupları arasında diğer klinik parametreler açısından anlamlı fark olmasa da son takip döneminde uygulanmış olan Unutulmuş Eklem Skoru açısından anlamlı fark vardı (p:0.026). 17 hastada revizyon cerrahisi gerekti ve tüm hastalarda ele alındığında son takip döneminde implant sağkalım oranı %94.8 idi. Sonuç: NexGen LPS-Flex diz sistemi ortalama 13.2 yılda % 94.8 implant sağkalım oranı ile tatmin edici klinik ve radyolojik sonuçlar göstermektedir. Uzun takip süresi sonunda sabit ve hareketli insert grubu kıyaslandığında Unutulmuş eklem skoru açısından sabit insert grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır.

ArtroplastiDizDiz eklemi+2
Sancar Bakırcıoğlu
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Uyku postürü ile subakromiyal sıkışma sendromu arasındaki ilişki

Omuz ağrısının en sık karşılaşılan sebebi subakromiyal sıkışma sendromudur (SSS). SSS'nin olası etiyolojik faktörlerinden birisi de uyku postürüdür. Uyku postürü ile SSS arasındaki ilişkiyi ortaya koyan çalışma sayısı sınırlı ve çoğunlukla subjektif verilerden elde edilmiş sonuçları içermektedir. Bu tez kapsamında SSS ile uyku postürü arasındaki ilişkinin objektif bir biçimde değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Bu amaçla, etik kurul onayı alındıktan sonra, Şubat 2021- Haziran 2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Kulak, Burun, Boğaz (KBB) Anabilim Dalı Uyku Laboratuvarı'nda polisomnografi (PSG) yapılmış ve belirlenen kriterleri karşılayan hastalar PSG öncesi hasta onamı alındıktan sonra muayene edildi ve demografik bilgiler ile olası etiyolojik faktörleri sorgulayan ankete tabi tutuldu. Hastaları çalışmaya dahil edilme kriterleri; erkek cinsiyet ve 40-70 yaş aralığında olmak olarak belirlendi. Çalışmadan çıkarılma kriterleri ise; tekrarlayan omuz hareketi gerektiren, titreşime maruz kalınan, ağır yük kaldırılan meslekler gibi SSS etiyolojisinde rol oynayan bir işte çalışıyor olmak; profesyonel ya da rekreasyonel olarak tenis, yüzme, cirit atma gibi SSS etiyolojisinde yeri olan bir spor yapıyor olmak; daha önce ağrıyan omuz için tedavi almış olmak; ağrıyan omuzu ilgilendiren travma hikayesi olması; bilateral omuz ağrısı olması; uyku postürünü ve uyku sırasındaki hareketleri etkileyecek bir ek hastalığının olması (inme hikayesi, nörolojik hastalık vb.); omuz ağrısı yapabilecek ek hastalık olması (servikal disk hernisi, periferik nöropati, intratorasik patolojiler, romatolojik hastalıklar vb.) ve hasta gruplarının belirlenmesinde kullanılan iki SSS tanı kriterinden yalnızca birini karşılıyor olmak olarak belirlendi. Bu sürede PSG yapılan toplam 149 hastadan katılım kriterlerini karşılayan 71 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalardan, en az 1 aydır devam eden omuz ağrısı olan ve ağrılı ark testi, Neer testi, Hawkins-Kennedy testi ve Empty Can testlerinden en az üçü pozitif olan hastalar SSS grubuna (34 hasta), SSS tanı kriterlerinden ikisini de karşılamayan hastalar ise kontrol grubuna dahil edildi (37 hasta). Hastaların demografik verileri, uyku sırasındaki farklı postürlerde geçirdikleri süreler (supin, lateral dekübit, pron) ve uyku kaliteleri ile ilgili veriler (uyku verimliliği, uyku süresi) kaydedildi. SSS grubundaki hastaların anlamlı olarak daha büyük kısmının sigara içtiği tespit edilirken (p:0.006), iki grup arasında diğer demografik veriler açısından anlamlı fark tespit edilmedi. SSS grubunun lateral dekübit (LD) postürde geçirdiği sürenin anlamlı olarak kontrol grubundan fazla olduğu (p:0.003) ve SSS grubundaki hastaların LD postürde geçirdikleri uyku süresinin anlamlı olarak daha büyük bir kısmını ağrıyan omuz üzerinde geçirdikleri gösterildi (p<0.001). Ayrıca kontrol grubundaki hastaların uyku sırasındaki postür değişim sayısının anlamlı olarak daha fazla olduğu görüldü (p:0.002). İki grup arasında, uyku süreleri ve uyku verimlilikleri açısından anlamlı fark olmadığı tespit edildi (p:0.679, p:0.982). Bu çalışmada PSG ile elde edilen uyku postürü verilerinin kullanılması ile uyku postürü ve SSS arasındaki ilişkiyi objektif bir şekilde ortaya konulmuştur. Bu özelliği ile daha önce konu ile ilgili yapılmış, uyku postürünün hasta beyanı üzerinden değerlendirildiği az sayıdaki çalışmadan ayrılmaktadır. Bu tez ile LD postürün üzerine yatılan omuzda SSS meydana gelmesi açısından bir risk faktörü olduğu ve uyku sırasındaki postür değişim sıklığının da SSS için koruyucu bir faktör olabileceği gösterildi.

DuruşOmuz sıkışma sendromuUyku+2
Hüseyin Alper Yatağanbaba
Hacettepe University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Eklem kıkırdak defektlerine hücreden arındırılmış insan plasentası, mezenkimal kök hücre ve PRP kombinasyonlarının uygulanması ile histolojik iyileşmenin değerlendirilmesi - sıçan modeli-

Eklem kıkırdağı hiyalin kıkırdak yapısında olup hasar gördüğü zaman iyileşme kapasitesi oldukça düşük bir dokudur. Henüz optimal bir tedavi yöntemi tanımlanmış olmasa da doku mühendisliği çalışmaları kıkırdak defektleri tedavisinde umut vaat etmektedir. Bu amaçla hücreden arındırılmış insan plasentasının kıkırdak defektlerinin iyileşmesinde etkili bir biyoçatı olabileceği hipotez edilmiştir. Bu etkinin mezenkimal kök hücre ve PRP eklenmesi ile arttırılacağı öngörülmüştür. Etik kurul onayı alınarak çalışmamız sıçan modeli olarak tasarlandı. Denekler her grupta 7 hayvan olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Bütün gruplarda her iki dize troklea bölgesine 2mm çapında osteokondral defekt oluşturuldu. Kontrol (K) grubuna herhangi bir işlem uygulanmadı. P grubuna sadece hücreden arındırılmış insan plasentası biyoçatısı, PK grubuna plasenta biyoçatısı ile birlikte 10⁶ mezenkimal kök hücre, PP grubuna plasenta biyoçatısı ile birlikte PRP, PKP grubuna ise plasenta biyoçatısı,10⁶ mezenkimal kök hücre ve PRP birlikte uygulandı. Sıçanlar 12 hafta takip sonrası ötenazi edilerek iyileşme International Cartilage Repair Score-2 skorlama sistemi kullanılarak histolojik olarak incelendi. Veriler istatistiksel olarak incelendiğinde tüm deney gruplarının skorları kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). PKP grubunun skorları deney grupları arasında en yüksek olsa da istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Elde ettiğimiz sonuçlara göre kıkırdak defektleri iyileşmesinde hücreden arındırılmış insan plasentası etkili bir biyoçatıdır. Plasenta biyoçatısının etkinliği mezenkimal kök hücre ve PRP eklenmesi ile artırılabilir. En fazla etki plasenta biyoçatısı ile birlikte mezenkimal kök hücre ve PRP eklenmesi durumunda görülebilir.

EklemlerKök hücrelerKıkırdak hastalıkları+4
Erdi Özdemir
Hacettepe University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dış merkezde opere edilen ve tarafımızca revize edilen yumuşak doku sarkomu hastalarının sonuçlarının ilk operasyonu tarafımızca yapılan yumuşak doku sarkomu hastalarının sonuçları ile retrospektif olarak karşılaştırılması

Giriş Yumuşak doku sarkomlarının tedavisi oldukça zorludur. Öncelikle hastanın hikayesi eksiksiz bir şekilde alınmalıdır. Yumuşak doku kitlesi fizik muayene ve uygun görüntüleme metotları ile dikkatli bir şekilde değerlendirilmelidir. Metastazların tespit edilmesi için uygun görüntüleme yöntemleri ile vücut taramaları yapılmalıdır. Bu aşamalardan sonra hasta multidisipliner toplantılarda alanında deneyimli kişilerce değerlendirilmelidir. Biyopsi insizyon hattı ileride planlanan muhtemel operasyon insizyonuna yakın olmalıdır. Bu adımların hepsi iyi sonuç elde edilmesi için gereklidir. Ne yazık ki yumuşak doku sarkomlarına yapılan plansız cerrahiler (whoops procedures) bütün dünyada görülen bir problemdir. Bu plansız eksizyonlar genellikle daha küçük boyutlu ve yüzeysel yumuşak doku kitlelerine yapılmaktadır. Fakat iyi bir planlama ile bu hastaların prognozlarının iyi olması beklenir. Bu çalışmamızdaki amaç; yumuşak doku sarkomlarına yapılan plansız eksizyonların lokal rekürrens, metastazsız sağ kalım ve genel sağ kalım sonuçlarına etkisini tespit etmektir. Materyal ve Metot Kliniğimizde 2000 ile 2018 yılları arasında tedavi edilen bütün yumuşak doku sarkomu hastaları retrospektif olarak incelenerek 2 gruba ayrıldı. Grup 1 (EGE) ilk ameliyatı multidisipliner yaklaşım ile planlanarak merkezimizde gerçekleştirilmiş 345 hastadan oluşmaktadır. Grup 2 (dış merkez-DM) ilk ameliyatı dış merkezlerde plansız bir şekilde gerçekleştirilmiş 145 hastadan oluşmaktadır. Bu hastalar ilk girişimden sonra yatak cerrahisi yapılması için veya adjuvan tedaviler ile takibinde rekürrens geliştikten sonra rekürrens cerrahisi yapılması için tarafımıza yönlendirilmiştir. Bu hastaların ikincil geniş eksizyonları kliniğimizde yapılmıştır. Lokal rekürrens, metastazsız sağ kalım ve genel sağ kalım eğrileri Kaplan Meier, Log Rank (Mantel Cox) ve Cox Regresyon analizleri yapılarak karşılaştırılmıştır. Yarışan riskler analizleri yapılmıştır. Bulgular Grup 1'in ortalama yaşı 50.1, ortalama tümör en geniş çapı 10.2 cm, ortalama takip süresi 57.1 ay iken, grup 2'nin ortalama yaşı 47, ortalama tümör en geniş çapı 6.2 cm, ortalama takip süresi 55.8 ay olduğu görüldü. Grup 1'de 30 (%8.7), grup 2'de ise 26 (%17.9) hastada lokal rekürrens olduğu saptandı. Her iki grup arasındaki lokal rekürrens farkı istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (HR:2.13, p=0.005, CI%95: 1.26/3.60). Grup 1'de 115 (%33.8) metastaz, grup 2'de ise 47 (%32.6) metastaz olduğu saptandı. Her iki grup arasındaki metastazsız sağ kalım açısından istatistiksel olarak anlamlı sonuç saptanmadı (HR:0.81, p=0.312, CI%95: 0.54/1.21). Grup 1'in ortalama sağ kalım süresi 141.8 ay iken grup 2'nin ortalama sağ kalım süresi 147.6 ay olarak saptandı. Her iki grup arasındaki genel sağ kalım açısından istatistiksel anlamlı sonuç saptanmadı (p=0.946). Lokal rekürrensin metastaz ve mortalite üzerine olan etkisine bakıldığında; lokal rekürrensi olan hastalarda metastaz gelişme riskinin lokal rekürrensi olmayanlara göre 2.5 kat daha fazla olduğu tespit edildi (HR:2.506, p=0.001). Lokal rekürrensi olan hastalarda mortalite riskinin lokal rekürrens olmayanlara göre 1.7 kat daha fazla olduğu tespit edildi (HR:1.724, p=0.007). Sonuç Tümör çapının metastaz ve mortalite üzerine etkili en önemli prognostik faktörlerden biri olduğu bilinmektedir. İki grup arasında ortalama tümör çapı açısından (6.2cm vs 10.2cm) 4cm'lik bir fark olmasına rağmen; metastazsız sağ kalım ve genel sağ kalım oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Ortalama tümör çapı küçük olan grup 2'deki hastaların ilk operasyonlarının multidisipliner yaklaşım ile planlanarak yapılması ile metastazsız sağ kalım ve genel sağ kalım sonuçlarının ortalama tümör çapı büyük olan gruptan daha iyi olması beklenirdi. Grup 2 hastalarına dış merkezlerde uygulanmış ilk plansız girişimlerden sonra kliniğimizde uygun tedaviler uygulanmasına rağmen; grup 2 hastalarının lokal rekürrens oranı grup 1 hastalarından 2.13 kat daha fazla bulunmuştur. Multidisipliner yaklaşımla planlanarak uygulanan cerrahiler; yumuşak doku sarkomu hastalarının onkolojik sonuçları üzerine etkili en önemli faktörlerden biridir. Yumuşak doku sarkomlarının deneyimsiz cerrahlarca plansız bir şekilde eksize edilmesi telafi edilemez hatalara yol açmaktadır. Anahtar Kelimeler: yumuşak doku sarkomları, plansız cerrahiler, yatak cerrahisi

CerrahiNeoplazm metastazlarıNeoplazmlar+3
Andaç Celasun Alsina
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ewing sarkom hastalarında tedavi sonuçlarımız

Amaç: Ewing sarkom malign kemik tümörleri içerisinde az görülmesine rağmen genç yaşta ortaya çıkması ve prognozunun kötü olması nedeniyle önemli bir hastalıktır. Hastaların genellikle ikinci dekatta tanı alması bu yaşlardaki fiziksel performans ve sportif aktiviteleri nedeniyle yumuşak doku travması olarak değerlendirilmekte ve tanıda gecikmeler olmaktadır. Özellikle semptomların hastalar, aileleri veya doktorları tarafından önemsenmemesi tanıda gecikmeye neden olmaktadır. Geciken tanıyla beraber hastalığın ilerlemesi ve prognozun kötüleşmesi kaçınılmaz olmaktadır. Tezimizde tanısal ve prognostik faktörlerin sağ kalımla ilişkisinin irdelenmesi amaçlanmıştır. Hastalar ve Yöntem: Ege Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'na 1994-2014 yılları arasında tanı koyulup tedavi ve takip edilmiş 120 Ewing sarkom hastası retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların yaş, cinsiyet, başvuru şikayeti, kitle lokalizasyonu, kitle boyutu, tanı anında metastaz varlığı, neoadjuvant tedavi özellikleri, operasyon özellikleri, adjuvant tedavi özellikleri, postoperatif süreçte metastaz ve lokal nüks durumları sayısal ve oransal olarak incelendi. Ayrıca bu kriterlerin sağ kalımla ilişkisi de incelendi. Bulgular: Hastaların ortalama yaşının 18,0±8,6, cinsiyet oranının E/K= 1.4, en sık başvuru şikayetinin ağrı (%76) ve en sık kitle lokalizasyonunun ise pelvis (%29.2) olduğu saptandı. Olguların çoğunun (%69.7) tümör boyutunun 8 cm'den fazla olduğu gözlendi. Kliniğe başvuran olguların % 46'sında tanı anında metastaz saptandı. Tanı anında metastaz varlığı ve lokal nüks gelişmesinin sağ kalım üzerine olumsuz etkisi olduğu gösterildi. Sonuç: Ewing sarkom hastalarında ağrı ve şişlik şikayetlerinin birlikteliği, aksiyel yerleşim, tümör boyutunun büyük olmasının, tanı anında metastaz varlığının, opere edilemeyen olguların sağ kalımlarının düşük olduğu gösterilmiştir.

Kemik hastalıklarıKemik neoplazmlarıNeoplazmlar+2
İsmail Eralp Kaçmaz
Ege University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diz ekleminde manyetik rezonans görüntüleme artroskopik bulgular arasında uyum üzerine yaşın etkisi

Amaç: Diz eklemindeki patolojilerin manyetik rezonans görüntüleme (MRG) yöntemiyle gösterilebilmesinde yaşın etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç - Yöntem: Bu prospektif karşılaştırmalı kohort çalışmasına yerel etik kurul onayı alındıktan sonra başlanmıştır (Sayı:576/507, karar no:15-2.1/10, tarih: 24.04.2015). Mayıs 2015 ve Mayıs 2016 arasında, diz eklemine artroskopik girişim yapılması planlanmış; en az 1,5 Tesla manyetik alan gücünde cihazla çekilmiş, en az üç plan, proton ağırlıklı ya da proton+T2 ağırlıklı, en az bir plan yağ baskılamalı sıvıya duyarlı bir sekansta görüntü alınmış MRG tetkikleri olan hastalar bu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar yaşlarına göre 40 yaş altı (grup 1) ve üstü (40 yaş dahil) (grup 2) olmak üzere gruplandırılmıştır. Her iki gruba 30 olgu dahil edilmiştir. Ön çapraz bağ (ÖÇB), menisküs ve eklem kıkırdağı lezyonlarında MRG'nin duyarlılığı, özgüllüğü ve tanısal doğruluk oranları araştırılmıştır. Doğruluk oranları ve MRG ile artroskopi bulgularının uyumu gruplar arasında karşılaştırılmıştır. MRG kesitleri artroskopi bulgularına kör deneyimli bir radyolog tarafından değerlendirilmiştir. İstatistiksel analiz SPSS 22.0 ve Medcalc 14 programları kullanılarak yapılmıştır. Fisher Exact testi, Cohen's Kappa testi, Monte Carlo simülasyon yöntemi, Fisher's Z Transformation yöntemi ve student t-testi kullanılmıştır. Sonuçlar % 95 güven aralığında, anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Bulgular: Her iki yaş grubunda, ÖÇB rüptürlerinin görüntülenmesinde MRG %100 duyarlı bulunmuştur. Özgüllüğü ve tanısal doğruluk oranı grup1'de %100, grup 2'de sırasıyla %96,2 ve %96,7'dir. Kappa katsayısı grup 1'de 1 (p<0,001), grup 2'de 0,870 (p<0,001) olup her iki yaş grubunda MRG ve artroskopi bulguları arasında çok iyi düzeyde uyum saptanmıştır. Medial menisküs lezyonlarının görüntülenmesinde MRG'nin duyarlılığı, özgüllüğü ve tanısal doğruluk oranı sırasıyla grup 1'de %70, %95, %86,7; grup 2'de %81,8, %87,5, %83,3'tür. MRG ve artroskopi iyi düzeyde uyumlu bulunmuştur (Kappa katsayıları sırasıyla 0,684 ve 0,619, p<0,001). Yırtık tipine göre tanısal doğruluk oranı grup 1'de %86,7, grup 2'de %80, yırtığın yerleşim yerine göreyse sırasıyla %86,7 ve %76,7'dir. Lateral menisküs lezyonlarının görüntülenmesinde her iki yaş grubunda MRG düşük duyarlılığa sahiptir (Grup 1: %64,3, grup 2:%12,5); özgüllüğü %100, tanısal doğruluk oranı grup 1'de %83,3, grup 2'de %76,7'dir. Grup 1'de bulgular arasında iyi düzeyde uyum varken, grup 2'de önemsiz düzeydedir (Kappa katsayıları sırasıyla 0,658 (p<0,001) ve 0,173 ( p=0,092)). Yırtık tipine göre tanısal doğruluk oranı iki yaş grubunda da %80 olup yerleşim yerine göre doğruluk oranı grup 1'de %80, grup 2'de %76,7'dir. Kıkırdak lezyonlarını göstermede MRG'nin duyarlılığı, özgüllüğü ve tanısal doğruluk oranı sırasıyla grup 1'de%57,1, %78,3, %73,3; grup 2'de /77,3, %50 ve %70'tir. Her iki yaş grubunda da MRG ve artroskopi bulguları arasında zayıf düzeyde uyum vardır (Kappa katsayıları sırasıyla 0,322 (p=0,153) ve 0,262 ( p=0,195)). Sonuç: Bu çalışmada, ÖÇB rüptürlerinin tanınmasında MRG tüm yaşlarda yüksek doğruluk oranına sahip bulunmuştur. Menisküs lezyonlarının tanınmasında, yırtık tipinin ve yerinin saptanmasında MRG'nin doğruluk oranının yaşla birlikte azaldığı saptanmıştır. Rutin MRG sekanslarının kıkırdak lezyonlarını göstermede yetersiz kaldığı bilinmektedir. Bu çalışmada, 40 yaşın üstündeki hastalarda daha düşük olmakla birlikte iki grupta da kıkırdak lezyonlarını göstermede MRG'nin tanısal doğruluk oranı diğer patolojilere göre daha düşük bulunmuştur. Diz eklemindeki patolojilerin MRG ile tanınmasında yaşın önemli bir etkisi olduğu kanaatine varılmıştır.

Ghader Hatamı Ghareh Gheshlaghı
Ege University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Onkolojik sterilizasyon yöntemlerinden ekstrakorporal ışınlama ve sıvı nitrojenle hazırlanan otogreftin sinir iyileşmesi üzerine etkisinin sıçan siyatik sinir modelinde karşılaştırılması

Onkolojik Sterilizasyon Yöntemlerinden Ekstrakorporal Işınlama ve Sıvı Nitrojenle Hazırlanan Otogreftin sinir iyileşmesi üzerine etkisinin sıçan siyatik sinir modelinde karşılaştırılması Giriş-Amaç : İskelet sistemi malign kemik tümörlerinde ve yumuşak doku sarkomlarında tümörle kontamine kemik, tendon, vasküler yapılar ve sinir dokuları geniş rezeksiyon şeklinde çıkartılmaktadır. Oluşan kemik ve tendon defektlerinin rekonstrüksiyonunda kullanılan yöntemlerden biri de bu yapıların ekstrakorporal (vücut dışında) tümör hücrelerinden arındırılıp (devitalizasyon, onkolojik sterilizasyon), tekrar alındığı yere tespit edilmesidir (reimplantasyon). Bu çalışmanın amacı; kemik ve tendon defektlerinin rekonstrüksiyonunda kullanılan bu onkolojik sterilizasyon yöntemleriyle hazırlanmış otogreft yönteminin, sinir defektleri içinde kullanılıp kullanılmayacağını ortaya koymaktır. Gereç-Yöntem : Bu çalışmada ağırlıkları 250 ile 300 gr. arasında değişen 48 adet dişi Sprague-Dawley rat kullanıldı.Denekler otogreft, radyoterapi, nitrojen grubu olarak üç gruba ayrıldı. Tüm sıçanların sadece sağ arka siyatik siniri operasyonda kullanıldı. Siyatik sinirde 10 mm uzunluğunda oluşturulan sinir defekti yine sinirin kendisinden elde edilen otogreft ile rekonstrükte edildi. Grup 1: Standart sinir otogrefti ile rekonstrüksiyon uygulandı. Grup 2: Extrakorporal radyoterapi ile devitalize edilmiş sinir otogrefti ile rekonstrüksüyon. Grup 3: Sıvı nitrojen ile devitalize edilmiş sinir otogrefti ile rekonstrüksüyon yapıldı. Deneklerin yarısı erken dönem 12. hafta, kalan yarısı geç dönem 16. haftada değerlendirmeye alındı. Değerlendirmede; EMG, eğimli tablada motor güç ve histomorfolojik sinir değişikliklerine bakıldı. Bulgular : Erken dönem ve geç dönem motor güç değerlendirmesinde; otogreft grubunda, radyoterapi ve nitrojen grubuna göre daha iyi motor fonksiyon değerleri olmasına rağmen, her 3 grup arasında istatistiksel olarak fark saptanmadı. EMG; miyelinizasyonunun değerlendirildiği latans sürelerinde erken dönemde otogreft grubu en iyi, nitrojen grubu en kötü değerlere sahipti. Geç dönemde gruplar arasında fark saptanmadı. Aksonal iyileşmenin saptandığı BKAP amplitüd değerlendirmesi yapıldı. Buna göre; erken dönemde nitrojen grubu kötü bulundu. Geç dönemde otogreft grubu anlamlı iyi olup, radyoterapi ve nitrojen grubu benzer saptandı. Histolojik olarak yapılan miyelinli sinir lifi değerlendirmesinde otogreft grubu tüm değerlendirmelerde radyoterapi ve nitrojen grubuna göre daha iyi saptandı. Geç dönemde yapılan değerlendirmede; greft bölümünde nitrojen grubu, greft distali bölümünde ise radyoterapi grubu anlamlı yüksek bulundu. Nitrjen grubunda daha belirgin olmak üzere tüm gruplarda fibrozis ve apoptotik hücreler saptandı. Radyoterapi ve nitrojen grubunda; fresh otogreft uygulanan gruba göre düşük revaskülerizasyon saptandı. Sonuç : Deneysel siyatik sinir greft modelinde; otogreft modelinin, radyoterapi ve sıvı nitrojen ile devitalize edilen sinir otogreftlerine daha üstün yöntem olduğu gösterildi. Ayrıca radyoterapi ve sıvı nitrojenle devitalize edilmiş sinir otogreftlerinin, aksonal rejenerasyonu olumsuz etkilediği görüldü. Onkolojik sterilizasyon yöntemi olan radyoterapi ve sıvı nitrojenle hazırlanan sinir otogreftlerinin iyileşme potansiyeli, işlem görmemiş otogrefte göre düşük olsa da, tümör cerrahisinde ortaya çıkan sinir defektlerinde kullanılabileceğini göstermiştir. Sıçan modelinde yaptığımız bu çalışmanın klinik uygulamasında, yansımalarının hangi düzeyde olacağını öngörmek mümkün değildir. Anahtar Sözcükler: Eksrakorporal devitalizasyon, irradiasyon, sıvı nitrojen, sinir otogrefti

Hüseyin Kaya
Ege University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Humerus diafiz kırıklarında konservatif, intramedüller çivileme ve plaklı osteosentez tedavileri sonuçlarının karşılaştırılması

HUMERUS DİAFİZ KIRIKLARINDA KONSERVATİF, İNTRAMEDÜLLER ÇİVİLEME VE PLAKLI OSTEOSENTEZ TEDAVİLERİ SONUÇLARININ KARŞILAŞTIRILMASI Amaç: Humerus diafiz kırıklı hastaların 3 farlı tedavi yöntemi (Fonksiyonel Brace, İntramedüller çivileme, Plaklı osteosentez) sonrası kaynama oranları, fonksiyonel hareket kabiliyetleri, kaynama zamanlarını ve oluşan komplikasyonlar değerlendirerek iş gücü kaybının karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Materyal/Metod: Acil servisine başvuran hastalardan kliniğimizde tedavisi yapılmış yeterli takipleri olan 108 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Fonksiyonel brace uygulanan hastaların sayısı 31, İntramedüller çivileme uygulanan hastaların sayısı 27, Plaklı osteosentez uygulanan hastaların sayısı 50 idi. Çalışmaya dahil edilen hastaların demografik verileri, AO sınıflamasına göre kırık tipleri, ek yaralanmaları, radial sinir hasarı olanlar kayıt edilmiştir. Hastaların uygulanan tedavi yöntemine göre kaynama oranları, kaynama zamanları, DASH skorları, Fonksiyonel hareket skorları, angulasyon dereceleri ve komplikasyonları karşılaştırılmıştır. Kaynama zamanı ve Fonksiyonel skor yaşa , cinsiyete , uygulanan tedavi yöntemine, angulasyon derecesine, radial sinir tutlumuna , sigara kulanımına , kırığın bölgesine ve AO sınıflamasına göre karşılaştırılmıştır.Kaynamama sonrası uygulanan ikincil tedavi yöntemleri ( Plaklı Osteosentez ve İntramedüller Çivileme) kaynama oranları ve kaynama zamanları karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda 108 hastaretrospektif olarak değelendirildi. 27 İntramedüller çivileme, 31 Fonksiyonel Brace ve 50 Plaklı Osteosentez ile tedavi edilen humerus diafiz kırıklı hastaların sonuçları değerlendirildi. İntramedüller çivileme uygulanan 27 hastanın 23 ünde (% 85.2), 31 Fonksiyonel Brace uygulanan hastanın 23 ünde ( % 74.2), 50 Plaklı Osteosentez uyhulana hastanın 48 inde (%96) kaynama görüldü.(p<0.05) . Üç tedavi yönteminin kaynama zamanları ise şöyleydi: Fonksiyonel Brace uygulanan hastaların kaynama zamanı ortalama 11.9 (minumum 7 ,maksimum 29) hafta ,İntramedüller çivileme yapılanlarda ortalama 10.8 ( minumum 6, maksimum 29) hafta, Plaklı Osteosentez tedavisi yapılanlarda ortalama 10.1(minumum 6, maksimum 26) haftaydı.Kaynama zamanı ile angulasyon derecesi arasında anlamlı pozitif korelesyon mevcuttu (p<0.05). Angulasyon derecesi düştükçe kaynama zamanlarının da azaldığı gözlemlenmiştir. Kaynama zamanı ile DASH skoru arasında anlamlı korelasyon bulundu. (p<0.05). Yapılan tedavilere göre fonksiyonel skorlar Fonksiyonel brace tedavisi sonrasında mükemmel+iyi oranı %100 (Mükemmel %78.3, iyi % 21.7) , İntramedüller çivileme sonrasında % 86.9 ( mükemmel % 56.5, iyi %30.4) , Plaklı Osteosentez tedavisi sonrası ise %95.9 ( mükemmel %81.3 , % 14.6) şeklindeydi. Sigara kullanımı veya Radial sinir hasarı olması halinde kaynama zamanınlarının uzadığı görüldü. Korelasyon analizinde spearman korelasyon analizi kullanıldı. Analizlerde SPSS 22.0 programı kullanılmıştır. Sonuç: Humerus diafiz kırıkları 3 farklı tedavi yöntemiyle de yüksek oranlarda kaynadığı yapılan birçok çalışmada belirtilmiştir. Yaralanma süresinden sonra iyileşme zamanının kısalması ve iyi fonksiyonel skor gündemde olan araştırma konularıdır. Çalışmamızda hastaların kaynama zamanları ve Fonksiyonel skorları arasında farklılıklar olduğu görülmüştür. Kaynama saptanan hastaların tamamı değerlendirildiğine, Angulasyon derecesinin azalması ile ilişkili Kaynama zamanlarının kısaldığı, DASH skorlarının ve aktivite skorlarının olumlu yönde değiştiği gözlenmiştir. Kaynama zamanlarının kısalmasının, iş gücü kaybını azaltacağı ve daha iyi fonksiyonel sonuçların oluşmasına yardımcı olacağı düşünülmüştür. Günümüzde kırıkların tedavisindeki ana hedef başarılı kaynama oranlarının yanında hastanın günlük işlerine en erken sürede ve maksimum performansla dönmesini sağlamanın diafiz kırıkları tedavisinde önemli olduğu fikri çıkarılmışltır.

Humeral kırıklarHumerusKemik plakları+5
Kemal Kayaokay
Ege University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Osteosarkom hastalarında tedavi sonuçlarımızın retrospektif olarak değerlendirilmesi

ÖZET Giriş ve Amaç: Primer kemik maligniteleri tüm kanserlerin % 1'inden azını oluşturmaktadır. İçlerinde en sık görüleni ise osteosarkomdur. En sık adölesan ve genç erişkin döneminde görülmektedir. Etkin ve doğru tedavi edilmeyen hastalarda yüksek mortalite oranları tespit edilmiştir. Bu sebeple üzerinde geniş ve ayrıntılı çalışmalar yapılmıştır. 1960 yılında %20' lerde olan genel sağkalım oranları günümüzde izole ektremite osteosarkomlarında %70' lere yaklaşmıştır. Sağkalım oranlarının artışında en büyük etken neoadjuvan ve adjuvan kemoterapi'deki (KT) gelişmeler olmuştur. Son 25 yıldaki görüntüleme ve cerrahi tekniklerdeki gelişmeler ile amputasyonun yerini büyük oranda ekstremite koruyucu cerrahi teknikler almıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 1.1.2000 -31.12.2015 tarihleri arasında EÜTF Ortopedi ve Travmatoloji kliniğine başvurmuş, patolojik tanısını osteosarkom olarak almış, onkolojik tedavisini EÜTF de almış ve takiplerine kliniğimizde devam etmiş 114 olgu incelenmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, şikayet süresi bilgileri, kitlenin yerleşim yeri, boyutları, patolojik kırık durumu, KT yanıtı, olguların neoadjuvan-adjuvan tedavi alıp almadığı, lokal rekürrens ve metastaz gelişimleri, operasyon özellikleri, operasyon sonrası komplikasyonları, protez durumu, revizyon durumu "nitelik, süre ve oransal olarak" incelenmiştr. Bu verilerin sağkalım ile ilişkisi araştırılmıştır. Bulgular: Hastalarda, ortalama yaş 26.6±16.8, E:K oranı 1.23 olarak tespit edildi. Osteosarkomun %94.7'sinin ekstremitede ve en sık yerleşim yerinin distal femur olduğu (%52.6) görüldü. Ağrı ve şişlik birlikteliği en sık şikayet iken (%57.5), şişlik süresi ile evreleme arasında istatiksel anlamlı ilişki saptandı. En sık cerrahi, %75,4 ile ekstremite koruyucu cerrahi, en sık hastalık evresi evre 2b olarak saptandı. Tanı anında metastaz oranı % 35.5, opere olan 107 hastadan 14 (%13) olguda lokal rekurrens saptandı. Protez yapılan hastaların %39.7'sine revizyon uygulanmıştır. Revizyonun en sık nedeni enfeksiyon, en sık enfeksiyon etkeni de Staphylococcus aureus olarak saptandı. Genel sağkalım 2 yıllık %77.2, 5 yıllık %56.5, 10 yıllık %50.6 saptanırken; hastalıksız sağkalım oranları sırasıyla %76.3, %41.6, %36.9 olarak bulundu. Tanı anında metastaz, lokal nüks gelişimi, postoperatif metastaz oluşumu, tümör nekroz oranı, tümör evresi sağkalım üzerine etkili faktörler olarak bulundu. Sonuç: Tanı anında metastaz varlığı, hastalık evresinin artması, tümör nekroz oranının <%90 olması, lokal nüks gelişimi, postoperatif metastaz gelişimi sağkalım süresini azaltan faktörlerdir. Ekstremite koruyucu cerrahi ile amputasyon arasında sağkalım ve lokal nüks açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır.

CerrahiKemik neoplazmlarıNeoplazmlar+5
Burç Özcanyüz
Ege University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Açık kama tipi yüksek tibial osteotomide lateral korteksin kırılmasının osteotomi açılma direnci üzerine etkisi

Yüksek tibial osteotomi özellikle genç ve aktif hastalarda, tek kompartman tutulumu olduğunda tercih edilen bir cerrahidir. Medial açık kama, lateral kapalı kama ve kubbe osteotomisi en sık uygulanan yöntemlerdir. İlk olarak lateral kapalı kama tipi tarif edilmiş olup sonrasında özellikle implant teknolojisinin de gelişimiyle medial açık kama tipine geçiş olmuştur. Bacak boyunun kısalmaması, fibula osteotomisi yapılmamasından dolayı fibular sinir hasarının olmaması medial açık kama tipi yüksek tibial osteotominin belirgin avantajlarıdır. Yüksek tibial osteotomi sırasında gelişen karşı korteks kırığının etkileri literatürde çok defa araştırılmış ve uzun dönem sonuçları hakkında da çalışmalar yapılmıştır. Osteotomi bölgesinde stabilite sorunu yaratması, kaynama problemlerine yol açması ve düzeltmenin kaybı en önemli sorunlardır. Çalışma 10 adet taze donmuş insan kadavrası üzerinde yapıldı. Kadavralar iki gruba ayrıldı. Bir grupta (n=5) medial açık kama tipi yüksek tibial osteotomi lateral kortekste bir cmlik sağlam kemik bırakılarak yapıldı, diğer gruptaysa (n=5) tibia tamamen osteotomize edildi. Daha sonrasında özel olarak modifiye edilen, kuvvet ölçümü yapabilen bir distraktör yardımıyla osteotomi hattı 8-15mm aralığında açıldı. Bu açılma sırasında her 0,5mm'de bir kuvvet ölçümü yapılarak kaydedildi ve her iki grubun sonuçları birbiriyle kıyaslandı. Lateral korteksin kırıldığı grupta distraksiyon için gerekli kuvvetleri, lateral korteksin sağlam olduğu gruba göre anlamlı olarak düşük bulduk (p<0,0001). Lateral korteksin sağlam olduğu grupta 12,5mm açmaya kadar kuvvetin arttığını ancak 12,5mm'den sonra artmadığını aynı değerlerde seyrettiğini gördük. Sonuç olarak lateral korteksin osteotomi hattındaki kuvvetlerin esas belirleyicisi olduğunu ve bu tekniğin lateral korteksi kırmadan 12,5mm'ye kadar güvenli düzeltmeye izin verdiğini kadavra çalışmasıyla göstermiş olduk.

BiyomekanikEklem hastalıklarıKadavra+3
Ziya Baran Soykan
Ege University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Uygulama yönetimine göre bakteriyofajların hedef dokuya ve sahaya ulaşım oranları

Amaç: Uygulama yöntemlerine göre bakteriofajların hedef dokuya ve sahaya ulaşım oranlarını karşılaştırmaktır. Gereçler ve Yöntemler: Çalışma Mersin Üniversitesi Deney Hayvanları Araştırma Laboratuvarında gerçekleştirildi.Deneyde 27 adet Wistar-Albino cinsi, 12- 14 haftalık erkek (200-240 g) rat kullanıldı. Deney hayvanı sayısı güç analizi yapılarak tip 1 hata 0.05, test gücü %80, etki büyüklüğü 0.816 alınarak minimum 24 olarak belirlendi. 3 denek kontrol grubu olarak ayrıldı. Deneklere çalışma boyunca 24o çevre sıcaklığı, %55–60 nem ve 12:12 saatlik aydınlık-karanlık döngüsü şartlarında bakım uygulanmış, kuru yem ve musluk suyuna serbest erişim sağlandı.Deneysel olarak Metisilin Dirençli Staphylococcus aureus(MRSA) etkeni kullanılarak ratlarda PPE modeli oluşturuldu. Ratlar randomize olarak, bakteriofaj veriliş yoluna göre, intraperitoneal (IP), intravenöz (IV), oral (PO), ve lokal enjeksiyon (LE) olarak altışarlı dört gruba ayrıldı. PPE modeli oluşturulmayan 3 rat kontrol grubu olarak kullanıldı. Bakteriofaj olarak Stafilococcus Aureusa karşı etkili olduğu bilinen Sb-1 (Eliava Enstitüsü, Mikrobiyoloji ve Viroloji, Tbilisi, Gürcistan)faj kullanıldı. Faj suspansiyonu, üç gün boyunca, 1x108 PFU/ml suspansiyondan 0,1 ml/gün olacak şekilde intraperitoneal enjeksiyon (IP grubu), juguler vene intravenöz enjeksiyon (IV grubu), oral (PO grubu) veya cerrahi yara bölgesi lokal enjeksiyon (LE grubu) olmak üzere uygulandı. Kontrol grubunda ise bir deneğe aynı dozda 3 gün boyunca intravenöz, bir diğerine intraperitoneal ve sonuncuya da oral faj suspansiyonu uygulandı. 4. gün ratlar eksanguinasyon ile sakrifiye edilerek proksimal tibialarından 0.5 cm'lik kemik bloklar alındı ve gluteraldehitli tüpler içerisinde elektromikroskopik çalışmalar için histoloji laboratuarına verildi. Kontrol grubundaki 3 denekten ise kemiğe ek olarak karaciğer, böbrek, mide, beyin, kalp kası ve çizgili kas dokusu örnekleri alındı. Bulgular: Kontrol grubu dışındaki tüm deneklerde klinik olarak enfeksiyon gelişmiştir. Kontrol grubunun elektron mikroskopik incelemesinde, intravenöz, intraperitoneal ya da oral yolla bakteriofaj uygulanan deneklerin sadece böbreklerindeki bazı proksimal tübül epitel hücrelerinde yer alan mitokondrilerin bir 6 kısmında bakteriofaj öbekleri görülmüştür. Bu öbeklerin bulunduğu mitokondrilerde normal ultrastrüktürel yapının bozulduğu görülmüş ve normal mitokondrial kristalarda dejenerasyon ve kayıp izlenmiştir. Sağlam bakteri mevcudiyeti açısından, fagosite edilmiş faj olmayan bakteri sayısı açısından, fajın invaze ettiği bakteri sayısı açısından, sahadaki bakteriyofaj öbeği mevcudiyeti (fajın sahaya ulaşım oranı) açısından, deney sonucu sahadaki toplam bakteri sayısı açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Toplam bakteri sayısı ile bakteriofaj öbeği sayıları arasındaki ilişki değerlendirildiğinde ise toplam bakteri sayısı ile bakteriofaj öbeği sayısı arasında gruplardan bağımsız kuvvetli pozitif doğrusal ilişki olduğu görüldü. Sonuçlar: Periprostetik enfeksiyon oluşturduğumuz deneysel hayvan modeli çalışmamızda dört farklı yol arasında(intraperitoneal, intravenöz, lokal ve oral) istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit etmedik. Toplam bakteri sayısı ile bakteriofaj öbeği sayısı arasında gruplardan bağımsız pozitif (doğrusal) yönlü kuvvetli bir ilişki gözlemledik. Enfeksiyon odağı olmayan deneklerde ise fajların böbrek doku örnekleri hariç diğer doku örneklerinde gözlemlenmediğini belirledik. Anahtar Sözcükler: Periprostetik eklem enfeksiyonu, bakteriofaj,bakteriofajların veriliş yolları

BakteriyofajlarEklem hastalıklarıEklemler+2
Onur Genç
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tibia plato kırıklarında kırık hattı oryantasyonunun değerlendirilmesi ve tedavi sonuçları ile ilişkisi

Bu çalışmanın temel amacı frontal (koronal) plan aksına göre koronal plana en yakın kırık hattının değerlendirilmesi, açı temelinde gruplandırılan olguların Schatzker, AO, 3-kolon sınıflaması ile ilişkisinin incelenmesi, koronal plan aksına en yakın kırık hattının tespit düzeyinin tedavi sonuçlarıyla ilişkisinin analiz edilmesi olarak belirlenmiştir. Ocak 2007'den beri tibia plato kırığı tanısıyla kliniğimizde cerrahi tedavi görmüş olan 18-80 yaş aralığında, yeterli ve uygun nitelikli direkt grafi ve bilgisayarlı tomografi (BT) görüntülemesi olan 48 hasta değerlendirildi. Altı aydan daha kısa süreli takibi yapılan, tibia plato kırığı tanısı alıp konservatif tedavi ile takibi yapılan, ilk başvuruda açık tibia plato kırığı tanısı alıp definitif (kalıcı) tedavide tespit amacıyla eksternal fiksatör veya İlizarov yöntemi kullanılan hastalar çalışmaya alınmadı. Hastaların demografik verileri, Schatzker, AO ve 3-kolon sınıflamaları, tomografide koronal plan aksına en yakın kırık hattının koronal plan aksıyla yaptığı açı, kırık hattını geçen vida, yiv sayısı ve vida uzunluğu, eklemde çökme miktarı, slope açısı, kaynama durumu, angulasyon açısı, kırık oryantasyonuna göre tespit uygunluğu, klinik ve radyolojik skorlar incelendi. Çalışmamızda yaşları 18-72 arasında değişen (ortalama=43.8±13.7) 11'i (%22.9) kadın, 37'si (%77.1) erkek idi. Hastaların 31'inin (%39.5) trafik kazası, 13'ünün (%27.1) yüksekten düşme, 3'ünün (%6.2) düşme, bir (%2.1) kişinin darp olduğu görüldü. Vakalarda belirlenen kırıkların 31'i (%64.6) sağ, 17'si (%35.4) sol tibiadaydı. Kırıkların 46'sı (%95.8) kapalı iken 2'si (%4.2) açıktı. Ameliyat sonrasında vakaların 22'sinde (%45.8) herhangi bir komplikasyon gelişmemişken 26'sında (%54.2) en az bir komplikasyon meydana gelmiştir. En sık görülen komplikasyon plak-vida irritasyonuydu. Hastaların KSKS skorlarına bakıldığında 25'i (%52.0) mükemmel, 12'si (%25.0) iyi olarak belirlendi. KSFS skorlarının 29'u (%60.4) mükemmel, 11'i (%22.9) iyiydi. Rasmussen skorlarının ise 19'u (%39.6) iyi, 13'ü (%27.1) mükemmeldi. 6 3 gözlemci tarafından kırıklar Schatzker, AO, 3-kolon ve açı temelli gruplama sistemi ile kategorize edildi. Çalışmada gözlemciler arası korelasyon incelendi ve istatistiksel olarak anlamlı bir uyum olduğu belirlendi. Koronal plana en yakın kırık hattı BT transvers kesitlerinde 3 gözlemci tarafından belirlendi ve ölçüldü. Buna göre olgular 3 gruba ayrıldı. Grup 1(0-30 derece) grup 2 (30-60 derece) grup 3 ise (60-90 derece) olarak kategorize edildi. Grup 1 ve grup 2 olarak sınıflandırılan olguların ağır tip kırıklarla grup 3 kırıkların ise hafif tip kırıklarla birlikte seyrettiği görülmüştür. Ayrıca grup 1 ve grup 2 kırıkların klinik ve radyolojik sonuçlarının kötü olduğu saptanmıştır. Tomografi ile koronal kırık hattını geçen vida, yiv sayısı ve vida uzunluğu ölçüldü. Vakaların kırık hattını geçen vida sayısı 3.4±1.5 (0-6), yiv sayısı 43.3±23.3 (0-82), vida uzunluğu 12.4±6.3 (0-27) olarak belirlendi. Koronal kırık hattını geçen vida, yiv sayısı ve vida uzunluğu arttıkça klinik ve radyolojik sonuçların daha iyi olduğu görüldü. Sonuç olarak koronal plan kırıklarının kompleks kırıklarda daha sık görüldüğü, çoğunlukla posteromedial yerleşimlidir. Bu kırıkların tespiti daha zordur. Bu kırıkların varlığı ve koronal plana yaklaşmaları klinik ve radyolojik sonuçları negatif yönde etkiler. Koronal plandaki kırık hatlarını geçen yiv, vida sayısı ve vida uzunluğu arttıkça klinik ve radyolojik sonuçlar pozitif yönde etkilenir. Koronal plana en yakın kırık hattının frontal (koronal) plan aksıyla yaptığı açı temelli gruplandırma sistemi cerrahların kırık oryantasyonuna katkı sağlayacağını düşünüyoruz

Kemik vidalarıKırık fiksasyonuKırıklar-kemik+5
Ahmet Seçkin Doğan
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Femur proksimal kırıklarında PFN (Proksimal femoral nail) uygulamalarımızın klinik ve radyolojik sonuçları

Amaç: Bu çalışmanın amacı femur proksimal kırıkları nedeniyle proksimal femoral nail (PFN) tespiti ile ameliyat edilen hastalarda; mortaliteye etki eden faktörlerin araştırılması ile çivi kullanımına bağlı gelişen özellikle mekanik ve teknik komplikasyonları ve bu komplikasyonların sebeplerini araştırmak, sıklığı gittikçe artan intertrokanterik kırıklara bağlı morbidite ve mortalitenin sıklığının azaltılması ile hasta sağkalımını ve memnuniyetini artırmak amaçlanmıştır. Yöntem: 01/01/2013 tarihleri ile 01/03/2022 tarihleri arasında kliniğimize başvuran ve femur proksimal kırığı nedeniyle proksimal femoral çivi (PFN) uygulaması yaptığımız 156 hastanın dahil edilme ve dışlama kriterlerine uyan 71 hasta ve hastaların verileri çalışmaya alındı. İntertrokanterik kırığı olan hastaların; yaş, cinsiyet, taraf, travma nedeni, ameliyat öncesi süre, ameliyat süresi, ameliyat sonrası süre, intraoperatif kanama miktarı, ASA skorları, Komorbidite sayıları, Singh İndeksleri ve eşlik eden travmaları değerlendirildi. Mortalite oranları ve ilk 6 ay içinde, 6 ay-1 yıl içinde ve >1 yıl üzerinde exitus olan hastalar değerlendirildi, mortalite ile ilişkili faktörler analiz edildi. Radyolojik kırık sınıflaması olarak Evans Jensen sınıflaması, AO/OTA Sınıflaması ve Boyd- Griffin Sınıflaması kullanıldı. Kırık stabilitesi/instabilitesi değerlendirildi. Proksimal femoral nail (PFN) kategorisindeki farklı implant türleri, çivi açıları ve çivi uzunlukları arasında postoperatif klinik ve radyolojik sonuçlar arasındaki farklar tespit edildi. Hastaların redüksiyon kaliteleri Fogagnolo (Modifiye Baumgartner) ve Chang Redüksiyon kriterleri ile değerlendirildi. Vidaların femur başı içerisindeki konumları Cleveland Kadranlarına göre belirlendi ve Tip-Apeks Mesafesi ölçümleri yapıldı. Hastaların kırık taraf çivi tespiti sonrası ve karşı taraf kollodiafizer açıları hesaplandı, sağlam kalçaya göre varus veya valgus farklarına göre gruplandırıldı. Ayrıca <120° altında kollodiafizer açı ile tespit yapılan hastalar ve ≥120° kollodiafizer açı ile tespit edilenler olarak gruplandırıldı. Varus pozisyonunda tespit edilen hastaların komplikasyonlarla ilişkisi araştırıldı. Postoperatif radyografik değerlendirmelerde mekanik ve teknik komplikasyonların varlığı; var ise hangi komplikasyonlar olduğu değerlendirildi, mekanik ve teknik komplikasyonlara yol açan faktörler analiz edildi. Klinik ve fonksiyonel sonuçlar Harris Kalça Skoru, Salvati-Wilson Kalça Eklemi Fonksiyon Değerlendirme Skalası ve Hasta Sözel Memnuniyet Anketi kullanılarak analiz edildi. Hastalara ait bu veriler; hastane bilgi yönetim sisteminden retrospektif olarak elde edildi. Belirlenen tarih aralığına ait hasta listesi, hasta bilgileri sadece bu çalışmada kullanıldı. Çalışmanın planlanması, toplanan verilerin kontrolü, yapılan istatistiksel analizlerin kontrolü, literatür araştırmasının ve uygunluğunun kontrolü, çalışmanın ve tartışmanın sonuçlandırılması Abtullah Milcan tarafından yapıldı. Hastaların radyolojik tetkiklerine göre preoperatif kırık sınıflaması, postoperatif radyolojik ölçümleri Hasip Turan Şimşek, Yavuzhan Altın ve Elyesa Ergen tarafından yapıldı. Veri formuna hasta verilerinin kaydedilmesi, verilerin değerlendirilmesi, yorumlanması ve yazılı hale getirilmesi Hasip Turan Şimşek tarafından yapıldı. Bulgular: Hastalar demografik özellikleri incelendiğinde 34 (%47,9)'ünün erkek, 37 (%52,1)'inin ise kadın olduğu görülmektedir. Kliniğe başvuran hastaların 62 (%87,3)'si basit düşme, 7 (%9,9)'si araç dışı trafik kazası, 1 (%1.4)', araç içi trafik kazası ve 1 (1.4)'i ise ağaçtan düşme sebebi ile başvuru yaptığı görülmektedir. Kliniğe başvuran hastaların yaş ortalaması 72,71 olarak bulunmuştur (SS= 14.43, min= 20, max= 96). Hastalarımızdan 35'ini (%50) ilk 24 saatte, 51'ini (%71) ilk 48 saatte, 56'sını (%78) ilk 72 saatte opere edilmiştir. Tüm hastalarda n:59 kaynama (%100) vardı. Hastaların herhangi bir komplikasyona sahip olup olmama durumları incelendiğinde hastaların 27 (%38,0)'sinin bir komplikasyona sahip olduğu, buna karşın 44 (%62,0)'ünün ise herhangi bir komplikasyona sahip olmadığı görülmektedir. Mekanik ve Teknik komplikasyon arasında en sık görülen; <120° CDA ile varus pozisyonunda tespit edilmiştir. Revizyon cerrahisi gerektiren 10 hasta (%14) saptanmıştır. Revizyon cerrahisi gereken hastaların hepsinde vida sıyrılması/cut-out/cut-through da mevcuttur. Ek olarak 2 hastada vida geri kaçması ve 5 hastada <120° altı CDA ile tespit bulunmaktadır. 37 hasta stabil, 34 hasta instabil kırık olarak değerlendirilmiştir. Kırık stabilitesi ile komplikasyon varlığı yokluğu arasında istatistiki olarak anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır (p=0.04). Chang kriterlerine göre 32 hastaya mükemmel (%45,1), 26 hastaya (%36,6) kabul edilebilir ve 13 (%18,3) kötü redüksiyon yapıldığı görülmektedir. Fogagnolo kriterine göre 34 hastaya iyi (%47,9), 20 hastaya (%28,2) kabul edilebilir ve 17 (%23,9) kötü redüksiyon yapıldığı görülmektedir. Fogagnolo kriterleri ile mekanik/teknik komplikasyon varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (p=0.002). Yaptığımız analiz neticesinde çivi tipi, çivi boyu, çivi çapı, çivi açısı ve lag screw çapı ile komplikasyon varlığı yokluğu arasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık olmadığı sonucuna ulaşılmıştır (p>0.05). Revizyon cerrahisi gereken (hepsinde vida sıyrılması/cut-out/cut-through mevcuttu) 10 hasta incelendiğinde; Cleveland kadran yerleşimi 6 hastada AP planda superior (%60) konum, 6 hastada lateral planda posterior (%60) konum öne çıkmaktadır. Fogagnolo redüksiyon kriterleri 6 hastada kötü (%60) olarak değerlendirilmiştir. >25mm Tip Apeks Mesafesi (TAD) ile Vida Sıyrılması (Cut-Through/Cut- Through) komplikasyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (p=0.029). Vida Sıyrılması olan hastaların ortalama TAD mesafesi; 36.56mm iken, vida Sıyrılması olmayan hastaların ortalama TAD mesafesi; 23.65mm idi. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (p=0,004). Harris Kalça Skoruna göre %67, Salvati-Wilson Skalasına göre %74 ve Hasta Sözel Memnuniyet Anketi'ne göre %76 başarı sağlandığı tespit edilmiştir. Harris Kalça Skoru, Salvati-Wilson Skalası ve Hasta Sözel Memnuniyet Anketi ile komplikasyon varlığı ve revizyon gerekliliği arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanamamıştır (p>0.05). Sonuç: Bu çalışmanın amacı, proksimal femur kırıkları nedeniyle proksimal femoral çivi (PFN) fiksasyonu uygulanan hastalarda mortaliteyi ve komplikasyonları etkileyen faktörleri değerlendirmektir. Kliniğimize 01/01/2013 ile 01/03/2022 tarihleri arasında başvuran 156 hastanın içerme ve dışlama kriterlerini karşılayan 71 hastanın verilerini retrospektif olarak analiz ettik. Hastaların kırık stabilitesini, redüksiyon kalitesini, çivi pozisyonunu, vida pozisyonunu ve komplikasyon durumunu değerlendirmek için çeşitli radyolojik ve klinik kriterler kullandık. Ayrıca, bu faktörlerin mortalite ve komplikasyonlarla ilişkisini analiz etmek için istatistiksel yöntemler kullandık. Sonuçlarımız, kırık stabilitesinin komplikasyon olmaması için önemli bir faktör olduğunu gösterdi (p = 0,04). Bu, daha önce instabil kırıklarda stabil kırıklara göre daha yüksek komplikasyon oranları bildiren önceki çalışmaların bulgularıyla tutarlıdır. Ayrıca, Fogagnolo ve ark. (Modifiye Baumgartner) kriterlerine göre redüksiyon kalitesinin mekanik ve teknik komplikasyonların varlığıyla anlamlı şekilde ilişkili olduğunu bulduk (p = 0,002). Bu da kötü redüksiyon kalitesinin implant yetmezliği ve kaynamama gibi sonuçlara yol açabileceğini öne süren çalışmalarla uyumludur. Ancak, çivi tipi, çivi uzunluğu, çivi çapı, çivi açısı ve lag vida çapı ile komplikasyonların varlığı veya yokluğu arasında anlamlı bir fark bulamadık (p > 0,05). Bu, bazı çivi özelliklerinin PFN fiksasyonunun sonucunu etkileyebileceğini iddia eden bazı çalışmalarla çelişmektedir. Bu farklılığın olası bir açıklaması, çalışmamızdaki küçük örneklem büyüklüğü ve hasta popülasyonunun heterojenliği olabilir. İleri yaş, komorbidite sayısı ve operasyon öncesi geçen süre 1 yıllık mortalite ile yakından ilişkilidir. Kırığın instabil olması ve Fogagnolo redüksiyon kalitesinin kötü olması vida sıyrılması ile ilişkilidir. Hangi implant türü, implant açısı ve çivi çapı olursa olsun, başa giden vidanın konumu santral-santral veya inferior-santral olması, superior ve posterior yerleşimlerden kaçınılması ile Tip Apeks Mesafesinin 25 mm'nin altında kalması mekanik ve teknik komplikasyonlardan korunmada önemlidir. Çalışmamızın sınırlılıkları arasında retrospektif tasarım, küçük örneklem büyüklüğü, kontrol grubunun olmaması ve kısa takip süresi sayılabilir. Bu nedenle, sonuçlarımız dikkatli yorumlanmalı ve bulgularımızı doğrulamak için daha büyük örneklem büyüklükleri ve daha uzun takip süreleri olan ileriye dönük çalışmalara ihtiyaç vardır. Sonuç olarak, çalışmamız proksimal femur kırıkları nedeniyle PFN fiksasyonu uygulanan hastalarda mekanik ve teknik komplikasyonları önlemek ve mortalite oranlarını azaltmak için kırık stabilitesi ve redüksiyon kalitesinin önemli faktörler olduğunu öne sürmektedir. Bu faktörlerin dikkatli bir şekilde değerlendirilmesini ve uygun cerrahi tekniklerin uygulanmasını hastaların sağkalımını ve memnuniyetini arttırmak için öneriyoruz.

Femoral kırıklarFemurKomplikasyonlar+3
Hasip Turan Şimşek
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Posterior tibial eğim ve patellar tendon oryantasyon ilişkisinin ön çapraz bağ rüptürü üzerine etkisi

GİRİŞ: Ön çapraz bağ yaralanması sıklıkla karşımıza çıkan diz ve diz çevresi bağ yaralanmalarından biridir. Bu tür yaralanmalarda yaşa ve hastanın fiziksel durumuna göre cerrahi tedavi gerekebilmektedir. Birçok çalışmada ön çapraz bağ (ÖÇB) yaralanmasının etyolojisi ve mekanizması araştırılmaktadır. Artmış posterior tibial eğim (PTE) ve ön çapraz bağ yaralanması arasında ilişki olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Ancak hem PTE hem de patellar tendon oryantasyonu (PTO) ile ÖÇB rüptürü arasındaki ilişkiyi araştıran çalışma bildiğimiz kadarıyla literatürde incelenmemiştir. Bu çalışmanın amacı PTE ve PTO'nun ön çapraz bağ rüptürü ile ilişkisinin araştırılmasıdır. YÖNTEMLER: 2015-2021 yılları arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı kliniğinde ÖÇB rüptürü nedeniyle opere edilen hastalar retrospektif olarak analiz edildi. Çalışmanın dışlama kriterleri medial ve lateral menisküs yırtığı, geçirilmiş alt ekstremite cerrahisi, nöromuskuler ve hematolojik hastalıklar, alt ekstremite dizilim bozuklukları, (bacak boy uzunluk eşitsizliği, koronal ve sagittal plan deformiteleri patellar insitabilite), dejeneratif artrit (Kellgren Lawrance evre 2-3-4), radyolojik ölçümü için uygun diz yan grafisi olmayan hastalar, 18 yaş altı ve 50 yaş üstü hastalar idi. Radyolojik ölçümler için uygun, tibia şaftını içeren standart diz yan grafileri olan, diz MRG'leri bulunan ve izole ÖÇB rüptürü olan 80 hasta ve yaş, cinsiyet açısından benzer dağılımda MRG de normal diz görüntüsü olan 80 hasta kontrol grubu olmak üzere 2 grup halinde toplam 160 kişi çalışmaya dahil edildi. Çalışmamızda PTE ölçümleri tibia şaftını içeren, femur kondilleri birbiri üzerinde ekspoze olmuş tam yan radyografilerde; medial plato üzerinden geçen çizginin tanjantı ile tibia anatomik aksı arasındaki açı ölçülerek hesaplanmıştır. Aynı zamanda tam yan grafide vi patellar tendon uzunluğu (tuberositas tibia ile patella alt polu arası mesafe) ve patellanın diagonal uzunluğu ölçüldü. Patellar tendon uzunluğu, patella uzunluğuna oranlanarak InsallSalvati oranı hesaplandı. Ayrıca patellar tendon trasesinden (tuberositas tibia-patella inferior polü) geçen doğru ile tibia platolarına teğet geçen doğru arasındaki tibial eğim-patellar tendon açısı (TEPTA) hesaplandı. BULGULAR: ÖÇB rüptürü olan hastaların 47'si(%58,7) erkek 33'ü(%41,3) kadın, kontrol grubu hastaların 44'ü(%55) erkek 36'sı(%45) kadındı. ÖÇB rüptürü olan hastaların PTE ortalama değeri: 10.65º±1.91º, kontrol grubu hastaların PTE ortalama değeri: 9.52º±1.50º bulundu. ÖÇB rüptürü olan hastaların PTE değerleri kontrol grubuna göre anlamlı düeyde yüksek bulundu.(p=0.005) ÖÇB rüptürü olan hasta grubunun insall-salvati oranı kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük bulundu.(p꞊0.043) Hastaların rekonstrüksiyon öncesi ve sonrası yapılan tibial eğim patellar tendon açısı(TEPTA) ölçümleri kıyaslandığında rekonstruksiyon sonrası TEPTA değeri rekonstruksiyon öncesi yapılan TEPTA ölçümlerine göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu.(p<0.001) Rekonstrüksiyon yapılan hastaların TEPTA değerleri ile kontrol grubu TEPTA değerleri karşılaştırıldığında rekonstrüksiyon yapılan hastaların TEPTA değerleri anlamlı düzeyde yüksek bulundu.(p<0.001) TARTIŞMA VE SONUÇ: Bu çalışmanın en önemli bulgusu patellar tendon oryantasyonunun ÖÇB rüptürü ve Insall-Salvati oranı ile ilişkili olabileceğini göstermesidir. TEPTA ile ÖÇB rüptürü arasındaki ilişkiyi incelediğimizde ÖÇB rekonstrüksiyonu yapılan hastaların TEPTA'sı ÖÇB rüptürü olan grup ve kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksekti. Bu yönüyle çalışmamız patellar tendon oryantasyonunun ÖÇB rüptürü ile ilişkili olabileceğini göstermiştir.

OrtopediPatellaTendonlar+2
Mehmet Demiryürek
Necmettin Erbakan University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kalkaneus kırıklarında cerrahi yöntemlerle tedavi edilen hastaların klinik, radyolojik ve fonksiyonel sonuçları

Amaç: Kalkaneus kırıkları çalışan, aktif iş yaşantısı olan, 30-40 yaş erkeklerde daha sık görülmektedir. Tedavi edilmemiş, yeterli tedavi edilememiş ya da komplikasyon izlenmiş hastalarda ciddi iş gücü kaybıyla beraber hasta ve çevresi için sosyoekonomik problemler oluşturmaktadır. Çalışmamızın amacı farklı cerrahi tekniklerle opere edilmiş hastaların klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarını geriye dönük ortaya koymaktır. Yöntem: Çalışmamızda Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda 2010 yılı ve sonrasında kalkaneus kırığı nedeniyle opere edilmiş ve en az 6 ay düzenli takipleri olan hastalar seçilmiş ve retrospektif dosya taraması yapılmıştır. Hastalara başvuru esnasında standart ap ve yan grafi ve Bilgisayarlı Tomoğrafi çekilmiş ve değerlendirilmiştir. Sınıflama için Sanders sınıflaması kullanılmıştır. Hastaların cerrahi müdahaleye kadar geçen zaman ve yatış süresi not edilmiştir. Ameliyat öncesi, ameliyat sonrası ve takip röntgenlerinde Böhler ve Gissane açıları ölçülmüş, 3. ve 6. aylarda fonksiyonel sonuçlar AOFAS Skorlama Sistemi ile değerlendirilmiştir. Takiplerde peroperatif ve postoperatif komplikasyonlar not edilmiştir. Verilerin istatistik analizlerinde IBM SPSS Statistics Version 25.0 paket program kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda 83 hastanın toplam 92 kalkaneal kırığı ameliyat edildi. 20 kadın 63 erkek hastamız mevcut olup yaş ortalaması 36.55(dağılım 16-76) olarak hesaplanmıştır. Kalkaneal kırıkların en sık etyolojisi yüksekten düşme idi. En sık görülen kırıklar Sanders tip 3AC (%22.8) ve Sanders tip 2A (%19.6) idi. 9 hastada açık kalkaneus kırığı mevcuttu. 68 hastaya kapalı redüksiyon ve perkütan tespit uygulandı. 8 hastada sinüs tarsi yaklaşım açık redüksiyon ve plak ile tespit, 16 hastada iv ekstensil lateral yaklaşım açık redüksiyon ve plak ile tespit tercih edildi. Subtalar artroz en sık görülen komplikasyondu. İkinci sıklıkta görülen komplikasyon ise yara yeri komplikasyonu (enfeksiyon, flep nekrozu) idi ve yara yeri komplikasyonu ekstensil lateral yaklaşım açık redüksiyon plak ile tespit yapılan hasta grubunda daha sık izlenmiştir. Böhler açısının düzeltme miktarı, fonksiyonel skor ile anlamlı derecede korele idi(p=0.004). Farklı cerrahi tekniklerin klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarını karşılaştırdığımızda gruplar arasında radyolojik sonuçlar benzerdi ve anlamlı fark yoktu (p=0.10). En iyi anlamlı fonksiyonel sonuç sinüs tarsi yaklaşımı ile opere edilen ve internal fiksasyon grubu olan hastalarda elde edildi(p=0.02). Ekstensil lateral yaklaşım ile opere edilen hastalarda sekonder cerrahi ihtiyacı daha fazlaydı. Sonuç: Son yıllarda yapılan çalışmalar minimal invaziv ve kapalı cerrahi tekniklerle ameliyat edilen hastalarda invaziv tekniklere göre daha iyi klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlar olduğunu göstermekle birlikte çalışmamız literatürü özellikle fonksiyonel skorlarda desteklemektedir. Bu çalışmadaki sonuçlarımıza göre, Sanders tip 3 ve 4 dahil kalkaneal kırıklarda eksternal kılavuz destekli kapalı redüksiyon perkütan fiksasyon veya açık minimal invaziv teknikleri öneriyoruz. Anahtar kelimeler: Kalkaneus kırıkları, ekstensil lateral yaklaşım, minimal invaziv, sinüs tarsi yaklaşım, kapalı redüksiyon perkütan fiksasyon, AOFAS skoru

Cerrahi tedaviKalkaneusKırık fiksasyonu+5
Ahmet Demirel
Necmettin Erbakan University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Medial açık kama yüksek tibial osteotomi prosedüründe frontal plandaki osteotomi eğiminin lateral korteks kırığı üzerine etkisi

Amaç: Medial kompartman artrozu tedavisinde özellikle orta yaş grubunda yüksek tibial osteotomi tekniğinin rolü gün geçtikçe artmaktadır. Bu teknik sayesinde diz eklemi üzerinden geçen aks düzenlenerek medial kompartman üzerindeki yükün azaltılması amaçlanmaktadır. Biz de çalışmamızda frontal plandaki osteotomi eğiminin, medial açık kama yüksek tibial osteotomi ameliyatı sırasında oluşabilen lateral korteks kırığı üzerine etkisini inceleyeceğiz. Yöntem: Çalışmamız sonlu eleman analiziyle oluşturulmuş nümerik bir çalışmadır. Çalışmamız bilgisayar üzerinden yapılmış olup Karatay Üniversitesi Makine Mühendisliği laboratuvarında tamamlandı. Bilgisayarlı tomografi üzerinden oluşturulan katı tibia modeli üzerinde bilgisayar ortamında farklı açılarda osteotomiler yapılarak (10°, 13°, 16°, 19°, 22°) 5 farklı model oluşturuldu. Modeller üzerine tibia proksimalde osteotomi hattı distaline 5 N'dan başlayarak 75 N'a kadar olmak üzere, 5 N' luk değişimlerle kuvvet uygulandı. Uygulanan kuvvet sonucu oluşan momentin lateral menteşe üzerinde oluşturduğu kemik gerilmeleri (MPa), osteotomi hattındaki açı değişimleri (°) ve gap mesafeleri (mm) kayıt altına alındı. Bulgular: Tibia proksimalde osteotomi hattı distaline uygulanan kuvvetler sonucu düzeltme açıları elde edildi. Aynı düzeltme açısına ulaşıldığında, tüm modellerde yaklaşık olarak aynı lateral korteks kemik gerilimleri elde edildi. Ancak aynı kuvvet altındaki modeller kıyaslandığında, yüksek frontal eğim ile osteotomi yapılan modellerde daha yüksek açı değişimleri ve gap aralıklarına ulaşıldı. Örneğin 5 N kuvvet altında 10° frontal eğim ile osteotomi yapılan modelde 0,26° düzeltme açısı, 1,43 mm gap mesafesi oluşurken; 22° frontal eğim ile osteotomi yapıldığında 0,35° açısı ve 1,37 mm gap mesafesi oluştuğu gözlendi. 75 N kuvvet altında ise 10° eğim ile osteotomi yapılan modelde 10,81° düzeltme açısı, 14,02 mm gap mesafesi oluşurken; 22° eğim ile osteotomi yapıldığında 16,86° düzeltme açı ve 19,31 mm gap mesafesi oluştuğu gözlendi. Sonuç: Aynı düzeltme derecesine ulaşıldığında tüm osteotomi modellerinde aynı lateral menteşe gerilimleri elde ettik. Ancak aynı kuvvet uygulanan modellerde eklem çizgisine göre daha distalden osteotomi yapıldığında, daha yüksek düzeltme derecelerine ve gap aralıklarına ulaşılabileceğini gözlemledik. Daha yüksek miktarda düzeltme gereken olgularda osteotomi başlangıç noktasını eklem hattından daha distalde tutarak, daha hızlı şekilde sonuca ulaşılabileceğini söyleyebiliriz.

DizDiz eklemiOsteotomi+3
Alper Kırılmaz
Necmettin Erbakan University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Servikal spondilotik miyelopatinin cerrahi tedavisinde 2 seviye anterior diskektomi-füzyon ve tek seviye anterior korpektomi-füzyon tekniklerinin perioperatif bulgularının, klinik ve radyolojik sonuçlarının karşılaştırılması

Giriş: 2 seviye servikal dejeneratif disk hastalığının cerrahi tedavi yöntemi halen tartışmalıdır. Bu retrospektif çalışmanın amacı 2 seviye anterior servikal diskektomi-füzyon(ASDF) ve tek seviye anterior servikal korpektomi-füzyon(ASKF) uygulanmış hastaların radyolojik ve klinik sonuçlarına göre iki cerrahi tekniğin karşılaştırılmasıdır. Materyal ve Metod: Unkovertebral eklem osteofiti ve disk hernisi nedenli myeloradikülopatinin tedavisi için ASDF ve ASKF uygulanan 58 hasta çalışmaya dahil edildi. İki grup arasında perioperatif parametreler (hastanede kalış süresi, kan kaybı miktarı, operasyon süresi, komplikasyonlar), klinik sonuçlar (boyun ve kol Visual Analog Scale(VAS) skorları) ve radyolojik sonuçlar (servikal lordoz ve füzyon oranları) karşılaştırıldı. Karşılaştırma t test ve p değerleri kullanılarak yapıldı. p değerinin 0.05'den küçük olması istatistiksel açıdan anlamlı kabul edildi. Bulgular: ASDF grubunda yaş ortalaması 46.5 olan 31 hasta(19 kadın, 12 erkek), ASKF grubunda ise yaş ortalaması 48.8 olan 27 hasta(15 kadın, 12 erkek) mevcuttu. İki gruptaki tüm hastalara stabilizasyon için semi-dinamik plak ve füzyon için allogreft doldurulmuş kafesler kullanıldı. Ortalama takip süresi ASDF için 51.2 ay, ASKF için ise 48.4 aydı. Hastanede kalış süreleri açısından iki grup arasında fark saptanmadı. ASKF grubunda istatistiksel açıdan anlamlı fark olmaksızın kan kaybı daha fazlaydı ve operasyon süresi daha uzundu. ASDF grubunda 1 hastada dura yırtığı, 3 hastada ses kısıklığı; ASKF grubunda ise 1 hastada dura yırtığı ve geçici C5 palsi meydana geldi. Operasyon sonrasında boyun ve kol VAS skorları iki grupta benzerdi(ASDF:2.5, ASKF:2.8). Solid füzyon tüm hastalarda elde edildi. Servikal lordozda iyileşme ASDF grubunda 18.3 dereceden 24.4 dereceye, ASKF grubunda 17.4 dereceden 18.9 dereceye arttı. Sonuç: Miyeloradikülopati ile seyreden 2 seviye servikal dejeneratif disk hastalığının cerrahi tedavisinde ASDF veya ASKF tekniklerinin klinik semptomların iyileşmesi ve füzyon oranları açısından istatistiksel anlamlı farkların olmadığı görülmüştür. İstatistiksel açıdan anlamsız kan kaybı ve operasyon süresi ASDF grubunda daha azdı. Bunlara ek olarak ASKF servikal lordozda daha az iyileşme sağlamaktadır.

CerrahiCerrahi tedaviDiskektomi+4
Ramazan Soydan
Demiroğlu Bilim University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Lenke tip 3C,5C ve 6C eğrilikleri olan adelosan idiopatik skolyozun cerrahi tedavisinde distal füzyon seviyesini L4 yerine L3'te durma kriterleri

İdiopatik skolyoz tanısı konan bir hastada cerrahi tedavi kararı alındıktan sonra önemli olan nokta spinal füzyon yapılacak sahanın belirlenmesidir. İdeal olarak füzyonun distal ucu lomber hareketli segmentlerin korunması için mümkün olduğunca proksimalde ve gövde imbalansına yol açmayacak kadar distalde olmalıdır. Özellikle çift major veya major torakolomber/lomber (TL/L) eğriliklerde olduğu gibi enstrümentasyonun hem torasik hem lomber eğriliği içermesi gereken durumlarda füzyonun distalde genellikle L4 çok nadir olarak da L3 seviyesinde durması gereklidir. L3 ile L4 arasındaki seçim zorluk teşkil etmektedir. Spinal denge füzyon (enstrümentasyon) distalde stabil vertebrayı içerdiği zaman elde edilebilmektedir. Bu çalışmanın amacı Lenke 3C, 5C and 6C eğriliklerde L3 santral sakral vertikal çizgi (CSVL)'ye dokunmasa bile füzyonu L4 yerine L3'te sonlandırmakta kullanılacak preoperatif radyolojik kriterlerin belirlenmesidir.Bu çalışma 2002 ile 2007 yılları arasında tek bir merkezde adolesan idipatik skolyoz tanısı ile opere edilen 140 hastadan en az 2 yıllık takibi olan 118 hasta dahil edilerek yapıldı. Çalışmaya Lenke tip 3C, 5C and 6C eğriliği olan ve posterior spinal füzyon uygulanan adelosdan idiopatik skolyozlu hastalar alındı. 118 hastanın ortalama takip süresi 42 (24-60) ay, ortalama yaş 15.4 (13-18) yıl idi. Tüm hastalarda füzyon distalde L3 seviyesinde durduruldu.Bu çalışmada; hastaların üçte birinde CSVL L3'e temas etmemekte iken bending ve traksiyon grafileri ve özellikle genel anestezi altında çekilen traksiyon (GAAT) grafisinde L3'ün pelvise paralel hale geldiği görüldü. Bu hastalarda füzyonu distalde L3'te durdurmak mümkündür. Hastaların üçte ikisinde ise CSVL L3'e temas etmediği gibi bending grafilerde de L3'ün pelvise parallel olmadığı görüldü. Genel anestezi altında çekilen traksiyon grafileri özellikle bu hastalarda faydalı oldu çünkü L3'ün pelvise paralel hale geldiği, CSVL'nin L3'e temas ettiği veya kestiği ve L3'ün büyük oranda Harrington'un stabil zonu (HSZ) içinde kaldığı tespit edildi. Bu sebeple bu hastalarda distalde füzyon seviyesi bending grafilere bakarak L3 vertebrada sonlandırılamazken, GAAT grafisi ile somlandırılabileceği görülmüştür. Bu bulgular bizi bu hasta grubunda füzyonun L4 yerine L3'te durmaya teşvik etmiştir. Böylece vertebral kolonun dengesini bozmadan daha fazla hareketli segmenti korumak mümkün olabilmiştir.

Skolyoz
Mehmet Nuri Erdem
Demiroğlu Bilim University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Femur trokanterik bölge kırıklarının proksimal femoral çivi ile cerrahi tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi

İstanbul Bilim Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında, Ocak 2002 - Şubat 2007 tarihleri arasında femur proksimal uç kırığı nedeniyle tedavi edilmiş 100 olgu çalışma grubumuzu oluşturmaktadır. Bir hastada bilateral kalça kırığı olması nedeniyle 99 hastanın 100 kalçası değerlendirilmiştir. Hastaların tüm kontrolleri kliniğimizde yapılmıştır.Vakalarımızın 68'i kadın, 32'si erkektir. Ortalama yaş 77.66 (37-98) yıl idi. 57 hastanın sağ kalçası, 43 hastanın sol kalçasında kırık mevcut idi. Vakalarımızın kırık oluş nedenleri; 1'i pseudoartroz vakası, 1 olguda ateşli silah yaralanması, 3 sportif faaliyet esnasında düşme, 3 araç dışı trafik kazası, 1 araç içi trafik kazası, 4 olguda sokakta düşme, 87 olguda evde basit düşmedir. Vakalarımız hastanemize başvuru anından itibaren ortalama olarak 1.83 (0-17) günde ameliyat edilmiştir. Hastalar ortalama 13.34 (4 ?62 ) gün hastanede yatmışlardır.Bütün hastalar ameliyat hazırlığı aşamalarında `ASA Kriterlerine' göre değerlendirilmiştir. Ameliyat sonrası hastalar perioperatif stabilite durumu ve grafileri sonrasında oturtularak bir çift koltuk değneği ile parsiyel veya total yük verilmiştir.Çalışmamızda takip süresi ortalama 31.3 (12-75) aydır. Hastalarımızın sonuçlarının değerlendirilmesi klinik ve radyolojik olarak yapıldı. Hastalar `Modifiye Harris Kalça Skalası' kriterlerine göre değerlendirilmiş ve ortalama puanı 80.92 bulunmuştur. Buna göre femur intertrokanterik kırıklarında PFN ile cerrahi olarak tedavi ettiğimiz hastalardan % 78.88 başarı elde ettik.İnstabil intertrokanterik femur kırıklarının tedavisinde PFN tek seçenek olmamakla beraber hastanın yaşı, genel durumu, fonksiyonel durumu, osteoporozu göz önüne alındığı zaman biyomekaniğe ve anatomiye en yakın olan PFN çivisinin tatminkâr sonuçlar veren tedavi modalitesi olduğuna karar verdik.

FemurKırık fiksasyonu-intramedüller
Mehmet Fatih Korkmaz
Demiroğlu Bilim University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Torasik disk hernisi ve cerrahi tedavisi

Amaç: Bu çalışmada torasik disk hernisi tanısı ile kliniğimizce cerrahi tedavisi yapılmış olan vakalarda uygulanan iki cerrahi tekniğin sonuçlarını, etkinlik ve emniyetliliklerini araştırdık.Materyal ve Method: Bu retrospektif çalışmada Nisan 2002 ile Nisan 2011 tarihleri arasında İstanbul Bilim Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji ABD'de torakal disk hernisi tanısı ile tedavi edilen hastalar incelendi. Belirtilen tarihler arasında kliniğimizde toplam 20 hastaya torakal disk hernisi tanısıyla cerrahi işlem yapıldı. Cerrahi tedavi uygulanan torasik disk hernisine sahip 20 hastanın 8'i (%40) erkek, 12'si (%60) kadındı Olgular tedavi amacıyla kliniğe yatırıldıklarında, VAS ağrı skalası ile ağrı durumları, Oswestry anketiyle yaşam kaliteleri, JOD torasik myelopati skoru ile nörolojik durumları değerlendirilip kaydedildi. Ve tüm bu parametreler son kontrollerinde tekrar değerlendirildi ve kaydedildi. Ayrıca hastalara son kontrollerinde ameliyattan sonraki sağlık durumları ile ilgili anket uygulandı. Hastalara yapılan radyolojik tetkikler, nörolojik fizik muayene ve klinik tanılarına göre kliniğimizin torasik disk hastalığının cerrahi tedavisine yaklaşımı 2002-2009 anterior dekompresyon + enstrümentasyon + füzyon idi ve bu tarihler arasında 9 hastaya 15 seviye anterior yaklaşım uygulandı. 2009-2011 yılları arasında ise 11 hastanın 12 seviyesine modifiye transfaset yaklaşımla posterior enstrümentasyon + dekompresyon + interbody füzyon ile cerrahi tedavi uygulandı. Hastaların operasyon sonrası dönemde hastanede yatış süreleri, drenaj miktarları incelendi.Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 54,2 idi. Erkeklerin yaş ortalaması 50 ve kadınların yaş ortalaması ise 57 şeklindeydi. Toplam 27 seviyeye cerrahi tedavi yapıldı. Hasta başına ortalama seviye 1,35 olarak bulundu. 27 adet işlem yapılan vertebra seviyelerinin seviyelere göre incelendiğinde işlemlerin 16 (%59) seviyesi T8 ve altı seviyelerde yapıldı. Torasik disk tanısı ile opere edilen 27 seviye diskin 11 (%40) seviyesi parasantral, 16 seviyesi (%60) ise santral idi. Toplam 27 seviye diskin 13 tanesi (%48) kalsifiye diskti. Torasik diski bulunan 20 hastanın 14 tanesinde (%70) tek seviye, 5 tanesinde (%25) 2 seviye, geri kalan 1 tanesinde (%5) 3 seviye diski vardı. Çalışmadaki hastaları drenaj miktarları, yatış süreleri, ameliyat sonrası yaşam kaliteleri, ve ağrı skorlarında düzelme açısından incelediğimizde istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Toplam 20 hastanın ortalama JOD Myelopati Skoru preoperatif dönemde 7,5 idi ve son takipte ise JOD myelopati skoru 9,4 oldu, ortalama 1,9 iyileşme sağlandı. İyileşme oranı ortalaması ise %61,4 oldu. ADEF operasyonu yapılan hastaların preoperatif dönemdeki ortalama JOD myelopati skoru 7,5 idi, son takipte ise ortalama değerlerinin 8,8'e ilerlediği görüldü. Ortalama 1,3 iyileşme sağlandı. İyileşme oranı ortalaması ise %51,77 oldu . PDEF operasyonu yapılan hastaların preoperatif dönemdeki ortalama JOD myelopati skoru 7,45 idi, son takipte ise ortalama değerlerinin 9,81'e ilerlediği görüldü. Ortalama 2,36 iyileşme sağlandı. İyileşme oranı ortalaması ise %69 oldu. 20 hastanın 13'ü (%65) ameliyat sonrası dönemi tamamen sorunsuz olarak geçirdi. 7 (%35) hastada komplikasyonlara rastlandı ADEF operasyonu yapılan 9 hastanın 3'ünde atelektazi (%33), 1'inde dura yırtığı (%11), 1'inde yüzeyel yara problemi (%11) meydana geldi. Pulmoner komplikasyonlar dikkate alınmadığında bu grupta komplikasyon oranının %22, tüm hastalarda ise %25 olduğu görüldü. Torasik disk tanısı ile PDEF operasyonu uygulanan gruptaki sadece 2 hastada (%18) komplikasyona rastlandı. 1 (%9) hastada operasyon bölgesinde hematoma rastlandı. Diğer hastada ise (%9) operasyon sonrası enfeksiyon görüldü.Tartışma ve Sonuç: ADEF ve PDEF operasyonlarını karşılaştırdığımızda; PDEF'in myelopatik semptomlarda iyileşmede anlamlı olarak ve operasyon sonrası hasta memnuniyeti açısından benzer veya biraz daha iyi sonuç verdiğini gördük. Ayrıca posterior girişimle komplikasyon oranının daha düşük olduğunu gözledik. Nörolojik açıdan ise her iki teknik ilede bir yaralanma gözlenmedi. Bu sonuçlara dayanarak, posterior yaklaşımlarda tecrübesi yüksek olan ve nörolojik monitorizasyon uygulanabilen kliniklerde, torasik disk hernisi cerrahi tedavisinde PDEF'in tercih edilebilecek bir alternatif olduğunu düşünüyoruz. Bu teknik ile tecrübesi olmayana klinikler de ve santral yerleşimli, kalsifiye disklerde ise ADEF'in halen önemli bir alternatif olduğu kanaatindeyiz.

CerrahiCerrahi tedaviHerniler+2
Ömer Aslan
Demiroğlu Bilim University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Servikal dejeneratif disk hastalığı vakalarında uyguladığımız servikal disk artroplastisinin klinik ve radyolojik orta dönem sonuçları

Bu retrospektif çalışmanın amacı Kliniğimizde 2004 yılında ASD ve FASD ye alternatif olarak uygulamaya başladığımız servikal disk artroplastisi yaptığımız olguların orta dönem radyolojik ve klinik sonuçlarını detaylı irdelemek ve artrodez için alternatif bir yöntem olduğunu kanıtlamaktır.Metod: Çalışmamıza ortalama 2,08 yıl takibi olan 59 hastanın 86 seviyesi dahil edildi. Konservatif tedaviye yanıt vermeyen klinik (radikülopati veya geri dönüşümlü myelopati varlığı) ve radyolojik olarak servikal dejeneratif disk hastalığı saptanmış olan olgularda faset eklem artrozu olmaması ve disk yüksekliğinin %50'den fazlasının korunmuş olması cerrahi endikasyon kriterleri arasındaydı. Radyolojik değerlendirmede; Global ve segmental lordoz, global ve servikal ROM, opere ve komşu segment disk yüksekliği, heterotropik ossifikasyon varlığı, komşu segment hastalığı gelişimi ve subsidence değerlendirildi. Hastalar tek merkezde ve tek cerrah tarafından opere edildi. Hastalara postoperatif 3 hafta yumuşak boyunluk ve proflaktik olarak Meloxicam (15 mg/gün) verildi.Sonuç: ortalama yaş 39,5 (27-56) ve ortalama takip süresi 108 (12 hafta- 6 yıl) hafta. Operasyon seviyeleri C3-4 (%4,6), C4-5 (%16,3), C5-6 (%48,8), C6-7 (%26,8), C7-T1 (%3,5). Tüm hastalarda klinik iyileşme vardı.NDI 46'dan 9'a, VAS değerleri 7,4'ten 2,1'e iyileşme gösterdi. Orta dönem takiplerinde segmental kifoz ve global lordoz değerlerinde iyileşme saptanırken, opere disk yüksekliğinde değişiklik saptanmadı. Radyolografik olarak opere ve komşu segmentlerde faset eklem artrozu saptanmazken, 4 (%6,7) hastada kranyal 5 (%8,4) hastada kaudal komşu segmentte komşu segment hastalığı bulguları saptandı. 4 (%6,7) hastada heterotropik osssifikasyon saptanırken 1 hastada Evre 4 (tam füzyon) şeklindeydi.Tartışma: Servikal artroplasti segmental mobilite ve dizilimi koruduğu gibi komşu segmentler için ilerleyen dönemde bir risk teşkil etmemektedir. Preoperatif dönemde yapılan klinik ve radyolojik değerlendirmeler sonucu uygun endikasyon uzun dönem başarıda önemlidir.

ArtroplastiOmurgaRadyoloji+1
Murat Şirikçi
Demiroğlu Bilim University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kıkırdak lezyonu bulunan semptomatik medial plika hastalarında artroskopik tedavi sonuçları

Amaç: Semptomatik medial plikası olan ve buna bağlı gelişmiş kıkırdak lezyonu dışında ek patolojisi bulunmayan hastalarda plika tipleri, medial femoral kondil kondropatileri, patella femoral açılar arasındaki ilişkileri ve uyguladığımız artroskopik eksizyonun klinik sonuçları araştırılmıştır Hastalar ve yöntem: Herhangi bir nedenle diz artroskopisi yapılan 111 hastanın 30'unda medial plika saptandı. Kıkırdak lezyonu olan ve ek diz içi patolojisi olmayan 20 hasta çalışmaya alındı. Medial plikası total eksize edilen bu hastaların medial femoral kondil ve patelladaki kıkırdak lezyonları değerlendirildi. Hastalar post operatif 6. aydaki şikâyet dereceleri ve fonksiyonel kapasitelerine göre değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 20 hastada medial femoral kondilde 4(%20) Grade I, 10(%50) Grade II, 5(%25) Grade III kondral dejenerasyon saptandı. Plikalar Dandy sınıflamasına uyarlandığında tip C 7(%35), tip D 9(%45), tip E 4(%20) hastada bulundu. Sulkus açısı %50 hastada 132°'den küçük bulundu. Post operatif kontollerinde %85 çok iyi, %15 iyi sonuç görüldü. Sonuç: Kıkırdak lezyonu eşlik etse de semptomatik medial plikada artroskopik total eksizyon uygulanabilir bir cerrahi tedavidir.

ArtroskopiDizDiz eklemi+4
Ertuğrul Ercan
Demiroğlu Bilim University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tendon split yaklaşımla haglund cerrahisi yapılan hastalarda insersiyonel kalsifikasyonlar nedeniyle ankor kullanımının hastaların klinik ve fonksiyonel sonuçları üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmanın temel hedefi tendon split yaklaşımla Haglund cerrahisi uygulanan hastalarda Aşil insersiyosundaki kalsifik debrislerin hastaların klinik ve fonksiyonel sonuçları üzerine etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: 2015-2023 tarihleri arasında kliniğimizde tendon split yaklaşımla Haglund cerrahisi uygulanan 27 hasta (7 erkek, 20 kadın) retrospektif olarak değerlendirildi. İnsersiyonel kalsifik tendinopati (ICT) mevcut olan 13 hastanın her birine parsiyel tendon sıyırma sonrası ankor sütür ile onarım uygulanmıştır. ICT bulunmayan 14 hastaya ise tendon sıyırma işlemi uygulanmamıştır. Bu çalışmada Aşil tendonunda ICT varlığına göre hastalar iki gruba ayrıldı. Preop ve postop alınan AOFAS, FADI ve VAS skorlamaları ile bu iki grubun klinik ve fonksiyonel sonuçları karşılaştırıldı. Hastaların plantar fleksiyon ve dorsifleksiyon güçleri izokinetik dinamometre cihazıyla ölçerek kıyaslama yapıldı. Hastaların preop x-ray grafilerinden yapılan ölçümler kıyaslanarak ICT ile ilişkisi araştırıldı. Bulgular: İstatistiksel analiz sonucunda iki grup arasında yaş, cinsiyet ve VKİ değerleri benzer bulundu. Preop ve postop alınan AOFAS, FADI ve VAS skorlarında iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi. Fakat grupları ayrı olarak ele alınca her iki grupta da preop skorlar ile postop skorlar arasında anlamlı bir fark gözlendi. Tendon içi kalsifikasyon miktarının preop ve postop alınan skorlamaların hiç birinde anlamlı fark göstermediği bulundu. Preop olarak ölçülen FPA, CPA, HDH, HDHR, HDPA, CLA, BH, BCR değerlerinin bu iki grupta farklılık göstermediği görüldü. İzokinetik dinamometre ile ölçülen değerlerde iki grup arasında anlamlı bir fark olmadığı bulundu. Sonuç: Tendon split yaklaşımla Haglund cerrahisi uygulanan tüm hastalarda mükemmel sonuç ve yüksek hasta memnuniyeti elde edildiği görüldü. Kalsifik tendinopati varlığının klinik durumu kötüleştirmediği, tedavi başarısını etkilemediği sonucuna varıldı. Aşil tendonu, insersiyosundan parsiyel olarak sıyrılıp ankor sütür ile onarım yapılan hastalarda plantar fleksiyon gücünde azalma yaşanmayacağı görüldü.

Aşil tendonuOrtopediOrtopedik cerrahi+2
Safa Soy
Balıkesir University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vaskülarize fibula grefti uygulanan femur başı osteonekrozlu hastaların klinik ve radyolojik orta-uzun dönem sonuçları

Amaç: Femur başı osteonekrozu (FBO) tanısı ile Vaskülarize Fibula Grefti (VFG) cerrahi tedavisi uygulanan hastalarımızın postoperatif klinik ve radyolojik takipleri sonucunda; tedavi etkinliği ve hastalığın seyri üzerindeki etkisinin, ameliyat öncesi ve sonrası yapılan fonksiyonel klinik skorlamaların değerlendirilmesi, femur başındaki nekroz büyüklüğü ile hastalık evresinin klinik ve radyolojik sonuçlarla ilişkilendirilerek incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Hastanemize 2012-2022 yılları arasında başvuran 35 hastaya (32 erkek, 3 kadın) FBO tanısı ile VFG cerrahisi uygulandı. Radyolojik olarak preoperatif radyografi ve Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) ile Steinberg sınıflamasına göre evreleme yapıldı ve Modifiye Kerboul (MK) açı değerleri ölçüldü. Ayrıca mm2 cinsinden nekroze alan ile femur başı alanı hesaplandı. Hastaların preoperatif ve postoperatif klinik skorlama olarak Harris Hip Score (HHS) ve ağrı skoru Visual Analogue Scale (VAS) değerleri dökümante edildi. Radyolojik olarak ilk 6 ay boyunca aylık, devamında 3 ay arayla röntgenografi ile değerlendirme yapıldı. İlk 1 yılda da 3 ayda bir çekilen Bilgisayarlı Tomografi'deki (BT) greft ile femur başı trabeküler osseöz yapının osteointegrasyon oluşum süresi ölçülerek dökümante edildi. Ayrıca hastalardaki preoperatif ve postoperatif kollapsın varlığı ve mm cinsinden miktarı, çekilen röntgenografiler aracılığı ile hesaplandı. Ortalama yaşı 36.6 (aralık 21-52) ve ortalama 4,1 yıl takip edilen hastalarımızdan 22'si (%63) Evre IV, 6'sı (%17) Evre III, 7'si (%20) Evre II olup çalışmaya çoğunlukla ileri evre ve büyük nekrozlu hasta grupları dahil edilmiştir. Bulgular: Preoperatif HHS ortanca değeri (minimum-maksimum) 29 (13-75) iken, postoperatif HHS; 91 (46-100) olarak gözlendi. Preoperatif ortalama MK açı değeri 289,3o (Grade 3) olup nekroz oranı ortalama %51,3 olarak saptanmıştır. Hastalarımızın preoperatif %37'si prekollaps evredeyken, %63'ü postkollaps evrede olup, prekollaps evredeki hastaların HHS ortanca değerleri 31'den 92'ye yükseldiği gözlendi. Ayrıca Evre IV olan 22 hastanın HHS ortanca değerleri 27'den 80,5'e yükseldiği gözlendi ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p=0,027). MK sınıflamasına göre Grade 4 olan 18 hastanın postoperatif ortalama HHS değerinin de 82 olduğu gözlendi. Sonuç: VFG cerrahisinin; prekollaps hastaların yanı sıra postkollaps hastalarda da uygulanabileceği, sonuçlarının tatmin edici olduğu ve artroplasti gereksinimini minimize ettiği savunulmaktadır. Ayrıca büyük nekrozlu hastalarda da fonksiyonel klinik sonuçların iyi olduğu ve artroplasti gereksiniminin ileri dekatlara ötelenmesini sağlayarak biyolojik kalça sağkalımını arttırdığı savunulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Femur başı osteonekrozu, Vaskülarize Fibula grefti, avasküler nekroz, eklem koruyucu cerrahi, büyük lezyon, ileri evre.

Femur başıFibulaOrtopedik cerrahi+3
Ahmet Müdüroğlu
Balıkesir University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Radyolojik patolojisi tanımlanmamış ön diz ağrısı şikayeti olan hastaların tanı ve tedavisinde hoffa hacmi ile radyolojik ve klinik skorlamaların ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, radyolojik patolojisi tanımlanmamış ön diz ağrısı olan genç yaş grubu (18-40) hastalarda hoffitis ön tanısı ile uygulanan tedavi (Grup 2: Konvansiyonel Tedavi; Grup 3: PRP) yöntemlerinde, klinik ve fonksiyonel skorlamalarla kıyaslanması ve her iki tedavi grubunda hoffa hacminin hesaplanarak, tedavi öncesi ve sonrası hoffa hacim değişikliğinin klinik ve fonksiyonel skorlarla ilişkisinin incelenmesidir. Ayrıca klinik ve radyolojik patolojisi olmayan hastalardaki (Grup 1: Kontrol) hoffa hacminin tedavi grupları ile kıyaslanmasıdır. Hasta ve Yöntem: Çalışmamıza kliniğimize 2019-2023 yılları arasında ön diz ağrısı şikayeti ile başvuran, hoffa muayene bulgusu (squeeze test) pozitif olup; radyolojik patolojisi olmayan takiplerinde konvansiyonel tedavi (NSAID ve soğuk uygulama) veya PRP tedavisi uygulanmış, tedavi öncesi ve tedavi sonrası kontrol MR görüntüleri olan, 18-40 yaş arası 55 hasta (22 kadın 33 erkek) retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar tedavi yöntemlerine göre gruplara ayrıldı. Ayrıca hoffa muayenesi normal olup çekilen diz MR görüntülemelerinde herhangi bir diz patolojisi raporlanmayan 25 hasta (10 kadın 15 erkek) ile kontrol grubu oluşturuldu. Klinik ve fonksiyonel skorlamalar Lysholm knee scoring scale, Oxford knee score, Visual Analogue Scale ölçekleri ile; radyolojik skorlamalar ise 3DSlicer (version 5.6.2) programıyla segmentasyon ve hacim ölçümleri yapılarak gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmamızda gruplar arasında yaş, cinsiyet, VKİ arasında anlamlı fark saptanmadı. Konvansiyonel tedavi uygulanan hastalarda hoffa hacmindeki azalma ile klinik ve fonksiyonel skorlamalar iyileşirken, PRP tedavisi uygulanan hastalarda aynı skorlamaların hoffa hacmindeki artışa rağmen iyileştiği görülmüştür (p<0,005). PRP tedavisi uygulanan hasta grubundaki klinik ve fonksiyonel skorlamalarda iyileşme, konvansiyonel tedavi uygulanan hasta grubuna göre istatistiksel olarak daha anlamlı bulunmuştur. Sonuç: Hoffa hacmi ön diz ağrısında temel predispozan bir faktör olsa da, hoffa hacim değişimi ile fonksiyonel skorlamalar arasında net bir ilişki görülmemiştir. Hoffa hacmi dışında, tanımlanmamış patofizyolojik süreçlerin de fonksiyonel skorlamalar üzerinde etkisi olduğu düşünülmüştür.

Sıddık Göksel Gürsoy
Balıkesir University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karpal tünel sendromunda enjeksiyon yöntemlerinin ve cerrahi tedavinin karşılaştırılması

Amaç: Karpal tünel sendromu (KTS) en sık görülen periferik nöropatidir. Ellerde uyuşma karıncalanma ve ilerleyen dönemde güç kaybı ile kendini gösterir. Tanısı anamnez, klinik muayene, elektrofizyolojik ve radyolojik değerlendirme ile konulur. Tedavide konservatif ve cerrahi yöntemler kullanılabilir. Bu çalışmanın amacı hafif ve orta düzey KTS'de cerrahi, steroid ve plateletten zengin plazma (PRP) enjeksiyonu tedavisini karşılaştırmak; klinik, elektrofizyolojik ve ultrasonografik olarak birbirlerine olan üstünlüklerinin değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Çalışmaya hafif ve orta düzey KTS olan 68 hasta, 92 el bileği dahil edildi. Hastalar randomize edildikten sonra 1. gruba cerrahi tedavi, 2. gruba ultrasonografi (USG) rehberliğinde steroid enjeksiyonu, 3. gruba ise USG rehberliğinde PRP enjeksiyonu yapıldı. Hastalar tedavi öncesinde ve tedavi sonrası 1., 3. ve 6. aylarda değerlendirildi. Hastaların fizik muayenelerinde phalen ve tinel testlerine bakıldı. Hastaların ağrı ve uyuşukluk şiddeti vizüel analog skala (VAS) ile, fonksiyonel durumları ve semptomların şiddeti Boston karpal tünel anketi ile değerlendirildi. Ayrıca hastalara sinir iletim çalışmaları yapıldı; USG ile median sinirin kesit alanı (MSKA) ve yassılaşma oranı (YO) hesaplandı. Bulgular: Cerrahi tedavide 3. ay kontrolünde tüm hastaların phalen testleri negatifleşti. Her üç grupta da 1. ay kontrolünde VAS ve Boston semptom şiddetindeki azalma anlamlıydı ve cerrahi tedavi tüm kontrollerde diğer tedavi yöntemlerinden üstündü. Boston fonksiyonel durum skorlarında anlamlı iyileşme sadece cerrahi tedavi grubunda ortaya çıktı. Elektrofizyolojik incelemede cerrahi tedavide duyu iletim hızı, distal motor latans ve duyu amplitüdünde, steroid tedavisinde motor distal latans ve duyu amplitüdde, PRP tedavisinde ise duyu iletim hızında anlamlı iyileşme mevcuttu. Duyu iletim hızında 3. ayda cerrahi tedavinin PRP tedavisinden (p=0.049), 6. ayda cerrahi tedavinin steroid (p=0.040) ve PRP tedavisinden (p=0.024), motor distal latans değerlendirilmesinde 6. ayda cerrahi tedavinin PRP tedavisinden (p=0.012) üstün olduğu gösterildi. MSKA ölçümlerinde 1. ay kontrolünde tüm gruplarda anlamlı iyileşme oldu. Sonuç: Her üç tedavi yönteminde erken dönemde hastalarda ağrıda, semptomlarda ve MSKA'da azalma olduğu izlendi. Erken ve geç dönemde ağrı ve semptom şiddetinde azalma bakımından cerrahi tedavinin üstün olduğu görüldü. Fonksiyonel iyileşmedeki anlamlı artma sadece cerrahi tedavide erken dönemde ortaya çıktı. Elektrofizyolojik değerlendirmelerde iyileşme olan parametre sayısı cerrahi tedavide anlamlı olarak fazlaydı. Hafif ve orta dönem KTS olan hastalarda cerrahi tedavi ilk seçenek olarak düşünülebilir. İlerleyen dönemde daha geniş hasta grupları ile daha uzun takip süreli çalışmaların yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.

CerrahiCerrahi tedaviElektrofizyoloji+6
Yusuf Kıratlıoğlu
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dirençli lateral epikondilit tedavisinde ultrason eşliğinde kuru iğneleme ve trombositten zengin plazma uygulamasının karşılaştırılması

Amaç: Toplumda sıklığı %1-3 arasında değişen ve sıklıkla iş gücü kaybına sebebiyet veren lateral epikondilit tedavisinde, kabul gören, ancak uzun dönem sonuçları tartışmalı olan kuru iğneleme ile alternatif bir tedavi seçeneği olabilecek Trombositten Zengin Plazma (PRP) uygulamalarının karşılaştırmaktır. Gereç ve yöntem: 01.01.2022-01.03.2023 tarihlerinde başvuran lateral epikondilit tanısı almış yaşları 18-75 arasında değişen 25 erkek ve 25 kadın toplam 50 hasta başvuruları sonrası randomize edilerek 2 gruba ayrıldı ve tedaviye yanıtları prospektif olarak analiz edildi. Bu iki gruba ayrı ayrı ultrason eşliğinde PRP ve kuru iğneleme uygulandı. Tedavi öncesi ve sonrası 1- 3-6. Ayda olmak üzere hastalar ultrasonografik görüntüleme görsel analog skala (VAS), PRTEE, Quick DASH ve kavrama kuvveti ölçümü ile tek kör olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 36 (%72)'sında baskın elin olduğu taraf etkilenmişti. Gruplar arasında yaş ortalaması, cinsiyet, VKİ ve baskın taraf açısından bir fark yoktu (p<0.05). Toplamda tüm hastaların 1. ay itibari ile istatistiksel anlamlı olarak kavrama güçleri arttı (p=0.000). 1. ay kontrolünde kavrama kuvvetleri kuru iğneleme grubu için ortalama %10.8, PRP grubunda ise ortalama %8.8 arttı.6. ay kavrama kuvveti ölçümlerinde ise müdahale öncesine göre kuru iğneleme grubunda ortalama 6.52kg (%31.7) artış, PRP grubunda ortalama 6.96kg (%33.3) artış ise görüldü. Gruplar arası kavrama kuvveti artışının karşılaştırılmasında 1.,3. ve 6.ay sonuçlarında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Tedavi sonrası grup içi değerlendirmede her 2 grupta da VAS, Quick DASH, PRTEE skorlamalarında istatistiksel anlamlı olarak iyileşme görüldü. (p<0.005). Gruplar arası PRTEE ve Quick DASH değerlerinde postoperatif 3.ay ve postoperatif 6.ay karşılaştırıldığında PRP grubundaki hastaların sonuçları istatistiksel anlamlı olarak daha iyiydi(p=0.039). Gruplar arası VAS skorlarının karşılaştırılmasında da PRP grubu postopertaif 3. ve 6. aylarda anlamlı şekilde üstün bulundu (p<0.005). Sonuç: Her iki tedavi yönteminde de erken dönemde hastalarda ağrı ve semptomlarda azalma ve kavrama kuvvetinde artış olduğu görülmesi iki tedavi yönteminin de oldukça etkili olduğunu gösterdi. Erken dönem kavrama kuvvetleri açısından karşılaştırıldığında kuru iğneleme ve PRP grubunun sonuçları benzer olmakla birlikte orta dönemde PRP grubundaki kavrama kuvveti artışı kuru iğnelemeden daha fazla izlendi. Fonksiyonel skorlar karşılaştırıldığında ise PRP orta dönemde daha başarılıydı. Bizim çalışmamızda orta dönem sonuçlar değerlendirildiğinde PRP kuru iğnelemeye kıyasla kavrama kuvvetindeki artış ve fonksiyonel skorlarda daha başarılı gözükmektedir. Uzun dönem sonuçlar ile birlikte değerlendirildiğinde daha geniş örneklem ile PRP ve kuru iğneleme karşılaştırmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Lateral epikondilit, Kuru iğneleme, Trombositten Zengin Plazma, Ultrasonografi

Kuru iğnelemeTenis dirseğiTrombositten zengin plazma+1
Mustafa Mert Terzi
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Revizyon kalça artroplastisinin etyolojisi ve maliyet etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada Ankara Üniversitesi Ankara Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı bölümünde ameliyat olan primer ve revizyon kalça artroplastisi vakalarının nedenlerini, bu hastaların maliyet profillerini karşılaştırmayı ve hastanede kalış süresi, ek hastalıklar, septik ve aseptik revizyon oranlarının maliyete etkisini değerlendirmeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem: Ocak 2017- Aralık 2022 yılları arasındaki hastanemizde opere edilen Sosyal Güvenlik Kurumu ameliyat kodlarından P612480 (kalça revizyon artroplastisi, total) ve P612470 (kalça artroplastisi, asetabular liner değiştirilmesi, total), P612471 (kalça asetabular revizyonu, parsiyel), p612472 (kalça femoral stem revizyonu, parsiyel) ve P12340 (kalça eklem total protezi) no'lu kod girilen hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Revizyon kalça artroplastisi (RKA) yapılan 205 hasta ve primer total kalça artroplasti (PTKA) yapılan 737 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastanemizin bilgi işlem sistemindeki faturalama bölümünden hastaların bilgilerine ve revizyon ve primer kalça artroplasti operasyonlarındaki maliyet dokümantasyonuna ulaşılmıştır. Bulgular: 6 yıldaki revizyon vakalarının median maliyeti 15069,77 türk lirası (TL) iken, primer kalça artroplastilerinde bu miktar 8716,47 TL ve bu oran istatiksel açıdan anlamlıydı (p˂0.001). Yıllara göre karşılaştırıldığında ise her yılda revizyon vakalarının maliyetleri daha fazla olmakla birlikte istatiksel olarak anlamlılık değişiklik göstermekteydi (2017 için p:0.335, 2018 için p˂0.001, 2019 için p˂0.001,2020 için p˂0.001,2021 için p:0.238, 2022 için p˂0.001). Septik sebepler ile aseptik sebepler arasında (p˂0.001) ve periprostetik kırıklar ile aseptik sebepler arasında (p:0.02) maliyet açısından anlamlı derecede fark çıkmıştır. Sonuç: Revizyon kalça artroplastisinin, primer total kalça artroplastisine göre mali yükü daha fazladır. Bu nedenle preoperatif riskleri saptamak ve artroplasti ömrünü arttırmak önemlidir. Bu çalışmanın mali konuda bilinç yaratması, ulusal kayıt sisteminin geliştirilmesine yardımcı olmasını umuyoruz.

ArtroplastiHastanede yatış süresiKalça+3
Orhun Eray Bozkurt
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Osteogenezis imperfekta tanılı hastalarda cerrahi tedavi olarak plak ve çivi kombinasyonunun sadece çivi uygulamasına karşı avantajları ve dezavantajları

Giriş: Osteogenezis İmperfekta (Oİ), Tip 1 kollajeni kodlayan genlerdeki mutasyonların sebep olduğu çoklu kırıklar ve iskelet deformiteleri ile seyreden kalıtsal bir bağ doku hastalığıdır. Çalışmamızda kırık ve deformitesi olan Oİ hastalarında şiş kebap osteotomisi ardından, intramedüller (İM) çivi sonrası plak ile ilave destek amacıyla tespit edilen hastalar ile sadece İM çivi ile tespit tekniğinin kullanıldığı hastalar karşılaştırılmıştır. Yöntem: Tek merkezli retrospektif çalışmada osteogenesis imperfekta (Oİ) tanılı kırık veya deformite nedeniyle cerrahi tespit yöntemi olarak sadece intramedüller çivi ile intramedüller çiviye plak desteği uygulanan hastaların, radyolojik ve fonksiyonel skorların cerrahi tespit yöntemi ile ilişkisi araştırılmıştır. Fenotipik ve radyolojik olarak doğrulanmış Oİ tanılı hastalardan en az 12 ay takipli, çivi ya da çivi + plak uygulanan hastalar dahil edilmiştir. Hasta ve segment bazlı analizler yapılımış, hastaların fonksiyonel durumu ile mekanik komplikasyonlar gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Veriler: Çalışmaya dahil edilen 24 hastanın ortalama yaşı 21.13 ± 11.92 ilk cerrahi yaşları ise 13.71 ± 9.36'dır. Hastaların 15'i (%62,50) pediatrik popülasyondandır. Çalışmada 10 kadın (%41,67) ve 14 erkek (%58,33) hasta bulunmaktadır. Ortalama takip süresi 102.79 ± 72,85 aydır. Hastalarda opere edilen ortalama segment sayısı 2.38 ± 1.10 iken, toplam cerrahi sayısı 2.79 ± 1.50'dir. Sillence sınıflamasına bakıldığında 9 hasta (%37.50) 1, 10 hasta (%47.67) 3 ve 5 hasta (%20.83) 4 sınıfındadır. 6 hastada (%25.00) ailede OI veya bağ doku hastalığı bulunmaktadır. Diğer Oİ bulgularına bakıldığında, 17 hastada (%70.83) skolyoz, 9 hastada (%39.13) dentinogenesis imperfekta, 2 hastada (%8.70) duyma kusuru, 16 hastada (%69.57) boy kısalığı, 8 hastada (%33.33) kontraktürler görülmüştür. Ortalama Beighton skoru 0.26 ± 0.69'dur. Çalışma grubunda akut kırık olmadığı zamanlarda en sık görülen semptom çabuk yorulmadır (%60.87). 24 hasta toplam 64 segment için opere edilmiştir. 32 segmentte (%50) çivi, 32 segmentte (%50) ise çivi + plak kullanılmıştır. Ortalama kaynama süresi 13.31 ± 4.20 haftadır. Bu süre çivi grubunda 15.56 ± 2.99 olup, çivi + plak grubundaki 11.06 ± 4.06 haftaya göre anlamlı uzundur (p=0.0000). Cerrahi sonrası toplam 27 segmentte komplikasyon görülmüş olup, bunların 15'i çivi, 12'si çivi+plak grubunda görülmüştür. Komplikasyon gelişimi açısından gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark sadece implant çevresi kırık için görülmüştür. 7 implant çevresi kırığın hepsi çivi grubuna iken, çivi + plak grubunda implant çevresi kırık görülmemiştir (p=0.005). Toplamda 9 segmentte revizyon gerekmiş olup, bunların hepsi çivi grubundadır. Sonuç: Kırık ve deformitelerin giderilmesi ve ya önlenmesi amacıyla yapılan ortopedik müdahale öncesinde yapılacak olan planlama önemlidir. Çivi + plak ile kaynama süresi daha kısa ve implant çevresi kırık riski daha düşüktür.

Rauf Alızada
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Lokal ve genel anestezi altında kifoplasti uygulanmış hastaların erken dönem sonuçlarının karşılaştırılması

AMAÇ: Çalışmamızın amacı günümüzde yaygın olarak kullanılan peruktan kifoplasti uygulamasında genel anestezi ve lokal anestezi yöntemlerinde ağrı değerlerini karşılaştırmaktır. MATERYAL VE METOD: Bu retrospektif çalışma Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Ana Bilim Dalı'nda Ocak 2021 ile Kasım 2022 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çalışmaya dahil edilen hastalar arasında basit randomizasyon yöntemi ile 13'ü çalışma (lokal anestezi) 15'i kontrol (genel anestezi) grubu olarak iki grup oluşturulmuştur. Hastaların preoperatif ve postoperatif VAS skorları kaydedilmiş ve karşılaştırılmıştır. Hastaların sosyal yaşam kalitesi bilgileri toplanarak ODS skorları belirlenmiş ve karşılaştırılmıştır. Ayrıca her iki grubun ameliyat süreleri kaydedilerek karşılaştırılmıştır. BULGULAR: İki grup arasında preoperatif VAS değerleri anlamlı (p > 0.05) farklılık göstermemiştir. Çalışma grubunda postoperatif VAS değerleri kontrol grubundan anlamlı (p < 0.05) olarak daha düşük bulunmuştur. Kontrol grubunda postoperatif VAS değerleri preoperatif döneme göre anlamlı (p < 0.05) olarak daha düşüktü. Çalışma grubunda postoperatif VAS değerleri preoperatif döneme göre anlamlı (p < 0.05) olarak daha düşüktü. Çalışma grubunda postoperatif VAS değerlerinin düşüşü kontrol grubundan anlamlı (p < 0.05) olarak daha yüksek olarak bulunmuştur. Kontrol grubunda ameliyat süresi çalışma grubundan anlamlı (p < 0.05) olarak daha yüksekti. SONUÇ: Bu çalışmada lokal ve genel anestezi altında yapılan kifoplasti yönteminde preoperatif ve postoperatif VAS ve ODS değerleri bulunarak karşılaştırılmıştır. Gruplar arasında preoperatif VAS ve ODS değerleri arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Preoperatif ve postoperatif VAS ve ODS değerleri karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı fark bulunmuştur. Çalışma grubu hastalarında anlamlı olarak daha düşük VAS ve ODS değerleri tespit edilmiştir. Çalışma grubunda ameliyat süresinin genel anestezi grubundan %50 oranda daha kısa süreye sahip olduğu bulunmuştur.

AnaljeziAnesteziAnestezi-genel+6
Mohammad Hamıd Shırzad
Maltepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik ülsere yaralara intralezyoner konsantre büyüme faktörü (CGF) uygulama ile konvansiyonel pansuman yöntemlerinin karşılaştırılması

Amaç: Çalışmamızda diyabetik ülser tedavisinde konsantre büyüme faktörü (CGF) uygulamasının konvansiyonel pansuman tedavisine etkisini ve tedavi seyrini incelemeyi amaçladık. Yöntem: Pamukkale Üniversitesi Hastaneleri, Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Kronik Yara Bakım Ünitesinde takip edilen kronik ülsere yarası olan hastalar CGF (n=24) ve ıslak pansuman (n=23) gruplarına ayrılarak yara yeri tedavisi planlanmıştır. CGF uygulamasında hastalardan alınan İV kan örnekleri antikoagülansız tüplerde santrifüj (Elektromag M815A) edilerek elde edilen konsantre jel hastalara uygulanmıştır. Islak pansuman grubunda yara yeri debride edilerek ıslak gazlı bezle kapatılmış herhangi bir ekstra işlem uygulanmamıştır. Çalışmadaki hastalara 12 işlem uygulanarak sonuçları kaydedilmiş ve analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların 16'sı (%34) kadın ve 31'i (%66) erkekti. Çalışmaya dahil edilen hastalar 27 – 85 yaş aralığında ve 63,23 yaş ortalamasındaydı. Grup 1'de 32,78 gün ortalamada tedavi görürken Grup 2'de 35,13 gün tedavi devam etti (p=0,218). Hastalara Grup 1'de ortalama 10,22 işlem yapılırken Grup 2'de ortalama 11,04 işlem uygulandı ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p=0,566). Yara yeri çevresi değeri son işlem sonucunda Grup 1'de 364,28 ortalamayken Grup 2'de 755,66 ortalamaydı (p=0,033). Yara yeri alanı, yara yeri çevresi ve yara yeri uzunluğu skorlarında işlem ortalamaları ile ilk işlemde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu (p>0,050). Ancak yara yeri alanı ve yara yeri çevresi skorlarında son işlemde gruplar arasında anlamlı farklılık vardı(p=0,031/p=0,033). Yara yeri alanı skoru, yara yeri çevresi skoru ve yara yeri uzunluğu skorunda Grup 1 için işlem başlangıç skoru ile son işlem skorları arasında grup içi anlamlı bir farklılık vardı (p=0,0001). Yara yeri alanı skoru, yara yeri çevresi skoru ve yara yeri uzunluğu skorlarında benzer şekilde 4-10. işlemler arasında duraklama dönemi olduğu görüldü. Grup 1'de Enterobacter Cloacae 8 hasta ile en sık görülen mikroorganizmayken Grup 2'de Enterococcus Faecalis ve Metisilin Duyarlı Staphylococcus Aureus 6'şar hasta ile en sık görülen mikroorganizmalardı. Sonuç: Hastaların yara yeri alanı, çevresi ve uzunluğunda konsantre büyüme faktörü (CGF) ile tedavide 4. işleme kadar belirgin iyileşme görülürken 4-10. işlemler arasında iyileşmenin duraksadığını gördük. 10. işlemden itibaren iyileşmenin tekrardan hızlandığını izledik. CGF'nin diyabetik ayak ülserinde kullanımının yara yeri iyileşmesini hızlandırdığını ve tedavi yöntemi olarak güvenle kullanılabilecek maliyeti düşük bir tedavi seçeneği olduğunu düşünüyoruz.

AmpütasyonBüyüme maddeleriDiabetes mellitus+4
Mert Bektaş
Pamukkale University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Metakarp kırığı olan hastalarda distale doğru ve proksimale doğru başsız kanüllü vida ile fiksasyonun karşılaştırılması: Prospektif randomize karşılaştırmalı çalışma

Amaç: Çalışmamızda metakarp kırığı olan hastalarda distale doğru ve proksimale doğru başsız kanüllü vida ile fiksasyonun ağrı, fonksiyon ve yaşam kalitesi üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Yöntem: Pamukkale Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalına metakarp kırığı nedeniyle başvuran hastalar prospektif olarak çalışmaya dahil edildi ve randomize gruplandırıldı. Toplam 22 hasta ve 26 metakarp kırığı incelenmiştir. Grup 1'deki hastalar proksimal girişli (antegrad), grup 2'deki hastalar ise distal girişli (retrograd) intramedüller başsız kanüllü vidalar kullanılarak opere edildi. Hastaların röntgen sonuçlarındaki (AP ve oblik yönlü) metakarpal isthmus çapı ölçülerek uygun vida seçimi yapıldı. Hastalarda 3,5mm ile 5 mm çapları arasında başsız kanüllü vida kullanıldı. Çalışmada hastaların yaşı, cinsiyeti, kırık bölgesi, kırık nedeni, eğitim durumu demografik veri olarak kaydedilmiştir. Ameliyat sonrası altıncı haftada kırığın kaynaması radyografik olarak değerlendirilerek hastanın fonksiyonel durumu ve ağrısı kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızda tüm hastaların %81,8'i erkekti. Yaş ortalaması grup I'de 36,75 , grup II'de ise 28,50 idi. Lise ve önlisans/lisans mezunları (%40,9) her iki grupta da eşitti. Her iki grupta da 5'er hasta sigara kullanımı bildirdi. Dominant el çalışmaya alınan hastaların %95,5'inde sağ taraftı. Etkilenen elde sağ/sol ekstremiteler arasında benzer dağılım gösterdi. Etkilenen metakarpta ise 5. metakarp her iki grupta çoğunluktaydı. Hastaların klinik verileri ile gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p>0,050). Ağrı skorlarında gruplar arası benzer sonuçlar aldık (p>0,050). Grup I'de aktivitedeki VAS skoru (p=0,017) grup II'de ise egzersizde VAS skorları (p=0,042) zamana bağlı istatistiksel olarak anlamlı şekilde düştü. TAH skorlarında gruplar arası fark sadece 6. haftada grup II lehineydi (p=0,003). TAH grup I'de tüm hastalarda iyi seviye olarak kategorilendirildi. TAH Grup II'de 2 hastada orta ve 3 hastada çok iyi olarak kategorilendirildi. TAH kategorilendirilmesi ile gruplar arası istatistiksel olarak anlamlılık vardı (p=0,021). Grup I'de ameliyatlı elde sağlam tarafa göre tüm parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük skor aldık (p<0,050). Grup II'de kaba kavramada sağlam ekstremite ile kırığı fikse ettiğimiz eller arasında benzer ölçüm skoru aldık (p=0,878). Diğer parametrelerde yine sağlam ekstremiteler anlamlı şekilde daha iyi skor verdi. Michigan El Sonuç Anketinde ise gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0,050). 6. haftadaki kontrol röntgenlerinde tüm kırıklarda kaynama görüldü. Ameliyat sonrası fizik tedaviye başlama süresi kaydedildi ve grup II'de grup I'e göre daha iyi sonuçlar elde edildi; ortalama 8,5 gün ile 12,33 gün arasında fark oluştu. Ancak iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p=0,180). Sonuçlar: Çalışmamız sonucunda kırığın konumuna bakılmaksızın her iki yöntemin de güvenle kullanılabileceğini düşünüyoruz.

Kırık fiksasyonu
Seyit Algan
Pamukkale University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hızlı iyileşme protokolü uygulanan total diz protezi(TDP) hastalarında preoperatif radyofrekans ablasyonun postoperatif ağrı ve taburculuk kriterlerine etkisi

Diz osteoartriti toplumda birçok kişiyi ilgilendiren ve etkilenen hastaların yaşam kalitelerini olumsuz yönde etkileyen bir hastalıktır. Demografik özelliklerin değişmesi ve tüm dünyada 65 yaş üstü nüfus yüzdesinin artmasıyla birlikte diz osteoartritinin yükü de artmaktadır. Yapılan çalışmalar Hızlı İyileşme Protokolü (HİP) uygulanan hastaların memnuniyet düzeylerinin arttığını ve hastanede kalış sürelerinin azaldığını göstermiştir. HİP uygulanarak yapılan cerrahinin en önemli bileşenlerinden biri etkili ve iyi takip edilmiş bir ağrı tedavisinin uygulanmasıdır. Cerrahi sonrası ağrı, hastanın erken mobilizasyonunu olumsuz etkilemektedir. TDP sonrasında ağrıda azalma sadece kısa süreli fonksiyonel sonuçları artırmakla kalmayıp hastanın genel memnuniyetini de artırabilir. Biz çalışmamızda hızlı iyileşme protokolü uygulanarak TDP uygulanan hastalarda ameliyat öncesi dönemde RF ile geniküler sinir ablasyonu yaklaşımının cerrahi sonrası ağrı, fonksiyon ve erken taburculuk kriterlerini karşılama açısından karşılaştırmayı amaçladık. Bu çalışma Pamukkale üniversitesi Ortopedi ve travmatoloji anabilim dalında diz artroplastisi uygulanan hastalarda pre-op dönemde RF ile geniküler sinir bloğu uygulaması (Grup I) ve kontrol grubu (Grup II) karşılaştırılmıştır. Çalışma öncesi yapılan güç analizinde kuvvetli düzeyde etki büyüklüğü (d=0.7) elde etmek için çalışmaya en az 50 kişi dâhil edildiğinde (her grup için en az 25 hasta) %95 (alpha=0.05) güven düzeyinde, %80 güç (1-beta=0.80) elde edilebileceği hesaplanmıştır. Çalışmaya güç analizindeki hasta sayıları dikkate alındığında her bir grup için 25 hasta alınması planlandı. Toplamda 50 hastanın çalışmaya dahil edilmesi planlanan çalışma gruplarında Grup I için 25 ve Grup II için 26 hasta çalışmaya alınmıştır. Ameliyat öncesi demografik veriler, Görsel Analog Skala (VAS) ve WOMAC (Western Ontario McMaster University osteoarthritis index) skoru, diz yaralanma ve osteoartrit sonuç skoru (KOOS)Yaşam kalitesi değerlendirilmesi için Kısa Form-36 (RAND Corporation) kullanılmıştır. Bu değerlendirme ölçekleri preop dönemde, postoperatif erken dönemde postoperatif 1. Ve 3. Aylarda değerlendirilmiştir. Hastaların WOMAC toplam puanları postoperatif 1.ve 3.aylarda blok grubu lehine farklılık göstermiştir (p<0,050). Yaşam kalitesi değerlendirmesinde mental sağlık, enerji ve genel sağlık alt boyutlarında 1. ayda blok grubundaki hastaların yaşam kaliteleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek saptanmıştır (p<0,050). Hastaların ağrı düzeylerinin değerlendirilmesinde VAS, WOMAC, KOOS ve KF-36 değerlerinde blok grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,050).Ancak postoperatif erken dönemde blok grubu hastaların ağrı düzeylerindeki azalma preop döneme göre anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır. (p<0,050). Hastaların diz eklem fleksiyon ve ekstansiyon açıklıkları gruplar arasında farklılık göstermemiş olup cerrahi sonrası her iki grupta da cerrahi öncesine göre eklem hareket açıklıklarında artış saptanmıştır (p<0,050). Hastaların kuadriseps ve abdüktör kas kuvveti değerlendirmesinde gruplar arasında farklılık saptanmamıştır (p>0,050). Hastaların postoperatif semptom skorları ve performansa dayalı aktivite limitasyon ölçümleri gruplar arasında farklılık göstermemiştir (p>0,050). Sonuç olarak; HİP protokolü ile TDP uygulanacak hastalara preoperatif RF ablasyon yapılmasının postoperatif ağrı sonuçları üzerine etki etmeksizin, yaşam kalitesi üzerinde olumlu sonuçlar doğurdu tespit edilmiştir. Tüm hastalar 3. Ay sonunda sağlıklı ve yaşam kalitesi artmış şekilde skor belirtmiştir. Ancak Ağrı ve egzersiz skorlarında RF uygulamasının preoperatif sonuçlara göre özellikle 1. Ayda etkili olduğunu gördük. Anahtar Kelimeler: Total Diz artroplastisi, Geniküler Sinir Bloğu, Radyofrekans Ablasyon, Hızlı iyileşme protokolü, ERAS

Murat İbrahim Kırbaş
Pamukkale University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alt ekstremite kırığı bulunan hastaların pre-operatif dönemde ağrılarının tedavisinde parasetamol etkinliğinin CYP2E1 gen polimorfizmi ile ilişkisi

Paresetamolün NAPQI'ye metabolik dönüşümünden sorumlu birincil enzim sitokrom P450 CYP2E1'dir. Buna rağmen parasetamol etkinliğinin farklı genlerin polimorfizmi ile ilişkisi araştırılmış olsa bu gen ile ilişki araştırılmamıştır. Bu sebeple bu çalışmada alt ekstremitede travma nedeniyle hastaneye başvurmuş ve cerrahi planlanmış hastalarda pre-operatif dönemde; bireysel ilaç tedavisi oluşturabilmek için parasetamol etkinliğini ve sitokrom P450 CYP2E1 gen polimorfizmi ile ilişkisini incelemek amaçlanmıştır. Bu çalışma Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi Anabilim Dalı'nda alt ektremite kemik kırığı nedenli tedavi edilen 127 hasta ve kontrol grubu olarak ağrı şikâyeti olmayan sağlıklı 100 kişi ile yapıldı. Her hastaya intravenöz yoldan 1000 mg parasetamol (Parol) uygulandı. Hastaların Parol öncesi ve sonrası 30. dakika Vizüel Analog Skala (VAS) ağrı skorları kaydedildi. 5 ml antikogülanlı vakumlu tüplere kan alınarak, standart fenol-kloroform yöntemine göre genomik DNA izolasyonu yapıldı. Hastaların %62,2'sinin izole (n=79) tibia, %22,8'inin izole (n=29) femur, %15'inin ise diğer bölgelerinde (asetabulum, fibula, patella, kalkenus) kırığı vardı. Parasetamol, tüm hastalarda ağrı kesici olarak etkiliydi. CYP2E1*1A heterozigot hastalar kontrol grubuna göre anlamlı şekilde fazlaydı (p=0,041). CYP2E1*7B heterozigotlar hasta grubunda kontrol grubuna göre azdı (p<0,001). CYP2-E1*5B ve CYP2-E1*6 alellerinde kontrol ve hasta grubu arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). CYP2E1*1A ve CYP2E1*5B heterozigot alellerde, Parol öncesi ve sonrası VAS skorları anlamlı şekilde daha yüksekti (p<0,05). CYP2E1*6 ve CYP2E1*7B genotipinde Parol öncesi ve sonrası VAS skorlarında normal ve heterozigot aleller arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Tüm gen polimorfizmlerinde Parol öncesi skorlara göre Parol sonrası skorlar anlamlı şekilde azaldı (p<0,001). Sonuç olarak tüm gen polimorfizmleri arasında parasetamol etkinliği farkı olmaması ağrı yönetiminde benzer etkinliğe sahip olabileceğini göstermektedir. CYP2-E1*1A ve CYP2-E1*5B polimorfizmleri, Parol kullanımının terapötik etkinliğinde daha belirgin bir role sahip olabilir. Bu çalışma, Parol kullanımının genetik farklılıklar nedeniyle bireyler arasında farklı terapötik etkilere yol açabileceğini göstermiştir. Bu sonuçlar, ağrı tedavisinde bireyselleştirilmiş yaklaşımların önemini ve genetik faktörlerin farmakoterapiye olan etkisini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Alt Ekstemite Kırıkları, Parasetamol, Sitokrom P450, CYP2E1

Barış Kocabay
Pamukkale University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Geniş osteokondral lezyonların tedavisinde uygulananmatriks destekli otolog kondrosit implantasyonunda 1-5yıllık sonuçlarımız

Genç hastalarda fokal, semptomatik kıkırdak lezyonları oldukça yaygın görülen bir problemdir. Kıkırdak lezyonlarının tedavisinde güncel çalışmalar; doku mühendisliği ve hücresel tedaviler alanındadır. Bu çalışmada amacımız, diz ekleminde geniş osteokondral lezyonların tedavisinde, hücresel tedavi yaklaşımlarından biri olan Matriks Destekli Otolog Kondrosit İmplantasyonu(MACI) tekniğinin etkinliğini araştırmak ve aynı zamanda fonkisyonel sonuçları etkileyen faktörleri belirlemektir. Çalışmamızda, 2009-2013 tarihleri arasında, üçüncü jenerasyon otolog kondrosit implantasyonu olan Matriks Destekli Otolog Kondrosit İmplantasyonunun tekniği ile opere edilen 34 hasta retrospektif olarak araştırıldı. Hastaların ortalama yaşı 30.4±9.3(18-48) ve erkek/kadın oranı 30/4 olarak belirlendi. Ortalama defekt büyüklüğü dizde 5,4±1,4 (3.2-8)cm2 olarak hesaplandı. Hastalığı eşlik eden patolojiler de kayıt altına alındı. Hastaların tamamına standart cerrahi yaklaşım ile kollajen Tip I/III membranlara hücre ekilmesi sonucu elde edilen MACI® (Verigen Transplantation Service, Copenhagen, Denmark) uygulaması yapıldı ve operasyon sonrası hızlandırılmış rehabilitasyon programı uygulandı. Hastaların, Modifiye Cincinnati, Tegner Lysholm skorlarının ameliyatın altıncı ayından itibaren istatistiksel olarak da anlamlı oranda arttığı saptanmıştır(p=0.0001). Erkek hastaların özellikle 24. ve 36. aylardaki skorlarının bayan hastalardan belirgin olarak yüksek olduğu gözlenmiştir. BMI<25 ve BMI>25 olarak hastalar gruplandırmış ve sonuçlar analiz edilmiş ancak iki grup arasında klinik sonuçlar arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Eşlik eden patolojisi olmayan hastaların tüm takiplerinde daha iyi klinik sonuçlar elde edildiği gözlenmiş ve bu iyileşmenin özellikle 6. ve 12. aylarda istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir(p=0.0001). Matriks destekli otolog kondrosit uygulaması genç hastalardaki fokal kıkırdak hasarlarında iyi ve stabil sonuç vermektedir. Amaçlanan sonuçları elde etmede, uygun hasta seçiminin ve eşlik eden patolojilerin önemi unutulmamalıdır.

Diz eklemi
Safa Gürsoy
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Artroskopik menisküs implantı uygulanan hastalarda denge ve kas kuvveti analizi sonuçlarımız

Menisküs yaralanmaları günümüz yoğun iş temposu ve artan spor faaliyetlerine bağlı olarak gün geçtikçe çok sayıda görülmektedir. Artan sıklığına rağmen menisküs yaralanmalarının tedavisinde dokunun kendine has kanlanma ve biyolojik iyileşme yetisinin azlığından ötürü mevcut menisküs hasarlarının tamir edilebilme oranları oldukça azdır. Günlük pratikte menisküs hasarları yaralanma süreleri, hastanın durumu ve hasarın lokalizasyonuna bağlı olarak; onarım, menisektomi, sentetik implant ve allogreftler kullanılarak aşamalı olarak tedavi edilebilir. Biz bu çalışmada onarımı mümkün olmayan kısmi menisküs hasarı bulunan hastaların tedavisinde yeni bir alternatif olan sentetik poliüretan kaynaklı menisküs implantını kullandık. Hastaların cerrahi sonrası dönemde denge ve kas kuvveti analizlerini sağlam alt ekstremiteleri ile kıyaslayarak fonksiyonel iyileşme durumunu değerlendirdik. Çalışmamızda sentetik poliüretan kaynaklı menisküs implantı uyguladığımız ortalama yaşı 32,2 (20-45) olan 7'sinin sağ 3'ünün sol dizine toplamda 10 hasta değerlendirmeye alınmıştır. Hastaların tamamında cerrahi geçirilmiş ekstremite kas kuvvetleri beklenen değerlerin altında bulunmuştur. Ancak denge testlerinde sağlam ekstremitelerine göre anlamlı fark saptanmamıştır. Sonuç olarak sentetik poliüretan kaynaklı biyobozunur menisküs implantları, onarımı mümkün olmayan kısmi menisküs hasarı bulunan genç ve orta yaş grubu, BMI < 35 olan ve ICRS evre 3'ün üzerinde osteokondral hasarı olmayan, alt ekstremitesinde deformitesi olmayan ve periferal menisküs dokusu sağlam olan hasta grubunda uygulandığında başarılı sonuçlar alınan tıbbi bir üründür.

Mustafa Akkaya
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diz artroplastisi uygulanan hastalarda komponent yerleşiminin üç boyutlu analizi ve klinik sonuçlarla ilişkisinin değerlendirilmesi

Total diz protezi (TDP) imalatçıları kemik implant uyumu artırmak için tibia ve femurda uyumu arttırmaya yönelik çalışmalar yapmaktadır. Istirahatte ve günlük yaşam faaliyetleri sırasında rezidüel ağrı TDA sonrası hastanın memnuniyetsizliği önemli bir nedenidir. Hiçbir belirgin bir klinik veya radyolojik açıklaması olmadan ağrının kaynağının tespiti için daha sensitif görüntüleme yöntemleri ile daha fazla araştırma gerektirmektedir. Bizim hipotezimiz tibia ve femoral komponentin, koronal, sagital ve aksiyal Hizalama hataları ve rotasyonel dizilimi TDA sonrası sonuçları etkilediği ve özellikle simetrik komponentlerde asimetrik tibia platosunda posterolateralden taşma yapması ve buna bağlı ağrı ve klinik skorlarda azalmaya neden olmasıdır . Genellikle bunlar daha karmaşık ve pahalı tıbbi muayenelerden ağrının düzeyini belirlemek hekim için zordur. TDA postoperatif ağrı dolayısıyla temel bir öneme sahiptir. Yüz kırk altı 146 TDA uygulanan hastalanın verileri retrospektif olarak TDA sonrası 45.2 ± 9.5 ayda femoral ve tibial komponent koronal sagital ve aksiyel dizilimi BT'de ölçüldü ve hastaların sonuç skoru ile karşılaştırıldı. 101 hastada tibia posterolateral çıkıntısı olduğu ve 76 hasta femur lateralde çıkıntı olduğu ve öellikle tibia posterolateral taşmanın fonksiyonel sonuç ve ağrı skorunu azalltığı bulundu. Bu çalışma aşırı boyutlandırma ve malingmentın TDA kötü klinik sonuçlara yol açabilileceğini klinik olarak doğruluyor ve özellikle posterolateralde taşma yapılmamamsına dikkat çekmektedir. Klinik sonuçları cerrahların implantasyon sırasında implantları büyük boy değil dikkat etmelidir ve bu normalden fazla sözde açıklanamayan ağrı durumunda ekarte edilmesinde fayda vardır.

ArtroplastiBiyomekanikDiz+4
Mehmet Emin Şimşek
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2015
00