Harran University
Anabilim Dalı

Pedodonti Anabilim Dalı

Harran University

168

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
DoktoraAçık ErişimTR

Lipoid proteinozis vakalarının klinik, radyolojik bulguların değerlendirilmesi

Bu çalışmada lipoid proteinozis vakalarından elde edilen klinik bulguların değerlendirilerek vakalarda görülen insidanslarının ortaya çıkarılması, bulguların literatürler ile karşılaştırılması, bu vakalara diş hekimi yaklaşımının belirlenmesi, vakalar ile iş birliği yapılarak yaşam kalitelerinin arttırılmasına yönelik dental rehberliğin sağlanması ve diş hekimleri arasında farkındalık oluşturulması amaçlanmıştır. Bu çalışma 2023-2025 yılları arasında Şanlıurfa'da yaşayan 16'sı kadın, 16'sı erkek 32 lipoid proteinozis vakasının klinik bulguları, anamnezleri ve aile geçmişleri değerlendirilerek yapıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Çalışmada incelediğimiz toplam 32 vakanın %100'ünde ciltte kalınlaşma/yara izleri, %93,8'inde ses kısıklığı, %3,1'inde epilepsi, %59,4'ünde göz kapaklarında boncuklu papüller, %37,5'inde tırnak distrofisi, %96,9'unda yara iyileşmesinde gecikme, %84,4'ünde yaralarda kaşıntı görüldü. Ayrıca vakaların %100'ünün anne-baba arasında akrabalık ilişkisi varlığı, %75'inin etkilenmiş kardeşi, %96,9'unun etkilenmiş 3.dereceden akrabası olduğu öğrenildi. Çalışmadaki vakaların intraoral bulgularına bakıldığında %21,9'unda hipodonti, %6,3'ünde mikrodonti, %6,3'ünde mine hipoplazisi, %53,1'inde dil kalınlaşması/sertliği, %65,6'sında lingual frenulum kalınlaşması, %40,6'sında dilde papilla kaybı, %87,5'inde oral mukoza kalınlaşması, %37,5'inde damak/küçük dil kalınlaşması, %81,3'ünde alt dudak kalınlaşması, %59,4'ünde ağız köşesinde yara ve çatlağa rastlandı. Ayrıca %18,8'inde vestibüler sulkus yetersizliği, %37,5'inde dişlerde çapraşıklık/yer darlığı, %81,3'ünde yaygın çürük görüldü. Lipoid proteinozis vakalarında tıp ve diş hekimlerinin dahil olduğu multidisipliner yaklaşımın gerekliliği düşünüldü. Dental tedavi yaklaşımları, estetik, fonksiyon ve fonasyonun yeniden kazandırılmasının yanı sıra, normal büyüme ve gelişmeyi de desteklemektedir. Diş hekimleri, lipoid proteinozis vakaları ve ebeveynleri; mevcut dişlerin en iyi şekilde korunması gerektiğinin, oral hijyenin ve dental stabilitenin sağlanmasının öneminin farkında olmalıdır. Lipoid proteinozisin diş hekimleri tarafından daha iyi anlaşılması için çalışmaların devam etmesi gerektiği düşünüldü. ANAHTAR KELİMELER: Çocuk diş hekimliği, ECM1, genodermatoz, lingual frenulum, lipoid proteinozis

Betül Yazmacı
Harran University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Rat dişlerinin pulpotomi tedavisinde bamya tohumu (Abelmoschus esculentus L.) özü, kapsaisin (Capsicum annuum L.) ve mineral trioksit agregat (MTA) materyalinin histopatolojik ve immunohistokimyasal etkilerinin incelenmesi

Bu çalışmada, rat dişlerinde gerçekleştirilen pulpotomi işlemlerinde bamya (Abelmoschus esculentus L.) tohum ekstraktı, kapsaisin (Capsicum annuum L.) ve mineral trioxide aggregate (MTA) materyalinin histopatolojik ve immünohistokimyasal etkileri karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Amaç, biyolojik kökenli alternatif materyallerin, klinik uygulamada yaygın kullanılan MTA ile karşılaştırıldığında pulpa dokusunun rejenerasyonu üzerindeki etkilerini ortaya koymak ve bu materyallerin biyouyumluluğunu bilimsel verilerle desteklemektir. Çalışmada, toplamda 36 Wistar albino rat rastgele 3 gruba ayrılarak üst çene 1.molar dişlerine standartize edilmiş pulpotomi işlemleri uygulanmıştır. Dişlere bamya tohum ekstraktı, kapsaisin ve MTA materyali uygulandıktan sonra, restoratif materyalle kapatılmıştır. Hayvanlar 28 gün boyunca rutin beslenme ve takipleri yapılmış, sonrasında sakrifiye edilerek ilgili dokular histolojik ve immünohistokimyasal incelemeler için değerlendirilmeye alınmıştır. Histopatolojik değerlendirmede inflamasyon düzeyi, dentin köprü oluşumu, ödem, vaskülarizasyon ve hemoraji varlığı incelenmiştir. İmmünohistokimyasal analizde ise Tümör nekroz faktörü (TNF-α), İnterlökin 6 (IL-6), Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü (VEGF), Proliferatif Hücre Nükleer Antijeni (PCNA)'nın immünohistokimyasal lokalizasyonları incelenmiştir. Histopatolojik değerlendirmede MTA grubu düşük inflamasyon, yeterli vaskülarizasyon ve anlamlı sert doku formasyonu ile öne çıkmıştır. Bamya tohumu ekstresi grubunda ödem ve hemoraji düzeyleri yüksek olmasına rağmen belirli düzeyde sert doku formasyonu gözlemlenmiştir. Kapsaisin grubunda ise en yüksek inflamatuar hücre infiltrasyonu izlenmiş, bununla birlikte pozitif sert doku formasyonu da saptanmıştır. İmmünohistokimyasal analizlerde TNF-α ve IL-6 ekspresyonu MTA ve kapsaisin gruplarında belirgin olarak artmış, VEGF düzeyleri kontrol gruplarında daha yüksek bulunmuştur. PCNA ekspresyonu bamya ekstresi grubunda yüksek saptanmış olup bu artış inflamasyonla birlikte değerlendirildiğinde patolojik proliferatif yanıtları işaret edebileceği düşünülmüştür. PCNA ekspresyonu kapsaisin grubunda ise MTA'ya göre daha yüksek olsa da bamya tohumuna göre daha düşük yoğunlukta sonuç vermiştir. Sonuç olarak, MTA pulpotomi sonrası pulpa dokusu üzerinde en dengeli ve iyileştirici etkiyi sağlayan materyal olarak belirlenmiştir. Bamya tohumu ekstraktı ve kapsaisinin rejeneratif etkileri sınırlı kalmakla birlikte, belirli düzeyde sert doku formasyonu oluşturabilmeleri, bu ajanların daha düşük dozlarda veya kombine kullanımlarla yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. MTA'nın altın standart konumunu sürdürmekle birlikte, doğal ajanlara yönelik bu tür çalışmalar biyomateryal geliştirme alanında yenilikçi yaklaşımların önünü açabilir.

Mesut Kayğusuz
Harran University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Uşak bölgesinde yaşayan 8-12 yaş aralığındaki çocuklarda ikinci süt azı hipomineralizasyonu ve büyük azı-keser hipomineralizasyonun birbiriyle ilişkisi, etiyolojisi, görülme sıklığı ve tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesi

Büyük Azı-Keser Hipomineralizasyonu(BAKH), kesici dişlerin etkilendiği veya etkilenmediği bir veya daha fazla daimi birinci azı dişi minesinin sistemik kökenli kalitatif gelişimsel bozukluğu olarak tanımlanır. Aynı durum ikinci süt azı dişlerinde de gözlenmiştir ve hipomineralize ikinci süt azı dişleri (SAH) olarak adlandırılmıştır. Etiyolojisi hakkında kesin bir sonuç olmamasına rağmen, genetiğin de etkili olduğu multifaktöriyel nedenler olasıdır. Bu tez çalışmasının amacı Uşak ilinde yaşayan 8-12 yaş arası çocuklarda BAKH ve SAH insidansını ve etyolojisini araştırmaktır. Bu amaçla muayene edilen 485 öğrenciden; 35 soruluk anketi eksiksik dolduran 287 öğrenci çalışmaya dahil edilmiştir. Yapılan analizler sonucu çalışma grubunun %24.4'ünde şiddeti farklı derecelerde BAKH ve %3.5 oranında SAH saptandı. Hem SAH hem BAKH'ta en çok görülen defekt, sınırları belirgin olan beyazdan kreme renk değişikliği gösteren opasiteler olmuştur. BAKH ve SAH; tonsilit, farenjit, astım veya pnömoni hastalıkları ile anlamlı bir ilişki göstermezken; su çiçeğinin defektler üzerinde bir etkisi var gibi görünmektedir. Ayrıca gestasyonel hipertansiyon ile BAKH arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Çocukluk döneminde sık ishal ve sık ateş ya da havale geçirilmesi BAKH görülme sıklığını artırmış fakat istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. BAKH ve SAH arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. BAKH ve SAH son zamanlarda birçok Avrupa ülkesinde önemli bir klinik problem olarak kabul edilmektedir. Bu defektlerin prevalansı, şiddeti ve çocukların tedavi ihtiyaçları izlenmelidir. Aileler ve çocuklar bu defektler ve sonuçları konusunda yeterince bilgilendirilmelidir.

Azı dişleriDental mineDişler+3
Merve Alkış
Uşak University
2020
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Ebeveynlik stilleri, çocuğun dental anksiyete durumu ve ağız diş sağlığı ilişkisi

Ebeveynlik stillerinin, çocuğun dental anksiyetesi ve ağız ve diş sağlığına olan etkisi, gelişmeye başlayan bir konudur. Ülkemizde bu konudaki çalışmaların sayısı oldukça sınırlıdır. Çalışmamızda, ebeveynlik stillerinin, Uşak Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne başvuran 3-12 yaş arası çocukların ağız ve diş sağlığı ve dental anksiyeteleri üzerindeki etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır ve 524 çocuk hasta ve ebeveynlerinin verileri incelenmiştir. Çocuklar 3-6 ve 7-12 olmak üzere iki yaş grubu altında incelenmiştir. Ebeveynlik stilleri, Ebeveynlik Stilleri ve Boyutları Anketi ile, çocuğun anksiyetesi tüm çocuklarda Modifiye Yale Preoperative Anksiyete Skalası ve nabız ölçümü, 3-6 yaş grubunda Modifiye Çocuk Dental Anksiyete Skalası (yüzler versiyonu), 7-12 yaş grubunda Çocuk Korku Değerlendirme Skalası-Dental Alt Ölçeği ile, ağız sağlığı ise dft/DMFT, ICDAS, plak indeksi ve gingival indeksler ile kaydedilmiştir. Örneklemde, %97,7 oranında demokratik ebeveynlik stili tespit edilmiştir. İzin verici ebeveynliğin erkek çocuklara, kız çocuklarına kıyasla daha fazla uygulandığı ve izin verici ebeveyni olan çocukların, demokratik ebeveyni olanlara göre daha yüksek anksiyeteye sahip olduğu bulunmuştur (p=0,006 ve p=0,041). Demokratik ebeveynlerin, çocuğunun olumlu beslenme alışkanlıkları geliştirebilmesindeki kontrolü, izin verici ebeveynlere göre daha yüksek bulunmuştur (p=0,029). Ebeveynlik stilinin çocuğun dental anksiyetesine etkisi olduğu tespit edilirken, ağız sağlığı üzerinde direkt etkisi bulunamamıştır ancak ağız ve diş sağlığı alışkanlıklarına etkisi olduğu tespit edilmiştir. Ebeveynlik stilinin, çocuğun dental anksiyetesine ve ağız diş sağlığına etkisi ile ilgili daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.

Aile otorite stilleriAna-babaAna-baba tutumu+7
Işıl Kaçmaz
Uşak University
2022
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Süt ikinci azı dişlerine farklı teknikler kullanılarak uygulanan hall tekniğinin masseter kasına olan etkisinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada, çocuk hastalarda Hall Tekniği ve Modifiye Hall Tekniği uygulaması sonrası masseter kaslarındaki değişimin ultrasonografi yöntemi ile değerlendirilmesini amaçlanmıştır. Uşak Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Ana Bilim Dalı'na rutin muayene veya tedavi amacıyla başvuran, herhangi bir sistemik rahatsızlığı bulunmayan, 4-7 yaş aralığında 147 hasta ağız içi muayenesi ve radyolojik değerlendirmeleri yapılarak çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya katılan hastaların, 72'sini erkek (%49,3), 74'ünü kız (%50,7) hastalar oluşturdu. Hastalar eşit üç gruba ayrıldı. Birinci grupta 49 hastaya standart Hall Tekniği'i, ikinci grupta 49 hastaya Modifiye Hall Tekniği'i uygulandı. Üçüncü gruba herhangi bir çürük dişi bulunmayan sağlıklı 49 çocuk dahil edildi ve kontrol grubu olarak değerlendirildi. Hall Tekniği grubundaki bir hasta kontrol randevularına gelmemesi sebebiyle çalışmadan çıkarıldı. Hall Tekniği ve Modifiye Hall Tekniği'te pulpal enfeksiyon şüphesi olmayan süt ikinci azı dişinde çürük tespit edilen hastaların tek bir dişine paslanmaz çelik kron yerleştirildi. Kronların 23 tanesi (%23,7) sağ üst süt ikinci azı dişe, 19 tanesi (%19,6 ) sol üst süt ikinci azı dişe, 27 tanesi (%27,8) sol alt süt ikinci azı dişe ve 28 tanesi (%28,9) sol alt süt ikinci azı dişe uygulandı. Üçüncü grupta herhangi bir restoratif işlem uygulanmadan (kontrol grubu) masseter kasının ultrasonografik görüntüleme ölçümü yapıldı. Hastalar başlangıç ve 1., 3. ve 6. aylarda kontrol randevularına çağırılarak masseter kas kalınlıkları ultrasonografik görüntüleme ile ölçüldü. İstatistiksel analizlerde Mann Whitney U, Kruskal Wallis Testi, Dunn Testi, Tek Yönlü Varyans Analizi, Friedman Testi ve Wilcoxon Testi kullanılarak yapılan değerlendirmeler ortalama ± standart sapma ve ortanca (minimum – maksimum) şeklinde sunuldu. Önem düzeyi p<0,050 olarak alındı. 6 aylık değerlendirmeler sonucunda her iki tekniği radyolojik ve klinik olarak %100 başarı gösterdi. Masseter kas kalınlığı değerlendirmelerinde, 1.ay ölçümleri sonucunda Hall Tekniği ve Modifiye Hall Tekniği grubunda kontraksiyon pozisyonunda istatistiksel olarak anlamlı kalınlaşma görüldü (p=0,005, p<0,001). İstirahat pozisyonunda ise anlamlı bir değişme görülmedi. 6.ay ölçümlerinde ise Modifiye Hall Tekniği grubunda hem kontraksiyonda hem de istirahatte tedavi öncesine göre azalma görülürken, Hall Tekniği grubunda başlangıç değerlerine göre kalınlaşma görüldü. Sağlıklı grupta yapılan ölçümlerde ise masseter kasının istirahat pozisyonu ölçümlerinde anlamlı artış görülürken (p<0,001), kontraksiyon pozisyonunda anlamlı olmasa da artış olduğu görüldü. Hall Tekniği ve Modifiye Hall Tekniği özellikle dental anksiyete sahip küçük yaş grubu hastalarda tedavi başarısını göz önünde bulundurarak bir tedavi alternatifi olabilir. Ancak, Hall Tekniği'in kaslara olan etkisinin ultrasonografi ile inceleyen çalışmalar oldukça sınırlıdır. Daha büyük örneklem boyutu ve daha uzun takip süresiyle Hall tekniğin kas ve temporomandibular ekleme(TME) etkisini araştırmanın önemli olduğu düşünülmektedir.

Azı dişleriDiş çürükleriDiş çürüğünü önleyici ajanlar+4
Ayşe Betül Demirciler
Uşak University
2023
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Türk popülasyonundaki çocuklarda kronolojik yaş tespitinde gelişmekte olan dişler ve el-bilek filmlerinin kullanılması

Bu araştırmada Türk popülasyonundaki çocuklarda kronolojik yaş tespitinde gelişmekte olan dişler ve el-bilek radyografilerinin kullanılması ile Türk toplumuna özgü yeni bir formül geliştirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya dijital veri arşivinde aynı tarihli panoromik ve el-bilek radyografisi olan 202 Türk çocuk dahil edilmiştir. Sol alt çenede üçüncü molar diş̧ dışındaki yedi daimi dişten kapalı apeksli olanların sayısı kaydedilmiş (N0) ve Image J programı kullanılarak açık apeksli dişlerin kök uçlarındaki mesafe (Ai, i=1,…,7) ölçülüp radyografilerdeki büyütme farklılıklarını minimalize etmek için diş̧ uzunluğuna (Li, i=1,...,7) bölünmüştür (xi=Ai/Li, i=1,…,7). Devamında açık apeksli dişlerin ölçümleri toplanmıştır (s). El-bilek radyografileri kullanılarak ulna ile radiusun epifizleri ve karpal kemiklerin tamamını kapsayan karpal alan (Ca) ölçülmüştür. Daha sonra her bir karpal kemiğin alanları ve ulna ile radiusun epifizlerinin kemik alanları ölçülmüştür ve kemik alanı (Bo) değerlerinin elde edilmesi amacıyla bu ölçümler toplanmıştır. Ölçümleri normalleştirmek için toplam kemik alanı ile karpal alan arasındaki Bo/Ca oranı hesaplanmıştır. Cameriere ve arkadaşları tarafından daha önceden formüle edilen denklemlerin yaş tespitindeki doğruluğu değerlendirilmiştir. Ek olarak, mevcut çalışma verileri kullanılarak "Yaş THW=7.359 + 0.797g + 0.427N0 – 0.797s + 3.954Bo/Ca – 0.212N0s" formülü geliştirilmiştir. Tüm örneklem için kronolojik yaş ile tahmini yaş arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0.987). Aynı şekilde kızlarda ve erkeklerde kronolojik yaş ile tahmini yaş arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0.991 ve p=0.990). Çalışmanın verilerinden elde edilen yeni formül yaş tahmininde önceki çalışmalardan uyarlanan formüllerden daha başarılı olmuştur ve tüm varyansların %72.80'ini açıklamıştır. Elde edilen veriler ışığında, gelişmekte olan dişler ve el-bilek kemikleri birlikte kullanılarak Türk toplumu için oluşturulan yeni regresyon modelinin kronolojik yaşı tahmin etmede oldukça başarılı olduğu görülmüştür (ortalama fark=-0.001). Anahtar Kelimeler: Adli yaş tahmini, Cameriere metodu, el-bilek kemikleri, açık apeks, kronolojik yaş Destekleyen Kurumlar: Hacettepe Üniversitesi BAP Koordinasyon Birimi (TKB-2020-18618)

BilekDiş apeksiDişler+5
Emine Fazilet Özdemir Tosyalıoğlu
Hacettepe University
2022
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Molar insizör hipomineralizasyonu (MIH)'nun çocuklarda yaşam kalitesine etkisinin yaş gruplarına göre değerlendirilmesi

Büyük azı keser hipomineralizasyonu (BAKH), daimi birinci büyük azı ve bazen de keser dişleri etkileyen gelişimsel bir mine defektidir. Bu çalışmanın amacı, BAKH ile ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi (OHRQOL) arasındaki ilişkiyi değerlendirmek ve bu durumun yaşa göre etkisini incelemektir. Buna ek olarak; BAKH varlığı ile diş hassasiyeti ve BAKH gözlenen çocuklardaki diş olgunluk durumu ile diş hassasiyeti arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Çalışmaya, 130 sağlıklı ve 130 BAKH'ye sahip toplam 260 çocuk katılmıştır. OHRQOL değerlendirmesi için Pediatric Oral Health-related Quality of Life (POQL), diş hassasiyeti değerlendirmesi için Schiff Cold Air Sensitivity Scale (SCASS) ve çocukların diş olgunluk durumunun değerlendirilmesi için Demirjian Yöntemi uygulanmıştır. Veriler; Ki Kare Testi, Fisher'ın Kesin Testi, T Testi ve Mann Whitney U testi ile istatistiksel olarak analiz edilmiştir (p<0,05). Elde edilen bulgular doğrultusunda BAKH'si olan çocukların kendi beyanına göre OHRQOL, toplam tüm ölçek skoru (p=0,014) üzerinden anlamlı düzeyde olumsuz yönde etkilenmiştir. Daha küçük yaşta BAKH gözlenen çocukların aynı yaş grubundaki sağlıklı çocuklara göre OHRQOL'si anlamlı düzeyde olumsuz yönde etkilenmiştir (p=0,005). BAKH bulunan diş/çocuklarda uyarana verilen yanıtlar anlamlı düzeyde daha fazla bulunmuştur (p<0,001). BAKH'si olan ve diş yaşı daha az olan çocukların dişlerinden alınan uyarana yanıt durumu istatitiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla bulunmuştur (p=0,042). Sonuç olarak bu araştırmanın limitasyonları dahilinde; BAKH ve BAKH'ye bağlı bazı komplikasyonlar nedeniyle OHRQOL'nin olumsuz yönde etkilenebileceği görülmektedir. Bu nedenle; diş hekimleri, BAKH'si olan çocuklarda OHRQOL'nin etkilenmiş olabileceğini mutlaka göz önünde bulundurmalıdır.

Azı dişleriAğız sağlığıDentin duyarlığı+3
Şeyma Kısacık
Hacettepe University
2022
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Dudak damak yarıklı çocukları olan ebeveynlerin, çocuklarının ağız diş sağlığı ve beslenme alışkanlığına dair bilgi düzeylerinin, davranış ve alışkanlıklarının değerlendirilmesi

Dudak damak yarıkları (DDY), baş boyun bölgesinde en sık görülen konjenital anomalidir. Bu çalışmanın amacı, DDY'li çocukların ebeveynlerinin çocuklarının ağız diş sağlığı ve beslenme alışkanlıklarını etkileyebilecek bilgi düzeylerinin, davranış ve alışkanlıklarının değerlendirilmesidir. Çalışmada, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı'nda takip edilmekte olan 0-18 yaş aralığındaki 343 DDY'li hastanın ebeveynlerine 52 soruluk bir online anket formu uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizi Ki-kare testi, Fisher'in kesin testi ve Mann-Whitney U testi ile kullanılarak yapılmıştır (p<0,05). Elde edilen sonuçlara göre, annelerin %65,3'ü, babaların ise %73,3'ü lise ve üzeri düzeyde eğitimlidir. Eğitim düzeyi yüksek anne ve babaların ağız diş sağlığı bilgi düzeyi anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Lojistik regresyon analizinin sonuçlarına göre çocuğun diş fırçalama alışkanlığına etki eden faktörler annenin yaşı (OR=1,071, p<0,005), babanın gelir getiren bir işte çalışıyor olması (OR=2,089, p<0,05), annenin 1 yıldan kısa süre önce diş hekimine gitmiş olmasıdır (OR=1,995, p<0,05). Çocuğun diş macunu kullanma durumuna etki eden faktörler ise annenin yaşı (OR=1,106, p<0,05), babanın gelir getiren bir işte çalışıyor olması (OR=2,124, p<0,05), annenin 1 yıldan kısa süre önce diş hekimine gitmiş olmasıdır (OR=2,076, p<0,05). Eğitim düzeyi düşük ebeveynlerin çocuklarının şekerli ve gazlı içecek tüketimi, eğitim düzeyi yüksek ebeveynlerin çocuklarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksektir (p<0,005). Bu çalışmanın limitleri dahilinde, ebeveynlere ait bazı faktörlerin, DDY'li çocukların ağız diş sağlığı üzerinde etkili olabileceği bulunmuştur. Bu sebeple DDY'li çocukların ağız sağlığı değerlendirilirken ebeveynlerin de bu konuda etkili olabileceğinin göz ardı edilmemesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

Ana-babaAğız sağlığıBeslenme+7
Dilan Altun
Hacettepe University
2022
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesinde yatan hastaların ve ailelerinin ağız ve diş sağlığı ile ilgili bilgi davranış ve farkındalıklarının değerlendirilmesi

Çeşitli sağlık problemleri nedeniyle hastaneye yatan çocuklar ağız sağlığını olumsuz etkileyecek birtakım faktörlere maruz kalırlar ve bu durum hastanede yatma süresi arttıkça daha önemli hale gelmektedir. Ağız sağlığı ve genel sağlık arasındaki karşılıklı ilişki nedeniyle özellikle bağışıklık sistemi zayıf ve baskılanmış çocuk hastalar kötü ağız sağlığının sonuçlarına karşı sağlıklı olan çocuklara göre daha hassastır. Hastanede yatma sırasında çocukların ağız bakımının izlenmesinde ebeveynler temel bir role sahiptir. Ağız sağlığının korunması ve iyi ağız hijyeni uygulamalarının teşvik edilmesi, eğitimli sağlık personelinin yardımıyla, ağız sağlığını koruyucu tedbirler alınarak ve çocukların sağlığının korunmasında temel sorumluluk sahibi velilere gerekli eğitimler ve yönlendirmeler yapılarak gerçekleştirilir. Bu çalışma hastanede yatmakta olan çocuk hastaların ve ebeveynlerinin ağız sağlığı ve bakımı konusundaki genel bilgi, farkındalık ve alışkanlık düzeylerinin ölçülmesi amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Hacettepe Üniversitesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu Başkanlığı'ndan onay alındıktan sonra veriler, Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi servislerinde yatmakta olan çocuk ve ailelerine uygulanan bir anket formu aracılığıyla toplanmıştır. Yaşları 0-18 yaş arasında değişen toplam 412 çocuğun ortalama yaşı 9,23±5,12 olup %54,1'i erkektir. Çocukların hastanede en yüksek yatma nedeni %10,4 ile pnömoni'dir. Ortalama hastanede yatma süresi 18,79 gün olarak bulunmuştur. Hastanede yatan çocukların %73,3'ünde en az bir kronik hastalık varlığı, %62,6'sında en az bir ilaç kullanımı bulunmaktadır. Çocukların ev ortamında %91,7 olan diş fırçası veya diş temizleme süngeri bulunma yüzdesi hastane ortamında %49,5'e düşmüştür. Ev ortamında %58,9 olan düzenli diş fırçalama yüzdesi hastane ortamında %30,3'e düşmüştür. Çocuklarının ev ve hastane ortamında diş fırçalama alışkanlıkları ile annelerin eğitim düzeyi ve anne-babaların diş fırçalama alışkanlıkları arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Sonuç olarak, hastanede yatmanın çocukların ağız bakım alışkanlıklarını olumsuz yönde etkilediği görülmüştür. Bu nedenle hastanede yatan hastaların ağız sağlığının geliştirilmesi ve doğru ağız bakım alışkanlıklarının kazandırılabilmesi için ailelerin, hastanede görevli doktor ve hemşirelerin ve çocuk diş hekimlerinin iş birliği içerisinde olduğu programların geliştirilmesi gerekmektedir.

AileAğız sağlığıBilgi düzeyi+4
Tuğba Dalgara Çam
Hacettepe University
2022
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Derin öğrenme yöntemi ile karışık dişlenme döneminde diş tespiti

Amaç: Son yıllarda teknolojik gelişmelerin artmasıyla yapay zekaya duyulan ilgi artmaktadır. Diş hekimliği alanında bu teknolojik gelişmeler takip edilerek yapay zekâ destekli uygulamaların kullanımı artmıştır. Bu çalışmanın amacı, derin öğrenme yöntemleri kullanarak geliştirilen yapay zekâ modeliyle karışık dişlenme döneminde olan çocuklardan alınan panoramik radyografilerde diş tespiti ve numaralandırılmasının etkinliğini değerlendirmektir. Bu kapsamda, çocukların panoramik radyografilerindeki dişlerin doğru bir şekilde tespit edilip numaralandırılması, tedavi planlamasında ve ortodontik analizlerde kritik bir öneme sahiptir. Derin öğrenme algoritmalarının kullanılması, bu işlemlerin otomatik ve yüksek doğrulukla gerçekleştirilmesini sağlayarak, diş hekimlerinin iş yükünü azaltmayı ve tanı doğruluğunu artırmayı hedeflemektedir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 6-12 yaş aralığındaki çocuklardan alınan 1378 panoramik radyografi kullanılmıştır. Panoramik radyografiler, Ordu Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı radyoloji arşivinden elde edilmiştir. Otomatik diş tespiti ve numaralandırılması için CNN tabanlı bir model olan YOLOv8 mimarisi kullanılmıştır. YOLOv8 modelinin performansını değerlendirmek amacıyla karışıklık matrisi kullanılmıştır. Bulgular: Karışık dişlenme döneminde diş tespiti amacıyla kullanılan CNN tabanlı model diş tespit etme ve numaralandırmada yüksek performans sergilemiştir. Karışıklık matrisi kullanılarak hesaplanan kesinlik, duyarlılık ve F1-skor, mAP değerleri sırasıyla 6 yaş grubu için; 0.8846, 0.8949, 0.8897, 0.8914, 7 yaş grubu için; 0.8973, 0.8958, 0.8966, 0.8801, 8 yaş grubu için; 0.8795, 0.9313, 0.9055, 0.8773, 9 yaş grubu için; 0.8734, 0.8933, 0.8832, 0.8984, 10 yaş grubu için; 0.9590, 0.9721, 0.9655, 0.9672, 11 yaş grubu için; 0.9460, 0.9588, 0.8966, 0.9523 ve 12 yaş grubu için; 0.9473, 0.9551, 0.9511, 0.9571 olarak hesaplanmıştır. Sonuç: Derin öğrenme tabanlı yapay zekâ algoritmalarının, karışık dişlenme dönemindeki çocuklardan elde edilen panoramik radyografilerde süt ve daimî dişlerin tespiti ve numaralandırılmasını amaçlayan bu çalışmanın sonuçları umut vaat etmektedir. Çocuk hastalardan alınan panoramik radyografilerde yapay zekâ kullanımının performans sonuçları, özellikle pedodonti alanında daha fazla araştırma yapılmasını teşvik edebilir. Anahtar kelimeler: Derin öğrenme, karışık dişlenme, yapay zekâ

Esra Özçelik Eryılmaz
Ordu University
2024
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Travmaya uğramış üst anterior daimi dişlerde çatlak hatlarının farklı yöntemlerle değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, travmaya uğramış üst anterior daimi dişlerde oluşan çatlak hatları farklı yöntemlerle değerlendirilmiştir. Çalışmanın amacı, görsel muayene, loupe, transillüminasyon ve fotoğraf makinesi yöntemlerinin çatlak tespitindeki etkinliğini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 01.08.2023-01.04.2024 tarihleri arasında T.C. Ordu Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı kliniğine başvuran yaşları 7-14 arasında değişen üst anterior daimi dişleri dental travmaya uğramış 39 çocuk hasta üzerinde yürütülmüştür. Hastaların dişleri deneyimli iki gözlemci tarafından, görsel muayene, loupe, transillüminasyon ve fotoğraf makinesi kullanılarak değerlendirilmiştir. Bu yöntemlerin tespit ettiği çatlak hatlarının sayısı ve yönü (horizontal, oblik, vertikal) kaydedilmiştir. Çatlakların tespit yöntemlerinin dağılımlarının istatiksel analizinde frekans analizi, Ki-kare ve Fisher testleri kullanılmıştır. Gözlemciler arası ve gözlemci içi güvenilirlik uyumu için Cohen's Kappa analizi tercih edilmiş ve tüm istatistiksel analizlerde güven aralığı %95 olarak belirlenmiştir. Bulgular: Çalışma sonucunda, transillüminasyon yöntemi toplam çatlak sayılarının %32'sini tespit ederek birinci, dental loupe %26 oranla ikinci, görsel muayene %22 oranla üçüncü sırada yer almıştır. Fotoğraf makinesi ise %20 oranıyla diğer yöntemlere göre daha az sayıda çatlak tespit etmiştir. Çatlak tipleri incelendiğinde, %50 oranında görülme sıklığı ile en yaygın çatlak tipi olarak oblik çatlaklar tespit edilmiştir. Sonuç: Bu çalışma, travmaya uğramış dişlerde çatlak hatlarının tespitinde transillüminasyon yönteminin en hassas yöntem olduğunu ortaya koymuştur. Bu bulgular, dental travma olgularında erken ve doğru tanı konulmasını sağlayarak tedavi süreçlerinin iyileştirilmesine katkıda bulunabilir. Anahtar Kelimeler: Çatlak diş, dental loupe, dental travma, fotoğraf makinesi, transillüminasyon

Hatice Durmuş
Ordu University
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

MTA ve biodentin materyalleri ile yapılan süt dişi amputasyon tedavilerinde matriks metallaproteinaz 9'un rolünün incelenmesi

Matriks metalloproteinazlar (MMP), kollajen ve jelatin gibi ekstraselüler matriks komponentlerini indirgemekle görevli önemli bir çinko enzim grubudur. MMP'ler yara iyileşmesi gibi normal gelişim sürecinde, hücre davranışlarını ayarlamada, yapısal ECM proteinleri gibi substratların indirgenmesinde önemli görev üstlenirler. MMP'lerin fibroblastlar, nötrofiller, makrofajlar gibi hücrelerden stimülasyonunda enflamatuar mediatörler önemli rol oynamaktadır. Pulpa enflamasyonunu ve doku yıkımını indükleyen bakteri ürünlerinin MMP üretimini stimüle ettiği gösterilmiştir. Yapılan çalışmalarda pulpa dokusundaki enflamasyon ile MMP'lerin (MMP-1,-2,-3,-8,-9) seviyeleri arasında bağlantı olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı reversibl ve irreversibl pulpitisli süt molar dişlerde MMP-9 ekspresyonlarının değerlendirilmesidir. Bu amaçla 5-10 yaş arası çocuk hastaların irreversibl ya da reversibl pulpitisli alt süt ikinci molar dişinden pulpa örnekleri alınarak MMP-9 ekspresyonları değerlendirilmiş ve enflamasyondaki etkileri incelenmiştir. 6.,12. ve 18. ay kontrolleri sonunda hem radyografik hem de klinik olarak MTA grubunun başarısının Biodentin grubuna oranla daha yüksek olduğu ancak bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptanmıştır. İrreversibl pulpitis grubundaki MMP-9 ekspresyon düzeyinin reversibl pulpitis grubundan daha yüksek olduğu ve bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p=0,000). MMP-9'un pulpal enflamasyonun patogenezinde önemli bir rol oynadığı ve pulpa örneklerinden elde edilen MMP-9 seviyelerinin enflamasyon şiddetini değerlendirmek amacıyla teşhis aracı olarak kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.

BiodentinDental materyallerMatriks metalloproteinaz 9+3
Hazal Ezgi Gerihan
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Trizomi 21'li bireylerde dişsel gelişim defektlerinin görülme sıklığının ve olası etiyolojilerinin değerlendirilmesi

Otozomal kromozomal hastalıklar içinde en yaygın görülen, Trizomi 21 veya Trizomi G olarak da bilinen Down sendromunun diş bulguları arasında hipoplazi, hipokalsifikasyon ve mine defektlerinin yaygın olarak gözlendiği bilinmektedir. Araştırmacılar Down sendromlularda fetüsün fetal yaşam boyunca ve sonrasında bir dizi gelişimsel bozukluğa maruz kaldığı sonucuna varmışlar ve bu bireylerin neonatal adaptasyonda zorluklar yaşadığını belirtmişlerdir. Bunun sonucunda Down sendromlu bireylerde dentin ve minenin olgunlaşması sırasında oluşan, bir ağaçtaki büyüme halkalarına benzeyen inkremental çizgilerin arttığı, sağlıklı bireylere göre daha geniş ve koyu renkte olduğu bildirilmiştir. Erken yaşlarda antimikrobiyal kemoterapiye çoğunlukla gerek duyulması sonucu bu bireylerde tetrasiklin renklenmeleri de görülebilmektedir. Bazı araştırmacılar; hipoplastik defektlerin prenatal değişiklerden çok postnatal değişiklikler olduğunu vurgulamış, bu defektlerin önemli veya uzun süren ateşli hastalıkların sonucu olarak meydana geldiğini belirtmişlerdir. Literatürde Down sendromlu bireylerin dişlerindeki hipoplazi ve hipokalsifikasyon bozukluklarının prevalansıyla ilgili çalışma sayısı yok denecek kadar azdır. Çalışmamızda, Down sendromlu bireylerin dişlerindeki hipoplazi ve hipokalsifikasyon bozukluklarının prevalansının ve olası etiyolojik faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmamızda 50 Down sendromlu birey ve kontrol grubunu oluşturan 50 sağlıklı bireyin ağız içi muayenesi yapılarak hipoplazi ve hipomineralizasyon bozuklukları, bruksizm, dişlerde atrizyon, çapraşıklık, ön açık kapanış, derin damak, dil itimi, travma, çiğneme, yutma problemi ve çürük prevalansı kaydedildi. Aynı zamanda var olan hipoplazinin etiyolojisine yönelik velilere anket uygulaması yapıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak Fisher's Exact Test , ki kare testi ve Mann Whitney-U testi ile değerlendirildi. Çalışma sonucunda Down sendromlu bireylerde hipoplazi prevalansı %6 olarak bulundu. Hipoplazisi olan Down sendromlu bireylerin hepsi erkek olarak tespit edildi. Down sendromlu bireylerde bruksizm, atrizyon, çapraşıklık, ön açık kapanış, derin damak, dil itimi, çiğneme ve yutma problemi kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Down sendromlu bireylerin dfs değerleri kontrol grubundan anlamlı derecede düşük bulunmuş olup, DMFS değerleri arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Hipoplazi görülen Down sendromlu bireylerin diş fırçalama alışkanlığı hipoplazisi olmayan Down sendromlu bireylerden anlamlı derecede düşük, dfs ve DMFS değerleri anlamlı olmamakla birlikte yüksek bulundu. Çalışmamız Down sendromlu bireylerin diş yapısındaki hipoplazi prevalansı ve olası etiyolojik faktörlerle ilgili yapılacak diğer çalışmalara ışık tutabilir. Ancak daha fazla sayıda Down sendromlu bireyin dahil olduğu çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Down sendromu; Mine hipoplazisi; Prevalans; Etiyolojik faktör

Dental mineDiş anomalileriDown sendromu+4
Cansu Ertaş
Ege University
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Farelerin dorsumuna yerleştirilen insan dişi kök dentinlerinin değişik asitlerle dağlanmasi sonrasi insan dental pulpa kök hücre ekimi yoluyla yapilan rejeneratif endodontik tedavilerde oluşan yeni dokularin histolojik ve immunohistokimyasal yöntemlerle karşılaştırmali olarak incelenmesi

Rejeneratif endodontik tedavilerin amacı, travmatik yaralanmalar veya bakteriyal kontaminasyon sonrası gelişen enflamasyon sonucu canlılığını kaybetmiş ve bundan dolayı kök gelişimi duraksamış dişlerin pulpa-dentin kompleksinin gelişiminin ve fonksiyonunun tekrar kazandırılmasıdır. Klinik rejeneratif endodontik tedavilerde son irrigasyon ajanı olarak EDTA kullanımı altın standart olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmanın amacı rejeneratif endodontik tedavilerde kullanılan EDTA'ya alternatif olabilecek dentin pürüzlendirme ajanlarının dentinden büyüme faktörlerinin (TGF-β1, FGF, VEGF ve BMP-2) salınımına ve kullanımları sonrasında oluşan yeni dokulara olan etkilerinin histolojik ve immünohistokimyasal yöntemler ile incelenmesidir. Çalışmamızın in vitro bölümünde çekilmiş gömülü yirmi yaş dişlerinin koronal bölümleri kullanılmıştır. Çekilen dişlerin önce kök kısımları, daha sonra da mineleri su soğutması altında aeratör yardımıyla uzaklaştırılmıştır. Kök kısımlarından ayrılmış kronlar önce kron-kök istikametinde ortadan ikiye bölünmüş ve her parçadan enlemesine izomet cihazı yardımıyla steril salin irrigasyonu altında 1mm kalınlığında dentin diskleri elde edilmiştir. Dentin disklerinin ilk yarısındaki örnekler kontrol (distile su) ve test edilecek asit gruplarına (EDTA, sitrik asit, fitik asit, fosforik asit) belirlenen sürelerde batırılmış ve öğütülerek toz haline getirilmiştir. Dentin disklerinin ikinci yarısındaki örnekler kontrol ve test edilecek asit gruplarına batırıldıktan sonra 3 gün süre ile mezenkimal kök hücre ortamında inkübasyona bırakılmıştır. 3 günlük inkübasyon periyodundan sonra örnekler toplanmış ve öğütülerek dentin tozu haline getirilmiştir. Elde edilen dentin tozları TGF-β1, FGF-2, VEGF ve BMP-2 salınımları açısından ELISA (Enzyme Linked Immunosorbent Assay) kitleri yardımıyla incelenmiştir. Kök hücre ekimi yapılmayan gruplar içerisinde en yüksek TGF-β1 salınımı sitrik asit grubunda, en yüksek VEGF salınımı fosforik asit grubunda, en yüksek BMP-2 ve FGF-2 salınımı fitik asit grubunda gözlenmiştir. Kök hücre ekimi yapılan gruplar içerisinde en yüksek TGF-β1, VEGF ve BMP-2 salınımı fosforik asit grubunda gözlenirken en yüksek FGF-2 salınımı EDTA grubunda gözlenmiştir. MKH uygulaması sonucunda tüm büyüme faktörlerinde dramatik bir artış olduğu gözlenmiştir. Çalışmamızın in vivo bölümünde çekilmiş tek köklü insan keser dişlerinin kök bölümleri kullanılmıştır. Çekilen dişlerin kron kısımları su soğutması altında aeratör yardımıyla uzaklaştırılmıştır. Kök kanalları kanal eğeleri yardımıyla genişletildikten sonra 3-4 mm uzunluğunda kök fragmanı örnekleri elde edilmiştir. Kök fragmanları, kontrol (Distile su) ve asit grupları (EDTA, sitrik asit, fitik asit, fosforik asit) ile irrige edilmiştir. İrrigasyon tamamlandıktan sonra kök kanallarının dar çapa sahip uç kısımları 1-2 mm kalınlığında mineral trioksit agregat (MTA) ile örtülmüştür. Örneklerin ilk yarısındaki kök fragmanlarının içine sadece polilaktid-koglikolik asit (PLG) doku iskelesi implantasyonu yapılmıştır. Grupların ikinci yarısındaki kök fragmanlarının içine, hücre kültüründe üzerine insan MKH ekimi yapılan sentetik PLG doku iskeleleri yerleştirilmiştir. Kök fragmanları immünsupresif deney farelerinin dorsumlarına (fare başına 2 adet kök fragmanı) subkutan olarak yerleştirilmiştir. 2 ay sonra fareler sakrifiye edilerek dişler histolojik ve immünohistokimyasal boyalar yardımıyla incelenmiştir. MKH ve asit uygulaması yapılan örneklerde çok daha organize ve pulpa benzeri bir doku oluşumu gözlenmiştir. Odontoblastlar tarafından eksprese edilen belirteçlerin en yoğun olarak fosforik asit + MKH grubunda boyandığı saptanmıştır. Fosforik asitin rejeneratif endodontik tedavilerde altın standart olarak kabul edilen EDTA yerine kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.

Dental pulpaDentinDoku mühendisliği+5
Alp Abidin Ateşçi
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Subkronik sodyum florür toksisitesinin ratlarda histopatolojik doku etkilerinin değerlendirilmesi, asetilkolin esteraz, süperoksit dizmutaz ve katalaz enzim aktivitelerine etkisinin incelenmesi

Flor, kemik ve diş metabolizması için önem teşkil eden ve dışarıdan alınması gereken elementlerden biridir. Koruyucu diş hekimliğinde sistemik veya topikal flor uygulamaları girişimsel olmayan çürük önleme yöntemlerinin başında gelmektedir. Ancak flor alımının, alınan dozdan bağımsız olarak zararlı etkileri olduğuna yönelik yaygın bir algı mevcuttur. Sıçanlar üzerinde yapılan bu çalışmada, yüksek dozda sistemik flor alımının organlardaki etkisini ve oksidatif stres parametreleriyle ilişkisini açıklayıcı bir model oluşturmak amaçlanmaktadır. Çalışmada her grupta 3 erkek ve 3 dişi Wistar albino genç erişkin sıçan olacak şekilde 4 grup oluşturulmuş olup, kontrol grubu dışındaki tüm gruplara içme sularına eklenerek 3 ay süreyle değişik konsantrasyonlarda sodyum florür (NaF) verilmiştir (50ppm, 100ppm, 200ppm). 3 ayın sonunda kan, karaciğer, hipofiz bezi, tiroid bezi ve beyin doku biyopsileri alınıp histolojik inceleme yapılmış, oksidatif stres parametrelerinden SOD, CAT ve AChE enzim aktiviteleri değerlendirilmiştir. Elde ettiğimiz sonuçlara bakıldığında; histopatolojik olarak tüm dokularda "doza bağlı artan" bir paternde patoloji izlenmiştir. Sistemik alınan flor; yüksek dozlarda oksidatif stres parametrelerinde olumsuz değişikliklere neden olmuştur. Bu durum histopatolojik bulguları desteklemektedir. Ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p0,05). Sonuç olarak uzun süreli yüksek dozda flor alımının ratlarda oksidatif stres sistemi fizyolojisinde bozulmalara yol açtığı ve yumuşak dokularda hasara sebep olduğu söylenebilir.

AsetilkolinesterazHayvan deneyleriKatalaz+5
İnci Akyıldız
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda siyah diş renklenmelerinin prevalansının ve etiyolojik faktörlerinin belirlenmesi

Siyah diş renklenmeleri çocuklarda sık rastlanan klinik bir bulgudur. Bu renklenmeler dental plak renklenmelerinin özel bir tipi olarak değerlendirilir. Diğer renklenmelerden farklı olarak içeriğinde çözünmeyen demir tuzları ve yüksek oranda bakır, kalsiyum ve fosfat bulunmaktadır. Siyah materyal, tükürük ya da gingival sıvıdaki demir ile bakteriler tarafından üretilen hidrojen sülfit reaksiyonu sonucu oluşan bir ferrik tuz olan ferrik sülfattır (Fe2(SO4)3). Siyah renklenmelerdeki baskın mikroorganizmalar Actinomyces türleri ve Prevotella melaninogenicus olarak bildirilmiştir. Ancak bu renklenmeler ile ilişkili mikrobiyota ve karyojenik mikrobiyota arasındaki muhtemel etkileşim henüz bilinmemektedir. Siyah diş renklenmelerinin oluşumuna etki eden faktörlerin düşük çürük riski ile ilişkisi dikkat çekicidir. Fakat siyah diş renklenmesi olan bireylerdeki tükürüğe ait faktörler ve bu bireylerin çürük deneyimi ile ilişkileri hakkında çok az çalışmaya rastlanmaktadır. Literatürde siyah diş renklenmelerinin prevalansı hakkında ortak bir görüş bulunmamaktadır. Çalışmamızda Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı'na başvuran 3-12 yaş arası 1000 hastada siyah diş renklenmesinin prevalansının ve etiyolojik faktörlerinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Çalışmada Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı kliniğine başvuran 3-12 yaş arası 1000 hastada siyah diş renklenmesinin prevalansı ve etiyolojik faktörleri incelendi. Çalışma ve kontrol grubu hastalarının velilerine sosyo-demografik durum, sistemik durum, profesyonel dental bakım, oral hijyen alışkanlıkları ve beslenme alışkanlıklarını değerlendirmek için anket formu uygulandı. Muayene sonrası çalışmaya dahil edilen hastalardan siyah diş renklenmesi ve dental plak örnekleri alındı. Alınan örnekler Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Temel ve Endüstriyel Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Laboratuvarı'nda incelendi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak Student's t test, Mann Whitney-U testi, Fisher's Exact Test ve Ki Kare testi ile değerlendirildi. Çalışma sonucunda çocuklarda siyah diş renklenmesi prevalansı %4,4 olarak bulundu. Çocuklarda demir ilacı kullanımı ile siyah diş renklenmelerinin arttığı tespit edildi. Çürük diş sayısı ile siyah diş renklenmesi görülme olasılığı arasında negatif korelasyon saptandı. S. mutans ve Actinomyces türleri ile siyah diş renklenmeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmedi. Siyah diş renklenmeleri varlığı ile Lactobacillus türleri arasında negatif korelasyon saptandı. Çocuklarda görülen siyah diş renklenmeleri ile ilgili toplumu yansıtan daha geniş kitlelere ulaşarak ve daha fazla mikroorganizmanın ayrıntılı inceleneceği ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Diş renk değişikliğiDişlerEtyoloji+3
Gülşen İlgen
Ege University
2018
00
DoktoraAçık ErişimTR

Derin örtülü kapanışa sahip karışık dişlenme dönemindeki olgularda preortodontik trainer apareyinin etkisinin incelenmesi

Derin örtülü kapanış, bir grup dişi veya tüm dişleri, alveol kemiği, mandibula ve maksillayı ve/veya yumuşak dokuları ilgilendiren karmaşık bir ortodontik sorundur. Erken ortodontik yaklaşımlarda amaç kalıcı dişlenme tamamlanmadan uygun dişsel ve iskeletsel ilişkiyi sağlamak ve malokluzyonun şiddetlenmesinin önüne geçmektir. Çalışmamızın amacı, derin örtülü kapanışa sahip 8-10 yaş aralığındaki çocuklarda myofonksiyonel bir aparey olan preortodontik trainer apareyinin dişsel ve iskeletsel etkilerini değerlendirmek ve aynı yaş grubundaki çocuklarla karşılaştırmaktır. Bu amaçla preortodontik trainer apareyi ile tedavi grubuna en az 4 mm veya daha fazla overbite'a sahip, mandibuler retruzyon ve hipodiverjan büyüme gösteren 18 hasta (10 kız, 8 erkek) dahil edildi. Kontrol grubunu ise aynı anomaliye sahip ve herhangi bir ortodontik tedavi görmeyen 18 hasta (11 kız, 7 erkek) oluşturdu. Hastaların ortalama yaşları tedavi grubunda 8 yıl 4 ay, kontrol grubunda 8 yıl 7 aydı. Preortodontik trainer apareyi gündüz bir saat ve gece uyku süresince kullandırıldı. Her hastadan tedavi başında (T0) ve tedavi sonunda (T1) olmak üzere ağız dışı ve ağız içi fotoğraflar, lateral sefalometrik röntgenler ve alçı modeller elde edildi. Tedavi sonu kayıtları (T1) tedavi grubunda 13,7±1,8 ay, kontrol grubunda ise 12,4±1,4 ay sonra alındı. Çalışma sonunda preortodontik trainer apareyi ile overbite miktarında ortalama 0,99 mm azalma görüldü ve kontrol grubundaki fark ile kıyaslandığında anlamlı bulundu (p < 0,001). SNB açısında 1,17º artış ve ANB açısında 0,9º azalma görüldü (p ˂ 0,001). SNGoGn, FH-MD, PD-MD ve OD-SN dik yön değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı artış gerçekleşti. Preortodontik trainer apareyi alt ön yüz yüksekliğinde (ANS-Me) anlamlı artışa neden oldu (p ˂ 0,001). Tedavi grubunda aktif mandibuler büyüme gösterilemedi. Diğer iskeletsel ölçümlerde kontrol grubu ile kıyaslandığında anlamlı fark bulunmadı. Tedavi grubunda kontrol grubu ile kıyaslandığında maksiller kesici dişlerde labiale eğilme (p = 0,006) ve mandibuler kesici dişlerde labiale eğilme (p ˂ 0,001) gerçekleşti. Keserler arası açıda anlamlı azalma görüldü (p ˂ 0,001). Üst ve alt 1. kalıcı molarlar arası genişlikte tedavi grubundaki değişim kontrol grubu ile kıyaslandığında anlamlı bulunmadı ve normal büyüme değerleriyle ilişkilendirildi. Üst süt kaninler arası genişlikte 1,04 mm (p = 0,001) ve alt süt kaninler arası genişlikte 1,11 mm (p = 0,019) anlamlı artış görüldü. Çalışmamızın sonuçlarına göre preortodontik trainer apareyinin mandibuda saat yönünde rotasyon ve sagittal büyümeye neden olduğu, kesici dişlerde labiale eğilme ve arklarda genişleme sağladığı görüldü. Apareyin etkilerinin daha çok dento-alveoler olduğu, iskeletsel etkilerinin sınırlı olduğu gözlendi. Bu sonuçlara göre preortodontik trainer apareyinin derin örtülü kapanışlı çocuklarda Sınıf II ilişki ve overbite'ın düzeltilmesinde etki gösterdiği, erken dönemde myofonksiyonel tedavi yaklaşımının fasiyal estetikte iyileşmeye neden olduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: derin örtülü kapanış, erken ortodontik yaklaşım, myofonksiyonel tedavi, preortodontik trainer apareyi

Elif Kantar Atila
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
DoktoraAçık ErişimTR

Beyaz mine lezyonlarında remineralize edici ajanların etkinliklerinin karşılaştırılması

Bu in vivo çalışmanın amacı, trikalsiyum fosfat (TCP) ve sodyum florür içeren flor verniğinin (Clinpro White vernik), kendiliğinden birleşen P 11-4 peptitlerinin (CurodontTM Repair) ve bunların kombine uygulamalarının beyaz mine lezyonları üzerindeki remineralizasyon etkilerini değerlendirmektir. Çalışmaya yaşları 10-18 (13,91±2,92) arasında değişen ve dişlerinde beyaz mine lezyonu bulunan 48 kişi dahil edilmiştir. Bireyler her grupta 12 kişi olacak şekilde kontrol grubu, trikalsiyum fosfat (TCP) ve sodyum florür içeren flor verniği (Clinpro White vernik) grubu, kendiliğinden birleşen P 11-4 peptitleri (CurodontTM Repair) grubu ve bunların kombine uygulamaları olmak üzere 4 farklı uygulama grubuna ayrılmıştır. Başlangıçta diyet karyojenitesi, DMFS indeksi, plak indeksi, diş eti kanama indeksi, tükürük akış hızı, tükürükte bulunan S. mutans ve laktobasil sayısı değerlendirilerek bireylerin çürük risk profilleri çıkartılmıştır. Başlangıçta beyaz mine lezyonlarının aktiflik ve derinlik düzeyleri sırasıyla Nyvad çürük diagnoz skalası ve ICDAS II kullanılarak değerlendirilmiştir. Beyaz mine lezyonlarının işlem yapılmadan önce başlangıç demineralizasyon değerleri lazer floresans prensibinin kullanıldığı DIAGNOdent ve kantitatif ışık floresans (QLF, InspektorTM Pro) cihazı ile sayısal olarak belirlenmiştir. Bu lezyonların iyileşme sürecinde estetik iyileşme de hedeflendiği için spektrofotometre (Vita EasyShade) ile başlangıç renk ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Bütün gruplarda bulunan bireylere ağız diş sağlığı eğitimi verilmiş ve 1450 ppm sodyum florür bulunan diş macunu verilerek, günde iki kere dişlerini fırçalaması sağlanmıştır. 6 hafta, 3 ve 6 ay kontrol seanslarında renk (L ve ΔE) ve remineralizasyon verileri (ΔF, ΔQ ve lezyon alanı) elde edilmiştir. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Hastaların çürük risk profillerini belirleyen kriterler ve DIAGNOdent verileri açısından gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Tükürükte bulunan S. mutans ve plak indeksi skoru bütün gruplarda 6. ayda anlamlı düzeyde azalma göstermiştir. Remineralizasyon sonrası grup içi değerlendirmede; ΔF değerindeki artma sadece Clinpro White vernik grubunda 6. ayda, ΔQ değerindeki artma Clinpro White vernik grubunda 6. ayda, CurodontTM Repair ve Clinpro White vernik ile kombine olduğu grupta 3. ayda, lezyon alanındaki azalma ise Clinpro White vernik grubunda 6. ayda, CurodontTM Repair grubunda 3. ayda ve kombine uygulama yapılan grupta 3. ve 6. ayda istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Gruplar arası karşılaştırma yapıldığında ΔF, ΔQ ve lezyon alanı değerleri sadece Clinpro White vernik grubunda diğer gruplara göre 6. ayda istatistiksel olarak farklı bulunmuştur (p<0,05). L değeri bütün gruplarda 6. ayda istatistiksel olarak azalırken ΔE değerinde sadece kontrol grubunda istatistiksel olarak farklılık 3. ay ile 6. ay arasında saptanmıştır. Sonuç olarak, trikalsiyum fosfat (TCP) ve sodyum florür içeren flor verniği (Clinpro White vernik) 6. ayda, kendiliğinden birleşen P 11-4 peptitlerinin (CurodontTM Repair) ve bunların kombine kullanımı sonrasında 3 aylık kısa dönemde remineralizasyon olumlu yönde etkilenmiştir.

Dental mineDiş hastalıklarıDiş remineralizasyonu+3
Ecem Ergin
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Ağrı felaketleştirmenin dental anksiyete ve ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesi ile ilişkisi: Ağrı felaketleştirme ölçeği çocuk (AFÖ-Ç) ve ebeveyn (AFÖ-E) Türkçe geçerlilik güvenirlilik çalışması

Tıbbi ve dental tedaviler esnasında ağrı hissedileceği endişesi sık rastlanan durumlardan biridir. Ağrı felaketleştirme, ağrılı uyaranlara karşı abartılı olumsuz bir yönelim olarak tanımlanmıştır. Bugüne kadar yapılan çok sayıda araştırma, ağrılı uyarana maruz kalan katastrofik bireylerin, katastrofik olmayan bireylere göre daha fazla ağrı ve duygusal stres yaşadıklarını göstermiştir. Çocuk diş hekimliğinde ağrı felaketleştirme konusu dental literatürde yeni bir kavramdır. Ebeveynlerin çocukları üzerinde ne ölçüde ağrı felaketleştirmeye yol açtığının değerlendirilmesi bir başka önemli konudur. Çalışmamızda AFÖ-Ç ve AFÖ-E ölçeklerinin geçerlilik ve güvenirlilik çalışmalarını geniş bir örneklem grubuyla yaparak dilimize kazandırmayı amaçladık. Ayrıca öncü nitelikte olan çalışmamızda; yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi (ilkokul, ortaokul, lise, üniversite, yüksek lisans), ekonomik durum (çok düşük, düşük, orta, yüksek), ağız sağlığı alışkanlıkları (diş fırçalama sıklığı, diş hekimine gitme sıklığı, diş hekimine en son ne zaman gidildiği, kendi diş sağlığını değerlendirme, daha önce görülen dental tedavilerin türü ve bu tedavilerde yaşanan ağrı deneyimi), ağız-diş sağlığı kriterleri (plak indeksi, gingival indeks, DMFT/dmft indeksi), dental anksiyete ve ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesi ile ağrı felaketleştirme arasındaki nedensellik ilişkisini yol analizi kullanarak değerlendirmeyi amaçladık. Necmettin Erbakan Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti kliniğine rutin muayene amacıyla başvurmuş, 8-14 yaş aralığındaki 317 hasta üzerinde gerçekleştirilmiş çalışmamızın birinci basamağında; AFÖ-Ç ve AFÖ-E skalalarının kültürler arası geçerlilik ve güvenirlilik çalışması yapılmış, ikinci basamağında ise; bu skalalar kullanılarak çocuklar ve ebeveynlerdeki ağrı felaketleştirme davranışı ile; yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, ekonomik durum, ağız sağlığı alışkanlıkları, ağız-diş sağlığı kriterleri, dental anksiyete ve ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Hastaların dental anksiyete düzeyini ölçmek için MÇDASy, ağrı felaketleştirme düzeyini ölçmek için AFÖ-Ç ve ASİYK'yi ölçmek için 8-10 yaş ile 11-14 yaş arasına uygun olacak şekilde ÇAÖ ölçeği uygulanmıştır. Ebeveynlerin dental anksiyete düzeyini ölçmek için DAS, ağrı felaketleştirme düzeyini ölçmek için AFÖ-E ve ASİYK'yi değerlendirmek için ASİYK-BK uygulanmıştır. Çocukların ağrı felaketleştirme eğilimi göstermesinde ebeveynlerin etkisi de açıklığa kavuşturulmamıştır. Çalışmada yer alan tüm sorular ve ölçekler araştırmacı hekim (ÜA) tarafından okunarak katılımcılara birebir yöneltilmiştir. Çalışma sonuçlarımıza göre; AFÖ-E Türkçe versiyonunun, yetişkin bireylerde ağrı felaketleştirme düzeyinin değerlendirilmesi ve AFÖ-Ç Türkçe versiyonunun, 8-14 yaşlar arasındaki çocuklarda ağrı felaketleştirme düzeyinin değerlendirilmesi için geçerli ve güvenilir bir araç olarak kullanılabileceği bulundu. Kız çocuklarında ağrı felaketleştirme eğilimi daha yüksek bulunurken (p=0,001), AFÖ-E ile cinsiyet arasında ilişki bulunmadı (p=0,415). AFÖ-Ç ve AFÖ-E ile yaş arasında ilişki bulunmadı (p=0,457)(p=0,456). Çocuklarda dental anksiyete arttıkça ağrı felaketleştirme düzeyinde artış saptanırken (p<0,001), ebeveynlerde dental anksiyete ile ağrı felaketleştirme düzeyi arasında ilişki bulunmadı (p=0,052). Hem çocuklarda hem de ebeveynlerde ağrı felaketleştirme düzeyi yüksek olan bireylerin ASİYK düzeyleri düşük bulundu (p<0,001)(p=0,038). Ebeveynlerdeki ağrı felaketleştirme eğilimi arttıkça çocuklardaki ağrı felaketleştirme düzeyinde de artış rapor edildi (p=0,031). Çalışmamızın sonuçları göz önünde bulundurulduğunda, ebeveynlerdeki ağrı felaketleştirme düzeyinin çocuklar üzerinde olumsuz etkisine, dental anksiyetenin ağrı felaketleştirmede artışa ve ağrı felaketleştirmenin ASİYK'de azalmaya neden olduğuna ulaşıldığından; gelecekteki çalışmalarda klinik zorlukları azaltmak adına katastrofik bireyleri belirlemek ve anksiyete düzeylerini azaltmak amacıyla maliyet ve zaman açısından etkili yöntemler geliştirilmesi gerektiğini öngörmekteyiz. Ağrı felaketleştirme davranışı gösteren hastanın doğru bir şekilde tespit edilmesi, diş hekimi ile hasta arasında sağlıklı düzeyde iletişim kurulabilmesine, kaliteli tedavi yapılabilmesine ve hastanın sonraki randevulara daha sakin bir şekilde gelmesine yardımcı olacaktır. Dental ağrının, diş tedavisinden kaçınmanın önemli bir belirleyicisi olduğu göz önünde bulundurulduğunda, özellikle yüksek düzeyde ağrı yaşamaya eğilimi olan kişilerde etkin ağrı azaltma stratejilerinin, bireylerin ağız sağlığı üzerinde yararlı etkilere sahip olacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Ağrı Felaketleştirme, Dental Anksiyete, Faktör Analizi, Geçerlilik ve Güvenirlilik, Sağlıkla İlişkili Yaşam Kalitesi

AnksiyeteAğrıAğız sağlığı+6
Ümran Akgül
Necmettin Erbakan University
2023
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Süt molar dişlerin atravmatik restoratif tedavisinde enzim bazlı kemomekanik yöntemin etkinliğinin değerlendirilmesi

Diş çürüğü, dişin sert dokularındaki demineralizasyon ile karakterize mikrobiyal kökenli bulaşıcı olmayan bir hastalıktır. Çürük dokunun uzaklaştırılmasında en sık tercih edilen yöntem döner aletler ile çürük dokusunun uzaklaştırıldığı geleneksel yöntemdir. Bu yöntemin beraberinde getirdiği bazı dezavantajlar bulunmaktadır. Bu dezavantajlar işlem sırasında oluşan ağrı nedeniyle lokal anesteziye ihtiyaç duyulması, ses ve vibrasyon nedeniyle hastanın hissettiği rahatsızlık olarak sıralanabilir. Bu nedenle dental fobisi olan ve kooperasyonun sağlanamadığı çocuklarda ağrısız bir tedavi yöntemine ihtiyaç duyulmaktadır. Son zamanlarda tercih edilen bu yöntemlerden birisi ise kemomekanik çürük doku uzaklaştırma yöntemidir. Bu çalışmada kemomekanik bir ajan ile geleneksel Atravmatik Restoratif Tedavi (ART) yönteminin klinik ve radyografik başarıları ve ağrı düzeylerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza Necmettin Erbakan Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı Kliniği'ne ebeveyni ile başvuran 3-8 yaş aralığındaki çocuklar dahil edilmiştir (n=38). Çalışmaya dahil edilen çocukların süt ikinci molar dişlerinin oklüzal yüzeylerinde çürük bulunan ve ART endikasyonu olan dişlerine; ekskavatör, mine keskisi ve sond ile geleneksel ART yöntemi ve Brix 3000 materyali ile kemomekanik çürük doku uzaklaştırma yöntemi uygulanmıştır. Çürük temizleme yöntemlerinin ardından yüksek viskoziteli cam iyonomer siman (YVCİS) ile restorasyonlar tamamlanmıştır. Restorasyon uygulamalarından sonra Wong Baker Ağrı Skalasına göre değerlendirme yapılmıştır. Restorasyonların klinik başarıları modifiye USPHS kriterlerine göre 3,6 ve 12. aylarda takip edilmiştir. Radyografik değerlendirme ise 6 ve 12. aylarda yapılmıştır. Tüm istatistiksel analizler IBM SPSS versiyon 25 paket programı ile yapılmıştır. YVCİS uygulanan iki çürük temizleme yönteminin klinik ve radyolojik değerlendirme kriterlerine göre zaman dilimlerinde birbirleri ile karşılaştırılmasında Compare Column Proportions Testi, aynı grubun kendi içinde değerlendirilmesinde Ki-Kare Testi kullanılmıştır. Wong Baker Ağrı Skalası ile algılanan ağrı düzeylerinin yaşlara göre dağılımlarının değerlendirilmesinde Kruskal Walli H Testi kullanılmıştır. Çalışmanın tamamında hata değeri %5 olarak alınarak p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. 3. ve 6. ayda kemomekanik çürük temizleme ve geleneksel ART yöntemleri sonrasında uygulanan YVCİS restorasyonlar arasında kenar uyumu kriterinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (3. ay p=0,040; 6. ay p= 0,047). Kemomekanik çürük temizleme yöntemi sonrasında uygulanan YVCİS restorasyonlar 6. ay takipte sekonder çürük kriterinde %2,8 oranında Charlie skor almıştır. Geleneksel ART yöntemi sonrasında uygulanan YVCİS restorasyonlarda ise zaman dilimlerinin hiçbirinde sekonder çürüğe rastlanılmamıştır. 6 ve 12. ayda radyografik değerlendirme kriterleri göz önüne alındığında her iki grupta da hiçbir dişte patolojiye rastlanılmamıştır. Wong Baker Ağrı Skalası ile yapılan ağrı düzeyi değerlendirilmesinde iki grupta da en çok ağrı yok ifadesini temsil eden yüz ifadesi tercih edilmiştir. İki grup arasında tüm sonuçlar değerlendirildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,536). Yaptığımız çalışma; Brix 3000 materyali kullanılarak uygulanan kemomekanik çürük temizleme yönteminin, geleneksel ART yöntemi ile benzer şekilde ağrısız ve kabul edilebilir bir çürük doku uzaklaştırma tekniği olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: Minimal Girişimsel Diş Hekimliği, Atravmatik Restoratif Tedavi, Kemomekanik Çürük Temizleme, Brix 3000, Wong Baker Ağrı Skalası

Azı dişleriAğrıAğrı ölçümü+5
Merve Koç
Necmettin Erbakan University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karışık dişlenme dönemindeki çocuklarda diş çürüklerinin masseter kası ve çiğneme fonksiyonları üzerine etkisi

Amaç: Diş çürüğü, çiğneme fonksiyonunun azalmasına, asimetrik çiğneme kası aktivitesine, kasların ve sert dokuların büyümesinde tutarsızlıklara neden olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı çiğneme kasları, çiğneme performansı ve diş çürükleri arasındaki ilişkiyi aydınlatmak ve oral rehabilitasyonun sağlanmasının ardından meydana gelen değişiklikleri sunmaktır. Materyal ve Metot: İnönü Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı'na başvuran, 6-10 yaş grubunda (Ort±SS:7.86±1.02) 16 kız (%53.3), 14 erkek (%46.7) toplam 30 hastanın çiğneme performansı iki renkli sakız karıştırma testi ve Karaduman Çiğneme Performansı Ölçeği kullanılarak değerlendirilmiştir. Ardından Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı'nda ultrasonografi ile masseter kaslarının kalınlıkları ve elastikiyet indeksi ölçülmüştür. Hastaların dental tedavileri tamamlanmış, 6 ay sonrasında tüm testler ve ölçümler tekrarlanmıştır. Bulgular: İki renkli sakız karıştırma testi sonrası oluşan bolus skoru, masseter kasının kalınlığı ve elastikiyet indeksi oral rehabilitasyonun ardından istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artmış; VOH değeri ve KÇPS seviyeleri ise istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azalmıştır (p<0.05). Çeneler ve cinsiyetler ile çiğneme performansı ve masseter kası parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Artan diş kayıpları ile VOH değeri, masseter kası kalınlığı ve elastikiyet indeksi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (p<0.05). PUFA skoru ile KÇPS arasında anlamlı pozitif bir korelasyon saptanmıştır (p<0.05). Sonuç: Çalışmamız diş kayıplarının çiğneme performansını, masseter kası kalınlığını ve elastisitesini azaltabileceğini, oral rehabilitasyonun kaybolan fonksiyonların geri kazandırılması için oldukça önemli bir adım olduğunu ortaya koymuştur. Ancak çiğneme ve kas fonksiyonları birçok faktöre bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Bu nedenle farklı parametrenin de kaydedildiği çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Çiğneme Performansı, Diş Çürüğü, Masseter Kası, Oral Rehabilitasyon, Ultrasonografi

Ecem Özdemir
İnönü University
2025
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Anterior dişlerde hipomineralizasyon veya hipoplaziye sahip çocuklarda rezin infiltrasyon tedavisinin diş hassasiyeti ve hasta-ebeveyn memnuniyeti üzerindeki rolü

Amaç: Gelişimsel mine defektleri, çocuklarda estetik kaygılar ve diş hassasiyeti gibi sorunlara yol açarak ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilmektedir. Bu çalışmada, anterior dişlerinde hipomineralizasyon veya hipoplazi bulunan çocuk hastalarda rezin infiltrasyon tedavisinin diş hassasiyeti, ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesi ve hasta-ebeveyn memnuniyeti üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Bu prospektif klinik çalışmaya, anterior dişlerinde hipomineralizasyon veya hipoplazi saptanan 7–14 yaş aralığındaki 40 çocuk dahil edilmiştir. Tüm hastalara rezin infiltrasyon tedavisi uygulanmıştır. Diş hassasiyeti işlem öncesi ve sonrası Schiff Soğuk Hava Hassasiyet Skalası (SCASS) ile değerlendirilmiştir. Ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesi Çocuklara Yönelik Ağız Sağlığına Bağlı Yaşam Kalitesi Ölçeği (POQL) ölçeği kullanılarak hem çocuk hem ebeveyn formlarından elde edilen toplam ve alt boyut skorları ile değerlendirilmiştir. Tedavi sonrası estetik memnuniyet düzeyi çocuk ve ebeveyn bildirimlerine dayalı olarak kaydedilmiştir. Bulgular: Rezin infiltrasyon tedavisi sonrası SCASS skorlarında anlamlı düzeyde azalma gözlenmiş (işlem öncesi ortalama 2.03; sonrası 0.78; p<0.001), diş hassasiyeti klinik olarak belirgin şekilde azalmıştır. POQL toplam skorlarında anlamlı iyileşme saptanmış (p=0.004); fiziksel işlev (p=0.006), sosyal işlev (p=0.021) ve duygusal işlev (p=0.011) alt boyut skorlarında da istatistiksel olarak anlamlı iyileşme elde edilmiştir. Subjektif değerlendirmelerde, çocukların %45'i diş görüntüsünden "çok mutlu", %30'u "mutlu" olduğunu belirtmiştir. Ebeveynlerin büyük çoğunluğu tedavi sonrası çocuklarının estetik görünümünden ve ağız sağlığından memnuniyet bildirmiştir. Sonuç: Rezin infiltrasyon tedavisi, anterior mine defektlerinin minimal invaziv yönetiminde etkili bir yöntem olup; sadece estetik iyileşme sağlamakla kalmayıp, diş hassasiyetinin azaltılmasına ve ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesinin artırılmasına da katkı sağlamaktadır. Hem çocuk hem ebeveyn memnuniyeti ile desteklenen bu bulgular, rezin infiltrasyonun biyomekanik ve psikososyal faydalarını ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Rezin infiltrasyon, Hipomineralizasyon, Hipoplazi, Diş hassasiyeti, Çocuk, Yaşam kalitesi, POQL

Gizem Tıraşçı
İnönü University
2025
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde görev yapan öğretmenlerin dişlerin avülsiyonu hakkındaki ilk yardım bilgi düzeyinin belirlenmesi

Amaç: Diş avülsiyonları, çocukluk çağında acil müdahale gerektiren ciddi travmatik yaralanmalar arasında yer almakta olup; olay anında çocukların çoğunlukla öğretmenleri ve ebeveynleriyle birlikte olduğu bilinmektedir. Bu nedenle, bu bireylerin avülsiyonun acil yönetimine ilişkin ilk yardım bilgi düzeylerinin belirlenmesi önem taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı, özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde görev yapan öğretmenlerin diş avülsiyonlarına yönelik ilk yardım bilgi düzeylerini değerlendirmektir. Materyal ve Metot: Çalışmada, özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde görev yapan 305 gönüllü öğretmene (katılımcıların %72.8'i kadın, %27.2'si erkek) diş avülsiyonlarının ilk yardımına ilişkin çevrim içi anket uygulanmıştır. Çalışma öncesinde gerekli etik kurul onayı alınmıştır. Elde edilen verilerin istatistiksel analizinde t testi, Ki-kare testi ve ANOVA testi kullanılmıştır. Bulgular: Katılımcıların yalnızca %4.3'ü avülse olmuş kalıcı dişi replante edeceğini belirtmiş; en sık tercih edilen saklama ortamı %69.2 ile temiz pamuk/peçete/spanç olurken, sütün ideal taşıma ortamı olduğunu bilenlerin oranı %13.1'de kalmıştır. Avülse diş deneyimi olan katılımcıların bilgi düzeyi puanları, deneyimi olmayanlara göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Mezun olunan bölüme göre bilgi puanları arasında anlamlı fark saptanmamış; cinsiyet, mesleki deneyim süresi ve eğitim düzeyinin bilgi puanlarını etkilemediği görülmüştür (p>0.05). Sonuç: Özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde görev yapan öğretmenlerin diş avülsiyonuna ilişkin bilgi düzeylerinin yetersiz olduğu saptanmış olup, bu alanda yapılandırılmış ve kapsamlı eğitim programlarıyla bilgi düzeylerinin artırılmasına gereksinim vardır. Anahtar sözcükler: İlk Yardım, Bilgi Düzeyi, Diş Avülsiyonu, Rehabilitasyon Merkezleri

Şeyda Merve Yabaş
İnönü University
2026
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Derin öğrenme yöntemiyle geliştirilmiş yapay zeka algoritmalarıyla çocuk hastalarda yapılan dental tedavilerin panoramik görüntüler üzerinde tespiti

Amaç: Bu çalışmada, farklı sınıflandırma teknikleri kullanılarak derin öğrenme yöntemiyle geliştirilmiş yapay zeka modellerinin, panoramik radyografilerde bulunan çeşitli dental tedavi türlerini tespit ve sınıflandırılma yetisinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Materyal- Metot: Çocuk hastalardan alınan 3001 panoramik radyografiden oluşan veri seti üzerinde restoratif dolgu tedavisi, amputasyon tedavisi, kök kanal tedavisi, paslanmaz çelik kron uygulaması, sabit yer tutucu uygulaması ve braket olmak üzere 6 farklı dental tedavi türü için CranioCatch yazılımı (CranioCatch, Eskişehir- Türkiye) kullanılarak etiketleme yapılmıştır. Etiketlemeler yapıldıktan sonra elde edilen veri seti kullanılarak tek sınıflı ve çok sınıflı sınıflandırma tekniğiyle geliştirilen yapay zeka modellerinin başarı metrikleri hesaplanmıştır. Bulgular: Tek sınıflı ve çok sınıflı sınıflandırma tekniği ile geliştirilen yapay zeka modellerinin ilgili dental tedaviler için AP değerleri sırasıyla; restoratif dolgu tedavisi için 0.842- 0.832, amputasyon tedavisi için 0.782- 0.759, kök kanal tedavisi için 0.748- 0.788, paslanmaz çelik kron uygulaması için 0.967- 0.934, sabit yer tutucu uygulaması için 0.860-0.910, braket uygulaması için ise 0.992- 0.993 olarak bulunmuştur. Tek sınıflı sınıflandırma tekniği ile geliştirilen yapay zeka, özellikle anatomik lokasyon ve morfolojik açıdan benzerlik gösteren sınıflarda daha yüksek başarı performansı göstermiştir. Sonuç: Bu çalışma, farklı sınıflandırma teknikleriyle geliştirilen yapay zeka modellerinin dental tedavi türlerini tespit etmede umut verici performanslar sergilediğini ortaya koymuştur. Özellikle tek bir model içerisinde çok sayıda dental tedavi türünü eş zamanlı olarak değerlendirebilme kapasitesine sahip çok sınıflı teknikle geliştirilen yapay zeka modeli, klinik karar destek sistemlerine entegre edildiğinde, hekimlere zaman ve verimlilik açısından yarar sağladığı gibi daha bütüncül ve kapsayıcı tanısal çerçeve sunma potansiyeline sahiptir. Anahtar Kelimeler: Yapay zeka, panoramik radyografi, çocuk diş hekimliği

Ezgi Geylani
Eskişehir Osmangazi University
2025
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Farklı elektronik diş fırçalarının çocuk diş hekimliğinde kullanılan rezin bazlı restoratif materyallerin yüzey özelliklerine etkilerinin incelenmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, kompomer Dyract XP ve mikrohibrit kompozit Filtek Z250'nin pH döngüsü sonrasında farklı mekanizmalara sahip diş fırçaları ile fırçalanmasını takiben yüzey pürüzlülüğü değişimlerini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Filtek Z250 ve Dyract XP'den 8 mm çapında ve 2 mm kalınlığında toplam 96 disk örnek hazırlanmıştır (n=8). Örnekler, distile suda bekletilen kontrol grupları ve 10 gün süreyle pH döngüsüne tabi tutulan deney gruplarına ayrılmıştır. Fırçalama işlemleri, 2 N yük altında çalışan fırçalama simülatörü ve özel tasarlanmış mekanik düzenek kullanılarak gerçekleştirilmiş ve bir yıllık fırçalama süresi simüle edilmiştir. Oral-B Stage manuel, Oral-B Vitality Kids ve Oral-B iO 7 elektronik diş fırçaları ile 1:2 oranında seyreltilmiş çocuk diş macunu kullanılmıştır. Yüzey pürüzlülüğü (Ra) ölçümleri profilometre ile başlangıçta, pH döngüsü sonrasında ve fırçalama sonrasında yapılmıştır. Seçilen örneklerde SEM ve EDS analizleri uygulanmıştır. Veriler GLM ve Tukey testi ile değerlendirilmiştir (p<0,05). Bulgular: Başlangıçta kompomerin Ra değeri, kompozite göre anlamlı derecede daha yüksektir (p<0,001). pH döngüsü her iki materyalde de Ra değerini artırmış, bu artış kompomer grubunda daha belirgin olmuştur (ΔRa=0,025 μm; p<0,001). Fırçalama sonrasında fırça türleri arasında anlamlı fark saptanmıştır (p<0,001); iO en yüksek, Stage ise en düşük ΔRa değerlerini oluşturmuştur. En yüksek pürüzlülük artışı kompomer grubunda pH döngüsü sonrasında iO ile fırçalama yapıldığında (ΔRa=0,190 μm), en düşük artış ise kompozit grubunda distile su sonrası Stage ile fırçalamada gözlenmiştir (ΔRa=0,050 μm). Sonuç: pH döngüsü ve fırçalama işlemleri her iki materyalin yüzey pürüzlülüğünü artırmıştır. Kompomer materyal kompozite göre daha yüksek pürüzlülük göstermiş, elektronik diş fırçaları manuel fırçaya kıyasla daha belirgin pürüzlendirme etkisi oluşturmuştur. Anahtar Kelimeler: Elektronik Diş Fırçası, Kompozit Rezin, Yüzey Pürüzlülüğü

Alper Çamgöz
Eskişehir Osmangazi University
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Farklı rosteratif materyallerin başlangıçtaki ve fluoridli bir ağız gargarası ve diş macunu uygulaması sonrasındaki fluorid salınımlarının karşılaştırılmalı olarak incelenmesi

Şule Kavaloğlu Çıldır
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2003
00
DoktoraAçık ErişimTR

Fluorid bileşikleri ve linoleik asitle hazırlanan geçici simanın basma dayanımı, çözünürlük, fluorid salınımı, pH, radyo-opasite ve antimikrobiyal özelliklerinin araştırılması

Dis hekimi, dogru dental materyalin seçiminde, simanın fiziksel, kimyasal ve biyolojik özelliklerini oldugu kadar, çürük önleyici özelliginin olup olmadıgını da göz önünde bulundurmalıdır. Bu çalısmanın amacı, ideal özelliklere sahip bir siman materyali olusturmak ve yeni bir formüle göre hazırlanmıs ve içeriginde linoleik asit, çinko oksit, zeolit, titanyum dioksit, kalsiyum hidroksit, sodyum fluorid, kalay fluorid, titanyum tetrafluorid ve amonyum fluorid bilesikleri bulunan bes farklı simanın ve kontrol grubu olan çinko oksit öjenol simanının basma dayanımı, çözünürlük, fluorid salınımı, pH, radyoopasite ve antimikrobiyal özelliklerinin incelenmesidir. Standart boyutlarda örnekler hazırlanmıstır. Örnekler etüvde 24 saat bekletildikten sonra basma kuvveti uygulanmıstır. Çözünürlük ölçümü için hazırlanan örnekler distile suyun içersinde etüvde 24 saat bekletilmis, ardından desikatörde 24 saat bekletilmistir.Örneklerin 1., 2., 3., 7., 14., 21., 28., 35. ve 42. günlerde fluorid salınımı ölçülmüstür. Örneklerin 5., 10., 30., 60. ve 120. dak.'larda ve 24. ve 48. saatlerin sonunda pH ölçümü yapılmıstır. Örneklerin radyoopasiteleri optik densitometre ile ölçülmüstür. Antimikrobiyal etkinin degerlendirilmesinde S. mutans ATCC 25175 ve L. casei ATCC 4646 kullanılmıstır. Kontrol grubunun basma dayanımı ve çözünürlügü diger gruplardan anlamlı derecede yüksek bulunmustur. N grubunun flourid salınımı tüm günlerde anlamlı derecede en yüksek bulunmustur. Tüm grupların pH ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmistir. Kontrol grubu en yüksek radyoopasite degeri göstermistir. S. mutans üzerinde N grubu; L. casei üzerinde kontrol grubu en fazla antimikrobiyal etki göstermistir. Anahtar Kelimeler: Fluorid bilesikleri, linoleik asit, basma dayanımı, çözünürlük, fluorid salınımı, pH, radyoopasite, antimikrobiyal.

Kerime Gözde Işıksal
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türkiye'ye özgü beslenmenin diş çürüklerine etkisi

Besinlerin karyojenik bakteriler tarafından fermente edilmesi ile oluşan asit, diş sert dokularında yıkıma sebep olur. Beslenme alışkanlıkları, karyojenik gıdaların alım sıklığı ve ağızda kalma süresi çürük oluşumunda ana faktörlerdir. Çürük oluşumundaki diğer faktörler ise yaş, cinsiyet, ağız hijyeni, diş fırçalama alışkanlığı, ailenin eğitim seviyesi ve sosyo-ekonomik durumu gibi etkenlerdir. Bu tez çalışmasının amacı, yaşları 6-15 arasında değişen çocuklarda yaş, vücut kitle indeksi, sosyo-ekonomik durum, fırçalama sıklığı gibi parametrelerin ağız hijyeni ile ilişkisini saptamak ve Türkiye'ye özgü beslenme alışkanlıklarının diş çürükleriyle arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Çalışmaya Yeditepe Üniversitesi Diş hekimliği Fakültesi Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı'nda 2010-2015 yılları arasında tedavileri öğrenciler tarafından tamamlanan ve yaşları 6-15 yaş arası değişen 399 (199 kız, 200 erkek) çocuk hastaya ait recall kayıtları dahil edildi. Hastalara ait recall kayıtları içersinde ailelerin eğitim ve maddi durumlarının bulunduğu Sosyodemografik Form (Ek-1), üç günlük ana ve ara öğün beslenmelerinin bulunduğu Diyet Analiz Formu (Ek-2) ve hastaların yaşı, kilosu, DMFT, DMFS, dft, dfs skorları, plak, diş taşı, diş eti, ağız hijyen indekslerinin bulunduğu Ağız Sağlığı Durum Formu (Ek-3) bulunmaktadır. Çalışmamızda iyi ağız hijyeni grubunda anne ya da babanın üniversite mezunu olma oranı, kötü ağız hijyeni grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). Zayıf ağız hijyeni grubunun aylık gelir düzeyi dağılımları iyi ağız hijyeni grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p=0,008). Ara öğünlerde ilave şeker, işlenmiş nişastalı gıdaların tüketen ve tüketmeyen hasta gruplarının DMFT ve DMFS ortalamaları arasında anlamlı fark bulgulandı (p<0,05). Ara öğünlerde süt, %100 meyve suyu, katkılı meyve suları, şekerli tatlılar, şekerleme, ilave şekerli yiyenlerin, pişmiş nişastalı gıdalar, işlenmiş nişastalı gıdalar, işlenmemiş nişastalı gıdaları tüketen hastaların dft ve dfs ortalamalarında arasında anlamlı fark bulgulandı (p<0,05). Ana öğünlerde süt, gazlı içecekler, işlenmemiş nişastalı gıdaları tüketenlerin DMFT ve DMFS oranlarında tüketmeyenlere göre istatistiksel olarak anlamlı fark bulgulandı (p<0,05). Ana öğünlerde tüketilen süt, %100 meyve suyu, gazlı içecek, şekerli tatlıların dft ve dfs ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulgulandı. Yaptığımız çalışmanın sonucunda çocukların fırçalama sıklıklarının, beslenme biçimlerinin ve ailelerin sosyoekonomik durumunun diş sağlığı üzerinde anlamlı bir etkisi olduğu görülmüştür. Beslenme, çocukların ağız sağlığı açısından doğdukları ilk günden itibaren son derece önemlidir. Çalışmanın sonuçları ara öğünlerde, süt, ev yapımı ve katkılı meyve suyları, şekerleme, şekerli tatlılar, tüketilen ilave şeker, işlenmiş ve işlenmemiş nişastalı gıdalar gibi birçok gıdanın çürük yapma potansiyelinin olduğunu ortaya koymaktadır. Sadece ara öğünlerde değil, aynı zamanda ana öğünlerde de tüketilen süt, gazlı içecek, ev yapımı ve hazır meyve suları, şekerli tatlı ve şekerlemelerinde çürük oluşumunda etkili olduğu bulgulanmıştır. Beslenme önerileri doğrultusunda, taze sebze-meyveden zengin, şeker oranı düşük bir diyet ile bireysel düzeyde çürük önleme potansiyeli olan peynir gibi yüksek kalsiyum içerikli protein esaslı gıdaların, organik, inorganik fosfat içeren bitkisel kaynaklı besinlerin ana ve ara öğünlerde tüketilmesinin ve ebeveynlerin, bakıcıların ve öğretmenlerin bu konuda eğitilmesinin diş çürüklerinin önlenmesinde fayda sağlayacağı düşünülmektedir.

BeslenmeBeslenme alışkanlıklarıBeslenme incelemeleri+6
Berk Kırant
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
DoktoraAçık ErişimTR

Bulkfil uygulamalı farklı yapıdaki restoratif materyallerin fiziksel özelliklerinin karşılaştırılması ve yüzey örtücü ile kaplanmalarının fiziksel özellikleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Süt dişlerinde kavite derinliklerinin, dişlerin anatomik yapılarına ve sert doku kalınlıklarının az oluşuna bağlı olarak belli bir düzeyde hazırlanmaları gereği dikkate alındığında bulkfil uygulamaların bu dişlerdeki klinik önemi klinisyenlerin dikkatini çekmeye başlamıştır. Bu çalışmanın amacı, bulkfil uygulamalı ve düşük polimerizasyon büzülmesi gösteren 2 farklı kompozit rezin (Tetric EvoCeram®/Ivoclar, SureFilTM/Dentsply), 1 geleneksel mikrohibrit kompozit rezin (Filtek™Z250/3MESPE) ile 2 farklı bulkfil uygulamalı ve yüksek viskoziteli cam iyonomer siman (ChemFil ®Rock/Dentsply, EQUIA™ Fil /GC) materyallerinin düşük viskoziteli rezin esaslı yüzey örtücü BisCover™LV ile kaplanmalarının, su emilimine, suda çözünürlüğe ve mikrosızıntıya etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir. Çalışmada kullanılan kompozit rezin ve yüksek viskoziteli cam iyonomer siman materyallerinin her birinden su emilimi ve suda çözünürlük ölçümleri için 15 mm çapında ve 1 mm yüksekliğinde 100 adet örnek hazırlanmıştır. Her materyal grubu 10'ar örnekten oluşan iki alt gruba ayrılmıştır. Yüzey örtücü negatif alt grubundaki örneklere yüzey örtücü uygulanmamış, yüzey örtücü pozitif alt grubundaki örneklere uygulanmıştır. Su emilimi ve suda çözünürlük ölçümleri ISO 4049:2000'e uygun olarak yapılmıştır. Çalışmanın mikrosızıntı bölümünde 50 adet çürükten etkilenmemiş ve restorasyon bulunmayan üçüncü büyük azı dişi kullanılmıştır. 50 adet dişin bukkal ve lingual/ palatinal yüzeylerinde toplam 100 adet 5.sınıf kavite açılmıştır. 100 restorasyon 5 gruba, her grup 2 alt gruba ayrılmıştır. Alt gruplardan birinde yer alan restorasyonların üzerine yüzey örtücü uygulanmış, diğer alt gruba yüzey örtücü uygulanmamıştır. Tüm dişler hazırlandıktan sonra 24 saat distile suda bekletilmiştir. Bütün örneklere 5º- 55ºC arasında 1000 kez termosiklus uygulanmış, bu işlem sonrasında örnekler % 0.5'lik bazik fuksin çözeltisi içerisinde 24 sa bekletilmiştir. Dişler kesit alma cihazı ile bukko-lingual yönde restorasyonun ortasından geçecek şekilde kesildikten sonra, boya penetrasyon derecesi stereomikroskop (Leica MZ 16 FA, Swiss) ile okluzal ve gingival yüzeyler ayrı ayrı incelenmiş ve boya penetrasyon derecesi 0-3 skorları arasında değerlendirilmiştir. Yüzey örtücü negatif ve yüzey örtücü pozitif alt gruplarında yüksek viskoziteli cam iyonomerlerin su emilimi miktarının kompozit rezinlere oranla daha fazla olduğu, en yüksek su emilimi miktarınının ChemFil®Rock materyal grubunda olduğu tespit edilmiştir. Tüm materyal grupları arasında, hem yüzey örtücü negatif hem de yüzey örtücü pozitif alt gruplarında, su emilimi miktarının SureFilTM grubunda en düşük olduğu, diğer materyal grupları arasındaki farkın da istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Bulkfil uygulamalı kompozit rezin olan SureFilTM ve Tetric EvoCeram® materyal gruplarının su emilimi değerlerinin kompozit rezin materyali Filtek™Z250 materyal grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu görülmüştür (p<0,05). Yüzey örtücü uygulamasının hiçbir materyal grubunda su emilimini istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaltmadığı görülmüştür (p>0,05). Tüm materyal grupları arasında, her iki alt grupta da, en düşük suda çözünürlük bulkfil uygulamalı bir kompozit rezin olan Tetric EvoCeram® materyal grubunda elde edilirken, en yüksek değerin ise, aynı özelliklere sahip SureFilTM materyal grubunda olduğu görülmüştür. Yüksek viskoziteli, bulkfil uygulamalı cam iyonomer siman olan EQUIA™ Fil materyal grubunun, suda çözünürlük değerleri, hem yüzey örtücü negatif hem de pozitif alt gruplarında negatif değerler olarak hesaplanmıştır. Diğer materyal gruplarına göre farklılık gösteren bu bulgunun, EQUIA™ Fil materyal örneklerinin, suda bekletilmeleri sırasında çözünmek yerine, başlangıç ağırlık değerlerine göre ağırlık kazanmaları, yani materyalin kütlesinde bir artışın meydana gelmesi nedeniyle ortaya çıktığı düşünülmektedir. Materyal gruplarının su emilimi ve suda çözünürlük değerleri arasındaki ilişkiye bakıldığında ise, yalnızca Tetric EvoCeram® materyal grubunun yüzey örtücü negatif ve pozitif alt gruplarında istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif yönde bir ilişki gözlenmiştir (r=0,739 p= 0,015). Yüzey örtücü uygulamasının tüm materyal gruplarında gingivalde ve oklüzalde mikrosızıntıyı azalttığı gözlenmiştir. Yüzey örtücü negatif ve pozitif alt gruplarında, en fazla mikrosızıntı ChemFil ®Rock materyal grubunda gözlenirken, en az mikrosızıntı Tetric EvoCeram® materyal grubunda saptanmıştır (p=0,0001).ChemFil ®Rock materyal grubunun mikrosızıntının gingivalde yüzey örtücü negatif alt grubunda şiddetli olarak skorlandığı örnek sayısının, yüzey örtücü pozitif alt grubundaki örneklere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu görülmüştür (p=0,014). Filtek™Z250 mikrohibrit kompozit rezin materyal grubunda ise, mikrosızıntının hafif olarak skorlandığı örneklerin sayısının yüzey örtücü pozitif alt grubunda yüzey örtücü uygulanmayan alt gruba göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu görülmüştür (p=0,021). Bu çalışmada mikrosızıntı özellikleri incelenen ve yüzey örtücü uygulamasının mikrosızıntıya etkisi değerlendirilen bulkfil uygulamalı kompozit rezinlerden Tetric EvoCeram® materyal grubunun, yüzey örtücü negatif ve pozitif alt gruplarında, diğer bulkfil uygulamalı kompozit rezin olan SureFilTM materyal grubuna göre, hem gingivalde hem de oklüzalde daha düşük mikrosızıntı gösterdiği belirlenmiştir. Benzer farklılıklar yüksek viskoziteli cam iyonomer siman materyal grupları arasında da görülmüş; ChemFil ®Rock materyal grubunun mikrosızıntı skorları hem gingivalde, hem de oklüzalde EQUIA™ Fil materyal grubundaki örneklerden daha yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak, bu in vitro çalışmada çeşitli fiziksel özellikleri değerlendirilen bulkfil uygulamalı kompozit rezin ve cam iyonomer siman materyallerinin yüzey örtücü uygulanmasından bağımsız olarak su emilimi, suda çözünürlük ve mikrosızıntı değerlerinde görülen farklılıkların kimyasal yapılarından kaynaklandığı, materyallerin yapısal özelliklerinin ve kimyasal içeriklerinin fiziksel özellikleri üzerinde yüzey örtücü uygulamasına göre daha etkili olduğu düşünülmektedir.

Cam iyonomer çimentolarıDental materyallerDental restorasyon+3
Gülden Çıralı
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
DoktoraAçık ErişimTR

Icon® materyali ile rezin infiltrasyon yöntemi sonucunda materyalin mikrosertliği, yapay çürük lezyonuna penetrasyonu ve AFM ile yüzey kalitesinin incelenmesi

Modern diş hekimliğinde başlangıç çürük lezyonların kontrol altına alınması hassaslığını koruyan bir konudur. Günümüzde bu lezyonlara yönelik bir çok tedavi çeşidi bulunmakla birlikte en etkin ve invazif olmayan teknik arayışı devam etmektedir. Yakın zamanda, düz ve ara yüzeylerdeki kavitesiz lezyonlara düşük viskoziteli rezinlerin penetrasyonu söz konusu olmuştur. Bu 'infiltran' materyaller demineralize olmuş mine dokusundaki mikroporları tıkayarak bakteri ve asitlerin geçişini engellemekte ve sonucunda lezyon ilerleyişini azaltılabilmekte veya durdurulabilmektedir. Çürük lezyonların infiltrasyonu; kavitasyonu bulunmayan, dentinin dış üçte birine kadar uzanan, remineralize olması beklenmeyen veya başka yöntemlerle durudurulamayacağı düşünülen mine lezyonların invazif olmayan tedavi seçenekleri arasında yer almaktadır. Icon®, piyasada bulunan tek infiltran materyali olup yalnıca rezin infiltrasyon işlemi için geliştirilmiştir. Rezin infiltrasyon tekniği yeni bir tedavi tekniğidir ve materyalin tam potansiyelini saptayabilmek adına daha çok çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmanın amacı, büyük bir örnek grubunda Icon® materyalinin mikrosertlik (VSN) değerlerini sağlam ve demineralize mine ile karşılaştırmak, penetrasyon kabiliyetini Taramalı Ekektron Mikroskobu (SEM) ve yüzey kalitesini (pürüzlülüğünü) Atomik Kuvvet Mikroskobu (AFM) ile değerlendirmektir. Bu amaçla, sığır dişlerinden elde edilen mine örnekleri rastgele bir şekilde 3 gruba ayrılmıştır: mikrosertlik (n=60), SEM (n=10) ve AFM (n=60). Mikrosertlik grubu; negatif kontrol (n=20), demineralizasyon (n=20) ve Icon® grubu olmak üzere üç alt gruba ayrılmıştır. AFM grubu da negatif kontrol (n=30) ve Icon® grubu olmak üzere iki alt gruba ayrılmıştır. Mikrosertlik grubunda, demineralizasyon ve Icon® örneklerinde, demineralizasyon penceresi oluşturmak adına, 4x4 mm boyutunda yapıştırmalar uygulanmış ve kalan tüm sağlam mine yüzeylerine aside dayanıklı şeffaf oje sürülmüştür. Uygun demineralizasyon süresinin saptandığı pilot çalışması sonucunda beyaz lezyonlar oluşturulmuştur. Icon® uygulamasını takiben her grubun mikrosertlik (VSN) değerleri ölçülmüştür. SEM grubu örneklerinin hazırlanmasında, mikrosertlik grubu ile aynı yöntem kullanılmıştır ve 10 tane mine örneğine 4x10 mm boyutunda yapıştırmalar uygulanmıştır. Demineralizasyonu takiben, üretici firmanın talimatlarına göre materyal uygulanmış ve örnekler SEM ile incelemeye yönelik platin ile kaplanmışlardır. AFM grubunda da mine örnekleri (n=60) mikrosertlik ve SEM gruplarındaki gibi hazırlanmışlardır. Negatif kontrol grubu cilalanarak yüzeye hiç bir uygulama yapılmamıştır. Icon® uygulamasını takiben örnekler AFM ile yüzey pürüzlülüğü açısından incelenmiş ve değerlendirilmişlerdir. Bu çalışmanın sonucunda, VSN açısından tüm gruplar arasında anlamlı farklılık olduğu görüldü (p=0,0001). Demineralizasyon grubunun VSN ortalamaları, kontrol ve Icon® gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,0001). Kontrol ve Icon® gruplarının VSN ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığa rastlanılmamıştır (p=0,073). Örneklerin SEM incelemesinde, Icon® infiltranı başarılı penetrasyon kabiliyeti göstermiştir ve kabul edilebilir bir yüzey kalitesi sergilemiştir. Pilot çalışmasındaki görüntülerde yıkım göstermiş olan prizma merkezlerinin ve mikroporlarının materyal tarafından tıkandığı gözlenmiştir. AFM görüntüleri incelendiğinde, Icon® grubunun kontrol grubuna göre oldukça pürüzlü yüzeylere sahip olduğu görülmüştür. AFM bulguları rakamsal olarak değerlendirildiğinde, Icon® grubunun kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek Sq (p=0,0001), Sa (0,0001), ortalama yükseklik (p=0,0001) ve maksimum deviasyon (p=0,01) değerlerine sahip olduğu görülmüştür. Bu tez çalşması sonucunda, Icon® materyalinin yüzey pürüzlülüğünün azaltılmasına yönelik daha çok çalışmanın yapılması gerektiği gözlenmiştir. Materyalin penetrasyon süresini azaltmaya yönelik çalışmaların yapılması özellikle çocuk hastalar için faydalı olacaktır.

Dental materyallerDiş çürükleriKompozit reçineler+2
Elif Beril Gürdoğan
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
DoktoraAçık ErişimTR

Farklı cila yöntemlerinin yeni geliştirilmiş restoratif materyaller üzerinde fluorid salınımı, yüzey pürüzlülüğü ve bakteri adezyonuna olan etkisinin karşılaştırılması

Çocuk diş hekimliğinde sıklıkla kullanılan ve fluorid salınımı yapabilen restoratif materyaller; diş sert dokularının çevresinde, mikrobiyal dental plak ve tükürükte düşük düzeyde ve sürekli olarak fluorid iyonunun bulunmasını sağlayarak çürük oluşumunu engellemektedirler. Fluorid salınımı yapan restoratif materyallerde görülen dezavantajları gidermek ve özelliklerini geliştirmek amacıyla yapılan çalışmalar devam etmektedir. Restorasyonların başarılı ve uzun ömürlü olması için uygun bitirme ve cila işlemlerinin uygulanması gerekmektedir. Bunun için üretilmiş birçok bitirme ve cila sistemleri bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, iki farklı cila sisteminin (Sof-Lex™/3M ve Enhance®/PoGo™/Dentsply), beş farklı restoratif materyal (BEAUTIFIL®II/Shofu, GCP Glass Fill/GCP, AmalgomerTM CR/Advanced Health Care, Dyract® XP/Dentsply, GC Fuji IX GP®/GC) üzerinde uygulanmalarının, materyallerin fluorid salınımlarına, yüzey pürüzlülüklerine ve bakteri adezyonuna olan etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir. Çalışmada kullanılan beş farklı restoratif materyalin fluorid salınımı ölçümleri için her birinden 8 mm çapında ve 2 mm yüksekliğinde 21'er adet, yüzey pürüzlülüğü ölçümleri için her birinden 10 mm çapında ve 2 mm yüksekliğinde 21'er adet, bakteri adezyon deneyi için ise her birinden 8 mm çapında ve 2 mm yüksekliğinde 21'er adet olmak üzere olmak üzere toplam 315 adet örnek hazırlanmıştır. Tüm deneyler için her bir restoratif materyalden hazırlanan 21'er adet örnek üç alt gruba ayrılmıştır. 7'şer adet örneğin tüm yüzeyleri Sof-Lex™ ile 7'şer adet örneğin yüzeyi ise Enhance®/PoGo™ ile cilalanmıştır. Geriye kalan 7 örnek şeffaf bant ile hazırlandıktan sonra yüzeyine herhangi bir cila işlemi uygulanmamıştır. Fluorid salınım ölçümleri için hazırlanan örnekler 3 ml de-iyonize su içeren plastik test tüplerine konularak ölçüm zamanına kadar 37oC'lik etüvde bekletilmiştir. Materyallerin fluorid düzeyleri 1., 2., 3., 7., 14., 21. ve 28. günlerde iyon selektif elektrod yöntemi ile ölçülmüştür. Yüzey pürüzlülüğü deneyi "Mahr Perthometer M1" yüzey profilometresi kullanılarak, her bir örnek yüzeyinin 3 farklı noktasından ölçülerek gerçekleştirilmiş ve ortalama Ra değeri belirlenmiştir. Bakteri adezyon deneyi için örnekler hazırlandıktan sonra tüm materyaller ayrı ayrı paketlenip hidrojen peroksit (H2O2) gaz plazma sterilizasyon yöntemi ile steril edilmiştir. Örneklerin üzerinde kazanılmış pelikıl oluşması için örnekler steril tükürük ile inkübe edilmiştir. Pelikıl oluştuktan sonra örneklerin üzerine S. mutans kültüründen elde edilen bakteri süspansiyonu ilave edilmiş ve 4 saat 37oC'de inkübe edilmiştir. Materyallerin yüzeyinde görülen S. mutans yoğunluğu spektrofotometre ile ölçülmüştür. Bu çalışmada istatistiksel analizler NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007 Statistical Software (Utah, USA) paket programı ile yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel metotların (ortalama, standart sapma) yanı sıra çoklu grupların tekrarlayan ölçümlerinde tekrarlayan varyans analizi, , alt grup karşılaştırmalarında Newman Keuls çoklu karşılaştırma testi gruplar arası karşılaştırmalarda tek yönlü varyans analizi, alt grup karşılaştırmalarında Tukey çoklu karşılaştırma testi kullanılmıştır. Sonuçlar, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Rezin bazlı materyallerde görülen fluorid salınımı, rezin bazlı olmayan materyallere göre düşük bulunmuştur. En yüksek fluorid salınımı ise tüm ölçüm günlerinde cam karbomer (GCP Glass Fill) materyal grubunun Sof-Lex™ alt grubunda meydana gelmiştir. Giomer (Beautifil II) materyal grubunun kontrol alt grubunda fluorid salınımının diğer alt gruplara göre daha yüksek olduğu görülmüştür. Cam karbomer (GCP Glass Fill) ve seramik ile güçlendirilmiş cam iyonomer siman (Amalgomer CR) materyal gruplarının Sof-Lex™ alt grubunda yer alan örneklerde meydana gelen fluorid salınımı, Enhance®/PoGo™ ve kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu görülmüştür (p<0.05). Kompomer (Dyract XP) materyal grubunun kontrol alt grubunda görülen fluorid salınımının diğer alt gruplara göre daha düşük olduğu belirlenmiştir. Geleneksel cam iyonomer siman (Fuji IX) materyal grubunun iki farklı cila sisteminin oluşturduğu alt gruplarda fluorid salınım miktarının kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu (p<0.05), bu iki grup arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlenmiştir (p>0.05). En yüksek yüzey pürüzlülüğü değeri GCP Glass Fill materyalinin kontrol grubunda görülürken, en düşük yüzey pürüzlülüğü değeri Dyract XP materyalinin kontrol grubunda bulunmuştur. GCP Glass Fill materyali dışındaki materyal gruplarında kontrol alt gruplarında yer alan örneklerin yüzey pürüzlülüğü değerlerinin, iki farklı cila sistemine göre belirlenen alt gruplarda elde edilen yüzey pürüzlülüğü değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu saptanmıştır (p<0,01). Sof-Lex™ ve Enhance®/PoGo™ alt gruplarında yer alan materyal grupları arasında en yüksek yüzey pürüzlülüğü değeri ise Amalgomer CR materyal grubunun Enhance®/PoGo™ alt grubunda saptanmıştır. Materyal grupları arasında en fazla bakteri yoğunluğu Amalgomer CR materyal grubunun Enhance®/PoGo™ alt grubunda gözlenmiştir. Amalgomer CR materyal grubunun kontrol ve Sof-Lex™ alt grubunda yer alan örneklerin yüzeyinde görülen bakteri yoğunluğu değerleri açısından aralarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p>0.05). Enhance®/PoGo™ alt grubunda yer alan tüm materyal grupları arasında GCP Glass Fill materyalinde görülen bakteri yoğunluğu değerleri Beautifil II ve Amalgomer CR materyal gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunurken (p<0.05), Amalgomer CR materyalinde görülen bakteri yoğunluğu değerleri GCP Glass Fill, Dyract XP ve Fuji IX materyal gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak; restoratif materyallere uygulanan cila sistemlerinin, materyallerin fluorid salınımı, yüzey pürüzlülüğü ve bakteri adezyonu üzerine olan etkilerinde materyallerin yapısal özellikleri ile ilişkili olduğu ve uygulanacak cila enstrümanının materyalin yapısına uygun seçilmesi gerektiği düşünülmektedir.

AdezyonlarBakterilerCam iyonomer çimentoları+5
Gökçen Deniz Bayrak
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
DoktoraAçık ErişimTR

Yeni geliştirilmiş remineralizasyon ajanlarının uygulandığı yapay çürük lezyonlu dişlerin yüzey mikrosertlik sertlik değerlerinin ve mineral yoğunluk ölçümlerinin karşılaştırılması

Diş çürüğü, belirli bir süre boyunca alınan karbonhidratların, ağızda bulunan mikroorganizmalar tarafından çözünmesi ile oluşan diş sert doku hastalığıdır. Başlangıç çürüğü, çürük oluşumunun en erken safhasıdır ve bu aşamada çürüğün durdurulması ve tedavisi mümkündür. Lezyonun tamirini sağlamak, ağız sıvılarındaki kalsiyum veya fluorid konsantrasyonlarının artmasıyla gerçekleştirilebilmektedir. Bu amaçla fluorid uzun yıllardır kullanılmaktadır. Fakat fluorozis ihtimalini arttırdığı için, kullanımına dikkat edilmesi gerekmektedir. Bundan dolayı fluoride alternatif ajanarayışı başlamıştır. Bu çalışmanın amacı; remineralizasyon için fluoride alternatif, yeni geliştirilmiş materyallerin etkinliğinin araştırılmasıdır. Bu amaçla, fluorid içeren ' Colgate triple action', nano-hidroksiapatit içeren 'BioRepair plus', theobromin içeren 'Theodent' ve kalsiyum sodyum fosfosilikat içeren 'Sensodyne Repair and Protect' adlı diş macunları kullanılmıştır. Diş yüzeylerinin mikrosertlik değişimlerini değerlendirmek adına 5 grup oluşturulmuştur. Toplamda 50 adet sığır dişi kullanılmıştır. Örneklerde çürük lezyonları meydana getirildikten sonra pH döngüsüne tabi tutulmuş, remineralizasyon materyalleri gruplarına göre her gün günde 2 defa 2 dk dişlere uygulanmıştır. Başlangıç, demineralizasyon sonrası ve pH döngüsü sonrasında yüzey mikrosertlik değerleri (VSN) hesaplanmıştır. Minede oluşan mineral değişimlerini değerlendirmek amacıyla 5 grup oluşturulmuştur. Toplamda 20 adet sığır dişi hazırlanmıştır. Örnekler mikrosertlik deneyindeki aynı işlemlere tabi tutulmuştur. Başlangıç, demineralizasyon sonrası ve pH döngüsü sonrası mineral yoğunluk değişimlerini görmek amacıyla mikro bilgisayarlı tomografi kullanılarak üç boyutlu görüntüler bilgisayar ortamına aktarılarak sayısal değerler elde edilmiştir. Çalışma sonucunda, grupların pH döngüsü sonrası yüzey mi krosertlik değerleri (VSN) arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir. (p=0,0001).Kontrol ve deney gruplarında pH döngüsü sonrası VSN değerlerinin başlangıç değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu belirlenmiştir. Grup 1' in mikrosertlik ortalamaları Grup 2, Grup 4, Grup 5' ten istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuş (p=0,026, p=0,0001), Grup 2 ve Grup 4' ün mikrosertlik ortalamaları Grup 5' ten istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuş (p=0,0001), Grup 3' ün mikrosertlik ortalamaları Grup 4 ve Grup 5' ten istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuş (p=0,028, p=0,0001). Mineral yoğunluk sonuçlarına göre;Grup1, Grup 2, Grup 3, Grup 4 ve Grup 5'in pH döngüsü Sonrası mineral yoğunluk ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmiştir (p=0,0001). Kontrol grubunun mineral yoğunluk ortalamaları diğer gruplardan istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuş (p=0,0001), diğer gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p>0,05). Bu tez çalışması sonucunda, tüm gruplarda uygulanan remineralizasyon ajanlarının, oluşturulan başlangıç çürüklerinin remineralizasyonunda etkili olduğu vefluoride alternatif olarak kullanılabilecekleri görülmüştür.

Diş remineralizasyonuDiş çürükleriFluorit+5
Özge Gönenç
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
DoktoraAçık ErişimTR

Başlangıç çürüğü oluşturulmuş diş minesinde lazer ve fluorid uygulamasının yüzey mikrosertliğine, fluorid alınımına ve aside dirence etkilerinin araştırılması

Bu çalışmada yapay olarak başlangıç çürüğü oluşturulmuş mine yüzeyinde APF jeli ve Er:YAG lazer uygulamasının birlikte ve ayrı ayrı etkileri değerlendirilmiştir. Bu uygulamaların demineralizasyon ve remineralizasyon üzerinde etkileri çeşitli çalışma grupları kullanılarak karşılaştırılmıştır. Bu amaçla başlangıç çürüğü oluşturulmuş mine yüzeyinde mikrosertlik değişimi, yüzeyel fluorid alınımı ve asit uygulaması sonrası mineral kaybı değerlendirilmiştir. Çalışmada 15 adet sığır dişi yüzey mikrosertliğinin belirlenmesinde, 15 adet diş ise fluorid alınımı ve aside direncin belirlenmesinde kullanılmıştır. Dişlerin kuronları köklerinden ayrıldıktan sonra her biri 4 eşit parçaya ayrılmıştır ve toplamda 120 adet örnek elde edilmiştir. Yüzey mikrosertliği deneyinde kullanılan 60 örnek metal kalıplar içerisinde akrilik bloklara gömülmüştür. Zımparalama ve cilalama işlemleri sonrasında labial yüzeylerinde 3×3 mm'lik standart pencereler hazırlanmıştır. Kalan yüzeyler ise aside dirençli tırnak cilası ile kaplanmıştır. Başlangıç yüzey mikrosertliği ölçülerek Vickers sertlik değeri (VSN) hesaplanmıştır. Başlangıç çürüğü oluşturulduktan sonra minede yüzey mikrosertliği tekrar ölçülmüştür. Deney ve kontrol gruplarının oluşturulmasında demineralizasyon sonrası minede yüzey mikrosertliği değerlerine göre dengeli bir dağılım yapılmıştır ve her grupta demineralizasyon sonrası ortalama yüzey mikrosertliği değerlerinin birbirine yakın olmasına dikkat edilmiştir. Hazırlanan ve başlangıç çürüğü oluşturulan örnekler her grupta 12 örnek olacak şekilde 5 gruba ayrılmıştır. Hiçbir tedavi işlemi uygulanmamış olan Kontrol grubu (K), yalnız APF jeli uygulanan grup (F), önce Er:YAG lazer sonra APF jeli uygulanan grup (L+F), önce APF jeli sonra Er:YAG lazer uygulanan grup (F+L), yalnız Er:YAG lazer uygulanan grup (L) şeklinde belirlenmiştir. Deny gruplarında belirtilen tedaviler uygulandıktan sonra örnekler ve pH siklusuna maruz bırakılmış ve final yüzey mikrosertlik değerleri ölçülmüştür. KOH'ta çözünebilen fluorid alınımı deneyinde kalan 60 adet örnek kullanılmıştır. Mine örneklerine 3×3 mm'lik adeziv bantlar yapıştırıldıktan sonra kalan yüzeyler mavi mum ile kaplanmıştır. Bu deneyde mikrosertlik deneyinde belirlenen gruplara ek olarak demineralizasyon solüsyonunda bekletilmemiş bir kontrol grubu daha eklenmiş ve toplam 6 grup elde edilmiştir. Her mine örneği 1 ml 1 M potasyum hidroksit (KOH) solüsyonunda 24 saat bekletildikten sonra aynı miktarda TISAB III eklenerek fluorid ölçümleri yapılmıştır. Aside direncin belirlenmesinde, fluorid alınımı için belirlenen örnekler kullanılmıştır. Örnekler 30 sn boyunca 1 ml hidroklorik asitte bekletilmiştir. Diş minesinin içinde çözündüğü bu asit çözeltisi polietilen tüplere aktarıldıktan sonra Kalsiyum, Magnezyum ve Fosfor iyon konsantrasyonlarının analizi indüktiv kapling plazma kütle spektrometresi kullanılarak belirlenmiştir. Başlangıç çürüğü oluşturulmuş minede uygulanan tedavi yöntemlerinin tümünde yüzey mikrosertliği (VSN) değerlerinin, hiçbir işlem yapılmayan kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu görülmüştür. (p=0,0001). Bununla birlikte bu uygulamalardan sonra elde edilen yüzey mikrosertlik değerlerinin başlangıç değerlerine ulaşamadığı, istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük olduğu görülmüştür (p=0,0001). Diş minesinin yüzey mikrosertliğini arttırma konusunda en etkili yöntemin Er:YAG lazer uygulamasını takiben APF uygulaması olduğu belirlenmiştir. Bu grupta elde edilen VSN değerlerinin, sadece APF'nin Er:YAG lazer uygulamasından önce uygulandığı gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu belirlenmiştir.(p=0,033). KOH'ta çözünebilen fluorid konsantrasyonu verileri değerlendirildiğinde, kontrol ve deney grupları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p=0,0001). En yüksek fluorid alınımının Er:YAG+APF ve en düşük değerin ise Er:YAG lazerin tek başına uygulandığı grupta olduğu saptanmıştır. Aside direncin değerlendirilmesinde, diş minesinde çözünen kalsiyum konsantrasyonunun sadece APF uygulanan grupta, diğer tüm gruplardan istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu görülmüştür. Deney grupları arasında ise, en yüksek kalsiyum konsantrasyonunun ise Er:YAG+APF grubunda olduğu bulunmuştur. Kontrol ve deney gruplarında belirlenen magnezyum ve fosfor konsantrasyonu ortalamaları arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür. KOH'ta çözünebilen fluorid konsantrasyonu ile hidroklorik asitte çözünen diş minesinde belirlenen kalsiyum (r=-0,342 p=0,008) ve fosfor (r=-0,322 p=0,012) konsantrasyonları arasında istatistiksel olarak negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak; bu in vitro çalışmanın koşulları altında başlangıç çürüğü oluşturulmuş mine yüzeyinde Er:YAG lazer uygulamasını takiben APF uygulamasının yüzey mikrosertliği ve KOH'ta çözünebilen fluorid alınımını arttırdığı, bununla birlikte diş minesinin aside direnci üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi bulunmadığı görülmüştür. Bu nedenle, Er:YAG lazer uygulamasının farklı parametrelerinin incelendiği ve çeşitli fluorid preperatlarıyla birlikte kullanılmasının etkilerinin değerlendirildiği in vitro ve in vivo çalışmalara gereksinim olduğu düşünülmektedir.

AsitlerDental mineDiş demineralizasyonu+4
Dilek Kiper Akatay
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Farklı pürüzlendirme teknikleri ile uygulanan iki farklı fissür örtücü materyallerinin kopma-bağlanma değerlerinin karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı; Er:YAG lazer ve/veya fosforik asit ile minenin pürüzlendirilmesi sonrası, bu pürüzlendirmelerin iki farklı fissür örtücü materyalinin mineye kopma-bağlanma kuvvetleri üzerine etkilerinin değerlendirilmesidir.

Dental bondingDental mineDental stres analizi+5
Berna Mercangöz
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Çocuk hastada genel anestezi süresince enerji değişimi ve hemodinamik değerlerin incelenmesi

Davranış problemi yaşayan ya da engelleri nedeni ile diş tedavilerinin genel anestezi altında yapılması gereken çocuklar, Pedodonti'de önemli bir yer teşkil etmektedirler. Bu noktada genel anestezi ve lokal anestezi kombinasyonu altında yapılan dental işlemler bir takım sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. Hastalar tedavileri sırasında cerrahi travmaya maruz kalabilirler ve bu travma; organizmada travmanın büyüklüğü (restorasyon, amputasyon, çekim vb.) ile doğru orantılı olarak hasara neden olabilir. Belirtilen travma ve genel anestezi öncesinde yer alan 3 saatlik preoperatif açlık, çocukta bir stres yanıt oluşmasına neden olmaktadır. Ayrıca bu uyumsuz ya da engelli olan çocukların cerrahi beklentisi, ağrı duyma korkusu ve aileden ayrılma ile yüz yüze kalmaları; yaşlarına ve gelişimlerine göre değişik derecelerde kaygıya neden olabilmektedir. Bu durum da çocuklarda ayrıca strese neden olmaktadır.Perioperatif doku hasarı, nöroendokrin stres yanıt ile karakterizedir. Hasara yanıt; katekolaminler, kortizol, glukagon, tiroksin, anjiotensin, aldosteron, büyüme hormonu, adrenokortikotropik hormon, antidiüretik hormon ve tiroid stimüle edici hormonun artışı ile görülmektedir. İnsülin hormonu başlangıçta azalmakta, ancak büyüme hormonunun artan düzeyine bağlı olarak daha sonra da artabilmektedir. İnsülin düzeyinin azalmasına bağlı olarak kan şeker düzeyi de artmaktadır.Yeditepe Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı'na dental tedavilerini yaptırmak üzere başvuran hastalar arasından kooperasyon problemi yaşayan ASA I sınıfı ve engelleri nedeni ile tedavi yaptıramayan ASA II sınıfı çocuk hastalar çalışma kapsamına alınmıştır. Çalışmaya dahil edilmek üzere yukarıda belirtilen kriterlere uygun 30 hasta, Şubat 2009 ? Nisan 2010 tarihleri arasında randomize olarak seçilmiştir. Çalışmaya dahil edilen çocuk hastaların ebeveynlerinden; tedavi öncesinde bilgilendirilmiş gönüllü olur onayı, gerekli tıbbi ve dental anamnez alınmıştır. Seçilen bu çocuk hastalar, 2 gruba (n:15) ayrılmıştır. A grubu, normal sağlıklı sadece diş tedavileri sırasında uyum problemi yaşayan ASA I sınıfı çocuk hastalardan, B grubu ise, mental retardasyon ve engeli bulunan ASA II sınıfı çocuk hastalardan oluşturulmuştur.Operasyon sırasında, olguların; inspiryumdaki oksijen miktarları, ekspiryumdaki karbondioksit miktarları (%35-%40) sabit tutulmaya çalışılarak ve uygun alveolar ventilasyon sağlanarak; kalp atım hızları, sistolik, diastolik ve ortalama arter basınçları, periferik ısı dereceleri ve kan şekeri değerleri belirli sürelerle kaydedilmiştir.Hastaların hemodinamik değerleri, periferik ısıları ve kan şekeri düzeyleri genel anestezi altında gerçekleştirilen operasyon başında, 30. dakikada, 60. dakikada ve operasyon sonunda kaydedilmiştir. Kan şeker değerleri dijital şeker ölçer (SmartScan?, Lifescan, Johnson&Johnson Co, Milpitos, CA, ABD) ile ölçülmüştür. Bu değerlerin sonucuna göre; genel anestezi ve lokal anestezi kombinasyonu altında diş tedavileri yapılan çocuk hastalarda ortaya çıkan stres yanıtın, çocuğun metabolizmasında yaptığı değişiklikler; hemodinamik değerler, periferik ısı derecesi ve kan şekeri düzeyi ile araştırılmıştır.Çalışmanın sonuçlarına göre; A grubunun tüm zamanlardaki kalp atım hızı ortalamaları, B grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. B grubunun Operasyon sonu sistolik arter basıncı ortalamaları, A grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. A grubunun Operasyon sonu periferik ısı ortalamaları, B grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur.A Grubunun tüm zamanlardaki kan şekeri ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı değişim gözlenmiştir. Operasyon başlangıcı kan şekeri ortalamaları, operasyon sonu kan şekeri ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Operasyon sonu kan şekeri ortalamaları; 60. dk kan şekeri ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuş, diğer zamanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir.B grubunun tüm zamanlardaki kan şekeri ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı değişim gözlenmiştir. Operasyon başlangıcı kan şekeri ortalamaları; 60. dk, operasyon sonu kan şekeri ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Diğer zamanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir.Tüm grupların, tüm zamanlardaki kalp atım hızı değerleri ile lokal anestezi değerleri arasında negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki gözlenmiştir.B grubunun Operasyon başlangıcı diastolik arter basıncı değerleri ile toplam işlem değerleri arasında anlamlı ilişki gözlenmiştir.A grubunun Operasyon sonu kan şekeri değerleri ile lokal anestezi değerleri arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki gözlenmiştir.Sonuç olarak; genel anestezi altında yapılan diş tedavileri süresince çocuğun hemodinamik değerlerinin, periferik ısı derecesinin ve kan şekeri düzeyinin takibi oldukça önemlidir ve bu değerlere; sadece operasyon başında ve sonunda değil operasyon sırasında da bakılması gerekmektedir.Anahtar Sözcükler: Genel anestezi, hemodinamik değerler, kan şekeri, lokal anestezi, stres

Anestezi-genelAnestezi-lokalHemodinami+2
Sedef Ağcabay
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
DoktoraAçık ErişimTR

Nano özelliğe sahip rezin modifiye cam iyonomer ile submikron hibrit kompozit rezin materyallerinin su emilimi, su çözünürlüğü, esneklik katsayısı, eğilme dayanımlarının ve 18 aylık klinik takiplerinin değerlendirilmesi

Cam İyonomer Simanlar, fluorid salınımı yapabilmeleri ve fluoridle yeniden yüklenebilme özelliklerinin olması ve diş sert dokuları ile kimyasal olarak bağlanmaları; Kompozit Rezinler ise minimal preparasyona ihtiyaç göstermeleri ve estetik özellikleri ile günümüzde çocuk hastaların diş tedavilerinde sıklıkla kullanılır hale gelmişlerdir. Çocuk hastalarda kullanılacak olan ideal restoratif materyallerin belirlenmesinde in-vitro ve in-vivo çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmanın amacı, ilk kez nano özelliğe sahip olarak üretilmiş ve klinik kullanıma yeni sürülmüş olan bir rezin modifiye cam iyonomer siman (Ketac N 100-3M ESPE) ile bir submikron hibrit kompozit rezin materyalinin (Spectrum TPH3?Dentsply) su emilimi, su çözünürlüğü, esneklik katsayısı ve eğilme dayanımlarının in-vitro koşullarda incelenmesi ve 18 aylık klinik takiplerinin yapılmasıdır.Çalışmamızda kullanılan rezin modifiye cam iyonomer siman ve submikron hibrit kompozit materyallerinin her birinden ISO 4049:2000'e uygun olarak eğilme dayanımı ve esneklik katsayısı ölçümleri için 25 mm yüksekliğinde ve 2 mm çapında 10'ar adet örnek, su emilimi ve su çözünürlük ölçümleri için ise 15 mm çapında ve 1 mm derinliğinde 10'ar adet örnek olmak üzere toplam 40 adet örnek hazırlanmıştır. Eğilme dayanımı ve esneklik katsayısı ölçümleri için hazırlanan örnekler, INSTRON 3345 cihazına bağlanmış ve üç nokta eğilme dayanımı testi uygulanmıştır. Su emilimi ve su çözünürlük ölçümleri için hazırlanan örnekler eşit ağırlığa gelinceye kadar desikatör içerisinde bekletildikten sonra 7 gün boyunca distile suda, sonrasında yeniden desikatörde bekletilerek örneklerin ağırlık ve hacimleri ölçülmüştür.Çalışmanın klinik takip bölümünde, yaşları 7-15 arasında olan alt birinci büyük azı dişlerinde benzer büyüklükte I. sınıf mine çürükleri bulunan, 96 çocuk hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Yarım ağız çalışma düzenine uygun olarak her hastanın sağ ve sol alt birinci büyükazı dişlerine her iki materyal randomize bir şekilde uygulanmıştır. Restorasyonlar 1. hafta, 6. , 12. ve 18. aylarda modifiye USPHS (Ryge) krilerlerine uygun olarak skorlanmıştır. Hastaların tümüne tedavi öncesinde ve her kontrol seansında plak indeksi (Pİ), diştaşı indeksi (Dİ), oral hijyen indeksi (OHİ) ve gingival indeks (Gİ) değerleri kayıt edilmiş ve ağız hijyen eğitimi modeller üzerinde ve sözlü olarak anlatılmıştır. Hastalardan tüm birinci büyük azı dişlerinden ilk seansta ve 18. ay kontrollerinde paralel yöntem ile periapikal radyografiler, her kontrol randevusunda ise restorasyonların ağız içi fotoğrafları alınmıştır.Bu çalışmanın in-vitro ve in-vivo deneylerinin istatistiksel analizleri NCSS 2007 paket programı ile yapılmıştır. In-vitro deney verilerinin değerlendirilmesinde, tanımlayıcı istatistiksel yöntemlerin yanı sıra 1. gün, 1. hafta, 6. , 12. ve 18. ay Pİ, Dİ, OHİ ve Gİ ölçümlerini değerlendirmede Friedman testi, alt grupların karşılaştırılmasında Dunn's testi, ikili grupların karşılaştırılmasında Mann-Whitney-U testi, değişkenlerin birbirleri ile ilişkilerini belirlemede ise Pearson korelasyon testi kullanılmıştır. In-vivo deney verilerinin USPHS kriterlerini değerlendirmede ki-kare testi, ölçümün güvenilirliğini belirlemede ağırlıklı Kappa testi kullanılmıştır. Sonuçlar p<0,05 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir.Ketac N 100 materyalinin eğilme dayanımı ve esneklik katsayısı değerlerinin Spectrum TPH3 materyalinden istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0.0001). Ketac N 100 materyalinin su emilim ve su çözünürlük değerlerinin Spectrum TPH3 materyaline oranla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.0001). Materyallerin su emilim ve su çözünürlük değerleri ile esneklik katsayı ve eğilme dayanımı değerleri arasında istatistiksel olarak pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p<0.0001). Hastaların başlangıç (1. gün) Pİ, Dİ, OHİ ve Gİ değerleri kontrol randevuları ile karşılaştırıldığında indeks değerlerinin düşüş gösterdikleri Pİ, Dİ ve OHİ değerlerinin başlangıç ve kontrol randevuları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptanmıştır (p<0.001). Ketac N 100 materyalinin kenar renkleşmesi, restorasyonda kırık oluşumu ve kenar uyumunun 12. ve 18. ay kontrollerinde Spectrum TPH3 materyaline göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha zayıf olduğu (p<0.01); anatomik form-aşınma parametresi açısından ise sadece 18. ay kontrolünde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0.01). 18 aylık klinik takip sonucunda sadece Ketac N 100 restorasyonlarının birinde restorasyonda oluşan kırık nedeniyle yenilenmiş ve çalışma dışında bırakılmıştır. Spectrum TPH3 restorasyonlarında ise hiçbir başarısızlık ile karşılaşılmamıştır. Klinik takip süresi boyunca restore edilen hiçbir dişte ikincil çürük veya vitalite kaybı gözlenmemiştir. ADA'nın arka dişlerin restorasyonunda kullanılan rezin esaslı materyallerin kabulu ile ilgili kılavuzuna göre Ketac N 100 restorasyonlarının 18 ay sonundaki klinik başarısı %98.5, Spectrum TPH3 restorasyonlarının başarısı ise %100 olarak belirlenmiştir.Sonuç olarak, nano-iyonomer materyalinin submikron hibrit kompozit materyaline göre yüksek su emilimi, su çözünürlüğü ve esneklik gösterdiği, eğilme dayanımının ise daha düşük olduğu belirlenmiştir. Spectrum TPH3 materyalinin Ketac N 100 materyaline oranla kenar uyumu, kenar renkleşmesi, restorasyonda kırık ve anatomik form-aşınma parametreleri açısından daha iyi bir klinik başarı gösterdikleri belirlenmiştir. 18 aylık klinik takip sonucunda I. sınıf kavitelerde her iki rezin esaslı restoratif materyalin de kabul edilebilir bir klinik başarı gösterdikleri görülmüştür. Ancak çalışmamızın uzun dönemli klinik takip çalışmaları ile desteklenmesi gerektiğini düşünmekteyiz.

Cam iyonomer çimentolarıDental cementumDental stres analizi+4
Nadya Marie Hacınlıoğlu
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
DoktoraAçık ErişimTR

Fluorid içeren rezin esaslı olan ve olmayan üç farklı cam iyonomer siman ve bir akışkan kompozit rezin materyalinin iki farklı rezin esaslı nano içerikli glaze materyali ile kaplanmasının, materyallerin fluorid salınım değerleri, yüzey pürüzlülüğü ve yüzey sertliği özelliklerine olan etkilerinin karşılaştırılması

Çocuk diş hekimliğinde sıklıkla kullanılan ve fluorid salınımı yapabilen restoratif materyaller, tükürük içerisinde düşük düzeyde fluorid iyonunun sürekli olarak bulunmasını sağlayarak çürük oluşumunun önlenmesine yardımcı olmaktadırlar. Diş tedavileri sırasında yapılan tüm restorasyonların uygun bir şekilde bitirilmesi ve cilalanması, restorasyon yüzeylerinin düzgünlüğünün sağlanması açısından büyük önem taşımaktadır. Bu amaca yönelik birçok cila materyali bulunmakla birlikte, en son aşama olarak restorasyonlar üzerine uygulanan ?rezin esaslı yüzey vernikleri (glaze materyalleri)? dikkat çekmektedir. Bu materyaller, restorasyonların yüzey pürüzlülüğünü azaltan ve restorasyonu dış etkenlere karşı koruyan materyaller olarak karşımıza çıkmaktadırlar.Bu çalışmanın amacı, nano içerikli ve rezin esaslı iki farklı yüzey verniğinin (G-Coat Plus/GC ve Easy Glaze/VOCO), 3 farklı cam iyonomer siman (EQUIA/GC, Ketac N100 /3M, Ionolux/VOCO) ve 1 akışkan kompozit rezin (Vertise Flow/KERR) üzerine kullanımlarının, materyallerin fluorid salınımlarına, yüzey pürüzlülüklerine ve yüzey sertliklerine olan etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir.Çalışmamızda kullanılan dört grup restoratif materyallerinin her birinden 10 mm çapında ve 2 mm yüksekliğinde fluorid salınımı ölçümleri için 21'er adet, yüzey pürüzlülüğü ölçümleri için 20'şer adet, yüzey sertliği ölçümleri için ise 30'ar adet olmak üzere olmak üzere toplam 284 adet örnek hazırlanmıştır.Fluorid salınım ölçümleri için her bir restoratif materyalden hazırlanan 21'er adet örnek üç alt gruba ayrılmıştır. 7'şer adet örneğin tüm yüzeyleri G-COAT PLUS ile, 7'şer adet örneğin yüzeyi ise Easy Glaze ile kaplanmıştır. Geriye kalan 7 örneğin yüzeyine hiçbir uygulama yapılmamıştır. Hazırlanan örnekler 3 ml de-iyonize su içeren plastik test tüplerine konularak ölçüm zamanına kadar 37oC'lik etüvde bekletilmiştir. Materyallerin fluorid düzeyleri 1., 2., 3., 4., 7., 14., 21. ve 28. günlerde iyon selektif elektrod yöntemi ile ölçülmüştür. Kullanılan cihaz, Orion 720A+ ve kullanılan elektrod Orion Fluorid elektrodudur. En yüksek fluorid salınımı gerçekleştiren materyal 1. günde EQUIA materyali iken 2. gün ve sonraki günlerde en yüksek fluorid salınım Ketac N100 materyalinde gözlenmiştir. Glaze uygulanmış materyallerden fluorid salınımının glaze uygulanmamış materyallere göre daha düşük olduğu ve aralarındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p<0,01).Yüzey pürüzlülüğü ölçümleri için hazırlanan 20'şer adet örnek, 10'arlı iki alt gruba ayrılmıştır ve ?başlangıç? yüzey pürüzlülüğü değerleri kaydedilmiştir. Sonrasında 1200 grid silikon karbid kağıt kullanılarak su altında zımparalanmışlar ve ?cila sonrası? yüzey pürüzlülüğü değerleri ölçülmüştür. Bir gruptaki materyallere G-COAT PLUS, diğer gruptaki materyallere ise Easy Glaze uygulaması yapılmış ve ?glaze sonrası? yüzey pürüzlülüğü değerleri ölçülmüştür. Yüzey pürüzlülüğü ölçümleri ?Mahr Perthometer M1? yüzey profilometresi kullanılarak ölçülmüştür. Glaze uygulanmadan önceki materyallerin yüzey pürüzlülüğü değerlerinin EQUIA materyalinde en yüksek, Vertise Flow materyalinde en düşük olduğu bulunmuştur. Materyallerin ?başlangıç? yüzey pürüzlülüğü değerlerinin ?cila sonrası? yüzey pürüzlülüğü değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı derecede az olduğu saptanmıştır (p<0,01). Glaze uygulanan materyallerin yüzey pürüzlülüğü değerlerininin ?cila sonrası? yüzey pürüzlülük değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı derecede daha az olduğu saptanmıştır (p<0,001).Yüzey sertliği ölçümleri için hazırlanan 30'ar adet örnek üç alt gruba ayrılmıştır. 10'ar adet örneğin yüzeyi G-COAT PLUS glaze materyali ile, 10'ar adet örneğin yüzeyi ise Easy Glaze materyali ile kaplanmıştır. Geriye kalan 10 adet örneğin yüzeyine herhangi bir uygulama yapılmamıştır. Hazırlanan örnekler 24 saat süresince 370C'lik distile su içerisinde bekletilmişlerdir. 24 saatin sonunda örnekler 1200 grid silikon karbid kağıt kullanılarak su altında zımparalanmışlar ve bu şekilde glaze materyalleri yüzeyden uzaklaştırılmıştır. Her örnek yüzeyin 5 farklı noktasından ölçümler yapılmıştır. Örnekler aynı koşullarda saklanmış ve 7. gün ölçümleri için aynı işlemler tekrarlanmıştır. ?Buehler Hardness Testing Machine? cihazı kullanılarak yüzey sertliği testi gerçekleştirilmiştir. 24. saat ve 7. gün yüzey sertliği değerleri incelendiğinde glaze uygulanmış EQUIA gruplarının 24. saat ve 7. gün yüzey sertliği değerlerinin, glaze uygulanmamış gruba oranla istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür (p<0,001). Ayrıca Ketac N100 materyalinin G-COAT PLUS uygulanmış ve Easy Glaze uygulanmış gruplarının arasında 24. saat ve 7. günde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,01, p<0,05).Bu çalışmada istatistiksel analizler NCSS 2007 paket programı ile yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemlerin (ortalama, standart sapma, median, interquartil range) yanı sıra çoklu grupların tekrarlayan ölçümlerinde Friedman testi, gruplar arası karşılaştırmalarda Kruskal Wallis testi, alt grup karşılaştırmalarında Dunn's çoklu karşılaştırma testi, ikili grupların karşılaştırmasında Mann-Whitney-U testi, grupların tekrarlayan ölçümlerinde ise Wilcoxon testi kullanılmıştır. Sonuçlar anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirilmiştir.Çalışmanın sonucunda, kullanılan tüm materyallerden fluorid salınımı gerçekleştiği ve bu salınımın deney süresince azalarak değişik sürelerde sıfırlandığı görülmüştür. Glaze materyallerinin fluorid salınımını anlamlı derecede azalttığı saptanmıştır (p<0,05). Tüm materyallerin yüzey pürüzlülük değerlerinin glaze uygulamalarından sonra anlamlı derecede düşüş gösterdiği görülürken; yüzey sertliği değerlerinin glaze uygulamalarından sonra EQUIA, Ketac N100 ve Vertise Flow materyallerinde artış gösterdiği görülmüştür (p<0,05).Anahtar Kelimeler: Cam iyonomer siman, rezin esaslı yüzey örtücüler, fluorid salınımı, yüzey pürüzlülüğü, yüzey sertliği.

Cam iyonomer çimentolarıDental materyallerDental mine+6
Fatoş Alp
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
DoktoraAçık ErişimTR

Lizozim ve laktoferrin içeren yeni formulasyonların geliştirilmesi ve mutans streptokokları ile laktobasiller üzerindeki antibakteriyel etkilerinin in vitro koşullarda değerlendirilmesi

Üç yaşın altındaki çocuklarda, gelişmekte olan sürekli dişlerde fluorozis riski oluşturması nedeniyle fluoridli diş macunu ve uzun süre kullanımındaki yan etkileri ve sitotoksisitesi nedeniyle klorheksidinin kullanımı önerilmemektedir. Tükürük proteinlerinden Lizozim ve Laktoferrin içeren bir preparatın küçük çocuklarda diş çürüklerinin önlenmesi için bir çözüm getirebileceği düşünülmektedir. Antimikrobiyal ajanların, poloxamer ve lipozomal taşıyıcı sistemler ile topikal uygulamalarının ağız hastalıklarının tedavisinde etkili olduğu görülmüştür.Çalışmamızın amacı, Lizozim ile Laktoferrin içeren ve taşıyıcı sistem olarak Pluronic F-127 isimli Poloxamer ve/veya dondurularak kurutulan DOTAP içeren lipozom [Dondurularak kurutulan Lipozomal DOTAP (DLD)] kullanıldığı farklı formulasyonların, diş çürüğüne neden olduğu bilinen Streptococcus sobrinus, Streptococcus mutans, ve Lactobacillus acidophilus bakteri suşları üzerindeki antibakteriyel etkilerinin klorheksidin jel ile karşılaştırmalı olarak in vitro koşullarda değerlendirilmesidir.Çalışmamızdaki formulasyonlar; (1) Sorensen's Çözeltisi tampon olarak, (2) yalnız poloxamer 407'nin kullanıldığı jel şeklinde, (3) Lizozim ve Laktoferrinin tamponda çözdürülerek, (4) Lizozim ve Laktoferrin tamponda çözdürüldükten sonra poloxamer 407 ile birleştirilmesiyle, (5) DLD'nin tamponda çözdürülmesiyle, (6) poloxamer 407 tamponda dağıtıldıktan sonra DLD ile birleştirilmesiyle, (7) Lizozim ve Laktoferrin tamponda çözdürüldükten sonra DLD ile birleştirilerek, (8) Lizozim ve Laktoferrin çözdürüldükten ve poloxamer 407 içerisinde dağıtıldıktan sonra DLD'nin eklenmesiyle sekiz grup olarak hazırlanmıştır. Kontrol grubu olarak % 0,2'lik klorheksidin jel/gargara, pozitif kontrol grubu olarak boş hidroksiapatit diskler kullanılmıştır. Antibakteriyel etkinin değerlendirildiği birinci bölümde, çalışma gruplarının, Streptococcus sobrinus, Streptococcus mutans ve Lactobacillus acidophilus'a karşı antibakteriyel etki gösteren minimal inhibitör konsatrasyonları (MİK) belirlenmiştir. İkinci bölümde ise, 10 farklı grubun hidroksiapatit diskler üzerinde 24 saatlik Streptococcus sobrinus ve Streptococcus mutans biyofilm oluşumu üzerine etkileri değerlendirilmiştir.MİK deneyinde, poloxamer içermeyen formulasyonlar suşlara karşı etkili bulunmamıştır. Poloxamer 407 içeren formulasyonlar, Lizozim ve Laktoferrin içeriğinden bağımsız olarak suşlar üzerine inhibisyon göstermiştir. % 0,2'lik klorheksidinin diğer formulasyonlara oranla çok düşük konsantrasyonlarda etkili olduğu görülmüştür.Biyofilm deneyinde Poloxamer 407 ile hazırlanan jel formulasyonları S. sobrinus ve S. mutans biyofilmlerinin oluşumunu önlemede diğer deney gruplarına göre üstün bulunmuşlardır. Bu gruplar arasında en yüksek etkiyi her iki suş üzerinde de Lizozim, Laktoferrin içeren ve Poloxamerin kullanıldığı grup göstermiştir (p<0,05). % 0,2'lik klorheksidin diglukonat'ın biyofilm oluşumunu tam olarak önlediği görülmüştür.Çalışmamızda antibakteriyel etkinliği gösterilen formulasyonlarda bulunan maddelerin daha uzun süreli etkilerinin anlaşılabilmesi için, ileriki çalışmalarda bu maddelerin etkinliğinin kinetik olarak değerlendirilmesi ve sitotoksisitelerinin belirlenmesi gerektiği düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: Lizozim, Laktoferrin, taşıyıcı sistemler, antibakteriyel etki

AntibiyotiklerAntienfektif ajanlarBiyofilmler+5
Kübra Tonguç
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
DoktoraAçık ErişimTR

Farklı remineralizasyon ajanlarının uygulandığı yapay çürük lezyonlu dişlerin yüzey sertlik değerlerinin karşılaştırılması ve sem görüntülerinin değerlendirilmesi

Diş çürüğü, dişin kuronal ve kök yüzeyinde sert dokuda, lokalize ve ilerleyici bir demineralizasyon sonucunda meydana gelen kronik bir hastalıktır. Modern diş hekimliğinin amacı; diş çürüklerinin tedavisinde invaziv tedavilerin yerine non-invaziv yaklaşımın benimsenmesi olmalıdır. Minede yeni başlayan başlangıç çürük lezyonlarının remineralize olabileceği klinik ve deneysel olarak gösterilmiştir. Fluorid iyonu, çürük oluşumunu önlemek ve başlangıç halindeki mine lezyonlarının remineralizasyonunu sağlamak amacıyla günümüzde yaygın olarak kullanılmaktadır. Fluoridin, remineralizasyonu arttırma özelliği nedeni ile başlangıç çürük lezyonlarının tedavisinde kullanılması önerilmektedir.HealOzone başlangıç çürük lezyonlarının tedavisinde non-invaziv bir yöntem olarak tercih edilmektedir ve özellikle pit-fissür çürüklerinde, kök yüzeyinde ve servikal bölgede kullanımı önerilmektedir. HealOzone'un diş çürüğünün ilerlemesini durdurabildiği veya yavaşlatabildiği bildirilmiştir. Ozon gazının tedavi amaçlı kullanımını sağlayan ve in-vitro ve in-vivo çalışmalar sonucunda geliştirilen ilk cihaz HealOzone'dur (Kavo®, Almanya). Kavitasyon oluşmamış pit ve fissür çürüklü dişler üzerinde 10 ya da 40 sn. ozon uygulamasının, mevcut diş çürüğü lezyonlarının remineralizasyonunu sağladığı bildirilmiştir. HealOzone uygulaması; ozon gazının, çürük lezyonu lezyonu üzerine direkt olarak uygulanması, ozon uygulamasının hemen ardından Remineralizasyon Solüsyonu ve diş macunu, ağız gargarası ve ağız spreyinden oluşan Hasta Kiti ile desteklenmesiyle sağlanmaktadır.Bu çalışmada, yapay çürük lezyonu oluşturulan, sürekli insan küçük ve büyük azı dişlerinde sodyum fluorid, amin fluorid ve HealOzone?Remineralizasyon Solüsyonu?Hasta Kiti uygulaması sonrasında mikrosertlik değerlerinin karşılaştırılması ve Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM) görüntülerinin değerlendirilmesi amaçlandı.Bu amaçla, ortodontik amaçla çekilmiş 60 adet çürüksüz insan küçük ve büyük azı dişi çalışmaya dahil edildi. 60 adet diş, bukkolingual doğrultuda ikiye kesilerek 120 adet örnek elde edildi. 120 örnek kesik yüzeylerinden akrilik bloklara gömüldü. Dişlerin bukkal ve lingual yüzeylerinde 3x3 mm (yükseklik x genişlik) pencereler hazırlandı ve pencere dışında kalan doğal diş yüzeyleri aside dirençli verni ile boyandı. Örneklerin, başlangıç mikrosertlik ölçümleri yapılarak, mikrosertlik değerleri benzer olacak şekilde, 40'ar dişin bulunduğu 3 gruba ayırıldı. Bu 3 grup, remineralizasyon materyali uygulamalarına göre sodyum fluorid içerikli Duraphat (Grup A), amin fluorid içerikli Elmex (Grup B) ve HealOzone?Remineralizasyon Solüsyonu?Hasta Kiti (Grup C) olarak belirlendi. Öncelikle tüm örnekler, 2 gün süresince demineralizasyon solüsyonunda tutularak yapay çürük lezyonu elde edildi. Demineralizasyon solüsyonundan çıkarılan örnekler üzerinde tekrar mikrosertlik ölçümleri yapıldı. Sonrasında örneklere 14 gün boyunca pH siklusu uygulandı. pH siklusu uygulama sürecinde örneklere hem remineralizasyon materyalleri olan sodyum fluorid içerikli Duraphat (Grup A), amin fluorid içerikli Elmex (Grup B) ve HealOzone?Remineralizasyon Solüsyonu?Hasta Kiti (Grup C), hem de demineralizasyon solüsyonu sırasıyla uygulandı. Remineralizasyon materyallerinin uygulanması sonrasında örnekler üzerinde tekrar mikrosertlik ölçümleri yapıldı. Örnekler 14 gün süresince, vücut ısısını taklit edebilmek amacıyla 37?C etüv içinde tutuldu. Elde edilen başlangıç, demineralizasyon sonrası ve remineralizasyon sonrası mikrosertlik değerleri karşılaştırıldı. Bunun yanında Grup A, B ve C'den 40'ar örnek, ve yalnızca 2 gün demineralizasyon solüsyonunda tutularak yapay çürük lezyonu elde edilen 40 örnek üzerinde SEM incelemesi yapıldı. İstatistiksel analizler NCSS 2007 Statistical Software paket programı ile yapıldı.Çalışma sonucunda, Grup A, B ve C'de uygulanan remineralizasyon materyallerinin, demineralize diş yüzeyinin mikrosertlik miktarını istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttırdığı belirlendi. HealOzone (Grup C) uygulanan örneklerin mikrosertlik değerleri, Elmex (Grup B) uygulanan örneklerin mikrosertlik değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu. Bu tez çalışması sonucunda, tüm gruplarda uygulanan remineralizasyon materyallerinin, insan dişlerinde oluşturulan yapay çürük lezyonları üzerinde remineralizasyonu olumlu yönde etkilediği ileri sürülebilmektedir.Anahtar Kelimeler: yapay çürük lezyonu, demineralizasyon, remineralizasyon, HealOzone

Dental mineDiş demineralizasyonuDiş remineralizasyonu+3
Ruhan Bozatlıoğlu
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
DoktoraAçık ErişimTR

Doğal içerikli bazı diş macunlarının antibakteriyel etkinliklerinin in vitro olarak karşılaştırılması

Geleneksel diş macunlarının içerisinde bulunan bazı antibakteriyel ajanların insan sağlığı üzerindeki muhtemel olumsuz etkileri, doğal içerikli diş macunlarının daha fazla tercih edilmesine neden olmaktadır. Ancak bu macunların karyojenik bakteriler üzerindeki etkinlikleri net değildir. Bu nedenle, bu çalışmada farklı doğal aktif ajan içeren diş macunlarının Streptococcus mutans, Streptococcus sanguinis ve Enterococcus faecalis gibi farklı oral patojenlere karşı antibakteriyel etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada teobromin, aloe vera, misvak özü, propolis, kitosan, enzim ve probiyotik bileşenlerini içeren yedi farklı doğal içerikli diş macunu, bir geleneksel diş macunu test edilmiştir. Diş macunlarının antibakteriyel aktivitelerini belirlemek için agar-kuyu difüzyon yöntemi kullanılmıştır. Laboratuvar ortamında 24 saatlik inkübasyon sonrası diş macunları etrafında oluşan inhibisyon zonları ölçülmüş ve elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Geleneksel diş macunu ile teobromin ve kitosan içerikli diş macunları her üç bakteri için de antimikrobiyal etkinlik göstermiştir. Aloevera, misvak özlü ve propolis içeren diş macunları sadece Streptococcus mutans'a karşı etkili iken probiyotik ve enzim içeren diş macunları test edilen bakteriler üzerinde herhangi bir antimikrobial etkinlik göstermemiştir. Doğal içerikli diş macunları arasında Streptococcus mutans üzerinde en yüksek etkinlik teobromine içeren diş macunundan, en düşük etkinlik ise aloevera ve propolis içeren diş macunlarından elde edilmiştir (p<0.05). Tüm mikroorganizmalar için antibakteriyel özellik gösteren teobromin ve kitosan içeren diş macunları geleneksel diş macunlarına alternatif olarak önerilebilir.

Antibakteriyel ajanlarAntibiyotiklerDiş macunları+5
Serdar Demir
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Nonsendromik süpernümerer dişlerin prevalans ve dağılımının retrospektif olarak değerlendirilmesi

Dişlerin gelişim sürecinde, dental lamina oluşumunun dış etkenler sebebiyle duraksaması veya dental laminanın yapı bozukluğuna uğraması sonucunda diş anomalileri meydana gelmektedir. Süpernümerer dişler, dental arkın herhangi bir bölgesinde normal dentisyona ilave görülen ve diş germinden köken alan diş veya diş benzeri yapılardır. Bu retrospektif çalışmada Gaziantep Üniversitesi Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı'na başvuran 7085 hastanın panoramik radyografik verileri kullanılarak süpernümerer dişlerin prevalansı, karakteristik ve dağılımının değerlendirilmesi amaçlandı. Tanımlayıcı istatistikler sayı, yüzde, ortalama ve standart sapma olarak verildi. Bu çalışmada süpernümerer dişlerin prevalansı %1.73 olarak bulundu. Değerlendirilen 7085 hastadan 123'ü (%1.73), 148 süpernümerer dişe sahipti. Süpernümerer dişleri olan 123 hastanın ortalama yaşı 9.31±1.73 yıl (5 ila 12 yıl) idi.123 hastanın 80'i (%65.04) erkek, 43'ü (%34.96) kadındı. 101 hastada (%82.11) bir, 20 hastada (%16.26) iki, 1 hastada (%0.81) üç ve 1 hastada (%0.81) dört süpernümerer diş tespit edildi. Süpernümerer dişlerin çoğu (%89.18) premaksillada idi. 148 süpernümerer dişin 98'inin (%66.21) konik, 30'unun (%20.27) süplemental (normal boyut ve şekil) ve 20'sinin (%13.51) tüberkülat (kasp veya kronda bir tüberkül) olduğu tespit edildi. Süpernümerer dişlerin 104'ünün (%70.27) gömülü olduğu ve 100 tanesinin (%67.56) normal (vertikal) pozisyonda olduğu bulundu. Çalışmadan elde edilen sonuça göre, süpernümerer dişlerin erken teşhisi ve uygun tedavi planlamasının yapılması, olası komplikasyonların önlenmesi ve daha sonra gerekebilecek uzun ve maliyetli tedavilere olan ihtiyacın azalması açısından önemlidir. Anahtar kelimeler: çocuk diş hekimliği, diş anomalileri, hiperdonti, karışık dişlenme prevalans, süpernümerer diş

Diş anomalileriDiş çıkarma-karışıkDişler+4
Münibe Selin Denli Rastgeldi
Gaziantep University
2022
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Farklı dental anestezi tekniklerinin ağrı ve anksiyete üzerindeki etkisinin fizyolojik ve biyokimyasal parametrelerle değerlendirilmesi

Bu çalışma, çocuk hastalarda geleneksel yöntemle ve bilgisayar destekli anestezi cihazı (Sleeper One) ile uygulanan infiltratif anestezi uygulamalarının, ağrı ve anksiyete üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçladı. Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Kliniği'ne başvuran 7-11 yaş aralığındaki 60 hasta dahil edildi. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı (n=30): Kontrol grubu (geleneksel infiltratif anestezi), Çalışma grubu (Sleeper One ile uygulanan infiltratif anestezi). Lokal anestezi uygulamalarının ağrı ve anksiyete üzerindeki etkisi, Sayısal Ağrı Skalası (VAS), Wong Baker Yüz Skalası (WBS), Modifiye Edilmiş Çocuk Dental Anksiyete Skalası (MCDAS), FLACC (Yüz, Bacaklar, Aktivite değerlendirmesi, Ağlama durumu, Teselli edilebilirlik) ölçeği, nabız, oksijen saturasyonu (SpO2) ve tükürük kortizol seviyesi ölçümü ile değerlendirildi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Çalışmada, ağrı ve anksiyetenin yaş ve cinsiyet ile bir ilişkisi olmadığı bulundu. Anestezi uygulaması ile hem kontrol hem de çalışma grubunda artmış nabız değerleri elde edildi (p<0.05). Kontrol ve çalışma gruplarında farklı ölçüm zamanlarında elde edilen SpO₂ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05). Anestezi sonrası VAS, FLACC, MCDAS, kortizol değerleri kontrol grubunda çalışma grubuna göre anlamlı bir şekilde daha yüksekti (p<0.05). WBS değerleri incelendiğinde; kontrol grubunda hastaların %76.67'sinin 'az ağrı veya belirgin ağrı', %16.67'sinin 'ciddi veya dayanılmaz ağrı' hissettiği görüldü. Çalışma grubunda ise hastaların %56.67'sinin 'çok az ağrı', %20'sinin 'az ağrı' hissettiği, hiçbirinin ciddi veya dayanılmaz ağrı hissetmediği görüldü. Bu çalışmadan elde edilen sonuçlara göre, bilgisayar destekli anestezinin çocuk hastalarda ağrı ve anksiyete oluşumunu azaltabildiği, bu nedenle çocuk hastalarda kabul edilebilir olduğu bulundu.

AnesteziAnestezi ve analjeziAnestezi-dental+4
Özge Anıl
Gaziantep University
2022
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Fluorid içerikli üç farklı restoratif materyalin başlangıç çürükleri üzerindeki etkilerinin in vitro olarak değerlendirilmesi

Bu in vitro çalışmada, fluorid içeriği bilinen RMCİS (rezin içerikli cam iyonomer), giomer ile piyasaya yeni sürülmüş cam karbomerin başlangıç çürük lezyonları üzerindeki etkilerinin yüksek karyojenik ağız ortamı taklit edilerek değerlendirilmesi amaç edinildi. Fluorid içerikli bu restoratif materyallerin belirtilen re-şarj özellikleri sebebiyle fluorid içerikli diş macunu ilave edilerek demineralizayonu önleyici etkinlikleri değerlendirildi. Çalışmada 60 adet çürüksüz daimi molar diş kullanıldı. 60 adet molar diş su soğutmalı kesme cihazı çift taraflı kesen elmas ince bıçak kullanılarak mesiodistal yönde ikiye ayırıldı. Dişlerin bukkal ve lingual parçalarından 5 mm en, 5 mm boy ve 2 mm kalınlık olacak şekilde dikdörtgenler prizması halinde bloklar hazır hale getirildi. 120 adet numune akriliğe gömüldü. 60 adet örnek mikrosertlik analizi için ayrılırken geri kalan 60 örnek ise SEM-EDS analizi (Scanning Electron Microscopy with X-ray Microanalysis) için ayrıldı. Demineralize solüsyon ile başlangıç çürüğü oluşturulan mine blokları daha sonra yüksek karyojenik ağız ortamının in vitro koşullarda taklit edildiği pH siklusa tabi tutuldu. RMCİS, giomer ve cam karbomer restoratif materyaller kullanılarak oluşturulmuş üç ana grubumuz pH siklus aşamasında ikişer alt gruba ayrılarak fluorid içerikli macun solüsyonunda bekletilen gruplar oluşturuldu. Restoratif materyal çevresindeki sağlam minede, başlangıç mine çürüğü oluşturulduktan sonra çürük minede ve pH siklus sonrası çürük minede mikrosertlik ve mineral analizleri yapıldı. İki analiz çeşidi sonuçları çoğunlukla paralellik göstermiştir. RMCİS ve cam karbomerin pH siklus esnasında fluorid içerikli macunlu solüsyonda bekletilmiş grupları diğer tüm gruplara göre demineralizasyonu önleyici etkinlikleri anlamlı derecede daha iyi bulunmuştur. Giomerin pH siklus esnasında fluorid içerikli macunlu solüsyonda bekletilmiş ve bekletilmemiş grupları, karşılaştırmalar içinde düşük veriler göstermesi sebebiyle demineralizasyonu önleyici etkinlikleri diğer restoratif materyallere göre daha zayıf kaldığı söylenebilir.

Neslihan Özveren
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Kök kanal tedavisinde er,cr:YSGG lazer ile kombine diode lazer kıllanımının antibakteriyel etkinliğinin ve dentin geçirgenliğine olan etkisinin in vitro koşullarda değerlendirilemsi

Endodontik tedavinin primer amacı kök kanallarından mikroorganizmalar ve yan ürünlerinin uzaklaştırılmasıdır. Ancak mikroorganizmaların kök kanallarından tamamen eliminasyonu kök kanal anatomisi ve mekanik preparasyon sırasında oluşan smear tabakası nedeniyle kolay olmamaktadır. Diş hekimliği araştırmalarındaki en son yenilikler, lazer teknolojilerinin kök kanal dezenfeksiyonunda kullanılabilecek bir yöntem olduğunu göstermektedir. Çalışmamızın amacı Er,Cr:YSGG lazerin tek başına, NaOCl ile veya Diode lazer ile birlikte kullanımının; Enterococcus faecalis üzerindeki antimikrobiyal etkinliğinin ve kök dentininde meydana getirdiği değişikliğin, en sık kullanılan irrigasyon ajanı olan NaOCl ile karşılaştırmalı olarak incelenmesidir. Çalışmada 90 adet tek kök, tek kanallı insan kesici dişi kullanılmıştır. El aletleri ile şekillendirmesi tamamlanan örnekler otoklavda steril edilmiştir. Kök kanalları E.faecalis bakteri süspansiyonu ile enfekte edilmiş ve bir haftalık inkübasyon süresi sonunda rastgele deney ve kontrol gruplarına ayrılmıştır: Grup 1: %5 NaOCl, Grup 2: Er,Cr:YSGG (1.25W, 20Hz, %24 su,%34 hava, 40sn ışınlama), Grup 3: %5'lik NaOCl'nin Er,Cr:YSGG lazer ile aktivasyonu (1.25W, 20Hz, hava-su kapalı, 40sn ışınlama), Grup 4: Er,Cr:YSGG lazer ve Diode lazer uygulaması. (Er,Cr:YSGG lazer: 1.25W, 20Hz, %24 su, %34 hava; Diode lazer: 4.5W güç CP1 mod ortalama güç 1.5W, toplam 80sn ışınlama), pozitif ve negatif kontrol grupları. E.faecalis ile enfekte edilen örneklere uygulanan dezenfeksiyon işlemleri sonrası her kök kanalı için CFU/ml değerleri hesaplanmıştır. Mikrobiyolojik örnek alımı tamamlanan kök kanalları geçirngenlik analizi için metilen mavisi ile boyanmıştır. Kök kanalları metilen boyası ile dolu örnekler 37oC'lik etüvde kurutulduktan sonra her örnekten 3'er adet horizontal kesit elde edilmiştir. Kesitler stereomikroskopta görüntülenerek dijital ortama aktarılmış ve boyalı alanın tüm alana oranı analiz edilmiştir. Çalışmamızın sonucunda deney gruplarında kullandığımız yöntemlerin tümü E.faecalis dezenfeksiyonunda etkili bulunmuştur. Antimikrobiyal sonuçlar, gerçirgenlik analizi sonuçları ve SEM görüntüleri ile birlikte değerlendirildiğinde en başarılı sonuç; %5'lik NaOCl'nin Er,Cr:YSGG lazer ile aktive edildiği gruptan elde edilmiştir. Er,Cr:YSGG lazer ile kombine Diode lazer uygulamasının ise Er,Cr:YSGG lazer uygulamasına göre herhangi bir üstünlüğü tespit edilmemiştir.

Dental restorasyonDentinDezenfeksiyon+5
Müge Yavaş
Bezmialem Vakıf University
2016
00
DoktoraAçık ErişimTR

Yeni bir sabit yer tutucu apareyin klinik başarısının değerlendirilmesi

Adeziv sistemlerde meydana gelen gelişmeler sayesinde yeni yer tutucu sistemleri klinik uygulamalarda yer almaya başlamıştır. Direkt yapıştırılabilir yer tutucu olarak adlandırılan bu apareyler ölçü ve laboratuvar aşamasını ortadan kaldırmakta ayrıca hasta uyumluluğu gerektirmemektedir.Bu çalışmanın amacı konvansiyonel yer tutucu tiplerine alternatif olabileceği düşünülen, yeni geliştirilen ve klinik denemesi daha önce yapılmamış olan Ez Space Maintainer direkt yapıştırılabilir sabit yer tutucu apareyin klinik kullanılabilirliğini, başarısını, ağızda kalım süresini ve ağız hijyenine etkisini değerlendirmektir. Klinik çalışmamızda erken süt dişi çekimi yapılmış veya daimi diş eksikliği olan ve hasta seçim kriterine uyan (yaş ortalamaları 8,7±1,6 yıl) 27 çocuğa (11 kız, 16 erkek) 41 adet yer tutucu (Ez Space Maintainer) uygulaması yapılmıştır. Destek dişlerin bukkal mine yüzeylerine 60 sn. %35'lik ortofosforik asit uygulaması sonrasında dişler aynı süre yıkanmış ve tebeşirimsi görünüm sağlanana kadar yağsız hava ile kurutulmuştur. Apareylerin yapıştırılması için Transbond XT adeziv sistem üretici firmanın kullanım talimatına göre uygulanmıştır. 41 adet yer tutucu eksik olan süt dişi veya dişlerine göre dört gruba (A, B, C, D) ayrılmıştır. Hastaların takibi 20 ay boyunca sürdürülmüştür. Takip sonunda yer tutucu uygulamasının başlangıcındaki ve bitişindeki çekim boşlukların durumu değerlendirilmiş, gruplar arasında başarı ve ağızda kalım süreleri karşılaştırılmış, apareyin başarısı ve ağızda kalım süresi yaşa, cinsiyete ve konuma göre değerlendirilmiştir. Apareyin ağız hijyenine etkisi de gruplar arasında karşılaştırılmıştır.İstatistiksel analizler sonucunda gruplar arasında başarı ve ağızda kalma süresi olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Konum, tek başına yaş ve cinsiyet ağızda kalım süresi üstünde etkisiz bulunmuştur (p>0,05) ancak yaş gruplaması yapıldığında 8 yaş üstü önem seviyesinde başarılı bulunmuştur (p<0,05). Tek başına Yaş, konum ve cinsiyet başarı üzerinde anlamlı farklılık yaratmamakla beraber (p>0,05) yaş gruplamasına bakıldığında 8 yaş üstü yaş grubunun anlamlı olarak daha başarılı olduğu görülmüştür (p<0,05). Başlangıç ve bitimdeki çekim boşluğu boyutunda istatistiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir (p>0,05). Apareyin ağız hijyenine etkisinde gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Ez Space Maintainer direkt yapıştırılabilir yer tutucu, ortalama ağızda kalım süresi, başarı oranı ve ağız hijyenine etkisine göre konvansiyonel tipte yer tutuculara benzer olarak işlevsel olduğunu kanıtlamıştır.

Dental aygıtlarDental bondingOral hijyen+2
Serkan Güleç
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
DoktoraAçık ErişimEN

Evaluation of the effectiveness of different remineralization agents on the treatment of white spot lesion: A in vivo study

The aim of the study is to investigate the effectiveness of CPP-ACP, CPP-ACPF and ReminPro applications in addition to a standard fluoride toothpaste for the white spot lesions treatment.This in vivo study included 25 children between the ages of 8-15 on a total of 110 anterior tooth surfaces with white spot lesion treated for 16 weeks. The patients were randomly divided into four groups. Control group was treated for a daily standard fluoride toothpaste with 500 ppm fluoride. In addition to the protocol of control group, CPP-ACP, CPP-ACPF and ReminPro were used in second, third and fourth group, respectively. Treatment protocol was planned for four weeks in all groups. DIAGNOdent Pen measurements of all patients were taken at the 1., 8., 15., 22. and 31. days. The patients were called again at 2. and 4. month for control measurement. Visual inspection of all patients were recorded before and after the treatment and 4. month. By the end of this study, although control and CPP-ACP groups had no significant difference visually, in the group of CPP-ACPF and ReminPro were found significant visual changes at the end of the treatment (p<0.05). In addition, DIAGNOdent Pen scores of CPP-ACP, CPP-ACPF and ReminPro groups were significantly decreased at the end of the treatment (p<0.05). Keywords: White spot lesions, DIAGNOdent, casein phosphopeptide amorphous calcium phosphate, remineralization, ReminPro

Dental plaqueTooth diseasesDentists+7
Mine Şimşek
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
DoktoraAçık ErişimTR

Çukurova Bölgesinde yaşayan pediatrik hemofili ve von willebrand hastalarında ağız sağlığının yaşam kalitesi üzerindeki etkileri

Bu çalışmada 8-14 yaş grubundaki hemofili hastalarının ağız sağlığında yaşam kalitesini sağlıklı çocuklarla karşılaştırarak araştırılması hedeflendi. Ağız sağlığında yaşam kalitesini ölçebilmek için orjinali dili İngilizce olan POQL anketinin Türkçe kültürlerarası çevirisi ve psikometrik adaptasyonu yapıldı. 8-14 yaş aralığındaki 149 çocuktan toplanan veriler kullanılarak POQL Türkçe versiyonun geçerliliği ve güvenilirliği yapıldı. Çalışmanın ikinci bölümünde ise aynı yaş grubundaki 44 hemofili hastasının tamamladığı anketlerle sağlıklı çocukların verileri karşılaştırıldı. Her iki gruptaki çocuklar ve anne babalar içeriğinde sosyo-demografik bilgiler, genel ve ağız sağlığı soruları, ağız ve diş sağlığı ile ilişkili alışkanlıklar, diş hekimi ziyaret durumu ve POQL anketinin olduğu bir formu doldurdular. Anketlere ilaveten bütün çocuklara diş hekimleri tarafından ağız ve dişleri kapsayan bir muayene yapıldı. Eğitim seviyesi, genel sağlık, diş hekimine ziyaret ve diş fırçalama sıklığı hemofili grubuyla karşılaştırıldığında sağlıklı grupta daha iyiydi. İstatistiksel farklılık total DMFT, süt dişi dmft, total çürüklü diş, total dolgulu diş ve çürüklü süt dişi sayısında ortaya çıktı. Hemofili grubu bu parametrelerde daha kötü sonuçlarla karşımıza çıkmış olsa da; kötü ağız sağlığının kötü yaşam kalitesi göstergesi olacağı yönündeki hipotezin tersine POQL skorları açısından sağlıklı grupla benzer sonuçlar ortaya çıkmıştır.

AnketlerAğızHemofili+5
İffet Yazıcıoğlu
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
DoktoraAçık ErişimTR

Alt çene lingual ark yer tutucu apareyinin dişsel ve iskeletsel etkilerinin değerlendirilmesi

Dewey, 1904 yılında alt çene lingual ark apareyinin Lourie tarafından kullanıldığını belirtmiştir. Mershon ise bu apareyin popüler hala gelmesinden sorumludur. Gerçekte Nance, alt çene lingual ark apareyinin karışık dişlenme döneminden daimi dişlenme dönemine geçişte daimi molar ve kesici dişlerin arasındaki mesafeyi korumak için kullanım endikasyonunu tanımlamıştır. Özellikle süt II. molar dişlerin erken kaybı dental arkta büyük etkiler yaratmakta ve daimi dişlerde çapraşıklık oluşmasına, daimi dişlerin gömülü kalmasına ve oro-fasiyel problemler gelişmesine neden olabilmektedir. Bir yer tutucu olarak alt çene lingual ark apareyi ark boyunun korunmasında ve alt çene daimi molar dişlerin mesiale doğru devrilmesini engellemede sıklıkla kullanılmaktadır. Bu yaygın kullanımına rağmen apareyin ark boyutlarını korumada, diş pozisyonları ve mandibulanın büyümesi üzerine etkileri hakkında kısmen çok az şey bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı bir alt çene lingual ark yer tutucu apareyinin ark boyutlarına, mandibular molar ve kesici dişler üzerine ve mandibulanın büyümesine etkilerini değerlendirmektir. Çalışmaya yer tutucu ihtiyacı olan 34 çocuk (18 erkek, 16 kız) dahil edilmiştir. Hastalar tek ya da çift taraflı II. süt azı dişi çekim boşluğuna göre 2 gruba ayrılmıştır. 1.gruptaki tek taraflı süt II. azı dişi çekim boşluğuna sahip 16 çocuk (8 erkek/8 kız ortalama yaş 8,8 ±0,9 yıl), 2.gruptaki çift taraflı süt II. azı dişi çekim boşluğuna sahip 18 çocuk (10 erkek/8 kız) ortalama yaş 8±0,7 yıl) alt çene lingual ark yer tutucu aparey ile tedavi edilmiştir. Lateral sefalometrik filmler, dental pantogramlar ve çalışma modelleri hastalardan tedavi başlangıcında ve tedavi sonunda alınmıştır. Ortalama tedavi süresi 20,4±4 ay olarak bulunmuştur. Tedavi başlangıcı ve tedavi sonu karşılaştırıldığında tüm tedavi gruplarında istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunmuştur. Gruplar arası kıyaslama yapıldığında ise ark boyutlarında, mandibular molar ve kesici dişlerin pozisyonlarında farklar gözlenmiştir. Tek taraflı çekim boşluğuna sahip lingual ark yer tutucu grubu çift taraflı çekim boşluğuna sahip tedavi grubundan daha iyi sonuçlara sahip olduğu gözlenmiştir. Alt çene lingual ark yer tutucu apareyi ark boyutlarını korumada ve normal mandibular gelişimde faydalı bir aparey gibi görülmektedir; ancak keser dişlerin öne doğru bir miktar devrilmiştir.

AtellerDental arkDiş hekimleri+7
Volkan Çiftçi
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin zihinsel engelli hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerindeki etkisi

Genel Anestezi Altında Yapılan Ağız ve Diş Tedavilerinin Zihinsel Engelli Hastaların Ağız Sağlığı İle İlişkili Yaşam Kalitesi Üzerindeki Etkisi Bu çalışmada zihinsel engeli olan hastaların ağız ve diş sağlığı bulgularını ve bunlardan kaynaklanan problemleri belirlemek; genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin zihinsel engelli hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerindeki etkisini ölçmek hedeflenmiştir. Ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi değişimini ölçmek için orijinal dili İngilizce olan Franciscan Hospital for Children Oral Health-Related Quality of Life (FHC-OHRQOL) anketinin Türkçe kültürlerarası çevirisi ve psikometrik adaptasyonu yapılmıştır. Çukurova Üniversitesi ve Erciyes Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültelerine başvuran toplam 155 zihinsel engelli hastanın yakınları veya bakıcılarının FHCOHRQOL anketinin yanı sıra; içeriğinde sosyo-demografik bilgiler, hastaların öncelikli tanısı, daha önceki tedavi deneyimleri ve ağız hijyeni alışkanlıklarına yönelik sorular olan formları doldurmaları sağlanmıştır. Yanı sıra Çukurova ve Erciyes Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi ameliyathanelerinde birer diş hekimi tarafından ağız sağlığı ile ilgili tarama formları doldurulmuştur. Hasta yakınları ve bakıcılar hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesini etkileyecek birçok ağız ve diş bulguları yine bunlarla ilişkili günlük hayatta karşılaşılan problem ve kaygılarını belirtmişlerdir. Tedavi öncesinde en çok rapor edilen bulgular diş ağrısı, dişleri sebebiyle yemek yemede zorluk çekme, hastanın diş problemleri sebebiyle sinirlenmesi olarak belirlenmiştir. FHCOHRQOL anketinin tedavi öncesi ve sonrası toplam skorları karşılaştırıldığında, genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerinde istatiksel olarak anlamlı derecede olumlu etki yaptığı sonucu ortaya çıkmıştır. FHC-OHRQOL anketinin skorları ve ağız-diş sağlığı bulguları; hastaların öncelikli tanı gruplamalarına, daha önceki tedavi deneyimlerine, anketi yanıtlayanların hasta ile yakınlık derecesine, epilepsi varlığına, cinsiyet ve yaş gruplamalarına göre karşılaştırılmıştır. Anahtar sözcükler: Zihinsel Engelli Hastalar, Yaşam Kalitesi, Ağız Sağlığı, FHCOHRQOL

AnesteziAnestezi-genelAğız+7
Ekin Kenci
Çukurova University
2016
00
DoktoraAçık ErişimTR

Erbiyum, krom: yitriyum-skandiyum-galyum-garnet lazer ile kavite dezenfeksiyon işlemi ve kazein fosfopeptit amorf kalsiyum fosfat uygulamasından sonra fissür örtücü yerleştirilmesinin bağlanma dayanımı ve mikrosızıntı üzerine etkisi

Bu çalışmanın amacı, rezin esaslı fissür örtücü yerleştirilmeden önce gerçekleştirilen Er,Cr:YSGG lazer ile dezenfeksiyon, CPP-ACP içerikli pat ve sodyum hipoklorit uygulamalarının süt azı dişi minesine olan makaslama bağlanma dayanımı ve mikrosızıntı özelliklerine olan etkilerinin in vitro olarak değerlendirilmesidir. Bağlanma dayanımını değerlendirmek için makaslama bağlanma dayanımı testi seçilmiştir. Süt azı dişlerinin bukkal mine yüzeyleri kullanılmıştır. Kontrol grubu örneklerine fissür örtücü üretici firmanın talimatları doğrultusunda uygulanmıştır. Deney grubu örneklerinde fissür örtücüden önce Er,Cr:YSGG lazer ile dezenfeksiyon, Er,Cr:YSGG lazer ile dezenfeksiyon ve CPP-ACP içerikli pat, sodyum hipoklorit, CPP-ACP içerikli pat ve sodyum hipoklorit, CPP-ACP içerikli pat uygulamaları yapılmıştır. Fissür örtücü materyal 4 mm çapında 2 mm yüksekliğinde silindirik plastik tüpler aracılığıyla uygulanmıştır. Örneklere 1 mm/dak hızla kopma meydana gelinceye kadar makaslama kuvveti uygulanmıştır. Kırılan örnek yüzeyleri stereomikroskop altında incelenerek adeziv, koheziv ve karışık tip olarak gruplandırılmıştır. Mikrosızıntı testi için boya penetrasyon yöntemi seçilmiştir. Makaslama bağlanma dayanımı için kullanılan gruplar mikrosızıntı testi için de oluşturulmuştur. Süt azı dişlerinin oklüzal yüzeylerine fissür örtücü uygulanmıştır. Dişler 500 kez termal siklusun ardından, %0,5'lik metilen mavisi solüsyonunda 24 saat bekletildikten sonra bukko-lingual doğrultuda üçe ayrılarak dış kesit yüzeyleri stereomikroskop altında değerlendirilmiştir. Sodyum hipoklorit ve sodyum hipoklorit ile CPP-ACP'nin birlikte uygulandığı gruplar daha düşük bağlanma dayanımı göstermiştir (p<0,05). Kırık tipleri incelendiğinde bu gruplarda çoğunlukla adeziv kırık oluştuğu gözlenmiştir. Diğer grupların makaslama bağlanma dayanımı değerleri arasındaki farklılık anlamlı bulunmamıştır (p<0,05). Mikrosızıntı testi sonuçlarına göre, sodyum hipoklorit ve sodyum hipoklorit ile CPP-ACP'nin birlikte uygulandığı grupların daha fazla mikrosızıntı gösterdiği tespit edilmiştir (p<0,05). Diğer grupların mikrosızıntı değerleri arasındaki farklılık anlamlı bulunmamıştır (p<0,05).

Anal fissürDental bondingDental materyaller+6
Zeynep Ersan
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00