
933
Arşivlenen Tez
5
DOI Atanmış
1%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Graham Priest'te dialetik mantık ve zaman metafiziği bakımından sonuçları
Felsefe tarihine baktığımızda Aristoteles'in ortaya koyduğu haliyle çelişmezlik ilkesinin, düşüncenin ve hatta varlığın temel ilkesi olarak kabul edilip bu anlamda ortodoksiyi oluşturduğunu görürüz. Aristoteles, varlığın en temel ilkesi olarak gördüğü çelişmezlik ilkesinden hareketle kuvve-fiil, fiil-tamamlanmış fiil gibi ayrımlar yaparak değişim içerisindeki nesnenin varoluşunu incelemiştir. Çelişmezlik ilkesi de nesnenin belirleniminin temel ilkesi olmuştur. Ancak bu ilkeye bağlı olarak zaman, özellikle de zamanın kesiti olarak ân düşünülmeye çalışıldığında çelişkilerle karşılaşıldığı görülür. Çelişmezlik ilkesine bağlı kalınan çerçevede zamanın kavramsal düzeyde açıklanamadığı tespit edilmiştir. 20. yüzyılda ortaya çıkmaya başlayan –klasik olmayan mantıklardan olan–tutarlı-ötesi mantıklar çelişmezlik ilkesinin belirli durumlarda geçerli olmadığını iddia etmektedir. Tutarlı-ötesi mantıklardan en radikal olanı ise düşüncenin sınır durumlarında ortaya çıkan bazı çelişkilerin doğru ve gerçek olduğunu savunan dialetik mantıktır. 1970'lerde Graham Priest ve Richard Routley'in ortaya koyduğu, Priest tarafından geliştirilen dialetik mantık son yıllarda akademide hem mantık düzeyinde hem de metafiziksel imaları itibariyle etkisini göstermektedir. Çelişmezlik ilkesine bağlı kalındığı için klasik mantıkta kavramsallaştırılamayan zamanın dialetik mantık içerisinde kavram düzeyinde açıklanıp açıklanamadığı tezin ana konusunu oluşturmaktadır. Bu konu incelenirken öncelikle Aristoteles düşüncesinden hareketle klasik mantıkta zaman konusunda karşılaşılan güçlükler ortaya konulmuş, ardından dialetik mantığın gerekçelendirilmesine ve temellendirilmesine yer verilmiştir. Nihayetinde ise dialetik mantığın zaman metafiziğini nasıl ele aldığı aktarılmıştır. Yapılan incelemeler sonucunda, dialetik mantığın önemli imkânlar barındırdığı ama zaman metafiziği konusunda henüz bu imkânları kullanmadığı, dialetik mantıktan metafiziğe geçiş sürecinin Priest'te yeterince hazırlanmadığını ve dialetik mantıktan metafiziğe geçişin transandantal bir bakış açısı gerektirdiği tespit edilmiştir.
Rıza Tevfik'in sübjektivizm anlayışı ve estetik alanına etkisi
Rıza Tevfik Felsefe alanında Sübjektivizm mesleğini kabul etmektedir. Onun sübjektivizm anlayışının etkisiyle Estetik ve Sanat felsefesi ile ilgili yazılarında ortaya koyduğu argüman, varlığın hakikatinin duyu verileriyle bilinemeyeceği fikridir. Rıza Tevfik'e göre hakikat bilgisi ancak insanın şahsî hissiyatlarından doğan, sübjektif bir bilgidir. Tabiat ise sembolik bir yapıdır. Estetik ve Sanat, bu sembolik yapıda hakikat bilgisine erişebilmek kabiliyetine ve bu bilgiyi diğer insanlara aktarabilme kudretine sahiptir. Estetik ilminin unsurları ve sanatların menşei meselelerinin Sübjektivizm doğrultusunda ele alınmasıyla görülmektedir ki, sanatın gayesi şahsi hissiyatın ifade edilmesidir. İfade biçimi olarak estetik bir bilgi türü olarak temellendirilmektedir.
Nagarcuna düşüncesinin mantık ve metafizik eleştirisi
Eski Hindistan'da mantık ilkeleri, örneğin çelişmezlik ilkesi, konu hâline getirilmese bile bilinmekteydi. Ancak mantığın konu kılınması ve o zamana kadarki bilgilerin derlenip toparlanması işini MS ikinci yüzyılda yaşamış Hint filozoflarından Nagarcuna üstlenmiştir. Nagarcuna, mantığı kullanarak, gerçekliği belli bir şekilde ve kendindeliğe sahip göstermenin bir aracı olan mantıkla, svabhava, şunya, nirvana ve çatuşkoti kavramları üzerinden bu aracın imkânlarıyla bir şeylere töz atfedilmesini bir yanılsamadan ibaret görmüştür. Geç dönem Wittgenstein'da da buna benzer bir eleştiri sözkonusudur. O da dilin bir mantığı olduğu, o mantığın bize bir gerçeklik resmi sunduğu ve bizim ancak bu yolla felsefe yapabileceğimiz gibi düşüncelerden kurtulmaya çalışmıştır. Metafiziğe karşı bu tutum 20. yüzyılın ikinci yarısında modal mantığın klâsik olmayan mantıkların modellere sahip olmasına izin verecek biçimde gelişmesiyle bir değişim geçirme eğilimine girmiştir. Bazı yeni dönem mantıkçılar, örneğin İngiliz filozof Graham Priest, çelişkilerin gerçekliğin bir parçası olduğunu savunmaya başlamışlardır. Doğal dilin çelişkiler içermesi düşüncesinden hareketle, dilin resmettiği gerçekliğin de bu anlamda çelişkiler içermesi gerektiği düşüncesine bir geçiş yapmış, bu düşünüş biçiminin Batı metafiziğini Hint metafiziğine yakınlaştırdığı görüşünü öne sürmüştür. Priest'in temellendirmeye çalıştığı bu görüş, Nagarcuna'nın yaklaşık iki bin yıl önce, yazdığı kitaplarda ortaya koyduğu Orta Yol düşüncesinin bir yorumu olarak ele alınabilir. Tezimizde bu bağlamda Nagarcuna düşüncesi, kavramları ve bu düşüncenin yankıları değerlendirilerek, metafiziğin geldiği nokta açısından Priest'in ileri sürdüğü gerekçeler gözönüne alınarak, Batı metafiziğinin Hint metafiziğine yakınsayıp yakınsamadığı, Hint metafiziğinin felsefe için bir açılım sağlayıp sağlamayacağı sorularına cevap aranmaya çalışılmıştır.
Kripke semantiğinin Kantçı metafizik bakımından sonuçları
Felsefe'nin en temel özelliklerinden birisi düşünme üzerine katlanmaktır. Bu sayede düşünen varlık olarak insan hem kendisini hem de kendisi dışındaki şeyleri düşünme-nin nesnesi kılabilmektedir. Felsefe'nin yetkin bir biçimde gerçekleşmesi için düşünme faaliyetindeki bu söz konusu katlanmanın bahsettiğimiz her iki yönde de gerçekleşmesi gerekir. Bu sayede bir şeyin varlığı söz konusu olduğunda varlık felsefesi (İng. Ontology), bilgisi söz konusu olduğunda da bilgi felsefesi (İng. Epistemology) alanları ortaya çıkmaktadır. Biz de tezin konusunu seçerken felsefenin en önemli bu iki alanını içerecek bir konu seçmeyi tercih ettik. Bütün bir tezde işlenen problem genel olarak dil (algı) ve gerçeklik arasındaki ilişki üzerinden ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bir varlık felsefe-si sorunu olarak varlığın zorunlu ilkelerini ele alması bakımından Kantçı metafizik ile klasik metafizik mukayeseli olarak ele alınmaya çalışılmıştır. Kant'ın bilmenin sınırlarını nasıl çizdiği ve neyin bilinebilir olduğu yönündeki görüşleri de tezde ifade edil-miştir. Aynı zamanda klasik metafiziğin nesne anlayışını büyük oranda yıkıma uğratan Kantçı metafizik ile dil felsefesinin önemli filozofları olan Frege, Russell ve Kripke'nin nesne anlayışları mukayese edilmiştir. Bu doğrultuda analitik felsefenin, özellikle de Frege ve Russell'ın nesne anlayışlarının Kantçı metafizik çizgiyi nasıl devam ettirdikleri ortaya konmaya çalışılmıştır. Kantçı metafiziğin felsefe tarihinde ne kadar etkili olduğu ve günümüze kadar da etkisini sürdürdüğü dile getirilmiştir. Günümüzün yaşayan filozoflarından birisi olan Saul A. Kripke mümkün dünyalar semantiği fikri üzerinden modal mantığın tamlığı gibi önemli bir çalışmayı felsefi düşünmeye dahil etmiştir. Bu doğrultuda Kripke hem Kantçı metafiziği hem de Frege ve Russell'ın devam ettirdikleri nesnenin mekanının yargı olması görüşünü karşı olgusal önermeler üzerinden çürütmüştür. Böylece Kripke yargı üzerinden gönderimde bulunan dolaylı gönderim kuramı yerine doğrudan gönderimi mümkün kılan nedensel gönderim kuramını geliştirmiştir. Bu semantik kuram, Kantçı metafiziğin dolaylı gön-derim fikrine karşı doğrudan gönderimi savunduğu gibi bir çeşit özcülüğün de felsefi anlamda savunulabilir olduğunu göstermiştir. Tezin nihayetinde ise Kripke'nin seman-tik görüşlerinin Kantçı metafiziğin altını oyacak büyük bir potansiyele sahip olduğu tespit edilmiştir. Fakat aynı zamanda da Kripke semantiğinin mümkün kıldığı özcülük biçiminin Kantçı metafizikten ne anlamda esintiler taşıdığına da dikkat çekilmiştir.
Kant estetiği bağlamında sanat-ahlak bağıntısı ve kavramsal sanatın zemini
Bu tezin amacı, sanatın ahlaktan özerkleştiği söyleminin arkasında gözlemlenen ahlaki duruşu çalışmaktır. Bu duruş muhatabından da aynısını bekler. Son yüzyıllara damgasını vuran "fikir olarak sanat"ın ardında yer alan sanat ve ahlak arasında kurulan ilişkinin zemini üzerine düşündüğümüzde Kant'ın "Güzel ahlaki iyinin sembolüdür" (Das Schöne ist das Symbol des Sittlich-Guten) kavramıyla karşılaştık. Bu bağlamda Kant'ın felsefesinde "iyi"nin ve "güzel"in anlamını bulmak önemliydi. Günümüze etkisi babında "yüce" de ele alındı. Çağdaş Sanat temelinde sanat ve ahlak arasındaki bağıntının yansımasını açığa çıkarmak için sanat çalışmaları ve sanat kuramlarından örnekler de sunuldu. Manet'den Duchamp'a yol alındı. Kant'ın izini takip ederek anti-retinal, düşünce pratiğine dönüşmüş kavramsal sanatı anlamak için "Neden Kant?" sorusunu cevaplamanın önemi ortaya çıktı. Kant'la başlayan bu çalışma, nihai varış noktası olarak da Kant'a ulaştı. Anahtar Kelimeler: Kant, Özgürlük, İyi, Güzel, Yüce, "Güzel İyinin sembolüdür", Kavramsal Sanat, Manet, Duchamp.
İbn Sînâ'da Aşk ve Schopenhauer'da irade: Ontolojik bir araştırma
İbn Sînâ açısından aşk, Zorunlu Varlık tarafından var oldukça var olarak kalmak isteyen canlı, cansız bütün bir tabiata varlıklarını koruma adına bahşedilen, aynı zamanda Varlığın bizâtihî kendisine işaret eden önemli bir kavramdır. Aşkın tecellî etmesi ile varoluş bir ve aynı anlama gelmektedir ve aşk varlığın garantörü durumundadır. İbn Sînâ bir iç muharrik olarak kabul ettiği; ontolojik, epistemolojik, kozmogonik ve psikolojik olmak üzere çeşitli formülasyonlarına yer verdiği aşkı, Mutlak İyilik ile özdeş kabul etmekte ve bireysel varlıkların tamamının fıtrî bir aşk ile Tanrı'ya bağlı olduğunu ortaya koyma amacını taşımaktadır. Bu amaç dahilinde İbn Sînâ, cansız varlıklardan başlayarak ilâhî nefislere varana kadar varlık dairesinin her aşamasında tecellî eden aşkın tüm görünüşlerine rağmen küllî olduğunun altını çizmektedir. Öte yandan Schopenhauer'da bütün bir evrenin itici gücü olarak nitelendirilebilecek irade, temel gerçeklik olmakla birlikte, yaşamın sürekliliğini temin eden ve yeni yaşam formlarının açığa çıkmasını sağlayan merkezî bir kavramdır. Schopenhauer iradeyi insanın kendi varlığına ilişkin dolaysız farkındalığı/bilgisi üzerinden temellendirmektedir. "İrade (Alm. Wille) bedenin a priori bilgisi ve beden de iradenin a posteriori bilgisi"dir. Buradan çıkarılacak sonuç insanın, aynı zamanda irade olarak tezahür ettiği ve dolayısıyla iradenin her bir ediminin aynı zamanda bedenin de bir edimi olmak durumunda olduğudur. İrade bir bütün halinde ve doğanın bütününde aktif bir güç olarak kendisini göstermektedir. Schopenhauer nedensellik ilkesinden bağımsız bir biçimde işleyen iradeyi, diğer her şeyin kendisinden türediği, varlığın en temel ilkesi olarak kabul etmekle birlikte, tezahürlerinin çeşitliliği içerisinde değişmeksizin kaldığı ve birliğini daima koruduğunu düşünmüştür.
İbn Hazm ve Levinas'ta 'Benlik' ve benlikten kaynaklanan ahlâkî sorunlar
Ahlâkî bir varlık olan insan için benlik hem vazgeçilmez hem de tuzaklarla doludur. Bu tuzaklar, bazen insanın kendinden kaynaklanan bazen de dışarıdan gelen bir etkenle kendini göstermektedir. İnsan bu tuzaklara karşı kendini koruma altına alabilmek, yani ahlâk sahibi bir birey olabilmek için genellikle iki tür kaynağa başvurmaktadır ki bunlar vahiy ve akıldır. Her ikisi de insanın mutluluğunu ve nefsin ıslahını amaçlamaktadır. Bu, bir süreç içinde, yoğun bir çaba sonucunda elde edilecek sonuç olup, her insan bundan dolayı kaygılanır. Kaygı ise iki yönlü olup biri geçici olanın kaygısı, diğeri ise hakikate yaklaşma kaygısıdır. Burada benin başkası ile olan ilişkisi, benin Tanrı ile olan ilişkisi ve benin kendisiyle olan ilişkisi belirleyici olup, bu üç tür ilişki benliği inşa etmektedir. İnsanın Tanrı ile olan ilişkisi önemli ölçüde metafizik, başkası ile olan ilişkisi ahlâkî ve kendisiyle olan ilişkisi hem metafizik hem de ahlâkidir. Bu ilişkiler bir birine bağlı olup, ahlâkî bir varlık olan insana bir mana ve sorumluluk yüklemektedir. İslam düşünürlerinden İbn Hazm ile Fransız filozofu Levinas'ın bu meseleye yaklaşımını ve fikirlerini dikkate alarak, araştırmamızda benlik ve benlikten kaynaklanan ahlâkî sorunlar hakkında mukayeseli bir çalışma yapılmıştır.
Platon'da logos-mitos diyalektiği
Platon felsefesinin amacı alêtheia'nın açığa çıkartılarak, psukhe'nin mağaranın karanlığından güneşin aydınlığına çevrilmesidir. Platon mitosu bu süreçte engel teşkil ettiği gerekçesiyle eleştirmektedir. Logos ise, felsefenin temel dayanağı olarak kabul edilmektedir. Ancak Platon'un diyaloglarda logos ile birlikte sıklıkla mitosa müracaat etmesi, mitos eleştirisinin bazı kayıtlarla sınırlı olduğu; logos ve mitosun alêtheia'nın açığa çıkartılması bağlamında bazı imkânlara sahip olduğu sonucunu doğurmaktadır. Alêtheia'nın açığa çıkması bağlamında philosophia faaliyetin "diyalektik yöntem", "eros", "anamnesis" boyutları üzerinden logos ve mitosun sahip olduğu imkânların, logos-mitos arası ilişkinin mahiyetinin anlaşılması mümkün gözükmektedir.
Saf bağlamsal terimlerin transandantal zemini
Günümüz dil felsefesi çalışmaları bakımından saf bağlamsal terimlerin semantiğinin nasıl yapılacağı tartışması güncel bir meseledir. Saf bağlamsal terimlerin doğal dildeki ayrıcalıklı kullanım özellikleri bu tartışma içerisinde tespit edilmekle beraber bu ayrıcalıklı kullanımın kaynağı konusunda bir açıklama getirilmemiştir. Bu çalışma saf bağlamsal terimleri kaynağı bakımından soruşturmayı amaçlar. Çağdaş semantik anlayışına hakim olan paradigmanın kökeninde bulunan bir filozof olarak Kant'ın düşüncesi aynı zamanda bu çalışmanın da teorik zeminidir. Çalışmamız saf bağlamsal terimlerin ayrıcalıklı kullanım özelliklerinin kaynağını Kant düşüncesinde tecrübenin kuruluşunda araştırır. Bu araştırma Kant'ta tecrübenin kuruluşundaki katmanlılığı eleştirel bir bakış açısıyla ele alır. Tecrübenin kuruluşuna dair araştırma sonucunda çalışmamız tecrübenin kuruluşundaki katmanlılığın dildeki bağlam duyarlı terimler arasındaki hiyerarşi ile ilişkisini tartışır.
Hobbes'un politik teolojisi: Siyaset felsefesi bağlamında bir soruşturma
Thomas Hobbes siyaset felsefesi literatüründe adından en çok bahsedilen filozoflardan bir tanesi olmasına rağmen Türkçe literatürde İngiliz filozof üzerine yazılmış nitelikli çalışmaların sayısı neredeyse bir elin parmağı kadardır. Öncelikle Hobbes'un 'modern seküler devletin kurucusu' olduğuna dair bir kanının Türk akademisinde yaygın olarak kabul edilmesi literatürün hem okurunun hem de yazarının ortak problemidir. Bu çalışma Türk akademi tecrübesini bütünüyle dikkate alarak yanlış olduğuna inandığı bir algıyı kökünden tartışmayı hedeflemez. Bunun yanı sıra yukarıda dile getirilen algıyı çalışmanın temel motivasyonu ve ilk öncülü olarak değerlendirip Hobbes'un politik sisteminin sağlıklı bir analizini sunmaya çalışır. Dolayısıyla Hobbes'un politik sisteminde esas amacın ne olduğunu, toplumsal ve felsefi iddialarında neyi veya kimi hedef aldığını açıklamak çalışmanın genelinden çıkarsanabilir. Yukarıdaki varsayım kısaca formülleştirildiğinde temel argümanımız şu şekilde ifade edilebilir: Hobbes'un amacı dini, politik felsefeden elimine etmek değil; bilakis onun geçerli bir yorumunu ortaya koyarak öncelikle kendi yaşadığı dönemdeki çatışmaların çaresini aramaya çalışmaktır. Thomas Hobbes için politik felsefe politik teoloji ile eş güdümlü olarak hareket etmekte ve egemenlik düşüncesi teolojik temsil sorununun dünyevi çözümü haline gelmektedir. Dolayısıyla teolojik olan ile politik olan arasında kurulacak bir bağıntıyı çözümlemek ve egemenlik iddiasını bu bağıntının merkezine yerleştirmek gerekmektedir.
Quentin Meillassoux'da mutlak olumsallık
Bu çalışmada Fransız filozof Quentin Meillassoux'nun spekülatif materyalizm felsefesi bağlamında mutlak fikri konu edilecektir. Tezin temel iddiası, Meillassoux'nun post-modern düşünceyi eleştirisindeki zeminin Kant sonrası felsefedeki sonluluk fikriyle metafizik dönemin temel prensibi olan yeter-neden ilkesinin birlikte düşünülmesinden kaynaklanan bir fanatizm krizi olarak okunması gerektiği ve Meillassoux'nun bu bağlamda mutlak fikrini radikal bir olumsallık olarak düşüncenin kapsamı dahilinde göstermek istediğidir. Meillassoux'ya göre metafiziksel olmayan spekülatif bir yaklaşım çağdaş felsefenin olguluk fikrini mutlaklaştırmak suretiyle olanak bulur ve söz konusu krizi çözebilecek yegane felsefi teklif olarak nedensizlik öne çıkarılmalıdır: Buna göre yalnızca her şeyin olgusal oluşu olgu değildir, yalnızca her şeyin olumsal oluşu olumsal değildir. Bu çerçevede ilk bölüm Meillassoux felsefesinin temel kavramlarını açıklamayı ve çağdaş düşüncede filozofun işaret ettiği fanatizm krizini nedenlilik bağlamında incelemeye ayrılmıştır. İkinci bölümde nedensizlik ilkesine dair Meillassoux'nun felsefi temellendirmesi ve kaotik mutlağın teorik çıktıları analiz edilecektir. Son bölümde ise zorunlu olumsallığın Hume problemini epistemolojik bir şüphecilikten ontolojik bir temele dönüştürmeyi amaçladığı ve doğanın matematikselleştirilebilir kendindeliği için bu temelden hareket etmeyi amaçladığı ortaya konulacaktır.
Başka bir eleştiri: Michel Foucault'nun eleştiri felsefesi
Foucault'nun eleştiri anlayışı Kant'ınkinden farklı bir eleştiri olarak yorumlanabilir mi? Bu metin öncelikle Foucaultcu eleştirinin "Kantçı-olmayan" eleştiri olarak yorumlanabileceğini gösteriyor. Bu açıdan iki önemli hamle söz konusudur: Bunların ilki antropolojik aklın eleştirisi, diğeri Foucault'nun tarih perspektifidir. Bu tarz bir eleştiri "bilginin biçimsel ontolojisi" veya "doğruluğun analitiği" olarak değil, "güncelliğin ontolojisi" olarak anlaşılabilir. Bu eleştiriyle birlikte yönetme ve özneleşme hallerimizi sorunsallaştırırız. Yönetme ve öznelliğe dair sorular sormak bizi, ekonomik model olmakla kalmayıp düşünme, davranma ve yapma biçimi olan neoliberal rasyonalitenin şekillendirdiği güncelliğimizin merkezine götürür.
Kendinde şey ve ilk felsefe
Günümüzde felsefe ve bilimler arasında yapılan ayrım Kant öncesi dönemde metafizik ve diğer bilimler arasındaydı. Yani metafizik felsefeyle aynı şeydi. Kant'ın metafizik eleştirisi felsefenin parçalanmasına yol açmıştır. Günümüzde yaygın haliyle felsefe "…'nın felsefesi" gibi alanlara ayrılmıştır. Fakat özü itibariyle felsefe tümel bir disiplin olduğu için parçalanmak doğasıyla çelişmektedir. Kant'ın metafizik eleştirisinin doğal bir sonucu "felsefe nedir" tartışmaları olmuştur. İlk felsefe veya felsefe olarak metafiziğe getirilen eleştiriler muhtelif ilk felsefe adaylarını ortaya çıkarmıştır. Kant sonrası felsefe tarihinin anlaşılmaz ve filozofların birbirinden farklı bir faaliyet yapıyor gibi görünmesinin temel sebebi ilk felsefelerinin farklı olmasıdır. Bu tartışmaların izini sürmek ve farklı felsefelerin birliğini anlamak için "kendinde şey" kavramı oldukça elverişlidir. Anahtar Kelimeler: Kant, İlk Felsefe, Kendinde Şey
Chomsky'nin evrensel gramer teorisinin Kant ve Frege bağlamında değerlendirmesi
Chomsky, evrensel gramer teorisinde dilin insana içkin olarak var olup evrimsel olarak aktarılan bir yeti olduğunu, bu yetinin sunmuş olduğu sistemde sentaksın semantiğe önceliği olduğunu ve bir bakıma semantiğin sentakstan türetildiğini öne sürmüştür. Chomsky, dildeki terimlerin zihinsel veya fiziksel nesneler ile nasıl ilişkilendiği konusuna dair bir açıklama sunmamıştır. Çünkü o, terimlerin nesnelere gönderimi problemini bilimdışı olması sebebiyle konu dışı bırakmış ve bir semantik kuram öne sürmemiştir. Ancak dilin yapısına dair felsefi bir bakış açısından gönderim probleminin aydınlatılması gerekmektedir. Bu sebeple tezimizde Kant ve Frege'nin kavramların nesnelerle bağına odaklanan teorileriyle Chomsky'nin teorisini bir arada düşünebilme imkânını araştırdık.
Kant sonrası düşüncede matematiksel belirsizlikten metafiziksel sonsuzluğa geçişin imkânı üzerine
Bu çalışma, "Matematiksel sonsuz aracılığıyla metafiziksel sonsuz hakkında konuşulabilir mi?" sorusunu merkeze alarak Kant'ın metafiziğin imkânına yönelik eleştirisini modern matematikteki gelişmeler ve Rene Guenon'un matematiksel belirsiz ve metafiziksel sonsuz ayrımı üzerinden tartışmaya açıyor. Öncelikle Kant'ın matematiğe ilişkin görüşleri ve metafizik eleştirisi sunuluyor. Sonrasında çağdaş matematikte Cantor ve sonrasında elde edilen bazı önemli sonuçlar ile Guenon'un sonsuzluğa ilişkin görüşlerine yer veriliyor. Guenon'un yaklaşımının Kant'ın eleştirilerinin dışında kalıp kalmadığı tartışılıyor.
Platon'un Politeia diyalogunda siyâsî tartışma sahnesi ve siyâsî eylem olarak felsefe
Bu çalışmada siyâsetin felsefe ile olan bağı üzerinde durularak siyasî eylemin mahiyeti irdelenmiştir. İrdelemeye başlangıç noktası olarak Parmenides'in Peri Phuseus'u seçilmiş olmakla birlikte, Peri Phuseus'un ortaya çıkış koşulları da mercek altına alınmıştır. Dolayısıyla mitler, tragedyalar ve bunların akabinde ortaya çıkan düşünce okulları da –Parmenides'in felsefesini etkilemesi bakımından- konu edinmiştir. Ancak çalışmanın merkezinde yer alan isim Platon'dur. Platon'un diyaloglarına bahusus Politeia'ya, hem siyâset ve felsefe arasındaki ilişki hem de siyasî eylemin mahiyeti ele alınırken mürâcaat edilmiştir. Çalışmayla, yeni bir Peri Phuseus ve Politeia yorumu ortaya koymak amaçlanmamakla birlikte Peri Phuseus ve Politeia'nın yeni bir okumasının yapıldığı söylenebilir. Çalışmayla amaçlanan siyâsetin kendi başına değil, felsefe faâliyetinin bir alt sahnesi olarak var olduğunu göstermektir. Siyâsetin kendi başına var olduğunu kabul eden tavır sorunsallaştırılarak, işbu tavrın açmazları anlatılmış ve bu bağlamda yeni bir tavrın geliştirilmesi gerektiği fikri üzerinde durulmuştur. Siyâsete yönelik bu yeni tavır, "siyâset, felsefe faâliyetine tâbidir" ve "siyasî eylem nazarî faâliyete taraf olmaktır" tezlerinden hareketle geliştirilmiştir. Sonuç olarak, Platon'un, Sokrates'in ağzından savunduğuna kanaat getirdiğimiz "ayrıcalıklı bir nokta-i nazarın siyâsette esas alınması gerektiği" düşüncesine göre yaşamayı arzulayan bir vatandaşın, bu görüşün kabul görmediği bir siyâset sahnesinde siyâsete katılımının, bu itibarla, ancak nazarî bir faâliyet üzerinden gerçekleşebileceği görüşü savunulmuştur.
Platon metafiziği ekseninde çağdaş matematik felsefesi tartışmalarının değerlendirilmesi ve Gödel'in tamamlanamazlık teoremlerinin yorumlanması
Çağdaş felsefede ontoloji, bir açıklama dilinde nelerin "var" kabul edileceğine ilişkin bir araştırma, metafizik ise şeylerin ve gerçekliğin bizzat kendisine ilişkin bir araştırma olarak anlaşılmaktadır. Çağdaş matematik felsefesinde yapılan tartışmalar, daha çok sayı ve küme gibi matematiksel nesnelerin var olup olmadığına ilişkin olarak ontolojik bir boyutta ilerlemekte, ancak bu nesnelerin metafiziksel zemini ihmâl edilmektedir. Matematiksel nesnelerin varlığını kabul eden "Platoncular", aslında belli bir dil çerçevesinde matematiksel nesnelerin var olduğunu "varsaymakta", ancak bu nesnelerin metafiziksel doğasına ilişkin bir araştırmaya girişmemektedir. Platonculuğun adını aldığı Platon'a göre, kendinde varlıklar olarak İdealar, tüm matematiksel ve fiziksel entitelerin ve inşaların zemininde yer almaktadır. Ruh, bu İdealarla önsel olarak tanışık olduğu için, bu inşaları gerçekleştirerek matematiksel nesneleri tecrübe edebilmekte ve onlar hakkında yargılar verebilmekte ve matematik yapabilmektedir. Platon'a göre ruhun İdealarla olan bu tanışıklığı, ruhun İdealarla benzer bir yapıda olmasının ve bu sayede ölümsüz olmasının da bir delilidir. Çağdaş matematik felsefesinde matematiğin temellerine ilişkin ileri sürülen görüşler, kavramların kaplamı, biçimsel tamdeyimler ve görüsel inşalar gibi çeşitli matematiksel nesnelerden bahsetmekte, ancak bunların metafiziksel zeminini sorgulamaya girişmemektedir. Tezimizde ortaya koymaya çalıştığımız gibi, Platon metafiziğine göre, ruhun kendinde varlıklar olarak İdealarla olan tanışıklığı sayesinde, çağdaş dönemde temel matematiksel nesneler olan kümeleri inşa edip matematik yapmasının mümkün olduğu öne sürülebilir. Kurt Gödel'in biçimsel dizgelerin özsel olarak tamamlanamaz olduğunu ve kendi tutarlılıklarını ispatlayamayacağını ileri süren "tamamlanamazlık teoremleri" de bu Platoncu metafizik anlayışına bir destek sunabilir ve bu anlayış ekseninde değerlendirilebilir.
Gelenek ve ideoloji bağlamında dilsellik: Gadamer-Habermas tartışması
Doğru bilgi ve anlama ulaşma imkanını tartışan Gadamer ve Habermas'ın hareket noktası birbirine yakındır. Her iki filozof da bilginin ve tecrübenin nesnesi ile öznesi arasında her zaman dilsel mesafe olduğunu düşünmektedir. Anlama, dilsel bir dolayım ile dilin sınırları içinde gerçekleşmektedir. Gadamer'e göre dil, insanı kuşatan ve anlamayı şekillendiren ortamdır. Gelenek dil ile insana bir anlam dünyası oluşturmaktadır. Habermas'a göredilin kullanımı ile insanın dünya tecrübesi ve bilgisi belirlenmektedir. Dilsel dolayımın kaçınılmazlığından dilin yönlendirilmesi ve deforme olması sorunu doğmaktadır. İki düşünür bu soruna getirmeye çalıştıkları çözümde farklılaşmaktadırlar. Habermas, Gadamer'in gelenek teorisi ile otoritenin baskısının ve önyargıların yönlendirilmesinin meşrulaştırıldığını ve dolayısıyla eleştirel aklın baskı altında kalmasından kaynaklı olarak, doğru bilgiye ulaşmanın neredeyse imkansız olduğunu düşünmektedir. Gadamer ise Habermas'ın dili hasta olarak farz eden ve onu psikanaliz ile iktidarın ve otoritenin baskısından arındırma çabasını pratik olarak uygulanamaz görmekte ve önyargı eleştirisinin bir önyargı olduğunu düşünmektedir. O halde yöntem olarak psikanaliz tatbik edilmeksizin ve geleneğin dolayımından çıkmak mümkün olmadan, doğru bilgiye ulaşmak ve eleştiri imkânı nasıl mümkün olmaktadır? Çalışmamızda bu soruya cevap bulmayı hedeflemekteyiz. Dilin deforme edilme ihtimali içinde doğru bilgiye nasıl ulaşılabildiği ve bilginin doğruluk kriterleri tartışılmaya çalışılacaktır.
Varlık ve Zaman'da dünya kavramı
Alman filozof Heidegger, varlığın anlamı sorusunu ancak dünya kavramının sorgulanması üzerinden sormanın mümkün olduğu tezi ile varlığı yeniden felsefenin temel meselesi haline getirirken, aynı zamanda o zamana kadarki dünya tanımlarından çok farklı bir dünya tasavvuru öne sürmüştür. Konstrüktivist felsefeye göre varolanları kendisi kuran özne, Heidegger'e göre varlığın kendine açımlandığı ve varlığı anlayan tek varolan, insandır. İnsan, varlığı anlayarak varolmaktadır. Bu nedenle Heidegger insanı Dasein olarak adlandırır. Varlığın anlamının araştırılması Dasein'ın varoluşunun araştırılmasını gerektirmektedir. Dasein'ın temel varoluşsal hali ise dünya-içrevarolma'dır. Dasein, dünyadan ayrı bir biçimde varolamayacağı gibi dünya da Dasein olmaksızın varolmayacaktır. Heidegger, Dasein olmaksızın diğer varolanların değil, "dünya"nın varolmayacağını ifade etmektedir. Bu, onun dünya anlayışının kavranmasında oldukça önemli bir çıkış noktasıdır. Bu tezde Heidegger'in Varlık ve Zaman'da bir fenomen olarak ele aldığı dünya, dünyaya dair öne sürdüğü dört tanımın her birinin bir başlık altında incelenmesi ile ortaya konacaktır. Heidegger'e özgü olan üçüncü ve dördüncü tanım; çevreleyen dünya ve dünyanın dünyeviliği tezin odağında bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Dasein, Dünya, Varlık, Varolan, Dünya-içre-Varolma, Çevreleyen Dünya, Dünyevilik
Lakoffçu natüralizm ve Merleau-Ponty fenomenolojisi arasındaki beden tartışması
Lakoff ve Johnson bilişsel bilimlerdeki gelişmelerden hareketle yeni bir felsefe anlayışı geliştirir. Çalışmamızda Lakoffçu natüralizm olarak bahsedilen bu yaklaşım, felsefenin bilişsel bilimleri yöntem olarak benimsemesi gerektiğini ifade eden normatif bir iddia ile öne çıkar. Buna göre bilinç ve beden arasındaki ilişki, bilişsel süreçlerin bedensel süreçler tarafından açıklanması ile sağlanır. Bununla beraber Lakoffçu natüralizm için Merleau-Ponty fenomenolojisinin beden kavramına getirdiği yenilikler önem taşır. Lakoffçu natüralizmi tanıtan temel eser olan Philosophy in the Flesh'teki "flesh" kavramı Merleau-Ponty fenomenolojisine atıfla kullanılır. Ne var ki Merleau-Ponty fenomenolojisi bilimsel olan ile felsefi olan arasındaki sınıra özen gösterir. Bu bağlamda çalışmamız Lakoffçu natüralizmin felsefi karakterini sorunsallaştırır. Bedeni bilimsel bir nesne olarak ele alan Lakoffçu natüralizm, çalışmamızda ampirik natüralizmin bir türü olarak ele alınır. Bu durumda bedenin felsefi açıdan nasıl ele alınabileceği bir sorun olarak karşımıza çıkar. Bedenin, diğer biru deyişle bedensel varoluşun felsefi bir bakış ile fark edilmesi Merleau-Ponty fenomenolojisi ile mümkün olur. Böylece bedenin fenomenal boyutu açığa çıkar.
Badiou'nun 'Varlık ve Hadise' adlı eserinde ilk-felsefe olmayan bir sistematik felsefenin imkânı
Badiou'nun Varlık ve Hadise adlı eserini birbirine bağlı üç sav üzerinden okumak yerindedir: (1) Birin yokluğu, (2) felsefenin öğretisizliği ve (3) matematiğin ontoloji oluşu. Birin yokluğu kararı, ontoteolojik bakıştan kopuşun bir ifadesi olarak anlaşılabilir. Bu karar Varlık ve Hadise'nin başlangıç kararıdır. Felsefenin öğretisizliği kararı, felsefenin hakikat kategorisinin tözsel bir birliğe sahip olmaması anlamını taşır. Felsefi hakikat, bir türetim sonucu varlığı kanıtlanacak bir nesne değildir. Felsefe hakikat üretmez; başka deyişle felsefe bir hakikat yordamı değildir. Badiou'nun ̋felsefenin koşulları ̋ olarak adlandırdığı hakikat yordamları, kendilerinde bilgi-olmayan olarak hakikatlerin varlığa geldiği bilim, sanat, siyaset ve aşktır. O halde felsefenin hakikat kategorisi ile söz konusu dört yordamda varlığa gelen hakikatler farklıdır. Felsefi hakikat, söz konusu dört disiplindeki hakikatlerin kendisinde tanındığı bir boşluk olarak işlev görür. Bu minvalde düşünülen öğretisiz felsefe muhtelif görünümlere sahip olabilir. Öğretisiz bir sistematik felsefe, bir koşulu olan bilimden hareketle bir bilgi kurgusu inşa eden ve hakikatin varlık imkanını hakikatin bu bilgi kurgusuna indirgenemezliğini tanıyarak gösteren söylemdir. Varlık ve Hadise bu anlamıyla bir sistematik felsefe kitabıdır. Bu şekilde felsefenin öğretisizce kuruluşunun, Badiou'nun Varlık ve Hadise'deki hedefi olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan, üçüncü sav olan matematiğin ontoloji oluşu kararı, Birin yokluğu kararı ile başlayıp öğretisiz düşünülen bir felsefeyi hedefleyen Varlık ve Hadise'de takip edilen güzergahta ilk adımdır. Zira matematik, bir taraftan aksiyomatik doğası, bir diğer taraftan da küme kuramıyla ilişkisi bakımından tam da Birin yokluğu ile uyumlu bir düşünmenin adı olarak görülür. Ontoloji olarak düşünülen matematik, Varlık ve Hadise'nin bilgi kurgusudur. Varlık ve Hadise'nin matematiksel ontolojisinden hareketle öngörülen özne kuramı ise, matematiksel ontolojiye indirgenemeyen olarak düşünülen hakikatin tanındığı yerdir. O halde, Varlık ve Hadise'nin bu üçlü yapısı içerisinde felsefe ile matematik arasında düşünülen özel bir ilişki tarzının öne çıktığını söyleyebiliriz. Bu ilişkiden bir beklentimiz, bu ilişkide felsefenin matematik üzerinde bir belirleyiciliğe sahip olmamasıdır. Başka deyişle, ancak matematiksel pratik felsefi söylemden bağımsız kalıyor ise söz konusu üçlü yapı işleyebilmektedir. Aksi halde, felsefenin öğretisel bir içeriğe sahip olduğunu ve bu öğretisel içeriğin bir birliğe sahip olduğunu söylememiz gerekirdi ki bu Birin yokluğu ve felsefenin öğretisizliği ile çelişirdi. O halde Varlık ve Hadise'de düşünülen felsefe- matematik ilişkisinde belirleyicilik matematikten felsefeye doğru olmalıdır. Bu çalışma, yukarıda sunulan üçlü yapı bağlamında bir Varlık ve Hadise okuması ortaya koyduktan sonra, -söz konusu beklentinin Varlık ve Hadise'nin farklı tezlerinden hareketle sınanabileceğini kabul etmekle birlikte- metaontolojinin ilk-felsefeleşmemesi olarak adlandırdığı söz konusu beklentiyi, Boşküme aksiyomunun Varlık ve Hadise'deki kullanımından hareketle sorunsallaştırmaktadır.
Kant'ta alt-üst sorunu ve şematizm
Bu tez, Kant'ın şematizm olarak adlandırdığı, düşünsel kavramların duyusal görünümlere nasıl uygulanabileceğini açıklamaya çalıştığı edimi konu edinmektedir. Şematizm, düşünürler tarafından genellikle eleştirilmiş veya anlaşılmaz bulunmuştur ancak eleştirel felsefenin oldukça önemli bir yönünü oluşturur. Söz konusu çalışmada, şematizmin temsiller arasındaki geçişlerle nasıl anlaşılabileceği; duyusallık ile anlama yetisi ve anlama yetisi ile akıl arasındaki ilişkiyi nasıl oluşturduğu gösterilecektir. Bu ilişki, anlama yetisinin duyusallıktan gelen malzemeyi nasıl kurduğu, aklın ise anlama yetisinden gelen bilgileri nasıl düzenlediğiyle ilgilidir. Bununla birlikte, temsiller arasındaki olası geçişlerin farklı (gidimli, belirleyici, düşünümsel, benzetimli) şematizm türlerine nasıl olanak sağladığı gösterilmeye çalışılacaktır. Göreceğiz ki şematizm, matematiği ve fizyolojiyi (fizik ve metafizik) zamansallığa dayanarak temellendirir.
Husserl fenomenolojisinde imgelem ve temsil
Husserl imgelemi görüsel bir yaşantı olarak saf düşünceden ayırır. İmgelemi görüsel yaşantılar arasında algının karşısına koyar. Fenomenolojinin ilk senelerinde bizatihi işlenmeyen imgelem 1905 senesinde içsel zaman bilincine dair derslerle aynı dönemde Husserl'in derslerine konu oluyor. Bu çalışma, bu derslerde düşlemi ele alırken Husserl'in karşılaştığı namevcudiyetin tezahürü ve buna bağlı olarak tezahürün namevcudiyeti zorluklarının temelinde fenomenolojinin içkinliğe dair erken dönem algı teorisindeki bazı varsayımlarını buluyor. İçsel zaman bilincine dair derslerde geliştirilen izlenimsel bilinç ve buna bağlı retensiyon ve protensiyon modifikasyonları bu tezde düşlemi ele alırken karşılaşılan zorlukların çözümü olarak sunuluyor. Çalışmamız fenomenolojinin başlangıcından transandantal dönemine kadar olan süreçte düşlem meselesinin nasıl dönüştüğünü ortaya koyar. Bunu yaparken temsil kavramı üzerinden algı ve imgelem ikiliğini ve bunlar arası ilişkiyi sorunsallaştırır. Bu tez, fenomenolojik algı kuramının ve yönelimselliğin geleneksel felsefedeki 'temsil' mefhumunu yerinden etmesinden hareketle imgelem fenomenolojisinin yönelimselliğin hakiki bir kavrayışına ulaşmaktaki önemini öne sürer.
Platon'un khôra kavramının işaretin kuruluşu bakımından derinleştirilmesi
Platon, ilk defa Timaios diyaloğunda ortaya koyduğu khôra kavramını, metheksis problemini çözmek üzere kullanır. Akledilir olan eidoslar ile onların duyulur kopyalarının yanında üçüncü bir cins olarak konumlandırdığı khôra, duyulur olanın akledilir olan bakımından açıklanabilmesini mümkün kılar. Fakat bizim iddiamıza göre khôra, Platoncu diyalektik içinde, "Bir"le ilişkisi içinde açıklanmaz. Platon'un khôranın birliğinin zeminini açıklamaması, kendisinden sonraki düşünce tarihinin mekânla ilgili tartışmalarını da belirler. Bu bakımdan Platon'un khôrayı vazetme şekli, düşünce tarihi boyunca uzayla ilgili yapılan tartışmaların bir doğum yeridir. Fiziksel nesnelerin mekânı olarak khôranın ne olduğu sorusu bugün hâlâ belirsizliğini korumaktadır. Antik Yunan'da başlayan felsefi gelenek varlığı dilin unsurlarını ve mantığını çözümleme ve buradan hareketle varlığın farklı veçhelerini seyretme (düşünceye ve bilgiye konu etme) çabası olarak da anlaşılabilir. Biz bu çalışmada, bu felsefe yapma çizgisini sürdürerek khôra kavramını, dilin en temel unsuru olan işarete yönelerek ele alıyoruz. İşaretlerin, "şeffaflaşarak" kendilerinden başka bir şeyi göstermeleri ve bu anlamda bir başka şeyin mekânı hâline gelmeleri bakımından bir khôra olarak yorumlanabileceğini ifade ediyoruz. Bu anlamda işaretlerin, insan ruhunun kendine anlamları sunarken kullandığı bir "ara yüz" ve "mekân" olduğunu ifade ediyoruz. Bu tezin temel iddiası, uzayın da Ben'in kendinde olanı kendine sunarken kullandığı bir ara yüz olduğu, bu anlamda hem işaretin hem de fiziksel nesnelerin mekânı olarak uzayın bir ve aynı fiilin iki farklı ciheti olduğudur. Dolayısıyla işaret ve özel olarak da dilsel işaretlere ilişkin bir soruşturmanın, fiziksel nesnelerin mekânı olan khôra hakkında konuşma imkânı sağlayabileceğini iddia ediyoruz.
Bilinemezin ifade aracı olarak kıssa
Bilinebilirlik Immanuel Kant'ta görüde inşa edilebilir olmakla ve Gottlob Frege – Georg Cantor çizgisinde ise biçimsel dizgede ve küme kuramsal modelde inşa edilebilirlikle belirlenmiş ve bu usule konu edilemeyenler sınırın ötesinde bırakılarak varlığın alanının bu yöntem çerçevesinde net bir şekilde belirlendiği düşünülmüştür. Felsefe faaliyeti de sınırlarının mutlak bir şekilde belirlendiği düşünülen bu alanda icra edilmiştir. Bu arka planda bilimin kesinliğine öykünen bir felsefe yaklaşımı savunulmaya başlamış ve felsefenin alanını da bilimde kabul gören sınırlarla belirleme eğilimine gidilmiştir. Ancak biçimsellik, ispat edilebilirlik ve mekanik nedenselliği kuşatacak biçimde farklı veçheleriyle karşımıza çıkan vakalar felsefeye ve varlık alanına çizilen bu sınırın belirleyici olmadığının farkına varılmasına ve ilginin ister istemez sınırın ötesindeki bilinemediği ve ifade edilemediği söylenene kaymasına sebep olmuştur. Tezin amacı var olduğu bilinen ancak mevcut usullerin, biçimselliğin ya da ispat yöntemlerinin aracılığıyla hakkında konuşulamayan ara bir varlık alanının olduğunu göstermek ve sonraki aşamada bu usullerin belirleyici olmadığının farkındalığını sağlayarak mevzubahis alan hakkında hâkim felsefi fikriyatın kabul ettiği yöntemlerin dışında başka bir ifade imkânının olup olmadığını sorgulamaya açmaktır. Bu noktada tezin iddiası bilinemezin ifade aracının kıssa olduğu ve kıssanın sahip olduğu dilsel üslup ve özellikleri bakımından kavramsal dilin ve bilimsel modellerin sınırlılıklarını aşan sofistike bir model teşkil ettiğidir. Model olarak kıssa var olan ancak bilgiye konu edilemeyen nesneler hakkında bilişsel değeri olan bir ifade imkânı sağlamaktadır. Kıssanın model işlevi vesilesiyle bilinebilir olanla ifade edilebilir olan arasındaki boşluk kapatılabilecek ve bilimsel yöntem içerisinde üzerine konuşulması imkânsız görülen alanın dahil edilmesiyle felsefenin çerçevesi genişletilmiş olacaktır.
Mekan sorusuna dair fenomenolojik araştırma imkanları
Soyut, matematiksel ya da Kartezyen bir mekan anlayışı karşısında duyulur, canlı ve yaşantılanan mekanın fenomenolojik kavrayışı önceliklendirilebilir mi? Bu çalışma yaşantıya yabancı olmayan mekan kavrayışını fenomenoloji ile temellendirir. Fenomenoloji birinci tekil şahıs odaklı yer fikri ve mekanın tezahürü fikrini ortaya koyar. Buna göre mekan algısının çıkış noktası bedendir. Ne var ki Kartezyen görüşün uzam kurgusu bedenin de bir cisim olarak yorumlanmasını beraberinde getirir. Oysa mekanın uzam olarak yorumlanmasındaki değişiklik bizi Husserl ve Merleau-Ponty'nin mekan kavrayışına götürür. Bu bağlamda çalışmamız mekanın kökenine yönelik ortaya koyulan bu kavrayışlarda beden meselesinin nasıl dönüştüğünü de ortaya çıkarır. Bunu yaparken mekanın bilgisi ile mekanın yaşantısı arasındaki gerilimi sorunsallaştırır. Bu tez, mekanın fenomenolojik kavrayışından hareketle yaşantılayan bedenin her türlü mekana kaynaklık eden hakiki bir kavrayışı temellendirdiğini öne sürer.
Platon düşüncesinde dunamis
Bu çalışma Platon düşüncesinde "dunamis"i (δύναμις) Platon'un diyaloglarından hareketle anlamaya yönelik bir girişimdir. Söz konusu terimin Platon düşüncesindeki merkezi rolünü göstermek amacıyla öncelikle mevzubahis terimi "aretê" (ἀρετή), "epistêmê" (ἐπιστήμη) ve "kosmos" (κόσμος) gibi felsefenin başlıca kavramları etrafında araştıracağız. Ardından dunamis'in en önemli kullanımının geçtiği Sofist diyaloğunu inceleyerek me on'un (μὴ ὂν) varlığının kaynağının dunamis olduğunu gösterip Sofist'in bizi yönlendirmesi ile Platon'un Parmenides ile hesaplaşmasını gündeme getirip, Platon'un dunamis terimini hem Parmenides'e karşı çıkmak için kullandığını hem de bu terimi kendi felsefe ve varlık görüşünü belirlediğini savunacağız.
Feminist fenomenolojide bedenlenme
Bedene yönelik doğalcı yaklaşımlar bedeni ruhun epifenomeni olarak ikincil bir konumda görürler. Bu yaklaşıma göre ruh da beden de doğaları gereği belirli ayrı özelliklere sahip iki unsurdur. Ancak bedenin belirli bir doğası olduğunu söylemek bedene sahip bireyleri belirli toplumsal pratikler, roller ve normlar çerçevesine hapsederek onların varoluşsal olasılıklarını görmezden gelir. Bununla beraber 20. yüzyılın başlarında fenomenoloji ve feminist kuramın bedenlenme deneyimini doğalcı belirlenimlerden bağımsız bir oluş olarak ele alması doğalcı yaklaşımın varsayımlarını sorunsallaştırır. Bedenlenmeyi dinamik ve özcü olmayan kavramlarla anlayan bu yeni yaklaşımda, belirlenmemiş ve olanaklara sahip olarak bedenin bir üslup şeklinde nasıl bir öznenin belirli bir bedensel ifadesi haline geldiği ve bu üslubun cinsellik, cinsel farklılık ve cinsiyetle nasıl bir bağı olduğu bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bedenlenme sürecinin bu karmaşık yapısı feminist kuram ve fenomenolojinin argümanlarından beslenen ve bu iki geleneğin ortak kaygılarını tek bir projede birleştiren feminist fenomenolojinin bedenlenmeye yönelik özgün katkılarıyla anlaşılır hale gelir.
Platon ve Freud düşüncesinde psukhe-logia
Bir fa'âliyet olarak felsefeye adını ve esaslarını vererek felsefe sahnesini açan Platôn, düşüncesinin zeminine yegâne arkhê olarak gördüğü psukhê'yi koyar. Arkhê olması sebebiyle psukhê, cevher vasfını haizdir. Sarraf, yani kuvvet (dunamis) sarfında bulunan psukhê, nihaî kökeni itibariyle to on'a aittir, dolayısıyla da tanrısal (theios) ve ölümsüzdür (athanatos). Yani, to on'dan gelir ve yine to on'a döner; oluşa (genesis) ve bozuluşa (phthora) tabi değildir; birim mahiyettedir (monoeidês); dağılıp gitmemesi (adialutos) anlamında her zaman kendisiyle aynıdır. Bununla birlikte, doğmak sûretiyle bedene düşen psukhê, kendi aslını unutur ve bedeni, kendi aslı olarak görür. To on ile olan kökensel aidiyeti, psukhê'ye, bilgi (epistêmê) ve mağaradan kurtuluş (eksodos) olarak katharsis bağlamında ontolojik bir zemin sağlar. Bu süreçlerde kritik rol oynayan kuvvet, hafıza kuvvetidir (mnêmê). Hafıza kuvveti marifetiyle psukhê, kendi aslına mahsus hakikati görerek to on'a yükselir. Bu yükselmenin Platôn diyalogları itibariyle ortaya konan mimetik ifadesi karşımıza periakteon, yani sahne değiştirerek yükselme olarak çıkar. Psukhê, genesis sahnesinden to on sahnesine sahne değiştirerek yükselir ve to on'u, veçheleri (eidê) itibariyle temâşâ eder (theôreô). Bu yükselme fa'âliyetine zemin hazırlayan ve eşlik eden yegâne pathos, erôs olarak ifade edilir. Pathos olarak ifade edilen eros, güzel olan (to kalon) ile iç içedir. Güzel olan da sophos'un yüzü vesile kılınarak psukhê mekânında (topos) hafıza yetisi marifetiyle kendinde olduğu hâliyle (autê kath' autên) seyre gelir. Psukhê, sahne değiştirerek hafızada mahfuz olan mahiyetleri temâşâ etmek sûretiyle kendi aslını hatırladığında, pathê itibariyle âhenk (harmonia) ve kemâl (aretê) elde ederek kurtuluşa erer. Platôn düşüncesi, psukhê'ye mahsus pathê'yi birbirini dışlamadan birlikte ve iç içe okuması sebebiyle tecrübenin kuruluşunu anlayabilmek hususunda kuşatıcı bir çerçeve sunar. Darwinci bir canlılık anlayışında zeminini bulan Freud düşüncesi de kendi çağındaki psikoloji kavrayışlarını daraltıcı bularak, "psikanaliz" adı altında ruhsal olanı ve ruhsal olan itibariyle söz konusu olan hastalıkları daha kuşatıcı bir şekilde ele alabilmek ve tedavi edebilmek için daha geniş bir çerçeve sunar. Ruhsal süreçleri dinamik, ekonomik ve topografik olarak üç ayrı başlık altında ancak iç içe okuyan Freudçu psikanaliz, vardığı sonuçlar itibariyle tecrübeyi kuran aslî failin O (das Es) olduğu sonucuna varır. Bu sonuca ulaşırken çeşitli klinik vakaları ve nazari gözlemleri kendisine zemin alır. Bu sonuç, üzerine düşünüldüğünde, Kant ve v sonrası söz konusu olan metafiziğin elenme sürecinin bütünüyle karşısında olan bir süreçtir. Ruhsal aygıtın topografyasının ve bu topografyayı oluşturan katmanların hangi ilkelere tabi olarak ortaya çıktığının ortaya konulması, Kant metafiziği itibariyle imkânsız kılınan kendinde şey'in biliminin yapılmasının önünü açmak demektir. Ancak Freudçu psikanalizin vardığı sonuçlar, bu sonuçlara varılırken dayanılan zemin ile birlikte okunduğunda kendi kendini çürüten (undermining) bir esasa sahiptir. Freudçu psikanaliz, çeşitli analizler neticesinde ruhsal aygıtın zamansız (zeitlos) bir mahiyette olduğunu tespit etmiş, ancak bunu mantıksal sonuçlarına götürememesi sebebiyle ruhsal aygıtın bir cevher olduğunu gözden kaçırmıştır. Ruhsal aygıtın cevher olduğunu göremeyen Freudçu psikanaliz, hafıza kuvvetinin tecrübeyi esastan belirlediğini ve doğmak sûretiyle bedene düşüşün aslî travma teşkil ettiğini fark edememiştir. Bunları gözden kaçıran Freudçu psikanalizin, çeşitli Platôncu analizler ve argümanlar kullanılarak, eksiksiz bir bilim olarak düşünülemeyeceği ve bu itibarla psukhê ve sağlık tasavvurunun eksik olduğu, tamamlanması için de birinci sınıf bir metafiziğe ihtiyaç duyduğu bu tezde ileri sürülmüştür.
Sanat ve mekân: Mimar Sinan ve Heidegger üzerinden bir araştırma
Bu çalışmada, Mimar Sinan'ın Tezkiretü'l-Bünyân adlı risalesinden hareketle sanat, varlık ve mekân hakkındaki düşünceleri ile Martin Heidegger'in aynı kavramlarla ilgili fikirleri incelenmektedir. Çalışma, Sinan'ın mimari eserlerinden ve risalesinden yola çıkarak bir mimari analiz yapmaktan ziyade, eserlerinin felsefi temelleri hakkında çıkarımlar yapmayı hedeflemektedir. Sinan'ın Vahdet-i vücûd anlayışı ile Heidegger'in fenomenolojiye dayalı sanat ve mekân anlayışları arasında karşılaştırma yapılmaktadır. Bu mukayese, her iki düşünürün ontolojilerinin, sanat ve mekân anlayışlarıyla, sanat ve mekân anlayışlarının da ontolojileriyle yakından ilişkili olduğunu göstermektedir.
Banach-Tarski paradoksunun ortaya çıkışının gerekçesinin ontolojik cihetten değerlendirilmesi
Seçim Aksiyomu, ZFC Küme Kuramının dokuzuncu ve en tartışmalı beliti olarak literatürde yer edinmiştir. Seçim Aksiyomuna yönelik eleştirilerin en dikkat çekici olanı Banach-Tarski Paradoksudur. Banach-Tarski Paradoksunun ortaya çıkarmış olduğu sağ duyuya aykırı sonucun asıl suçlusu olarak değerlendirilen Seçim Aksiyomu görülmüştür. Ancak bu aşama Seçim Aksiyomuna yönelik eleştiriler devam ederken Banach-Tarski Paradoksuna sebep olan ve onu ortaya çıkaran sebepleri analiz eden çalışmalar eksik bırakılmıştır. Biz tezimizde literatürde ortaya çıkan bu boşluğu doldurmayı hedeflemekteyiz. Bu tez ilk olarak Seçim Aksiyomu ve Banach-Tarski Paradoksunun muhteviyatına ve sonrasında Banach-Tarski Paradoksunun arka planında yatması muhtemel sebeplere odaklanmaktadır. Anahtar kelimeler: Ontoloji, Matematik, ZFC, Seçim Aksiyomu, Banach-Tarski Paradoksu
Nicolaus Cusanus'un sonsuzluk düşüncesi ve modern felsefeye etkisi
Günümüzde her ne kadar kendisini bilim ve matematik altında incelesek de sonsuzluk kavramı felsefede de müstesna yerini korumuştur. Öyle ki felsefe tarihindeki radikal değişimlerin gelişme ve oluşmasında sonsuzluk kavramı üzerine düşünmenin yeri oldukça önemlidir. Nitekim sonsuzluk kavramı felsefenin hemen her alanına sirayet eden bir kavramdır, kendisi düşünüldüğü andan itibaren birçok soruna işaret eder. Sonsuzluk kavramının bu elverişli yapısını gören ve sonsuzluğun kendisini kendi içerisinde düşünmek suretiyle bir felsefeyi, ve nihayetinde teolojiyi, öngören kişilerden birisi de Nicolaus Cusanus'tur. Cusanus'un yazmış olduğu De Docta Ignorantia adlı eser özgünlüğünün yanı sıra kendisinden sonraki felsefi tartışmaları ve de bu felsefe tartışmalarından meydana gelen bilimsel tartışmaları oldukça etkilemiştir. Hatta öyle ki modern felsefenin başlangıcı olarak Cusanus'un kendisi gösterilebilir. Bu durumlar ele alındığında Cusanus'un De Docta Ignorantia adlı eserindeki sonsuzluk düşüncesini incelemek oldukça faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Sonsuzluk, maksimum, mutlak, birlik, daralma, cehalet.
Hannah Arendt'te Vita Activa ve etik
Arendt'e göre yaşadığımız dünyada varlığımızın temel koşulları bedenimizin emeği, elimizin işi ve nihayetinde de bu dünyayı paylaştığımız başkalarıdır. Bedenimiz biyolojik varlığını korumaya çalışırken elimiz ürettiği eşyalar ve kurumlar aracılığı ile dünyadaki kalıcılığımızı sağlamaktadır. Arendt için nesnel dünyamızı kuran ve oradaki varoluş şartlarımızı belirleyen, tüm ilişkiler ağımızı kurarak yaşadığımız dünyaya ilişkin rol ve anlam üreten ise söz ve edimle varlık gösterdiğimiz kamusal varlığımızdır. Başkalarıyla birlikte paylaştığımız bu alan, Arendt'e göre dünyaya ilişkin anlam arayışımızın da cevabını oluşturmaktadır. Bu çalışmada, Arendt'in temaşa ve bilgi merkezli düşünme tarzlarının yapayalnızlığı ile çoğulluk durumunda ortaya çıkan kamusal varlığımızın somut deneyimleri çatıştırarak ortaya koyduğu vita activa kavramı ele alınmış ve felsefi incelemeye tabi tutulmuştur. Buna göre doğmak suretiyle içine girdiğimiz biyografik olaylarla dolu eylem alanında insan, bilgiden çok daha fazlasına ihtiyaç duymaktadır. Somut gerçeklik ve deneyimler tarafından belirlenen zihin dünyası, düşünürken yargılar oluşturmakta ve süreç her seferinde yine başkalarının somut varlığına uzanmaktadır. Bu doğrultuda bu çalışma, Arendt'in düşünce ve eylem hattı üzerinden düşünme faaliyetini doğrudan vicdani ve etik boyutla nasıl ilişkilendirdiğini ortaya koymayı amaçlamıştır.
Kant'ın transandantal düşüncesinde kuvvetler bağlamında nesnenin kendi başınalığı (Özneye aşkınlığı) sorunu
Bu tezde Kant'ın Transandantal Felsefesi içerisinde kuvvetler bakımından "kendinde şey" kavramının bilinebilirliği sorgulanmıştır. Bunu yaparken Kant'ın temsil anlayışı incelenmiş ve temsil ile kendinde şey arasında bir "ara bölge"nin imkânı üzerinden soruşturmamız devam etmiştir. Bu bağlamda hem Kant'ın neye sınır çektiğini serimleyip hem de bu alan üzerinden ortaya çıkan epistemolojik problemler ortaya koyulmuştur. Kuvvetleri etkileri bakımından empirik olarak bilirken onların (kuvvetlerin) kendinde hallerine dair bir bilgimizin olup olamayacağı problem konumuz olmuştur. Bunu yaparken de Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi'ni ve Doğa Biliminin Metafiziksel Temelleri'ni esas alarak yaptık. Ayrıca Modern Fizik tartışmalarının konuyla alakalı kısmını da tezimize dahil ettik.
Kant'ta pratik aklın önceliğinden pratik felsefenin önceliğine
Kant, bir ve aynı aklın, teorik bakımdan sınırlı fakat pratik bakımdan belli yetkilerle donatılmış olması durumunu, eleştirel felsefenin muamması olarak adlandırır. Pratik aklın önceliği doktrini bu muammanın çözümüne tekabül eder. Bu çalışma, Kant'ın pratik aklın önceliği anlayışını ve bunun pratik felsefenin önceliğine kadar uzanan daha geniş anlamlarını incelemektedir. Bu çerçevede, pratik aklın teorik akla önceliği ile pratik felsefenin teorik felsefeye önceliği iddialarının dayandığı öncüller analiz edilmektedir. Her ne kadar akıl ve felsefe düzeylerinde pratiğin önceliği geçerliliğini korusa da, bu çalışma, Kant'ın çerçevesinde bu fikirlerin teorik akıl ve felsefenin önceliği ile dengelendiğini göstermeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle tezin temel sorunsalı teorik ve pratik olanın önceliği arasındaki gerilimdir. Bu tezde, pratik aklın ve felsefenin bir önceliği olduğu ortaya konarak, teorik ve pratik olanın aynı zamanda bir denge ve tamamlama ilişkisi içerisinde olduğu ve bunun da Kant'ın pratik-dogmatik metafizik anlayışında somutlaştığı gösterilmiştir.
İnsan-dil-teknoloji ilişkisi bağlamında teknolojinin düşünceye etkileri
Teknoloji, insan düşüncesinin kurulumunda yalnızca bir araç olarak yer almaz; bu kuruluma doğrudan katılır. Bu çalışma, özne-nesne ayrımını insan, dil ve teknoloji bağlamında ele alarak teknolojinin insan düşüncesi üzerindeki etkileri üzerine bütüncül bir bakış açısı sunmayı amaçlamaktadır. Bunu yaparken tezin bağlamı için uygun olan hattın referansları, Mark Coeckelbergh'in insan-dil-teknoloji ilişkisi üzerinden kurduğu korelasyon temel alınarak oluşturulmuştur. Bu bağlamda öncelikle teknolojinin insan düşüncesi ile ilişkisi dil bağlamında incelenmiştir. Teknolojinin yaşam dünyasının kurulumuna nasıl ortak olduğu ve aynı zamanda insanın bilgi ve düşüncesini dil dolayımıyla nasıl dönüştürdüğü sorularının cevabı aranmıştır. Bu varsayımla birlikte Heidegger'de tekniğin özünün barındırdığı tehlikeler, onun dil anlayışı üzerinden ele alınmıştır. Sonrasında dil-teknoloji arasındaki ilişki, Mark Coeckelbergh tarafından Wittgenstein'ın dil oyunları kuramı yoluyla kurulan teknoloji oyunları temelinde incelenmiştir. Bu ilişkinin hermeneutik boyutlarını ele almak için ise Ricoeur'ün anlatı kuramı üzerinden teknolojinin ve dilin insan ve toplum oluşumuna etkileri ele alınmıştır. Tezimizin nihai amacı, dil ve teknolojinin insan düşüncesinin kurulumunda etkisinin dolaylı olmadığını, aksine bu kuruluma doğrudan katkıda bulunduğunu göstermektir.
Transandantal felsefe açısından hesapkuramsal karmaşıklık ve saptanamazlık sorunu
Bu çalışmada yapay zekânın insan düşünmesini modelleme kabiliyetleri transandantal felsefe üzerinden tartışmaya açılmıştır. Tartışmaya zemin oluşturması bakımından düşünmenin ne demek olduğu sorusu farklı açılardan ele alınmıştır. Buradan hareketle düşünmenin teorik bilgisayar bilimindeki karşılığına bakmak amacıyla hesap kuramı alanı incelenmiştir. Bu alan içerisinde hesap edilebilirliğin belli tür saptanamazlıklara maruz kaldığı hesap karmaşıklığı problemi ele alınmıştır. P vs Np problemi özelinde Hesap karmaşıklığı probleminin ortaya çıkma gerekçesinin Turing makinesi esasına bağlı olarak işleyen bilgisayarların teorik anlamdaki sınırlılıkları olduğu tespiti yapılmıştır. Çalışmayla amaçlanan, NP'nin P'ye eşit olamayacağını Kant'ın transandantal felsefesinden hareketle göstermektir. NP'nin P'ye eşit olmadığı görüşü, bilgisayarların NP kümesindeki problemleri çözerken kaba arama yöntemine maruz kalmasına dayanmaktadır. Kaba aramanın gerekçelerinin ise ancak transandantal felsefeden hareketle anlaşılacağı tezi ileri sürülmüştür. Bu tezin savunulmasında, Kant'ın; kavram-görü ayrımı, görünün üç boyutluluğu, aklın düzenleyici kullanımı, pratik aklın problem çözmeye dönük işlevi ve yansımalı yargılar gibi konulardaki görüşlerine başvurulmuştur. Bu görüşlerin, P vs NP probleminin anlaşılmasının yanında, düşünme faaliyeti bakımından insan-makine farkına dair de önemli bir açıklama sunduğu görülmüştür. Sonuç olarak, P vs NP özelindeki hesap karmaşıklığı problemlerinde kaba aramaya maruz kalınmasının gerekçesi, bilgisayarların taşıdığı hesapkuramsal sınırlılıklardır. Ayrıca, Kant'ın insan düşünmesinin çok yönlü işleyişine dair ortaya koyduğu anlayış, insan düşünmesinin biçimsel temsil yetisiyle sınırlı olmadığını da göstermiştir. Biçimsel temsil yetisiyle sınırlı olmayan insan zihninin pek çok durumda kaba aramadan kaçınabildiği görülmüştür. İnsan zihninin makineler karşısında sahip olduğu bu farktan hareketle, P'nin NP'ye eşit olmadığı sonucuna varılmıştır.
Leo Strauss'da doğal hak kavramı ve tarihsicilik eleştirisi
Bu tezin konusu, Leo Strauss'un Doğal Hak ve Tarih kitabında işlediği doğal hak problemidir. Doğal hak, hukukun kaynakları ve devlet egemenliği altındaki bireyin sahip olduğu özgürlükleri tanımlayan geniş bir kavramdır. Çalışmada Leo Strauss'un kendi kitabında takip ettiği metodoloji takip edilerek, kavramın antik dönemdeki kökeni ve modern dönemdeki kullanımına dair kısa bir anlatı sunulmuştur. Strauss, doğal hak kavramının temelde tarihsicilik anlayışıyla çeliştiğini düşünmekte ve bu iki yaklaşımın aynı düşünsel dünyada birlikte var olamayacağına inanmaktadır. Bu sebeple, adaletin ve hukukun var olduğu bir dünyada, hukukun kaynağı olarak doğal hakkın bulunması gerektiğini; tarihsici ekolün ise sosyal bilimler alanında insan ve doğa adına hesap vermesi gerektiğini düşünmektedir. Tezde, doğal hakkın incelenmesinin tarihsicilik eleştirisi açısından nasıl sonuçlara götürebileceği, modern dönemin tarihsel bir okumasıyla inceleme altına alınmıştır. Anahtar Kelimeler: tarihsicilik, doğal hak, doğal hukuk, uzlaşımcılık, tarihsel okul.
Kökmantık: Biçimsel dizgelerin ontolojisi yoluyla mantığın temellerinin açılması
Son yüzyılda, yeni mantık sistemlerinin keşfiyle birlikte mantık çalışmalarının odağında bu sistemlerin geliştirilmesi yer almıştır. Ancak mantığın bu yatay genişlemesine rağmen, "temel bir mantık dizgesi var mıdır?" veya "mantık temellendirilebilir mi?" gibi sorular, nadiren ele alınmıştır. Bu çalışmada ise biçimsel mantığın temellerinde olduğu düşünülen temel mantık dizgesi (kökmantık) araştırılmaktadır. Biçimsel dizgelerin imkân koşulları transandantal bir yaklaşımla incelenmiş; dizgelerin yer, sıra, aynılık, başkalık ve biraradalık kavramları olmadan inşa edilemeyeceği sonucuna ulaşılmıştır. Bu kavramlardan aynılık, başkalık ve biraradalığın kökmantığın temel kavramları olduğu ve bu temelde kökmantık dizgesinin kurulabileceği gösterilmiştir. Bu kökensel kavramlardan hareketle, mantıksal bağlaçlar ve ilkeler değerlendirilmiş; aynılık ve başkalığa dayanan değilleme ile biraradalığa dayanan tümel evetlemenin kökmantığın temel bağlaçları olduğu öne sürülmüştür. Çelişmezlik ve özdeşlik ilkelerinin kökensel kavramlara dayanmaları nedeniyle kökmantığın temel ilkeleri olduğu belirtilmiş, diğer bağlaç ve ilkelerin ise ancak kökensel olmayan kavramlar dolayımıyla düşünülebileceği saptanmıştır. Böylelikle kökmantığın biçimsel dizgelerin zorunlu, ortak zemini olduğu çalışmamızın temel iddiası olarak ortaya çıkmıştır. Çalışmanın sonunda kökmantığın mantıksal çoğulculuk ve karşı-istisnacılık tartışmalarındaki yeri değerlendirilmiştir. Çalışma, mantıksal çoğulculuğu dışlamamakla birlikte, çoğulculuğun mantık sistemleri düzeyinde ele alınması gerektiğini savunmaktadır. Karşı-istisnacılığın ise karşısında konumlanarak mantığın a priori bir zemine dayanabileceğini göstermektedir.
Anselm Kıefer'in eserlerinde hatırlama ve unutuş sorunu
Bu çalışma, hafıza, hatırlama ve unutma kavramlarının, felsefi ve sanatsal ve psikolojik bir perspektiften incelemesini içermektedir. İlk bölümde, Antikçağ'dan başlayan bir temel ile önce Platon ve Aristoteles'te hatırlama ve hafıza kavramları değerlendirilmiş; Platon'un mneme ve anamnesis kavramları incelenmiş, devamında Aristoteles'in, hafıza kavramına kazandırdığı diyalektik taraf tartışılmıştır. Bu bölümdeki tartışmanın devamında ve son kısmında hafızanın diyalektik yönüne yapılan vurgu, Hegel'in düşüncesi üzerinden detaylandırılmıştır ve temellendirilmiştir. Hegel'in Erinnerung kavramı ile bireyin kendilik inşası arasındaki ilişki ve hemen ardından hatırlama ile kolektif hafıza arasındaki bağlantı ise, çalışmanın ikinci ana bölümünde, çağdaş neo-ekspresyonist sanatçı Anselm Kiefer'in eserleri üzerinden analiz edilmiştir. Bu bölümde Kiefer'in çalışmalarında hafıza ve hatırlama temalarının eserlerine sanatsal yaratıma nasıl yansıdığı; toplumsal belleğe nasıl katkı sağladığı tartışılmıştır. Son olarak Freud'un düşüncesindeki izdüşümü birlikte, Kiefer'in sanatında hafızanın toplumsal ve bireysel boyutlardaki etkileri felsefi bir zeminde tartışılmıştır. Bu çalışmanın temel amacı, Hegel'de detaylandırılan ve temellendirilen hafıza ve Erinnerung kavramlarının tinin kendini gerçekleştirme süreciyle bağlantılı olarak, Kiefer'in sanatı aracılığıyla kolektif hafızanın unutulmuş ve içselleştirilmiş formlarında nasıl ifade bulduğunu sanatsal, felsefi ve psikolojik bir zeminde tartışmaktır.
Psikolojden ontolojiye: Maurice Merleau-Ponty'de Gestalt
Bu çalışmada Maurice Merleau-Ponty'nin Türkçe'ye Görünür ile Görünmez olarak çevrilen Le Visible et l'invisible kitabının 1959 Eylül ayında yer alan bir çalışma notundan hareket edilir. Bu not psikolojinin ontoloji olduğunu göstermesine yönelik bir kendisine yazdığı hatırlatma notudur. Yaşamının sonlarında açığa çıkmış bu ifadede Merleau-Ponty, aslında araştırmalarının en başından beri psikoloji olarak görülenin insan varlığını inceleyen bir alan olduğunu, bir bakıma da psikolojinin ontolojiyle derin ve karmaşık ilişkisini ilan etmektedir. Bu durumda psikoloji, sadece davranışı veya ruhu incelemek yerine, yaşayan ve bedenlenen gerçekliği içerisinde insanın varlığını araştırmalıdır. Dolayısıyla elinizdeki bu çalışma, Fransız filozofun 1930lar'daki çalışmalarıyla beraber La Structure du Comportement'dan Görünür ile Görünmez'e uzanan felsefi düşünce gelişiminde psikolojinin nasıl yer aldığını ve nasıl derinlikli ontolojik bir yapının araştırılmasına dönüştüğünü felsefi düşünüşünün merkezinde yer alan Gestalt çözümlemesiyle sunmayı amaçlamaktadır. Çünkü Gestalt psikolojisiyle olan etkileşimi, ilk çalışmalarından itibaren başlamakta ve felsefi düşünce dizgesinin ağırlık merkezinde yer almaktadır. Bu çalışmada kullanılan fenomenolojik yöntem, Merleau-Ponty'nin çalışmalarındaki psikoloji ve ontoloji üzerine belirlenimlerini betimlemeyi hedeflemektedir. Bu hedef doğrultusunda psikoloji ile felsefe tarafından paylaşılan ve merkezi bir kavram olan algıya verdiği önemden ötürü Gestalt psikolojisine olan ilgisi betimlenmiştir. Bu ilgi sadece psikolojiyle kalmamış, insan varoluşunun temel yapılarını anlamaya yönelik bir meraka evrilerek insanın dünya ile kurduğu ontolojik bağa kadar uzanmıştır. Dolayısıyla çalışmada, Gestalt teorisinin, Fransız filozofun felsefesinin gelişimi boyunca birleştirici bir tema olarak yer aldığı ve kavramsal dönüşümlerle bu birleştirici temanın devam ettiği savunulmaktadır.
Nıetzsche'de bilinçdışı
Bu tezde Friedrich Nietzsche'nin bilinçdışı anlayışı bilincin birincilliğine yönelik eleştirisiyle ve ikincil bilinç kuramıyla birlikte ele alınmıştır. Düşünce tarihi boyunca ruh, akıl, zihin ve bilinç insanın özü kabul edilmiştir. Bilincin insanda egemen olduğu inancı Nietzsche tarafından çeşitli vesilelerle kapsamlı ve sert eleştirilere tabi tutulmuştur. Nietzsche özellikle töz ve özne inançlarını bu yanlış fikirden sorumlu tutmuştur. Ona göre töze ve özneye olan inanç birer yanılsamadır. Bunlarda dilin özne-yüklem yapısına olan inancın rolü büyüktür. Ancak Nietzsche soybilimsel bir yaklaşımla töz ve özne inancının ilksel kaynaklarının canlılığın çok eski tarihlerine kadar gittiğini savunur. Organizmanın haz-acı duyumsamaları onun, çevresini bir haz-acı ilişkisi üzerinden duyumsaması "bilen öznenin başlangıç yasası" olmuştur. İçgüdüler, dürtüler ve duygulanımlarla işleyen bilinçdışı süreçler bilinçli düşüncelerimizin ve eylemlerimizin ardındaki asıl nedenlerdir. Onlar da temelde kuvvetler çatışmasına ve güç istencine dayalıdır. Bilinç bunlara yalnızca tanıklık etmektedir ve bilinçdışı süreçlerin yalnızca yüzeyidir. Zaten bilinç, çok sonradan, toplumsallaşmayla ve iletişim ihtiyacı nedeniyle, dille "el ele" gelişmiştir. Bu nedenle bilinç dilin yapısının sınırlarına mahkûmdur. Bilinç bilinçdışı süreçlerin dürtüler ve duygulanımlar aracılığıyla yüzeye çıkan genelleştirmelerinden, çarpıtmalarından oluşur. Bu bir yorumlamadır. Ancak yorumlama aslen tüm bilinçdışı süreçlerde mevcuttur. Dürtüler dünyaya deşarj olmalarını sağlayacak imkânlar olarak bakarlar. Zira eylemlerimiz temelde içgüdülerimizden kaynaklı dürtülerimizi deşarj etmeye yöneliktir. Bunu hisler ve duygulanımlar aracılığıyla yaparlar. İnsanda bilinçdışı ve bilinç her an birlikte iş görür, fakat birincil olan bilinçdışıdır.
Aristoteles'te ilke ve bilgi
Aristoteles epistêmêyi gerekçelendirme ile bilgi iddiasını ortaya koymaya, bu bilgiyi mümkün kılan hem gerekli hem de yeterli koşullarla bilginin açıklamasını vermeye çalışmaktadır. Bu nedenle o öncelikle tanımlama ve tanıtlamanın tam olarak nasıl olacağına dair bir araştırmaya girmektedir. Aristoteles tanım ve tanıtlama ayrımını yaparken öncelikle tanımın neliğe özgü oluşuna ve neliğin de tümel oluşuna bir gönderimde bulunmaktadır. Aristoteles tanıtlamanın, tanımlamanın ve aksiyomların orta terimi de içine alan ilişkiselliği ile bilgiyi kesin olarak ortaya koymayı hedeflemektedir. Bilmenin öncelikle tanıtlama ile olan ilişkisinde cinse, orta terim ve kendi başınalığa odaklanmakta ve bilginin kesinliği için ilkelerin nasıl bilinebileceği araştırmaktadır. Aristoteles ilk öncüllerin doğruluğu apaçık bulunan, tanıtlanma zorunluluğu bulunmayan ve kendiliğinden apaçık olduğu için kendinden sonraki önermelerin öncelikli öncülü olarak temel olduğundan söz etmektedir. Bu çalışmanın amacı temelde ilke fikri üzerinden Aristoteles'in bilgiyi nasıl elde ettiğidir. Tez ilk öncüllerin cins (genos) ve orta terim ile ilişkisine odaklamakta bu bağlamda tanıtlamanın ve tanımlamanın Aristoteles için tam olarak neyi ifade ettiğini ve bu unsurların bilmeyle ve nous ile bağını ortaya koymaya çalışmaktadır.
Judıth Butler'da bedenin cinsiyet kimliğindeki konumu
Bedenli varlıklar olmanın dünyayı algılayışımızı nasıl etkilediği sorusu zihin- beden düalizmi üzerine kurulu ontolojik anlayışlara eleştirel bir tavır getirir. Judith Butler Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi metniyle cinsiyet çalışmalarında, toplumsal alanda cinsiyet kavramını ele almış ve biyolojik cinsiyetin toplumsal cinsiyete olan büyük etkisinin yıkılmasını, toplumsal cinsiyetin cinsiyetten ayrılmasını ve cinsiyetin söylemsel bir alana taşınmasını, çeşitli filozoflara referans vererek kimlik- cinsiyet bağlantısını yeniden kurduğu kuramını açıklamıştır. Ancak cinsiyet kimliği inşası teorisi, "Bedenin maddeselliğine ne oldu?" sorusuyla karşılaşılmasına neden olmuş ve Butler, Bela Bedenler: Cinsiyetin Söylemsel Sınırları Üzerine metniyle bedene dair yorumlar getirmiştir. Beden, olasılıkların dramatize edildiği bir alan olarak görüldüğünde, deneyimlerin cinsiyet kimliğindeki değeri de ne olur? Bu beden ilk dönem feminist fenomenoloji olarak kabul ettiğimiz Beauvoir feminizmindeki beden ile aynı anlama mı gelir? Butler deneyimi esas aldığı halde, metinlerinde atıfta bulunduğu Simone de Beauvoir'ın ve bazı varoluşçu düşünürlerin, cinsiyetli bedenler konusundaki görüşlerini "özcü olmak" nedeniyle eleştirmiştir. Ancak Butler geleneksel epistemonolojik- ontolojik ayrımının içindeyken cinsiyet- toplumsal cinsiyet ayrımını yıkmak ister, bu nedenle de "hammadde" ve "biçimlendirici güç" ayrımı yüzleşmeye devam eder. Bu çalışmayla Judith Butler'ın toplumsal cinsiyet kimliği konusundaki kuramını, kuramın feminist felsefedeki arka planını araştıracağım. Beden üzerine incelemeler yapan fenomenolog Maurice Merleau-Ponty'e ve varoluşçuların beden ve cinsiyet alanındaki görüşlerine getirdiği eleştirileri ve bu eleştirilere feminist fenomenologların getirdiği yorumları da sunup, Butler'ın kuramında bedenin konumunu incelemeye çalışacağım.
Dilthey'da anlama yöntemi ve nesnellik problemi
Dilthey, Tin Bilimlerinin kendi ayakları üzerinde durma serüveninde dönüm noktalarından birisini oluşturmaktadır. Onun zamanına kadar tarihsel-tinsel dünya Doğa bilimlerinin sunduğu bilimsel araçlar uyarınca araştırma konusu haline getirilmiştir. Dilthey ile birlikte Tin Bilimleri kendi özgün yöntemi ve bu yöntem içerisinde ortaya çıkan bilimsel araçlara sahip olmuştur. Bu anlamda temel problem "İnsan dünyasını inceleme yöntemi olarak anlamada nesnellik mümkün mü?" sorusuna cevap vermektir. Çalışma boyunca yöntem meselesi Tin Bilimleri bağlamında tartışılarak anlama yönteminin meşru zemini ortaya konmaya çalışılmıştır. Dilthey için anlama yöntemi hem tarihsel dünyayı hem de onun içinde yaşayan tek tek insanları anlama yöntemi olarak düşünülmektedir. Bu anlamda anlama, hem tek tek insanlarla hem de tarihsel süreç içerisinde tek tek insanlardan bağımsızlaşarak ortaya çıkan nesnel tinle ilgilidir. Dolayısıyla anlama bireye yöneldiğinde onun ifadeleşmiş yaşantı durumlarının objektif olarak kavranmasıyla, nesnel tine yöneldiğinde ise yine ona içkin olan amaç ve niyetlerin anlaşılmasıyla ilişkilidir. Böylece anlama kendi nesnellik zeminini yaşantı durumlarının ifadeleşerek nesneleşmesinde bulmaktadır. Nesnel tinin en yüksek formlarından biri "dil"dir. Dil, yazılı yapıtlarda sabitlenerek hermeneutik bir yorum faaliyetini şart koştuğu için anlama yönteminin modeli hermeneutik olmak durumundadır. Dolayısıyla Dilthey için Tin Bilimlerinin bilimsel formülasyonu yöntem olarak anlamayı, model olarak hermeneutiği, araç olarak da sanatı kullanmaktadır. Sonuç olarak yaşantıların dil, sanat eserleri ya da tarihsel dünyada ortaya çıkan nesnel tin üzerinden anlamaya konu olması nesnelliğin imkanını da vermektedir.
Gazzâlî ve yöntem: Tehâfüt'ün yöntemsel zeminine dair bir inceleme
Bu tez, geleneksel olarak filozoflara karşı kelâmî bir eleştiri olarak kabul edilen Gazzâlî'nin (ö. 505/1111) Tehâfütü'l-felâsife'sini, onun bu eseri yazarken sahip olduğu entelektüel zihin dünyasına odaklanarak metnin yöntemsel zemini bakımından incelemektedir. Bu çalışmada, Gazzâlî'nin Tehâfüt'ü bir sûfî olarak yazdığı, Tehâfüt'ün yöntemsel zeminin tasavvufî yöntem olduğu, bu itibarla Gazzâlî'nin eleştirisinin diyalektik olarak kelamcıları da kapsadığı ve metnin bu çerçeve itibarıyla okunması gerektiği ortaya konulmaktadır. Gazzâlî'nin kariyeri boyunca merkeze aldığı hakikate ulaşmada yöntem meselesi, tezin altyapısını oluşturmaktadır. Buna binaen Gazzâlî'nin tasavvufî yöntemle ilişkisi, tarihsel tanıklık ve metinler-arası ilişkiler itibarıyla aydınlatılmakta ve Gazzâlî'nin Tehâfüt'ü yazdığında zaten sûfî olduğu tespit edilmektedir. Bunu takiben Tehâfüt'teki her bir mesele üzerinden Gazzâlî'nin epistemolojisi ve metnin yöntemsel zemini ifşa edilmekte, sonuç olarak Tehâfüt'ün, zemine tasavvufî yöntemi alan bir metin olduğu gösterilmekte ve Gazzâlî'yi anlamada yöntemin merkezîliği vurgulanmaktadır.
Felsefi hermeneutik ve klasik metafizik
Araştırmamızın temel amacı felsefi hermeneutiğin klasik metafizikle ilişkisinin basit bir aşmadan oluşmadığını ve aslında iki alan arasında sıkı bir karşılıklı ihtiyaç durumu olduğunu göstermektir. Felsefi hermeneutik ile metafizik arasındaki ilişki aslında ikirciklidir. Bir yandan, hermeneutiğin tarihselliğe verdiği merkezî önem, nesnelci metafizik anlayışı bir meydan okumaya yol açar. Ancak diğer yandan, hermeneutik, onu yeniden yorumlayarak olsa da metafiziği de içeren felsefi bellekle sürekliliği savunur. Bu süreklilik, özellikle Gadamer'in Yeniplatonculuğa yakınlığında görülebilir. Bir yandan, Gadamer Hakikat ve Yöntem'de sudur modeline, bir şeyin tezahürü aracılığıyla kendini nasıl verdiğini açıklamak için başvurur. Öte yandan, anlama için bir model olarak metafizik temaşa tahakkümden vazgeçen etik bir kayıtsızlığa yol açar. Ancak kanaatimizce bu model yetersiz kalır; çünkü Gadamer'in metafizik temellükü nedensellik bağlamında metafizik bilgi kavramını göz ardı eder. Oysa, Kanadalı felsefeci Jean Grondin'e göre, hermeneutik ve metafizik karşılıklı olarak birbirine ihtiyaç duyar. Bir yandan, metafizik hermeneutikten bağımsız düşünülemez; çünkü şeylerin nedenini öğrenme çabası, onların anlamını sorgulamaktır. Aristoteles'in vurguladığı bilme arzusu, esasen bir anlama arzusudur. Diğer yandan, metafizik de hermeneutiğe, anlaşılacak bir anlam sağlar ve kozmosu ontolojik, teolojik ve antropolojik boyutlarıyla anlaşılabilir bir bütün olarak sunar.
Analitik metafizikte öz ve zorunluluk ilişkisi üzerine bir inceleme: Krıpke ve Fıne örnekleri
Öz ve zorunluluğun nasıl anlaşılacağı ve aralarındaki ilişkinin ne surette kurulması gerektiği, antik dönemden bu yana felsefenin temel konularından olagelmiştir. Bu konu çağdaş analitik metafizik içerisinde de on yıllardır tartışılmaktadır. Bu çalışmada, önde gelen iki analitik felsefeci Saul Kripke ve Kit Fine'ın bu konudaki birbirine ters düşen yaklaşımlarını inceledik. Kripke mümkün dünyalar anlam bilimi, adların katı göstericiliği, doğru ayniyet ifadelerinin zorunluluğu ve zorunlu a posteriori yargılar gibi düşüncelerden hareketle özcülüğün yeniden savunulabileceğini göstermeye çalışır. Kit Fine ise özlerin bilgisine zorunluluklardan hareketle erişebileceğimiz şeklindeki bu yaklaşıma karşı çıkarak, özlerin zorunluluklara öncelenmesi gerektiğini, hakiki tanımlar yoluyla ifade edilen özlerin ve bu itibarla da şeylerin ayniyetlerinin zorunlulukların kaynağı olarak düşünülmesi gerektiğini savunur.
Tekil önermelerin semantiği ve kelam ilmi bakımından sonuçları
Doğrudan bir birey hakkında olup bireyi önermenin bir bileşeni olarak içeren tekil önermelerin varlığı sorunu modalite metafiziğinde birçok görüşe referansla çözüme çalışılmıştır. Bu tezde tekil önermelerin arka planı incelenmiş, ardından tekil önermelerin varlığına ilişkin argümanlar ele alınmış, tekil önermeleri kabul etmenin yol açtığı modal mantık ve zaman mantığı bakımından sorunlara temas edilmiş, bu sorunların çözümü çabası olarak hangi çağdaş ontoloji yaklaşımlarına referansta bulunduğu soruşturulmuş ve son olarak bu yaklaşımların kelam disiplini açısından değerlendirilmesi yapılmıştır. Bu çerçevede, modal metafizikteki imkâncılık (possibilism) ve zaman mantığındaki ezelîcilik (eternalism) gibi başlıca stratejilerin, var olmayan şeylere ontolojik bir statü (şeylik) atfeden Muʿtezilî maʿdûm doktriniyle dikkate değer benzerlikler taşıdığı ileri sürülmüştür. Bu doğrultuda tekil önermelerin semantiğine ilişkin olarak çağdaş metafizikte geliştirilen yaklaşımlara benzer bir yaklaşımın kelâm geleneğinin ontolojik bağlılıkları içinde de tutarlı biçimde inşa edilebileceği savunuluştur.
Quentin Skinner'ın söz edimleri teorisini bir düşünce tarihi yöntemi olarak tatbiki üzerine
Bu çalışmada, J. L. Austin'in söz söylemeyi bir eylem olarak ele alan söz edimleri teorisinin, Quentin Skinner'ın entelektüel tarih anlayışına nasıl yöntemsel bir zemin sunduğu tahlil edilir. Austin'in saptayıcı ve edimsel ifadeler arasında yaptığı ayrım, saptayıcıların da birer edimsel olduğu iddiası ile sonuçlanır ve Aristoteles'ten günümüze kadar sadece olgu bildirimlerinin mantığın ve felsefenin nesnesi olabileceği veya olması gerektiği görüşü eleştiriye uğrar. Öyle ki bildirimde bulunmak diğerek çok söz ediminden sadece biridir. Teorinin temel varsayımı, telaffuz edilen her türden ifadenin edimsel koşulları itibariyle değerlendirilmesi gerektiğidir. Diğer taraftan Cambridge Ekolü tarihçilerinden Quentin Skinner, yazarının bir eylemi olarak metinlerin söz edimleri teorisiyle irtibatı içerisinde çözümlenebileceği fikri üzerinden yöntemini ortaya koyar. Bu yöntem itibariyle amaç, metnin anlamını belirleyen bir unsur olarak dilsel ve toplumsal bağlama gitmek ve bu bağlamsal çerçeve içerisinde yazarın metnini diğerlerinden ayıran şeyi, yani yazarın metniyle ne yapmış olduğunu tesbit etmektir. Skinner, özgün bir perspektiften yaklaşmakla teoriye hem bir katkı sunar hem de pratik bir işlev kazandırır. Söz konusu gelişmeleri daha çok betimsel bir usulde ele alan bu çalışma, felsefi bir teoriden hareketle nasıl bir düşünce tarihi yöntemi geliştirilebileceğine dair disiplinlerarası bir örnek sunar.