İnönü University
Anabilim Dalı

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı

İnönü University

2.423

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Trakya Üniversitesi Tıp fakültesi'ne son 10 yılda başvuran solid tümörlü çocuk hastaların retrospektif değerlendirilmesi

Kanser tüm ulusları etkileyen ve bulunduğu yere göre insidansı değişen endemik bir hastalık olduğundan kanser ile ilgili veriler oldukça önemlidir. Kanserin kontrol altına alınması ve kanserle mücadele önceliklerinin belirlenebilmesi için kanser yükünün, görülme sıklığının ve ölüm hızının tahmin edilmesi gerekmektedir. Bu çalışmada 2013-2023 yılları arasındaki 10 yıllık süreçte Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Ünitesi'nde takip edilmiş solid tümör tanısı doğrulanmış olan hastaların; solid tümör alt tipi, doğum ve ikamet yerleri, cinsiyet, tanı anındaki yaş, başvuru sırasındaki evreleri, uygulanan tedavi şekli, sağkalım oranları değerlendirilmiştir. Araştırmaya dahil edilen 149 hastanın %51,68'i erkek, %48,32'si kızdı. Hastaların ortalama tanı yaşları 6±5,9 yıl olarak saptandı. Hastaların %42,3'ü 0-4 yaş arasındaydı. Başvuruların doğum ve ikamet yerlerine göre büyük oranda Edirne dışından olduğu görüldü. En sık başvuru şikayeti %40,1 oranla ağrı olarak saptandı. Tüm hastalara histopatoloji ile tanı konulduğu görüldü. Solid tümör ana gruplarına göre tanı dağılımları incelendiğinde sıklık sırasına göre; en sık SSS olduğu bulunmuştur. Hastaların son durumdaki genel sağkalım oranı %72 olarak saptanmıştır. Beş yıllık genel sağkalım oranı ise %76,5, olaysız sağkalım oranı ise %61 olarak hesaplanmıştır. Cinsiyetler arasında genel sağkalım süreleri açısından anlamlı farklılığın olmadığı görülmektedir. Genel yaşam oranlarını tümör tipine göre incelendiğinde; böbrek tümörlerinde en yüksek, SSS tümörlerinde en düşük oran olduğu görülmüştür. Sonuç olarak çalışmamızda kliniğimizde tedavi edilen hastaların demografik özellikleri, başvuru şikayetleri, sağkalım oranları literatürdeki diğer çalışmalarla benzer sonuçlar vermiştir. Literatürle benzer olarak; solid tümörlerdeki E/K oranı:1,06, ortalama tanı yaşının 6 yaş, en sık görülen tümör tipinin SSS tümörü olduğu, genel sağkalım oranının %72 olduğu, en düşük sağkalım oranının SSS tümörü olan hastalarda olduğu gözlenmiştir.

Elif Aksu
Trakya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 1 diyabet tanılı olgularda mikroalbuminüri sıklığı

Tip 1 diyabetes mellitus insülinin tam veya mutlak yokluğu sonucu ortaya çıkan karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasında bozuklukla sonuçlanan çocuk ve ergen yaş grubunda en sık görülen endokrin hastalıktır. Bu çalışma, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Olgulıkları Anabilim Dalı, Çocuk Endokrinolojisi Bilim Dalı'nda Ocak 2006-Aralık 2021 tarihleri arasında T1DM tanısı alan ve diyabet süresi en az 1 yıl olan olgularda mikroalbuminüri sıklığını ve risk etmenlerini belirlemek amacıyla yapıldı. Çalışmaya alınan 285 olgunun (%55,1 erkek, %44,9 kız ) ortalama yaşı 14,4±3,9 yıl, diyabet tanı anındaki ortalama yaşı 8,3±4,1 yıl olup diyabet tanı anında %36,8 (105)'i ve çalışma anında %8,4 (232)'ü pubertal idi.Olguların 271(%95)'inde normoalbuminüri, 14 (%4,9) 'unda mikroalbuminüri saptandı.Mikroalbuminüri olan T1DM olgularının ortalama tanı yaşı 10,9± 1,7 yıl, ortalama diyabet süresi 6,2±1,9 yıl ,çalışma anında ortalama yaş 16,8± 1,6 yıl idi. Normoalbuminüri olan T1DM olgularında ise ortalama diyabet tanı 8,2± 4,1 yıl, diyabet süresi 6,1± 3,3 yıl ,çalışma anında ortalama yaş 14,2± 4,0 yıl idi.Her iki grupta diyabet süresi benzer olmasına karşın diyabet tanı yaşı ve çalışma anı yaş mikroalbuminüri grubunda anlamlı fazla bulundu.Olguların ortalama HbA1c düzeyi mikroalbuminüri grubunda % 8,1±1,3 ve normoalbuminüri grubunda ise %8,6±2,0 ile benzer idi. Metabolik kontrol açısından değerlendirildiğinde iki grupta da orta derecede glisemik kontrollü olgu sayısı fazla idi. Mikroalbuminüri ve normoalbuminüri olgularında antropometrik bulgular ve lipid düzeyleri açısından fark saptanmadı. Mikroalbuminüri olguları T1DM tanı yaşına göre sınıflandırıldığında 5 yaş altı tanı alan olgu olmamasına karşın 5-11 aralığında 9 olgu (%64,2) ve ≥11 yaş 5 olgu (%35,7) saptandı. fazla saptanmış ancak iki grup arasında cinsiyet açısından anlamlı fark bulunmamıştır. Diyabet tanı yaşına göre mikroalbuminüri olgularında diyabet süresi, ortalama HbA1c düzeyi,lipid profili ve günlük toplam insülin dozları benzer idi. Olgular mikroalbuminüri sürelerine göre incelendiğinde 14 mikroalbuminüri tanılı olgunun 10'u (%71,4) persistan mikroalbuminüri, 3'ü (%21,4) geçici mikroalbuminüri ve 1 olgu ise (%7,1) aralıklı mikroalbuminüri olup diyabet süreleri birbirine benzer bulundu. Gruplar olgu sayısının az olması nedeniyle istatistiksel olarak değerlendirilememiş olmasına karşın diyabet tanı yaşı ve mikroalbuminüri öncesi ortalama HbA1c düzeyi persistan mikroalbuminüri grubunda daha yüksek idi. Sonuç olarak T1DM tanısı ile izlenen çocuk ve ergen olgularımızda mikroalbuminüri sıklığı literatürle benzer bulundu.Çalışmada literatürden farklı olarak yalnızca diyabet süresinin değil diyabet tanı yaşının da mikroalbuminüri gelişiminde risk etmeni olabileceği saptandı. Diyabet tanı yaşı ve mikroalbuminüri ilişkisini destekleyen bu bulgu açısından daha geniş serili ve ileri dönük çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.

Nihal Kuşkun Kılıç
Trakya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çok düşük doğum ağırlıklı yenidoğanlarda duktus arteriozusun spontan kapanması ile hemoglobin düzeyi arasındaki ilişki

İleri derecede preterm ve/veya çok düşük doğum ağırlıklı yenidoğanlarda duktus arteriozusun spontan kapanması ile ilk 24. ve 72. Saatteki Hb değerleri arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla Ocak 2017 ve Ağustos 2023 tarihleri arasında TÜTF Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde takip ve tedavi edilmiş olan 171 ileri derecede preterem ve/veya çok düşük doğum ağırlıklı yenidoğan değerlendirilmeye alındı. Olgular 24. saat ve 72. saatteki doppler ekokardiyografi değerlendirmeleri ve tam kan sayımı parameterlerine göre geriye dönük incelendi. Olgular doppler ekokardiyografi değerlendirmesine göre duktus arteriozusu kapalı (Grup 1), spontan kapanan (Grup 2), spontan açılan (Grup 3), tedavi sonrası açık (Grup 4) ve tedavi sonrası kapanan (Grup 5) olarak 5 gruba ayrıldı. Tüm gruplar prenatal, antenatal, postnatal ve demografik özellikler, neonatal morbiditeler, hastanede kalım süreleri ve mortalite oranları ve eritrositer seri değerleri açısından açısından karşılaştırıldı. Çalışmamıza dahil edilen ileri derecede preterm ve/veya çok düşük doğum ağırlıklı yenidoğanların 24. ve 72. saat Hb değerleri ile duktusun spontan kapanması arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki ve eşik değerler tespit edildi. 24. ve 72. saatteki doppler EKO değerlendirmesinde duktusu kapalı saptanan olguların ve 24. saatte açık fakat tedavi almaksızın 72. saatte kapalı saptanan grupların Hb değerleri diğer gruplarla kıyaslandığında anlamlı oranda daha yüksek saptandı. Yirmi dördüncü saat Hb değerinin 16,05 g/dl ve üstünde olduğunda DA kapanma olasılığını 2.28 kat artırdığı ve bu değer için duyarlılığın %60,30, seçiciliğin %60 olduğu saptandı. 72.saat Hb değerinin 14,2 g/dl ve üstünde olduğunda DA kapanma olasılığını 3.20 kat artırdığı ve bu değer için duyarlılığın %64,70, seçiciliğin %64 olduğu ve Hb değerindeki her bir birimlik artışın bu olasılıkta 1.29 kat artışa neden olduğu saptandı. Gebelik haftası 27,5 ve üstünde olduğunda DA kapanma olasılığını 6,99 kat artırdığı ve bu değer için duyarlılığın %74,10 seçiciliğin %71 olduğu ve bu değerdeki her bir birimlik artışın bu olasılıkta 1,319 kat artışa neden olduğu saptandı. Sonuç olarak Hb ve spontan DA kapanması arasındaki ilişki çalışmamızda anlamlı düzeyde saptanmış olsa da, bu ilişkinin gösterildiği çalışmaların azlığı nedeniyle, daha fazla sayıda ve daha geniş kapasiteli prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Patent Duktus Arteriozus, hemoglobin, preterm yenidoğan, spontan kapanma

Buğra Aksu
Trakya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Trakya üniversitesi Tıp fakültesi hastanesiçocuk kardiyoloji polikliniğinden takipli olan biküspit aortik kapak tanılı hastaların değerlendirilmesi

Biküspit aortik kapak aort kapağı dışında özellikle proksimal aortayı da etkileyerek aort dilatasyonu ve devamında aort diseksiyonu ve rüptürü gibi hayatı tehdit edebilecek patolojilere de neden olabilmektedir. Bu çalışmada aortun çeşitli bölgelerinin sistolik ve diyastolik çaplarını ölçerek aortun elastisite ve sertliğindeki değişimi sağlıklı çocuklarla karşılaştırmayı hedefledik. Ayrıca daha önce BAK tanılı hastalarda kullanılmamış olan boya dayalı torasik aort uzunluğunu kullanarak nabız dalga hızını tespit etmeyi ve bu yöntemin güvenilirliğini saptamaya çalıştık. T.Ü.T.F. Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalınca takipli olan ve düzenli takiplerine devam eden 63 BAK tanılı hastaya karşılık 63 hastadan oluşan kontrol grubu oluşturuldu. BAK tanılı hastaların tanı anındaki ve son kontrollerindeki anulus aorta, sinüs valsalva, sinotübüler bileşke, asendan aort, arkus aorta ve abdominal aorta çapları sistolik ve diyastolik fazlardaki ölçümleri hasta dosyalarından elde edildi. Bu ölçümler kullanılarak aortun sertlik ve elastisitesini gösteren "distansibilite", gerinim ve "stiffness" (β indeksi) değerleri hesaplandı. Aynı ölçümler kontrol gurubunda da değerlendirildi. Ayrıca çalışma grubunun son kontrollerinde ve kontrol gurubunda boya dayalı torasik aort uzunluğu kullanılarak nabız dalga hızı değerleri hesaplandı. Bu değerler aortik "distansibilite", gerinim ve "stiffness" (β indeksi) değerleri ile karşılaştırıldı. Yaşları 5,94±4,53 yıl olan 42 (% 66,67) erkek ve 21 (% 33,33) kız hasta hastadan oluşan BAK tanılı hastadan oluşan çalışma grubuna karşılık yaşları 9,15±2,09 yıl olan benzer cinsiyet dağılımına sahip kontrol grubu oluşturuldu. BAK tanılı hastaların sinüs valsalva (23,00 (±6,18) mm; 21,03 (±2,53) mm; p=0,22) sinotübüler bileşke (18,47 (±5,31) mm; 16,80 (±2,17) mm; p=0,23), asendan aort (21,74 (±6,01) mm; 19,39 (±2,56) mm; p=0,05) seviyelerinin sistolik fazdaki ölçümleri kontrol grubuna kıyasla daha geniş olarak saptandı. Çalışma grubundaki hastaların tüm bölgelerde sistolik fazda yapılan ölçümleri tanı anı ve son kontrollerine göre değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artış gösterdi. Tüm ölçüm bölgelerinin sistolik fazda yapılan ölçümlerinin z skorları kontrol grubundan da yüksek saptandı. Ayrıca sinotübüler bileşke ve asendan aort bölgelerinde gerinim değerleri çalışma grubunda daha düşük β sertlik indeksi daha yüksek olarak saptandı. Çalışma ve kontrol gruplarının boya dayalı torasik aort uzunluğu kullanılarak hesaplanan nabız dalga hızı (3,78 (±0,92); 3,17 (±0,78); p<0,001) çalışma grubunda anlamlı düzeyde yüksek saptandı. Ayrıca nabız dalga hızı ile tüm ölçüm bölümlerinde değerlendirilen "distansibilite", gerinim ve β sertlik indeksi arasında yapılan korelasyon analizi sonucunda anlamlı düzeyde güçlü bir ilişki mevcuttu. Çalışmamızda BAK tanısı alan hastaların takipleri süresince aortun tüm bölgelerinde farklı düzeylerde genişlemeye neden olduğu saptanmıştır. Ayrıca BAK, aort elastisitesi ve aort sertliğini etkilemekte bunun sonucu olarak aortopati riskini arttırmaktadır. Boya dayalı torasik aort uzunluğu kullanılarak hesaplanan nabız dalga hızı BAK tanılı hastalarda ilk kez değerlendirilmiş ve poliklinik şartlarında hızlı ve kolay uygulanabilir olması nedeniyle BAK tanılı hastaların takiplerinde önerilmektedir. Ancak daha uzun soluklu ve daha geniş katılımcılı çalışmalara ihtiyaç vardır.

Faruk Pınar
Trakya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Doksorubisin ile oluşturulmuş deneysel kardiyotoksisite üzerine D-karvon'un etkisi

Doksorubisin, geniş kullanım alanına sahip bir kemoterapötik ajandır; ancak doza bağlı kardiyotoksisite gibi ciddi yan etkileri mevcuttur. D-karvon ise kimyon ve nane gibi bitkilerde bulunan bir monoterpenoid olup antioksidan, anti-inflamatuar ve anti-tümöral özelliklere sahiptir. Çalışmada D-karvon'un doksorubisin kaynaklı kardiyotoksisite üzerindeki etkilerini değerlendirmek amaçlanmıştır. Deneyde 43 Wistar Albino cinsi dişi rat kullanılmış ve hayvanlar kontrol ve tedavi grupları olarak beş gruba ayrılmıştır. Doksorubisin gruplarına 15 mg/kg dozunda doksorubisin intraperitoneal uygulanmış, D-karvon gruplarına ise farklı dozlarda (25 mg/kg ve 50 mg/kg) D-karvon oral gavaj ile verilmiştir. Çalışmanın son günü son enjeksiyonlar yapıldıktan sonra, sakrifikasyon öncesi, tüm ratlara anestezi verildi. Ratlar anestezi etkisindeyken ekokardiyografik değerlendirme uygulandı. Ekokardiyografik değerlendirmenin ardından biyokimyasal analizler için tüm ratlardan intrakardiyak kan örnekleri alındı. Deney sonucunda özellikle troponin-T düzeyleri, malondialdehit, total oksidan seviye ve oksidatif stres indeksi gibi oksidan parametreler açısından D-karvon'un olumlu etkileri saptanmıştır. Histopatolojik incelemelerde, D-karvon'un doksorubisin kaynaklı miyosit hasarını ve hücre içi dejenerasyonu azalttığı gözlemlenmiştir. Ekokardiyografik değerlendirmelerde ise sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu ve fraksiyonel kısalma değerlerinde, doksorubisin uygulanan gruplarda kontrol grubuna kıyasla anlamlı bir azalma tespit edilmiştir. Sonuç olarak, D-karvon'un kardiyoprotektif etkilerinin doz bağımlı olduğunu ve bu etkilerin sınırlı kaldığını, özellikle düşük dozlarda anlamlı fark gözlenmediğini tespit ettik. Bu çalışma, D-karvon'un doksorubisin kaynaklı kardiyotoksisiteye karşı potansiyel bir koruyucu etkisi olabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: doksorubisin, kardiyotoksisite, D-karvon, oksidatif stres

Gözde Öztürk
Trakya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kromozom anomalisi veya tek gen düzeyinde varyant saptanan çocuklarda kardiyovasküler bulguların değerlendirilmesi

Trakya Üniversitesi Çocuk Kardiyoloji Kliniği'nde Ocak 2018–Ocak 2024 arasında izlenen Down sendromu, Turner sendromu, Noonan sendromu , DiGeorge sendromu, Marfan sendromu, Williams sendromu, Tüberoskleroz ve Duchenne müsküler distrofi (DMD) tanılı olguların demografik verileri, büyüme SDS'leri ve başlangıç–kontrol ekokardiyografileri geriye dönük incelendi. Büyüme için genel (Neyzi) ve sendroma özgü (Zemel, Rongen-Westerlaken, Malaquias) referanslar; aort ölçümleri için Cantinotti ve Quezada Z-skorları kullanıldı. Kategorik değişkenlerde Ki-kare, eşleştirilmiş sürekli değişkenlerde uygun parametrik/parametrik olmayan testler uygulandı. Down sendromunda konjenital kalp hastalığı oranı yüksek bulundu. Sırasıyla atriyoventriküler septal defekt (AVSD), mitral yetersizlik (MY), ventriküler septal defekt (VSD), atriyal septal defekt (ASD) izlendi. AVSD'nin en sık olmasına bağlı opere olma durumu da yüksekti. Down sendromunda AVSD varlığında MY progresyonu anlamlı olarak yüksekti. Turner sendromunda hastaların yarıdan fazlasında konjenital kalp hastalığı olup en sık biküspit aorta, ardından koarktasyon ve asendan aort dilatasyonu görüldü; kontrol Z-skorları tüm segmentlerde arttı ve Cantinotti, Quezada'ya göre istatiksel anlamlı daha yüksek değer hesapladı. Noonan sendromunda kardiyak tutulum %76,9; en sık pulmoner kapak stenozu, ardından hipertrofik kardiyomiyopati ve ASD izlendi; hafif-orta pulmoner stenoz stabil seyretti, pulmoner yetmezlik hafif arttı. DiGeorge sendromunda konjenital kalp hastalığı %77,2 olup konotrunkal anomaliler baskındı. Marfan sendromunda pediatrik yaşta mitral kapak prolapsusu ve mitral yetmezlik önde, aort dilatasyonu daha düşük orandaydı. Williams sendromunda en sık supravalvüler aort stenozu ve periferik pulmoner stenoz raporlandı. Aort stenozunda progresyon sıklığı düşüktü. Tüberosklerozda en sık multiple rabdomyom görülmekle birlikte, takipte çoğunda spontan regresyon görüldü. DMD'de ekokardiyografi çoğu olguda normal iken adölesanda dilatasyon belirgindi. Büyüme değerlendirmelerinde genel referanslar, sendroma özgü eğrilere kıyasla boy/vücut ağrılığı sapmalarını olduğundan fazla gösterdi. Sendroma özgü büyüme ve kardiyak referansların kullanımı klinik yorumları belirgin etkilemektedir. Down sendromunda AVSD, Turner sendromunda aortopati, Noonan sendromunda sağ ventrikül çıkış yolu patolojileri ve DiGeorge sendromunda konotrunkal defektler yoğun izlem gerektirmektedir. Seri ekokardiyografi, çocukluk çağında bile prognozu yönlendiren değişimleri güvenle yakalamaktadır.

Sibel Başer Büyükkeskin
Trakya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Trakya Bölgesi'ndeki üriner sistem anomalisi prevalansının değerlendirilmesi

Konjenital böbrek ve üriner sistem anomalileri, çocukluk çağında en sık görülen doğumsal anomaliler grubunu oluşturmakta olup kronik böbrek hastalığına ilerleme riski taşıması nedeniyle önemli bir halk sağlığı problemidir. Bu çalışmanın amacı, Trakya Bölgesi'nde (Edirne, Tekirdağ, Kırklareli ve Gelibolu) 0–18 yaş pediatrik nüfusta Konjenital böbrek ve üriner sistem anomalileri prevalansını, demografik özelliklerini ve alt tip dağılımını değerlendirmektir. Çalışma 2022–2024 yılları arasında retrospektif olarak planlanmış; bölgedeki hastanelerin radyoloji bilgi sistemlerinden elde edilen 23.011 pediatrik rapor incelenmiştir. Raporlar doğal dil işleme temelli sınıflandırma algoritması ile standartlaştırılmış; ardından klinik uzman kontrolü eşliğinde doğrulanarak etiketlenmiş; yaş grupları, cinsiyet ve il bazlı analizler yapılmıştır. Prevalans hesaplamalarında Türkiye İstatistik Kurumu nüfus verileri payda olarak kullanılmış ve sonuçlar 100.000 çocuk başına oran şeklinde verilmiştir. Toplam 22.538 rapor (%97,9) sınıflandırılabilir bulunmuş ve 4.035 olguda (%17,9) Konjenital böbrek ve üriner sistem anomalileri saptanmıştır. Üç yıllık ortalama prevalans 291.6/100.000 olarak hesaplanmış olup erkeklerde prevalans kızlardan daha yüksek bulunmuştur (erkek/kız oranı: 1,36). Tüm yaş gruplarında en sık saptanan alt tip hidronefroz olmuş; bunu renal agenezi, renal hipoplazi ve üreteropelvik bileşke darlığı izlemiştir. Olguların %19,6'sında Konjenital böbrek ve üriner sistem anomalileri tanı birliktelikleri mevcuttur ve en sık eşleşme hidronefroz ile üreteropelvik bileşke darlığı birlikteliğidir. Yaş grubu analizlerinde en yüksek prevalans 0–1 yaş grubunda (1224.3/100.00) saptanmış olup toplam pediatrik nüfusa oranla anlamlı yüksek bulunmuştur (p<0,001). İl bazlı değerlendirmelerde Konjenital böbrek ve üriner sistem anomalileri prevalansının Edirne, Tekirdağ, Kırklareli ve Gelibolu arasında farklılık gösterdiği belirlenmiştir. Edirne'nin prevalansı 980.7/100.000 şeklinde bulunarak ortalama prevalansa göre yüksek olduğu görülmüş ve pediatrik nefroloji merkezi olması ile ilişkili değerlendirilmiştir. Bu çalışma, Trakya Bölgesi pediatrik nüfusunda Konjenital böbrek ve üriner sistem anomalilerinin epidemiyolojik yükünü ortaya koyan kapsamlı bölgesel veriler sunmaktadır. Anahtar kelimeler: Konjenital böbrek ve üriner sistem anomalileri, prevalans, çocuk, radyolojik epidemiyoloji, Trakya Bölgesi.

Abdulkadir Kalkan
Trakya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut romatizmal ateş tanısı ile takipedilen hastalarda antiinflamatuartedavide kullanılan asetilsalisilik asitve naproksen sodyum etkinliğininretrospektif olarak karşılaştırılması

Amaç: Tekirdağ ilinde yaşayan çocuklarda ARA'in klinik ve demografik özelliklerini ortaya koymak ve tedavide kullanılan Asetilsalisilik Asit (80-100 mg/kg/gün) ve Naproksen Sodyum (10-20 mg/kg/gün) tedavilerinin etkinliğini ve güvenirliliğini karşılaştırılmaktır. Yöntemler: Ocak 2016-Aralık 2018 tarihleri arasında Çocuk kardiyoloji polikliniğimize başvuran bütün hasta dosyaları retrospektif olarak incelendi ve 2015 Jones Kriterlerine göre, ARA tanısı konulmuş 5-17 yaş arası (ortalama 11,82±2,79, K/E oranı:1,3) 65 hasta dosyası geriye dönük değerlendirildi. Bu hastaların antiinflamatuar tedavisinde kullanılan Asetilsalisilik Asit (ASA) ve Naproksen Sodyum (NXN)'un tedavi etkinliği, tanı öncesi ve sonrası dönemde klinik, laboratuar ve EKO verileri karşılaştırılarak değerlendirildi. İstatistiksel analiz: SPSS Statistics 25.0 for Windows Evaluation Version programı kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda en sık görülen major bulgular artirit (%72) ve kardit (%80) iken en sık görülen minör bulgular ateş (%61) idi. En sık başvuru yakınması eklem yakınmaları (%75,4) ve ateş idi (%61,5). Artrit saptanan 59 hastanın %32,2'sinde gezici poliartrit, %20,3'sinde poliartralji, %30,5'inde monoartrit vardı. Hastaların %49,2'sinde klinik kardit, %30,8'ine ise subklinik kardit olarak değerlendirildi. NSAİİ'lardan ASA ve NXN verilen iki grupta da yaş, kilo, boy açısından anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). 59 hastanın %52,5 antiinflamatuar tedavide NXN ve %47,5 ASA almıştır. İki grup arasında artrit/artralji tedavi etkinliği ve süresi karşılaştırıldığında anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Ekokardiyografide en sık saptanan kapak tutulumları %76'ı mitral yetmezlik (MY) ve %38 oranında aort yetmezliği idi. Çalışmamızda, hastalarımıza rutin yapılan EKO'larda kardiyak tutulum gösteren hastaların, kapak tutulumlarındaki iyileşmenin ve kontrollerde bakılan akut faz reaktanlarındaki gerilemenin, NXN ve ASA kullanan hastalarda da benzer olduğu belirlendi (p> 0,05). ASA tedavisi verilen 28 olgunun %50'sinde salisilata bağlı yan etki gözlendi. 10 olguda (%35) KCFT'de bozukluk, 4 olguda (%14) kulak çınlaması tespit edildi. NXN verilen 4 olguda %12 gibi düşük bir oranda yan etki profili izlendi. Sonuç: Tekirdağ ili üniversite hastanesi çocuk kardiyoloji polikliniğine başvuran ARA tanılı hastalar üzerinde yaptığımız retrospektif çalışmamızda NXN'un ARA tedavisinde ASA kadar etkili olduğu sonucuna vardık. Naproksen sodyumun kullanımının daha kolay olması ve daha az yan etki profili ile karşılaşmamız; bir diğer yandan tedavide daha iyi dozlama, daha iyi hasta uyumu, nadir görülen hepatik toksisite gibi karşılaştığımız avantaj/dezavantajlarının üzerinde durmak istedik. Biz de çalışmamızda diğer çalışmalarda gösterildiği gibi Naproksen sodyumun ARA tedavisinde ASA'ya güvenli ve etkili bir alternatif olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle, NXN'nin ASA ile ilişkili artrit tedavisi için alternatif bir birinci basamak ilaç olarak düşünülmesi gerektiğine inanıyoruz. Anahtar Sözcükler: Akut Romatizmal Ateş(ARA), Antiinflamatuar Tedavi, Asetil salisilik Asit(ASA), Naproksen Sodyum(NXN)

Ayça Kayıkçı Raimoğlu
Tekirdağ Namık Kemal University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sepsis tanısı alan preterm ve term yenidoğanlarda mikro CRP ve delta nötrofil indeksinin tanısal değeri

Yenidoğan dönemi hayatın ilk 28 günlük sürecini kapsamaktadır. Enfeksiyon etkeni bir mikroorganizma tarafından yenidoğanın herhangi bir dokusunun invazyonuna karşı, yenidoğanın inflamatuar süreçleri içeren mekanizmalar ile oluşturduğu cevabın klinik hali neonatal sepsis olarak tanımlanmaktadır. Neonatal sepsisin ciddi mortalitesi, kliniğinin hızlı kötüleşmesi ve antimikrobiyellerin gereksiz kullanım olasılığı sebepleri ile tanı sürecinde hız ve özgüllük oldukça önem arz etmektedir. Neonatal sepsis için altın standart tanı yöntemi halen kan kültürüdür. CRP ve hemogram gibi kan tetkikleri de tanı sürecinde büyük önem taşımaktadır. Tanıda önemli kan sayımı parametrelerinin modifiye bir hali olan, nötrofil farklılaşması ile nükleer lobülarite değişikliklerini temel alan ve immatür granülosit sayısı olarak ifade edilen delta nötrofil indeksi neonatal sepsisin tanı süreci için büyük önem arz etmektedir. Bu çalışma ile neonatal sepsisin tanısında delta nötrofil indeksi ve Mikro CRP değerlerinin biyobelirteç olarak değeri araştırılmıştır. Klinik veya kanıtlanmış neonatal sepsis tanısı alan 30 yenidoğan ile 30 kontrol yenidoğan çalışmanın örneklemini oluşturmaktadır. İlgili parametreler tüm örneklemden alınan venöz kan örnekleri ile değerlendirilmiştir. Mikro CRP ile rutin CRP sonuçları pozitif yönlü güçlü ilişkili saptanmıştır (p<0,001; r=0,918). Neonatal sepsis grubunda Mikro CRP ortalama değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır (p<0,01). Neonatal sepsis tanısı için 1,905 mg/dL değeri %86,7 sensitivite ve %83,3 spesifite ile kesim değeri olarak belirlenmiştir. Neonatal sepsis grubunda delta nötrofil indeksi ortalama değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır (p<0,01). Neonatal sepsis tanısı için 1,95 değeri %90,0 sensitivite ve spesifite ile kesim değeri olarak belirlenmiştir. Neonatal sepsis tanısında Mikro CRP ve delta nötrofil indeksi rutin kullanıma geçmeye aday belirteçler olarak düşünülmüştür.

Bebek-prematürBebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıkları+6
Soner Günder
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağı atopik dermatit hastalığının çinko düzeyi ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Çinko eksikliğinin atopik dermatit immünopatogenezi ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Atopik dermatit tanılı çocuklarda çinko düzeylerinin sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırılarak değerlendirilmesi ve atopik dermatit tanılı çocuklarda çinko düzeyinin hastalık şiddeti, klinik bulgular ve laboratuvar parametreleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi çalışmamızın amacını oluşturmaktadır. Ayrıca çinko eksikliğini öngörmede maliyeti düşük olan ve rutinde bakılan laboratuvar parametrelerinin kullanımının klinikte yardımcı olacağı düşüncesindeyiz. Çalışmamız prospektif bir olgu-kontrol çalışmasıdır. Atopik dermatit tanısıyla izlenen 72 olgu hasta grubu olarak alındı. Benzer yaş ve cinsiyette çocuk sağlığı ve hastalıkları polikliniğinde izlenen 42 olgu da kontrol grubu olarak alındı. Hasta grubu ve kontrol grubundaki olguların özgeçmiş ve soygeçmiş özellikleri hasta dosyalarından retrospektif olarak kaydedildi. Eritrosit içi çinko değerlerine bakabilmek için EDTA'lı tüpe kan alındı. Tüm olguların yaş ve cinsiyet verileri karşılaştırıldı. AD'li hasta grubundaki olguların eritrosit içi çinko düzeyleri ile PDW değerleri arasında negatif korelasyon olduğu tespit edildi. Çalışmaya katılan AD'li hastalardan çinko eksikliği olanlarda PDW ve WBC değerlerinin daha yüksek olduğu saptandı. Hastaların NLR değerleri ise çinko eksikliği olmayan grupta daha yüksekti. Çalışmamızdaki olguların yaşı büyüdükçe çinko düzeyinin arttığı görüldü. Sonuç olarak çinko eksikliği sıklığının yaş ile azaldığı saptandı. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında İEZn seviyeleri #©karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu ancak İEZn ortalaması AD'li hasta grubunda sayısal anlamda kontrol grubuna oranla daha düşük saptandı. Sonuç olarak çinko düzeyi AD'li hastalarda daha düşük saptandığı için atopik dermatit tanısıyla izlenen olgularda bu elementi değerlendirmek faydalı olabilir. Ancak çinkonun atopik dermatit gelişimindeki ve sürecindeki rolü için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Atopik dermatit, çinko, enflamatuar belirteç

Antiinflamatuar ajanlarBiyobelirteçlerDeri hastalıkları+3
Hülya Baykız Güney
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağı obezitesinde yeni nesil kardiyovasküler risk belirteçlerinin değerlendirilmesi

Vücutta aşırı yağ birikimi olarak tanımlanabilen obezite küresel bir sağlık sorunudur. Gıdaya erişimin kolaylaşması ve fiziksel aktivitenin azalması gibi etkenler sebebiyle obezite ve komplikasyonlarının insidansı artmaya devam etmektedir. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı, aritmiler ve ani kardiyak ölüm gibi kardiyovasküler hastalıklar obeziteye bağlı morbidite ve mortalitenin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Obezitenin kardiyovasküler sistem üzerine etkilerinin klinik bulgu vermeden çocukluktan itibaren başladığının gösterilmesiyle, çocukluk çağı obezitesiyle ilişkili kardiyovasküler değişiliklerin mekanizmasının aydınlatılması daha da önem kazanmıştır. Bu çalışmada kardiyovasküler hastalıkların obeziteyle ilişkili patolojik süreçlerine dahil olabileceği düşünülen bazı biyokimyasal parametreleri araştırmayı amaçladık. 177 çocuk çalışmaya dahil edildi ve vücut kitle indeksi persentilleri ve metabolik sendrom kriterlerine göre 4 gruba ayrıldılar: normal vücut kitle indeksli çocuklar, obez çocuklar, morbid obez çocuklar ve metabolik sendromlu çocuklar. Çocukların serum örneklerinden yüksek duyarlıklı kardiyak troponin T, kardiyak miyozin bağlayıcı protein C, trimetilamin N oksit, çözünebilir tümör nekroz faktörü benzeri zayıf apoptoz indükleyici, kromogranin A, multimerin-2 düzeyleri ve diğer biyokimyasal parametreler bakıldı. Çocukların antropometrik ölçümleri ve klinik bulguları kaydedildi. Normal vücut kitle indeksi olan çocuklar obez, morbid obez ve metabolik sendromlu çocuklara göre anlamlı düzeyde daha yüksek kromogranin A düzeyine sahipti (p<0.05). Metabolik sendromlu çocukların kardiyak miyozin bağlayıcı protein C düzeyleri normal vücut kitle indeksli ve obez çocuklara göre anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0.05). Grupların yüksek duyarlıklı kardiyak troponin T, trimetilamin N oksit, çözünebilir tümör nekroz faktörü benzeri zayıf apoptoz indükleyici, multimerin-2 düzeyleri arasında anlamlı farklılık yoktu (p>0.05). Bu sonuçlar kardiyak miyozin bağlayıcı protein C ve kromogranin A moleküllerinin obeziteyle ilişkili kardiyovasküler hastalıkların patogenezinde rol aldığı düşüncesini güçlendirmektedir.

BiyobelirteçlerKardiyovasküler hastalıklarKardiyovasküler sistem+5
Şule Güler Kaçmaz
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

12-15 aylık çocuklarda demir eksikliğinin SİATT (Sosyal iletişim alan tarama testi) skoruna etkisinin değerlendirilmesi

Demir eksikliği ve demir eksikliği anemisi dünyada en sık görülen nutrisyonel eksiklik ve anemi nedenidir. Pek çok çalışmada demir eksikliği ve demir eksikliği anemisinin çocukluk döneminde büyüme ve gelişmede önemli etkilere neden olduğu bilinmektedir. Gelişmenin takibinde tarama testleri de oldukça önemlidir. Ülkemizde de pratikte kullanılmakta olan pek çok gelişim tarama testi bulunmaktadır. Demir eksikliği anemisinin, sosyal iletişim alanı değerlendirmede rol oynayan Sosyal İletişim Alan Tarama Testi'ne (SİATT) etkisi çalışmamızın amacını oluşturmaktadır. SİATT'ın günlük pratikte çocuklarımızın gelişimini değerlendirmede yaygınlaşıp, yardımcı olacağı düşüncesindeyiz. Çalışmamız prospektif bir olgu kontrol çalışmasıdır. Demir eksikliği anemisi olan 43 olgu vaka grubu olarak alındı. 69 olgu da kontrol grubu olarak belirlendi. Vaka grubu ve kontrol grubundaki olguların 12. ay ve hasta grubunun tedavisi sonrası tüm gruplarda 15. ay da SİATT tekrarlandı. Tüm olguların demografik bilgileri ve SİATT sonuçları karşılaştırıldı. Demir eksikliği anemisi olan vaka grubunda kontrol grubuna göre 12. ay SİATT sonuçlarında bakıldığında sosyal iletişim alanda gerilik yaşandığı istatiksel açıdan anlamlı değerlendirildi (p<0,05). Vaka ve kontrol grubunun laboratuvar sonuçlarına baktığımızda hemoglobin, demir ve ferritin düzeylerinin azalmasıyla SİATT toplam puanlarının da azalması istatiksel açıdan anlamlı saptandı (p<0.05). Vaka grubu tedavi sonrası kontrol grubu ile 15. ayda tekrar değerlendirildiğinde aradaki gerilemenin azalarak benzer SİATT sonuçları elde edildiği görüldü.

Anemi-demir eksikliğiDemirProspektif çalışmalar+2
Özge Yerlioğlu
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anne sütü alım süresi ve kesilme zamanını etkileyen faktörler

Anne sütü ve emzirme; sağlıklı büyüme ve gelişme, dengeli ve yeterli beslenme, psikososyal gelişim ve ekonomik boyut açısından oldukça önemlidir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tüm bebeklerin ilk 6 ay SAS ile beslenmesini, 6. aydan itibaren ise anne sütüne ek olarak besin değeri yüksek ek gıdalara başlanmasını ve en az 2 yaşına kadar anne sütü ile beslenmenin devam edilmesini önermektedir. Araştırmamız 5 yaş ve altı çocukların anneleri veya bakım verenleriyle anket uygulanan kesitsel tipte bir çalışmadır. Bu çalışma Ekim 2021 – Aralık 2021 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Poliklinikleri'ne başvuran 5 yaş ve altı 400 çocuk üzerinde yapıldı. Yaptığımız çalışmaya göre; sezaryen ile doğum, erken doğum ve düşük doğum ağırlığı, ilk 6 ay SAS ile beslenme ve toplam anne sütü alma sürelerini olumsuz etkilemektedir. Annenin doğum öncesi emzirme eğitimi almış olması çocuklarını daha uzun süre emzirmelerini sağlamaktadır. Annenin çalışıyor olması, eğitim durumu ve anne sütü hakkındaki bilgi seviyesinin yüksek olmasının, çocuklarını ilk 6 ay SAS ile besleme ve toplam emzirme sürelerini arttırdığı saptanmıştır. Diğer çocuğunu emziren annelerin sonraki çocuklarını daha uzun süre SAS ile besledikleri; annenin kronik bir hastalığa sahip olmasının ise SAS ile beslenme süresine etki etmezken toplam anne sütü alma süresini kısalttığı saptanmıştır. Annenin sigara kullanıyor olması ve doğum sonrası duygu durum bozukluğu yaşaması ise emzirme süresi ile ilişkisiz bulunmuştur. Babanın eğitim durumu ve hane halkının toplam gelirinin yüksek olması da çocukların ilk 6 ay SAS alma ve toplam anne sütü alma süresine olumlu etki etmektedir. Sonuç olarak; çocukların anne sütü ile beslenmesi arttırmak için annelere gerekli eğitim ve desteğin verilmesi ile birlikte toplumun bu konudaki bilinç düzeyini arttıracak çalışmalar yapılmalıdır.

Anne sütüAnnelerBebek beslenmesi+2
Gözde Yıldırım Çelik
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Süt çocuklarında ek gıdaya geçişte beslenme yönteminin obezite ile ilişkisi

Tamamlayıcı besinlere ortalama 6.ayda geçilmeli, çocuğun büyümesi ile birlikte artan enerji, protein ve diğer besin ögelerini karşılayabilecek yeterlilikte olmalı, çocuğun açlık, tokluk, iştah durumunun gözetilerek bakım veren kişi ve çocuğun tercihlerine uygun olacak şekilde sunulmalıdır. Duyarlı beslenme ile bebeğin beslenmeye aktif katılımı sağlanmalıdır. Yaşamın ilk iki yılında duyarsız beslenme davranışı bebekte ileride obezite, vitamin eksiklikleri, malnütrisyon, yeme reddi gibi önemli sorunlara yol açmaktadır. Son zamanlarda popülerlik kazanan bebek liderliğinde beslenme (BLW) yöntemi ile aktif bebek katılımı ve duyarlı beslenme sağlayarak sağlıklı bebek beslenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda tamamlayıcı beslenmeye geçişte tercih edilen yöntemlerin obezite gelişimi ile ilişkili olup olmadığı araştırıldı. Hastanemiz polikliniklerine başvuran 4 ile 24 ay arasındaki 400 hasta çalışmaya dahil edildi. Çocukların antropometrik ölçümleri ve klinik bulguları kaydedildi. Beslenme yöntemine göre geleneksel, bebek liderliğinde beslenme ve her iki yöntemi uygulayanlar olmak üzere gruplandırıldı ve beslenme yönteminin obezite ile ilişkisi yapılan anket ve anamnez verilerine bakılarak değerlendirildi. . Üç bölümden oluşan bu anket formunda, annenin ve babanın sosyodemografik özellikleri, bebeğe ait özellikler, tamamlayıcı beslenme ve bebek liderliğinde beslenmeye yönelik sorular bulunmaktaydı. Araştırma bulgularına göre bebeklerin yaş ortalamasının 14,79±4,34 (ay) olduğu belirlenmiştir. Tek başına anne sütüyle beslenme süresi ortalamasının 4,92±2,08 (ay), toplam anne sütüyle beslenme süresi ortalamasının 10,74±5,34 (ay) olduğu belirlenmiştir, ilk tercih edilen besin en çok sebze püresidir (%42,2). Katılımcıların BLW'yi duyma oranı %83,5 olduğu görüldü. Kullanılan beslenme yöntemi dağılımına bakıldığı zaman aileler; %12 oranında bebek liderliğinde beslenme (BLW), %57,5 oranında her iki yöntem ile beslenme, %30,5 oranında geleneksel beslenme yöntemini kullanmaktadır. Ek gıda verilme şekli ile doğum şekli, son ağırlık persantil, son baş çevresi persantil ve son BMI persantil arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki yoktur (p>0,05). Ek gıda verilme şekli ile son boy persantil arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (χ2=14,026; p=0,029). Bu sonuçlar süt çocukluğu dönemindeki beslenme yönteminin obezite patogenezinde rol aldığı düşüncesini güçlendirmektedir. Son yıllarda sosyal medyada da aileler arasında yaygınlaşan BLW uygulaması konusunda bilimsel açıdan yeterli kanıt yoktur. Bu beslenme yöntemini öneri halinde sunulması geliştirilip yaygınlaştırılması için konu hakkında daha çok ve geniş çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Anne sütüBebek beslenmesiBebekler+3
Vildan Birinci
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

25-OH vitamin D eksikliği olan yenidoğanlarda oral vitamin D tedavi protokollerinin karşılaştırılması

Ciddi bir halk sağlığı sorunu olan D vitamini eksikliği, tüm dünyada bebekleri ve çocukları etkilemektedir. D vitamininin insan organizmasında birçok işlevi olmasına rağmen esas görevi; dolaşımda normal kalsiyum ve fosfor dengesini sağlayarak kemik sağlığının korunması ve idamesini sağlamaktır. D vitamininin iskelet sistemi dışında, diğer sistemler üzerinde de düzenleyici rolü vardır. Araştırmamız kesitsel retrospektif bir çalışmasıdır. Çalışmamızda, 25 OH vitamin D eksikliği veya yetersizliği saptanan yenidoğanlarda, üç ay boyunca rastgele yöntem ile verilen 1000 ve 1500 ünite/gün D vitamini tedavi dozlarının etkinlikleri ve sonuçları karşılaştırıldı. Gebelik haftası 32-40 olan, 80 yenidoğan çalışmaya dahil edildi. Tedavi öncesi ve sonrasında 25 OH vitamin D, parathormon, kalsium, fosfor, alkalen fosfataz, spot idrar kalsiyum/kreatinin oranı bakıldı. Grupların demografik özellikleri ve diğer sonuçları karşılaştırıldı. Hastaların %35'inde hipokalsemi, %2.5'inde hipofosfatemi, %1.3'ünde hiperfosfatemi mevcuttu. Hastalarda konvülzyon gibi semptomatik hipokalsemi bulguları görülmedi. Alkalen fosfataz yüksekliği %2.5, parathormon yüksekliği %18.8, düşüklüğü %1.3 hastada tespit edildi. Yüksek doz D vitamini tedavi grubunda, tedavi sonrası 25 OH vitamin D ortalama değeri 60.7 ng/ml, düşük doz tedavi grubunda 48.5 ng/ml saptandı. Tedavi sonrası D vitamini intoksikasyonu bulguları olan hasta yoktu. Yüksek doz grubunda tedavi sonrası üç hastada, düşük doz grubunda bir hastada asemptomatik vitamin D hipervitaminozu görüldü. Tedavi öncesi hipofosfatemi ve hipokalsemi olan hastalarda, tedavi sonrasında hipokalsemi ve hipofosfatemi görülmedi. Tedavi öncesi parathormon yüksekliği olan hastalarda, tedavi sonrası parathormon düzeyi normal bulundu. Yüksek doz D vitamini tedavisi alan grupta tedavi sonrası iki, düşük doz D vitamini alan grupta tedavi sonrası iki hastada izole hiperkalsiüri görüldü. Bu hastalarda kontrol D vitamini değerleri normal aralıklarda idi.

Bebek beslenmesiBebek-yenidoğmuşBebekler+3
Shafa Gozalova
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hastanemizde çocuk yoğun bakım ünitesinde menenjit tanısı ile yatan ve lomber ponksiyon yapılan hastaların biyokimyasal ve mikrobiyolojik analizlerinin retrospektif incelenmesi

Menenjit leptomeninkslerin ve subaraknoid alanın enflamasyonu ile giden bir merkezi sinir sistemi enfeksiyon hastalığıdır. Tanı testleri ve tedavi yöntemlerindeki ilerlemelere karşın halen ciddi mortalite ve morbiditeye sahiptir. Bu nedenle erken tanı koymak ve bir an evvel etkene yönelik ampirik tedaviye başlamak oldukça önemlidir. Çalışmamıza hastanemizde menenjit tanısı almış 70 hasta dahil edilmiştir. Hastaların anamnez, fizik muayene, laboratuar sonuçları ve başlanan tedavileri retrospektif olarak incelenmiştir. Hastalarımızın çoğunluğu (%58,6) erkek ve %38,6'sı 1 yaş ve altındadır. İlkbahar ve yaz aylarında toplam başvuran hasta sayısı sonbahar kış aylarındaki başvuranlara göre daha fazladır. Hastalarımızın en sık başvuru şikayeti %84,3 ile ateştir. Meningeal irritasyon bulgusu 2 yaş ve üzerindeki hastalarda %86 oranında pozitifken bu oran 2 yaş altında %22,4 tür. Meningeal irritasyon bulgularının durumuna göre nötrofil, lenfosit ve platelet değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0,05). Meningeal irritasyon bulguları pozitif olanların nötrofil değerleri, meningeal irritasyon bulguları olmayanlara göre anlamlı düzeyde daha yüksektir. Meningeal irritasyon bulguları pozitif olanların lenfosit ve platelet değerleri, olmayanlara göre anlamlı düzeyde daha düşüktür. Hastaların kan ve BOS analizleri incelendiğinde medyan değerler hemoglobin için 11,5 g/dL, lökosit için 11220/uL ,platelet için 321500/uL ,CRP için 25,9 mg/dl , ESR için 29 mm/sa , BOS glikozu için 61,2 mg/dL, BOS proteini için 37,4 mg/dl ve hücre sayısı için 100/mm3'tür. Hastalarımızın 4 tanesinde BOS kültüründe etken mikroorganizma saptanmıştır. Kültür negatif hastaların 3 tanesinde ise BOS PCR da etken patojen tespit edilmiştir. Hastalara başlanan en sık tercih edilen ampirik antimikrobiyal tedavi vankomisin ve 3.kuşak sefalosporin kombinasyonudur. Anahtar kelimeler: Menenjit, Ateş, Meningeal İrritasyon Bulguları, Beyin Omurilik Sıvısı

AteşMenenjitlerMerkez sinir sistemi enfeksiyonları+6
Melis Öztürk Aykaç
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağı obezitesi gelişiminde lipoprotein A RS10455872 gen polimorfizminin rolünün araştırılması

Çocukluk çağı obezitesi, günümüzde giderek artan ciddi bir sağlık problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle, obez çocuklarda, diyabet, kanser ve kardiyovasküler hastalıklara daha fazla oranlarda rastlanılmaktadır. Vücut ağırlığı üzerinde genetik, davranışsal, metabolik ve hormonal etkiler rol oynamaktadır. Günümüzde yapılan çalışmalarda genetik faktörlerin ve polimorfizmlerin rolü artmış olup, birçok hastalığın risk faktörleri açısından değerlendirilmekte ve ileriye yönelik tedavi yaklaşımları geliştirilmektedir. Obezite çocukluk yaş grubunda polikliniklere başvurulan sık nedenlerden biri olmasına rağmen etiyolojisi henüz tam olarak bilinmemektedir. Genetik polimorfizmlerin obeziteye yatkınlıkta rol oynayabileceği güncel tartışma konusudur. Bu bağlamda, çocuklarda obezitenin erken tanı ve önlenmesi açısından genetik faktörlerin ve polimorfizmlerin etkisinin değerlendirilmesi önem arz etmektedir. Bu çalışmada amacımız obezite gelişiminde rolünün olabileceği düşünülen Lipoprotein (a) lokusundaki rs10455872 gen polimorfizmi ile çocukluk çağı obezitesi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir. Çalışmaya, herhangi bir akut veya kronik hastalığı olmayan 6-18 yaş arası 103 gönüllü obez ve 77 gönüllü sağlıklı çocuk dahil edildi. Prospektif olarak yapılan çalışma, gönüllülük esasına göre gerçekleştirildi. Çalışma esnasında, detaylı anamnez alınmasını takiben ayrıntılı fizik muayane yapıldı. Geleneksel ve yeni yöntemler kullanılarak katılımcıların antropometrik ölçümleri gerçekleştirildi. Hastaların, antropometrik ölçümleri, laboratuvar tetkikleri ve TANİTA ölçümleri kaydedildi. Obez hastalar ve sağlıklı kontrol grubu olmak üzere 2 ayrı grup oluşturuldu. Lipoprotein (a) rs10455872 gen polimorfizmi dağılımı obez ve sağlıklı çocuklarda benzer bulunmuştur (p=0,563). Çalışmamızda obez grupta AG genotipine sahip çocukların, VKİ, bel/kalça çevresi, DONMA I, DONMA II, HOMA, vücut yağ oranı, BMR, açlık kan şekeri, insulin, HbA1c, total kolesterol, CRP, serum demir bağlama kapasitesi ve metabolik sendrom indeks değerleri normal genotipe sahip çocuklara göre daha düşük saptandı. Obez grupta AG genotipine sahip bireylerin, baş/boyun çevresi, serum demir, ferritin, D vitamini, folat, vitamin B12, eritrosit sayısı, hemoglobin, hematokrit, MCV, MCH ve MCHC değerleri normal genotipe sahip çocuklara göre daha yüksek saptandı. Kontrol grupta AG genotipine sahip çocukların VKİ, DONMA II, SII indeks, vücut yağ oranı, HbA1c, total kolesterol, trigliserid, LDL, AST, ALT, CRP ve metabolik sendrom indeks değerleri normal genotipe sahip çocuklara göre daha düşük bulundu. Kontrol grupta AG genotipe sahip bireylerin HDL düzeyleri normal genotipe sahip çocuklara göre daha yüksek bulundu. Metabolik sendrom indeksi ile vücut yağ oranı arasında normal homozigot genotipe sahip olan obez çocuklar arasında anlamlı fark bulundu. Normal homozigot genotipe sahip obez çocuklarda vücut yağ oranı arttıkça metabolik sendrom indeksinin arttığı saptandı. Metabolik sendrom indeksi ile vücut yağ oranı arasında heterozigot AG genotipe sahip olan obez çocuklar arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı. Bu çalışma, AG genotipinin çocuklarda obezite açısından iyi risk faktörü olarak rol aldığı düşüncesini güçlendirmektedir. Detaylı ve geniş literatür taraması sonucunda, çocukluk çağı obezitesi etiyolojisine yönelik lipoprotein (a) rs10455872 gen polimorfiziminin daha önce çalışılmadığı tespit edilmiştir. Araştırmamız, AG genotipine sahip polimorfizmi bulunan olguların obezitede iyi risk faktörü olarak değerlendirilebileceği ve normal homozigot obez çocuklarda metabolik sendrom indeksinin vücut yağ oranı arttıkça yükseldiği, ancak heterozigot AG obez çocuklarda metabolik sendrom indeksi ile vücut yağ oranı arasındaki aynı ilişkinin gözlenmediği, sonuçlarını bildiren ilk özgün çalışmadır. Anahtar Kelimeler: Çocukluk Çağı, Obezite, Lipoprotein A, Polimorfizm

LipoproteinlerObezitePolimorfizm-genetik+2
Ayşen Haksayar
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İki yaş ve altında atopik dermatit tanısı alan çocuk olgularda hastalık şiddetini etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi

Bu çalışmaya Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Çocuk Alerji ve İmmünoloji Polikliniğinde Atopik Dermatit tanısı ile izlenen yaş ortalaması 11,3±6 ay (2-24 ay) olan 209 hasta dahil edilmiştir. Hastaların %57(n=120)'si kız, %43(n=89)'ü erkekti. Hastaların cinsiyet, doğum şekli, doğum haftası, anne sütü alma süresi, formula kullanımı, ek gıda özellikleri, irritan maruziyeti (sabun kullanımı, yünlü kıyafet), terleme ile yakınma varlığı, ailenin ekonomik durumu özellikleri ve laboratuvar sonuçları AD şiddetine göre benzerdi. AD şiddeti ağır olan hastalarda 1,000-1,999 gram arasında doğum tartısında hasta sıklığı daha fazlaydı (p=0,025); ailede (p=0,004) ve annede atopi (p=0,028) öyküsü daha sıktı. Haftada 3'ten fazla banyo sıklığı öyküsü hafif şiddette AD'li hastalarda daha sıktı (p=0,028). Vücutta döküntü en sıklıkla %79,4 yüz, %78,5 yanak, %73,2 ense/boyun, %45,9 kollarda olup; kollarda, bacaklarda, sırtta, gövdede, tüm vücutta döküntü AD şiddeti ağır hastalarda daha sıktı (p<0,001). Eşlik eden şikayetler en sık %46,4 huzursuzluk, %21,5 diaper dermatit, %9,6 kilo alamama olup; %50,7'sinde sürekli kaşıntı mevcuttu. Kaşıntı (p<0,001), huzursuzluk (p<0,001), kilo alamama (p=0,002), gece öksürüğü (p=0,013) ağır şiddetteki AD'li hastalarda daha sıktı. Hastaların %47,4'ünde çocuk alerji polikliniğine başvuru öncesi tedavi başlanmış olup; TKS kullanımına göre fark yokken (p=0,868), nemlendirici (p<0,001) ve antihistaminik ilaçların (p<0,01) AD şiddeti orta veya ağır olan hastalarda daha sık verildiği saptandı. Hastaların %52,6'sında besin, %20'sinde çoklu besin duyarlılığı saptanmış olup; besin duyarlılığı (p<0,01) ve çoklu besin duyarlılığı (p=0,024) AD şiddeti ağır hastalarda daha sıktı. Hastalarda saptanan besin duyarlılıkları %43 yumurta, %20 inek sütü, %11,9 fındık, %4,8 yer fıstığı ve %1,9 ceviz ile olup; sadece yumurta duyarlılığı AD şiddeti ağır hastalarda daha sık saptandı (p<0,001). Yumurta sIgE pozitifliği, DPT'de yumurta pozitifliği AD şiddeti ağır hastalarda daha sıktı (p<0,05). Hastaların %87,1(n=182)'inde Total IgE yüksekliği, %27,3(n=57)'ünde periferik kanda eozinofili varlığı, %27,3(n=57)'ünde D vitamini düşüklüğü saptandı. Yumurta duyarlılığı, yumurta spesifik IgE pozitifliği, bacaklarda döküntü varlığı, huzursuzluk yakınması AD şiddeti ağır olma durumunu etkileyen parametreler olarak tespit edildi. Bu çalışmanın sonuçlarına göre AD şiddetini etkilen faktörlerin belirlenmesinin hasta izlemi ve hastalık seyrinde önemli olacağı düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: çocuk; atopik dermatit, SCORAD indeksi; hastalık şiddeti

DermatitDermatit-atopikHastalık şiddeti indeksi+2
Muhammed Said Ayar
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hastanemizde çocuk yoğun bakım ünitesi'nde intihar girişimi nedeniyle yatan çocuk ve adölesanların retrospektif değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: İntihar, çocukluk döneminde yaygın olmamakla birlikte adölesan dönemde gittikçe sıklığı artan bir halk sağlığı problemidir. İntihar davranışının temelinde kişinin kendine zarar verme düşüncesi bulunmaktadır. İntihara yönelten çeşitli risk faktörleri predispozan ve tetikleyici faktörler olarak kategorize edilmiştir; predispozan faktörler arasında psikiyatrik hastalık varlığı, önceki intihar girişimi, ailede duygudurum bozukluğu veya intihar davranışı öyküsü, cinsel veya fiziksel istismar, şiddete maruz kalma ve biyolojik faktörler yer alırken, tetikleyici faktörler araçlara erişim, madde kullanımı, sosyal stres ve izolasyon, duygusal ve bilişsel faktörlerdir. Pediatristler bu risk faktörlerini araştırmak, tanımak, diğer uzmanlıklarla iletişim sağlayarak intihar davranışını önlemek ve tedavi etmek için birincil rol oynar. Amerikan Pediatri Akademisi (AAP), akut hastalıklar için yapılan ziyaretlerde ve rutin kontrollerde ergenlerde yılda bir intihar taraması yapılmasını önermektedir. Çalışmamızda Ocak 2019-Ocak 2022 yılları arasında çocuk ve adölesan yaş grubunda intihar girişiminde bulunmuş ve Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'nde takip edilmiş olan hastaların sosyodemografik özelliklerini, intihara yönelten etmenleri, intihar yöntemlerini tespit etmeyi ve koruyucu yaklaşımlarda bulunmayı amaçladık. Gereçler ve Yöntemler: Çalışmamıza Ocak 2019 ve Ocak 2022 tarihleri arasında intihar girişiminde bulunmuş ve Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'ne yatırılmış olan 10-18 yaşları arasındaki 45 hasta dahil edildi. Yanlışlıkla ilaç alımı nedeniyle Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'ne yatırılmış olan çocuk hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmamızda hastalar retrospektif olarak sosyodemografik özellikler, intihar girişiminin özelliği, daha önceden kendilerinde ya da ailelerinde psikiyatrik hastalık öyküsü olup olmadığı, girişim sonrası Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları bölümü tarafından saptanan psikopatoloji durumları, kronik hastalık durumları, daha önce girişimde bulunup bulunmamaları, önceki girişim sayıları, intihar dışı kendine zarar verme davranışı olup olmaması, intihara yönlendiren stresör faktör varlığı, psikososyal risk faktörleri, girişim öncesinde ya da girişim sonrasında Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları bölümünden takipli olup olmamaları yönünden ve bu faktörlerin birbirleriyle ilişkileri açısından incelendi. Bulgular: Çalışmamıza yaşları 10 ile 18 arasında değişmekte olup ortalama 15,31±1,61 yıl olan toplam 45 olgu dahil edilmiştir. Olguların %13,3'ü (n=6) erkek, %86,7'si (n=39) kızdır. Eğitim durumu/devamlılığı, kronik hastalık öyküsü, girişimin gerçekleştiği mevsim, daha önce intihar girişiminde bulunma durumu, NSSI öyküsü, psikiyatrik hastalık öyküsü, psikopatoloji durumu, girişim sonrası psikiyatri kontrolüne gitme durumu, ailede psikiyatrik hastalık öyküsü, daha önce psikiyatriye başvurma ve verilen tedaviye devam etme durumları ile yaş ve cinsiyet dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Daha önce intihar girişiminde bulunma durumu ile psikiyatrik hastalık öyküsü ve daha önce psikiyatriye başvurma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (sırasıyla p=0,002; p=0,001; p<0,01). Buna karşın psikopatoloji durumu ile daha önce intihar girişiminde bulunma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). İntihar dışı kendine zarar verme davranışı ile psikiyatrik hastalık öyküsü, psikopatoloji durumu, daha önce psikiyatriye başvurma durumu ve intihar girişimi sonrası psikiyatri kontrolüne gitme durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (sırasıyla p=0,03; p=0,032; p<0,05; p=0,001; p=0,009; p<0,01). Önceki tedaviye devam etme durumu, ailede psikiyatrik hastalık öyküsü ile intihar dışı kendine zarar verme davranışı arasında ise istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Sonuçlar: İntihar dünya çapında ciddi bir ölüm nedeni olmaya devam etmektedir. Tüm intiharlar önlenebilir değildir ancak intihar riski değerlendirmesine yönelik metodik bir yaklaşım, sağlık hizmeti sağlayıcılarının intihar etme riski taşıyan hastaları saptamasını ve yönetimini sağlayabilir. Özellikle adölesan dönemde artan intihar insidansı göz önüne alındığında kapsamlı intihar risk değerlendirmesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları uzmanının asli görevlerinden biridir. Anahtar kelimeler: İntihar, İntihar Girişimi, İntihar Dışı Kendine Zarar Verme Davranışı

ErgenlerRetrospektif çalışmalarYatan hastalar+4
Aslı Akın
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mitral kapak prolapsuslu çocuklarda elektrokardiyografi bulgularının ve 24 saat ritim holterde kalp hızı değişkenliği bulgularının değerlendirilmesi

Amaç: Mitral kapak prolapsusu, mitral kapak yaprakçıklarının birinin veya her ikisinin sol ventrikül kasılması sırasında sol atrium içine doğru çökmesi olarak tanımlanır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda mitral kapak prolapsusunun çocukluk çağındaki güncel sıklığının %2-5 arasında değişkenlik gösterdiği saptanmıştır. Çocuklarda mitral kapak prolapsusu çoğunlukla iyi seyirlidir ve sağ kalımın sağlıklı kişilerle benzer olduğu görülmüştür. Ancak bazı hastalarda mitral yetersizlik, infektif endokardit, tromboembolik olaylar, aritmiler, korda tendinea rüptürü, kalp yetersizliği, kardiyak ani ölüm gibi komplikasyonlar da görülebilir. Çalışmamızda mitral kapak prolapsuslu çocuklarda kalp hızı değişkenliğinin ölçümleri ventriküler ritim bozukluğu varlığı, mitral yetmezlik varlığı ve mitral yetmezliğin kalp hızı değişkenliği ölçümlerine etkisi belirlenmeye çalışıldı. Gereç ve yöntem: Araştırma, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Kardiyoloji polikliniği tarafından, Ocak 2022-Temmuz 2022 tarihleri arasında mitral kapak prolapsusu tanısı almış olan 7-17 yaş arası 50 hasta ve çocuk kardiyoloji polikliniğine üfürüm şikayeti ile başvuran kardiyak patoloji saptanmayan 30 sağlıklı çocuğun verilerinin retrospektif olarak değerlendirilmesiyle yapılmıştır. Araştırma kapsamındaki hastalar başvuru yakınmaları, kardiyak fizik muayene bulguları, elektrokardiyografi bulguları, ekokardiyagrafi bulguları ve 24 saatlik ritim holter bulgularına göre ayrılarak incelenmiştir. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 11,04±2,81 yıl ve kontrol grubunun yaş ortalaması 10,80±3,14 yıldı (p>0,05). Hastaların 30'u kız (%60), 20'si erkek (%40) ve kontrol grubunun 19'u kız (%63), 11'i erkekti (%37) (p>0,05). Hasta ve kontrol grubunun ekokardiyografik özellikleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0,05). 24 saatlik ritim holter incelemesinde 10 hastada nadir ventriküler ekstra vuru (<%1), 2 hastada hafif ventriküler ekstra vuru (%1-10 arası), 4 hastada nadir atrial erken vuru ve 1 hastada 2. derece atrioventriküler blok saptandı. Hasta ve kontrol grubu arasında kalp hızı değişkenliği ölçümleri hasta grupta sağlıklı kontrollere kıyasla düşük olarak bulunmuş olmasına rağmen istatiksel açıdan fark yoktu (p>0,05). Hasta grubunda 30 hastada minimal mitral yetmezlik (%60), 13 hastada hafif-orta mitral yetmezlik (%26), 7 hastada orta -ağır mitral yetmezlik (%14) olduğu görüldü ve kalp hızı değişkenliği açısından incelendiğinde mitral yetmezlik derecesi arttıkça kalp hızı değişkenliğinin azaldığı görülmüş olmasına rağmen istatiksel açıdan anlamlı bir fark yoktu (p>0,05). Sonuç: Mitral kapak prolapsuslu hastalarda kontrol grubuna göre kalp hızı değişkenliğinin azaldığı ve hastalarda mitral yetmezlik derecesi arttıkça kalp hızı değişkenliğinin azaldığı görülmüş olmasına rağmen istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır.

EkokardiyografiElektrokardiyografi-ambülatuarKalp hastalıkları+3
Ezgi Tanburoğlu Çeliker
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sağlık çalışanlarında insan papilloma virüsü farkındalık düzeyi

Serviks kanseri Türkiye'de ve tüm dünyada kadınları tehdit eden bir sorundur. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre yaklaşık her yıl 600000 yeni vaka bildirilmekte olup, 15 yaş üzeri kadınlarda en mortal 3. kanser olarak görülmektedir. Hastalığın patogenezine bakıldığında yaklaşık %95 oranında İnsan Papilloma virüsünün olduğu görülmüştür. İnsan Papilloma virüsü aynı zamanda her iki cinste de orofaringeal ve anogenital bölgenin kanserlerinden büyük oranda sorumlu tutulmaktadır. Virüsün en sık cinsel yolla temas ile bulaştırıldığı gösterilmiştir. Bu bağlamda cinsel olarak aktif kadın ve erkekler, %80 gibi yüksek bir oranda hayatlarının bir döneminde HPV ile enfekte olmaktadır. Virüs konaktan kaçış mekanizmaları ve vireminin az olması gibi nedenlerle immün sistem tarafından geç tanınır. Bu nedenle konak cevabı geç gelişir, immünite geç oluşur. Bu durum uzun süre immüniteden kaçan virüsün yıllar sonra klinik bulgu vermesine neden olarak gösterilebilir. HPV aşıları konak sisteminin gecikmiş cevabını önlemek için virüsü konağın immün sistemine tanıtmayı amaçlamaktadır. Virüsün kapsid proteinini taklit eden aşı belirli HPV tiplerini konağa tanıtmaktadır. Bu amaçla üç adet HPV aşısı piyasaya tanıtılmıştır. Aşılar içerdikleri HPV alt tiplerine göre bivalan, kuadrivalan ve nonvalan olmak üzere üç çeşit olarak piyasada mevcut olarak bulunabilir. Aşılar hem erkek hem kız cinsiyette önerilmektedir. Aşılar 9-14 yaş aralığında 2 doz olarak (iki doz arasında en az 6 ay olmalı), 15 yaş ve üzerinde 3 doz olarak uygulanır. Dozlar arası 12-15 aydan uzun tutulmamalıdır. Çalışmamızda sağlık çalışanlarında, her iki cinsiyette de büyük öneme sahip olan ancak ulusal aşı programımızda olmayan aşının, bilgi düzeyini ve bu konudaki tutum ve davranışlarını görmeyi amaçladık. Çalışmamız Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde görev alan 18 – 65 yaş aralığında olan %24,5'i (n=62) erkek, %75,5'i (n=191) kadın olmak üzere toplam 253 katılımcı ile yapılmıştır. Çalışmaya katılmayı onaylayan herkese internet üzerinden anket yapılmıştır. Çalışmaya 18 yaşından küçük ve 65 yaşından büyük olanlar, sağlık sektörü dışında çalışanlar ve gönüllü olmayanlar dahil edilmemiştir. Çalışmamıza katılan kişilerin demografik verileri, HPV virüsü ve serviks kanseri hakkındaki bilgileri ve HPV aşısı hakkındaki bilgi ve tutumlarına yönelik sorular soruldu. Çalışmadan elde edilen sonuçlar incelendiğinde demografik verilerin HPV aşısı yaptırma durumuna göre anlamlı fark göstermediği, sağlık kontrollerine düzenli giden katılımcıların aşılanma oranının düzenli kontrollere gitmeyen gruba oranla daha fazla olduğu, HPV aşısı yaptırmış katılımcıların enfeksiyon hakkındaki bilgi düzeyi, aşılanmamış katılımcılardan daha yüksek olarak görülmüştür. Bu nedenle HPV aşısı bilgi tutum ve davranışları geliştirmek aşının kabul edilebilirliğini ve uygulamasını arttıracaktır.

FarkındalıkPapillomPapillomavirüs enfeksiyonları+4
Berk Dınlamaz
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alerjik proktokolitli hastalarda ilk 6 ay sadece anne sütü ile beslenmenin değerlendirilmesi

Bebeklerde rektal kanamanın en sık nedenlerinden biri olarak görülen alerjik proktokolit genellikle hayatın ilk aylarında bulgu verir. Kanlı gaitaya beslenme problemleri, kusma, kolik, mukuslu gaita gibi şikayetler eşlik etmekle birlikte hastaların genel durumları ve gelişimleri normaldir. Alerjik proktokolitin genellikle uzun dönem prognozu çok iyidir. İlk 6 ay sadece anne sütü verilmesi ve bebeğin emzirilmesi bebek ve annenin sağlığı açısından en doğru yöntemdir. Anne sütü içeriği bebeğin büyümesi ve gelişmesini destekleyen yüksek besleyici faktörler içermesinin yanı sıra anne çocuk bağının kurulmasına katkıda bulunur. Alerjik proktokolitte anne ve bebeğin diyetinden ilgili gıdanın çıkarılması ile semptomların gerilemesi en iyi tanı ve tedavi yöntemidir. Bu çalışmada amacımız alerjik proktokolitli hastalarda ilk 6 ay sadece anne sütü ile beslenmenin hastalık ile ilişkisini araştırmak ve anne sütü ile beslenmenin önemini vurgulamaktır. Olguların demografik özellikleri, beslenme durumları, alerjik proktokolit tanısı düşündüren bulguları, ek hastalıkları, aile öyküleri sorgulanmıştır. İnfantil dönemde alerjik proktokolit tanısı ile izlenen olgular çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamız 1 Kasım-1 Aralık 2022 tarihleri arasında hastanemiz Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran alerjik proktokolit ile takip edilme öyküsü bulunan 6 ay- 18 yaş arası %46'sı (n=23) kız ve %54'ü (n=27) erkek olmak üzere toplam 50 olguyla yapılmıştır. Olguların %74'ünün (n=37) ilk 6 ay sadece anne sütü aldığı görülmüştür. Olgularımızın %48'lik (n=24) büyük bölümü 3-6 ay arasında alerjik proktokolit tanısı alırken %64'ünün (n=32) mukuslu ve kanlı kaka şikayeti ile sağlık kuruluşuna başvurduğu saptanmıştır. Olgularımızın %66'sında (n=33) alerjik proktokolite diğer alerjik hastalıkların eşlik ettiği ve hastalarımızın 28 tanesinin (%56) ailesinde alerjik hastalık görülmüştür. Bebeklerin %80'lik büyük çoğunluğu inek sütünden kısıtlı diyet uygularken çoklu diyet yapanların oranı %58 (n=29) saptanmıştır. Sadece anne sütü alan hastalar ile formül mama desteği alanlar karşılaştırıldığında başka alerjik hastalığa sahip olma durumları, diğer ek hastalıkları ve yaptıkları eliminasyon diyetleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktur (p>0,05). Alerjik proktokolitli bebekler erken tanı ve etkin tedavi ile sağlıklı çocuklar gibi büyüme ve gelişme gösterirler. Bu hastalarda annenin uygun diyetle sütünü bebeğe vermesi konusunda desteklenmeli şikayetler yapılan diyetlere rağmen gerilemiyorsa aminoasit bazlı mamalara başvurulabilir. Alerjik proktokolit ile anne sütü ilişkisi açısından daha ayrıntılı ve daha büyük katılımcı gruplar içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Alerjik Proktokolit, Sadece Anne Sütü, Kanlı Gaita

Alerji ve immünolojiAnne sütüBebek beslenmesi+4
Fulya Kahraman Dinç
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Soluble ürokinaz plazminojen aktivatör reseptörünün yenidoğan sepsisinde tanısal değeri

Yenidoğan dönemi hayatın ilk 28 günüdür. Enfeksiyon etkeni bir mikroorganizma tarafından yenidoğanın herhangi bir dokusununun istilasına karşı, yenidoğanın inflamatuar süreçleri içeren mekanizmalar ile oluşturduğu cevabın klinik durumu neonatal sepsis olarak tanımlanmaktadır. Neonatal sepsisin ciddi mortalitesi, kliniğin hızlı kötüleşmesi ve antimikrobiyal ajanların gereksiz kullanımları ile tanı sürecinde hız ve özgüllük oldukça önem kazanmaktadır. Neonatal sepsis için altın standart tanı yöntemi kan kültürüdür. Bu çalışma ile neonatal sepsisin tanısında SUPAR değerlerinin biyobelirteç olarak değeri araştırılmıştır. Klinik veya kanıtlanmış neonatal sepsis tanısı alan 34 yenidoğan ile 20 kontrol yenidoğan çalışmanın örneklemini oluşturmaktadır. İlgili parametreler venöz kan örnekleri ile değerlendirilmiştir. Neonatal sepsis tanısı için SUPAR >1160,8 ng/L kesme değeri için duyarlılık %88,24 özgülllük %100,00'dur. Neonatal sepsis grubunda SUPAR ortalama değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır. SUPAR ölçümü >1160,8 ng/l olan olguların ilk CRP ölçümleri anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. Exitus olan olguların ilk SUPAR ölçümü, taburcu olanlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Tüm bu veriler ışlığında neonatal sepsis tanısında SUPAR molekünün yeni bir biyobelirteç olarak kullanılmaya aday görülmüştür. Ancak bu konuda daha fazla sayıda hastayı içeren çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Yenidoğan Sepsis, Prematürite, SUPAR, Tanı Belirteci

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+5
Fatıma Sümeyye Sertoğlu
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Baş ağrısı ile başvuran çocukların radyolojik ve laboratuvar bulgularının retrospektif değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Pediatrik hasta grubunda, ruhsal ve fiziksel sağlığı olumsuz etkilemesi, eğitim ve öğretimi aksatması gibi nedenleriyle baş ağrısıyla ilgili çalışmalar tüm dünyada sürdürülmektedir. Okul çağı çocuklarının %7'sinde, adolesanların ise %15'inde baş ağrısı yakınması bulunmaktadır.(1) Bu çalışmada; çocukluk çağı baş ağrılarında nörogörüntüleme yöntemlerinin ve laboratuvar çalışmalarının klinik öneminin saptanması amaçlanmıştır. Literatüre katkı sağlaması yönünden, bu çalışmayla çocukluk çağı baş ağrılarında hangi durumlarda nörogörüntüleme ve laboratuvar tetkiklerine başvurulacağına dair fikir vermesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda Ekim 2020- Nisan 2023 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi, Tıp Fakültesi Hastanesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıklar Anabilim Dalı Çocuk Nöroloji polikliniğine baş ağrısı yakınmasıyla başvuran 0-18 yaş arası çocuk ve adolesanlar değerlendirmeye alındı. Çalışmamızda baş ağrısı yakınmasıyla Çocuk Nöroloji polikliniğine başvurmuş çocukların hastanemizde kan tetkikleri alınmış veya başvurudan önceki 3 ay önce dış merkezde kan tetkikleri yapılmış olup e-nabız sisteminde sonuçlarına erişilebilenlerin verileri toplandı. Bulgular: Çalışma Ekim 2020- Mart 2023 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi'nde %58,3'ü (n=116) kız, %41,7'si (n=83) erkek toplam 199 olguyla yapılmıştır. Migren tipi baş ağrısı olan vakalarda da diğer tiplere göre D vitamini düzeyi düşük saptanmakla beraber istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Çalışmamızda ortalama vitamin B12 seviyeleri normal sınırlar içerisinde yer aldığı görülmüştür. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta migren tanısı alan hastaların diğer baş ağrısı ile başvuran hastalara göre ortalama vitamin B12 düzeylerinin düşük olmasıdır. Bizim çalışmamızda da hastaların üçte birinde serum ferritin değerleri 20mg/dl'nin altında yani çok düşük, yaklaşık %80'inde ise 50mg/dl'nin altında yani düşük olarak saptanmıştır. Olguların %96,5'ine (n=192) nöro görüntülenme yapılmıştır. Olguların %6,3'ünün (n=12) beyin MRG sonucunun patolojik, %93,8'inin (n=180) normal olduğu gözlenmiştir. Sonuçlar: D vitamini ve B12 vitamini eksiklikleri kronik baş ağrısı olan vakalarda sıklıkla gözlenmektedir ve mutlaka düzeltilmesi gereklidir. Nörolojik muayenesi normal saptanmış kronik baş ağrısı saptanan bir çocukta beyin manyetik rezonans görüntüleme tetkiki tanı koymada ek bir fayda sağlamamaktadır.

AğrıBaş ağrısıKronik hastalık+6
Umut Mazlum
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnek sütü alerjisi olan hastalarda tolerans gelişimini etkileyen faktörlerin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Besin alerjisi, çocukları ve yetişkinleri etkileyen ve prevalansı artan önemli bir halk sağlığı sorunudur. İnek sütü alerjisi, genel popülasyonun %2-3'ünü etkileyen, bebeklerde ve küçük çocuklarda yaygın görülen besin alerjisidir. Çocukluk çağında besin alerjisine bağlı semptomların en sık yaşamın ilk iki yılında görüldüğü ve çoğunlukla geç çocukluk dönemine kadar tolerans geliştiği bildirilmektedir. Çalışmamızda Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Çocuk Alerji ve İmmünoloji polikliniğinde inek sütü alerjisi tanısı ile izlenen 1-12 yaş arasında olan (minimum 12 ay maksimum 115 ay) hastaların, klinik ve demografik özellikleri ile tanısal amaçlı ve izlemde değerlendirilen laboratuvar tetkikleri hasta kayıtlarından retrospektif olarak incelenerek inek sütü alerjisinde tolerans gelişimini etkileyen faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Olguların %9,4'ü (n=14) 2 yaşından önce, %45,6'sı (n=68) 2 yaşından sonra tolerans geliştirirken; %45,0'i (n=67) hala tolerans geliştirmemiştir. Çalışma süresince İSA tanısı ile izlenen hastalarda tolerans gelişiminin yaşlara göre dağılımına bakıldığında kümülatif olarak; 1 yaşında tolerans %9,4 (n=14) hastada, 2 yaşında tolerans %55 (n=82) hastada, 3 yaşında tolerans %81,9 (n=120), 4 yaşında tolerans (%85,2; n=127), 5 yaşında (%88,5; n=132) hastada, 5 yaş üstünde (%91,2; n=137) hastada tolerans gelişmiştir. Çalışma süresinde değerlendirilen 12 hastada ise (%8) henüz tolerans gelişmemiştir. 2 yaşında tolerans gelişimi ola hastalar, 2 yaşında tolerans gelişimi olmayan hastalar ile karşılaştırıldığında; Cinsiyet (p=0,699), ilk şikayet zamanı (p=0,142), eşlik eden atopik hastalık varlığı (p=0,17), ailede atopi öyküsü (p=0,225), astım varlığı (p=0,72), GİS semptomu varlığı (p=0,1), çoklu besin alerjisi varlığına göre (p=0,24), baba yaşı (p=0,02) iki grup arasında anlamlı fark saptanmamıştır. İki yaşında tolerans gelişmeyen hastalarda sezaryen ile doğum öyküsü (p=0,025) daha sık; izlem süresi daha uzun (p<0,001); laboratuvar testlerinde Total IgE (p=0,001), İS-sIgE (p=0,001), DPT'de İS kabarıklık çapı (p= p=0,001) daha yüksek; anne yaşı (p=0,007) daha yüksek; eşlik eden AR varlığı (p=0,002) daha sık; D vitamini düzeyi daha düşük olup; eşlik eden D vitamini düşüklüğü daha sıktır (p=0,025). İnek sütü alerjisi infantlarda ve erken çocukluk döneminde sık görülen besin alerjileri arasındadır. İnek sütü alımına bağlı ürtiker/anjiyoödem gibi bulgulardan anafilaksi gibi hayatı tehdit edici reaksiyonlara kadar geniş spektrumda klinik bulgular görülebilir. Bu hastalarda tolerans gelişimini etkileyen faktörlerin belirlenerek hastaların değerlendirilmesi gereksiz eliminasyon diyetinden kaçınmak için önemlidir. Bu çalışmada iki yaşında tolerans gelişimi olmayan hastalarda, 2 yaşında tolerans gelişen hastalar ile karşılaştırıldığında eşlik eden AR daha sık, anne/baba yaşı daha büyük, D vitamini düzeyi düşük, Total IgE yüksek, İS-sIgE yüksek, DPT'de İS kabarıklık çağı yüksek saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: İnek sütü alerjisi, Tolerans gelişimi, SpIgE, DPT

Besin alerjisiDeri testleriHipersensitivite+3
Aydan Şenol Ocağışen
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Göller Yöresi çocukluk çağı Tip 1 Diyabet hastalarının retrospektif analizi

ÖZET Göller Yöresi Çocukluk Çağı Tip 1 Diyabet Hastalarının Retrospektif Analizi Amaç: Tip 1 Diyabetes Mellitus (T1DM); genellikle çocuklar ve gençler arasında yaygın olan, pankreasın β-hücrelerinin çoğunlukla (%90) immunolojik olarak zarar görmesi sonucu gelişen, tam veya kısmi insülin eksikliği ve hiperglisemi ile tanımlanan kronik bir metabolik rahatsızlıktır. Bu, çocukluk ve ergenlik döneminin en sık karşılaşılan endokrin ve metabolik sorunudur. Bu çalışmada Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Endokrinoloji Kliniğinde T1DM tanısı ile takip edilen hastaların tanı anındaki sosyodemografik, klinik, laboratuvar bulgularının ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: T1DM tanısı ile 2005-2023 tarihleri arasında kliniğimizde takip edilen 6 ay-18 yaş arası 514 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların tanı anındaki demografik, klinik, antropometrik ve laboratuvar özellikleri kaydedilmiştir. Demografik veri olarak, tanı yaşı, tanı aldığı mevsim, cinsiyet, ailede diyabet (T1DM, T2 DM, MODY) öyküsü, anne-baba arası akrabalık olup olmadığı dosyalardan incelendi. Klinik veri olarak, başvuru anındaki klinik bulgular poliüri, polidipsi, kilo kaybı, kilo alamama, polifaji, iştahsızlık, enürezis, nokturi, halsizlik, kabızlık, karın ağrısı, kusma, solunum sıkıntısı, bilinç bulanıklığı durumu kayıt edildi. Antropometrik veri olarak, hastaların tanı anındaki vücut ağırlığı (kg), boy (cm), vücut kitle indeksi (VKI) (kg/m2) değerleri kaydedildi. VKİ, Dünya Sağlık Örgütü'nün geliştirmiş olduğu formüle göre hesaplandı. Boy, vücut ağırlığı, VKİ persentilleri Neyzi ve arkadaşlarının Türk çocuklar için hazırladığı referans değerleri çalışmasına göre hesaplanarak kaydedildi. Laboratuvar verisi olarak, hastaların tanı anındaki kan glukoz, kan gazı (pH, HCO3), C-peptid, insülin, HbA1c, Çölyak otoantikorları(Doku Transglutaminaz Antikorları), diyabet otoantikorları(IAA, anti-GAD, ICA) kaydedildi. Veriler kaydedildikten sonra hastalar yaş (0-5,9, 6-10,9, 11-18), DKA durumu(asidoz yok, hafif asidoz, orta asidoz, ağır asidoz), yaşadığı yer(Isparta merkez, Isparta ilçeleri, Burdur) durumlarına göre sınıflandırıldı. Çalışmanın istatistiksel analizleri SPSS 29.0 (IBM Incorp, Armonk, USA) programı ile gerçekleştirildi. Analizlerin tamamında p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya kriterleri sağlayan 203 hasta dahil edildi. En yüksek hasta başvuru oranları 2013 (%12,8), 2020 (%12,3) ve 2021 (%11,8) oldu. Hastaların yarıya yakını (%44,3) Isparta İli merkezinden, %22,7'si ilçelerden, geriye kalanı (%33,0) Burdur ilinden başvurdu. Hastaların yarıya yakını kız (%48,8), geriye kalanı erkekti. 6 yaş öncesi tanı konan hasta oranı %26,6, 6-11 yaş arasında tanı konan hastaların oranı %36,9 olurken 11 yaş üzeri tanı konan hastaların oranı %36,5 bulundu. Hastaların kliniğe en yüksek oranda başvuru yaptığı mevsim sonbahar oldu (%29,6). Ailede diyabet öyküsü olanların büyük bölümü %31 T2DM olurken T1DM %6,4 oranında saptandı. Hastaların yarıdan fazlasında (%53,7) başvuru anında asidoz yoktu. Hastaların %20,2'sinde ağır asidoz, %13,3'ünde orta şiddette metabolik asidoz ve geriye kalanında hafif asidoz olarak izlendi. Diyabet antikorlarından IAA hastaların %75,4'ünde pozitif, Anti-GAD ise hastaların %64,5'inde gözlendi. ISLET otoantikor hastaların yarısında (%50,2) pozitif bulundu TTGA hastaların düşük bir bölümünde (%8,4) pozitif gözlendi. Hastaların en sık görülen başvuru semptomları poliüri ve polidipsi idi. Görülme oranları birbirine eşit düzeyde bulundu (%86,7), hastaların yarıya yakınında (%49,8) kilo kaybı gözlenirken, polifaji %16,3 oranında izlendi. Birbirine yakın oranda iştahsızlık (%13,3), karın ağrısı (%17,7), enürezis (%23,6) ve nokturi (%26,1) gözlendi. Sonuçlar: Çalışmamızda literatürle uyumlu olarak kız-erkek cinsiyet arasında fark bulunmamıştır. Hastalar kliniğe en çok sonbahar mevsiminde başvurmuştur. Hastalarda en sık başvuru semptomları poliüri ve polidipsi olarak izlenmiş olup yarıya yakın hastada değişen şiddetlerde DKA ile başvuru görülmüştür. Dünya genelinde özellikle 5 yaş altında insidans artışı bilindiğinden farkındalığın artırılması önemlidir. Çalışmamız tek merkez çalışması olup ülke genelinde fikir elde etmek için çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.

Menekşe Rüveyda Karataş
Süleyman Demirel University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

COVİD 19 pandemisi sürecinde kliniğimize yatırılarak izlenen hastalardaki kan dolaşımı enfeksiyonları

Covid 19 pandemisi sürecinde kliniğimize yatan hastalardaki kan dolaşımı enfeksiyonunun (KDE) incelenmesini amaçlayan çalışmada fakültemiz çocuk servisi ve çocuk yoğun bakım ünitesinde (ÇYBÜ) 1 Nisan 2018-31 Mayıs 2022 tarihleri arasında KDE tanısı alan 177 hasta incelendi. Hastaların 129'u (%72,9) pandemi öncesi dönem (PÖD), 48'i (%27,1) pandemi döneminde (PD)'deydi. En sık yatış nedeni her iki dönemde de alt solunum yolu enfeksiyonu ve gastroenteritti. En sık rastlanan komorbid durumlar serebral palsi (SP), immün yetmezlik, epilepsi idi. Risk faktörleri ventriküloperitoneal şant katateri, santral venöz katater, mekanik ventilasyon idi. PÖD 48 hastada, PD ise 15 hastada sağlık hizmeleri ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonu (SHİKDE) saptandı. SHİKDE'de etken olarak en sık KNS olmakla birlikte Streptococcus species, Pseudomonas aeruginosa, Klebsiella pneumoniae, Candida Albicans, E.coli izlendi. Laboratuvar tetkiklerine bakıldığında mutlak lenfosit sayısında (MLS), gram negatif bakteri (GNB) ile gram pozitif bakteri (GPB), GNB ile mantar grubu arasında anlamlı fark saptadı. C-reaktif proteinde GNB ve GPB grupları arasında anlamlı farklılık izlendi. PÖD'de en sık karşılaşılan ilk üç patojen; Koagülaz negatif stafilokok (KNS) (%67,4), Streptococcus species (%14,7), Echerichia coli (%3,1) idi. PD'de ise KNS (%77,1), Stafilococcus aureus (%6,3), Streptococcus species (%4,2) en sık karşılaşılan üç patojendi. Üreyen patojenler streptokoklar, stafilokoklar, enterobakterler, enterokoklar ve non-fermentatif gram negatifler olarak beş gruba ayrıldı. Streptokoklarda antibiyotik direnç oranlarında PÖD ve PD'de istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Stafilokoklarda ise oksasilin direnci PÖD'de %75,3, PD'de %57,5 olarak izlendi. Enterobakterler ve enterokoklarda bakılan direnç oranlarında her iki dönem arasında anlamlı fark izlenmedi. Enterokok grubunda pandemi döneminde vankomisin direnci azaldı. . Non-fermentatif gram negatiflerde ise her iki dönemde de amikasine direnç izlenmedi. Mikroorganizmaların dağılımı ve direnç profili ülkelere ve bölgelere göre farklılıklar gösterdiğinde KDE şüphesi varlığında ampirik tedavi başlanmadan enfeksiyonun odağı ve merkezin epidemiyolojik verileri göz önünde bulundurulmalıdır. En sık izole edilen patojenler ve antibiyotik duyarlılıklarına göre etkili ve uygun antibiyotik tedavisi hızlı bir şekilde başlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Antibiyotik direnci, Kan dolaşımı enfeksiyonu, pandemi

Şeyma Karakoç
Süleyman Demirel University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitemizde 32 gebelik haftasının altındaki prematüre bebeklerde morbidite ve mortalitenin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda, ünitemizdeki 32 gebelik haftasının altında doğan prematüre bebeklerde 5 yıllık mortalite oranını ve buna etki eden faktörleri ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma için, Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'ne 1 Mayıs 2017 ve 30 Nisan 2022 tarihleri arasında yatışı yapılan 32 gebelik haftasının altındaki 165 bebeğin dosyaları retrospektif olarak incelendi. Maternal özellikler, hastaların demografik verileri, natal ve postnatal klinik özellikleri kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 165 hastanın 76'sı kız, 89'u erkekti. Doğum ağırlıkları 320-1670 g arasındaydı. Mortalite oranı %24,8 olarak saptandı. Doğum şekli, gestasyonel hasta, çoğul gebelik varlığı, gebelik sayısı, doğumda canlandırma gereksinimi, APGAR skoru, CRIB skoru, doğum ağırlığı, doğumhanede veya ilk 1 saat içinde alınan kan gazında pH değeri, hemodinamik olarak anlamlı PDA varlığı, yaşamın ilk 72 saatinde inotrop gereksinimi, hastanede yatış süresi ve toplam parenteral beslenme süresi ile mortalite arasında anlamlı ölçüde ilişki bulundu (p<0,05). Sonuç: Bu çalışma ile prematüre bebeklerde mortalite oranını azaltmak için gebelikte düzenli takip ile doğumun mümkün olduğu kadar geciktirilmesi, doğum salonunda güncel Neonatal Resüsitasyon Programı'na uygun canlandırma uygulanması, klinikte takibinde solunum, dolaşım ve beslenme desteğinin geç kalınmadan verilmesi, aile ile iş birliği içerisinde olarak ve aileye doğru bilgilendirme yapılarak hasta takibinin ve yönetiminin titizlikle yapılması gerektiği sonucuna ulaştık.

Meltem Bütün
Süleyman Demirel University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pediatrik epilepsi hastalarında antiepileptik tedavi kesimi sonrası nöbet tekrarı oranı ve nöbet tekrarına etki eden faktörlerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı çocukluk çağı epilepsisinde antiepileptik ilaç kesilmesi sonrası rekürrens oranlarını ve nöbet tekrarını etkileyen risk faktörlerini retrospektif olarak değerlendirmektir. Materyal ve Metod: En az iki yıllık nöbetsiz izlem sonrası antiepileptik ilaç tedavisi kesilen 262 hasta değerlendirilmeye alınmıştır. İlaç kesimi sonrası nöbeti tekrarlayan hastalar relaps grubu, nöbeti tekrarlamayanlar ise remisyon grubu olarak değerlendirilmiştir. Antiepileptik ilaç kesiminin ardından hastalar en az 1 yıl izlenmiştir. Relapsa neden olabilecek faktörler incelenmiştir. Bulgular: Çalışma grubuna alınan hastaların %25,5'i relaps, %74,5'i remisyondaki hastalardan oluşuyordu. Yapısal anormallik, nöbet başlangıç yaşının 5 yaşın altında olması, kraniyal MRG anormalliği, tanı anındaki EEG anormalliği, nörolojik defisitin olması, politerapi, 10 dakikadan uzun süren nöbetin olması gibi faktörler tek değişkenli analizlerde risk faktörü olarak bulunmuştur. Kraniyal MRG anormalliği, 10 dakikadan uzun süren nöbet ve nöbet başlangıç yaşının 5 yaşın altında olması çok değişkenli analizlerde relaps için risk faktörleri olarak bulunmuştur. Tartışma: Çalışmamızda relapsa etki eden risk faktörleri daha önce yapılan birçok çalışmadaki sonuçlarla benzer bulunmuştur. Nöbet başlangıç yaşının 5 yaşın altında olması, kraniyal MR anormalliği ve 10 dakikadan uzun süren nöbet olması relaps için çok değişkenli analizlerde risk faktörleri olarak bulunmuştur. Sonuç: Kraniyal MR anormalliği, 10 dakikadan uzun süren nöbet varlığı ve nöbet başlangıç yaşının 5 yaşın altında olması relaps açısından en önemli risk faktörleri olarak bulunmuştur.

Ömer Kaşkaya
Süleyman Demirel University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kedi alerjisi tanısı ile izlenen olguların demografik özelliklerinin, laboratuvar verilerinin ve klinik seyirlerinin retrospektif olarak incelenmesi

Kedi alerjisi tanısı alan hastaların demografik özellikleri, laboratuvar verileri ve klinik seyirlerini incelenmesini amaçlayan çalışmada 1 Ağustos 2021- 31 Aralık 2023 tarihleri arasında çocuk alerji ve immünoloji polikliniğine başvuran ve kedi duyarlılığı saptanan 392 çocuk hasta incelendi. Erkek hastaların oranı %51,3 iken, kız hastaların oranı %48,7 görüldü, yaş medyanı 9 olarak hesaplandı. Ailede atopik hastalık veya astım varlığında kedi alerjisi görülme oranı %9,2 olarak bulundu. Hastaların %97,7'si şehirde yaşıyordu. Kedi duyarlılığı olan hastaların %22,2' sinin evde kedisi vardı. Hastaların %73,5'inde kedi ile karşılaşma sonrası alerjik semptomlar gözlendi. Hastalarda a.rinokonjonktivit (%48,6), ürtiker (%8,7), astım/alerjik rinokonjonktivit (%19,8), ürtiker/alerjik rinokonjonktivit (%6,9) ve 11 hastada anafilaksi görüldü. Ortalama ev içi kedi sahipliği süreleri astım tanılılarda 3,06 yıl, alerjik rinokonjonktivit tanılılarda 3,1 yıl, ürtiker tanılılarda 3,6 yıl olup birbirine yakındı. Hastalara 3771 adet DPT yapıldı ve 338 (%86) tanesinde deri prik testinde kedi duyarlılığı mevcutken, 128 tanesinde (%32) sadece kedi duyarlılığı görüldü. Diğer hastalarda ek aeroalerjen duyarlılıkları mevcuttu. Deri prik testi boyutu kedi alerjisi pozitif grupta medyan 5 mm idi. Kedi alerjisi olan hastalarda ölçülen spesifik IgE değeri medyan 8,8 kU/L idi. Kedi alerjisi olan hastalarda ölçülen Total IgE ve eozinofil sayısı anlamlı farklılık göstermedi. Deri prik testindeki endürasyon çapı için ROC analizi uygulandı. Analiz sonucunda spesifite ve sensitivite toplamının maksimum olduğu değer olarak AUC değeri 0,634 belirlendiğinde cut-off değeri 3,75 mm şeklinde belirlendi. Buna göre sensitivite %82,4 ve spesifite %37.6 olarak hesaplandı. Spesifik IgE için ROC analizi uygulandı. Analiz sonucunda AUC değeri 0,713 şeklinde iyi düzeyde belirlendiğinde cut-off değeri 2,345 IU/L olarak bulundu, sensitivite %77,6 ve spesifite %60 olarak belirlendi. Çalışmamızda sonuç olarak kedi temasını arttıran durumlarda kedi duyarlılığında artış olduğu görüldü. Kedi duyarlılığı olan hastaların yaklaşık dörtte üçü semptomatikti. Kedi ile karşılaşma sonrası en sık alerjik rinit semptomları olmakla birlikte anafilaksi gelişen olgular da görüldü. Ailede astım, atopi öyküsü kedi alerjisi için risk faktörü olarak görüldü. Hastaların kedi alerjisi tanısını koymada detaylı anamnez, fizik muayene ile birlikte alerji tanı testlerinin kullanımı tanının konulmasında önemlidir. Kedi duyarlılığı ile ilgili daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

Alerji
Merve Bayrak Yıldırım
Süleyman Demirel University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Isparta il merkezindeki okul çocuklarında astım ve alerjik hastalıkların prevalansı

ISAAC faz 1 çalışmasının amacı, değişik bölgelerde yaşayan çocuklarda astım, alerjik rinit ve atopik dermatit sıklık ve ağırlığını belirlemek ve ülke içi ve ülkeler arası karşılaştırma yapmaktır. Bu çalışma ISAAC faz 1 standart metodları kullanılarak, Isparta'da 6-7 yaş ve 13-14 yaş okul çocuklarında alerjik hastalıkların prevalanslarını ve potansiyel risk faktörlerini tespit etmek için yapılmıştır. Çalışma için dağıtılan bazı anketlerin geri dönmemesi veya geçersiz sayılması göz önüne alınarak il merkezindeki 10 okulda 1100 öğrenciye anket dağıtıldı ve 926 anket geri toplandı. 6-7 yaş grubundan 406 ve 13-14 yaş grubundan 520 anket istatitiksel değerlendirmeye alındı. Çalışmaya toplam 926 alerji tanısı alan hasta dahil edildi. Bunların 49,8'i kız ve %50,2'i erkekti. Katılımcılar, 6-7 yaş ve 13-14 yaş şeklinde iki farklı yaş grubunda toplandı. 13-14 yaş grubu oranı biraz daha yüksek idi (%56,2) Altı-yedi yaşındaki 406 çocuğun %48'i kız, %52'si erkekti ve erkek/kız oranı 1.08 idi. On üç-on dört yaşındaki 520 çocuğun %51'i kız, %49'i erkekti ve erkek/kız oranı 0.95 idi. Hayat boyu hışıltı ve semptomlarının gözlenmesinde yaş gruplarına göre katılımcı oranlarında anlamlı farklılık gözlenmedi. 6-7 yaş grubunda katılımcı oranı %20,2 iken 13-14 yaş grubunda %18,8 olarak bulundu. Son bir yıl içerisinde hışıltı semptomları gözlenme oranı 13-14 yaş grubunda (%13,1) daha yüksek bulundu, ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Hışıltı atağı 13-14 yaş grubunda 4 ve daha fazla atak sayısı ile anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0,001). Son 12 ayda gece kuru öksürükle uyanma 13-14 yaş grubunda daha yüksek oranlara sahip iken yaş grupları arasındaki fark anlamlı bulunmadı. Konuşmayı sınırlandıracak kadar ciddi hışıltı atağı 13-14 yaş grubunda anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (p=0,003). Doktor tanılı astım oranı 13-14 yaş grubunda anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0,013). 13-14 yaş grubunda egzersiz sonrası hışıltı (%14,4) ve gece kuru öksürükle uyanma (%41,2) oranı anlamlı düzeyde yüksek bulundu Yaş gruplarına göre alerjik rinit ve semptomları olan katılımcıların özellikleri karşılaştırıldığından doktor tanısı alma oranı haricinde tüm özellikler anlamlı farklılık gösterdi (p<0,001). 13-14 yaş grubunda hayat boyu ve son 12 ay içerisinde rinit semptomları olanların oranı anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Rinokonjonktivit 13-14 yaş grubu katılımcılarda daha yüksek oranda izlendi. Rinit gözlenen aylar her iki yaş grubunda da polen dönemlerınde daha fazla olarak belirlendi. Ancak her ay grubunda 13-14 yaş grubunda rinit gözlenme oranları daha yüksek bulundu. Rinit nedeniyle günlük aktivitelerin orta ve çok düzeyde bozulması13-14 yaş grubunda daha yüksek oranlarda izlendi. Atopik dermatit semptomları ve buna bağlı gelişen özellikler yaş gruplarına göre genel olarak anlamlı farklılık göstermedi. Yalnızca son 12 ayda birden az sayıda gece kaşıntıyla uyanma 13-14 yaş grubunda yüksek iken birden fazla sayıda uyanma 6-7 yaş grubunda daha yüksek gözlendi (p=0,005). Dirsek-boyun döküntüleri 13-14 yaş grubunda, diz, göz, ayak ve kulak döküntüleri ise 6-7 yaş grubunda daha yüksek oranda izlendi. Kaşıntılı dermatit görülme oranı 13-14 yaş grubunda daha yüksek oranda gözlendi ancak istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Hayat boyu hışıltı, rinit ve kaşıntılı dermatit bir arada görülme sıklığı ise 6-7 yaş grubu için n=7 (%1,72), 13-14 yaş grubu için n=14 (%2,69) oranlarında izlendi. Alerjik hastalıkların prevalansları Türkiye'nin diğer bölgelerinden rapor edilen epidemiyolojik çalışmalara göre yüksek bulundu. Alerjik hastalıkların birarada olması ve genetik yatkınlık yüksekti. Şu an için bu sonuçlarla Isparta ilinde alerjik hastalıklara ait sağlık sorunlarına yönelik önlemler alınabileceği gibi, ileride olası etyolojik faktörlerin belirlenmesi için yapılacak çalışmalara da bir basamak oluşturulmuştur.

Mervegül Efe
Süleyman Demirel University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nötropenik hastaların retrospektif değerlendirilmesi

Nötrofiller konak savunmasında ve akut enflamasyonda önemli bir role sahiptir. Nötrofil sayısı azaldığında enfeksiyonlara eğilimin arttığı bilinmektedir. Nötropeni mutlak nötrofil sayısının yaşa göre beklenen değerin -2 SDS altında olması, 2 hafta ile 1 yaş arasında 1000/mm³'ün, 1-18 yaş arasında ise 1500/mm³'ün altına düşmesi olarak tanımlanmaktadır. Etiyolojik nedenler arasında en sık viral enfeksiyonlar, ilaçlar, B12 vitamini, folik asit eksikliği ve otoimmünite bulunmaktadır. Çocuklarda nötropeni etiyolojisine yönelik yapılan çalışmalar az sayıda olup, nötropenik hastalara yaklaşım konuunda tam bir görüş birliği bulunmamaktadır. Bu çalışmada; retrospektif olarak son 5 yıl içinde hastanemize başvuran ve takip edilen 1-18 yaş arası nötropenili çocuk hastaların nötropeni nedenlerinin belirlenmesi, klinik ve laboratuvar bulgularının incelenmesi ve hastalığın prognozunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, Ocak 2020 - Kasım 2024 tarihleri arasında Süleyman Demirel Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi pediatri kliniklerine başvuran 1–18 yaş arası mutlak nötrofil sayısı 1500/mm³'ün altında olan 537 hastaya ait toplam 874 başvuru değerlendirilmiştir. Malignite veya aplastik anemi tanısı olan, kemoterapi veya radyoterapi alan ve izlemi sırasında exitus olan hastalar çalışma dışı bırakılarak nihai örneklem 521 hasta olarak belirlenmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların %49,5 kız; %50,5 erkek olup, yaş ortalamaları 5,26 ± 4,47 yıl olarak belirlenmiştir. Çalışmamızda örneklemin çoğunluğunu 4 yaş altı hastalar (%54) oluşturmuştur. Nötropeninin en sık görüldüğü yaş aralığı 1-1,9 yaş grubu olduğu saptanmıştır. Örneklemin genelinde orta nötropenik hastalar en yüksek oranda bulunmuştur. Ağır nötropeni Ocak ayında en yüksek oranda, Ağustos ayında ise en düşük oranda görülmüştür. Enfeksiyon hastalıklarının fazla görüldüğü kış ve sonbahar aylarında nötropeni de daha yüksek oranda saptanmıştır. En sık karşılaşılan tanı grubu %44,5 ile enfeksiyon hastalıkları olmuştur; bunlar arasında üst solunum yolu enfeksiyonu, akut gastroenterit ve alt solunum yolu enfeksiyonu en fazla oranda görülmüştür. Ağır nötropenik hastalarda C-reaktif protein yüksekliğinin de eşlik ettiği saptanmıştır. Sonuç olarak çalışmamızda; nötropeninin etiyolojisi arasında literatürle de uyumlu olarak en sık enfeksiyon hastalıkları olduğu görülmüştür. Çalışmamızda nötropeni düzelme sürelerinin diğer çalışmalara göre uzun bulunması, hastaların düzenli takibe gelmemesine bağlanmıştır. Nötropeni saptanan hastaların takibinin daha dikkatli yapılması ve nötropeni etiyolojisinin belirlenmesi önemlidir. Hastalığın prognozu ve mortalitesi altta yatan hastalığın tedavisi ve enfeksiyonların önlenmesiyle yakından ilişkilidir. Anahtar Kelimeler: Enfeksiyon, hemoglobin, mutlak nötrofil sayısı, nötropeni, platelet

Meliha Çankaya
Süleyman Demirel University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hemodinamik anlamlı patent duktus arteriyozus (PDA) tanısı alan prematüre bebeklerde ilaçla kapatma tedavisi sürecinde 'near infrared spektroskopi' (NIRS) ile hayati organlardaki hemodinamik değişimlerin geriye yönelik değerlendirilmesi

Amaç: Patent duktus arteriyozus (PDA), prematüre bebeklerde sık görülen ve hemodinamik dengesizliklere yol açabilen bir durumdur. Bu çalışmada, hemodinamik olarak anlamlı PDA tanısı alan prematüre bebeklerde ilaçla kapatma tedavisi sürecinde near infrared spektroskopi (NIRS) kullanılarak hayati organlardaki hemodinamik değişimlerin geriye yönelik değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışma, 2021-2024 yılları arasında Konya Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğun Bakım Servisi'nde tedavi gören hemodinamik anlamlı PDA'lı 24 prematüre bebeğin retrospektif olarak incelenmesiyle gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen bebekler, PDA kapatma tedavisi için ibuprofen veya parasetamol ile tedavi edilen iki gruba ayrılmıştır. Tedavi sürecinde NIRS ile beyin, böbrek ve batın oksijenizasyon değerleri ölçülerek, farklı organ sistemlerindeki hemodinamik değişiklikler değerlendirilmiştir. Bulgular: İbuprofen ve parasetamol grupları arasında doğum haftası, doğum ağırlığı ve demografik veriler açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. NIRS ölçümleri tedavi süresince beyin, batın ve böbrek oksijenizasyonundaki değişimleri göstermiştir. Parasetamol ve ibuprofen grupları arasında oksijen satürasyonu ve organ perfüzyon parametreleri açısından bazı değişimler gözlenmiş ancak istatistiksel anlamlılık açısından farklılıklar sınırlı kalmıştır. Sonuç: NIRS, PDA tedavi sürecinde hayati organların perfüzyon değişimlerini değerlendirmede önemli bir araç olarak kullanılabilir. Prematüre bebeklerde PDA kapatma tedavisinin hemodinamik etkilerinin izlenmesinde NIRS'in kullanımı, tedaviye yanıtın daha iyi anlaşılmasına yardımcı olabilir. Bu bulgular, tedavi stratejilerinin bireyselleştirilmesine katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Patent duktus arteriyozus, prematüre bebek, near infrared spektroskopi, hemodinami, ibuprofen, parasetamol, doku perfüzyonu.

Zuleykha Zıyadova
Selçuk University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gebeliğin 32. haftasından önce doğan prematürelerde eritrosit transfüzyonunun oksijenizasyona olan etkisinin histogram kullanılarak değerlendirilmesi

Amaç: Prematüre yenidoğanlarda eritrosit transfüzyonunun oksijenizasyon üzerindeki etkisi uzun süredir araştırılmaktadır. Ancak transfüzyonun prematüre bebeklerde oksijen satürasyonu üzerine kısa ve orta vadede nasıl bir değişim oluşturduğu tam olarak netlik kazanmamıştır. Bu çalışmada, gebeliğin 32. haftasından önce doğan prematüre bebeklerde eritrosit transfüzyonunun oksijenizasyon üzerindeki etkisinin histogram yöntemi kullanılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif gözlemsel çalışma, Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde Ocak 2023 - Aralık 2023 tarihleri arasında yürütüldü. Çalışmaya, 32. gebelik haftasından önce doğmuş ve genel durumu stabil olan, eritrosit transfüzyonu ihtiyacı olan prematüre bebekler dahil edildi. Eritrosit transfüzyonu uygulanan bebeklerin oksijen satürasyonu histogram verileri transfüzyon öncesi 24 saat, transfüzyon sonrası 24. saat, 48. saat ve 72. saat aralıklarında analiz edildi. Ayrıca transfüzyon öncesi ve sonrası hematokrit, hemoglobin, vital bulgular, solunum desteği ihtiyacı ve prematüriteye bağlı komplikasyonlar kaydedildi. Elde edilen veriler SPSS programı ile analiz edilerek gruplar arasında istatistiksel karşılaştırmalar yapıldı. p<0.05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 33 prematüre bebek dahil edildi. Katılımcıların %48.5'i kız (n=16), %51.5'i erkekti (n=17). Ortalama doğum haftası 29.4±2.1 hafta, doğum ağırlığı 1220.6±316.9 gram olarak hesaplandı. Transfüzyon sonrası oksijen satürasyon histogram değerleri incelendiğinde, transfüzyon öncesi ve sonrası 24., 48. ve 72. saatlerde istatistiksel anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Ancak, transfüzyon sonrası oksijen satürasyonu %86-90 aralığında artış eğilimi gösterdi. Hipoksemi ve hiperoksemi sürelerinde belirgin bir değişiklik görülmezken, bazı hastalarda solunum desteğinde azalma gözlendi. Transfüzyon sonrası 48. ve 72. saatlerde PEEP değerinde hafif bir azalma kaydedildi, ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Vital bulgular açısından nabız ve solunum hızı transfüzyon sonrası düşüş eğilimi gösterdi. Prematüre retinopatisi (ROP) %36.4 (n=12), bronkopulmoner displazi (BPD) %12.1 (n=4) oranında saptandı. Sonuç: Elde edilen bulgular doğrultusunda, eritrosit transfüzyonu sonrası oksijen satürasyon histogram değerlerinde belirgin bir değişiklik saptanmazken, oksijen satürasyonunun normoksemi aralığında seyretme eğiliminde olduğu gözlemlendi. Transfüzyonun PEEP, PIP, FiO₂ ve vital parametreler üzerinde anlamlı bir değişiklik oluşturmadığı, ancak bazı bebeklerde solunum desteği ihtiyacında azalma ile ilişkilendirilebileceği tespit edildi. Prematüre bebeklerde eritrosit transfüzyonunun kısa dönem oksijenizasyon parametreleri üzerindeki etkisini değerlendiren ileri çalışmalar gereklidir. Anahtar Kelimeler: Prematüre, eritrosit transfüzyonu, oksijen satürasyonu, histogram, yenidoğan yoğun bakım.

Nevra Çolak
Selçuk University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik spontan ürtikerli çocuk hastalarda eozinofilik katyonik protein, eozinofil peroksidaz, eozinofilik majör bazik protein düzeylerinin araştırılması

GİRİŞ: Kronik spontan ürtiker (KSÜ), patofizyolojisinde ağırlıklı olarak mast hücreleri rol oynamakla birlikte eozinofillerin ikincil efektör hücreler olarak önemli katkılar sağladığı bilinmektedir. Çalışmamızda, KSÜ'lü çocukların eozinofil granül proteinlerinin [Eozinofilik Katyonik Protein (EKP), Eozinofil Peroksidaz (EP) ve Eozinofilik Majör Bazik Protein (EMBP)] serum düzeyleri ile sağlıklı kontrollerin serum düzeyleri karşılaştırılarak eozinofillerin hastalık patogenezindeki rolünün araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇLER VE YÖNTEM: Çalışmaya 01.08.2024-01.06.2025 tarihleri arasında Konya Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk İmmünoloji ve Alerji Polikliniğinde KSÜ tanısı ile takip edilen çocuk hastalar ile yaş ve cinsiyeti uyumlu sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Katılımcıların klinik, demografik ve laboratuvar verileri kaydedilip; hastalık süresi, tetikleyicileri, Ürtiker Aktivite Skoru (ÜAS7) sonuçları değerlendirildi. Katılımcılardan ve sağlıklı kontrollerden alınan kan örneklerinden EKP, EP ve EMBP düzeyleri çalışıldı. İstatistiksel analizler R version 4.1.2. istatistiksel yazılım dili yardımıyla parametrik ve nonparametrik testler kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Çalışmaya 2–17 yaş (12.64 ± 3.82) arası KSÜ tanısı ile izlenen 74 (%55.4 kız) hasta dahil edildi. Sağlıklı kontrol olarak, yaş ortalaması 13.21±3.09 yıl olup yaşları 2–17 yıl arası değişen 70 çocuk (%55.7'si kız) dahil edildi. Hastaların %63.5'inin (n=47) temel yakınma nedeni ürtikeriken, %36.5'inde (n=27) anjioödem ve ürtikerdi. Serum EKP düzeyleri KSÜ grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.001). EP ve EMBP düzeyleri arasında ise anlamlı fark saptanmadı. Hastaların ÜAS7 skorları EKP, EP ve EMBP parametreleri arasında anlamlı bir ilişki yoktu (p>.05). Hastaların eozinofil düzeyi 220 ± 400 (min-max: 20–3330) olup, eozinofil ile EKP, EP ve EMBP parametreleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>.05). Ayrıca; demografik özellikler, tiroid otoantikor pozitifliği ve diğer laboratuvar parametreleri ile EKP, EP ve EMBP arasında da anlamlı ilişki saptanmadı. SONUÇ: Çalışmamız EKP'nin çocuklarda KSÜ patogenezinde rol oynayabileceğini göstermektedir. Bildiğimiz kadarı ile KSÜ'lü çocuklarda serum EKP, EP ve EMBP düzeylerinin birlikte değerlendirildiği çalışma bulunmaması nedeniyle bu sonuçların literatüre önemli katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Bu sonuç, gelecekte yapılacak olan hedefe yönelik tedavi yaklaşımları için yol gösterici olabilir.

Ümmühan Erçınar Erdem
Selçuk University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sepsisli bebeklerde hematolojik ve inflamatuar tanısal kriterler ve prognostik önemi

Yenidoğan sepsisinde klasik tanı kriterlerine ek olarak plazma raftlin düzeylerinin sepsis tanı ve prognozundaki önemini ortaya koymayı amaçladık. Bu çalışma SANKO Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde tek merkezli, vaka-kontrol çalışması olarak Ocak 2023 ve Ocak 2024 tarihleri arasında Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'ne yatırılan, 37 gebelik haftası ve üzerinde doğan ve geç neonatal sepsis tanısı alan 60 hasta ve 35 kontrol grubunda yürütüldü. Hasta grubundaki 45 hasta sepsis tanısının 0.gün ve 7.gün değerlerine göre iki gruba ayrıldı. Hasta grubunda çalışma süresince exitus olan 15 hasta da exitus grubu olarak çalışmaya dahil edilerek toplam 4 grup oluşturuldu. Medyan CRP düzeyleri hasta (0.gün) grubunda 52,9 mg/L, kontrol grubunda 1,2 mg/L, exitus grubunda 120,3 mg/L idi ve üç grup arasında istatistiksel anlamlı fark bulundu (p<0,001). Prokalsitonin düzeyleri için medyan değerler hasta (0.gün) grubunda 2,50 mcg/L, kontrol grubunda 0,03 mcg/L, exitus grubunda 9,60 mcg/L idi ve üç grup arasında istatistiksel anlamlı fark bulundu (p<0,001). Raftlin düzeylerinin ortalaması hasta (0.gün) grubunda 394,8 ± 99,4 ng/ml, kontrol grubunda 71,6 ± 21,1 ng/ml, exitus grubunda 584,4 ± 73,4 ng/ml idi ve üç grup arasında istatistiksel anlamlı fark bulundu (p<0,001). pSOFA Sepsis Skoru'nun ortalamaları hasta (0.gün) grubunda 9,6 ± 3,2, hasta (7.gün) grubunda 2,3 ± 1,6 ve exitus grubunda 17,9 ± 2,2 idi ve üç grup arasında istatiksel anlamlı fark bulundu (p<0,001). Phoenix Sepsis Skoru'nun ortalamaları hasta (0.gün) grubunda 6,1 ± 2,1, hasta (7.gün) grubunda 0,49 ± 0,2 ve exitus grubunda 11,0 ± 1,3 idi ve üç grup arasında istatiksel anlamlı fark bulundu (p<0,001). Ayrıca Raftlin düzeylerinin mortaliteyi tahmin etme açısından sensitivitesi %100, spesifitesi %80, AUC 0,92 ve eşik değeri>475,61 ng/ml olarak bulundu. Sonuç olarak çalışmamızı değerlendirdiğimizde raftlin düzeyinin sadece sepsis tanısı koymada değil, daha yüksek raftlin düzeyinin kötü prognozu öngörmede de bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Bu bulgular raftlinin ideal bir sepsis biyobelirteci olabileceği yönde umut verici olduğunu düşündürmekte ise de yenidoğan bebeklerde daha geniş popülasyonda yapılacak daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Pelin Kan Özkaya
Sanko University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

34 hafta altı invaziv solunum desteği alan prematürlerde ekstübasyon sonrası nazal yüksek frekanslı osilatuar ventilasyon (NHFOV) ile nazal aralıklı pozitif basınçlı ventilasyon (NIPPV) yöntemlerinin klinik sonuçları ve yakın kızılötesi spektroskopisi (NIRS) ile beyin oksijenizasyonuna etkisinin araştırılması

Bu çalışmada esas amacımız 34 hafta altı prematürelerde ekstübasyon sonrası NHFOV ve NIPPV yöntemlerinin ekstübasyon başarısı ve yeniden entübasyon oranları üzerindeki etkilerini araştırmaktır. İkincil amaçlarımız ise ekstübasyon sonrası beyne giden oksijen miktarının non-invaziv bir yöntem olan NIRS cihazı ile değerlendirilmesi ve NHFOV ile NIPPV uygulanan bebeklerde oluşabilecek komplikasyonların sıklığının belirlenmesidir. Ocak 2024 - Aralık 2024 tarihleri arasında SANKO Üniversitesi Tıp Fakültesi, Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde yürütülen bu prospektif, randomize kontrollü çalışmaya toplam 80 bebek dahil edilmiştir. Ekstübasyon sonrası ilk 72 saatte yeniden entübe olmayan hastalar başarılı ekstübasyon olarak kabul edilmiştir. Hastalar, postmenstürel (PM) 36. haftaya veya taburculuk gününe kadar takip edilmiştir. Beyin oksijenasyonunu değerlendirmek için ekstübasyon öncesi ve sonrası hastaların alnına oksimetre probu yerleştirildi ve 30 dakika boyunca her 5 dakikada bir NIRS cihazından elde edilen serebral rejyonel oksijen satürasyonu (SrSO₂) değerleri ile nabız oksimetreden alınan SpO₂ değerleri kaydedildi. Serebral dokunun fraksiyone oksijen ekstraksiyonu (SFOE) her 5 dakika için ayrı olarak hesaplanmış ve karşılaştırılmıştır. Çalışmada, yeniden entübasyon oranı NHFOV grubunda NIPPV grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (p ≤ 0,01). Yeniden entübasyon süreleri NHFOV grubunda 27,0 saat (3,0-62,0), NIPPV grubunda ise 10,5 saat (5,0-16,0) olarak saptanmıştır (p≤0,01). NIPPV grubunda PM 36. haftada non-invaziv mekanik ventilasyon ihtiyacı olan hasta sayısı daha fazlaydı. Ekstübasyon öncesi ve sonrası SpO2, serebral FOE ve serebral rSO₂ değerleri açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p ≥ 0,96). NHFOV yöntemi, invaziv solunum desteği alan prematürlerde komplikasyon sıklığını artırmadan yeniden entübasyon oranını azaltmasıyla güvenilir bir sekonder ventilasyon modu olarak değerlendirilebilir. Ayrıca, NIPPV yöntemine kıyasla başarılı ekstübasyon oranının daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Ancak, PM 36. haftada anlamlı bir farkın olmaması ve beyin oksijenasyonuna etkisinin gösterilememesi nedeniyle, daha geniş vaka serileri içeren çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Ekstübasyon başarısı, NHFOV, NIPPV, serebral oksijenasyon, NIRS.

BeyinEkstübasyonEntübasyon+3
Meysa Öncel Aydoğan
Sanko University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hastanemiz Çocuk Kardiyoloji Kliniğinde takip edilen mitral kapak prolapsusu tanılı hastaların değerlendirilmesi

Mitral kapak prolapsusu (MKP), mitral kapakların atriyuma doğru dalgalanmasıdır. Genellikle iyi seyirlidir ancak nadir durumlarda, ani kardiyak ölüm, endokardit veya ile sonuçlanabilir. Genellikle kardiyak oskültasyon sırasında belirlenir. Tanıyı doğrulamada ekokardiyografi kullanılır. Bu çalışmada MKP tanısı alan 0-18 yaş arasındaki hastaların incelenmesi ile bu hastalığa sebep olabilecek faktörlerin, hastalığı yönetimi ve takibinde dikkat edilmesi gereken noktaların tespit edilmesi amaçlanmıştır. Çalışma, Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Kardiyoloji Polikliniğine başvuran ve Mitral Kapak Prolapsusu tanısı alan hastaların verileri incelenerek retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, mitral yetersizlik (MY) eşlik edip etmeme durumu, MY varsa düzeyi, yapılan elektrokardiyogram, ekokardiyografi, holter EKG sonuçları, mitral annular disjunction (MAD) seviyeleri, eşlik eden ek bir fizik muayene (FM) bulgusu ya da ekokardiyografide tespit edilen ek bir bulgusu olup olmaması durumları incelendi. Veriler toplanırken, hastane bilgi yönetim sisteminden yararlanıldı. Bu araştırmada elde edilen verilerin analizinde IBM-SPSS Statistics 25.0 programı kullanıldı. İstatistiksel analizlerde anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular, bu anlamlılık düzeylerine göre yorumlandı. Çalışmamızda, hastaların çoğunluğunu (%80,7) kız çocukları oluşturmaktadır. Cinsiyet değişkeni ile anormal fizik muayene bulgusu ya da ekokardiyografik incelemede anormal bulgu tespit edilmesi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. Ancak cinsiyet değişkeni ile Holter EKG bulguları ve mitral yetersizlik düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir. Mitral annular disjunction (MAD) seviyeleri ile yaş, cinsiyet ve Holter EKG bulguları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Hastaların Holter EKG bulguları ile fizik muayenede ya da EKO'da ek bulgu görülme durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Sonuç olarak MKP, çocukluklarda en sık görülen kalp kapak hastalığıdır. Hastalığın FM bulgularını tanımak, ileri tetkik için gereken merkeze yönlendirmek, hastalığın risk faktörlerini, eşlik eden bulguları tespit ederek iyi bir izlem planı oluşturmak önemlidir. Çalışmamızda, MKP hastalığının çocukluk yaş grubu için önemini hatırlatmak, MKP hastalarının tanı, tedavi ve yönetiminin multidisipliner olarak yapılması gerektiğini unutmamak gerekir. Anahtar Sözcükler: Mitral Kapak Prolapsusu, Mitral Annular Disjunction, Kalp Kapak Hastalıkları

Erdem Yıldız
Samsun Üniversity
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuk Kardiyoloji Polikliniğinde ventriküler ekstrasistol saptanan hastaların geriye dönük değerlendirilmesi

Bu çalışmada Ventriküler Ekstrasistol tanısı alan 0-18 yaş arasındaki hastaların incelenmesi ile bu hastalığa sebep olabilecek faktörlerin, hastalığı yönetimi ve takibinde dikkat edilmesi gereken noktaların tespit edilmesi amaçlanmıştır. Çalışma, Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Kardiyoloji Polikliniğine başvuran ve VES tanısı alan hastaların verileri incelenerek retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, başvuru şikayeti, yapılan elektrokardiyogram (EKG), ekokardiyografi (EKO), holter moitorizasyonu (HM), efor stres testi sonuçları incelendi. Veriler toplanırken, hastane bilgi yönetim sisteminden yararlanıldı. Bu araştırmada elde edilen verilerin analizinde Statistical Package for Social Sciences (IBM SPSS statistics version 25, IBM Corporation, USA) programı kullanıldı. İstatistiksel analizlerde anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular, bu anlamlılık düzeylerine göre yorumlandı. Çalışmamızda, cinsiyet değişkeni ile ekokardiyografik incelemede anormal bulgu tespit edilmesi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. Ancak cinsiyet değişkeni ile EKG ve HM bulguları arasında ve yaş değişkeni ile EKG, EKO ve HM bulguları ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir. Hastaların başvurudaki EKG bulguları ile HM bulguları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. HM bulguları ile yaş, cinsiyet, başvuru şikayeti, operasyon durumları, EKG ve EKO bulguları arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Sonuç olarak VES, çocukluk çağında sık görülen ve genellikle iyi huylu seyreden ritim bozukluklarıdır. Bu nedenle doğru tanı koymak, risk faktörlerini ve eşlik eden bulguları belirleyerek etkili bir izlem süreci planlamak önemlidir. Çocuklarda genellikle asemptomatik ve kısa süreli olması nedeniyle VES'lerin tespiti zor olabilir. Bu noktada, kolay uygulanabilir ve invaziv olmayan bir yöntem olan HM, tanı, takip ve tedavi sürecinde önemli bir araç olarak öne çıkmaktadır. Çalışmamız, VES yönetiminin multidisipliner yaklaşımla ele alınması gerektiğini ve HM'nin bu süreçteki etkinliğini desteklemektedir. Anahtar Sözcükler: Çocuk Kardiyolojisi, Ventriküler Ekstrasistol (VES), Holter Monitörizasyon

Şeyma Koca
Samsun Üniversity
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Konjenital kalp hastalığına sahip opere 0-36 aylık olguların anne sütü ile beslenme durumları vebeslenmelerini etkileyen faktörlerin incelenmesi

Konjenital kalp hastalıkları, yenidoğan dönemi itibariyle semptom gösterebilen aynı zamanda bebeğin kısa ve uzun dönemde beslenmesini etkileyerek büyüme ve gelişmesini olumsuz yönde etkileyebilen bir hastalık grubudur. Yenidoğan döneminden itibaren gerekebilen yoğun bakım yatışları, cerrahi ve cerrahi sonrası prosedürler nedeniyle anne sütü ile beslenmeye başlanmasında ve sürdürülmesinde güçlükler yaşanabilmektedir. Konjenital kalp hastalığına sahip 0-36 ay arasındaki olguların anne sütü ile beslenme durumları ve beslenmelerini etkileyen faktörlerin incelendiği bu araştırmaya konjenital kalp hastalığına sahip ve cerrahi geçirmiş 60 olgu ile 60 sağlıklı kontrol grubu karşılaştırılmıştır. Çalışmaya katılan ailelerden öncelikle onam alınmış sonrasında önceden hazırlanmış veri toplama formu aracılığıyla veriler tamamlanmıştır. Hasta ve kontrol grubu anne sütü alma süreleri karşılaştırıldığında, hasta olanların ilk 6 ay sadece anne sütüyle beslenme süresi (2,47±2,97), kontrol grubundaki çocukların sadece anne sütü alma süresinden (4,85±1,90) daha kısa bulunmuştur (p<0,001). Ayrıca, toplam anne sütü alma süresi açısından kontrol grubundaki çocukların (9,17±5,80) hasta gruptakilerden (6,01±6,46) daha uzun süre anne sütü aldığı saptandı (p=0,006). Çalışmanın sonucunda enteral tüple beslenmiş grupta sadece anne sütü alım süresi açısından beslenmemiş grupla arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamışken (p=0,145), toplam anne sütü alım süresi açısından enteral tüple beslenmemiş grup beslenen gruba göre daha uzun süre anne sütü almış ve bu fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur (p=0,010). Vaka ve kontrol grubundaki olgular boy persentil açısından değerlendirildiğinde konjenital kalp hastalıklı olguların kontrol grubuna göre anlamlı derecede kısa boya sahip oldukları görülmüştür (p<0,001). Aynı zamanda hasta grubundaki çocukların %26,7'si ≤3 ağırlık persentilde yer alırken, kontrol grubunda bu oran %1,7 bulunmuştur (p<0,001). Sonuç olarak, kardiyak cerrahi geçirmiş bebekler anne sütüyle beslenmenin sürdürülmesi açısından sağlıklı kontrollerine göre daha riskli bir gruptur. Tartı alımı ve boy gibi büyümeyi gösteren antropometrik ölçümlerinin sağlıklı kontrollerinden geri olduğu saptanmıştır. Bu nedenle opere kalp hastaları için çocuk sağlığı izleminin dikkatle yapılması, anne bebek çiftine profesyonel emzirme danışmanlığı alabileceği sağlık sistemlerinin oluşturulması önemlidir.

Arda Anıl Türkmen
Samsun Üniversity
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Çölyak hastalarında diyet uyumu ile premenstural sendrom ilişkisi

Premenstrual sendrom (PMS), menstruasyon öncesi görülüp menstruasyon ile kaybolan, yaygın görülen ve yaşam kalitelerini olumsuz etkileyen, ruhsal, davranışsal ve fiziksel belirtilerle kendini gösteren bir sağlık sorunudur. Çölyak hastalığı (ÇH) ise, gluten tüketimi sonucu ince bağırsakta hasara ve inflamasyona yol açan ve besin emilimini bozan bir hastalıktır. Oksidatif stresin PMS patogenezindeki bilinen rolü ve diyetin PMS üzerindeki kanıtlanmış etkisi göz önüne alındığında, bu çalışma ÇH PMS semptomları üzerindeki potansiyel etkisini araştırmak için tasarlanmıştır. Bu hipotez, tedavi uyumu optimal olmadığında malabsorbsiyon ve artan oksidatif stres potansiyeli ile birlikte kendine özgü diyet kısıtlamaları olan ÇH'nin PMS'nin ortaya çıkmasına ve şiddetine katkıda bulunabileceği anlayışından kaynaklanmaktadır. Çalışmamızda ÇH'lerin diyet uyumu ve PMS arasındaki ilişkiyi araştırmak amaçlanmıştır. Bu çalışmanın gücünü artırmak amacıyla diyet uyumu farklı yöntemlerle ölçülmüştür. Diyet uyumu, transglutaminaz IgA düzeyleri, ÇH olan bireylerin kendi beyanları ve 72 saatlik diyet listesi verilerine göre değerlendirilmiştir. Bu ölçütlere dayanarak, diyet uyumlu ve uyumsuz ÇH bireyler ile sağlıklı kontrol bireyler karşılaştırılmıştır. PMS değerlendirilmesi, çalışmaya katılan ergenlere Gençdoğan ve arkadaşları tarafından geliştirilen premenstrual sendrom ölçeği (PMSÖ) ile yapılmıştır. Toplamda 50 ÇH ve 42 sağlıklı kontrol değerlendirilmiştir. ÇH grubunda 31 hasta kontrol grubunda ise 31 hasta PMSÖ'ye göre PMS olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, diyete uyumsuz ÇH olan bireylerin PMS skorlarının, diyete uyumlu ve kontrol grubundaki bireylere göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. Bu sonuç, her üç yöntemle karşılaştırılan gruplarda tutarlı olarak elde edilmiştir. PMSÖ'nün psikolojik, davranışsal ve fiziksel alt ölçeklerinde de diyete uyumsuz ÇH bireylerin daha yüksek puanlar elde ettiği görülmüştür. ÇH olan bireylerin diyete uymamaları durumunda bağırsaktaki inflamasyon ve dolayısıyla vücutta artan oksidatif strese bağlı PMS'nin arttığı düşünülmüştür. Ayrıca diyet uyumsuzluğunun besin emilimini bozarak da bu PMS skorlarına etki ettiği düşünülmüştür. ÇH olan bireylerin gluten içermeyen bir diyete sıkı bir şekilde uymaları, PMS semptomlarını hafifletebilir. Bu nedenle, hastaların diyet uyumlarına dikkat etmeleri gerektiği vurgulanmalıdır.

Laden Jaferi
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Farklı etiyopatogeneze sahip hastalığı olan çocukların ebeveynlerinde aşı kabülü ve ilişkili faktörler

Aşılama, çocuk sağlığını koruma ve bulaşıcı hastalıkları önlemede en başarılı, en güvenli ve en maliyetsiz yaklaşımdır. Son yıllarda 'Aşı Tereddütü' ve 'Aşı Reddi' dünya genelinde artmaktadır. Bu çalışmada farklı etiyopatogeneze sahip hastalıkları olan çocukların ebeveynlerinde aşı kabulü ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 6-12 yaş arası, Otizm spektrum bozukluğu (OSB), Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB), Tip 1 diyabetes mellitus (T1DM), konjenital kalp hastalığı (KKH), konjenital hipotiroidi (KH), Ailesel Akdeniz Ateşi (AAA) tanısı almış hastalar ve sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Katılımcıların annelerine "sosyodemografik veri formu", "Çocukluk Çağı Aşıları Hakkında Ebeveyn Tutumları Ölçeği (PACV)" ve "Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutumları Ölçeği (PARI)" uygulandı. Çalışmaya 546 hasta ve 617 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 1163 katılımcı katıldı. Tüm katılımcılar arasında aşı tereddütü oranı %14,7 olarak saptandı. Hastalık grupları arasında en yüksek aşı tereddütü oranına (%33,7) ve en yüksek PACV ortalama puanına (42,37 ± 19,15) T1DM tanılı çocukların ebeveynleri sahipti (p<0,05). Ev hanımlarında, asgari ücret ve altında aylık geliri olanlarda aşı tereddütü oranı anlamlı düzeyde yüksekti (p<0,05). Aşı yan etkisi yaşamış olmak, ebeveynlerin COVID-19 aşılama durumları ve aşılarla ilgili bilgi aldıkları kaynaklar aşı tereddütü oranını anlamlı düzeyde etkilemişti (p<0,05). Aşı içeriklerinin hastalıklara neden olduğu endişesi ve yan etki korkusu aşı tereddütünün en sık rastlanan iki nedeni idi. Sağlık personellerinin aşılar hakkında daha fazla bilgi vermesi ise aşı tereddütüne yönelik en sık önerilen çözüm önerisi idi. Aşı ile önlenebilir hastalıklardan korunmada oldukça kritik olan bu hastalıkta ebeveynlerin aşılar ve hastalık hakkında ayrıntılı olarak bilgilendirilmesi önemlidir. Ebeveyn aşılama kararını etkileyen birçok faktörün olduğu gösterilmiştir.

Ayça Kömürlüoğlu Tan
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İnterstisyel akciğer hastalığı tanısı ile izlenen hastaların immünolojik özelliklerinin değerlendirilmesi

Çocukluk Çağı İnterstisyel Akciğer Hastalıkları (chILD), genellikle belirlenebilen bir etiyolojiye sahip olmayan heterojen bir hastalık grubudur. Bu hastalık grubu nadir görülen ve heterojen özellikler gösteren bir kronik solunum yolu hastalığıdır ve diffüz akciğer tutulumu göstermektedir. Bu çalışmada, chILD tanısı almış veya bu tanı ile Hacettepe Üniversitesi Çocuk Göğüs Hastalıkları Ünitesi'nde takip edilen çocuk yaş grubundaki hastalarda patogenezde rol oynayabilecek bazı immünolojik bileşenleri araştırmayı hedefledik. Bu kapsamda, hastaların periferik kanlarında T regülatuar hücre analizi yapıldı ve IL-10 ile TGFB ifade düzeyleri bu hücrelerde hücre içi olarak değerlendirildi. Ayrıca, doğal lenfoid hücre karakterizasyonu (ILC1, ILC2, ILC3) ve yardımcı T hücre-17 (Th-17) analizi de yapıldı. Periferik kan mononükleer hücrelerinde vimentin ve periplakin ifadesi değerlendirildi. Toplamda 20 hasta ve 19 kontrol olmak dahil edildi. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Hastaların yaş ortalaması 14,25 ± 4,7 yıl olarak belirlendi ve akrabalık oranı hastaların %40'ında görüldü. Hastaların %30'unda malnutrisyon saptandı. Semptomların ortanca başlama yaşı 48 ay olarak belirlendi ve nefes darlığı, takipne ve öksürük en sık başvuru bulguları olarak görüldü. Hasta ve sağlıklı kontrol grubunda Treg hücre yüzdesi (sırasıyla 7,58 ± 5 ve 6,2 ± 3,61), Treg hücrelerinde intrasellüler olarak değerlendirilen TGF-β ifade eden hücre yüzdesi (31,08 ± 16,02 ve 33,16 ± 14,47), ve IL-10 ifade eden hücre yüzdesi (0,98 ± 2,63 ve 0,41 ± 0,56) arasında anlamlı bir fark saptanmadı (P>0,05). Hasta ve sağlıklı kontrol grubunda Th17 yüzdesi (sırasıyla 21,21 ± 11,05 ve 19,29 ± 8,68) arasında anlamlı bir fark bulunmadı (P=0,29). Hasta ve sağlıklı kontrol grubu arasında intrasellüler periplakin ve vimentin ifadesi açısından anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Bronşiolit obliterans hastaları çıkarıldıktan sonra yapılan yeni grup (diğer İAH; n=14) ile kontrol grubu arasında ILC2 açısından anlamlı fark bulundu (sırayla 2,58 ± 2,24 ve 4,5 ± 2,59; P=0,037), ancak diğer parametreler arasında fark bulunmadı. Çalışma parametreleri ve VKİ, FEV1%, FCV%, 6-dakika yürüme testi, tanı yaşı, semptom süresi, klinik bulgular ve fizik muayene bulguları arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı (P>0,05). Çalışmamız, çocukluk çağı İAH olgularında immünolojik özelliklerin değerlendirildiği bir pilot çalışmadır. Sonuçlarımızın anlamlılığının tam olarak anlaşılabilmesi için özellikle daha geniş hasta grubu ve bronkoalveoler lavaj örnekleri ile desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: İnterstisyel Akciğer Hastalıkları, Fibrozis, Çocuk

Mina Hızal
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mitokondriyal yağ asidi oksidasyon bozukluğu olan 72 hastanın geriye dönük değerlendirilmesi: 32 yıllık deneyim

Memelilerde, uzun süren açlık ve egzersiz gibi yüksek enerji gereken durumlarında yağ asitlerinin oksidasyonu (YAO) önemli bir enerji üretim kaynağıdır. Beyin, açlık sırasında enerji kaynağı olarak keton cisimlerini kullanır. Bu nedenle açlık ve uzun süreli yoğun egzersiz sırasında keton cisimlerinin üretim hızı artmalıdır. Keton cisimleri karaciğerde, ağırlıklı olarak yağ asitlerinin β-oksidasyonu ile üretilen asetil-Koenzim A (asetil-KoA) ile asetoasetil-KoA'dan ve daha az olmak üzere bazı amino asitlerden üretilir. Açlık dönemlerinde bu substratların temini için yağ asitleri, karaciğer, kalp kası ve iskelet kasında mitokondriyal beta-oksidasyona uğrar. Mitokonodriyal YAO bozukluklarında yağ dokusundan salınan yağlar oksitlenemez, iskelet ve kalp kası, karaciğer gibi organlarda birikerek işlevlerini bozar. Bu çalışmada, ülkemizdeki en deneyimli metabolik hastalık merkezlerinden bir olan Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Metabolizma Bilim Dalı'nda yağ asit oksidasyon bozukluğu tanısı ile izlenen hastalar geriye dönük olarak incelendi. Çalışmaya 1988-2020 yılları arasında semptomatik, aile taraması ya da yenidoğan taraması ile asempomatik tanı alan 72 hasta dahil edilmiştir. Yenidoğan taraması ile üç, kardeşte yağ asit oksidasyon bozukluğu olması nedeniyle altı hasta hastalık tablosu oluşmadan tanı almıştır. Hastaların %61,9'unda anne ve baba arasında akrabalık vardı. Semptomatik hastalarda ilk başvuruda gastrointestinal sistem ve kas dokusu ile ilgili yakınmaları vardı. Karaciğer bulguları en sık görülen klinik bulguydu. Çalışma grubunu oluşturan 72 hastanın, klinik ve metabolik olarak aynı hastalık tablosu olan kardeşlerde aynı genetik bozukluğun varlığı kabul edilerek, 61'nin tanısı genetik olarak, üçünün tanısı fibroblast kültüründe enzim çalışması ile ispatlanmıştı. Sekiz hasta ise klinik ve biokimyasal bulgular değerlendirilerek tanı almıştı. Bir hasta karnitin palmitoyil transferaz 1 (CPT1), altı hasta karnitin palmitoyil transferaz 2 (CPT2) eksikliği, dört hasta karnitin-açil karnitin translokaz (CACT) eksikliği, oniki hasta primer karnitin (PCD) eksikliği, iki hasta orta zincirli açil-KoA dehidrojenaz (MCAD) eksikliği, beş hasta uzun zincirli 3-hidroksi açil-KoA dehidrojenaz (LCHAD) eksikliği, sekiz hasta çok uzun zincirli açil-KoA dehidrojenaz (VLCAD) eksikliği ile tanı almıştır. En büyük grup 34 hastanın bulunduğu multipl açil-KoA dehidrojenaz (MAD) eksikliği grubu idi. En çok tanı gecikmesi multipl açil-KoA dehidrojenaz ve karnitin palmitoyil transferaz 2 eksikliği olan hastalarında görüldü. Bu çalışma, ülkemizde görülen yağ asit oksidasyon bozukluğu tanılı hastaların genel özelliklerini ve izlemlerini yansıtması sebebiyle hastaların tanı ve izlem süreçlerinin iyileştirilmesi için bir kaynak olacağı düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: mitokondriyal yağ asit oksidasyon bozukluğu, kalıtsal metabolik hastalıklar

Fidan Ahmadova
Hacettepe University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nefrin mutasyonu olan konjenital nefrotik sendromlu hastalarda nefrektominin hasta sağkalım üzerine etkisinin retrospektif araştırılması

Konjenital nefrotik sendrom, böbreklerden protein kaybı ile seyreden glomerüler bir hastalıktır. Hastalığın başlangıcı antenatal dönemde olur ve hastalar hayatın ilk üç ayında tanı alırlar. Bu hastalarda doğum sonrası nefrotik düzeyde proteinüri olur. Protein kaybına bağlı olarak hastalarda hipoalbüminemi (serum albümin <2.5 gr/dL), ödem ve hiperlipidemi görülür. Protein kaybı ile tiroid bağlayıcı globülin, antitrombin III, immünglobulin G, kompleman C3 ve C5, Faktör B ve D kaybı da olur. Buna bağlı olarak hastalarda hipotiroidi, tromboz, enfeksiyonlara yatkınlık gibi ciddi komplikasyonlar gelişebilir. Hastaların en sık ölüm sebebi sepsistir. Hastalığın yönetiminde intravasküler övoleminin idamesi, ödemin yönetimi sağlıklı büyüme ve gelişmenin sağlanması ve komplikasyonların önlenmesi ile hastaların böbrek nakline ulaştırılması hedeflenir. Sürekli protein kaybı olduğu için hastaların proteinden zengin yüksek kalorili diyet ile beslenmesi normal büyüme için gereklidir. Ödemin yönetiminde sürekli albümin replasmanlarına ihtiyaç duyulabilir. Tromboz açısından hastalara antitrombotik veya antikoagülan profilaksi önerilmektedir. Enfeksiyonlara yatkınlık açısından özellikle kapsüllü bakterilere yatkınlık olan bu hastalara penisilin G profilaksisi önerilmiştir. Tiroid bağlayıcı globülin kaybı olduğu için levotiroksin başlanması önerilir. Hastalığın küratif tedavisi böbrek naklidir. Vücut ağırlığı 10 kg üstündeki hastalara uygulanabilir. Literatürde hastalar 7-10 kg arasında iken nefrektomi yapılmasını öneren çalışmalar vardır. Artık bu görüş yavaş yavaş terk edilmekte olup hastalarda klinik övolemiyi sağlayamama, büyümenin geride kalması durumunda nefrektomi tercih edilmesi önerilmektedir. Biz kliniğimizde nefrektomi yapılan hastaların klinik açıdan daha iyi seyrettiği yönünde gözlemler edindiğimizden bu çalışmayı planladık. Bu gözlemi bilimsel olarak test etmek amacıyla Türkiye genelinde on üniversite hastanesi çocuk nefroloji bölümleri ile iletişime geçilerek nefrektomi yapılan ve yapılmayan toplam 29 NPHS1 mutasyonu olan konjenital nefrotik sendromlu hastaya ait veri toplandı ve analiz edildi. Hastaların 16'sına nefrektomi uygulanmış, 13'ü ise konservatif yöntemlerle izlenmişti. Nefrektomi yapılan hastaların 13'üne unilateral nefrektomi uygulanmıştı. Nefrektomi yapılan ve yapılmayan hastalar arasında genel demografik özellikler açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Sadece nefrektomi yapılan hasta grubunda aylık albümin ihtiyacının daha fazla olduğu görüldü. Nefrektomi yapılan hastalarda serum albümin düzeyi nefrektomiyi takiben istatistiksel açıdan anlamlı bir şekilde artmış olmasına rağmen normal düzeylere ulaşmadığı görülmüştür. Bu da hastalarımızın çoğunun unilateral nefrektomi yapılmış olması ile açıklanabilir. Nefrektomi yapılan hastanın böbrek fonksiyonlarına bakıldığında ise son dönem böbrek yetmezliği gelişmesi ve renal replasman yaşı iki yaş olarak bulunmuştur. Nefrektomi yapılmayan gruba göre yaklaşık bir yıl daha erken renal replasman ihtiyacı olmuştur. Hastaların büyümelerine bakıldığında genel olarak boy izleminde "z" skorunda kayıp vardır. Nefrektomi yapılan hastaların aylık albümin ihtiyacı istatistiksel açıdan anlamlı bir şekilde azalmıştır. Nefrektomi yapılan hastaların hastaneye yatış sayısı ve enfeksiyon sıklığı azalmıştır, fakat santral venöz kateter ilişkili tromboz geçiren hasta sayısı daha fazladır. Nefrektomi yapılmayan hastaların da serum albümin düzeyleri zaman içinde istatistiksel açıdan anlamlı bir şekilde artış göstermiştir, fakat nefrektomi yapılan hastalara göre düzeyi daha düşük bulunmuştur. Böbrek fonksiyonları açısından hastaların son dönem böbrek yetmezliğine ilerlemeleri ve renal replasman sürecinin başlanması yaklaşık üç yıl olarak saptanmıştır. Boy ve vücut ağırlığı z skorlarında anlamlı bir değişiklik yoktur, ancak son vizitte nefrektomi yapılan gruba göre "z" skorlarının daha iyi olduğu görülmüştür. Nefrektomi yapılmayan hastalarda da aylık albümin infüzyonu ihtiyacı zamanla azalmıştır. Fakat hastaneye yatış sıklığında ve enfeksiyon sıklığında istatistiksel açıdan anlamlı bir azalma olmamıştır. Nefrektomi yapılmayan hastalarda santral venöz kateter ilişkili tromboz görülmemiştir. Sonuç olarak konjenital nefrotik sendrom komplikasyonlarını sık yaşayan, hastaneye sık yatışı yapılması gereken, övolemisi korunamayan hastalarda nefrektomi düşünülebilir. Daha önce literatürde büyüme geriliği olan çocuklara nefrektomi yapılması önerilmekteydi. Fakat çalışmamızda bu hastaların nefrektomi ile büyümesinin daha kötüleştiği sonucuna varılmıştır. Bulgularımız ışığında nefrektominin her konjenital nefrotik sendrom hastasına rutin olarak yapılmaması, ancak seçilmiş hastalarda hasta sağkalım üzerine fayda sağlayabileceğinden bu hasta grubuna uygulanması sonucuna varılmıştır.

Yüksel Uğurlu
Hacettepe University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Allojenik hematopoetik kök hücre nakli yapılan çocuklarda nakil sonrası gelişen sitopenilerin değerlendirilmesi

Çocuklarda hematopoetik kök hücre nakli (HKHN) uzun yıllardan bu yana birçok malign ve malign olmayan hastalığın tedavisinde giderek artan sıklıkta kullanılmaktadır. Nakil sonrası mortalite ve morbidite riskini arttıran önemli komplikasyonlardan biri sekonder sitopenilerdir. Etiyolojide sepsis, viral enfeksiyonlar, graft-versus host hastalığı (GvHH), miyelotoksik ilaçlar, otoimmünite, hazırlama rejimi yoğunluğu, nakil endikasyonu, kök hücre kaynağı, alıcı ve verici arasında kan grubu uyumsuzluğu gibi birçok faktör rol alabilmektedir. Ancak post-transplant sitopenilerin, özellikle çocuk hastalarda tanımlama kriterleri, etiyolojik etkenleri, tanı ve tedavi yönetimi konuları halen tartışmalıdır. Çalışmamızda allojenik HKHN yapılan çocuk hastalarda nakil sonrası gelişen sekonder sitopenilerin sıklığını tespit etmek ve risk faktörlerini belirlemek; bu şekilde riskli hastalar için erken tanı, tedavi ve izlem ile ilgili öneriler geliştirilmesi hedeflenmiştir. Çalışmaya ünitemizde, 2008-2023 yılları arasında allojenik HKHN uygulanmış çocuk hastalar (1 ay-20 yıl) dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 301 hastanın 58'inde (%19,2) nakil sonrası sitopeni gelişmiştir. Sitopeni sıklıkları incelendiğinde en kalabalık grubu 21 hasta ile anemi ve trombositopeninin birlikte görüldüğü grubu oluştururken, bunu 18 hasta ile pansitopeni grubu izlemektedir. İzole nötropenisi olan hasta bulunmamaktadır. Toplamda 23 hastada (%7) nötropeni (N+AN+TN+ATN), 50 hastada (%16) trombositopeni (T+AT+TN+ATN). 47 hastada (%15) anemi (A+AT+AN+ATN) saptanmıştır. Nakil öncesi kan transfüzyonu öyküsü, nakil öncesi immün sitopeni öyküsü, akut GvHH, post-KİT CMV enfeksiyonu/hastalığı, gansiklovir, takrolimus, MMF, fludarabin, büyük hasta ve verici yaşı nakil sonrası sitopeni gelişimi açısından risk faktörleri olarak saptanmıştır. Nakil sonrası sitopeni gelişimi üzerine verici tipi, alıcı ile verici arasındaki ABO kan grubu uyumu ve nakil endikasyonunun etkisi bulunmamıştır. Sonuç olarak, nakil sonrası gelişen sekonder sitopeniler komplike, multifaktöriyel ve ciddi komplikasyonlardır. Bu nedenle bu konuda daha çok kapsamlı tanı, tedavi ve izlem şemalarına ihtiyaç vardır.

Hematopoetik kök hücre transplantasyonu
Özge Albayrak
Hacettepe University
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Immunological characteristics in patients followed with the diagnosis of childhood interstitial lung disease

Childhood Interstitial Lung Diseases (chILD) are a heterogeneous group of chronic respiratory diseases with usually no identifiable etiology. This disease group is rare and exhibits heterogeneous characteristics, showing diffuse pulmonary involvement. In this study, we aimed to investigate certain immunological components that could play a role in the pathogenesis of patients diagnosed with chILD and followed at Hacettepe University Pediatric Pulmonology Unit. Within this scope, regulatory T cell analysis was conducted in the peripheral blood of patients, and the expression levels of IL-10 and TGFB were evaluated intracellularly in these cells. Additionally, natural lymphoid cell characterization (ILC1, ILC2, ILC3) and helper T cell-17 (Th-17) analysis were performed. Intracellular vimentin and periplakin expression were evaluated. A total of 20 patients and 19 controls were included. There was no significant difference in terms of age and gender between patient and control groups. The mean age of the patients was determined to be 14.25 ± 4.7 years, and a consanguinity rate of 40% was observed among patients. Malnutrition was detected in 30% of the patients. The median age of symptom onset was determined to be 48 months, with dyspnea, tachypnea, and cough being the most common presenting symptoms. There was no significant difference between patient and healthy control groups in terms of Treg cell percentage (7.58 ± 5 and 6.2 ± 3.61, respectively), percentage of TGF-β expressing cells evaluated intracellularly in Treg cells (31.08 ± 16.02 and 33.16 ± 14.47, respectively), and IL-10 expressing cell percentage (0.98 ± 2.63 and 0.41 ± 0.56, respectively) (P>0.05). There was no significant difference in Th17 percentage between patient and healthy control groups (21.21 ± 11.05 and 19.29 ± 8.68, respectively) (P=0.29). There was no significant difference between patient and healthy control groups in terms of intracellular periplakin and vimentin expression (p>0.05). After excluding bronchiolitis obliterans patients, a new group was formed (other ILD; n=14), and a significant difference in terms of ILC2 was found between this group and the control group (2.58 ± 2.24 and 4.5 ± 2.59, respectively; P=0.037), but no difference was found in other parameters. There was no significant correlation between study parameters and BMI, FEV1%, FVC%, 6-minute walk test, age at diagnosis, symptom duration, clinical findings, and physical examination findings (P>0.05). Our study is a pilot study evaluating the immunological characteristics in chILD. In order to fully understand the significance of our results, especially a larger patient group and bronchoalveolar lavage samples are needed to support the findings.

Mina Hızal
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi çocuk genetik bilim dalı polikliniğine başvurmuş otizm spektrum bozukluğu tanılı hastaların altta yatan genetik nedenler açısından retrospektif değerlendirilmesi

Otizm spektrum bozukluğu, sosyal iletişimde eksikliklerin yanısıra kısıtlı, tekrarlayan davranışlar, ilgi ve faaliyetler ile karakterize nörogelişimsel bir bozukluktur. Otizm poligenik kalıtım gösteren ve çeşitli çevresel faktörlerden etkilenen heterojen bir etiyolojiye sahiptir. Günümüzde geneti k etiyoloji hastaların %10-25'inde tanımlanabilmektedir. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Çocuk Genetik Hastalıkları Polikliniği'ne 01 Ocak 2016 ile 31 Aralık 2021 tarihleri arasında başvurmuş, otizm spektrum bozukluğu tanısı olan ve genetik etiyoloji saptama amacıyla tetkik edilmiş 260 hastanın demografik özellikleri, anne-babanın gestasyon sırasındaki yaşları, minör dismorfik bulguları, yapısal anomalileri , eşlik eden komorbiditelerin varlığı ve uygulanmış genetik tetkikler ve elde edilen sonuçlar retrospektif şekilde değerlendirilmiştir. Hastaların %54,2'sinde (n=141) üç ve daha fazla minör dismorfik bulgu, %32,3'ünde yapısal anomali bulunmaktaydı. Eşlik eden global gelişim geriliği hastaların %55,4'ünde (n=144), epilepsi %16,9'unda (n= 44) saptandı. Beyin MRG uygulanmış hastalarda en sık görülen bulgular anormal sinyal intensitesi, ventriküllerde genişleme ve asimetri ve korpus kallozum anomalileri idi. Üç veya daha fazla minör dismorfik bulgu saptanan hastalarda yapısal anomali bulunma ve global gelişim geriliği eşlik etme durumu anlamlı düzeyde yüksek saptandı. Hastaların 51'inde (%19,6) klinik fenotipi açıklayacak genetik değişiklik olduğu tespit edildi. Hastaların 209'unda (%80,4) etiyolojik değerlendirmede en az bir genetik test yapılmış olmasına rağmen genetik bir etiyoloji saptanmadığı görüldü. Genetik tanı almış hastalarımızın (n=51) %39'2'sinde (n=20) kopya sayısı değişikliği, %35,29'unda (n=18) tek gen hastalığı, %17,6'sında (n=9) trinüklotid tekrarı hastalığı ve %7,8'inde (n=4) kromozom hastalığı olduğu saptandı. Genetik tanısı olan hastalarda global gelişim geriliği, epilepsi, yapısal anomali ve üç veya daha fazla minör dismorfik bulgu varlığının, genetik tanısı olmayan hastalara göreanlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı.

Elif İşler
Hacettepe University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda allojenik hematopoetik kök hücre nakli sonrası nörolojik komplikasyonlar ve risk faktörleri

AKSAK YİĞİT, G., Çocuklarda Allojenik Hematopoetik Kök Hücre Nakli Sonrası Nörolojik Komplikasyonlar ve Risk Faktörleri. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanlık Tezi. Ankara, 2024. Hematopoetik kök hücre nakli (HKHN); malign hastalıklar, hematolojik hastalıklar ve immün yetmezlikler gibi farklı hastalık gruplarında kullanılan küratif bir tedavi yöntemidir. HKHN'nin son yıllarda başarı oranı artsa da halen mortalite ve morbideteye yol açan komplikasyonlara neden olabilmektedir. Bunlar arasında %9.7-24 sıklığında görüldüğü bilinen nörolojik komplikasyonlar (NK'lar) HKHN ilişkili mortalitenin %10-15'inin nedenini oluşturmaktadır. Bu çalışmada allojenik HKHN sonrası NK'ların insidansının, tiplerinin, risk faktörlerinin ve sonuçlarının belirlenmesi amaçlandı. Bu amaçla Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Kemik İliği Transplantasyon Ünitesi'nde 1 Ocak 2011 ve 1 Haziran 2021 tarihleri arasında allojenik HKHN yapılmış çocuk hastaların (0-18 yaş) dosyaları retrospektif olarak incelendi. Çalışma süresi içinde birden fazla allojenik HKHN yapılmış, nakil endikasyonu nörometabolik hastalık olan, herhangi bir nedenle nörolojik bulgu veya tutulumu olan, nakil sonrası periferik NK gelişen hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Bunların dışında kalan 150 hasta çalışmaya dahil edildi. Nakil sonrası NK gelişip gelişmemesine göre hastalar iki gruba ayrıldı. Nakil özelliklerinin (cinsiyet, yaş, primer hastalık, donör özellikleri, alıcı-verici cinsiyet, kök hücre kaynağı, hazırlık rejimi ve graft versus host hastalığı profilaksisi) ve nakil sonuçlarının (engraftman olma, grade iki ve üstü (grade ≥ 2) akut graft versus host hastalığı (aGVHH), kronik graft versus host hastalığı, sinüzoidal obstrüksiyon sendromu, sitomegalovirüs (CMV) reaktivasyonu/enfeksiyonu, engraftman sendromu ve anormal SSS görüntülemesi) NK üzerine etkileri araştırıldı. NK tipleri enfeksiyöz ve nonenfeksiyöz olarak iki alt gruba ayrıldı. Nakil özellikleri ve sonuçlarının NK tipleri üzerine etkisi ayrıca incelendi. HKHN uygulanmış hastalarda NK insidansı %13.3 olarak bulundu. Çok değişkenli lojistik regresyon analizi sonucuna göre NK gelişme riskinin ≥ grade 2 aGVHH tanısı olanlarda altı kat, CMV reaktivasyonu/enfeksiyonu tanısı olanlarda üç kat arttığı görüldü. Tüm vücut ışınlama (TVI) açısından istatistiksel anlamlı fark bulunmasa da NK gelişen hastalarda TVI uygulanma oranının NK gelişmeyen hastalara göre üç kat fazla olduğu bulundu. Diğer değişkenler ile NK gelişimi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. NK'lar enfeksiyöz ve nonenfeksiyöz olarak gruplandığında, nakil özellikleri ve nakil sonuçları ile NK tipi arasında anlamlı fark bulunmadı. NK olarak en sık posterior geri dönüşümlü ensefalopati sendromu (PRES) geliştiği görüldü. NK'lar gelişme zamanına göre erken (<100 gün) ve geç (>100 gün) dönem komplikasyonlar olarak iki grupta incelendiğinde NK tipleri ile aralarında anlamlı fark bulunmadı. NK gelişen hastalarda, gelişmeyen hastalara göre anlamlı şekilde ölüm oranları daha yüksekti. Nakil yapılan tüm hastaların %3.3'ü NK ilişkili nedenlerle ölmüştür. PRES kaynaklı ölüm görülmemiştir. Sonuç olarak HKHN sonrası hayati sonuçlara neden olan NK'ların önlenmesi için risk faktörü olan aGVHH ve CMV enfeksiyonu açısından daha dikkatli olunmalıdır. Bu tek merkezli çalışma HKHN sonrası NK'ları inceleyen pediatrik hastalarda yapılan nadir çalışmalardandır. Farklı NK'ların risk faktörlerinin, morbidite ve mortalite sonuçlarının daha iyi anlaşılması için daha fazla sayıda ve çok merkezli araştırmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Hematopoietik Kök Hücre Nakli, Nörolojik komplikasyon, Risk faktörleri

Gülay Aksak Yiğit
Hacettepe University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Menstrual disfori yaşayan ergenlerde menstruasyon supresyonunda kullanılan yöntemlerin seçilmesinde etkili olan nedenlerin değerlendirilmesi

Cinsiyet çeşitliliği (CÇ), kişinin doğumda atanan cinsiyetine atfedilen sosyal ve kültürel beklentilerden farklı bir cinsiyet kimliği olmasıdır; bu farklılıktan kaynaklanan sıkıntı veya rahatsızlık ise cinsiyet disforisi olarak tanımlanmaktadır. Menstruasyonla ilişkili sıkıntı veya rahatsızlık ise; menstruasyon disforisi olarak tanımlanmaktadır. Çalışmalar, menstruasyon sırasında CÇ olan bireylerde depresyon, kendine zarar verme ve intihar düşüncesinin arttığını göstermektedir. Menstruasyon supresyonu (MS), menstruasyon kanamasını azaltmak veya durdurmak için hormonal yöntemlerin geri dönüşümlü olarak kullanılmasıdır ve çalışmalar bunun menstruasyon disforisini hafifletebileceğini göstermektedir. Bu çalışmanın amacı, CÇ olan bireylerin menstruasyon deneyimini değerlendirmek ve MS yöntemi seçiminde etkili olan faktörleri belirlemektir. Çalışma popülasyonu, Aralık 2021-Eylül 2023 arasında Hacettepe Üniversitesine başvuran, CÇ olup menstruasyon ile ilişkili kaygı yaşayan, 12-24 yaş aralığındaki gençlerden oluşmaktadır. Araştırmacılar tarafından oluşturulan birinci anket ile katılımcıların cinsiyet özellikleri ve menstruasyon deneyimleri değerlendirilmiştir. Sonrasında katılımcılara MS hakkında danışmanlık verilmiştir. Danışmanlıktan sonra doldurulan ikinci anket ile her yöntemin seçilme ve seçilmeme nedenleri değerlendirilmiştir. Katılımcıların tamamı (n=21) menstruasyondan çok/aşırı rahatsızlık duymaktadır. Menstruasyon ilişkili durumlar arasında "menstruasyonun cinsiyet kimliği ile uyumlu olmaması" katılımcıların %95,2'si tarafından çok/aşırı rahatsız edici olarak tanımlanmıştır. "Hijyenik ürün taşımak ve değiştirmek", aşırı rahatsızlıkla en sık (%95,2) ilişkilendirilen menstrüel durum olmuştur. "Hijyenik ürün satın almak" katılımcıların %90,5'i tarafından çok/aşırı rahatsız edici bulunmuştur. En fazla seçilen MS yöntemi kombine oral kontraseptif (KOK) (%63,1) olmuştur. Etonogestrel implantı (%10,2), depo medroksiporgesteron asetat enjeksiyon (10.2%) ve progesteron içeren hapın (%5,2) az seçildiği görülmüştür. Levonogestrel salınımlı rahim içi araç hiç seçilmemiştir. Yöntemin seçilmesinde östrojen içeriği, uygulama şekli ve sıklığı, jinekolojik muayene gereksinimi, farklı sağlık birimine başvuru gereksinimi, takip sıklığı gibi çok sayıda faktörün etkili olduğu belirtilmiştir. Çalışmamızda en çok tercih edilen yöntemin KOK olduğu saptanmıştır. Tüm katılımcılara aynı danışmanlık verilmesine rağmen seçilen yöntemler ve nedenleri değişkenlik göstermektedir. Bu nedenle, CÇ olan ergen popülasyonun seçimlerine dair genellemeler önyargıya dönüşmemeli, danışmanlığa yön vermemelidir. Çalışmamız bireysel danışmanlığın önemini vurgulamaktadır.

Öykü Sarıkaya
Hacettepe University
2024
00