İnönü University
Discipline

Otorhinolaryngology

İnönü University

50

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik seröz otitis media'lı hastalarda üriner lökotrien E4 değerlerinin araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: KSOM (Kronik seröz otitis media) herhangi bir akut enfeksiyon bulgusuna rastlanmadan, sağlam kulak zarının arka kısmında sıvı birikimi ile ilerleyen inflamatuar duruma verilen isimdir. KSOM mortalitesi ve morbiditesi diğer OM (Otitis media) çeşitlerine göre daha yüksektir. Üriner LTE-4 ise unstabil anjina, akut miyokard infarktüsü epizodlarından sonra, koroner arter hastalığında, koroner arter by-pass ameliyatından sonra, atopik dermatit, romatoid artrit gibi hastalıklarda serum düzeyi yüksek saptanan bir inflamatuar mediatördür. Bu çalışmada artmış enflamasyon sonucu oluştuğu düşünülen KSOM'un tanısında üriner LTE4 değerlerinin tanısal değerini ve bir biyomarker olarak kullanılıp kullanılamayacağını araştırmak amaçlanmıştır. YÖNTEM: Polikliniğimize başvuran ve medikal tedaviye yanıtsız 34 kronik seröz otitis media tanısı konarak ventilasyon tüp tatbiki planlanan çocuk hastalardan ve kliniğimizde bir başka nedenle operasyon planlanan ve kronik SOM'u olmayan hastalardan kontrol grubu olarak idrar örnekleri ependorf tüplerinde -4 °C'de buzdolabında saklanarak ve hastanemiz biyokimya laboratuvarında üriner LTE4 kiti (BT-LAB Human Lökotrien E4 Elisa kit Ct.no: E1551Hu) kullanılarak eliza yöntemiyle çalışılmıştır. Hastaların verileri SPSS 22.0 programına kaydedilerek istatistiksel analiz yapılmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda toplam 68 hastanın sonuçları aanaliz edilmiştir. 34 hasta çalışma grubu 34 hasta kontrol grubu olarak belirlenmiştir. Her iki grup kıyaslandığında annede ve/veya babada sigara içme durumu, kardeş sayısı, kreşe gitme gibi durumlarda her iki grup arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Ancak anne ya da babadda otit öyküsü istatistiksel olarak anlamlı şekilde çalışma grubunda daha yüksek saptanmıştır. Üriner LTE-4 düzeylerine bakıldığında çalışma grubunda ortalama LTE-4 düzeyi 114,74±56,94 pg/mg iken kontrol grubunda 86,17±44,23 pg/mg olarak saptanmıştır (p:0.024). Yapılan ROC analizinde ise eşik değer 105,65 pg/mg olarak bulunmuş ve sensivite 61,8 iken spesifite ise yine 61,8 olarak saptanmıştır. (p:0,031). SONUÇ: Çalışmamızda KSOM lu hastalarda LTE-4 ün tanısal amaçlı kullanabileceğini düşündürmekle beraber hasta sayısının az olması, LTE-4 ün yaş, genetik varyansdan etkilenmesi, ölçümünün zor ve pahalı olması gibi zorluklar hala önemli problemler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Köksal Delibaş
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nazal polipozisli hastalarda vestibülokohlear değerlendirme

Burun ve paranazal sinüslerin kronik inflamatuar bir hastalığı olan nazal polipler aslında tek başına bir hastalık olmaktan çok, pek çok hastalığın ortak patolojik bulgusudur. Sınırlı tek bir lezyondan, yüzde deformite yaratacak kadar vahim, yaygın mukozal değişikliklere kadar uzanan bir yelpazede karşımıza çıkabilmektedir. Allerji, astım, aspirin hassasiyeti, rekürren sinüzit gibi değişik etyolojik faktörlerin rol oynadığı nazal polipozis, klinik olarak farklı formlarda ve yaygınlıkta olabilmektedir. İç kulak otoimmün ataklara karşı duyarlı bir organdır ve sensörinöral işitme kaybı organ spesifik olmayan otoimmün hastalıkların bir komplikasyonu olarak ortaya çıkabilmektedir Son yıllarda yapılan birçok çalışmada, inflamatuar ve immünolojik patogenezli bir çok hastalıkda işitme ve denge fonksiyonları değerlendirilmiştir. Fakat nazal polipozisin vestibülokohlear sistem ile ilişkisi hakkında litertürde henüz bir çalışma yoktur. Yapılan çalışmalardan yola çıkarak bu çalışma, nazal polipozisin orta ve iç kulak işitme fonksiyonları ve vestibüler sistem üzerine etkisini araştırmak üzere planlanmıştır. Çalışmamızın amacı; nazal polipozisli hastalar ile kontrol grubununun saf ses odyometri, timpanometri, DPOAE ile OAE değerlerini ve her iki kulaktaki VEMP değerlerini karşılaştırarak nazal polipozisin vestibulokohlear sistem üzerinde etkisini değerlendirmektir. Çalışma 40 Nazal polipozis hastası ve 40 kontrol grubu kişi ile yapılmıştır. Çalışma 35 kadın (% 43,75), 45 erkek (% 56,25) olmak üzere toplam 80 kişi ile gerçekleştirilmiştir. Nazal polipozisli 25 erkek, 15 kadın hasta mevcuttur. Kontrol grubu 20 erkek 20 kadın sağlıklı kişilerden oluşmuştur. Kontrol grubunun yaş ortalaması 40,6±14,04 (minimum 18, maksimum 70), çalışma grubunun yaş ortalaması 43,2±14,01 (minimum 20, maksimum 65) olarak bulunmuştur. Çalışmamızda nazal polipozisli hastaların ve kontrol grubundaki hastaların saf ses odyometri değerleri, timpanometri, otoakustik emisyon SNR değerleri, VEMP değerleri; ayrı ayrı değerlendirilerek karşılaştırılmıştır. Sonuç olarak nazal polipozis hastalarında orta ve iç kulak fonksiyonlarının etkilenimi ve bu olası etkilenimler ile ilişkili olabilecek hastalık özelliklerine yönelik çalışmalara devam edilmelidir.

Fatmatü Zehra Türe
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisi yapılan hastalarda Ankaferd bloodstopper tamponun postoperatif sineşi ve nazal semptomlar üzerine etkisi

Amaç: Ankaferd Blood Stopper (ABS) hem sağlıklı bireylerde hem de kanama diatezi olan kişilerde güvenle kullanılabilen, kanama kontrolünde oldukça etkili bir tampondur. Bu özelliğinden dolayı başta üst gastrointestinel sistem kanamalarında, periodontal cerrahilerde, başlıca epistaksis kanama kontrolü olmak üzere kulak burun boğaz cerrahilerinde kullanımı artmaktadır. Fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisi sonrası kanama kontrolü ve yara yerinin hızlı re-epitelizasyonu hem hasta-hekim konforu hem de yapışıklıkların azaltılması açısından önemlidir. Yapışıklıklarda azalma olması postoperatif nükslerin azaltılması için önemlidir. Bu amaçla çalışmada retrospektif olarak endoskoik sinüs cerrahisinde ankaferd blood stopper kullanılan ve kullanılmayan hastaların nazal sineşi parametrelerini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 1.1.2022-30.12.2023 tarihleri arasında kliniğimizde yapılmış olan endoskopik sinüs cerrahisinde Ankaferd Blood Stopper kullanımının, kullanılmadığı durumlara göre fark oluşturup oluşturmadığını retrospektif olarak analiz ettik. Bu amaçla hastaların, sineşi skoru, endoskopik Meltzer skoru, kanama skoru, Lund-Mackay Bilgisayarlı Tomografi skoru, subjektif semptomlarını değerlendiren NOSE (Nazal Obstrüksiyon Semptom Değerlendirme) skoru gibi parametreler preoperatif dönem, postoperatif 1,3,6. aylarda değerlendirildi. Bulgular: Toplam 48 hasta değerlendirilmeye alındı. Hastaların 8 inin 6 aylık takiplerinde verileri eksik olduğu için çalışmadan çıkarıldı. Hastaların 20'si (%50) çalışma (Ankaferd Blood Stopper) grubu, 20'si (%50) kontrol grubu olarak değerlendirildi. Kontrol grubunda hastaların 7'si (%35) kadın ,13'ü (%65) erkek, Çalışma grubunun 5'i (%25) kadın, 15'i (%75) erkek olarak bulunmuştur. Her iki grupta da Samter triadı olan hasta gözlenmemiştir. Çalışma grubunda 4 (%20) hastaya, kontrol grubunda 10 (%50) hastaya septoplasti uygulanmıştır. Kontrol grubunun yaş ortalaması 41,6±14,04, çalışma grubunun yaş ortalaması 50,05±12,27 olarak bulunmuştur. Hastaların yaşları arasında gruplar arasında anlamlı istatistiksel farklılık mevcut değildi (p:0.387). Çalışma grubunda NOSE skoru preoperatif 16,05±3,77, postoperatif birinci ay 3,20±2,46, postoperatif üçüncü ay 2,20±2,33, postoperatif altıncı ay 2,05±2,98 olarak bulundu. Kontrol grubunda NOSE skoru preoperatif 16,40±3,63, postoperatif birinci ay 3,00±3,06, postoperatif üçüncü ay 2,25±2,55, postoperatif altıncı ay 3,60±3,85 olarak bulundu. İki grup arasında istatistiksel anlamlı fark mevcut değildi (p>0,05). Çalışma grubunun preoperatif endoskopik Meltzer skoru 6,10±1,44, kontrol grubunun skoru 4,95±2,01 idi (p:0,76); Çalışma grubunun postoperatif birinci ay skoru 0,30±0,73, kontrol grubunun postoperatif birinci ay skoru 1,05±1,19 idi (p:0,06). Çalışma grubunun postoperatif üçüncü ay skoru 0,65±0,81, kontrol grubunun postoperatif üçüncü ay skoru 1,10±1,29 (p:0,34); çalışma grubunun postoperatif altıncı ay skoru 1,20±1,05, kontrol grubunun postoperatif altıncı ay skoru 1,10±1,16 (p:0,25) olarak bulundu. İki grup arasında istatistiksel anlamlı fark mevcut değildi (p>0,05). Çalışma grubunda preoperatif Lund-Mackay BT skoru 16,50±5,50, kontrol grubunda preoperatif 12,20±5,69 (p<0,01); çalışma grubunda postoperatif altıncı ay skoru 8,40±4,87, kontrol grubunda postoperatif altıncı ay skoru 11,30±6,37 (p:0,428) olarak bulundu İki grup arasında istatistiksel anlamlı fark mevcut değildi (p:0,428). Preoperatif çalışma ve kontrol grubunun sineşi skoru 0, postoperatif çalışma grubunun altıncı ay 0,50±1,05; kontrol grubunun postoperatif birinci ay skoru 1,20±1,05 olarak bulundu. Çalışma grubunun sineşi skorları daha iyidir ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttur (p:0,028). Postoperatif kanama verileri karşılaştırıldığında çalışma grubunun kanama skoru 0,30±0,47 kontrol grubunun kanama verileri 0,85±074 olarak saptanmış olup iki grup arasında istatistiksel olarak fark saptanmıştır(p:0,026). Sonuç: Çalışma grubunun kanama skorları ve postoperatif 6. ay sineşi skoru açısından kontrol grubundan üstün olduğu görülmüş ve istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Sonuç olarak endoskoik sinüs cerrahisinde ankaferd blood stoper kullanımının, nüks ve hasta konforu açısından ciddi sıkıntılara yol açan sineşiyi anlamlı olarak azalttığını gördük. Çalışmamız literatürde bu konuda yapılan ilk çalışma olmakla birlikte daha fazla hasta içeren geniş çaplı çalışmaların daha fazla sonuç vereceğine inanmaktayız. Anahtar Kelimeler: Fonksiyonel Endoskopik Sinüs Cerrahisi, Ankaferd Blood Stopper, Nasopore, Nazal Tampon, Sineşi, Kanama.

Ömer Gönen
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkin hastalarda idiopatik periferik fasiyal paralizi ile homosistein düzeyi arasındaki ilişki

Amaç: Bu çalışmanın amacı erişkin hastalarda İdiopatik Periferik Fasiyal Paralizili (İPFP)'nin başvuru esnasında ve tedavi sonrası Homosistein(Hcy) düzeylerinin değerlendirilmesi, hastalığın risk faktörü, şiddeti ve prognozuna etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız prospektif vaka-kontrol çalışmasıdır. Bu çalışmaya Aralık 2023 – Aralık 2024 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi KBB Polikliğine akut dönemde fasiyal paralizi ile başvuran ve İPFP tanısı alan toplam 80 hasta ve check up nedeniyle İç Hastalıkları polikliniklerine başvuran, fasiyal paralizi öyküsü olmayan, hasta grubuyla demografik özellikleri ve kronik hastalıkları uyumlu gönüllü olan, 80 kişi kontrol grubuna dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, BMİ, kronik hastalık varlığı), ve Hause brackmann derecelendirme sistemi (HBS) skalası kayıt edildi. Hasta ve kontrol grubunun serum biyokimyası (karaciğer ve böbrek fonkisyon testleri), B12 ve Folik Asit düzeyleri kayıt edildi. Hasta ve kontrol grubunda ek olarak homosistein düzeyi için kan örnekleri alındı. Hasta grubu birer hafta aralıklarla toplam 8 hafta takibe alınarak HBS evrelerinde ki değişim kayıt edidli. Ayrıca çalışma grubundan semptom başlangıcından 1 ay sonra homosistein düzeyi için tekrar kan örnekleri alındı. Bulgular: Hasta grubunda 46 erkek ve 34 kadın toplam 80 hasta, yaş ortalaması 50.46 ve BMİ 30.1 olarak saptandı. Kontrol grubunda 42 erkek ve 38 kadın toplam 80 kişi, yaş ortalaması 49.65 ve BMİ 29.70 saptandı. Yaş, cinsiyet ve BMİ her iki grup benzerdi. Hasta grubunda 80 hastanın 45'i sağ taraflı,35'i sol taraflı paralizisi mevcut idi. Hastaların 31'i HBS Evre III, 20'si HBS Evre IV, 15'i HBS Evre V, 12'si HBS Evre II, 2'si de HBS Evre VI olarak başvurdu. Paralizi tarafı ve şiddeti arasında istatistiksel fark saptanmadı. İki grup arasında B12 düzeyleri arasında istatistiksel fark saptanmadı (kontrol grubu Ort.±Ss 495,63 ± 329,57 pg/ml, hasta grubu Ort.±Ss 457,30 ± 309,86 pg/ml, p=0,409). Hasta grubunda folik asit düzeyi istatistiksel olarak daha düşük, başvuru homosistein (Hcy) düzeyi istatistiksel olarak daha yüksek saptandı (folik asit düzeyi Ort.±Ss; hasta grubu 7,57 ± 4,17 ng/ml, kontrol grubu 8,86 ± 4,40 ng/m, p=0,034, Hcy düzeyi Ort.±Ss; hasta grubu 14,88 ± 5,37 μmol/l, kontrol grubu 11,44 ± 3,00 μmol/l, p<0,001). Hasta grubu 1. ay Hcy düzeyi, başvuru Hcy düzeyinden istatistiksel daha düşük (p<0,001), kontrol grubu Hcy düzeyi ile istatistiksel fark yoktu (1. ay Hcy düzeyi Ort.±Ss; 11,33 ± 4,11 μmol/l, p=0,327). Yaş, cinsiyet, BMİ, sigara ve HT'nin İPFP gelimini etkilemediği (p>0,05), DM varlığı ve yüksek Hcy düzeyinin İPFP gelişimi için bir risk faktörü vii olduğu saptandı (p<0,05). Ancak İPFP hastalarında DM varlığının ve yüksek Hcy düzeylerinin başvuru HBS'sini, iyileşme süresini ve tedavi sonrası HBS'sini etkilemediği gözlendi (p>0,05). İPFP hastalarının iyileşme süresi Ort.±Ss 5,05 ± 1,42 hafta olarak saptandı. 73 (%91,3) hasta HBS evre I, II olarak iyileşti. 7 (%8,8)'i HBS evre III olarak iyileşti. İPFP tedavisine ek olarak vitamin takviyesi alan subgrubun almayan subgruba göre başvuru Hcy düzeyleri arasında istatistiksel fark yoktu (başvuru Hcy düzeyi Ort.±Ss; Vitamin takviyesi alan subgrup 15,21 ±5,99 μmol/l, vitamin takviyesi almayan subgrup 14,54 ±4,72 μmol/l, p=0,821). Her iki subgruptada 1. ay Hcy düzeylerinde başvuru Hcy düzeylerine göre istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı (1. ay Hcy düzeyi Ort.±Ss; Vitamin takviyesi alan subgrup 10,13 ±3,32 μmol/l, p<0,001; vitamin takviyesi almayan subgrup 12,54 ±4,50 μmol/l, p<0,05). Vitamin takviyesi alan subgrup iyileşme süresi Ort.±Ss 5,10 ± 1,43 hafta, vitamin takviyesi almayan subgrupta Ort.±Ss 5,00 ± 1,43 hafta olarak saptandı ve subgruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Vitamin takviyesi alan ve almayan subgruplar arasında tedavi sonrası HBS evreleri benzerdi ve subgruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç: İPFP hastalarının akut döneminde Hcy düzeylerinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı fark olduğunu ve iyileşme sonrası Hcy düzeylerinin kontrol grubu seviyelerine gerilediğini saptadık. DM varlığının ve yüksek Hcy düzeylerinin İPFP gelişimi için bir risk faktötü olduğunu saptadık. Ancak başvuru HBS'si, iyileşme süresi ve tedavi sonrası HBS'si ile DM varlığı ve yüksek Hcy düzeyleri arasında korelasyon saptanmadı. Yüksek Hcy'nin oksidatif stres ve nörotoksik etkisi ile fasiyal sinir hasarı yaparak İPFP gelişimine katkıda bulunabilir. Bu durumun aydınlatılmasında çok merkezli, uzun takipli daha çok hasta sayısının olduğu çalışmalara ihtiyacı vardır. Anahtar kelimeler: fasiyal sinir, fasiyal paralizi, bell palsi, homosistein

Murat Akın
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eş zamanlı yapılan flekstüp reflektometrinin polisomnografik parametrelere etkisi

Süleyman Salcan
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ani işitme kaybı olan hastalarda serum fetuin-a düzeyi ve klinik önemi

Amaç: Ani işitme kaybı, ani başlayan, tedavi edilmediği zaman kalıcı işitme kaybı yapabilen, hastanın sosyal hayatını etkileyen akut bir olaydır. Etiyopatogenezi tam olarak aydınlatılamamıştır ve üzerinde uzlaşı sağlanmış bir tedavi protokolü bulunmamaktadır. En önemli prognostik faktör erken dönemde tanı konması ve tedavi başlanmasıdır. Ani işitme kaybı patofizyolojisinde sorumlu olduğu düşünülen dört mekanizma; viral enfeksiyonlar, damarsal patolojiler, intrakoklear membran yırtıkları ve otoimmün hastalıklardır. Fetuin-A inflamasyonda ve aterosklerozda rolü olduğu düşünülen bir glikoproteindir. Bu çalışmada ani işitme kaybı hastalarında serum fetuin-A düzeylerinin sağlıklı olgulara göre nasıl bir değişim gösterdiğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu şekilde hem ani işitme kaybı etiyopatogenezini daha iyi anlamak, hem de fetuin-A'nın bir biyomarker olarak tanı, tedavi ve takip süreçlerindeki olası potansiyeline ışık tutmak hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel, vaka-kontrol çalışmada hasta grubu ani işitme kaybı nedeniyle tedavi alan, yaş ortalaması 50 olan (aralık: 16-75) toplam 43 hastadan meydana gelirken, kontrol grubu 43 gönüllü, sağlıklı bireyden (yaş ortalaması: 37, aralık: 17-71) ibaretti. İşitme kaybı nedeniyle başvuran hastalara saf ses odyometrisi yapıldı ve ani işitme kaybı tanısı konuldu. Tedavileri başlamadan önce hastalardan ve kontrol grubundan biyokimya tüplerine kan örnekleri alındı. Alınan kanlar santrifüj edilerek serumları ayrıldı. Bu serumlardaki fetuin-A düzeyi, ticari kit kullanılarak ölçüldü. Bulgular: Çalışmamızda hasta grubu ile kontrol grubu arasında fetuin-A düzeyleri anlamlı olarak farklı bulundu. Hasta grubunda fetuin-A düzeyi 292,56 ug/ml (aralık: 126,71-411,17 ug/ml) bulunurken kontrol grubunda 412,1 ug/ml (aralık: 255,82-581,11 ug/ml) bulundu. (p=0,001). Hastaların yaş, cinsiyet, sigara ve/veya alkol kullanması, kronik hastalık, kronik ilaç kullanımı, etkilenen kulak tarafı, üst solunum yolu enfeksiyonu öyküsü, yaşadığı yer, işitme kaybının derecesi, odyometri tetkikinin tipi değerlendirildiğinde fetuin-A değerleri açısından anlamlı fark bulunmadı. Ancak üst solunum yolu enfeksiyonu öyküsü olan hastaların fetuin-A (ug/ml) değeri, böyle bir öyküsü olmayanlardan istatistiksel olarak anlamlı biçimde daha düşük bulunmuştur (p=0,025; p<0,05). Sonuç: Bulgularımıza göre ani işitme kayıplı hastalarda serum fetuin-A düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı biçimde daha düşük olduğu görülmüştür. Bu preliminer çalışmamızın bulguları fetuin-A'nın ani işitme kaybı etiyolojisi araştırılırken biomarker olarak kullanılabileceği ve tedavi yöntemleri geliştirirken faydalı olabileceğini akla getirmekle beraber bu konuda daha geniş seriler üzerinde kontrollü ve çok merkezli çalışmalar yapılmasında yarar vardır. Anahtar Sözcükler: ani işitme kaybı, ateroskleroz, fetuin-A, inflamasyon

AterosklerozFetuin Aİnflamasyon+3
Gül Yamaner Aydemir
Bolu Abant Izzet Baysal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Burun tıkanıklığı olan hastalarda nazalis kas kalınlığının değerlendirilmesi ve nose skoru ile ilişkisinin araştırılması

Bu çalışma, burun tıkanıklığı şikayeti bulunan hastalarda musculus nasalis'in transvers parçasındaki kalınlık değişikliklerinin semptom şiddetiyle olan ilişkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmaya, en az üç aydır burun tıkanıklığı yaşayan ve 18 yaş üzeri olan toplam 128 hasta dahil edilmiştir. Hastaların demografik verileri, burun tıkanıklığı tarafı, NOSE (Nasal Obstruction Symptom Evaluation) skorları kaydedilmiştir. Her iki nazalis kasının kalınlık ölçümleri ultrasonografi ile kaydedilmiştir. Hastalar, NOSE skorlarına göre hafif (5–25), orta (30–50), ciddi (55–75) ve ileri düzey (80–100) olmak üzere dört gruba ayrılmıştır. Elde edilen verilere göre, NOSE skoru arttıkça hem sağ hem de sol nazalis kası pars transversa kalınlıklarında anlamlı artış izlenmiştir.(sağ: r = 0,291, p = 0,0008; sol: r = 0,403, p < 0,0001). Tek taraflı burun tıkanıklığı olan hastalarda, tıkalı olmayan taraftaki nazalis kası pars transversa daha kalın ölçülmüştür. (sağ: p = 0,0007; sol: p = 0,0343) Erkek hastalarda nazalis kası pars transversa kalınlıklarının kadınlara göre daha fazla olduğu bulunmuştur. (sağ: p = 0,0001; sol: p = 0,0075). Çalışmamızda, nazalis kas pars transversa kalınlığındaki artışın, burun tıkanıklığı şiddetiyle ilişkili olduğu görülmüştür. Burun tıkanıklığı yaşayan hastalar, şikayetlerini azaltmak amacıyla burun pasajlarını açmaya yönelik mimik kaslarını kullanıyor olabileceği düşünülmüştür. Kas kalınlık artışının her iki tarafta da görülmesinin, yüz mimik kaslarının genellikle iki taraflı kullanılıyor olmasından kaynaklanabileceği öngörülmüştür. Burun tıkanıklığı şiddeti arttıkça, hastaların yüz mimiklerini daha sık kullandığı ve buna bağlı olarak nazal kas aktivitesinin arttığı düşünülmektedir. Çalışmamızda da bu durumu destekler şekilde, NOSE skoru arttıkça her iki taraf nazalis kas pars transversa kalınlığında anlamlı artış gözlenmiştir.Özellikle tıkalı olmayan taraftaki kas hipertrofisinin, artmış hava akımının nazal valv bölgesinde oluşturduğu negatif basınca karşı olduğu düşünülebilir. Sonuç olarak, çalışmamız, burun tıkanıklığını değerlendirmede yalnızca anatomik değil, fonksiyonel yapıların da dikkate alınması klinik açıdan önemli olabilir. Nazal kaslara yönelik yapılacak çalışmalar, burun tıkanıklığı tedavi modellerinin çeşitlendirilmesi ve geliştirilmesine katkı sağlayabilir.

Oğulcan Önder
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apneli hastalarda transoral robotik dil kökü cerrahisinin etkinliği

Amaç: Obstrüktif uyku apneli hastalarda transoral robotik dil kökü cerrahisinin etkinliğinin araştırılması. Yöntem: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2018 yılından 2023 yılı Ekim ayına kadar obstrüktif uyku apneli hastaların, karakteristik ve demografik özellikleri, preoperatif ve postoperatif polisomnografik değerleri, fizik muayeneleri ve anestezi altında yapılan değerlendirmeleri toparlandı. Cerrahi ve genel anestezi için kontrendikasyon yaratan medikal durumlar, kontrol altında olmayan psikiyatrik hastalıklar, gerçekçi olmayan cerrahi beklenti, robotik cerrahi için uygun olmayan ağız açıklığı, trismus, postoperatif polisomnografi testi elde edilemeyen hastalar ve 18 yaşın altında olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Bulgular: Postoperatif ve preoperatif polisomnografik testler karşılaştırıldığında, vücut kitle endeksi, Epworth uykululuk ölçeği, uyku etkinliği yüzdesi, NREM evre II uyku, REM yüzdesi, AHI, AHISupin, AHIREM, arousal indeks, REM obstrüktif apne sayısı, NREM obstrüktif apne sayısı, ortalama obstrüktif apne süresi, toplam apne süresi, en uzun apne süresi, toplam apne indeksi, REM santral apne sayısı, NREM santral apne sayısı, REM hipopne sayısı, NREM hipopne sayısı, ortalama hipopne süresi, en uzun hipopne süresi, toplam hipopne indeksi, ortalama O2 satürasyon yüzdesi, en düşük O2 satürasyonu yüzdesi, ortalama O2 desatürasyonu yüzdesi, ODI ve ST90 preoperatif döneme göre postoperatif verilerde istatistiksel olarak anlamlı farklı bulunmuştur. Cerrahi başarıda prediktif değerleri bulabilmek için ise çok değişkenli regresyon analizi yapılmış olup; AHIREM, REM obstrüktif apne sayısı, NREM obstrüktif apne sayısı, ortalama obstrüktif apne süresi, toplam apne süresi, minimum O2 satürasyonu, ortalama O2 desatürasyonu ve ST90 değerleri cerrahi başarıda prediktif değerler olarak gündeme gelmiştir. Operasyon sonrasında postoperatif yan etki ve komplikasyonlar değerlendirilmiş tonsil lojunda kanama ilk sırayı almıştır. İkinci sırada boğazda takılma hissiyatı, üçüncü sırada ise oral alım bozukluğu yer almaktadır. Sonuç: Dil kökü hacmini azaltmak amacıyla yapılan transoral robotik dil kökü cerrahisi hızlı öğrenme eğrisi ve pratik uygulanabilirliği ile OUA hastalarının yaşam standartlarını yükseltmede belirgin fayda sağlamaktadır. Nispeten diğer cerrahi yöntemlere göre yeni bir yaklaşım olan TORS'un başarısını öngörmede kullanılan prediktif değerlerin çoğaltılması, kesinleştirilmesi ve başarı kriterlerinin tekrardan değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif Uyku Apnesi, Dil Kökü Rezeksiyonu, Robotik Cerrahi, Polisomnografi

Sabit Kunter Berkay Şerifoğlu
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

On yıllık tiroidektomi sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Tiroidektomi yapılan hastaların komplikasyonlar açısından değerlendirilmesi, serum kalsiyum ve parathormon düzeylerinin hipokalsemiyi öngörmedeki yerinin saptanması, intraoperatif sinir monitörizasyonunun duyarlılık ve özgüllük değerlerinin araştırılması, ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) sonucu ve nihai patoloji sonucu arasındaki korelasyonun araştırılması. Yöntem: Ocak 2009 – Aralık 2019 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında total, tamamlayıcı ve hemitiroidektomi yapılan ardışık 739 hasta çalışmaya kabul edildi. Hastaların demografik verileri (yaş, cinsiyet), preoperatif özellikleri (revizyon cerrahi gerekçeleri, preoperatif vokal kord paralizisi varlığı, retrosternal uzanımın olup olmadığı, otoantikor varlığı), postoperatif dönemde gelişen vokal kord paralizisi, hipokalsemi, hematom, şilöz fistül, seroma ve yara yeri enfeksiyonu gibi komplikasyonlar ve görülme süreleri, ameliyata ve patolojik incelemeye ait özellikler (ameliyatın tipi, primer cerrahın deneyimi, boyun diseksiyonu varlığı, dren yerleştirilip yerleştirilmediği, paratiroid ototransplantasyonu yapılıp yapılmadığı, İİAB sonucu, tiroidektomi materyalinin ağırlığı, spesmende paratiroid bezi varlığı, patolojik değerlendirme sonucunun malign ya da benign olması, malign patolojiler için T evresi, tiroidit patoloji varlığı) incelemeye alındı. Bunların yanı sıra ameliyat sonrası kalsiyum ve parathormon değerleri ve intraoperatif sinir monitörizasyonu (İOSM) yapılarak elde edilen diseksiyon öncesi ve sonrası reküren larengeal sinirlerin (RLS) elektromiyografi (EMG) yanıtları değerlendirildi. Ameliyat sonrası tek bir ölçümde serum kalsiyum değeri 8.0 mg/dl'nin altına düşen hastalar hipokalsemik grup olarak kabul edildi. On iki aydan daha uzun süren hipokalsemi kalıcı, 12 aydan daha kısa süren hipokalsemi ise geçici hipokalsemi olarak tanımlandı. Operasyon sırasında RLS'ye verilen 1 miliamperlik uyarıdan 100 mV' tan daha düşük amplitüdlü yanıt alınması sinyal kaybı olarak değerlendirildi. On iki aydan daha uzun süren vokal kord paralizisi kalıcı, 12 aydan daha kısa süren vokal kord paralizisi ise geçici vokal kord paralizisi olarak tanımlandı. Bulgular: 739 hastanın 70'inde (%9.5) ameliyat sonrası hipokalsemi geliştiği saptandı. Geçici ve kalıcı hipokalsemi açısından yapılan değerlendirmelerde ise 54 (%7.3) hastada geçici, 16 (%2.2) hastada ise kalıcı hipokalsemi saptandı. Olguların demografik, patolojik ve operasyon özellikleri incelendiğinde hipokalsemik ve normokalsemik gruplar arasında yaş, cinsiyet, Graves hastalığı öyküsü, malign patoloji, paratiroid bezi otoimplantasyonu açısından istatistiksel anlamlı farklılık bulunmadı (p0.05). Postoperatif hipokalsemi gelişmesi açısından tiroid cerrahi öyküsü, retrosternal uzanım, insidental paratiroidektomi, artmış tiroid gland ağırlığı, T3 ve T4 tümör evresi, tamamlayıcı tiroidektomi, santral ve lateral boyun diseksiyonu yapılmış olması, operasyon lojunda dren varlığı ve öğretim üyesi cerrahilerinin istatistiksel açıdan anlamlı farkla yüksek risk gruplarını oluşturduğu saptandı (p<0.05). Kalıcı hipokalsemi gelişmesi açısından ise tiroid cerrahi öyküsü, retrosternal uzanım, T3 ve T4 tümör evresi, tamamlayıcı tiroidektomi, santral ve lateral boyun diseksiyonu yapılmış olması ve operasyon lojunda dren varlığının istatistiksel açıdan anlamlı bir farkla yüksek risk gruplarını oluşturduğu saptandı (p<0.05). Tiroidektomi sonrası ilk 24 saatte ölçülen PTH değerinin 9.85'in altında olmasının %80.0 duyarlılık, %71.1 özgüllükle; ilk 24 saatte ölçülen Ca değerinin 8.46'nın altında olmasının %75.7 duyarlılık, %86.3 özgüllükle ameliyat sonrası hipokalsemi gelişimini öngördüğü tespit edildi. Ameliyat sonrası 61 hastada geçici, beş hastada ise kalıcı vokal kord paralizisi saptandı. Toplamda 1300 risk altındaki RLS'den 67'sinde vokal kord paralizisi saptandı. Geçici ve kalıcı vokal kord paralizisi oranları; hasta bazında %8.3 ve %0.7, risk altındaki sinir bazında ise %4.7 ve %0.4 olarak saptandı. Postoperatif vokal kord paralizisi meydana gelmesi açısından revizyon cerrahisi, bilateral santral boyun diseksiyonu yapılmış olması, cerrahinin boyutu ve operasyon lojunda dren varlığının istatistiksel olarak anlamlı yüksek risk gruplarını oluşturduğu saptandı (p<0.05). Operasyon sonunda RLS'lerden alınan yanıtlar için eşik değer 100 mV olarak kabul edildiğinde İOSM'nun %67.2 duyarlılık, %98.2 özgüllük, %64.3 pozitif öngörü, %98.2 negatif öngörü değeri ile postoperatif vokal kord paralizisini öngördüğü hesaplandı. Operasyon sonrası hematom gelişme oranı %2.2, seroma gelişme oranı %3.7, yara yeri enfeksiyonu gelişme oranı %0.01, şilöz fistül gelişme oranı %0.5 olarak hesaplandı. Hematom gelişimi açısından erkek cinsiyet, retrosternal uzanım, lateral boyun diseksiyonu yapılmış olması, öğretim üyesi cerrahileri ve operasyon lojuna dren yerleştirilmiş olan cerrahilerin yüksek risk gruplarını oluşturduğu saptandı. Seroma gelişimi açısından ise ileri yaş olguların istatistiksel anlamlı farkla daha yüksek riske sahip olduğu saptandı. Çalışmamızda 33 (%7.1) hasta Bethesda I, 104 (%22.3) hasta Bethesda II, 37 (%7.9) hasta Bethesda III, 35 (%7.5) hasta Bethesda IV, 208 (44.5) hasta Bethesda V, 50 (%10.7) hasta Bethesda VI İİAB patoloji sonucuna sahip idi. Her bir Bethesda grubundaki malignite oranları ise sırasıyla %51.5, %36.5, %70.3, %65.7, %76.0 ve %100.0 olarak hesaplandı. Sonuç: Ameliyat öncesi özellikler, ameliyat özellikleri ve patolojik tetkik sonuçları komplikasyon gelişebilecek risk gruplarını belirlemede yardımcıdır. Ameliyat sonrası ilk 24 saatte ölçülen parathormon ve kalsiyum değerleri hipokalseminin erken postoperatif dönemde öngörülmesini ve riskli hastaların belirlenerek güvenli yönetimini sağlayabilmektedir. İntraoperatif sinir monitörizasyonu, ameliyat sonrası normal vokal kord hareketini öngörmede yüksek özgüllük ve negatif öngörü değerlerine sahiptir. Anahtar Kelimeler: Tiroidektomi, komplikasyon, hipokalsemi, vokal kord paralizisi, intraoperatif sinir monitörizasyonu

HipokalsemiKomplikasyonlarSinir lifleri+4
Fatih Yunus Emre
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apneli hastalarda modifiye dil kökü süspansiyonu cerrahisinin uzun dönem etkinliği

Obstrüktif Uyku Apneli Hastalarda Modifiye Dil Kökü Süspansiyonu Cerrahisinin Uzun Dönem Etkinliği Amaç: Obstrüktif uyku apneli hastalarda modifiye dil kökü süspansiyonunun uzun dönem etkinliğinin araştırılması. Yöntem: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2009 yılından 2019 yılı Mayıs ayına kadar obstrüktif uyku apneli hastaların, karakteristik ve demografik özellikleri, preoperatif ve uzun dönem postoperatif polisomnografik değerleri ve fizik muayeneleri toparlandı. Bulgular: Hastaların preoperatif ve uzun dönem postoperatif polisomnografik verileri incelenmiştir. Uzun dönem postoperatif ve preoperatif polisomnografik testler karşılaştırıldığında, Epworth uykululuk ölçeği, uyku latansı, NREM evre I uyku yüzdesi, NREM evre II uyku yüzdesi, NREM evre III uyku yüzdesi, REM yüzdesi, AHIsupin, AHIREM, arousal indeks, REM obstrüktif apne sayısı, NREM obstrüktif apne sayısı, toplam apne süresi, en uzun apne süresi, toplam apne indeksi, REM AI, NREM AI, ortalama mikst apne süresi, NREM hipopne sayısı, toplam hipopne indeksi, REM hipopne indeksi, NREM hipopne indeksi, en düşük O2 satürasyonu yüzdesi, ODI ve ST90 preoperatif döneme göre postoperatif verilerde istatistiksel olarak anlamlı farklı bulunmuştur. 124 hastanın 70'i (%56,4) cerrahi başarı kriterlerini karşılamıştır. Cerrahi başarıyı öngördüren faktörlerin belirlenmesinde bağımsız iki örneklem t testi analiz sonucunda REM yüzdesi, AHI, AHISUPİN, AHINREM, arousal indeks, REM evredeki obstrüktif apne sayısı, NREM evredeki obstrüktif apne sayısı, toplam apne süresi, toplam apne indeksi, NREM AI, ortalama mikst apne süresi, REM mikst apne, en düşük O2 satürasyonu yüzdesi, ortalama O2 desatürasyonu yüzdesi, ODI ve ST90 istatistiksel olarak anlamlı olarak bulunmuştur. Sonuç: OSA oldukça karmaşık ve heterojen bir hastalıktır. Patofizyolojisinin daha iyi anlaşılması ve tanı yöntemlerindeki gelişmeler ile dil kökü bölgesindeki obstrüksiyonların ihmal edilemeyecek düzeyde olduğu görülmüştür. Doğru fenotiplendirme ile glossopitosise bağlı obstruksiyon gözlendiğinde modifiye dil kökü süspansiyonu cerrahisi klasik dil kökü süspansiyonu cerrahisine göre daha az komplikasyon çıkarması, uygulanabilirlik ve maliyet kolaylığı açısından öne çıkmaktadır. Modifiye dil kökü süspansiyonu cerrahisinin uzun dönem etkinliğiyle ilgili sonuçlar, literatürde büyük öneme sahiptir. Anahtar kelimeler: Obstrüktif Uyku Apnesi, Dil Kökü Süspansiyonu, Polisomnografi

Sercan Evginer
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bale sanatçılarında vestibüler sistemi değerlendiren video head ımpuls test yanıtlarının dans etmeyen sağlıklı erişkinler ile karşılaştırılması

Giriş: Vestibüler sistem, denge ve derin duyu, çeşitli işlevlerin kombine bir şekilde gerçekleştiği sinirsel bir ağdır. Bu işler başın hareketleri, yönelim ve ivmenin etkisi ile göz hareketleri ve postür uyumunu sağlamaktadır. Dengenin kontrolünü sağlayan bu sistemler, periferik ve santral vestibüler sistem ile koordineli şekilde çalışır. Bu çalışmada, dengenin önemli bir yer tuttuğu bale sanatını yerine getiren profesyonel dansçıların, video Head Impulse Test yanıtları değerlendirilerek, bale sanatının vestibüler plastisitedeki etkisi değerlendirildi. Metot: Bu çalışma, Akdeniz Üniversitesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Bölümü'nde gerçekleştirildi. Çalışmaya herhangi bir işitme kaybı, vestibüler yetmezliği, enfektif durumu olmayan katılımcılar dahil edildi. Profesyonel olarak bale dansı yapan ve kontrol grubundan oluşan iki grup katılımının demografik verileri, odyolojik ve vestibüler muayeneleri, vHIT ve SHIMP testleri yapıldı ve elde edilen değerler arasında karşılaştırma yapıldı. Bulgular: Çalışmaya 25 sağlıklı kontrol grubu ve 25 profesyonel bale sanatçısı dahil edildi. Bale sanatçılarının %24'ü erkek ve ortalama yaşları 30,12±5,77 olarak saptandı ve kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde yüksekti. Bale sanatçılarının ortalama profesyonel çalışma süresi 9,285,74 olarak gözlendi. Sağlıklı bireyler ile bale sanatçıları arasında yapılan karşılaştırmada hem sağ hem de sol tarafta vHIT testlerinde istatiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Gruplar arasında yapılan SHIMP testinde hem sağ hem de sol tarafta istatiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmedi. Sonuç: Bale sanatçılarında vestibüler sistem değerlendirilmesinde bu testlere ek olarak VEMP testi ve bilgisayarlı dinamik posturografi ile ilgili çalışmalar yapılıp propriyoseptif ve görsel sistem hep birlikte değerlendirilmeli, vestibüler rehabilitasyonda etkili bir tedavi yöntemi olarak kullanılabileceğiyle ilgili gelecekteki çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: VHIT, Bale, SHIMP

DengeVertigoVestibüler fonksiyon testleri+2
Duygu Ak Gürsoy
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşa bağlı makula dejenerasyonu olan hastalarda presbiakuzi araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı, yaşa bağlı makula dejenerasyonu (YBMD) olan bireylerde presbiakuzi prevalansını ve şiddetini incelemektir. YBMD ile presbiakuzi arasındaki eş zamanlı görülme sıklığını belirleyerek, bu hasta grubunun işitme kaybı açısından düzenli olarak değerlendirilmesi gerekliliğine dair farkındalık yaratmayı hedeflemektedir. İşitme ve görme gibi iki temel duyunun kaybı, bireylerin fiziksel, psikososyal ve fonksiyonel durumlarını olumsuz etkileyerek yaşam kalitesinde anlamlı bir azalmaya neden olabilir. Çalışmanın sonuçları, klinik uygulamalarda multidisipliner yaklaşımların önemini vurgulamak için yol gösterici olacaktır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif kesitsel nitelikteki bu çalışmada, YBMD tanısı OCT ve FFA ile doğrulanan ve başka kulak patolojisi olmayan 102 hasta (52 erkek, 50 kadın) ile, yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 102 sağlıklı kontrol bireyinden oluşan iki grup karşılaştırılmıştır. Tüm katılımcılara saf ses odyometrisi, akustik empedans, SD ve SRT testleri uygulanmıştır. Bulgular: YBMD grubunda presbiakuzi prevalansı %73,5 olup, kontrol grubunda bu oran %52,9'dur. YBMD ile presbiakuzi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (OR=2,47; %95 GA: 1,37–4,44). Özellikle erkek bireylerde presbiakuzi prevalansında belirgin artış izlenmiş (OR=5,81; %95 GA: 2,25–14,96), kadınlarda ise anlamlı fark saptanmamıştır. Ayrıca, YBMD'nin ileri evrelerine ilerledikçe presbiakuzi şiddetinde artış gözlenmiş, ileri evrelerde orta ve şiddetli işitme kaybı oranları anlamlı düzeyde artmıştır. Sonuç: YBMD'li bireylerde presbiakuzi görülme sıklığı artmıştır. Bu bulgu, yaşlı bireylerde işitme ve görme gibi temel duyuların birlikte değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Çalışma, multidisipliner yaklaşım ve erken müdahale stratejilerinin geliştirilmesine katkı sunabilir. Anahtar Kelimeler: Yaşa bağlı makula dejenerasyonu, presbiakuzi, işitme kaybı, odyometri, duyu kaybı

Uluç Salihoğlu
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Baş-boyun kanserlerinin anatomik alt gruplarında set- domain containing 2(SETD2) geninin ekspresyon düzeylerinin incelenmesi ve klinikopatolojik parametreler ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Baş-boyun kanserleri (BBK), malin hastalıkların yüksek derecede heterojen bir grubu olup çeşitli anatomik bölgeleri ve farklı etiyolojileri kapsayan karmaşık bir kanser grubudur. Hastalığın gelişiminde çevresel ve genetik faktörler birlikte görev alır, fakat altında yatan mekanizmalar hala net değildir. BBK için hastalığın tanısını, klinik yanıtını, nüksünü ya da hasta sağkalımını öngören biyobelirteçler bulunmamaktadır. BBK'nin erken tespiti için yeni özgül biyobelirteçlerin tanımlanması sağkalım oranlarını büyük ölçüde arttırabilir ve prognostik belirteç olarak da yardımcı olabilir. SET Domain Containing 2 (SETD2), 3. kromozomun p kolunda yer alır, histon lizin metiltransferaz aktivitesine sahip bir gen olup p53 ile etkileşime girer ve histon H3K36Me3'ü etkiler. Literatürde SETD2 geninin ekspresyon seviyesini birçok kanser tipinde inceleyen çalışmalar bulunmaktadır. Ancak, BBK hastalarının alt gruplarında SETD2 geninin ekspresyon durumlarındaki farklılıkları inceleyen çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamız kapsamında (İ.Ü.BAP-TTU-2022-38915), BBK tanılı hasta ve sağlıklı gönüllülerin doku ve vücut sıvısı örneklerinde SETD2 geninin ifadesi tespit edilip klinik parametreler ile arasındaki ilişki araştırıldı. Ayrıca, SETD2 geninin invaziv ve/veya noninvaziv yöntemlerle baş-boyun kanserlerinin tanı ve erken teşhiste biyobelirteç olarak kullanılabilirliğinin belirlenmesi hedeflendi. Gereç ve Yöntem: BBK tanısı almış ve cerrahi olarak tedavisine karar verilmiş 95 hastanın tümör, eşlenik normal doku, serum ve tükürük örnekleri ile 33 sağlıklı bireyin normal mukoza, serum ve tükürük örneklerinden sırasıyla RNA izolasyonu ve cDNA sentezleri gerçekleştirilerek SETD2 geninin ekspresyon değişimleri incelendi. Ekspresyon düzeyinin belirlenmesinde kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (QRT-PCR) yöntemi uygulandı. Sonuçlar klinik parametreler ile karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların tümör dokusunda eşlenik normal dokuya göre %47'sinde ekspresyon seviyesinde azalma, %27'sinde ise artma gözlendi. BBK tanılı hastaların tümör örneklerinde eşlenik normal dokuya göre SETD2 geninin ekspresyon seviyesinde 2,3 kat azalma gözlenirken ekspresyon artışında anlamlı bir kat değişimi tespit edilmedi. Hastalara ait kat-değişim (foldchange) değerleri ile klinik parametreler karşılaştırıldı ve erken evre ile ekspresyon 2 seviyelerindeki azalma arasında istatistiksel anlamlılık tespit edildi (p<0,001). Hastaların tümör dokusu ile eşlenik normal dokusundaki ΔCt değerleri arasında (p=0,038) ve hastalara ait tümör dokusu ve sağlıklı bireylere ait normal mukoza örneklerindeki ΔCt değerleri arasında Wilcoxon Rank testine göre istatistiksel anlamlılık tespit edildi (p=0,001). Hastaların doku ve vücut sıvılarına ait ΔCt değerlerinin birbirleri ile korelasyon durumları incelendi, tümör örnekleri ile eşlenik normal doku örnekleri arasında orta dereceli (p<0,001) ve serum örnekleri ile tükürük örnekleri arasında zayıf ilişki (p=0,003) gözlendi. Sonuç: BBK hastalarında yapılacak daha geniş hasta içeren çalışmalar ile desteklendiği takdirde SETD2 geninin, hastaların erken tanı ve taramasında invaziv veya non-invaziv biyobelirteç olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Ayrıca SETD2 geninin ekspresyon profili BBK'inde hastalığın evresini öngörmede değerlendirilebilir. Anahtar Kelimeler: baş-boyun kanserleri, ekspresyon, biyobelirteç, SETD2

BiyobelirteçlerBiyobelirteçler-tümörGen ifadesi+2
Seyfettin Aslan
İstanbul University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Posttonsillektomi hemoraji riskinin nötrofil/lenfosit, platelet/lenfosit oranı, trombosit sayısı ve MPV ile öngörülmesi

Tonsillektomi, kulak burun boğaz pratiğinde en sık uygulanan cerrahilerden biri olup, en önemli komplikasyonu postoperatif kanamadır. Bu çalışmada, erişkin tonsillektomi sonrası kanama ile hematolojik inflamasyon belirteçleri arasındaki ilişki retrospektif olarak araştırılmıştır. Ocak 2019 – Nisan 2025 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Kliniğinde tonsillektomi geçirmiş 100 erişkin hasta (50'sinde postoperatif kanama gelişen, 50'sinde kanama izlenmeyen) çalışmaya dahil edilmiştir. Demografik veriler, klinik özellikler ve preoperatif laboratuvar parametreleri (NLR, PLR, MPV, trombosit sayısı, SII ve SIRI) incelenmiştir. İstatistiksel analizler IBM SPSS Statistics 25 yazılımı ile yapılmış; normal dağılıma uygunluk Kolmogorov-Smirnov testi ile, gruplar arası farklar ise bağımsız örneklem t-testi, Mann-Whitney U testi ve ki-kare testi ile değerlendirilmiştir. Sonuçlarda, postoperatif kanama ile NLR, PLR ve MPV arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamış; ancak erkek cinsiyet ve sigara kullanımının bağımsız risk faktörleri olabileceği görülmüştür. Çalışmamız NLR, PLR ve MPV parametrelerin tek başına tonsillektomi sonrası kanamayı öngörmede yeterli olmadığını, ancak risk belirlemede klinik ve demografik faktörlerle birlikte değerlendirilmeleri gerektiğini ortaya koymaktadır. Elde edilen veriler, erişkin tonsillektomi sonrası komplikasyonların öngörülmesinde biyobelirteçlerin potansiyel katkısını desteklemekte ve daha geniş ölçekli çalışmalara ihtiyaç olduğunu göstermektedir.

Emir Yiğit Karademir
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Apne-hipopne indeksi, NREM evre 3 süresi ve arousal indeksinin bilişsel fonksiyonlarla ilişkisi: Obstrüktif uyku apne sendromlu bireylerde PSG temelli bir değerlendirme

Apne-Hipopne İndeksi, NREM Evre 3 Süresi ve Arousal İndeksinin Bilişsel Fonksiyonlarla İlişkisi: Obstrüktif Uyku Apne Sendromlu Bireylerde PSG Temelli Bir Değerlendirme Amaç: Bu çalışmanın amacı, obstrüktif uyku apne sendromu (OSAS) tanısı almış bireylerde polisomnografi (PSG) ile değerlendirilen apne-hipopne indeksi (AHI), NREM Evre 3 süresi, REM süresi, arousal indeksi ve ST90 süresi gibi parametrelerin Mini Mental Durum Testi (MMSE) skorları ile olan ilişkisini retrospektif olarak incelemektir. Çalışmamız OSAS'ın sadece solunumsal değil, bilişsel fonksiyonlar üzerindeki etkisini de ortaya koyarak, hastaların nörokognitif açıdan düzenli olarak değerlendirilmesi gerekliliğine dikkat çekmeyi hedeflemektedir. Gereç ve Yöntem: Retrospektif kesitsel nitelikte planlanan bu çalışmaya, polisomnografi testi ile OSAS tanısı doğrulanan 90 hasta dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, PSG verileri kayıt altına alınmış ve tüm hastalara Mini Mental Durum Testi uygulanmıştır. Veriler arasında korelasyon analizi yapılarak uyku parametreleri ile bilişsel performans arasındaki ilişkiler değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışma bulgularına göre, AHI ile MMSE arasında anlamlı negatif korelasyon bulunmuştur (r=-0.256; p=0.015). Arousal indeksi de MMSE skorlarıyla negatif ilişki göstermiştir (r=-0.219; p=0.038). st90 ile MMSE skorları arasında anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır (r=-0.300; p=0.004). NREM Evre 3 süresi (p=0,587), REM süresi (p=0,237) ve uyku etkinliği yüzdesi (p=0.129) ile bilişsel performans arasında pozitif yönlü ilişki olmakla birlikte istatistiksel anlam saptanmamıştır. Sonuç: OSAS'lı bireylerde bilişsel fonksiyonlarda azalma, yaş, eğitim durumu gibi sosyodemografik faktörler ve OSAS şiddeti, OSAS'a maruziyet süresi, hipoksik yük ve uyku fragmantasyonu ile ilişkilidir. Uyku etkinliği yüzdesi, NREM Evre 3 süresi ve REM süresindeki azalma anlamlı olmasa da, genel bilişsel performans üzerinde olumsuz etki eğilimi göstermektedir. Bu bulgular, OSAS'ın sadece solunum sistemi hastalığı olarak değil, nörokognitif sonuçları açısından da ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Erken tanı ve multidisipliner yaklaşım hem yaşam kalitesinin artırılması hem de olası demans gelişiminin önlenmesi açısından önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif Uyku Apne Sendromu, Bilişsel Fonksiyon, Mini Mental Durum Testi, Polisomnografi

Vehbican Çalık
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Makine öğrenmesi ile AHİ (Apne-Hipopne İndeksi) hesaplaması yapılmadan polisomnografi verilerinden AHİ tahmini: Fizyolojik parametrelere dayalı regresyon modeli geliştirilmesi

Makine Öğrenmesi ile AHI (Apne-Hipopne İndeksi) Hesaplaması Yapılmadan Polisomnografi Verilerinde AHI Tahmini: Fizyolojik Parametrelere Dayalı Regresyon Modeli Geliştirilmesi Amaç: Bu çalışmanın amacı, polisomnografi (PSG) sırasında ölçülen ancak Apne-Hipopne İndeksi (AHI) hesaplamasına doğrudan dahil edilmeyen fizyolojik parametreler kullanılarak, makine öğrenmesi temelli regresyon ve sınıflama modelleri ile AHI değerinin tahmin edilebilirliğini değerlendirmektir. Çalışmanın özgün katkısı, oksijenizasyon, arousal ve uyku mimarisi değişkenlerini çok boyutlu olarak işleyen yapay zeka modelleri geliştirmesi ve ağır OSA hastalarını erken dönemde doğru şekilde saptayabilecek klinik uygulanabilir bir karar destek yaklaşımı sunmasıdır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif kesitsel tasarlanan çalışmaya PSG testi tamamlanmış 922 birey dahil edilmiştir. Hastaların demografik verileri ve PSG parametreleri kaydedilmiştir. Regresyon (AHI tahmini) ve sınıflama (ağır OSA tespiti) görevleri için üç farklı makine öğrenmesi algoritması (Random Forest, XGBoost, CatBoost) kullanılmıştır. Model eğitiminde nested cross-validation ve hiperparametre optimizasyonu uygulanmış; korelasyon, VIF ve SHAP analizleri ile değişkenlerin ilişkileri, çoklu doğrusal bağlantı ve açıklanabilirlik değerlendirilmiştir. Performans ROC-AUC, PR-AUC, F1 skoru, MAE, RMSE ve Brier skoru ile ölçülmüştür. Bulgular: Çalışmada oksijenizasyon değişkenleri (≥%3 desatürasyon olay sayısı, ortalama desatürasyon yüzdesi, minimum SaO₂) ve arousal sayısı, AHI ile en güçlü ilişki gösteren bağımsız değişkenler olarak saptanmıştır. CatBoost modeli hem regresyon hem sınıflama analizlerinde en yüksek performansı göstermiştir (ROC-AUC >0.90, yüksek PR-AUC, düşük MAE/RMSE, iyi kalibrasyon). VIF değerlerinin 10'un altında olması multikolinearitenin kritik düzeyde olmadığını doğrulamıştır. SHAP analizleri, modelin öngörü gücünde en baskın katkıyı oksijenizasyon metrikleri ve arousal sayısının sağladığını ortaya koymuştur. Modellerin klinik faydasını değerlendiren Decision Curve Analysis (DCA), CatBoost'un tüm olasılık eşiklerinde en yüksek net faydayı sağladığını göstermiştir. Sonuç: Bu çalışma, klasik AHI hesaplamasına dahil olmayan fizyolojik PSG parametreleri ile AHI'nin yüksek doğrulukla tahmin edilebileceğini ortaya koymuştur. Elde edilen makine öğrenmesi modelleri, özellikle ağır OSA hastalarının erken ve doğru tanınmasında klinik olarak güçlü bir karar destek potansiyeline sahiptir. Oksijenizasyon bozukluğu ve uyku fragmantasyonu, AHI'den bağımsız olarak hastalık yükünün belirlenmesinde belirleyici rol oynamaktadır. Geliştirilen modellerin yüksek performansı, OSA tanısında otomatik skorlama, iş yükü azaltma ve maliyet etkinliğin artırılması açısından gelecekte klinik uygulamalara entegre edilebilecek nitelikte olduğunu göstermektedir..

Ahmet Uras Balık
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Total larenjektomize hastalarda faringokutanöz fistül gelişimi ve buna neden olabilecek etyolojik faktörlerin belirlenmesi

Bu çalışmamızın amacı; total larenjektomi yapılan hastalarda faringokutanöz fistül gelişimi sıklığı ve buna yola açabilecek risk faktörlerini belirlemektir. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz ve Baş-Boyun Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2014-2021 yılları arasında larenks malign neoplazm tanısı ile total larinjektomi operasyonu uygulanan 59 hasta dahil edilecektir. Hasta verileri Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi hasta veri kayıt sistemi ve hasta dosyaları üzerinden taranarak retrospektif olarak kaydedilecektir. Çalışmada hastenemizin bilgi sistemi olan Mia Med üzerinden total larenjektomi yapılan hastalar tespit edilip, onların ameliyat öncesi ve sonrası klinik izlemleri incelenerek, fistül gelişimi ve buna neden olabilecek risk faktörleri varlığı araştırılacaktır. Hastaların yaş,cinsiyet gibi demografik verileri ile patoloji tanıları, tümör evreleri, kemoterapi radyoterapi alıp almadığı , ameliyat sonrası fistül gelişimi varlığı, ameliyat sırasında flep ile rekonstruksyon yapılıp yapılmadığı, preoperatif ve postoperatif hemoglobin değerleri, postoperatif albümin değeri, diyabetes mellitus hipertansiyon koroner arter hastalığı gibi komorbit durum varlığı, tümör lokalizasyonu gibi veriler incelenecektir. İstatistiksel analizler SPSS programı kullanılarak yapıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Çalışmamıza total larenjektomi yapılmış 59 hasta dahil edildi . Hastalarımızda postoperatif faringokutanöz fistül oranı %23.7 (n=14) olarak saptandı. Hastanın incelenen parametreleri arasında sadece hastalığın nodal evresi ile fistül gelişimi arasında ilişki kurulabildi. (p=0.032) Tümörün T evresi, preoperatif radyoterapi öyküsü , salvaj cerrahi olup olmadığı, postoperatif albumin düzeyi, preoperatif - postoperatif hemoglobin düzeyi , komorbit hastalıklar, flep ile rekonstruksiyon yapılması, tümörün yerleşim yeri , yaş , cinsiyet gibi faktörlerle fistül gelişimi arasında ilişki kurulamamıştır. (p>0.05) Şu anda, fistül gelişimi için risk faktörleri hala tartışmalıdır ve en önemli risk faktörünü belirlemek için çok sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır. Bu çalışmada sadece hastalığın nodal evresi ile fistül gelişimi arasında ilişki kurulabildi. Hasta sayımızın az olması, hastaların bazı verilerine ulaşım zorluğu(sigara öyküsü vs) gibi bazı faktörler yüzünden diğer literatürler ile tutarlı bir sonuca ulaşılamamış olabilir. Özetle, total larenjektomi sonrası faringokutanöz fistül birçok faktörün sonucudur. Faringokutanöz fistülün risk faktörlerinin preoperatif kapsamlı bir şekilde anlaşılmasıyla, yüksek riskli hastalarda PCF gelişme olasılığını azaltabilir. Anahtar Kelimeler: Total larenjektomi, larenks kanseri, faringokutanöz fistül, risk faktörleri, salvaj total larenjektomi, postoperatif komplikasyonlar

EtyolojiFarenks hastalıklarıFistül+5
Semra Özge Reşitoğlu
Akdeniz University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laringeal skuamöz hücreli karsinom tanılı hastalarda MPV, PDW, RDW, NLR ve PLR değerlerinin prognoz göstergesi olarak kullanımı

Amaç: Laringeal skuamöz hücreli karsinom tanılı hastalarda MPV, PDW, RDW, NLR ve PLR değerlerinin prognoz göstergesi olarak kullanımını araştırmak. Yöntem: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz ve Baş-Boyun Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2014 – 2022 tarihleri arasında skuamöz hücreli larinks kanseri nedeni ile opere edilen hastalar retrospektif olarak elektronik ve medikal dosyalarından tarandı. MPV, PDW, RDW, NLR ve PLR değerlerini etkileyen kronik veya akut hastalık öyküsü olan hastalar ile veri kaybı olan veya larinks kanseri dışı bir nedenle öldüğü tespit edilen hastalar dışlandı ve 84 hasta çalışmaya dahil edildi. Bulgular: T seviyesi, perinöral invazyon, lenfovasküler invazyon, nüks ve erken-geç evre açısından hastaların MPV, PDW, RDW, NLR ve PLR değerleri karşılaştırıldığında tüm parametreler için istatistiksel olarak anlamlı bulgular elde edilemedi. Tüm kan parametreleri eksitus grubunda yüksekken bu yükseklik istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: MPV, PDW, RDW, NLR ve PLR değerleri larinks SHK'lerinde prognoz tayininde kullanılamaz.

Biyobelirteçler-tümörKan trombositleriKarsinoma-yassı hücreli+7
Melih Kaya
Akdeniz University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut rinosinüzit orbital komplikasyonları gelişmiş pediatrik hastalar ve genel pediatrik popülasyonda paranazal sinüs anatomik varyasyonlarının bilgisayarlı tomografi bulguları ile değerlendirilmesi ve klinik etkilerinin araştırılması

Amaç ve Hipotez : Çalışmamızda pediatrik yaş grubunda akut rinosinüzit (ARS) orbital komplikasyonu gelişen hastalarla burun ve paranazal sinüs hastalığı olmayan genel pediatrik popülasyon arasında burun ve paranazal sinüs anatomik varyasyonları açısından farklılık olduğu hipotezini test etmek üzere belirtilen iki grubun karşılaştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca komplikasyon gelişen hastalarda kliniğin seyrine etki edebilecek hastaya, hastalığa ve tedavi sürecine yönelik değişkenlerin analizinin yapılması planlanmıştır. Böylelikle, paranazal sinüs anatomik varyasyonlarının komplikasyon gelişimi için risk faktörü olup olmadığının, kliniğin seyrine etki edip etmediğinin ve anatomik varyasyonlar dışında kliniğin seyrine etki edebilecek diğer değişkenlerin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem : Ocak 2010 ve Haziran 2020 arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları (KBB) servisinde ARS orbital komplikasyonları nedeniyle yatarak tedavi görmüş ve bilgisayarlı tomografi (BT) görüntülemesi yapılmış 52 pediatrik hasta olgu grubu olarak belirlenerek dosyaları geriye doğru tarandı. Kontrol grubu ise, Ocak 2017- Haziran 2020 arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda çekilmiş pediatrik maksillofasiyal BT'ler arasından yaş ve cinsiyet olarak olgu grubuna birebir eşleştirilmiş gruptan basit rastgele örnekleme yapılarak seçilen 52 olgu dahil edildi. Bu iki grupta BT'ler üzerinde paranasal sinüs anatomik varyasyonları (septum deviasyonu, septal spur, konka bülloza, paradoksik orta konka, hipoplazik orta konka, Haller hücresi, Agger Nazi hücresi, Onodi hücresi) belirlenerek Ki Kare testi ile karşılaştırıldı. Olgu grubunun klinik verilerinin (yaş, cinsiyet, tedavi şekli, hastanede yatış süresi, şikayet başlangıcı ve kuruma başvuru arasında geçen süre, rekürrens olup olmadığı, uygulanan antibiyoterapi, kuruma başvuru öncesi tedavi ve şekli, etkilenen sinüsler, komplikasyon tarafı, sosyokültürel seviye, ailede sigara kullanımı, kardeş sayısı, rinosinüzit başlangıcı ve göz bulgusu gelişmesi arasında geçen süre, intraorbital hava, mevsim, endoskopik adenoid bakısı, otoskopik muayene bulguları, nazal steroid ve topikal dekonjestan kullanımı, tonsil ve adenoid cerrahisi, ateş yüksekliği, laboratuvar verileri (C-Reaktif protein (CRP), beyaz küre (WBC), eritrosit sedimantasyon hızı (ESR), hemoglobin düzeyi, kontrol CRP, kontrol WBC, kontrol laboratuvar görme günü) Chandler sınıflaması gruplarındaki farklılığı ve sınıflamaya olan etkisi ise Kruskall-Wallis ve Kendall korelasyonu testi ile analiz edildi. Klinik veriler uzman KBB hekimlerince, radyolojik veriler uzman radyoloji hekimlerince değerlendirildi. Bulgular : Olgu ve kontrol grubunda taraf gözetmeksizin yapılan değerlendirmede her iki grupta tüm paranasal sinüs anatomik varyasyonları istatistiksel olarak benzer bulundu (p>0.05). Olgu grubunda komplikasyon gelişen taraftaki anatomik varyasyonlar ele alındığında ise kontrol grubundaki septum deviasyonu (p=0.006), konka bülloza (p=0.001), Haller hücresi (p=0.028), Agger nazi hücresi (p=0.01), ve Onodi hücresinin (p=0.031) olgu grubundakilere göre istatistiksel olarak daha yüksek olduğu görülürken diğer varyasyonlarda gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Hiçbir anatomik varyasyonda iki grup arasında olgu grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı bulgu izlenmedi. Klinik veriler değerlendirildiğinde ise, Chandler sınıflamasına göre tedavi şekli (p=0.007, Kendall korelasyon katsayısı=0.363), kuruma başvuru öncesi alınan tedavi (p=0.014, Kendall korelasyon katsayısı=0.319), göz bulguları (p<0.001, Kendall korelasyon katsayısı=0.611), rekürrens (p=0.025, Kendall korelasyon katsayısı=0.302), ateş yükseliği (p=0.034) ve yatış süresi (p<0.001) arasında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık ve korelasyon izlenirken diğer parametreler istatistiksel olarak benzer bulundu (p>0.05). Sonuç : Paranasal sinüs anatomik varyasyonları pediatrik yaş grubunda ARS orbital komplikasyonu gelişimi için risk faktörü olarak tespit edilmemiştir. Pediatrik ARS orbital komplikasyonlarında uygulanan tedavi, kuruma başvuru öncesi alınan tedavi, rekürrens görülmesi, göz bulguları, ateş yüksekliği ve yatış süresi kliniğin seyrine etki etmektedir. Çalışmamızda pediatrik yaş grubundaki ARS orbital komplikasyonları ile burun ve paranazal sinüs anatomik varyasyonları arasında bir ilişki tespit etmemiş olsak da, bu konuda özellikle komplikasyonu olmayan pediatrik ARS hastalarını da içeren daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.

AnatomiAnatomik özelliklerKomplikasyonlar+5
Emrah Uğurlu
Dokuz Eylül University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tek taraflı kronik otitli hastalarda fasiyal asimetri araştırılması

Fasiyal asimetri yüzün iki tarafı arasındaki boyut veya ilişki uyumsuzluğudur. Yüz asimetrisi nedenleri; konjenital, gelişimsel veya hastalık nedeniyle edinilmiş asimetri şeklinde sıralanabilir. Kronik Otitis Media (KOM) orta kulak veya mastoid boşluğun kalıcı inflamasyonudur. KOM ile kraniofasiyal gelişim arasındaki ilişki ve KOM'nin yüz asimetrisi gelişmesinde bir etken olup olmadığı net bir şekilde ortaya konulmamıştır. Bu çalışmada tek taraflı KOM'si olan hastalarda fasiyal asimetrinin değerlendirilmesini amaçladık. Bu araştırma retrospektif bir çalışma olarak planlandı. 18 yaşından büyük , tek taraflı (sağ veya sol ) kronik otitis media nedeniyle operasyon geçiren 100 hasta çalışma grubuna, operasyon veya travma geçirmemiş 100 hasta kontrol grubuna dahil edildi. Hastaların temporal BT görüntülerinde kranium orta hattı belirlendi. Porion, zigomatik arkın en dış kenarı ve infraorbital foramen orta noktasının kranium orta hatta olan uzaklıkları santimetre (cm) cinsinden ölçüldü. Her bir landmark için Aİ=│(dR-dL)/(dR+dL)│ (Aİ: Asimetri indeksi, dR: sağ ölçüm, dL: sol ölçüm) formülü ile asimetri indeksi hesaplandı. Sol KOM'sı olan hastaların sağ ve sol porion ölçümleri kontrol grubuna göre daha kısa olup anlamlı bir fark saptanırken ( p<0,5); zigomatik ark ve infraorbital foramen ölçümlerinde kontrol grubuna gore ölçümlerde anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,5). Sağ KOM'si olan hastaların sağ ve sol porion ile zigomatik ark ölçümleri kontrol grubuna göre anlamlı bir fark ( p<0,5) saptanırken, infraorbital foramen ölçümlerinde anlamlı bir fark (p>0,5) saptanmadı. Sonuç olarak çalışmamızda BT görüntülerinden yapılan ölçümlerle tek taraflı otitis medianın fasiyal asimetri üzerinde bir etken olup olmadığı incelendi. Sonuçlar otitis medianın yüz gelişimi üzerinde olumsuz etkilerinin olduğunu ancak bu etkinin yüz simetrisini bozacak kadar belirgin olmadığını göstermektedir.

Mehmet Kaya
Adıyaman University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parkinson tanılı hastalarda işitme kaybının değerlendirilmesi

Parkinson hastalığı, merkezi sinir sisteminin esas olarak motor fonksiyonunu etkileyen dejeneratif bir bozukluğudur. Çoğunlukla yaşlıları etkileyen bu hastalık genellikle 50 ve 65 yaşlar arasında görülmektedir. Başlıca semptomları substantia nigranın pars kompakta bölgesindeki dopamin salgılayan hücrelerin kaybından kaynaklanır. Ancak Parkinson hastalığında; hücre dejenerasyonu sadece substantia nigra ve lokus seruleus ile sınırlı kalmayıp talamus, serebral korteks ve işitsel sistemde de meydana gelmektedir. Çalışmamızda odyolojik testlerle Parkinson hastalarında meydana gelebilecek bu işitme problemlerinin tespitini ve boyutunu saptamayı amaçladık. Çalışmamızda Parkinson tanılı, 35-70 yaş arası, daha önce herhangi bir kulak ameliyatı öyküsü olmayan, timpanik membranı intakt, maksillofasiyal travma veya başka bir nedenden dolayı opere olmamış 90 hasta ve yine aynı şartlara sahip Parkinson veya başka bir hastalığı olmayan 90 sağlıklı bireyin işitmesi, saf ses odyometri testi, otoakustik emisyon ve timpanometri ile değerlendirildi. Çalışmamız sonucu elde ettiğimiz saf ses odyometri sonuçları incelendiğinde, Parkinson hastalığı ile işitme eşik değerleri arasında anlamlı düzeyde pozitif korelasyonlar gözlenmiştir. Özellikle 500 Hz sağ kemik yolu, 500 Hz sağ hava yolu ve 1000 Hz sağ hava yolu değerleri Parkinson hastalığı ile anlamlı düşük düzeyde pozitif ilişki göstermiştir. Sol kulak frekanslarında ise daha güçlü ilişkiler dikkat çekmektedir; 500 Hz sol hava yolu ve 2000 Hz sol hava yolu değerleri Parkinson hastalığı ile anlamlı düşük düzeyde pozitif ilişkilidir. Otoakustik emisyon sonuçları açısından değerlendirildiğinde, Parkinson hastası olma durumu ile otoakustik emisyon sonuçları arasında anlamlı ve daha güçlü korelasyonlar elde edilmiştir. Timpanometri sonuçlarına ilişkin korelasyonlar ise istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Sonuç olarak çalışmamızdan elde ettiğimiz bulgularla Parkinson hastalarının işitmesi sağlıklı bireylere göre etkilenmiştir. Parkinson hastalarının işitsel sistemlerinin rutin olarak değerlendirilmesini önermekteyiz. Özellikle otoakustik emisyon testleri, erken tanıda objektif ve hızlı bir yöntem olarak değerlendirilebilir. Anahtar sözcükler: Parkinson Hastalığı, işitme kaybı, odyometri, OAE,

Furkan Kutlu
Adıyaman University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Septorinoplasti operasyonunda konka hipertrofisi nedeniyle konka koterizasyonu yapılan hastalardaki konka hacim değişiminin incelenmesi

ÖZET Giriş ve Amaç: Septorinoplasti(SRP) operasyonuyla birlikte konka koterizasyonu yaptığımız hastalardaki; konkadaki hacim değişiminin obstrüksiyon semptomlarına etkisinin araştırılması ve kozmetik sonuçlarımızın dökümantasyonu Gereç ve Yöntem: 2019-2023 yılları arasında SRP ve konka koterizasyonu yapılan 314 hasta incelendi. Hastalardan preoperatif ve postoperatif bilgisayarlı tomografi görüntülemesi olan 30 hasta çalışmaya dahil edildi ve konka hacim değişimleri incelendi.The ImageJ window (version 1.46j)uygulaması ile bilgisayarlı tomografi kesitlerinden alt konka vertikal ve horizontal alanları belirlenerek konka hacimleri hesaplandı. Preoperatif ve postoperatif NOSE(Nasal Obstruction Symptom Evaluation Nose) ve T-SCHNOS(Standardized Cosmesis and Health Nasal Outcomes Survey) değerlendirme ölçekleri ile hasta memnuniyeti sorgulandı. Bulgular: Çalısmaya dahil edilen 30 hastanın 28 inde konka koterizasyonu sonucunda toplam konka hacminde azalma saptandı. Ortalama bir konka hacminin 6,87 cm3'ten 5,09 cm3'e düştüğü görülmüş olup, bir konkanın ortalama hacminde 1,78 cm3 'lük değişim izlendi. Toplam hasta grubunda konka hacmi, NOSE, SCHNOS ölçeklerinde istatistiksel olarak anlamlı iyileşmeler saptandı(p<0,001). Ameliyat sonrasında kozmetik memnuniyet artışı kadın hasta grubunda erkek hasta grubuna göre daha az görüldü ve bu istatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,032). Ameliyat öncesi ve sonrası konka hacim değişimi, NOSE ve T-SCHNOS ölçek puanı değişimleri ile obstrüksiyon semptomlarındaki iyileşmenin korele olduğu görüldü. Sonuç: Sıklığı giderek artan SRP operasyonundan önce tüm hastalara ayrıntılı bilgi verilmeli, cerrahi sonucunda kozmetik iyileşme beklentisi kadar nefes alma probleminin de giderilmesi amaçlanmalı. Konkalardaki hacim küçülmesinin obstrüksiyon semptomlarında anlamlı düzeyde iyileşme yarattığı sonucu göz önünde bulundurularak preoperatif değerlendirmede konka hipertrofisi saptanan hastalarda cerrahi müdahale düşünülmeli ve uygulanmalıdır. Anahtar Kelimeler:Septorinoplasti, konka koterizasyonu, konka hacmi, NOSE, T-SCHNOS, hasta memnuniyeti

Erdoğan Maral
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Osilopsi yakınması olan hastalarda gaze egzersizlerinin vestibülooküler kazanç üzerine etkisinin video head impulse test ile değerlendirilmesi

Osilopsi, baş dönmesi yakınmasının bir bileşeni olup baş hareketi ile görüntüde oluşan netlik bozulması ve kayma illüzyonunu ifade eder. Bu durum, baş hareketi ile karşı yönde ve dengeli olması gereken göz hareketinin fonksiyonel yetersizliğinden kaynaklanır. Sağlıklı insanlarda görüntünün retina üzerine düşmesi ve bu noktada kalması için gözlerin, baş hareketinin aksi yönde ve aynı hızda hareket etmesi gerekir. Bu fizyolojik durumu sağlayan mekanizmaya vestibulo-oküler refleks adı verilir. Video baş savurma testi (vHIT), her üç yarım daire kanalı ve vestibüler sistemin afferent siniri olan vestibüler sinirin fonksyonunu değerlendirmeye yarayan görece yeni objektif bir testtir. Bu test ile vestibulo-oküler refleks kazancı sayısal olarak değerlendirilebilmektedir. Çalışmamızda, polikliniğimize osilopsi yakınması ile başvuran ve gaze stabilizasyon ev egzersiz programı uygulanan 14ü kadın, 7'si erkek olmak üzere 21 hastanın tüm yarım daire kanallarına dair egzersiz öncesi ve sonrası VAS skorları ve vHIT ölçümleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Egzersiz programı sonrası VAS skorlarında anlamlı azalma görülmüştür (Wilcoxon Signed Ranks Test p < 0.05). Egzersiz öncesi ve sonrası vHIT ölçümlerinin karşılaştırılmasına yönelik analizde egzersiz programının VOR kazançlarında anlamlı değişim yaratmadığı görülmüştür (Wilcoxon Signed Ranks Test p > 0,05). Yapılan çalışma sınırlı örneklem ile retrospektif olarak gerçekleştirilmiş olup, daha geniş örnekleme sahip prospektif uzun dönem çalışmalara ihtiyaç vardır.

Egzersiz tedavisiGörme testleriOsilopsi+3
Ali Onur Yüksek
Akdeniz University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Burun aksı ile kulak morfolojisi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Güzellik algısı kişiden kişiye ve geçmişten günümüze göre değişmekle beraber evrensel olarak kabul edilmiş bazı güzellik standartları mevcuttur. Yüz simetrisinin geleneksel olarak güzellik ile ilişkili olduğu düşünülmüştür ve bu düşünce, değişen güzellik standartlarına rağmen günümüzde de devam etmektedir. Yüzün simetrisini belirgin şekilde bozabilen eğri burun, hastaların estetik düzeltme arayışına girmesi için yaygın bir nedendir ve bu da burnun yüz estetiğindeki önemini gösterir. Eğri burun ve yüz asimetrisi arasındaki ilişkiyi tanımak ve tartışmak cerrahi planlamada önemli bir husustur. Diğer yüz bileşenleri gibi kulak da yüz estetiğine önemli katkısı olan bir organdır. Literatüre baktığımızda nazal aks deviasyonu ile diğer yüz bileşenlerinin aralarındaki ilişkinin incelendiği birçok çalışma mevcuttur. Fakat kulak morfolojisi ile ilişkisinin incelendiği bir çalışmaya rastlayamadık. Bu sebeple burun aksındaki değişimlerin kulak konum ve boyutlarına olası etkilerinin incelendiği bir çalışma planladık. Çalışmamızı hasta fotoğrafları üzerinde fotogrametrik ölçümler yaparak oluşturduk. Ölçümlerin istatistiksel analizi sonuçlarına göre özellikle I şekilli nazal aks deviasyonu olan hastalarda kulak konum, boyut ve aks açısında anlamlı farklılıklar olduğunu tespit ettik. Bu çalışmadan elde edilen verilerin antropometri alanında literatüre katkı sağlayacağını ve bu konuda ileride yapılacak olan çalışmalara yol gösterebileceğini düşünüyoruz.

AsimetriBurunBurun deformiteleri+4
Elif Hanoğlu
Amasya University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nazal polipli kronik rinosinüzit hastalarında nazal mikrobiyom araştırılması ve nazal mikrobiyomun hastalık şiddeti ile ilişkisinin belirlenmesi

Giriş: Nazal polipli kronik rinosinüzit (KRS+NP) gelişiminde birden fazla inflamatuar mekanizma dinamik olarak etkileşim halinde yer alır. İnflamasyonun gelişiminde mukozal yüzeyde konak ve çevresel faktörler arasındaki ilişkinin bozulması sebep olmaktadır. Çevresel faktörlerin en önemli kısmını mikroorganizmalar oluşturmaktadır. Gelişen yeni nesil dizileme teknikleri ile mikrobiyomda yer alan mikroorganizmaları hızlı ve isabetli bir şekilde tanımlamak mümkün olmuştur. Materyal Metot: Çalışmaya 28 gönüllü dahil edildi (10 kişi kontrol grubu, 10 kişi opere olmamış KRS+NP, 8 kişi daha önce opere olmuş KRS+NP). Tüm katılımcılardan endoskopik bakı altında swab ile orta meatustan sürüntü örneği alındı. DNA ekstraksiyonu sonrası Swift Amplicon 16S+ITS kiti ile kütüphane oluşturulup Illumina Miseq ile dizileme yapıldı. QIIME2 kullanılarak sekans analizi yapıldı. 16S için Silva v138 ITS için UNITE v8,2 veri tabanı kullanıldı. Bulgular: Hastaların LM ve SNOT-22 skorları sırasıyla, Primer hastalık grubunda 18,6±4,7 ve 42,6±19,5, nüks hastalık grubunda ise 16,5±5,1 ve 32,0±11,4 idi. SNOT-22 skorları LM skorları ile anlamlı korelasyon göstermedi. Çalışma grubunda en baskın bakteriler şube olarak Firmicutes (%44,5), Proteobacteria (%25,2), Actinobacteria (%24,6), cins olarak Staphylococcus (%22,2), Corynebacterium (%16,2), Sphingomonas (%9,2) idi. Kontrol grubundaki Actinobacteria bolluğu, nüks hastalık ve primer hastalık grubuna göre fazla bulundu. Corynebacterium ortalama rölatif bolluğu (MRA) kontrol grubunda hastalara göre anlamlı şekilde yüksek izlendi (p=0,007). Streptococcus, Moraxella, Prevotella, Peptostreptococcus ve Micrococcus ise hasta gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bollukta izlenmiştir. Tüm gruplarda baskın mantar cinsi cins Malassezia idi. Kontrol grubundaki MRA'sı hasta gruplarına göre anlamlı olarak yüksekti. Staphylococcus; Dolosigranulum ve Fusobacterium ile istatistiksel olarak anlamlı şekilde negatif korelasyon gösteriyordu (p<0,05). Corynebacterium; Lawsonella ve Anaerococcus ile pozitif, Neisseria, Prevotella, Fusobacterium ve Peptostreptococcus ile negatif korelasyona sahipti (p<0,05) Sonuç: KRS+NP hastalarının nazal mikrobiyomu kontrol grubunda göre daha fazla bireyler arası çeşitlilik göstermektedir. Corynebacterium KRS+NP hastalarında kontrol grubuna göre daha az bolluktadır. Malassezia nazal kavite ve paranazal sinüslerde baskın olan mantar cinsidir ve Corynebacterium bolluğu ile pozitif korelasyon göstermektedir.

Eray Uzunoğlu
Gazi University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nazal septal deviasyonlu hastalarda subklinik kardiyak tutulumun ekokardiyografik olarak değerlendirmesi

Septum deviasyonu kulak burun boğaz kliniklerinde en sık karşılaşılan, prevalansı erişkin toplumda yüksek olan bir nazal patolojidir. Septum deviasyonunun da etyolojisinde yer aldığı OUAS gibi komorbiditesi yüksek olan hastalıkların atriyal fibrilasyon gibi subklinik kardiyak patolojilere neden olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada nazal septum deviasyonu olan ve başka nazal patolojisi olmayan hastalar, nazal patolojisi olmayan sağlıklı deneklerle karşılaştırıldı. Çalışmamızdaki hasta grubu ve kontrol grubu arasında visüel analog skala(VAS), rinomanometri, ekokardiyografi ve yüzeyel elektrografi uygulandı ve sonuçlar karşılaştırıldı. Hasta grubunda kontrol grubuna göre, VAS ve transnazal basınç anlamlı yüksek bulunurken transnazal akım anlamlı düşük bulundu. Hasta grubunda interatriyal ve intraatriyal iletinin uzadığını gösteren PA septum, PA triküspit, PA lateral-triküspit, PA septum-triküspit değerleri kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulundu. Hasta grubunda sol atriyum boyutunu gösteren, sol atriyum genişliği (LA), sol atriyum hacimlerinden LA volüm maksimum, LA volüm minimum ve LA volüm p değerleri kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulundu. Çalışmamızın sonucunda elde ettiğimiz mevcut veriler ile nazal septum deviasyonunun atriyal fibrilasyona yatkınlık oluşturan subklinik kardiyak patolojilere neden olabileceğini ve bu patolojilerin ekokardiyografi gibi noninvaziv yöntemlerle saptanabileceğini göstermiş olduk. Anahtar kelimeler: Nazal septum deviasyonu, atriyal fibrilasyon, ekokardiyografi, rinomanometri

Atriyal fibrilasyonEkokardiyografiNazal kemik+3
Selcan Kesgin
Bolu Abant Izzet Baysal University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Betahistin Dihidroklorid, Ginkgo Biloba ve L-Karnitin'in akustik travma uygulanan sıçanların kokleası üzerindeki etkilerinin otoakustik emisyonla değerlendirilmesi

Gürültüye bağlı işitme kaybında(GBİK) meydana gelen koklear hasarın oluşumunda hipoksiye bağlı oksidatif stresin temel patolojik faktör olduğu uzun zamandan beri öne sürülmektedir. Bu varsayıma dayanılarak yapılan çalışmalarda GBİK proflaksisinde ya da tedavisinde etkili olabileceği düşünülen pek çok farmakolojik ajan denenmiş, fakat henüz klinik kullanım aşamasına gelinememiştir. Bu çalışmada iç kulak kan akımını arttıran ve/veya antioksidan etkiye sahip olan Betahistin Dihidroklorid, Ginkgo Biloba ve Asetil L-Karnitin'in oluşturulan bir hayvan modelinde akustik travmadaki proflaktik etkilerini ayrı ayrı olarak araştırmak amaçlandı. Çalışmamızda toplam 40 adet Sprague-Dawley cinsi erişkin dişi sıçan kullanıldı. Denekler dört gruba ayrılarak birinci gruba Betahistin Dihidroklorid, ikinci gruba Ginkgo Biloba, üçüncü gruba L-Karnitin ve dördüncü gruba salin solüsyonu 21 gün boyunca uygulandı; ardından tüm deneklere akustik travma uygulandı. Tüm deneklere farmakolojik ajan uygulaması öncesinde, sonrasında ve akustik travma uygulamasının hemen sonrasında olmak üzere toplam üçer kez DPOAE (distorsiyon ürünü otoakustik emisyon) ölçümleri yapıldı. Bulgular değerlendirildiğinde SNR değişkenleri için yapılan grup içi karşılaştırmada, Betahistin grubunda elde edilen tüm frekanslarda istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı(P>0,05); Ginkgo Biloba grubunda SNR2000 ve SNR6000 değişkenlerinde 1. ve 3. ölçümler arasındaki değerlerde istatistiksel olarak anlamlı düşüş saptandı(P<0,05); Karnitin grubunda SNR3000 değişkeninde 1. ve 3. ölçümler arasındaki değerlerde istatistiksel olarak anlamlı düşüş saptandı(P<0,05); kontrol grubunda ise SNR1000 ve SNR4000 değişkenlerinde 2.ölçüm ile 3.ölçüm arasındaki; SNR2000 ve SNR3000 değişkenlerinde 1. ölçüm ile 3.ölçüm arasındaki değerlerde istatistiksel olarak anlamlı düşüş saptandı(P<0,05). Gruplar SNR değişkenleri için karşılaştırıldığında, 3. ölçüm OAE testinden elde edilen SNR1000 değişkeni için istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı(P<0,05); bu farklılığın, Betahistin grubu ile kontrol grubu arasında ve Karnitin grubu ile kontrol grubu arasında meydana geldiği gözlendi. DP değişkenleri için her grup kendi içerisinde karşılaştırıldığında beklenenin aksine tüm farmakolojik ajan gruplarında birkaç frekansta istatistiksel olarak anlamlı düşüş saptandı(P<0,05); kontrol grubunda ise tüm frekanslarda istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı(P>0,05). Gruplar DP değişkenleri için kendi aralarında karşılaştırıldığında ise tüm değerlerin istatistiksel olarak anlamlı fark göstermediği saptandı(P<0,05). Bu bulguların ışığında, DP değişkenleri için yapılan grup içi değerlendirmelerde beklenin aksine kontrol grubuna göre farmakolojik ajan kullanılan gruplarda bazı frekanslarda anlamlı düşüş saptanmasına rağmen, OAE testinde SNR değerlerinin DP değerlerine göre daha değerli olması da göz önüne alınacak olursa, elde edilen sonuçlar özellikle Betahistin Dihidroklorid ve L-Karnitin olmak üzere, çalışmada kullanılan tüm farmakolojik ajanların akustik travma proflaksisinde etkili olabilecekleri olasılığını düşündürmektedir.Anahtar Sözcükler: Betahistin Dihidroklorid, Ginkgo Biloba, L-Karnitin, Akustik Travma, Otoakustik Emisyon

Ginkgo bilobaKarnitin
Nihat Sessiz
Bolu Abant Izzet Baysal University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alerjikr rinit tanısında sık kullanılan testlerin karşılaştırılması ve deri prick testinin nazal semptomlar üzerindeki muhtemel etkilerinin araştırılması

Alerjik rinit, IgE bağımlı, tip I aşırı duyarlılık reaksiyonu şeklinde ortaya çıkan, ataklar halinde hapşırık, burun akıntısı, burun tıkanıklığı ve kaşıntı ile karakterize bir inflamatuar nazal mukoza hastalığıdır. Tanıda; anamnez ve muayeneden sonra, deri testleri, spesifik IgE ve nazal provokasyon gibi testler kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı; Alerjik Rinitte kullanılan deri prick testi, nazal provokasyon testi ve spesifik IgE sonuçlarının birbiri ile karşılaştırılması ve deri prick testinin burun semptomları üzerinde etkisi olup olmadığının VAS ve Akustik Rinometre ile değerlendirilmesidir. Çalışmaya, Alternaria Alternata, Pollens III ve Feather Mix alerjenlerine karşı deri prick testinde pozitiflik gösteren 41 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastaların deri prick testi, nazal provokasyon testi ve akustik rinometrik ölçümleri yapılıp, spesifik IgE değerlerine bakılmıştır. Tüm istatistiksel karşılaştırmalar, bilgisayar ortamında SPSS 17.0 paket programı kullanılarak yapılmıştır. Sonuç olarak; deri prick testi pozitif olan alerjik rinit hastalarının çalışmaya dahil edildiği dikkate alınarak yapılan değerlendirmede akustik rinometrede MCA2 parametresindeki % 10'luk değişim baz alındığında hastaların % 80,4`ünde, % 20' lik değişim baz alındığında ise hastaların % 63,4'ünde nazal provokasyon testinin pozitif olduğu görülmüştür. Yine deri prick testi pozitif olan hastaların % 24,4' ünde spesifik IgE pozitifliği saptanmıştır. Deri prick testinin nazal semptomlar üzerindeki muhtemel etkileri akustik rinometre ile değerlendirildiğinde deri prick testinde en çok üç pozitifliğin görüldüğü Polen III grubunda bazı akustik rinometrik parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı fark izlenir iken VAS ile yapılan değerlendirmede anlamlı fark izlenmemiştir.Anahtar Kelimeler: Alerjik rinit, Nazal Provokasyon, Akustik Rinometre

AlerjenlerAlerji ve immünolojiDeri testleri+4
Beyhan Yılmaz
Bolu Abant Izzet Baysal University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nazal poliplerde, biyofilm ve toll-like gen ekspresyonu

Nazal polipler, nazal kavite mukozasında veya nazal sinüslerin mukozalarında ortaya çıkan benign lezyonlardır. Nazal poliplerin etiyolojisi tam olarak bilinmemektedir. Nazal poliplerin ana semptomu, devamlı nazal obstruksiyondur fakat polipin yerine ve boyutuna bağlı olarak değişebilir. Hastalar, sıklıkla su gibi burun akıntısı ve postnazal akıntıdan şikayetçilerdir. Patofizyolojisi ile ilgili birçok teori anlatılmasına rağmen, nazal poliplerin immunoljik inflamatuar süreçlerinin sebebi hala tanımlanamamaktadır. Son zamanlarda, nazal poliple ilgili birçok faktörün farkına varılmış; immün sistemin baskılandığı durumlar, lokal konak faktörleri, stafilokok süperantijenler, mantar kolonizasyonu ile indüklenmiş eozinofilik inflamasyon, osteoitler ve biyofilmler gibi. Biofilmde büyüyen bakteri; nemde, pH' ta ve sıcaklıkta fluktuasyonlara yüksek oranda dirençli olabilmektedir. Birçok çalışmada, kronik rinosinüzitli hastaların mukozal yüzeyinde biyofilm varlığı gösterilmiştir. Toll-like reseptor (TLR), multigen ailesi ile kodlanmaktadır ve patojene karşı savunmanın ilk uzanım rolünü oynamaktadır. Germ hücrelerinde doğal immünite etkisi, bakteriyel ve viral enfeksiyonlara karşı defans, transmembran hücre reseptörleri aracılığıyla kodlanmaktadır. Bunlardan biri de toll like reseptörlerdir. Nazal poliplerin patofarmakolojik karakteristiğinde ekspresyona bağlı yoğunluğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, nazal polipli hastaların doku örneklerinde elektron mikroskopisi ve doku kültürü ile biyofilm varlığı; mukozal değişiklikler ile de toll like reseptör gen ekspresyonunu araştırmaktır.

BiyofilmlerGen ifadesiMikroskopi-elektron+2
Tuğçe Şimşek
Bolu Abant Izzet Baysal University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parotis bezi tümörlerinin ayırıcı tanısında multiparametrik manyetik rezonans görüntüleme kullanılarak geliştirilen derin öğrenme modeli

Amaç: Sık görülen parotis tümörlerinin ayırıcı tanısında, multiparametrik MRG kullanılarak geliştirilen derin öğrenme modeliyle yapay zeka bazlı yeni bir yaklaşım oluşturmak. Gereç ve Yöntem: Parotis bezinde tümör bulunan 123 hasta ile tümör bulunmayan 50 hastanın MRG görüntüleri retrospektif olarak incelendi. Bu görüntülerle eğitilen InceptionResNetV2 derin öğrenme modeli ve majority voting yaklaşımıyla parotis tümörleri sınıflandırıldı. Modelin ayırıcı tanı performansı SVM, KNN ve LD sınıflandırıcıları kullanılarak değerlendirildi. Derin öğrenme modelinde giriş verisi olarak; post-kontrast T1A, T2A konvansiyonel MRG sekansları ve b0, b1000 ve ADC difüzyon ağırlıklı sekanslar kullanıldı. Çalışma üç evrede gerçekleştirildi. I. evrede kontrol grubu (KG), pleomorfik adenom (PMA), Warthin tümörü (WT), malign tümör (MT) ayırıcı tanısı yapıldı ve MRG sekanslarının giriş verisinde kombine ve non-kombine olarak verildiği iki yaklaşım oluşturuldu. II. evrede benign tümör (PMA ve WT), MT ve KG'nin ayırıcı tanısı yapıldı. III. evrede ise, parotis bezinde tümör bulunan ve bulunmayan hastaların ayırıcı tanısının yapılması amaçlandı. Bulgular: Evre I'de non-kombine yaklaşımda doğruluk, sensivite ve spesifitenin sırasıyla %86,43, %83,24 ve %95,35; kombine yaklaşımdaysa sırasıyla %92,86, %90,34 ve %97,51 olduğu saptandı. Evre I'de sınıflandırıcılar arasında en iyi sonuca %93,57 doğrulukla SVM sınıflandırıcısı sahipti. Evre II'de doğruluk %92,14, sensivite %83,33 ve spesifite %93,99 olarak saptandı. Evre III'deyse doğruluk %99,29, sensivite %100 ve spesifite %99.02 olarak hesaplandı. Derin öğrenme modelinin PMA ayırıcı tanısı için doğruluğu %97,62, WT için %92,31 ve MT için %71,43 olarak saptandı. Sonuç ve Öneriler: Bu çalışmada son yıllarda popüler hale gelen derin öğrenme modelleriyle parotis tümörlerini otomatik ve yüksek doğrulukla sınıflandıran yeni bir yaklaşım sunulmuş ve istatistiksel olarak başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Bu model hekimlere, parotis kitlelerinin MRG görüntülerini değerlendirmelerinde kolaylık sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Yapay Zeka, Derin Öğrenme, Parotis Tümörleri, Bilgisayar Destekli Tanı

Bilgisayar destekli çözümDerin öğrenmeManyetik rezonans görüntüleme+5
Emrah Gündüz
İnönü University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Yaşlanmanın vestibüler sistem üzerine etkisi

Amaç: Araştırma, yaşlanmanın vestibüler sistem fonksiyonları üzerindeki etkilerinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metot: Araştırmaya 18 yaş ve üzerinde dâhil edilme kriterlerine uyan sağlıklı bireyler alındı. Araştırmanın örneklemi, yapılan güç analizi sonucunda 18-40 yaş (1. Grup), 41-60 yaş (2. Grup) ve 61 yaş ve üzeri (3. Grup) olmak üzere her üç yaş grubu için 28 olarak belirlendi. Araştırmaya dâhil edilen tüm bireylere VNG, vHIT, c-VEMP, o-VEMP ve Berg Denge Ölçeği uygulandı. Bulgular: Berg Denge Ölçeği puanları açısından yaş grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0.05). VNG test sonuçlarının tümü, 1. ve 2. Grupta normal saptandı. 3. Gruptaki bireylerin 8'inde sakkad testi, 9'unda optokinetik testi patolojik saptandı. Sakkad testinde doğruluk parametresi açısından yaş grupları arasında farklılık saptanmadı (p>0.05). Sakkad testinin diğer parametreleri ile smooth pursuit ve optokinetik testlerinin değerlendirme parametreleri açısından 3. Grup, 1. ve 2. Gruba göre anlamlı farklılık gösterdi (p<0.05). vHIT'te lateral kanalların ortalama kazanç asimetrisi açısından yaş grupları arasında farklılık saptanmadı (p>0.05). vHIT'in diğer değerlendirme parametreleri açısından yaş grupları arasında anlamlı farklılık saptandı (p<0.05). Lateral kanal değerlendirmesinde 1. Grupta sakkad gözlenmezken, 2. Gruptaki bireylerin 1'inde overt, 1'inde covert-overt sakkadlar; 3. Gruptaki bireylerin ise 2'sinde covert, 11'inde overt, 1'inde covert-overt sakkadlar gözlendi. c-VEMP'te P1-N1 interlatans ve asimetri oranı açısından yaş grupları arasında farklılık saptanmadı (p>0.05). c-VEMP'in diğer parametreleri ile o-VEMP'in değerlendirme parametreleri açısından yaş grupları arasında anlamlı farklılık saptandı (p<0.05). Sonuç: Yaşın artışıyla birlikte test parametrelerinde gözlemlenen değişikliklerin kliniklerde uygulanan değerlendirmelerde dikkate alınması önemlidir. Ayrıca araştırmanın bulguları, etkilenen vestibüler fonksiyonlara özgü rehabilitatif yaklaşımların uygulanması için yol gösterici olabilir. Anahtar Kelimeler: Denge, Vestibüler Fonksiyon, Vestibüler Sistem, Yaşlanma

DengePostural dengeVestibül+4
Sümeyye Demirel
İnönü University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Madde bağımlılarında vestibüler fonksiyonların değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı madde bağımlısı olan bireylerde vestibüler sistemi değerlendirmektir. Materyal ve Metot: Araştırma Malatya İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Odyoloji kliniğinde, Ocak 2021- Kasım 2021 tarihleri arasında Psikiyatri Kliniği'ne başvuru yapan 18-40 yaş arası madde bağımlısı bireyler ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın örneklemi yapılan güç analizi sonucunda her iki grup için 34 olarak belirlenmiştir. Çalışmaya katılan bireylere, Demografik Veri Formu, Baş Dönmesi Engellilik Envanteri, Bağımlılık Profil İndeksi Tarama Formu, yatak başı muayene testleri, Video Head Impulse Test, Videonistagmografi testi, Servikal Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyeller Testi ve Oküler Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyeller Testi uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan vaka grubundaki bireylerin BAPİ-T'de ki madde kullanım sıklığı, şiddetli istek ve toplam puanı ile BDEE'deki fiziksel, fonksiyonel ve toplam puan arasında orta düzeyde pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0.05). Uygulanan tandem gait, fukuda, diadokinezi, parmak burun, gaze, sakkad, pursuit ve optokinetik sonuçlarında vaka grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). Lateral, anterior ve posterior SSK kazanç değerlerinde, lateral, RALP, LARP asimetri değerlerinde ve sakkad görülme oranlarına göre vaka grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). c-VEMP ve o-VEMP dalga varlığı oranlarına göre, c-VEMP testinde P1 latans, P1-N1 interlatans, P1-N1 amplitüd ve asimetri değerlerinde, o-VEMP testinde ise N1-P1 interlatans, N1-P1 amplitüd ve asimetri değerlerinde vaka grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Çalışmamız sonucunda madde kullanan bireylerde vestibüler sistem etkilenimi gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Baş dönmesi, Denge, Madde bağımlılığı, Vestibüler

BağımlılıkBaş dönmesiMadde bağımlılığı+3
Sanem Can Çolak
İnönü University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parsiyel submukozal konka rezeksiyonu, türbinoplasti ve alt konka koterizasyon sonuçlarının karşılaştırılması

Giriş: Burun tıkanıklığına ve nefes alma sorununa yol açan alt konka hipertrofisinin tedavisinde çok sayıda medikal ve farklı cerrahi yöntemleri kullanılmaktadır. Alt konka cerrahisinden beklenen ideal sonuç, burnun doğal fizyolojisini koruyarak, komplikasyonlara neden olmadan obstrüksiyonun ortadan kaldırılmasıdır. Amaç: Bu çalışmadaki amaç alt konka hipertrofisi tedavisinde kullanılan parsiyel submukozal konka rezeksiyonu, türbinoplasti ve alt konka koterizasyonu yöntemlerinin burun tıkanıklığı semptomları üzerine etkilerini araştırmaktır. Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya 01.12.2021-30.10.2022 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi tıp fakültesi kulak burun boğaz Kliniği'ne burundan nefes almada güçlük şikayeti ile başvuran ve hipertrofik alt konka tanısı alan 74 hasta dahil edildi. Rastgele 3 gruba ayrılan hastalardan 25 hasta parsiyel submukozal konka rezeksiyonu, 22 hasta türbinoplasti, 27 hasta alt konka koterizasyonu grubuna dahil edildi. Tüm hastalar pre-op, post-op 1. ay 3. ay ve 6. ayda NOSE skoru, SNOT-22 anket çalışması ile subjektif olarak ve PNIF ile objektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Bu çalışmada post-op 6. ayda türbinoplasti grubundaki NOSE skoru diğer gruplarla karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı bir fark ortaya çıktı (p0.05). Ancak PNIF ve SNOT-22 değerleri açısından anlamlı bir fark bulunmadı (p0.05). Her üç grupta NOSE skoru, SNOT-22 ve PNIF preop değerleri postop 1. ay, 3. ay ve 6. ay değerleri ile karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulundu (p0.05). NOSE skoru açısından her üç grupta postop 1. ay ile 3. ay arasında anlamlı bir fark bulunmazken, 1.ay ile 6. ay ve 3. ay ile 6. ay arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulundu (p0.05). SNOT-22 değeri açısından koterizasyon ve parsiyel submukozal rezeksiyon grubunda post-op 1.ay, 3.ay ve 6.ay arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunurken, türbinoplasti grubunda post-op 1. ay ile post-op 3. ay arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p 0.05). Sonuç: Türbinoplasti yönteminin post-op 6.ay NOSE skorunun daha iyi olması ile birlikte üç cerrahi yöntem arasında PNIF ve SNOT-22 değerleri açısından bir fark bulunmadı. Her üç yöntemin alt konka hipertrofisinin cerrahi tedavisinde kullanılacak etkili yöntemler olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Nazal obstrüksiyon, parsiyel submukozal rezeksiyon, türbinoplasti, alt konka koterizasyonu.

AblasyonCerrahi-kulak-burun-boğazKoterle yakma+2
Muhammed Anosh Jurat
İnönü University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alt konka hipertrofisinde tedavi amaçlı kullanılan inferior türbinoplasti ve alt konka elektrokoterizasyonu yöntemlerinin yaşam kalitesi ölçekleri ile karşılaştırılması

Giriş: Burun tıkanıklığı burundan rahat nefes alamama sorununa yol açmakta ve hastaların yaşam kalitesini etkilemektedir. Burun tıkanıklığının en yaygın şekli mekanik tıkanıklıktır. Septum deviasyonu ve alt konka hipertrofisi en yaygın mekanik obstrüksiyon nedenidir. Konka hipertrofisi birçok nedene bağlı gelişebilmektedir; alerjik rinit, vazomotor rinit, enfeksiyöz rinit ve kompansatuar mekanizmalar en sık nedenlerindendir. Alt konka hipertrofisinin tedavisinde çok sayıda medikal ve cerrahi yöntemler kullanılmaktadır. Medikal tedaviye dirençli hastalarda cerrahi tedavi alternatif efektif bir seçenektir. Alt konka hipertrofisinin cerrahisinden beklenen ideal sonuç, burnun doğal fizyolojisini koruyarak, komplikasyonlara neden olmadan semptomlara optimum çözümü sağlayıp obstrüksiyonun ortadan kaldırılmasıdır. Amaç: Alt konka hipertrofisinde tedavi amaçlı kullanılan klasik inferior türbinoplasti cerrahi tekniğinin ve alt konka koterizasyonu yönteminin sonuçlarının hastalığa özgü burun tıkanıklığı şikayet değerlendirme formları(NOSE formu ve sinonazal sonuç testi-22(Snot-22)) ve genel yaşam kalitesi ölçeği vizüel anolog skala(Eq-5d-3l-VAS) ile karşılaştırılması ve istatistiksel olarak değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Kliniğimize(İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi kulak burun boğaz hastalıkları anabilim dalı) burun tıkanıklığı ve burundan rahat nefes alamama şikayeti ile başvuran 17-65 yaş aralığında hastalara anterior rinoskopik muayene ve endoskopik değerlendirme yapıldı. Muayenede septum deviasyonu ve alt konka hipertrofisi saptanan hastalar çalışmaya alındı. Çalışmamıza 17 yaş altı pediatrik hastalar, 65 yaş üstü geriatrik hastalar, nazal polipli hastalar, sinonazal malignitesi olan hastalar, komorbit hastalığı olan hastalar ve revizyon cerrahi gerektiren hastalar, dahil edilmedi. Alt konka hipertrofisi ve nazal septum deviasyonu bulunan 59 hastanın 28'ine tedavi amacıyla septoplasti+klasik inferior türbinoplasti uygulandı, 31'ine septoplasti+alt konka elektrokoterizasyonu uygulandı. Hastaların yaş ve cinsiyet yönünden homojen dağılmasına özen gösterildi. Bütün hastalara tedavi öncesi ve tedavi sonrasını takiben 1. ay ve 3. ayda hastalığa özgü burun tıkanıklığı şikayet değerlendirme formları(NOSE formu ve sinonazal sonuç testi-22(Snot-22)) ve genel yaşam kalitesi ölçeği vizüel anolog skala(Eq-5d-3l-VAS)form ve ölçekleri uygulandı. Araştırmaya alınan verilerin analizleri SPSS (Statistical Program in Social Sciences) 25 programı ile gerçekleştirildi. Bulgular: Septoplasti+klasik inferior türbinoplasti yapılan 28 hasta(10 kadın-18 erkek) yaş ortalaması 31,39 ± 10,97 ve septoplasti+alt konka elektrokoterizasyonu uygulanan 31 hasta(5 kadın-26 erkek) yaş ortalaması 27,65 ± 8,38 toplam 59 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan hastalarda yaş ve cinsiyete göre gruplar arasında (Türbinoplasti ve konka koterizasyonu) istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Çalışmaya alınan hastalarda NOSE formuna göre gruplar (Türbinoplasti ve konka koterizasyonu) arasında preop, postop birinci ve ikinci kontrol değişimlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Türbinoplasti grubunda ve konka koterizasyonu grubunda tedavi sürecindeki NOSE formu değişimi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Türbinoplasti grubunda preop NOSE değeri 17,32 ± 3,19'dan postop 3. ay NOSE değeri 2,61 ± 3,36'ya gerilemiş, konka koterizasyonu grubunda preop NOSE değeri 16,23 ± 3,45'ten postop 3. ay NOSE değeri 2,87 ± 3,85'e gerilemiştir. NOSE anket sonuçlarına göre hastalar kullanılan iki yöntemden de fayda görmüş olup hastaların şikayetleri gerilemiş ve anket sonuçlarında iyileşme görülmüştür. Kullanılan yöntemlerin birbirlerine üstünlüğü görülmemiştir. Çalışmaya alınan hastalarda gruplar (Türbinoplasti ve konka koterizasyonu) arasında SNOT formuna göre preop anlamlı farklılık bulunmuş, postop birinci ve ikinci kontrol değişimlerinde her iki yöntemin etkinliğinde ise istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır. Preop türbinoplasti grubunda SNOT değerinin daha yüksek olması konka koterizasyonu grubundaki hastalara göre sinonazal şikayetlerinin fazla olduğunu göstermektedir. Türbinoplasti grubunda ve konka koterizasyonu grubunda tedavi sürecindeki SNOT formu değişimi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Türbinoplasti grubunda preop SNOT değeri 57,04 ± 6,43'ten postop 3. Ay SNOT değeri 16,36 ± 7,04 'e gerilemiş, konka koterizasyonu grubunda preop SNOT değeri 51,48 ± 7,74'ten postop 3. ay SNOT değeri 21,06 ± 10,55'e gerilemiştir. SNOT-22 anket sonuçlarına göre hastalar kullanılan iki yöntemden de fayda görmüş olup hastaların şikayetleri gerilemiş ve anket sonuçlarında iyileşme görülmüştür. Kullanılan yöntemlerin birbirlerine üstünlüğü görülmemiştir. Çalışmaya alınan hastalarda EQ-5D-3L VAS ölçeğine göre preop, postop birinci ve ikinci kontrol değişimlerinde gruplar (Türbinoplasti ve konka koterizasyonu) arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Türbinoplasti ve konka koterizasyonu grubunda tedavi sürecindeki EQ-5D-3L VAS ölçeği değişimi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Türbinoplasti grubunda preop EQ-5D-3L VAS değeri 39,29 ± 13,31' den postop 3. ay EQ-5D-3L VAS değeri 86,07 ± 13,15'e yükselmiş, konka koterizasyonu grubunda preop EQ-5D-3L VAS değeri 40,65 ± 15,9 'dan postop 3. ay EQ-5D-3L VAS değeri 81,94 ± 16,21' e yükselmiştir. EQ-5D-3L VAS anket sonuçlarına göre hastalar kullanılan iki yöntemden de fayda görmüş olup artan puan değerleri hastaların postop dönemde kendilerini daha iyi hissettiklerini göstermiştir. Kullanılan yöntemlerin birbirlerine üstünlüğü görülmemiştir. Çalışmaya alınan hastalarda EQ-5D-3L ölçeğine göre preop, postop birinci ve ikinci kontrol değişimlerinde gruplar (Türbinoplasti ve konka koterizasyonu) arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). Anksiyete/depresyon, hareket, ağrı/rahatsızlık ve olağan aktivite gibi EQ5D alanlarında sorun bildiren hastaların sıklığında iki gupta da azalma izlendi. Ağrı/rahatsızlık dışında anksiyete/depresyon, hareket ve olağan aktivite gibi EQ5D alanlarında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Ağrı/rahatsızlık alanında sorun bildiren hasta sayısındaki düşüş türbinoplasti grubunda fazla idi. Konka hipertrofisi ve nazal septum deviasyonu olan hastalarda tedavi amaçlı uygulanan yöntemlerin EQ5D alanlarında hastaların yaşam kalitesini iyileştirdiği görüldü. Sonuç: Alt konka hipertrofisinde tedavi amaçlı kullanılan klasik inferior türbinoplasti ve konka elektrokoterizasyon yöntemlerinin kendi aralarında karşılaştırıldığı bu çalışmada NOSE, SNOT-22 ve EQ-5D-3L VAS değerleri açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Grupların birbirlerine üstünlükleri yoktu. Grupların tedavi sürecindeki değerlendirilmesinde ise NOSE, SNOT-22 ve EQ-5D-3L VAS değerleri açısından anlamlı iyileşme gözlendi. Her iki yöntemin alt konka hipertrofisinin tedavisinde kullanılacak etkili yöntemler olduğu görüldü. Ayrıca NOSE, SNOT-22, EQ-5D-3L VAS ölçeklerinin hastalığın tedavisinin değerlendirilmesinde etkin olarak kullanılabileceği görüldü. Anahtar Kelime: Nazal obstrüksiyon, türbinoplasti, alt konka koterizasyonu, SNOT-22, NOSE formu, genel yaşam kalitesi ölçeği (Eq-5d-3l-VAS)

Hatice Çelik
İnönü University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Radyoterapi almış nazofarenks kanserli olgularda koku duyusunun değerlendirlmesi

Çalışmamızda nazofarenks kanser (NFK) hastalarında radyoterapi (RT) tedavisi sonrası koku duyusunda kayıp oluşup oluşmadığı, oluşuyorsa bunun hastanın yaşam kalitesine etkisinin saptanması amaçlandı. Bu çalışmada NFK sonrasında RT alan 21 hasta ve kontrol grubu olarak sağlıklı 21 gönüllü aldık. Her iki gruba da otonazal koku testleri, yaşam kalitesi ölçeği ve olfaktör bulbus (OB) hacmini ölçmek amacı ile MR görüntüleme uygulandı. Yaptığımız karşılaştırmada her iki grup arasında ortonazal koku testleri ve yaşam kalitesi ölçeği yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark saptadık. Ancak olfaktör bulbus hacmi yönünden iki grup arasında anlamlı fark saptamadık.Bu çalışmada olfaktör bulbus hacminin değişmediğini fakat yaşam kalitesi ölçeği ve subjektif koku testleri ile hastaların RT sonrasında koku duyusunda azalma hissettiklerini ve bunun yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilediğini bulduk. Bunun sonucunda RT öncesi hastalara tedavi sonrası koku duyusunda azalma olabileceği hakkında bilgi verilmesi gerektiği sonucuna varıldı.

Koku duyusuKoku yollarıNazofarengeal neoplazmlar+3
Bilge Kurnaz Kaplan
İnönü University
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Riskli yenidoğan bebeklerde işitme tarama programının değerlendirilmesi

Bu araştırma, riskli yenidoğan bebeklerde işitme tarama programının değerlendirilmesi ve bu grup için en pratik ve en güvenilir test protokolünün oluşturulması amacıyla planlanmıştır. Bu araştırma, Yenidoğan Yoğun Bakım Ünite'sinde tedavi gören 100 yenidoğan ile gerçekleştirilmiştir. Bebeklere hastaneden taburcu olmadan önce, timpanometrik değerlendirme, TEOAE (Transient Otoacoustic Emission), DPOAE (Distortion Product Otoacoustic Emission) ve A-ABR(Automated Auditory Brainstem Response) ölçümleri yapılmıştır. Ayrıca testlerden önce bebeklerin klinik hikâyesi ve doğum anı ile ilgili bilgileri sorgulanarak, sahip oldukları risk faktörleri belirlenmiştir. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi "SPSS for Windows version 17.0'' yazılımı kullanılarak yapılmıştır. Bebeklerin %51'i (n=51) erkek, %49'u (n=49) kız idi. Bebeklerin doğum ağırlığı ortalaması 2723.7 ± 790.2 gr, doğum haftası ortalaması 36.3 ± 2.9 ve test yaşı (gün) ortalaması 11.0 ± 8.3 olarak tespit edildi. Bebeklere uygulanan düşük frekans ve yüksek frekans timpanometri ölçümünde, her iki kulak için de yüksek frekans timpanometri ile daha çok Tip B (kaldı) timpanogram elde edildi. TEOAE uygulamasında geçiş oranı sol kulak için %78, sağ kulak için %75, DPOAE uygulamasında geçme oranı sol kulak için %87, sağ kulak için %90 olarak tespit edildi. A-ABR uygulamasında her iki kulak için "geçti/pass" oranı %80 , "kaldı/refer'' oranı %20 olarak tespit edildi. DPOAE ve A-ABR kombinasyonunda TEOAE ve A-ABR kombinasyonuna oranla işitsel nöropati bulgusu olan daha çok bebek tespit edildi. Çalışmaya dahil edilen bebeklerde en fazla bulunan risk faktörleri, ototoksite (%46), hiperbilirubinemi (%44) ve prematürite (%40) olarak tespit edildi. Ototoksite, prematürite, ailede işitme kaybı öyküsü, düşük doğum ağırlığı, kraniofasiyal anomali ve işitme kaybına eşlik eden sendrom varlığı işitme kaybı için anlamlı risk faktörleri olarak saptandı. Ancak yüksek oranda görülmesine rağmen, hiperbilirubinemi ve akraba evliliği işitme kaybı için anlamlı risk faktörleri olarak saptanmadı. Sonuç olarak; riskli yenidoğanlar arasında daha sık rastlanan orta kulak patolojilerinin ortaya çıkarılmasında ve yalancı pozitif sonuçların engellenmesinde yüksek frekans timpanometrinin düşük frekans timpanometriye göre daha üstün olduğu görüşüne varıldı. Riskli yenidoğanların işitme taramasında, özellikle bu grupta sık rastlanan işitsel nöropati bozukluğunun da tespit edilebilmesi için öncellikle A-ABR'nin kullanılmasını ve testin başarısız sonuçlanması durumunda, DPOAE ile kombine kullanılmasının doğru, güvenilir ve hızlı bir tarama protokolü olacağı görüşüne varıldı. Anahtar Kelimeler: İşitme Taraması, Riskli Yenidoğan, Yüksek Frekans Timpanometri, Distorsiyon Ürünü Otoakustik Emisyon, Risk Faktörleri.

Akustik impedans testleriBebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıkları+6
Aysel Koç
İnönü University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Erişkin koklear implant operasyonu yapılmış hastalarda vestibüler sistemin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada erişkin koklear implantasyon yapılan hastalarda vestibüler sistemin değerlendirilmesi ve olası sonuçların ortaya konulması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmamız randomize kontrollü olarak planlanmıştır. Bu çalışma İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda koklear implantasyon operasyonu yapılan 24 hasta ve hikayesinde vestibüler sistemle ilgili herhangi bir yakınması olmayan 30 gönüllü olmak üzere toplam 54 katılımcı ile yürütülmüştür. Hastalara ve gönüllü katılımcılara yatak başı muayene, Videonistagmografi (VNG) testi ve bitermal kalorik test, Dizziness Engellilik Anketi (DEA) ve Vestibüler Bozukluklar Günlük Yaşam Aktiviteleri Ölçeği (VGYA) uygulanmıştır. Bulgular: Koklear implant operasyonu yapılmış hastaların %20.8' inde Romberg, Fukuda ve Babinsky weil testlerinde sapmalar gözlenmiştir. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı bir farklılık bulunmuştur (üç parametre için de p = 0.013). Koklear implant operasyonu yapılmış hastalar ile kontrol grubundaki hastaların total göz hızları arasında anlamlı bir farklılık saptanmıştır (p = 0.026). Koklear implant operasyonu yapılmış hastaların %20.8' inde kanal parezisi saptanmış ve kontrol grubuyla arasında anlamlı bir farklılık saptanmıştır (p = 0.013). Koklear implant operasyonu yapılmış hastaların % 16.7' sinde iki taraflı kalorik cevap zayıflığı saptanmış ve kontrol grubuyla arasında anlamlı bir farklılık saptanmıştır (p = 0.034). Dizzenes Engellilik Anketi'nin fiziksel, fonksiyonel alt gruplarında ve toplam skorlar karşılaştırıldığında iki grup arasında anlamlı bir farklılık saptanmıştır ( sırasıyla p = 0.018, p = 0.010, p = 0.020). Sonuç: Yetişkinlerde koklear implant operasyonu vestibüler sistemi etkilemektedir. Vestibüler patolojilerin, vestibüler rehabilitasyon ve medikal tedavi ile tedavi edilebilmesi ve hastaların sosyal olarak yaşamlarını sürdürebilmesi mümkündür. Anahtar Kelimeler: Koklear İmplant, vestibüler sistem, Videonistagmografi testi

KokleaKoklea hastalıklarıKoklear implantlar+6
Merve Çevik Gökçe
İnönü University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Kemiğe implante işitme cihazı kullanan hastalarda işitme sonuçlarının ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Amaç: İşitme kaybı her yaş grubunda görülen ve sık rastlanan hastalıkların başında yer almaktadır. Bu çalışmada, Kemiğe İmplante İşitme Cihazı (KİİC) kullanan hastaların işitme sonuçları, yaşam kalitesi ve ses kalitesini değerlendirmeyi amaçladık. Materyal Ve Metod: Çalışmamıza 18 yaş ve üzeri İletim tipi işitme kaybı olan KİİC kullanan hastalar dahil edilmiştir. KİİC kullanan hastaların, fonksiyonel kazançlarını belirlemek için saf ses odyometri testi, yaşam kalitelerini değerlendirmede Uluslararası İşitme Cihazı Değerlendirme Envanteri Türkçe versiyonu (IOI-HA-TR), ses kalitesi değerlendirmesinde de İşitme İmplantı Ses Kalitesi İndeksi (HISQUI19) kullanıldı. Bulgular: Bulgularımıza göre, KİİC kullanan hastaların fonksiyonel kazançları 1000-2000-4000 Hz'de istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p˂0.05). KİİC kullanan hastaların IOI-HA-TR testi ile cihazlarından memnun oldukları, HISQUI19 testiylede cihazın ses kalitesinin %93.33 çok iyi, %6.66 oldukça iyi olduğu belirlenmiştir. Sonuç: KİİC, iletim tipi işitme kaybına sahip bireylerde fonksiyonel kazanç sağlayarak yaşam kalitelerini ve memnuniyetlerini arttırmıştır. İletim tip işitme kaybına sahip hastalarda KİİC konvansiyonel işitme cihazlarına göre daha fazla fonsiyonel kazanç sağlamış ve yaşam kalitesini daha çok arttırmıştır. Anahtar Kelimeler: İşitme Kaybı, İşitme Cihazı, Kemiğe İmplante İşitme Cihazı, İşitme Sonuçları, Yaşam Kalitesi

Cerrahi-kulak-burun-boğazKulak hastalıklarıProtezler ve implantlar+6
Ahmet Turan Tanbek
İnönü University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Her yönüyle nazal polipozis

Giriş: Nazal polipozis(NP)'ler multifaktöriyel nedenli, mukoza inflamasyonu ile karakterize, nazal kavitede lümene doğru genişleyen benign mukozal protrüzyonlardır. NP'lerin etiyopatognez ve tedavilerindeki belirsizlikler dikkate alındığında geniş hasta serisi ile planladığımız çalışmanın literatüre önemli katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Metot: Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB Hastalıkları Anabilim Dalı Kliniği'nde Ocak 2013-Aralık 2019 yılları arasında burun tıkanıklığı şikayeti ile başvuran ve muayene ve tetkikleri sonucunda NP tanısı alan, takip ve tedavisi yapılan 320 hasta retrospektif olarak değerlendirdi. Hastaların; demografik bilgileri (yaş, cinsiyet, meslek), semptomları, ek hastalıkları, geçirilmiş operasyonları, endoskopik nazal muayene bulguları, radyolojik incelemeleri, takipleri ve en son kontrolleri dikkate alınarak son durumları değerlendirildi. Bulgular: NP kohortunun ortalama yaş 50,2±14 yıl ve %74,1'i (n:237) erkek idi. Medikal tedavi ile takipli hastaların cerrahi hastalara kıyasla ortalama yaşı daha yüksek ve erkek oranı daha düşük belirlendi. Hastaların %14,7'si (n:47) NP açısından riskli meslek grubunda, %40'ı (n:128) sigara ve %5,3'ü (n:17) alkol kullanıcı idi. Hastaların %44,1'inde alerjik rinit, %13,1'inde astım saptandı. Hastaların %21,2'sinin (n:68) daha önce endoskopik sinüs cerrahisi (ESC) ameliyatı olduğu belirlendi. Tüm hastalarda rekürrens oranı %21,2 olarak saptandı. ESC uygulanan hastalarda rekürrens oranı düşük saptandı. Hastaların ilk muayenede en sık gözlenen şikayetleri; tıkanıklık, kaşıntı, akıntı, koku almada azalma iken cerrahi sonrası bu şikayetler medikal tedaviye kıyasla daha fazla oranda düşüş gösterdi. ESC uygulanan hastalarda medikal tedavi alan hastalara kıyasla endoskopi bulgularında anlamlı olarak daha fazla iyileşme gözlendi. Hastaların bilgisayarlı tomografi bulguları ile ESC cerrahi teknikleri arasında pozitif uyum gözlendi. NP kohortunda komplikasyon oranı %10,6 olarak saptandı. Sonuç: NP tanısı ile takip edilen hastalarda gerek medikal tedavi gerekse cerrahi tedavi ile semptom ve muayene bulgularında anlamlı düzelme izlenirken, düzelmenin cerrahi tedavi (ESC) uygulanan hastalarda daha belirgin olduğu belirlendi. NP tanısı ile takip edilen hastalarda tedavinin medikal ve/veya cerrahi tedavinin kombinasyonu şeklinde planlanmasının ve uygun hastalarda cerrahi tedavinin, tedavinin mutlaka bir parçası olması gerektiğini vurgulamak isteriz. Anahtar kelimeler:Nazal polipozis, polip, tedavi, medikal tedavi, endoskopik sinüs cerrahisi, rekürrens, komplikasyon.

Cerrahi-kulak-burun-boğazKomplikasyonlarMaksiller sinüs+4
Şeyma Kaya Baysal
Recep Tayyip Erdogan University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koklear implant uygulanan hastalarda klinik ve radyolojik değerlendirme

Amaç: Çeşitli nedenlerle işitme kaybı gelişmiş ve koklear implant uygulanan hastaların klinik ve radyolojik verileriyle literatüre katkı sağlamayı amaçladık. Yöntem: Çalışmamızda kliniğimizde koklear implant uygulanan 74 hastanın verileri retrospektif olarak analiz edildi. Hastaların klinik olarak demografik verileri, implant tarafları, implant uygulanma yaşları, öz geçmiş , soygeçmiş özellikleri, ebeveynlerinde akraba evliliği durumu, perioperatif ve postoperatif komplikasyonları kaydedildi. Hastalarda radyolojik olarak mastoid pnömatizasyon durumu, juguler bulbus, dura, sigmoid sinüs pozisyonları, emisser ven varyasyonu, mastoid kemikte Korner septum durumu, Hyrtl's fissür ve semisirküler kanal dehissansı olup olmadığı incelendi. Ayrıca yüksek rezolüsyonlu temporal kemik bilgisayarlı tomografide(YRBT) koklear ve vestibuler akuaduktus çapları, internal akustik kanal çapı, koklear apertür genişliği, koklea ve vestibül çapı, bazal dönüş uzunluğu ve yüksekliği; manyetik rezonans görüntülemede(MR) koklear sinir ve internal akustik kanal çapı ölçüldü. Bulgular: Anomalisi olmayan çocuk ve yetişkin hastalar arasında temporal kemik BT ölçümlerine göre yapılan karşılaştırmalarda, koklear ve vestibuler akuaduktus çapı, koklear apertür genişliği çocuk hastalarda daha düşük bulundu. Koklear anomalisi olan ve olmayan çocuklar arasında BT ile yapılan koklear ölçümlerde, koklea çapı ve bazal dönüş uzunluğunun anlamlı olarak anomalisi olan grupta düşük olduğu, vestibül çapının ise yine anomalisi olan grupta yüksek olduğu görüldü. Sonuç: Koklear implant adayları seçiminde klinik ve radyolojik değerlendirme çok önemlidir. Radyolojik verilerin özellikle kantitatif ölçümlerle yapılması hastalar için standart değerlendirme protokolleri oluşturulması açısından önem arz etmektedir. Hastanın klinik ve radyolojik bilgileri, takip ve tedavide yol gösterici olup hastanın implanttan sağladığı faydayı da artırabilecek verilerdir. Anahtar Kelimeler: Koklear implant, koklear anomali, işitme kaybı

AnomalilerKokleaKoklea hastalıkları+4
Gökçe Aydın
Recep Tayyip Erdogan University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mukopolisakkaridozis hastalarında kulak burun boğaz bulguları, vestibülokoklear fonksiyonlar, dil-konuşma ve ses bulgularının değerlendirilmesi

Mukopolisakkaridozis (MPS) Glikozaminoglikan (GAG) metabolizmasında rol alan enzimlerin eksikliği sonucu oluşan yaklaşık insidansı 3.4-4.5/100.000 olan kalıtsal lizozomal depo hastalığıdır. Farklı enzimlerin eksikliğine göre 7 tip içerisinde sınıflandırılmakla birlikte hastalığın seyri nedeniyle erken yaşlarda ölümler görülebilmektedir. Kulak Burun Boğaz Bulguları bu hastalarda özellikle üst havayolu obstrüksiyonuna neden olan adenoid ve tonsil hipertrofisi, ağız açıklığında kısıtlılık, dil hipertrofisi, efüzyonlu otitis media, işitme, denge, ses ve konuşma problemleridir. Farklı enzim eksikliğinde farklı bulgular ön plana çıkabilmektedir. Çalışmamızda 57 mukopolisakkaridozisli hastanın kulak burun boğaz muayenesi ve odyolojik bulguları, 14 hastanın denge organizasyon testi, 17 hastanın ses verileri incelenmiştir. Çalışmamızda mukopolisakkaridozis hastalarında yapılan odyolojik değerlendirmede %43.8 hastada anormal timpanometrik bulgular tesbit edilmiştir. Ayrıca %14 hastanın saf ses odyometrisinde sensörinöral işitme kaybı, %33.3 hastanın saf ses odyometrisinde iletim tipi işitme kaybı bulguları gözlemlenmiştir. Bu bulguların GAG birikiminin hem iç kulakta birikimiyle sensörinöral işitme kaybı, ayrıca efüzyonlu otitis media ile birlikte iletim tipi işitme kaybına bağlı olabileceği düşünülmüştür. Çalışmamızda 14 mukopolisakkaridozis hastasının bilgisayarlı dinamik postürografi verileri değerlendirilmiştir. Denge organizasyon testinde bileşik denge skorlarına bakıldığı zaman hastaların %69.2'si normal, %30.8'i düşük değerler sergilemiştir. Kulak Burun Boğaz hekimine başvuran Mukopolisakkaridozis hastalarının şikayetleri sağlıklı genel topluma kıyaslandığında çok farklılık göstermemekle beraber (efüzyonlu otitis media, işitme kaybı, üst solunum yolu obstrüksiyonu) bu hastaların çoğunda semptomlar daha erken yaşlarda başlar, daha agresif tedavi, daha sık ve uzun süreli takipler gerektirir. Anahtar kelimeler: Mukopolisakkaridozis, bilgisayarlı dinamik postürografi, işitme kaybı, akustik ses analizi

Akustik impedans testleriDil (Tıp)Duruş+7
Shamkhal Jafarov
Hacettepe University
2018
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Premalign larengeal lazyonların malignite potansiyellerinin ki-67, P53 ve PHH-3 belirteçler ile gösterilmesi

Larenks karsinomu baş boyun maligniteleri içinde sık görülen kanserlerdendir. Erken tanı ve tedavi ile iyi prognozlar elde edilebilmektedir. Normal larenks mukozasından malign progresyonun belli premalign lezyonlar üzerinden olduğu bilinmektedir. Bunlar lezyonlar Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) sınıflandırmasına göre skuamöz hiperplazi, hafif displazi (LIN-1), orta displazi (LIN-2) ve ağır displazi (LIN-3) olarak sınıflandırılmaktadır. Yapılan çalışmalar göstermektedir ki premalign larengeal lezyonların displazi derecesi ile malign progresyon arasında net bir korelasyon bulunmamaktadır. Bu lezyonların hangisinin malign progresyon göstereceğini göstermek için histolojik kriterlere ek olarak yardımcı belirteçler kullanılması faydalı olabilir. Bu çalışmamızda Ki-67, p53 ve phh-3 belirteçlerinin maling progresyonu göstermede yardımcı olup olmayacağını araştırdık.Eylül 2004- Eylül 2014 yılları arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları kliniğinde ses kısıklığı (disfoni) nedeniyle muayene edilen ve larenks mikroşirürji operasyonu uygulanan malign progresyon göstermeyen 20 ve malign progresyon gösteren 18 hasta çalışmaya dahil edildi. İmmuno histokimyasal boyanma p53 (klon DO-7, Dako, RTU), Ki67 (klon MIB-1, Dako, RTU) ve PHH-3 (poliklonal, Labvision, predilüe) primer antikorları kullanılarak boyandı. Olgular yaş, cinsiyet, patolojik tanı,takip süresi, maligniteye dönüşüm süresi, Ki-67 boyama yüzdesi, p53 boyanma yüzdesi ve phh-3 boyanma yüzdelerine göre sınıflandırıldı.Malign progresyon gösteren ve göstermeyen gruplar arasında Ki-67 ve p53 boyanma yüzdeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0.05).Malign progresyon gösteren grupta phh-3 boyanma yüzdesi istatistiksel olarak daha yüksek izlendi ( p<0,05 ). Displazi derecesi ile malign progresyon arasında Ki-67, p53 ve phh-3 boyanma yüzdeleri arasında korelasyon izlenmedi (p>0.05).Çalışmamızda phh-3 premalign larengeal lezyonların malignite potansiyelini göstermede uygun ve güvenilir bir belirteç olarak bulunmuştur. Ki-67 ve p53 boyanması ile malign progresyon arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. Her 3 belirteç de displazi derecesi ile malign progresyonu göstermede yetersiz bulunmuştur.

Biyobelirteçler-tümörGenler-P53Histonlar+7
Ali Işık
Ege University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Paklitaksel ile indüklenen ototoksisitede karvakrolün protektif etkisinin sıçan modeli üzerinde incelenmesi

Amaç: Ototoksisite, işitme kaybı ve denge bozukluğuna yol açan önemli bir nedendir. Çalışmamızın amacı, Paklitaksel ile indüklenen ototoksisitede, nöroprotektif ve antioksidan bir ajan olan karvakrolün protektif etkisini sıçan modeli üzerinde histopatolojik, biyokimyasal yöntemler ve distorsiyon ürünü otoakustik emisyon kullanarak araştırmaktır. Materyal ve metod: Deney hayvanları her grupta 8 sıçan olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Çalışmanın başlangıcında tüm sıçanlara otoskopik muayene ve distorsiyon ürünü otoakustik emisyon (DPOAE) ölçümleri yapıldı. Dış kulak yolu, timpan zarı ve işitmesi normal olan sıçanlar çalışmaya dahil edildi. 1. gruptaki sıçanlara çalışmanın sonuna kadar herhangi bir uygulama yapılmadı. 2. gruptaki sıçanlara haftada 1 kez 4 hafta boyunca 25 mg/kg dozunda Karvakrol intraperitoneal olarak uygulandı. 3. gruptaki sıçanlara haftada 1 kez 4 hafta boyunca 5 mg/kg dozunda Paklitaksel intraperitoneal olarak uygulandı. 4. gruptaki sıçanlara haftada 1 kez 4 hafta boyunca 5 mg/kg dozunda Paklitaksel ve 30 dakika sonra 25 mg/kg dozunda Karvakrol intraperitoneal olarak uygulandı. 5. gruptaki sıçanlara haftada 1 kez 4 hafta boyunca 25 mg/kg dozunda Karvakrol ve 1 gün sonra 5 mg/kg dozunda Paklitaksel intraperitoneal olarak uygulandı. 4. haftanın sonunda genel anestezi altında DPOAE ölçümleri tekrarlandı. Daha sonra letal doz ketamin uygulanarak sakrifiye edilen sıçanların temporal kemikleri çıkarıldı. Histopatolojik ve biyokimyasal incelemeler yapıldı. Bulgular: 1, 2, 4, ve 5. gruplarda histopatolojik incelemede, DPOAE ölçümlerinde ve antioksidan parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlenmedi. 3. grupta ise histopatolojik kesitlerde belirgin hasar, DPOAE ölçümlerinde 6000 ve 8000 Hz' de istatistiksel olarak anlamlı düşüş, antioksidan aktivitede azalma ve oksidatif hasar belirteçlerinde artış izlendi. Sonuç: Paklitaksele bağlı ototoksisitede sistemik karvakrol uygulamasının DPOAE, histopatolojik yöntemler ve antioksidan parametreler ile değerlendirildiğinde potansiyel koruyucu bir role sahip olduğunu, antioksidan ve nöroprotektif özelliklerinden dolayı koklear morfolojiyi ve fonksiyonları koruyabileceğini gösterdik. Anahtar Kelimeler: Karvakrol, ototoksisite, paklitaksel

Hayvan deneyleriKarvakrolOtotoksisite+2
Fatma Atalay
Atatürk University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İVF (in vitro fertilizasyon) tedavisi alan hastalarda işitme eşik seviyelerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, İn Vitro Fertilizasyon tedavisine karar verilen 60 hastada, tedavinin başında, ortasında ve sonunda, tedavinin etkisi ile değişen kan östrojen ve progesteron hormon düzeyleri ile hastalarda işitme eşik seviyelerinde değişim olup olmadığının değerlendirmesini amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, in vitro fertilizasyon tedavisine karar verilen ve Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak, Burun ve Boğaz Anabilim Dalı, Odyoloji ünitesinde işitme eşik seviyeleri ölçülen 60 hasta alınmıştır. Hastaların otoskopik muayeneleri Kulak, Burun ve Boğaz Polikliniğinde her hasta için test öncesi sağ kulak ve sol kulak olarak ayrı ayrı yapılmıştır. Otoskopik muayeneleri normal olan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara yapılan işitme değerlendirmeleri ile eş zamanlı olarak östrojen ve progesteron düzeyleri bakılmıştır. Hastalar, in vitro fertilizasyon tedavisinin başında,ortasında ve sonunda olmak üzere saf ses odyometrisi, timpanogram ve otoakustik emisyon ölçümleri (TEOAE) ile değerlendirildi. Bulgular: İn vitro fertilizasyon tedavisi almış ve kan östrojen düzeyi yükselmiş olan 60 hastanın odyolojik değerlendirmesinde 2000 Hz ve 4000 Hz frekanslarda hem sağ kulakta hem de sol kulakta işitme düzeyinde anlamlı farklılıklar tespit edildi (p<0,05). Ayrıca odyometrik hava yolu ölçümlerinde en iyi işitmenin, östrojen düzeyi en fazla artmış olan hasta grubunda ve 2000 Hz frekansta sol kulakta olduğunu tespit ettik. Progesteron düzeyinin saf ses eşiği üzerine olan negatif etkisi sağ kulakta ve sol kulakta özellikle yüksek frekansta (4000 Hz'de) belirgin olmuştur. Timpanogram ölçümlerinde östrojenin sağ kulak üzerine olan etkisi, progesteronun ise sol kulak üzerine olan etkisi anlamlı bulunmuştur (p<0,05).TEOAE (Otoakustik Emisyon) ölçümlerinde in vitro fertilizasyon tedavisine bağlı olarak artan östrojen düzeylerine rağmen, ölçüm yapılan tüm frekans şiddetinde işitme eşiğinde anlamlı değişim izlenmemiştir. TEOAE'de, östrojen ve progesteron düzeyinden bağımsız olarak sağ kulakta 1 kHz, 2 kHz, 3 kHz frekanslarda, sol kulakta 2 kHz ve 4kHz frekanslarda işitme eşiğinde artma eğilimi mevcuttu. Progesterona bağlı olarak çalışma sonunda, sağ kulakta 4 kHz'de anlamlı farklılık saptandı. Sonuç: İVF tedavisi almış ve kan östrojen ve progesteron düzeyi yükselmiş olan 60 hastanın işitme düzeyine, östrojenin destekleyici yönde katkıda bulunduğu, progesteronun ise negatif yönde etkisi olduğu düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: İn vitro fertilizasyon, Odiyogram, Timpanogram, TEOAE

FertilizasyonFertilizasyon-in vitroOdyometri+4
Berrin Aydın
Atatürk University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bilateral osteotomi yapılan primer septorinoplasti hastalarında os vomer posterior-süperior rezeksiyonunun burun tıkanıklığına olan etkisinin objektif ve subjektif açıdan değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışma açık teknik primer septorinoplasti yapılan olgularda, preoperatif ve postoperatif dönemde yapılan Rinomanometri, Nasal Obstruction Symptom Evaluation (NOSE), Rhinoplasty Outcomes Evaluation (ROE) ve Vizuel Analog Skala (VAS) ile hasta memnuniyetinin değerlendirilmesi, bu parametrelerin birbiriyle olan ilişkisinin saptanması ve bu formların estetik nazal cerrahide güvenilirliğinin ve kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Gereç- Yöntem: Bu çalışma Ocak 2016 - Ocak 2017 tarihleri arasında Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Kliniği'ne burundan nefes alma zorluğu ve nazal deformite nedeniyle açık SRP uygulanan 100 olgu üzerinde yapılmıştır. Olguların yaşları 18 ile 44 arasında değişmekte olup, ortalaması 27,31±6.447 yıldır. Cinsiyetlere göre dağılıma bakıldığında; olguların %62'si (n=62) kadın, %38'i (n=38) erkektir. Çalışma dizaynımız, hasta memnuniyetinin preoperatif dönemde retrospektif, postoperatif dönemde prospektif olarak değerlendirildiği bir çalışmadır.Preoperatif ve postoperatif en az 6 ayını dolduran cerrahi sonrası estetik ve fonksiyonel açıdan memnuniyetlerini değerlendirmek amacıyla objektif analiz olan Rinomanometri ve subjektif analizlerden Nasal Obstruction Symptom Evaluation (NOSE), Rhinoplasty Outcomes Evaluation (ROE) formlarındaki soruları, aynı vizitte hem operasyon öncesi hemde operasyon sonrası durumları açısından, ayrı ayrı cevaplandırmaları istendi. Bu şekilde hastanın preoperatif ve postoperatif durum değerlendirmesini daha net yapıp ortaya koyabilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca hastaların Vizuel Analog Skala (VAS) ile değerlendirme yapmaları, hastalardan operasyon öncesi ve sonrası, burunlarını estetik ve fonksiyonel açıdan ayrı ayrı puanlandırmaları istendi. Bulgular: Vomere müdahale edilmeyen kontrol grubu hastaların preop ve postop 6. ay Total Nazal Hava Dirençleri (TNHD) arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0.05)Vomer posterior-süperior rezeksiyonu yapılan vaka grubu hastaların ise preop ve postop 6. ay TNHD' si arasında ileri düzeyde anlamlı fark bulundu (p<0.01). Hastaların burun tıkanıklığı semptom skalasına (NOSE) bakıldığında vaka grubundaki hastaların postop.değerlerinin preop. değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaldığı (p<0, 001) ve kontrol grubundaki hastaların postop. değerlerinin preop. değerlere göre anlamlı oranda arttığı görülmüştür. (p<0, 001) Vomer posterior-süperior rezeksiyonu yapılan vaka grubu hastalarına ve vomere müdahale edilmeyen kontrol grubu hastalarına preoperatif ve postoperatif 6. ayında rinoplasti outcomes evaluation (ROE) ölçümleri yapılmış olup ortalamalarında görülen yükselme her iki grupta da istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Vaka grubunda hem estetik hem fonksiyonel VAS skoru ile kontrol grubunda estetik VAS skoru ortalamaları her iki grupta da istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı bulunmuştur (p<0,01).Ancak vaka grubunda fonksiyonel VAS skoru ortalaması anlamlı bulunmuşken,Kontrol grubunda fonksiyonel VAS skoru ortalamaları istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Tüm formlardaki preoperatif ve postoperatif değişim farkı incelendiğinde, birbirleri ile istatiksel olarak ilişkili ve anlamlı olduğu gözlendi. Tartışma: Kozmetik ve fonksiyonel açıdan memnun edilmiş bir hasta, septorinoplasti ameliyatının başarısının en önemli göstergesidir. Estetik ve fonksiyonel nazal cerrahide hasta memnuniyetinin değerlendirilmesinde, hem objektif hem de subjektif yöntemlerin kullanılması mümkündür. Bu amaçla geliştirilmiş hastalık veya alan spesifik yaşam kalitesi değerlendirme formlarının kullanımı, yapılan cerrahinin etkinliğinin değerlendirilmesinde güvenilir sonuçlar vermektedir. Sonuç olarak septorinoplasti ameliyatı, uygun endikasyonda yapıldığı takdirde, hastanın sosyal, psikolojik ve fiziksel yönden yaşam kalitesini arttıran bir cerrahidir.

Ağrı ölçümüHasta memnuniyetiNazal tıkanma+3
Furkan Şengöz
Atatürk University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nazal septum perforasyonunda trombositten zengin fibrinin (TZF) etkinliğinin araştırılması (Deneysel çalışma)

Bu çalışmanın amacı trombositten zengin fibrinin nazal septum perforasyonunda mukoza ve kıkırdak dokusu iyileşmesi üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması ve septal doku iyileşmesini anlamlı derecede artırıp artırmadığını incelemektir. Septoplasti ameliyatlarından sonra komplikasyon olarak nazal septum perforasyonu (NSP) görülebilmekte ve bu durum hastaların hayat kalitesini ciddi etkilemektedir. Trombositten zengin fibrin (TZF) yüksek miktarda büyüme faktörleri içermektedir. Bu materyal son yıllarda kemik ve yumuşak doku defektlerinin iyileşmesinde kullanılmaktadır. Biz de çalışmamızda TZF'nin NSP iyileşmesi üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya 40 adet rat alınmıştır, her grupta 12 rat olacak şekilde 3 gruba ayrılmıştır, kalan 4 rat TZF elde etmek için kullanılmıştır. Her grup kendi içinde A ve B alt gruplarına ayrılmıştır. Tüm A alt gruplarında ratların septumundan 1,5 mm çapında, tüm B alt gruplarında 3 mm çapında mukoza ve kıkırdak eksize edilmiştir. Birinci grup kontrol grubu olarak kabul edilerek herhangi bir işlem yapılmamışır. İkinci grupta nazal pasajlara antibiyotik ile muamele edilmiş spongostan yerleştirilmiş. Üçüncü grupta ise nazal pasajlara TZF ile muamele edilmiş spongostan yerleştirilmiştir. Her bir altgrup 2 ve 4'er hafta takip edilerek çalışma sonlandırılmıştır. Çalışma sonucunda her grubun kendi içerisinde kısa ve uzun dönem bulguları arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Küçük ve büyük bütün perforasyonlarda TZF'nin mukoza iyileşmesi ve kıkırdak doku artışı üzerindeki etkisi belirgindi. Bu pozitif bulgular erken dönemde diğer gruplarla kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlıydı. Geç dönemde ise TZF grubu kontrol grubu ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark varken antibiyotik grubu ile arasında bir farklılık saptanmadı. Sonuç olarak TZF'nin nazal septal perforasyon kapanmasında etkili olduğu, histolojik incelemelerde ise bu etkinliğin yeni kondrosit alanlarındaki artıştan ve mukozal örtünün sağlıklı olarak iyileşmesinden kaynaklandığı bulunmuştır. Diğer bir deyişle TZF'nin kıkırdak iyileşmesi üzerine olumlu bir etkisi gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Trombositten zengin fibrin, Nazal septal perforasyon, Kıkırdak

Burun hastalıklarıKıkırdakNazal septum+1
Aydın Koç
İnönü University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bilgisayarlı tomografi ile 1200 vakada paranazal sinüslerin anatomik varyasyonları

Bilgisayarlı Tomografi İle 1200 Vakada Paranazal Sinüslerin Anatomik Varyasyonları Amaç: Paranazal sinüsler anatomik olarak en çok varyasyon gösteren bölgelerden birisidir. Paranazal sinüs varyasyonları ve hastalıklarının tanısında fizik muayene, endoskopik muayene ve bilgisayarlı tomografi (BT) kullanılmaktadır. Amacımız Erzincan ilinde görülen varyasyonları saptayarak endoskopik sinüs cerrahisine yol göstermek, olası komplikasyonların önlenmesine yardımcı olmaktır. Materyal ve metot: Kliniğe herhangi bir şikayetle başvurup paranazal sinüs BT istenen 1209 hastanın koronal kesitli görüntüleri retrospektif olarak incelenerek anatomik varyasyonlar değerlendirildi. Çalışmaya 18-65 yaş arası hastalar dahil edildi. Çalışmamızın biyoistatistiksel analizinde Statistics Programme For Social Scientists (SPSS) (Sürüm: 22) paket programı kullanıldı. Verilerin kıyaslamasında Pearson Ki Kare analizi ve Fisher kesin olasılık analizi kullanıldı. Analizlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi p < 0.05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmadaki 1209 hastanın 644'ü erkek, 565'i kadındı. Hastaların yaş ortalaması 33,7 idi. İncelenen 1209 paranazal sinüs BT tetkikinde 799 kişide (%66,1) agger nazi, 256 (%21,2) kişide onodi hücresi, 106(% 8,8) kişide haller hücresi, 536 (%43,3) kişide konka bülloza, 119 (%9,8) kişide pnömotize ünsinat, 229 (%43,3) kişide pnömotize üst konka, 164 (%13,6) kişide paradoksal orta konka, 38 (%3,2) kişide paradoksal alt konka, 835 (%69) kişide septum deviasyonu, 642 (%53,1) kişide pterigoid proçes pnömotizasyonu, 348 (%28,8) kişide anterior klinoid pnömotizasyonu, 178 (%14,7) kişide maksiller septasyon, 22 (%1,8) kişide suprema konka, 94 (%7,8) kişide pnömotize krista gali, 308 (%25,5) tanesinde nazal septum pnömotizasyonu, 8 (%0,7) tanesinde maksiller sinüs hipoplazisi, 60 (%5) tanesinde üst konka agenezisi saptandı. 48 (%3,9) tanesinde hiçbir varyasyon saptanmadı. Çalışmada saptanan anatomik varyasyonların cinsiyet ve lokalizasyona göre istatistiksel değerlendirilmesinde SPSS paket programı ile Ki-kare ve Fisher kesin olasılık testi uygulanarak incelendi. Septum deviasyonu, anterior klinoid pnömotizasyonu, maksiller septasyon istatistiksel olarak erkeklerde fazla saptanmıştır. Sonuç: KBB çalışma alanı olarak paranazal sinüs varyasyonları önem arz etmektedir. Çalışmamız boyunca incelediğimiz 1209 paranasal sinüs BT'lerin %96,1'inde en az 1 adet varyasyon saptanmıştır. Kronik sinüzit veya diğer nedenlerle paranazal bölgeye operasyon planlayan cerrahların olası komplikasyonların önlenmesi açısından bu bölgedeki varyasyonları dikkate alması önemlidir.

Samet Ağcayazı
Erzincan Binali Yıldırım University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alerjik rinitli hastalarda alerjenler ile domografik özellikler arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi

Amaç: Alerjik rinit (AR), alerjik hastalıkların en sık karşılaşılan türüdür ve toplumda genel olarak %5-50 oranında görülür. AR etiyolojisinde, birçok genetik ve çevresel faktör rol oynamaktadır. Hastalığı ortaya çıkaran etkenler iklimsel, coğrafi, kültürel ve çeşitli sosyal koşullar olarak sayılabilir. Çevresel etkenler bölgeden bölgeye büyük farklılılar gösterebilir. AR tedavisinde sorumlu alerjenlerin tespiti ve bu alerjenlerden kaçınma tedavinin ilk basamağıdır. Bizim amacımız, AR tanılı hastaların alerjen profilini ortaya koymak ve bu alerjenlerle sosyodemografik özellikler arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Mayıs 2023 ile Ağustos 2023 tarihleri arasında Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesi Mengücek Gazi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz polikliniğine AR semptomları ile başvuran 10-60 yaş arası AR tanısı alan hastalar ile prospektif olarak yapıldı. Deri prick testinde (DPT) en az bir maddeye duyarlı olduğu tespit edilen 238 hasta çalışmaya dâhil edilmiştir. DPT sonucu pozitif gelen hastalara tarafımızca hazırlanan demografik özellikleri içeren bir form hasta görüşmesi esnasında doldurtulmuştur. İstatistiksel analizlerde ki kare ve Mann-Whitney U testleri kullanılmış, istatistiksel anlamlılık düzeyi p< 0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Erzincan bölgesinde AR daha çok kadınlarda, sosyoekonomik düzeyi yüksek kişilerde, kentlerde yaşayanlarda, bahçesiz evlerde, kaloriferli evlerde ve bir apartman dairesinde yaşayanlarda gözlenmekteydi. Evde evcil hayvan varlığıyla AR prevalansı arasındaki ilişki noktasında ülkemizin diğer bölgelerine benzer sonuca ulaştık. Bölgemizde en sık duyarlılık gözlenen alerjenler sırasıyla çimen polenleri, ev tozu DP. ve yabani ot polenleri olmuştur. AR'ye en sık eşlik eden kronik rahatsızlık astım, astımı olanlarda en sık görülen alerjenler ev tozu DP. (Dermatophagoides pteronyssinus) ve ev tozu DF. (Dermatophagoides farinae) akarları olarak tespit edilmiştir. Yabani ot poleni alerjisinin 1. ve 2. dekadda diğer yaş gruplarına göre daha yüksek olduğunu, kadınlarda erkeklere göre daha fazla görüldüğü sonucuna ulaştık. Çalışmamız vaka-kontrol çalışması olmadığından sigaranın genel AR prevalansına etkisini araştıramasak da hastalarımızın yaklaşık 4'de 1'i aktif sigara içicisiydi ve bu grupta yabani ot poleni alerjisinin sigara kullanmayanlara göre anlamlı şekilde daha az görüldüğünü gözlemledik. Erzincan bölgesinde çimen ve yabani ot alerjisinin kentte yaşayanlarda, çimen alerjisinin apartmanda yaşayanlarda ve evdeki oda sayısı fazla olanlarda, yabani ot alerjisinin ise kaloriferli evlerde yaşayanlarda daha sık olduğunu tespit ettik. Ev tozu akarları ve diğer alerjenlerle evlerin yaşı, kat sayısı, evdeki oda sayısı ve hastaların evde beraber yaşadıkları kişi sayısı arasında bir fark tespit edilmedi. Sonuç: Sonuç olarak AR etyolojisinde yer alan çevresel faktörlerin hastalığa etkisi, yaşanılan bölgenin yanında aynı bölgede yaşayan insanların sosyodemografik yapılarına bağlı olarak da değişebilmektedir. Erzincan bölgesinde çevresel alerjenlerin görülme sıklığı ve AR üzerine etkisi çeşitli faktörlere bağlı farklı olabilmektedir. Bu bölgede ilerleyen zamanlarda daha geniş bir alerjen paneliyle başka çalışmaların yapılmasında fayda görmekteyiz.

Rinit-alerjikRinit-alerjik-mevsimselRinit-alerjik-perennial
Faik Sönmez
Erzincan Binali Yıldırım University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda pseudomonas aeruginosa ile oluşturulan deneysel kronik otitis media modelinde rosmarinik asitin tedavi etkinliğinin araştırılması

ETKİNLİĞİNİN ARAŞTIRILMASI ÖZET Amaç: Çalışmamızda antiinflamatuar, antibakteriyel ve antioksidan etkileri gösterilmiş olan rosmarinik asit (RA)'in, topikal damla formunda kullanımda kronik otitis media (KOM) üzerindeki tedavi edici etkinliğinin histopatolojik olarak araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 30 adet erişkin, dişi Wistar albino cinsi rat kullanıldı. Ratlar randomize olarak her birinde 6'şar rat bulunan 5 gruba ayrıldı. 1. grup sağlıklı kontrol grubu olarak ayrılmış ve iki kulaklarına da herhangi bir girişim uygulanmamıştır. Kalan 4 grupta Pseudomonas aeruginosa (P. aeruginosa) suşlarının transtimpanik inoküle edilmesi ile KOM modeli oluşturuldu. 2. grup KOM takip grubu olarak tedavisiz izleme alındı, 3. siprofloksasin damla ile tedaviye alındı, 4. grup siprofloksasin ve RA %2'lik solüsyon damlatılarak tedaviye alındı ve 5. grup RA %2'lik solüsyon damlatılarak tedaviye alındı. 14 günlük takibin ardından 30 rat (60 kulak) sakrifiye edilerek bilateral temporal kemikleri diseke edildi ve histopatolojik olarak nötrofil aktivitesi, kronisite, histiosit varlığı, keratin birikimi, subepitelyal ödem, konjesyon, fibroblast proliferasyonu, neovaskülarizasyon ve timpanik membran (TM) kalınlığı açısından incelendi. Bulgular: Nötrofil aktivitesi yönünden gruplar arasında anlamlı farklılık izlendi (p: 0,002). 2. grupta nötrofil aktivitesi 1. - 4. ve 5. gruplara göre anlamlı şekilde yüksek bulundu (sırasıyla; p<0,001/ p: 0,01/ p: 0,02). Kronisite açısından gruplar arasında anlamlı farklılık izlendi (p<0,001). 2. grupta kronisite oranı 1. gruba göre anlamlı şekilde artmış bulundu (p: 0,02). Histiosit skorları karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı farklılık izlendi (p<0,001). 2. grupta histiosit varlığı 1. - 3. - 4. ve 5. gruplara oranla anlamlı şekilde yüksek izlendi (sırasıyla; p<0,001/ p: 0,01/ p<0,001/ p:0,001). Keratin birikimi açısından değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı farklılık izlendi (p: 0,004). 2. grupta keratin debris birikimi 1. - 4. ve 5. gruplardan anlamlı olarak fazla bulundu (sırasıyla; p:0,01/ p:0,01/ p:0,01). 1 Subepitelyal ödem açısından incelendiğinde gruplar arasında anlamlı farklılık gözlendi (p: 0,004). 1. grupta subepitelyal ödem 3. - 4. ve 5. gruplara oranla anlamlı olarak daha az bulundu (sırasıyla; p: 0,03/ p: 0,009/ p: 0,003). Konjesyon açısından bakıldığında gruplar arasında anlamlı farklılık görüldü (p<0,001). 1. grupta konjesyon 2. - 3. ve 4. gruplara oranla anlamlı olarak daha az izlendi (sırasıyla; p<0,001/ p: 0,031/ p:0,031). Fibroblast proliferasyonuna bakıldığında gruplar arasında anlamlı farklılık saptandı (p<0,001). 1.grupta 3. ve 4. gruplara kıyasla fibroblast proliferasyonu anlamlı oranda düşük izlendi (sırasıyla; p<0,001/ p: 0,012). 2. grupta fibroblast proliferasyonu 3. gruba göre daha düşük bulundu (p:0,005). Neovaskülarizasyon açısından bakıldığında gruplar arasında anlamlı farklılık görüldü (p<0,001). 1. grupta 2. ve 5. gruplara göre anlamlı olarak daha düşük neovaskülarizasyon izlendi (sırasıyla; p<0,001/ p: 0,001). TM kalınlığı açısından gruplar arasında anlamlı farklılık görüldü (p<0,001). 1. grupta TM kalınlığı 3. gruba göre anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,001). Sonuç: RA'in topikal kulak damlası formunda kullanımının KOM'da tedavi edici etkinliği olduğuna dair klinik ve histopatolojik bulgular elde edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kronik otitis media, rosmarinik asit, hayvan deneyi, deneysel otit modeli, otitis media.

Sadık Vural Kaya
Erzincan Binali Yıldırım University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Septorinoplasti ameliyatı olan hastaların fonksiyonel ve estetik açıdan sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışma, estetik ve fonksiyonel amaçla septorinoplasti operasyonu geçiren hastalarda, cerrahi başarının subjektif hasta bildirimli sonuç ölçütleriyle değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Bu kapsamda ROE (Rhinoplasty Outcome Evaluation) ve NOSE (Nasal Obstruction Symptom Evaluation) anketlerinin ameliyat öncesi ve sonrası skorları karşılaştırılarak, ameliyatın hem solunum fonksiyonu hem de estetik memnuniyeti üzerindeki etkisi analiz edilmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Eylül 2025 – Şubat 2026 tarihleri arasında Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda yürütülen prospektif, gözlemsel bir klinik araştırma olarak tasarlanmıştır. Çalışmaya, primer septorinoplasti planlanan, 18–34 yaş aralığında, burun tıkanıklığı şikâyeti bulunan ve ameliyat öncesi-sonrası anketleri eksiksiz dolduran 40 hasta dahil edilmiştir. Hastaların %75'i kadın, %25'i erkek olup; yaş ortalaması 26,13 ± 3,56'dır. Tüm operasyonlar aynı cerrah tarafından açık teknik ile gerçekleştirilmiş ve ameliyat sonrası 3. Ayda değerlendirme yapılmıştır. Fonksiyonel değerlendirme NOSE ölçeği estetik değerlendirme ise ROE ölçeği ile yapılmıştır. Cinsiyet ve eğitim düzeyi açısından gruplar karşılaştırılmıştır. Bulgular: Ameliyat sonrası NOSE skorlarında ortalama %67 oranında azalma (pre: 11,6 ± 6,1 → post: 3,8 ± 3,5), ROE skorlarında ise %65 oranında artış (pre: 6,78 ± 3,5 → post: 19,2 ± 4,1) gözlenmiştir (her ikisi için p < 0.001). Cinsiyet ve eğitim düzeyine göre sonuçlar arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p > 0.05). Sonuç: Septorinoplasti ameliyatı, hasta memnuniyeti ve solunumsal konfor açısından çift yönlü fayda sağlayan etkili bir cerrahi yöntemdir. Bu çalışma, ROE ve NOSE gibi geçerliliği kanıtlanmış hasta bildirimli değerlendirme araçlarının, cerrahi başarının sadece hekime değil, hastanın deneyimine göre de ölçülmesine katkı sağladığını ortaya koymaktadır. Elde edilen bulgular, literatürde yer alan güncel çalışmalarla uyumludur ve septorinoplastide hasta odaklı değerlendirme yaklaşımlarının önemini desteklemektedir.

Mustafa Cihan Dikmen
Erzincan Binali Yıldırım University
2026
10