
684
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Osmanlı bürokrasi geleneğinde "Kazâyâ" usulü- II. Bâyezid dönemine ait Kaziyye Defterleri
Bu tezde Osmanlı Devleti'nin bürokrasi geleneklerinin henüz gelişim safhasında olduğu bir dönemde "kazâyâ" usulünün mahiyeti incelenmiştir. İlk kez bir araştırmaya konu olan bu mesele ele alınırken doğrudan birinci elden kaynaklara referans verilmiştir. Bu amaçla yüksek mahkeme niteliği de taşıyan Divân-ı Hümâyûn'a sunulmak üzere bir nevî rapor şeklinde tutulan kazıyye defterleri çalışmanın ana kaynağını oluşturmuştur. Bugüne ulaşan en erken tarihli örnekleri II. Bâyezid (1481-1512) dönemine kadar inen bu defterlerin ışığında, bir taraftan merkezî bürokrasinin taşradaki temsilcileri olan kadıların müfettiş vasfıyla taşra ile merkez irtibatının sağlanmasında oynadığı kilit rolün önemi ortaya konulurken; diğer taraftan da devlet mekanizmasının hukukî, idarî, sosyal ve ekonomik olaylara yaklaşım biçimi değerlendirilmiştir. Merkez tarafından görevlendirilen müfettiş kadıların kendi meslektaşlarını ve ehl-i örf sınıfına mensup görevlileri teftişini içeren kayıtların tahlili çalışmanın bel kemiğini oluşturmuştur. Bu kayıtlar incelenirken gerek kadıların gerekse diğer resmî görevlilerin teftişe konu olan yolsuzluklarına ve suistimallerine de dikkat çekilmiştir. Ayrıca Osmanlı Devleti'nin merkezden uzak mahallerdeki her türlü problemden haberdar olmak için şikâyet mekanizmasını etkin bir şekilde kullandığı, ardından teftiş mekanizmasını harekete geçirerek şikâyet içerikli bilgilerin öncelikle doğruluğunu araştırdığı ve nihayetinde meselelerin çözümüne yönelik girişimlerde bulunduğu saptanmış ve bu konuda devlet mekanizması içerisindeki idarî işleyişin sistematiği anlaşılmaya çalışılmıştır.
Graham Priest'te dialetik mantık ve zaman metafiziği bakımından sonuçları
Felsefe tarihine baktığımızda Aristoteles'in ortaya koyduğu haliyle çelişmezlik ilkesinin, düşüncenin ve hatta varlığın temel ilkesi olarak kabul edilip bu anlamda ortodoksiyi oluşturduğunu görürüz. Aristoteles, varlığın en temel ilkesi olarak gördüğü çelişmezlik ilkesinden hareketle kuvve-fiil, fiil-tamamlanmış fiil gibi ayrımlar yaparak değişim içerisindeki nesnenin varoluşunu incelemiştir. Çelişmezlik ilkesi de nesnenin belirleniminin temel ilkesi olmuştur. Ancak bu ilkeye bağlı olarak zaman, özellikle de zamanın kesiti olarak ân düşünülmeye çalışıldığında çelişkilerle karşılaşıldığı görülür. Çelişmezlik ilkesine bağlı kalınan çerçevede zamanın kavramsal düzeyde açıklanamadığı tespit edilmiştir. 20. yüzyılda ortaya çıkmaya başlayan –klasik olmayan mantıklardan olan–tutarlı-ötesi mantıklar çelişmezlik ilkesinin belirli durumlarda geçerli olmadığını iddia etmektedir. Tutarlı-ötesi mantıklardan en radikal olanı ise düşüncenin sınır durumlarında ortaya çıkan bazı çelişkilerin doğru ve gerçek olduğunu savunan dialetik mantıktır. 1970'lerde Graham Priest ve Richard Routley'in ortaya koyduğu, Priest tarafından geliştirilen dialetik mantık son yıllarda akademide hem mantık düzeyinde hem de metafiziksel imaları itibariyle etkisini göstermektedir. Çelişmezlik ilkesine bağlı kalındığı için klasik mantıkta kavramsallaştırılamayan zamanın dialetik mantık içerisinde kavram düzeyinde açıklanıp açıklanamadığı tezin ana konusunu oluşturmaktadır. Bu konu incelenirken öncelikle Aristoteles düşüncesinden hareketle klasik mantıkta zaman konusunda karşılaşılan güçlükler ortaya konulmuş, ardından dialetik mantığın gerekçelendirilmesine ve temellendirilmesine yer verilmiştir. Nihayetinde ise dialetik mantığın zaman metafiziğini nasıl ele aldığı aktarılmıştır. Yapılan incelemeler sonucunda, dialetik mantığın önemli imkânlar barındırdığı ama zaman metafiziği konusunda henüz bu imkânları kullanmadığı, dialetik mantıktan metafiziğe geçiş sürecinin Priest'te yeterince hazırlanmadığını ve dialetik mantıktan metafiziğe geçişin transandantal bir bakış açısı gerektirdiği tespit edilmiştir.
Fıtrat-kader ikileminde bezm-i elest
"Fıtrat Kader İkileminde Bezm-i Elest" adını taşıyan araştırmamız bir giriş ve iki bölümden oluşmakta olup girişte konunun kapsamına, amacına, yöntemine ve kaynaklarına dair bilgi verdik. Birinci bölümde meselenin kavramsal çerçevesini ele aldık, "mîsâk, ahid, fıtrat, kâlû belâ" terimlerinin lügavi ve terim anlamlarını verdik. "İslâmî literatürde mîsâk" başlığını taşıyan ikinci bölümde ise tefsir, hadis, kelam, tasavvuf ve felsefe disiplinlerinin konuya yaklaşımını ele aldık. Her ilim dalı içinde önemli bir yerde durmakta olan mîsâk meselesi yanıtlanması gereken birçok soruyu içinde barındırmaktadır. Biz de meseleyi daha net anlayabilmek için interdisipliner bir çalışma yapmayı tercih ettik. Sonuç ve değerlendirme kısmında ise araştırmamız neticesinde ulaştığımız sonuç ve görüşleri ifade etmeye çalıştık. Anahtar Sözcükler: Fıtrat, Kader, Bezm-i Elest, Mîsâk, Kâlû Belâ.
Ehl-i hadîs-Mu'tezile tartışmalarında kullanılan tenkit kavramları ve delâletleri
Bu çalışma Ehl-i hadîs ekolü ile Mu'tezile mezhebinin genel tartışma konularını ve bu tartışmalarda birbirleri için kullandıkları tenkit kavramlarını tespit etmeyi amaçlamaktadır. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Ehl-i hadîs-Mu'tezile tartışmaları, her iki tarafa da mensup âlimlerin görüşlerinden yola çıkılarak ana hatlarıyla ele alınmıştır. Bu bölümde iki taraf arasında yaşanan itikâdî tartışmalar ve hadîs alanındaki tartışmalar değerlendirilmektedir. İkinci bölüm ise bu tartışmalarda kullanılan tenkit kavramlarına ayrılmıştır. Her iki tarafın da birbirlerini niteledikleri kavramlar çok kullanılandan az kullanılana doğru sıralanmış, bu kavramların kullanımlarına dair örnekler verilmiştir. Bu tarafların dışında kalan müelliflerin, her iki taraf hakkında kullandıkları kavramlar da ayrıca aktarılmıştır. Anahtar Kelimeler: Ehl-i hadîs, Mu'tezile, isimlendirme, tenkit kavramları.
Menâkıb-ı İbrâhim-i Gülşenî ışığında İbrahim Gülşenî'ye bağlı bir Akkoyunlu kazaskeri: Kadı İsa Savecî
Bu çalışma Sultan Yakub dönemi (1478-1490) Akkoyunlu Sarayı'nda kazasker olarak görev yapan Kadı İsa Savecî'nin ( ö. 1491) bir portresini ortaya koymayı hedeflemiştir. Bu, Kadı İsa hakkında oldukça sınırlı bilgiler içeren dönemin kronikleri ve tezkireleri ile Menâkıb-ı İbrâhim-i Gülşenî'nin karşılaştırmalı olarak okunması ile mümkün hale gelmiştir. İbrahim Gülşenî Uzun Hasan döneminde geldiği Tebriz'de onun itimadını kazanarak Akkoyunlu Sarayı'nda himaye görmeye başlamış, artan itibarı sonucunda bir takım resmî görevler üstlenmiş ve Halvetî şeyhi Dede Ömer Ruşenî ile tanıştıktan sonra onun müridi ve gözde halifesi olmuştur. Kadı İsa ise Akkoyunlu Sarayı ile ilişkileri güçlü olan Savecî ailesine mensup ilim ehli bir şahsiyet olarak Sultan Yakub'un şehzadeliği döneminde onun hocası olmuş, Yakub'un tahta geçmesi ile birlikte ömrünün sonuna kadar devam ettireceği kazaskerlik görevini üstlenmiş, saraydaki konumu ve saygınlığı gün geçtikçe artmıştır. Kadı İsa'nın Gülşenî'ye olan bağlılığı kazasker olmasında Gülşenî'nin etkisini öğrendiği zaman başlamıştır. Gülşenî'nin Kadı İsa ile ilişkisinin temelinde ise mürşidi Ruşenî'nin Kadı İsa'yı kendisine emanet etmesi yatmaktadır. Ruşenî saray ve çevresinde etkili olan Ehl-i sünnet karşıtı fikirlerden oldukça rahatsızdır ve Sultan Yakub ve devlet erkanının Ehl-i sünnet çizgisinde tutulmasını istemektedir. Bunun için öncelikle Kadı İsa'nın Halvetîyye tarikatına mensubiyeti sağlanmalıdır. Menâkıb'a göre Gülşenî'nin Akkoyunlu Sarayı'ndaki misyonunun Ruşenî'nin ona yüklediği Kadı İsa'yı tarikat içinde tutarak Ehl-i sünnet inancı üzere bulunmasını sağlamak olduğu anlaşılmaktadır. Yine Menâkıb'da nakledilen hikayelerden Şiî-Safevî siyasî oluşumunun güç kazandığı bu dönemde Ehl-i sünnet çizgisi dışındaki fikirlerin karşı kampa itilme sürecinin belirgin hale geldiği, Ruşenî ve dolayısıyla Gülşenî'nin bu sürece katkı sağladıkları sonucunu çıkarmak mümkündür. Diğer taraftan dönemin kaynaklarının aksine Menâkıb'daki bilgiler Kadı İsa'nın Akkoyunlu Sarayı'ndaki diğer güç odakları ile rekabet halinde bulunduğunu, Sultan Yakub döneminin son yıllarında elde ettiği yetki gücüne kazaskerlik süresi boyunca sahip olmadığını göstermektedir. Kadı İsa Sultan Yakub'un son yıllarında elde ettiği mutlak yetkiyi kullanarak Akkoyunlu Devleti'nin toprak düzeni ile ilgili bir reform girişiminde bulunmuştur. İçlerinde Gülşenî'nin de bulunduğu saray içi ve dışından muhalif seslerlerin yükselmesine sebep olan bu girişim Kadı İsa'nın sonunu getirmiştir. Kadı İsa Sultan Yakub'un ölümünden bir ay sonra Ocak 1491'de saraydaki en güçlü rakibi Sufî Halil tarafından asılarak idam edilmiştir.
Rıza Tevfik'in sübjektivizm anlayışı ve estetik alanına etkisi
Rıza Tevfik Felsefe alanında Sübjektivizm mesleğini kabul etmektedir. Onun sübjektivizm anlayışının etkisiyle Estetik ve Sanat felsefesi ile ilgili yazılarında ortaya koyduğu argüman, varlığın hakikatinin duyu verileriyle bilinemeyeceği fikridir. Rıza Tevfik'e göre hakikat bilgisi ancak insanın şahsî hissiyatlarından doğan, sübjektif bir bilgidir. Tabiat ise sembolik bir yapıdır. Estetik ve Sanat, bu sembolik yapıda hakikat bilgisine erişebilmek kabiliyetine ve bu bilgiyi diğer insanlara aktarabilme kudretine sahiptir. Estetik ilminin unsurları ve sanatların menşei meselelerinin Sübjektivizm doğrultusunda ele alınmasıyla görülmektedir ki, sanatın gayesi şahsi hissiyatın ifade edilmesidir. İfade biçimi olarak estetik bir bilgi türü olarak temellendirilmektedir.
Nagarcuna düşüncesinin mantık ve metafizik eleştirisi
Eski Hindistan'da mantık ilkeleri, örneğin çelişmezlik ilkesi, konu hâline getirilmese bile bilinmekteydi. Ancak mantığın konu kılınması ve o zamana kadarki bilgilerin derlenip toparlanması işini MS ikinci yüzyılda yaşamış Hint filozoflarından Nagarcuna üstlenmiştir. Nagarcuna, mantığı kullanarak, gerçekliği belli bir şekilde ve kendindeliğe sahip göstermenin bir aracı olan mantıkla, svabhava, şunya, nirvana ve çatuşkoti kavramları üzerinden bu aracın imkânlarıyla bir şeylere töz atfedilmesini bir yanılsamadan ibaret görmüştür. Geç dönem Wittgenstein'da da buna benzer bir eleştiri sözkonusudur. O da dilin bir mantığı olduğu, o mantığın bize bir gerçeklik resmi sunduğu ve bizim ancak bu yolla felsefe yapabileceğimiz gibi düşüncelerden kurtulmaya çalışmıştır. Metafiziğe karşı bu tutum 20. yüzyılın ikinci yarısında modal mantığın klâsik olmayan mantıkların modellere sahip olmasına izin verecek biçimde gelişmesiyle bir değişim geçirme eğilimine girmiştir. Bazı yeni dönem mantıkçılar, örneğin İngiliz filozof Graham Priest, çelişkilerin gerçekliğin bir parçası olduğunu savunmaya başlamışlardır. Doğal dilin çelişkiler içermesi düşüncesinden hareketle, dilin resmettiği gerçekliğin de bu anlamda çelişkiler içermesi gerektiği düşüncesine bir geçiş yapmış, bu düşünüş biçiminin Batı metafiziğini Hint metafiziğine yakınlaştırdığı görüşünü öne sürmüştür. Priest'in temellendirmeye çalıştığı bu görüş, Nagarcuna'nın yaklaşık iki bin yıl önce, yazdığı kitaplarda ortaya koyduğu Orta Yol düşüncesinin bir yorumu olarak ele alınabilir. Tezimizde bu bağlamda Nagarcuna düşüncesi, kavramları ve bu düşüncenin yankıları değerlendirilerek, metafiziğin geldiği nokta açısından Priest'in ileri sürdüğü gerekçeler gözönüne alınarak, Batı metafiziğinin Hint metafiziğine yakınsayıp yakınsamadığı, Hint metafiziğinin felsefe için bir açılım sağlayıp sağlamayacağı sorularına cevap aranmaya çalışılmıştır.
Abdüllatîf Karamani'nin Adâb-ı Menâzil'ine göre menzil kavramının değerlendirilmesi
16. yüzyılda Abdüllatîf Karamânî'nin aile ve ev hayatına dair fikirleri bu çalışmanın kapsamını oluşturmaktadır. Bir âdâb kitabının sohbet ortamında yazılmış olması daha önce yazılan ahlâk kitaplarına nazaran Karamânî'nin Âdâb-ı Menâzil'ini farklı kılmaktadır. İbn Miskeveyh, Tûsi, Gülşenî, Kınalızâde, Îcî ve Amâsî gibi ahlâk kitabı yazarları menzil konusunu eserlerinin içerisinde bir bölüm olarak ele almışlardır. Karamânî ise bütün bir eseri bu konuyu merkeze alarak yazmıştır. Bu çalışmada Karamanî'nin menzil konusundaki görüşleri değerlendirilip bir menzil tanımı oluşturulmaya çalışıldı. Bir aile içerisinde kadına düşen görevler ve erkeğin ailenin merkezinde yer alması gibi hususlar dikkate alındığında Karamânî'nin menzil hayatını paylaşan bireylerin birbirlerine karşı olan davranış biçimlerini ele aldığı gözlemlenmiştir. Menzil kavramına Karamanî'nin ışık tutması kendi içinde yaşadığı toplumun sosyal ve kültürel özelliklerini betimleyerek anlatmayı tercih etmesinden, menzil hayatını paylaşan bireyleri günlük hayatın içinde göstermesinden ileri gelir. Kadınların bir medrese ortamında ya da okulda eğitim görmediği bilinmektedir. 1570'li yıllar göz önüne alındığında kadınların işlerine yarayacak, bilmeleri gereken şeyleri bir sohbet halkasındaki bir kadından yani Karamanî'nin eşinden öğrendiklerini görüyoruz. Bir âlimin kızı olduğu için Karamanî'nin eşi evine gelen kadınlara tefsir ve hadis ilimlerini de öğretebilmektedir. Sâliha kadın tipolojisi kadınlar içerisinde en mükemmel olan halka olarak görülmüştür. Kadınların ticaret hayatına aktif olarak katıldıkları dokumacılıkla ve iplik eğirmekle uğraştıkları bilinmektedir. Toplumsal yapı itibariyle menzil hayatına kadınların bu uğraşlarının getirisinin ne olduğu anlamlandırılmaya çalışılmıştır.
2008 küresel finansal krizi ve küresel kriz sonrası TCMB'nin uyguladığı makro ihtiyati politika araçları
2007 yılında ABD konut piyasasında subprime kredi borçlarının geri ödemelerinde başlayan sorunlar giderek büyümüş ve 2008 yılında finansal krize dönüşmüştür. Finansal kriz, reel sektöre sirayet ederek bir üretim krizine dönüşmüş, gelişmiş ekonomilerden gelişmekte olan ülkelere de sirayet ederek küresel bir boyut kazanmıştır. 2008 küresel finansal krizi, merkez bankalarına finansal sistemde biriken riskleri görmesi ve varlık fiyatlarındaki aşırı artışları göz önünde tutması gerektiğini öğretmiştir. İktisadi hayatın düzgün işlemesi için finansal istikrar vazgeçilmez unsur olup, finansal sistemde ortaya çıkacak herhangi bir istikrarsızlık reel ekonomiye yansıyacak ve dolayısıyla ekonominin genelinde önemli problemleri beraberinde getirecektir. Ülkeler kriz ekonomisinin yönetiminde ve istikrar politikalarının uygulanmasında konjonktürün gidişatına bağlı olarak farklı politika araçları ve farklı parasal aktarım kanalları merkez bankaları tarafından kullanılmıştır. Bu çalışmada, küresel kriz öncesinde, kriz sürecinde ve sonrasında Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından izlenen para politikası ve politika araçları kapsamlı olarak incelenmiştir. TCMB, 14 Nisan 2010 tarihinde açıkladığı krizden çıkış stratejisi çerçevesinde faiz koridoru ve zorunlu karşılıkların oldukça aktif olarak kullanıldığı bir para politikası tasarlayarak, rezerv opsiyonu mekanizması gibi yeni enstrümanları para politikası uygulaması olarak hayata geçirmiştir. Krizin 2008 yılında çıkmasına karşın, kriz öncesi Türkiye ekonomisi olumlu ekonomik göstergelere sahip olduğundan krizin olumsuz etkisi ülkemizde 2009 yılında hissedilmiştir. TCMB 2010 yılının sonlarından itibaren makro finansal riskleri de gözeten yeni bir para politikası çerçevesi uygulamaya koymuş ve Türkiye 2010 yılından itibaren küresel krizin etkilerinden sıyrılarak kalkınma sürecini yeniden başlatmıştır. Krizden çıkış sürecinde Türk bankacılık sektörünün fonlama kaynaklarına düşük maliyetle ulaşması, tüketici kredilerinde hızlı bir büyümeyi beraberinde getirmiştir. Tüketici kredilerindeki hızlı artış tasarrufları olumsuz etkilemiş ve cari açığın artmasına sebep olmuştur. TCMB, faiz koridoru uygulaması ve zorunlu karşılıklar kanalıyla bankaların fonlama maliyetlerini yukarı çekmiş ve hızlı kredi genişlemesini kontrol altına alarak cari açığı önlemeye çalışmıştır.
Becoming a medical translator: Who are the experts?
As time goes by, more and more health tourists from different countries over the world have come to Turkey to get more affordable health care or receive better medical treatment. As the number of medical tourists has been increasing in the recent years with marketing activities by the medical tourism sector, the demand for medical translation is also gradually increasing. Meanwhile, it is the reality today that time pressure exists in every aspect of business world. Hence, in order to compete with the time needed to provide adequate translation services to the increasingly globalized business as medical tourism, translation industry demands the competent translators who can meet the needs of the translation sector. In this regard, at one side there is the increased demand for the speed in the delivery of translations and on the other side, as incompetently done medical translations can have an adverse effect on people's lives, most of the time, there is the requirement for quality in translation. Therefore, there is an issue to consider: who are the experts in writing good-quality medical translations within set time and cost: physicians? translators with/without medical background? physicians with translation background? or translators, specializing in medical translations? The aim of this thesis is to go a step further in this perspective of thinking and find out the answers of the following questions: "what does it take to become a medical translator and who are the experts?".