İstanbul University
Discipline

Obstetrics and Gynecology

İstanbul University

216

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yardımcı üreme tedavisi ile elde edilen gebeliklerde taze ve dondurulmuş embriyo transferinin maternal ve perinatal sonuçlara etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Taze embriyo tranferi (TET) ve frozen (dondurulmuş) embriyo transferi (FET) sonrasında oluşan IVF gebeliklerinde, farklı embriyo transfer (ET) yönteminin maternal ve perinatal sonuçlara etkisini göstermeyi planladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Nisan 2017 - Mart 2022 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üremeye Yardımcı Teknikler Merkezi'nde ET'i yapılan 1506 hastanın dosyası tarandı. Canlı doğum yapan 147 hastanın 136'sı çalışmaya dahil edilerek TET ve FET yapılmasına göre iki grup oluşturuldu. FET sikluslarında endometrial hazırlık için estrogen ve sonrasında estrogene progesteronun eklendiği hormonal yöntem (HY) kullanıldı. Her iki gruptaki kadınların gebelik ve doğum sonrası 6 aylık postpartum izlemdeki verileri kaydedildi. Gruplar maternal, fetal ve yenidoğan bebeklerin perinatal sonuçları yönünden karşılaştırıldı. BULGULAR: Gruplar yaş, beden kitle indeksleri, infertilite nedenleri ve ek hastalıkları yönünden benzerdi. Hastaların % 45,3'üne TET, %54,7'sine FET yapıldı. Biyokimyasal gebelik pozitiflikleri %19,21'e %17,71 olarak ve canlı doğum oranları %10,41'e %9,22 olarak benzer sonuçlandı (p= 0,457; p= 0,721). Her iki grupta çoğul gebelik oranları benzerdi. Gebelik gün sayısı, preterm doğum, doğum ağırlığı, bebek cinsiyetleri yönünden TET ve FET grupları arasında fark yokken, doğum ağırlığı gebelik yaşına göre büyük (LGA) bebek oranının FET grubunda daha fazla olduğu görüldü (p=0,038). FET yapılan grupta gebeliğe bağlı hipertansif hastalıklar (PIH)'ın görece daha fazla görüldü (p= 0,097). FET sonrası doğan bebeklerde yenidoğan yoğun bakım ünitesinde (YDYBÜ) yatış oranı daha yüksekti (p= 0,022). SONUÇ: IVF tedavisinde HY ile endometrial hazırlık sonrasında FET yapılmasını takiben oluşan gebeliklerde, TET gebeliklerine göre PIH, LGA fetüs ve YDYBÜ'ne yatış risklerinin daha fazla olabileceği belirlendi. Konu hakkında daha sağlıklı değerlendirme yapabilmesi için TET, HY sonrası FET ve doğal siklusta FET uygulanan kadınlarda yapılmış geniş serili olgu gruplarının verilerinin karşılaştırıldığı prospektif, randomize, kontrollü araştırma sonuçlarına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Dondurulmuş embriyo transferi, in-vitro fertilizasyon, maternal sonuçlar, perinatal sonuçlar, taze embriyo transferi.

Dondurarak saklamaEmbriyoEmbriyo implantasyonu+5
Tuğçe Çıracı
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açıklanamayan infertil çiftlerde İUİ siklüslerinde başarıyı etkileyen prognostik faktörler

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışma açıklanamayan infertil hastalarda intrauterin inseminasyon (İUİ) başarısına etki eden prognostik faktörlerini ve hastaya uygun etkin tedavi seçeneklerini araştırmakla tedavi süresini azaltmak için yeni stratejilerin geliştirilmesine yardımcı olmak amacıyla yapılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Nisan 2017 - Nisan 2022 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üremeye Yardımcı Tedavi Kliniği'ne başvuran 967 infertil çiftin dosyası tarandı. Açıklanamayan infertil tanılı 409 çiftden dahil edilme hariç tutulma kriterlerine uyan ve İUİ uygulanan 238 olgu verileri retrospektif incelenerek çalışmaya dahil edildi. İUİ sonrası gebelik oluşan ve oluşmayan hasta olarak iki grup oluşturuldu. Olguların demografik ve klinik verilerinin gebelik sonuçlarına etkisi istatiksel olarak incelendi. SONUÇ: Açıklanamayan infertil hastalarda gebelik oranları değerlendirildiğinde prognostik faktörlerden bazal FSH değerinin düşüklüğü, hCG öncesi serum E2 değerinin yüksekliği, İUİ günü sperm konsantrasyonu ve TPMSS'in yüksekliği İUİ başarısını olumlu yönden etkilediği görüldü. Ayrıca infertilite tipi sekonder olanların primer olanlara göre 2.079 kat fazla İUİ başarısı gerçekleştiği görüldü.

Dölleme-yapayKısırlıkKısırlık-erkek+3
Nıgar Azızova
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

IVF siklusları öncesi ovaryan kist tedavisinde OKS kullanımı-gonadotropin agonist kullanımının karşılaştırılması, IVF sonuçlarına etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: IVF öncesi bazal ultrasonografide saptanan ovaryan kistler, tedavilerin gecikmesine neden olabilmektedir. Bu kistlerin yönetimi ve tedavisi günümüzde halen netlik kazanmamıştır. Çalışmamızda IVF öncesinde, over kisti tedavisi için OKS ve GnRHa kullanımı, IVF sonuçlarına etkilerinin araştırılması planlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada Mayıs 2019 ile Temmuz 2022 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Korucuk Kampüsü Üremeye Yardımcı Teknikler Merkezi'nde bazal ultrasonografide over kisti bulunan hastalarda IVF öncesi OKS ve GnRHa tedavisi uygulanan iki grup oluşturuldu. OKS olarak 4. kuşak KOK ilaç, GnRHa olarak 3,75 mg Leuprolide asetat uygulanan hastalar çalışmaya alındı. TET ve FET'lerin her ikisi çalışmaya alındı. Gruplar demografik özellikleri, tedavi öncesi ve sonrası kist çapları, E2 düzeyleri, M2 oosit sayısı, fertilizasyon oranı, grade1 embriyo sayı ve klinik gebelik sonuçları yönünden karşılaştırıldı. BULGULAR: OKS ve GnRHa grupları Yaş, BMI, AMH yönünden benzerdi. OKS ve GnRHa grupları arasında kist tipleri, çapı ve E2 değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. OKS ve GnRHa kullananlarda ayrı ayrı olmak üzere kist çapı yönünden tedavi öncesi ve sonrası arasında (p2 <0,001), E2 düzeyleri yönünden ise bazal, tedavi öncesi ve sonrası arasında istatistiksel olarak anlamı fark bulunmuştur (p 3<0,001). Her iki grup arasında M2 ve Fertilize oosit, grade 1 embriyo sayıları yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. OKS + ET grubunda klinik gebelik %18,2; FET grubunda ise %25'dir (p=1,000). GnRHa + ET grubunda klinik gebelik %33,3; FET grubunda ise %20,8 olarak sonuçlanmıştır (p=0,603). SONUÇ: Son zamanlarda GnRHa'dan GnRHant IVF protokollerine geçiş olması dolayısıyla, siklus başlangıcındakı ovaryan kistlerin tedavisi ve E2 yüksekliği için GnRHa uygulamasını karşılaştıran çalışmalar kısıtlıdır. Çalışmamız, IVF öncesi GnRHa'nın, ovaryan kistleri tedavi edebileceğini göstermiştir. Gebelik sonuçları üzerinde fark tespit edilmemiştir. Bu tedavi uygulanan kadınlarda yapılmış geniş serili olgu gruplarının verilerinin karşılaştırıldığı prospektif, randomize, kontrollü araştırma sonuçlarına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: GnRH agonist, IVF, Oral kontraseptif, ovaryan kist

AgonistlerDoğum kontrolüFertilizasyon+7
Nuray Yusıflı
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Term gebelerde doğum eyleminin augmentasyonu/indüksiyonu amacıyla intermittan meme stimulasyonu uygulamasının maternal ve fetal sonuçlara etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmanın amacı term gebelerde doğum indüksiyonu/augmentasyonu amacıyla uygulanan meme başı stimülasyonunun doğum eylemine aktif katkısı olduğunu ve aynı zamanda gebelerin travay süresince hissettikleri ağrı seviyesinin anlamlı olarak azaldığını göstermektir. YÖNTEM: Bu prospektif randomize kontrollü çalışma 1 Temmuz 2023 ve 1 Şubat 2024 tarihleri arasında T.C. Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastane'si doğumhanesine doğum eylemi başlayarak ya da doğum eyleminin başlatılması amacıyla yatırılan servikal dilatasyonu 3 cm ile 4 cm arasında, Bishop skoru <6 olarak değerlendirilen, uterin aktivitesi yeterli olmayan (10 dakikada <3 kontraksiyon) 110 hasta üzerinde yapıldı. Kontrol grubundaki 56 olguya tek başına membran soyma işlemi, çalışma grubundaki 54 olguya ise membran soyma işlemine ek olarak 3 kür meme stimülasyonu uygulandı. BULGULAR: Meme stimülasyonu grubunda ilk ve ikinci kür sonunda Bishop skoru kontrol grubuna göre anlamlı yüksek izlenmiştir (p=0,018 ve p=0,031). İndüksiyon gerekliliği stimülasyon grubunda kontrol grubuna göre azdır (p<0,001) ayrıca VAS skoru da meme stimülasyonu grubunda anlamlı olarak azalmıştır (p=0,03) SONUÇ: Meme stimülasyonunun Bishop skorunu iyileştirdiği, sentetik indüksiyon gerekliliğini azalttığı, aktif travay sırasında duyulan ağrıyı azalttığı ve laktasyonu hızlandırdığı gözlenmiştir. Meme ucu stimülasyonu fetal distres yaratabileceği için gözetim altında uygulanmalıdır. Meme ucu stimülasyonu uygulamasının standardizasyonu için daha büyük olgu serileri ile çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: İndüksiyon, membran sıvazlanması, meme stimülasyonu, travay

Ayşe Sanem Öksüz
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dondurulmuş embriyo transferlerinde, 3. gün, 3. günden 5. güne ılerletilen ve 5. gün transferlerin ıvf ve gebelik sonuçlarının karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: FET sikluslarda embriyo transfer günlerinin gebelik sonuçlarına etkisini gözlemlemeyi amaçladık 3. gün dondurularak 3. Gün transfer edilen embriyoların, 3. gün dondurularak 5. güne ilerletilen embriyoların, 5. gün dondurularak 5. gün transfer edilen embriyoların transfer sonuçlarını karşılaştırdık. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2017 – Ocak 2024 tarihleri arasında, Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Yardımcı Üreme Teknikleri Merkezine başvuran, 25 yaşından büyük, 45 yaşından küçük, dondurulmuş çözülmüş embriyo transferi yapılan tüm hastaların dosyaları tarandı. Ardından bu hastalar içerisinde dondurma siklusunda 3. gün embriyosu dondurulup, çözme siklusunda 3. günden 5. güne ilerletilen hastalar, 3. gün dondurulup çözülererek transfer edilen hastalar ve 5. gün dodurulup çözülerek transfer edilen hastalarla gebelik ve canlı doğum sonuçları karşılaştırıldı. BULGULAR: Hasta gruplarına ait yaş, BMİ, transfer yaşı, transfer günü, transfer edilen embriyo sayısı, endometrial kalınlık, infertilite süresi, FSH, AMH, PRL, TSH, T4 gibi veriler arasında istatiksel olarak anlamlı farklar görülmedi (P˃0.05). D3 FET grubu gebelik ve canlı doğum oranları olarak istatistiksel anlamlı derecede farklıydı. D3-5 ve D5 FET grubu benzer gebelik ve canlı doğum oranlarına sahiptir. SONUÇ: 3. Gün çözülerek 5. güne ilerletilen FET sikluslarının gebelik ve canlı doğum oranları 3. gün FET sikluslarından daha iyi, 5. gün FET siklusları ile benzerdir.

Erdal Yılmaz
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tubaovaryan apse nedeniyle takip edilen hastaların klinik yönetiminin sistemik inflamatuar yanıt indeksleri ile değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada, kliniğimizde tuboovaryan apse (TOA) tedavisi gören hastaların retrospektif olarak sosyo-demografik bulgularını, klinik ve laboratuvar sonuçlarını değerlendirmek, uygulanan tedavi yöntemlerini incelemek ve tedavi öncesi ve sonrası sistemik immün yanıt indeksi (SIRI) ve sistemik immün inflamasyon indeksi (SII)'inin TOA yönetiminde kullanılabilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Ocak 2021 ve Aralık 2023 tarihleri arasında, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğimizde TOA tanısıyla takip edilen 68 hastaya ait kayıtlar retrospektif olarak analiz edilmiştir, 4 hasta çalışmadan çıkarılmıştır. Hastalara ait sosyo-demografik veriler, risk faktörleri, klinik ve laboratuvar sonuçları, uygulanan tedavi yöntemleri kaydedilmiştir. BULGULAR: Hastaların yaşları 18 ile 75 arasında değişmekle beraber, ortalama 42,39±9,63 idi. Hastaların %81,3'ü multipardı. Hastaların başlıca şikayetleri; pelvik ağrı (%100), ateş (%40,6), bulantı-kusma (%51,6) ve vajinal akıntı (%79,7) idi. Tüm hastalara medikal tedavi uygulandı. Hastaların 11'i sadece medikal tedavi ile, 53'ünün medikal tedaviye ek olarak cerrahi tedavi ile iyileşme sağladığı tespit edildi. Çalışmadan çıkarılan 2 hasta tedavi red nedeni ile ve diğer 2 hastaya medikal+perkütan drenaj tedavisi yapılması nedeniyle çalışmaya dahil edilmedi. Cerrahiye giden tüm hastaların; 10'una drenaj, 19'una salpenjektomi, 20'sine salpingoooferektomi, 4'üne TAH+BSO uygulandığı izlendi. Cerrahi uygulanan hastalarda komplikasyon izlenmedi. Hastaların tedavi öncesine göre tedavi sonrasında, Hemoglobin, Lökosit, Nötrofil, Monosit, CRP, SIRI ve SII değerlerinde önemli düzeyde azalma, Lenfosit ve Platelet değerlerinde ise önemli düzeyde artış tespit edildi. SONUÇ: TOA ciddi mortalite ve morbiditeye sebep olabilen önemli bir hastalıktır. Bu nedenle hastanın yaşı, klinik özellikleri ve gebelik istemi göz önüne alınıp ideal tedavi yöntemi belirlenmelidir. Klinik takipte sistemik inflamatuar indekslerin önem kazanabildiği ancak bir inflamasyon belirteci olarak kullanılamayacağı görülmektedir. Bu konuda randomize kontrollü prospektif geniş sayılı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Cerrahi tedavi, medikal tedavi, pelvik inflamatuar hastalık, sistemik inflamatuar yanıt indeksi, tubaovaryan apse.

Ayşe Betül Tın
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Jinekolojik malignte hastalarında sentinel lenf nodu değerlendirilmesi ve haritalanması

GİRİŞ VE AMAÇ: Sentinel lenf nodu haritalanması endometrium ve serviks kanseri hastalarında lenfatik yayılımı değerlendirmek için sistemik lenf nodu diseksiyonuna alternatif haline gelmeye başlamıştır. Pelvik ve paraaortik lenf nodlarının değerlendirilmesi cerrahi evrelemenin önemli bir parçası olsa da, sistemik lenf nodu diseksiyonunun terapötik değeri konusunda uzun süredir bir tartışma vardır. Bu çalışmanın amacı endometrium ve serviks kanseri hastalarında sentinel lenf nodu haritalanması yapılması ayrıca sentinel lenf nodu diseksiyonu yapılan hastalar ile sistemik lenf nodu diseksiyonu yapılan hastaların klinikopatalojik sonuçlarını ve morbiditelerini karşılaştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizdeki endometrial intraepitelyal neoplazi, endometriyum kanseri, serviks kanseri histopatolojik tanılı sentinel lenf nodu diseksiyonu yapılmış olan hastalar ile sistemik lenf nodu diseksiyonu yapılmış 30-80 yaş arası hastalar retrospektif olarak hastane sisteminden epikirizleri, patoloji sonuçları, ameliyat notları taranmıştır. BULGULAR: Endometrium kanseri için sentinel lenf nodu genel tespit oranı %66,7 ve bilateral tespit oranı %20,3 bulunmuştur. Endometrium kanseri hastalarında metilen mavisi ile yapılan sentinel lenf nodu biyopsisi sonuçlarına göre sensitivite %100 spesifite %100, pozitif prediktif değer %100, negatif prediktif değer %100 bulunmuştur. Serviks kanseri hastalarında sentinel lenf nodu genel tespit oranu %100, bilateral tespit oranı % 55.6, unilateral tespit oranı % 44,4 bulunmuştur. Serviks kanseri hastalarında metilen mavisi ile yapılan sentinel lenf nodu biyopsisi sonuçlarına göre sensitivite %75, spesifite %100, pozitf prediktif değer %100, negatif prediktif değer %83,3 bulunmuştur. SONUÇ: Sentinel lenf nodu diseksiyonu yapılan endometrium ve serviks kanseri hastalarında ameliyat süresi daha kısa olmaktadır, daha az komplikasyon izlenmektedir. Sentinel lenf nodu haritalanması hastaların hayat kalitesini arttırır, morbiditeyi azaltır, lenf nodu metastaz tespiti için güvenilirdir. Sentinel lenf nodu haritalanması sistemik lenf nodu diseksiyonuna alternatif olarak düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Endometrium kanseri, metilen mavisi, sentinel lenf nodu, serviks kanseri.

Duygu Çakmak Güner
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Myoma uteri nedeniyle myomektomi yapılan olgularda; preoperatif uterin arter embolizasyonu ve intraoperatif uterin arter turnike yöntemlerinin sonuçlarının karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada, myoma uteri tanısı nedeniyle myomektomi uygulanan hastalarda, preoperatif uterin arter embolizasyonu (PUAE) ile intraoperatif uterin arter turnike yöntemlerinin hemostaz üzerindeki etkileri ve intraoperatif ve postoperatif sonuçlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Eylül 2020 – Eylül 2024 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde myomektomi yapılan 18-49 yaş aralığındaki 54 hasta dahil edilmiştir. Hastaların preoperatif görüntülemeleri kontrastlı MRI ile gerçekleştirilmiş ve tüm ameliyatlar aynı cerrahlar tarafından yapılmıştır. Uterus hacmi, myom hacmi, ameliyat süresi, kanama miktarı, hemogram düşüşü, dren çalışma miktarı, hastanede yatış süresi ve günlük yaşama dönüş süresi gibi parametreler değerlendirilmiştir. BULGULAR: Her iki grup arasında demografik veriler ve myom özellikleri açısından anlamlı bir fark (p>0.05) tespit edilmemiştir. Ancak turnike grubunda ameliyat süresi, kan kaybı, traneksamik asit ihtiyacı, hemogram düşüşü, dren çalışma miktarı, hastanede yatış süresi ve günlük yaşama dönüş süresi, embolizasyon grubuna kıyasla anlamlı (p<0.05) derecede daha yüksek bulunmuştur. Uterus ve myom hacmi ile ameliyat süresi, kan kaybı, hemogram düşüşü, drenaj miktarı ve iyileşme süresi arasında ise anlamlı (p<0.05) pozitif bir korelasyon gözlemlenmiştir. SONUÇ: Preoperatif uterin arter embolizasyonu, intraoperatif turnike yöntemine göre daha kısa ameliyat süresi, daha az kan kaybı, daha az hemogram düşüşü, daha az hastane yatışı ve daha hızlı günlük yaşama dönüş süreci sağlamıştır. Özellikle büyük uterus boyutu ve yüksek kanama riski olan hastalarda UAE'nin etkili bir hemostaz yöntemi olduğu düşünülmektedir

Zuhal Hürel
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ivf(in vitro fertilizasyon) için kontrollü over stimülasyonu yapılan hastalarda progestin primed(PPOS) ve GnRH antagonisti protokollerinin etkinliğinin karşılaştırılması

GĠRĠġ VE AMAÇ: Bu çalıĢmada, erken LH dalgalanmalarının önlenmesi amacıyla GnRH antagonistleri veya progestin primed overyan stimülasyon (PPOS) yöntemleri kullanılarak COS uygulanan hastalarda prematür ovulasyon oranları, elde edilen oosit sayıları, geliĢen yüksek kaliteli embriyo sayıları ve bu embriyolarla gerçekleĢtirilen embriyo transferleri sonrasında elde edilen canlı gebelik sonuçlarının karĢılaĢtırılması hedeflenmiĢtir. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2022 – Mart 2024 tarihleri arasında, Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Yardımcı Üreme Teknikleri Merkezine baĢvuran, 18 yaĢından büyük, 43 yaĢından küçük, IVF için kontrollü over stimülasyon yapılan hastalardan PPOS ve GnRH antagonist protokol uygulanan, dıĢlama kriterlerini karĢılayan 200 hasta çalıĢmaya dahil edildimiĢtir. Ardından bu hastalardan elde dilen toplam oosit, MII oosit, 2PN fertilizasyon sayıları, toplam embriyo kaliteleri, beta HCG pozitifliği, canlı gebelik sonuçları, OHSS oranları, kullanılan gonadotropin dozları ve süresi gibi parametreler değerlendiriĢmiĢtir. BULGULAR: Hasta gruplarının yaĢ, vücut kitle indeksi, embriyo transfer yaĢı, transfer edilen embriyo sayısı, endometrial kalınlık, infertilite süresi, FSH, AMH, PRL, TSH ve T4 düzeyleri gibi parametreler arasında istatistiksel olarak anlamlı olan bir fark bulunmamıĢtır. (P˃0.05). PPOS protokolü, GnRH antagonist protokolü arasında toplanan oosit sayısı bakımından fark olsa da yüksek kaliteli embriyo ve klinik canlı gebelik oranları açısından benzer oranlara sahiptir. SONUÇ: Bu çalıĢma, infertilite tanısı ile IVF uygulanan hastalarda GnRH antagonist tedavi protokolünün günlük enjeksiyon gerektirmesi ve maliyetinin yüksek olmasına karĢın, yeni bir tedavi yöntemi olarak tanımlanan PPOS protokolünün kullanım kolaylığı ve daha düĢük maliyeti ile dikkat çektiğini ortaya koymaktadır. Bunun yanında, PPOS protokolünün toplanan oositlerin kalitesini olumsuz etkileyebileceği ve embriyo kalitesini ve gebelik oranlarını azaltabileceği yönündeki endiĢelere rağmen, iki protokol arasında bu sonuçlar açısından belirgin bir fark olmadığı görülmüĢtür. Anahtar Kelimeler: GnRH antagonistleri, oosit toplama, progestin

Nihat Çetin
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrium kanseri, endometrial hiperplazi ve endometrial polip ayırıcı tanısında serum ve endometrial doku endocan düzeyi

Amaç: Malign tümörlerin ortaya çıkmasında, malign tümörlerle ilişkili inflamasyon ile anjiogenezde ve tümör yayılımında rol oynadığı gösterilen endocan seviyelerinin, endometrium kanseri olgularına ait serum ve doku örneklerinde artacağı düşünülmüştür. Dolayısıyla, endometrium kanserinin diğer benign endometrium patolojilerinden ayırt edilmesinde ve endometrium kanserinin öngörülmesinde endocan düzeylerinin kullanılıp kullanılmayacağını değerlendirmek amacıyla bu tez çalışması planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Jinekoloji polikliniğine menometroraji şikayeti ile başvuran ve endometrial biyopsi alınan 90 hasta çalışmaya alındı. Yaşı 25 ile 90 arasında değişen, çalışmaya katılmaya gönüllü olan, eş zamanlı kanseri veya malign tümörü olmayan, sigara ve alkol alışkanlığı olmayan ve vücut kitle indeksi < 31 kg/m2 olan hastalar çalışmaya alındı. Yaşı 25'ten küçük ve 90'dan büyük olan, çalışmaya katılmayı kabul etmeyen, eş zamanlı kanseri veya malign tümörü olan, gebelik saptanan, sigara ve alkol alışkanlığı olan, vücut kitle indeksi ≥31 kg/m2 olan, kemoterapi, radyoterapi veya hormon tedavisi almış hastalar çalışma dışı bırakıldı. Katılımcıların yaş, boy, vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi, gravidite, parite, yaşayan çocuk sayısı, menopoz durumu, ek hastalıkları, oral kontraseptif kullanımı, serum ve endometrial dokuda endocan düzeyleri ile ilgili veriler kaydedildi. Bulgular: Hastaların patolojik tanılarına göre dağılımı incelendiğinde, 13'ünde (%14.4) endometrium kanseri, 12'sinde (%13.3) endometrial hiperplazi ve 65'inde (%72.2) endometrial polip belirlenmiştir. Endometrium kanseri olgularının ortalama yaşı ve menopoz sıklığı, endometrial hiperplazi ve endometrial polip olgularının ortalama yaşı ve menopoz sıklığından anlamlı olarak yüksektir (her iki değişken için sırasıyla p=0.001 ve p=0.01). Endometrium kanseri olgularının ortalama boyu, endometrial polip olgularının ortalama boyundan anlamlı olarak kısadır (p=0.003); ortalama graviditesi, paritesi ve yaşayan çocuk sayısı endometrial polip olgularının ortalama graviditesinden anlamlı olarak fazladır (sırasıyla p=0.023, p=0.045 ve p=0.045). Endometrium kanseri, endometrial hiperplazi ve endometrial polip olguları; ortalama vücut ağırlıkları, vücut kitle indeksleri, oral kontraseptif kullanım öyküleri, diabetes mellitus ve hipertansiyon sıklığı bakımından istatistiksel olarak benzerdi (sırasıyla p=0.491, p=0.184, p=0.524, p=0.398 ve p=0.160). Endometrial polip, endometrial hiperplazi ve endometrium kanseri olguları, istatistiksel olarak benzer serum ve endometrial doku endocan düzeylerine sahiptir (sırasıyla p=0.249 ve p=0.675). Sonuç: Literatür taramasında görüldüğü kadarıyla, bu tez çalışması, endometrium kanseri, endometrial hiperplazi ve endometrial polip olgularındaki endocan düzeylerini ölçen ilk çalışmadır. Ancak, endometrium kanseri olgularındaki serum ve endometrial doku endocan seviyelerinin anlamlı olarak yükselmediği sonucuna varılmıştır. Bu çelişkili sonuç, çalışmanın yürütüldüğü kohortun nispeten küçük olması, uzun dönem verilerin olmaması, diabetes mellitus, hipertansiyon ve oral kontraseptif kullanan olguların çalışma dışı bırakılmaması gibi etkenlerden kaynaklanmış olabilir. Bu nedenle, endometrium kanserinin ayırıcı tanısında ve öngörülmesinde serum ve endometrial dokudaki endocan düzeylerinin bir belirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağını anlamak amacıyla, geniş ölçekli ve ileriye dönük çalışmaların planlanması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Endometrial kanser, endometrial hiperplazi, endometrial polip, endocan

Musa Büyük
Afyonkarahisar Health Sciences University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ovulasyon indüksiyonu sikluslarında erken foliküler dönem serum progesteron düzeylerinin gebeliği ön görme gücü

Primer infertilite, daha önce hiç gebeliği olmayan çiftler için en az bir yıl korunmasız ve düzenli cinsel ilişkiye rağmen gebelik elde edilememesi olarak tanımlanırken sekonder infertilite, daha önce en az bir gebeliği olan çiftler için en az altı ay korunmasız ve düzenli cinsel ilişkiye rağmen gebeliğe ulaşılamamasıdır. Anovulasyon, tuboperiotenal faktör, spermiogram bozuklukları, uterus anomalileri, servikal faktör ve endometriozis gibi etkenler; infertiliteye sebep olabilir. Menstrüel siklusun sonunda meydana gelen luteoliz etkin biçimde gerçekleşmediği veya tamamlanmadığı takdirde, erken foliküler fazda serum progesteron konsantrasyonları yüksek seyredecektir. Bu durum, implantasyon için endometriumda gerekli optimal mikro-çevrenin ve oosit/embryo kalitesinin olumsuz yönde etkilenmesine neden olabilir. Bu tez çalışması, ovulasyon indüksiyonu sikluslarında, erken foliküler dönemde ölçülen serum progesteron düzeylerinin klinik gebelik oranlarını öngörmedeki başarısını belirlemeyi amaçlamaktadır. Ocak 2018 ve Haziran 2020 tarihleri arasında Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı polikliniklerine infertilite nedeniyle başvuran 125 çift çalışma kapsamına alındı. Çalışmaya dâhil edilme kriterleri; kadın yaşının 40 yıldan küçük olması, erkek yaşının 40 yıldan küçük olması ve ovulasyon indüksiyonu veya intrauterin inseminasyon (IUI) için endikasyon bulunması olarak belirlendi. Ovulasyon indüksiyonu için endikasyonlar; anovulasyon, uterin faktör, tek taraflı tubal faktör ve hipogonadotropik hipogonadizm olarak kabul edildi. Açıklanamayan infertilite, servikal faktör ve hafif erkek faktörü ise IUI endikasyonları idi. Kadın yaşının 40 yıl veya daha büyük olması, erkek yaşının 40 yıl veya daha büyük olması ve in vitro fertilizasyon (IVF) için endikasyon bulunması, çalışma dışı bırakılma kriterleri olarak saptandı. Bu tez çalışmasında, 125 infertil çiftin 48'ine (%38.6) klomifen sitrat, 33'üne (%26.4) letrozol ve 44'üne (%35.2) rekombinant gonadotropin verilerek ovulasyon indüksiyonu uygulandı. Bu çiftlerin 44'ünde (%35.2) IUI uygulandı. Ovulasyon indüksiyonu uygulamaları sonucu 125 çiftin 41'inde (%32.8) klinik gebelik elde edildi ve 33 çiftte (%26.4) gebelik durumu devam ederken 8 çiftte (%6.4), ilk trimester sırasında gebelik kaybı gerçekleşti. Katılımcılar için erken foliküler dönemde ölçülen serum progesteron düzeylerinin ortalaması 1.01±0.43 ng/ml olarak hesaplandı. Klinik gebelik elde edilemeyen kadın katılımcılarla karşılaştırıldığında; klinik gebelik elde edilen kadın katılımcıların ortalama vücut kitle indeksleri anlamlı olarak düşüktü (26.06±4.34 kg/m2 vs 24.29±3.30 kg/m2, p=0.037), ortalama pariteleri anlamlı olarak azdı (0.6±0.2 vs 0.2±0.1, p=0.026), ortalama abortus sayıları anlamlı olarak fazlaydı (0.13±0.03 vs 0.31±0.02, p=0.034) ve ortalama erken foliküler dönem serum progesteron düzeyleri anlamlı olarak düşüktü (1.29±0.27 ng/ml vs 0.69±0.33 ng/ml, p=0.001). Erken foliküler dönem serum progesteron değeri, ovulasyon indüksiyonu ile klinik gebelik elde etmek için bağımsız bir prognostik gösterge olarak bulundu (p=0.001). Literatürle birlikte değerlendirildiğinde, bu tez çalışmasının bulguları, erken foliküler dönemde ölçülen serum progesteron değerlerinin ovulasyon indüksiyonu uygulanan kadınlarda klinik gebelik şansını öngörmek için kullanılabileceğini düşündürmektedir. Bu tez çalışması, nispeten küçük bir kohorta sahip olduğu için receiver operating characteristic (ROC) eğrisi analizi gerçekleştirilememiş ve bir kesme değer belirlenememiştir. Dolayısıyla, klinik gebelik elde edilen katılımcılarda, erken foliküler dönemde ölçülen serum progesteron seviyelerinin ortalaması olan 1.29 ng/ml değeri, kesme değer olarak kabul edilebilir. Buna göre, ovulasyon indüksiyonu başlanmadan önce, erken foliküler dönemde belirlenen serum progesteron düzeyinin >1.29 ng/ml olması, gebelik şansının düşük olacağını gösterebilir. Ovulasyon indüksiyonu uygulanacak infertil çift bu konuda bilgilendirilirse, siklusa devam etme veya siklusu iptal etme kararına dâhil edilebilir. Ovulasyon indüksiyonu ve IUI uygulanan infertil kadınlarda, tedavi başarısını öngörmek için kullanılacak erken foliküler dönem serum progesteron düzeyini belirlemek amacıyla ileri çalışmalara gereksinim duyulmaktadır.

GebelikKısırlıkKısırlık-kadın+4
Emre Yılmaz
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Herediter trombofilili term gebelerin doğum sonuçları ve komplikasyonlarının değerlendirilmesi

Amaç: Araştırma kapsamında belirlenen kriterler doğrultusunda trombofili saptanıp term olarak doğum yapan gebelerin perinatal sonuçlarını (gebelik kaybı, preeklampsi, intrauterin gelişme geriliği, abrupsiyo plasenta, venöz tromboz vb) değerlendirmeyi, doğum şekilleri, APGAR skorları, tromboz proflaksileri ve aynı dönemde trombofili öyküsü olmayan term doğum yapmış gebelerin perinatal sonuçlarını (gebelik kaybı, preeklampsi, intrauterin gelişme geriliği, abrupsiyo plasenta, venöz tromboz vb) değerlendirmeyi, doğum şekilleri, APGAR skorları karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Kliniğinde 1 Temmuz 2017 ile 31 Ekim 2021 tarihleri arasında term doğum yapan hastalar dahil edilmiştir. Vaka grubuna daha önce tekrarlayan gebelik kaybından kaynaklı düşük araştırması yapılarak, etyolojik sebeplerden yalnızca herediter trombofili testleri pozitif olan hastalara çalışma kapsamında yer verilmiştir. Hastalara ait demografik özellikler, hastaların geçmişteki gebelik öyküleri, trombofili tipleri ve trombofilik defekt sayıları kaydedilmiştir. Doğum şekillerinin ve doğum sonuçlarının retrospektif olarak incelendiği araştırmanın kontrol grubu, yine aynı dönemde kliniğimizde term doğum yapan trombofili öyküsü olmayan hastalardan oluşturulmuştur. Çalışma sonuçlarında, istatistiki önem düzeyi için p değeri <0,05 alınmıştır. Bulgular: Çalışma kapsamında rekürren gebelik kaybından kaynaklı gebelik öncesi etyolojik tarama yapılmış; herediter trombofili saptanıp term doğum yapan 50 gebe çalışma grubuna dahil edilirken, trombofili öyküsü olmayan 50 gebeyse kontrol grubuna dahil edilmiştir. Trombofili tespit edilen olguların 46'sında (%92) abort, kontrol grubunda term doğum yapan gebelerin 13'ünde (%26) abort öyküsü vardır (p<0,001). Herediter trombofili tespit edilen kadınlarda gebelik sayısı ortalaması 3,90±1,329 (minimum 1, maksimum 8) olup, kontrol grubunda gebelik sayısı ortalamasının 2,36±1,425 (minimum 1, maksimum 6) olduğu saptanmıştır. İki grup arasında ortalama gebelik sayısı bakımından istatistiki olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0,001). İki grup preekplamsi, tromboemboli, IUGR komplikasyonları gelişimi karşılaştırıldığında preeklampsi vaka grubunda 3 (%6) görülmüş, kontrol grubunda hiç saptanmamıştır (p:0,887). Tromboemboli vaka grubuna 1 (%2), kontrol grubunda hiç saptanmamıştır (p:0,399). IUGR vaka grubunda 4 (%8), kontrol grubunda hiç saptanmamıştır (p:0,247). Abrupsiyo plasenta her iki grupta da görülmemiştir. Komplikasyon gelişimi açısından istatistiksel açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır. Vaka grubunda DMAH (5 komplikasyon) veya DMAH+ASA (3 komplikasyon) alan hastalar kendi arasında karşılaştırıldığında komplikasyonlar bakımından anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (p:0,68). Sonuç: Obstetrik sonuçlar bakımından karşılaştırıldığında, herediter trombofili saptanan grup ile trombofili öyküsü olmayan grup arasında abort ve gravida sayısı haricindeki diğer sonuçlarda istatistiki olarak anlamlı farklılık bulunmadığı görülmektedir. Diğer çalışmalarla kıyaslandığında herediter trombofililerle ilişkisi gösterilen bazı komplikasyonlar çalışmamızda herediter trombofili ile ilişkilendirilememiştir. Bu çalışma grubumuzun küçüklüğünden kaynaklabilir. Herediter trombofilinin gebeliğe etkilerinin daha net bir şekilde saptanabilmesi, daha geniş katılımlı ve prospektif randomize çalışmaların planlanmasını gerektirmektedir. Anahtar Kelimeler: Herediter trombofili, gebelik komplikasyonu, term doğum.

DoğumGebelikGebelik komplikasyonları+2
Vedat Karakaya
Afyonkarahisar Health Sciences University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kisspeptin ve endometriyal polip ilişkisi

Amaç: Jinekolojik hastalarda anormal uterin kanamaya en sık neden olan patolojilerden biri endometriyal poliplerdir. Kisspeptinler ise üreme fizyolojisinin düzenlenmesi için gerekli olan bir hipotalamik nöropeptid ailesidir. Bu araştırma ile endometriyal polip patogenezinde kisspeptinin rolünü ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız prospektif bir çalışma olarak tasarlanmış olup Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'na anormal uterin kanama, infertilite, subfertilite, dismenore şikayetleri veya kontrol amacı ile başvuran 50 hastayı içermektedir. Hastalar endometriyal biyopsi sonuçlarına göre iki gruba ayrılmıştır. I. grup histopatolojik tanısı endometriyal polip gelen hastaları, II. grup ise normal gelen hastaları içermektedir. Hastaların periferik venöz kan örnekleri ve endometriyal dokuları kisspeptin gen (KISS1) ekspresyonu açısından; endometriyal dokuları kisspeptinin immunohistokimyasal boyanması açısından değerlendirilmiştir. Bulgular: Endometriyal polip ve kontrol grubunun kan ve endometriyal dokularında KISS1 gen ekspresyonu açısından anlamlı fark bulunmadı (p=0,399 ve p=0,387). Endometriyal polip hastalarıyla karşılaştırıldığında, kontrol grubunun doku kisspeptin boyanma derecesi daha yüksek olup bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Sonuç: Endometriyal polip ile kan ve dokudaki kisspeptin gen ekspresyonu arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Ancak endometriyal dokuda kisspeptin protein düzeyinin azalması, polip tanısı koymada belirteç olarak kullanmaya uygun olabilir. Kisspeptin ile ilgili çalışmalarda kisspeptin gen ekspresyonu; kisspeptin protein düzeyi ve reseptörüyle beraber değerlendirilmelidir. Anahtar Kelimeler: Endometriyal Polip, Histeroskopi, Kisspeptin.

EndometriyumGenital hastalıklar-kadınHisteroskopi+3
Şeyma İlayda Paltacı
Afyonkarahisar Health Sciences University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ovulasyon indüksiyonu yapılan kadınlarda serum 25-hidroksi vitamin D düzeyleri ile dominant folikul büyüklüğü ve oluşma süresi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: İnfertilite, bir kadınla bir erkekten oluşan çiftin düzenli ve korunmasız cinsel ilişkiye girmesine rağmen gebelik elde edememesi olarak tanımlanır. İnfertilite nedeniyle başvura çiftlerin %20 ila %40 kadarında ovulasyon bozuklukları mevcuttur. Anovulasyon saptanan olgularda monofoliküler gelişimi ve ardından ovulasyonu sağlamayı hedefleyen farmakolojik ajanların kullanılması, ovulasyon indüksiyonu olarak tanımlanır. Bu tez çalışması, ovulasyon indüksiyonu yapılan kadınlarda, serum D vitamini düzeyleri ile öncü folikül büyüklüğü ve oluşma süresi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2020 ve Ocak 2022 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı polikliniklerine infertilite nedeniyle başvuran ve ovulasyon indüksiyonu uygulanan 101 çift çalışmaya alındı. Çalışmaya dâhil edilme kriterleri; kadın yaşının 40 yıldan küçük olması, erkek yaşının 40 yıldan küçük olması ve ovulasyon indüksiyonu veya intrauterin inseminasyon (IUI) için endikasyon bulunması olarak belirlendi. Kadın yaşının 40 yıl veya daha büyük olması, erkek yaşının 40 yıl veya daha büyük olması ve in vitro fertilizasyon (IVF) için endikasyon bulunması, çalışma dışı bırakılma kriterleri olarak saptandı. Yaş, evlilik süresi, obstetrik öykü, vücut kitle indeksi, bazal hormon profili, tıbbi ve cerrahi özgeçmiş, infertilite süresi, tipi ve nedeni, antral folikül sayısı, spermiogram sonucu, önceki ve şimdiki ovulasyon indüksiyonu siklusları ile ilgili veriler kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya alınan infertil 101 çift için ortalama kadın yaşı 26.5 yıl, ortalama erkek yaşı 29.4 yıl, ortalama evlilik süresi 4.4 yıl ve ortalama infertilite süresi 2.6 yıl olarak hesaplandı. İncelenen 101 çiftin 56'sında (%55.4) primer infertilite mevcutken 45'inde (%44.6) sekonder infertilite tanımlanmıştı. 101 hastadan 38'inde (%37.6) BMİ >30 bulundu. En sık görülen infertilite nedenleri ise sırasıyla anovulasyon (n=64), hiperprolaktinemi (n=21, %20.8), erkek faktörü (n=15, %14.9) ve uterus faktörü (n=14, %13.9) olarak belirlendi. İnfertil kadınların %44.6'sında (n=45) polikistik over ve infertil erkeklerin %15.8'inde (n=17) oligospermi bulunmaktaydı. Bu çalışma kapsamında, 41 kadında (%40.6) klomifen sitrat, 6 kadında (%5.9) letrozol ve 54 kadında (%53.5) gonadotropin ile ovulasyon indüksiyonu gerçekleştirildi. İncelenen ovulasyon indüksiyonu siklusları için HCG günündeki ortalama D vitamini düzeyi 13.52±5.93 mg/l (aralık: 1.88-27.74 mg/l) olarak bulundu. Ovulasyon indüksiyonu uygulanan 101 kadının 48'inde (%47.5) klinik gebelik meydana gelmiş, 33'ünde (%32.7) gebelik devam etmiş ve 7'sinde (%6.9) canlı doğum gerçekleşmiştir. Ovulasyon indüksiyonu ile klinik gebelik elde edilen çiftlerle kıyaslandığında, klinik gebelik elde edilemeyen çiftlerde, kadın yaşının anlamlı olarak daha yüksek (p=0.003), erkek yaşının anlamlı olarak daha yüksek (p=0.012), evlilik süresinin anlamlı olarak daha uzun (p=0.036), geçirilmiş cerrahi (p=0.001) ve geçirilmiş sezaryen (p=0.003) oranlarının anlamlı olarak daha fazla olduğu görülmüştür. Ovulasyon indüksiyonu ile klinik gebelik elde edilen ve edilmeyen çiftler, human koryonik gonadotropin (HCG) uygulanma gününde ölçülen D vitamini düzeyi bakımından benzer bulunmuştur (13.9±6.0 mg/l vs 13.2±5.9 mg/l, p=0.584). Aynı şekilde, devam eden ve etmeyen gebelikler de HCG gününde ölçülen D vitamini düzeyi bakımından benzerdir (14.9±5.4 mg/l vs 11.5±6.7 mg/l, p=0.064). Ovulasyon sikluslarında HCG gününde ölçülen D vitamini ve bazal prolaktin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı olan pozitif korelasyon saptanmıştır (r=0.282, p=0.004). Öte yandan, HCG gününde ölçülen D vitamini ve bazal tiroid uyarıcı hormon (TSH) seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı olan negatif korelasyon bulunmuştur (r=-0.263, p=0.008). Lojistik regresyon analizine göre; kadın yaşı, erkek yaşı, evlilik süresi ve geçirilmiş cerrahi, klinik gebeliğe ulaşmak için bağımsız prognostik faktör olarak tanımlanmıştır (sırasıyla p=0.040, p=0.013, p=0.040 ve p=0.001). D vitamini düzeyleri, klinik gebelik ve devam eden gebelik için bağımsız bir prognostik faktör olarak tanımlanmamıştır. Sonuç: Bu tez çalışması, serum D vitamini düzeyinin ovulasyon indüksiyonu sikluslarının başarısı üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığını göstermiştir. Ancak bu sonuç, klinik uygulamalarda kendine yer bulmadan önce dikkatle değerlendirilmeli; benzer örnekleme ve tasarıma sahip çalışmalara tarafından da teyit edilmelidir. Bu önerinin en önemli nedeni, çalışmanın gücünü kısıtlayan faktörlerin bulunmasıdır. Çalışmanın nispeten küçük ölçekli olması, bu nedenle ROC eğrisi analizi yapılamamış olması ve uzun dönem verilerin incelenmemiş olması; aynı zamanda D vitaminin mevsimsel değişikliklerinin de değerlendirilmemiş olması bu faktörlere örnek olarak verilebilir. Ovulasyon indüksiyonu için farklı farmakolojik ajanların kullanıldığı tüm olguların ve hem IUI uygulanan hem uygulanmayan katılımcıların hepsinin çalışmaya dâhil edilmesi, elde edilen bulgularda heterojeniteye sebep olabilir. Ovulasyon indüksiyonu uygulanan infertil kadınlarda, D vitamini düzeylerinin gebelik ve canlı doğum oranları üzerindeki etkilerini öngörmek amacıyla iyi planlanmış ve standardize edilmiş, geniş ölçekli prospektif çalışmalara gereksinim duyulmaktadır.

FolikülKısırlıkKısırlık-kadın+3
Sudaba Garıbova
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sezaryen sütür tekniklerinin istmosel oluşumuna etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu tez çalışması, sezaryenle doğum gerçekleştirilirken uterus kesisi onarımında kullanılan tek kat devamlı kilitlemeli, çift kat kilitlemeli ve transvers kilitlemeli sütür tekniklerinin cerrahi sonrası dönemde istmosel oluşumuna etkisi olup olmadığını araştırmak amacıyla planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda 10 Kasım 2022– 10 Ağustos 2023 tarihleri arasında sezaryenle doğum yaptırılan 90 gebe kadın çalışmaya alındı. Çalışmaya yaşı 18 ile 45 arasında değişen, tekil gebeliği olan ve primer ya da mükerrer sezaryen uygulanan kadınlar dahil edildi. Yaşı 18 yaş'tan küçük ve 45 yaş'ten büyük olan, çoğul gebeliği olan, aktif doğum eyleminde olduğu halde sezaryen uygulanan ve çalışmaya katılmayı kabul etmeyen kadınlar çalışma dışı bırakıldı. Otuz hastada tek kat kilitlemeli uterus onarımı yapılırken 30 hastada çift kat kilitlemeli uterus onarımı ve 30 hastada transvers kilitlemeli uterus onarımı gerçekleştirildi. Sezaryen sonrası 3. ay ve 6. ayda değerlendirilen hastalara, transvajinal ultrasonografi görüntülemesi yapıldı. Bu görüntüleme sırasında istmosel olup olmadığına bakıldı ve rezidüel myometrium kalınlığıyla birlikte istmosel derinliği ve genişliği ölçüldü. Bulgular: Çift kat kilitlemeli sütür tekniği kullanılan olgular, transvers kilitlemeli ve tek kat kilitlemeli sütür tekniği kullanılan olgulara kıyasla anlamlı olarak daha gençti (p=0.029). Çift ve tek kat kilitlemeli sütür teknikleri kullanılan olguların sezaryenle doğum sayıları, transvers kilitlemeli sütür tekniği kullanılan olguların sezaryenle doğum sayısına göre anlamlı olarak daha düşüktü (p=0.005). Bir kez sezaryenle doğum yapan olgularda tek ve çift kat kilitlemeli sütür teknikleri, en az iki kez sezaryenle doğum yapan olgularda transvers kilitlemeli sütür tekniği anlamlı olarak daha fazla kullanılmıştır (p=0.027). Çift ve tek kat kilitlemeli sütür teknikleri kullanılan olgularda geçirilmiş sezaryen endikasyonu oranı, transvers kilitlemeli sütür tekniği kullanılan olgulardaki geçirilmiş sezaryen endikasyonu oranına göre anlamlı olarak daha düşüktü (p=0.014). Çift kat, tek kat ve transvers kilitlemeli sütür tekniklerinden yararlanılarak yapılan sezaryen doğumlar arasında cerrahi öncesi hemoglobin ve cerrahi sonrası hemoglobin değerleri bakımından anlamlı bir fark bulunamamıştır (sırasıyla p=0.389 ve p=0.489). Cerrahi sonrası 3. ayda kaydedilen rezidüel myometrium kalınlığı, istmosel derinliği ve genişliği ölçümleri, kullanılan cerrahi tekniğe göre anlamlı olarak değişmemektedir (sırasıyla p=0.549, p=0.174 ve p=0.379). Benzer biçimde cerrahi sonrası 6. ayda kaydedilen rezidüel myometrium kalınlığı, istmosel derinliği ve genişliği ölçümlerinde de kullanılan cerrahi tekniğe göre anlamlı olarak değişmemektedir (sırasıyla p=0.522, p=0.147 ve p=0.280). Çalışmaya alınan 90 olgunun 46'sında (%51.1) istmosel geliştiği gözlemlenirken 44 olguda (%48.9) istmosel gelişmediği tespit edildi. İstmosel gelişmeyen olgularla kıyaslandığında, istmosel gelişen olgularda gravida ve sezaryenle doğum sayısı anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla p=0.008 ve p==0.001). Ayrıca sezaryen sayısı arttıkça istmosel gelişme riskinin anlamlı olarak arttığı belirlendi (p=0.001). Çift kat, tek kat ve transvers kilitlemeli sütür tekniklerinden yararlanılarak yapılan sezaryen doğumlar sonrasında istmosel gelişme oranı istatistiksel olarak benzer bulundu (χ2 =0.356, p=0.837). Sonuç: Bu tez çalışmasında, çift kat kilitlemeli, tek kat kilitlemeli ve transvers kilitlemeli sütür teknikleri arasında istmosel oluşumu bakımından anlamlı bir farklılık saptanamamıştır. Sütür tekniğine göre istmosel gelişim oranı istatistiksel olarak benzer bulunmuştur. Ayrıca, cerrahi sonrası 3. ve 6. ayda kaydedilen rezidüel myometrium kalınlığının, istmosel derinliği ve genişliğinin, kullanılan cerrahi tekniğe göre anlamlı olarak değişmediği görülmüştür. Günümüzde ekonomik ve sosyokültürel şartlardaki değişikliklerden dolayı sezaryenle doğum ve buna bağlı olarak istmosel görülme sıklığı giderek artmaktadır. Bu artışın önüne geçmek amacıyla sezaryenle doğum sırasında uygulanan cerrahi onarım tekniklerinin standart hale getirilmelidir ve gereken tedbirler alınmalıdır. Dolayısıyla istmosel oluşumunu tetikleyen risk etkenleriyle ilgili olarak daha çok sayıda çalışma yapılmalı ve daha fazla bilimsel kanıt toplanmalıdır. Anahtar kelimeler: istmosel, sezaryen, sütür, uterus

Sezaryen operasyonuSütür teknikleriSütürler+2
Yasaman Yamralı
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Histeroskopi işlemi yapılan hastalarda post-operatif ağrı kontrolünde intravenöz lidokain tedavisinin etkinliği

Giriş: Histeroskopi, anormal uterin kanama, infertilite, endometrial hastalıklar, uterin fibroidler, intrauterin sineşi gibi patolojilerin tanısında ve tedavisinde sıklıkla kullanılan bir yöntemdir. Anestezi uygulanarak veya uygulanmadan yapılabilen histeroskopi, tanı veya tedavi amacıyla gerçekleştirilebilir. Amaç: Bu çalışma, cerrahi işlemlerde sıklıkla tercih edilen intraoperatif lidokain infüzyonunun, histeroskopi işleminden sonra ortaya çıkabilen ağrı, bulantı, kusma, opioid analjezik gereksinimi gibi komplikasyonlar üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntemi: Histeroskopi uygulanması planlanan 150 hasta araştırmaya alındı; araştırma ve kontrol grubu olarak iki gruba ayrıldı. Her iki gruba 75'er hasta dahil edildi. Araştırma kolundaki hastalara, anestezi öncesinde 0.15 ml/kg dozunda %1'lik intravenöz lidokain uygulandı ve histeroskopi işlemi süresince 0.2 ml/kg/saat dozunda %1'lik lidokain infüzyonu yapıldı. Kontrol grubunda ise lidokain yerine %0.9'luk salin solüsyonu uygulandı. Postoperatif ağrıyı değerlendirmek için vizüel analog skala (VAS) kullanıldı. Hastaların intraoperatif analjezik ve postoperatif anti-emetik gereksinimleri kayıt altına alındı. Toplanan veriler, Sosyal Bilimler için İstatistiksel Paket programı sürüm 21 kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, araştırma grubundaki hastalarda opioid grubu anestezik olan fentanil kullanımı ve dozu anlamlı olarak daha düşüktü (ikisi için de p=0.001). Araştırma grubunda postoperatif 30.dakika, 60.dakika, 4.saat ve 24.saat bakılan VAS değerleri anlamlı olarak düşük bulundu (hepsi için p=0.001). Yine araştırma grubunda postoperatif dönemdeki bulantı ve kusma sıklıkları anlamlı olarak düşüktü (sırasıyla p=0.031 ve p=0.001). Sonuç: İntraoperatif intravenöz lidokain infüzyonu, histeroskopi işlemi uygulanan hastalarda postoperatif dönemde opioid analjezik ve anti-emetik gereksiniminin yanı sıra ağrı, bulantı ve kusma gibi belirtileri azaltmaktadır. Anahtar kelimeler: Ağrı, histeroskopi, kusma, lidokain,

Anestezi-lokalAğrıHisteroskopi+2
Betül Ahat
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Moleküler olarak sınıflandırılmış endometrium kanseri hastalarında olası arıd1a ve CTNNB1 mutasyonlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu tez çalışması, biyolojik belirteçlerin ve moleküllerin endometrium kanseri olgularının prognozuna olan etkilerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Dolayısıyla, daha önceden endometrium kanseri tanısı almış ve moleküler olarak sınıflandırılmış hastalarda AT açısından zengin etkileşimli alan içeren protein 1A (ARID1-A) ve katenin beta-1 proteini (CTNNB1) mutasyonu olup olmadığına bakılmış; mutasyonların sağkalım ve nüks ile olan ilişkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesi'nde 1 Ocak 2010 ile 1 Ocak 2022 tarihleri arasında endometrium kanseri tanısı almış ve bu nedenle total abdominal veya laparoskopik histerektomi, bilateral salpingoooferektomi, infrakolik omentektomi veya omentum biyopsisi, lenf nodu örneklemesi ve sitolojik örnekleme yapılmış, postoperatif patoloji sonucunda endometrium kanseri tanısı doğrulanmış 120 hasta çalışmaya dahil edildi. Endometrium kanseri tanısı konulan, ancak histopatolojik inceleme sonucu ARID1A veya CTNNB1 geni izole edilemeyen 11 hasta çalışma dışı bırakıldı. Dolayısıyla çalışmaya toplam 109 endometrium kanseri hastası alınmış oldu. Bu hastaların hepsinde CTNNB1 geni ve 78'inde ARID1A geni izole edildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 109 endometrium kanseri hastasının 43'ünde evre1A (%39.4), 29'unda evre1B (%26.6), 7'sinde evre 2 (%6.4), 18'inde evre 3 (%16.5), 12'sinde evre 4 (%11.1) hastalık mevcuttu. Moleküler sınıflandırmaya göre 3 hastada POLE mutasyonu (%2.75), 27 hastada mismatch onarım geni kaybı (%24.77) ve 15 hastada p53 mutasyonu (%13.76) saptanırken 64 hasta NSMP grubunda (%58.71) sınıflandırıldı. ARID1A izolasyonu yapılan 78 hastanın 18'inde mutasyonu saptandı (%23.1). Çalışmaya alınan 109 hastanın 18'inde (%16.5) ARID1A mutasyonu ve 1'inde (%0.9) CTNNB1 mutasyonu saptandı. ARID1A mutasyonu saptanmayan 60 hasta ile ARID1A mutasyonu saptanan 18 hasta; yaş, vücut kitle indeksi, cerrahi tipi, tümör boyutu, histopatolojik tip, grade, evre, myometrium invazyonu, lenf nodu tutulumu, toplanan lenf nodu sayısı, lenfovasküler alan invazyonu, periton sitolojisi ve serviks tutulumu bakımından karşılaştırıldığında sonuçlar istatistiksel olarak benzer bulundu (hepsi için p>0.05). ARID1A mutasyonu saptanan ve saptanmayan hastalar; POLE mutasyonu, mismatch onarım kaybı, p53 mutasyonu ve NSMP varlığı bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (hepsi için p>0.05). Çalışmaya alınan 109 hasta ortalama 47 ay boyunca takip edildi. Nüks saptanan 6 hastanın hiçbirinde ARID1A mutasyonu belirlenmedi ancak ARID1A mutasyonu saptanan ve saptanmayan hastalar arasında nüks bakımından anlamlı bir farklılık yoktu (p=0.161). Bu süre boyunca 16 hasta (%20,5) öldü. ARID1A mutasyonu saptanan ve saptanmayan hastalar, genel ve hastalıksız sağkalım bakımından istatistiksel olarak benzerdi (sırasıyla p=0.617 ve p=0.191). Sonuç: Çalışmadan elde edilen bulgular, endometrium kanseri olgularında, ARID1A ve CTNNB1 mutasyonlarının prognozu öngörmek ve/veya non-spesifik moleküler profil olarak tanımlanan ve moleküler sınıflandırmada herhangi bir kategoriye dahil edilemeyen olgularda ileri evreleme yapmak için uygun ve elverişli olmadığını düşündürmektedir. Elbette ARID1A ve CTNNB1 mutasyonlarının endometrium kanserindeki rolünü ve klinik önemini kesin olarak belirlemek amacıyla geniş ölçekli ve ileriye dönük çalışmaların yapılması planlanabilir. Anahtar Kelimeleri: endometrium kanseri, prognoz, yeni nesil sekanslama, ARID1A, CTNNB1

Merve Savaş
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preterm eylem riski nedeniyle takip ve tedavi edilen tekil gebeliklerde vajinal flora değişikliklerinin perinatal sonuçlara olan etkileri

Amaç: Preterm eylem, gebeliğin 37. haftasından önce gerçekleşen doğum eylemi olarak tanımlanır. Bu durum tedavi edilemezse veya durdurulamazsa preterm doğum gerçekleşir. Erken doğum olarak da bilinen preterm doğum, çocukluk çağı hastalıklarının ve ölümlerinin başlıca nedenidir. Preterm eylemin ve doğumun önlenmesi amacıyla progesteron tedavisi başlanabilir, servikal pesser veya serklaj uygulanabilir. Bu tez çalışması, preterm eylem riski nedeniyle vajinal progesteron tedavisi başlanan, pesser ve serklaj uygulanan tekil gebeliklerde vajinal flora değişikliklerinin perinatal sonuçlara olan etkilerini araştırmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu tez çalışmasına 25.07.2022-01.08.2024 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesi'ne başvuran, yaşı 20-40 arasında değişen, daha önce preterm doğum yaptığı bilenen ve serviks uzunluğu <25 mm olarak ölçülen, serviks yetmezliği öyküsü olan, bilinen doğumsal uterus anomalisi olmayan ve preterm eylemi önlemek amacıyla vajinal progesteron (200 mg/gün) tedavisi başlanan, elektif olarak servikal pesser veya serklaj uygulanan ve gebeliğin ilk üç ayında bulunan 60 hasta dahil edildi. Katılımcılara progesteron tedavisi başlandıktan, pesser veya serklaj uygulandıktan 4 hafta ve 4 ay (16 hafta) sonra pelvik muayene yapıldı. Bu kontrol muayenelerinde vajinadan ıslak yayma yapıldı; vajina ve idrar kültürleri alındı. Islak yayma incelemesiyle belirlenen Nugent skoruyla birlikte vajina ve idrar kültürlerinde üreme olup olmadığı kaydedildi. Progesteron tedavisi başlanan, elektif olarak pesser ve serklaj uygulanan hastalar; demografik, tıbbi ve obstetrik özelliklerinin yanı sıra mikrobiyolojik ve perinatal sonuçlar bakımından karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 60 gebe kadının 22'sine (%36,7) progesteron tedavisi uygulanırken 17'sine (%28,3) servikal pesser ve 21'ine (%35,0) servikal serklaj yerleştirildi. Progesteron tedavisi uygulanan katılımcılarla kıyaslandığında pesser ve serklaj yerleştirilen katılımcılardaki tedavi gebeliği oranı anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,013). Progesteron tedavisi, pesser ve serklaj uygulanan gebe hastalar arasında, ilk ve ikinci kontrol muayeneleri sırasında kaydedilen Nugent skorlarının yanı sıra alınan vajina ve idrar kültürü sonuçları bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanamadı (hepsi için p>0,05). Benzer biçimde; progesteron tedavisi, pesser ve serklaj uygulanan gebe hastalar arasında doğum sırasındaki gebelik yaşı, yenidoğan yoğun bakım gereksinimi, abortus, doğum şekli, yenidoğan cinsiyeti ve Apgar skorları bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık belirlenemedi (hepsi için p>0,05). Progesteron tedavisi alan ve serklaj uygulanan gebe kadınlarla karşılaştırıldığında pesser yerleştirilen gebe kadınların dünyaya getirdiği yenidoğanların doğum ağırlığı anlamlı olarak daha düşüktü (p=0,025). İlk kontrol muayenesinde alınan 60 vajina kültürünün 47'sinde (%78,3) normal flora bildirilirken 13'ünde (%21,7) üreme saptandı. İlk kontrol muayenesinde alınan vajina kültüründe normal flora bildirilen olgularla kıyaslandığında üreme saptanan olguların 1. dakika Apgar skoru anlamlı olarak daha düşüktü (p=0,016). İkinci kontrol muayenesinde alınan 56 vajina kültürünün 26'sında (%46,4) normal flora bildirilirken 30'unda (%53,6) üreme saptandı. İkinci kontrol muayenesindeki vajina kültürlerinde normal flora bildirilen olgularla kıyaslandığında üreme saptanan olgulardaki preterm eylem sıklığı anlamlı olarak daha düşüktü (p=0,029). İlk kontrol muayenesinde alınan 60 idrar kültürünün 43'ünde (%71,7) üreme saptanmazken 4'ünde (%6,7) üreme saptandı. İkinci kontrol muayenesinde alınan 56 idrar kültürünün 24'ünde (%42,9) üreme yokken 8'inde (%14,3) üreme belirlendi. İlk ve ikinci kontrol muayenelerinde alınan idrar kültürlerinde üreme tespit edilen ve edilmeyen olgular arasında preterm doğum, doğumdaki gebelik yaşı, doğum ağırlığı, yenidoğan yoğun bakım gereksinimi, 1. ve 5. dakika Apgar skoru bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamadı (hepsi için p>0,05). Sonuç: Erken doğum riski nedeniyle vajinal progesteron tedavisi başlanması, servikal pesser veya serklaj uygulanması planlanan gebe kadınlarda, tedavi veya uygulama öncesinde klinik gözlem yapılması, kültür alınması ve kültürde üreme saptanması halinde antibiyotik tedavisi başlanması önerilir. Ürogenital kültürlerde üreme olması halinde preterm doğum riskinin artmayacağı ve perinatal sonuçların olumsuz yönde etkilenmeyeceği konusunda bilgilendirme yapılabilir. Bilgilendirme yapılırken başlanan vajinal progesteron tedavisinden, yapılan pesser ve serklaj uygulamasından sağlanacak yararların vajina florasında meydana gelebilecek değişikliklerle ve ortaya çıkabilecek ürogenital enfeksiyonlarla ilişkili zararları bertaraf edebileceği ifade edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Enfeksiyon, Pesser, Preterm Eylem, Progesteron, Serklaj

Çiğdem Koç Doğrul
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aşırı aktif mesane tanılı hastalarda pelvik taban kas eğitimi, bıofeedback ve pretibial sinir stimülasyonu tedavilerinin etkinliklerinin karşılaştırılması: Randomize kontrollü bir çalışma

7.ÖZET AŞIRI AKTİF MESANE TANILI HASTALARDA PELVİK TABAN KAS EĞİTİMİ, BIOFEEDBACK ve PRETİBİAL SİNİR STİMÜLASYONU TEDAVİLERİNİN ETKİNLİKLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI: RANDOMİZE KONTROLLÜ BİR ÇALIŞMA GİRİŞ VE AMAÇ Üriner inkontinans, hastayı zorlayan, hayat kalitesinde düşüş yaşatan bir durumdur. ICS, AAM tanımını; sıkışma inkontinansının eşlik ettiği veya etmediği, genellikle artmış gündüz işeme sıklığı ve noktüri ile birlikte olan sıkışma hissinin de bulunduğu bir sendrom olarak belirlemiştir. Kadınlarda genel AAM prevalans oranı %16,9 olarak belirlenmiştir. AAM tedavisinde konservatif yöntemler, etkili, iyi tolere edilebilen ve güvenli tedavi seçenekleridir. Biz de çalışmamızda aşırı aktif mesane sendromlu hastalarımızda pelvik taban egzersizleri, biofeedback tedavisi ve pretibial sinir stimulasyonu tedavisinin karşılaştırmalı etkinliğini saptamayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Haziran 2017-Mart 2018 tarihleri arasında Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi (SEAH) Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği Ürojinekoloji Polikliniğine üriner inkontinans şikayeti ile başvuran, urge inkontinans tanısı alan olgular çalışmaya dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 49.77±9.47 idi. Hastalara detaylı anamnez (OAB V8, ICIQ SF, FSFI sorgulama formları kullanılarak) , jinekolojik ve nörolojik muayene, 3 günlük işeme günlüğü, ped testi, tam idrar tetkiki, idrar kültürü, üroflowmetri yapıldı. Çalışmaya alınması planlanan 108 hastanın 12'sinin tedavisi çeşitli sebeplerden dolayı sonlandırıldı, 96 hasta ile çalışmaya devam edildi. Hastalar 3 tedavi grubuna kapalı zarf yöntemi ile randomize edilerek ayrıldı. İlk gruba (n:31) yalnızca pelvik taban egzersizleri, ikinci gruba (n:32) pelvik taban egzersizleri ile birlikte biofeedback tedavisi, üçüncü gruba (n:33) ise pelvik taban egzersizleri ile birlikte pretibial sinir stimulasyonu 12 hafta süreyle uygulandı. 12 hafta sonunda hastalara yaşam kalitesi ve üriner inkontinansı değerlendirmek adına sorgulama formları (OAB V8, ICIQ SF, FSFI) yeniden dolduruldu ve digital vaginal palpasyon ile pelvik taban kas gücü tekrar bakıldı. BULGULAR: Çalışmamızda her üç grupta da tedavi sonrası ICIQ-SF skorlarının ve OAB V8 skorlarının tedavi öncesi skorlardan daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0.001). Her üç grupta da hastaların şikayetlerinde büyük ölçüde azalma olduğunu görüldü. Literatürle uyumlu olarak tedavi öncesi ICIQ-SF skoru ortalamasının PTE grubunda 16'dan, tedavi sonrası 9'a, BF+ PTE grubunda 17,5'dan, tedavi sonrası 7'ye, PTNS + PTE grubunda 17'den, tedavi sonrası 9'a gerilediği görüldü. Yine literatürle uyumlu olarak tedavi öncesi OAB V8 skoru ortalamasının da PTE grubunda 30'dan, tedavi sonrası 12'ye, BF+ PTE grubunda 31'den, tedavi sonrası 14'e, PTNS + PTE grubunda 36'dan, tedavi sonrası 16' ya gerilediği tespit edildi. Sonuç olarak her üç grupta da tedavi öncesi ICIQ-SF ve OAB V8 düzeylerine göre tedavi sonrası ICIQ-SF ve OAB V8 düzeylerinde görülen düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Ancak tedavi öncesi FSFI skorlarına göre tedavi sonrasında gözlenen değişim istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Gruplar arasında tedavi sonrası üriner inkontinans episodları bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0.05). Bununla beraber tam kür /iyileşme görülen hasta sayısı pelvik egzersiz grubunda (grup1) 11 (%35,48) , pelvik taban egzersizi + biofeedback grubunda (grup2) 18 (%56,25), pelvik taban egzersiz + pretibial sinir stimulasyonu grubunda (grup3) 17 (%51,51) olarak saptanmıştır. Gruplar arasında tedavi sonrası PT(ped testi) değerleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0.05). Bununla beraber tam kuruluk elde edilen hasta sayısı pelvik egzersiz grubunda (grup1) 12 (%38,7) , pelvik taban egzersizi + biofeedback grubunda (grup2) 18 (%56,25), pelvik taban egzersiz + pretibial sinir stimulasyonu grubunda (grup3) 19 (%57,57) olarak saptanmıştır. TARTIŞMA ve SONUÇ: AAM tedavisinde medikal ve konservatif yaklaşımlar ön plandadır. Gerek kombine olarak gerek ayrı ayrı kullanımları tercih edilebilir. Literatür incelendiğinde konservatif tedavi yöntemlerinin ikili-üçlü kombinasyonlar halinde kullanımının daha olumlu sonuçlar verdiği gözlemlenmektedir. Biz, çalışmamızda ayrı ayrı etkinlikleri ispatlanmış olan bu üç güncel konservatif yöntemin birbirlerine olan üstünlüğünü ve tedavideki etkinliğini randomize bir şekilde karşılaştırmayı amaçladık. Tedavi öncesi ve tedavi sonrası yapılan değerlendirmelerimizde her üç tedavi grubunun da istatistiksel olarak etkin olduğunu gördük.. üç tedavi grbunun etkinliğini birbirleri ile karşılaştırdığımızda ise , gruplar arsında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Sonuç olarak UUI konservatif tedavi yöntemlerini seçerken bireysel yaklaşımın uygun olacağı kanaatindeyiz. Tedavilerin genel olarak etkinliği benzer olduğu için tedavi yöntemine karar verirken hastanın bireysel özellikleri, eğitim durumu, takip kolaylığı gibi özellikler ön plana çıkmaktadır. Tedavi kombinasyon seçiminde ise hastanın baskın olan semptomları ve hasta tercihi de göz önünde bulundurulmalıdır. ANAHTAR KELİMELER: Urge üriner inkontinans, Pretibial sinir stimulasyonu, Biofeedback ,kegel egzesizi

Biyo geri bildirimEgzersiz tedavisiKaslar+5
Merve Keskin Paker
Sakarya University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Doğal menopoz, cerrahi menopoz ve erken menopozun yaşam kalitesi, cinsel fonksiyonlar ve depresyon düzeylerine etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada menopoza giriş şeklinin yaşam kalitesi, depresyon düzeyleri ve cinsel fonksiyonlar üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Meno-poz Polikliniğine başvuran 164'ü doğal menopoz, 100'ü cerrahi menopoz ve 51'i erken menopoz olmak üzere toplam 316 kadın dahil edildi. Çalışmaya katılan kadınlara Menopoza Özgü Yaşam Kalitesi Ölçeği (MÖYKÖ), Beck Depresyon Envanteri Ve Kadın Cinsel İşlev Ölçeği (FSFI) uygulandı. BULGULAR: Çalışmaya dahil olan kadınların yaş aralığı 23 ve 65 yaşları arasında olup ortalama 50 yaştır. Çalışmada depresyon sıklığı %23,8 iken üç hasta grubu ara-sında anlamlı istatiksel fark saptanmamıştır. Menopoza Özgü Yaşam Kalitesi Ölçe-ğinden (MÖYKÖ) alınan toplam puanları arasında istatiksel anlamlı farklılık sap-tanmazken; cerrahi menopoz gubunda vazomotor semptomların doğal ve erken me-nopoz grubuna göre anlamlı derece yüksek bulunduğu görülmüştür (sırasıyla p=0.001; p=0.004; p<0.01). Female Sexuel Function İndex (FSFI) 'de erken menopoz grubunun toplam puanı doğal ve cerrahi menopoz grubundan istatiksel olaral anlamlı derecede daha yüksek iken doğal ve cerrahi menopoz grubu arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. FSFI'ın alt başlıklarından istek ve ağrı puanları üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemektedir (p>0.05). SONUÇ: Sonuç olarak premenopozal, menopozal ve postmenopozal dönem, özellikle ortalama yaşam süresinin arttığı günümüzde, kadın yaşamının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Her üç dönemde de yaşam kalitesini arttırmaya yönelik tedbirler alınmalıdır. Üç menopoz grubu içinde yaşam kalitesi, depresyon düzeyi ve cinsel fonksiyonlar açısından menopozun sebebi ve zamanlamasına bağlı farklılıklar olduğu görülmüştür. Bu farklılıklar menopozal dönemdeki her kadına bireysel olarak farklı yaklaşımlar gerektirir. Menopoz gruplarının birbiriyle kıyaslandığı çalışma sayısı azdır. Bu sebeple çalışmamız literatüre katkı sağlamaktadır. Bu konuyla ilgili daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğu düşüncesindeyiz Anahtar Kelimeler: Cinsel fonksiyonlar, Depresyon düzeyi, Menopoz, Yaşam kali-tesi

Cinsel işlev bozuklukları-psikolojikCinsellikDepresyon+2
Funda Tozlu
Sakarya University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrauterin gelişim kısıtlılığı olan hastalarda serebroplasental oranın fetal iyilik halinin belirlenmesindeki etkisinin gösterilmesi

Giriş ve amaç Bu çalışmadaki amaç IUGK olan fetüslerde umblikal ve fetal middle serebral arterdeki Doppler indekslerinin gebelik haftalarını dikkate alarak değerlendirmek ve IUGK olan fetüslerde serebroplasental oranın bu fetüslerin yönetimindeki yerini belirlemektir. Gereç ve Yöntem Bu çalışmaya Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği Yüksek Riskli Gebe Polikliniği'ne başvuran ve gerekli tetkikler sonrasında intrauterin gelişme geriliği tanısı koyulan, gestasyonel yaşı 27-40 gebelik haftaları arasında olan 66 hasta veSGA olarak değerlendirilen 34 kontrol olgusu dahil edildi. İntrauterin büyüme ve gelişme geriliği tanısı, USG da tamin edilen fetal doğum kilosu 10 persantilin altında olan fetuslara konuldu. Son adet tarihine göre hesaplanan gebelik haftası dating yapılarak doğrulandı. Hastaların gebelik haftaları , geçirilmiş sezaryan öyküsü olup olmadığı , özgeçmişinde ek hastalık olup olmadığı , hipertansif hastalığı olup olmadığı , proteinürisinin olup olmadığı, antihipertansif tedavi alıp almadığı ve fetal matürasyon için kortikosteroid kullanımının olup olmadığı sorgulanıp; kaydedildi. Doğumda fetal distres izlenip izlenmediği ve doğum nedeni sorgulanıp; kaydedildi. Her gruba ait gebelerin ultrasonografik ölçümleri , umblikal arter ve middle cerebral arter doppleri yapıldı. Persentilleri ve değerleri kaydedildi. Tüm bebeklere doğumdan sonra 1.dk da ve 5. dk da apgar skorlaması yapıldı ve skorlar kaydedildi. Bebeklerin doğum kiloları ölçüldü. Bebeklerin cinsiyet ve kilo ölçümleri çalışma formuna kaydedildi. Doğum sonrası yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı olup olmadığı, postpartum dönemde fetüste gelişen komorbid durumlar çalışma formuna kaydedildi. Bulgular Bu çalışmada hastalar IUGK 'ın tipine , başlangıç zamanına ve CPR'nun değerine göre ayrı ayrı sınıflandırılıp; her sınıfın maternal demografik özellikleri , fetüse ait prenatal ve postnatal bulguları ayrı ayrı karşılaştırılmıştır. Bizim çalışmamızın sonuçlarına göre; CPR 'nun değerine göre sınıflandırılan gruplar arasında demografik veriler içinde annelerin yaşları, BMI ölçümleri, BMI düzeyleri ve sigara kullanım oranları istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemektedir . Annelerin gravida, abortus, parite ve yaşayan çocuk sayıları istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemektedir. İki grup arasında proteinüri oranları, proteinüri miktarları, gebelik haftaları, antihipertansif tedavi alma oranları istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemektedir İki grup arasında ; CPR düzeyi 1 ve altında olan grubun doğum haftaları, doğum kiloları, CPR düzeyi 1'in üzerinde olan gruptan daha düşük bulunmuştur. Yenidoğanların ; CPR düzeyi 1 ve altında olan grubun 1.dakika apgar skorları, CPR düzeyi 1'in üzerinde olan gruptan daha düşük bulunmuştur. Yenidoğanların 5.dakika apgar skorları CPR düzeyi 1 ve altında olan grubun 5.dakika apgar skorları, CPR düzeyi 1'in üzerinde olan gruptan daha düşük bulunmuştur. İki grup arasında yenidoğanların yoğun bakım süreleri CPR düzeyi 1 ve altında olan grubun yoğun bakım süreleri, CPR düzeyi 1'in üzerinde olan gruptan daha uzun bulunmuştur. Yenidoğanlarda RDS oranları CPR düzeyi 1 ve altında olan grupta RDS görülme oranı daha yüksek bulunmuştur. Yenidoğanlarda mekonyum aspirasyonu oranları CPR düzeyi 1 ve altında olan grupta mekonyum aspirasyonu görülme oranı daha yüksek bulunmuştur. Hiperbilirubinemi oranları CPR düzeyi 1 ve altında olan grupta Hiperbilirubinemi görülme oranı daha yüksek bulunmuştur. Tartışma ve Sonuç IUGK olan fetüslerde tanıda ve yönetimde Doppler Ultrasonografinin en önemli parametrelerinden biri olan Serebroplasental oran, klinisyenlere sadece fetal hayatta değil; postpartum fetal komorbid durumlar ve riskler hakkında da bilgi vermektedir. Özellikle geç başlangıçlı IUGK yönetiminde CPR ' nun fetüsün takibi ve doğumu açısından önemli bir yeri vardır. Doppler ultrasonografi ile CPR 1 'den küçük bulunan fetüslerin 1. Ve 5. Dakika doğum apgarının 7' den küçük olma olasılığı daha fazla olup; yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı ve komorbid durumların daha fazla olduğu bilinmektedir. Bizim çalışmamızda da benzer sonuçlar elde edildi. CPR 1' den küçük olan grupta fetal distress görülme ihtimalinin daha fazla olduğu ve fetal nedenlerden dolayı doğum endikasyonu verilme oranının daha fazla olduğu izlendi. CPR 1' den küçük olan grupta daha küçük doğum kilosu ve düşük apgar skoru olduğu izlendi. Postnatal yenidoğan yoğun bakım ihtiyacının daha fazla olduğu izlendi. Postnatal komorbid durumların daha fazla olduğu izlendi. Bu çalışmada CPR 'nun antepartum ve postnatal komorbid durumlar hakkında önemli bilgiler sağladığı ,diğer antenatal testlerle kullanıldığı zaman komorbid durumları öngörmede ve engellemede etkili olduğu bilgisi elde edilmiştir.

Fetal gelişimFetal gelişme geriliğiSerebral arterler+3
Hatice Laçin Tuğan
Sakarya University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnfertil popülasyonda müllerian anomalilerin polikistik over sendrom fenotipi ile ilişkisinin saptanması

GİRİŞ: Polikistik over sendromu (PKOS) % 5-10 prevelansla üreme çağındaki kadınlarda en sık görülen endokrin bozukluktur. Menstrüel düzensizlikler, infertilite, metabolik, kardiyovasküler hastalıklar ve üreme problemlerine neden olur. Rotterdam kriterleri tanıda en çok kullanılan kriterlerdir. PKOS, oligo/anovulasyon, klinik/biyokimyasal hiperadrojenizm ve ultrasonografide polikistik over morfolojisi ile karakterizedir. Buna göre PCOS hastaları 4 farklı fenotipte sınıflandırılabilir: Fenotip 1: Oligo/anovulasyon + hiperandrojenizm + polikistik överler, Fenotip 2: Oligo/anovulasyon + hiperandrojenizm, Fenotip 3: Hiperandrojenizm + polikistik överler, Fenotip 4: Oligo/anovulasyon + polikistik overler. Müllerian kanal anomalileri menstrüel bozukluklar ve infertilite gibi çeşitli sorunlara yol açmaktadır. Ancak bu anomaliler çoğunlukla tesadüfen saptanırlar ve bir çok minör müllerian anomaliler gözden kaçar. Bu nedenle oligomenore ve müllerian anomali arasında bir ilişki varlığı uzun yıllar dikkati çekmemiştir. Antimüllerian hormon (AMH) değişiklikleri gibi biyokimyasal faktörler de her iki durumun etyopatogenezinde rol oynayabilir. Anovulasyonu olan müllerian anomalili hastaların etyolojisinde PKOS saptanan olguları bildiren az sayıda yayın bulunmaktadır. Bu nedenle kliniğimize başvuran infertil popülasyonda müllerian anomalilerin PKOS fenotipi ile ilişkisini olup olmadığını saptamak için çalışmamızı planladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum İnfertilite polikliniğine 2015 - 2019 tarihleri arasında başvuran ve infertilite tanısı alan üreme çağındaki toplam 1000 kadın çalışmamıza dahil edildi. Klinik (ultrasonografi, histerosalpingografi vs), laboratuar, özgeçmiş, infertilite etyolojisi ve süresi kaydedilen muayene dosyaları incelenerek retrospektif planlanan çalışmamızda müllerien anomalilerin PKOS fenotipi ile ilişkisinin saptanması amaçlanmıştır. SONUÇ: İnfertilite nedeniyle ileri tetkik yapılan hastalarından 106'sında (%10.6) Müllerian anomali saptandı. PCOS tanısı olan hastalarda Müllerian anomali sıklığı PKOS olmayan hastalara göre istatistiksel anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. (p= 0.001). Bununla birlikte Müllerian anomali tanısı alan 106 hastadan 39'una (%36.8) PKOS tanısı konulmuştur. Ayrıca Müllerian anomali tanısı almayan 894 hastadan 74 197'sine (%22) PKOS tanısı konulmuştur. Çalışmaya alınan 1000 infertil hastanın 236'sına (%23.6) PKOS tanısı konuldu. PKOS fenotiplerine bakıldığında fenotip 1 ve fenotip 2 daha sık görülürken, fenotip 3 daha az sıklıkta bulundu. PKOS fenotiplerinde Müllerian anomali sıklığına baktığımızda PKOS fenotip 1 grubunda Müllerian anomali sıklığı diğer fenotiplere ve PKOS tanısı olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptamıştır ( p <0.001). Müllerian anomali tanısı olan toplam 106 hastada USG hastaların yanlızca %41.5'ine tanı koyarken, MR ile hastaların %69.8' sine tanı konabilmiştir. Bununla birlikte HSG ise hastaların %99.1'ine tanı konmuştur. HSG müllerian anomali tanısı koymada diğer görüntüleme yöntemlerine göre istatistiksel olarak daha üstün saptanmıştır (p < 0.001). TARTIŞMA: Çalışmamızda infertilite nedeniyle tetkik edilen PKOS'lu hastalarda Müllerian anomali sıklığı PKOS olmayan gruba göre daha yüksek saptanmıştır. Ayrıca PKOS fenotipleri arasında ise Müllerian anomali sıklığı fenotip 1'de daha fazla saptandı. PKOS'lu hastalarda anovulasyon olması nedeniyle genel olarak tedaviye ovulasyon indüksiyonu başlanmakta, oysaki bu PKOS'lu infertil çiftlerde gerek spermiogram gerekse uterin ve tubal faktörlerin değerlendirilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte etyoloji bilinmeyen abortuslarda PKOS ve Müllerian anomali düşünülmeli ve araştırılmalıdır. PKOS fenotipleri ve Müllerian anomali ile İLGİLİ DAHA GENİŞ KAPSAMLI ÇALIŞMALARA İHTİYAÇ VARDIR. ANAHTAR KELİMELER: Polikistik over sendromu fenotipleri, Müllerian anomali, infertilite

AnomalilerFenotipKonjenital anomaliler+3
Nimet Yerli
Sakarya University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gestasyonel diyabetes mellitus tanılı gebeler ile sağlıklı gebelerin, tiroid fonksiyon testlerinin ve her üç trimesterdeki hemogram değerlerinin karşılaştırılması

Amaç Gestasyonel Diyabetes Mellitus (GDM) hem annede, hem de fetüste önemli komplikasyonlara yol açabilen bir hastalıktır. Bu nedenle, hastalığın mümkün olduğunca erken tespit edilerek gerekli yaşam tarzı değişikliklerinin yapılması ve gerekirse uygun tedavinin başlanması gereklidir. Tanı koymada oral glikoz tolerans testine alternatif olarak daha çabuk uygulanan, zahmetsiz, ucuz ve güvenilir yöntemlerin geliştirilmesi için çalışmalar devam etmektedir. Bu çalışmada, gebelerde rutin çalışılan, tiroit fonksiyon testleri (TFT) ve hemogram testi parametreleri ile GDM arasındaki ilişkinin araştırılması ve bu laboratuvar testlerinin GDM' u tahmin gücü açısından istatiksel olarak anlamlı olup olmadığını bulmayı amaçladık. Gereç-Yöntem Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Merkez ve Doğumevi Kampüslerindeki Kadın Hastalıkları ve Doğum Poliklinikleri' nde 2017-2019 yılları arasında takip edilen 451 gebe çalışmaya dahil edildi. Hastalar yaş, kilo, gravida, parite durumları ve etnik kökenleri açısından herhangi bir seçim yapılmadı. Grup 1: 75 gr veya 100 gr OGTT sonucuna göre GDM tanısı alan ancak kronik endokrin veya metabolik herhangi bir başka hastalık tanısı olmayan hastalar (n=226). Grup 2: 75 gr veya 100 gr OGTT ile gestasyonel diyabet tanısı ekarte edilen herhangi bir ek hastalık ve risk faktörü olmayan sağlıklı gebeler (n=225). Gebelerin, TSH, sT3, sT4 değerleri; birinci, ikinci ve üçüncü trimesterdeki hemogram parametre değerleri retrospektif olarak karşılaştırıldı. Bulgular Her iki grup karşılaştırıldığında GDM' li grubun yaşları, diğer gruptan daha yüksek bulunmuştur (p=0,001). TFT değerlerinin gruplara göre istatiksel olarak anlamlı farklılık göstermediği bulundu (p>0,05). her iki grubun, her üç trimesterdeki hemogram parametrelerinden Hgb ve Hct ölçümleri, MCH değerleri, diğer gruptan yüksek izlenirken (p:0.001), RBC ve RDW değerlerinin istatiksel olarak anlamlı farklılık göstermediği bulundu (p>0,05). MCV değeri karşılaştırıldığında 1.trimesterde istatistiksel anlamlı farklılık izlenmezken, 2.ve 3.trimesterde GDM'li grupta MCV değerleri daha yüksek bulundu(p:0.001). Trombosit parametrelerinden PLT, PCT, MPV, PDW değerlerinin iki grup arasında her üç trimester için de anlamlı farklılık göstermediği görüldü(p>0,005). WBC değerleri karşılaştırıldığında, 1.ve 2. trimesterde iki grup arasında anlamlı farklılık izlenmezken, sadece 3. Trimesterde anlamlı düşük olduğu bulundu (p:0.001) Gruplar arasında Nötrofil sayısında 1. ve 2. trimesterde anlamlı farklılık saptanmazken, 3. trimesterde GDM'li grupta Nötrofil değerleri anlamlı olarak daha düşük bulundu. Her üç trimesterdeki Lenfosit değerleri karşılaştırıldığında, GDM'li grubun Lenfosit sayısı her üç trimesterde diğer gruptan yüksek izlenirken(p:0.001) gruplar arasında Eozinofil ve Bazofil değeri için anlamlı farklılık saptanmadı. Her üç trimesterdeki PLR değerleri karşılaştırıldığında, 1.ve 2. Trimesterde anlamlı farklılık saptandı, 1.trimesterdeki anlamlılık daha yüksekti (p:0,011). 3.trimesterde ise anlamlı farklılık saptanmadı. NLR değerleri karşılaştırıldığında 1.trimesterde anlamlı fark bulundu (p:0.018), ancak 2.ve 3.trimesterde anlamlı farklılık saptanmadı. Birinci trimesterde PLR değerinin NLR değerine göre daha anlamlı olduğu bulundu. 1.trimester PLR ve NLR ölçümleri için ROC analizi yapıldığında PLR değeri 109,71 ve altı olan olgularda, GDM riskinin 1,785 kat daha fazla olacağı ve NLR değerinin 2,78 ve altı olan olgularda, GDM riskinin 1,598 kat fazla olacağı sonucuna varıldı. Sonuç Hemogram testi hızlı, kolay ve neredeyse tüm sağlık kuruluşlarında rutinde polikliniğe başvuran tüm gebelere yapılabilmektedir. Hemogram parametrelerinin erken dönemde GDM tahmininde kullanılması birçok maternal ve fetal komplikasyonu önleyebilir. Bu konuda daha çok sayıda olgu içeren randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler Gestasyonel diyabetes mellitus, tiroid fonksiyon testleri, hemogram, platelet, PLR, NLR

Diabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitusGebelik+5
Gülçin Güner
Sakarya University · Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açıklanamayan infertilitesi olan kadınlarda histeroskopi sonrası ilk bir yıl içinde gebelik oranlarının değerlendirilmesi

İnfertı̇lı̇te toplumda yüksek prevalansta görülen bı̇r durumdur. 1 yıl boyunca korunma olmaksızın haftada 2-3 kez düzenlı̇ cı̇nsel ı̇lı̇şkı̇ye rağmen gebe kalınamaması ı̇nfertı̇lı̇te olarak tanımlanır. Dünya Sağlık Örgütü verı̇lerı̇ne göre 5 yıllık düzenlı̇ ı̇lı̇şkı̇sı̇ olan çı̇ftlerde kadınların %10'u ı̇nfertı̇ldı̇r. Tanı koyabilmek için fı̇zı̇k muayene, ovulasyonun saptanması, spermı̇yogram (erkek faktörün değerlendirilmesi için), tubal açıklığın değerlendirilmesi amacıyla hı̇stereosalfı̇ngografı̇ (HSG), uterus, overlerin anatomik olarak değerlendı̇rı̇lmesı̇ ve antral follikül sayımı için ultrasonografi (USG) yapılmalıdır. Tedavı̇de etı̇yolojı̇ye göre tedavı̇ planı belı̇rlenmekle bı̇rlı̇kte etı̇yolojı̇de herhangı̇ bı̇r sebebı̇n bulunamadığı "açıklanamayan ı̇nfertı̇lı̇te" grubu ı̇se tüm ı̇nfertı̇l hasta grubunun %15-22 kadarını kapsamaktadır. Yapılan her ı̇şlemı̇n hastaya yarar-zarar ı̇lı̇şkı̇sı̇ ve malı̇yetı̇ düşünüldüğünde ofı̇s hı̇steroskopı̇ ı̇le ı̇nfertı̇lı̇tede başarısızlığa sebep olan patolojı̇lerı̇n gı̇derilebı̇ldı̇ğı̇ ve başarı oranlarını arttırabı̇ldı̇ğı̇ göz önünde bulundurularak kavı̇teyı̇ daha ı̇yı̇ değerlendı̇rebı̇lmek ı̇çı̇n ı̇nfertı̇l çı̇ftlerde değerlendı̇rmede ı̇lk basamak testlerden bı̇rı̇ olmasını destekleyen görüşler bulunmaktadır. Hı̇steroskopı̇ sonrasında gebelı̇k başarısının arttığına daı̇r çalışmalar yapılmıştır. Gerek Ofis H/S'nin gebelik sonuçları üzerine olan etkisini araştırmak gerekse rutin testlerle herhangi patoloji saptanamamış açıklanamayan infertil olgularında varsa uterin patolojileri ortaya koymak adına çalışmamızı planladık.

GebelikGebelikHisteroskopi+4
Melih Demir
Sakarya University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

In vitro fertilizasyonda kötü prognozlu olgularda dual stimülasyon protokolü ile konvansiyonel antagonist protokol sonuçlarının karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada DuoStim protokolünün kendi içinde FP ve LP stimulasyonlarının kıyaslaması yapılarak LPS etkinliğinin araştırılması ve DOR hastalarında DuoStim protokolünün ConStim protokolüne göre etkinliğinin ortaya konulması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif vaka-kontrol çalışmasında SÜEAH ÜYTEM'de Ocak 2019- Şubat 2020 arasında tedavi almış olan ve POSEIDON sınıflamasına göre kötü prognoz beklenen hastaların yapılmış olan tedavileri incelendi. ConStim protokolü ile DuoStim protokolü uygulanan hastaların FPS ve LPS'den alınan toplam sonuçları, ayrıca Duostim protokolü kendi içinde FP ve LP siklusları arasında aynı veriler açısından karşılaştırıldı. BULGULAR: DuoStim grubunda toplam 49, ConStim grubunda 151 olgu çalışmaya dahil edildi. DuoStim grubunda ConStim grubuna göre trigger günündeki dominant follikül sayıları, toplanan MII oosit sayıları, fertilize oosit sayısı, hasta başına kullanılan D3 embriyo sayısı ve bunların iyi kalite oranları ve kullanılan ilaç miktarları daha yüksek olarak bulundu(p<0.05). Ancak Blastokist sayısında sayısal olarak yükseklik saptansa da istatistiksel olarak anlamlı değere ulaşılamadı. LPS grubunda siklus başına elde edilen MII oosit sayısı, fertilize oosit sayısı, blastokist sayısı, elde edilen 2PN oositlerin kullanılabilme oranı FPS'ye göre daha fazla bulundu (p<0.05). POSEİDON gruplarına göre yapılan kıyaslamada tüm gruplarda MII oosit sayısı LPS' da FPS' na göre ve DuoStim' de ConStim'e göre daha fazla bulundu (p<0.05). Kullanılabilir embriyo sayısında DuoStim protokolü ConStim protokolüne göre POSEİDON grup 1 ve 2 de daha başarılı bulunmuştur (p<0.05). SONUÇ: DOR hastalarında daha kısa zamanda daha fazla MII oosit ve kullanılabilir embriyo elde edilebilmesi amacıyla, aile danışmanlığı verilerek DuoStim protokolü kullanılabilir. Ancak Duostim siklusu ile farklı zamanlarda gerçekleştirilecek iki ConStim' nun maliyet etkinliği yönünden karşılaştırılabilmesi için, özellikle maliyet etkinliğini göz önüne alan, daha fazla sayıda çalışmaların sonuçlarına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Dual Stimülasyon, Düşük ovaryan rezerv, İnfertilite, İn-vitro fertilizasyon, Luteal faz stimülasyonu, Poseidon sınıflaması.

AntagonistlerFertilizasyon-in vitroKısırlık+5
Abdullah Cevrioğlu
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnfertilitede kadın genital traktusunu değerlendirmede Histerosalpingografi (HSG)'nin yeri ve klinik korelasyonu

GİRİŞ VE AMAÇ: İnfertilite dünya çapında oldukça önemli bir problem haline gelmiştir. Dolayısıyla infertil çiftlerin tetkiki de önem kazanmıştır. Kadın genital traktusunu değerlendirme infertilitenin kadın açısından temel taşıdır. Uterus ve tubaları değerlendirme amaçlı 100 yılı aşkın süredir kullanılmakta olan histerosalpingografi (HSG) günümüzde hala geçerliliğini nasıl koruyabilir konusu ele alınmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma hastanesi infertilite polikliniğine başvurmuş, 2015-2019 yılları arasında HSG çekilmiş ve takip/tedavisine eşi ile birlikte riayet etmiş olan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar skopi odasında su bazlı kontrast madde ile HSG çekilmiş bu esnada sedasyon uygulanmamış, işlemden 1 saat önce oral analjezik verilmiştir. Çekilmiş HSG'lerin çıktıları hastanın eline verilirken arşivlenme elektronik ortamda yapılmıştır. HSG'lerin yanı sıra hasta dosyalarından ve sistemden yaş, gravida, parite, BKİ, infertilite açısından yapılmış diğer görüntüleme ve tahlil bulguları, eş faktörü olup olmadığı, ilerde gebelik olup olmadığı, oldu ise gebelik sonuçları bilgileri temin edilmiştir. Sistemde bulunamayan bilgiler için sistemde kayıtlı telefon numaralarından hastalara ulaşılmıştır. BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 30,61; BKİ 25,57; primer infertilite oranı %69,6 sekonder infertilite oranı %30,4; uterin anomali oranı %27,5; müllerian kanal anomalisi %12,7; tubal anomali %17,2; istmosel %6; erkek faktörü %27,9; açıklanamayan infertillite %19,1; düşük over rezervi (cut off değeri 1,5 olarak alınmıştır) %33,3; PKOS %23 olarak saptanmıştır. Tubal anomali, PKOS ile müllerian anomali olma sıklığı anlamlı derecede artmış olarak bulunmuştur. Tubal anomali, endometriozis, peritubal adezyon ile de hidrosalpenks sıklığının anlamlı derecede artmış olduğu saptanmıştır. Dolum defekti ve uterin anomali açısından HSG'nin sensitivitesi %87,87; spesifite %81,43 olarak saptanmıştır. SONUÇ: HSG kadın infertilite değerlendirmesinde önemli bir tetkiktir. Gerek işlem sonrası gebelik oranlarının artması; gerek istmosel gibi yeni kavramlarda tanı için değerli olmasının yanı sıra hem tuba hem Uterus değerlendirilmesinde günümüzde yerini koruyan bir tetkiktir. Tubal geçişte Laparoskopi kadar invaziv değildir; uterin anomalileri tetkikte MR kadar pahalı bir tetkik değildir. Üç boyutlu USG her merkezde bulunmamakta ve tubalar için değerlendirme niteliği sınırlı kalmaktadır. Sonohisterosalpingografinin HSG sonrasında artmış gebelik etkisi gösterilememiştir. CAT antijeni klamidya dışı enfeksiyonlar ve endometrioziste yetersiz kalmaktadır. Sonuç olarak, infertil kadınlarda,uterus ve tubaları değerlendirme için kullanılan mevcut tetkikler değerlendirildiğinde; kliniğin ve hastanın bireysel özellikleri gözönüne alınarak yapıldığı takdirde; HSG ,hala faydalı , kostefektif bir tetkik olarak görünmektedir. Anahtar kelimeler: İnfertilite, Histerosalpingografi(HSG), İstmosel, Müllerian anomali ve PKOS

Antimüllerian hormonGenital hastalıklar-kadınGenitalia-dişi+5
Betül Nur Çoban Kayan
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rat modellerinde cerrahi olarak indüklenmiş endometriyozis tedavisinde soğan, keten tohumu ve zerdeçalın endometriyotik odakların gelişiminin engellenmesinde ya da regresyonunda etkisinin araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Üreme çağındaki kadınların %10-15'ini, infertil kadınların da %30-50' sini etkileyen endometriyozis, fonksiyonel endometriyal dokunun, uterin kavite dışında vücutta herhangi bir yerde bulunmasıdır. Semptomları sıklıkla kronik pelvik ağrı, dismenore, derin disparoni ve infertilitedir. Endometriyozisin patogenezi hala tam olarak bilinmemekle birlikte immünolojik faktörlerin, inflamatuar medyatörlerin, çeşitli genlerin ve oksidatif stresin etiyopatogenezde rol oynadığı düşünülmektedir. Endometriyozis için son tıbbi tedavilerin, uzun süreli kullanımlarını sınırlayan olumsuz etkileri vardır. Ayrıca, tedavinin sona ermesinden sonra hastalığın tekrarlaması oldukça yaygındır. Bu nedenle, daha güvenli ve etkili uzun süreli tedaviler araştırılmaktadır. Ayrıca endometriyozisde bazı yaşam ve diyet değişiklikleri gibi non-farmakolojik yaklaşımların da semptomlarda iyileşme sağladığı gösterilmiştir. Günümüzde kronik bir hastalık olan endometriyozisin kesin tedavisinin olmaması, kanser dahil birçok hastalığın tedavisinde fitoterapiye ilginin artması, dünyada olduğu gibi ülkemizde de endometriyozis tedavisinde bitkisel tedavileri başvurulan bir yöntem haline getirmiştir. Literatürde endometriyozis tedavisinde özellikle anti oksidan, anti inflamatuar, anti tümoral, anti mikrobiyal, anti anjiyogenik, anti mutajenik, anti metastatik ve hormon düzenleyici etkilere sahip zerdeçal (curcuma longa) ile yapılmış çalışmalar mevcuttur. Ayrıca Soğan (allium cepa L.) ve keten tohumu (Linum usitatissimum L.) da güçlü anti oksidan ve anti inflamatuar özellikleri olan yaygın kullanılan bitkilerdir. Bu çalışmanın amacı, endometriyozis tedavisinde özellikle ülkemizde çok sık kullanılan soğan ekstresi, keten tohumu ve zerdeçalın, deneysel endometriyozis oluşturulmuş ratlarda makroskopik ve mikroskopik düzeylerdeki etkinliğinin karşılaştırılmasıdır. Bizim çalışmamız bu konuda literatürde soğanın ve keten tohumunun kullanıldığı ilk çalışmadır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız prospektif bir vaka-kontrol çalışma olup Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Deneysel Tıp Uygulamaları ve Araştırmaları Merkezi (SÜDETAM) ve SÜEAH Biyokimya bölümü ve Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji Laboratuvarında yürütüldü. Araştırmada ağırlıkları 250-300 gr arasında değişen ortalama 3-6 aylık 32 adet Sprague-Dawley albino cinsi erişkin dişi rat kullanıldı. Laparotomi ile ratlarda endometrial implantlar oluşturulduktan sonra 4 hafta beklendi. Dört hafta sonra yapılan ikinci laparotomide endometrial implant odaklarının başarılı biçimde oluştuğu tespit edildi. Daha sonra, randomizasyon için tüm ratlar numaralandırıldı ve rastgele numara çekilerek 4 grup oluşturuldu. Ratlara iki hafta boyunca oral gavaj yoluyla sırasıyla günlük 3 cc/gün soğan ekstresi,3 cc/gün kurkumin ve 3 cc/gün lignan her gün aynı saatte aynı uygulayıcı tarafından verildi. Sham grubuna da aynı stres mazuriyetini sağlamak amacıyla deney boyunca her gün 3 cc/gün distile su verildi. Kontrol ve denek gruplarındaki kistlerden alınan spesimenler histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak, alınan kanlar biyokimyasal (Caspaz 3, TGF alfa, TGF beta, VEGF) olarak incelendi. BULGULAR: Deney gruplarının ağırlıkları, tedavi öncesi ve tedavi sonrası maksimum endometriyal implantların ortalama değerleri karşılaştırıldı. Gruplar arasında tedavi öncesi endometriyal implantların maksimum boyutları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi(p>0.05). Bitkisel tedaviler sonrası maksimum endometriyal implantların çapının gruplar arasındaki farkı istatistiksel olarak anlamlıydı(p<0.05). Tedavi sonrası endometriyal implant çapı 4.17±1.69 mm ortalama ile en yüksek zerdeçal grubunda olup, bunu sırasıyla sham, keten tohumu ve soğan ekstresi izledi. MMP 2 ve Caspase 3 ortalamalarının gruplar arasındaki farkları istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). TGF alfa değeri keten tohumu grubunda, TGF beta değeri zerdeçal grubunda, VEGF düzeyi ise sham grubunda daha yüksek bulunmasına rağmen fark analizi sonuçlarına göre her üç parametrenin de gruplar arasındaki farklarının istatistiksel olarak anlamlı olmadığı bulundu(p>0.05). Histopatolojik incelemelerde epitelizasyon ortalamaları gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklı bulundu(p<0.05). Fibrosis düzeyleri ise 2.43±0.53 ortalama ile soğan ekstresi grubunda en yüksek düzeyde olup, bunu sırasıyla keten tohumu, zerdeçal ve sham grubu izlemekteydi. Fark analiz sonuçlarına göre sham-soğan ekstresi grupları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.016<0.05). Epitelizasyon ve fibrozis ile diğer parametrelerin arasındaki ilişkiler istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). SONUÇ: Endometriyozis için güncel tıbbi tedavilerin, uzun süreli kullanımlarını sınırlayan olumsuz etkileri vardır. Günümüzde, antioksidan, anti inflamatuar, anti anjiojenik özellikleri gösterilmiş birçok bitkisel tedavinin endometriyozisde kullanılması yaygınlaşmıştır. Bu sonuçlara göre soğan (allium cepa) ekstresi grubunda endometriyal implant boyutlarında diğer gruplara göre anlamlı azalma, epitelizasyonda ve fibrozisde belirgin artış izlenmiştir. Sonuç olarak, endometriyotik implantların regresyonunda soğan (allium cepa) ekstresinin etkili olabileceği söylenebilir. Geleneksel olarak yaygın kullanılan bu bitkilerin endometriyozis üzerine etkilerini değerlendiren prospektif randomize kontrollü çalışmalara gerek vardır. Anahtar Kelimeler: Endometriyozis, fitoterapi, soğan, zerdaçal, curcumin, keten tohumu, lignan, Ratlarda endometriyozis modeli, Rat

EndometriyozFitoterapiHayvan deneyleri+5
Şeyda Kul
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik gebelerde 3. trimester fetal timik torasik oranın perinatal sonuçlarlarla ilişkisinin değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızda gestasyonel diyabetik gebelerin 3. üçay fetal timik-torasik oranlarının (TTR), sağlıklı gebelerin 3. üçay fetal timik-torasik oranları ile karşılaştırılması ve bu oranın perinatal sonuçlar ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif vaka-kontrol çalışmasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Perinatoloji Bilimdalı'na 1 Kasım 2018-1 Aralık 2019 tarihleri arasında başvuran ve tedavi alan gebeler incelendi. Sadece gestasyonel diyabeti olan gebelerin 3. üçay fetal timik-torasik oran ölçüm sonuçları ve perinatal sonuçları ile sağlıklı gebelerin 3. üçay fetal timik-torasik oranları ve perinatal sonuçları karşılaştırıldı. BULGULAR: İstatistiksel analizler SPSS 17.0 versiyonu paket yazılımı kullanılarak yapıldı. Çalışma grubunda toplam 95, kontrol grubunda toplam 96 olgu çalışmaya dahil edildi. Gruplar arasında gebelik yaşı, fetal büyüklük, boy, kilo, vücut kitle indeksi (VKİ) açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Çalışmamızın esas değişkeni timik-torasik oran (TTR) açısından gruplar değerlendirildiğinde ise TTR kontrol grubunda anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (0.432±0.015 vs 0.324±0.031 p<0,001). Kontrol grubu ile kıyaslandığında çalışma grubunda yenidoğan sarılığı ve yenidoğan yoğun bakım ünitesi ihtiyacı gibi bazı fetal parametreler bozulmuş olarak gözlenmiş olsa da, olumsuz perinatal sonuçların timik-torasik oran ile ilişkisi saptanmamıştır. SONUÇ: Gestasyonel diyabetik gebelerde kaydedilen timik-torasik oranın kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük olduğu tespit edilmiştir (p<0.001). TTR daha önceki çalışmalarda diyabetik gebelerde taramada kullanılabilecek bir metod olarak önerilmiştir ve çalışmamız bu veriyi desteklemektedir. Diyabetik gebelerde fetal timik-torasik oranın perinatal sonuçlar ile arasındaki ilişkinin açığa çıkarılabilmesi için daha yeni ve ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Diabet-gebelik sırasındaDiabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitus+6
Seval Taşdemir
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İkinci trimester gebelik terminasyonlarında misoprostol ve foley kateterin tek başına veya birlikte kullanımlarının etkinliğinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ : İkinci trimester gebelik terminasyonlarında misoprostol ve foley kateterin tek başına veya birlikte kullanımlarının etkinliğinin incelenmesi. GEREÇ VE YÖNTEM : Bu retrospektif çalışmada Sakarya Üniversitesi Eğitim Ve Araştırma Hastanesine başvuran Aralık 2016 -Eylül 2020 tarihleri arasındaki ikinci trimester gebelik terminasyonları incelendi. Toplam 146 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar tek başına misoprostol uygulananlar (62 hasta), tek başına foley kateter uygulananlar (35 hasta) ve kombine misoprostol + foley kateter uygulananlar (49 hasta) olarak 3 gruba ayrıldı. Gruplar arasında yöntemin etkinliği ve güvenliği incelendi. BULGULAR : Çalışmamızda gruplar arasında fark olmayıp, hastalar arasında yaş , gravida, parite, vücut kitle indeksi ve terminasyon endikasyonları benzerdir. Çalışmamızın primer sonucu olarak indüksiyon – terminasyon süresi değerlendirildi. Toplam terminasyon süresinin tek başına misoprostol uygulananlarda 16,10±14,13 saat; tek başına foley kateter uygulananlarda 18,43±14,89 saat; misoprostol ve foley kateter birlikte uygulananlarda ise 19,92±15,57 saat olduğu ve gruplar arasında benzer olduğu görüldü (p>0.05). Üç gruptaki olgularımızın komplikasyon oranları benzer olup, hiçbirinde majör komplikasyon oluşmadı. SONUÇ : İkinci trimester gebelik terminasyonlarında kullanılan yöntemlerin birbirine etkinlik açısından üstünlüğü saptanmamış olmakla birlikte; sezaryen öyküsü olan olgularda misoprostole bağlı gelişebilecek uterin rüptür gibi komplikasyonların önlenmesi için yöntemlerin kombine kullanımı tercih edilebilir. Anahtar Kelimeler : Misoprostol, foley kateter, ikinci trimester, gebelik terminasyonu

GebelikKateterizasyonMisoprostol
Şeyma Kara
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Jinekolojik endikasyonlarla laparoskopi yapılan kadınlarda intraabdominal adezyonların öngörülmesinde umblikal visseral kayma bulgusunun transvajinal ultrasonografi probu ile değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, preoperatif umblikal visseral kayma testi sırasında transvajinal ultrasonografi (TV USG) probunun yüzeyel USG probu gibi kullanılarak elde edilen sonuçların, intraoperatif bulgularla karşılaştırılması ve TVUSG' nin umblikus altı adezyonların tespitinde kullanılmasındaki etkinliğinin değerlendirilmesidir. YÖNTEM: Bu prospektif çalışma Ocak 2021 ve Ocak 2022 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın hastalıkları ve Doğum kliniğinde çalışmaya dahil edilme kriterlerine sahip olan, jinekolojik nedenlerle laparoskopi yapılacak 200 hasta ile yapılmıştır. Operasyon öncesi 200 hastanın TVUSG probu ile umblikusta visseral kayma bulgusunun olup olmamasına göre kaydedilmesinden sonra intraoperatif olarak periumblikal alandaki adezyonların varlığı ve TVUSG' nin adezyonları tespit etmedeki potansiyeli değerlendirilmiştir BULGULAR: Umblikal alandaki adezyonların tespitinde TVUSG' nin sensitivitesi %26,67 (%12,28, %45,89), spesifitesi %92,62 (%87,17, %96,26) bulundu. Umblikal alanda visseral kayma testi %42,11 (%24,22, %62,33) PPV ile yapışıklığı saptarken, %86,25 (%83,42, %88,66) NPV ile yapışıklık olmadığını tespit etmiştir. SONUÇ: Transvajinal ultrasonografi probu ile değerlendirilen umblikal kayma bulgusunun, operasyon sırasında umblikustan trokar girişi sırasında oluşabilecek komplikasyonların azaltılmasını sağlayacak kolay uygulanabilir, noninvaziv, güvenli, tekrarlanabilir ve daha önce ameliyat olmuş veya obez olan tüm hastalar için uygulanabilir bir yeni yöntem olduğu gösterilmiştir.

AdezyonlarGenital hastalıklar-kadınKadınlar+3
Nur Kurt
Sakarya University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İkinci trimester biyokimyasal tarama testlerinde kullanılan biomarkerların perinatal ve neonatal sonuçları öngörmedeki rolü

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu tez çalışmasının amacı, ikinci trimester biyokimyasal tarama testlerinde kullanılan biomarkerların (hCG, AFP, uE3, İNHA) perinatal ve neonatal sonuçları öngörmedeki rolünü belirlemektir. YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmada Ocak 2019 – Ocak 2020 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde ikinci trimester, üçlü ve dörtlü tarama testi yapılan ve çalışmaya dâhil edilme kriterlerini karşılayan 1034 gebenin sonuçları analiz edildi. Bu gebelerde olumsuz perinatal ve neonatal sonuçlar gestasyonel diyabet (GDM), gestasyonel hipertansiyon (GHT), preeklampsi, HELLP sendromu, fetal gelişim kısıtlılığı (FGR), preterm doğum, erken membran rüptürü (EMR), dekolman plasenta, gestasyonel haftasına göre düşük doğum ağırlığı (SGA), intrauterin fetal kayıp, 1. ve 5. dakika düşük Apgar skoru olarak tanımlandı. BULGULAR: Çalışmaya dâhil edilen 1034 gebenin biyokimyasal tarama test sonuçları incelendi. AFP'in MoM değerinin ≥ 1,14 olması ile intrauterin fetal kayıp arasında anlamlı ilişki bulundu (p=0,033). Yüksek AFP MoM değerleri ile aynı zamanda GHT, 1. ve 5. dakika düşük Apgar skoru, SGA arasında da anlamlı ilişki olduğu saptandı (sırasıyla p=0,031, p=0,002, p=0,029, p=0,001). hCG'nin yüksek MoM değerleri ile GHT gelişme riski arasında anlamlı ilişki bulundu (p=0,021). İNHA'nın MoM ≥ 1,23 olması ile GHT, MoM ≥ 1,25 ile GDM, MoM ≥ 1,19 ile FGR, MoM ≥ 1,5 ile PROM, MoM ≥ 1,26 ile preterm eylem arasında anlamlı ilişki bulundu (sırasıyla p=0,006, p=0,049, p=0,001, p=0,016, p=0,000). İNHA'nın MoM değerinin > 1,38 olması ile 1. dakika düşük Apgar skoru, MoM > 1,82 ile düşük doğum ağırlığı arasında anlamlı ilişki bulundu (sırasıyla p=0,045, p=0,001). AFP'nin MoM değerinin > 1,37 olması ile 1. dakika düşük Apgar skoru, MoM > 1.37 ile 5. dakika düşük Apgar skoru, MoM > 1,17 olması ile düşük doğum ağırlığı arasında anlamlı ilişki bulundu (sırasıyla p=0,002, p=0,029, p=0,001). uE3 MoM değeri ile negatif perinatal ve neonatal sonuçlar arasında anlamlı ilişki saptanmadı. SONUÇ: Çalışmamızda AFP, uE3, hCG ve İNHA seviyelerindeki değişim ile olumsuz perinatal sonuçlar arasında anlamli ilişki bulunduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: AFP, BhCG, ikinci trimester tarama testleri, İNHA, perinatal sonuç, uE3

Alfa fetoproteinlerBiyobelirteçlerDiabet-gebelik sırasında+5
Nıgar Almadadova
Sakarya University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rat modellerinde uterus ve over dokusuna uygulanacak olan platalet rich plazma'nın over ve uterus üzerine ve fertilite üzerine etkilerinin araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Platelet Rich Plazma uygulamaları endometriyumu uygun kalınlığa getirmek, azalmış over rezervini iyileştirmek, over kalitesini arttırmak için kullanılabilmektedir. Over rezervi ve endometriyal reseptivite üzerine PRP uygulamasının etkin olup olmadığını, immünohistokimyasal ve biyokimyasal olarak gösterebilmek amacıyla bu çalışmayı planladık. YÖNTEM: Aralık 2021/Mart 2022 tarihleri arasında 28 dişi Sprague-Dawley albino rat kullanıldı. Ratlar 4 gruba ayrılıp, işlem öncesi sedasyon sağlandı. Ratlardan AMH ve FSH ölçümü için 0,2 ml kan alındı. PRP uygulanacak ratlardan PRP hazırlığı için 0,8 ml kan alındı. 1. grubun batını diseksiyon makasıyla açılıp kapatıldı. 2. grubun overleri ve uterus hornlarına enjektör ile girip çıkılıp inflamasyon uyarıldı. 3. grubun overleri ve uterus hornlarına 0,2 ml serum fizyolojik uygulandı. 4. grubun overleri ve uterus hornlarına 0,2 ml PRP uygulandı. Gruplar 3 östrus izlendi. Gruplardan AMH ve FSH ölçümü için anestezi altında tekrar kan alındı. Ratların batını diseksiyon makasıyla açılıp uterus ve overleri alınıp formalin içinde sabitlendi. Hematoksilen-Eozinle over ve endometriyum boyandı. Epitelyal, stromal ve vasküler hücrelerin büyümesi değerlendirildi. VEGF ve Ki-67 antikorları kullanılarak, PRP nin damarlaşma ve hücre proliferasyonu üzerine etkileri incelendi. Grupların işlem öncesi ve sonrası AMH-FSH değerleri ile histopatolojik bulguları karşılaştırıldı. Veriler SPSS 20,0 paket programı kullanılarak değerlendirildi. BULGULAR: PRP uygulanan grupta AMH değerleri diğer 3 grupla karşılaştırıldığında; AMH seviyesindeki artış anlamlı olarak saptandı (p<0,05). Endometriyum ve overler Ki-67 ve VEGF varlığı açısından incelendiğinde grup 4 de artış gözlenmiştir (p<0,05). PRP uygulaması uterusta fibrozisi ve inflamasyonu azaltırken, damarsal gelişimi artırmıştır. 4. grupta histolojik bulguların olumlu yönde geliştiğini gözlemledik (p<0,05). SONUÇ: PRP uygulamasının, over ve uterus üzerine olumlu etkileri olduğunu gözlemledik. PRP' nin fonksiyonel mekanizmasını belirlemek ve klinik kullanımlar için onaylanmış bir PRP uygulama dozu, sayısı ve zamanı bulmak; PRP tedavisini standart ve önerilen bir tedavi stratejisi haline getirmek için iyi kurgulanmış ve randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.

Antimüllerian hormonHayvan deneyleriKısırlık+6
Özkan Durmaz
Sakarya University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Figo 2009 endometrium kanseri evrelemesine göre manyetik rezosans görüntüleme (MRI)'nin etkinliği

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada miyometriyal invazyonu, servikal stromal tutulumu ve adneksiyel yayılımı değerlendirmek amacıyla preoperatif dönemde uyguladığımız manyetik rezonans görüntüleme (MRI) yönteminin ve operasyon esnasında yapılan frozen inceleme sonuçlarını, nihai patoloji raporlarıyla karşılaştırarak, yöntemlerin miyometriyal invazyon derinliğini ve servikal stromal tutulumunu saptamadaki etkinlik düzeylerini değerlendirmeyi amaçladık. YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmada, Ocak 2015 ile Aralık 2021 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde tanısal amaçlı yapılan probe küretaj ile endometriyal kanser tanısı alan 156 hastada miyometriyal invazyon derinliği ve servikal stromal tutulum için ameliyat öncesi MRI ve operasyon sırasında frozen inceleme yapıldı. Her 2 yöntemin sonuçları altın standart olarak kabul edilen nihai patoloji raporlarıyla karşılaştırıldı. Veriler SPSS 20.0 istatistik programı kullanılarak analiz edilmiştir. BULGULAR: Yaptığımız çalışmaya 156 hasta dahil edildi. Hastaların yaşları 37 ile 84 arasında olup, ortalama yaş 61,09±8,753 tü. Miyometriyal invazyon derinliğinin değerlendirilmesinde; MRI'nin duyarlılığı, özgüllüğü, PPD, NPD ve genel doğruluk değerleri sırasıyla %66,1 %95 %88,1 %83,3 ve %84,6 iken frozen incelemenin değerleri ise sırasıyla %74,5 %98,9 %90,4 %82,4 ve %90,4 olarak izlendi. Servikal stromal tutulumun değerlendirilmesinde; MRI'nin duyarlılığı, özgüllüğü, PPD, NPD ve genel doğruluk değerleri sırasıyla %60 %97,1 %69,2 %95,8 ve %93,5 iken frozen incelemenin değerleri ise sırasıyla %66,6 %99,2 %88,8 %97 ve %96,5 olarak izlendi. Ayrıca miyometriyal invazyon derinliğinde histolojik grade, tümör boyutu, LVSİ ve servikal stromal tutulum gibi faktörlerinde etkili olduğu tespit edildi. Miyometriyal invazyonun, pelvik ve paraaortik lenf bezi tutulumunda prognostik faktör olduğu izlendi. SONUÇ: Endometriyum kanserinde miyometriyal invazyon derinliğinin ve servikal stromal tutulumun belirlenmesinde preoperatif dönemde çekilen MRI'nin genel doğruluk oranlarındaki yüksek değerleri nedeniyle önemli bir yöntem olduğu gözlendi. Anahtar Kelimeler: Endometriyum kanseri, frozen, miyometriyal invazyon, MRI, servikal stromal tutulum

Endometrial neoplazmlarManyetik rezonans görüntülemeNeoplazm evreleri+2
Melih Şaş
Sakarya University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İstmoselli olgularda endometrial mikrobiyatada oluşan değişikliklerin araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Sezaryen skar defekti (SSD) olarak da bilinen istmosel, sezaryen kesisinde myometriyumun bütünlüğünün bozulması ve myometriyumdaki açıklığın visseral peritona doğru girinti yapmasıdır. İstmosel kesesinde biriken artık adet kanı kronik endometrite neden olabilir. Çalışmada istmosel hastalarına uygulanan histeroskopik cerrahi yaklaşımının (istmoplasti) klinik başarısı araştırıldı. Ayrıca istmoplastinin endometriyal kavite mikrobiyomu üzerindeki etkisi araştırıldı. GEREÇ VE YÖNTEM: İstmosel semptomları ile başvuran ve transvajinal ultrasonografilerinde (TVUSG) istmosel saptanan 40 kadın çalışmaya dahil edildi. Ameliyattan önce ve ameliyattan 3 ay sonra uterus kavitesinden alınan lavaj örneklerine nükleik asit izolasyonu, 16S rRNA PCR, yeni nesil dizileme, biyoinformatik ve istatistiksel analiz ile mikrobiyolojik kültür ve mikrobiyom analizleri uygulandı. Ameliyat sonrası kontroller öncesi ve sırasında istmosel çap ölçümleri ve semptom sorgulamaları yapıldı. BULGULAR: Çalışma 22 kadınla tamamlandı. Ameliyat sonrası istmosel boyutları azaldı (p<0,001). Anormal uterin kanama, kronik pelvik ağrı, sekonder infertilite gibi istmosel semptomları düzeldi (p<0,001). İkincil infertilite nedeniyle başvuran 18 hastanın 12'si (%66,6) postoperatif takip süresinde (ortalama 8,9 ay) kendiliğinden gebe kaldı. Cerrahi tedavi öncesi alınan endometrial lavaj sıvılarında ağırlıklı olarak anaerobik bakterilerden oluşan endometrial mikrobiyom, laktobasillere dönüştü. SONUÇ: SSD, seçilmiş vakalarda histeroskopik istmoplasti ile etkin bir şekilde tedavi edilebilir. Endometriyal mikrobiyal floranın SSD'nin kapanmasından sonra normal fizyolojik yapısına dönmesi, özellikle sekonder infertilite olmak üzere istmosele sekonder gelişen semptomların düzelmesinin temel nedenidir. Anahtar Kelimeler: Endometriyal mikrobiyom, histeroskopi, infertilite, istmoplasti, istmosel.

Cerrahi-kadın doğumEndometriyumHisteroskopi+5
Emrullah Sezer
Sakarya University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrauterin gelişme geriliği olan yenidoğanlarda çekirdekli kırmızı hücre sayımı ve yenidoğan prognozuna etkisi

Çalışmamızda intrauterin gelişme gerilikli ve preeklemptik yenidoğanlarla term ve sağlıklı yenidoğanlar arasında çekirdekli eritrositler, ph, fetal komplikasyon oranı ve fetal yoğun bakım ihtiyacı karşılaştırıldı. Çalışmaya 35 hasta ve 40 kontrol olmak üzere toplam 75 yenidoğan dahil edildi.Her iki grup arasındaki maternal demografik özellikler benzerdi. Yenidoğanlardan, göbek kordonu klemplendikten sonra alınan venöz kanda çekirdekli eritrosit, arteryel kanda pH çalışıldı. İstatistiksel incelemeler SPSS for Windows, versiyon 13 ile çalışıldı. Hasta grubunda ortalama çekirdekli eritrosit sayısı ortalama 13.8 (0-42), ortalama ph 7.2, kontrol grubunda ise ortalama çekirdekli eritrosit sayısı 2.4, ortalama ph 7.34 tü. Çekirdekli eritrosit sayısı, ortalama ph değeri, fetal komplikasyon sıklığı ve fetal yoğun bakım ihtiyacı hasta grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu. Sonuç olarak, ÇKKH' leri kronik hipoksik olaylarda artmaktadırlar ve intrauterin gelişme geriliği ve preeklempsi gibi yüksek mortalite ve morbiditeye yol açan hastalıkların erken teşhisinde kullanılması için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

Selda Ümit Atalay
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hiperprolaktinemik infertil hastalarda makroprolaktinemi insidansı

Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Yardımcı Üreme Teknikleri Merkezine Mayıs 2004 ve Mayıs 2005 tarihleri arasında, primer ve sekonder infertilite nedeniyle başvuran 450 hastadan, "hiperprolaktinemi" tanısı almış 61 olgu çalışmaya dahil edildi. Buradaki sayının sınırlı olmasının nedeni PEG presipitasyon yöntemi ile serum prolaktin ölçümlerinin belirtilen tarihlerden kısa süre önce yapılmaya başlanmış olmasıdır. Hastaların yaş dağılımı 19-41 yaş arasındaydı. Yaş ortalaması 29,34,9 (ortalamaSD, yıl) olarak saptandı. Hastalarda en sık görülen şikayet bir gonadal fonksyon bozukluğu göstergesi olan oligomenore idi. Galaktore ise gerçek hiperprolaktinemik hastalardan (n=30) sadece iki tanesinde gözlemlendi. Olgular prolaktin yüksekliklerine göre sınıflandırıldılar ve rutin ölçüm ile hiperprolaktinemisi olanlar ile gerçek hiperprolaktinemisi olanların dağılımı yapıldı (Bkz. Çizelge 4.3 ve 4.4). Gerçek hiperprolaktinemisi olan olgular gerekli ileri tetkik ve tedaviye yönlendirilirken, geriye kalan hastalara durumlarına uygun infertilite tanı ve tedavi işlemleri başlatıldı. Sonuç olarak başvuran 450 hastada rutin serum PRL ölçümü ile elde edilen hiperprolaktinemi insidansı %13,5 olarak hesaplanmıştır. Bu başvuran 450 hastadaki gerçek hiperprolaktinemi insidansı ise % 6,6 olarak hesaplanmıştır. Rutin serum PRL ölçümü sonucu hiperprolaktinemi saptanan hastalarda ise makroprolaktinemi insidansı % 50,8 olarak hesaplanmıştır.

Tonguç Gündüz
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikovajinal fibronektin ve servikal uzunluk ölçümünün erken doğum eylemi prognozuna etkileri

Çalışmamız Ağustos 2003 ve Aralık 2004 tarihleri arasında başvuran, "erken doğum tehdidi" tanısı alan, ancak membranları intakt olan 24.-35.gebelik haftaları arasındaki Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Perinatoloji Polikliniğine başvuran gebeler arasında yapılmıştır. Erken doğum eylemi ile kliniğimize başvuran 196 hasta değerlendirilmiş, bunlardan uygun kriterlere sahip 40 hasta çalışmaya dahil edilebilmiştir. Buradaki sayının sınırlı olmasının nedeni hastaların çalışmaya alınma ( Bkz. çizelge 3.1) ve alınmama (Bkz. çizelge 3.2) kriterleridir. Bunun dışında testin maliyeti hasta sayısını sınırlayan bir diğer faktördür. Olgular servikal uzunluklarına göre (20 mm altı, üzeri ve 30 mm altı ve üzeri) FFN testi sonucuna (pozitif, negatif) doğum sırasındaki gebelik haftasına göre (32 hafta öncesi 37 hafta öncesi ve sonrası), başvuru ile doğum arasındaki intervale göre (ilk 48 saat, ilk 7 gün, ilk 14 gün içerisinde ve daha geç doğuranlar) sınıflandırılmıştır. Tokolitik tedavinin ilk 48 saatte ve ilk 7 gün içerisindeki doğumları etkileyeceği düşünülerek FFN testi ve servikal uzunluk ölçümünün prediktif değerlerinin tespitinde 14 günlük zaman dilimi esas alınmıştır. Sonuç olarak, FFN testi erken doğum eyleminin tanısında kullanılan özellikle sensitivitesi ve negatif prediktif değeri yüksek bir test olup, tanıda tek başına kullanımı sınırlıdır. Çalışmamızda incelenen servikal uzunluk ölçümünün, literatür bilgileriyle de uyumlu olarak, erken doğum eyleminin tanısında yeri olduğu vurgulandı. Her iki testin birlikte kullanımının etkinliği için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

Zeki Salar
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Subklinik hipotiroidin gebelik seyri ve fetüs üzerine etkisi

Hipotiroidinin gebelik seyri ve fetus üzerine olumsuz etkilerinin olduğu bilinmektedir. Subklinik hipotiroidinin gebelik ve fetus üzerine olumsuz etkilerinin olup olmadığı henüz açığa kavuşmamış bir kunudur. Biz kliniğimizde yaptığımız bir retrosipektif çalışmayla subklinik hipotiroidinin gebelik seyri ve fetus üzerine olumsuz etkilerinin olup olmadığını araştırdık. Çalışmaya Ocak 2002 - Haziran 2006 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde takip edilen ve klinikte doğum yapmış olan gebeleri aldık. Doğum kayıtlarında 20. gebelik haftasından sonra doğum yapmış olan gebelerin kayıtlarını inceledik. Doğum kayıtlarından gebelerin isim, soy isim ve dosya numaralarını bulduk. Hastaneninin medihasta programından gebelerin tiroid fonksiyon testlerini (TSH, sT4 ve sT3) araştırdık. Gebeleri tiroid fonksiyon testleri normal (TSH, sT4 ve sT3 değerleri normal) olanlar ve subklinik hipotiroidisi (TSH yüksek, sT4 ve sT3 normal) olanlar olarak iki gruba ayırdık. Laboratuvar kayıtlarının incelenmesi sonrası tiroid fonksiyonları normal olan 789 gebe ve subklinik hipotiroidisi olan 45 gebe tesbit ettik. Kontrol grubunda 70-80 gebe bulunmasının yeterli olacağını karar verdik. Kontrol grubunu randomize olarak seçmek için tiroid hormon değerleri normal olan gebelerin hasta dosya numaralarını küçükten büyüğe doğru sıraladık. Bu sıralama sonrasında her on gebeden birini seçerek kontrol grubunu oluşturduk. Bu hastaların hasta dosyalarından gebelik takibi ve doğum kayıt notlarını inceledik. Bu araştırmalar sonucunda hasta grubundan 33 gebe ve kontrol grubundan 52 gebeyi çalışmaya aldık. Gebeleri; yaş, gravite, parite, abortus, gebelik tahliyesi, vajinal doğum, sezaryenle doğum, gestasyonel hipertansiyon, preeklampsi, eklampsi, preterm eylem, doğum haftası, intrauterin ölüm, intrauterin gelişme geriliği ve ablasyo plasenta yönünden araştırdık. Yenidoğanları; doğum haftası, doğum ağırlığı, 5. dakika Apgar değeri, neonatal ölüm, doğum sonrası yenidoğan yoğun bakım desteği alma, major malformasyon, respiratuvar distress sendromu, nekrotizan enterokolit, intraventriküler kanama yönünden araştırdık. Araştırma sonucunda subklinik hipotiroidili gebelerle ötiroid gebeler arsında gebelik komplikasyonları ve yenidoğan komplikasyonları yönünden fark bulunmadığını gözlemledik.

Metin Kaba
Akdeniz University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postmenopozal atrofik vajinitte enjekte edilebilir trombositten zengin fibrinin etkinliğinin değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı kadın hayatının yaklaşık üçte birlik kısmını kapsayan postmenopozal dönemde gelişen atrofik vajinitin semptomatik tedavisinde enjekte edilebilen trombositten zengin fibrinin (i-PRF) etkinliğini araştırmaktır. Trombositler yara iyileşmesinde merkezi bir rol üstlenmekte olup enjekte edilebilen trombositten zengin fibrin, büyüme faktörlerinin ve sitokinlerin salınımına yol açarak hücre göçü, doku rejenerasyonu ve yara iyileşmesini tetiklerler. Çalışmaya; vajinal yanma, kuruluk, kaşıntı ve cinsel disfonksiyon gibi atrofik vajinit şikayetleri olan 35 postmenapozal hasta dahil edildi. Hastalardan yaklaşık 18ml venöz kan alındıktan sonra 3 dakika boyunca 700 rmp'de santrifüj edilerek i-PRF hazırlandı. Vajen posterior duvarının ilk üç santimetrelik kısmına, bir santimetre aralıklarla üç noktaya eşit dozlarda enjeksiyon yapıldı. Uygulama aynı hastaya bir ay ara ile iki kez tekrarlandı. İşlem öncesi, işlem sonrası birinci ve altıncı aylarda kadın cinsel fonksiyon indeksi (FSFI) ve cinsel yaşam kalite ölçeği (CYKÖ) anketleri kullanılarak hastaların atrofik vajinit semptomları değerlendirildi. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 54,1±5,5'di. İşlem öncesi ve sonrası CYKÖ anketi ve FSFI anketinin; istek, uyarılma, lubrikasyon, orgazm, memnuniyet, ağrı ve toplam skorları değerlendirildiğinde, ileri derece anlamlı olarak iyileşme olduğu tespit edildi (<0,001). Trombositten zengin fibrin uygulaması, yüksek başarı oranı, uygulama tekniğinin kolaylığı, otolog hazırlanan materyal olması, işleme bağlı komplikasyon ve yan etkilerinin görülmemesi, işlem süresinin kısalığı, hastanede kalış gerektirmemesi, maliyetinin düşük olması ve hormonal bir tedavi olmadığı için jinekolojik veya meme kanseri olan hastalarda da güvenli uygulanabilmesi gibi avantajlar sağlamaktadır. İ-PRF uygulamasının atrofik vajinit şikayetleri olan hastalarda umut verici ve etkin bir tedavi seçeneği olabileceği düşünülmektedir. Ancak uzun dönem etkinliğinin belirlenebilmesi için çok sayıda randomize kontrollü çalışmalara gereksinim vardır.

AnketlerPostmenopozTedavi+3
Pelin Oyardı
Bolu Abant Izzet Baysal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antenatal vücut şekil indeksi ve gebelik komplikasyonları arasındaki ilişki

Amaç: Gestasyonel diyabet (GDM), gestasyonel hipertansiyon (GHT) ve preeklampsi gebelikte sık görülen; maternal ve fetal ciddi sorunlara yol açabilen gebelik komplikasyonlarıdır. Gebelik esnasında bu hastaların erken dönemde tanı alması, uygun takip ve önleyici tedavilerinin uygulanabilmesi ile fetal ve maternal mortalite ve morbidite azalmaktadır. Bu çalışmada antenatal boy, kilo ve bel çevresi ölçülerek hesaplanan vücut şekil indeksi (VŞİ) ile gestasyonel diyabet, gestasyonel hipertansiyon ve preeklampsi arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Yöntem: 6-16. gebelik haftasındaki 184 hasta prospektif olarak incelendi. 13 hastanın tıbbi nedenlerle gebeliği sonlandı, 1 hastanın çalışmaya katılımından sonra ikiz gebeliği olduğu öğrenilerek çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya katılan 170 hastanın 6-16. gebelik haftasındaki boy, kilo ve bel çevresi ölçümleri ile vücut kitle indeksi (VKİ) ve VŞİ hesaplandı. Hastalar, takiplerinde GDM, GHT ve preeklampsi olma durumuna göre incelendi. Bulgular: 170 hastanın 41'inde (%24,1) gebelik komplikasyonu mevcuttu. 19'unda (%11,2) GDM, 28'inde (%16,5) GHT ve 4'ünde (%2,4) preeklampsi bulunmaktaydı. Gebelik komplikasyonu olan ve olmayan hastaların VŞİ değerleri istatistiksel olarak farklı değildi (p=0,437). Komplikasyonu olan hastaların VKİ ve bel çevresi değerleri istatistiksel olarak komplikasyonu olmayan hastalardan yüksekti (p değerleri sırasıyla; p=0,006, p=0,010). GHT olan ve olmayan hastaların VŞİ değerleri istatistiksel olarak farklı değildi (p=0,268). GHT olan hastaların VKİ ve bel çevresi değerleri istatistiksel olarak GHT olmayan hastalardan yüksekti (p değerleri sırası; p=0,020, p=0,038). Sonuç: Çalışmamızdaki verilerin ışığında antenatal vücut şekil indeksinin gestasyonel diyabet, gestasyonel hipertansiyon ve preeklampsi gelişme riskini değerlendirmede klinik olarak öneminin olmadığı saptanmıştır. Bunun yanında sonuçlarımız neticesinde VKİ ve bel çevresinin gebelik komplikasyonlarını öngörmede klinik ipuçları verebileceği belirlenmiştir. Çalışmamız konusu itibariyle ilk olup literatüre önemli katkı sağlamaktadır. ANAHTAR KELİMELER: Vücut Şekil İndeksi, Gestasyonel Hipertansiyon, Gestasyonel Diyabet, Preeklampsi, Bel Çevresi

Elif Betül Esmer
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Reprodüktif dönemdeki kadınlarda serum folik asit düzeyinin değerlendirilmesi

Çalışmamızda reprodüktif çağdaki (15-49) 500 kadının serum folik asit düzeylerine bakılmış ve eksikliği olmayan kadınlarda rutin folik asit uygulaması gerekliliği konusunda yorum yapmak amaçlanmıştır. Bu kapsamda hastaların folik asit değerleri 1,8-20,0 aralığında ve medyan folik asit değeri 5,40 olarak bulunmuştur. Folik asit değeri 3 ve altında olan 35 hasta mevcuttur. Folik asit eksikliği olan hasta oranı 15-25 yaş grubunda %10,7, 26-35 yaş grubunda %10,8 ve 36-49 yaş grubunda %1,9'dur. Yaş grubu 15-25 ve 26-35 olan hastalarda folik asit eksikliği 36-49 yaş grubuna göre istatistiksel olarak yüksektir. Gebe kalmayanlarda folik asit eksikliği oranı %10,1, gebe kalanlarda ise %4,2'dir. Daha önce gebe kalmayanlarda folik asit eksikliği oranı daha önce gebe kalanlara göre istatistiksel olarak yüksektir. Çalışmamızda yaş ile birlikte folik asit eksikliği (≤3) azalmıştır. Bunun nedeni yaşla birlikte artan doğurganlığa bağlı olarak daha önceki gebeliklerinde folik asit takviyesi kullanmış olmak olabilir. Nitekim çalışmamızda daha önce gebe kalmayanlara göre gebe kalanların folik asit eksikliği oranı daha azdır. Folik asit eksikliği reprodüktif dönemin başlarında daha sık olması nedeni ile rutin folik asit takviyesi gebelikte önerilmelidir. Ancak 400 mcg üzerindeki dozlarda olası yan etkilerinin araştırılması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Ebru Kaynar Varlık
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebeliğinde preeklampsi öyküsü olan kadınlarda serum tiyol disülfid dengesi ve kardiyovasküler risk değerlendirmesi

Gebeliğinde preeklampsi öyküsü olan kadınların daha sonraki yaşamlarında kardiyovasküler hastalık gelişme olasılığının arttığına dair artıran kanıtlar bulunmaktadır ve ve preeklampsinin kadınların yaşamlarında ilerleyen dönemde artmış kardiyovasküler riske neden olduğunun gösterilmesi, bu grup hastalarda riske neden olduğunun gösterilmesi, bu grup hastalarda riski azaltma yönünde önlemlerin alınması konusunda farkındalık oluşturacaktır. Çalışmamızın amacı, gebeliğinde preeklampsi öyküsü olan ve olmayan kadınların kardiyovasküler risk ve antioksidan mekanizmalar açısından karşılaştırmaktadır. Çalışmamızda kardiyovasküler risk değerlendirmesi için; BMI, demografik ve obstetrik veriler, tansiyon değerleri, karotis intima media ve ekstra medial kalınlık ölçümleri, oksidatif stresi belirlemek için de serum tiyol disülfid dengesine bakılacaktır. Hasta ve kontrol grubu olmak üzere yaklaşık 8 aylık bir süreçte 52+52 toplam 104 hasta sayısına ulaştık. Bu grupları çalışma şartlarına uygun koşullardaki hastalardan oluşturduk. Çalışmamızda toplanan veriler ve bakılan markır ve ultrason sonuçlarının istatiksel olarak yorumlanmasına göre preeklampsi öyküsü olan grupta native tiyol ve total tiyol düzeyleri preeklampsi öyküsü olmayan gruba göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Disülfid seviyesi ise preeklampsi grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek çıkmıştır. Sonuç olarak, preeklampsi grubunda tiyol/disülfid dengesinin bozulduğunu tespit ettik. Bu bulgular preeklampsinin etyolojisi konusunda yön gösterici olabilir.Sonuç olarak; tiyoller serumda başlıca bulunan antioksidan bileşenlerdendir. Preeklampside native ve total tiyol seviyeleri azalır ve tiyol/disülfid homeostazı bozulur. Tiyol/ disülfid homeostazı preeklampsinin patofizyolojisinde rol oynayabilir ve native tiyol, total tiyol ve tiyol/disülfid oranı preeklampsiyi öngörmede belirteç olarak kullanılabilir. Preeklamptik hastaların yönetiminde tiyol/disülfid homeostasisinin düzenlenmesi etkili bir tedavi seçeneği olabilir.Gebeliğinde preeklampsi öyküsü olan hastaların içinden HELLP sendromu gelişenleri ayrı bir grup olarak değerlendirdiğimizde, sonuçlar üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlıydı. Gebeliğinde şiddetli preeklampsi (HELLP) tanısı alan grupta karotis arter intima media ve karotis arter ektra medial kalınlık ölçümlerini diğer iki gruba göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek tespit ettik. Çalışmamızda bu iki ultrasonografik markırı anlamlı olarak yüksek bulmamız, preeklampsinin patofizyolojisinde yer alan vasküler endotel disfonksiyonun göstregesi olabilir. Aynı zamanda bu belirteçler, preeklamptik hastalarda ilerleyen yıllarda ortaya çıkabilecek kardiyovasküler hastalık risk artışına neden olan aterosklerozun erken dönem bulguları olabilir. Sonuç olarak, non invaziv ultrasonografik belirteçler, preeklampsi öyküsü olan hastaların takibinde ve risk değerlendirmesinde kullanılabilir parametreler olabilir. Fazla sayıda hasta içeren yeni çalışmalarla sonuçlarımızın desteklenmesi gerekmektedir.

DisülfitlerGebelikKadınlar+7
Gizem Banu Büyükküpcü
Bolu Abant Izzet Baysal University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Benign nedenli yapılan histerektomilerde histerektomi öncesi endometrial örnekleme gerekli mi?

Giriş ve Amaç: Benign nedenlerle planlanan histerektomi öncesi yapılan endometriyal biyopsi her dönem gerekliliği tartışılan ancak yine de birçok jinekoloğun vazgeçemediği bir uygulamadır. Fakat bu işlemin hastaya getirdiği ek anestezi riski,hastanın iş gücü kaybı,müdahalenin kendisinin enfeksiyon,kanama ve perforasyon gibi ciddi morbiditeye sahip olması nedeniyle çalışmamızda histerektomi öncesi yapılan endometrial örnekleme ile postoperatif patoloji sonuçlarını karşılaştırarak bu işlemin gerekliliğini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2014-Haziren 2018 tariherli arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültedi kadın hastalıkları ve doğum kliniğinde benign nedenlerle histerktomş yapılan 307 hastanın klinik özellikleri, preoperatif ve postoperatif endometrial patoloji sonuçları retrospektif olarak değerlendirlmiş,preoperatif endometrial örnekleme yapılan 162 hasta ve endometril örnekleme yapılmayan 145 hasta olarak iki gruba ayrılarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Kontrol ve çalışma grubu arasında yaş ve gravida sayıları açısından fark saptanmadı(sırasıyla p=0,916>0,005,p=0,395>0,005). Endometrial kalınlık açısından deney grubunda endometrial kalınlığın anlamlı oranda fazla olduğu saptandı.(p=0,049 <α=0,05).Kontrol grubunda en sık histerektomi endikasyonu 145 hastanın %37,9'nu oluşturan Myoma Uteri,Deney grubunda en sık histerktomi endikasyonu 162 hastanın %52,6'nı oluşturan Anormal Uterin Kanamadır.Kontrol grubunda post op patoloji sonucu en sık %48,3'le Leiomyom,Deney grubunda en sık patoloji sonucu %38,9'la Leiomyom dur.Kontrol grubunda 1 hastada leiomyosakom (%0,7), 1 hastada endometrium karsinomu (%0,7 )tespit edilmiştir. Deney grubunda preop biopsi alınan 1 hastada(%0,7) endometrium ca tespit edilmişken ,postop patoloji sonuçlarında 5 hastada(%3,1)endometrium karsinomu tespit edilmiştir.Endometrium karsinomu tesit edilen hastaların hepsinin postmenapozal kanamalı ve 60 yaş üzerihastalar olduğu tespit edilmiştir.Sonuç: Benign nedenlerle histerektomi yapılan hastalarda 50 yaşve üzeri anormal uterin kanama veya postmenapozal kanaması olanlara histerektomi öncesi endometrial örnekleme sadece biopsi şeklinde değil kapsamlı bir şekilde yapılmalıdır.Bunun dışında benign nedenli hsterektomilerden önce rutin endometrial örnekleme yapılması gereksiz olarak tespit eildmiştir. Anahtar Kelimeler: Benign, Dilatasyon&Küretaj, Endometrial örnekleme,Histerektomi,

DilatasyonEndometriyumGenital hastalıklar-kadın+3
Erhan Hanlıgil
Bolu Abant Izzet Baysal University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Stres üriner inkontinans hastalarında kegel egzersizinin ve biofeedback kullanımının üriner inkontinansa, yaşam kalitesine ve cinsel fonksiyona etkisi

AMAÇ: Üriner inkontinans, yaşamı tehdit eden bir durum olmasa da sürekli ıslaklık, irritasyon ve koku olması endişesi; depresyona kadar varan emosyonel sorunların gelişmesine sebep olur. Bu çalışmada Neurotrac® Myoplus 4 Pro tedavisi ve kegel egzersizlerinin; stress üriner inkontinanslı hastaların; yaşam kalitesine,cinsel fonksiyon üzerindeki etkisine ve inkontinans semptomlarına etkisinin kısa dönem sonuçları karşılaştırılması amaçlanmıştır. MATERYAL ve METOD: Ocak 2016-Aralık 2016 tarihleri arasında; Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi(SEAH) Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine ait ürojinekoloji polikliniğine üriner inkontinans şikayeti ile başvuran, muayene ve değerlendirme sonucu stres üriner inkontinans tanısı alan 60 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yarısına 12 haftalık biofeedback tedavisi; diğer yarısına da kegel egzersizleri verilerek, tedavi öncesi ve tedavi sonrası üriner inkontinansa etkisi, yaşam kalitesindeki etkisi ve cinsel fonksiyon üzerindeki etkisi incelenmiştir. BULGULAR: Kegel egzersizleri ve biofeedback tedavisinin; idrar kaçırmanın şiddeti, sıklığı ve tipini iyi ortaya koyabilmek ve ayrıca idrar kaçırmanın kişinin yaşam kalitesini ne derece etkilediğini gösterebilmek için kullandığımız ICIQ-SF skorlarında istatiksel oranda anlamlı bir biçimde düşmeye sebep olduğu tespit edildi. Kegel egzersizleri ve biofeedback tedavisinin; hastaların cinsel yaşamlarının değerlendirilmesi için kullanılan FSFI skorlarında; istatiksel oranda anlamlı bir biçimde düşmeye sebep olduğu tespit edildi. SONUÇ: Çalışmamız ile Kegel egzersizlerinin ve NeuroTrac® MyoPlus 4 Pro ile yapılan biofeedback nöromodülasyon uygulamasının SÜİ'da istatiksel olarak anlamlı sonuçların olduğu görülmektedir. Yine bu tedavi ile, iş hayatında, sosyal hayatta kişiyi rahatsız eden, günlük işlerin yapılmasına engel olan ve hatta bu işleri bırakmalarına neden olan koşullarda, kişiyi rahatlatacak düzeyde, istatistiksel bir anlamlılık ortaya koyarak belirgin bir iyileşme sağladığını görmekteyiz

Biyo geri bildirimCinsel işlev bozukluğu-fizyolojikPelvik taban+3
Aslıhan Kal Kaymaz
Sakarya University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üriner inkontinansı olan hastalarda perineal ultrasonografik değerlendirme

Bu araştırmanın amacı üriner inkontinansı olan hastalarda; perineal ultrasonografi değerlendirmenin yapılması ve etkinliğinin araştırılmasıdır. Perineal ultrasonografinin mesane boynu mobilitesini gösterme ve tanısındaki etkinliğinin tedavi ve cerrahi gerekliliği konusunda faydalı bir yön gösterici ve kolaylık sağlayan bir metod olduğunun gösterilmesi ve de çalışmada kullanılan literatürdeki bu metodların etkinliğinin araştırılmasıdır. Üriner inkontinansı olan ve olmayan hastalarda perineal ultrasonografi ile değişkenlerin karşılaştırılması amaçlanmıştır.

TedaviTeşhisUltrasonografi+1
Batuhan Kayar
Bolu Abant Izzet Baysal University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preaklampsi tanısında 12 saatlik idrarda protein tayini ve spot idrarda albumin/kreatinin oranının 24 saatlik idrardaki protein miktarıyla ilişkisi

Amaç: preeklampsi (PE) açısından değerlendirilen hastalarda spot idrardaki protein/kreatinin oranı (PKO) ve albumin/kreatinin oranı (AKO)'nun ve 24 saatlik idrar proteini atılımı arasındaki ilişkiyi ve PE'li hastalarda anlamlı proteinüri öngörmedeki değerini incelemektir. Bu çalışmada ayrıca 24 saatlik tetkik yerine, 12 saatlik idrar biriktirme tekniğide analiz edilecektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız toplamda 70 gebe (30 PE, 40 kontrol) ile prospektif olarak gerçekleştirildi Vaka ve kontrol gruplarının demografik özellikleri, önceki ve mevcut gebelik özellikleri, tansiyon yüksekliğine ait özellikleri, kan tetkikleri, idrar kültürü sonuçları ve idrarda protein miktarları incelenerek kıyaslandı. Spot idrardaki PKO ve AKO'nun 24 saatlik idrar, ilk ve ikinci 12 saatlik idrar sonuçlarındaki protein miktarları ile arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: Vaka ve kontrol grupları arasında yaş, eğitim düzeyi, komorbidite, insulin kullanımı, sigara alışkanlığı, risk faktörü, antihipertansif kullanımı, anti agregan kullanımı, gestasyonel hafta, gebe kalma yöntemi, gravide, parite, abortus, canlı doğum sayıları, idrar kültürü sonuçları, tansiyon yüksekliğinin saptandığı hafta ve tansiyon değerleri, idrardaki kantitatif protein düzeyleri arasında farklılık saptanmadı (p>0,05). Vaka grubunda magnezyum sülfat (MGSO4) kullanımı ve ödem sıklığı yüksekti (p<0,05). Vaka ve kontrol grubu arasında hemoglobin, platelet, keratinin, aspartat aminotrasferaz (AST), albümin ve c-reaktif protein (CRP) düzeyleri arasında farklılık saptanmadı (p>0,05). Vaka grubunda üre, alanine aminotransferaz (ALT) ve laktat dehidrogenaz (LDH) değerleri anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Vaka grubunda spot idrardaki PKO, spot idrarda AKO, 24 saatlik idrarda protein/gün oranı, 12 saatlik idrarda protein/gün ve ikinci 12 saatlik idrarda protein/gün oranı anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,001). Çalışmamızda vaka grubunda spot idrardaki PKO ve AKO'nun; 24 saatlik idrar, ilk 12 saat ve son 12 saatlik idrarlardaki protein düzeyleri ile arasında pozitif yönlü güçlü korelasyon saptandı (p<0,05). Kontrol grubunda ise spot idrardaki PKO ve AKO'nun; 24 saatlik idrar, ilk 12 saat ve son 12 saatlik idrarlardaki protein düzeyleri ile arasında korelasyon saptanmadı (p<0,05). Spot idrarda PKO için eğri altındaki alan (EAA) 0,787 cm2, cut-off değeri 0,21, bu kesim değerinde sensitivite %80 ve spesifite %75 olarak saptandı. Spot idrarda AKO için EAA 0,780 cm2, uygun kesim değeri 0,19, bu kesim değerinde sensitivite %83,3 ve spesifite %60 olarak saptandı. Vaka grubumuzun doğum haftası anlamlı olarak kısa saptandı (p<0,05). Gruplar arasında doğum şekli açısından farklılık saptanmadı (p>0,05). Vaka grubunda acil olarak doğum sonlandırılma sıklığı anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Hipertansiyona bağlı doğum endikasyonu sıklığı vaka grubunda anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Gerek vaka gerekse kontrol grubunda hiçbir olguda dekolman saptanmadı. Gruplar arasında intrauterine gelişme geriliği (IUGG) açısından farklılık saptanmadı (p>0,05). Sonuç olarak, spot idrardaki PKO ve AKO PE'li grupta anlamlı olarak yüksek saptandı. Her ne kadar sensitivitesi ve spesifitesi günlük protein miktarının ölçümü kadar yüksek olmasa da, şüpheli ve acil olgularda tanıyı desteklemek için kullanılabilir bir yöntemdir. Kullanımı daha rahat olduğundan, tekrarlanarak tanıdaki spesifite ve sensitivite artırılabilir. 24 saatlik idrar biriktirilmesine kıyasla 12 saatlik idrar toplamanın oldukça yüksek sensitivite ve spesifiteye sahip olması sebebiyle şüpheli olgularda kullanılabilecek bir yöntemdir.

AlbüminlerGebelikKreatin+3
Dilara Boztaş Engin
Bolu Abant Izzet Baysal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Negatif kolposkopik bulguları olan hastalarda rutin servikal biyopsinin servikal intraepitelyal neoplazileri tesbit etmekteki rolü

Serviks kanseri; meme kanserinden sonra kadınlarda görülen ikinci en sık kanser türüdür.Serviks kanseri uzun bir latent faza sahiptir.Çeşitli tarama testlerinden Papsmear, HPV DNA testi, asetik asit ve lugoliyotu ile vizüelinspeksiyon gibi yöntemler kullanılarak erken dönemde kolayca tanı konulabilir. Serviks kanseri taraması kapsamında HPV DNA pozitifliği veya anormal sitoloji tespit edilen hastalara bir üst basamak inceleme olarak kolposkopi yapılmaktadır.Bu çalışmada normal kolposkopik bulguları olan hastalarda rutin servikal biyopsi yapılmasının servikal intraepitelyal lezyonların tespiti üzerindeki etkisinin bilimsel olarak değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Anormal smear sonucu olan 120 hasta retrospektif olarak incelendi. Tüm hastalara kolposkopi yapıldı. Kolposkopik muayende displazi derecesinin tahmini, LGCIN (Low Grade Cervical Intraepithelial Neoplasia), HGCIN (High Grade Cervical Intraepithelial Neoplasia) ve invazif hastalık şeklinde sınıflandırıldı. Kolposkopik muayenesi yetersiz olan ya da yeterli kolposkopik muayenesi olduğu halde lezyon izlenmeyen hastalardan ve smear sonucu HGSIL olan olgulardan ECC (Endocervical Canal Curettage) yapıldı. Histoloji sonuçları da negatif, LGCIN , HGCIN ve invaziv hastalık şeklinde bildirildi. Çalışmamızda 4 kadran biopsi almanın hastalarda atlanabilecek patoloji saptamada anlamlı olduğu saptandı.

BiyopsiHistolojiKolposkopi+5
Çağlar Çetin
Bolu Abant Izzet Baysal University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken ovarian yetmezlik (EOY) modeli oluşturulmuş ratlarda bilateral intraovarian plateletten zengin plazma (PRP) enjeksiyonu ile enjeksiyon sırasında verilan ovarian mekanik hasarın fonksiyonel over rezervi üzerindeki rollerinin karşılaştırılması

AMAÇ: Erken ovarian yetmezlik (EOY); 40 yaşın altında izlenen amenore, hipergonadotropizm - hipoöstrojenizm ile beraber giden ovarian fonksiyonların ve rezidüel foliküllerin kaybı ile karakterize bir jinekolojik patolojidir. Pek çok sağlık problemlerine neden olan erken ovarian yetmezlikte ovarian rezervi artırmada çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Doku yenilenmesi, yara iyileşmesi ve deri rejenerasyonu gibi etkilerinin olduğu bilinen plateletten zengin plazmanın (PRP) intraovarian enjeksiyonunun da ovarian rezervi artırdığı iddia edilen yöntemlerden biridir. Öte yandan over rezervini artırdığı iddia edilen yöntemlerden bir diğeri de over dokusunda iyatrojenik olarak gerçekleştirilen mekanik hasardır. Bu yöntemde sonucun primordial foliküllerin mekanik sinyaller ve bu sinyallerin yol açtığı biyokimyasal faktörler aracılığı ile olduğu iddia edilmektedir. Folikül gelişimin iki ana düzenleyici hormonları olan folikül stimüle edici hormon (FSH) ve anti-müllerian hormon (AMH) klinikte ovarian folikül hakkında biyobelirteç olarak kullanılmaktadır. Bu iki hormon seviyeleri düzensiz olduğunda istenmeyen üreme bozukları ile sonuçlanmaktadır. Bu çalışmada ratlarda oluşturulan EOY modeli ile; bir gruba ovarian rezervi artırdığı iddia edilen intraovarian PRP enjeksiyonunun ve bu enjeksiyonun yapılış sırasında overe verilen mekanik hasar ile diğer gruba da iyatrojenik olarak yapılacak olan PRP enjeksiyonu için kullanılan enjektör aracılığıyla yapılan ovarian mekanik hasarın; fonksiyonel ovarian rezervi artırma oranlarının, ratların kanlarında enzime bağlı immünosorban yöntem (Enzyme-linked ImmunoSorbent Assay) (ELISA) ile ölçülen FSH ve AMH seviyelerinin ve histolojik inceleme ile oosit, folikül sayılarının ve over dokusundaki fibrozis derecelendirilmesinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmamız Dokuz Eylül Üniversitesi Deney Hayvanları Laboratuvarında Temmuz 2023- Ekim 2023 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Dokuz Eylül Üniversitesi Multidisiplin Laboratuvarı Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu onayı alınmıştır. Çalışmamıza, Whistar Albino cinsi 180-220 g (8-10 haftalık) dişi ratlar dahil edilmiştir. Denekler rastgele dört gruba ayrılmıştır. A grubu kontrol grubu [1 mL/kg intraperitoneal tek doz %0,9 sodyum klorür (NaCl) içeren serum fizyolojik], B grubu erken ovarian yetmezlik (EOY) grubu, EOY modeli yaratılanlar (150 mg/kg intraperitoneal tek doz siklofosfamid); C grubu EOY+PRP+MOH grubu, EOY modeli yaratılıp intraovarian PRP enjeksiyonu ve enjeksiyon sırasındaki mekanik ovarian hasar (MOH) (550.000 platelet/ 200 μl serum fizyolojik), D grubu EOY+MOH grubu, EOY modeli yaratılıp MOH (15.gün insülin enjektörü ile) oluşturulmuştur. Erken ovarian yetmezlik modeli oluşturulmuş olan ratlarda maksimum etki açısından intraperitoneal siklofosfamid enjeksiyonu sonrası 15 gün beklenmiştir. C grubundaki ratlara PRP enjeksiyonu ve bu esnada gerçekleşen MOH yapıldıktan, D grubundaki ratlara sadece MOH gerçekleştirildikten sekiz hafta sonra; tüm gruplardaki ratlardan FSH ve AMH düzeyleri bakılıp karşılaştırılmıştır. Plateletten zengin plazma oluşturabilmek için 3 adet rattan intrakardiyak olarak enjektör yardımı ile kan alınmıştır. Plateletten zengin plazma elde edilmesinin ardından bilateral intraovarian enjeksiyon yapılacak olan ratlara insülin enjektörü yardımı ile 550.000 platelet/ 200 μl serum fizyolojik dozunda dört kez yapılan penetrasyon ile PRP enjekte edilmiştir. İnsülin enjektörü ile yapılacak olan penetrasyon sayısı ile aynı sayıda penetrasyon, D grubu ratlara uygulanmıştır. Ratların anestezisi eter ile sağlanmıştır. Analjezi için sadece C ve D grubundaki ratlara intraperitoneal parol kullanılmıştır. Deney bittikten sonra serum hormon değeri çalışılması amacı ile intrakardiyak olarak enjektör yardımı ile kan alınmıştır ve hayvanların ölümü gerçekleştirilmiş ve histolojik inceleme yapılmıştır. Doku kesitleri histokimyasal ve immunohistokimyasal boyama yapılarak Olympus BX 51 ışık mikroskobu ile değerlendirilmiştir. Over dokusunda oluşan fibrozisin derecelendirilmesi, Masson's Trichrome boyası ile yapılmıştır. İmmunohistokimyasal incelemeler için Avidinbiyotin-peroksidaz yöntemi (ABC metodu) ile uygulanmıştır. BULGULAR: Toplam 20 adet Whistar albino cinsi rata ait sonuçlar incelendi. Serum FSH değeri sadece SF grubu ile EOY grubu arasında anlamlı olarak farklı görülmüştür; SF grubu ile EOY+PRP+MOH, EOY+MOH grubu arasında anlamlı fark görülmemiştir. Yine EOY+PRP+MOH ile EOY+MOH grubu arasında da anlamlı fark saptanmamıştır. Son olarak serum FSH/AMH düzeyi oranları hiçbir grup arasında anlamlı farklılık göstermemiştir. Hematoksilen&Eozin ile boyama yapılan preparatların incelenmesinde primordial folikül sayıları ve sekonder folikül sayıları gruplar arasında anlamlı fark göstermemektedir. Primer folikül sayısı, EOY grubu ve EOY+MOH grubu arasında anlamlı olarak farklı hesaplanmışken, diğer gruplar arasında anlamlı fark göstermemektedir. Graaf folikül sayısı, SF grubu ve EOY+PRP+MOH grubu arasında anlamlı olarak farklı hesaplanmışken, diğer gruplar arasında anlamlı fark göstermemektedir. Atretik folikül sayıları; SF grubu ve EOY grubu, SF grubu ve EOY+PRP+MOH grubu, SF grubu ve EOY+MOH grubu, EOY grubu ve EOY+PRP+MOH grubu, EOY grubu ve EOY+MOH grubu arasında anlamlı olarak farklı hesaplanmışken EOY+PRP+MOH grubu ve EOY+MOH grubu arasında anlamlı fark hesaplanmamıştır. EOY grubuna ait over kesitlerinde SF grubuna kıyasla normal histolojik görüntünün kaybı gözlendi. EOY+PRP+MOH grubuna ait kesitler incelendiğinde; EOY grubuna kıyasla primordial ve primer folikül sayısında artış olduğu gözlendi. EOY grubu ile kıyaslandığında normal görünen farklı sayı ve boyuttaki folikül sayılarında artış olsa da SF grubuna kıyasla normal histolojik görüntünün tam olarak korunmadığı; korpus luteum ve atretik foliküller görünümde SF grubuna kıyasla artış olduğu gözlendi. Atretik folikül sayısında EOY grubuna kıyasla azalma gözlendi. EOY+MOH grubunun over kesitlerinde, EOY+PRP+MOH grubuna benzer şekilde sağlıklı ve farklı aşamalardaki foliküllerin artışı gözlendi. Atretik folikül sayısında EOY grubuna oranla azalma olduğu gözlendi. Gruplara göre Masson Trikrom boyamanın H skor dağılımına bakıldığında; EOY grubundaki fibrozis varlığının EOY+PRP+MOH ve SF gruplarına kıyasla istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (p=0,04; p=0,00). SF grubuna kıyasla EOY+MOH grubundaki kollajen artışı belirgin (p=0,06) ve EOY grubuna kıyasla EOY+MOH grubundaki fibrozis azalmış olsa da bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü (p=1). SF grubunda Kaspaz-3 immün reaktivitesi incelendi. Granüloza hücrelerinde ve daha belirgin olarak teka internada, Kaspaz 3 pozitifliği bazal düzeyde gözlendi. Gelişimin farklı aşamalarında olan foliküllerde yer alan primer oositlerde de yer yer Kaspaz-3 için zayıf bir immün pozitiflik gözlendi. Korpus luteum hücrelerinde ise granüloza hücrelerine göre daha kuvvetli bir boyanma görüldü. EOY grubu over kesitlerinde Kaspaz-3 immün reaktivitesi incelendiğinde pozitif hücre sayısının tüm alanlarda arttığı; farklı gelişim aşamalardaki foliküllerin granüloza hücrelerinde ve teka internada, oositlerde ve korpus luteumda immün pozitifliğin belirgin olduğu görüldü. Ancak istatistiksel olarak bu artış anlamlı değildi (p=0,15). EOY+PRP+MOH grubuna ait over kesitlerinde Kaspaz-3 immün reaktivitesi incelendiğinde, granüloza ve korpus luteum hücrelerinde ve oositte EOY grubuna göre daha zayıf bir boyanma gözlendi ve immün pozitiflikteki bu azalma istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,00). SF grubuyla kıyaslandığında ise immün pozitif hücre sayısı foliküllerde benzer şekildeyken, diğer alanlarda daha az belirgindi ancak bu azalma istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=1). EOY+MOH grubunda ise EOY grubu ile kıyaslandığında immün pozitif hücre sayısının azaldığı, SF ve EOY+PRP+MOH grupları ile kıyaslandığında ise immün pozitifliğin arttığı görüldü. Ancak bu değişiklikler istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,44; p=1; p=0,57). SF grubunda Ki-67 immün reaktivitesi incelendi. Granüloza hücrelerinde daha belirgin olmakla birlikte korteksteki diğer hücrelerde de immün pozitiflik gözlendi. Korpus luteum hücrelerinde ise granüloza hücrelerine göre daha zayıf bir boyanma görüldü. EOY grubunda immün pozitif hücre sayısının bazı örneklerde azaldığı, bazı örneklerde ise SF grubu ile benzer olduğu görüldü. Yine farklı gelişim aşamalardaki foliküllerin granüloza hücrelerinde immün pozitiflik diğer hücrelere kıyasla daha belirgindi. Ancak istatistiksel olarak bu azalma anlamlı değildi (p=1). EOY+PRP+MOH grubundaki tüm kortikal alandaki hücrelerde SF ve EOY grubuna göre daha kuvvetli bir boyanma gözlendi ve immün pozitiflikteki bu artış her iki gruba göre de istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,02; p=0,02). EOY+MOH grubunda EOY grubu ile kıyaslandığında immünpozitif hücre sayısında artış eğilimi olsa da immünhistokimyasal bulguları benzerdi ve iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=1). EOY+MOH grubu ve EOY+PRP+MOH grubu ile kıyaslandığında immünpozitif hücre sayısı belirgin olarak azalmış olsa da bu azalma istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,17). TARTIŞMA: İntraovarian PRP veriliş sırasındaki mekanik ovarian hasarın izole etkisi için ratlar kıyaslandığında EOY+PRP+MOH grubuna göre EOY+MOH grubunda; primordial sayısında azalma, primer folikül sayısında artma, sekonder folikül sayısında azalma, graaf folikül sayısında artma, atretik folikül sayısında azalma izlenmiş olsa da bu farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (tüm sonuçlarda p=1). Serum FSH ve AMH düzeyi artmıştır ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,99, p=1). Masson trikrom ile yapılan fibrozis skorlamasında H skoru artmıştır ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,58). İmmunohistokimyasal olarak Ki-67 ile yapılan boyamada proliferasyonun daha az olduğu görülmüştür ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,17). İmmunohistokimyasal olarak Kaspaz-3 ile yapılan boyamada apoptozun daha fazla olduğu görülmüştür ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,57).

Onur Ada
Dokuz Eylül University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Salpenjektomi operasyonunun over rezervi üzerine etkisinin anti-müllerian hormon (AMH) ve over doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi

AMAÇ: Over kanseri dünyada jinekolojik kanserler içerisinde en sık ölüme neden olan malignitedir. Erken evre hastalığı olanlarda 5 yıllık sağ kalım % 89 civarında ve %80'inde nüks izlenmemektedir. Evre ilerledikçe sağ kalım %20' ye kadar düşmektedir. Bugüne kadar over kanseri mortalitesini azaltan bir tarama yöntemi bulunmamaktadır. Over kanserleri içerisinde en sık görülen ve mortalitesi en yüksek olan High-Grade Seröz Over karsinomlarıdır (HGSOK). BRCA1/2 mutasyonu taşıyıcılarına yapılan risk azaltıcı bilateral salpingo-ooferektomi (BSO) sonrası tuba uterinaların patolojik incelemesinde insidental olarak tespit edilen Seröz Tubal İntraepitelyal Karsinom (STİK) lezyonlarından kaynaklandığına dair veriler elde edilmiştir. 2010 yılından sonra yapılan çalışmalarda salpenjektomi ve tüp ligasyonu operasyonunun over kanseri riskinde % 24-65 arası değişen bir azalmaya neden olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle fertilitesini tamamlamış benign jinekolojik nedenlerde cerrahi planlanan hastalara bilateral salpenjektomi seçeneğinin sunulması tavsiye edilmiştir. Salpenjektomi operasyonları hidrosalpinks, ektopik gebelik, sterlizasyon isteği nedeniyle de yapılmaktadır. Menopoz öncesi ve genç yaşlarda yapılan salpenjektomi operasyonunun over rezervi üzerine etkisi net olarak bilinmemektedir. Bu çalışma ile salpenjektomi operasyonunun over rezervi üzerine etkisinin, serum AMH düzeyi ve Ovarian Arter Pulsatite İndeksi (OVA PI) ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. ARAÇ VE YÖNTEM: Bu prospektif çalışmaya Dokuz Eylül Üniversitesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulundan alınan izin sonrası başlanmıştır. Kasım 2020-Ocak 2022 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde bilateral salpenjektomi operasyonu yapılmış 37-45 yaş arası 31 olgu dahil edildi. Literatürdeki veriler doğrultusunda aradaki fark ve ortalamalardan yararlanılarak GPower 3.1.9.2 programında t-test istatiksel analizi yapıldı. %95 güçte hesaplanan örnek büyüklüğü ile en az 30 hastaya ihtiyaç duyulmuştur. Olgulardan operasyon öncesi ve operasyondan 6 hafta sonra alınan serum örneklerinden Anti-Müllerian Hormon(AMH) düzeyleri ELİSA yöntemi ile ölçülerek over rezervi değerlendirildi. Salpenjektomi sonrası overyan kan akımınında ortaya çıkabilecek değişim ise preoperatif, postoperatif 2. Gün ve 6. Haftada Transvajinal Ultrasonografi (TVUSG) ile renkli doppler akımlarından Ovaryen Arter Pulsatite Indeksi (OVA PI) ölçülerek değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 40,97±2,24/yıl idi. 28 hastaya (% 90,4) histerektomi ile birlikte bilateral salpenjektomi yapılırken 3 (%9,6 ) hastaya yalnızca bilateral salpenjektomi yapılmıştır. Preoperatif ve postoperatif 6. Haftada ölçülen serum AMH düzeylerinde anlamlı azalma saptandı. (z ꞊ -2,33, p=0,020). 37-39 yaş aralığında preoperatif ve postoperatif 6. Hafta arasında serum AMH düzeyleri arasındaki değişim istatistiksel olarak anlamlı değilken (p=0,314) 40-45 yaş aralığında postoperatif 6. Haftada bakılan serum AMH düzeyinde preopteratif döneme göre anlamlı bir azalma (p=0,036) olduğu bulundu. Sol OVA PI ortalama değerlerindeki değişime (p=<0,047) bakıldığında postoperatif 6. Haftada ölçülen Sol OVA PI değerinin preoperatif döneme göre azalmış olduğu buşundu. (p=0,018) Sağ OVA PI değerleri arasında tek faktörlü ANOVA analizine göre üç ölçüm arasında fark bulunmadı (p=0,067) Tüm analizler için anlamlılık seviyesi p<0,05 olarak belirlendi. SONUÇ: Salpenjektomi operasyonları sonrası akut dönemde over fonksiyonlarının negatif yönde etkilendiği izlenmiştir.Bu durumun nedeni, mevcut çalışmamıza göre overin vaskülaritesindeki hasarlanmaya bağlı kan akımında meydana gelebilecek bir azalma gibi görülmemektedir. Over fonksiyonunu etkileyebilecek diğer nedenler, kronik dönemde overde meydana gelebilecek değişiklikler ve olası erken menopoz semptomları açısından daha ileri araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır. ANAHTAR KELİMELER: Salpenjektomi, Over Rezervi, AMH, OVA PI, Bilateral Proflaktik Salpenjektomi, Doppler Ultrasonogafi

Antimüllerian hormonOverOver rezervi+3
Derya Öztürk
Dokuz Eylül University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yardımcı üreme teknikleri kullanılarak gebelik elde edilen hastalarda serum kisspeptin düzeyinin erken gebelik sonuçlarını öngörmedeki rolü

AMAÇ: Abortus, ilk trimester gebeliklerinin en sık görülen komplikasyonudur ve her beş gebelikten birini etkiler. Özellikle ilk trimesterde gelişen embriyonun sitogenetik anormalliği, bozulmuş implantasyon ve plasentasyon ile ilişkilidir. Human koryonik gonadotropinin β alt ünitesi (β-hCG) en yaygın kullanılan gebelik biyobelirtecidir. Abortus tanısı, ultrasonografi ve seri β-hCG ölçümleri ile konulmasına karşın günümüzde halen abortus riskini doğru bir şekilde öngören güvenilir bir biyobelirteç bulunmamaktadır. Erken gebelikte β-hCG düzeylerindeki geniş değişkenlik nedeniyle tek bir ölçümün abortus tanısında değeri sınırlıdır. Kisspeptinler, G proteinine bağlı "kisspeptin reseptörüne" bağlanan KISS1 geni tarafından kodlanan bir peptit ailesidir. Son çalışmalar, kisspeptinin puberte, ovulasyon ve plasentasyon dahil olmak üzere fertilitenin birçok dalında önemli bir rolü olduğunu göstermektedir. Kisspeptin, insanlarda gebelik boyunca plasentada yüksek oranda eksprese edilir. Dolaşımdaki kisspeptin düzeyi, üçüncü trimesterde gebe olmayan kadınlara göre yaklaşık 7.000 kat daha yüksek seviyelere ulaşır. Doğumdan sonra ise hızla düşer. Yapılan çalışmalar, kisspeptinin abortus için bir biyobelirteç olma potansiyeline sahip olduğunu düşündürmektedir. Çalışmamızda yardımcı üreme teknikleri kullanılarak gebelik elde edilen 18-40 yaş arası olgularda kisspeptin düzeylerinin gebelik sonuçlarını öngörmedeki yerinin belirlenmesi ve olası abortusu öngörmede bir biyobelirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağının belirlenmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu prospektif kohort çalışma Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu izni alındıktan sonra gerçekleştirildi. Çalışmamız Ekim 2020-Eylül 2021 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tüp Bebek Merkezi'ne başvuran ve çalışmaya dahil olma kriterlerine uygun olan 28 gönüllü arasında planlandı. Merkezimize başvuran olgulardan kontrollü ovaryan stimülasyona başlanmadan önce, embriyo transfer günü ve embriyo transferinden 14 gün sonra olmak üzere toplam 3 defa venöz kan örneği alınarak kisspeptin düzeyi belirlendi. Çalışmaya dahil edilmesi planlanan olgu grubu hasta sayısı G-Power 3.1.9.2 programında tekrarlayan ölçüm karşılaştırılmasına yönelik F testi seçilerek düşük etki büyüklüğü (0.25), α: 0,05 ve güç: %80 olması durumunda en az 28 hasta olarak bulundu. Tüm analizler için anlamlılık seviyesi p<0,05 olarak belirlendi. Analizlerin uygulanmasında The Statistical Program for Social Sciences (IBM SPSS 22.0) programı kullanıldı. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 28 olgunun 18'i gebeliğini canlı doğumla sonuçlandırmış, 10 olgunun gebeliği ise gebelik kaybı ile sonuçlanmıştır. Canlı doğum yapan olgularda kisspeptin ölçüm ortalamalarının istatistiksel açıdan anlamlı seviyede değiştiği (χ²=11,44, p=0,003), bu grupta ilk ölçümden ikinci ölçüme (p=0,043), ilk ölçümden üçüncü ölçüme (p=0,010) ve ikinci ölçümden üçüncü ölçüme (p=0,006) kisspeptin değerlerinin istatistiksel açıdan anlamlı derecede arttığı saptandı. Ayrıca canlı doğum yapan gebelerin β-hCG (p=0,049) ve KİSS3 (p=0,002) değerlerinin ortalamaları gebelik kaybı olan hastaların ortalamalarından istatistiksel açıdan anlamlı derecede daha yüksek olduğu bulundu. Gebelik kaybı olan vakalarda kisspeptin ölçüm ortalamalarının istatistiksel açıdan anlamlı seviyede değişmediği (χ²=2,60, p=0,273) ancak bu grupta ilk ölçümden üçüncü ölçüme kisspeptin değerlerinin istatistiksel açıdan anlamlı derecede azaldığı (p=0,017) saptandı. Hastaların β-hCG değerleri ile KİSS3 değerleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı derecede pozitif yönde ilişki olduğu (r=0,405, p=0,032), KİSS3 değerlerinin, canlı doğum yapma olasılığını istatistiksel açıdan anlamlı seviyede 1,05 kat artırdığı (p=0,009 OR=1,05 [%95 CI 1,01-1,09]) saptandı. SONUÇ: Çalışmamızda gebeliği canlı doğumla sonuçlanan hastaların IVF tedavisi esnasında bakılan kisspeptin ölçümleri istatistiksel olarak anlamlı derecede artış gösterdi (p=0,003) ayrıca KİSS3 değerlerinin, canlı doğum yapma olasılığını istatistiksel açıdan anlamlı seviyede artırdığı (p=0,009 OR=1,05) saptandı. Gebelik kaybı yaşayan hastalarda KİSS1 ölçümünden KİSS3 ölçümüne anlamlı derecede azalma (p=0,017) olduğu saptandı. Sonuç olarak, çalışmamızda IVF tedavisinde kisspeptin düzey artışının canlı doğum ile sonuçlanan olgularla ilişkili olduğu gösterilmiş olup, kisspeptin düzey artışının canlı doğumu öngörebilmesi ve eşik değerinin belirlenmesi açısından daha geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Kisspeptin, Abortus, Yardımcı Üreme Teknikleri

AbortusGebelikÜreme sağlığı+2
Gökçe Aykanat
Dokuz Eylül University
2022
00