İstanbul University
Anabilim Dalı

Üroloji Anabilim Dalı

İstanbul University

73

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Testiküler iskemi-reperfüzyon hasarı olan ratlarda PRP kullanımının sperm fonksiyonlarına etkisinin in vitro fertilizasyon (IVF) ile değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Testis torsiyonu ani gelişen, tanı aldığında acil müdahale edilmesi gereken ürolojinin gerçek acillerindendir. Zamanında yapılan detorsiyon tedavise rağmen testiste iskemi/reperfüzyon (İ/R) hasarı meydana gelmektedir. Son yıllarda İ/R hasarında plateletten zengin plazma (PRP) ile yapılan çalışmalar umut vadedicidir. Çalışmamızın amacı PRP'nin, testiküler İ/R hasarında sperm fonksiyonlarına etkisini in vitro olarak değerlendirmektir. YÖNTEM: 12 haftalık 50 adet Wistar Albino erkek sıçan; randomize şekilde kontrol (Sham), Sham+PRP uygulaması (Sham+PRP), iskemi (İ), 4 saatlik iskemi sonrası PRP uygulanması (İ+PRP), torsiyon/detorsiyon (İ/R) ve torsiyon/detorsiyon sonrası PRP uygulanması (İ/R+PRP) gruplarına ayrıldı. PRP hazırlığı için 2 erkek, oosit temini içinse 12 adet dişi sıçan kullanıldı. Torsiyon sağ testise 720º derece uygulandı. 4 saatlik torsiyon süresinden sonra intratestiküler 20 µl PRP enjeksiyonu yapıldı. 28 gün sonra tüm sıçanlar sakrifiye edilerek sperm örnekleri toplandı ve testisler histopatolojik incelemeye alındı. Kontrollü overyan stimülasyon ve östrus senkronizasyonu yapılan dişi ratlardan oosit toplanarak inseminasyonun ardından kültürize edildi. 5 güne kadar kültürize edilen örnekler, fertilize oosit sayısı ve bölünmüş oosit sayıları açısından incelendi. BULGULAR: Testis ağırlığında en belirgin azalma İ ve İ/R gruplarındaydı. Johnsen testiküler biyopsi skoru İ/R grubunda en düşük bulundu ve İ/R+PRP grubuyla arasındaki fark anlamlı saptandı. (p<0,05). Sham ve Sham+PRP grupları arasında fark izlenmedi (p<0,05). Semen parametreleri Sham ve Sham+PRP grubu arasında fark göstermezken, İ/R+PRP grubunda İ/R grubuna kıyasla tüm parametrelerde üstündü (p<0,05). Fertilize oosit sayısı Sham ve Sham+PRP grubunda fark göstermedi (p>0,05) ancak İ/R+PRP grubunda İ/R grubundan yüksek bulundu (p<0,05). Bölünen oosit sayılarına bakıldığında, PRP uygulanan gruplarla uygulanmayan kontrolleri arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). SONUÇ: 20 µl'lik PRP uygulamasının testis hasarı meydana getirmeden reperfüzyon hasarına karşı olumlu etkisinin olduğunu, sperm parametrelerine ve histopatolojik olarak reperfüzyon hasarına karşı olumlu etki göstermesine rağmen klinik fertilite sonuçlarına etkisinin sınırlı kaldığını göstermiştir.

Fertilizasyon-in vitroHayvan deneyleriReperfüzyon+7
Burak Uysal
Sakarya University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Androloji Polikliniğine başvuran çiftlerde fertiliteye etki eden faktörlerin araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: İnfertilite, en az 12 ay boyunca düzenli ve korunmasız cinsel ilişkiye rağmen gebelik oluşmaması durumudur. Erkek infertilitesi değerlendirilirken fiziksel, sosyal ve psikolojik yönden bir bütün olarak ele alınmalıdır. Bu çalışmada erkek infertilitesine etki eden faktörlere geniş bir bakış açısıyla ışık tutmak, genel sağlık durumunun erkek fertilitesine olan etkisini araştırmak ve infertilitenin getirdiği psikososyal yükün semen kalitesi üzerine etkilerini ortaya koymak amaçlanmıştır. YÖNTEM: Androloji polikliniğimize 31/05/2021-18/05/2023 tarihleri arasında infertilite nedeniyle başvuran hastaların dosyaları retrospektif olarak tarandı. Anamnez ve fizik muayenesi tamamlanan hastalardan Uluslararası Erektil Fonksiyon Değerlendirme Anketi-15, Doğurganlık Sorunu Yaşayan Kişiler İçin Hayat Kalitesi Ölçeği, Evlilikte Uyum Ölçeği ve Hasta Sağlık Anketi formlarını dolduran 1039 hastanın verileri çalışmaya dahil edildi. Hastalar normospermik ve semen analizinde en az bir anomalisi olanlar şeklinde iki gruba ayrıldı. Semen anomalisi riskinin ortaya konması için lojistik regresyon analizi yapıldı. P değeri %95 güven aralığında <0,05 olanlar anlamlı olarak kabul edildi. BULGULAR: Normospermik grupta 534 hasta, semen anomalisi olan grupta 431 hasta mevcuttu. Testis boyutlarının artışı semen kalitesi ile pozitif yönde ilişkiliydi (OR: 0,925 [GA: 0,862-0,993], p: 0,031). Varikoselektomi öyküsü (OR: 2,106 [GA: 1,286-3,451], p: 0,003), muayenesinde varikosel saptanması (OR: 1,433 [GA: 1,046-1,964], p: 0,025), sigara kullanımı (OR: 2,210 [GA: 1,084-4,503], p: 0,029) ve gelir düzeyinin düşük olması (OR: 1,314 [GA: 0,897-1,925], p: 0,003) anormal semen için bağımsız risk faktörleri olarak bulundu. Uygulanan tüm ölçeklerde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü. SONUÇ: Bu çalışmada erkeğin sağlık durumu ile üreme yeteneği arasında yakın ilişki olduğu, infertilite nedeniyle tedavi arayışına giren erkeklerin tıbbi değerlendirmesinde anamnez, fizik muayene ve laboratuvar incelemenin önemli olduğu ortaya konmuştur. Ayrıca infertil erkeklerde cinsel işlev, depresyon, hayat kalitesi ve evlilikte uyumunun semen kalitesi ile olan ilişkisi de gösterilmiştir. Hastaların tedavi sürecinde psikososyal açıdan da desteklenmeleri infertilite tedavisinin başarısına önemli katkılar sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Depresyon, Hayat kalitesi, İnfertilite, Semen analizi

AndrolojiDepresyonKısırlık+3
Safa Arslan
Sakarya University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Parsiyel üreter obstrüksiyonu yeri ve şiddetinin üriner sistem taş hastalığı oluşumuna etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Üreteropelvik ve üreterovezikal bileşke darlıkları temel alınarak oluşturulan parsiyel üreter obstrüksiyonun yeri ve şiddetinin taş oluşumuna etkisini gözlemlemeyi amaçladık. GEREÇ YÖNTEM: Çalışmaya 8 haftalık 40 erkek sıçan dahil edildi ve sıçanlar 5 gruba ayrıldı. Grupları; kontrol grubu, proksimal ve distal üreterde hafif/ciddi obstrüksiyon grupları olarak belirledik. Obstrüksiyon gruplarına, cerrahi işlemle gruplara uygun parsiyel üreter obstrüksiyonu oluşturuldu. 5 gün intraperitoneal glioksilat enjeksiyonu yapılması sonrası ratlardan biyokimyasal örnekler alındı ve bilateral nefrektomi uygulandı. Alınan idrar ve kan tetkikleri analiz edildi ve böbrek dokuları histopatolojik olarak incelendi. BULGULAR: Gruplar arasında idrarda sitrat, pH değeri, oksalat/kreatinin, sitrat/kreatinin, kalsiyum/kreatinin oranlarında istatistiksel olarak fark olduğu saptanmıştır (p<0,05). Sitrat/kreatinin oranı ortalama değeri kontrol grubunda 21,13±0,44; distal seviyedeki obstrüksiyon oluşturulan gruplarda 17,31±3,82; proksimal seviyedeki obstrüksiyon oluşturulan gruplarda 15,48±1,87 saptanmıştır. Kontrol grubu ile obstrüksiyon şiddetleri karşılaştırıldığında ise ciddi obstrüksiyonda hafif obstrüksiyona göre idrar sitrat, pH değeri ve sitrat/kreatinin, kalsiyum/kreatinin oranının daha düşük, oksalat kreatinin oranının daha yüksek olduğu görülmüştür. Obstrükte böbrekte pelvis çapı azaldıkça ve parankim kalınlığı arttıkça kristal skorunun arttığı görülmüştür (p<0,00; p<0,00). CaOx kristali yokluğu ve varlığında oksalat (61,54±53,24; 77,92±49,73) ve oksalat/kreatinin oranı (72,38±65,33; 98,96±58,96) arasında fark saptanmıştır (p<0,025; p<0,019). SONUÇ: Çalışmamız parsiyel üreter obstrüksiyonu ve böbrek taşı modelinin birlikte kullanıldığı ilk çalışmadır. Çalışmamız sonucunda üreter obstrüksiyon seviye ve derecesinin doğrudan böbrek taşına neden olmadığı, üriner stazın idrarda sitrat, pH, sitrat/kreatinin gibi parametreleri değiştirdiği görülmüştür. Bu parametreler taş oluşumunu kolaylaştırıcı faktörler olduğundan bu hastalar taş oluşumu için dolaylı olarak risk altındadır. Ayrıca çalışmamızda obstrüksiyon oluşturulan böbrekte, karşı böbreğe göre daha az CaOx kristali oluştuğu da gösterilmiştir. Üriner sistem obstrüksiyonunda taş oluşumunun karmaşık bir süreç olduğu görülmüştür. Ancak üreter obstrüksiyonu olan hastaların taşsızken veya taşın cerrahi olarak çıkarılmasından sonra metabolik değerlendirme ve profilaktik tedavi ile cerrahi tedavinin olası komplikasyonlarından kaçınılabileceğini düşünmekteyiz.

Kemal Demirhan
Sakarya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Endoskopik üriner sistem taşı tedavisi sırasında double J stent yerleştirilmesinin cinsel işlev bozukluğu üzerine etkisi

Amaç: Böbrek ve üreter taşının tedavisi için uygulanan endoskopik taş tedavisi uygulamasının, stentli veya stentsiz gruplar arasında cinsel fonksiyonlar açısından farklılık gösterip göstermediğini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 20-65 yaş aralığında endoskopik üreter taşı tedavisi yapılan, evli ve aktif cinsel hayatı olan 134 erkek hasta dahil edildi. Hastalara çalışma hakkında bilgilendirildi. Onam formu tüm hastalara imzalatıldı. Kliniğimizde endoskopik üreter ve böbrek taşı tedavisi kararı verilen hastalara preoperatif dönemde Uluslararası Erektil Fonksiyon İndeksi (IIEF) formu doldurtuldu. Erektil işlev, cinsel ilişkiden memnuniyet, orgazmik işlev, cinsel istek ve genel memnuniyeti değerlendiren bu formun cevapları kayıt altına alındı. Hastaların demografik özellikleri, taşlarının boyutu, yeri, taşın dansitesi, uygulanan işlem belirlendi ve kayıt altına alındı. Çalışmadan bağımsız olarak, hastalara operasyon esansında stent takılıp takılmayacağına karar verildi. Hastalar double j stent takılan ve takılmayan olarak 2 gruba ayrıldı; stent takılan grup (Grup 1, n=83) ve stent takılmayan grup (Grup 2, n=51). Operasyon sonunda DJS takılan hastalara 4 hafta sonra stent çekilme gününde ve stent çekildikten 4 hafta sonrasında kontrol muayenesinde IIEF formu dortuldu. Stent takılmayan hastalara da 4 hafta sonra kontrol muayenesine geldiklerinde IIEF formu dortuldu. Genel demografik özellikler ve IIEF formu sonuçları karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar arasında; yaş (Grup 1= 44,84±11,47 ve Grup 2= 43,02±11,47 p=0,37), BMI (Grup 1= 25,46±2,56 ve Grup 2= 25,08±2,98 kg/m2, p=0,43), IIEF operasyon öncesi toplam skorları (Grup 1= 56,43±15,42 ve Grup 2= 56,06±13,67 p=0,88) arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Gruplar arasında taş boyutu (Grup 1= 12,42±5,43 ve Grup 2= 7,76±2,60 mm, p<0,001), taş dansitesi (Grup 1= 1045,18±321,26 ve Grup 2= 852,94±166,55 HU p<0,001), operasyon süresi (Grup 1= 74,10±26,36 ve Grup 2= 52,55±15,47 dk, p<0,001), operasyon esnasında kullanılan lazer enerji miktarı (Grup 1= 11987,95±4473,48 ve Grup 2= 7137,25±3200,12 j, p<0,001) ve operasyon sonrası IIEF toplam skorları arasında (Grup 1= 42,12±15,78 ve Grup 2= 48,82±14,03, p=0,01) istatiksel olarak anlamlı fark saptandı. Grup 1 kendi içinde incelendiğinde IIEF toplam skorlarında operasyon öncesi, operasyon sonrası ve kontrol değerleri bakıldığında operasyon öncesi 56,43±15,42, operasyon sonrası 42,12±15,78 ve stent çekildikten sonraki kontrol değeri 53,45±17,04 ile istatiksel olarak birbirleri arasında fark olduğu (p<0,001), sadece operasyon öncesi ve kontrol değerlerinin birbirine yakın olduğu gözlenmektedir. Özetle, postoperatif azalan toplam IIEF ve alt skorları değerleri, kontrol zamanında yapıldığında, operasyon öncesi değerlerine yükseldi ve istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Grup 2 kendi içinde değerlendirildiğinde IIEF toplam skorlarında operasyon öncesi ve sonrasında (56,06±13,67 ve 48,82±14,03 p<0,001) istatiksel olarak fark saptandı. Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada endoskopik ureter taşı tedavisinin ve tedavi esnasında DJS takılmasının erkek hastalarda cinsel işlev bozukluğuna neden olup olmadığını araştırdık. Cinsel fonksiyonların, stent takılmayan hastalarda, stent takılanlara göre daha hafif olmakla birlikte negatif etkilendiğini düşünmekteyiz. DJS takılmayan hastalarda ameliyat sonrası dönemde fiziksel ve duygusal durumların muhtemelen taş düşmesi ve alt üriner sistem semptomları nedeniyle etkilendiğini görmekteyiz. Yaptığımız çalışmada, endoskopik taş tedavisi yapılan ve DJS yerleştirilen hastalarda geçici cinsel fonksiyon bozukluğu saptadık. Ayrıca stent takılmayan hastalarda, daha az etkilenmekle birlikte geçici cinsel fonksiyon bozukluğu saptadık. Endoskopik üriner sistem taş tedavisinin ve tedavi esnasında stent yerleştirilmesinin, erkek hastalar üzerindeki cinsel işlevlerine olan etkilerini daha belirgin gösterebilmek için daha fazla hasta içeren çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Cinsel işlev bozukluğu-fizyolojikCinsel işlevlerEndoskopi+3
Tevfik Çetin
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kalp yetmezliği, kronik obstrüktif akciğer hastalığı ve sigara kullanımının üretra darlığı gelişimi ile ilişkisi

Amaç: Çalışmamızda, Transüretral Prostat Rezeksiyonu operasyonu gerçekleştirilen, takiplerinde üretra darlığı gelişimi saptanan ve saptanmayan hastalar incelenerek; Kalp Yetmezliği, Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı ve sigara kullanımının üretra darlığı gelişimi ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde 50-80 yaş aralığında olan ve Transüretral Prostat Rezeksiyonu operasyonu gerçekleştirilen hastalar gönüllük esasıyla çalışmaya dahil edildi. Bu hastalar arasından takiplerinde üretra darlığı gelişen 50 hasta grup 1, üretra darlığı gelişmeyen ve kura ile seçilen 50 hasta ise grup 2 olacak şekilde ayrıldı. Hastaların yaş, boy, kilo, tüketilen sigara miktarı, prostat hacmi, maksimum idrar akış hızı, işeme sonrası rezidü idrar hacmi, IPSS skoru, operasyon süresi ve sonda çıkartılma süreleri incelendi. Ameliyat edilecek hastalarda rutin olarak yapılan kardiyoloji ve göğüs hastalıkları konsültasyon raporları ve solunum fonksiyon testi sonuçları incelendi. Ayrıca hastalardan sözel olarak alınan bilgiler ile doldurulan formlar ve konsültasyon sonuçları dikkate alınarak, kalp yetmezliği ve kronik obstrüktif akciğer hastalağı durumları hakkında bilgi sahibi olundu. Hastaların takiplerinde üretra darlığı gelişme süreleri ve gerçekeleştirilen internal üretrotomi işlemiyle ilgili bilgiler değerlendirildi. Tüm hastalar en az 6 ay süre ile takip edildi. Bulgular: Hastaların yaş, prostat hacmi, maksimum idrar akış hızı, IPSS skoru, operasyon süresi ve sonda çıkartılma süreleri gibi verilerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Grup 1'deki hastaların vücut kitle indeksi ve işeme sonrası rezidü idrar hacmi, grup 2'ye göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla; p=0,015, p=0,007). Grup 1'deki hastalar tarafından tüketilen sigara miktarı ortalama±SS değeri 23,78±18,2 paket/yıl iken, grup 2'de bu ortalama 13,94±19,94 paket/yıl olarak saptandı. Tüketilen sigara miktarı ortalaması darlık gelişen grupta istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı bulundu (p=0,007). Grup 1'de semptomatik KY oranı % 56 iken grup 2'de bu oran %26 olarak saptandı. Semptomatik kalp yetmezliği olan hastalar ve olmayan hastalar, grup 1 ve grup 2 ile çapraz tabloda incelendiğinde ki-kare testi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,002). Benzer şekilde; grup 1'de kronik obstruktif akciğer hastalığı oranı %48 iken bu oran, grup 2'de %22 olarak saptandı. Çapraz tabloda incelendiğinde ise ki-kare testi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,006). İncelenen mMRC skalaları ve CAT skorları grup'1 de istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek izlendi (sırasıyla; p=0,003, p=0,002). Ayrıca; hastaların FEV1, FVC ve FEV1/FVC gibi solunum fonksiyon testi parametreleri grup'2 de istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla; p<0,001, p<0,001, p=0,008). Sonuç: Üretra darlığı etiyolojsinde en sık iyatrojenik nedenlerle karşılaşılır. Bu nedenle üretra darlığı gelişimine zemin hazırlayan faktörlerin araştırılması önem kazanmaktadır. Yaptığımız araştırmada sigara kullanımının, kalp yetmezliğinin ve kronik obstrüktif akciğer hastalığının transüretral prostat rezeksiyonu sonrasında darlık gelişimi riskini anlamlı derecede artırdığı sonucuna ulaştık. Anahtar kelimeler: Üretra darlığı, Transüretral prostat rezeksiyonu, Sigara, Kronik obstrüktif akciğer hastalığı, Kalp yetmezliği.

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifKalp yetmezliği+5
Kutay Topal
Afyonkarahisar Health Sciences University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Transüretral rezeksiyon yapılan mesane tümörü hastalarında, obturator sinir bloğunun nüks, progresyon ve ameliyat başarısına etkisi

Amaç:Çalışmamızda, primer mesane yan duvar tümörü tespit edilen ve TUR-M planlanan hastalarda spinal anesteziye ek olarak uygulanan obturator sinir blokajının (OSB) operasyon süresi, hastanede yatış süresi, komplet rezeksiyon, patolojide kas dokusu varlığı, ikinci rezeksiyon, nüks ve progresyon üzerine etkisini değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem:Kliniğimize 18-90 yaş arası başvuran ve görüntüleme yöntemlerinde mesane yan duvar tümörü tespit edilen hastalar bilgilendirildikten ve onamları alındıktan sonra çalışmaya dahil edildi. Toplam 70 hastaya operasyon öncesi spinal anestezi uygulandı. Hastalar rastgele randomize edildi ve 35 hastaya spinal anesteziye ek olarak OSB uygulandı. Her iki grubun yaş, cinsiyet, tümör boyutu, operasyon süresi, hastane yatış süresi, EORTC nüks ve progresyon skorları, T evresi, tümör derecesi, EAU risk sınıfı verileri incelendi. İki grup obturator refleks gelişimi, perforasyon oluşumu, komplet rezeksiyon, patoloji örneklerinde kas dokusu varlığı, ikinci rezeksiyon ihtiyacı, kas dokusu eksikliği nedenli ikinci rezeksiyon ihtiyacı, 1 yıllık nüks ve progresyon oranları açısından karşılaştırıldı. Bulgular: İki grubun demografik ve hastalığa bağlı verileri karşılaştırıldığında; gruplar arasında yaş, cinsiyet, tümör boyutu, EORTC nüks ve progresyon skorları, risk sınıfı, T evresi, tümör derecesi ve BCG tedavisi açısından istatistiksel anlamlı fark izlenmedi. Obturator refleks gelişimi, OSB yapılan grupta anlamlı olarak daha düşük oranda izlendi (p=0,002). Mesane perforasyonu sayısal olarak OSB yapılan grupta daha düşük olmasına rağmen istatistiksel anlamlı fark izlenmedi (p=0,198). Komplet rezeksiyon oranları, OSB yapılan grupta %94.3, yapılmayan grupta ise %74.3 olarak bulundu ve OSB yapılan grupta istatistiksel olarak anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,045). Patoloji örneklerinde kas dokusu varlığı OSB yapılan grupta %91.4, diğer grupta %68.6 olup OSB yapılan grupta daha yüksekti ve istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,034). İkinci rezeksiyon oranları OSB yapılmayan grupta anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p=0,015). Kas dokusu eksikliği nedenli ikinci rezeksiyon yapılan hasta sayısı OSB yapılmayan grupta daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0,106). 1 yıllık takiplerde OSB yapılan grupta %22.9 oranında nüks saptanırken, OSB yapılmayan grupta bu oran %68.6 olarak bulundu ve 1 yıllık nüks oranı OSB yapılan grupta anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,001). 1 yıllık progresyon oranları karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0,106). Sonuç: Yaptığımız araştırmada, spinal anesteziye ek olarak uygulanan OSB'nin, obturator refleksi azaltarak komplet ve kas dokusunu içeren rezeksiyon oranını artırdığı, ikinci rezeksiyon ihtiyacında ve tümör nüksünde anlamlı derecede azalmaya neden olduğu sonucuna ulaştık. Anahtar kelimeler:Mesane kanseri, Obturator sinir blokajı, Tümör nüksü

Cerrahi-ürogenitalCerrahi-ürolojikMesane hastalıkları+4
Osman Gerçek
Afyonkarahisar Health Sciences University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vezikal görüntüleme-raporlama ve veri sisteminin (VI-RADS) doğrulanması ve mesane kanserinin klinik yönetiminde kullanımı

ÖZET Çalışmamızda öncelikle VI-RADS skorlama sisteminin mesane kanserinde kas invazyonunu öngörmedeki başarısını araştırmayı amaçladık. Bunun yanında tümör yeri, çapı, lokalizasyonu, lenfovasküler invazyon gibi klinik veriler ve hidronefroz varlığı, lenf nodu tutulumu gibi radyolojik verilerin VI-RADS skorlama sistemi ve kas invazyonu ile ilişkilerini araştırmayı amaçladık. Etik kurul onayı alındıktan sonra kliniğimize başvurup Ocak 2023- Haziran 2024 yılları arasında mesane tümörü şüphesi ile tanısal sistoskopi yapılıp, MR görüntülemesi yapılmış, dahil edilme kriterlerini karşılayıp dışlanma kriterlerine sahip olmayan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bu kriterler sonucunda 74 hastanın sonuçları incelendi. Hastaların adı soyadı, dosya numarası, cinsiyeti gibi demografik verileri, tümör sayısı, lokalizasyonu, morfolojisi, tümör çapı gibi sistoskopi verileri, TUR-M ya da radikal sistektomi operasyonlarının patoloji verileri ve bu operasyonların endikasyonları ve hidronefroz, lenf nodu tutulumu gibi radyoloji verileri not edildi. Tüm bu veriler hastaların MpMRI verileri ile karşılaştırıldı. VI-RADS>3 grubunda VIRADS≤3 grubuna göre inkomplet rezeksiyon oranı, trigondaki tümör varlığı, tümör boyutu, tümör evresi ve derecesi, lenfovasküler invazyon varlığı istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek bulundu (hepsi için p<0,001). VI-RADS>3 grubunda VI-RADS≤3 grubuna göre tümör temas mesafesi, tümör en geniş çapı, lenf nodu invazyonu, hidroüreteronefroz varlığı ve ekzofitik dışı morfolojiye sahip olan tümörlerin oranı istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek bulundu (hepsi için p<0,001) MRI lenf nodu tutulumu ile TUR-M lenfovasküler invazyon arasında ve MRI lenf nodu tutulumu ile radikal sistektomi patolojik lenf nodu invazyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki mevcuttu (sırasıyla p<0,001 ve p=0,015). TUR-M patolojik T evresi ile VI-RADS skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki mevcuttu (p<0,001). TUR-M patoloji sonucuna göre kas invazyonu varlığını öngermek için yapılan lojistik regresyon analizinde kas dokusu invazyonunu öngören model anlamlıydı (χ2(8) = 1,9, p = 0,983) ve reenkarserasyondaki varyansın %84'ünü açıklayabiliyordu (Nagelkerke R2 = 0,840). Model kas invazyonu olmayanların %96,4'ünü, kas invazyonu olanların ise %89,5'ini (toplamda %94,6) doğru tahmin etti. Kas invazyonu varlığı için en önemli prediktör faktörün yüksek VI-RADS skoru olduğu görüldü. Klinik ve radyolojik parametreler arasında yapılan korelasyon analizi sonucunda VIRADS skoru ile sistoskopi tümör çapı, MRI tümör temas uzunluğu, MRI tümör çapı, MRI tümör aksiyel en geniş çap arasında yüksek düzeyde pozitif bir korelasyon olduğu izlendi ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (sırasıyla; r=0,720 p<0,001, r=0,811 p<0,001, r=0,724 p<0,001, r=0,800 p<0,001). Yaptığımız araştırmada VI-RADS skorlama sisteminin mesane kanseri kas invazyonunu güçlü bir şekilde öngörebildiği sonucuna ulaştık. Bunun yanı sıra VI-RADS skoruna ve kas invazyonuna etki eden klinik ve radyolojik faktörleri tanımlayarak VI-RADS skorlama sisteminin mesane kanseri klinik yönetiminde kullanım metodlarını sunduk. Bu konu hakkında daha büyük hasta serileri ile ileri çalışmalar yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kas invazyonu, Mesane kanseri, VI-RADS,

Kemal Ulusoy
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Renal skorlama ve nefrektomi karar süreçlerinde yapay zeka tabanlı çözümler

Amaç: Bu çalışmanın amacı, bilgisayarlı tomografi (BT) verileri üzerinden renal tümörlerin kompleksite düzeyini R.E.N.A.L. nefrometri skorlarına göre otomatik olarak sınıflandırabilen özgün bir derin öğrenme modeli geliştirerek, parsiyel ve total nefrektomi karar süreçlerine katkı sağlayacak klinik karar destek için altyapı oluşturmak ve gelecekteki yapılacak çalışmalara ışık tutmaktır. Gereç ve Yöntem: Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Üroloji Kliniği'nde nefrektomi uygulanmış ve histopatolojik olarak malign renal tümör tanısı almış 197 hastaya ait portal faz kontrastlı BT verileri kullanılmıştır. Görüntülerdeki tümör içeren böbrek dokusu 128×128×64 voksel boyutuna yeniden örneklenmiş ve bu işlemler manuel olarak belirlenmiştir. Segmentasyon ön işlemi gerektirmeyen, sıfırdan geliştirilen bir 3 boyutlu konvolüsyonel sinir ağı (3D CNN) modeli ile tümör kompleksitesi "düşük" ve "yüksek" olarak sınıflandırılmıştır. Bulgular: Modelin genel sınıflandırma doğruluğu %90, ROC analizinde AUC skoru 0.96 olarak hesaplanmıştır. Düşük kompleksite grubundaki tüm vakalar doğru sınıflandırılarak %100 duyarlılık elde edilmiştir. Yüksek kompleksite grubunda ise duyarlılık %76.9'dur. Tümör maksimum çapı ile nefrometri skoru arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır (r = 0.718; p < 0.001). Modelin özellikle düşük kompleksite grubundaki başarısı, parsiyel nefrektomi için uygun olguların doğru saptanmasında yüksek güvenilirlik sunmaktadır. Sonuç: Geliştirilen 3D CNN modeli, manuel skorlamalarda görülen subjektifliğe alternatif olarak, BT görüntülerinden doğrudan tümör kompleksitesi tahmini yapabilen hızlı ve tekrarlanabilir bir sistem sunmaktadır. Bu yönüyle model, cerrahların parsiyel veya total nefrektomi kararlarında destekleyici unsur olarak kullanılabilecek başarılı bir yapay zekâ uygulaması olarak görülebilir. Özellikle düşük kompleksiteli vakalarda sağlanan %100 duyarlılık oranı, bu teknolojinin preoperatif cerrahi planlama süreçlerine entegre edilebileceğini göstermektedir.

Berkay Eren
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Radikal prostatektomi yapılan hastalarda cerrahi sınır pozitifliğini öngörmedeki etkenler

Radikal Prostatektomi Yapılan Hastalarda Cerrahi Sınır Pozitifliğini Öngörmedeki Etkenler Giriş ve Amaç: Cerrahi sınır pozitifliği, radikal prostatektomi yapılan hastalarda istenmeyen bir patolojik sonuçtur. Literatürde, gleason skoru ve evre gibi Prostat Kanseri (PKa)'nde kötü prognoz ile ilişkilendirilmiş diğer değişkenler ve bu değişkenlerin preoperatif olarak ölçülebilen hasta değerleri ile ilişkileri üzerine çok sayıda çalışma bulunmaktadır, ancak cerrahi sınır pozitifliğinin preoperatif olarak öngörülmesi ile ilgili yapılan araştırmalar kısıtlı sayıdadır. Çalışmamızın amacı, preoperatif hasta karakteristikleri ve laboratuvar değerlerinin cerrahi sınır pozitifliğini öngörmedeki değerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Ocak 2011 ve Ekim 2017 tarihleri arasında radikal prostatektomi geçiren ve 18 yaşından büyük olan 173 hasta dahil edilmiştir. Hasta dosyaları geriye dönük olarak taranarak hastaların yaş, vücut kitle indeksi (VKİ), preoperatif PSA, preoperatif gleason skoru, tutulan kor sayısı, tutulan kor tümör yüzdesi, prostat hacmi, nötrofil/lenfosit oranı (NLR), AST/ALT oranı (de ritis oranı), preoperatif erektil disfonksiyon varlığı, klinik T evresi, patolojik T evresi, postoperatif gleason skoru, postoperatif tümör yüzdesi, seminal vezikül invazyonu, ekstraprostatik yayılım, perinöral invazyon, lenfovasküler invazyon ve lenf nodu metastazı durumları ile ilgili bilgiler kaydedilerek araştırmanın bağımlı değişkeni olan cerrahi sınır durumu ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Araştırmamızda, VKİ, tutulan kor sayısı, tutulan kor tümör yüzdesi, de ritis oranı, preoperatif gleason skoru ve klinik T evresinin cerrahi sınır pozitif grup ile cerrahi sınır negatif grup arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı olduğu saptanmıştır. Ayrıca, NLR'si 2,5 ve üzerinde olanların 2,5 altında olanlara göre cerrahi sınır pozitifliği riskinin 3,3 kat fazla olduğu, gleason skoru 4 + 4 ve üzeri olanların cerrahi sınır pozitifliği riskinin 3 + 3 olanlara göre 8,9 kat fazla olduğu, VKİ ve biyopsideki tutulan kor sayısındaki artışın ise cerrahi sınır pozitifliği riskini istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttırdığı saptanmıştır. Sonuç: Araştırmamızda VKİ, biyopsideki tutulan kor sayısı, NLR ve preoperatif gleason skorunun cerrahi sınır pozitifliği için prediktif değerinin olduğu saptanmıştır.

CerrahiCerrahi-ürolojikProstat+2
Salih Manav
Sakarya University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prostat kanseri hücrelerinde tarantula cubensis alkolik ekstraktının in vitro terapötik etkinliği

GİRİŞ VE AMAÇ: Homeopatik ilaç olarak kullanılan Tarantula cubensis alkolik ekstraktı (TCAE)'nın prostat kanserindeki terapötik etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Prostat kanseri hücre hattı olarak DU-145 ve LNCaP, kontrol hücre hattı olarak ise HUVEC hücreleri kullanılmıştır. TCAE'nin hücre canlılığı üzerine olan etkisi WST-1 analizi, apoptotik etkisi ise Annexin V analizi ile değerlendirilmiştir. Ayrıca TCAE'nin apoptotik hücre morfolojisi üzerine olan etkisi de Akridin Oranj boyama ile gösterilmiştir. Tüm analizlerde hücrelere 25, 50, 100 ve 250 µM dozlarda TCAE uygulanmıştır, TCAE uygulanmayan hücreler negatif kontrol grubu olarak değerlendirilmiştir ve deneyler üçer kez tekrar edilmiştir. WST-1 analizinde hücreler tüm dozlarda 24 ve 48 saat boyunca TCAE ile inkübe edilmiştir. Annexin V analizi ve Akridin Oranj boyaması için ise WST-1 analizine göre 48 saatlik TCAE inkübasyonu etkin süre olarak seçilmiştir. BULGULAR: TCAE, DU-145 ve LNCaP hücrelerindeki canlılık oranlarını zaman bağımlı olarak bağlı olarak azaltmıştır (p<0,01). DU-145 ve LNCaP hücreleri için en düşük canlılık oranları 48 saat inkübasyon sonrasında, sırasıyla 250 ve 25 μM dozlarda, %62,76±4,21 ve %55,68±1,84 olarak belirlenmiştir. Ayrıca, TCAE HUVEC hücreleri üzerinde sitotoksik etki göstermemiştir. Apoptotik hücre oranları, DU-145 ve LNCaP hücrelerinde sırasıyla 250 ve 25 μM TCAE inkübasyonu ile %30,45±0,78 ve %45,02±1,32 olarak tespit edilmiştir. Morfolojik olarak, DU-145 ve LNCaP hücrelerinde bozulmuş çekirdek/sitoplazma oranı, kromatin yoğunlaşması, membran tomurcuklanması ve vakuoler hasar gözlenmiştir. SONUÇ: TCAE'nin, LNCaP hücrelerinin DU-145 hücrelerine göre daha fazla duyarlı olduğu, her iki prostat kanseri hücresi üzerinde sitotoksik apoptotik etkileri bulunmaktadır. Bu çalışma literatürdeki ilk çalışmadır ve bu nedenle TCAE'nin prostat kanseri için kemoterapötik madde olabilme potansiyelini belirlemek için daha ileri moleküler çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Apoptoz, DU-145, LNCaP, prostat cancer, Tarantula cubensis alkolik ekstraktı

AkridinlerAnneksin VApoptozis+5
Deniz Gül
Sakarya University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Radikal sistektomi operasyonu geçiren hastalarda postoperatif komplikasyonların preoperatif öngörücüleri; operasyon öncesi yapılan tomografi yardımlı pelvik çap ölçümünün cerrahi ve hasta sonuçları üzerinde etkisi olabilir mi?

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada kas invaziv veya yüksek risli mesane tümörü nedeniyle radikal sistektomi+üriner diversiyon operasyonu yapılan hastalarda postoperatif komplikasyonları belirlemede pelvis çaplarının etkinliği retrospektif olarak araştırılmıştır. Ayrıca operasyon öncesi operatif zorluk ve gelişebilecek olası komplikasyonları etkileyebilecek faktörlerin öngörülebilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde Eylül 2012-Mart 2020 tarihleri arasında mesane kanseri tanısı ile radikal sistektomi operasyonu uygulanan 79 erkek hastanın demografik bilgileri kaydedildi. Pelvik boyutları tarif eden ölçümler; üst konjugat (UC), alt konjugat (LC), pelvik derinlik (PD), apikal derinlik (AD), interspinöz mesafe (ISD), kemik femoral (BFW) ve yumuşak doku genişliği (SW) preoperatif BT yardımıyla ölçüldü. ISD, BFW, SW indeksleri sırasıyla ISD/AD, BFW/AD, SW/AD olarak tanımlandı. Patoloji raporunda bildirilen sonuçlar, postoperatif Clavien-Dindo komplikasyon sistemine göre izlenen komplikasyonlar ve çeşitleri, 90 gün içerisinde mortalite izlenen hastalar kaydedildi. Radikal sistektomi prosedüründeki operatif zorluk göstergeleri olarak; operasyon süresi, perioperatif tahmini kanama miktarı, hospitalizasyon süresi incelendi. Operatif zorluk, cerrahi sınır pozitifliği, 90 gün içinde gelişebilecek komplikasyonları ve mortaliteyi öngörebilmek için SPSS 23.0.0 programı yardımıyla çoklu doğrusal regresyon ve iki durumlu (binary) lojistik regresyon analizleriyle değerlendirildi. BULGULAR: Perioperatif olarak 8 hastada komplikasyon izlenirken, doksan gün içerisinde 79 hastanın 52'sinde 96 adet komplikasyon izlenmiştir (%65,8). Operasyon süresi ile SA ölçümü ve VKİ'nin istatistiksel olarak anlamlı ilişkili olduğu (p=0,011; p<0,001 sırasıyla), perioperatif kanama miktarı ile hastaların LC ölçümü ve preoperatif HCT ölçümünün istatistiksel olarak anlamlı ilişkili olduğu korelasyon analizi sonucunda görüldü (p=0,047; p=0,022 sırasyıyla). Doksan günlük mortalite için Charlson komorbidite skoru, şiddetli komplikasyon varlığı için VKİ ve Charlson komorbidite skoru, cerrahi sınır pozitifliği için ISD INDEX, patolojik T evresi ve Charlson komorbidite skorunun anlamlı prediktörleri olduğu lojistijk regresyon analizi sonrası saptandı. SONUÇ: Dar ve derin pelvis gibi pelvisteki anatomik varyasyonların operatif zorluk, komplikasyon varlığı veya doksan günlük mortalite açısından önemli bir etken olmadığını düşündürmekte, Charlson komorbidite skoru ve VKİ gibi hastayla ilişkili özelliklerin mortaliteyi arttırdığı görülmektedir. Dar ve derin pelvise sahip hastalarda ise cerrahi sınır pozitifliği riskinin arttığı görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Cerrahi sınır, Charlson komorbidite skor, Pelvis, Postoperatif komplikasyon, Radikal sistektomi.

Cerrahi-ürolojikKomorbiditeMesane hastalıkları+4
Anıl Erdik
Sakarya University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Üriner sistem taşlarının ESWL ile fragmantasyonunu ön görmede bilgisayarlı tomografi ve konvansiyonel x-ray görüntülemelerin etkinliği

Ömer Kutlu
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mesane tümörlü hastalarda hücre içi oksidatif glutatyon ve hücre dışı tiyol-disülfit'in klinik prognostik öneminin araştırılması

Amaç: Kanser hastalığının patogenezinde antioksidan ve oksidan parametreler arasındaki denge bozukluğunun rol aldığı bilinmektedir. Mesane tümörlü hastalarda da bu dengenin bozulmasının rol alabileceği düşünüldü. Bu sebeple mesane kanseri hastalarında hücre içi glutatyon ve hücre dışı tiyol-disülfit parametrelerinin ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma prospektif bir araştırma olarak yönetilmiştir. BAİBÜ Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Polikliniği'ne başvuran kişilerde yapılan tetkikler sonucunda mesane ürotelyal karsinomu ön tanısı koyulan 63 hastaya mesane ürotelyal karsinomu ön tanısı koyuldu. Çalışma kriterlerine uymayan hastalar çıkarıldığında geriye toplam 54 hasta kaldı. 54 tane de sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edildi. Bu hastalar üzerinde hücre içi oksidatif glutatyon ve hücre dışı tiyol-disülfit parametreleri çalışıldı ve çıkan sonuçlar gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu (p>0.05). Hasta grubunda total tiyol, nativ tiyol, redükte glutatyon seviyeleri kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak düşük bulundu (p<0.05). Hasta grubunda disülfit, okside glutatyon, SS/SH yüzde oranı ve GSSG/GSH oranı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Subgrup analizimizde mesane kanseri hastalarının patolojik değerlendirilmesinde low grade ve high grade grubunu karşılaştırdığımız zaman total tiyol ve nativ tiyol low grade grubunda, high grade grubuna göre yüksek bulundu. Sonuçlar istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Sonuç: Mesane kanseri hastalarında çalıştığımız parametrelere bakıldığında oksidan parametre olan disülfite doğru kayma ve tiyol seviyelerindeki azalmanın, ayrıca okside glutatyonun artması, redükte glutatyonun azalmasının, tümör varlığı için anlamlı olabileceği gösterildi. Mesane tümör derecesine göre bakıldığında da derece yükseldikçe total tiyol ve nativ tiyol seviyelerinin azaldığı sonucuna ulaşarak hastalığın seyri açısından yol gösterici olabileceği gösterildi. Ancak daha net sonuçlar elde etmek için daha fazla ve kapsamlı çalışmalar yapılması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Mesane tümörü, oksidatif stres, tiyol, disülfit, glutatyon

Fatih Karaöz
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Etilen glikolle indüklenmiş nefrolitiyazisli ratlarda kafeinin proflaksideki etkinliği ve annexin A1'in patofizyolojideki rolü

Gereç ve Yöntem: Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Deney Hayvanları Uygulama ve Araştırma Merkezi'nden temin edilen 36 adet erişkin Wistar tipi rat üç gruba ayrıldı. I. Grup kontrol grubu olarak sadece su ile, II. Grup %0,75'lik etilen glikol ile, III. Grup %0,75'lik etilen glikol ve kafein ile 28 gün boyunca labaratuvar şartlarında oral gavaj yoluyla beslendi. Ratlar 28 günün sonunda 24 saatlik idrar toplanması amacıyla metabolik kafeslere alındı. Sonrasında ratlar sakrifiye edilerek serumda Üre, Cr, Na, Ca, Mg, K, Cl ve idrarda kristal, lökosit, pH değerleri çalışıldı. Böbrek dokularının histolojik kesitlerinde kristal yapıları incelendi. İmmunohistokimyasal boyanmanın incelenmesinde tubulointerstisyum ve glomerüllerdeki boyanma dikkate alınarak değerlendirme yapıldı. Annexin A1 (MRQ-3) antikoru düzeyi sitoplazmik Annexin A1 (MRQ-3), membranöz Annexin A1 (MRQ-3) ve sitoplazmikle mebranözün toplamı Annexin A1 (MRQ-3) şeklinde ayrı ayrı değerlendirildi. Bulgular: Serum bulgularında, etilen glikol verilen grupta kreatinin ve magnezyum seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yükseldi. Etilen glikol+kafein grubunda ise bu seviyeler azalmış, kafeinin etkili olduğu gözlendi. Histopatolojik bulgularda, etilen glikol grubunda belirgin tübüler hasar, dilatasyon ve kristal oluşumu tespit edildi.Kafein grubunda bu parametreler azalmış, kristal oluşumu minimal seviyede gözlendi.Annexin A1 ile boyanmaları etilen glikol grubunda artış göstermiş; kafein de eklenen grupta bu boyanmaların azaldığı görüldü.Kristal oluşumu, etilen glikol+kafein grubunda, sadece etilen glikol grubuna göre daha az olmasına rağmen bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Tartışma: Çalışmamız, kafein ve Annexin A1 proteinin böbrek taşı oluşumuna karşı etkisini değerlendiren ilk in vivo çalışma olması açısından önem taşımaktadır. Annexin A1 proteininin böbrek taşı oluşumundaki rolü, kristal bağlanma mekanizmalarına olan etkisiyle ilişkili olmakla beraber bu proteinin, hücre membranına kristal bağlanmasını kolaylaştırarak taş oluşumunda kritik bir rol oynadığı düşünülmektedir. Çalışmamızda, etilen glikol ve etilen glikol+kafein grupları arasında Annexin A1 ekspresyonu açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Ancak kristal oluşumunda belirgin bir fark gözlenmese de tübüler vakuolizasyon, konjesyon ve inflamasyon gibi böbrek hasarı parametrelerinde kafeinin koruyucu etkisi olduğu ortaya konulmuştur.

Anneksin A1Böbrek taşlarıKafein
Muhammet Ünal Boyraz
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prematür ejakülasyon etiyolojisinde beyin türevi nörotrofik faktörün rolü

GİRİŞ VE AMAÇ: Prematür ejakülasyon (PE) en sık görülen erkek cinsel işlev bozukluklarındandır. Özellikle serotoninin beyin türevi nörotrfik faktör (BDNF) ile yakın ilişkisinin olması ve bu mediyatörlerin nörogenez mekanizmalarında etkin olmaları PE patofizyolojisinde BDNF'nin de rolü olabileceğini düşündürmektedir. Biz de bu çalışmada yaşamboyu PE ile serum BDNF düzeyi arasında ilişki olup olmadığını araştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Temmuz 2016- Mayıs 2017 tarihleri arasında kliniğimize başvuran ve yaşam boyu PE tanısı alan 40 hasta ve PE'si olmayan 40 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edildi. Olguların tamamına erektil işlev ve erken boşalma (PEDT) anketleri uygulandı. Hasta ve kontrol grubunda serum BDNF düzeylerini belirlemek amacıyla venöz kan alındı. Alınan kanların serumları ayrılarak BDNF düzeyleri ölçüldü. Elde edilen veriler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. BULGULAR: PE ve kontrol grubunda yaş ortalaması sırasıyla 34,97±6,32(22-49) ve 33,03±3,97(25-41) yıl, BMI'ları sırasıyla 25,95±3,48 ve 25,51±2,71 kg/m² idi (p>0,05). Her iki gruptaki bireylerin tümü evliydi ve ortalama evlilik süreleri, alkol ve sigara kullanımı açısından iki grup arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). Orgazmik işlev, cinsel memnuniyet ve genel memnuniyet skorları PE grubunda anlamlı olarak daha düşüktü. PEDT skorları hasta ve konrol grubu için sırasıyla 15,11±2,51 ve 4,15±2,38 (p<0,05) idi. Serum BDNF düzeyi hasta grubunda 277,82±226,78 ng/ml, kontrol grubunda ise 542,8±140,5 ng/ml olarak saptandı (p<0,05). Yapılan korelasyon analizinde PEDT skoru arttıkça serum BDNF düzeylerinin düştüğü gözlendi (r=-0,356; p=0,036). SONUÇ: PE'si olanlarda serum BDNF düzeyleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlanmlı olarak düşük bulunmuştur. Bu bulgular BDNF'nin PE etyolojisinde rolü olabileceğini göstermektedir. Bu ilişkiyi daha net ortaya koyabilmek için geniş çaplı ve ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Cinsel bozukluklarCinsel işlev bozuklukları-psikolojikCinsellik+4
Yavuz Tarık Atik
Sakarya University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kasa invaze olmayan mesane kanseri hastaları ve sağlıklı kişilerde üriner mikrobiyota özellikleri

Üriner sistem mikrobiyotasındaki disbiyozun mesane kanserinin patogenezinde rol oynayabileceği düşünülmektedir. Mesane kanseri hastalarının doku ve idrar örneklerini sağlıklı bireylerin doku ve idrar örnekleriyle karşılaştırarak disbiyoza neden olan bakterileri bulmayı amaçladık. Kasa invaziv olmayan mesane kanserli 12 erkek hastadan ve demografik özellikleri benzer 12 sağlıklı bireyden ilk idrar, orta akım idrar ve doku örnekleri toplandı. İdrar ve doku örnekleri bakteriyel 16s Ribozomal RNA'nın V3-V4 bölgeleri kullanılarak analiz edildi. Mikrobiyota özellikleri mesane kanseri grubu ve kontrol grubu arasında karşılaştırıldı. Çalışma 217S075 sayılı TÜBİTAK Projesi kapsamında desteklenmiştir. Mesane kanseri grubu hem doku hem de idrar örneğinde sağlıklı gruba göre çok daha zengin mikrobiyota çeşitliliğine sahip olduğu tespit edildi (p<0.05). Mesane kanseri doku örneklerinde Escherichia Shigella (p<0.001), Staphylococcus (p<0.001), Delftia (p=0.001), Acinetobacter (p<0.001), Corynebacterium (p<0.001) ve Enhydrobacter (p<0.001) göreceli bolluğunda anlamlı artış saptandı. Öte yandan, mesane kanseri idrar örneklerinde Escherichia Shigella (p<0.001), Ureaplasma (p<0.001), Lactobacillus (p=0.005), Stenotrophomonas (p<0.001), Streptococcus (p<0.001), Corynebacterium (p<0.001) ve Prevotella (p=0.039) göreceli bolluğunda anlamlı artış saptandı. Mesane kanseri doku örneklerinde disbiyoza neden olan 6 şüpheli bakteriden 5'inin mesane kanseri idrar örneklerinde disbiyoza neden olduğu tespit edildi. Çalışmamız, endoürolojik müdahale öyküsü olmayan ve bu nedenle kontaminasyon riski olmayan hastalarla yapılan ilk çalışmadır. Mesane kanseri hastaları ve sağlıklı bireyler arasında mikrobiyota çeşitliliği ve içeriği farklı olduğu tespit edildi. Sonuçlarımız mikrobiyota disbiyozuna dayalı yeni tanı ve tedavi seçenekleri için çalışmaların yapılmasının önünü açmaktadır.

Biyobelirteçler-tümörHematüriKanser hastaları+4
Muhammed Selçuk Özer
Dokuz Eylül University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mesane kanserinde androjen reseptörü ve AR-V7 ekspresyonunun tanısal ve prognostik değeri

Androjen reseptör (AR) yolağının erkek ürogenital sisteminin büyüme ve gelişiminde önemli rolü bulunmaktadır. AR yolağı prostat, meme gibi organların tümörogenezinde rol oynamaktadır. Mesane kanseri erkeklerde kadınlardan yaklaşık 3 kat sık görülmektedir ve bu çevresel risk faktörleriyle açıklanamamaktadır. Bu durum AR yolağının mesane kanserinde etkili olabileceği hipotezini doğurmuş ve çeşitli çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Hücre kültürü ve hayvan deneylerinde AR yolağının mesane kanseri gelişimi üzerindeki etkisi net şekilde gösterilmiştir ancak klinik çalışmalar bu konuda bir fikir birliğine ulaşamamıştır. Bu konuyu ele alan klinik çalışmaların tamamında geleneksel AR (AR-FL) proteini immünohistokimyasal (IHC) yöntemle ölçülmüş ve çalışmalarda farklı sonuçlara ulaşılmıştır. Protein ölçümünde western blot (WB) yöntemi, IHC'ye göre daha duyarlı olup IHC'nin aksine kantitatif veriler sunabilmektedir. Ayrıca mesane kanseri gelişiminde bu yolaktaki değişiklikleri hem protein hem mRNA düzeyinde değerlendiren bir çalışma bulunmamaktadır. AR splice varyant – 7 (AR-V7) en sık ele alınmış AR varyantıdır ve prostat kanserinde rolü olduğu bilinmektedir. Buna rağmen AR-FL, AR-V7 dönüşümü mekanizması aydınlatılamamıştır. AR-V7 mesane kanseri ilişkisini ele alan bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamızda 23 kasa invaze olmayan mesane kanseri dokusu ve 12 sağlıklı bireyin mesane dokusunda; AR-FL proteini, AR-FL mRNA'sı, AR-V7 proteini ve AR-V7 mRNA seviyeleri kantitatif şekilde ölçüldü ve iki grup arasında kıyaslandı. Mesane kanseri olan grupta AR-FL proteini ve AR-V7 mRNA'sı anlamlı şekilde yüksek bulunurken AR-FL mRNA'sı ve AR-V7 proteini düşük bulundu (p<0,05). Tümörogeneze sebep olduğu bilinen AR-FL proteininin mesane kanserinde yüksek saptanması mesane kanserinde AR yolağının rolünün olabileceğini desteklemektedir. AR-FL proteininin regülasyon kaybı sonucu yükselmesi AR-FL mRNA'sının feed-back ile baskılanmasına sebep olmuş olabilir. AR-V7 mesane dokusunda ilk kez gösterilmiştir. Çalışmamız, mesane kanseri AR yolağı ilişkisinde yeni ve değerli bulgulara ulaşmıştır. AR yolağının mesane kanserindeki rolünün netleştirilmesi amacıyla yapılacak çalışmalara ışık tutacaktır.

Biyobelirteçler-tümörGen ifadesiMesane+4
Alper Ege Sarıkaya
Dokuz Eylül University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Transrektal ultrasonografi eşliğinde yapılan prostat biyopsisi profilaksisinde farklı antibiyotik kullanımının enfeksiyon parametreleri ve diğer komplikasyonlar üzerine etkisi

Prostat kanseri erkek popülasyonda en sık görülen 2. tümör olup ürogenital sistemin en sık kanseridir. Özellikle son yıllarda artan tarama yöntemleri nedeni ile tanı konma sıklığı artmıştır ve kansere bağlı ölümler de erken tanı sayesinde azalmaktadır. Kanserin erken tanısının giderek öneminin arttığı günümüzde prostat kanserinin erken tanısı için de gittikçe artan prostat biyopsileri ile sonuçlanmaktadır. Artan biyopsiler aslında düşük olasılıklı bir komplikasyon olan biyopsi sonrası enfeksiyonların da sık görülmesine neden olmakta ve sağlık sistemimiz üzerinde yük olma potansiyeli sergilemektedir. Bu çalışmamızın amacı hastaların yakınmaları, kullandıkları antibiyotik rejimleri, tetkik ve taramalarında kullanılan enfektif parametreler ile enfeksiyon gelişmesi arasındaki ilişkiyi retrospektif araştırmak, olası risk faktörlerini ortaya koyarak ileri dönemde uygulanacak prostat biyopsileri sonrası enfeksiyon gelişmesini önlemeye yardımcı olmaktır. Hastanemizde transrektal yol ile prostat biyopsisi uygulanan hastalar retrospektif yöntemle taranmıştır. Takip ve tedavi planları uygulanmış, biyopsi sonrası takipten ayrılmayan 297 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar başta enfektif olmak üzere birçok parametre açısından değerlendirilmiştir. Hastalar ortalama 65 yaşındaydı ve PSA medyan değeri 6.9 ng/ml bulundu. Enfeksiyon gelişen hastaların, geçirmeyenler ile yapılan kıyaslanmasında kullanılan antibiyotikler fark göstermezken, enfektif parametreler enfeksiyon geçiren grupta belirgin olarak daha yüksek saptanmıştır. Özellikle CRP ve PCT iki grubun ayrımında belirgin tanı değeri göstermiş olup, CRP için 24 mg/L, PCT için 0,7 µg/L eşik değerleri enfeksiyon geçirebilecek hastanın tanısında değer taşımaktadır. Kullanılan antibiyotikler arasında yapılan karşılaştırmada fosfomisin kullanan grupta enfektif parametreler belirgin olarak daha fazla yükselmişse de bu fark iki grup arasında istatistiksel olarak belirgin fark ortaya çıkartmamıştır. Bu bilgiler fosfomisinlerin, kinolonlara direnç gelişim çağında biyopsi profilaksisinde kullanılabilir bir ajan olarak sunsa da kinolon grubu da tedavide ve profilakside halen değerini korumaktadır. Biyopsi sonrası enfeksiyonların önlenmesinde popülasyonlara özel risk faktörlerinin belirlenmesi özel önem arz etmekte, kohortumuzda prostat boyutu, son 6 ayda antibiyotik maruziyeti de bağımsız risk faktörü olarak bulunmuştur. Literatürde bir risk faktörü olarak tariflenen rektal sürüntü kültüründe kinolon direnci, popülasyonumuzda enfeksiyon geçiren hiçbir hastada pozitif saptanmamış olsa da olası enfeksiyon durumunda sunduğu ek bilgiler ve tedaviyi aydınlatabilmesi nedeni ile kullanımı klinik katkı sağlayabileceği sonucuna varılmıştır. Biyopsi sonrası enfeksiyonların önlenmesi için transperineal yolun kullanılarak rektal flora ile kontaminasyonun en aza indirilmesi de mantıklı bir yöntemdir. Daha geniş hasta serileri ile kinolon ve fosfomisin gruplarının karşılaştırılması, dünya genelinde hala sık kullanılmakta olan transrektal prostat biyopsisi profilaksisinde daha güvenilir sonuçlara varılmasını sağlayacağı kanaatindeyiz.

Erdem Aktaş
Akdeniz University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Perkütan nefrolitotomi sonuçlarını öngörmede preoperatif parametrelerin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Perkütan nefrolitotomi 2 santimetreden büyük ve kompleks böbrek taşlarının tedavisinde altın standart tedavidir. Perkütan nefrolitotomi sonrasında taşsızlığı ve gelişebilecek komplikasyonları öngörebilmek hem cerraha hem de hastaya fayda sağlamaktadır. Bu sebeple perkütan nefrolitotomi sonuçlarını öngörebilmek için hastaların preoperatif klinik, laboratuvar ve radyolojik parametreleri değerlendirilerek çeşitli skorlama sistemleri oluşturulmuştur ancak halen evrensel olarak kabul edilmiş altın standart bir taş skorlama sistemi bulunmamaktadır. Çalışmamızda hastaların preoperatif klinik, laboratuvar ve radyolojik parametrelerini değerlendirerek, bu parametrelerin perkütan nefrolitotomi sonuçlarını öngörmedeki rolünü araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Dokuz Eylül Üniversitesi üroloji kliniğinde Ocak 2010 ve Kasım 2020 tarihleri arasından perkütan nefrolitotomi yapılan hastalar dahil edildi. 18 yaşından küçük olan, preoperatif nefrostomi kateteri takılan, eş zamanlı bilateral perkütan nefrolitotomi yapılan ve preoperatif bilgisayarlı tomografisi, tam idrar tetkiki, idrar kültürü, kreatinin değeri ve tam kan sayımı olmayan hastalar çalışmadan çıkarıldı. Hastaların demografik verileri, taşın tarafı, boyutu, alanı, miktarı, yoğunluğu, lokalizasyonu, cilt taş mesafesi, hidronefroz, opasite gibi radyolojik parametreler ve tam kan sayımı, kreatinin değeri, tam idrar tetkiki ve idrar kültürü gibi laboratuvar parametreleri kaydedildi. Her hasta için teker teker GUY's skoru, S.T.O.N.E skoru ve CROES nefrolitometrik skoru hesaplandı ve kaydedildi. Operasyon sonrası rezidü taş durumu peroperatif floroskopi ya da postoperatif direkt üriner sistem grafisi ve nonopak taşlar için kontrastsız bilgisayarlı tomografi ile değerlendirildi. Perkütan nefrolitotomi sonrası tam taşsızlık sağlanan hastaların operasyonu başarılı; rezidü taş kalan hastaların operasyonu başarısız olarak kabul edildi. Operasyonu başarılı olan ve başarısız olan grupların preoperatif, peroperatif ve postoperatif verileri karşılaştırıldı. Peroperatif ve postoperatif komplikasyonlar modifiye Clavien-Dindo sınıflamasına göre kaydedildi. İstatistiksel analizler SPSS 22 paket programı kullanılarak yapıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza Ocak 2010-Kasım 2020 tarihleri arasında perkütan nefrolitotomi yapılan 803 hasta dahil edildi. Çalışma kriterlerine uymayan 76 hasta çalışmadan çıkarıldı. Hastaların 297 (%40.9)'si kadın, 440 (%59)'ı erkek idi ve hastaların ortanca vücut kitle indeksi 25.9 kg/m2 (min:17.6–max:58.7) idi. Hastaların yaş ortancası 49 (min:18-max:85)'du. Hastaların 669 (%92)'u aynı taraftan açık cerrahi geçirmemiş ve 28 (%3.9)'i soliter böbrekliydi. Toplam 53 (%7.3) hastada böbrek anomalisi mevcuttu. Cinsiyet, alkol ve sigara kullanımı gibi alışkanlıklar, ailede taş öyküsünün olup olmaması, vücut kitle indeksi ve komorbid hastalıkların operasyonun başarısıyla istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkisinin olmadığı saptandı. Preoperatif laboratuvar parametrelerle operasyon başarısı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. GSS, S.T.O.N.E nefrolitometri skoru ve CROES nefrolitometri nomogramının kendi hasta grubumuzda operasyon başarısını öngördüğünü saptadık (p<0.001, p<0.001, p<0.001) Operasyonu başarılı olan grupta ortanca taş boyutu 20 mm (min:7 – max:50), başarısız olan grupta 25 mm (min:9 – max:56) olarak hesaplandı ve operasyonu başarısız olan grupta taş boyutu istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti (p<0.001). Operasyonu başarılı olan grupta ortanca taş alanı 118.5 mm² (min:15– max:600), başarısız olan grupta 202 mm² (min:31- max:968) olarak saptandı ve istatistiksel olarak anlamlı şekilde başarısız olan grupta daha yüksekti (p<0.001). Taşların 351 (%43.8)'i tek, 255 (%35.1)'i birden çok, 121 (%16.6)'i staghorn taştı ve taş miktarı ve operasyon başarısı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0.001). Taşların 20 (%2.8)'si üst pol, 286 (%39.3)'sı renal pelvis, 46 (%6.3)'sı alt pol, 26 (%3.6)'sı proksimal üreterde; 121 (%16.6)'i staghorn, 228 (%31.4)'i parsiyel staghorn şeklindeydi. Böbrek taşı lokalizasyonlarına göre operasyon başarısı değerlendirildiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0.001). Ortanca cilt-taş mesafesi operasyonu başarılı olan grupta 105.66 mm (min:43.67 – max:178.33), başarısız olan grupta 99.66 mm (min:48.33 - max:158.67) olarak saptandı ve ortanca cilt-taş mesafesi operasyonu başarılı olan grupta istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha yüksek saptandı (p<0.001). Yapılan lojistik regresyon analizinde operasyon başarısı için bağımsız risk faktörleri; taş miktarı (OR: 2.833; %95 [GA]: 1.507-5.329; p<0.001), taş lokalizasyonu (p<0.001), taş boyutu (OR: 1.056; %95 [GA]: 1.024-1.088; p<0.001), ortalama cilt-taş mesafesi (OR: 0.990; %95 [GA]: 0.978-0.998; p=0.043) ve maksimum HU (OR: 1.001; %95 [GA]: 1.000-1.001; p=0.021) olarak saptandı. Hastaların 577 (%79.4)'sinde postoperatif komplikasyon gözlenmedi. Hastaların 17 (%2.3)'sinde Clavien 1, 79 (%10.9)'unda Clavien 2, 38 (%5.2)'inde Clavien 3A, 14 (1.9)'ünde Clavien 3B, 2 (%0.3)'sinde Clavien 4A komplikasyon gözlendi. Clavien 4B ve Clavien 5 komplikasyon gözlenmedi. Sonuç: Perkütan nefrolitotomi büyük ve kompleks taşlarda başarı oranı yüksek bir tedavi yöntemidir. Çalışmamız sonucunda perkütan nefrolitotomi operasyonunun başarısını öngörmede preoperatif taş miktarı, taşın lokalizasyonu, taşın boyutu, ortalama cilt taş mesafesi ve taşın Hounsfield Unit değerinin (taş yoğunluğu) bağımsız prediktif faktörler olduğu ortaya konulmuştur. Anahtar kelimeler: böbrek taşı, perkütan nefrolitotomi, taş boyutu, taş alanı, başarı, komplikasyon

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek taşları+4
Seyit Halil Batuhan Yılmaz
Dokuz Eylül University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Canlıdan böbrek nakli yapılan hastalarda CXCl 11, CXCl 13, CCl2 ve CCL5 gen ekspresyonlarının allograft fonksiyonuyla olan ilişkisi

Giriş ve Amaç: Son dönem böbrek yetersizliği olan hastalar başarılı böbrek nakli sonrası hemodiyaliz ve periton diyalizi gibi diğer renal replasman tedavilerine göre daha uzun yaşam süresine ve daha iyi bir hayat kalitesine sahip olmaktadır. Böbrek nakli sonrası, graft böbreğinin sağlığı serum kreatinin ve idrarda proteinüri varlığı ile değerlendirilmekte olup her iki yöntemde de graft hasar gördükten sonra anlamlı değer değişiklikleri karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada canlıdan böbrek nakli yapılan hastalarda graftta geri dönüşümsüz hasar oluşmasından önce, CXCL11, CXCL13, CCL2 ve CCL5 gen ekspresyonları ile graft fonksiyonu arasındaki ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Hastalar ve Yöntem: Nisan 2013 ile Mart 2019 tarihleri arasında, yaş ortalaması 36 (18 ve 65 arası) olan toplam 91 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalardan preoperatif dönemde ve postoperatif 1. gün, 7. gün, 1. ay ve 3. ayda alınan idrar örneklerinde CXCL11, CXCL13, CCL2 ve CCL5 gen ekspresyonları değerlendirildi. Bulgular: CXCL11 ve CXCL13 gen ekspresyon düzeyi rejeksiyon gelişen hasta grubunda stabil graft fonksiyonu olan hastalara göre nakil sonrası 1. ve 7. gün (p<0.001) ile 1. ayda (p<0.05) istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı. CCL2 gen ekspresyon düzeyi ise nakil sonrası 1. ve 7. günlerde rejeksiyon hastalarında daha yüksek düzeyde bulundu (p<0.05). CCL5 ekspresyon düzeyi ise, sadece nakil sonrası 7. günde istatistiksel olarak rejeksiyon grubunda yüksek saptandı (p<0.05). Ayrıca takiplerinde BK virüs saptanan hastaların nakil sonrası 1. ayda CXCL11 gen ekspresyon düzeyinin stabil graft fonksiyonu olanlara göre yaklaşık olarak 4 kat daha yüksek olduğu saptandı. Sonuç: Böbrek nakli sonrası allograft fonksiyonu takibi büyük önem taşımaktadır. Çalışmadaki sonuçlar birlikte değerlendirildiğinde CXCL11, CXCL13, CCL2 ve CCL5 gen ekspresyon düzeylerinin allograft rejeksiyonu ile yakından ilişkili olup, ilerleyen zamanlarda bu kemokinlerin idrar ya da serum protein düzeylerinin allograft rejeksiyonunu öngörmede biyobelirteç olarak kullanılabileceği düşünülmektedir.

AllogreftBöbrek hastalıklarıBöbrek nakli+3
Samed Verep
İstanbul University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Renal transplantasyon sonrası vezikoüreteral reflü saptanan hastalarda subüreterik enjeksiyon tedavisinin başarısını etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi

Böbrek nakli, son dönem böbrek yetmezlikli hastalar için sağkalımı ve yaşam kalitesini artıran altın standart tedavi yaklaşımıdır. Renal transplantasyon sonrası en sık görülen ürolojik komplikasyonlardan birisi olan vezikoüreteral reflü (VUR), idrarın mesaneden üretere veya ileri vakalarda renal toplayıcı sisteme geri kaçışı olarak tanımlanabilir. Renal transplant hastalarında reflünün tedavisi için uygulanan endoskopik subüreterik madde enjeksiyonu işlem kolaylığı, düşük komplikasyon oranları nedeniyle cerrahi tedavide ilk basamakta uygulanabilecek yaklaşım olarak öne çıkmaktadır. Literatürde endoskopik subüreterik enjeksiyon tedavisinin başarı oranları geniş aralıkta değişkenlik göstermektedir. Bu, doğru hasta seçimine işaret etmektedir. Bu çalışmada işlem başarısına etki eden faktörlerin değerlendirilmesi ve böylece preoperatif doğru hasta seçimi ile başarı oranlarının artırılması, gereksiz işlem, zaman ve maliyet kaybının önlenmesi, hasta için en uygun tedavi yaklaşımının uygulanmasının sağlanması amaçlanmıştır. Çalışmaya nakil böbreğe reflüsü olan 116 hasta dahil edilmiştir. Hastalarda endoskopik enjeksiyonun tedavi sonrası 6. ayda klinik veya radyolojik başarısına yaş, cinsiyet, nakilden reflü tedavisine kadar geçen zaman, mesane duvar kalınlığı, reflü derecesi, UDR, nakil orifisin enjeksiyona uygunluğu, enjeksiyon sonrası tepe görünümünün izlenmesi, enjekte edilen ajan miktarı gibi faktörlerin etkisi incelenmiştir. 6. ayda enjeksiyon tedavisinin başarısı %41,4 olarak saptanmıştır. İstatistiksel analize göre hasta yaşı azaldıkça enjeksiyon başarısının düştüğü gözlendi (p=0,025). Mesane duvar kalınlığı artışı ile başarının düştüğü tespit edildi (p=0,018). Preoperatif reflü derecesi ile başarı arasında anlamlı ilişki görülmezken (p= 0,109) UDR artışı ile başarıda anlamlı derecede azalma izlendi (P<0,001). Enjekte edilen hacim oluşturucu ajan ile başarı arasında anlamlı ilişki görülmedi (p=0,222) Nakil orifisin enjeksiyona uygunluğu ve enjeksiyon sonrası tepe görünümü ile başarı arasında güçlü düzeyde anlamlı ilişki saptandı (p<0,001). UDR ile enjeksiyon tedavisi başarısı arasındaki güçlü ilişki, bu oranın mevcut reflü derecelendirme sistemine alternatif olmasını sağlayabilir. İntraoperatif cerrahi gözlem, tedavi başarısını öngörebilir. Bu sonuçlar kullanılarak ve gelecekte yapılacak geniş kapsamlı prospektif çalışmalarla hastalara en uygun tedavi seçeneğinin sunulması sağlanabilir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+4
Alkım Tolga Varol
Akdeniz University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut iskemik priapism modelinde quercetinin iskemi reperfüzyon hasarı üzerine olası koruyucu etkilerinin değerlendirilmesi

Giriş: Priapizm tanım olarak cinsel istek, orgazm ve uyarıdan bağımsız yaklaşık 4 saati aşkın devam eden kısmi ya da tam ereksiyon halidir. İskemik priapizmde kavernozal kan akımının az veya hiç olmaması sebebiyle ilerleyici hipoksi, hiperkarbi ve asidoz izlenmektedir. Tedavi edilmezse veya tedavide geç kalınırsa (>24 saat) kavernozal düz kaslarda nekroz, irreversibl korporal fibrozis ve erektil disfonksiyon meydana gelir. Priapizmin sonlanması ile oluşan reperfüzyon iskemik dokunun korunması için gerekli olmasına rağmen, reperfüzyonun kendisi iskemi reperfüzyon (İR) hasarını meydana getiren patofizyolojik süreci başlatmaktadır. İR hasarı ile birlikte serbest oksijen radikalleri (süperoksit anyonu (O2−), hidroksil radikali (OH-), nitrik oksit (NO), peroksil radikali (ROO) ve radikal olmayan hidrojen peroksit (H2O2) oluşmaktadır. Oluşan bu radikalller başta hücre membranında lipid peroksidasyonu olmak üzere hücresel yapılarda hasara sebep olmaktadır. İR hasarına karşı etkili eksojen antioksidanlardan birisi olan quercetin flavonoid sınıfının bir üyesidir. Çeşitli kanserlerde, diyabette, alerjik hastalıklarda pek çok özelliği tespit edilmiş olup en iyi tanımlanmış özelliği antioksidan özelliğidir. Sebze, meyve, tohum, çay, kahve vb. besin ürünlerinde bulunmaktadır. Amaç: Çalışmamızda quercetinin antioksidan etki mekanizması ile akut priapizmde İR açısından fayda sağlayabileceği hipotezini kurduk. Sıçanlarda oluşturduğumuz penil iskemi-reperfüzyon modelinde uyguladığımız quercetinin, İR hasarı üzerine olası olumlu etkilerini histolojik ve biyokimyasal açıdan değerlendirdik. Gereç ve Yöntem: Bu deneysel çalışmada Spraque Dawley tipi, 350-400 gr ağırlığında toplam 24 adet erişkin erkek rat, randomizasyon yapıldıktan sonra her grup 6 rattan (n=6) oluşacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Grup 1 (Kontrol grubu), grup 2 (Priapizm / Reperfüzyon(P/R)), grup 3 (P/R + Dimetil sülfoksit) ve grup 4 (P/R + Quercetin) olarak belirlendi. İskemik priapizm Şanlı modeli (Şanlı ve ark.) esas alınarak standart 50 cc lik çam uçlu irrigasyon enjektörü ile oluşturulan vakum ereksiyon cihazı ile elde edildi. Kontrol grubu (grup 1) hariç diğer gruplarda 2 saatlik priapizm devamında yarım saatlik reperfüzyon sonrası penektomi uygulandı. Grup 3'de reperfüzyondan yarım saat önce dimetil sülfoksit, grup 4'de ise reperfüzyondan yarım saat önce 20 mg/kg dozunda quercetin 0.5 cc hacimde olacak şekilde transperitoneal olarak verildi. Abdominal aortadan 3 ml kan alınarak serum ve doku MDA, 4-HNE, GSH, 8-OhdG, MPO, TAS, TOS, OSİ ve serum IMA seviyelerindeki değişiklikler ile sakrifiye edilen ratların alınan penis dokusunun histolojik özellikleri (üretra epitel dejenerasyonu, kas dokusu apoptoik indeks (MAI), bağ dokusu apoptoik indeks (CAI), üretra epitel hücrelerinde apoptoik indeks (EAI), sinüzoidal alan, tunika albuginea açılması değerlendirildi Bulgular: Çalışmamızda histolojik veriler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Biyokimyasal verilerden doku MDA ve Serum 4-HNE, serum IMA, doku TAS, doku TOS, doku MPO ve serum MPO, doku OSI, doku 8-OHdG seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Bu bulgular quercetinin antioksidan özelliğini göstermektedir. Doku 4-HNE ve doku GSH seviyelerinde anlamlı fark bulunamaması çalışma modelinin akut dönemi kapsaması nedeniyle açıklanabilir (p>0,05). Serum TAS ve serum TOS, serum OSI, serum 8-OHdG, serum MDA, serum GSH seviyelerinde de istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamaması, sistemik bir etki oluşması için çalışmada kullanılan 30 dakikalık reperfüzyon süresinin kısa olmasıyla açıklanabilir (p>0,05). Sonuç: Priapizm modelinde, reperfüzyon öncesi quercetin uygulaması sonucu elde edilen veriler literatürde yapılmış olan deneysel çalışma sonuçlarıyla uyumlu bulundu. Çalışılan biyokimyasal parametrelerin önemli bir bölümü quercetinin antioksidan etkisini gösterdi. Anlamlı bulunmayan parametrelerin çalışmanın akut olması ve reperfüzyon süresinin kısa olmasıyla ilişkili olduğu düşünüldü. Histolojik değişiklik saptanamaması, literatürdeki 4 saatten kısa süreli priapizm modellerinde histolojik değişikliklerin ortaya çıkmaması bulgusuyla uyumludur. Anahtar Kelimeler: Akut iskemik priapizm, İskemi reperfüzyon hasarı, Quercetin,

KuersetinPriapizmReperfüzyon+2
Abuzer Karaaydın
Karadeniz Technical University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tedaviye dirençli renal kolikte dermal blokaj uygulaması

Amaç: Bu çalışmada tedaviye dirençli renal kolik hastalarında dermal blokaj uygulamasının sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve metod: Bu retrospektif çalışma Adıyaman Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun izniyle (2018 / 5-5) tamamlandı.Çalışmada Eylül 2013 ile Mayıs 2018 tarihleri arasında Adıyaman Üniversitesi Tıp fakültesi Üroloji Kliniğinde, medikal tedavilerle ağrısı geçmemiş dirençli renal koliği olan 72 hastaya dermal blokaj tedavisi uygulandı ve sonuçları değerlendirildi.Dermal blokaj işlemi daha önceden belirlenmiş renal kolik dermatomu olan T11 ve L4 dermatom bölgesini kapsayacak şekilde 4 noktadan,steril distile su ile intrakutanöz enjeksiyon şeklinde yapıldı.Ağrıyı değerlendirmek için visual analog scale (VAS) kullanıldı. Dermal blokaj yapılmadan önceki VAS skoru ile ağrı durumu belirlendi ve 0. dakika olarak kaydedildi. Dermal blokaj uygulaması yapıldıktan sonraki 1., 15., 30., 60. dakikalarda VAS skorlaması ile ağrı durumu tekrar değerlendirildi.Dermal blokaj sonrası ağrının tekrarlama durumu, ağrı tekrar başladıysa kaç saat sonra başladığı kaydedildi. Ağrısı tekrar başlayan hastalara dermal blokaj tekrarı uygulandı.Dermal blokaj tekrarı yapılan hastaların ağrı durumları VAS skorlaması ile tekrar değerlendirildi.Tedavi sonrası memnuniyet oranı ve prosedürü tekrarlama isteği soruları yöneltildi. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 34,5±13,92 (19 - 64 yıl), 45'i (%62,5) kadın, 27'si (%37,5) erkek, 28'inde (%38,9) gebelik, 15'inde (%20,8) böbrek fonksiyon bozukluğu mevcut idi. Dermal blokaj tedavisi uygulanan 72 hastanın 70'inin (%97,2) ağrısının geçtiği saptandı. Hastalarda ortalma VAS skoru dermal blokaj işlemi öncesi (0. dk) 9,93±0,27 iken, işlem sonrası 1., 15., 30., 60. dk'larda, sırasıyla; 2,85±1,82, 2,57±1,71, 2,15±1,67, 2,04±1,84 saptandı.Dermal blokaj tedavisi sonrası ağrısı geçen 70 hastanın 27'sinin(%37,5) ağrısı tekrar başladı. Ağrının tekrar başlama süresi ortalama 8,64±2,8 saat idi. Bu hastaların 23'üne(%85,2) dermal blokaj işlemi tekrar uygulandı. Dermal blokaj tekrarı uygulanma zamanı ilk dermal blokajdan ortalama 10,51±3,04 saat sonra idi. Dermal blokaj tekrarı öncesi (0. Dk) ortalma VAS skoru 9,94±0,24 iken, işlem sonrası 1., 15., 30., 60. dk'larda sırasıyla; 2,85±1,75, 2,65±1,55, 2,03±1,74, 1,91±1,79 saptandı.Dermal blokaj tedavisi sonrası hasta memnuniyeti oranları %97,2 memnun ve çok memnun, prosedürü tekrarlama isteği %97,2 yaptırırım ve kesinlikle yaptırırım şeklinde idi. Sonuç: İntrakutanöz olarak distile su enjeksiyonu ile yapılan dermal blokaj uygulamasının, renal koliği olan ve ilk basamak medikal tedaviler ile ağrısı geçmemiş dirençli olgularda, gebelerde ve böbrek fonksiyon bozukluğu olan hastalarda ağrı kontrolü açısından etkin, güvenilir, ucuz, kolay uygulanabilir ve tekrarlanabilir bir yöntem olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler:renal kolik,intrakutanöz enjeksiyon,distile su,tedaviye dirençli renal kolik,dermal blokaj

Akut ağrıAnaljeziAnaljezikler+5
Bedreddin Kalyenci
Adıyaman University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

The effect of intravesical boric acid application on bladder tumor

Amaç: Bu çalışmada deney hayvanlarında intravezikal karsinojen instilasyonu ile mesane kanseri gelişimi gözlendikten sonra intravezikal borik asit (BA) uygulamasının mesane kanseri üzerine olan etkisini makroskobik ve mikroskobik olarak değerlendirmeyi amaçladık. Materyal Metod: Ağırlıkları 250-300 gr arasında değişen olgun 30 adet wistar albino cinsi dişi sıçanlar değerlendirildi. Sıçanlar adaptasyon ve deney süresi boyunca 22 ± 20C oda ısısında, 12 saat aydınlık ve 12 saat karanlık ışık döngüsüne sahip odalarda yem ve su add-libitum olacak şekilde barındırıldı. Denekler 6 sıçandan oluşan sham, kontrol ve 3 adet deney grubundan oluşmaktadır. Bütun gruplara 5 doz intravezikal N-metil-N-nitrosourea (MNU) uygulamasından sonra 14. haftadan itibaren sham grubuna ek birşey yapılmadı. Kontrol grubuna intravezikal izotonik, deney gruplarına ise 65, 100, 154 mg/kg dozunda 6 doz şeklinde intravezikal borik asit uygulandı. Bulgular: Sham, Kontrol, Deney 1, Deney 2 ve Deney 3 grupları arasında hiperplazi dereceleri yönünden istatistiksel olarak anlamlı herhangi bir fark saptanmadı (p=0,343). Sham, Kontrol, Deney 1, Deney 2 ve Deney 3 grupları arasında karsinoma insitu (CIS) dereceleri yönünden de istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,077). Gruplar arasında mikroskopide normal alanların yüzdeleri yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0,002). Sonuç: Çalışmamızda intravezikal BA uygulamasından sonra yapılan histopatolojik incelemelerde CIS oranında, hiperplazi derecesinde ve mikroskopide normal alanların yüzdesi açısından olumlu bulgular saptadığımızdan KİOMK tedavisinde intravezikal BA 'nın faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Mesane Kanseri, Borik Asit, Transüretral Mesane Tümör Rezeksiyonu, Karsinoma İn Situ, Sıçan

Borik asitCerrahi-ürolojikKarsinoma+4
Sait Sever
Adıyaman University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kas invaziv olmayan mesane tümörlerinde preoperatif inflamasyon belirteçlerinin prognoza etkisinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Mesane kanseri erkeklerde 7., kadınlarda 17. en sık görülen kanserdir. Mesane kanseri görülme sıklığı, yüksek nüks oranı ve ömür boyu takip gerekliliği nedeniyle önemli bir toplum sağlığı sorunudur. Kas invaziv olmayan mesane kanserlerinde tedavi planlanması ve hastalık yönetimi hastalığın risk sınıfına göre yapılmakta ve günümüzde Avrupa Kanser Araştırma ve Tedavi Örgütü (EORTC) risk sınıflama tablosu kullanılmaktadır. Risk sınıflaması, klinik ve patolojik faktörlere göre yapılmakta olup kullanımda olan biyokimyasal bir belirteç bulunmamaktadır. Bu bağlamda, inflamasyon birçok malignitenin gelişiminde ve ilerlemesinde önemli bir role sahiptir. Çalışmamızda, kas invaziv olmayan mesane tümörü hastalarında preoperatif dönemde bakılan hematolojik ve biyokimyasal inflamatuvar belirteçlerin, tümörün patolojik özellikleri ve takiplerinde nüks ve progresyonu ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Temmuz 2017 ile Ağustos 2018 tarihleri arasında üroloji polikliniğine başvuran ve yapılan tetkiklerinde mesanede kitlesel lezyon saptanan 106 hasta çalışmamıza dahil edildi. Hastaların TUR-MT öncesi kanları alındı ve NLO, LMO, PLO, RDW, MPV, CRP, Albumin, Globulin değerleri hesaplandı. Hastaların TUR-MT patoloji sonuçlarına ve takiplerindeki nüks, progresyon oranlarına preoperatif inflamatuvar parametreler ile diğer klinik ve patolojik parametrelerin etkisi istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Tüm metastatik olmayan mesane tümörü hastaları değerlendirildiğinde hastalık evresini öngörmede yalnızca CRP'nin değerli olduğu görüldü (p=0,017). Tümörün patolojik derecesi, eşlik eden KİS varlığı, tümör boyutu ve sayısı gibi diğer değişkenler ile bakılan preoperatif değerler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. KİOMK hastaları için yapılan analizde NLO'nın hem nüks (p=0,01) hem progresyonla (p=0,035), LMO'nın ise yalnızca nüks (p=0,038) ile arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Yapılan sağkalım analizlerinde, LMO ile nüks arasındaki ilişki hem tek değişkenli (p=0,021) hem çok değişkenli (p=0,022) analizlerde doğrulanırken, NLO ile nüks arasındaki ilişki tek değişkenli analizde (p=0,019) doğrulandı fakat çok değişkenli analizde (p=0,051) istatistiksel anlamlılığını yitirdiği görüldü. Daha sonra EAU kılavızlarına göre düşük, orta, yüksek risk grupları için ayrı ayrı alt grup analizleri yapılmıştır. Düşük ve orta risk gruplarında hiçbir değişken ile nüks ve progresyon arasında anlamlı ilişki saptanmadı fakat yüksek risk grubu hastalarda NLO ve LMO'nın hastalık nüksü ile ilişkili olduğu saptandı (p=0,016, p=0,021). Sonuç: Kas invaziv olmayan mesane kanseri hastalarında hastalığın nüksü ve progresyonunu öngörmede ve uygun tedavi seçeneğine karar vermede lenfosit/monosit oranı kolay elde edilebilen, invaziv olmayan ve maliyet etkin bir yöntem olarak kullanılabilir. Literatürdeki çelişkili sonuçlar nedeniyle bu konuyla ilgili daha geniş hasta gruplarında, randomize, prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.

Biyobelirteçler-tümörMesane hastalıklarıMesane neoplazmları+4
Hüseyin Alperen Yıldız
Dokuz Eylül University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Üriner sistem taş hastalığının cerrahi tedavisinde başarıyı ve komplikasyonları öngörmede yapay zekâ uygulamalarının kullanımı

Amaç: Bu çalışmada üriner sistem taş hastalığı nedeniyle üreterorenoskopi, retrograd intrarenal cerrahi ve perkütan nefrolitotomi yapılan hastaların tedavi başarısını ve komplikasyonları ön görmek için açıklanabilir yapay zekâ yöntemlerini kullanmayı hedefledik. Materyal ve Metod: Bu çalışma Adıyaman Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu (2022/3-15) tarafından onaylandı. Adıyaman Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Kliniğinde Ocak 2018 – Ocak 2022 yılları arasında ÜSTH (böbrek ve üreter taşı) nedeniyle URS, RİRC ve PNL girişimi uygulanan 917 hastanın operasyon öncesi, esnası ve sonrası değişkenleri retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar uygulanan cerrahi tipine göre 3 ayrı gruba ayrıldı. Her bir grup için ayrı ayrı kaydedilmiş öznitelikler hem başarıyı tahmin etmek hem de komplikasyon gelişimini tahmin etmek için farklı sınıflandırma algoritmaları ile sınıflandırıldı. Model performans metriği olarak karışıklık matrisi kullanıldı. Modelin açıklanabilmesi için LIME ve SHAP algoritmaları kullanıldı. Veri kümeleri; Hold-out ve 10 katlı çapraz doğrulama yöntemleri kullanılarak sınıflandırıcı modeller oluşturuldu. Veri kümesindeki dengesizliği çözmek için SMOTE algoritması kullanıldı. Bulgular: PNL hastalarında başarıyı tahmin etmede en yüksek doğruluk oranına XGBoost (%89,13), komplikasyon gelimini ön görmede ise Rastgele Orman (%93,81) algoritması ulaşmıştır. LIME algoritması bir hastanın ameliyatının başarılı ya da başarısız geçme ihtimalini ve komplikasyon gelişip gelişmeyeceği ihtimalini hesaplamıştır. LIME ve SHAP algoritmalarına göre; yüksek taş boyutu, yüksek hidronefroz derecesi, erkek cinsiyet, yüksek taş cilt mesafesi başarısızlığa katkı sağlar. Yüksek ortalama trombosit hacmi değerleri ise başarıya katkı sağlar. Aynı algoritmalara göre; taşın pelvis lokalizasyonu, yüksek hounsfield unit değeri, yüksek taş boyutu, düşük lökosit değerleri ve yüksek nötrofil değerleri komplikasyon gelişme ihtimalini arttırır. URS hastalarında başarıyı tahmin etmede en yüksek doğruluk oranına Multi Layer Perceptron (%85,09), komplikasyon gelişimini tahmin etmede ise Rastgele Orman (%96,35) algoritması ulaşmıştır. LIME algoritması bir hastanın ameliyatının XV başarılı ya da başarısız geçme ihtimalini ve komplikasyon gelişip gelişmeyeceği ihtimalini hesaplamıştır. LIME ve SHAP algoritmalarına göre; proksimal üreter lokalizasyonu başarıyı azaltırken, düşük ortalama trombosit hacmi değerleri ve erkek cinsiyette başarı artar. Yüksek nötrofil/lenfosit oranı ve 0,2-0,35 arasındaki monosit/lenfosit oranı değerlerinde komplikasyon ihtimali artarken, distal üreter lokalizasyonu komplikasyon ihtimalini azaltır. RİRC hastalarında başarıyı tahmin etmede en yüksek doğruluk oranına Multi Layer Perceptron (%91,17), komplikasyon gelişimini ön görmede ise Multi Layer Perceptron ve Rastgele Orman (%97,67) algoritmaları ulaşmıştır. LIME algoritması bir hastanın ameliyatının başarılı ya da başarısız geçme ihtimalini ve komplikasyon gelişip gelişmeyeceği ihtimalini hesaplamıştır. LIME ve SHAP algoritmalarına göre; nitrit pozitifliği, taşın üst kaliks ve üreteropelvik bileşke lokalizasyonu, yüksek taş boyutu, yüksek eritrosit dağılım genişliği ve yüksek monosit sayısı başarıyı olumsuz etkileyen faktörlerdir. Operasyon öncesi idrar kültüründe nadir görülen mikroorganizmaların üremesi, operasyon öncesi ateş yüksekliği, yüksek hidronefroz derecesi ve yüksek monosit sayısı komplikasyon gelişme ihtimalini arttırmaktadır. Sonuç: Üriner sistem taş hastalığında başarıya ve komplikasyonlara etki eden faktörlerle ilgili çalışmalar eksiktir. Yapay zekânın bu anlamda kullanılması bu faktörleri daha fazla netleştirmemizi, başarı ve komplikasyon gelişimini önceden tahmin etmemizi ve böylece hastaya ameliyatı ile ilgili daha etkin bilgilendirme yapabilmemizi sağlar. Anahtar Kelimeler: üriner sistem taş hastalığı, yapay zekâ, başarı tahmini, komplikasyon gelişimi tahmini

Cerrahi-ürogenitalCerrahi-ürolojikKomplikasyonlar+3
Ferhat Çoban
Adıyaman University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prostat kanserli hastaların prostat iğne biyopsisinde saptanan tümöral odaklar ile GA-68 PSMA PET/BT'deki prostat tutulumunun karşılaştırılması

Prostat kanseri erkek popülasyonunda görülen en sık ürogenital sistem malignitesi olup, maligniteler arasında akciğer kanserinden sonra en sık ikinci ölüm sebebidir. PSMA PET/BT prostat kanserinin evrelemesinde, tedavi şeklinin belirlenmesinde, prognozun değerlendirilmesinde, nüks şüphesi veya biyokimyasal nüks varlığında lezyonun yerinin tespit edilmesinde ve tedavi sonrası yanıtın değerlendirilmesinde kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı prostat iğne biyopsisi sonucu histopatolojik olarak prostat adenokarsinomu tanısı alan ve ardından PSMA PET/BT çekilen hastaların görüntülemede saptanan prostat tutulumu ve derecesi ile histopatolojik bulguları karşılaştırmak, tutulumun klinik ve prognostik faktörlerle korelasyonunu incelemektir. Hastanemizde TRUS-Bx ile histopatolojik olarak prostat adenokarsinomu tanısı alan ve ardından Ga-68 PSMA PET/BT çekilmiş hastalar hastane veri sisteminden retrospektif olarak tarandı ve toplam 84 hasta çalışmaya dahil edildi. Prostat 6 kadrana ayrıldı ve toplamda 504 kadran incelemeye alındı. PSMA PET/BT görüntüleri patoloji sonuçlarından bihaber olarak tekrar incelendi ve her kadran için SUVmax değerleri tekrar hesaplandı. Hastaların yaşı, PSA değeri, biyopsi patoloji sonucunda gleason skoru, tümör yüzdesi, Ga-68 PSMA PET/BT görüntülerinde prostat bezindeki SUVmax değerleri değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen toplam 84 hastanın yaş ortalaması 68,4 (46-82 aralığında) ve PSA medyan değeri 12,7 ng/ml bulundu. Bu çalışmadan elde edilen verilerle SUVmax cut off değeri 1 olarak bulundu ve Ga-68 PSMA PET/BT'nin prostat kanseri için %99,4 sensitivite ve %92,1 spesifiteye sahip olduğu saptandı. Tümör saptanan kadranlarda Gleason grade grupları SUVmax değerleri açısından karşılaştırıldığında aralarında istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,001). Tümör saptanan kadranlardaki SUVmax değerleri ile Gleason grade grupları, PSA değerleri ve tümör yüzdeleri arasında pozitif bir korelasyon olduğu görüldü (sırasıyla r=0,349 p<0,001, r=0,349 p<0,001, r=0,379 p<0,001). Ga-68 PSMA PET-BT, prostat içinde tümör lokalizasyonunu doğru bir şekilde göstermektedir ve bu şekilde prostat biyopsisi öncesinde hedef lezyonun yeri doğru bir şekilde belirlenebilir. Ga-68 PSMA PET/BT'de saptanan SUVmax değerleri, hastaların Gleason grade grup ve PSA değerleri ile ilişkili olup SUVmax değerleri de bu belirleyiciler gibi prognostik faktör olarak kullanılabilir. Sonuç olarak prostat kanserinde Ga-68 PSMA PET/BT'nin tanı, tedavi ve takibe belirgin katkı sağlayabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Sözcükler: Prostat kanseri, Prostat biyopsisi, Ga-68 PSMA PET/BT

Biyopsi-iğneNeoplazmlarPozitron emisyon tomografi+5
Süleyman Çankaya
Akdeniz University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Transrektal ultrasonografi eşliğinde yapılan prostat biyopsisinde periprostatik sinir blokajına ilave edilen müziğin ağrı düzeyine etkisi

Amaç: Prostat kanseri (PCa) dünyada ve ülkemizde erkeklerde sık görülen kanserlerden birisidir. Prostat kanseri tanısında altın standart yöntem transrektal ultrason eşliğinde prostat biyopsisidir. Prostat biyopsi işlemi hastalarda anksiyete ve ağrı gibi istenmeyen sonuçlara sebebiyet vermesi nedeniyle bu randomize prospektif çalışmada transrektal ultrason (TRUS) eşliğinde prostat biyopsisi yapılan 107 hastada periprostatik blokaja (PPB) ilave edilen müziğin ağrı düzeyine etkisi araştırılmıştır. Gereç ve yöntemler: Mart 2022- Ağustos 2022 tarihleri arasında TRUS eşliğinde prostat biyopsisi planlanan ve çalışma kriterlerine uygun 107 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar randomize olarak 2 gruba ayrıldı. PPB yapılan ve müzik dinletilmeyen 56 kişiden oluşan kontrol grubu 1.grup olarak belirlendi. PPB yapılan ve müzik dinletilen 51 kişiden oluşan grup, 2.grup olarak belirlendi. Prostat biyopsisi yapılan her hastanın işlem sonrasında ağrı düzeyi vizüel analog skala ile değerlendirildi ve işlem formuna kaydedildi. Bulgular: Her iki grupta ortalama yaş, serum prostat spesifik antijen (PSA), prostat hacminin ölçümleri, kan basınçları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. İki grup arasında VAS skorları karşılaştırıldığında ise Grup 1 ve 2'de sırasıyla 5,21±1,63 ve 3,39±1,64 olarak hesaplandı. Bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı olarak kabul edildi (p<0,001). Sonuç: Bu çalışma sonucunda TRUS eşliğinde prostat biyopsisi yapılan hastalarda periprostatik blokaja ilave edilen müziğin hastaların ağrı düzeylerini azalttığı gösterilmiştir. Sonuç olarak müzik eşliğinde prostat biyopsisi yapılmasının hastalarda ağrı kontrolünde önemli bir etken olduğu görüşüne varılmıştır. Anahtar sözcükler: transrektal ultrasonografi, prostat, biyopsi, ağrı, müzik

AğrıAğrı yönetimiBiyopsi+7
Fatih Mutluşahin
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversity
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Transrektal ultrasonografi kılavuzluğunda standart on dört kadran prostat biyopsisi yapılan hastalarda patoloji sonuçları ile erektil disfonksiyonun olası korelasyonunun araştırılması

Erektil disfonksiyon (ED), tatmin edici bir cinsel aktiviteye için gerekli olan ereksiyonun sağlanamaması ya da sağlansa bile devam ettirilememesidir. ED etyolojisinde ileri yaş, obezite, metabolik sendrom, kardiyovasküler hastalıklar, anksiyete bozuklukları ve sigara kullanımı gibi çeşitli faktörler rol oynamaktadır. Bunların yanı sıra ED, prostat bezi hastalıkları ve alt üriner sistem semptomlarıyla sıklıkla birliktelik göstermektedir. Prostat kanseri erkeklerde en sık tanı konan ikinci kanser olup prostat spesifik antijen (PSA) taramalarının yaygınlaşmasıyla insidansı giderek artmaktadır. Prostat kanser tedavisinin erektil fonksiyon üzerinde olumsuz etkileri iyi bilinmekle beraber hastaların büyük çoğunluğunda tanı anında herhangi bir derecede ED olduğu bildirilmiştir. Her iki hastalığın ortak çevresel risk faktörlerine bağlı gelişebileceği düşünülmüş olup prostat kanserinin ED için bağımsız bir risk faktörü olduğuna dair net bir veri bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı; ED için herhangi bir risk faktörü bulunmayan hastalarda transrektal ultrason kılavuzluğunda (TRUS) yapılan biyopsi sonucu prostat kanseri saptanma oranlarını karşılaştırmaktır. Çalışmaya ek komobiditesi olmayan, anksiyete bozukluğu veya majör depresyon öyküsü bulunmayan ve tütün kullanımı olmayan 151 hasta dahil edilmiştir. Prostat kanseri saptanmayan 64 hastanın IIEF-5 skor ortalaması 20,2, kanser saptanan 87 hastanın ortalama IIEF-5 skoru 17,6 olarak saptanmış ve her iki grup arasında ED açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0,003). Gleason skoru arttıkça erektil fonksiyonda azalma saptanmıştır. Perinöral invazyon varlığı, pozitif kor sayısı ve kanser lokalizasyonu açısından ED arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır.

BiyopsiErektil disfonksiyonPatoloji+5
Orkun Batmaz
Akdeniz University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mesane kanserinde derin tur frozen örneklemenin retur ile korelasyonu ve öngörü değeri

Giriş ve Amaç: Kasa invaziv olmayan mesane tümöründe tedavi sistoskopilerle yapılmaktadır. Komplet TUR yapılamadığı ve kas dokusunun örneklenemediği durumlarda ReTUR işlemi yapılmalıdır. Kas dokusunun örneklendiği derin TUR işleminden sonra ReTUR ihtiyacı tartışmalıdır. Frozen çalışması ile ReTUR ihtiyacının azaltılması, hem hastanın yeni bir operasyondan kurtulması hem de tedavinin erken aşamada başlaması amaçlanmıştır. İntraoperatif konsultasyon ile ilk TUR işlemi sırasında kas dokusuna ulaşıldığının teyidi ve tümöral dokunun bitip sağlıklı dokuya kadar rezeksiyon yapıldığının gösterilmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntemler: Kasım 2016 ile Temmuz 2018 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Üroloji polikliniğine başvuran ve başvuru sonrası yapılan tetkiklerinde mesanede kitlesi olan 27 hasta bilgilendirilmiş onam formu alındıktan sonra prospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya alınan her hastanın demografik verileri alındı, yapılan tetkikler sonucu mesanede kitlesi olan hastalara sistoskopi yapıldı. Saptanan tümöral oluşumlar rezeke edildi ve TUR sonrası derin dokudan Frozen gönderildi. Ardından patoloji sonucu ile hastalara ReTUR yapıldı. Frozen, TUR ve ReTUR patoloji sonuçları hem ayrı ayrı hem karşılaştırmalı değerlendirildi. Bulgular: Hastaların yaşı 44 ile 89 arasında değişmekte olup ortalama yaş 67,8 ±7,2 idi. 27 hastanın %18,5'i kadın, %81,5'i erkekti. Tümörlerin ortalama boyutu 56,2 mm idi. Tümör patolojik evrelerinin %11,1'i pTa, %88,9'u pT1 olarak değerlendirildi. 27 hastanın 12'sinde Frozen sonucunda rezidü tümör var şeklinde raporlandı, 6'sında ReTUR'da rezidü tümör olduğu, 6'sında ise rezidü tümör olmadığı görüldü. Frozen'ın rezidü tümör tespit etmedeki duyarlılığı: %50, özgüllüğü: %60 tespit edildi. Hastaların 14 ünde Frozen patolojisinde kas dokusunun olduğu görüldü, bunların 1'inde ilerleme, 6'sında nüks yada rezidü görüldü. 13 hastada Frozen patolojisinde kas doku izlenmedi, bunların 5'inde nüks yada rezidü tespit edildi, ilerleme olan hasta yoktu. Ilk patolojide kas doku varlığının Frozen-ReTUR sonuçlarında anlamlı bir farka sebep olmadığı görüldü(p=0,571). Frozen'da kas dokusunu tespit etmede pozitif prediktif değeri: %50, negatif prediktif değeri: %61,5 tespit edildi. Sonuç: İlk TUR işleminde tümöral dokunun tamamıyle çıkarılması ve kas dokusunun örneklenmesi; kansere bağlı sağkalim, genel sağkalım, progresyon ve nüks üzerine etkisi çok önemlidir. Her merkezde yapılamıyor olması, deneyimli patolog ihtiyacı, hızlı ve etkin yapılmasının zor olması, düşük duyarlılığı ve özgüllüğü olması nedeniyle Frozen'ın bu örnekleme için yeterli olmadığı anlaşılmıştır. Özellikle yüksek riskli hastalarda ReTUR altın standart olmaya devam etmektedir. Bu konuda daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Mesane tümörü,TUR,ReTUR,Frozen

Cerrahi-ürolojikDondurulmuş kesitlerMesane hastalıkları+3
Müslim Doğan Değer
Dokuz Eylül University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimEN

Comparison of 68 GA-PSMA PET/CT with pelvic MRI and whole body bone scintigraphy in detecting metastases in prostate cancer

Prostate cancer is the second leading cause of malignant tumors in males worldwide after lung cancer and is still the fifth cause of cancer-specific mortality. It mostly metastasizes to the skeletal system and lymph nodes. Bone scintigraphy is the most commonly used method of screening bone metastases. Pelvic MRI and CT are used to scan lymph node metastases. There is a limited number of studies related to the effectiveness of the 68Ga-PSMA PET/CT, another technique, in detecting bone and lymph node metastases. The aim of this study was to compare between the results of bone scintigraphy with 68Ga-PSMA PET/CT and the results of magnetic resonance imaging of the pelvic region through 68Ga-PSMA PET/CT, in addition, to predict how accurate the pre-treatment staging is, by recording the PSA follow-up and the recurrence of PSA after the diagnosis of the disease stage and treatment. The data of 1200 patients scanned with 68Ga-PSMA PET/CT and histopathologically diagnosed with prostate cancer in the Department of Nuclear Medicine at Akdeniz University Medical Faculty Hospital in 2015-2018 was retrospectively investigated using the hospital data system. The faculty members of the Department of Nuclear Medicine and Radiology at Akdeniz University Medical Faculty Hospital interpreted the findings belonging to the patients. To compare the findings, the patients having 68Ga-PSMA PET/CT and 68Ga-PSMA PET/CT with whole-body bone scintigraphy, and pelvic MRI within a maximum period of 120 days were included in the study. If a new treatment had been started, or the treatment had been changed between the two examinations, the patients were excluded from the study. Seventy patients in the TVKS group and 63 patients in the pelvic MRI group were included in the study after inclusion and exclusion criteria were applied. The minimum 6-month, maximum 48 monthly PSA follow-up and the treatments after diagnosis of these patients were also noted, so we aimed to understand which examination was more effective in predicting metastasis and the rates of false positivity. In predicting bone metastasis, 68Ga-PSMA PET/CT was determined to be ahead of bone scintigraphy. Patients with false positivity in bone scintigraphy were considered to have no bone metastasis, based on the 6-48 monthly PSA follow-up after the given treatments, although not statistically significant, the number of patients with PSA recurrence was only 2 out of 26 patients. In our study, although 68Ga-PSMA PET/CT seemed to be superior to the MRI in predicting bone metastasis, the difference was not statistically significant; we think there are the need for new studies with large case series. In our study, MRI and 68Ga-PSMA PET/CT were compared in terms of detecting lymph node metastases; In the 43 patients, LN were not detected by 68Ga-PSMA PET/CT and MRI; 8 patients also were found to have LN by 68Ga-PSMA PET/CT but not by MRI. The difference was considered statistically significant (P = 0.001). In this study, 68Ga-PSMA PET/CT was seen to be more prominent in predicting lymph node metastases than MR imaging. Consequently, in our study, 68Ga-PSMA PET/CT was superior to bone scintigraphy and pelvic MRI in the evaluation of both bone and lymph node metastases. We believe that using 68Ga-PSMA PET/CT in the staging will be a more accurate choice because the false positivity rates are lower and because screening of the patient with single examination instead of two examinations can provide us with additional information on detecting solid organ metastases except for 68Ga-PSMA PET/CT bone and pelvic lymph node metastasis. Keywords: Prostate cancer, 68Ga-PSMA PET/CT, Whole Body Bone scintigraphy, Pelvic MRI

Magnetic resonance imagingNeoplasm metastasisNeoplasms+5
Ahmet Anıl Göçener
Akdeniz University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aşırı aktif mesaneli kadınlarda Shear Wave Elastografi ile mesane görüntülemesinin tanıdaki yeri

Amaç: Aşırı aktif mesane semptomları olan kadın hastaların değerlendirilmesinde ultrasonografik shear wave elastografi yöntemi ile mesane duvarındaki biyomekanik değişiklikleri tespit etmek. Gereç-Yöntem:Ocak 2024 ile Ocak 2025 tarihleri arasında aşırı aktif mesane semptomları nedeniyle Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi üroloji polikliniğine başvuran ve daha önce herhangi bir tedavi almamış 20-60 yaş aralığında 22 hasta (Grup 1) ve hiçbir ürolojik semptomu olmayan 25 olgu (Grup 2) kontrol grubu oluşturmak için çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların genel ürolojik muayene sonrası bakılan ultrasonografik parametreleri, yaş dağılımı, Uluslararası İnkontinans Danışma Anketi- Kısa Formu (ICIQ-SF), Valide Edilmiş Aşırı Aktif Mesane Sorgulama Formu-V8 (OAB-V8) skorları, mesane günlükleri, post miksiyonel rezidüel idrar miktarları, üroflowmetre değerleri ve tam idrar tetkik sonuçları kaydedildi. Hastalara uygulanan sonoelastografik teknik ile ölçülen biyomekanik parametrelerin klinik tanı ile korelasyonu incelendi. Çalışmada mesane duvarlarının sonoelastografik değerlendirilmesinde Logiq E9 cihazı (GE Healthcare, Milwaukee, USA) ile 9L MHz probu kullanıldı. Hastaların ölçümleri not edildi. Kontrol grubu ile hasta grubu değerleri karşılaştırıldı. Bulgular: Grup 1 yaş ortalaması 41.86±12.19 yıl, grup 2'nin ise 32.44±6.58 yıl olarak saptandı (p=0.003). Her iki grup vücut kitle indeksi (VKİ), parite ve sigara kullanımına göre detaylı olarak incelendi. Grup 1'de VKİ: 27.20±5.65 kg/m², parite 1.86±1.64 ve 2 hastada sigara kullanımı saptandı. Grup 2'de VKİ: 24.52±4.17 kg/m², parite 0.64±0.95 ve 8 hastada sigara kullanımı saptandı. Grup 1 ve grup 2 VKİ'leri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0.068). Her iki grup arasında parite verileri değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0.003). Grup 1'de semptom süresi 30.82±23.86 ay olarak tespit edildi. Grup 1'de noktüri değeri2.04±1.09iken, grup 2'de 0.4±0.86 olarak izlendi (p<0.001).Başvuru sırasında hastaların %45.5 (n=10)'inde sıkışma tipi inkontinans (ıslak tip aşırı aktif mesane) gözlenirken %54.5 (n=12)'inde ise inkontinans saptanmadı ve bu hastalar kuru tip aşırı aktif mesane olarak sınıflandırıldı. Grup 1'de ortalama günlük idrara çıkma sıklığı 9.95±2.06 idi. OAB-V8 ve ICIQ-SF skorları grup 1 ve 2'deanlamlı olarak farklı saptandı (p<0.001). Grup 1'de üroflowmetrik parametrelere bakıldığında, ortalama Qmax, Qort ve işenen hacim değerleri sırasıyla;28.06±12.81 mL/s, 14.12±5.45 mL/s ve 286.65±212.60 mL idi. PMR idrar miktarlarında, Grup 1 ve 2'de anlamlı fark gözlenmedi (35.00±17.75 Ml ve 28.40±17.84 mL, p>0.05).Shear Wave Elastografi değerleri açısından bakıldığında;Grup 1, ortalama velocity 1.11±0.18 m/s, stiffness 3.98±0.99 kPa iken, Grup 2'de velocity 1.13±0.19 m/s, stiffness 4.20±1.35 kPa idi. Ortalama velocity ve stiffness değerleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (velocity p=0.71, stiffness p=0.531).Anterior stiffness ile Qmax arasında güçlü bir negatif korelasyon (p<0.001), anterior velocity ile Qmax arasında ise negatif korelasyon (p=0.016) tespit edildi. Sol lateral velocity ile Qmax arasında (p=0.045), sol lateral stiffness ile Qort ve Qmax arasındaki anlamlı pozitif korelasyonlar (p=0.026, p=0.018) bulundu. Ayrıca posterior velocity ileQmax arasında negatif (p=0.017) bir ilişki saptandı. Anterior duvardan ölçülen mesane duvar kalınlıkları Grup 1'de 2.57 mm ve Grup 2'de 2.74 mm olarak bulundu (p=0.435). Sonuç: Shear Wave Elastografi, farklı organ patolojilerinde doku elastikiyetinin değerlendirilmesinde kullanılan bir yöntemdir. Bu açıdan mesane disfonksiyonlarının değerlendirilmesinde de kullanım alanı bulunmaktadır. Çalışmamızda anterior stiffness ve velocity, posterior velocity ile Qmax arasında negatif korelasyonlar, sol lateral velocity ile Qmax ve sol lateral stiffness ile Qort ve Qmax arasındaki anlamlı pozitif korelasyonlar saptandı. Elde ettiğimiz bulgular Ultrasonografik Shear Wave Elastografi'nin mesane duvarındaki biyomekanik değişiklikleri tespit etme ve bu değişikliklerin hastalığın şiddeti ile ilişkisini öngörme potansiyeli taşıyan önemli bir tanı aracı olabileceğini göstermektedir. Böylelikle aşırı aktif mesane tanı ve tedavi planlanmasında ürodinami gibi invaziv tetkiklerin gerekliliği azaltılabilecektir. Ayrıca aşırı aktif mesanede tedavi stratejilerinin geliştirilmesi ve mevcut tedavi süreçlerinin izlenmesine katkı sağlayabilecek potansiyelde olduğunu düşünmekteyiz. Bununla birlikte Ultrasonografik Shear Wave Elastografi'nin, aşırı aktif mesaneli hastalarda klinik kullanımının daha geniş bir hasta popülasyonu üzerinde yapılacak randomize kontrollü klinik çalışmalarla değerlendirilmesi uygun olacaktır. Anahtar kelimeler: aşırı aktif mesane, ultrasonografi, elastografi, tanı

Hatice Zoroğlu
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversity
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prostat kanserinin tanısında nötrofil-lenfosit oranı ve platelet-lenfosit oranının önemi

Amaç: Prostat kanseri (PCa) dünyada ve ülkemizde erkeklerde görülen solid organ malignitelerin başında gelmektedir. PCa etyopatogenezinde genetik ve çevresel faktörler birlikte rol oynar. İnflamatuar sürecin PCa etyolojisindeki rolü genel olarak kabul edilmekte ama patogenezi tartışılmaktadır. Bu enflamasyon-kanser süreci ile ilgili birçok araştırma yapılmakla birlikte son zamanlarda onkolojik literatürde popülarite kazanan nötrofil-lenfosit oranı (NLR) ve platelet-lenfosit oranı (PLR) ile ilgili sonuçlar dikkat çekmektedir. Biz de bu tez çalışmamızda PCa şüphesi ile kliniğimizde transrektal ultrasonografi (TRUS) kılavuzluğunda prostat biyopsisi yapılan hastalarda NLR' nin ve PLR'nin PCa ile olan ilişkisini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde 2015 ocak – 2020 ocak tarihleri arasında, Prostat Spesifik Antijen (PSA) yüksekliği veya rektal muayenede şüpheli bulgu nedeniyle TRUS kılavuzluğunda prostat biyopsisi yapılan hastalar işlem öncesi PSA değerlerine göre 4 ng/ml altı (Grup 1), 4-10 ng/ml arası (Grup 2), 10-20 ng/ml arası (Grup 3), 20 ng/ml ve üzeri (Grup 4) olmak üzere dört gruba ayrıldı. Bu gruplardaki NLR'nin PCa ve Prostatit ile olan ilişkisi incelendi. Bulgular: Çalışmamıza grup 1'de 39 (%4.4), grup 2'de 561 (%63.9), Grup 3'te 169 (%19.2), ve Grup 4'te 109 (%12.4) hasta olmak üzere toplam 878 hasta dahil edildi. Tüm hastalar değerlendirildiğinde ortalama yaş 64,68±7,26 yıl olarak bulundu. Çalışmadaki hastaları patolojik tanıya göre sınıflandırdığımızda 878 hastanın patoloji sonuçlarının 530'unun(%60.4) BPH, 234'ünün (%26,7) PCa ve 114'ünün (%13.0) ise prostatit olarak raporlandığı görüldü. Bu sonuçlar değerlendirildiğinde Grup 1 deki hastaların BPH, PCa ve prostatit alt gruplarında NLR ve PLR arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Öte yandan Grup 2'de PSA dansitesi, NLR ve PLR arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,05). Grup 3'te PLR'de anlamlı bir ilişki bulunamazken, NLR'de istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Grup 4'te ise NLR PCa'da 3,24±1,82, Prostatitte 3,35±0,81, BPH'da 2,57±1,26 olarak izlenmiştir. Sonuç: Çalışmamızda TRUS eşliğinde prostat biyopsisi yapılan hastalarda NLR'nin prostat kanseri tanısındaki rolü araştırılmıştır. NLR'nin PCa tanısı alan hastalarda; PSA dansitesi, Gleason skoru arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki olduğu ve özellikle PSA seviyesi 4-10 ng/ ml arasında olan hastalarda PCa tanısında PSA dansitesi ile birlikte kullanıldığında prediktif değerinin yüksek olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca, çalışmamızda NLR'nin PSA düzeyi 4ng/ml'den yüksek olan hastalarda prognostik faktör olabileceği gösterilmiştir, ancak daha düşük PSA düzeylerinde saptanan tümörlerde prognoz tahmini için yetersiz kaldığı görülmüştür. Anahtar sözcükler: Prostat kanseri tanısı, Prostat biyopsisi, Nötrofil/lenfosit oranı

BiyopsiNeoplazmlarNötrofil/lenfosit oranı+3
Salih Rahman Ceylan
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversity
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Torsiyon modeli oluşturulan ratlarda pancar suyunun (beta vulgaris) testis dokusu üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Testis torsiyonu; spermatik kordun kendi ekseni etrafında dönmesi sonucu testis ve eklentilerinin kan akımının bozulması olarak tanımlanan acil üropatolojidir. Çalışmamızda, testiküler torsiyon modeli oluşturulan ratlarda detorsiyon sonrası ortaya çıkan iskemi reperfüzyon hasarına karşı pancar suyunun koruyucu etkinliğinin analiz edilmesi hedeflenmiştir. Materyal ve Metod: Toplam 24 adet Albino-Wistar cinsi erkek sıçan üç gruba randomize edildi. Grup 1, kontrol grubu olarak belirlendi. Grup 2 iskemi reperfüzyon grubu olarak belirlendi. Grup 2'deki ratlara önce testis torsiyonu uygulandı sonrasında testiküler detorsiyon yapılarak iskemi reperfüzyon hasarı değerlendirildi. Grup 3 ise tedavi grubu olarak belirlendi. Grup 3'deki ratlara Grup 2'dekilere benzer prosedürler uygulandı. Grup 3'deki ratlara ilave olarak işlem öncesi 28 gün boyunca pancar suyu verildi. Deney sonunda tüm ratlara orşiektomi uygulanarak kan örnekleri alındı. Süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz(GSH-Px) ve malondialdehid (MDA) seviyeleri kan örneklerinden spektrofotometrik olarak incelendi. Doku hasarının şidettini belirlemek amacı ile testis doku örneklerinin direk mikroskopik incelemesinde Johnsen skorları değerlendirildi. Bulgular: Grup 2'deki ratlarda MDA değeri 9,66±0,65 nmol/mL olarak hesaplandı. Bu değerin diğer gruplara göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu gözlemlendi (p<0,001). Grup 3'deki ratlarda ölçülen antioksidan enzim düzeylerine bakıldığında ise SOD ve GSH-Px sırası ile 6,34±0,72 U/L ve 762,25±93,68 U/L olarak hesaplandı. Bu değerler Grup 2'ye göre anlamlı derecede yüksek olarak not edildi (p=0,018, p<0,001 sırasıyla). Histopatolojik analizlerde Johnsen skoru en düşük Grup 2'de kayıt edildi (p<0,001). Bu değer Grup 3'de 8,13+0,64 olarak hesaplandı ve Grup 2'ye göre Johnsen skorlama sisteminde anlamlı derecede düzelme olduğu gözlemlendi (p=0,042). Sonuç: Çalışmamızda testis iskemi reperfüzyon hasarına karşı pancar suyu uygulamasının koruyucu etkinliğinin olduğu gerek histopatolojik gerekse de biyokimyasal olarak ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimer: Pancar Suyu, iskemi-reperfüzyon hasarı, testis torsiyonu, tedavi

Beta vulgarisHayvan deneyleriPancar suyu+7
Emre Alkan
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversity
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Transrektal ultrasonografi eşliğinde yapılan prostat biyopsilerinin seksüel fonksiyon ve alt üriner sistem fonksiyonları üzerine etkileri

Prostat kanseri günümüzde en sık görülen ürolojik kanserlerdendir. Tanısında psa değeri ve DRM sonrasında ultrason eşliğinde yapılan transrektal biyopsi sıklıkla kullanılmaktadır. İşlemin rektal kanama, enfeksiyon, hematospermi, sepsis, hematüri gibi komplikasyonları vardır. Ayrıca erektil ve işeme fonksiyonları da etkileyebildiği, yaşam kalitesini azalttığını vurgulayan çalışmalar da vardır. Bu çalışmada kliniğimizde takip edilen prostat biyopsisi uygulanan 112 hastanın işlem öncesi ve sonrası verileri değerlendirildi.İşlem sonrasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde erektil ve işeme fonksiyonlarının bozulduğu ve bu etkinin 3.aya kadar devam ettiği tespit edildi (p<0.05). İşlem öncesinde günlük 5 mg tadalafil kullanan 25 hastada ,kullanmayan ve kanser tanısı almamış 53 hastaya göre bu fonksiyonların anlamlı derecede daha az bozulduğu, yaşam kalitesinin daha az azaldığı ve anksiyetenin daha az arttığı gözlendi (p<0.05). Biyopsi sonrası prostat kanseri tanısı alan 34 hasta ile kanser tanısı almayan 78 hastanın verileri karşılaştırıldı.Kanser tanısı alan hastalarda erektil fonksiyonların daha çok etkilendiği, yaşam kalitesinin daha fazla azaldığı ve anksiyetenin daha belirgin olduğu görülürken (p<0.05); işeme fonksiyonlarında belirgin farklılık saptanmadı (p>0.05). Patoloji sonuçlarına göre hastalar gruplandırıldığında prostat kanseri , nodüler hiperplazi ve kronik prostatit tanısı alan hastalar arasında işlem öncesi PSA değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05).. Prostat biyopsisi sonrası gelişebilen olası komplikasyonlardan hastaların daha az etkilenmelerini ve yaşam kalitelerinin bozulmamasını sağlayacak tedavi seçenekleri değerlendirilmelidir.Bu konu üzerinde daha geniş ve homojen gruplara sahip çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

BiyopsiErektil disfonksiyonNeoplazmlar+5
Ahmet Ender Caylan
Akdeniz University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tek taraflı böbrek iskemi-reperfüzyon hasarı modeli oluşturulan ratlarda naringenin tedavisinin erken dönem oksidatif stres ve renal fonksiyonlar üzerine etkisi

Giriş ve Amaç: Böbrek iskemi-reperfüzyon (İ/R) hasarı, acil ve yoğunbakım ünitelerinde sık görülen akut böbrek yetmezliğinin bir nedeni olup, genellikle etyolojisinde travma, şok, enfarktüs, sepsis, aort diseksiyonu ve ürolojik cerrahi girişimler gibi birçok faktör rol oynamaktadır. Çalışmamızda, böbrek İ/R hasarına bağlı böbrek dokusunda oluşan yapısal ve fonksiyonel bozuklukları önlemek için doğal flavonoid olan naringeninin etkinliğinin biyokimyasal ve histolopatolojik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Toplam 24 adet rat üç gruba randomize edildi. Grup 1 kontrol grubu olarak adlandırıldı. Grup 2'deki ratlara ise böbrek İ/R modeli oluşturuldu. Buna göre sol böbrek 45 dakika iskemi ve 6 saat reperfüzyona maruz bırakıldı. Grup 3'deki ratlara benzer prosedürler uygulandı. Bu gruptaki ratlara ek olarak 1 hafta boyunca günde 50 mg/kg doz oral gavaj yoluyla naringenin tedavisi uygulandı. Deney bitiminde kan ve doku örnekleri analiz edildi. Kan örneklerinde tümör nekrozis faktör-alfa (TNF-α), interlökin-1 beta (IL-1β) ve interlökin-6 (IL-6) düzeyleri bakılırken, doku örneklerinde süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GPx), malondialdehid (MDA), kidney injury molecule-1 (KİM-1) ve neutrophil gelatinase-associated lipocalin (NGAL) seviyeleri incelendi. Doku hasarının derecesini belirlemek amacı ile böbrek doku örnekleri direk mikroskop altında skorlama yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda Grup 3'de Grup 2 ile karşılaştırıldığında kan biyokimyasal analizlerinde IL-1β, IL-6 ve TNF-α düzeylerinde dramatik düşüş izlendi (p<0,001). Doku biyokimsayal analizlerimizde SOD, GPx aktivitelerinin Grup 3'de Grup 2'ye nazaran ciddi düzeyde arttığı belirlendi (p<0,001). Yine böbrek dokusunda Grup 3'de MDA düzeyleri Grup 2'ye nazaran azaldığı tespit edildi (p<0,001). Öte yandan en yüksek KIM-1 ve NGAL düzeyi Grup 2'de olduğu gözlemlendi (p<0,001). Histopatolojik analizlerimizde ise doku örneklerinde incelenen tübüler epitelyal düzleşmeler, tübüler dilatasyonlar, nükleer ayrılma, fırçamsı kenar kaybı, fokal koagülatif nekrozlar, glomerüler deformiteler, yer yer lokal doku erozyonları, yaygın konjesyon alanları ve inflamatuar infiltrasyon alanları değerlendirildiğinde Grup 3'de Grup 2'ye nazaran iyileşme olduğu tespit edildi (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda naringeninin böbrek İ/R hasarının zararlı etkilerini azalttığı, böbrek yapı ve fonksiyonlarını koruduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Naringenin, böbrek, iskemi-reperfüzyon

Böbrek hastalıklarıNaringeninReperfüzyon+2
Muhammed Ali Eser
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversity
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Azospermik infertil erkeklerde tese: fsh değerleri, duktal patoloji ve sperm pozitifliği arasındaki ilişkinin araştırılması

AZOSPERMİK İNFERTİL ERKEKLERDE TESE: FSH DEĞERLERİ, DUKTAL PATOLOJİ VE SPERM POZİTİFLİĞİ ARASINDAKİ İLİŞKİNİN ARAŞTIRILMASI Dr. Burak Saygılı Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı Dumlupınar Bulvarı 07059 Antalya Giriş ve Amaç: Çalışmamızda polikliniğimize infertilite şikayeti ile başvuran ve azospermi tanısı alan hastaların testiküler sperm ekstraksiyonu operasyonu öncesi folikül uyarıcı hormon düzeyleri, elde edilen testis patoloji sonuçları ve TESE pozitifliği arasındaki ilişkinin incelenmesini amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Haziran 2014 – Haziran 2017 tarihleri arasında polikliniğimize infertilite nedenli başvuran hastaların verileri geriye dönük olarak incelendi. Bu hastalar arasından azospermi tanısı ile kliniğimizde testiküler sperm ekstraksiyonu (TESE) yapılmış olanlar çalışmaya dahil edildi. Hastaların anamnez bilgileri, folikül stimulan hormon (FSH), luteinizan hormon (LH), serum total testosteron değerleri, operasyon sonrası sperm pozitifliği ve patoloji bulguları elde edilerek, FSH değerlerinin, sperm pozitifliğini tahmin etmedeki rolü araştırıldı. TESE operasyonunda sperm bulunabilmesini etkileyen faktörlerden biri olarak FSH değerlendirmesi için ki-kare analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 142 hastanın yaş ortalamaları 35, FSH düzeyleri ortalama 16.61 (1.4-18.1) mlU/ml, serum testosteron düzeyleri ortalama 4.36 (2.41-8.27) ng/ml olarak saptanmıştır. TESE operasyonu ile 58 hastada (%41.1) sperm saptanmıştır. Yaptığımız ki-kare test analizleri, işlem öncesi FSH değerinin TESE ile sperm bulma oranlarında yol gösterici olabileceğini istatistiksel anlamda işaret etmiştir (p<0,05). Sonuç: Azospermik hastaların TESE işlemi öncesi FSH değerlerinin, uygulama ile sperm bulunabilme olasılığını tahmin edilebilirlik yönünden etkilediğini; bu sayede olguların işlem öncesi bilgilendirilmelerine katkıda bulunabilineceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Azospermi, TESE, FSH, LH, Patoloji Sonucu

Burak Saygılı
Akdeniz University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda yaşlanmanın mesane fonksiyonları üzerinde oluşturduğu değişikliklerin incelenmesi

Giriş ve amaç: Yaşlılıkta ortaya çıkan alt üriner sistem semptomlarının sadece BPH'ya bağlı olmayıp, mesanenin yapı ve fonksiyonlarında meydana gelen değişikliklerle de ilgili olduğu bilinmektedir. Fakat, alt üriner sistem semptomlarının patafizyolojisi tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu deneysel çalışmada yaşlanmanın mesane fonksiyonları üzerinde oluşturduğu değişikliklerin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Sıçanlar 10 adet 6 aylık (genç) ve 10 adet 24 aylık (yaşlı) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Mesane korpuslarından alınan detrüsör şeritleri, içerisinde Krebs- Heinseleit çözeltisi bulunan organ banyosuna asıldı. Kontraksiyon çalışması için asetilkolin ve KCl kullanılırken, aynı ajanların L-NAME (Nω-Nitro-L-argininemethylester) varlığında verdikleri yanıtlar ölçüldü. Gevşeme için asetilkolin ve KCl ile kasılmış dokularda fenilefrin ve sodyum nitroprussid yanıtları ölçüldü. Elde edilen veriler student's t testi kullanılarak istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Genç ve yaşlı sıçan detrusörünün kasılma yanıtları karşılaştırıldığında, gençlerde kasılma gücü asetilkolinin yüksek konsantrasyonlarında yaşlı gruba göre belirgin yüksek bulundu. Yine L-NAME varlığında asetilkoline alınan yanıt aynı şekilde anlamlı olarak yüksek bulunurken, her iki grup arasında KCl ve L-NAME varlığında KCl'ye alınan yanıtlarda anlamlı farklılık saptanmadı. Gevşeme yanıtlarına bakıldığında ise asetilkolinle kasılmış yaşlı sıçan mesanelerinin, gençlere göre fenilefrine ve sodyum nitroprusside düşük dozlarda anlamlı gevşeme yanıtı verdiği görüldü. KCl ile kasılmış dokularda ise yaşlı sıçanların sodyum nitroprussid için düşük, fenilefrin için ise yüksek konsantrasyonlarda anlamlı gevşeme yanıtı gösterdiği görüldü. Sonuç: Bu deneysel çalışmada, genç ve yaşlı ratlarda kontraktil ve gevşetici özellikte aynı ajanlara karşı farklı yanıtların alınması, yaşlanmayla mesanenin reseptör karakteristiklerinde değişiklik oluştuğunu düşündürmektedir. Dolayısıyla bu gözlem, yaşlanmanın mesane fonksiyonlarını etkilediğini ve bunun da alt üriner sistem yakınmaları ile ilişkili olabileceği görüşünü destekler niteliktedir. Anahtar Kelimeler: Yaşlanma, mesane, rat, organ banyosu

Osman Akyüz
Bolu Abant Izzet Baysal University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Doksazosin ve vardenafilin organ banyosu modelinde üreter düz kası üzerine olan kasılma-gevşeme cevaplarının araştırılması

Semptomatik üreter taşları günlük üroloji acil pratiğinde önemli yer tutmaktadır. Hastaların en çok rahatsız eden taşa sekonder oluşan kolik tarzı şiddetli ağrıdır. Standart tedavide bol hidrasyon ve non steroid antienflamatuar ilaçlar kullanılmaktadır. Taşın bulunduğu bölgede üreter kaslarının gevşemesi ve taşın öncesinde üreterdeki yüksek hidrostatik basınç, taşın düşmesini kolaylaştırmaktadır. Taş düşürücü tedavide üreter düz kasını gevşettiği düşünülen bazı ilaçlar deneysel olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada organ banyosu modelinde üreter düz kası üzerine doksazosin ve vardenafilin gevşetici etkileri araştırıldı.Çalışmada toplam 15 adet Yeni Zellanda cinsi yetişkin erkek tavşan kullanıldı. Üreter orta ve alt kesiminden 8-10 mm lik doku longitidünal olarak organ banyosuna asıldı. Üreterler KCL verilerek kastırıldı. Kastırılmış üreterlere 10mM doksazosin ve 10mM vardenafil ayrı ayrı ve birlikte uygulandı ve gevşeme cevapları kaydedildi.Doksazosin uygulaması sonrası orta ve alt üreter kesiminde istatiksel olarak anlamlı gevşeme görüldü ( sırasıyla p< 0,0001, p< 0,0001).Vardenafil uygulaması sonrası orta ve alt üreter kesiminde istatiksel olarak anlamlı gevşeme görüldü ( sırasıyla p< 0,0001, p< 0,0001).Doksazosin ve vardenafilin beraber uygulaması sonrası orta ve alt üreter kesiminde istatiksel olarak anlamlı gevşeme görüldü ( sırasıyla p<0,0001, p< 0,0001).Sonuç olarak organ banyosu modelinde üreter orta ve alt kesimde, üreter düz kası üzerine doksazosin ve vardenafilin anlamlı gevşetici etkilerinin olduğunu gözlemledik. Verilerimiz, doksazosin ve vardenafilin üreter taşı olan hastalarda taş düşürücü tedavide kullanımının mümkün olabileceği düşündürmektedir.Anahtar kelimeler: Üreter düz kası, doksazosin, vardenafil, gevşeme

DoksazosinKas gevşemesiKas kontraksiyonu+3
Bülent Uysal
Bolu Abant Izzet Baysal University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda böbrek iskemi reperfüzyon hasarında proflaktik kalsiyum dobesilatın etkinliği

Çalışmamızda sağ böbrekte deneysel iskemi reperfüzyon hasarında proflaktik kalsiyum dobesilatın etkinliğini histolojik ve biyokimyasal olarak araştırdık.Wistar-Albino 24 erkek rat her grupta 8 rat olacak şekilde 3 gruba ayrıldı; sham grubu (grup I), iskemi-reperfüzyon (I/R) grubu (grup II) ve tedavi (I/R+Kalsiyum dobesilat) grubu (grup III). İskemi-reperfüzyon işlemi öncesi grup III'e 10 gün boyunca 100 mg/kg/gün kalsiyum dobesilat gavaj yolu ile verildi. Sham grubu haricindeki gruplara 45 dakika iskemi ve 24 saat reperfüzyon uygulandı. Üre ve kreatinin düzeyleri plazmada, süperoksit dismutaz ve glutatyon peroksidaz enzim aktivite düzeyleri eritrositlerde çalışıldı. Ayrıca böbrek dokusundaki histopatolojik değişiklikler çalışıldı.Grup II'de ortanca SOD ve GPx düzeyleri Grup I ve Grup III'den daha yüksekti, ancak istatistiksel anlamlı değildi. Grup III'de kreatinin düzeyleri Grup I ve Grup II'den istatistiksel anlamlı olarak daha düşüktü. Ortanca üre değerleri Grup III'de Grup I ve Grup II'den daha düşüktü ancak istatistiksel olarak anlamsızdı. Histopatolojik incelemeler; tübüler epitelyal hücre düzleşmesi, kronik inflamasyon, sitoplazmik vakuolizasyon, hücre nekrozu ve tübüler lümen obstrüksiyonu gibi böbrek hasarında gözlenen histopatolojik değişikliklerin Grup II'de Grup I'den istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek olduğunu gösterdi. Grup III'de hücre nekrozu haricindeki histopatolojik değişiklikler Grup II'den istatistiksel anlamlı olarak daha düşüktü.Çalışmanın sonuçları, iskemi-reperfüzyonun neden olduğu böbrek hasarında proflaktik kalsiyum dobesilatın koruyucu etkileri olduğunu göstermiştir.Anahtar Kelimeler: Kalsiyum dobesilat, proflaktik, renal iskemi- reperfüzyon

Abant İzzet Baysal ÜniversitesiBöbrekKalsiyum dobesilat+2
Ali Akkoç
Bolu Abant Izzet Baysal University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obezitenin benign ve malign prostat histopatolojileri üzerine etkisi

Obezite dünya çapında hızla ilerleyen epidemik bir olay olup pek çok kanser türünün gelişimi ile de bağlantılı bir morbiditedir. Obezitenin prostat kanseri gelişimindeki rolü tam olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışmada tPSA düzeyi 4 ng/dl'nin üzerinde bulunan olgular ile yapılan parmakla rektal muayene sonucu prostat kanseri düşündürecek bulgu saptanan 209 olgudan transrektal ultrasonografi eşliğinde 12 kadrandan prostat iğne biyopsisi alınmıştır. Bu hastaların yaş, boy, kilo, bel çevresi, kalça çevresi, serum total PSA düzeyleri, transabdominal ultrasonografi ile saptanan prostat volümleri, alınan prostat iğne biyopsi materyallerinde inflamasyon genişliği ve agresivitesi ve patolojisi prostat karsinomu saptanan hastaların Gleason skorları analiz edilerek obezitenin tPSA, prostat volümü, inflamasyon genişliği ve agresivitesi parametreleri üzerine etkisi olup olmadığı araştırılmıştır.Çalışmanın sonucunda literatürdeki birçok yayının aksine obezitenin benign prostat hiperplazisi histopatolojisi saptanan olgularda ve prostat kanserli olgularda kanda total PSA düzeyi üzerine etkisi olmadığı, prostat volümlerinde değişiklik yapmadığı, alınan prostat iğne biyopsi spesimenleri incelendiğinde dokudaki inflamasyon genişliği ve agresivite açısından farklılık yaratmadığı, prostat kanserli hastalarda da benzer şekilde obezite ile Gleason skorları arasında bir ilişki olmadığını saptadık.Bu sonuçlara göre obez hastaların, benign prostat hiperplazisi ve prostat kanseri yönünden değerlendirilirken, obez olmayan hastalarla aynı kriterlere tabi tutularak değerlendirilmesinin uygun olacağını ve obezitenin prostata özel parametreleri değiştirmediğini saptadık.Anahtar Kelimeler: Prostat kanseri, BPH, Obezite, İnflamasyon

ObeziteProstatProstat hastalıkları+4
Emre Ulukaradağ
Bolu Abant Izzet Baysal University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prostat kanseri nedeniyle takip edilen hastalarda androjen reseptör geni G1733a polimorfizminin araştırılması

Prostat kanseri multifaktöriyel bir hastalıktır; ortaya çıkışında ırksal ve etnik farklılıklar, ileri yaş, sigara ve alkol kullanımı, beslenme, ve prostat kanseri aile öyküsü gibi genetik temelli bazı risk faktörleri bulunmaktadır. Prostat kanserinin gelişimi ve ilerlemesindeki moleküler mekanizmalar daha tam olarak aydınlatılamamasına rağmen, etkili olan bazı genetik ve epigenetik değişiklikler bildirilmiştir. Bu değişikliklere örnek olarak Androjen Reseptör geninde meydana gelen G1733A polimorfizmi verilebilir.Prostat kanseri gelişiminde AR geninin etkisini saptayabilmek için 49 prostat kanserli ve 47 sağlıklı, toplam 96 olgu çalışmaya dahil edildi; ve kanları alınarak G1733A polimorfizmi araştırıldı.G1733A polimorfizm analizinde, çalışma grubunu oluşturan 49 prostat kanseri olgusundan 17' sinde polimorfizm saptandı.Kontrol grubunu oluşturan 47 sağlıklı olgudan 4' ünde polimorfizm saptandı.Analiz sonuçlarına göre, prostat kanserli olgularda, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı.Sonuç olarak, Androjen Reseptör geninde meydana gelen bozuklukların prostat kanseri etyolojisinde önemli bir yeri olduğu düşünülmektedir

AndrojenlerAndrojenlerGenler+3
Ömer Faruk Yağlı
Bolu Abant Izzet Baysal University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mesane kanseri hastalarında evrelemede tümörün lamina propria geçişinin incelenmesinde SMAD-2 ve MMP-9 molleküllerinin serum değerleri ve prognostik önemi

Giriş: Mesane tümörlerinin prognozunda lamina proprianın tümör tarafından geçilmesi ile tümör evresi bir ileri safhaya geçmiş olur. Tümörün lamina propriayı geçip geçmediği ancak transuretral rezeksiyon sonrası anlaşılmaktadır. Çalışmamızda ameliyat yapılmadan tümörün lamina propriayı geçerken yaptığı hasarın moleküler düzeyde belirlenmesi amacıyla lamina proprianın geçilmesi sırasında oluşan yıkım ürünleri tespit edilerek ameliyat öncesi bu evrenin belirlenmesi amaçlandı. Bu yıkımda rol alan MMP-9 ve SMAD-2'nin mRNA ekspresyon ve protein düzeyleri incelenerek lamina proprianın geçişini anlamak istedik. Hastalar ve Yöntem: Anabilim Dalımızda değişi epitel hücreli mesane tümörü tanısı alan 57 hastanın transuretral tümör rezeksiyonu öncesi kan serum örnekleri çalışma grubu olarak tanımlandı. 20 sağlıklı kontrol grubu olarak çalışmaya alındı. Hastalardan alınan kanlar 4000 rpm'de 10 dakika santrifüj (Hettich Universal 32) edildikten sonra, ayrılan serumlar test sayısı tamamlanıncaya kadar -80C'de saklandı. Hastaların patolojik T evreleri belirlendi. Buna göre, Ta ve T1 evreleri kasa invaze olmayan mesane kanseri; T2 ve ileri evre olanlar ise kasa invaze mesane kanseri olarak gruplandırıldı. MMP-9 ve SMAD-2 moleküllerinin mRNA ekspresyon ve protein düzeyleri sırasıyla Real time PCR ve ELISA yöntemleri ile analiz edildi. Bulgular: Kontrol ve çalışma grubu arasında yaş, cinsiyet ve sigara kullanımı açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı. Mesane tümörlü hastalarda MMP-9 veSMAD-2 protein düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı olarak arttığı (MMP-9 için p=0.0001, SMAD-2 için p=0.0001) bulunmuştur. Yukarıda bahsedilen iki grup arasında protein düzeylerinden farklı olarak gen ekspresyon ürünü olan mRNA düzeylerinin arasındaki farkın istatistiktel olarak anlamlı olmadığını saptadık. (MMP-9için p=0.89, SMAD-2 için p=0.99) Hastaların patolojik T evreleri arasında olan incelemede MMP-9 protein düzeyinin pT1 hastalarda pTa ve pT2hastalara göre anlamlı olarak arttığı bulunmuştur (sırasıyla p=0.018, p=0.02).SMAD-2 protein düzeyinde ise bu gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmamıştır. Gen ekspresyon ürünü olan mRNAdüzeyleri arasındaise MMP-9 ve SMAD-2 için gruplar arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Sonuç: MMP-9 ve SMAD-2 protein düzeylerinde mesane tümörlü hastalarda kontrol grubuna göre artmaktadır. MMP-9 protein düzeyi lamina proprianın invazyonunu gösteren pT1 evresini saptamada fayda sağlayacaktır.

Yasin Yitgin
İstanbul University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda testis iskemi-reperfüzyon hasarında pyrrolidine dithiocarbamate'ın etkinliği

ÖZET DENEYSEL TESTİS İSKEMİ REPERFÜZYON HASARINDA PYRROLIDINE DITHIOCARBAMATE'IN ETKİNLİĞİ Çalışmamızda bir antioksidan ve NF-kB inhibitörü olan Pyrrolidine dithiocarbamate (PDTC) molekülünün iskemi reperfüzyon hasarını önlemedeki rolünü araştırmayı planladık. Wistar-Albino 21 erkek rat her grupta 7 rat olacak şekilde 3 gruba ayrıldı; sham grubu (grup 1), iskemi-reperfüzyon (I/R) grubu (grup 2) ve tedavi (I/R + PDTC) grubu (grup 3). Sham grubu hariç tüm gruplarda sol testisler 4 saat süre ile 720 derece torsiyone edildi. Detorsiyondan 15 dakika önce 3. gruba intraperitoneal olarak 100 mg\kg dozunda PDTC verildi. Bir saat reperfüzyon periyodundan sonra tüm ratlara sol orşiektomi yapıldı ve intrakardiyak 5ml kan örneği alındı. Kanda süperoksit dismutaz (SOD) aktiviteleri ve Malondialdehit (MDA) seviyeleri ölçüldü ve histopatolojik örnekler alındı. Grup 2 de I\R hasarını gösterecek şekilde kan SOD düzeylerinde azalma, MDA değerlerinde artma ve histopatolojik Johnson skorunda kötüleşme mevcuttu. (p<0,05) PDTC verilen grup 3 te ise bu parametreler açısından kontrol grubu ile benzer sonuçlar tespit edildi (p>0,5). Histopatolojik değerlendirme PDTC nin testiküler hücre hasarını azalttığını gösterdi. Çalışmanın sonuçları, ratlarda iskemi-reperfüzyonun neden olduğu testis hasarından korumada PDTC'nin faydalı bir ajan olduğunu göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Pyrrolidine Dithiocarbamate, NF-kB, iskemi reperfüzyon hasarı, testis torsiyonu.

DitiyokarbamatNükleer faktör-kappa BPirolidinler+6
Mevlüt Yıldız
Bolu Abant Izzet Baysal University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Peyronie hastalarında penil deformitenin değerlendirilmesinin otofotografi, intrakavernozal enjeksiyon ve 3D BT ile karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Peyronie hastalığında(PD) operasyon planlanacak grupta penil kurvatürün objektif, kesin ve güvenilir bir yöntemle değerlendirilmesi önemlidir.Bu nedenle PD'de deformitenin yönünün, derecesinin, ek çentik mevcut olup olmadığının, kısa ve uzun tarafta penis boyunun ve varsa çentiğin lokalizasyonun kesin bir şekilde belirlenmesi önemlidir. Bu çalışmada PD'de deformitenin tipi, yönü, derecesi ve peniste operasyonun planlanması için gerekli parametreler otofografi, vazoaktif ajan enjeksiyonu(CIS) ile elde edilen ereksiyon ve ereksiyonda 3D BT ile değerlendirilmesi karşılaştırıldı. Hastalar ve Yöntem: Çalışmaya İstanbul Tıp Fakültesi Androloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, Peyronie hastalığı olan 36 hasta dahil edildi. Hastalar eğrilik yönüne göre ve kompleks deformite varlığına göre sağa, sola, dorsale, ventrale eğrilik, deformite ve çentik olmak üzere 5 gruba ayrıldı. Hastalar belirtilen üç yöntemle eğriliğin yönü, açısı, çentik varlığı gibi anatomik özelikler, genel ve PD ile ilişkili klinik parametrelerin yöntemi korelasyonuna etkisi açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Yaş, Peyronie hastalığının süresi, vücut kitle indeksi, ASA skoru, DM, HT, İKH, HL varlığı, sigara, palpabl plak varlığı, IIEF-5 EF skoru'nun gruplar arasında istatistiksel anlamlı olarak farklı olmadığı görüldü. Üç grupta bulunan hastaların eğriliklerini değerlendirmek için kullanılan yöntemlerin genel korelasyon analizi yapıldığında; otofotografi ile CIS arasındaki ilişki orta güçte ilişki(rs:0,72), otofotografi ile BT arasındaki ilişki orta güçte ilişki(rs:0,59) saptanırken CIS ile BT arasında güçlü ilişki olduğu saptandı. Otofotografinin intrakevernozal enjeksiyon ile dorsal ve sola eğriliği olan grupta korele ederken, ventral ve dorsalde korele etmediği tespit edildi. İntrakavernoz enjeksiyon ile BT'nin tüm gruplarda korele ettiği tespit edildi. CIS altın standart olarak kabul edildiğinde otofotografinin dorsal ve sola eğriliği olan grupta güvenli olarak, BT'nin ise ventral ve sağa eğriliği olan grupta çok güvenli olarak kullanılabileceği sonucuna varıldı. Eğrilik açılarının korelasyonunu etkileyen faktör erektil fonksiyon kapasitesi olarak belirlendi. Erektil disfonksiyon olmayan grupta, genel grup ile karşıştırıldığında otofotografi ile CIS korelasyonu orta güçten, güçlü ilişki(rs 0,72 den 0,93'e) kategorisine yükseldi. Genel ve PD ile ilgili klinik parametrelerinin hiçbirinin kullanılan yöntemin korelasyonunu etkilemediği belirlendi.Sonuç: Çalışmanın sonucunda PD'de en iyi değerlendirmenin intrakavernozal enjeksiyonla yapılan değerlendirme olduğu sonucuna varıldı. İntrakavernozal enjeksiyonu, BT ve otofotografi izledi. Otofotografi yönteminin erektil fonksiyonu iyi olan hasta grubunun değerlendirilmesinde kullanılabileceği sonucuna varıldı(n=6, rs:0,94).

Abdulkadir Özmez
İstanbul University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Varikoselektomi sonrası semen parametrelerinin iyileşme zamanı ve prediktif faktörlerinin belirlenmesi

Amaç: İstanbul Tıp Fakültesi'nde 2005-2016 yılları arasında mikroskopik inguinal varikoselektomi yapılan hastalarda, semen parametrelerinin iyileşme zamanı ve prediktif faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Materyal ve Metot: Mikroskopik varikoselektomi sonrası semen parametrelerinin iyileşme zamanı ve prediktif faktörlerinin değerlendirilmesi için 175 hastanın semen analizindeki zamana bağlı değişimler, klinik parametreler ve gebelik oranları retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Sperm konsantrasyonu ve sperm normal morfoloji yüzdesinde varikoselektomi sonrası anlamlı artış bir saptanmadı. Sperm motilitesinde ise operasyon öncesi değerler, operasyon sonrası 6., 9. ve 12. aydaki değerler ile karşılaştırıldığında anlamlı iyileşme saptandı. Bununla birlikte, 6. aydan sonra sperm motilitesinde anlamlı iyileşme saptanmadı. Total motil sperm sayısı (TMSS) operasyon öncesi değerler ile karşılaştırıldığında operasyon sonrası 3., 6., 9. ve 12. aylarda istatiksel olarak anlamlı artış saptandı. Ancak, 3. ay TMSS ile 6., 9., ve 12. ay TMSS'leri karşılaştırıldığında 6. ve 9. ayda anlamlı fark saptanmazken, 12. ayda anlamlı artış saptandı. Başlangıç TMSS değerlerine göre hastalar, <5 milyon, 5-9 milyon, >9 milyon olmak üzere üç gruba ayrıldığında, <5 milyon olan grupta, 3. aydan sonra anlamlı iyileşme saptanmadı. Başlangıç TMSS değeri 5-9 milyon olan grupta, 6. ayda anlamlı iyileşme görüldü. Ancak, 6. aydan sonra anlamlı iyileşme saptanmadı. Başlangıç değeri >9 milyon olan grupta ise, sadece 12. ayda TMSS'de anlamlı iyileşme saptandı. Operasyon sırasındaki yaş, fizik muayenede saptanan varikosel derecesi, operasyon öncesi FSH ve testosteron, skrotal Doppler ultrasonografide saptanan en büyük ven çapı ve mikrocerrahi varikoselektomi sırasında bağlanan ven sayısı semen parametrelerindeki iyileşme zamanını öngörmede belirleyici olarak saptanmadı. Eşlerin %32'sinde spontan gebelik gelişti. Sonuç: Bazal semen parametrelerine göre hastalar gruplandırıldığında, varikosel tedavisini takiben farklı zamanlarda semen parametrelerinde iyileşme görülebilir. Varikoselektomi için olası adaylarda semen parametrelerindeki zamana bağlı değişiklikler göz önünde bulundurularak tedavi stratejileri belirlenebilir.

Yaşar Pazır
İstanbul University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Non obstruktif azospermik hastalarda genetik nedenlerin araştırılması

Amaç: İnfertilite dünya genelinde milyonlarca çifti etkileyen bir sağlık sorunudur. Başvuruların yaklaşık yarısından erkek infertilitesi sorumludur. Erkeklerin yaklaşık % 15'inde ve infertilitesi olan kadınların % 10'unda, kromozom anormallikleri ve tek gen mutasyonları dahil olmak üzere genetik anormallikler mevcut olabilir. Sonuç olarak gelecekte kısırlığın genetik nedenlerinin artmaması için genetik faktörlerin belirlenmesi, infertil çiftin uygun yönetimi için iyi bir uygulama haline gelmiştir. Biz, yapılan bu çalışmada infertilite nedeniyle başvuran ve Non-obstrüktif azoospermi tanısıyla testiküler sperm ekstraksiyonu (TESE) operasyonu yapılan hastaların genetik analiz sonuçları değerlendirildi. Bu çalışmada, erkek infertilitesinde spermatogenezi zayıflatan ya da engelleyen genetik defektlerin ortaya çıkması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 26-44 yaş arası non-obstrüktif azospermik infertil hastalarda; periferik kanda kromozom analizi, moleküler karyotipleme, erkek infertilite paneli, testosteron, prolaktin, folliküler stimülan hormon ve lüteinizan hormon düzeylerinin karşılaştırılması ve bu parametrelerle genetik mutasyonların ilişkisinin incelenmesini amaçladık. Bulgular: Çalışmamızda 26 hastanın 1 tanesinde American College of Medical Genetics and Genomics (ACMG) 'in yayınladığı kriterlere göre patojenik olduğu kabul edilen INSL3 gen mutasyonu, ayrıca klinik önemi belirsiz varyant olarak 17 hastada FSHR gen polimorfizmi, 5 hastada CFTR mutasyonu, 1 hastada CATSPER1 ve TEX101, 1 hastada LHCGR, 1 hastada ZMYND15, 2 hastada DNAH5, 1 hastada DNAH11 değişikliği tespit edilmiştir. Yapılan kromozom analizinde 6 hastada 47XXY kleinefelter sendromu izlendi. Sonuçlar: Çıkan sonuçlar göstermiştir ki infertilite şikayeti ile başvuran non-obstrüktif azoospermik hastaların periferik kandan çalışılan kromozom analizi normal olsa dahi infertiliteye neden olan başka genetik değişiklikler olabilir. Altta yatan bu genetik bozuklukların araştırılması infertilitenin nedenini bulmamızda yardımcı olabilir.

AzospermiGenetik yapıKısırlık+2
Bulut Dural
İnönü University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel prapizm modelinde dekspantenol'ün ı̇skemi reperfüzyon hasarı üzerine olası koruyucu etkinliğinin araştırılması

Giriş: Priapizm cinsel uyarı olmaksızın gelişen istemsiz ereksiyon hali olarak tanımlanır. Penise düşük kan akımıyla karakterize olan ürolojik acil müdahale gerektiren iskemik priapizm klinik olarak en sık karşılaşılan priapizm türüdür. İskemik priapizm gerçekleşmesi durumunda doku hipoksisi ve asidoz gelişir ve sonrasında progresif olarak şiddeti artmaya başlar. Acil olarak ürolojik müdahale edilmediği durumda akut iskemik priapizm sonrasında gelişen inflamasyon ve oksidatif stres penis dokusundaki hasarın daha da şiddetlenmesine ve daha sonrasında penil düz kaslarda nekroz ve fibrozise yol açmaktadır. Provitamin B5 olarak da bilinen pantotenik asit (PA) bir alkol türevi olup, koenzim A'nın biyosentezi için önemli olan bir vitamindir. Hücresel savunma, inflamatuar cevap ve oksidatif strese bağlı onarım mekanizmaları üzerinde önemli etkileri olan dekspantenolün çeşitli deneysel modellerde ve iskemik hastalıklarda yararlı olduğu gösterilmiştir. Amaç: Bu çalışma hücresel savunma, inflamatuar cevap ve oksidatif strese bağlı onarım mekanizmaları üzerinde önemli etkileri olan dekspantenolün oluşturulan bir priapism modelinde olası antiinflamatuar, antioksidan etkilerinin incelenmesini amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: 48 adet Wistar albino ırkı erkek sıçan randomize olarak dört gruba (n:12) ayrıldı. Deneysel priapizm modeli oluşturuldu. Kontrol grubunda; patoloji oluşturulmamış ve tedavi uygulanmamış olup intrakardiyak kan alınmıştır ve sakrifiye edilen deneklerden penektomi yapılarak penis doku örnekleri elde edilmiştir. Tedavi yapılamayan patoloji grubunda; 1 saatlik iskemik priapizm oluşturulmuştur ve reperfüzyondan 1 saat sonra, intrakardiyak kan alınmış ve sakrifiye edilen deneklerden penektomi yapılarak penis doku örnekleri elde edilmiştir. Tedavi edilen patoloji grubunda; Priapism oluşturulduktan 30 dakika sonra, dekspantenol 500 mg/kg dozunda intraperitoneal (ip) olarak verilmiştir ve reperfüzyondan 1 saat sonra, intrakardiyak kan alınmış ve sakrifiye edilen deneklerden penektomi yapılarak penis doku örnekleri elde edilmiştir. Patoloji içermeyen ilaç grubunda; dekspantenol verildikten 1 saat sonra intrakardiyak kan alınmış ve sakrifiye edilen deneklerden penektomi ile penis doku örnekleri elde edilmiştir. Tüm elde edilen kan ve penil doku örnekleri histopatolojik ve biyokimyasal olarak incelenmiştir. Bulgular: Bu çalışmanın sınırları dahilinde iskemik priapism oluşturulan ve oluşturulmayan serum ve doku örneklerinin biyokimyasal incelemesinde MDA, SOD, GSH, NO, TAS, TOS ve oksidatif indeks parametreleri karşılaştırıldı. Dex+pat grubunda, patoloji grubuna göre; GSH, SOD, TAS düzeyleri artmış, MDA, NO, OSI, TOS düzeyleri azalmış olarak izlendi. Histolojik analizler sonucunda elde edilen histopatolojik skorda, büyüme faktörlerinden VEGF ve FGF gibi protein gruplarında olumlu yönde değişim gözlenmiştir. Sonuçlar: Bu çalışmanın histolojik ve biyokimyasal sonuçları, dekspantenolün iskemik priapismde oksidasyon parametreleri üzerinde iyileştirici yönde etkili olduğunu göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Priapizm, Dekspantenol, Iskemi, Reperfüzyon, Oksidatif Stres

Hakan Karakaş
İnönü University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mesane tümörlerinde multiparametrik manyetik rezonans görüntülemesinde skorlama sisteminin (VIRADS) klinik tanı ve tedavi üzerine etkileri

Amaç: Mesane kanseri hastalarında tümörün lokal evrelendirmesi için preoperatif mpMRG (multiparametrik manyetik rezonans görüntüleme) yöntemi ile değerlendirmeyi ve histopatolojik sonuçlarla karşılaştırarak klinik etkinliğini göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Kasım 2020 ile Nisan 2022 tarihleri arasında mesane tümörü ön tanısı ile sistoskopi planlanan ve daha önce mesane tümörü tanısı almış rezidü tümörü olan 63 hasta dahil edildi. Bu hastalar preoperatif mpMRG yöntemi ile T2 ağırlıklı (T2A) görüntüleme, difüzyon ağırlıklı görüntüleme (DAG), dinamik kontrastlı görüntüleme (DKG) sekansları birlikte değerlendirildi. Tüm MR görüntüleri 'Vesical Imaging Reporting And Data System' (VIRADS) kriterlerine göre incelendi. Tüm lezyonlar 5 kategoriden oluşan VIRADS skorlarına göre sınıflandırıldı. Daha sonra hastalardan alınan biyopsiler histopatolojik olarak incelendi ve radyolojik bulgularla karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 63 hastanın 60'ı erkek, 3'ü kadın hasta ve yaş ortalaması 64,2±10,55 olarak hesaplandı. Hastaların 41'i primer mesane tümörü ve 22 hasta nüks mesane tümörü, rezidü tümörü olan ve/veya radikal sistektomi planlanan hasta grubunda yer aldı. VIRADS skoru >3 olan tümörler kasa invaze olarak gruplandırıldığında 63 hastanın 53'ü (%84) radyolojik olarak invaziv mesane tümörü olarak değerlendirildi. Fakat histopatolojik olarak 33 (%52,4) hastada invaziv mesane tümörü saptandı. Bu çalışmada duyarlılık %100, özgüllük %33, negatif öngörü değeri %100, pozitif öngörü değeri %62 olarak hesaplandı. Ayrıca bu çalışma sonucunda VIRADS skorunun kas invazyonunu saptamadaki öngörüsü ile tümör hacmi arasındaki korelasyonun anlamlı olmadığı saptandı (p değeri 0,529). Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre ameliyat öncesi mesane kanseri evrelemesi klinik tanı ve tedavi yaklaşımı açısından önemlidir. MpMRG kullanılarak elde edilen VIRADS skorlama sisteminin özellikle mesane kas invazyonu olmadığını saptamada başarılı bir yöntemdir. Mesane tümörlerinde kasa invazyonu saptamadaki başarısı daha fazla yapılacak çalışmalar ile tanısal verimliliğin artırılabileceği bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: Mesane kanseri, VIRADS, kas invazyonu

Manyetik rezonans görüntülemeMesane hastalıklarıMesane neoplazmları+4
Hasan Güngör
İnönü University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

At nalı böbrekte perkütan nefrolitotomi başarısını etkileyen faktörler

Amaç: Perkütan nefrolitotomi yapılan at nalı böbrek hastalarında, cerrahi taşsızlık oranının etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve metot: 2009-2023 yılları arasında İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp merkezinde kliniğimize başvuran 188 at nalı böbrek hastası tespit edilmiştir. Bu hastaların 19'una 24 ünit perkütan nefrolitotomi operasyonu gerçekleştirilmiştir. Her cerrahi ünit birbirinden bağımsız olarak değerlendirilmiştir. Hastalar post-op rezidu taş izlenen 9 ünit Grup A, post-op rezidu taş izlenmeyen 15 ünit Grup B olarak ikiye ayırılmıştır. Gruplar arası; yaş, cinsiyet, cerrahi öykü, ek komorbiditeler, renal anomaliler, taş alanları, taş sayısı, taş lokasyonu, Guy's Stone skorlaması, Houns-field üniti, PNL çeşidi ve puncture bölgesi, taş cilt mesafesi, hospitalizsyon süresi farklılıklar retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamıza yetişkin ve pediatrik yaş gurubundan at nalı böbreğe sahip olup perkütan nefrolitotomi yapılan pre-operatif ve post-operatif takip ve tedavileri kliniğimizde düzenlenen hastalar dahil edilmiştir. Bulgular: Grup A'da 9 ünit, Grup B' 15 ünit karşılaştırılmıştır. Gruplar arası demografik veri karşılaştırmasında; yaş, cinsiyet, ek hastalıklar ve renal anomaliler arasında istatiksel farklılık izlenmemiştir(p>0,05). Gruplar arası geçirilmiş cerrahi öykü istatiksel olarak anlamlı izlenmiştir(p<0,05). Gruplar arası pre-operatif taş özellikleri karşılaştırmasında; taş sayısı, taş lokasyonu, Guy'stone skorlaması, ve taşın Houns-field ünite açısından gruplar arası anlamlı farklılık izlenmemiştir(p>0,05). Gruplar arası taş alanı farklılığı istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0,05). Gruplar arası intra-operatif ve post-operatif farklılıkların karşılaştırmasında; PNL çeşidi ve puncture bölgesi, taş cilt mesafesi, post-op nefrostomi, kompolikasyon ve hospitalizasyon süresi gibi parametrelerde istatiksel fark izlenmemiştir(p>0,05) Anlamlı çıkan taş alanı ve geçirilmiş cerrahi öykü gibi faktörlerin lojistik regresyon analizinde taş alanının tek başına bağımsız bir olduğu izlenmiştir(p<0,05). Sonuç: Perkütan nefrolititomi at nalı böbrek hastalarında güvenle uygulanabilir bir cerrahi çeşididir ve çalışmamızda taş alanı parametresinin tek başına bağımsız bir faktör olarak cerrahi başarıyı etkilediği görülmüştür. Anahtar kelimeler; Perkütan nefrolitotomi, at nalı böbrek, taşsızlık oranı

Muhammed Ali Kaya
İnönü University
2023
00