
439
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
İnfertil hastalarda testis arfi elastografi değerlerinin sperm sayıları ile ilişkisi
Amaç: Bu prospektif çalışmanın amacı infertil erkek hastalarda shear wave elastografinin (SWE) sperm sayısı ile ilişkisini saptamak ve tanısal performansının değerlendirilmesidir. Materyal ve Metod: Çalışma Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda infertilite tanısı almış ve semen analizi yapılmış 113 hasta ile yapılmıştır. Tüm hastalara US incelemesi ve virtual touch tissue imaging quantification (VTIQ) kullanılarak SWE incelemesi yapıldı. Her testiste toplam 6 ölçüm yapıldı.US inceleme ile testislerin hacim ölçümleri yapıldı. Renkli Doppler Ultrasonografi kullanılarak varikosel yönünden hastalar değerlendirildi Bulgular: Azospermi hastalarında sağ ve sol testis volüm değerleri diğer gruplardan istatistiksel olarak farklı ve düşük değerde bulunmuştur(p=0,001). Azospermi hastalarında tüm zonlarda ve ortalama SWE değerleri diğer gruplara göre anlamlı yüksek bulunmuştur(p=0,001). Sperm sayısı ile ortalama volüm arasında pozitif yönde orta şiddette bir ilişki saptanmıştır (r=0,545, p=0,001). Sperm sayısı ile ortalama SWE arasında negatif yönde orta şiddette bir ilişki saptanmıştır (r=-0,429, p=0,001). Ortalama volüm ile ortalama SWE arasında negatif yönde orta şiddette bir ilişki saptanmıştır (r=- 0,590, p=0,001). Sperm sayısı normal hasta grubu ile azospermi hastaları arasında yapılan ROC analizinde kesim değeri 2,06 m/sn olup sensivite (duyarlılık) %72 spesivite(özgüllük) %87,88 ölçülmüştür. (p<0,001; EAA=0,837; Sensitivite= 72,00% (95% GA 46,5-85,1); Spesivite=87,88% (95% GA 81,5-95,2). Azospermi hasta grubu ile oligospermi hasta grubu arasında yapılan ROC analizinde kesim noktası 2,04 m/sn olarak belirlenmiştir. Buna göre yapılan değerlendirmede sensivite %72 spesivite %83,33 ölçülmüştür. (p<0,001; EAA=0,789; Sensitivite= 72,00% (95% GA 46,5-85,1); Spesivite=83,33% (95% GA 81,5-95). Sonuç: İnfertilite şikayetiyle başvuran erkek hastalarda testis parankiminin değerlendirilmesinde, SWE invaziv olmayan bir yöntem olup gri skala ve RDUS tetkiklerine ek yararlı bilgiler sağlayabilir.
Beta talasemi majör tanılı çocuklarda karaciğer dokusunda demir birikiminin T2* MR, serum ferritin ve ARFI (Acoustic radiation force impulse) elastografi parametreleri ile değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızdaki amaç beta talasemi majör tanılı çocuklarda karaciğerde demir birikimini ve birikimin şiddetini değerlendirmede ARFI elastografiyi T2* MR ve serum ferritini ile karşılaştırmak ve aralarındaki ilişkiyi incelemek. Materyal Metod: Çalışmamızda retrospektif olarak Kasım 2018-Kasım 2019 tarihleri arasında hastanemiz pediatrik hematoloji bölümü tarafından beta talasemi majör tanısı ile takipli 18 yaş altı 40 hasta yer aldı. Hastaların hepsi transfüzyon ve şelasyon tedavisi alıyordu, ayrıca klinik ve laboratuvar olarak sistemik veya karaciğere lokalize ek hastalık bulgusu yoktu. Hastane veri sistemi üzerinden karaciğere yönelik MRG ve ARFI elastografi incelemelerine ulaşıldı. ARFI elastografi incelemesi Virtual touch tissue quantification (VTQ) yazılımı kullanılarak karaciğer segment 5-8'den seçilen 10 ayrı inceleme alanından shear wave hız ölçümü şeklinde yapıldı ve ortalama ARFI hız değeri alındı. MRG incelemesi 3Tesla MR cihazı (Philips Ingenia 3T) ile yapıldı. Demir birikimine yönelik multi TE gradient eko (T2*) sekansı kullanıldı. Demir yükünü belirlemek için karaciğer segment 5-8'den seçilen 10 ayrı inceleme alanından ROI yardımı ile ölçüm yapıldı ve ortalama değer alındı. Demir birikim şiddeti T2* MR değerlerine göre normal-hafif-orta-ağır olarak sınıflandırıldı. Hastane veri tabanı kullanılarak her hastanın serum ferritin değerlerine ulaşıldı. Serum ferritin değerleri için 10-58 ug/l aralığı normal sınırlarda kabul edildi. Karaciğerde demir birikimini değerlendirmeye yönelik T2* MR, ARFI elastogtafi ve serum ferritin değerleri arasındaki ilişkiler istatistiksel açıdan incelendi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hastaların 14'ü kız, 26'sı erkekti. Ortalama yaş ay cinsinden 136,25(±38,97) olarak bulundu. Karaciğerde demir birikimi ile yaş ve cinsiyet arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (p=0,638, p=0,878). T2* MR değerleri ile ARFI elastografi ve serum ferritin değerleri arasında negatif yönde orta şiddette bir ilişki saptandı (p=0,001, p=0,003). ARFI elastografi ile serum ferritin değerleri arasında pozitif yönde güçlü şiddette bir ilişki saptandı (p=0,001). Hastalar karaciğerde demir birikim şiddetine göre gruplara ayrıldığında 4 hastada (%10) normal, 11 hastada (%27,5) hafif, 25 hastada (%62,5) orta şiddette demir birikimi tespit edildi. Ağır demir birikimi olan hastamız yoktu. Bu hasta grupları arasında ortalama ARFI elastografi ve ortalama serum ferritin değerleri açısından anlamlı farklılık bulunmuştur (p=0,001, p=0,007). Normal demir birikimli hasta sayısı az olduğundan dolayı normal ve hafif grup birleştirilerek orta grupla karşılaştırılmış ve bu iki grup arasında ARFI elastografi ve serum ferritin değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,001, p=0,03). ARFI elastografi ve serum ferritin değerleri için ROC eğrisi çizilerek eğri altında kalan alan (AUC) değerleri elde edildi (Güven aralığı: %95). Buna göre, ARFI elastografinin karaciğerde orta derecede demir birikimine bağlı parankimal hasarı belirlemek için bu iki grubu ayırmadaki optimal kesme değeri %88 sensitivite, %80 spesifite ile 1.29 m/sn olarak belirlendi. Serum ferritin değerinin bu iki grubu ayırmada optimal kesme değeri ise %80 sensitivite, %73 spesifite ile 1456 ug/l olarak belirlendi. Sonuç: İlerleyici karaciğer hasarı gelişmesi riski orta ve ciddi karaciğer demir birikimi olan hasta gruplarında yüksek olduğu için bu hasta gruplarını belirlemek oldukça önemlidir. Karaciğerde demir birikimini ve şiddetini belirlemede günümüzde T2* MR yöntemi kullanılmaktadır. Ancak T2* MR yönteminin maliyeti, ulaşım zorluğu ve bekleme süreleri göz önüne alındığında, beta talasemi majör tanılı hastalarda ya da kronik kan transfüzyonuna sebep olan diğer durumlarda ek hastalık yokluğunda karaciğerde orta derecede demir birikiminin parankimal etkilerini ön görmede ARFI elastografi yöntemi kullanılabilir ve şelasyon tedavisinin düzenlenmesinde yol gösterici olabilir.Anahtar Kelimeler: T2* MR, ARFI, Beta Talasemi Major
Arkus aorta dallanma paterni varyasyonlarının ve vertebral arter dominansi-hipoplazi sıklığının çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Aortik arkın anatomik varyantları ve dallanma paternleri genellikle rutin bilgisayarlı tomografi (BT) taraması sırasında rastlantısal bir bulgu olarak görülür. Bu varyasyonlar endovasküler girişimler yaparken veya baş boyun cerrahisi söz konusu olduğunda önem arzedebilir veya disfaji gibi semptomlara neden olabilir. Bu çalışma çok kesitli bilgisayarlı tomografi görüntüleme tekniği ile hastalarda aortik arktan köken alan arterlerde bulunan yaygın anatomik varyasyonları analiz etmek, aortik ark dallanmalarındaki varyasyonların Türk popülasyonundaki yaygınlığını belirlemek ve cinsiyet, dallanma varyantları ve asimetrik vertebral arterler arasındaki ilişkileri değerlendirmeyi amaçlamıştır. Ek olarak Türk toplumundaki relatif vertebral arter dominansi-hipoplazi sıklığının belirlenmesini amaçladık Materyal ve Metod: Ağustos 2009 ile 2019 tarihleri arasında çeşitli endikasyonlarla toraks bilgisayarlı tomografi anjiografi (BTA) ile değerlendirilen 1003 erkek, 1034 kadın, toplamda 2037 olgu çalışmaya dahil edildi. Olgular 64 kesit BT cihazıyla 0,625-2 mm kesit kalınlığı ve tek faz kontrastlı inceleme ile tarandı. Aksiyel görüntülerden 2 boyutlu multiplanar reformatlar, MIP ve volume rendering yöntemleri ile 3 boyutlu görüntüler oluşturuldu. Aortik ark dallanma varyasyonlarına Wang ve ark.'nın sınıflamasına göre A'dan E ye kadar harfler ve rakamlar atandı. Aortik ark dallanma varyasyonlarının prevalansı, cinsiyet ile ilişkisi, vertebral arterlerin V1 segmentleri üzerinden hipoplazi ve dominansi prevalansı ve bunların birbiriyle ilişkisinin araştırılması hedeflendi. Bulgular: Çalışmamız 2037 olgu ile bugüne kadar ülkemizde oluşturulmuş en geniş seriyi oluşturması bakımından önemlidir. Çalışmamızda normal olarak bilinen ve tip A olarak sınıflandırdığımız klasik dallanma paterni 1562 olguda (%76,7) izlenmiştir. Geriye kalan 475 hastada (%24,3) aortik ark dallanmasında çeşitli varyasyonlar gözlenmiştir. En sık görülen varyasyon 315 olguda (%15,5) görülen sol ana karotis arter'in truncus brachiocephalicus' dan orijin aldığı bovine aortik ark olarak isimlendirilen tip B1 olarak sınıflandırdığımız varyasyondu. İkinci sırada 97 olguda (%4,7) tespit ettiğimiz sol vertebral arterin sol ana karotis arter ve sol subklavyen arterin arasından direkt aortik arktan köken aldığı ve tip C1 olarak sınıflandırdığımız varyasyon yer almaktadır. 29 olguda (%1,4) aberran sağ subklavyen arter, 7 olguda (%0,35) sağ aortik ark, 4 olguda (%0,2) çift aortik ark, 1 olguda situs inversus totalis tespit edilmiştir. Ayrıca 5 olguda aort koarktasyonu izlenmiştir. Çalışmamızda vertebral arter dominansi (VAD) 512 vakada (% 25,3) saptanmış olup bu vakaların 204 tanesinde (% 10,1) sağ VAD, 308 tanesinde (% 15,2) sol VAD izlenmiştir. Vertebral arter hipoplazisi (VAH) çalışmamızda 405 olguda (%19,9) izlenmiş olup bu olguların 246 tanesinde (%12) sağ VAH, 159 tanesinde (%7,9) sol VAH saptanmıştır. Sonuç: Aortik ark dallanma varyasyonlarının prevalansı coğrafik olarak değişkenlik göstermekle birlikte genel olarak yüksektir. Çoğunluğu klinik olarak önemsiz olan bu varyasyonlar özellikle baş ve boyun cerrahisi veya girişimsel radyolojik işlem planlanan hastalarda önem arz ettiği için vasküler cerrahlar, girişimsel radyologlar ve baş-boyun cerrahlarının bu anomalilerden planlanan cerrahi veya girişimsel radyolojik işlem öncesinde haberdar olması bir gerekliliktir. Rutin BT taramaları sırasında tesadüfen saptanan vasküler varyasyonlar daima rapor edilmelidir. Bulgularımız aortik ark varyantlarının ve dallarının değerlendirilmesinde hızlı ve güvenli bir tanı yöntemi olan ÇKBT'nin, multiplanar reformat rekonstrüksiyon görüntülerinin katkısı nedeniyle güvenilir sonuçlar ürettiğini göstermiştir. Bulgularımıza göre kadınlarda aortik ark dallanma varyasyonları insidansı erkeklere oranla anlamlı şekilde artmış görünmektedir. Sol vertebral arterin aortik arktan direkt olarak çıktığı varyatif durumlar sağ VAD ve sol VAH ile kuvvetli bir şekilde ilişkili bulunmuştur. Çalışmamız vertebral arterlerin dominansi ve hipoplazisinin relatif sıklığı hakkında da basit bilgi sunmuştur.
Ekstrakranial karotis arter hastalıklarında radyolojik modelitelerin tanı değeri
Prostat kanserı̇ teşhı̇sı̇nde monoparametrı̇k prostat MRG etkinliğin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada monoparametrik manyetik rezonans görüntülemenin (MRG) prostat kanseri tanısında etkinliğini araştırmak ve operasyon sonrasında Gleason skoru yükselen radikal prostatektomi hastalarında bu yüksekliğin hasta yaş, prostat hacmi, PSA değeri, PSA dansitesi ve ADC değeri ile ilişkisini, klinik olarak anlamlı kanser (KOAK) ile PSA ve PSA dansitesi, prostat hacmi, hasta yaşı ve ADC değeri arasındaki ilişkiyi ve PSA dansitesi ile PIRADS skoru arasındaki ilişkiyi belirlemeyi amaçladık. Materyal ve metod: 01.01.2020 ve 01.10.2023 tarihleri arasında prostat kanseri tanısı almış 135 olgunun MRG'leri retrospektif olarak değerlendirildi. İki gözlemci tarafından difüzyon ağırlıklı görüntülemelerin (DAG) kullanıldığı monoparametrik MRG ile multiparametrik MRG (mpMRG) imajları kullanılarak skorlama yapıldı. Opere olan olgulardan operasyon sonrasında patolojik değerlendirmede Gleason skorunun yükselip yükselmediği incelendi. Gözlemciler arasındaki uyum, monoparametrik MRG değerlendirmenin etkinliği incelenip, KOAK olgularında ve operasyon sonrası Gleason skoru yükselen olgularda yükselme ile ADC değeri, PSA değeri, PSA dansitesi, prostat hacmi ile yaş arasındaki ilişki değerlendirildi. Olgulardan PIRADS skoru 3 ve üzeri olanlar malignite olasılığı bulunan olgularda PSA dansitesi ile PIRADS ilişkisi istatistiksel olarak hesaplandı. Bulgular: Prostat kanseri tanısı olan 135 olgu retrospektif olarak değerlendirilip bu olguların MRG'leri çalışmaya dahil edildi. Değerlendirmede monoparametrik MRG ile mpMRG değerlendirme sonucu elde edilen skorlarının %93,33 oranında benzer olduğu ve gözlemciler arasında mükemmel benzerlik olduğu bulundu. KOAK olan olgularda, olmayanlarda göre PSA değeri ve PSA dansitesi anlamlı derece yüksek, ADC değeri ise anlamlı derece düşük bulundu. PIRADS sonucu 3 ve üzeri olan olgularda PSA dansitesinin PIRADS skoru yükseldikçe arttığı saptandı. Sonuç: Çalışmamızda monoparametrik MRG'nin mpMRG'ye benzer oranlarda malignite tespit edebildiği sonucuna varılmıştır. KOAK tanısı olan olgularda PSA dansitesi ve PSA değerinin anlamlı derece yüksek, ADC değerinin anlamlı derece düşük olduğunu, PIRADS skoru 3 ve üzeri olduğunda PSA dansitesinin arttığını göstermiştir.
Koroner arter patolojilerinin değerlendirilmesinde çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile invaziv koroner anjiografinin karşılaştırılması
Epidemiyolojik önemi nedeniyle koroner arter hastalığının tanısı büyük önem taşımakta olup altın standart yöntem invaziv koroner anjiografidir. Tarayıcılarla ilgili teknolojik gelişmeler sayesinde, kalp atım hızı düşük olan ve uygun prosedürle çekilen hastalarda çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) koroner anjiografi, koroner arter patolojilerini yüksek duyarlılıkla tespit edebilmektedir.Çalışmamızın amacı koroner arterlerdeki stenotik lezyonların değerlendirilmesinde, ÇKBT anjiografinin invaziv koroner anjiografi ile karşılaştırıldığında doğruluğunu, avantaj ve dezavantajlarını araştırmaktır.G.Ü.T.F hastanesi Radyoloji Anabilim Dalına yönlendirilen invaziv koroner anjiografi yapılmış 50 hasta çalışmaya alındı. Hastaların %84'ü erkek (n=42) ve %16'sı (n=8) kadındı. Ortalama yaşları 56±4 ve çekim esnasında kalp hızları ise 59±5 idi. Tüm hastaların koroner arterleri Amerikan Kalp Cemiyetinin sınıflaması kullanılarak proksimal, orta ve distal segment olarak gruplandırıldı. Sonuçlarımız invaziv koroner anjiografi sonuçları ile karşılaştırıldı.Orta ve distal gruba dahil segment stenozlarını tespit etmedeki sonuçlarımız sırasıyla %95-%92 sensitivite, %96-%96 spesifite, %94-%80 pozitif prediktif değer ve %97-%98 negatif prediktif değerleridir. Ayrıca proksimal ve orta gruba dahil %50 ve daha fazla orandaki stenoz tesbit ettiğimiz 135 segmentde; sensitivite %97, spesifite %99, pozitif prediktif değer %97 ve negatif prediktif değer %99 idi. Proksimal ve orta segment stenozlarını tespit etmedeki başarımız, distal segmentlerdekine göre yüksek bulundu. Stenozun derecesi fazla olan, proksimal-orta segmentlerde ÇKBT anjiografinin lezyonu tespit etme oranı minimal darlık olan segmentlere oranla daha yüksektir. Ostial lezyonlarda ÇKBT anjiografinin güvenilirliği yüksek olarak tespit edildi.ÇKBT koroner anjiografi tek nefes tutma sürecinde yapılabilen, hasta rahatı ve potansiyel komplikasyonlar açısından avantajları nedeniyle koroner arter hastalığında düşük- orta riskli semptomatik veya asemptomatik hastalarda tarama ve tanı amacıyla non-invaziv olarak kullanılabilecek bir görüntüleme yöntemidir.
Obstrüktif-nonobstrüktif üropatinin değerlendirilmesinde intrarenal rezistif indeksin rolü
Obstrüksiyona bağlı hidronefroz gelişmiş böbreklerde Doppler ultrasonografi kullanılarak yapılan klinik çalışmalar renal arter kan akımında oluşan değişimleri belirlemiştir. Bu bilgi obstrüktif renal patolojileri nonobstrüktif patolojilerden ayırt etmekte kullanılabilir.2009-2010 tarihleri arasında akut renal kolik bulguları ile başvuran olgularda retrospektif olarak rezistivite indeksi (Rİ) ölçüldü. Kontrol grubu olarak olgunun sağlam olan diğer böbreğinin Rİ değeri kullanıldı.0,70'in üzerindeki Rİ değerleri ve/veya her iki böbrek arasındaki Rİ değerleri (?Rİ) 0,08'den daha fazla olan Rİ ölçümleri obstrüksiyon lehine anlamlı kabul edildi.Bu çalışmaya 61 olgu dâhil edildi. Olguların (n:48) %78,6'sında Rİ 0,70'in üstündeydi ve her iki böbrek arasındaki Rİ farkı (?Rİ) 0,08'den büyüktü.6 olguda Rİ 0,61-0,70 arasında ölçüldü ve ?Rİ 0,08'den azdı.7 olguda ise Rİ değeri 0,70'den küçük olduğu halde ?Rİ ? 0,08 idi.Ultrasonografi ve/veya İVP ile kontrol edilen olguların (n=55) %90'ında obstrüktif renal patoloji saptandı. Rİ ölçümü ile kıyaslandığında doğruluk oranı %100 bulundu.Bu çalışma akut obstrükte böbreklerde mevcut olan kanıtları artırmaktadır. Renal Doppler kayıtları pelvikalisiyel sistem dilatasyonundan önce renal perfüzyon değişikliklerini gösterebilir ve renal kolik şüphesi ile değerlendirilen obstrükte-nonobstrükte böbreklerin ayrımını yapabilir.Anahtar kelimeler: Renal obstrüksiyon, Doppler ultrasonografi, Rezistif index
Klinikte sakroileit düşünülen hastaların manyetik rezonans görüntüleme bulguları
Sakroileit ankilozan spondilit, psöriatik artrit, reaktif artrit ve enteropatik artrit gibi bir grup hastalığı kapsayan spondiloartropatilerin en önemli bulgularındandır. Sakroileitin tanısı büyük oranda görüntüleme metodlarına dayanmaktadır ve radyolojik bulguların yokluğunda tanı genellikle zordur. Bu çalışmada amacımız aktif ve kronik sakroileitin tanısında manyetik rezonans görüntülemenin özelliklerinin değerlendirilmesidir.Çalışmamız, sakroileit ön tanısıyla kliniğimizde manyetik rezonans görüntüleme incelemesi yapılan 90 olgunun radyolojik görüntülerinin değerlendirilmesi sonucu elde edilen bilgiler ile yapıldı. Sakroiliak ekleme yönelik manyetik rezonans görüntüleme incelemeleri 1.5 Tesla magnet gücüne sahip manyetik rezonans görüntüleme cihazında (Gyroscan Intera-Philips, Hollanda) standart vücut sarmalı kullanılarak yapıldı. Çalışmada öncelikle survey görüntüler elde edildi. Daha sonra T1 A aksiyel ve koronal, T2 A aksiyel ve koronal, STIR A koronal, T1 A yağ baskılı koronal, IV kontrast madde enjeksiyonu sonrası T1 A aksiyel ve koronal kesitler alındı.Manyetik rezonans görüntülemede; kronik ve aktif sakroileit bulguları değerlendirildi. Kronik sakroileit bulguları; subkondral skleroz, erozyon, periartiküler yağ birikimi ve eklem aralığında daralma/ankilozdur. Aktif sakroileit bulguları ise; kemik iliği ödemi/osteit, sinovit, entezit ve kapsülittir. Bu bulgular her hasta için ayrı ayrı incelenerek aktif ya da kronik sakroileit açısından değerlendirildi.Çalışmaya dahil edilen 90 olgunun 70'inde (%77.78) sakroileit tespit edildi. İncelenen 180 sakroiliak eklemden 50 tanesinde (%27.7) aktif sakroileit, 88 tanesinde (%48.8) ise kronik sakroileit ile uyumlu bulgular saptandı.Sonuç olarak, manyetik rezonans görüntüleme sakroileiti aktif veya kronik dönemde olduğunda tespit edebilmektedir. Manyetik rezonans görüntüleme spondiloartritlerin teşhisinde önemli bir tanı yöntemidir.Anahtar Kelimeler: Sakroileit, Manyetik rezonans görüntüleme, Spondiloartropatiler
Akut iskemik inme tanısında perfüzyon BT incelemenin etkinliği
İnme dünyada kardiyovasküler hastalıklar ve kanserden sonra en sık görülen ölüm nedenidir. İnme olgularının %95'inden serebrovaskuler patolojiler sorumludur. Serebrovasküler patolojilere bağlı inme vakalarının %80 sebebi iskemik nedenlerdir. Serebral iskemi, serebral perfüzyonun azalmasına bağlı gelişen bir patolojidir.Son yıllarda görüntüleme yöntemlerindeki gelişmelere paralel olarak akut iskemik inmenin, semptomların ortaya çıkışından sonraki 4 ? 6 saat içinde trombolitik tedavi ile tedavi edilebileceği gösterilmiştir. Erken görüntüleme ve doğru tanı koymanın tedavinin başarısını arttırması, nöroradyoloğun akut iskemi tanı ve tedavisindeki rolünü daha önemli bir duruma getirmiştir.Çalışmamızda, serebral iskemi sonrası erken tanı ve tedavide kullanılabilirliğini ortaya koyabilmek için; acil servisi ve nöroloji polikliniğine akut serebral olay tablosu ile Aralık 2010 ? Eylül 2011 tarihleri arasında ilk 48 saat içinde başvuran 42 hastaya; konvansiyonel BT sonrası 64 - dedektörlü (VCT XTe Light Speed; General Electric, Milwaukee, USA). BT ile BT perfüzyon incelemesi yapıldı.GE perfüzyon 4 yazılımı kullanılarak analiz gerçekleştirildi. Sonuç parametreleri olarak serebral perfüzyon göstergesi olan CBF, CBV ve MTT haritaları elde edildi. Perfüzyon BT bulguları ile birkaç gün sonra alınan kontrol BT ve/veya difüzyon MR'lar ile karşılaştırıldı. İstatistiksel analizleri yapıldı. İstatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı ( p>0.05). Çalışmamızda perfüzyon BT tekniğinin %96 duyarlılık ve %100 özgüllüğe sahip olduğu bulundu.Perfüzyon BT konvansiyonel BT'ye ek olarak çok kısa bir sürede düşük komplikasyon riski ile ve gelişmiş yazılımlar kullanılarak uygulanabilecek bir yöntem olup perfüzyonu bozulan alanları erken dönemde gösterebilmesi ve penumbra alanı hakkında değerli bilgiler vermesi tanı ve tedavi açısından çok değer arz etmektedir.
Kolorektal poliplerin ve kitlelerin saptanmasında çok kesitli bilgisayarlı tomografik kolonografi ile konvansiyonel kolonoskopinin karşılaştırılması
Kolorektal kanserler Amerika Birleşik Devletlerinde 3. ensık kanser nedeni ve kanserden en sık 2. ölüm nedenidir. Kolorektal kanserlerin, tarama yöntemleri ile erken evrede saptanması, kolorektal kanserlere bağlı ölüm oranını düşürmektedir. Kolorektal kanser taramasında gaitada gizli kan testi, çift kontrastlı kolon grafisi, sigmoidoskopi, kolonoskopi gibi pek çok yöntem kullanılmakla birlikte hiçbiri ideal değildir. Bilgisayarlı tomografik kolonografi ve sanal kolonoskopi kolorektal kanser taramasında primer, noninvaziv inceleme tekniği olma konusunda umut vaat etmektedir.Çalışmamızın amacı kolorektal lezyonların saptanmasında sanal kolonoskopinin doğruluğunu, avantaj ve dezavantajlarını araştırmaktır.ÇKBT kolonografinin doğruluğu barsak temizliği ve distansiyonunun iyi olması, kolonun normal anatomik yapısı ve varyasyonlarının iyi bilinmesi, pron ve supin pozisyonlarda ince kesit ÇKBT görüntülemesi ile 2B ve 3B imajların kombine değerlendirilmesine bağlıdır.Çalışmamızda; Kasım 2010 ile Eylül 2011 tarihleri arasında ÇKBT kolonografi ve video kolonoskopileri yapılan 64 hasta retrospektif olarak incelendi. Olguların 8'i barsak temizliği ve distansiyonunun yetersizliğinden çalışma dışı bırakıldı.Video kolonoskopi uygulanan 56 olgunun 24'ü (%42.8) normal olarak değerlendirilirken, 32'sinde (%57.2) 59 patoloji saptandı. Bunların dağılımı; 36 polip, 14 tümöral lezyon, 4 olguda nodüler tarzda mukozada düzensizlik, haustral paternlerde azalma, mukozada psödopolipoid oluşumlar, 3 divertikülozis koli ve 2 fistül olmak üzere toplam 59 patoloji tespit edildi. Video kolonoskopide izlenen 36 polipin 25'i ÇKBT kolonografide doğru olarak saptandı (%69.4). On mm ve daha büyük boyuttaki 6 polipin tamamı (%100), 6-9 mm arasındaki 5 polipten 4'ü (%80), 1-5 mm boyutları arasındaki 25 polipten 15'i (%60) ÇKBT kolonografide doğru olarak saptandı. BT kolonografinin poliplerdeki özgüllüğü (spesifitesi) 10 mm ve üzerindeki poliplerde %100, 6-9 mm arasındaki poliplerde %100, 5 mm ve altındaki poliplerde %89 olarak bulundu. Pozitif prediktif değeri; 5 mm ve altındaki poliplerde %83, diğer poliplerde %100 olarak bulundu. Negatif prediktif değeri; 5 mm ve altındaki poliplerde %70.5, 6-9 mm arasındaki poliplerde %96, 10 mm ve üzerindeki poliplerde %100 olarak saptandı.Sonuçlar çok kesitli BT kolonografi tetkikinin 10 mm'nin üzerindeki poliplerde duyarlılığının yüksek olması, rölatif olarak güvenilir ve minimal invazif olması nedeni ile varolan diğer kolorektal kanser tarama testlerine iyi bir alternatif olabileceğini göstermektedir.
Epilepsi hastalarında temporomandibular eklemin yüksek çözünürlüklü volümetrik t2 ağırlıklı görüntü ile değerlendirilmesi
Bu çalışmada, rutin olarak kullandığımız konvansiyonel beyin MRG'de yüksek çözünürlüklü volümetrik T2 ağırlıklı görüntüleme ile epilepsi hastalarında temporomandibular eklem (TME) dejenerasyonunu ek inceleme ve morfolojik çalışmalara gerek kalmadan anatomik olarak değerlendirmeyi amaçladık. Ayrıca, TME'deki dejenerasyonun hastalığın süresi, etyolojisi ve nöbet türleriyle olan ilişkisini ortaya koymayı hedefledik. 2021-2024 yılları arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde epilepsi tanısıyla beyin MRG'si çekilen 125 hasta ile 133 sağlıklı bireyin görüntüleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Görüntüler, santral sinir sistemi radyolojisi konusunda deneyimli ve deneyimsiz iki radyolog tarafından 7 ay aylık süre boyunca değerlendirilmiştir. TME bulguları beş kategoriye ayrılmıştır. Bazı olgular birden fazla kategori içine dahil edilmiştir. Kategori 0: normal, Kategori 1: efüzyon/sinovyal kist, Kategori 2: disk dejenerasyonu, Kategori 3: disk displasmanı, Kategori 4: kemik bulguları. Sayısal veriler için normal dağılım varsayımı Kolmogorov-Smirnov testiyle ve varyans homojenliği Levene testiyle incelenmiştir. Grup karşılaştırmaları Independent samples t veya Welch test ile yapılmıştır. Kategorik verilerin analizinde ise Pearson ki-kare, Fisher's exact veya Fisher-Freeman-Halton testi kullanılmıştır. Epilepsi hasta grubunda TME'nin normal yapıda olma oranı %37,6 olarak saptanmış olup bu oran kontrol grubunda %54,9'dur ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bilateral TME patolojileri, unilateral patolojilere kıyasla daha sık görülmüş olup hasta grubunda bilateral patoloji oranı %40 iken kontrol grubunda %24,8'de kalmıştır. Bilateral ve çoklu TME patolojileri epilepsi hastalarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek gözlenmiştir. Sol TME tekli ve çoklu patolojileri yaş gruplarına göre anlamlı farklılık gösterirken sağ taraf patolojilerinde anlamlı bir fark saptanmamıştır. Epilepsi ve kontrol hasta grubunda kadın katılımcılarda "bilateral" veya "tekli/çoklu" TME patolojilerinin erkeklere kıyasla istatistiksel olarak daha yüksek oranlarda olduğu gözlenmiştir. Eklem patolojileri ayrı ayrı ele alındığında sağda efüzyon oranı hasta grubunda %63,5 iken kontrol grubunda %84,0 olarak bulunmuş olup kontrol grubunda efüzyon oranı hasta grubundan istatistiksel olarak daha yüksekti. Disk dejenerasyonu ise hasta grubunda %42,9 oranında saptanırken kontrol grubunda %16,0 olup istatistiksel olarak anlamlıdır. Motor semptomları olan epilepsi hastalarında çok daha sık bilateral veya tek taraflı patoloji saptanmıştır. Sonuç olarak, morfolojik çalışmalara ve ek incelemeye gerek duymadan 3D T2-SPACE sekansı ile epilepsi hastalarında TME patolojilerinin yüksek özgüllükle saptanabileceği, ancak efüzyon ve sinovyal kist gibi bulguların epilepsiyle doğrudan ilişkilendirilemeyeceği belirlenmiştir.
Ayak bileği anterolateral kapsüloligamentöz kompleks ve resesin sonoartrografik incelenmesi ve MR artrografik korelasyonu
Amaç: Bu çalışmamızda, ultrasonografi (USG) ve sonoartrografi yöntemlerini manyetik rezonans artrografi (MRA) ile karşılaştırarak ayak bileği eklemi anterolateral reses ve kapsüloligamentöz kompleksin patolojilerini saptama ve tanımlamadaki katkılarını araştırmayı amaçladık. Materyal ve metot: Kasım 2023 ile Ocak 2024 tarihleri arasında hastanemizin Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı veya Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine başvuran kronik ayak bileği ağrısı şikayeti bulunan, fizik muayenede ayak bileği anterolateral yapılarında patolojiden şüphelenilen ve artrografi endikasyonu bulunan 40 hastaya USG, Sonoartrografi ve MRA yapıldı. USG ve sonoartrografik incelemede, anterior talofibular ligaman (ATFL) bütünlüğü, hasar var ise parsiyel veya komplet şeklinde tiplendirilmesi, anterolateral eklem kapsülünde kalınlaşma varlığı, var ise nodüler veya diffüz olarak sınıflandırılması, anterolateral eklem resesinde obliterasyon varlığı iki ayrı radyolog tarafından birbirinden bağımsız olarak değerlendirildi. MRA görünütülerinde anterolateral reses patolojilerinin tanısı radyologların konsensusu ile konuldu. USG ve sonoartrografi inceleme için altın standart MRA kabul edilerek sensitivite, spesifite, pozitif prediktif değer, negatif prediktif değer ve tanısal doğruluk oranları hesaplandı. Gözlemciler arası uyum istatistiki olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 23'ü erkek, 17'si kadın toplam 40 olgudan elde edilen USG, sonoartrografi ve MRA incelemeleri dahil edildi. Herbir hasta her üç tetkike de sahipti. Sonoartrografinin iki gözlemci için sensitivite, spesifite ve tanısal doğruluk oranları, eklem kapsülünde %58-47, %90-86, %75-68, anterolateral reseste %45-46, %93-93, %80-80 ve ATFL'de %67-67, %94-94, %90-90 olarak bulundu. USG verilerinde eklem kapsülü, anterolateral reses ve ATFL için gözlemciler arasında önemli derecede uyum saptandı. Sonoartrografik incelemede ise eklem kapsülü ve anterolateral reses için gözlemciler arası neredeyse mükemmel uyum ve ATFL için mükemmel uyum vardı. Sonuç: Bizim çalışmamız sonoartrografinin anterolateral eklem resesi ve kapsüloligamentöz komplekste patolojiyi tanımlamada yüksek hassasiyet, özgüllük ve gözlemciler arası uyum ile tanı için ucuz, ulaşılabilir bir alternatif olabileceğini gösterdi. Anahtar Kelimeler: Sonoartrografi, Manyetik Rezonans Artrografi, Anterior Talofibular Ligament, Ayak Bileği İnstabilitesi, Anterolateral İmpingement
Transarteryel kemoembolizasyon tedavisinin rezeksiyon yapılamayan karaciğer tümörlerinde sağkalıma ve semptomları azaltmadaki etkisi
Ocak 2002-Aralık 2008 tarihleri arasında karaciğer tümörü tanısı alan ve transarteryel kemoembolizasyon (TAKE) tedavisi uygulanan hastalarda tümör yanıtı, tedavinin semptomları azalmadaki katkısı, sağkalıma etkisi araştırılmıştırBu amaçla 58 olguya TAKE tedavisi uygulanmış ancak hastaların 10'u yeterli takip yapılamadığından için değerlendirme dışı bırakılmıştır. Araştırmaya dahil edilen 48 olgudan 33 hasta HCC, 9 hasta hemanjiom, 5 hasta metastaz, 1 hasta ise safra kesesi karsinomu tanısı almıştı. HCC ve metastaz hastalarına 1-4 defa (ort.1.44) lipiodol+ epirubicin hidroklorür emülsiyonu ile hemanjiom hastalarına 1-2 defa lipiodol hepatik arter yoluyla selektif olarak verildi. Hastalar 1-2 ve 4. ayda abdomen BT ve serum albumin, bilirubin, PT,AFP değerleri ile takip edildi. BT' de kontrastlanan solid tümör varlığı, kitle çapı artışında işlem tekrar edildiÇalşmamızda HCC hastalarının tedavi öncesi tümör çapının 5cm'den büyük olması, diffüz tutulum olması, asit olması, serum albumin değerinin 2.8 mg/dl altında olması, bilirubin değeri 3 mg/dl nin üstünde olması, Child-C olması, Okuda III evresi ve serum AFP değerinin 400 IU/dl üstünde olması ve lipiodolün az tutulumu kötü pognoz göstergesi olduğu görüldü. Tümör boyutu 5 cm'nin altında olması, noduler olması, asitin olmaması, hastanın serum albuminin >3.5 mg/dl ve bilirubinin< 1 mg/dl olması, Child-A olması, Okuda I evresinde olması ve lezyonun lipiodolü yoğun tutması iyi prognostik faktörlerdiÇalışmamızda cerrahi tedavi yapılamayan seçilmiş HCC olgularında TAKE işleminin tekrarlarında sağkalımın arttığı görülmüştür. Metastaz ve hemanjiom saptanan olgularda işlemin sağkalıma katkısı ve semptomları azaltmadaki etkinliğini değerlendirmek için daha çok sayıda fazla olgularla çalışmaya ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Transarteryel kemoembolizasyon, Karaciğer tümörleri, Lipiodol
Biliyer sistem anatomisi ve varyasyonlarının manyetik rezonans kolanjiopankreatografi ile değerlendirilmesi
Çalışmamızda amacımız biliyer sistemin anatomik varyasyonlarının görülme sıklığını Manyetik Rezonans Kolanjiopankreatografi (MRKP), ile araştırmak ve MRKP'nin tanı değerini incelemektirÇalışmamız, herhangi bir nedenle kliniğimizde MRKP incelemesi yapılan 165 olgunun radyolojik görüntülerinin değerlendirilmesi sonucu elde edilen bilgiler ile yapıldı. Ancak solunum artefaktları ve batın içi sıvı nedeniyle optimal değerlendirme imkanı bulunmayan 21 olgu çalışma kapsamı dışında bırakıldı. İncelemeler 1.5 Tesla magnet gücüne sahip MR cihazında (Gyroscan Intera, Philips, Hollanda) yapıldı. Çalışmada öncelikle Survey görüntüler elde edildi. Koronal pilot üzerinde portahepatisin birkaç cm yukarısından ampulla vateriye kadar olan bölge BFFE sekansında tarandı. Daha sonra koledok merkez kabul edilerek SSh MRCP sekansında her biri bu merkezden geçen koronal ve koronal oblik kesitler alındıÇalışmaya dahil edilen 144 olgunun 35'inde (%24.3) anatomik varyasyon tespit edildi. Varyasyon tesbit edilen 35 olgunun 32'sinde (%91) sadece bir adet varyasyon saptanırken 3 olguda (%9) ise iki ayrı varyasyon tespit edildi. Çalışmamızda sol hepatik kanala açılan sağ posterior hepatik kanal varyasyonu 9 olguda (%6.2) kaydedildi. 4 olguda (%2.8) ortak hepatik kanala açılan aberran sağ hepatik kanal izlendi. 11 olguda ise (%7.6) trifukasyon varyasyonu saptandı. 4 olguda (%2.8) uzun sistik kanal (distal birleşim), 1 olguda (%0.7) sistik kanalın medial birleşimi saptanırken 3 olguda (%2.1) distal ve medial birleşim saptandı. 2 olguda (%1.4) transvers yerleşimli safra kesesi ve son olarak da 1 olguda (%0.7) pankreas divisum varyasyonu tespit edildiSonuç olarak, biliyer sistemde %25'e varan sıklıkta anatomik varyasyon görülmektedir. Bu varyasyonların bir kısmı patolojik durumlara yol açabilmekte olup endoskopik ve perkutan girişimsel işlemleri komplike hale getirebilmektedir. Ayrıca transplant adaylarının preoperatif değerlendirmelerinde safra yolu varyasyonlarının tanısı gerekmektedir. Varyasyonların MRKP ile noninvaziv olarak, kontrast madde kullanılmadan, iyonizan radyasyon maruziyeti olmadan, kısa inceleme süresinde kolaylıkla görüntülenmesini önermekteyiz.
İskemik serberovasküler hastalık geçiren genç hastaların etyolojilerinin radyolojik bulgular ışığında değerlendirilmesi
İnme, sakatlığa ve ölüme neden olan hastalıkların en önemlilerinden biridir. İskemik inme gençlerde nadir görülmesine rağmen ciddi bir durumdur. Bütün inmelerin %4-10 kadarı gençlerde görülür. Genç popülasyonda görülen inmede hastaların yaşam sürelerinin uzunluğu ayrıca inme sonrası bakım ihtiyacı ile artan ekonomik ve sosyal yük nedeniyle, hastalığın sebeplerine yönelik çalışmalara verilen önemi de artmıştır. Son yıllarda gelişen görüntüleme yöntemleri inmede sadece tanı sürecini değil, uygulanacak tıbbi ve girişimsel müdahaleleri de yönlendirmektedir. Bu çalışmada genç inmeli hastalarda etyolojinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Çalışmaya 2003-2009 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim dalına başvuran hastalar alındı. Hastaların yaşları 15 ile 45 arasında idi. Çalışmaya alınan 71 hastanın 36'sı (%50.7) erkek, 35'i (%49.3) kadındı. Hastalar yaşa göre 3 gruba ayrıldı: I. grup (15-25 yaş) 15 hasta, II. grup (25-45 yaş) 37 hasta, III. grup (40-45 yaş) 19 hasta. Hastalar TOAST kriterlerine göre 5 gruba ayrıldı: I. grup (geniş arter aterosklerozu) 15 hasta, II. grup (küçük damar hastalığı) 11 hasta, III. grup (kardiak tromboemboli) 10 hasta, IV. grup (sebebi belirlenen diğer nedenler) 31 hasta, V. grup (sebebi belirlenemeyen) 5 hasta. Bizim çalışmamızda en sık olarak sebebi belirlenen diğer nedenler saptanırken bunu geniş arter sklerozu takip etmektedir.Genç iskemik inmeli hasta etyolojisi yaşlı poulasyondan farklı olup halen araştırılmaktadır. Bu nedenle genç iskemik inmeli hastalara yaklaşımda spesifik tanı metotlarının önemi büyüktür.Anahtar kelimeler: Genç iskemik inme, TOAST sınıflaması, Görüntüleme bulguları.
İskemik olmayan serebral lezyonlarda difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemenin tanıya katkısı
İntrakranial iskemik olmayan lezyonlarda difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme bulgularını ortaya koymak ve ayırıcı tanıda faydalı olabilecek özelliklerin varlığını araştırmak. İntrakranial iskemik olmayan 71 olgu çalışmaya alındı. 19 olguda araknoid kist, 2 olguda epidermoid kist, 15 olguda primer tümör, 9 olguda metastaz, 3 olguda apse, 5 olguda demyelinizan hastalık, 3 olguda herpes ensefaliti, 3 olguda tüberküloz menenjit, 2 olguda bakteriyel menenjit, 2 olguda bakteriyel ensefalit, 1 olguda kabakulak ensefalit, 5 olguda non-spesifik viral ensefalit, 1 olguda SSPE ve 1 olguda glutarik asidüri tip 2 vardı. Olgulara konvansiyonel kranial MR görüntülemeye ek olarak eko-planar difüzyon ağırlıklı görüntüleme yapıldı. Lezyonların kendisi ve duvarının morfolojik özellikleri ve difüzyon ağırlıklı görüntülerde sinyal özellikleri belirlendi. Tüm apse, herpes ensefalopati, epidermoid kistler, 5 demyelinizan olgunun 4'ünde difüzyon ağırlıklı görüntülemede hiperintens izlendi. 10 primer tümör, 5 metastaz, 2 Tbc menenjit, bakteriyel menenjit, SSPE, Glutarik asidüri tip 2, 2 non-spesifik viral ensefalit, kabakulak ve bakteriyel ensefalit hiperintens gözlendi. Tüm araknoid kistler, 5 primer tümör ve 4 metastaz olgusu difüzyon ağırlıklı görüntülemede hipointens izlendi. Primer tümörlerde difüzyon ağırlıklı görüntülerde kist duvarı genellikle hiperintens olup, tümör ile apse ayrımında bu bulgu anlamlı idi. Difüzyon ağırlıklı görüntüleme intrakranial iskemik olmayan lezyonları değerlendirmede ve ayırıcı tanıda konvansiyonel MR görüntülemeye ilave bilgiler veren faydalı bir yöntemdir. Ancak hemoraji ve süper enfeksiyon gibi nedenlerle apse-tümör ayrımında yanılgılar ortaya çıkabilir. Bu durumda tümörlerde lezyon duvarının apsenin tersine hiperintens olması ayırıcı tanıda kullanılabilecek yardımcı bir özelliktir.
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı tanılı olgularda solunum fonksiyon testleri ile ekspiratuvar yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografi bulgularının korelasyonu
Çalışmanın amacı Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) olan olgularda ekspiratuvar yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografi (YRBT) bulguları ile solunum fonksiyon testleri (SFT) arasındaki ilişkilerin saptanması ve YRBT'nin tanıya katkısını belirlenmesidir.2008-2009 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim dalında tanısı konulan ve takip edilen 60 KOAH'lı hasta grubu ile kliniğe öksürük şikayeti ile başvuran ancak SFT değerleri normal olan 65 olgu kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil olan olgulara anabilim dalımızda YRBT incelenmesi gerçekleştirildi.KOAH'lı 60 olgunun 15'i kadın (%25), 45'i erkek (%75), kontrol grubunda ise 65 olgunun 6'sı kadın (%13.8), 59'u erkek (%86.2) 'ti. Olguların ortalama yaşları 50.4 idi.KOAH'lı olguların YRBT incelemesinde; olguların 35'inde tübüler bronşektazi, 33'ünde bronş duvar kalınlaşması, 35'inde amfizem, 26'sında dallanan sentrilobüler bronşioler kalınlaşmalar ve 22'sinde hava hapsi saptanmıştır.Kontrol grubu olguların YRBT incelemesinde; olguların 1'inde tübüler bronşiektazi, 2'sinde bronş duvar kalınlaşması, 2'sinde amfizem, 16'sında sentrilobüler bronşioler kalınlaşmalar ve 5'inde hava hapsi saptanmıştır.KOAH grubunda %FEV1, %FVC ve FEV1/FVC değerleri kontrol grubuna göre belirgin olarak düşük bulunmştur. Ayrıca YRBT bulguları ile SFT değerleri arasında belirgin korelasyon saptanmıştır. Ayrıca ekspiratuar YRBT de SFT değerleri normal olsa bile amfizem, bronşektazi gibi bulgular saptanmıştır.Sonuç olarak YRBT'nin KOAH tanısında SFT'ye belirgin derecede katkı sağladığını düşünüyoruz. Bunun yanında KOAH'ın erken evrelerinde ekspiratuar YRBT'nin SFT'ye üstün olduğu kanaatindeyiz.
Elastofibroma dorsili hastalarda ağrı şiddetinin hacim ve doku sertliği ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, elastofibroma dorsi (ED) lezyonlarında ağrı şiddeti ile shear wave elastografi (SWE) ile ölçülen doku sertliği, BT dansite değerleri, hacim ve anatomik lokalizasyon gibi özellikleri arasındaki ilişkiyi kapsamlı bir şekilde değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Retrospektif ve prospektif bileşenleri olan bu tek merkezli çalışmaya, toraks BT'de ED saptanmış 58 hasta (toplam 110 lezyon) dahil edildi. Tüm lezyonlar SWE ile kantitatif olarak değerlendirildi. Ağrı şiddeti, hem yoğunluk hem de işlev kaybını derecelendiren Chronic Pain Grade (CPG) sınıflaması kullanılarak her bir lezyon için ayrı ayrı belirlendi. Lezyon boyutları, hacimleri, BT dansite (Hounsfield Ünitesi - HU) değerleri ve skapulaya göre lokalizasyonları kaydedildi. Ağrılı (CPG ≥1) ve ağrısız (CPG 0) lezyonlar karşılaştırıldı; korelasyon ve lojistik regresyon analizleri uygulandı. Bulgular: Çalışma popülasyonunun yaş ortalaması 62,1 ± 9,4 yıl olup, %91,4'ü (53/58) kadındı. Ağrılı lezyonlarda ortalama SWE değeri (3,12 ± 0,81 m/s), ağrısız lezyonlara (2,59 ± 0,66 m/s) göre anlamlı derecede yüksekti (p < 0,01). SWE değeri ile CPG skoru arasında orta düzeyde pozitif bir korelasyon mevcuttu (ρ = 0,45; p < 0,001). Lojistik regresyon analizinde SWE, ağrı varlığının bağımsız bir öngördürücüsü olarak belirlendi (Her 1 m/s artış için OR: 1,8; p < 0,01). İnferior ektopisi olan lezyonlarda ağrı oranı anlamlı derecede daha yüksekti (%84,6 vs %72,2; p < 0,05). Eşlik eden süperior ED'si olan olgularda ağrı oranı, olmayanlara kıyasla belirgin şekilde artmıştı (%91,7 vs %68,6; p = 0,048). Ancak, ana lezyonda inferior ektopi varlığı veya eşlik eden süperior ED olması, ana lezyonun SWE değerlerinde bir artışa neden olmamıştır (sırasıyla p = 0,55 ve p = 0,72). Lezyon hacmi, boyutları ve BT dansite (HU) değerleri ise ağrılı ve ağrısız gruplar arasında fark göstermedi. Sonuç: SWE ile ölçülen artmış doku sertliği, ED'de ağrı varlığının güçlü ve bağımsız bir belirleyicisidir. İnferior ektopi ve süperior ED varlığı gibi anatomik faktörler ağrı insidansını önemli ölçüde artırmakla birlikte, bu artışın altında yatan mekanizma artmış doku sertliği değildir. Bu bulgular, söz konusu anatomik varyantlardaki ağrının, lezyonun sertliğinden ziyade mekanik baskı ve sinir irritasyonu gibi tamamen lokalizasyona bağlı faktörlerden kaynaklandığını düşündürmektedir. SWE, ED'de ağrıyı objektif olarak değerlendirmede değerli bir tanı aracı olarak öne çıkmakta ve klinik karar sürecine katkı sağlayabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Elastofibroma dorsi, shear wave elastografi, kronik ağrı, ağrı şiddeti, skapula, inferior ektopi, Toraks BT
Kemik mineral yoğunluğunun karotis intima media kalınlığı ve hemodinamisi üzerine etkisi
Amaç: Postmenopozal kadınlarda morbidite ve mortalitenin iki önemli nedenikardiyovasküler hastalık ve osteoporozdur. Bu çalışmada kardiyovasküler hastalık açısındanrisk faktörleri dışlanmış postmenopazal hastaları kemik mineral yoğunluğuna göresınıflandırılarak kemik mineral yoğunluğunun karotis intima mediya kalınlığı vehemodinamisi üzerine etkisini göstermeyi amaçladık.Yöntem: Bu çalışma prospektif olarak tasarlandı. Çalışma grubunu DüzceÜniversitesi Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve Rehebilitasyon Anabilim Dalında izlenen hastalaroluşturdu. Hastaların kemik mineral yoğunlukları tanımlamaları Dünya Sağlık Örgütününsınıflamasına göre T skoru kullanılarak yapıldı. Toplam 120 hasta 3 eşit gruba T skoru -1,0'dan daha iyi olanlar normal , -1,0 ile -2,5 arasında olanlar osteopeni, -2,5 ve daha kötü olanlarise osteoporoz olarak ayrıldı. Kardiyovasküler risk faktörü bulunan hastalar çalışma dışıbırakıldı..Bulgular: Osteoporotik, osteopenik, normal gruplar karşılaştırıldığında; pik sistolik veend diastolik hızlar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. İntima media kalınlığı ortalamalarıher 3 grupda istatistiksel olarak birbirinden anlamlı derecede farklı bulundu. Yaş - lomber Tskoru, lomber T skoru ? intima media kalınlığı arasında ters lineer doğrusal ilişkibulunmuştur. Yaş ile intima media kalınlığı arasında lineer doğrusal ilişki bulunmuştur.Rezidiv indeks değerleri normal- osteopenik hasta grubu arasında anlamlı iken diğer gruplararasında anlamlı fark bulunmadı.Sonuçlar: Osteoporoz postmenopozal kadınlarda daha belirgin olmak üzere tümtoplumda yaygın olarak görülen bir hastalıktır. Literatürlerde osteoporoz ile artmış karotis İMKarasındaki ilişkiyi gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Çalışmamızda da lomber vertebralardakemik mineral yoğunluğu azalmasının karotis İntima media kalınlığın' da artışa nedenolabileceği gösterilmiştir. Osteoporozun erken tanı ve tedavinin, ateroskleroz gelişimini veateroskleroz sonucunda ortaya çıkacak kardiyovasküler hastalıkların görülmesini önemliölçüde azaltacağını düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: osteoporoz, ateroskleroz, intima-media kalınlığı, karotishemodinamisi
Tiroid bezi nodüllerine ultrasonografi eşliğinde yapılan core iğne biyopsi sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Tiroid bezinin ultrasonografi eşliğindeki core iğne biyopsisinin güvenliği, yeterliliği, kazanç ve doğruluğunu değerlendirmek.Yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalına Nisan ve Ağustos 2008 tarihleri arasında tiroid bezi biyopsi işlemi için başvuruda bulunan 91 olgunun nodüler lezyonlarına ultrasonografi kılavuzluğunda ilk önce İİAB ve sonrasında core iğne biyopsi işlemi uygulandı. Sitolojik ve histolojik bulgular benign, şüpheli, malign, yetersiz olarak sınıflandırıldı. Nodüllerin ultrasonografik özellikleri kaydedildi.Bulgular: İİAB'nin tanısal doku yeterliliği %84,7 olarak bulunurken; core iğne biyopsi tanısal doku yeterliliği %93,4 olarak İİAB'den yüksekti. İİAB ve core iğne biyopsi teknikleri birlikte kullanıldığında tanı için doku yeterliliği %98,9 olarak bulunmuştur.Core iğne biyopsi ile malign tanı alan 4 nodülden 3'ü İİAB ile benign tanı alırken 1 nodül yetersiz materyal olarak değerlendirildi. İİAB'nin yalancı negatiflik oranını %3,3 olarak bulundu. Çalışmamızda İİAB sonrası 91 olgununda hiçbir komplikasyon meydana gelmezken core iğne biyopsi sonrası 4 olguda minör komplikasyon (%4,3) gözlendi.Nodüllerin sonografik özellikleri ile İİAB ve core iğne biyopsi sonuçları arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır. (p>0,05)Sonuç: Tiroid bezinin ultrasonografi eşliğindeki core iğne biyopsisi yüksek diagnostik ürün ve doğrulukta güvenli bir ayaktan hasta prosedürüdür.Anahtar Kelime: Biyopsi, core iğne, tiroid bezi, nodül, ultrasonografi, İİAB
Tiroid nodüllerinin vaskülarite paternleri ve doppler akım parametreleri ile patoloji sonuçları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Tiroid nodüllerinin vaskülarite paternleri, rezidif ve pulsatilite indeksleri ve pik sistolik hızları ile patoloji sonuçları arasındaki ilişkiyi araştırmak ve multinodüler olgularda malignite ihtimali yüksek nodülü saptayarak biyopsinin etkinliğini artırmak.Gereç ve Yöntem: Doksanbeş hastanın 114 nodülü, vaskülarite paternleri Renkli ve Power Doppler Ultrason ile önce 1'den 5'e kadar internal kanlanmanın artacağı şekilde ve sonra internal kanlanan gruplar birleştirilerek sınıflandırıldı. Vaskülarize 99 nodül içindeki ve/veya periferindeki arterlerden rezidif ve pulsatilite indeksler ile pik sistolik hızlar ölçülerek ortalamaları hesaplandı ve İİAB yapıldı.Bulgular: Nodüllerin vaskülarite paternleri ile benignite, malignite kuşkusu ve malignite arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptandı.(P=0.028). Patern 2 gözlenen nodüllerin %88.4'ü, Patern 3 gözlenen nodüllerin %85.2'si ve Patern 5 gözlenen nodüllerin %60'ının patoloji sonucu benigndi. Her iki sınıflamada Patern 1 gözlenen nodüllerin %100'ü benigndi. Nodüllerin benignite ile ilişkisi 2. patoloji sınıflamasında Patern 2 nodüllerde % 97.7 ile ve Patern 3 nodüllerde %90.7 ile daha kuvvetli olarak ortaya kondu. Patern 3 gözlenen nodüllerin %7.4'ü her iki sınıflamada da malignite kuşkulu grupta yer aldı. İki malign olgunun birinde Patern 3, diğerinde Patern 4 gözlendi. İkinci patoloji sınıflamasında 2 malign olgunun ikisi de internal kanlanması olan grupta (Grup Z) yer aldı. Ortalama residif indeksi benign ve malignite kuşkulu nodüllerde 0.63, malign nodüllerde 0.67; ortalama pulsatilite indeksi benign nodüllerde 0.96, malignite kuşkulu nodüllerde 0.95 ve malign nodüllerde 1.02; ortalama pik sistolik hız, malign nodüllerde 24 cm/sn iken, benign nodüllerde 38 cm/sn bulundu. Ortalama residif indeksi, pik sistolik hız ve pulsatilite indeksi ile benignite ya da malignite arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. (P>0.05).Sonuç: Periferik kanlanma yüksek oranda benigniteye işaret eder ancak malign nodüllerde de görülebilir. İstatiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte, bir tiroid nodülünün mikst bir kanlanma paterninin olması malignite açısından daha kuşku yaratıcı bir durumdur. Tiroid nodüllerinin ortalama residif indeksi, pik sistolik hız ve pulsatilite indeksi, biyopsi öncesi malignite riskini saptamada faydalı parametreler değildir.Anahtar kelimeler: Vaskülarite paterni, rezidif indeksi, pulsatilite indeksi, pik sistolik hız
Aortada plak saptanan olgularda karotis sisteminin plak varlığı ve morfolojisi açısından değerlendirilmesi
Amaç: Torasik veya abdominal aortada kalsifiye aterom plakları bulunan olgularda strok için önemli bir risk faktörü olan karotis sisteminde plak sıklığını ve plak özelliklerini araştırmak.Yöntem: Çalışma ve kontrol grubu, Haziran 2009-Aralık 2009 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Kliniği Tomografi Ünitesine değişik endikasyonlar sonucu toraks ve abdomen BT tetkiki yaptırmak üzere başvuran olgulardan oluşturuldu. Torasik veya abdominal aortada kalsifiye aterom plakları bulunan 89 hasta ile toraks ve abdomen BT'lerinde kalsifiye aterom plağı tesbit edilmeyen 79 hastanın bilateral karotis arterleri aterom plak varlığı ve morfolojisi açısından değerlendirildi.Bulgular: Torasik veya abdominal aortadaki plak uzunluğu arttıkça karotisdeki plak sayısı, plak uzunluğu ve plak kalınlığının da arttığı görüldü. Torasik aortada plak yerleşim biçimi konsantrik olanların ekzantrik yerleşim gösterenlere göre karotisdeki plak sayısı, plak uzunluğu ve plak kalınlığı ve abdominal aortada konsantrik yerleşimli plağı olanlarda karotiste plak sayısı yüksek bulunmuştur. Abdominal aortada kısa plağı olanlarda uniform ekojen plağın diğer plak tiplerine göre daha sık olduğu bulunmuştur. Torasik veya abdominal aortada kısa plağı olanlarda karotiste düzgün yüzeyli plakların daha sık görüldüğü saptanmıştır. Torasik veya abdominal aortada kısa plağı olanlarda karotiste ekzantrik yerleşimli plakların daha sık olduğu bulunmuştur. Torasik aortada plak yerleşim biçimi konsantrik olanların çoğunluğunda karotis plak ekojenite özelliği ya baskın ekolusen ya da uniform ekolusendir yine bu gurupta karotis plak yerleşim biçimi de konsantrik özelliktedir. Çalışma ve kontrol gurubunda yaş arttıkça karotis sistemindeki plak sayısının, plak uzunluğunun, plak kalınlığının, konsantrik ve ülsere plak görülme oranının arttığıgörülmüştür. Torasik veya abdominal aortada plağı olan hastalarda karotis sisteminde uniform ekolusen, ülsere ve düzensiz yüzeyli, konsantrik yerleşimli plak bulunma oranı kontrol gurubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Çalışma gurubundaki karotis plak sayısı, uzunluğu ve kalınlığının kontrol gurubundan anlamlı düzeyde fazla olduğu görülmüştür. Hipertansiyon olan hastalarda plak sayısı, ülsere yüzeyli ve konsantrik yerleşimli plak görülme oranı yüksek bulunmuştur. Diabetes mellitus hastalarında karotis plak sayısı, sigara içenlerde de plak sayısı ve plak kalınlığı yüksek bulunmuştur. Plak kalınlığı erkeklerde anlamlı düzeyde fazla bulunmuştur.Sonuç: Çalışmamızda abdominal veya torasik aortada kalsifiye aterom plağı bulunan olgularda bulunmayan olgulara kıyasla inme gelişimi açısından daha riskli olan karotis plak morfolojisi olduğu sonucuna vardık.Her nekadar yaş artışı ile birlikte karotis arterlerde plak oluşumu da artış gösterse de, torasik veya abdominal aortasında kalsifiye aterom plağı olan hastaların karotis sisteminde daha fazla plak gelişebileceğinden bu hastaların ileride gelişebilecek inme riskine karşı erken tanı ve tedavilerinin planlanması açısından RDUS ile taranmasının önemli olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: aorta, karotis arter, aterom plağı, RDUS
Multinodüler guatr tanılı hastalarda dominant nodül ile diğer nodüllerin ince iğne aspirasyon biyopsi sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Tiroid nodülleri yaygın olarak görülen patolojilerdendir. Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) tiroid nodüllerine yaklaşımda altın standarttır. Multinodüler guatr da dominant nodülden İİAB yapılması önerilmektedir. Bunun yanında solid, hipoekoik ve mikrokalsifikasyon içeren nodül-nodüllerden de İİAB yapılmalıdır. Çalışmamızda dominant nodül ve ultrasonografi (US) de malign olabilecek özellikleri olan herhangi diğer bir nodülden yaptığımız İİAB sonuçlarını karşılaştırdık. Ayrıca elde olunan sitoloji sonuçları ile nodüllerin US özellikleri arasındaki ilişki araştırıldı.Gereç ve Yöntem: 2009?2010 tarihleri arasında Endokrinoloji polikliniğine başvurarak takibe alınan hem dominat nodülden hem de dominat olmayan nodülden İİAB yapılan MNG tanılı 197 olgu incelendi. Pür kistik nodüller, çepersel kalsifikasyonu bulunan nodüller ve İİAB sonucu yetersiz materyal gelen nodüller çalışma dışı bırakıldı ve 171 olgu değerlendirmeye alındı. US de malignite kriteri olarak nodülün hipoekoik patern, solid yapı, mikrokalsifikasyon içermesi ve periferik halosu olmaması özellikleri kullanıldı. İstatiksel değerlendirme de p<0.05 anlamlı olarak kabul edildi.Bulgular: Dominant nodüllerde malignite oranı %1.8 bulunurken, dominant olmayan nodüllerdeki malignite oranı ise % 0.6 olarak bulundu ve istatistiksel olarak arada anlamlı fark izlenmedi (p=0.53). Dominant olmayan nodüllerin sitolojik değerlendirilmesinde, maliginite oranı mikrokalsifakasyon içerenlerde anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.001). Periferik halosu bulunmayan dominant nodüllerde de malignite oranı anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.048). Nodüllerin US özelliklerinden hipoekojenite, solid yapı ile malignite arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p>0.05).Sonuç: Multinodüler guatr tanılı hastaların sitolojik değerlendirilme sonuçlarına göre dominant nodül veya diğer nodüllerden biyopsi yapılması arasında anlamlı fark bulunmamaktadır. Ayrıca nodüllerin yapısı, boyutu, eko özelliği maliginite şüphesini belirtme olasılığını net olarak söyleyememektedir. Bundan dolayı hem dominat nodülden hemde US görüntüsünde malignite özelliği olan nodülden biyopsi yapılmasının faydalı olacağını düşünmekteyiz. Dominant olmayan nodüllerde malignite şüphesi yönünden İİAB işlemi yapılması için nodülün mikrokalsifikasyon içerme durumunun değerlendirilmesinin daha faydalı olacağını düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Tiroid, Multinodüler guatr (MNG), İnce iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB), dominant nodül, diğer nodül
Çapı bir santimetre ve altında olan tiroid nodülleri ile bir santimetre üzerinde olan tiroid nodüllerinin ince iğne aspirasyon biyopsi sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Çapı bir cm ve altı olan tiroid nodülleri ile bir cm üzeri olan tiroid nodüllerinin İnce İğne Aspirasyon Biyopsi (İİAB) sonuçlarına göre malignite oranlarını ve nodüllerin ultrasonografi (US) özellikleri ile malignite arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Mayıs 2009-Mayıs 2010 tarihleri arasında Endokrinoloji polikliniğine başvurarak takibe alınan ve US eşliğinde İİAB işlemi yapılan 60 tane bir cm ve altında ile 97 tane bir cm üzerinde 157 nodüler guatr tanılı hasta retrospektif olarak incelendi. Pür kistik nodüller, çepersel kalsifikasyonu bulunan nodüller ve İİAB sonucu yetersiz materyal gelen nodüller çalışma dışı bırakıldı. US de malignite kriteri olarak hipoekoik patern, solid yapı, punktat kalsifikasyon, kontur düzensizliği ve periferik halo olmaması özellikleri kullanıldı. İstatistiksel değerlendirme de p<0.05 anlamlı olarak kabul edildi.Bulgular: Bir cm ve altındaki ile bir cm üzerindeki nodüller arasında, tespit edilen malignite oranları açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlenmedi (p=0.707). Nodüllerin US özelliklerine göre malignite yönünden şüpheli olarak değerlendirilen; hipoekojenite, solid yapı, düzensiz kontur, mikrokalsifikasyon ve periferik halo yokluğu ile malignite arasında her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p>0.05).Sonuç: Nodüler guatrda malignite tanı oranı düşük olmakla beraber, oluşabilecek malignitelere erken tanı konulması çok önemlidir. Çalışmamızda İİAB yapılan nodüllerin değerlendirilmesinde nodülün US özellikleri ile malignite arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Ayrıca bir cm ve altı tiroid nodülleri ile bir cm üstü tiroid nodülleri arasında malignite yönünden istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Bu nedenle nodül boyutu ve nodüllerin US özelliklerine bakılmaksızın yapılma olasılığı olan her nodüle erken tanı konması açısından İİAB yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Tiroid, US, nodüler guatr, nodül çapı, İİAB.
Metastaz taramasında kemik sintigrafisi ile tüm vücut manyetik rezonans görüntülemenin karşılştırılması
Metastatik kemik tümörleri, iskelet sisteminin en sık görülen neoplastik lezyonları olup, ileri evre kanserli olguların %65'inde kemik metastazı bulunmaktadır. Uzak metastaz açısından akciğer ve karaciğerden sonra üçüncü sıklıkta kemik metastazları görülür. Metastaz varlığı diğer faktörlere ilave olarak tedavi seçeneklerini ve hasta prognozunu etkilemektedirGelişmiş yöntemlere rağmen birçok olguda metastatik kemik lezyonlarını saptamada güçlükler yaşanmaktadır. Kemik metastazlarını saptamada kullanılan konvansiyonel yöntemlerin her birini sınırlandıran faktörler mevcuttur; trabeküler kemikteki lezyon 1,5 cm'ye ulaşıncaya ve kemik minerallerinin %40-50'si kaybedilinceye kadar direk grafide saptanamaz. Bilgisayarlı Tomografi (BT), kemik metastazlarını değerlendirmede oldukça duyarlı bir yöntem olmasına karşın kemik iliğindeki erken metastatik farklılığı gösterme yeteneği düşüktür. Günümüzde kemik metastaz taramasında yaygın olarak konvansiyonel kemik sintigrafisi kullanılmaktadır. Kemik sintigrafisinde ise osteoblastik aktivite artışına sebep olan her durumda patolojik aktivite tutulumu meydana geldiği için spesifik değildir ve pür litik lezyonlarda duyarlılığı oldukça düşüktür.
Difüzyon MRG uygulamasının prostat kanseri tanısındaki yeri
Geçen 20 yılda prostat kanseri insidansı gittikçe artmıştır, dünya genelinde erkeklerde görülen ilk üç kanserden biridir.Rektal muayene (parmakla), transrektal ultrasonografi (TRUS) ve kanda prostat spesifik antijen (PSA) tanı ve tarama için kullanılan metotlardır. Difüzyonağırlıklıgörüntüleme (DAG) biyolojik dokulardaki moleküler difüzyonu gösterir. Tıp alanında öncelikli olarak nöroradyoloji alanında kullanıma giren DAG, yapılan geliştirmeler sayesinde kemik, meme, böbrek ve karaciğer gibi organlara ait patolojilerde de kullanılmaya başlanmıştır. DAG'nin malignite tespitinde kullanılması yönünde yapılan çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada prostat kanseri tanı ve tanısında difüzyon MR uygulamasının yerinin ve tanı için gerekli cut-off ADC değerlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Retrospektif olarak planlanan bu çalışmanın, çalışma grubunu Eylül 2014-Nisan 2015 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalına başvurmuş prostat biyopsisi planlanmış 50 erkek hasta oluşturmaktadır. Görünür difüzyon katsayısı (ADC) değerlerinin prostat malignitesi tespitindeki cut-off değerinin belirlenmesi için ROC (Receiver Operating Characteristic) eğrisi kullanılmıştır. Çalışmamız sonucunda hem b500 hem de b800 değerleri için ortalama ADC değerleri malign doku tanısı alan hastalar için, benign doku tanılı hastalardan daha düşük bulunmuştur. b500 için malignite kestiriminde kullanılacak en uygun cut-off değeri 1178.50 x10-6 olarak saptanmıştır. Bu değer için duyarlılık %96.3, özgüllük %100, pozitif prediktif değer %100, negatif prediktif değer ise %95.8 olarak bulunmuştur.b800 için malignite kestiriminde kullanılacak en uygun cut-off değeri 1197.50 x10-6 olarak saptanmıştır. Bu değer için duyarlılık %100, özgüllük %95.7, pozitif prediktif değer %96.4, negatif prediktif değer ise %100 olarak bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Prostat kanseri, Difüzyon Ağırlıklı Görüntüleme, DAG, ADC, ROC eğrisi, Cut-off
Korda timpani' nin fasiyal sinirden çıkış varyasyonlarının yüksek çözünürlüklü BT' de değerlendirilmesi
Korda timpani, fasiyal sinirin en geniş intratemporal dalıdır. Fasiyal sinirin mastoid segmentinden ayrılıp anterolateral ve süperiora doğru seyreder, timpanik kaviteyi katederek anterior kanalikülden geçtikten sonra kafatasını terkeder. Korda timpani, dilin üçte iki ön kısmından tat duyusunu taşır ve ağız tabanında tükrük bezlerinin sekretomotor uyarılmasını sağlar. Günümüzde helikal BT temporal kemik görüntülemede altın standarttır çünkü kemik yapıları gösterebilme kapasitesi üst düzeydir. Yüksek çözünürlüklü BT, oldukça ince kesitler sunabilen korda timpaninin kesin ve güvenilir şekilde görüntülenebildiği bir yöntemdir. Korda timpani, posterior timpanotomi, otoskleroz ameliyatı, kolestatom ameliyatı, miringoplasti gibi ameliyatlarda yaralanmaya açık bir yapıdır. Orta kulak ameliyatı sonrası %15 hastada tat duyusu ile ilgili postoperatif komplikasyonlar gelişmektedir. Ameliyat öncesi temporal kemik YRBT' de korda timpaninin görüntülenmesi operasyonda oluşabilecek sinir hasarını azaltmaya yardımcı olacaktır. Çalışmamızda, Ocak 2013 – Aralık 2015 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı' nda yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi (YÇBT) çekilen bireylerin tetkikleri retrospektif olarak taranmıştır. En az bir tarafta normal temporal kemik yapısı bulunan bireyler çalışmaya dahil edilmiştir. 0,5 mm kesit kalınlığında aksiyal görüntüler elde edildi. Bu görüntülerden MPR yapılarak korda timpani görüntülendi ve ölçümler yapıldı. Korda timpaninin stilomastoid foramene olan uzaklığı 3,7±1,6 mm olarak bulundu. Korda timpani ve fasiyal sinirin mastoid segmenti arasındaki en uzak mesafe 2,3±0,6 mm olarak bulundu. Korda timpaninin fasiyal sinirden dallanma açısı 28,2±10,7º olarak ölçüldü. Aksiyal planda korda timpaninin dallanma lokalizasyonu 4 farklı şekilde tanımlandı. Korda timpaninin fasiyal sinirden sırasıyla 1-) %52,1 anterolateralden, 2-) %33,7 lateralden, 3-) %11,7 anteriordan, 4-) %2,5 posterolateralden çıktığı tespit edildi. Korda timpani ve fasiyal sinirin mastoid segmenti arasındaki en uzak mesafe ile korda timpaninin stilomastoid foramene olan uzaklığı arasında ters yönlü, korda timpaninin fasiyal sinirden dallanma açısı ile korda timpaninin stilomastoid foramene olan uzaklığı arasında aynı yönlü korelasyon vardır. Korda timpaninin ekstratemporal alanda dallanması %2,4 oranında görüldü.
Visseral arter anevrizmalarında endovasküler tedavi
Visseral arter anevrizmaları (VAA) nadir görülen ancak rüptür sonucunda hayatı tehdit edebilecek ciddi sonuçlara yol açabilecek klinik bir durumdur. Bu çalışmanın amacı, visseral arter anevrizmalarında minimal invaziv bir tedavi yöntemi olan perkütan endovasküler tedavilerin etkinliğini ve güvenilirliğini değerlendirmektir. Hasta arşivleri ile bölümümüzün veritabanları araştırıldı ve retrospektif olarak analiz edildi. Bilgisayarlı Tomografik anjiyografi, Manyetik Rezonans anjiyografi ve dijital substraksiyon anjiyografisi ile tanı alıp endovasküler tedavi uygulanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Çeşitli perkütan endovasküler tedavi yakalşımları ile tedavi uygunan toplam 34 viseral arter anevrizması olan 29 hasta (14 erkek, 15 kadın; ortalama yaş 42; 12-76 yaş) incelendi. Hastaların üçünde gerçek anevrizma (ortalama boyutu 36,6 mm; 25-55mm), 31?inde ise yalancı anevrizma (ortalama boyutu 10,5 mm; 3-60 mm) mevcuttu. Lezyonların yerleşim yeri, yalancı anevrizma grubunda renal arter dalları (n=13), süperiyor mezenterik arter dalları (n=4), sağ hepatik arter (n=3), sol gastrik arter (n=2), gastroduodenal arterin dalları (n=2), splenik arter segmenter dalı (n=1) ve ana hepatik arter (n=1)?dir. Gerçek anevrizma grubunda ise renal arter (n=1), splenik arter (n=1) ve ana hepatik arter (n=1)?dir. Hastaların 25?i acil olarak işleme alınırken dört hastaya elektif tedavi uygulandı. Anevrizmaları dolaşım dışı bırakmak için n-butil siyanoakrilat (n-BCA) karışımı (n=10), mikrokoil (n=9), polivinil alkol (PVA) (n=3), mikrokoil ve PVA kombinasyonu (n=3), mikrokoil ve n-BCA kombinasyonu (n=3), vasküler tıkaç (n=1), stent yardımlı koil embolizasyonu (n=1), stent-greft (n=1) ve akım çevirici (n=1) kullanıldı. İşlemin teknik başarısı %97 olup tekrar girişim oranı %10?dur. Hastaların %45?inde işlem sonrasıda kontrol görüntüleme yapılmış olup ortalama takip süresi 12 ay (1 gün-36ay)?dır. Periprosedürel mortalite oranı %7 (n=2)?dir. İşlem yapılan hastaların üçünde işlem sonrası postembolizasyon sendromu gelişmiş olup ikisi dalağa, biri ise böbreğe yönelik yapılan embolizasyon işleminden sonra gelişmiştir. Yüksek transbrakiyel işlem yapılan bir hastada ise girişim yerinde hematom meydana gelmiştir. VAA?nın perkütan endovasküler yöntemler ile tedavisi, özellikle acil olgularda ve yaşlı hastalarda, düşük morbidite ve mortaliteye sahip güvenilir ve etkili bir yöntemdir. Yüksek etkinlik ve güvenilirlik nedeniyle girişimsel radyolojik endovasküler tedavi yöntemleri, tercih edilecek tedavi seçenekleri olarak görünmektedir.
Meme kitlelerinin ayırıcı tanısında elastografinin tanıya katkısının değerlendirilmesi ve histopatolojik korelasyonu
Amaç: Meme kanserinin tarama ve tanısında günümüzde altın standart olarak MG (mamografi) ve USG (ultrason görüntüleme) birlikte kullanılmaktadır. Ancak erken tanıda istenilen düzeye ulaşılamamış ve gereksiz biyopsi işlemlerinin önüne geçilemiştir. Çalışmamızda elastografi tekniklerinin meme lezyonların benign- malign ayırımında etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Metod: Çalışmamıza B-mod USG ile BIRADS skorlamasına göre biyopsi endikasyonu konan 58 hasta dahil edildi. Meme lezyonlarına strain elastografi tekniğiyle cihaz tarafından belirlenen, yeterli seviyede kompresyon uygulandıktan sonra lezyonların E-index ölçümleri yapıldı. Elastografi kutusundaki normal meme dokusunun sertlik derecesinin lezyonunkine oranı olan strain-ratio ölçümleri yapıldı. Shear-wave tekniğiyle lezyonların sınırı içinde sertlik derecesini gösteren renk haritalaması yapıldı. Renk haritalamaya göre lezyonun en sert odağından shearwave hız ölçümleri yapıldı. Elde edilen ölçümler lezyonların biyopsi sonuçları referans alınarak prospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Tamamı kadın olan 58 hastanın yaş ortalaması 46,9±11, 58 lezyonun ortalama boyutu 29,4±12,7 olarak hesaplandı. Strain elastografi tekniğinde belirlenen E-index değerlerin ortalaması malign lezyonlarda 3,9, benign lezyonlarda 2,1ve E-ratio değerlerin ortalaması malign lezyonlarda 5,0±2,6 , benign lezyonlarda 1,6 olarak ölçülmüştür. Lezyonların shearwave (m/sn) hızlarının ortalama değerleri malign lezyonlarda 6,3±1,3, benign lezyonlarda 4,3 olarak ölçülmüştür. Malign grubun E-index, E-ratio ve shearwave (m/sn) ortancası, benign grubuna göre anlamlı derecede yüksek çıkmıştır. Sonuç: SE (sonoelastografi) tekniklerinin meme lezyonlarının benign-malign ayrımında oldukça başarılı ve tanısal değerlerinin yüksek olduğu bulunmuştur. SE, günümüzde meme kanserinin tarama ve tanısında rutin olarak uygulanan B-Mod US ve MG tetkikleriyle birlikte pratik olarak uygulanılabilmektedir. SE tekniklerin meme lezyonlar için yapılması planlanan, günümüzde altın standart yöntem kabul edilen biyopsi ihtiyacını gelecekte azaltabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Sonoelastografi, meme lezyonları, strain ratio, shearwave
Non-kolorektal tümörlerin karaciğer metastazlarında radyofrekans ablasyon yönteminin etkinliğinin değerlendirilmesi
Kanserli hastalardaki en sık ölüm nedeni primer hastalığın karaciğer tutulumudur. Karaciğere sıklıkla metastaz yapan non-kolorektal kanserler; bronş kanserleri, pankreas kanserleri, mide kanserleri, meme kanserleri ve primeri belirsiz tümörlerdir. Genel olarak cerrahi rezeksiyon karaciğerin primer ve sekonder malign hastalıklarının potansiyel küratif tedavisi olarak kabul edilmekle birlikte her hastada mümkün olamamaktadır. Kolorektal tümörlere bağlı karaciğer metastazları bulunan seçilmiş bazı olgularda metastazektominin sağkalımı uzattığı bilinmektedir. Ancak non-kolorektal tümörlerden olan karaciğer metastazlarında rezeksiyonun çok fazla faydası gösterilememiştir, Bu çalışmanın amacı nonkolorektal tümörlerin karaciğer metastazlarında radyofrekans ablasyon yönteminin etkinliğinin değerlendirilmesidir. Çalışmaya metastatik karaciğer tümörü bulunan non-kolorektal kanser tanısı almış, yaş aralığı: 38-79 ( ortalama:56) olan toplam 28 (11 erkek, 17 kadın) olgu dahil edildi. Toplam 101 lezyonun 95? ine (%94,1) RFA, 6?sına (%5,9) metastazektomi yapıldı. RFA uygulanan lezyonların sayıları 1-6 (ortalama: 1), çapları ise 9-52 mm ( ortalama: 2,4 cm) arasındaydı. US eşliğinde toplamda 34 seans RFA uygulaması gerçekleştirildi. Tüm işlemlerde RITA Starbust Talon elektrodu kullanıldı. RFA sonrasında olgular birinci ayda, 6. ayda ve sonrasında 6 aylık periyodlarla BT ve MR ile takip edildi. İşlem sonrasında 2/28 (%7 ) olguda ablasyon zonunda abse, 1/28 (%3,5) olguda portal ven trombozu saptandı. Olgular 1-51( ortalama:17) ay takip edildi. 17/28 (%60) olguda ilk takip incelemesinde tam ablasyon izlendi. Rekürrens saptanan 7/28 (%25) olguda 13 seans reRFA uygulandı. Takipte 6/28 (%21) olguda yaygın hepatik metastaz, 16/28 (%57) olguda ekstrahepatik hastalık izlendi. Olgulardan 9/28? i (%32) takipler sırasında kaybedildi. RFA hepatik metastazı bulunan non-kolorektal tümörlü olgularda önemli bir tedavi stratejisi olup metastazektomiye alternatif ya da ek bir yöntem olarak uygulanabilir. Genel ve hastalıksız sağkalımı etkileyen en önemli unsur lezyon sayısı olup özellikle meme kanseri ve nöroendokrin tümörlerin karaciğer metastazlarında umut verici klinik sonuçlar alınmaktadır. Anahtar kelimeler: Hepatik Non-Kolorektal Metastaz, Radyofrekans Ablasyon, Girişimsel Radyoloji
Semptomatik ve asemptomatik chiari tip ı malformasyonlu hastaların perfüzyon MR ve bos akım incelemesi ile değerlendirilmesi
Chiari tip 1 malformasyonu serebellum ve beyin sapının foramen magnumdan herniasyonu ile karakterize konjenital posterior fossa anomalisidir. Chiari tip 1 malformasyonlu hastalar asemptomatik olabileceği gibi 25-30 yaşlarda genç erişkin dönemde hafif semptomlarla da kliniğe başvurabilir. Klinik bulguların değişkenliğinin serebellar tonsillerin herniasyon miktarına ve serebrospinal bileşkedeki beyin omurilik sıvısı (BOS) akım anomalilerine bağlı olduğu düşünülmektedir. Chiari tip 1malformasyonu tanısı radyolojik görüntüleme yöntemleri ile konulmaktadır; bunlar içerisinde en çok tercih edilen ise manyetik rezonans görüntülemedir (MRG). MRG ile morfolojik olarak serebellar tonsillerin herniasyon derecesi, ventriküler dilatasyon, syringomyeli, bazı iskelet anomalileri değerlendirilebilmesi yanı sıra tonsiller herniasyonun yol açtığı kompresyonun BOS akım dinamikleri üzerindeki etkisi fonksiyonel olarak da PC sine MRG ile posterior fossada perfüzyon değişiklikleri de DSC perfüzyon MRG ile gösterilmektedir. Bu çalışmanın amacı asemptomatik ve semptomatik CM 1 hastalarda BOS anormallikleri ve posterior fossada perfüzyon değişikliklerinin değerlendirilmesidir. Çalışmaya 42?si kadın 22?si erkek yaşları 11-72 (ort. 35.81) arasında değişen 64 CM 1 hasta dahil edilmiştir. Klinik olarak 22 asemptomatik 42 semptomatik hasta bulunmaktaydı. Hastalar PC sine MR görüntüleme kullanılarak foramen magnum düzeyindeki BOS akım anormalliklerine göre evrelendirildi ; evre 0 hastalar radyolojik olarak asemptomatik (normal), evre 1-2 hastalar ise radyolojik olarak semptomatik (anormal) gruba dahil edildi. Klink olarak semptomatik olan hastaların tamamı radyolojik olarak ta anormaldi. Klinik olarak asemptomatik 5 hasta (% 22.7) radyolojik olarak anormaldi. Klinik ve radyolojik evrelemenin ardından tüm hastalara DSC perfüzyon MR görüntüleme yapıldı ve elde edilen CBV, CBF, MTT haritalarında farklı lokalizasyonlardan ölçümler yapıldı. Klinik olarak semptomatik ve asemptomatik hastalarda Dinamik Duyarlılık Perfüzyon (DDK) görüntüleme ile elde edilen haritalardan yapılan ölçümlerde bulbus düzeyinde ortalama rCBF ve rCBV değerlerinde semptomatik hastalarda belirgin azalma ve bu iki grup arasında anlamlı farklılık olduğu gösterildi (p<0.05). Klinik olarak semptomatik ve asemptomatik hasta gruplarında bulbus, serebellum ve supraventriküler beyaz cevher düzeyinden yapılan ölçümlerde elde edilen CBF, CBV, MTT oranları kıyaslanmış olup semptomatik grupta CBV bulbus/serebellum, CBV bulbus/beyaz cevher, CBF bulbus/serebellum ve CBF bulbus/beyaz cevher oranlarında asemptomatik gruba kıyasla anlamlı farklılık saptandı (p<0.05). Radyolojik olarak asemptomatik ve semptomatik hastalarda DDK ile elde edilen görüntülerde yapılan kantitatif ölçümlerde bulbus, serebellum ve supraventriküler beyaz cevherde rCBV, rCBF, rMTT değerleri kıyaslandı. Radyolojik olarak semptomatik grupta bulbus düzeyinde rCBV ve rCBF değerlerinde belirgin azalma olduğu ve asemptomatik grupla kıyaslandığında anlamlı farklılık gösterdiği (p<0.05) ve bu üç lokalizayon için diğer parametrelerde iki grup arasında anlamlı farklılık olmadığı saptandı (p>0.05) Radyolojik olarak semptomatik ve asemptomatik hasta gruplarında bulbus, serebellum ve supraventriküler beyaz cevher düzeyinden yapılan ölçümlerde elde edilen CBF, CBV, MTT oranları kıyaslanmış olup semptomatik grupta CBV bulbus/serebellum, CBV bulbus/beyaz cevher, CBF bulbus/serebellum ve CBF bulbus/beyaz cevher oranlarında asemptomatik gruba kıyasla anlamlı farklılık saptandı (p<0.05). Bu çalışmada CM 1 hastalarda radyolojik evrelemenin klinik evrelemeye alternatif olabileceği gösterilmiştir. Ayrıca semptomatik ve asemptomatik hastalarda perfüzyon parametrelerinde saptanan farklılığın semptomların etyopatogenezinde etkili olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu hastalarda tedavi kararının verilmesi ve tedavi seçeneğinin belirlenmesinde elde edilen sonuçların etkin kullanılabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Chiari tip 1 malformasyonu, DSC perfüzyon MR, PC sine MR, Radyolojik evreleme
Duktal karsinoma in situda BI-RADS tanımlıyıcıları ile moleküler prognostik faktörler arasındaki ilişki
Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser olup, kadınlarda kansere bağlı ölümlerde ilk sırada yer almaktadır. Son yıllarda mamografi taramasının yaygınlaşması ile birlikte duktal karsinoma in situ insidansı belirgin artış göstermiştir. Meme kanserleri gibi in situ duktal kanserlerde prognostik faktörler arasında yaş, aksiller lenf nodu metastazı, tümör boyutu, grade gibi faktörler yanında son yıllarda önem kazanan hormon reseptörleri (ER ve PR) ve HER2 durumudur. Bu çalışmanın amacı mikrokalsifikasyon izlenen duktal karsinoma in situ olgularında mikrokalsifikasyon dağılım ve morfoloji özellikleri ile reseptör pozitiflikleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Çalışmamızda 2007-2013 tarihleri arasında DKİS tanısı alan 66 olguda reseptör pozitiflik durumu, klinik ve histopatolojik özellikler retrospektif olarak belirlenmiştir. Hastaların mamografileri tekrar değerlendirilerek mikrokalsifikasyonların morfolojileri ve dağılımları, BI-RADS kategorileri ve tümör boyutu belirlenmiştir. Klinik, histopatolojik ve reseptör pozitiflikleri istatistiksel olarak analiz edildiğinde, mamografik bulguların reseptör pozitiflik durumu ve histopatolojik parametreler hakkında fikir verebileceği gösterilmiştir. Lineer ve segmental dağılım gösteren ince lineer dallanan BI-RADS 5 kategorisindeki mikrokalsifikasyonlar ile komedonekroz ve tümör boyutu arasında anlamlı ilişki tespit edilmiştir.
Clear cell ve non-clear cell renal hücreli karsinomların bilgisayarlı tomografi radyomiks özellikler ile makine öğrenimi yöntemleri kullanılarak ayırt edilmesi
ÖZET Mert Can ÖZMAN, Clear Cell ve Non-Clear Cell Renal Hücreli Karsinomların Bilgisayarlı Tomografi Radyomiks Özellikler ile Makine Öğrenimi Yöntemleri Kullanılarak Ayırt Edilmesi, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Radyoloji Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, Zonguldak 2025. Amaç: Çalışmamızın amacı, renal hücreli karsinom tanısı almış hastalarda, tanı öncesi BT görüntülerinde tespit edilen lezyonların radyomiks analizini yaparak, özniteliklerin elde edilmesi ve makine öğrenimi algoritmaları kullanılarak clear cell renal hücreli karsinom ve non-clear cell renal hücreli karsinomların ayırt edilmesini sağlayacak özellikleri incelemek olarak belirlenmiştir. Gereç ve Yöntem: Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 2012-2023 yılları arasında, Renal Hücreli Karsinom tanısı alan ve tanı öncesi Bilgisayarlı Tomografi tetkiki bulunan hastalar, hastane bilgi sistemi kayıtlarından retrospektif olarak tarandı. Bilgisayarlı Tomografi görüntüleri radyomiks inceleme açısından uygun kalite ve parametrelerde olan 70 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların histopatolojik incelemeleri patoloji raporlarından alınarak kayıt edildi. Sonrasında, hastaların görüntüleri hastane PACS (Picture Archiving and Communication System) sisteminden alınarak kayıt edildi. Radyolojik bulguları değerlendirildi ve istatistiksel analiz amacıyla toplandı. Eş zamanlı olarak, radyomiks inceleme ve özniteliklerin elde edilmesi amacıyla lezyonlara manuel olarak 3D volumetrik segmentasyon uygulandı. Ardından radyolojik bulgular, lezyonların histopatolojik alt tiplerine göre karşılaştırılarak değerlendirildi. Segmentasyon sonrası elde edilen öznitelikler şekil, histogram ve tekstür özellikleri olarak kategorize edilerek listelendi. LASSO (Least Absolute Shrinkage and Selection Operator), PSO (Particle Swarm Optimizastion), WT (Wavelet Transformasyon) gibi yöntemlerle özniteliklerin sayısı ve boyutu indirgendi. Ardından uygun özniteliklere, 34 farklı makine öğrenimi algoritmasıyla modelleme işlemi gerçekleştirildi. Yüksek performans gösteren algoritmalar tespit edilerek, 10-fold cross validasyon yöntemi ile test edildi, performans metrikleri hesaplanıp konfüzyon matrisleri, ROC (Receiver Operating Characteristic) eğrileri ve AUC (Area Under the Curve) değerleri ile görselleştirildi. Yüksek performans gösteren algoritmalar kendi aralarında karşılaştırıldı. Bulgular: Elde edilen tıbbi görüntülere uygulanan segmentasyon ile, görüntü ön işleme basamaklarından sonra 863 adet öznitelik elde edildi. Öznitelik sayı ve boyut indirgeme işlemlerinden sonra, k-NN (k-Nearest Neighbors) %68,57 doğruluk ve 0,6498 AUC değeriyle, lineer SVM (Support Vector Machines) %74,29 doğruluk ve 0,7982 AUC değeriyle, LDA (Lineer Diskriminant Analiz) %82,86 doğruluk ve 0,8311 AUC değeriyle, LR (Lojistik Regresyon) %71,43 doğruluk ve 0,5796 AUC değeriyle, Bagged Trees %77,1 doğruluk ve 0,7378 AUC değeriyle performans gösterdi. Sonuç: Çalışma sonucunda renal hücreli karsinomlarda clear cell ve non-clear cell alt tiplerini ayırt etmede radyomiks tabanlı makine öğrenimi yöntemlerinin değişen oranlarda yüksek performans gösterdiği tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Renal Hücreli Karsinom, Bilgisayarlı Tomografi, Radyomiks Analizi, Makine Öğrenimi
Uyku apneli hastaların üst hava yollarının kollapsının dinamik manyetik rezonans ile görüntülemesi
Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OUAS) hastalarında, tedavi yaklaşımını belirlemek için üst hava yolundaki obstrüksiyonun etiyolojisini bilmek önemlidir. Etiyoloji kemik iskelet ile yumuşak doku anatomi ve bozuklukları olmak üzere multifaktoriyeldir. MRG, radyasyon içermemesi, yüksek yumuşak doku çözünürlüğü üstünlüğü dışında gerçek zamanlı-dinamik görüntü elde edilebilmesi nedeniyle etiyolojinin araştırılmasında tercih sebebidir. Çalışmamızda uyanıklık hâlinde dinamik boyun MRG' nin OUAS tanısındaki yeri, polisomnografi (PSG) ve nazofaringoskopi ile korelasyonu araştırılmıştır. Retrospektif çalışmamıza Uyku Merkezi'nde klinik olarak OUAS tanısı alan, üst solunum yolu (ÜSY) değerlendirmesi için nazofaringoskopi ve MRG yapılan, 18 yaş üzeri 27 hasta dâhil edilmiştir. Kontrol grubu horlamayan, başka bir nedenle dinamik boyun MRG ile tetkik edilen, 18 yaş üzeri 15 gönüllü kişiden oluşmaktaydı. MRG' de ÜSY yumuşak doku anatomisi belirlendikten sonra retropalatal ve retroglossal düzeyde minimum ve maksimum aksiyel kesit alanları ölçülerek hesaplanan kollapsibilite indeksi (Kİ), nazofaringoskopide saptanan kollapsın yüzdesi (< % 50 kollaps ve ≥ % 50 kollaps) ve PSG' de ölçülen apne hipopne indeksi (AHİ) ile karşılaştırıldı. Retropalatal ve retroglossal düzeyde endoskopik olarak saptanan kollaps ile MRG' deki Kİ uyumlu idi (sırasıyla p değerleri 0.256 ve 0.719). Hastaların retropalatal ve retroglossal düzeydeki Kİ'lerinin, PSG parametreleri AHİ ve solunum arousal indeksi ile, OUAS şiddeti ile istatiksel olarak anlamlı korelasyon göstermediği görülmüştür. Hasta ile kontrol grubunun dinamik ve statik MRG'leri karşılaştırıldığında retropalatal düzeyde ortalama Kİ hastalarda 0.56±0.24, kontrol grubunda 0.27±0.19 ile istatiksel anlamlı olarak artmıştır (p<0.001). Retroglossal düzeyde ortalama Kİ hastalarda 0.37±0.19, kontrol grubunda 0.26±0.15' tir; ancak istatistiksel olarak anlamlı değildir. Uvula hasta grupta daha kalın ve uzun saptanmış olmakla beraber istatiksel olarak yalnızca uvula kalınlığı anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Hastalarda uvulanın daha hareketli, retropalatal düzeydeki kollapsibilitenin daha fazla olduğu görülmüştür. Sonuç olarak dinamik boyun MRG ile bakılan Kİ' nin retropalatal düzeyde uyanıklıkta dâhi hastalarda daha fazla olduğu görülmüştür. Dinamik MRG uyku videoendoskopisine karşı uygun, ucuz ve güvenilir bir tanı aracı olabilir.
Hepatit B ve hepatit C'ye bağlı gelişmiş hepatosellüler karsinom olgularında tümörün manyetik rezonans görüntüleme özelliklerinin karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızda viral hepatite bağlı hepatosellüler karsinomların (HSK) Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) bulguları araştırılmıştır. Kronik hepatit B ve hepatit C virüs (HBV, HCV) enfeksiyonlarında hepatokarsinogenez mekanizması birbirinden farklı olmasından dolayı bu hastaların MRG bulguları karşılaştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Mart 2018-Mayıs 2020 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Bölümü'nde abdomen MRG ile değerlendirilen hastalar retrospektif olarak taranarak HSK tanısı alan hastalar belirlendi. Çalışmaya daha önce tedavi almamış ve yalnızca etyolojik olarak kronik HBV ve HCV hepatitinin etken olan olgular seçildi, diğer sebeplere bağlı (kriptojenik, alkol, nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı) HSK'lar alınmadı. 16'sı kronik HBV ve 11'i kronik HCV enfeksiyonlu toplamda 27 hastanın görüntüleri retrospektif incelendi. Toplam 47 adet HSK lezyonu saptandı. Her olguda lezyonların sayısı, boyutu, sınır özellikleri, kapsül varlığı, intralezyonel lipid ve hemoraji varlığı, vasküler ve biliyer invazyon varlığı, arteryel boyanma derecesi, görünüşteki difüzyon katsayısı (ADC) haritalamasındaki kantitatif değeri değerlendirildi. Portal ven trombozu, lenfadenopati, asit ve siroz varlığı belirlendi. Bulgular HBV ve HCV enfeksiyonu olan hastalar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: HBV'ye bağlı HSK'da lezyonlar daha büyük boyutlardadır (p=0,025). T1 sinyal intensitesi HBV'ye bağlı HSK'ların %29,6'sında düşük iken HCV'ye bağlı HSK'ların %60'ında izointenstir (p=0,036). HCV'ye bağlı HSK'ların sınırları daha belirsiz olma eğilimindedir (p=0,017). HBV'ye bağlı HSK gelişen hastalarda lenfadenopati sıklığı artmıştır (p=0,018). Lezyon sayısı, T2 ağırlıklı sekanstaki sinyal intensitesi, kapsül, intralezyonel lipid ve hemoraji, vasküler ve biliyer invazyon, arteryel boyanma oranı, ADC değeri, asit ve siroz, portal ven trombozu ve serum alfa-feto protein (AFP) değerlerinde 2 grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. HBV ve HCV'ye bağlı gelişen HSK'da ADC ile arteryel boyanma oranı arasında negatif yönlü orta düzeyli istatistiksel anlamlı korelasyon saptandı (r=-0,392, p=0,012). ADC ile tümör boyutu arasında negatif yönlü orta düzeyli istatistiksel anlamlı korelasyon saptandı (r=-0,488, p=0,001). ADC değeri vasküler invazyonu saptamada anlamlı bulunmuş (p=0,046) olup en uygun değer 0,97 altında olmasıdır (Duyarlılık:%67, özgüllük: %74). Sınırı düzgün olan lezyonların arteryel boyanma oranı, belirsiz olanlardan daha düşüktür (p=0,01). Hemoraji olan olan lezyonların arteryel boyanma oranı, olmayanlardan daha düşüktür (p=0,013). T1 hiperintens sinyal intensitesinde olanların arteryel boyanma oranı T1 hipointens ve T1 izointens olanlardan daha düşüktür (sırasıyla p=0,023, p=0,005). T2 izointens olanların arteryel boyanma oranı hiperintens olanlardan daha düşüktür (p=0,021). Sonuçlar: HSK'nın bazı radyolojik bulguları, HBV ve HCV enfeksiyonlu hastalar arasında farklılık gösterebilir. Hepatit B ve C'ye bağlı HSK'larda ADC değeri arteryal boyanma derecesiyle ters yönlü ilişki gösterir ve vasküler invazyonun belirteci olarak da kullanılabilir. Ancak bulguların patolojik verilerle beraber daha geniş kapsamlı çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Hepatosellüler karsinom; Kronik Hepatit B virüs; Kronik Hepatit C virüs; Manyetik rezonans görüntüleme
Dinamik kontrastlı meme MRG'de kinetik, semikantitatif kontrast değerlerinin, morfolojik ve sekans özellikleriyle birlikte kitlesel olan ve olmayan benign-malign meme lezyonlarında BI-RADS tanı doğruluğunu arttırması
Amaç: Çalışmamızın amacı dinamik meme Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG)'de kinetik, semikantitatif kontrast değerlerinin, morfolojik ve sekans özellikleriyle birlikte kitlesel olan ve olmayan benign-malign lezyon ayrımına ve BI-RADS'a katkısını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Şubat 2016-Aralık 2020 tarihleri arasında hastanemiz radyoloji kliniğinde çekilen meme MRG'ler retrospektif olarak tarandı, 75 hasta ve 84 meme lezyonu çalışmaya dahil edildi. Primer meme malignitesi nedeniyle cerrahi/medikal tedavi gören hastalar ve meme MRG'de çapı 5 mm altındaki lezyonlar çalışmaya dahil edilmedi. Lezyonlar kitle ve kitlesel olmayan kontrastlanma olarak ayrıldı. Tüm hastalar klinik/radyolojik takip, İİAB, tru-cut ile kesici biyopsi, telle işaretleme eksizyonel biyopsi ve cerrahi tanılarıyla benign ve malign patolojik tanı olarak iki gruba ayrıldı. Ayrıca BI-RADS kategori 1, 2 ve 3 lezyonlar benign, BI-RADS kategori 4 ve 5 lezyonlar malign kabul edilerek lezyonlar 2 ayrı gruba ayrıldı. Tüm lezyonların boyut, morfoloji, sekans, semikantitatif değerleri ve kinetik kontrastlanma paternleri değerlendirilerek patolojik benign-malign ve BI-RADS benign-malign gruplarıyla ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Patolojik benign-malign ve BI-RADS benign-malign olarak değerlendirilen lezyonların yerleşim yeri, kadranı ve derinliği, sekans özellikleri, meme ACR tipi ve meme arka plan kontrastlanması açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Meme kontrastlanma simetrisinde istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmış olup asimetrik kontrastlanan memelerde malignite olasılığı yüksek bulunmuştur. Kitlelerin şekil, kenar özelliği ve internal kontrastlanma paternlerine göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmış olup benign lezyonların çoğu oval-yuvarlak şekilli, düzgün konturlu, homojen ve internal kontrast tutmayan septalar şeklinde kontraslanmaktaydı. Malign lezyonlar ise düzensiz şekilli, düzensiz-spiküle kenarlı ve heterojen kontrastlanma gösteriyordu. Kitlesel olmayan kontrastlanma gösteren lezyonların sayısı çalışmamızda yeterli düzeyde değildi, dağılım ve kontrastlanma paternlerine göre istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Zaman-sinyal intensite erken ve geç eğrilerine göre istatiksel olarak anlamlı fark saptanmış olup benign lezyonlar daha çok tip 1, malign lezyonlar ise daha çok tip 2-3 kontrastlanma eğrisi göstermekteydi. Kitle veya kitlesel olmayan kontrastlanmalara eşlik eden bulgular (meme başında çekinti, meme başı invazyonu vb.) önemli olup çoğunlukla malign lezyonlara eşlik etmekteydi. Çalışamamıza kattığımız semikantitatif değerlerden her iki grupta da "time to peak, wash out rate ve brevity of enhancement" da anlamlı fark saptanırken "relative enhancement, maksimum enhancement, T0, wash in rate ve area under the curve" de ise istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. "Maksimum relative enhancement" da ise patoloji benign-malignde anlamlı fark bulunmazken, MRG BI-RADS benign-malign gruplamasında ise anlamlı farklılık saptandı. Sonuçlar: Sonuç olarak, kitlesel olan ve olmayan lezyonlardan oluşan çalışmamızda şekil, kenar özelliği, dağılım ve kontrastlanma paterni gibi morfolojik özelliklerin patoloji ve MRG BIRADS benign-malign lezyon ayrımında en önemli kriter olduğu saptandı. Dinamik MRG'nin lezyonların kinetik eğrileri, semikantitatif-kantitatif değerleri gibi sayısal parametrelere olanak tanıması nedeniyle diğer görüntüleme yöntemlerine göre önemli bir avantajı olduğu, semikantitatif değerlerden "time to peak, wash-out rate ve brevity of enhancement" değerlerinin anlamlı olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Kinetik, manyetik rezonans görüntüleme, meme lezyonları, morfoloji, semikantitatif
2018 lırads' a göre hepatosellüler karsinom ve hepatosellüler karsinom dışı lezyonların ayrımında gadoksetik asit disodyum (GD-EOB-DTPA) kullanılan kontrastlı dinamik karaciğer MRG'nin diagnostik değerinin nomogramkullanılarak karşılaştırılması
Amaç: Yaptığımız çalışmada, bir hepatosit spesifik ajan olan gadoksetik asit disodyum (Gd- EOB- DTPA) kontrastlı dinamik karaciğer MRG'de, tanısal nomogramla birlikte kullanılan 2018 LI-RADS raporlama sisteminin, HSK ve HSK dışı kitlelerin ayrımındaki tanısal değerini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Yaptığımız çalışma tek merkezli retrospektif olarak Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu onayından sonra başladı. 2018 Ocak ve 2021 Ağustos arasında, gadoksetik asit disodyum (Gd- EOB-DTPA) kullanılarak elde olunan, 788 adet karaciğer kontrastlı dinamik MRG tetkiki incelendi. 2018 LI-RADS kriterlerini taşımayan 373 hasta çalışmaya dahil edilmedi. Kalan 415 hastanın MRG tetkikleri, iki gözlemci tarafından incelenip 2018 LI-RADS raporlama sistemine göre değerlendirildi. LI-RADS raporlama sistemine göre olgular 5 ayrı gruba ayrıldı. Karaciğerde kitlesi olmayan, kronik karaciğer parankim hastalığı bulguları olanlar LI-RADS 1, karaciğerde kitlesi olan olgular LI-RAD 2-5 olarak gruplandırıldı. Nicel değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu histogram ve Q-Q grafikleri ile denetlendi. Nicel değişkenler ortalama ± standart sapma ve ortanca (en küçük değer-en büyük değer) ile özetlenirken, nitel değişkenler sıklık (yüzde) olarak özetlendi. Normal dağılıma uygun olan nicel değişkenler grup sayısına göre bağımsız örneklemlerde t testi veya tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ile değerlendirilirken normal dağılıma uygun olmayan nicel değişkenler grup sayısına göre Mann Whitney U testi veya Kruskal Wallis testi ile analiz edildi. Ayrıca, nitel değişkenler Ki-kare testi veya Fisher'in kesin testi ile analiz edildi. İkili karşılaştırmalarda Bonferroni düzeltmesi kullanıldı. Değişkenlerin HSK ve non-HSK'yı ayırt etme başarısı ROC (receiver operating characteristic) eğrisi analizi ile değerlendirildi. HSK'yı belirlemede en etkin olan değişkenleri saptamak amacıyla ileriye dönük seçimli çoklu lojistik regresyon analizi yapıldı ve p<0,05 değerleri istatistiksel olarak önemli kabul edildi. İstatistiksel RStudio programı, Durbin Watson ve p testleri kullanılarak tanısal nomogram elde edildi. Bulgular: Çalışmada, 788 hastanın MRG tetkikleri incelendi (407 erkek ve 381 kadın), yaş ortalaması 58,44 ± 13,52 (aralık 19 - 92) olarak saptandı. 373 (%47,3) hasta LI-RADS negatif, 260 (%33,0) hasta LI-RADS 1, 77 (%9,8) hasta LI-RADS 2, 14 (%1,8) hasta LI-RADS 3, 31 (%3,9) hasta LI-RADS 4 ve 33 (%4,2) hasta LI-RADS 5 olarak sınıflandı. Çalışmada LI-RADS 2-5 olarak sınıflanan 155 hasta (108 erkek ve 47 kadın) göz önüne alındı. Bu hastalar için yaş ortalaması 60,90 ± 12,64 (aralık 22 - 89) idi. 108 (%69,7) hastada tek lezyon vardı, 72 (%46,5) hastada boyutun 20 mm'nin üzerinde olduğu görüldü. 77 (%49,7) hasta LI-RADS 2, 14 (%9,0) hasta LI-RADS 3, 31 (%20,0) hasta LI-RADS 4 ve 33 (%21,3) hasta LI-RADS 5 olarak sınıflandı. 137 (%88,4) hastada teşhis MRG-klinik bulgulara göre konulurken, 18 (%11,6) hastada patoloji incelemesine göre konuldu. 90 (%58,1) hastaya non-HSK kitle, 6 (%3,9) hastaya HSK dışı malignite ve 59 (%38,1) hastaya HSK tanısı konuldu. LI-RADS'ın ROC eğrisi altında kalan en yüksek alana sahip olduğu görüldü ve ideal kesim noktası >3,5 olarak belirlendi. LI-RADS aynı zamanda en yüksek duyarlılık, doğru sınıflama oranı ve negatif kestirim değerine de sahipti. Kapsül kontrastlanmasının en yüksek seçicilik ve pozitif kestirim değerine sahip olduğu görüldü. AFP için ideal kesim noktası >15 ng/mL ve boyut için ideal kesim noktası >20 mm olarak belirlendi. HSK'yi belirlemede en başarılı değişkenleri saptamak amacıyla ileriye dönük seçimli çoklu lojistik regresyon analizi yapıldı. Difüzyon kısıtlaması, arteriyo-portal (A-P) wash-out ve LI-RADS en başarılı değişkenler olarak saptandı. Difüzyon kısıtlaması olan hastalarda HSK olma riski diğerlerinden 13,461 kat daha yüksek olarak saptandı (OR: 13,461; 95% GA: 2,215- 81,802; p=0,005). A-P wash-out olan hastalarda HSK olma riski diğerlerinden 8,934 kat daha yüksek olarak saptandı (OR: 8,934; 95% GA: 1,306 - 61,100; p=0,026). LI-RADS 4&5 hastalarda HSK olma riski diğerlerinden 138,980 kat daha yüksek olarak saptandı (OR: 138,980; 95% GA: 13,606-1419,605; p<0,001). HSK'yı belirlemede en etkili olan bağımsız değişkenler (difüzyon kısıtlaması, A-P wash-out ve LI-RADS 4&5) RStudio programında incelendi ve tanısal nomogram elde edildi. Nomogramda bulunan toplam puanla, HSK riski olasılığının belirlenmesi sağlandı. Sonuç: Hepatospesifik kontrast madde olan Gd- EOB- DTPA kontrastlı karaciğer MRG'nin değerlendirilmesinde, 2018 LI-RADS kriterlerinin spesifivite ve sensitivitesi yüksektir. Kronik karaciğer parankim hastalarında, kontrastlı dinamik karaciğer MRG'nin, takip ve AFP ile korelasyonu önemlidir. Tanısal nomogram kullanarak HSK'yı belirlemede, hem wash-out hem de difüzyon kısıtlaması pozitiflikleri çalışmamızda LI-RADS sınıflamasına önemli katkıda bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Hepatosellüler karsinom, HSK, LI-RADS, siroz
Erken evre karaciğer siroz'unda meydana gelen morfolojik değişikliklerin BT ve MRG ile araştırılması
Amaç: Kronik karaciğer hastalığının bilinen klasik radyolojik bulguları karaciğer yüzeyinde nodülarite, parankimal heterojenite, safra kesesi fossasında genişleme, sol lobun lateral segmentlerinde ve kaudat lobta hipertrofi, sağ lobun posterior segmentleri ve sol lobun medial segmentlerinde atrofi gelişmesidir ve hastalar çoğunlukla radyolojik bulgularına göre tanı alır. Ancak bazı hastalarda klinik veya patolojik olarak kronik karaciğer hastalığı olduğu gösterilmiş olmasına rağmen radyolojik bulgular saptanmaz. Bu çalışmada patolojik olarak erken evre kronik karaciğer hastalık tanılı hastaların BT veya MR görüntülerinde kalitatif ve morfometrik özellikleri incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Mart 2018 ile Ağustos 2022 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Bölümü'nde karaciğer tru-cut biyopsi sonucu evre 1-3 fibrozis tanısı almış erken evre siroz hastaları MİAMED sistemi üzerinden retrospektif olarak taranmıştır, PACS sisteminde biyopsi sonucu sonrası 3 ay içerisinde elde olunmuş üst batın veya karaciğer MR veya BT görüntüleri olan hastalar seçilmiştir. Hastalarının etiyolojik verileri ile yaş, cinsiyet, kolesistektomi, diyabet öyküsü MİAMED sistemi üzerinden araştırılmıştır. Karaciğer ve çevresindeki organlardaki sekonder değişiklikler değerlendirilmiş ve morfometrik ölçümler T2 ağırlıklı aksiyal ve koronal görüntüler ile portal fazın elde olunduğu dinamik kontrastlı MRG üzerinden ve yine aksiyal, koronal reformat yapılmış portal fazda elde olunan kontrastlı BT görüntüleri üzerinden yapılmıştır. Morfometrik analizde sağ ve sol hemi-diyafragma krus kalınlıkları, hepato-diyafragmatik yağ kalınlığı, periportal yağ kalınlığı, safra kesesi fossa açısı, interlobar fissür açısı, kaudat lobun VKİ'ye, ana portal ven bifurkasyonuna, sağ portal ven bifurkasyonu düzeyine göre ölçülen boyutları ve sağ lobun transvers boyutu değerlendirilmiştir. Hepato-diyafragmatik yağ kalınlığını değerlendirirken sağ sürrenal gland düzeyinden elde olunan aksiyal BT/MR kesitinde, vertebra gövdesinin sağ kenarı ile karaciğerin en dış kenarı arasındaki mesafe (D) ve vertebra gövdesinin sağ kenarı ile diyafragma ve karaciğer arasındaki yağ dokusunun lateralde sonlandığı düzeye kadar olan mesafe (F) ölçüldü. F> D%50 ise hepato-diyafragmatik yağ interpozisyonu bulgusu pozitif kabul edildi. Kalitatif olarak ise karaciğerde kontur lobülasyonu, parankimal heterojenite ve posterior hepatik çentik varlığı değerlendirildi. Kontrol grubu olarak patolojik veya klinik olarak siroz tanısı olmayan ve çeşitli nedenlere bağlı Abdomen MR veya BT yapılmış hastalar PACS sistemi üzerinden retrospektif olarak taranmış ve görüntüleri değerlendirilmiştir. Toplam 66 erken siroz hastası ile 60 normal kontrol grubunun klinik ve radyolojik özellikleri karşılaştırılmıştır. 18 yaşın altındaki hastalar, gebe hastalar, kolesistektomi ve/veya karaciğer cerrahisi öyküsü bulunan hastalar, maligniteye bağlı kemoterapi öyküsü olan hastalar, MR/BT görüntüleri suboptimal kalitede olan hastalar ile klinik ve/veya laboratuvar verileri eksik olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Bulgular SPSS istatistik programında istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmada siroz grubunda 39 (%59,1) erkek, 27 (%40,9) kadın, kontrol grubunda 22 (%36,7) erkek ve 38 (%63,3) kadın hasta yer almaktaydı. Siroz grubunda 11 (%16,7) hastada, kontrol grubunda 9 (%15,0) hastada diyabet öyküsü mevcuttu. Siroz grubunda 49 (%74,2) hastada MR, 17 (%25,8) hastada BT ile, kontrol grubunda 51 (%85,0) hastada MR ve 15 (%15,0) hastada BT ile değerlendirme yapıldı. Siroz hastalarının 13 (% 19,7)'ünde evre 1 fibrozis, 25 (%38,0)'inde evre 2 fibrozis ve 28 (%42,3)'inde evre 3 fibrozis vardı. Siroz etiyolojisi 39 (%59,1) hastada HBV, 9 (%13,6) hastada HCV, 8 (%12,1) hastada nonalkolik steatohepatit (NASH) olarak saptanırken 10 (%15,2) hastanın ise etiyolojisi bilinmiyordu. Radyolojik olarak 26 (%39,4) hastada siroz saptanırken, 40 (%60,6) siroz hastasında radyolojik olarak siroz mevcut değildi. Siroz ve kontrol grupları arasında, vertebra gövdesinin sağ kenarı ile karaciğerin en dış kenarı arasındaki mesafe (p=0,902), vertebra gövdesinin sağ kenarı ile diyafragma ve karaciğer arasındaki yağ dokusunun lateralde sonlandığı düzeye kadar olan mesafe (p=0,171) ve safra kesesi fossası açısı (p=0,779) bakımından istatistiksel farklılık saptanmadı. Sağ diyafragma kalınlığı her iki grupta benzer iken, sol diyafragma kalınlığı siroz hastalarında daha düşük bulundu (p=0,003). Dolayısıyla diyafragma kalınlığı farkı siroz grubunda daha yüksek bulundu (p=0,028). Kaudat lob-VKİ mesafesi kontrol grubunda daha yüksek olarak saptanırken (p=0,049), kaudat lob- SPV (Sağ Portal Ven) mesafesi (p=0,277), kaudat lob-PV (Portal Ven) mesafesi (p=0,264), sağ lobun transvers boyutu (p=0,802) ve kaudat lob-VKİ mesafesi / sağ lob transvers boyutu oranı (p=0,066) açısından gruplar arasında fark bulunmadı. Periportal yağ kalınlığı siroz grubunda daha yüksek saptanırken (p=0,001), artmış interlobar fissür açısı kontrol grubunda daha yüksek saptandı (p=0,016). Sağ diyafragmada kalınlaşma (p=0,003) ve hiler periportal genişleme (p=0,001) yüzdesi siroz grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek saptandı. Gruplar arasında ''hepato-diyafragmatik yağ interpozisyonu bulgusu'' ve ''posterior hepatik çentik bulgusu'' açısından istatistiksel fark bulunmadı. Siroz hastalarının hiçbirinde kaudat lob-VKİ mesafesi / sağ lob transvers boyutu oranı (> 0,65) artışı saptanmadı. Bulguların siroz hastalarını ve kontrol grubunu ayırt etme performansını değerlendirdiğimizde sağ diyafragma kalınlığında artış bulgusunun %69,7 duyarlılık ve %58,3 seçiciliğe sahip olduğu görüldü (AUC: 0,640; %95 GA: 0,543-0,738; p=0,007). Hiler periportal genişleme bulgusunun %25,8 duyarlılığa ve %96,7 seçiciliğe sahip olduğu saptandı (AUC: 0,612; %95 GA: 0,514-0,710; p=0,030). Hepato-diyafragmatik yağ interpozisyonu bulgusu, artmış interlobar fissür açısı ve posterior hepatik çentik bulgusunun siroz tanısındaki başarısı istatistiksel olarak önemsiz bulundu. Periportal yağ kalınlığı radyolojik siroz olan hastalarda olmayan hastalardan daha yüksek bulundu (p=0,023). Radyolojik siroz olan ve olmayan hastalar arasında diğer ölçümler açısından istatistiksel farklılık bulunmadı. Sol diyafragma kalınlığı (p=0,008), kaudat lob-VKİ mesafesi (p=0,038) ve interlobar fissür açısı (p=0,004) radyolojik siroz olmayan hastalarda kontrol grubundan daha düşük bulundu. Radyolojik sirozu olmayan hastalar ile kontrol grubu arasında diğer ölçümler açısından istatistiksel olarak önemli fark bulunmadı. Hiler periportal genişleme bulgusu yüzdesi radyolojik siroz olmayan hastalarda daha yüksek olarak bulunurken (p=0,013), artmış interlobar fissür açısı (>30) yüzdesi kontrol grubunda daha yüksek bulundu (p=0,008). Radyolojik siroz olmayan hastalar ile kontrol grubu arasında hepato-diyafragmatik yağ interpozisyonu bulgusu, sağ diyafragma kalınlığında artış bulgusu ve posterior hepatik çentik bulgusu açısından istatistiksel olarak önemli fark bulunmadı. Kaudat lob-PV mesafesi NASH grubunda HBV ve etiyolojisi belirlenemeyen gruptan daha yüksek bulundu (p=0,018). Etiyoloji grupları arasında diğer ölçümler açısından istatistiksel fark bulunmadı. Sonuç: Çalışmamızın sonuçları safra kesesi fossasında genişleme, majör interlobar fissürde genişleme, sağ lobun posterior segmentlerinin atrofisi, kaudat lob hipertrofisi ve posterior hepatik çentik bulgularının erken sirozda bulunmadığını, dolayısıyla sirozun bilinen morfolojik değişikliklerinin bulunmamasının siroz tanısını dışlayamayacağını, evre 1-3 siroz olabileceğini göstermiştir. Çalışmamızda kantitatif olarak değerlendirdiğimiz hiler periportal boşluktaki genişlemenin erken siroz tanısında değerli bir görüntüleme bulgusu olduğu görüşündeyiz. Anahtar Kelimeler: Karaciğer sirozu; Kronik Hepatit B virüs enfeksiyonu; Portal ven; Manyetik rezonans görüntüleme
Meme kanserinde neoadjuvan kemoterapi sonrası klinik ve radyolojik bulguların diagnostik değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmadaki amacımız, meme biyopsisi ile tanı konulmuş malign kitlesi olan hastalarda neoadjuvan kemoterapi yanıtının değerlendirilmesi açısından PET/BT ve kontrastlı meme MRG'nin etkinliğini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Şubat 2017'den itibaren Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvurup tru-cut iğne veya otomatik kesici biyopsi tabancası ile meme kanseri tanısı alarak Radyoloji Anabilim dalında değerlendirilen hastalar retrospektif olarak tarandı. Çalışmaya aksiller lenf nodu diseksiyonu ve mastektomi yapılan, neoadjuvan kemoterapi alan, kemoterapi sonrası kontrastlı dinamik MRG, difüzyon ağırlıklı MRG ve tüm vücut PET/BT görüntüleri olan 48 hasta dahil edildi. Hastaların demografik ve histopatolojik parametreleri kaydedildi. Hastaların histopatolojik raporlarındaki tümör varlığı ve lenf nodu tutulumu altın standart olarak kabul edildi. Görüntüleme yöntemlerinde (dinamik kontrastlı MRG ve PET/BT) tümör varlığı ve lenf nodu görülmesi pozitif olarak kabul edildi ve altın standart olan patoloji sonuçları ile karşılaştırıldı. Böylece, görüntüleme yöntemlerinin neoadjuvan kemoterapi yanıtını öngörmesindeki duyarlılık, özgüllük, pozitif prediktif değeri (PPD), negatif prediktif değeri (NPD) ve doğruluğu hesaplandı. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 51,08±12,21 yıl idi. Patolojik olarak hastaların %85,4'ünde rezidü tümör, %50,0'sinde ise lenf nodu tutulumu saptandı. Hastaların %35,4'ünde MRG'de lenf nodu tutulumu saptandı. MRG'de erken arteriyel (orta, hızlı) ve geç arterial (tip 2-3kontrast eğrisi) kontrastlanmaya göre tümör saptanan hasta sayısı 31 (%64,6) idi. PET/BT'de tümör saptanan hasta sayısı 22 (%45,8) idi. MRG'de lenf nodu tutulumu saptanan hasta sayısı 17 (%35,4), PET/BT'de lenf nodu tutulumu saptanan hasta sayısı 22 (%45,8) idi. Erken arterial (orta, hızlı) ve geç arterial (tip 2-3 kontrast eğrisi) kontrastlanmaya göre değerlendirilen MRG'nin tümör varlığını öngörmedeki duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif prediktif değeri ve doğruluğu sırasıyla %65,8, %42,8, %87,1, %17,6, %62,5iken,PET/BT'deise sırasıyla %46,3, %57,1, %86,3, %15,3, %47,9 idi. MRG'nin lenf nodu tutulumunu öngörmedeki duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif prediktif değeri ve doğruluğu sırasıyla %54,1, %83,3, %76,4, %64,5, %68,7 iken, bunlar PET/BT'de sırasıyla %29,1, %95,8, %87,5, %57,5, %62,5 idi. Sonuçlar: Neoadjuvan tedavi sonrası tümör yanıtını değerlendirmede, MRG'nin daha yüksek bir duyarlılığa ve PET/BT'nin daha yüksek bir özgüllüğe sahip olduğu bulunmuştur. Benzer olarak, lenf nodu tutulumunu belirlemede MRG'nin daha yüksek bir duyarlılığa ve PET/BT'nin ise daha yüksek bir özgüllüğe sahip olduğu bulunmuştur. Yalnızca neoadjuvan tedavi sonrası çekilirse, MRG ve PET/BT'nin her ikisinin de birlikte kullanılmasını öneriyoruz. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, neoadjuvan kemoterapi, MRG, PET/BT, rezidü tümör, lenf nodu tutulumu
Tip 2 chiari malformasyonunda santral sinir sistemi anomalilerine eşlik eden abdominotorakal anomaliler
Chiari Malformasyonları, arka beyin yapılarının foramen magnumdan üst spinal kanala değişik derecelerde herniasyonu ile oluşan karmaşık yapısal bozukluklardır. Chiari malformasyonlarının her tipi, ilişkili olduğu durumlar veya anomaliler ile ortaya çıkmaktadır. Araştırmaya konu olan tip 2 Chiari malformasyonunun nöral tüp kapanma defekti ve genellikle lomber miyelomeningoselle ilişkili olduğu bilinmektedir. Malformasyon birçok yönüyle araştırılmış, patolojik varyasyonları teorilerle açıklanmaya çalışılmıştır. Bu çalışmada Fırat Üniversitesi Hastanesi veri tabanı kullanılarak tip 2 Chiari malformasyonu tanısı almış hastalarda merkezi sinir sistemi dışında kalan abdominotorakal anomalilerin görülme sıklığını tanımlamak ve varsa aralarındaki ilişkiyi belirlemek amaçlandı. 2011-2021 yılları arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi bilgi sistemine kayıtlı tip 2 Chiari malformasyonu tanısı konulan 245 hastanın radyolojik tetkikleri incelendi. 76 hastanın görüntüleri yeterli kalitede olmadığı için çalışma dışı bırakıldı ve kalan 169 hastanın torakal - abdominal bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleri eşlik eden anomaliler açısından tekrar değerlendirildi. Tip 2 Chiari malformasyonu bulunan 169 hastada kosta (%28,4) ve böbrek (%9,4) anomalilerinin belirgin şekilde arttığı diğer torakoabdominal anomalilerin ise kabul edilebilir düzeyde olduğu görüldü (Genel toplumda kot anomalileri %5 ila %14 arasında, tüm üriner sistem anomalileri ise %1 ila %3,5 arasında bildirilmiştir.). Bu anomalilerin spinal defekt düzeyleriyle ilişkisi araştırıldığında kot anomalilerinin torakolomber-torakolumbosakral defektle anlamlı korelasyonu olduğu (p<0,05) halde, renal anomalilerde korelasyon bulunamadı. Tamamı miyelomeningoselli olgularımıza disrafizm dışında ek spinal anomaliler (vertebra bölünme-oluşum anomalileri, diastematomiyeli, siringohidromiyeli) sıklıkla eşlik etmekteydi. Ek spinal anomalilerden vertebra bölünme-oluşum anomalileri ile spinal defekt düzeyleri arasında güçlü istatistiksel korelasyon mevcuttu (p<0,001). Bunun yanında tip 2 Chiari olgularında önemli morbidite nedenlerinden olan femur kırıkları (%10,1) ve gelişimsel kalça displazisi (%5,9) sıklığında da artış gözlendi. Anahtar Kelimeler: Chiari malformasyonu, miyelomeningosel, kot anomalisi, nal böbrek
Adenohipofiz hormon düzeyleri ile hipofiz MRG görüntülerinin tekstür analizi bulgularının karşılaştırılması
Adenohipofiz hormon düzeylerinin hipofiz manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile elde edilen farklı sekanslardaki görüntülerin tekstür analizi bulgularının karşılaştırılması ve tekstür analizi bulguları ile adenohipofiz hormonları ve ilişkili hormonların kandaki değerlerinin saptanabilirliğinin araştırılması amaçlandı. Çalışma retrospektif olarak planlandı ve 3T MRG cihazında hipofiz incelemesi yapılan 156 olgu değerlendirildi. Prekontrast T1 ağırlıklı (A), T2A ve postkontrast T1A hipofiz MRG görüntüleri bu konu için özel yazılmış bir MATLAB© programı ile işlenerek tekstür analizi bulguları elde edildi. Kandaki adenohipofiz hormonları ve ilişkili hormonların değerleri arasındaki ilişkiler istatistiki olarak korelasyon ve regresyon analizleri ile değerlendirildi. Hormon değerleri ile MRG görüntülerden elde edilen çok sayıda tekstür analiz parametreleri arasında zayıf düzeyde korelasyonlar saptandı. Yapılan regresyon analizi testleri ile özellikle DHEAS, serbest T4, ACTH ve TSH kan değerlerinin tekstür analizi bulgularıyla saptanabilirliğinin olabilirliği bulundu (sırasıyla %38,5; %45; %27,2 ve %25,7). Sonuç olarak, literatür taraması yapıldığında konuyla ilgili yeterli çalışma olmayan bu çalışmada, adenohipofiz hormonları ve hipofiz MRG görüntülerinden elde edilen tekstür analizi bulgularının ilişkisi ve tekstür analizi ile hormon değerlerinin saptanabilirliği ortaya konuldu. Tekstür analizi hipofiz glandının değerlendirilmesinde kullanılabilir ve faydalı bir tetkiktir. Güçlü altyapılı yeni çalışmalar bu alanda daha fazla bilgi oluşumuna katkı yapılabilir. Anahtar Kelimeler: Hipofiz Glandı; Hipofiz Hormonları; Manyetik Rezonans Görüntüleme; Bilgisayar Destekli Görüntü İşleme; İstatistik
Sebebi bilinen splenomegali değerlendirmesinde shear wave ultrason elastrografinin ayırıcı tanıdaki rolü
ÖZET Bu çalışmanın amacı ultrason inceleme yöntemlerinden biri olan shear wave elastografinin (SWE) doku sertliği ölçümüne dayanarak portal hipertansiyon, infiltrasyon ve lenfoid hiperplazi nedenli dalak büyümelerini ayırt edebilme gücünü araştırmaktır. Kasım 2016 – Eylül 2017 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalına batın ultrasonu (US) değerlendirmesi için başvuran hastalardan dalak büyümesi saptananlar SWE ile değerlendirildi. Bunlardan hastanemiz kayıtlarında dalak büyümesinin nedeni tanısal yöntemlerle belirlenmiş olan 49 hasta (32 erkek, 17 kadın, yaş ortalaması 43.5±22.1) çalışmaya dahil edildi. Dalak büyüklüğü olmayan ve dalağı etkileyebilecek bilinen herhangi bir hastalığı bulunmayan 34 kişi (19 erkek, 14 kadın, yaş ortalaması 40±15.2) kontrol grubuna dahil edildi. Dalak büyümesi nedenleri portal hipertansiyon, lenfoid hiperplazi ve infiltrasyon olmak üzere üç gruba ayrıldı. SWE incelemesi dalağın koronal oblik görüntülerinden 1-5 MHz konveks prob ile yapıldı ve dalak sertliği kPa (kilopaskal) birimiyle ölçüldü. Dalak sertliği lenfoid hiperplaziye bağlı dalak büyümesinde 14.11±4.14 kPa, portal hipertansiyona bağlı dalak büyümesinde 16.63±8.36 kPa, infiltrasyona bağlı dalak büyümesinde 10.58±4.77 kPa ölçüldü. Kontrol grubunda ortalama dalak sertliği 13.56±2.56 kPa ölçüldü. En sert dalak portal hipertansiyon nedenli dalak büyümesinde gözlenmiş olup; bu gruptaki hastaların dalak sertliği hem kontrol grubundan (p=0.04) hem de infiltrasyona nedenli dalak büyümesinden anlamlı olarak fazlaydı (p=0.01). Lenfoid hiperplaziye bağlı dalak büyümesi olan hastalarda dalak kontrol grubundan daha sert olmakla beraber fark anlamlı düzeyde değildi (p=0.63). Lenfoid hiperplaziye bağlı dalak büyümesinde dalak sertliği infiltrasyona bağlı dalak büyümesinden belirgin olarak daha fazla olsa da fark anlamlı düzeyde değildi (p=0.08). İnfiltrasyon nedenli dalak büyümesi olan hastalarda dalak kontrol grubu (p=0.005) ve portal hipertansiyona bağlı dalak büyümesi olan hastalardan anlamlı derecede daha yumuşak saptandı (p=0.01). Sonuç olarak, dalağın en sert olduğu hastalar portal hipertansiyon hastaları olup lenfoid hiperplazi hastalarında dalak sertliğinin daha az oranda arttığı görülmüştür. İnfiltratif hastalıklarda ise dalağın normalden yumuşak olduğu görülmüştür. SWE ile ölçülen dalak sertliği, ilk kez tanısı konmuş ve nedeni henüz bilinmeyen splenomegali hastalarında nedenin tahmininde noninvaziv bir yöntem olarak yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: dalak sertliği, elastografi, infiltrasyon, lenfoid hiperplazi, portal hipertansiyon, shear wave elastografi (SWE), splenomegali, ultrason
Mezial temporal epilepsi hastalarında farklı MR görüntüleme tekniklerinin epileptojenik odak lokalizasyonu ve lateralizasyonu açısından karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, mezial temporal lob epilepsi (MTLE) hastalarında, hipokampal hacim ölçümü, MR Spektroskopi, DDK ve pASL Perfüzyon MR tekniklerinin epileptojenik odağın lokalizasyonu ve lateralizasyonuna katkılarını araştırmaktır.Epilepsi cerrahisi öncesi 3 Tesla MR ünitesinde değerlendirilen dirençli MTLE'li 42 hasta ve 11 kontrol olgu retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Video EEG monitorizasyonu ve/veya PET BT'ye göre belirlenen patolojik ve kontrol hipokampus grupları hipokampal hacim ölçümü, MR Spektroskopi'de elde edilenNAA/Cre, NAA/Cho ve NAA/Cho+Cre oranları, pASL ve DDK perfüzyon MR teknikleriyle elde edilen rölatif CBF ve CBV değerleri lateralizasyon açısından karşılaştırılmıştır. Tüm yöntemlerin patolojik ve kontrol hipokampusu ayırt etmede kullanılacak en iyi kesim noktası ve bu noktaya göre performans gösterge yüzdeleri istatiksel olarak hesaplanmıştır. Ayrıca, elde edilen en iyi kesim noktaları ve asimetri indeksleri kullanılarak `MR (+) MTLE', `MR (-) MTLE' ve `bilateral MTLE' gruplarında performans gösterge yüzdeleri hesaplanmıştır. Tüm yöntemlerin patolojik ve kontrol hipokampus gruplarındaki değerlerinin ortalamaları arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,01). Kontrol ve patolojik hipokampusu ayırt etmede yöntemlerin sırasıyla en iyi kesim noktası, duyarlılık, seçicilik, pozitif ve negatif öngörü değerleri, hacim ölçümü için 2115 mm3, %98, %73, %81ve %97, NAA/Cho oranı için 1,14, %86, %79, %83 ve %83, pASL tekniği ile elde edilen rölatif CBF değeri için 0,89, %71, %78, %72 ve %76, DDK tekniği ile elde edilen rölatif CBF değeri için 0,94, %79, %76, %73 ve %82'dir. Hasta gruplarında da doğru lateralizasyon açısından yöntemler özellikle birlikte değerlendirildiğinde benzer başarılı sonuçlar elde edilmiştir.Hipokampal hacim ölçümü, MR Spektroskopi, kontrastlı ve kontrastsız perfüzyon MR teknikleri MTLE'nin tanı ve lateralizasyonunda önemli bilgiler vermektedir. pASL perfüzyon MR tekniği görece düşük performansa sahip olmasına rağmen, kontrast maddeye gerek olmaması, kolay ve tekrarlanabilirolmasıyla diğer yöntemlere ek olarak kullanılarak MR (-) TLE olgularında da dahil olmak üzere tanısal performans arttırılabilir.
Sternum ve kostaların gelişimsel radyolojik anatomisi ve kostokondral bileşkede, sternum ile klavikula medial epifizinde yaşla birlikte görülen değişikliklerin çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Bu çalışmada klavikula medial epifizi gelişiminin yaşla olan ilişkisi, sternum, kostalar ve göğüs ön duvarı varyasyon ve anomalilerinin toplumdaki sıklığının, kostokondral bileşkelerde gelişen kalsifikasyonların yaşla olan ilişkisinin ve sternumun gelişimiyle sternumda görülen kemikleşme merkezlerinin kendi aralarındaki birleşmelerin yaşla olan ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi ile Toraks BT incelemeleri yapılan 0-30 yaş arası 658 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların 340'ı 0-18 yaş, 318'i ise 18-30 yaş arasındaydı.Klavikula medial epifizinin gelişimi, Schmelling'in evreleme sistemine göre değerlendirildi. Klavikula medial epifizinin metafiz ile tam birleştiği dönem olan 4. evre en erken 19,2 yaşında görülmekte olup literatürle uyumlu bulundu.Çalışmamızda 248 olguda %37,7 oranında sternal anomali saptandı. Bunların 48'i çocuk, 200'ü ise erişkin idi. Manubriosternal birleşme %14,7, sternoksifoidal birleşme % 22,6 oranlarında izlendi. Bu durumların, ileri yaşlarda görülme sıklıkları artan varyasyonel durumlar olduğu düşünüldü.Kosta anomalileri 92 olguda (%14) izlendi.Çalışmamızda 27 olguda (%4,1) göğüs ön duvarı anomalisi saptandı.Kostokondral kalsifikasyonlar, kızlarda daha erken olmak üzere en erken 10,9 yaşında izlendi. Kostokondral kalsifikasyonların hiç görülmediği en geç yaş 24 yaş civarıydı. İlk iki dekatta kadınlarda kostokondral kalsifikasyon görülme oranları, erkeklerden yüksek bulundu.Manubrium ve sternum gövde kesimini oluşturan kemikleşme merkezi sayılarında, olgular arasında belirgin farklılıklar mevcuttu. Bu farklılıklar nedeniyle olguların genelinde gövde kesimi kemikleşme merkezlerinde, sternebralar arası birleşme zamanlarını yaş ile ilişkilendirmek mümkün olmadı.Manubrium ve sternum gövde kesimini oluşturan kemikleşme merkezleri yaş ilerledikçe birbirleriyle birleşmekte ve sonuçta sayıca azalmaktaydı. Olguların %89'unda gövde kesiminde sternebralar arası birleşme aşağıdan başlayarak yukarı doğru gitmekteydi. Ksifoid parçada kemikleşme merkezleri hem fetal, hem doğum sonrası dönemde oluşmakta olup kemikleşmenin gerçekleştiği olguların oranı yaş ilerledikçe artmaktaydı.
1,5 tesla MRG ile rektum kanserinin TNM evrelemesi ve neoadjuvan kemoradyoterapinin etkinliğinin değerlendrilmesinde difüzyon MRG'nin rolü
Rektum kanserinde tedavi şekli, hastalığın evresine göre değişmekte, dolayısı ile tedavi öncesi doğru evreleme yapılması büyük önem arz etmektedir. Bu çalışma, biopsi sonucu rektum adenokanseri tanısı almış hastalarda, prospektif olarak 1,5 Tesla Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) ile T ve N evrelemesinin yapılması, tümör diferansiasyonun saptanabilmesi ve neoadjuvan tedavi alan hastalarda tümör regresyonunun tahmin edilebilmesini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışma; 36 hasta grubu, 22 kontrol grubu olgularından oluştu. 12 olgu neoadjuvan tedavi öncesi ve sonrası değerlendirildi. Tüm olguların MRG ve difüzyon ağırlıklı görüntülemesi (DAG) yapılıp apparent diffusion coefficient (ADC) haritası çıkarıldı. T evreleme doğruluk oranı MRG'de %72,2'di. N evreleme doğruluk oranı T2 sekansında %75, DAG'da % 72,2 bulundu. Tümöral rektum ADC değerleri normal rektum duvarına göre anlamlı olarak azalmış izlendi (p<0,001). 1,52x10-3 mm2/sn cut-off ADC değerine göre normal duvar ile tümöral duvar arasında sensitivite %94 spesifite %100 bulundu. Ortalama T3 ve T4 evre (ekstramural) ADC değerleri, T2 evre (intramural) ADC değerlerine göre anlamlı olarak azalmış bulundu (p<0,001). Metastatik lenf nodların ADC ve rölatif ADC (lenf nodu/primer tümör ADC) değerleri, benign lenf nodlarına göre anlamlı olarak azalmış izlendi (p<0,001). 1,33x10-3 mm2/sn lenf nodu ADC cut-off değerine göre sensitivite %75, spesifite %100, 1,47x10-3 mm2/sn rölatif ADC cut-off değerine göre sensitivite %90,62, spesifite %88,24 bulundu. ADC değerine göre yapılan lenf nodu evrelemesi doğruluk oranı %83 bulundu. Az diferansiye grubun ADC değerlerinde, orta ve iyi diferansiye gruba göre anlamlı bir azalma izlendi (p<0,011). Neoadjuvan tedavi alan hastaların kontrol MRG'sinde, tedaviye iyi yanıt veren grupta ADC artışı, kısmi yanıt veren gruba göre anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,004). Sonuç olarak, MRG incelemesi rektum kanseri evrelemesinde oldukça önemlidir. DAG ve ADC incelemeleri tümör evrelemesinde, neoadjuvan tedavi etkinliğini ve tümör diferansiasyonunu göstermede yararlıdır. Anahtar Kelimeler: Rektum kanseri, evreleme, Difüzyon MRG
Klinik olarak prostat CA şüphesi olan olgularda multiparametrik prostat MRG'nin tanıda etkinliği
Bu çalışmadaki amacımız prostat görüntüleme raporlama ve data sistemi (PI-RADS) rehberinin kendi hasta popülasyonumuzdaki etkinliğinin araştırılmasıdır. Ocak 2016-Mart 2019 tarihleri arasında, prostat kanseri lehine pozitif muayene ve laboratuar bulgularına sahip olgular çalışmaya dâhil edildi. Prostat biyopsi endikasyonu olan olgular, (n:52) biopsi öncesi 3T Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) ile değerlendirildi. Tüm olguların PIRADS skorlaması yapılmış olup, bu skorlar histopatolojik sonuçlar ile karşılaştırılmıştır. Histopatolojik inceleme, altın standart test olarak kabul edilmiştir. Bu karşılaştırma sonucunda Multiparametrik MRG'nin sensitivite, spesifite, pozitif prediktif ve negatif prediktif değerleri hesaplanmıştır. Olguların yaş ortalaması 65,1 prostat spesifik antijen (PSA) değerleri ortalaması 12.31 ng/ml (3.35-100) idi. Elli iki hastadan 1 hasta PIRADS 1, 9 hasta PIRADS 2, 15 hasta PIRADS 3, 13 hasta PIRADS 4 ve 14 hasta PIRADS 5 olarak skorlanmıştı. Patolojik incelemede ise 28 hasta adeno kanser, 3 hasta ASAP (Atypical Small Acinar Proliferation), 9 hasta benign prostat dokusu (BPH), 8 hasta kronik prostatit ve 4 hasta diğer (kronik aktif prostatit-iltihabi reaksiyon) olarak raporlanmıştı. Bu skorlar ile histopatolojik doğruluk oranlarının karşılaştırılmasında, sensitivite, spesifite ile negatif ve pozitif prediktif değerleri sırasıyla % 67.8 , % 66.6, % 64 ve % 70 olarak hesaplanmıştır. Tüm hastaların lezyon alanlarından ADC ölçümleri yapıldı. PIRADS 4-5 lezyonların ortalama ADC değeri 0,53 x10-3 mm2, PIRADS 1-2-3 lezyonların ortalama ADC (Apparent diffusion coefficienty) değeri 1, 26 x10-3 mm2/sn ölçüldü. ADC değerleri malign kadranlarda benign kadranlara göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (p< 0.001). Anahtar Kelimeler: PIRADS v2, multiparametrik manyetik rezonans görüntüleme, prostat kanseri
Sjögren sendromu tanısında major tükrük bezi ultrasonografi ve sonoelastografi incelemelerinin yeri
Çalışmamızın amacı Sjögren sendromunda major tükrük bezlerinde patolojik Sonoelastografik değişiklikleri belirlemek; parankimal yapısal değişikleri temel alan yeni bir skorlama sistemimin tanısal etkinliğini göstermek idi.2002 Amerikan-Avrupa konsensus kriterlerine göre klinik, laboratuvar bulguları ve tanı kriterleri içindeki diğer yöntemlerle SS tanısı almış 58 olgu ve 25 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubuna Hitachi EUB 7500 US cihazı ile B-Mod, Doppler ve US-Elastografi incelemeleri yapıldı. Olguların hepsi kadındı. Parankimal ekojenite, parankimal homojenite, kenar özellikleri, hipoekoik alan-hiperekoik refleksiyonlar, vasküler özelliklerini barındıran beş US parametresi değerlendirildi. Bu parametrelere ait skorların toplamıyla 0-12 arası değişen yeni bir yarı nicel (semikantitatif) skorlama geliştirildi. Olgulara eş zamanlı bez parankiminin elastisitesini değrelendirmemizi sağlayan sonoelastografi incelemesi yapıldı, komşu dokularla karşılaştırılarak gerinim oranları ölçüldü.Parankimal özelliklerine ve vaskülariteye ait beş parametrenin dördü (parankimal ekojenite hariç) istatistiksel olarak anlamlı olup, Sjögren sendromu olgu grubunda kontrol grubuna göre belirgin yüksek US skorları elde edildi (p<0,05). Total skorlamada da SS grubunda belirgin yüksek US skorları elde edildi, kontrol grubuyla karşılaştırmada istatistiksel anlamlı fark izlendi (AUC ROC submandibuler bez için 0,86±0,04, parotis bezi için 0,80±0,05 p<0,001). Kesim değeri 4 alındığında en iyi duyarlık özgüllük değerleri elde edildi (submandibuler bez için duyarlılık %73, özgüllük %72, pozitif öngörü değeri %82,6, negatif öngörü değeri %80, parotis bezi için duyarlılık %68, özgüllük %76, pozitif öngörü değeri %82,6, negatif öngörü değeri %84).Elastografik skorlama ve gerinim oranı ortalamaları için SS ve kontrol grubu arasında anlamlı fark izlenirken (p<0,001) hastalık süresiyle elastisite skoru ve gerinim oranı arasında anlamlı fark izlenmedi(p>0,05). Gerinim oranı kesim değeri submandibuler bez için 1,55, parotis bezi için 2,45 alındığında en yüksek duyarlılık özgüllük değerleri elde edildi(submandibuler bez için duyarlılık %83, özgüllük %88, parotis bezi için duyarlılık %83, özgüllük %92).SS'da major tükrük bezi parankim tutulumunu değerlendirmede US incelemesi etkin bir yöntemdir. Sonoelastografi SS ayırıcı tanısında özgüllüğü artırarak tanıya katkı sağlayabilecek bir modalitedir. Semi kantitatif bir yöntem olan gerinim oranı ölçümü yüksek duyarlılık, özgüllük ve negatif öngörü değerleri ile elastografiye eklenebilecek bir yöntem olarak görülmektedir.Anahtar kelimeler: Ultrasonografi, elastografi, major tükrük bezi, Sjögren sendromu
İnfiltratif glial tümör evrelemesinde SWI(Susceptıbılıty Weıghted Imagıng)
AMAÇ: Tümörlerin evrelemesi yapılacak tedaviyi ve prognozu belirlemesi açısından önemlidir. Kesin tümör tipinin belirlenmesi ve evrelemesinde histopatoloji altın standart olsa da radyolojik yöntemlerde pre-operatif evrelemede kullanılmaktadır. Biz bu çalışmada bu amaçla SWI'ı kullandık. MATERYAL METOT: Patolojik olarak glial tümör tanısı almış 67 hastanın (4 - 79 yaş aralığında, yaş ortalaması 36,7 olan 29'u kadın, 38'i erkek) retrospektif olarak preoperatif MRG görüntülemelerindeki SWI sekansları değerlendirilmiştir. Tüm tümörlerin SWI sekansında izlenen punktat ITSS sayıları 2 radyolog tarafından konsensusla patolojik tanıları bilinmeden kör olarak hesaplanmıştır. Hiç ITSS içermeyen lezyonlar ITSS evre 0, 1-5 ITSS içeren lezyonlar ITSS evre 1, 6-15 ITSS içeren lezyonlar ITSS evre2, 15< ITSS içeren lezyonlar ITSS evre 3 olarak sınıflandırılmıştır. ITSS olarak izlenmeyen, "punktat olmayan sınırları belirsiz" ve yoğun olarak izlenen susceptibilitelerin sayısı '15<' olarak kabul edilmiştir. ITSS evreleri ile histopatolojik evreler ve tanılar karşılaştırılmıştır. Aynı zamanda SWI sekansında tümörün çevre dokuya göre genel intensitesine izo, hipo, hiperintens olarak ve bu intensitenin homojen / heterojen oluşuna bakılmıştır. BULGULAR: ITSS varlığının yüksek ve düşük glial tümörleri ayırt etmesinin duyarlılığı %97,6, özgüllüğü %88, negatif prediktif değeri %95,65, pozitif prediktif değeri ise %93,18 olarak hesaplanmıştır. Tümörlerin SWI'daki intensitelerine bakıldığında ise bu veriler doğrultusunda tümör intensitesi ve evresi arasındaki ilişki ile ilgili anlamlı sonuç bulunamamıştır. SONUÇ: Glial tümörlerde ITSS varlığı yüksek evreli tümörlere, ITSS yokluğu ise düşük evreli tümörlere işaret etmektedir. Mevcut veriler doğrultusunda ITSS derecesinden ziyade ITSS mevcudiyetinin daha etkili olduğu görülmüştür.
Küçük renal tümörlerin tedavisinde US/BT eşliğinde ablatif tedaviler
Küçük renal tümör saptanan olgularda, ablatif tedavi yöntemlerinden radyofrekans ablasyon (RFA) ve kriyoterapi, gün geçtikçe kullanımı artan cerrahiye alternatif termal ablasyon yöntemleridir. Bu çalışmanın amacı ablatif tedavilerin etkinliğini değerlendirmektir.Çalışmaya, renal tümörü bulunan, yaş aralığı 22-90 (ortalama:59,2) olan toplam 45 olgu (32 erkek, 13 kadın) dahil edildi. Toplam 79 lezyonun 64'üne RFA, 15'ine ise kriyoterapi yapıldı. Lezyonların sayıları 1-11 (ortalama 1,68), çapları ise 0,9-4,5 cm. (ortalama 1,9 cm) arasındaydı. R.E.N.A.L. nefrometri skoruna göre toplam 79 lezyonun 43'ü düşük, 31'i orta ve 5'i yüksek risk grubunda idi. Toplam 53 seans uygulanan ablasyon işlemlerinden 32 seansta RFA (24 perkütan, 5 intraoperatif açık, 3 laparoskopik); 15 seansta ise kriyoterapi (11 perkütan, 4 intraoperatif) uygulaması yapıldı. Perkütan RFA işlemlerinin 14'ü ise US+BT, 7'si yalnız US ve 3'ü yalnız BT eşliğinde; perkütan kriyoterapi işlemlerinin 8'i BT+US, 2'si BT ve 1'i US eşliğinde gerçekleştirildi. Tüm RFA işlemlerinde RITA Starburst® Talon elektrodu, tüm kriyoterapi işlemlerinde ise Precise? sistemi ve Iceseed? kriyoablasyon iğneleri kullanıldı. 8 olguda tek seansta egzofitik yerleşimli 8 lezyonda işlem öncesinde lezyon komşuluğuna % 5'lik konsantrasyonda dekstroz solüsyonu enjeksiyonu uygulandı. Ablasyon sonrasında olgular 1., 3., 6. ay ve 1. yılda, sonrasında ise yıllık periyodlarda BT ve MR ile takip edildi.İşlem sonrasında 1/45 (%2,2) olguda pelvikalikseal hasar, 1/45 (%2,2) olguda erken dönem böbrek fonksiyon testlerinde bozukluk, 1/45 (%2,2) olguda cilt yanığı, 1/45 (%2,2) olguda subkapsüler ve 3/45 (%6,6) olguda perirenal hematom saptandı. Olgular 2-55 ay (ortalama 23,6 ay) takip edildi. 38/45 (%84,5) olguda ve 72/79 (%91) lezyonda takip incelemelerinde tam ablasyon izlendi. Rezidü ya da rekürrens saptanan 7/45 (%15,5) olgudan 5'ine 6 seans reRFA uygulandı. Takipte 3/45 (%6,6) olguya radikal nefrektomi, 1/45 (%2,2) olguya ise renal arter embolizasyonu uygulandı. Takip süresince yalnızca 1/45 (2,2) olguda lokal ileri evre hastalığa progresyon gözlendi. Olgulardan 3/45'i (%6,6) eşlik eden morbidite ya da ek maligniteler nedeniyle kaybedildi.Ablatif tedaviler, küçük renal tümörlerin tedavisinde tercih edilen, etkin ve morbiditesi düşük tedavi yöntemleridir. Nefrometri skorlamanın böbrek tümörlerinin tanımlanmasında standardizasyon sağlamanın yanısıra tedavi seçimi ve prognoz öngörüsüne katkıda bulunacağı düşünülmektedir.
Patellofemoral artritin infrapatellar yağ dokusu hacmi ve popliteal arter intima media kalınlığı ile ilişkisinin diz MRG ile değerlendirilmesi
Patellar kondromalazinin patofizyolojisini anlamak, toplum sağlığı açısından önemli olan bu hastalığı önlemede ve yeni tedavi stratejileri geliştirmede önemli rol oynayabilir. Bu çalışmanın amacı, patellar kondromalazi ile obezite, infrapatellar yağ yastıkçığı hacmi (İNFPYYH) ve popliteal arterdamar duvar kalınlığı arasında ilişkiyi değerlendirmek ve karşılaştırmaktır.Bu çalışmaya, farklı derecelerdeki 54'ü erkek 80'i kadın toplam 134 patellar kondromalazi olgusu ve 54'ü erkek, 67'si kadın toplam 121 normal olgu dahil edildi. Olgular cinsiyet, yaş, vücut yüzey alanı (VYA), vücut kitle indeksi (VKİ) ve patellar kondromalazi sınıflamasına göre gruplandırıldı. Bütün ölçümler3T MR cihazında gerçekleştirildi. Kıkırdak hacmi ve infrapatellar yağ yastığı hacmi için sagittal planda sırasıyla DESS ve DIXON sekansları kullanıldı. Damar duvar kalınlığını değerlendirmede, puls tetikleyici aksiyel proton dansitegörüntüleri kullanıldı. Patellar kıkırdak, modifiye Outerbridge sınıflamasına göre derecelendirildi ve kıkırdak volüm ile VKİ, VYA, İNPYYH ve damar duvar kalınlığı arasındaki ilişki istatistiksel olarak değerlendirildi.Damar duvar kalınlığı ile kıkırdak defekt prevalansı ve İNPYYH arasında bağımsız bir ilişki saptandı (p?0,001). Buna ilaveten, VKİ ile İNPYYH arasında da anlamlı ilişki bulundu. Fakat farklı kondromalazi grupları arasında İNFYYH fark bulunamamadı. İNPYYH değerlerini VKİ ve VYA değerlerine tek tek oranladığımızda, kontrol ve ileri kondrolmalazi grupları arasında pozitifkorelasyon bulundu (p?0,001).Bu çalışma, obezite, İPYYH, PAİMK ve kıkırdak hacmi ile ilişkiyigösterdiği gibi, obezite ile ilişkili inflamatuar mediatörlerin kondromalazinin başlangıcında ve ilerlemesinde altı çizilecek potansiyel önemini vurgulamaktadır. Bu noktadan hareketle patellar kondromalazi önlenmesi ve daha etkin tedavisi için bu potansiyel döngünün anlaşılması önemli olabilir.