
410
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Diz osteoartritinde yüksek yoğunluklu lazer ve pulse elektromanyetik alan tedavisinin klinik ve sonografik parametreler üzerine etkinliklerinin karşılaştırılması
Bu çalışmayı diz osteoartritinde yüksek yoğunluklu lazer (HILT) ve pulse elektromanyetik alan (PEMA) tedavisinin klinik ve sonografik parametreler üzerine etkinliğini belirlemek ve karşılaştırmak amacıyla yaptık. Çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniklerine başvuran bilateral primer diz osteoartriti tanısı konulmuş 40-75 yaş arası 88 hasta alındı. Birinci grup 30 hastaya 2 hafta boyunca haftada 5 gün toplam 10 seans HILT, ikinci grup 30 hastaya yine 2 hafta boyunca haftada 5 gün olmak üzere toplam 10 seans PEMA tedavisi uygulandı. 28 hasta kontrol grubu olarak değerlendirildi. Her 3 gruba da 20 dakika hotpack ve diz eklem hareket açıklığı, germe, güçlendirme egzersizlerini içeren ev egzersiz programı verildi. Hastalar tedavi öncesi, tedavi sonrası ve tedavi sonrası 1. ayda VAS (Vizüel Analog Skala), WOMAC (Western Ontario and McMaster Universities Arthritis Index), Lequesne algofonksiyonel diz indeksi ve ultrasonografi ile diz femoral kıkırdak kalınlığı (medial, lateral ve interkondiler) ölçülerek değerlendirildi. Gruplar arasında demografik veriler açısından istatistiksel anlamlı fark yoktu. Tüm gruplarda tedavi öncesine göre tedavi sonrası ve tedavi sonrası 1. ayda VAS skoru, WOMAC ağrı ve WOMAC toplam puanlarında istatistiksel olarak anlamlı düşüşler ve her iki dizde kıkırdak kalınlığı değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı artışlar saptadık. WOMAC sertlik puanlarında hiçbir grupta istatistiksel olarak anlamlı düşüş olmadı. Grup zaman interaksiyon değerlerine bakıldığında WOMAC fiziksel fonksiyon puanı, Lequesne algofonksiyonel diz indeksi skoru ve sol diz medial femoral kondil değerlerinde HILT ve PEMA grubunda kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı iyileşme saptadık. Ancak HILT ve PEMA grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sonuçta HILT ve PEMA tedavisinin diz osteoartritinde ağrıyı azalttığı, fiziksel fonksiyonu iyileştirdiği ve kıkırdak rejenerasyonunu artırdığı fakat birbirlerine üstünlükleri olmadığını tespit ettik. Çalışmamızın sonuçları diz osteoartriti tedavisinde yol gösterici olabilir ancak bu konuda daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğu düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: Diz Osteoartriti, Lazer, Manyetik Alan, Femoral Kıkırdak Kalınlığı
Hemiplejik hastalarda solunum fonksiyon testi ve ultrasonografik diyafram ölçümlerinin korelasyonu ile solunum egzersizlerinin bu parametrelere etkilerinin araştırılması
Amaç: Hemiplejik hastalarda diyafram ultrasonunun solunum fonksiyon testi ile korelasyonu ve pulmoner rehabilitasyonun bu parametrelere olan etkilerini araştırmaktır. Bu amaçla hemiplejik hastalarda diyafram ultrasonu (DUS) ölçümleri ile solunum fonksiyon testi (SFT) korelasyonu ve pulmoner rehabilitasyonun bu parametrelere olan etkisi araştırıldı. Gereç ve yöntem: Çalışma için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik kurulundan onam alındı. Tek kör randomize, prospektif planlanan çalışmamızda kliniğimiz polikliniklerine başvuran ilk inmeye bağlı hemipleji gelişmiş, 18-80 yaş aralığında, kardiyak ve/veya pulmoner hastalıkları olmayan, mini mental skoru (MMT) 24'ün üzerinde, alt ekstremite Brunnstrom değeri evre 3'ün üstünde olan 59 hasta tarandı. Bu hastalardan dokuzu çalışmanın dahil edilme kriterlerini karşılamadığı, 5 hasta da çalışmaya katılmayı reddettiği için çalışma dışı bırakıldı, toplam 45 hasta çalışma için randomize edildi. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalara çalışmanın amacı detaylı bir şekilde anlatılarak yazılı onam alındı. Klinik değerlendirmede; Brunnstrom evrelemesi, kognitif değerlendirme için mini mental durum testi (MMT) ve Fonksiyonel Ambulasyon Skalası (FAS) ve Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçütü (FBÖ) kullanıldı. Tüm hastalara DUS ölçümleri yapıldı. Etkilenen taraf ve sağlam taraf inspirasyon sonu ve ekspirasyon sonunda 3 kez ölçüm yapıldı ve bu ölçümlerin ortalaması alındı. Hastalara DUS ölçümü sonrası aynı gün SFT ölçümü yapıldı. Tedavi grubuna nörolojik rehabilitasyon ve pulmoner rehabilitasyon programı uygulandı. Kontrol grubuna ise sadece nörolojik rehabilitasyon programı uygulandı. Rehabilitasyon programı 6 hafta boyunca haftanın 5 günü olmak üzere 30 seans şeklinde uygulandı. Takipleri sırasında 4 hasta çalışmadan ayrıldı, tedavi grubunda 1 hasta çalışmadan kendi isteğiyle, 1 hastada yoğun bakım ihtiyacı geliştiği için çalışmadan ayrıldı. Kontrol grubunda ise 1 hasta kendi isteğiyle, 1 hastada düşme sonrası kalça fraktürü gelişmesi nedeniyle ayrıldı. Altı haftalık takip sonunda 41 hasta çalışmayı tamamladı. Ölçüm parametreleri olarak FVC, FEV1, inspirasyon sonu diyafram kalınlığı ölçümü, ekspirasyon sonu diyafram kalınlığı ölçümü, diyafram kalınlaşma kesiri (ΔKdi) kullanıldı. Tüm hastalar tedavi öncesi ve tedavi sonrası değerlendirildi. Bulgular: Sonuçlar hem grup içi hem de gruplar arası karşılaştırıldı. Çalışmamızda DUS ile ölçülen, etkilenen taraf inspirasyon sonu (p<0,01), sağlam taraf inspirasyon sonu (p<0,01), etkilenen taraf ekspirasyon sonu (p<0,01), sağlam taraf ekspirasyon sonu (p<0,01), etkilenen taraf diyafram kalınlaşma kesiri (ΔKdi) (p<0,01), sağlam taraf ΔKdi değeri (p =0,01) tedavi grubunda kontrol grubuna göre tedavi sonrasında tedavi öncesine göre iyiydi (p<0,05). Benzer şekilde SFT parametrelerinde; FVC (p < 0,01), FVC(%) (p < 0,01), FEV1(p = 0,03), FEV1(%) (p=0,02), FEV1/FVC (p=0,04), tedavi grubunda kontrol grubuna göre tedavi sonrasında tedavi öncesine göre iyiydi (p<0,05). Ayrıca DUS etkilenen taraf diyafram inspirasyon sonu ölçümü SFT parametresi FVC ile tedavi öncesi (r=0,38, p=0,03) ve tedavi sonrası (r=0,460 p=0,02) pozitif koreleydi.(p<0,05). DUS etkilenen taraf diyafram inspirasyon sonu ölçümü ile SFT parametresi FEV1 ile tedavi öncesi (r=0,35, p=0,02) ve tedavi sonrası (r=0,39, p=0,03) pozitif koreleydi. DUS etkilenen taraf ΔKdi değeri ile SFT parametresi FVC tedavi öncesi (r=0,484, p=0,01) ve tedavi sonrası (r=0,32, p=0,04) pozitif koreleydi. DUS etkilenen taraf ΔKdi değeri ile SFT parametresi FEV1 tedavi öncesi (r=0,51, p=0,01) ve tedavi sonrası (r=0,40, p=0,03) pozitif koreleydi. Sonuç: Bu hastalarda DUS ölçümlerinin inme hastalarında solunum problemlerinin değerlendirilmesinde kullanılabileceği düşünülmektedir. Bunun yanı sıra inmeli hastalarda pulmoner rehabilitasyonun bu parametreleri iyileştirdiği ve bunun takibinde DUS ile yapılabileceği gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Hemipleji, Diyafram Ultrasonu, Solunum Fonksiyon Testi, Solunum Egzersizleri.
Çocukluk dönemi sağlık değerlendirme anketinin Türkçe versiyonu ve juvenil kronik artritte (JKA) geçerlilik ve güvenirliliğinin saptanması
ÖZET Çocukluk dönemi sağlık değerlendirme anketinin Türkçe versiyonu ve juvenil kronik artritte (JKA) geçerlilik ve güvenilirliğin saptanması Bu kesitsel çalışmada çocukluk dönemi sağlık değerlendirme anketinin (CHAQ) Türkçe versiyonunun geçerlilik ve güvenilirliğin saptanması amaçlandı. Hastalık süresi 55.33±39.51 ay (4-150), yaş ortalaması 10.15±3.91 (2-16) olan 16 erkek, 14 kız toplam 30 JKA. hasta çalışmaya alındı. Orijinal CHAQ Türkçe'ye çevrilip adaptasyonu yapıldı. 8 yaş ve üstü çocuklara ve tüm ebeveynlere bu anket uygulandı. Hastalık aktivite ölçümleri ve fonksiyonel durum ölçümleri ile yapısal geçerlilik, iki haftadan daha uzun bir süreden sonra gerçekleştirilen anketler ile test-retest güvenilirlik, çocuk-ebeveyn anket sonuçlan ile interobserver güvenilirlik ve bölümler arası dizabilite indeksi (Dİ) ile internal güvenilirlik değerlendirildi. Çocuklar anketi ortalama 10.9±4.7 (5-20) dakikada, ebeveynler 8.64±3.58 (3-20) dakikada tamamladılar. Dİ ortalaması 0.76±0.78 (0-2.25) olup, sistemik ve poliartiküler başlangıçlı hastalar daha yüksek Dİ'ye sahiptiler. Dİ, Steinbrocker fonksiyonel sınıf ve hekim hastalık aktivite skorları ile korele bulundu (r=0.61 p<0.05 ve t=0.59 p<0.05 sırasıyla). Dİ'leri ebeveyn ve hekim global değerlendirmesi ile yüksek oranda koreleydi. Test-retest güvenilirliği çocuklar için r=0.96 pO.001, ebeveynler için r=0.84 p<0.001, interobserver güvenilirlik ilk vizit için r=0.84 pO.001, ikinci vizit için r=0.77 pO.001 olarak oldukça yüksek değerlerde saptandı, internal güvenilirlik, Cronbach's a yöntemi ile oldukça yüksek saptandı (0.91). Ağn değerlendirmesinde her iki vizitte VAS ile yüz skalası arasında yüksek bir korelasyon vardı (r=0.67 pO.001 ve r=0.79 p<0.001 sırasıyla). Sonuç olarak, CHAQ'mn Türkçe'ye adapte edilen versiyonunun JKA'lı hastalarda sağlık durum değerlendirilmesinde güvenilir ve geçerli bir ölçüm aracı olduğu kanaatine varıldı. Anahtar kelimeler: Juvenil Kronik Artrit, Sağlık Durumu, Çocukluk Dönemi Sağlık Değerlendirme Anketi, Türkçe CHAQ, Fonksiyonel Dizabilite
Lateral epikondilitte ekstrakorporeal şok dalga tedavisi (ESWT), ultrason ve fonoforez tedavilerinin etkinliğinin karşılaştırılması: Randomize, kontrollü çalışma
Amaç: Bu çalışma, lateral epikondilitli hastalarda ESWT, ultrason ve fonoforez tedavilerinin ağrı, kavrama kuvveti, fonksiyonellik ve yaşam kalitesi üzerindeki etkinliklerini belirlemek ve bu tedavilerin birbirlerine olan üstünlüklerini saptamak amacıyla planlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya en az 4 haftadır dirsek ağrısı olan ve lateral epikondilit tanısı konulan 40'ı kadın, 28'i erkek olmak üzere toplam 68 hasta dahil edildi. Hastalar randomize edilerek 17'şer kişilik 4 gruba ayrıldı. Tüm gruplara ev programı şeklinde germe ve kuvvetlendirme egzersizleri verildi. Egzersiz programına ek olarak, 1. gruba ESWT, 2. gruba fonoforez, 3. gruba ultrason tedavisi uygulandı. 4. grup ise kontrol grubu olarak belirlendi. Değerlendirmeler ESWT, ultrason ve fonoforez uygulanan gruplarda tedavi öncesi, tedavi sonrası ve tedavi tamamlanmasından sonra 1. ayda, kontrol grubunda ise tedavi öncesinde ve 1. ayda yapıldı. Tüm gruplarda VAS (Vizüel Analog Skala) ile ağrı şiddeti, Roles ve Maudsley puanlaması ile aktivilerdeki kısıtlılık, PRTEE-T (Patient-rated Tennis Elbow Evaluation) ile fonksiyonellik, Quick DASH (Quick Disabilities of the Arm, Shoulder and Hand) ile dizabilite, HAQ (Health Assessment Questionnaire) ile yaşam kalitesi ve dinamometre ile maksimum kavrama kuvveti değerlendirildi. Bulgular: ESWT, ultrason ve fonoforez tedavisi uygulanan gruplarda 1. ayda ağrı şiddeti, fonksiyonellik, dizabilite, kavrama kuvveti ve yaşam kalitesinde anlamlı iyileşme gözlendi. Bu tedavilerin, tedavi sonrası ve 1. aydaki etkinlikleri karşılaştırıldığında ise anlamlı farklılık saptanmadı. Kontrol grubuyla kıyaslandığında, ağrı ve fonksiyonel durumda her üç grupta da görülen iyileşme anlamlıydı. Maksimum kavrama kuvveti açısından ESWT grubundaki, dizabilite ve yaşam kalitesi açısından ise ultrason grubundaki düzelmenin kontrol grubuna göre anlamlı olduğu görüldü. Sonuç: ESWT, ultrason ve fonoforez lateral epikondilitte uygulanabilecek etkin tedavi modaliteleridir. Ancak bu tedavilerin uzun vadedeki etkilerinin değerlendirilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Lateral epikondilit, ekstrakorporeal şok dalga tedavisi, ultrason, fonoforez
Ankilozan spondilit hastalarında fiziksel performansın kardiyopulmoner egzersiz testi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada Ankilozan Spondilit (AS) hastalarında aerobik fiziksel performansı kardiyopulmoner egzersiz testi (KPET) ile değerlendirmek, aerobik fiziksel performansın hastalık ilişkili değişkenlerle arasındaki ilişkiyi belirlemek ve sağlıklı kontrollerle olan farklılıkları saptamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya modifiye New York Kriterlerine göre AS tanısı almış, 18-65 yaş aralığında, 40 hasta ve 44 sağlıklı kontrol dahil edildi. Eforlu egzersiz yapmasına engel olabilecek deformitesi olan, bilinen kardiyak ya da solunum sistemi hastalığı olan, sistemik organ tutulumu olan, nörolojik hastalığı bulunan, hipertansiyonu olan ve çalışmaya katılmak istemeyen kişiler çalışmaya dahil edilmemiştir. Çalışmaya alınan katılımcıların yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, mesleki durum, sigara kullanımı, egzersiz alışkanlığı, hastalık süresi, medikasyon durumu, steroid olmayan anti-inflamatuvar ilaç (SOAİİ) ve Biyolojik ilaç kullanım durumu kaydedildi. Her hastanın sabah tutukluğu süresi sorgulandı. İnflamasyon durumunu değerlendirmek amacıyla akut faz reaktanları (Eritrosit sedimentasyon hızı (ESR), C-reaktif protein (CRP)) kaydedildi. AS'li hastaların iyilik hali üzerine etkisini değerlendirmek amacıyla hasta ve hekim global değerlendirme skoru kullanıldı. AS hastalarının ve kontrol grubunun aksiyel ve periferik eklem mobilitesini değerlendirmek amacıyla el parmak zemin mesafesi, tragus duvar mesafesi, oksiput duvar mesafesi, ağız açıklığı, modifiye schober testi, intermalleolar mesafe, lomber lateral fleksiyon, servikal rotasyon derecesi, çene manibrium mesafesi ve göğüs ekspansiyonu ölçümleri yapıldı. AS hastalarında hastalık aktivitesini değerlendirmek için Bath AS hastalık aktivitesi ölçeğinden (BASDAI), fonksiyonel durumu değerlendirmek için Bath AS fonksiyonel indeksinden (BASFI) ve aksiyel iskelet mobilitesini değerlendirmek için Bath AS metroloji indeksinden (BASMI) yararlanıldı. Hastaların yaşam kalitesi kısa form-36 (SF-36) ile değerlendirildi. Tüm katılımcılara fiziksel performansı belirlemek amacıyla KPET uygulandı. Katılımcılara KPET öncesinde solunum fonksiyon testi (SFT) yapıldı. KPET katılımcılara Cortex Metalyzer 3B (MPU31-105) ve Sprintex Callis Z 6000 cihazı ile koşu bandı üzerinde Bruce protokolü kullanılarak uygulandı. KPET sırasında maksimum kalp atım hızı (HR), maksimum VO2 değeri (ml/dk/kg), solunum değişim oranı (RER), VO2/HR (oksijen nabzı), maksimum süre, test sırasında ulaşılan maksimum hız (km/saat), G, VE/VO2, VE/VCO2, VT, VT, VD/VT, VE, BF, BR, PaCO2, PetCO2, VO2/kg, VO2 %norm değerleri kayıt edildi. Spirometrik değerlendirme ile zorlu vital kapasite (FVC), 1.saniyedeki zorlu ekspiratuar hacim (FEV1), FEV1/FVC, zirve ekspiratuar akım hızı (PEF), vital kapasitenin %25-%75 arasındaki zorlu ekspiratuar akım (FEF 25-75) ölçüm değerleri kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya katılan AS hastalarının yaş ortalaması 34.9±9.9 iken kontrol grubunun yaş ortalaması 34.4±10.3 idi. İki grubun yaş ortalaması birbirine benzerdi. İki grubun sosyodemografik özelliklerine ait veriler karşılaştırıldığında ilaç kullanımı, SOAİİ kullanımı ve biyolojik tedavi AS grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti. Bunun dışında diğer sosyodemografik veriler açısından iki grup arasında anlamlı fark gözlenmedi. Tragus-duvar mesafesi ve oksiput-duvar mesafesi AS grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek tespit edilirken(p<0.05); intermalleolar mesafe ve lomber lateral fleksiyon ölçümleri AS grubunda kontrol grubuna göre daha düşük bulunmuştur(p<0.05). Zirve kardiyovasküler yanıtta elde edilen VO2, VO2%, VO2/kg, TVO2, T, VT değerleri AS grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulunurken. (p<0.05) ; birinci ventilatuar eşikte elde edilen VO2VT1 ve VO2VT1/kg değerleri AS grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05) İstirahat halinde elde edilen VT, BR% değerleri ise kontrol grubunda AS hastalarına göre anlamlı olarak daha yüksek tespit edilmiştir (p<0.05). FVC, FEV1 ve PEF değerleri AS grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p<0.05). AS hastalarında KPET ve SFT'de elde edilen sonuçlar erkek cinsiyette kadın cinsiyete kıyasla daha yüksek bulunmuştur. AS hastalarında sigara içen grupta istirahatta elde edilen tidal volüm ve birinci ventilatuar eşikte elde edilen VO2(ml/dk/kg) değeri sigara içmeyen gruba göre daha yüksek bulunmuştur. AS hastalarında SOAİİ kullanımı olmayanlarda istirahatte elde edilen kalp atım hızı SOAİİ kullananlara kıyasla daha yüksek bulunmuştur. AS hastalarında yaşın zirve kardiyovasküler yanıtta elde edilen VO2 (ml/dk/kg), maksimum kalp atım hızı ve RER ile ve istirahatte elde edilen VO2 L/dk ve VO2 (ml/dk/kg) ile negatif korelasyon gösterdiği bulunmuştur. Yaş ile total süre arasında pozitif korelasyon tespit edilmiştir. Yaşın AS hastalarında FEV1 ve FVC değerleri ile negatif korelasyon gösterdiği tespit edilmiştir. AS hastalarında hastalık süresi ile BASMI arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. AS hastalarında birinci ventilatuar eşikte elde edilen VO2max (ml/dk/kg) ile BASDAI ve BASFI arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. AS hastalarında BASDAI istirahatte elde edilen VO2 (ml/dk/kg) değeri ile negatif korelasyon göstermiştir. AS hastalarında BASMI FEV1 ile negatif korelasyon gösterirken, BASDAI ise FEF25, FEF50 ve FEF 25-75 ile negatif korelasyon göstermiştir. Sonuç: KPET ölçümlerine göre sağlıklı kontrollerde AS hastalarına göre birçok parametrede daha iyi sonuçlar elde edilmiştir. Aerobik kapasiteyi yansıtan VO2 max değeri AS hastalarında sağlıklı kontrollere göre belirgin olarak düşük tespit edilmiştir. AS hastalarında aerobik egzersiz kapasitesi ve solunum fonksiyonlarında görülen bu azalmanın sebebi hastalığın kardiyovasküler, pulmoner ve kas iskelet sistemi başta olmak üzere çeşitli organ sistemlerinde yaptığı tutulumdur. AS hastalarında cinsiyetin aerobik egzersiz kapasitesi ve solunum fonksiyonlarını etkileyen önemli bir faktör olduğu bulunmuştur. AS'de sigara içme durumunun aerobik egzersiz kapasitesi ölçüm parametreleri üzerine etkili olduğu tespit edilmiştir. Hastalık aktivitesi ve fonsiyonel durumun aerobik egzersiz kapasitesi ve solunum fonksiyonları üzerine etkili bir parametre olmadığı görülmüştür. AS'de hasta yaşının aerobik kapasiteyi ysnsıtan VO2max değeri ile negatif korelasyon gösterdiği tespit edilmiştir. Ankilozan spondilitte aerobik fiziksel performansı etkileyen faktörleri belirlemek ve aerobik fiziksel performansı geliştirmek için yapılması gerekenleri saptamak amacıyla daha fazla sayıda çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Ankilozan spondilit, aerobik kapasite, fiziksel performans, kardiyopulmoner egzersiz testi, pulmoner fonksiyon
Fibromiyalji sendromunda hasta eğitiminin fonksiyonel durum,depresyon ve yaşam kalitesi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
ÖZET Fibromyalji sendromu (FMS), yaygın vücut ağrıları ve halsizlikle kendini gösteren kronik ağrı sendromudur. Tedavisinde ilaç ve ilaç dışı çok çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Randomize kontrollü çalışmamızda FMS'da hasta eğitimi ve ev egzersiz tedavisinin ağrı, yorgunluk ,fonksiyonel durum ve yaşam kalitesi üzerine etkilerini araştırmaktı. Bu amaçla American college of Rheumatology (ACR) tanı kriterlerine göre FMS tanısı konulan, 18-60 yaş arası hastalar rastgele yöntemle 2 gruba ayrıldı. 1. gruba (n=26) ev egzersiz proogramı , 2. Gruba (n=24) hasta eğitimi ve ev egzersiz programı uygulandı. Olgular tedavi öncesi ve tedavi bitiminden 8 hafta sonra ağrı ve yorgunluk açısından VAS, depresyon açısından BDÖ, fonksiyonel değerlendirme açısından FIQ ve yaşam kalitesi açısından NSP ile değerlendirildiler. Günümüzde FMS tedavisinde kabul edilmiş ortak bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Biz bu çalışmamızda hasta eğitimi ve ev egzersiz tedavisinin FMS üzerine olan etkisini inceledik. Çalışmanın sonucunda hasta eğitimi verilen grupta ağrı, yorgunluk , fonksiyonel durum ve yaşam kalitesinde anlamlı bir iyileşme saptadık. Anahtar Kelimeler: Fibromiyalji Sendromu, hasta eğitimi, ev egzersiz programı
Fibromiyalji sendromunda parvovirüs B19 seroprevalansı ve etyopatogenezindeki rolünün araştırılması
Fibromiyalji Sendromu(FS), yaygın ağn, yorgunluk, uyku bozukluğu ve spesifik anatomik bölgelerde hassas noktalar ile karakterize olan, etyolojisi bilinmeyen kronik bir kas- iskelet sistemi hastalığıdır. FS etyopatogenezinhı tam olarak anlaşılmamasına rağmen, genetik faktörlerle anormal periferik ve santral mekanizmaların birlikteliğini savunan hipotezler mevcuttur. Çalışmamızın amacı FS'li hastalarda parvovirus Bl9 antikor prevalansını değerlendirerek, parvovirus Bl9 enfeksiyonu ile FS arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmamıza, ortalama yaşlan 44.3±3.8 olan 75 hasta ile ortalama yaşlan 44.2+8.1 olan 75 sağlıklı birey, kontrol grubu olarak alınmıştır. ELISA yöntemi ile her iki grubun serum parvovirus Bl9 IgM ve IgG antikorlarına bakılmıştır. Fiziksel fonksiyonlarını ve semptom şiddetlerini değerlendirebilmek için FS' li hastalara Fibromiyalji Etki Anketi (FIQ) ve Görsel Ağn Skala (VAS) uygulanmıştır. Akut Bl9 enfeksiyonu geçirme prevalansı bakımından her iki grup arasında istatistiksel olarak fark bulunamamıştır. FS' li hastalarda % 81.3, kontrol grubunda % 64 oranında parvovirus B19 IgG pozitifliği saptanmıştır. Hasta grubunda parvovirus Bl9 IgG pozitifliği kontrol grubundan anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p = 0.027). FS' li hasta grubunda parvovirus Bl9 IgG' si pozitif ve negatif olanlar karşılaştırıldığında, klinik özellikler, FIQ skorlan ve VAS değerleri arasında fark saptanmamıştır. FS' li hastalarda Bl9 IgG pozitifliğinin anlamlı olarak yüksek bulunmasına karşın, fibromiyalji etyopatogenezinde parvovirus B 19 enfeksiyonunun tetikleyici bir rol oynadığını söyleyebilmek için daha ileri çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar sözcükler: Fibromiyalji sendromu, parvovirus Bl9, etyopatogenez, viral enfeksiyonlar
Astımlı çocukalarda fiziksel egzersizin yaşam kalitesi, aerobik kapasite ve solunum fonksiyonları üzerine etkisi
ÖZET ASTIMLI ÇOCUKLARDA FİZİKSEL EGZERSİZİN YAŞAM KALİTESİ, AEROBİK KAPASİTE VE SOLUNUM FONKSİYONLARI ÜZERİNE ETKİSİ Astımlı çocuklarda fiziksel eğitimin kardiyopulmoner uyum ve pulmoner fonksiyonlar üzerine etkisi literatürde araştırılmıştır, ancak egzersizin bu çocuklarda yaşam kalitesi üzerine etkisi ile ilgili yeterince veri yoktur. Çalışmamızın amacı hafif-orta astımlı çocuklarda salon aktivitelerinden oluşan düzenli submaksimal egzersizin yaşam kalitesi, aerobik kapasite ve pulmoner fonksiyonlar üzerine etkisini araştırmaktır. Elli dört hafif-orta astımlı hasta (yaş 10.1+2.1, 36 erkek, 18 kız) rastgele olarak egzersiz (E, n=28) ve kontrol (C, n=26) gruplarına ayrılmıştır. E grubuna 8 hafta, haftada 3 gün, günde 60 dakika orta yoğunlukta basketbol eğitimi programı uygulandı. Her iki gruba solunum egzersizlerinden oluşan düzenli ev egzersiz programı önerildi. Astımlı çocuklarda aktivite kısıtlanması, semptomlar ve emosyonel fonksiyonları değerlendirmek için Çocuk Astım Yaşam Kalitesi Anketi (PAQLQ) kullanıldı. Aerobik kapasite bisiklet ergometresinde yapılan fiziksel iş kapasitesi testi (PWC 170) ve koridorda 6 dakika yürüme testi (6MWT) mesafesi ile değerlendirildi. Eş zamanlı olarak spirometrik testler yapıldı. Medikasyon ve semptom skorları kaydedildi. Tüm testler eğitim programı sonunda tekrarlandı. PAQLQ skorları her iki grupta da anlamlı gelişme göstermesine rağmen (E grubu için p<0,00l ve C grubu için p<0,01), E grubunda yaşam kalitesindeki fark C grubundan anlamlı olarak daha yüksekti. C grubunda PWC 170 test sonuçlarında gelişme saptanmazken, E grubunda anlamlı artış bulundu. 6MWT mesafesi her iki grupta da artış gösterdi, fakat sadece E grubundaki artış anlamlıydı (p<0.05). E grubunda PEF değerinde görülen anlamlı değişiklik dışında (p<0,05) spirometrik değerlerde gelişme görülmedi. Sonuçlarımız astımlı çocuklarda düzenli egzersizin yaşam kalitesi ve aerobik kapasite üzerine olumlu etkilerini desteklemektedir. Sekiz haftalık düzenli submaksimal basketbol eğitimi astımlı çocuklar için etkili bir alternatiftir. Anahtar sözcükler: Astım, yaşam kalitesi, egzersiz, aerobik kapasite VI
Subakromiyal sıkışma sendromunda iki farklı yöntemle yapılan skapular retraksiyon egzersizlerinin skapular diskinezi, ağrı, fonksiyon ve normal eklem hareketi üzerine etkisi
Subakromiyal sıkışma sendromu (SSS) en sık karışımıza çıkan omuz patolojilerindendir. Bu patoloji baş üstü pozisyonlarda kolun yukarı kaldırılması ile humerus ve korakoakromiyal ark arasında supraspinatus, infraspinatus, subakromiyal bursa ve biseps tendonunun sıkışması ile oluşan ağrılı bir durumdur. SSS'nda konservatif ve cerrahi tedavi yöntemleri bildirilmiştir. Konservatif tedavi; medikal tedavi (antiinflamatuar ilaçlar), fizik tedavi modaliteleri (şok dalga, ultrason, buz, TENS vs) ve egzersiz tedavisini içerirken, cerrahi tedavi; subakromiyal dekompresyon tedavisini içermektedir. SSS'nda çoğunlukla kullanılan konservatif tedavinin amacı subakromiyal enflamasyonu azaltmak, rotator kılıfın iyileşmesini sağlamak ve ağrılı durumda olan omuz eklemine yeniden fonksiyon kazandırmaktır. Bu hastaların egzersiz programında kuvvet ve fleksibilite egzersizleri temel egzersizler olarak kullanılmaktadır. Temel egzersizler ile ağrısız eklem hareket açıklığı, kuvvet ve enduransı artırmak ve günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlığı sağlamak hedeflenmektedir. Skapular retraksiyon egzersizleri de bu egzersizlerden biridir. Bu çalışma ile SSS'lu hastalarda iki farklı yöntemle yapılan skapular retraksiyon egzersizlerinin skapular diskinezi, ağrı, fonksiyon ve normal eklem hareketleri üzerine etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmaya yaşları 33-60 yıl aralığında olan, 29'u kadın, 16'sı erkek SSS tanılı 45 hasta dahil edilmiştir. Hastalar randomize şekilde Kontrol Grubu (Rutin Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Programı), Skapular Retraksiyon Egzersizleri Grubu (SRE) ve Elastik Bantla Dirençli Skapular Retraksiyon Egzersizleri Grubu (EDSRE) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Kontrol grubuna; sıcak uygulama, terapatik ultrason, TENS ve mobilizasyon (anterior-posterior-inferior glenohumeral mobilizasyon) uygulandı ve anterior-posterior-inferior kapsüler germe, kodman egzersizi ve duvarda propriosepsiyonu içeren temel egzersizler verildi. SRE grubuna Kontrol grubundaki tedavi programına ek olarak üç tane dirençsiz skapular retraksiyon egzersizi, EDSRE grubuna ise Kontrol grubundaki tedavi programına ek olarak elastik bantla yapılan üç tane dirençli skapular retraksiyon egzersizi verildi. Gruplara haftada 5 gün toplamda 15 seans fizyoterapi ve rehabilitasyon programı uygulandı. Tedavi öncesinde ve sonrasında hastaların skapular diskinezi, ağrı, fonksiyon ve normal eklem hareketleri değerlendirildi. Skapular diskinezi değerlendirmesinde Lateral Skapular Kayma Testi, ağrı şiddeti değerlendirmesinde Vizüel Analog Skala, fonksiyon değerlendirmesinde DASH anketi ve eklem hareket açıklığı değerlendirmesinde universal gonyometre kullanıldı. Verilerin analizinde SPSS 21.0 programı kullanıldı. Tüm analizler için anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak
Ağrılı topuk dikeni tedavisinde ESWT ve podometrik ölçüm ile kişiye özel tabanlıkların etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada topuk dikeni hastalarında, ESWT ve podometrik basınç analizi ile kişiye özel olarak üretilen tabanlıkların ağrı ve ayak fonksiyonları üzerine etkisini değerlendirmeyi ve birbirine üstünlüklerini saptamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya en az 3 haftadır topuk ağrısı olan ve direk radyografi ile tanısı kesinleştirilen ağrılı topuk dikenine sahip 59 kadın ve 11 erkek olmak üzere toplam 70 hasta dahil edildi. Hastalardan 16 kişi sadece tabanlık grubuna, 27 kişi sadece ESWT grubuna ve 27 kişi ESWT+tabanlık grubuna dahil edildi. Ayrıca tüm hastalara donmuş şişe yuvarlama, ayak tabanı germe ve kuvvetlendirme egzersizlerini içeren ev egzersiz programı verildi. Değerlendirmeler tedavi öncesinde ve tedaviden sonra 12. haftada yapıldı. Tüm gruplarda tedavi öncesi ve sonrasında; ağrı şiddeti (istirahatte, presyonla ve germe ile) VAS (Vizüel Analog Skala) ile, ağrı ve ağrının günlük yaşam aktivitelerini etkileme düzeyleri RMS (Roles ve Maudsley Skoru) ile, ağrı, fonksiyon ve ayak dizilimi AOFAS ( American Orthopaedic Foot and Ankle Society) Skorlaması ile ve ayak fonksiyonları AFİ ( Ayak Fonksiyon İndeksi) ile değerlendirildi. Bulgular: ESWT, tabanlık ve ESWT+tabanlık uygulanan grupların tamamında ağrı ve ayak fonksiyonlarında anlamlı iyileşme meydana geldi. Tedavilerin etkinlikleri karşılaştırıldığında ESWT ve tabanlığın birlikte kullanılması sadece tabanlık kullanımından üstün bulundu. ESWT ve tabanlığın birlikte kullanımının sadece ESWT uygulamasından ise üstünlüğü gözlenmedi. Sadece ESWT uygulaması sadece tabanlık kullanımı ile karşılaştırıldığında bazı ağrı ve fonksiyonel değerlendirmelerde ESWT üstün bulundu. Sonuç: Ağrılı topuk dikenine sahip hastalarda, podometrik ölçüm ile kişiye özel hazırlanmış tabanlıklar ve ESWT uygulamaları tek başlarına veya birlikte kullanıldığında ağrı ve ayak fonksiyonları üzerine etkili tedavilerdir. İki tedavi seçeneğinin birlikte kullanımı sadece tabanlık kullanımından daha etkili iken ESWT'nin tek tedavi olarak uygulanmasına kıyasla daha etkili bulunmamıştır. ESWT ağrı ve ayak fonksiyonları üzerine tabanlıktan daha etkili gözükmektedir. Anahtar kelimeler: Topuk dikeni, kalkaneal spur, epin kalkanei, ekstrakorporeal şok dalga tedavisi, ESWT, kişiye özel tabanlık, podometrik ölçümlü tabanlık
Kadın gonartroz hastalarında kuadriceps, tibialis anterior ve gastroknemius kaslarının mimarisi ile kas kuvvetlerinin ilişkisinin araştırılması
Amaç: Diz OA hastalarında diz ekleminde diz ekstansör kasları dışında, ayak bileğinde etkilenebileceğini düşündüğümüz kasların kas mimarisi ile el dinamometresiyle ölçülen izometrik diz ekstansiyon, ayak bileği dorsifleksiyon ve plantar fleksiyon kas güçleri ve fonksiyonel parametreler arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya unilateral evre 2 ve üzeri diz OA mevcut olan 30 kadın hasta dahil edildi. Diz OA bulunmayan/ağrısız ve hasta tarafa göre daha düşük evre olan diz kontrol olarak alındı. Hastaların Vastus lateralis(VL), Tibialis Anterior(TA) ve Gastroknemius medial başı(GKM) ile lateral başı(GKL) kaslarının ultrason aracılığıyla kas mimari parametreleri olan kas kalınlığı(MT), pennasyon açısı(PA) ve fasikül uzunlukları(FL) değerlendirildi. USG ile değerlendirme de ayrıca OMERACT Diz OA USG skorlarına bakıldı. El ile tutulabilen dinanometre aracılığıyla izometrik maksimal ve ortalama olmak üzere: diz ekstansiyonu, ayak bileği plantar fleksiyonu ve ayak bileği dorsifleksiyon güçleri ölçüldü. Hastaların ağrı ve dizabilite durumlarını değerlendirmek amacıyla NRS(Numeric Rating Scale), WOMAC(Western Ontario and McMaster Universities Osteoarthritis) ve HAQ(Health Assessment Questionnaire) ölçekleri kullanıldı. Bulgular: İzometrik maksimum ve ortalama diz ekstansiyonu, ayak bileği plantar fleksiyonu ve ayak bileği dorsifleksiyon güçleri hasta tarafta anlamlı azalmış olarak saptandı. Kas mimarisi parametrelerinden VL kası MT ve FL; TA kası MT; GKL kası MT ve FL değerleri hasta tarafta anlamlı azalmış saptanırken GKM kas mimarisi parametrelerinde kontrol ile anlamlı farklılık saptanmadı. GKM kası PA dışında diğer hiç bir kasın mimari parametreleri ile kasın sorumlu olduğu hareketin gücü arasında anlamlı ilişki saptanamadı. OMERACT Diz OA USG skorları ile kas güçleri arasında ilişki saptanamazken; kas mimari parametrelerine bakıldığında sinovit alt ölçütü ile GKM kasında MT ve FL arasında ve kartilaj evrelemesi alt ölçütü ile yine GKM kası FL ile ilişki saptandı. Sonuç: Diz OA'da alt ekstremitede dizin yanı sıra ayak bileği kaslarında da belirgin kas tutulumu gözlenmekte ve diz çevresi kasları dışında ayak bileği kaslarında da güç kaybı gözlenmektedir. OA'ya bağlı kas tutulumu USG ile kas mimarisi aracılığıyla değerlendirilebilmektedir. Ancak kas gücü kaybı kas mimarisindeki değişim ile ilişkili değildir. Bu nedenle kas mimarisi aracılığıyla yapılacak bir değerlendirme kas güçleri hakkında fikir sağlamayacaktır.
Aksiyel spondiloartropatili hastalarda anemi sıklığının tespiti ile Sistemik İmmün-İnflamasyon İndeksi ve anti-TNF tedavisi ile etkileşimi
Amaç: Bu çalışmanın amacı aksiyel spondiloartropatili (axSpA) hastalarda anemi sıklığını tespit etmek ve sistemik immün inflamasyon indeksiyle olan etkileşimi ve de anti-TNF tedavisinin uygulanmasıyla oluşan sonuçları değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ASAS'ın (Assessment of SpondyloArthritis İnternational Society) axSpA kriterlerini karşılayan , 18 yaşından büyük olan , en az bir yıl süreyle düzenli şekilde anti-TNF tedavisine ve takibe devam eden 51'i erkek 51'i kadın olmak üzere toplamda 102 hasta dahil edildi. Tüm hastalar anti-TNF ajanlardan herhangi biriyle tedavi edildi (9 hasta etanersept, 27 hasta adalimumab, 63 hasta sertolizumab pegol, 2 hasta golimumab ve 1 hasta infliksimab). Hastalara ait laboratuvar incelemelerinden C- reaktif protein (CRP), eritrosit sedimantasyon hızı (ESH), hemoglobin (Hb), hematokrit (Hct) ve eritrosit hacmi (MCV) sayıları, nötrofil-lenfosit oranı (NLR), trombosit-lenfosit oranı (PLR) ve sistemik immün inflamasyon indeksi (SII) değerleri tedaviye başlamadan önce ve tedaviden 1 yıl sonra bakılarak karşılaştırıldı. Bulgular: Başlangıçta 34 hastada (8 erkek, 26 kadın) (%33,3) anemi tespit edildi. Anti-TNF tedavisi sonrasında anemi oranı yarı yarıya azaldı (%16,7; 3 erkek, 14 kadın). Kadınlarda anemi görülme sıklığı erkeklere göre anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,001). Anemisi olan hastaların anemisi olmayanlara göre ESH değerleri anlamlı derecede yüksek (p=0,002) fakat eritrosit (RBC) , Hct ve MCV değerleri ise anlamlı derecede daha düşüktü (p<0,001). Hemoglobin değeri ile lökosit (WBC) , nötrofil ve RBC sayısı, Hct ve MCV değerleri arasında pozitif korelasyon vardı (sırasıyla p=0,005, p=0,008, p<0,001, p<0,001, p<0,001) ; ancak ESH ile negatif korelasyon vardı (p< 0.001). Sİİ düzeylerinde anti-TNF tedavi öncesi ve sonrası yapılan karşılaştırmada azalma yönünde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde (p<0,001) fark saptandı. Anti-TNF tedavisi öncesi ve sonrası trombosit ve eritrosit sayısı dışındaki parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Sonuç: Anemi, axSpA hastalarında sıklıkla inflamasyona bağlı yaygın bir komorbiditedir. Yüksek düzeyde inflamasyon ve uzun süreli hastalık aktivitesi olan durumlar daha şiddetli anemi ile sonuçlanma eğilimindedir. Anti-TNF tedavisi yalnızca hastalık aktivitesini azaltmakla kalmaz, aynı zamanda anemi durumunu da iyileştirebilir. Anahtar Kelimeler: Aksiyel spondiloartropati , kronik hastalık anemisi , anti-TNF tedavisi
Ankilozan spondilit hastalarında anaerobik egzersiz kapasitesinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada Ankilozan Spondilit (AS) hastalarında anaerobik egzersiz kapasitesini wingate anaerobik güç testi ile anaerobik güç ve anaerobik kapasiteyi ölçerek değerlendirmek ve anaerobik egzersiz kapasitesinin hastalık ile ilgili değişkenlerle arasındaki ilişkisini belirlemek ve sağlıklı kontrollerle olan farklılıklarını saptamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya modifiye New York Kriterlerine göre AS tanısı almış, 18-65 yaş aralığında, 50 hasta ve 50 sağlıklı kontrol alındı. Çalışmadaki katılımcıların yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, meslek bilgileri, sigara kullanımı, egzersiz yapma alışkanlıkları sorgulandı. Hastaların hastalık süresi, sabah tutukluluğu süresi, steroid olmayan antiinflamatuvar ilaç (SOAİİ) ve biyolojik ilaç kullanım durumu sorgulandı. İnflamasyon aktivitesini değerlendirmek amacıyla C- reaktif protein (CRP), eritrosit sedimentasyon hızı (ESR) kaydedildi. Hastaların HLA B27 pozitif ve negatif olma durumları kayıt edildi. Ankilozan spondilitin, hastaların iyilik hali üzerine etkisini değerlendirmek amacıyla hasta ve hekim global değerlendirme skoru kullanıldı. AS hastalarının mobilitesi el parmak zemin mesafesi, tragus duvar mesafesi, oksiput duvar mesafesi, modifiye schober testi, intermalleolar mesafe, lomber lateral fleksiyon, servikal rotasyon derecesi, ağız açıklığı, çene manibrium mesafesi ve göğüs ekspansiyonu ölçümleri yapılarak değerlendirildi. AS hastalarının yaşam kalitesi kısa form-36 (SF-36) ile değerlendirildi. AS hastalarında fonksiyonel durum değerlendirilirken Bath AS fonksiyonel indeksi (BASFI), hastalık aktivitesi değerlendirilirken Bath AS hastalık aktivitesi ölçeği (BASDAI), aksiyel iskelet mobilitesi değerlendirilirken Bath AS metroloji indeksi (BASMI) kullanıldı. Tüm katılımcılara anaerobik egzersiz kapasitesini değerlendirmek için Wattbike pro kondisyon bisikleti ile wingate anaerobik güç testi uygulandı. Anaerobik güç testinde maksimum anaerobik güç (Pmax), maksimum anaerobik kapasite (Port), Pmax/kg, Port/kg, Pmin (Minimum Anaerobik Güç), Yorgunluk indeksi, maksimum kalp tepe atımı (atım/dk), ortalama kalp tepe atımı (atım/dk) değeri kayıt edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan AS hastalarının yaş ortalaması 40.5 ±7.55 iken sağlıklı kontrollerin yaş ortalaması 40.78 ± 8.71 olarak bulunmuştur. Her iki grubun demografik özelliklerine ait veriler karşılaştırıldığında iki grup arasında anlamlı fark gözlenmedi. Çalışmaya katılan AS hastalarının %76'sında HLA B27 pozitifti. Tüm katılımcılara uygulanan anaerobik güç testinde hasta grubunda maksimum anaerobik güç (Pmax), maksimum anaerobik kapasite (Port), Pmax/kg, Port/kg, Pmin (Minimum Güç) değeri kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p<0.05). AS hastalarının maksimum kalp tepe atımı ve ortalama kalp tepe atımı kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (p<0.05). AS ve kontrol grubu kıyaslandığında yorgunluk indeksi değerleri arasında anlamlı fark gözlenmedi. AS hastalarında Pmax/kg ve Port/kg değeri ile BASDAİ ve BASFİ arasında negatif yönde korelasyon bulundu. Maksimum kalp tepe atımı ve Ortalama kalp tepe atımı ile BASMİ arasında negatif yönde korelasyon bulundu. Hasta ve kontrol grubunda Maksimum anaerobik güç (Pmax) , Maksimum anaerobik kapasite (Port), Pmax/kg, Port/kg, Pmin değerleri karşılaştırıldığında erkeklerde, kadınlara göre anlamlı olarak yüksek tespit edildi (p<0.05). Yorgunluk indeksi, maksimum kalp tepe atımı ve ortalama kalp tepe atımı sırası arasında cinsiyete göre anlamlı fark gözlenmedi. AS Hastalarında anaerobik güç parametrelerinin sigara içme durumuna, egzersiz yapma durumuna ve ilaç kullanım durumuna göre değerlendirilmesinde anlamlı fark gözlenmedi. AS Hastalarında anaerobik güç parametrelerinin HLA B27 pozitif ve negatif olma durumuna göre değerlendirilmesinde anlamlı fark gözlenmedi. AS Hastalarında anaerobik güç parametrelerinin kalp tepe atımı ve ortalama kalp tepe atımı ile yaş arasında negatif korelasyon tespit edildi. Hastalık süresi ve anaerobik güç parametreleri arasında anlamlı korelasyon tespit edilmedi. Kontrol grubundaki katılımcıların anaerobik güç testinde tüm parametrelerde sigara içen ve içmeyen grup arasında anlamlı fark bulunmadı. Kontrol grubuna düzenli egzersiz yapan katılımcıların Pmax/kg ve Port/kg değerleri egzersiz yapmayanlara göre anlamlı yüksek tespit edildi. Kontrol grubunda maksimum anaerobik güç (Pmax), Maksimum anaerobik kapasite (Port), Pmax/kg, Port/kg değerleri ile yaş arasında negatif korelasyon bulundu. Sonuç: Fiziksel performansın önemli bir ölçüsü olan anaerobik egzersiz kapasitesinin değerlendirildiği çalışmamızda tüm katılımcılara uygulanan anaerobik güç testinde birçok parametrede sağlıklı kontrol grubunda, Ankilozan Spondilit hastalarına göre daha iyi sonuçlar elde edilmiştir. Maksimum anaerobik güç (Pmax), Maksimum anaerobik kapasite (Port), Pmax/kg, Port/kg, Pmin değeri AS hastalarında belirgin düşük bulunmuştur. AS hastalarında anaerobik egzersiz kapasitesinde azalmanın nedeni, hastalığın kas iskelet sistemi başta olmak üzere kardiyovasküler, solunum sistemindeki etkilerine bağlanmaktadır. Ankilozan spondilitte anaerobik egzersiz kapasitesini etkileyen faktörleri belirlemek ve anaerobik egzersiz kapasitesinin geliştirilmesine yönelik daha fazla sayıda çalışma yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Ankilozan spondilit, anaerobik güç, anaerobik kapasite, fiziksel performans
Hemiplejik hastalarda yutma fonksiyonunun değerlendirilmesinde ultrasonografinin önemi ve videofloroskopi ile korelasyonunun araştırılması
Bu çalışma Bezmialem Üniversitesi Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi tarafından desteklenmiştir. (Proje numarası: 20200801) Amaç: Bu çalışmanın amacı, disfajili inme tanılı hastalarda ultrasonografi ile tiroid (T) ve hyoid (H) arası mesafe, yakınlaşma oranı , istirahat pozisyonunda dilin kalınlığı (DK), hyoid kemik anterior ve superior yer değişim mesafesi ölçümünün etkinliğini değerlendirilmesi ve verilerin disfajisi olmayan inme tanılı hastalar ile sağlıklı katılımcılar arasında karşılaştırmaktır. Ayrıca ultrasonografik yöntemlerin disfajik hastaları değerlendirmedeki performansını videofloroskopik yutma çalışmasıyla (VFYÇ) ile korelasyonunun araştırılması hedeflenmektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon kliniğine ve Nöroloji kliniğine başvuran; serebrovasküler olaya bağlı hemipleji gelişen, yatak başı tarama testiyle disfaji saptanan 25 hasta, inme tanısı olan yutma şikayeti olmayan 25 hasta ve yutma şikayeti ile inme öyküsü olmayan 25 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, öyküleri kaydedildi. Yatak başı yutma testinde sorun yaşayan hastaların güvensiz bir yutmaya sahip olduğu belirlenerek, bu hastalara videofloroskopik yutma çalışması (VFYÇ) uygulandı ve penetrasyon-aspirasyon skalası (PAS) ile değerlendirildi. İstirahatte ve yutma sırasında Tiroid- Hyoid mesafesi ve yaklaşma yüzdesi, hyoid yer değişim mesafesi, bileşkelerin açılıp-kapanma arasındaki süre ölçüldü. Tüm katılımcıların istirahat ve kuru yutma sırasında Tiroid-Hyoid mesafesi ve yaklaşma yüzdesi, hyoid yer değişim mesafesi ve dil kalınlığı Ultrasonografi (USG) ile ölçüldü. Bulgular: USG incelemesi sonrası hyoid anteriora hareketinde disfajili inme grubu ve disfaji olmayan inme grubu arasındaki (p<0,001) ve disfajili inme grubu ile kontrol grubu arasındaki (p<0,001) fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Pozitiflik sınırı <11 mm olarak (Sen:%84, Spe:%68, AUC:0,8) belirlendi. Hyoidin superiora hareketinde disfajili inme grubu ile kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. (p<0,01). Pozitiflik sınırı <7 mm olarak (Sen:%60, Spe:%76, AUC:0,725) belirlendi. Hyoidin hareketinin mutlak mesafesi disfajili inme grubu ve disfaji olmayan inme grubu arasındaki (p<0,001) ve disfajili inme grubu ile kontrol grubu arasındaki (p<0,001) fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Pozitiflik sınırı <14,4 mm olarak (Sen:%72, Spe:%84, AUC:0,827) belirlendi. Tiroid-Hyoid arası dinlenme (THD) mesafesinde gruplar arası fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Tiroid-Hyoid arası en kısa mesafe disfajili inme grubu ile kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı. (p<0,05) Tiroid-Hyoid yakınlaşma mesafelerinde disfajili inme grubu ile kontrol grubu (p<0,001) ve kontrol grubu ile disfajisi olmayan inme grubu (p<0,01) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Pozitiflik sınırı <6 mm olarak (Sen:%96, Spe:%64, AUC:0,82) belirlendi. Tiroid-Hyoid birbirine yaklaşma oranlarında kontrol grubu ile disfajili inme grubu (p<0,001) ve kontrol grubu ile disfajisi olmayan inme grubu (p<0,05) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Pozitiflik sınırı <%36 olarak (Sen:%80, Spe:%80, AUC:0,856) belirlendi. Dil kalınlığı verilerinin istatistiksel analizinde gruplar arası farklar istatistiksel olarak anlamlı değildi. Disfajili inme grubuna ait USG ve VFYÇ değerleri incelendiğinde Tiroid-Hyoid yakınlaşma oranlarında iki yöntem arasında pozitif orta düzeyde korelasyon saptandı.(p<0,01; Pearson's r=0,56) Sonuç: USG yutmanın hem oral hem de faringeal evrelerini değerlendirmede kolay ve erişilebilir bir yöntemdir. Disfajisi olan hastalarda klinisyenlere, yutma fonksiyonuna dair verilerin elde edilmesi ve sürecin doğru yönetilmesi için ek bilgiler sağlayabilir. USG ve VFYÇ değerlerinin konumsal ölçümleri arasında fark görülse de Tiroid-Hyoid yakınlaşma oranlarında iki yöntem arasında korelasyon saptandı. Disfajili inme hastalarında USG kullanımı orofaringeal hareketi analiz etmek ve orofaringeal fonksiyonu değerlendirmek için VFYÇ'ye tamamlayıcı bir yöntem olarak hizmet edebilir. Özellikle Tiroid hyoid yakınlaşma oranı olarak tariflenen dinamik inceleme videofloroskopi ile korele bulunmuş ve pratik şekilde yutmanın değerlendirilmesinde kullanılabileceği düşünülmüştür. Bu ölçümün disfaji değerlendirilmesi ve rehabilitasyon sürecinin takibi açısından önemi ile ilgili geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Disfaji, inme, ultrasonografi, videofloroskopi, disfaji ölçümleri
Uzun süreli antikonvulsan ilaç kullanımının kemik mineral dansitesi üzerine etkileri
ÖZET Uzun süreli antikonvulsan tedavinin kemik metabolizmasını etkilediği bilinmektedir. Antikonvulsanlara bağlı osteopeni temel olarak, vitamin D'nin ve aktif metabolitlerinin hepatik katabolizmasının artmasına ve barsak kalsiyum transportunun bozulmasına sekonder olarak oluşmaktadır. Çalışmamızda, uzun süreli antikonvulsan alan hastaların kemik mineral dansitesinin ölçülmesi ve normal kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. 13-49 yaşları arasında (ortalama 27.03) 33 kadın, 21 erkekten oluşan 54 epileptik poliklinik hastası ile 11-49 yaşları arasında (ortalama 28.73) 26'sı kadın ve 16'sı erkek 42 normal bireyden oluşan kontrol grubu çalışmaya alındı. Hasta ve kontrol grubunda kalsiyum ve kemik metabolizmasını etkilediği bilinen başka ilaç kullanımı ve hastalık öyküsü bulunmamasına dikkat edildi. Tüm gruba tam kan sayımı, rutin biyokimyasal analizler, idrar analizi ve lumbal omurgadan dual-energy x-ray absorptiometry ile ölçülen kemik dansitometrisi tetkikleri yapıldı. Serum kalsiyum, inorganik fosfor, alkalen fosfataz düzeyleri hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark göstermemekteydi. Hasta grubunun BMD değerleri, kontrol grubuna göre belirgin olarak düşük bulundu (p<0.001). Sonuç olarak, antikonvulsan ilaç alan hastalarda görülen osteopeninin, fraktür riskini arttırması ve oluşabilen belirgin hipokalseminin de konvulsiyonları tetikleyebilmesi nedeniyle bu potansiyel komplikasyonlar daima hatırda tutulmalıdır. 35
Romatoid artritli hastalarda siklosporina ve methotreksat etkinliğinin karşılaştırılması
53 ÖZET ÇÜTF Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim dalında, Romatoid artritte, siklosporin A (CyA) ve metotreksat (MTX) tedavilerinin etkinliğini karşılaştırmak amacıyla yürütülen bu prospektif çalışmaya, 21 hasta katıldı. 10 hastaya oral CyA (ortalama yaş 45.4 yıl, hastalık süresi 1 1.2 yıl) ve 1 1 hastaya oral MTX (sırası ile 44.3, 8.5) verildi. Tüm hastalarda aktif hastalığı gösteren klinik ve laboratuvar bulguları mevcuttu ve tedavi grupları arasında bu indeksler açısından fark yoktu. Başlangıç dozları CyA için 2.5mg/kg/gün, MTX için 7.5mg/hafta şeklindeydi, yan etkiler ve tedaviye verilen yanıta göre doz ayarlaması yapıldı. Altıncı ayın sonunuda, MTX grubunda; sabah sertliği süresi, hastanın ağrı değerlendirmesi, Lee ve Ritchie indeksi, hassas ve şişmiş eklem sayısı, eritrosit sedimentasyon hızı (ESH), hastanın ve hekimin hastalık aktivitesini genel değerlendirmesi şeklindeki tüm kriterlerde belirgin iyileşme sağlanırken; CyA grubunda sabah serdiği süresi ve ESH' da düzelme görülmedi, ağrı skalasındaki değişiklik ise anlamlıya yakındı. Grupların birbiri ile karşılaştırmasında ise sadece ESH'da farklılık bulundu (p=0.003). CyA grubunda 4 kişide kan basıncı, 2 kişide serum kreatinin yükselmesi, MTX grubunda 2 kişide karaciğer fonksiyon testlerinde yükselme oldu. CyA tedavisi alan hastalarda hipertrikozis, hiperürisemi ve her iki grupta başağnsı, mukokutanöz reaksiyonlar ve gastrointestinal yakınmalar gözlendi. Yan etkilerin hepsi hafifıti ve tedavinin kesilmesini gerektirmedi. İleri evre RA'te; CyA'nın (2-4mg/kg/gün) etkinliğinin, ESH'ında meydana gelen değişiklik dışında, MTX'e (7.5-1 5mg/hafta) benzer olduğu sonucuna varıldı.
Karpal tünel sendromunda steroid fonoforezinin klinik bulgular ve sinir iletim hizlarina olan etkisi
Karpal Tünel Sendromunda Steroid Fonoforezinin Klinik Bulgular ve Sinir İletim Hızlarına Olan EtkisiBu çalışma, KTS'de steroid fonoforezinin elektronörofizyolojik ve klinik parametrelere olan etkisini araştırmak ve bu etkileri ultrason (US) ve sham US uygulamaları ile karşılaştırmak amacı ile planlandı.Çalışmaya idiyopatik karpal tünel sendromu tanısı konmuş 44 hasta (tümü kadın, 81 el) alındı. Hastalar fonoforez (n=27 el), US (n=28 el) ve sham US (n=26 el) gruplarına randomize edildi. Fonoforez grubuna 1,0 W/cm2 dozda ve iletici ajan olarak %0,1 dexametazon pomad kullanılarak steroid fonoforezi tedavisi uygulandı. US grubuna 1,0 W/cm2 dozda ultrason tedavisi uygulandı. Sham US grubuna ise 0,0 W/cm2 dozda sham (taklit) ultrason tedavisi uygulandı. Her üç gruba da tendon ve sinir kaydırma egzersizleri verildi. Hastalar tedavinin başlangıcında, sonrasında ve üçüncü ayında elektronörofizyolojik parametreler (median sinir motor distal latansı ve duysal sinir iletim hızları), vizüel analog skala (VAS) ve Boston Skalası (semptom şiddeti ve fonksiyonel kapasite) ile değerlendirildiler.Çalışmanın sonunda, steroid fonoforezi grubunda tüm değişkenlerde istatistiksel olarak anlamlı düzelme görüldü. US ve sham US gruplarında da VAS, Boston skalası semptom şiddeti ve fonksiyonel kapasite değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı düzelme mevcuttu. Sham US grubunda ayrıca duysal sinir iletim hızında düzelme görüldü.KTS tedavisinde steroid fonoforezinin ultrason ile karşılaştırıldığında sinir iletim çalışmaları ve klinik bulgular üzerine olumlu etkileri olduğu ve bu etkilerinin daha uzun sürdüğü görülmüştür. Ultrason ve sham US gruplarında da klinik bulgular ve hasta kaynaklı değerlendirmeler üzerine olumlu etkilerin görülmesi tendon ve sinir kaydırma egzersizlerinin KTS tedavisindeki etkinliğini düşündürmektedir.Anahtar Sözcükler: Boston Skalası, EMG, Karpal tünel sendromu, Ultrason, Steroid fonoforez
Subakromiyal sıkışma sendromu'nda laser'in etkinliği ve lokla steroid enjeksiyonu ile karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı subakromiyal sıkışma sendromunda (SSS) laserin etkinliğini araştırmak ve lokal steroid enjeksiyonu ile karşılaştırmaktı. Çalışmada laserin etkinliğini ortaya koymak için sham laser grubu da kullanıldı.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada omuz ağrısı olan 150 hasta değerlendirildi. Bu hastaların sistemik fizik muayeneleri ve omuza yönelik kas-iskelet muayeneleri yapıldı. Hastalardan AP omuz grafisi, rutin kan tetkikleri istendi ve SSS ile uyumlu olanlardan omuz manyetik rezonans görüntüleme (MRG) istendi. SSS tanısı konan 135 hasta randomize olarak 3 gruba ayrıldı. 1. gruba lokal steroid enjeksiyonu, 2. gruba sham laser uygulaması ve 3. gruba laser uygulaması yapıldı. Her gruba uygun egzersiz programı verildi. Lokal steroid enjeksiyonu 10 gün ara ile 2 defa, laser uygulaması ise haftada 3 seans olmak üzere toplam 9 seans yapıldı. Hastalar tedavi öncesi, tedavi sonrası, 3. ay ve 6. ayda değerlendirildi. Değerlendirmede istirahat ve aktivite vizüel analog skala (VAS) ölçümleri, University of California and Los Angeles omuz fonksiyonel değerlendirmesi (UCLA) ve Nottingham Sağlık Profili (NHP) ölçümleri kullanıldı.Bulgular: Tüm gruplarda tedavi sonrası ölçümlerde anlamlı değişiklik görüldü. Enjeksiyon ve laser grubunda VAS ve UCLA skorları sham grubuna göre daha anlamlıydı. SSS'li hastalarda düzelme 6. ayda da devam etmekle birlikte enjeksiyon grubunda bu durum devam etmedi. Geç dönem sonuçları laser grubunda daha iyiydi.Sonuç: Laser subakromiyal sıkışma sendromunda güvenle kullanılabilecek bir tedavi modalitesidir. Laserin olumlu etkisi SSS'li hastalarda geç dönemde de devam etmektedir.
Ankilozan spondilit hastalarında serum mir-210 ve mir-214 düzeyinin tanı ve tedavi üzerine etkisi
Çalışmada Anti-Tümör Nekroz Faktör (Anti-TNF) ve Non-Steroid Anti İnflamatuvar İlaç (NSAII) tedavisi alan Ankilozan spondilit (AS) hastalarında microRNA-210 (miR-210) ve microRNA-214 (miR-214)'ün kemik kaybı ve hastalık üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Romatoloji polikliniğine başvuran en az 2 yıldır tanı almış olan, 18-65 yaş arası 34 AS hastası (17 Anti-TNF ilaç kullanan-17 NSAI ilaç kullanan) ve yaş ortalaması ve cinsiyet dağılımı uyumlu 16 sağlıklı gönüllü alındı. Hasta ve gönüllülerde, detaylı klinik değerlendirmeler yapıldı. Hasta grubunda hastalık aktivitesini değerlendirmek için Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAI) ve Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel İndeksi (BASFI) ve VAS (Görsel Analog Ölçeği) skorları kaydedildi. Hasta ve sağlıklı gönüllülerin serum örneklerinden Eritrosit sedimantasyon hızı (ESR), C-reaktif protein (CRP) düzeyleri ölçüldü. Serum örneklerinden IL-17A, CTXI ve PINP düzeyleri ELISA yöntemi kullanılarak ölçüldü. Ayrıca, serum örneklerinden microRNA-210 (miR-210) ve microRNA-214 (miR-214) düzeyleri kantitatif polimeraz zincir reaksiyon (qPCR) yöntemi kullanılarak ölçülmüştür. MiR-210 değeri "Anti-TNF ve NSAII gruplarında" benzer olup, "Kontrol" grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.05). MiR-214, IL-17A, CTXI değerlerinde "Gruplara göre" istatistik olarak anlamlı bir farklılık gözlenmiştir. Buna göre; tüm gruplar birbirinden farklı bulunmuş olup, yüksek değere göre "NSAII, Anti-TNF ve Kontrol" grupları şeklinde sıralanmıştır (p<0.05). PINP değerinde, "Gruplara göre" istatistik olarak anlamlı bir farklılık gözlenmiştir. Buna göre; "Anti-TNF ve Kontrol grupları" benzer olup, "NSAII grubundan" düşük değer almıştır (p<0.05). Anti-TNF tedavisi alan AS hastalarında hastaların "VAS" ile "BASDAI ve BASFI değerleri" arasında, "BASFI" ile "BASDAI" arasında, CTXI" ile "miR-214" arasında, "PINP" ile "IL-17A" arasında istatistik olarak anlamlı bir pozitif ilişki bulunmuştur (p<0,05). NSAII tedavisi alan hastaların "VAS" ile "BASDAI, miR-210, IL-17A değerleri" arasında, "BASFI" ile "miR-210" arasında, "CRP" ile "ESR" arasında, "IL-17A" ile "PINP" arasında, "CTXI" ile "miR-214" arasında istatistik olarak anlamlı bir pozitif ilişki bulunmuştur (p<0,05). Sağlıklı kontrol grubunda "CRP" ile "ESR" değerleri arasında istatistik olarak anlamlı bir pozitif ilişki bulunmuştur (p<0,05). MiR-210, miR-214, IL-17A, PINP ve CTXI değerleri AS hasta grubunda sağlıklı kontrol grubundan istatistik olarak anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). AS hasta grubunda "CRP" ile "ESR değeri" arasında, "BASDAI" ile "BASFI, VAS, IL-17A ve PINP değerleri" arasında, "BASFI" ile "VAS ve miR-210 değerleri" arasında, "VAS değeri" ile "IL-17A ve CTXI değerleri" arasında, "miR-210 değeri" ile "miR-214 değeri" arasında, "miR-214 değeri" ile "CTXI değeri" arasında, "IL-17A değeri" ile "PINP değeri" arasında istatistik olarak anlamlı bir pozitif ilişki bulunmuştur (p<0,05). MiR-210 değerinin Duyarlılık (%79,4) ve Özgüllük (%75,0) değerleri ile istatistik olarak anlamlı bir ayırıcılığa sahip olduğu gözlenmiştir (p<0,05). MiR-214 değerinin Duyarlılık (%76,5) ve Özgüllük (%75,0) değerleri ile istatistik olarak anlamlı bir ayırıcılığa sahip olduğu gözlenmiştir (p<0,05). Çalışmanın sonucu miR-210 ve miR-214 düzeyinin, inflamasyon ve klinik parametrelerle ilişkisini ortaya koymakla birlikte, anti-TNF tedavisinin inflamasyon, kemik yıkımı ve klinik seyir üzerinde diğer tedavilerden daha etkili olduğunu da göstermiştir. Elde edilen sonuçlar neticesinde hastalığın tanısında miR-210 ve miR-214 düzeylerine bakılmasının anlamlı olacağı, miR-210 ve miR-214 düzeylerinin IL-17A, PINP ve CTXI seviyeleriyle ilişkisinin hastalığın seyrini izlemede yardımcı olabileceği ve sonuçların yeni farmakolojik tedavilerin gelişimine katkıda bulunacağı düşünülmektedir.
Hemiplejik omuz ağrılı hastalarda yüksek yoğunluklu lazer terapi ile kinezyo terapi etkinliğinin fonksiyonel ve ultrasonografik değerlendirilmesi
Amaç; çalışmanın amacı inme sekeli hemiplejik omuz ağrısı olan hastalarda yüksek yoğunluklu lazer ve bantlama tedavisinin fonksiyonel ve ultrasonografik değerlendirme bulgularına göre etkinliğinin ve konvansiyonel tedaviye üstünlüğünün araştırılmasıdır. Gereç ve yöntem; çalışmamız tek kör progresif randomize kontrollü olarak planlandı. Tedavi grupları randomizasyon ile üç gruba ayrıldı. Birinci gruba konvansiyonel tedavi, ikinci gruba konvansiyonel tedavi ve yüksek yoğunluklu lazer tedavisi, üçüncü gruba konvansiyonel tedavi ve bantlama tedavisi uygulandı. Tüm gruplar tedavi öncesi ve tedavi sonrası pasif omuz eklem hareket açıklıkları, ultrasonografik değerlendirme bulguları, brunstrom skalası, modifiye ashworth skalası, görsel analog skala, omuz ağrı ve yetersizlik skalası, fonksiyonel bağımsızlık ölçeği ve sağlık değerlendirme anketi ile değerlendirildi. Sonuç parametrelerinin değerlendirilmesinde tedavi öncesi ve tedavi sonrasında elde edilen ölçümlerin çalışma gruplarına göre karşılaştırılmasında tekrarlı ölçümler varyans, ultrason bulgularının karşılaştırılmasında ise Mc-Nemar testi kullanıldı. Bulgular; tedavi grupları tedavi sonrası tekrar değerlendirildi. Pasif omuz fleksiyonu, ekstansiyonu, dış rotasyonu, brunstrom iyileşme skalası, omuz ağrı ve yetersizlik ölçeği ağrı skorları, fonksiyonel bağımsızlık ölçeği ve sağlık değerlendirme anketi skorları tüm gruplarda istatistiksel olarak anlamlı iyileşme gösterdi. Fakat gruplar arası anlamlı fark saptanmadı. Ultrasonografik görüntüleme bulguları ve spastisite skorlarında tedavi sonrası istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Görsel analog skala skorları ve omuz ağrı ve yetersizlik ölçeği yetersizlik skorları lazer grubunda hem bantlama grubuna hem de konvansiyonel tedavi gruba göre istatistiksel olarak anlamlı iyileşme gösterdi. Sonuç ve öneriler; hemiplejik omuz ağrısı tedavisinde lazer, bantlama ve konvansiyonel tedavilerin hepsi etkili ve güvenlidir. Ancak yüksek yoğunluklu lazer terapinin, ağrı kontrolü ve üst ekstremite yetersizlik skorlarında diğer gruplardan üstün olduğu görülmektedir. Bu sonuçlar ile hemiplejik omuz ağrısı tedavisinde lazer terapinin erken dönemde etkili ve güvenli bir tedavi seçeneği olduğu söylenebilir. Bu konuda, uzun dönem tedavi sonuçlarının değerlendirildiği, daha fazla hasta katılımlı yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler; hemiplejik omuz ağrısı, lazer terapi, bantlama terapi
Fibromiyalji hastalarında serum nükleer faktör eritroid 2 ilişkili faktör 2 (NRF2) düzeyinin, oksidatif stres parametrelerinin ve tiyol-disülfid homeostazının araştırılması
Amaç: Fibromiyalji Sendromu, çok sayıda araştırma olmasına rağmen henüz etyolopatogenezi tam olarak bilinmeyen bir hastalıktır. Bu çalışmada, Fibromiyalji Sendromu tanısı almış kadın hastalarda serum Nrf2, Total Antioksidan Status (TAS), Total Oksidan Status (TOS) düzeyleri ve Tiyol-Disülfid Homeostazı, sağlıklı popülasyon ile karşılaştırıldı, ayrıca hasta grubunda Nrf2 düzeyleri ve oksidatif stres parametreleri ile klinik bulguların ilişkisi araştırıldı. Bu çalışma, FMS'de serum Nrf2 düzeyini değerlendiren literatürdeki ilk çalışmadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon ve Romatoloji polikliniklerine başvuran 60 FMS tanılı hasta ve 50 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 110 katılımcı dahil edildi. Çalışma kesitsel olarak planlandı. Katılımcılarla, serum örneklerinin alınması, fizik muayene ve klinik değerlendirme için bir kez görüşme yapıldı. Katılımcıların serumlarında Nrf2 düzeyi ELİSA yöntemi ile, TAS, TOS, Native Tiyol (N.T.), Total Tiyol (T.T.) ve Disülfid düzeyleri spektrofotometrik yöntemle ölçüldü. Tüm katılımcıların yaş, vücut kitle indeksi, düzenli egzersiz alışkanlıkları, hastalık süresi, ilaç kullanımı gibi sosyodemografik ve klinik özellikleri Katılımcı Bilgi Formuna kaydedildi. Tanı, ACR Revize 2016 Kriterleriyle; ağrı düzeyi, Vizüel Analog Skalayla (VAS); hastalık şiddeti, Fibromiyalji Etki Anketiyle (FEA); emosyonel durum, Beck Depresyon ve Anksiyete Ölçekleriyle (BDÖ, BAÖ); uyku bozukluğu, Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksiyle (PUKİ); yorgunluk durumu, Yorgunluk Şiddet Ölçeğiyle (YŞÖ); nöropatik ağrı şiddeti, Douleur Dört Soru Nöropatik Ağrı Anketiyle (DN4) değerlendirildi. Ayrıca her katılımcı için hassas nokta (HN) sayısı kaydedildi. Bulgular: Gruplar arasında yaş açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Hasta grubunda HN sayısı, FEA, BDÖ ve BAÖ, PUKİ, YŞÖ, VAS ve DN4 skoru ortalamaları kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (p<0,001, hepsi için), TAS ve TOS düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0,001, ikisi için). Hasta grubunda Nrf2 düzeyi anlamlı düzeyde daha düşük bulundu (p<0,001) ve hasta grubunda DN4 skorları ile Nrf2 düzeyleri arasında negatif ilişki saptandı (r=-0,255, p=0,049). Sonuç: Çalışmamızın sonuçları, Nrf2'nin gelecekte FMS'li hastaların özellikle nöropatik ağrı gösteren subgruplarda etyopatogenez, tanı ve tedavi yolakları açısından ışık tutabilecek nitelikte olduğu ve Nrf2 düzeyi ölçümü düşük bulunan hastalarda Nrf2 aktivatörlerinin kullanımının gündeme gelebileceği yönünde umut vericidir. Ancak bu sonuçların doğrulanması adına daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
Spastik diplejik serebral palsili çocuklarda botulinum toksin enjeksiyonu sonrası elektrik stimulasyonunun etkinliği
Amaç: Bu çalışmada, spastik diplejik serebral palsili çocuklarda botulinum toksin enjeksiyonu sonrasında agonist kaslara uygulanan elektrik stimulasyonunun botulinum toksininin etkinliğine ek katkısı olup olmadığını değerlendirmek amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Spastik diplejik serebral palsili, gastrosoleus kas grubunda spastisitesi Modifiye Ashworth Skalası 1+ ile 3 arasında olan ve parmak ucunda yürüyen 4-10 yaş arasındaki çocuklar değerlendirildi. Hastalar randomize olarak iki gruba ayrıldı. Her iki gruptaki hastaların gastrosoleus kaslarına 10 IU/kg botulinum toksin enjeksiyonu yapıldı ve ev egzersiz programı verildi. Grup I'de, gastroknemiusa elektrik stimulasyonu yapıldı. Stimulasyona enjeksiyonun yapıldığı gün başlandı, günde bir kez, 20 dakika süresince 10 iş günü uygulandı. Hastalar tedavi öncesi, botulinum toksin enjeksiyonu sonrası 2. haftada ve 3. ayda Penn Spazm Sıklık Skoru, Modifiye Ashworth Skalası, GMFM-88 (Kaba Motor Fonksiyon Ölçütü) (evre D ve E) ve yürüme hızı ile değerlendirildiler.Bulgular: Spastisitedeki azalma erken dönemde her iki grupta da belirginken (p=0,0001) sol alt ekstremitede tedavi öncesi ile 3. ay değerlendiriminde Grup I'de spastisitede azalma daha anlamlıydı (p=0,0001). Spazm sıklığındaki azalma geç dönemde sadece Grup I'de devam etmekteydi (p=0,011). Başlangıç ile 3. ay değerleri incelendiğinde Grup I'de GMFM-88 Evre D değerlerinde düzelme (p=0,0001) Grup II'ye göre (p=0,001) daha anlamlıydı; Grup II'de ise 2. hafta ile 3. ay arasındaki düzelme istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,239). Her iki grup arasında tüm parametrelerde istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı.Sonuç: Her iki gruptaki hastalar uygulamadan genel olarak fayda görmekle birlikte, gastrosoleus kaslarında spastisitesi olan diplejik serebral palsili çocuklarda bu kaslara botulinum toksin enjeksiyonu sonrasında gastroknemius motor noktalarına elektrik stimulasyonu uygulamanın ek bir iyileştirici etkisi saptanmamıştır.Anahtar Sözcükler: Botulinum toksin, elektrik stimulasyonu, serebral palsi, spastisite
Postmenopozal osteoporozda sfingozin 1-fosfat ve kemik döngüsü belirteç düzeylerinin kirik riski ile ilişkisinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı postmenopozal osteoporoz hastalarında S1P (sphingosine 1-phosphate) molekülünün kırık riskiyle, kemik döngüsü belirteçleri ve osteoporoz yaşam kalitesi ölçeğiyle olan ilişkisini araştırmaktır. İkincil olarak da bu ilişkileri farmakolojik tedavi alan ve almayan hastalarda karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız kesitsel olarak planlandı. Çalışmamıza postmenopozal osteoporoz tanısı almış, dışlama kriterlerine uygun 48 kadın hasta ve postmenopozal dönemde olup osteoporozu olmayan 48 sağlıklı kadın dahil edildi. Hasta grubu farmakolojik tedavi alan ve farmakolojik tedavi almayan olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm katılımcılar için yaş, vücut kitle indeksi, meslek, fiziksel aktivite düzeyini içeren sosyodemografik veriler kaydedildi. Tüm katılımcılara Fracture Risk Assessment Tool (FRAX) içindeki özgeçmiş soruları soruldu, Dual Energy X-ray Absorptiometry (DEXA) sonuçları da eklenerek kırık riski sonuçları hesaplandı. Tüm katılımcılara QUALEFFO-41 anketi içindeki yanıtları kaydedildi, alt ölçek ve sonuç puanları hesaplandı. Serum PINP (Prokollajen Tip I N-Propeptid), CTX (Tip I Kolajen C-Terminal Telopeptid), S1P seviyeleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Bulgular: Gruplar yaş, meslek, VKİ, fiziksel aktivite açısından homojen dağılmıştı (p>0,05). Hasta ve kontrol grupları arasından Ağrı, Günlük yaşam aktiviteleri, Mobilite, Genel sağlık alt ölçekleri ve QUALEFFO-41 sonuç puanı arasında anlamlı fark vardı (p<0,05). PINP ve CTX açısından üç grup arasında da anlamlı fark görüldü (p<0,05). S1P için kontrol ve tedavi alan grup arasında anlamlı fark görülemedi (p>0,05). Farmakolojik tedavi alan ve almayan gruptaysa anlamlı fark görüldü (p<0,05). Farmakolojik tedavi alan hasta grubunda S1P ile FRAX-Kalça skoru arasında pozitif korelasyon vardı. Farmakolojik tedavi almayan grupta S1P ile hem FRAX-Kalça hem FRAX-MOK arasında pozitif korelasyon vardı. S1P ile PINP arasındaki ilişki üç grup için de anlamsızdı (p>0,05). Sonuç:S1P seviyelerinin ilaç almayan grupta ilaç alan gruba göre anlamlı yüksek olması bu molekülün postmenopozal osteoporoz etyopatogenezinde yeri olabileceğini göstermektedir. Aynı zamanda S1P ve Ağrı alt ölçeği arasındaki pozitif korelasyon bunun kliniğe yansıması olabilir. Anahtar Kelimeler: CTX, FRAX, Postmenopozal Osteoporoz, QUALEFFO-41, Sfingozin 1 Fosfat
Anti-TNF ve IL-17a inhibitörüyle tedavi olan ankilozan spondilit hastalarında mikroRNA-210 ve mikroRNA-214 seviyelerinin karşılaştırılması
Bu çalışmada, Ankilozan Spondilit (AS) hastalarında serum mikroRNA-210 (miR-210) ve mikroRNA-214 (miR-214) düzeylerinin, Anti-Tümör Nekroz Faktör (Anti-TNF) ve İnterlökin-17A inhibitörü Secukinumab tedavileri ile ilişkisi incelenmiştir. Çalışmaya ASAS 2009 kriterine göre, en az iki yıldır AS tanısı olan, biyolojik tedavi kullanan 34 hasta (17 Anti-TNF, 17 Secukinumab) ile yaş ve cinsiyet açısından uyumlu 16 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Klinik değerlendirmelerde Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAI), Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel İndeksi (BASFI) ve Vizüel Analog Skala (VAS) kullanılmıştır. Serumda C-reaktif protein (CRP), eritrosit sedimantasyon hızı (ESH), kemik metabolizmasına ait biyokimyasal parametreler [Tartrate-resistant acid phosphatase 5b (TRAP5b), Tip I kollajen C-terminal telopeptidi (CTX-I), Prokollajen I N-terminal peptidi (PINP)] ölçülmüş; tam kandan miR-210 ve miR-214 düzeyleri qPCR ile analiz edilmiştir. Sonuçlar, AS hastalarında CRP düzeylerinin anlamlı derecede yüksek (p=0.028), CTX-I (p<0.001) ve TRAP5b (p=0.003) düzeylerinin ise daha düşük olduğunu göstermiştir. Ayrıca miR-214 düzeylerinde hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0.014). ROC analizinde miR-214'nin ayırt edici tanısal potansiyel taşıdığı belirlenmiştir (AUC>0.7). Tedavi grupları karşılaştırıldığında Anti-TNF grubunda CRP daha yüksek, Secukinumab grubunda CTX-I ve TRAP5b daha düşük bulunmuştur. Korelasyon analizlerinde, Anti-TNF grubunda BASDAI ile CRP arasında pozitif ilişki, Secukinumab grubunda ise BASDAI'nin BASFI ve VAS ile daha güçlü ilişkileri saptanmıştır. Sonuç olarak, AS inflamasyon ve kemik metabolizması değişiklikleri ile karakterize olup, biyolojik tedaviler bu süreçler üzerinde farklı etkiler göstermektedir. Secukinumab'ın kemik metabolizmasına belirgin etkisi ve miR-214'nin tanısal potansiyeli, hastalık yönetiminde yeni yaklaşımlar için umut vaat etmektedir.
İnmeli hastalarda demografik bulgular ile hastalık özelliklerinin fonksiyonel durum, günlük yaşam aktiviteleri ve özürlülük düzeyi ile ilişkisi
İnmeli Hastalarda Demografik Bulgular ile Hastalık Özelliklerinin Fonksiyonel Durum, Günlük Yaşam Aktiviteleri ve Özürlülük Düzeyi ile İlişkisiAmaç: Bu çalışmada inmeli olguların demografik özelliklerinin, inme etyolojisi, inme süresi ve etkilenen hemisferin hastaların fonksiyonel durumları, günlük yaşam aktiviteleri, ambulasyon, mobilite ve özürlülük düzeylerine olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: 126 inmeli hastanın demografik özellikleri, inme risk faktörleri kaydedildi. Hastalar etyolojilerine, etkilenen hemisfere, yaşa, cinsiyete ve başvuru sürelerine göre gruplara ayrıldı. Ambulasyonları, mobilite düzeyleri, günlük yaşam aktiviteleri ve özürlülük düzeyleri değerlendirildi.Bulgular: Çalışmaya katılan inmeli hastaların % 48'inin kadın, % 52'sinin erkek olduğu ve % 77'sinin iskemik, % 23'ünün hemorajik kaynaklı inme olduğu belirlendi. İskemik ve hemorajik inmeli olgularda her iki grupta da en sık karşılaşılan risk faktörü hipertansiyon olarak saptandı. Hastaların fonksiyonel durum ve disabilite düzeyleri karşılaştırıldığında yaş, cinsiyet, etkilenen hemisfer ve hastalık süresine göre anlamlı farklılık bulunamadı. Fonksiyonel Ambulasyon Skala skorları ile Rivermead Mobilite ve Modifiye Barhel İndeksi skorları arasında güçlü pozitif, Modifiye Rankın Skala skoru arasında güçlü negatif ilişki saptandı. Rivermead Mobilite İndeksi ile Modifiye Barhel İndeksi skoru arasında çok güçlü pozitif, Modifiye Rankın Skala skoru ile arasında güçlü negatif ilişki saptandı. Brunnstrom evreleri ile hastaların ambulasyonları, günlük yaşam aktiviteleri, mobilite ve disabilite düzeyleri arasında yüksek korelasyon bulundu.Sonuç: Hastalarda ambulasyon, günlük yaşam aktiviteleri, mobilite ve disabilite düzeyleri açısından yaş, cinsiyet, etkilenen hemisfer ve hastalık süresine göre anlamlı farklılık bulunamadı. Fonksiyonel Ambulasyon Skalası ile Rivermead Mobilite İndeksi ve Modifiye Barhel İndeksi skorları arasında güçlü pozitif, Modifiye Rankın Skala skoru arasında güçlü negatif, Rivermead Mobilite İndeksi ile Modifiye Barhel İndeksi skoru arasında çok güçlü pozitif, Modifiye Rankın Skala skoru arasında çok güçlü negatif ilişki olduğu saptandı.Anahtar sözcükler: İnme, risk faktörleri, günlük yaşam aktiviteleri, ambulasyon, mobilite, disabilite
D vitamini ile izokinetik egzersiz programının kas kuvveti, yaşam kalitesi ve depresyon üzerine etkisinin karşılaştırılması
Amaç: D vitamini, 27 karbonlu steroid yapıda bir hormon olup esas görevi intraselüler ve ekstraselüler kalsiyum ve fosfor regülasyonunu düzenlemektir. Tüm yaşlarda D vitamini eksikliğinin nonspesifik kas, kemik, eklem ağrısı, kas güçsüzlüğü, yorgunluk, depresyon ve anksiyeteye yol açabildiği gösterilmiştir. İzokinetik kasılma belirlenmiş sabit bir hızda, kasın eklem hareket açıklığı boyunca, bütün gücüyle çalışmasını sağlayan kasılma şeklidir. İzokinetik kasılma kas kuvvetinin değerlendirilmesi ve kas performansı arttırmak için kullanılmaktadır. Çalışmamızda D vitamini ile izokinetik egzersiz programının kas kuvveti, yaşam kalitesi ve depresyon üzerine olan etkisini karşılaştırmayı amaçladık. Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Polikliniğine 2015 yılının mart-ağustos aylarında başvurmuş ve 25(OH) D vitamini düzeyi 30 ng/ml nin altında tespit edilmiş olan 18–65 yaş arası 69 hasta çalışmamızın örneklemini oluşturmaktadır. Bütün hastaların 25(OH) D vitamini düzeyi, bilateral diz ekstansör ve fleksör kas kuvveti pik tork değeri, yaşam kalitesi ve depresyon düzeyleri D vitamini tedavisinden önce ve tedaviden bir ay sonra ölçüldü. Çalışmaya alınan gönüllüler randomize olarak iki gruba ayrılarak, 33 kişilik birinci gruba sadece D vitamini verildi. 36 kişilik ikinci gruba ise D vitamini ve izokinetik egzersiz programı verildi. Sonuç: Her iki grupta da kas kuvvet artışı ,yaşam kalitesi ve depresyon skorlarının düzelmesi istatistiksel olarak anlamlı idi.Bu iki grup karşılaştırıldığında D vitamini eksikliğinde D vitaminine ek olarak verilen izokinetik egzersiz programının kas kuvveti pik tork değerlerinin artmasına, yaşam kalitesi ve depresyon skorlarının düzelmesine klinik olarak katkı sağladığı ancak katkının istatistiksel olarak anlamlı olmadığı gözlenmiştir. Sonuç olarak çalışmamızın etkinliğine katkı sağlamak için daha çok sayıda hastanın daha uzun süre izlendiği , ayrıca körleme ile birlikte D vitaminini kontrol eden major genlerde polimorfizm araştırmalarını kapsayan çalışmalara gereksinim vardır Anahtar kelimeler: D vitamini, İzokinetik Egzersiz, Kas Kuvveti,
Ankilozan spondilit ve romatoid artrit hastalarında wingless/beta-catenin yolağı inhibitörlerinin düzeyi ve anti-TNF tedaviler ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmadaki öncelikli amacımız ankilozan spondilit (AS), romatoid artrit (RA) hastalarında ve sağlıklı kontrollerde Dickkopf-1 (dkk-1) ve sklerostinin düzeylerini karşılaştırmaktı. İkincil amacımız anti-tümör nekrozis faktör- (anti-TNF-) tedavilerinin serum dkk-1 ve sklerostinin serum düzeylerine olan etkisini değerlendirmekti. Son olarak dkk-1/sklerostin düzeyleri ile ankilozan spondilit hastalık aktivite skoru arasında herhangi bir ilişki olup olmadığını değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmamıza 70 AS (35 anti-TNF- tedavi alan, 35 anti-TNF- naive), 60 RA (30 anti-TNF- tedavi alan, 30 anti-TNF- naive) ve 31 sağlıklı kontrol alındı. Serum dkk-1, sklerostin, C-reaktif protein ve eritrosit sedimentasyon hızı ölçüldü. ASDAS, Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite Skoru (BASDAİ), Bath Ankilozan Spondilit Metroloji İndeksi (BASMİ), Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel İndeksi (BASFİ), Hastalık Aktivite Skoru-28 (DAS-28) hesaplandı. Radyografiler hasta bilgilerine körleştirilmiş deneyimli bir radyolog tarafından modifiye Stoke Ankilozan Spondilit Spinal Skoru (mSASSS) ve Sharp/van der Heijde yöntemlerine göre skorlandı. Bulgular: AS-anti-TNF- tedavi alan hastalarda BASMI ve mSASSS skorları AS- anti-TNF- naive hastalara göre anlamlı olarak yüksekti. AS ve RA hastalarında serum dkk-1 ve sklerostin düzeyleri sağlıklı kontrollere göre anlamlı derecede düşüktü. AS hastalarında dkk-1 düzeyleri ile ASDAS ve BASMİ arasında ters yönlü bir korelasyon vardı. Dkk-1 ve sklerostin düzeyleri ile mSASSS arasında korelasyon yoktu. AS hastalarında BASMİ skoru ile mSASSS arasında anlamlı bir korelasyon vardı. RA hastalarında dkk-1 düzeyleri ile lomber toplam, kalça toplam ve femur boyun kemik mineral yoğunluğu arasında ters yönlü bir korelasyon vardı. Sonuç: AS hastalarındaki dkk-1 düzeyleri ile BASMİ arasında ters yönlü bir korelasyon vardı, diğer yandan BASMİ ve mSASSS skorları arasında güçlü bir korelasyon vardı. Bu nedenle, bu bulgular ankilozan spondilit hastalarındaki düşük dkk-1 seviyelerinin yeni kemik oluşumunda rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Ankilozan spondilit, Dickkopf-1 (dkk-1), sklerostin, anti-TNF tedavi, yeni kemik oluşumu
Servikal disk hernisine bağlı akut boyun ağrısında düşük doz lazer tedavisinin etkinliği
Servikal Disk Hernisine Bağlı Akut Boyun Ağrısında Düşük Doz Lazer Tedavisinin Etkinliği Amaç: Bu çalışmada amaç, servikal disk hernisine bağlı akut boyun ağrısında düşük doz lazer tedavisinin etkinliğini araştırmaktı. Dizayn: Çift kör, randomize, plasebo kontrollü çalışma. Gereç ve Yöntem: Mart 2012-Mayıs 2013 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Balcalı Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğine boyun ve/veya tek taraflı üst ekstremite ağrısıyla başvuran 230 hasta değerlendirildi. Kriterleri karşılayan ve çalışmaya katılmayı kabul eden 60 hasta 2 gruba ayrıldı. ?. gruba (n:30) DDLT, ?. gruba (n:30) sham lazer tedavisi haftada 5 gün, 3 hafta süreyle toplam 15 seans uygulandı. DDLT 904 nm dalga boyunda GaAs lazer cihazı ile transforaminal olarak 6 noktaya, her bir noktaya 120 sn süreyle, 2 J/cm² yoğunlukta, total doz 12 J, prob ciltle sabit temasta tutularak uygulandı. Hastalar tedavi öncesi ve 3 haftalık tedavi sonrasında değerlendirildi. Hastalarda vizüel analog skala (VAS) ile ağrı şiddeti, Boyun Ağrı ve Özür Skalası (Neck Pain and Disability Scale) ve yaşam kalitesi değerlendirildi. Bulgular: Gruplar arasında tedavi sonrasında boyun, kol ve gece ağrısı şiddeti, NPDS ve SF-36 skorlarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: DDLT kısa vadede disk hernisine bağlı akut boyun ağrısında plaseboya üstün değildir. Anahtar Sözcükler: Düşük Doz Lazer Tedavisi (DDLT), akut boyun ağrısı, servikal disk hernisi
Diz osteoartritinde farklı egzersiz uygulamalarının femoral kartilaj kalınlığı üzerine etkisinin ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Diz Osteoartritinde Farklı Egzersiz Uygulamalarının Femoral Kartilaj Kalınlığı Üzerine Etkisinin Ultrasonografi ile Değerlendirilmesi
Osteoartritli hastalarda biyolojik markerlarla kuadriseps kas gücü arasındaki ilişki
Amaç: Diz osteoartritli (OA) hastalarda biyolojik markerlar başta olmak üzere antropometrik veriler, kemik mineral yoğunluğu, radyolojik evre, ağrı ve fonksiyonel durum gibi değişkenlerin kuadriseps kas kuvveti ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 40-70 yaş arası primer diz OA tanısı alan 152 hasta dahil edildi. Hastaların diz grafileri Kellgren-Lawrence evrelemesi ve medial tibiofemoral eklem aralığı ölçümü evrelemesine göre evrelendi. Leptin, C-terminal telopeptid tip II kollajen, osteokalsin, C-terminal telopeptid tip I kollajen, 25-hidroksivitamin D gibi adipoz doku, kıkırdak ve kemiğe ait biyolojik markerlar enzim-linked immunosorbent assay (ELISA) metoduyla değerlendirildi. Kuadriseps kas kuvveti manuel olarak (MicroFET3 cihazıyla) ve bilgisayarlı izokinetik dinamometre ile ölçüldü. Hastaların ağrı ve fonksiyonel durumları Western Ontario ve McMaster Üniversiteleri Osteoartrit İndeksi (WOMAC) kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların %77'si obezdi. Biyolojik markerlardan serum leptin seviyeleri ile vücut ağırlığı, vücut kütle indeksi ve bel çevresi ölçümleri orta-iyi derecede koreleydi (sırasıyla r=0,52, r=0,61, r=0,43). Leptin seviyeleri ile kuadriseps kas kuvveti arasında (manuel MicroFET3 ve izometrik ekstansör kas kuvveti) zayıf negatif korelasyon bulundu. Vizüel analog skala, WOMAC ağrı, fonksiyon alt skalaları ve total skoru ile kas kuvveti parametreleri arasında zayıf negatif korelasyon saptandı. WOMAC ağrı alt skalası ise izometrik ekstansör ve fleksör, izokinetik 60°/sn ve 120°/sn ekstansör, izokinetik 60°/sn ve 120°/sn fleksör kas kuvvetleri ile zayıf negatif korelasyon gösteriyordu. Sonuç: Çalışmamızda diz OA'lı hastalarda kuadriseps kas kuvvetini belirleyen bağımsız bir faktör bulunamamıştır. Kuadriseps kas kuvvetini belirlemede hastaların ağrı ve fonksiyonel durumlarının etkili olabileceği yani kas kuvvetinin OA'ya bağlı ağrı nedeniyle azalmış olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Sözcükler: Diz osteoartriti, leptin, kuadriseps kas kuvveti, izokinetik test
Karpal tünel sendromu tedavisinde yüksek yoğunluklu lazer tedavisi (HILT), ekstrakorporeal şok dalga tedavisi (ESWT) ve transkutanöz elektriksel sinir uyarımı tedavisi (TENS) etkinliğinin karşılaştırılması
Amaç: Daha önce yapılmış çalışmalar ile karpal tünel sendromu (KTS) tedavisinde yüksek yoğunluklu lazer tedavisi (HILT), ekstrakorporeal şok dalga tedavisi (ESWT) ve transkutanöz elektriksel sinir uyarımı tedavisi (TENS) etkinliği araştırılmıştır. Bu fizyoterapi ajanlarının her birinin ayrı ayrı etkili olduğu gösterilmiştir. Ancak yaptığımız literatür taramalarında KTS hastalarında HILT, ESWT ve TENS'in etkinliklerinin karşılaştırıldığı çalışmaya rastlamadık. Bu çalışmada KTS tedavisinde HILT, ESWT ve TENS'in etkinliklerinin karşılaştırılmasını amaçladık. Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Polikliniğine Mayıs 2015 ile Ekim 2015 tarihleri arasında tedavi için başvuran ve KTS tanısı almış 54 hasta, 90 el alınmıştır. Poliklinik başvuru sırasına göre hastalar randomize edilerek, 30'ar el HILT, ESWT ve TENS tedavisine alınarak 3 grup oluşmuştur. Bilateral KTS'si olan hastaların her iki eli aynı tedavi grubuna alındı, ancak değerlendirmeler her iki el için ayrı ayrı yapıldı. Hastalara tedavi öncesi, tedavi sonrası ve tedavi sonrası 2. ay falen testi, ters falen testi ve tinel testleri yapıldı ve boston karpal tünel sorgulama anketi (BKTSA), vizüel analog skala (VAS) ağrı/uyuşukluk gece-gündüz, hasta memnuniyeti ölçeği (PEM) uygulandı. El kavrama gücü ve parmak kavrama gücü ölçümleri yapıldı. Hastalara tedavi öncesi ve tedavi sonrası 2. ayda elektromyelografi (EMG) çekildi ve median sinir motor-duyusal distal latans ve iletim hızı kaydedildi. Bulgular: Tedavi grupları birbiriyle karşılaştırıldığında değerlendirilen klinik bulgular, ölçekler ve elektronörofizyolojik parametreler bakımından istatistiksel anlamlı farklılık sapatanmadı (p>0.05). Gruplar kendi içinde tedavi öncesi, tedavi sonrası ve tedavi sonrası 2.ay olarak karşılaştırıldığında falen testi, ters falen testi, el kavrama gücü, parmak kavrama gücü, VAS gündüz/gece ağrı/uyuşukluk ölçeği, BKTSA fonksiyonel skalası, semptom skalası ve PEM ölçeğinde istatistiksel anlamlı iyileşme saptandı. Gruplar kendi içinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası 2.ay EMG bulguları açısından karşılaştırıldığında sadece HILT ve TENS grubunda median sinir duysal distal latansta (mSDL), ESWT grubunda ise median sinir motor iletim hızında (mMNCV) anlamlı farklılık görülmüştür. Sonuç: Çalışmamızda KTS tedavisinde HILT, ESWT ve TENS etkinlikleri karşılaştırıldığında, birinin diğerine üstünlüğü bulunmamıştır. Her bir tedavinin KTS'de etkili olduğu gösterilmiştir. Bu tedavi yöntemlerinin etkinliklerini karşılaştıracak daha geniş hasta sayısını içeren ve daha uzun takip süreli, randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Karpal tünel sendromu, yüksek yoğunluklu lazer tedavisi, ekstrakorporeal şok dalga tedavisi, transkutanöz eletriksel sinir uyarımı tedavisi
İnme sonrası hemipleji hastalarında alt ekstremite kas kuvveti ve dengenin fonksiyonel yürüme kapasitesi ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı inme sonrası hemipleji hastalarında alt ekstremitenin etkilenen kaslarındaki rezidüel defisitlerinin denge, fonksiyonel yürüme kapasitesi ve normalize yürüme değeri ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: İnme sonrası 3 ila 60 ay arası süre geçmiş, Fonksiyonel Ambulasyon Sınıflamasına göre en az evre 3 ve üzeri, tek taraflı hemiplejik hastalar çalışmaya dahil edildi. Fugl-Meyer Alt Ekstremite Motor Subskalası, Brunnstrom evresi ve alt ekstremite manuel kas güçleri kaydedildi. Fonksiyonel Yürüme Kapasitesini belirlemek üzere 6 dakika yürüme testi, denge ve yürüme hızının belirlenmesi içinse 10 metre yürüme testi ve Berg Denge Ölçeği uygulandı. Her iki alt ekstremitede sekiz kas grubunun maksimum izometrik kuvvetleri el dinamometresi kullanılarak ölçüldü ve etkilenen taraftaki her bir kasın rezidüel defisiti hesaplandı. 6 dakika yürüme test sonuçları aynı yaş, cinsiyet, boy ve kilodaki sağlıklı kişilerden beklenen mesafeye göre karşılanan yürüme yüzdesi (normalize 6 dakika yürüme değeri) olarak sunuldu. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 61 hastanın yaş ortalaması 54,64±11,67 ve hastalık sonrası geçen süre ortalama 23,4±18,1 ay idi. Hastaların 36'ı (%59) erkekti. Berg Denge skorları ortalama 42 (20-56), 6 dakika yürüme mesafeleri ortalama 253,43 (40,50-435,00) metre, normalize yürüme değeri ortalama 44,4±23,4 metre ve yürüme hızları ortalama 0,91 m/sn (0,15-1,67) idi. Etkilenen alt ekstremite kaslarının rezidüel defisitlerinin tamamı normalize yürüme değeri ile negatif koreleydi: kalça fleksör (r=-,651), kalça ekstansör (r=-,621), kalça abduktör (r=-,657), kalça adduktör (r=-,630); diz fleksör (r=-,738), diz ekstansör (r=-,659), ayak bilek dorsi fleksör (r=-,776), ayak bilek plantar fleksör (r=-,773). Normalize yürüme değeri ile Berg Denge Skorları, 6 dakika yürüme mesafeleri ve yürüme hızları orta-güçlü derecede korele bulundu (sırasıyla r=,688; r=,950; r=,924). Çoklu lineer regresyon analizleri sonucunda normalize 6 dakika yürüme değerini belirleyen temel bağımsız değişkenler ayak bilek plantar fleksör ve diz fleksör kasların rezidüel defisitleri olmuştur (R:,791 R2: 625). Sonuç: İnme sonrası hemiplejik hastalarda alt ekstremite kas kuvveti ve denge, yürüme performansı ile ilişkilidir. İnmeli hastalarda yürüme performansının iyileştirilmesi amacıyla alt ekstremitedeki kaslara, özellikle ayak bilek plantar fleksörler ve diz fleksörlere güçlendirme egzersizleri önerilebilir. Anahtar Sözcükler: Rehabilitasyon, İnme, Kuvvet, Yürüme, Denge.
Ankilozan spondilit hastalarında cd74 düzeyi ve mif gen polimorfizminin klinik özellikler ile ilişkisinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmadaki öncelikli amacımız ankilozan spondilit (AS) hastalarında ve sağlıklı kontrollerde CD 74 antijen düzeylerini karşılaştırmaktı. İkincil amacımız AS hastalarında ve kontrol grubunda Makrofaj Migrasyon İnhibitör Faktör (MIF) 173 G/C polimorfizmlerinin dağılımını incelemekti. Son olarak CD 74 antijen seviyeleri ile MIF 173 G/C polimorfizmi arasında ilişki varlığını ortaya koymayı amaçladık. Yöntem: Çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı/Romatoloji polikliniğine başvuran 79 AS ve 82 sağlıklı kan vericisi dahil edildi. Hastaların klinik ve demografik özellikleri sorgulanıp, kaydedildi. Hasta ve kontrol grubunda ELİSA yöntemi ile CD 74 düzeyi ve MIF 173 G/C polimorfizmi araştırıldı. Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite Skoru (BASDAİ), Bath Ankilozan Spondilit Metroloji İndeksi (BASMİ), Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel İndeksi (BASFİ), Bath Ankilozan Spondilit Radyolojik İndeksi (BASRİ), gece ve gündüz Vizüel Analog Skalası (VAS) ve Ankilozan Spondilit Yaşam Kalitesi Ölçeği (ASQoL) skorları hesaplanıp kaydedildi. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi arasında anlamlı fark saptanmadı. AS hastalarında kontrol grubuna göre CD 74 antijen seviyeleri anlamlı derecede düşüktü. Çalışma popülasyonumuzdaki hasta grubundaki bireylerin CD74 medyanı 1,17(0,93-2,1), kontrol grubundakilere göre 2,16(1,6-4,41) anlamlı düzeyde daha düşüktü. CD 74 antijen seviyeleri ile BASDAİ, BASMİ, BASFİ, BASRİ, VAS ve ASQoL skorları arasında korelasyon yoktu. AS hastalarında C alleli bulunduran hasta sayısı kontrol grubuna oranla daha fazlaydı ancak istatiksel anlamlı fark yoktu. Genotip türleri ile BASDAİ, BASMİ, BASFİ, BASRİ, VAS ve ASQoL skorları arasında korelasyon yoktu. Hasta grubundaki bireylerin HLA B-27 durumu ve genotip türlerine göre CD74 medyanları karşılaştırıldığında, farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunamadı. Sonuç: AS hastalarında CD 74 antijen seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu. Bu CD 74' ün AS tanısında kullanılabilecek bir parametre olduğunu düşündürmektedir. MIF 173 G/C polimorfizmlerden C alleli sıklığının hasta grubunda daha fazla olmasına rağmen istatiksel anlamlı fark izlenmedi ayrıca CD 74 antijen seviyeleri ile polimorfizmler arasında anlamlı ilişki bulunamadı.
Kronı̇k mekanı̇k bel ağrısında yüksek yoğunluklu lazer, kı̇nezyolojı̇k bantlama ve ultrason tedavı̇lerı̇nı̇n etkı̇nlı̇klerı̇nı̇n karşılaştırılması
Amaç: Kronik mekanik bel ağrısı sık görülen, toplumu ilgilendiren bir sağlık sorunudur. Yüksek yoğunluklu lazer tedavisi (HILT) fizik tedavide son yıllarda kullanılmaya başlanan bir fizik tedavi ajanıdır. Çalışmamızda kronik mekanik bel ağrısında HIL T , terapötik ultrason(USt) ve kinezyolojik bantlama tedavilerinin etkinliğinin karşılaştırılması amaçlandı. Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Polikliniğine Haziran 2017 ile Kasım 2017 tarihleri arasında tedavi için başvuran ve kronik bel ağrısı olan 60 hasta alınmıştır. Poliklinik başvuru sırasına göre hastalar randomize edilerek, 20'şer HILT, USt ve kinezyobant tedavisine alınarak 3 grup oluşmuştur. Hastalara tedavi öncesi ve tedavi sonrası Visüel Analog Skala, Revize Oswestry Bel Ağrısı Skalası(ROBAS), Rolland Morris Engellilik Anketi(RMEA), Lomber Eklem Hareket Açıklığı Ölçümleri(EHA) ve Modifiye Schober Testleri uygulandı. Bulgular: Tedavi grupları birbiriyle karşılaştırıldığında değerlendirilen klinik bulgular, ölçekler bakımından istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Gruplar kendi içinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası karşılaştırıldığında V AS, ROBAS, RMEA, Lomber EHA Ölçümleri, Modifiye Schober değerlendirmelerinde istatistiksel anlamlı iyileşme saptandı(p<0.05). Sonuç: Çalışmamızda kronik mekanik bel ağrısında HILT, USt ve kinezyobant etkinlikleri karşılaştırıldığında, birinin diğerine üstünlüğü bulunmamıştır. Her bir tedavinin kronik bel ağrısında kısa dönem tedavisinde etkili olduğu gösterilmiştir. Bu tedavi yöntemlerinin etkinliklerini karşılaştıracak daha geniş hasta sayısını içeren ve daha uzun takip süreli, randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.
Lokal kortikosteroid enjeksiyonu ve laser tedavisi uygulanmış plantar fasiit tanılı hastaların değerlendirilmesi
Amaç: Plantar fasiit fonksiyon kaybı ve yetersizlikle giden ve genellikle yaşlılarda görülen topuk ağrısının en sık sebeplerinden biridir. Bu çalışmada, plantar fasiit tanılı hastalarda lokal kortikosteroid enjeksiyonu ve LASER tedavisinin ağrı ve fonksiyonellik üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışmada toplam 96 hastanın dosyası incelendi ve verileri tam olan 56 hasta çalışmaya dahil edildi. Grup 1'e (n:28) lokal kortikosteoid enjeksiyonu (triamsinolon heksasetonit), grup 2'ye (n:28) 904 nm, 2J/cm2 dozunda 10 seans Galyum Arsenit LASER tedavisi almış hastalar dahil edildi. Vizüel Analog Skala, Ayak Fonksiyon İndeksi ve Topuk Hassasiyet İndeksi skorları, tedavi öncesi, tedavi sonrası ve 2. hafta, 1. ay ve 3. ay hasta kayıtlarından elde edildi. Bulgular: Demografik veriler ile kullanılan diğer indekslerin başlangıç parametreleri açısından gruplar arasında fark yoktu. Vizüel Analog Skala ve Ayak Fonksiyon İndeksi' nin tüm alt gruplarında tedavi boyunca her iki grupta da istatistiksel anlamlı düzelme saptandı (p0,001) ancak grup 2'nin istirahat Vizüel Analog Skala değerlerinde anlamlı değişiklik görülmedi (p=0,159). Aktivite Vizüel Analog Skala ile Ayak Fonksiyon İndeksi'nin tüm alt grup skorları grup 1'de 3. ayda en düşük değerdeyken, Ayak Fonksiyon İndeksi aktivite kısıtlılığı skoru grup 2'de 1. ayda en düşük değerdeydi. Topuk Hassasiyet İndeksi'nde 3. ayda azalma grup 2'de istatistiksel anlamlıyken (p=0,001), grup 1'de sınırda anlamlıydı (p=0,053). 3. ayda Topuk Hassasiyet İndeksi skorlarındaki farklılık dışında (p=0,053), tüm takip dönemlerinde Vizüel Analog Skala, Ayak Fonksiyon İndeksi ve Topuk Hassasiyet İndeksi skorlarında iki grup arasında anlamlı fark gözlenmedi (p0,05). Sonuç: Plantar fasiit yönetiminde LASER tedavisi lokal kortikosteroid enjeksiyonu kadar etkili görünmektedir. Her iki tedavinin etkinliğinin açığa çıkarılması için prospektif randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.
Kronik bel ağrılı hastalarda lomber erektör spina kas tonusunun değerlendirilmesi ve klinik parametrelerle ilişkisi
Amaç: Kronik bel ağrılı hastalarda erektör spina kasının biyomekanik özelliklerini değerlendirmek ve klinik parametrelerle ilişkisini göstermek. Gereç ve Yöntem: Ocak-Haziran 2016 tarihleri arasında polikliniğimizde kronik lomber strain tanısı konan 70 hasta (MBA grubu) ve spondiloartropati tanısı konan 68 hasta (IBA grubu) olmak üzere toplam 138 kronik bel ağrılı hasta ve bel ağrısı olmayan 42 kontrol çalışmaya alınmıştır. Myotonometri cihazı ile (MyotonPro) lomber ve torakal erektör spina kasından tonus, sertlik ve elastisite ölçümleri yapıldı. Hasta gruplarında spinal metrik ölçümler, ağrı, özürlülük ve genel sağlık durumunu değerlendiren anketler uygulandı. Bulgular: Demografik özellikler açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı. Lomber bölgeden yapılan ölçümlerden elastisite ve sertlikte gruplar arasında anlamlı fark mevcut olup elastisite hasta grubunda kontrol grubuna göre daha az, sertlik ise daha fazla idi. Ancak MBA ve IBA grupları arasında anlamlı fark yoktu. Tonusta en yüksek değerler IBA grubunda ölçülmesine rağmen gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı. Torakal bölgeden yapılan ölçümlerde üç değerde de gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Cinsiyete göre yapılan değerlendirmede lomber myotonometrik ölçümlerde kontrol grubunda tonus ve sertlik (sağ) erkeklerde daha fazla, elastisite (sol) kadınlarda anlamlı olarak daha az idi. MBA grubunda elastisite ve tonus erkeklerde daha fazla bulunurken sertlikte anlamlı farklılık bulunmadı. IBA grubunda tonus, sertlik ve elastisite (sağ) erkeklerde kadınlardan daha fazla saptandı. Sonuç: Her iki hasta grubunda lomber erektör spina kası sertliğinde artma, elastisitesinde ise azalma tespit edilmiştir. Ağrının orjininden bağımsız olarak (inflamatuar veya mekanik kökenli), primer tedaviye ilaveten, artan sertliğe yönelik olarak benzer tedavi stratejileri uygulanabilir. Bu tedavi yöntemlerinin etkinliğini objektif olarak değerlendirmede myotonometrik ölçümlerin kullanılabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Bel ağrısı, erektör spina kası, myofasial sertlik, myotonometri, spondiloartropati.
Diz osteoartritinde ultrasonun farklı yoğunluklarının klinik ve sonografik parametreler üzerine etkisi
Bu çalışma diz osteoartritinde ultrasonun farklı yoğunluklarının, klinik ve sonografik parametrelere etkinliğini karşılaştırmak amacı ile yapılmıştır. Çalışmaya primer diz osteoartriti tanısı konulan, 45-70 yaş arası 90 hasta alındı. 30 kişilik üç gruba ayrılan hastalar 3 hafta süreyle, haftada 5 gün, toplamda 15 seans tedaviye alındı. Tüm hastalara her iki dize 20 dakika hotpack, 20 dakika transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonu (TENS) ve 5'er dakika sürekli ultrason (birinci gruba 1 MHz, 1 W/cm2; ikinci gruba 1 MHz, 1.5 W/cm2; üçüncü gruba 1 MHz, 2 W/cm2) tedavisi uygulandı. Tüm hastalara izometrik egzersiz programı verildi. Hastalar tedavi öncesi, tedavi sonrası ve tedavi sonrası 1. ayda vizuel analog skala (VAS), WOMAC (Western Ontario and McMaster Universities Arthritis Index), Lequesne algo-fonksiyonel diz indeksi ve ultrason eşliğinde femoral kıkırdak kalınlığı ölçümü ile değerlendirildi. Çalışmaya alınan gruplar arasında demografik veriler açısından anlamlı fark bulunmadı. Her üç grupta tedavi öncesine göre tedavi sonrası ve tedavi sonrası 1. ayda VAS ağrı (p=0,001), WOMAC ağrı, sertlik ve fiziksel fonksiyonellik (p=0,001) ile Lequesne indeksi skorlarında (p=0,001) anlamlı bir azalma, femoral kıkırdak kalınlığı ölçümlerinde ise anlamlı bir artış tespit edildi (p=0,001). Gruplar arası değerlendirmelerde anlamlı bir farklılık saptanmadı. Grup*interaksiyon değerlendirmelerine bakıldığında, 2 W/cm2 yoğunlukta ultrason tedavisi uygulanan grupta diğer gruplara göre, femoral kıkırdak kalınlığı ölçümlerinde anlamlı artış saptandı (p<0,05). Sonuç olarak; diz osteoartritinde sürekli ultrason tedavisinin farklı yoğunluklarının klinik ve fonksiyonel parametreler üzerine iyileştirici, kıkırdak rejenerasyonunu arttırıcı etkisi gözlendi. Bu sonuçların, diz osteoartriti tedavisinde yol gösterici olacağı düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: Diz, Osteoartrit, Ultrason, Femoral Kartilaj Kalınlığı
Vitamin d düzeyi ile proksimal kas biyomekanik özelliklerinin ilişkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı 65 yaş ve üstü hastalarda D vitamini düzeyi ile proksimal kasların kas güçleri ve biyomekanik özellikleri (tonus, elastikiyet ve sertlik) arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Altmış beş yaş ve üzeri 109 hasta çalışmaya dahil edildi. Proksimal kasların kas gücü ve biyomekanik özellikleri (tonus, elastikiyet ve sertlik) değerlendirildi. Kas gücü, MicroFET3 ile ölçülürken biyomekanik özellikler MyotonPro cihazı ile değerlendirildi. Hastaların fiziksel fonksiyonları, standart bir veri formu ve zamanlı kalk ve yürü testi ile değerlendirildi. Serum 25(OH)D vitamin düzeyleri yüksek performanslı sıvı kromatografisi yöntemi ile ölçüldü. D vitamini eksiklik ve yeterlilik grupları arasında, kas parametrelerinin karşılaştırmalı analizi yapıldı. ROC eğrisi, MicroFET3 ile ölçülmüş proksimal kas güçlerinin vitamin D durumunu saptamadaki potansiyel rolünü değerlendirmek için kullanıldı. Bulgular: Yüzdokuz hastanın (88 kadın, 21 erkek) yaş ortalaması 71.2±4.6 yıl idi. Kas güçleri, D vitamini düzeyi yeterli olanlarda istatistiksel olarak yüksek bulundu (p<0.005). Non-dominant quadriceps kası elastisitesi ve bilateral hamstring kaslarının elastisitesi D vitamini düzeyi yeterli olanlarda istatistiksel olarak yüksek bulundu (sırasıyla p<0.01 ve p<0.05). D vitamini düzeyleri yükseldikçe hastaların fiziksel performansının arttığı saptandı (p<0.05). En önemlisi ise ROC analizine göre, MicroFET ile ölçülen kas gücü değerlerinin, serum 25(OH)D vitamin düzeylerini yansıtabilmesi açısından kabul edilebilir doğruluk seviyesine (Eğri altında kalan alan, EAKA >0.70) sahip olduğu bulundu. Sonuç: Proksimal kas güçlerinin, kas elastisitesinin ve hastaların fiziksel performanslarının D vitamin durumu ile ilişkili olduğu saptandı. Proksimal kas güçlerinin, D vitamini düzeyinin yeterliliğini orta düzeyde doğrulukla gösteren bir belirleyici olduğu bulundu. Anahtar Kelimeler: yaşlı birey, kas gücü, kas tonusu, vitamin D
Pregabalin'in kemik mineral yoğunluğu üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: pregabalin kullanımının kemik mineral yoğunluğu üzerine olan etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Kesitsel olarak dizayn edilen bu çalışmaya nöropatik ağrı veya fibromiyalji tanıları ile en az 6 aydır. pregabalin kullanan 40 hasta ve ilacı kullanmayan kontrol grubu 40 hasta dahil edildi, olgular yaş ve cinsiyet açısından eşleştirildi. Tüm olgulardan serum kemik yapım ve yıkım belirteçleri, kalsiyum ve D vitamini düzeyleri ölçüldü, kemik mineral yoğunluğu (KMY) Dual Enerji X-Ray Absorbsiyometri (DXA) ölçümüyle belirlendi. pregabalin kullanımıyla serum kalsiyum, D vitamini düzeyleri, kemik yapım-yıkım belirteçleri ve KMY arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya pregabalin kullanan yaş ortalamaları 40,6+7,1olan 40 hasta (27 kadın, 13 erkek) ve yaş ortalamaları 40,4+7,3(27 kadın, 13 erkek) olan kontrol grubu 40 hasta dahil edildi. Hasta ve kontrol grubu arasında lomber ve kalça KMY ortalamaları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Ayrıca pregabalin kullanımı ile kemik yapım-yıkım belirteçleri, serum kalsiyum ve D vitamini düzeyleri arasında bir ilişki saptanmadı. pregabalin'i 12-23 ay süre kullanan grubun, 6-11 ay süre kullanan gruba göre femur boyun KMY'sinin daha düşük olduğu gözlendi, ancak bu sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Sonuç: 50 yaş altı popülasyonda Pregabalin'in kemik mineral yoğunluğu üzerine olumsuz bir etkisi olduğu düşünülmemektedir. pregabalin kullanımının farklı yaş gruplarında uzun vadede kemik sağlığı üzerine etkisini araştıran daha uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Pregabalin, Kemik Mineral Yoğunluğu, Osteoporoz
Karpal tünel sendromlu hastalarda radial ekstrakorporeal şok dalga tedavisi (rESWT) etkinliğinin değerlendirilmesi ve lokal kortikosteroid enjeksiyonu etkinliği ile karşılaştırılması: Prospektif randomize kontrollü çalışma
Karpal tünel sendromu (KTS), median sinirin el bileği seviyesinde karpal tünel içerisinde basıya uğraması sonucu ortaya çıkan semptomların oluşturduğu bir klinik tablodur ve en sık görülen tuzak nöropatisidir. İdiyopatik ve sekonder nedenlere bağlı olmakla birlikte KTS patofizyolojisi tam olarak anlaşılamamıştır. Tedavisi KTS derecesine göre değişmektedir. Hafif ve orta derece KTS tedavisinde farklı konservatif tedavi yöntemleri kullanılmaktadır. En sık kullanılan yöntemler splint, lokal kortikosteroid enjeksiyonu (LKE), nonsteroidal antiinflamatuar ilaçlar (NSAİİ) ve konvansiyonel tedavi ajanlarıdır (TENS, hotpack, ultrason). Son dönemde ESWT'nin de KTS tedavisinde etkili olduğunu gösterir çalışmalar yayınlanmaktadır. Bu çalışma idiyopatik KTS tedavisinde LKE ve rESWT'nin klinik ve elektrofizyolojik etkinliğinin karşılaştırılması amacıyla randomize kontrollü olarak planlandı. Çalışmaya idiyopatik hafif ve orta derece KTS tanısı konmuş 51 kadın, 21 erkek toplam 72 hasta, 109 el alındı. Hastalar 3 gruba randomize edildi. rESWT grubuna (26 hasta, 37 el) istirahat splinti ve rESWT(1 seans/hafta toplam 3 haftada 3 seans); LKE grubuna (23 hasta, 35 el) istirahat splinti ve lokal kortikosteroid enjeksiyonu; kontrol grubuna ise sadece splint tedavisi verildi. rESWT 4 bar, 5 Hz frekans, 2000 atım şeklinde haftada 1 seans olup toplam 3 haftada 3 seans uygulandı. LKE olarak 40 mg metilprednizolon uygulandı. Splint tedavisi ise 2 ay süreyle tüm gece boyunca ve gündüzleri de ellerini kullanmadıkları sürelerde uygulandı. Hastalar tedavi öncesi, tedavi sonrası 1.hafta ve tedavi sonrası 12.haftada klinik (VAS-A, VAS-U, Boston-SŞS, Boston-FDS, el kavrama kuvveti) parametreler ile değerlendirildi. Ayrıca hastalar tedavi öncesi ve tedavi sonrasında 12.haftada EMG ile değerlendirildi. Tedavi öncesi mDSAP, mDDL, mMDL ve mDSİH gruplar arasında anlamlı farklılık gösterdi (p<0.05). Bunun nedeni olarak kontrol grubunda hafif derece KTS'nin fazla olması düşünüldü. Grup içi değerlendirmede rESWT grubunda tedavi öncesi ile kıyaslandığında tedavi sonrası 1.haftada VAS-A, VAS-U, Boston-SŞS ve el kavrama kuvvetinde; tedavi sonrası 12.haftada VAS-A, VAS-U, Boston-SŞS ve Boston-FDS skorunda anlamlı düzelme oldu (p<0.05). LKE grubunda tedavi öncesi ile kıyaslandığında klinik parametrelerin hepsinde (VAS-A, VAS-U, Boston-SŞS, Boston-FDS, el kavrama kuvveti) tedavi sonrası 1.hafta ve tedavi sonrası 12.haftada anlamlı düzelme oldu (p<0.05). Kontrol grubunda tedavi öncesi ile kıyaslandığında tedavi sonrası 1.haftada VAS-A, VAS-U, Boston SŞS'nda; tedavi sonrası 12.haftada VAS-A, VAS-U, Boston SŞS ve Boston-FDS skorunda istatistiksel olarak anlamlı düzelme oldu (p<0.05). EMG ölçümlerine bakıldığında tedavi öncesi ile kıyaslandığında tedavi sonrası 12.haftada rESWT grubunda mDDL ve mDSİH değerlerinde; LKE grubunda mDSAP, mDDL, mMDL ve mDSİH değerlerinde; kontrol grubunda mDDL, mMDL ve mDSİH değerlerinde iyileşme lehine anlamlı düzelme saptandı (p<0.05). Gruplar arası kıyaslama yapıldığında tedavi sonrası 1.haftada VAS-A, VAS-U, Boston-SŞS ve Boston-FDS skorları LKE grubunda diğer 2 gruba göre anlamlı olarak daha düşük saptandı (p<0.05). Tedavi sonrası 12.haftada gruplar arası kıyaslama yapıldığında VAS-A ve Boston-FDS skorları LKE grubunda diğer 2 gruba göre anlamlı düzeyde daha düşük saptandı (p<0.05). Tedavi sonrası yapılan EMG'ye göre hastaların KTS dereceleri yeniden değerlendirildi. KTS derecesi iyileşen hasta sayılarına göre gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç olarak KTS tedavisinde her 3 tedavi yönteminin (rESWT, LKE, splint) de etkili olduğu ve bu etkinin 3.aya kadar devam ettiği görüldü. LKE'nin rESWT'den daha etkili olduğu düşünüldü. rESWT ile ilgili daha fazla hasta ile daha uzun süre takip içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.
Subakut dönem supraspinatus tendinitinde balneoterapinin fizik tedavi programına erken dönem katkısının değerlendirilmesi
Omuz ağrısıyla başvuran hastalarda en sık karşılaşılan patoloji rotator manşon lezyonlarıdır. Omuz ağrısı 6 haftaya kadar akut, 6-12 hafta arası subakut, 12 hafta üzerinde kronik ağrı olarak tanımlanmaktadır. Rotator manşon lezyonları tendinitlerden komplet yırtıklara kadar geniş bir spektrumda yer alır. Neer bu lezyonları klinik ve patolojik 3 evrede tariflemiştir. En sık karşılaşılan durum ise supraspinatus tendinitleridir. Tendinitler konservatif tedavilerden büyük oranda fayda görürler. Balneoterapi ise konservatif tedavilere ek olarak birçok kas iskelet sistemi hastalığında uygulanmaktadır. Bu çalışmanın amacı subakut supraspinatus tendiniti tedavisinde balneoterapinin fizik tedavi uygulamalarına erken dönem katkısını araştırmaktır. Çalışmaya 6-12 hafta arasında şikayet süresi olan ve supraspinatus tendiniti tanısı konulan 90 hasta alındı. Hastalar randomize olarak 2 eşit gruba ayrıldı. Birinci grupta (N=45) etkilenen omuza yönelik TENS, Hotpack, US tedavileriyle beraber Codman ve EHA egzersizleri uygulandı. İkinci grupta (N=45) etkilenen omuza TENS, Hotpack, US, Codman ve EHA egzersizleri yanı sıra balneoterapi verildi. Her iki grubun aktif omuz EHA gonyometre ile, el kavrama gücü Jamar el dinamometresi ile ölçüldü. Ağrı değerlendirmesi için VAS (istirahat, uyku, hareket), fonksiyonel değerlendirme için Quick Dash anketi, yaşam kalitesi için SF-36 formu kullanıldı. Değerlendirmeler tedavi öncesi ve 15 seans tedavi sonrası yapıldı. İki grup arasında demografik değişkenler ve özel tanısal testlerin pozitifliği açısından fark saptanmadı (p>0,05). 1. grupta tedavi öncesi ve tedavi sonrası SF-36 Genel Sağlık Algısı, SF-36 Mental Sağlık alt parametreleri ile el kavrama gücü hariç diğer tüm değerler arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). 2. grupta ise tedavi öncesi ve tedavi sonrası tüm ortalamalar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). İki gruptaki değişimlerin farklarına ilişkin analizde, SF-36 Emosyonel Rol Güçlüğü ve SF-36 Mental Sağlık alt parametreleri hariç diğer tüm değişkenler 2. Grup lehine istatistiksel olarak anlamlı düzelme göstermiştir (p<0,05). Sonuç olarak subakut dönem supraspinatus tendiniti tedavisinde fizik tedavi ve egzersiz uygulamalarına eklenen balneoterapinin erken dönem omuz EHA, el kavrama gücü, fonksiyonel durum ve yaşam kalitesinin düzelmesinde ek katkısının olduğu saptandı.
Kronik bel ağrılı hastalarda klasik fizik tedavi ajanları ile ekstrakorporeal şok dalga tedavisinin (ESWT), ağrı, disabilite, fonksiyonel durum ve depresyon üzerine etkinliğinin karşılaştırılması: Prospektif randomize kontrollü çalışma
Giriş ve Amaç: Bel ağrısı; toplumdaki her bireyin hayatının bir döneminde %84 gibi yüksek bir oranda karşılaşabildiği bir yakınmadır. Kronik bel ağrısı (KBA) ise bel ağrısı şikayetinin 12 haftadan daha uzun sürmesi olarak tanımlanmaktadır. Kronik bel ağrısı toplumda ciddi oranda sakatlık sebebidir. Kronik bel ağrısında farmakolojik ajanlar, terapötik egzersizler, fizik tedavi ajanları, lokal girişimsel tedaviler, cerrahi uygulamalar ve bu tedavilerin kombinasyonları tedavi yöntemleri olarak kullanılmaktadır. Son dönemde ESWT'nin de Kronik bel ağrısı (KBA) tedavisinde etkili olduğunu gösterir çalışmalar yayınlanmaktadır. Bu çalışma KBA tedavisinde klasik fizik tedavi ajanları (TENS+ hot pack+ultrason) ve rESWT'nin klinik etkinliğinin karşılaştırılması amacıyla randomize kontrollü olarak planlandı. Materyal ve Metod: En az 3 aydır bel ağrısı olan, kronik bel ağrısı tanısı almış 18- 65 yaş arası kadın ve erkek hastalar alındı. 91 hasta kapalı zarf usulü 2 gruba randomize edildi. klasik fizik tedavi ajanları grubuna dağıtılan 44 hastaya TENS hot pack, ultrason tedavisi verildi. ESWT (Ekstrakorporeal şok dalga tedavisi) grubuna dağıtılan 47 hastaya en az 2 gün arayla toplam 5 seans 2-3 haftada bitecek şekilde ESWT tedavisi verildi. Tüm hastalara egzersiz programı verildi. ESWT grubundaki 2 hasta ilk seanstan sonra ağrı nedeniyle tedaviye devam etmedi. Her iki gruptan toplam 19 hasta 3.ay kontrollere gelmedi. Değerlendirmeler tedavi öncesi, tedavi sonrası ve 3. Ay tekrarlandı. Depresyon düzeylerini belirlemek amacıyla Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), özürlülük derecesini belirlemede Oswestry Disabilite İndeksi(ODİ), Sağlık Değerlendirme Anketi (SDA) dolduruldu. Bireylerde ağrı durumunu sorgulamak için, Vizüel Analog Skalası (VAS) ve Algometre kullanılarak basınç-ağrı eşiği ölçümü yapıldı. Bulgular: Her iki grup yaş, cinsiyet, eğitim durumu, vücut kitle indeksi ve hastalık süresi açısından istatistiksel olarak benzer bulundu. Her iki grubun tedavi öncesi VAS skorları, SDA toplam skorları, Oswetry skorları, ağrı eşiği düzeyleri ve Beck Depresyon Skorları arasında istatistiksel anlamlı farklılık yoktu. VAS skorlarında her iki gruptada tedavi sonrası skorların öncesine göre düştüğü görülse de düşme miktarı ESWT grubunda daha yüksekti. Aynı şekilde tedavi sonrası oswetry skorları da her iki grupta tedavi öncesine göre anlamlı seviyede düşerken, düşüş miktarı ESWT grubunda daha yüksekti. Tedavi sonrası ağrı eşiği düzeylerinin klasik fizik tedavi ajanları grubunda tedavi öncesine göre değişiklik göstermediği izlenirken, ESWT grubunda her bir nokta için anlamlı seviyede yükselme olduğu gözlendi. Beck Depresyon Ölçeği'nden alınan skorlarda da benzer şekilde ESWT grubunda tedavi öncesi ve sonrası skorlar arasında anlamlı farklılık olduğu izlendi. Sonuç: ESWT'nin bel ağrılarında ağrı düzeyi, fonksiyonel durum, depresyon belirtileri ve ağrı eşiği konusunda klasik fizik tedavi ajanları üstün olduğu görülmüştür. Grupların ilk gelişte birbirleriyle benzer özellikler göstermesine rağmen ESWT tedavisinin üstün etkisi hem kişilerin beyanına dayalı ölçeklerle yapılan ölçümlerde hem klinik testlerle elde edilen objektif kriterlerle ortaya konulmuştur. Bu açıdan ESWT'nin klinik pratik açısından sunduğu imkanların değerlendirilmesi gereklidir. ESWT ile ilgili yapılan klinik araştırmaların çok sınırlı olduğu göze çarpmaktadır. Çalışmadan elde ettiğimiz klinik bulguların ESWT ile ilgili literatüre ciddi bir katkı sunduğunu düşünüyoruz. Çalışmada sunulan bulguların doğrulanması amacıyla daha ileri düzeyde, daha geniş hasta gruplarıyla yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.
DAS28 düzeyi düşük-orta olan ayak-ayak bileği ağrılı romatoid artrit tanılı kadın hastalarda laboratuvar, klinik, manyetik rezonans görüntüleme bulgularının ve ev temelli olarak kişinin kendisinin uygulayacağı egzersiz programına ağrı-fonksiyonel durum yanıtının değerlendirilmesi
Amaç: Romatoid artrit tanılı hastalarda ayak tutulumu genel popülasyona göre iki kat daha yaygındır. Hastalık aktivitesinin değerlendirilmesinde yaygın olarak kullanılan DAS28 skoru avantajlarının yanında ayak ve ayak bileği eklemleri değerlendirmemektedir. Ayak-ayak bileği ağrısı bulunan, DAS28'e göre düşük-orta hastalık aktivitesi olan hastalarda inflamasyonun ayak-ayak bileği fonksiyonu, denge, genel fonksiyonel ve psikososyal duruma etkisini, 6 haftalık ev egzersiz programının ağrı ve ayak fonksiyonu üzerine etkisini belirlemek amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmamıza; Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Poliklinikleri'ne başvuran, ACR/EULAR sınıflama kriterlerine göre romatoid artrit tanısı alan, ayak ağrısı şikayeti bulunan, DAS28'e göre düşük-orta hastalık aktivitesinde olarak değerlendirilen, ayak-ayak bileği ağrısında ayırıcı tanı amaçlı MRG'si mevcut olan hastalar dahil edildi. Hastalar internet aracılığıyla ulaşılan, ilk değerlendirme tarihini ve hasta sırasını baz alan randomizasyon şeması kullanılarak egzersiz grubunda 14, kontrol grubunda 14 hasta olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Egzersiz grubunda yer alan hastalardan 6 hafta boyunca haftada en az 3 gün egzersiz yapmaları istendi. Kontrol grubuna ise müdahalede bulunulmadı. Hastalar başlangıçta ve 8. haftada VAS, FFI, DAS28, FPI-6, HAQ-DI, BDI ve BBS ile değerlendirildi. Bulgular: Hastalarda MRG raporlarına göre %78,57 oranında ayak-ayak bileği etkilenimi görüldü. Egzersiz grubunda hastalarda DAS28 ESH değeri ortalaması 3,49'dan 3,04'e, VAS değeri 58,57'den 40,36'ya, FFI genel puanı 50,16'dan 39,06'ya, FFI aktivite kısıtlılığı alt puanı 49,88'den 36,19'a, FFI yetersizlik alt puanı ise 48,69'dan 41,98'e gerilemiştir. Hastaların %64,29'unda BDI-II'ye göre depresyon saptanmıştır. Egzersiz ile başlangıçta %71,43 oranında depresyon görülürken, bu oran 6 hafta sonunda %57,14'e düşmüştür. Sonuç: Hastalarda düşük-orta hastalık aktivitesinde bile ayak tutulumunun yaygın olduğu, hastalık aktivitesi ile ayak fonksiyonunu değerlendiren ölçekler arasında korelasyon bulunduğu, hastalarda ayak bakımının sağlanması, takibi ve ayak egzersizlerinin tedavideki rolünün daha çok vurgulanması gerektiği görülmüştür. Anahtar Kelime: romatoit artrit, egzersiz, ayak, ayak bileği, FFI
Miyofasiyal ağrı sendromu tedavisinde kuru iğneleme ve balneoterapinin etkinliklerinin karşılaştırılması
Amaç: Miyofasiyal ağrı sendromu (MAS) kronik ağrılı kas iskelet sistemi hastalıklarının %50-80'ini oluşturur ve önemli bir dizabilite nedenidir. Bu çalışmadaki amacımız (MAS) tedavisinde kuru iğneleme ve balneoterapinin ağrı, basınç ağrı eşiği (BAE), servikal eklem haraket açıklığı (EHA), duygudurum, kaygı durumu, kinezyofobi, boyun fonksiyonları ve yaşam kalitesi üzerine etkilerini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğine Şubat 2020-Mayıs 2020 tarihleri arasında boyun ve/veya sırt ağrısı yakınması ile başvuran hastalardan, trapez kası üzerindeki tetik noktalara bağlı olarak gelişen MAS tanılı 120 hasta alındı. Hastalar kapalı zarf metodu ile randomize edilerek 40'ar kişilik 3 gruba ayrıldı. Birinci gruba kuru iğneleme tedavisi uygulandı. Trapez kası uygun antiseptik ile temizlendikten sonra muayene ile belirlenen tetik noktalar, 0,25x0,25 mm'lik steril akupunktur iğneleri ile kas bandı içindeki TN'yi buluncaya kadar iğnelendi. Daha sonra 2'şer dakika ara ile 3 kez TN'lerdeki iğneler tuz-biber yöntemi ile iğnelendikten sonra 20 dakika beklendi ve sonra iğne geri çekildi. Bu tedavi 3 hafta boyunca haftada bir kez tekrarlandı. İkinci gruba balneoterapi uygulandı. Balneoterapi, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi bünyesinda faaliyet gösteren kaplıcada, 3 hafta boyunca, haftada 5 gün, günde 1 kez 20 dakika, toplam 15 seans uygulandı. Hastalara kaplıca tedavisi tüm vücut banyosu şeklinde saat 09.00'da 20 dakika süre ile uygulandı. Üçüncü gruba ise her iki tedavi yöntemi birlikte uygulandı. Hastaların yaş, cinsiyet, boy, kilo, beden kitle indeksi (BKİ), medeni durum, öğrenim durumu, meslek bilgileri, sigara-alkol kullanımları, ek hastalık varlığı, kullandığı ilaçlar, dominant el tarafı, ağrı süresi ve ağrı yerleşim yeri gibi bazı demografik ve klinik özellikleri kaydedildi. İstirahatte ve harekette ağrı durumunu ölçmek için Vizüel Analog Skala (0-10 cm) , BAE'ni ölçmek için algometrik ölçüm, servikal EHA'yı ölçmek için servikal gonyometrik ölçümler, depresif duygudurumu değerlendirmek için Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), kaygı düzeyini değerlendirmek için Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), hareket korkusunu değerlendirmek için Tampa Kinezyofobi Ölçeği (TKÖ), boyun fonksiyonlarını değerlendirmek için Boyun Özürlülük Sorgulama Anketi (BÖSA), yaşam kalitesini ölçmek için Kısa Form-36 (Short Form-36 = SF-36) kullanıldı. Bu ölçekler tedavi öncesi, tedavi sonrası 1. hafta ve tedavi sonrası 3. ay olmak üzere toplam 3 kez değerlendirildi. Gönüllülerin tedavi başarısını subjektif olarak değerlendirmeleri için ise Global Değerlendirme Ölçeği (GDÖ) kullanıldı. Bu ölçek tedavi sonrası 1. hafta ve tedavi sonrası 3. ay olmak üzere 2 kez değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 40.3±8.5 yıl olan 120 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan hastaların %80.8'si kadın, %19.1 ise erkekti. Gruplar arasında sadece yaş değişkeninde istatiksel anlamlı farklılık görülmüştür (p<0.05). Grup 1'de yaş ortalaması 37.4±9.3 yıl iken, grup 2'de 40.9±8.1 yıl, grup 3'te 42.6±7.5 yıl olarak bulunmuştur. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların ortalama ağrı süresi 5.47±5.07 yıl olarak hesaplanmıştır. Çalışmaya katılan hastaların ağrı süreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Ağrı yeri sağ trapez kas lifleri, sol trapez kas lifleri ve bilateral olarak sınıflandırılmış ve gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Tedavi öncesi değerlendirmelerde VAS-İstirahat, VAS-Hareket, BAE, tüm EHA, BAÖ, TKÖ, BÖSA, SF-36 alt grup skorları arasında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Tedavi öncesi ölçümlerde sadece grup 1 ve grup 2 arasında BDÖ ile değerlendirilen depresif duygudurum düzeyi arasında (p=0.008) ve SF-36'nın sosyal fonksiyon alt grubunda grup 2 ile 3 arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık (p=0.029) saptanmıştır. Grup içi karşılaştırmalarda, tedavi sonrası değerlendirilen tüm parametrelerde her 3 grupta da istatistiksel olarak anlamlı düzelmeler olduğu gözlenmiştir (p<0.05). Gruplar arası yapılan karşılaştırmalarda ise tüm değerlendirme parametrelerinde genel olarak her iki tedavinin birlikte uygulandığı grup 3'te en fazla iyilik hali olduğu söylenebilir. VAS ile değerlendirilen ağrı düzeylerinde, BDÖ ve BAÖ değerlendirmelerinde ve BÖSA ile değerlendirilen fonksiyonel durumda tek başına kuru iğnelemenin tek başına balneoterapi grubuna göre daha etkili olduğu; BAE değerlendirmelerinde tek başına kuru iğneleme ile tek başına balneoterapinin istatistiksel olarak farklı olmadığı; EHA ölçümlerinde tedavi sonrası değerlendirmelerde gruplar arasında fark bulunmadığı, TKÖ ile değerlendirilen kinezyofobi tedavisinde grup 3'te en fazla iyilik hali oluştuğu tespit edilmiştir. Yaşam kalitesi açısından, mental sağlık ve genel sağlık alt grupları dışındaki değerlendirmelerde, kuru iğneleme yapılan gruplarda (grup 1 ve grup 3) SF-36 alt grup skorlarında, sadece balneoterapi alan gruba (grup 2) göre istatistiksel olarak daha anlamlı skor artışları olduğu saptanmıştır. GDÖ skorları açısından, gruplar arası karşılaştırmalarda tedavi sonrası 1.haftada yapılan en yüksek değerlendirmenin grup 3'te olduğu; tedavi sonrası 3.ay değerlendirmelerinde kuru iğneleme yapılan gruplarda (grup 1 ve grup 3) GDÖ skorlarının, sadece balneoterapi alan gruba (grup 2) göre istatistiksel olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır. Sonuç: MAS tedavisinde hem kuru iğneleme hem balneoterapi tedavileri ağrı, BAE, servikal EHA, depresif duygudurum, kaygı durumu, kinezyofobi, dizabilite ve yaşam kalitesi skorlarını düzeltmede etkilidir. İki tedavi yönteminin birlikte uygulanması tedavi başarısını artırmaktadır. Anahtar Kelimeler: Miyofasiyal ağrı sendromu, kuru iğneleme, balneoterapi, dizabilite, yaşam kalitesi
Parkinson hastalarında aksiyon gözlem terapisi ve ayna terapisinin üst ekstremite fonksiyonları ve yaşam kalitesi üzerine etkinliğinin değerlendirilmesi
Parkinson Hastalığı bazal ganglionlardaki dopaminerjik nöronların kaybıyla giden nörodejeneratif bir hastalıktır. Klinik bulguları arasında bradikinezi, rijidite, istirahat tremoru ve postür bozukluğu görülür. Üst ekstremite bozuklukları daima asimetrik başlangıç göstermekte ve bu bozukluklar yaşam kalitesinde azalmaya sebep olabilmektedir. Hastalığın ana tedavisi medikaldir ancak beraberinde rehabilitasyon programları da uygulanmaktadır. Konvansiyonel rehabilitasyon programlarında eklem hareket açıklığı, germe, güçlendirme, denge, postür, yürüme ve solunum egzersizleri bulunur. Son yıllarda yeni egzersiz yöntemleri de kullanılmaya başlanmıştır. Bu tedaviler içerisinde hareketin nöral yapılarını organize etmek ve hareketi kolaylaştırmayı hedefleyen aksiyon gözlem terapisi ve ayna terapisi de bulunmaktadır. Bu çalışma, aksiyon gözlem terapisi ve ayna terapisinin üst ekstremite fonksiyonlarına ve yaşam kalitesine etkisini değerlendirmek için tek kör, randomize kontrollü olarak tasarlandı. Hoehn Yahr evresi ≤ 3 olan toplam 45 Parkinson hastası kapalı zarf yöntemiyle 3 gruba ayrıldı. İlk gruba sadece konvansiyonel tedavi, ikinci gruba konvansiyonel tedaviye ek aksiyon gözlem terapisi ve üçüncü gruba konvansiyonel tedaviye ek olarak ayna terapisi verildi. Hastaların tedavi öncesi, tedavi sonrası ve tedavi sonrası 3.ayda el kavrama gücü, el becerisi (Dokuz Delikli Tahta Çivi Testi, Kutu Blok Testi, Minnesota El Beceri Testi), yaşam kalitesi ve fonksiyonelliği (Parkinson Hastalığı Anketi, Duruöz El İndeksi) ve motor gelişimi (Birleşik Parkinson Değerlendirme Ölçeği motor muayene bölümü) değerlendirildi. El becerisi değerlendirilmesi için yapılan testlerin hepsinde, tüm gruplarda tedavi sonrasında iyileşme görüldü. Dokuz Delikli Tahta Çivi Testi'nde tedavi sonrası 3.ay değerlerinde konvansiyonel tedavi grubundaki el becerisi aksiyon gözlem terapisi grubuna göre anlamlı olarak geriledi (p<0,05). Kutu Blok Testi'nde tedavi sonrası ve tedavi sonrası 3.ay ölçümlerinde gruplar arasında anlamlı farklılık bulundu (p<0,05), aksiyon gözlem terapisi ve ayna terapisi gruplarında el becerisindeki iyileşme konvansiyonel tedavi grubuna göre istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,0167). Minnesota El Beceri Testi'nde de tedavi sonrası ve tedavi sonrası 3.ay ölçümlerinde gruplar arasındaki farklılık anlamlı bulundu (p<0,05), yapılan ikili analizlerde her iki ölçümde de konvansiyonel tedavi grubuna göre aksiyon gözlem terapisi ve ayna terapisi gruplarındaki iyileşme anlamlı bulundu(p<0,0167). El kavrama gücü değerlerine bakıldığında kaba kavrama, lateral kavrama, üçlü kavrama ve uç uca kavrama ölçümlerinde tedavi grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05), ancak grup içi değerlendirmelerde tüm gruplarda iyileşme görüldü. Tedavi sonrası 3.ay ölçümlerinde, konvansiyonel tedavi grubunda kaba kavrama ve lateral kavrama gücünde azalma bulunurken aksiyon gözlem terapisi ve ayna terapisi grubunda kavrama gücünün korunduğu bulundu. Yaşam kalitesini değerlendirmek için uygulanan Parkinson Hastalığı Anketinde tüm gruplarda tedavi sonrası değerlendirmede yaşam kalitesinde iyileşme vardı, gruplar arası değerlendirmede tedavi sonrası ölçümler arasında anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). Duruöz El İndeksi'nde tüm gruplarda tedavi sonrası değerlendirmede el fonksiyonlarında iyileşme bulundu, aksiyon gözlem terapisi ve ayna terapisi grubundaki iyileşmeler ise konvansiyonel tedavi grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği motor muayene bölümünde tüm gruplarda tedavi sonrası ölçümlerde motor iyileşme bulundu, gruplar arasında ise motor iyileşme yönünden anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). Sonuç olarak, üst ekstremite fonksiyonlarında etkilenme olan Parkinson hastalarında konvansiyonel tedaviye eklenen aksiyon gözlem terapisi veya ayna terapisi el becerilerinde artış sağlamakta, bu da fonksiyonelliğe ve yaşam kalitesine olumlu olarak yansımaktadır.
Fibromiyalji hastalarında aerobik ve direnç egzersizlerinin kalp hızı değişkenliği üzerine etkisi
Fibromiyalji Sendremo(FMS) yaygın kas iskelet sistemi ağrısı ile karakterize kronik bir hastalıktır.Yapılan araştırmalar sonucu bu hasta grubunda sempatik sinir sistemi hakimiyeti görülmüş ve bunun sonucunda ise HRV'de azalma saptamıştır. Bu çalışmadaki amacımız FMS tanılı hastalarda 2 farklı egzersiz türünün (aerobik egzersiz ve direnç egzersizi ) HRV'ye olan etkilerinin incelenmesidir. Çalışmaya katılmayı kabul eden 18-45 yaş aralığındaki FMS hastaları dışlama kriterlerine uygun olarak seçilip ardışık sıralı randomizasyon ile 15 er kişilik 3 grupta(aerobik egzersiz, direnç egzersizi ve kontrol) toplandı. Aerobik egzersiz grubundaki 2 kişi, direnç egzersiz grubundaki 3 kişi ulaşım sıkıntısı ve kişisel sebeplerden dolayı çalışmaya devam edemedi. Çalışma; aerobik egzersiz grubunda 13 hasta, direnç egzersiz grubunda 12 hasta, kontrol grunda ise 15 hasta ile tamamlandı. Çalışma öncesi ve sonrası tüm hastalar KPET, 24 saat ritim holter ile değerlendirildi. VKİ hesaplaması, 6 dakika yürüme testi yapıldı. VAS, FIQ, BDI, EBSS, IPAQ ile değerlendirildi. Aerobik egzersiz 8 hafta, haftada 3 gün olacak şekilde bisiklet ergometrisinde uygulandı. Program süresi 10 dakika ısınma, 30 dakika bisiklet ergometrisiyle aerobik egzersiz, 10 dakika soğuma olacak şekilde ayarlandı. Egzersiz öncesi ve 8 hafta program bitimi sonrası tüm hastalara KPET yapıldı. Aerobik egzersizin yoğunluğu KPET'te belirlenen peak iş yükü(watt) değerinin %60-70 şiddetine göre(orta yoğunluk) ayarlandı. Seanslardaki ana antreman sekmesinde bu yoğunluğa göre olması gereken kalp hızı aralığında aerobik egzersiz yaptırıldı. Her hafta sonunda hastaların egzersiz sırasındaki kalp hızlarına göre watt değerleri yaklaşık 5-10 birim arttırılarak orta yoğunluktaki egzersiz şiddetine devam edildi. Direnç egzersizleri, her kas grubu için bireyin bir tekrarla kaldırabileceği en yüksek ağırlık (1 RM) başlangıç değeri olarak belirlenmiştir. Egzersizler haftada üç gün, günde bir seans olacak şekilde uygulanmıştır. Her seansta, belirlenen 1 RM değerinin %50'si ile 10 tekrarlı üç set hâlinde yapılmıştır. Setler arasında ortalama iki dakikalık dinlenme aralıkları verilmiştir. Her hafta sonunda 1 RM yeniden değerlendirilmiş ve bir sonraki haftanın antrenman yükleri bu güncel değere göre düzenlenmiştir.8 haftalık egzersiz programı sonunda aerobik grupta 24 saatlik ritim holter değerlerindeki HRV parametrelerinde anlamlı iyileşme ve ortalama kalp hızında anlamlı azalma saptandı. HRV değerlerinde aerobik grupta, hem direnç hem kontrol grubuna göre anlamlı farklılık gözlendi. Direnç egzersizi ve kontrol grubunda ise anlamlı bir değişiklik gözlenmedi. KPET parametrelerinde olan FEV1, FVC, VO₂ peak, watt, HR Rest, HRR, değerlerinde aerobik grupta anlamlı iyileşme gözlendi. Gruplar arası anlamlı farklılık saptanmadı. VAS değerinde hem aerobik grupta hem direnç egzersizi grubunda kontrol grubuna göre belirgin azalma görüldü. FIQ ve BDI sonuçlarında hem aerobik grupta hem direnç grubunda belirgin iyileşme görüldü. Aerobik egzersiz grubunda IPAQ değerinde anlamlı artış görüldü. Diğer gruplarda anlamlı farklılık görülmedi. 6 dakika yürüme testinde hem aerobik egzersiz hem de direnç egzersizi grubunda anlamlı artma, VKİ değerinde aynı iki grupta anlamlı azalma görüldü. Sonuç olarak FMS hastalarında düzenli egzersizin, özellikle aerobik temelli antrenmanların, otonom sinir sistemi dengelemesi, kardiyorespiratuvar kapasitenin artırılması yaşam kalitesinin iyileştirilmesi ve ağrı şiddetinin azalması açısından etkili bir yöntem olduğunu göstermektedir. FMS yönetiminde farmakolojik tedavilere ek olarak, kişiye uygun şekilde planlanan aerobik egzersiz programlarının rutin tedavi yaklaşımlarına dahil edilmesi gerektiğini öneriyoruz. Direnç egzersizlerinin ise ağrı kontrolü ve depresyonun azaltılması amacıyla tedaviye destekleyici bir rol oynadığını düşünüyoruz. Daha geniş örneklemli, uzun süreli ve takip ölçümleri içeren çalışmalarla bu sonuçların doğrulanması gerekmektedir.
Miyofasyal ağrı sendromlu olgularda ultrasonografi rehberliğinde kuru iğneleme ve ekstrakorporeal şok dalga tedavisinin etkinliğinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada, miyofasyal ağrı sendromlu olgularda üst trapez kasındaki aktif tetik noktalara uygulanan ultrason rehberliğinde kuru iğneleme ve ekstrakorporeal şok dalga tedavisinin(ESWT) etkinliğinin, klinik ve ultrasonografik parametrelerle karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya kronik boyun ağrısı ve üst trapez kasında en az bir adet aktif tetik noktası bulunan gönüllü hastalar dahil edildi. Olgular randomizasyon yöntemiyle üç gruba ayrıldı: Ultrason rehberliğinde kuru iğne + egzersiz, ESWT + egzersiz ve yalnızca egzersiz (kontrol grubu). Tüm hastalara ev egzersiz programı olarak üst trapez germe ve postür düzeltme egzersizleri verildi. Tedaviler haftada bir kez uygulanmak üzere üç seans olarak planlandı ve değerlendirmeler tedavi öncesi (TÖ), üçüncü hafta (TS-3) ve on ikinci hafta (TS-12) olmak üzere üç zaman noktasında yapıldı. Klinik değerlendirmede ağrı şiddeti Vizüel Analog Skala (VAS), ağrı eşiği basınç algometresi (PPT), servikal lateral fleksiyon eklem hareket açıklığı (ROM), Boyun Dizabilite İndeksi (BDİ) ve Kısa Form-36 (SF-36) kullanılarak değerlendirildi. Ultrasonografik incelemelerde ise B-mod görüntüleme ile tetik nokta boyutu, shear-wave elastografi (SWE) ile kas sertliği, Doku Görüntüleme Skoru (TIS) ile doku homojenitesi ve Doppler USG ile resistif indeks (RI) ölçümleri yapıldı. Bulgular: Her iki aktif tedavi grubunda da ağrı şiddetinde (VAS) anlamlı azalma (p<0.001) ve basınç ağrı eşiğinde (PPT) anlamlı artış (p<0.001) saptandı. Bu iyileşmeler, egzersiz grubuna kıyasla istatistiksel olarak daha belirgin bulundu (p<0.05). Fonksiyonel değerlendirmede Boyun Dizabilite İndeksi (BDİ) değerlerinde her iki aktif tedavi grubunda anlamlı iyileşme gözlenmiş olsa da, gruplar arası fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). SF-36 yaşam kalitesi skorlarında ise hem fiziksel hem mental bileşenlerde, ESWT ve kuru iğne gruplarında egzersize kıyasla anlamlı artışlar izlendi (p<0.05). Servikal lateral fleksiyon hareket açıklığında tüm gruplarda artış saptanmakla birlikte, gruplar arası fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Erken dönemde (TS-3) ESWT grubunda artış eğilimi daha belirgin iken, geç dönemde (TS-12) kuru iğneleme grubunda kazanımların daha kalıcı olduğu izlendi. Ultrasonografik incelemelerde tüm gruplarda tetik nokta boyutunda azalma saptandı. Bu azalma kuru iğneleme grubunda daha belirgin olup, gruplar arası fark tedavi sonrası 3. hafta ve 12. haftada istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.033, p=0.002). Shear-wave elastografi ölçümlerinde kas sertliğinde azalma tüm gruplarda izlendi; bu düşüş ESWT grubunda daha belirgin olup gruplar arası fark anlamlıydı (p=0.002, p=0.001). Kan akım dalga skorlarında (RI) vasküler dirençte azalma ve TIS skorlarında doku homojenizasyonu eğilimi gözlendi, ancak bu değişimler gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi (p>0.05). Sonuç: Bu çalışma, MAS'lı olgularda hem ultrason rehberliğinde kuru iğneleme hem de ESWT'nin ağrı kontrolü, kas hassasiyetinin azaltılması ve fonksiyonel kapasitenin artırılmasında etkili yöntemler olduğunu göstermiştir. Her iki tedavi yöntemi de egzersiz grubuna kıyasla ağrı şiddetini (VAS) daha belirgin biçimde azaltmış, basınç ağrı eşiğini (PPT) yükseltmiş ve fonksiyonel parametrelerde (BDİ, SF-36) anlamlı düzeyde iyileşme sağlamıştır. Ultrasonografik incelemeler, bu klinik bulguların kas dokusundaki morfolojik ve hemodinamik değişimlerle desteklendiğini göstermiştir. Tedavi sonrası dönemde tetik nokta boyutunun azalması, SWE değerlerinde kas sertliğinin düşmesi, TIS skorlarında homojenizasyon ve RI değerlerinde vasküler dirençte azalma saptanmıştır. Erken dönemde ESWT uygulaması hızlı analjezik etki ve dolaşım artışı sağlamış, buna karşın ultrason rehberliğinde kuru iğneleme uygulaması kas elastisitesinde daha kalıcı yapısal iyileşme oluşturmuştur. Bu bulgular, iki tedavi yaklaşımının birbirini tamamlayıcı özellikler gösterebileceğini ve tedavi stratejilerinin hasta özelliklerine göre bireyselleştirilebileceğini düşündürmektedir.
Duchenne muskuler distrofili hastalarda kas tonusu sertlik ve elastisitenin değerlendirilmesi
Duchenne Muskuler Distrofili Hastalarda Kas Tonusu Sertlik ve Elastisitenin Değerlendirilmesi Amaç: Bu çalışmanın amacı Duchenne Muskuler Distrofili (DMD) hastaların, kaslarının biyomekanik özelliklerini miyotonometri cihazı ile ölçmek ve fonksiyonel parametrelerle korelasyonunu değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Otuz yürüyebilen DMD'li çocuk ve yaş eşleştirilmiş 30 sağlam erkek çocuk dominant taraflarından ölçüme alındılar. Kas tonusu, elastisite ve sertlik değerleri MyotonPro cihazı ile istirahat ve kontraksiyon halindeki Gastrokinemius medialis (GKM), Tibialis Anterior (TA) ve Vastus Medialis (VM) kaslarından ölçüldü. Plantar fleksiyon, ayak dorsifleksiyonu ve diz ekstansiyonunun kas kuvveti değerlendirilmesi (MMT) için MicroFET 3 kullanıldı. 6 dakika yürüme testi (6DYT), 10 metre yürüme testleri (10MYT) her iki grupta değerlendirildi. DMD'li çocuklara ayrıca North Star Ambulatuar Değerlendirme (NSAA) yapıldı. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 8,7±3,2 (5-18), median NSAA skorları 27 (16- 34) ve 6DYT sonuçları 338 metre (52-546 m) idi. Sağlam çocuklarla karşılaştırıldığında MMT, yürüme hızı ve 6DYT belirgin şekilde düşüktü (p<0,001). Biyomekanik ölçümlerde GK'un istirahat tonus ve sertliğinin DMD'li hastalarda daha yüksek olduğu bulundu (sırası ile p=0,024, p=0,028). VM'nin istirahatteki sertliği de daha yüksekti (p=0,024). Kas tonusu sertlik veya elastisite ölçümleri fonksiyonel ölçümlerle korelasyon göstermiyordu. Sonuç: Bulgularımız miyotonometrik değerlendirilmelerin DMD hastalarında kolaylıkla yapılabildiğini ve GKM kasının istirahat tonusunun belirgin şekilde arttığını göstermektedir. İleriki çalışmalarda MyotonPro cihazının kullanımının klinik anlamlığının test edilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Duchenne Muskuler Distrofi, Kas Tonus, Sertlik ve Elastisite, Myotonometri, NSAA.
Parasetamol ile oluşturulmuş deneysel karaciğer toksisitesi modelinde dekspantenol ve tokoferol'un olası koruyucu etkisi
Çalışmamızda 56 adet 250-300 g ağırlığında Wistar albino cinsi dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar kontrol grubu, 250 mg/kg dekspantenol grubu, 500 mg/kg dekspantenol grubu, 60 mg/kg tokoferol grubu, toksisite grubu, 250 mg/kg dekspantenol+ 60 mg/kg tokoferol grubu, 500 mg/kg dekspantenol+60 mg/kg tokoferol grubu olmak üzere 7 gruba ayrıldı (n=8). Sham grubuna 7 gün boyunca intramuskuler ve intraperitonel olarak serum fizyolojik uygulanmış olup 8. Gün karaciğer ve kan örnekleri histolojik ve biyokimyasal inceleme için alındı. Herhangi bir toksisite uygulaması yapılmadı. 1. Tedavi grubuna 250 mg/kğ dekspantenol intraperitonel olarak 7 gün boyunca uygulandı. 7.günün sonunda 24 saat öncesinde aç bırakılan ratlara 2000 mg/kg parasetamol oral gavaj yöntemiyle verilerek karaciğer toksisitesi oluşturuldu. 2. tedavi grubuna 500 mg/kğ dekspantenol 7 gün boyunca intraperitonel uygulandı. 7.günün sonunda 24 saat öncesinde aç bırakılan ratlara 2000 mg/kg parasetamol oral gavaj yöntemiyle verilerek karaciğer toksisitesi oluşturuldu. Toksisite oluşturulduktan 24 saat sonra ratlar sakrifiye edilerek kan ve doku örnekleri histolojik ve biyokimyasal inceleme için alındı. 3. tedavi grubuna tokoferol 60 mg/kğ intramuskuler olarak 7 gün boyunca uygulandı. 7.günün sonunda 24 saat öncesinde aç bırakılan ratlara 2000 mg/kg parasetamol oral gavaj yöntemiyle verilerek karaciğer toksisitesi oluşturuldu. 4.tedavi grubuna ise 60 mg/kğ tokoferol ve 250 mg/kğ dekspantenol 7 gün boyunca uygulandı. 7.günün sonunda 24 saat öncesinde aç bırakılan ratlara 2000 mg/kg parasetamol oral gavaj yöntemiyle verilerek karaciğer toksisitesi oluşturuldu. 5. tedavi grubuna ise 60 mg/kğ tokoferol ve 500 mg/kğ dekspantenol intramuskuler ve intraperitonel olarak 7 gün boyunca uygulandı. Toksisite grubuna 7.günün sonunda 2000mg/kğ parasetamol oral gavaj yöntemiyle verilerek hepatotoksisite oluşturuldu. Toksisite oluşturulduktan 24 saat sonra ratlar sakrifiye edilerek kan ve doku örnekleri histolojik ve biyokimyasal inceleme için alındı. Biyokimyasal inceleme sonucunda doku MDA ve MPO değerleri tedavi gruplarında kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05). Toksisite grubuna kıyasla ise anlamlı derecede düşük olduğun tespit edildi (p<0.05). Dekspantenol ve tokoferol tedavi gruplarının doku GSH Px düzeyleri kontrol grubuna kıyasla yine anlamlı bulundu (p<0.05). Serum ALT, AST ve LDH değerleri, tedavi gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı derecede yükseldiği; toksisite grubuna göre anlamlı derecede düştüğü gözlemlendi (p<0.05). Tedavi gruplarında kendi aralarında yüksek doz ve düşük doz arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p>0.05). Histopatolojik değerlendirmede de dekspantenol ve tokoferol verilen gruplarda; toksisite grubuna kıyasla daha az hasar tespit edildi.
Gestasyonel diabeti olan ve olmayan gebelerde ayak taban basınçlarının gebe olmayan diabetli hastalar ve sağlıklı bireylerle karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Amaç: Gebelik döneminde meydana gelen ayak biyomekaniğindeki değişimleri pedobarografik olarak değerlendirmeyi, Gestayonel diabetin bu değişimler üzerinde etkisinin olup olmadığını ve bu değişimlerin klinik sonuçlar ile ilişkisini araştırmayı amaçladık Gereç ve yöntem: Çalışmaya 18-40 yaş arası 30 GDM'li gebe, 30 normal gebe, 30 gebe olmayan diabetli kadın ve kontrol grubu olarak 30 hiç gebe kalmamış sağlıklı kadın alındı. Gebelerin hepsi 28. gebelik haftasını tamamlamış olması gerekmekteydi. Bütün katılımcıların yaş, kilo, boy, VKİ bilgileri kaydedildi. Gebe gruplarında gebelik haftası, kaçıncı gebelik olduğu ve gebelik süresince meydana gelen ağırlık artışı bilgileri kaydedildi. Tüm katılımcılarda aktivite ve istirahat sırasındaki ayak ağrısı şiddetleri VAS skorları kullanılarak kaydedildi. Nöropatik ağrı varlığını sorgulamak için DN4 anketi dolduruldu. Duyu kaybı varlığını araştırmak için Semmes-Weinstein monofilaman testi uygulandı. Kişinin ayak ilişkili fonksiyonel durumunu değerlendirmek için Ayak Fonksiyonel İndeksi ölçeği kullanıldı. Statik pedobarografik analizde; ayakta durma esnasında ayaklardaki basıncın sağ ön ayak, sağ arka ayak, sol ön ayak ve sol arka ayak bölgelerine dağılımı incelendi. Dinamik pedobarografik analizde; yürüyüş esnasında ayağın 10 bölgesinde meydana gelen tepe basınçlar ve ayak temas alanları kaydedildi. Bulgular:. Yaş ortalaması GDM grubunda 32.8±5.75, gebe grubunda 29.5±5.78, diyabet grubunda 31.93±6.50, kontrol grubunda 30.23±3.74 olarak hesaplandı. VKİ ortalamaları GDM grubunda 32.98±5.58, gebe grubunda 29.25±5.73, diyabet grubunda 27.84±4.74, kontrol grubunda 20.96±2.06 olarak hesaplandı. Ayak ağrısı VAS skorları üç grupta da konrol grubuna göre yüksek çıkarken, üç grup arasında anlamlı fark izlenmedi. Nöropatik ağrı skorları üç grupta da kontrol grubuna göre yüksek saptanırken, GDM grubunun ortalamaları gebe grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. Hiçbir katılımcıda duyu kaybı izlenmedi. Üç grupta da AFİ skorları tüm başlıklarda kontrol grubuna göre yüksekti. En yüksek skorlar GDM grubunda kaydedildi. GDM grubunda ve gebe grubuna göre AFİ ağrı ve yetersizlik skorları anlamlı olarak daha yüksek izlendi. Statik pedobarografik analizde üç grupta da sağ arka ayak basınç dağılımında artış izlendi. Gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi. Dinamik pedobarografik analizde çalışma gruplarında Metatarsal bölgelerde ve orta ayak bölgesinde tepe basınçlarda anlamlı artışlar saptandı. GDM grubu ve gebe grubu arasında bu artışlar açısından anlamlı farklar izlenmedi. Dinamik pedobarografik analizde üç grupta da orta ayak temas alanında artış, ön ayak temas alanında azalma izlendi. GDM grubu ve gebe grubu arasında fark izlenmedi. Metatarsal bölgelerdeki orta ayak bölgesindeki basınç artışı ile VKİ değerleri arasında korelasyon saptandı. Temas alanlarının dağılımındaki değişim ile VKİ değerleri arasında korelasyon saptandı. AFİ total skorları ve basınç değişimleri arasında korelasyonlar saptandı. AFİ total skorları ile VKİ değerleri arasında korelasyon izlendi. Sonuç: Gebelik son döneminde ayak taban basınçlarında değişimler gözlemledik ve bu dönemde ayak ağrısı artışı ve ayak ilişkili fonksiyonellikte bozulma izledik. GDM'li gebelerde basınç değişimlerinde bir farklılık gözlemlenmese de; bu grupta daha yüksek nöropatik ağrı skorları ve daha kotü AFİ ağrı ve AFİ yetersizlik skorları saptadık. Tüm bu değişikler üzerinde temel belirleyici fiziksel etkenin yüksek VKİ değerleri olduğunu düşünmekteyiz. Pedobarografik verilerin rehberliğinde yapılacak uygun ayakkabı seçimleri ve ortez kullanımı gebeliğin son dönemindeki ayak ilişkili kötü klinik sonuçlar üzerinde olumlu etkileri olabilir.