
22
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
1980 sonrası Türkiye'de tarım sektöründe üretim fiyat ilişkisi ve Gördes örneği
Tarım sektörü insanlık tarihi için çok önemli bir yere sahiptir. Yerleşik hayata geçiş ile hız kazanan önem eski çağlardan günümüze kadar her bir dönemde daha da artarak günümüze kadar ulaşmıştır. Türkiye'de Cumhuriyetin ilanından sonra gelişen tarım sektörü, 1980 yılında alınan 24 Ocak kararları ile farklı bir boyut kazanmıştır. Bu alınan kararlar neticesinde dışa açık bir ekonomi uygulanmaya başlanmış ve bu süreçten sonra Avrupa Ortak Tarım Politikalarına uyum sürecine girilmiştir. Uygulanan uyum sürecinde birçok anlaşmaya imza atılmış ve Avrupa'daki gelişmeler yakından izlenmiştir. Ortak Tarım Politikası ve Türkiye'de uygulanan Tarım Uygulama Reformları üreticilerin lehine önlemler alınmasını sağlamıştır. Bu kapsam da verilen desteklemeler çiftçi için ek gelir kaynağı olmuş ve bazı ürünlerin yetiştirilmesi konusunda teşvik edici bir rol oynamıştır. Gördes ilçesinde de 2008 yılı ve daha sonrası dönemde verilen desteklemeler çiftçilerin gelirlerinde önemli artışlar sağlamıştır. Gördes ilçesinde 2008 yılı ile 2014 yılları arasında bazı ürünlerde verilen devlet destekleri incelenmiş ve sektördeki değişim belirlenmeye çalışılmıştır; tütün, susam, buğday, arpa, karpuz, kavun, patates, haşhaş, fiğ, kiraz, zeytin ve üzüm ürünleri için maliyet föyü çıkartılarak tek tek maliyet kalemleri hesaplanmıştır. Bu seçili on iki ürün için 2008-2014 yılları arasında bir dekarda yetiştirilen üründeki toplam maliyet analizi ayrı ayrı incelenmiştir. Bunun yanında bir dekarda maksimum verim ve birim fiyatları kullanılarak gelir maliyet analizi yapılmış ve her ürün için bir dekardaki kârlılık miktarları hesaplanmıştır. Seçili ürünler için bir dekardaki toplam maliyet, gelir ve kâr rakamlarının 2008 ile 2014 yılları arasında nasıl değişim gerçekleştirdiği grafiksel olarak analiz edilmiştir. Her ürün grubu için 2008-2014 yılları arasındaki toplam üretim miktarları, bir dekardaki getiri ve birim fiyatlar incelenmiş her ürün grubu için elli dekardaki toplam getiri hesaplanarak desteklemeden alacağı gelirlerde yıllar itibari ile bu rakamlara ilave edilmiştir.
Türkiye'de vadeli işlem ve opsiyon piyasası'nın etkinliği ve sözleşmelerin karşılaştırmalı fiyat öngörümlemesi
Finansal piyasalarda oluşan belirsizliğin ve riskin giderilmesi amacıyla geliştirilmiş olan türev piyasalarda, piyasaya duyulan güven, piyasa işlevselliğinin en önemli belirleyicisidir. Piyasaların güvenilirliği ise, doğru bilginin piyasaya dahil olan tüm unsurlara aynı anda ulaşmasını takiben alınan doğru kararlar ile yakından ilgilidir. Bu durum ancak piyasaların etkin olarak işlemesi durumunda gerçekleşebilmektedir. Eğer piyasa etkin değilse, piyasadaki mevcut tüm bilgilerin finansal varlıkların fiyatlarına tam ve doğru olarak yansımaması nedeniyle geçmiş dönem fiyat hareketlerinden yararlanarak gelecek döneme ilişkin öngörümleme yapmak mümkün olmaktadır. Etkin olmayan piyasalarda işlem gören finansal varlıkların gelecekte alacakları değerlerin öngörümlenmesi ise karar alma birimlerinin ilgilendiği konuların başında gelmektedir. Çünkü risk yönetimi ve geleceğe dönük fiyat oluşumu gibi iki temel fonksiyonu bulunan türev piyasalarda işlem gören sözleşmelerin gelecekte oluşacak fiyatlarının dolayısıyla oynaklığının öngörümlenmesi hem ülke ekonomisi hem de piyasa yatırımcıları açısından çok önemlidir. Bu çalışmada öncelikle, Türkiye'de faaliyet gösteren Vadeli İşlem ve Opsiyon Piyasası'nın etkinliği; Genişletilmiş (Augmented) Dickey-Fuller (ADF), Phillips-Perron (PP) ve Kwiatkowski-Phillips-Schmidt-Shin (KPSS) doğrusal birim kök testleri ve Kapetanios, Shin ve Snell (KSS) doğrusal olmayan birim kök testi uygulanarak sınanmıştır. Uygulanan tüm birim kök testleri sonucunda serilerin birim kök içermediğine yani rassal yürüyüş sergilemediğine karar verilmiş, böylece piyasanın etkin olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Ardından, zayıf formda etkin olmadığı belirlenen Vadeli İşlem ve Opsiyon Piyasası'nda işlem gören TL/Dolar ve Bist-30 sözleşmelerinin gün sonu uzlaşma fiyatının öngörümlenmesinde en yüksek performansı gösteren yöntemin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, Borsa İstanbul A.Ş'den temin edilen ve 04.02.2005 – 31.12.2015 tarihleri arasını kapsayan verilere, tek değişkenli zaman serisi yöntemi olan Box-Jenkins (ARMA – Otoregresif Hareketli Ortalama), otoregresif koşullu değişen varyans modelleri (ARCH, GARCH, EGARCH…) ve son olarak finansal verilere ilişkin uygulamaları her geçen gün artan yapay sinir ağları yöntemi uygulanmıştır. Zaman serileri analizi yöntemlerinin ürettiği öngörü sonuçları; farklı mimariler, katman sayıları, katmanlardaki hücre sayıları, aktivasyon fonksiyonları ve öğrenme yöntemleri denenerek elde edilen ve en yüksek performansı gösteren yapay sinir ağı modeli sonuçları ile karşılaştırılmıştır. Bu çalışmadan elde edilen bulgulara göre, TL/Dolar sözleşme serisi için RBF-1-B-L yapay sinir ağı modeli, ARMA(4,4) ve ARCH(1) modeline kıyasla daha yüksek öngörü performansı göstermiştir. Bist-30 sözleşme serisi için ise TDNN-1-B-L yapay sinir ağı modeli, ARMA(4,5) ve ARCH(1) modeline kıyasla daha yüksek öngörü performansı gösteren model olmuştur. Ayrıca çalışmada uygulanan Brock, Dechert ve Scheinkman (BDS) doğrusallık testi ile doğrusal olmayan bir yapı sergilediği tespit edilen sözleşme serilerinin gelecek dönem öngörümleme işleminde, hem doğrusal hem de doğrusal olmayan seriler ile çalışabilme özelliği olan yapay sinir ağları modellerinin güçlü alternatif bir yöntem olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Yatırım tercihleri ve risk eğilimi; Manisa ili yatırımcı profili analizi
Risk kavramı ekonomi biliminde çokça kullanılmış, fakat tanımlaması pek de kolay yapılamayan bir kavram olmuştur. Riski oluşturan çok farklı unsurların olması, farklı durumlarda farklı sonuçlar göstermesi ve bir de bireylere göre farklılıklar göstermesi bu durumun ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Bu anlamda bireysel yatırımcıların risk eğilimlerinin ölçülmesi, pek çok araştırma ve tartışmaya konu olmuştur. Yatırım kavramı ise, içerisinde risk faktörünü de barındıran daha geniş tanımlamalar gerektirmektedir. Bu tanımlamalar, yatırım konusunda yapılan çalışmalarda, amaçlarına göre, makro düzeyde, işletme düzeyinde ve bireysel düzeyde ele alınmaktadır. Son yıllarda, ekonomi alanındaki yatırım tercihlerine ilişkin çalışmalarda, çoğunlukla, bireylerin yatırım kararlarına ilişkin farklı bir bakış açısı sunan davranışsal modellere dayalı bireysel yatırımlara yer verilmektedir. Bu bağlamda çalışmada, yatırım kavramı, bireysel düzeyde ele alınmış olup, risk, yatırım ve bu ikisi arasındaki bağ ile bu bağı etkileyen faktörlerin, birbirleri ile olan etkileşimleri araştırılmaktadır. Bireyler tarafından verilecek olan finansal yatırım kararları, çok değişkenli bir karar alma sürecini ifade eder. Rasyonel bir yatırımcının hedefi, elde ettiği gelirlerin bir kısmını tasarrufa ayırabilmek ve bu tasarrufları en düşük riske katlanarak en yüksek getiriyi elde edecek şekilde yatırımlara yönlendirmektir. Buna göre, başarılı bir şekilde tasarruf yapmak, bireyler için yeterli olmamaktadır. Bu aşamada elde edilen birikimlerin yatırımlara doğru şekilde yönlendirilmesi önem kazanmaktadır. Bu amaçla, çalışmanın ilk bölümünde, yatırım, yatırımcı ve yatırım araçlarına ilişkin literatür araştırmalarına, ikinci bölümde risk kavramı ve yatırımı etkileyen diğer faktörlere yer verilmiştir. Çalışmanın uygulama aşamasında ise, bireylerin demografik özellikleri, ekonomik koşulları, içinde bulundukları sosyal-kültürel ortam ve ekonomik gelişmelere ilişkin bilgi seviyeleri, ortaya konulmaya çalışılmıştır. Böylece, bireysel yatırımcıların birikimlerini değerlendirirken tercihlerini ne yönde ve nasıl kullandığı sorularına cevap aranmıştır. Bu amaçla, üçüncü bölümde, Manisa ili ve ilçelerinde yapmış olduğumuz anket çalışması sonucunda elde edilen verilere ilişkin analizlere yer verilmiştir. Bu bağlamda, Manisa ili ve ilçelerinin kentsel alanında yaşayan bireysel yatırımcılara 36 sorudan oluşan anket uygulanmıştır. Uygulanan 400 anketten, kullanılabilir olan 387 tanesi yapılacak analizlerde kullanılmak üzere işlenmiştir. Buna göre ilk önce bireylere ilişkin veriler grafik yardımıyla görselleştirilmiş, böylece ankete katılanların genel bir profili çıkarılmaya çalışılmıştır. Diğer yandan bireylerin gelir, tasarruf oranları ve demografik özelliklerine göre risk eğilimlerini ölçmek amacıyla hipotezler kurulmuştur. Kurulan bu hipotezlere, SPSS 22 programı yardımıyla Ki-Kare, yüzde ve varyans analizleri uygulanmıştır. Çıkan sonuçlara göre Kabul ve Red tabloları oluşturulmuş, sonuç kısmında ise bunlara ilişkin yorumlara yer verilmiştir. Buna göre, genel olarak, geçerliliği birçok araştırmayla kanıtlanmış davranışsal eğilimlerin, benzer çalışmalarda olduğu gibi Manisa ili ve ilçelerindeki bireysel yatırımcılar için de geçerli olduğu sonucuna ulaşılırken, bazı analizlerde, yapılan benzer araştırmaların aksi sonuçlara da ulaşılmıştır. Bu benzerlik ve farklılıklar ise hipotezlerin sonuçları verilirken tartışılmıştır.
Türkiye'de gelir dağılımının yapısal değişimi
Gelir dağılımı ve gelir dağılımının eşitsizliği sorunu uzun süredir iktisat literatüründe yer alan ve çözülmesi konusunda çeşitli teorilerin ortaya atıldığı bir kavramdır. Ekonomik birimlerin milli gelirden aldıkları pay çoğu zaman birbirine eşit değildir. Bu bakımdan dünyada gerek ülkeler içinde gerekse ülkeler arasında bireyler ya da sektörler arasındaki gelirin bölüşümü konusunda ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Yıllar boyu ülkeler arası ya da ülkeler içerisindeki gelir dağılımı eşitsizliğinin nedenleri ve çözümleri açıklanmaya çalışılsa da şu ana kadar özellikle gelişmekte olan ülkelerde bu konuda somut bir gelişme sağlanamamıştır.Milli gelirin bölüşümünün adaletsizliği tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yoğun olarak ele alınan ve çözüm bekleyen sorunlar arasında yer almaktadır. Ülkemizde cumhuriyetin kuruluşunda sonra gelir dağılımı ile ilgili çalışmalara rastlanmakta ve ekonomi otoritelerinin bu konu üzerine eğildiği gözlemlenmektedir. Çünkü Türkiye'nin ekonomik sıkıntılarından kaynaklanan yoksulluk oranının yıllar geçtikçe yükselmesi, doğal olarak en zengin ile en yoksul arasındaki farkın irdelenmesi ve nedenlerinin araştırılması güdüsünü tetiklemiştir.Çalışmamızda Türkiye'deki gelir dağılımı incelenerek, özellikle milli ekonominin liberalizasyon sürecinin gelir dağılımına etkileri araştırılacaktır. Ülkemizde 24 Ocak 1980 kararları sonrası yaşanan dışa açılma süreci beraberinde birçok finansal krizi getirmiştir. Bu krizler ekonomiyi olumsuz etkilemiş ve sektörler, bireyler arasında ciddi ekonomik problemlere yol açmıştır. Hiç kuşkusuz hükümetler yetkileri çerçevesinde bu krizlerin etkilerini giderecek önlemler ve istikrar programları düzenleyeceklerdir. Çalışmada öncelikle üzerinde durulacak konu bu istikrar programlarının gelir dağılımına olan etkileridir
Türkiye'de 1990 sonrası uygulanan yatırım teşvikleri ve ekonomik etkileri
Günümüzde teşvik kavramının gerekliliği artık tartışma konusu olmaktan çıkmış,gelişmiş ve gelişmekte olan bütün ülkeler tarafından farklı oran ve şekillerdeuygulanır hale gelmiştir. Bu çalışma, yatırım teşvik kavramını ve teşvik araçlarınınTürkiye'deki sorunları gidermede etkili olup olmadığını ortaya koymayıamaçlamaktadır.Türkiye özellikle 1980'li yıllarla birlikte bir dönüşüm yaşamış, bu yıllarda serbestpiyasa ekonomisi ve ihracata dayalı büyüme modeli benimsenmiş, teşvik politikalarıda bu çerçevede uygulanmaya çalışılmıştır. Ayrıca dünyada yaşanan küreselleşmesüreci, Türkiye'de uygulanan teşvik politikalarının diğer ülkelerdeki politikalar ileuyumlu hale getirmesine yönelik faaliyetlere neden olmuştur.Türkiye, tam üye olmayı hedeflediği Avrupa Birliği'nin bölgesel politikaları ilekendi bölgesel politikalarını uyumlaştırma sürecinde, bölgelerarası ekonomik vesosyal dengesizliklerin giderilmesi amacıyla Avrupa Birliği tarafından önerilen BBSve Bölgesel Kalkınma Ajansları'nın oluşturulmasına karar vermiştir. BBS'nin nasıl birsistem olduğu ve Kalkınma Ajansları'nın Türkiye açısından ne dereceuygulanabileceği bu çalışmada yanıtı aranan sorular arasındadır.
Türkiye'de enerji tüketimi ve ekonomik büyüme ilişkisi
Enerji, üretim işlemlerinde kullanılması zorunlu bir girdi ve toplumlarınrefah düzeylerinin yükseltilmesi için gerekli bir hizmet aracı olarak, ekonomikve sosyal kalkınmanın temel taşlarından birisidir.Geleneksel enerji kaynaklarının tükenme eğilimine girdiği, enerjifiyatlarının artış göstermesinin beklendiği, enerji kullanımından kaynaklanançevre sorunlarının büyüdüğü bir dönemde enerji planlaması, özellikle enerjikaynakları kıt, ithal kaynaklara bağımlı, yetersiz döviz kaynaklarına sahipülkeler için yararlı ve zorunlu bir araç olarak görülmektedir.Diğer gelişmekte olan ülkeler gibi Türkiye'de enerji yoğun büyüyen birekonomidir ve petrol üretmeyen ülkelerdeki gibi enerji ihtiyacının büyükbölümü ithalatla karşılanmaktadır. Toplam yıllık net enerji tüketimi artış oranıyaklaşık % 5'dir. 2004 yılında tüketilen petrolün %92 `si ithal edilmekte olupbunun da toplam enerji içindeki payı % 37'dir. Dolayısıyla Türkiye artan enerjiihtiyacını karşılamak için hem arz tarafından hem de talep yönetim politikalarıtarafından gelen kısıtlarla karşı karşıyadır. Fakat bu tür politikalarda enerjitüketimi ile genel ekonomik aktiviteler arasındaki nedensellik ilişkisinebakmak gerekir. Bu çalışmada yukarıda kısaca özetlenen ekonomik ortamiçerisinde dünyada ve Türkiye'de enerji sektörünün üretim, tüketim ve rezervolmak üzere genel yapısını incelenerek, ülkemizde enerji tüketimi veekonomik büyüme arasındaki ilişki Granger nedensellik testleri ileincelenmiştir.Yapılan nedensellik testleri sonucunda ise; ekonomik büyümenin toplamenerji tüketimini, özellikle de enerji kaynaklarından petrol tüketimini artırdığıgörülmüştür. Ekonomik büyüme ile doğalgaz ve kömür sektöründe iseherhangi bir nedensel ilişkinin bulunmadığı anlaşılmıştır. Elektrik kullanımının% 10 anlamlılık düzeyinde ekonomik büyümeyi artırdığı, ekonomikbüyümenin ise % 5 anlamlılık düzeyinde elektrik tüketimini artırdığı tesbitedilmiştir.
Günümüzde Balkan ülkelerindeki ekonomik yapısal dönüşüm: Eski Yugoslavya ülkeleri
Bu çalışmada, günümüzde Balkanlarda ve özellikle Eski Yugoslavya ülkelerindeki ekonomik yapısal dönüşüm açıklanıp, uygulanan ekonomik politikaların Avrupa Birliği ile bütünleşme sürecini hangi yönleriyle ve ne şekilde etkileyebileceği incelenmiştir. Balkanlardaki ekonomik durum son 10 yılda ekonomilerin dengesiz sanayi yapıları, zayıf kurumlar, bölünmüş sivil topluluklar, savaş, etnik çatışmalar ve makroekonomik istikrar politikalarının mevcut olmaması gibi birçok güçlükten etkilenmiş ve bu nedenle bölgedeki ülkelerin ekonomik gelişimi Otta Avrupa geçiş ülkelerinin önemli derecede gerisinde kalmıştır. Daha önce planlı ekonomiyle yönetilen Yugoslavya'nın 1990'ların başında dağılmasıyla oluşan yeni ülkelerin piyasa ekonomilerini inşa etme ve dünya ekonomisi ile bütünleşmeye yöneldikleri görülmektedir. 1945-90 yıllan arasında, Yugoslavya Sosyalist Federatif Cumhuriyeti çatısı altında, yumuşak sosyalizm olarak nitelendirebileceğimiz bîr yönetim ile yönetilen Bosna ve Hersek, Hırvatistan, Makedonya, Slovenya ile Sırbistan ve Karadağ'ın bağımsızlık öncesi (1945-1990) ve özellikle 1990'lardan günümüze ayrı ayrı milli gelir, enflasyon, istihdam, işsizlik, yatırım, dış borç, ödemeler bilançosu, dış ticaret gibi genel ekonomik durumları incelenip, bu ülkelerin Slovenya dışında bağımsızlık öncesi düzyelerine göre iyileşme veya gelişme sağlayamadıkları ortaya konulmuştur. Piyasa ekonomisinin planlı ekonominin yerini aldığı dönemde bir geçiş (transition) dönemi yaşanmaktadır. Geçiş döneminin uzun vadeli hedefleri genellikle diğer ülkelerdeki ekonomik reformlarla aynıdır: yaşam standartlarında iyileşmeyi sağlayacak, uzun vadeli bir büyümeyi gerçekleştirecek gelişmiş piyasa ekonomisini kurmaktır. Piyasa ekonomisine geçiş derecesinin ölçülmesi bakımından ise; fiyatların piyasa güçlerince belirlenmesi, serbest dış ticaret ve ulusal paranın konvertibilitesi ile piyasaların yeni işletmelerin girişine açıklığı önemlidir. Bu konularla birlikte, çalışmamızda geçişin diğer bir diğer göstergesi olan mülkiyet reformu da incelenmiştir. Balkanlarda ve özellikle eski Yugoslavya ülkelerinde, bu alanda önemli bir değişim222 yaşanmıştır, örneğin: ülkelerin çoğunda, özel sektör, ekonomik faaliyetlerin yarısından fazlasını gerçekleştirmektedir. Ayrıca, geçiş döneminin sosyo-kültürel etkisi de ülkeden ülkeye değişiklik göstermektedir. AETnin ekonomik sistemi ve onun kurumsal yapısının ideal pazar ekonomisi sistemi olduğu varsayımı altında yapılan karşılaştırma sonucunda, AB 'ye resmi üyeliği kabul edilen Slovenya'nın dışında diğer eski Yugoslavya ülke ekonomilerinin bağımsızlık öncesi (1990 öncesi) düzeylerinin bile altında kaldıkları ve Avrupa Birliği ile bütünleşmelerinin uzun bir zaman alacağı ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak, bölgede istikrarlı bir ekonomik gelişmenin gerçekleşmesi için Güneydoğu Avrupa ülkelerinin ikili ve bölgesel işbirliği içinde bulunmalarının zorunlu olduğu ortaya konulmuştur. Ayrıca, bölgenin sorunlarını çözebilecek en iyi kurumun, Güneydoğu Avrupa İstikrar Paktı (The Stability Pact) olduğu görülmektedir.
Enflasyon ve istikrar programları
154 ÖZET Fiyat istikrarının, dolayısıyla ekonomik istikrarın bir türlü sağlanamadığı Türkiye'de pek çok ekonomik kriz yaşanmış, özellikle 19901ı yıllarda enflasyonun hız kazanmasıyla yaşanan krizler sıklaşmış ve ekonomiyi tahrip edici sonuçları daha da artmıştır. Uygulanan istikrar programlan enflasyonun hızını zaman zaman düşürmüş ancak kalıcı bir iyileşme sağlanamamıştır. Amaçlarından biri Türkiye'de yaşanan enflasyon süreci ve krizlerin temel sebeplerinin incelenmesi olan bu çalışmada, bu amaç doğrultusunda yaşanan enflasyon süreci dönemler halinde ele alınmış, uygulanan istikrar programları ve sonuçtan değerlendirilmiştir. Çalışmanın ilk bölümünde enflasyonla ilgili teorik bilgiler verilmiş, faklı yaklaşımların enflasyonla ilgili görüşleri açıklanmıştır. Enflasyonun temel nedenleri ve sonuçlan incelenmiştir. Ekonomik istikrar isimli ikinci bölümde ekonomik istikrarın sağlanması yönünde geliştirilen temel yaklaşımlar hakkında bilgi verilerek, Ortodoks ve heterodoks istikar programlan açıklanmıştır. Üçüncü ve dördüncü bölümlerde ise Türkiye'de 19901ı yıllara kadar olan dönemlerde ve 1990'lı yıllardan sonraki dönemlerde yaşanan enflasyonist süreç ve uygulanan istikrar programlan incelenmiştir. Son bölümde ise son yıllarda uygulaması giderek yaygınlaşan enflasyon hedeflemesi yaklaşımı ele alınmıştır. Bu yaklaşımının avantaj ve dezavantajları, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde uygulama sonuçları incelenerek, enflasyon hedeflemesi politikasının Türkiye'de enflasyonla mücedelede alternatif bir politika olarak uygulanabilirliği tartışılmıştır.155 Enflasyonla mücadelede uygulanan döviz kuru ve parasal hedefleme politikaları ile basan elde edilememesi iktisatçıları yeni arayışlar içine sokmuştur. Son yıllarda dünyada giderek yaygınlaşan enflasyonun doğrudan hedeflenmesi politikasının başarılı olması Türkiye'yi de enflasyon hedeflemesine yöneltmiştir. Ancak Türkiye ekonomisinde enflasyon hedeflemesinin basan ile uygulanabilmesi için gerekli koşullar henüz tam anlamıyla sağlanamamıştır. Enflasyonun en önemli nedeninin düzen ve kısıtlama getirilememiş kamu harcamaları olduğu Türkiye ekonomisinde, artan kamu açıklan çözülmesi giderek zorlaşan bir problem haline gelmiştir. Enflasyonun düşürülmesi ve ekonomik istikrarın sağlanabilmesi için kamu kesimi finansmanında sağlam kaynakların yaratılması, kamu harcamalarının ise verimli alanlara yöneltilerek sınırlı ölçüde yükselmesi sağlanmalıdır. Enflasyona karşı mücadelede başarı için, uygulamaya konulan istikrar programları sonuna kadar Kararlılıkla yürütülmelidir. Sadece talep kısıcı politikalar izlenmesi yeterli değildir. Talep kısıcı politikalar yanında yapısal sorunlarında çözülmesi gerekmektedir.
Savunma sanayii ve ekonomik etkileri: Türkiye ve karşılaştırmalı ülke analizleri
IX ÖZET Savunma sanayii ülke sanayiinin bir parçasıdır. Savunma sanayii ile diğer sektörler arasında ilişki olmasına rağmen, savunma sanayiinin kendine özgü özellikleri bulunmaktadır. Savunma sanayii diğer sektörlerden yüksek teknoloji, kalite, lojistik destek, güvenlik ve gizlilik gerektirmesi bakımından ayrılmaktadır. Savunma harcamalarının boyutunu ise savunma sanayiinin yapısı, yüksek teknoloji maliyetleri, iç ve dış politikalar belirlemektedir. Bugüne kadar savunma harcamalarının ekonomiye etkilerini inceleyen birçok çalışma yapılmıştır. Yapılan çalışmalarda savunma harcamalarının ekonomiye ve sanayiye etkileri bakımından farklı sonuçlar elde edilmiştir. Benoit (1973,1978), Kennedy (1975,1979), Whynes (1979), Ateşoğlu ve Mueller (1990), Emin Ergin (1991) savunma harcamalarının ekonomi üzerinde olumlu etkisi olduğunu ortaya koyarken, Değer ve Smith (1983), Brauer (2003), Sezgin ve Yıldırım (2002), Saadet Değer ve Sommath Sen ise olumsuz etkilerinin olduğunu ortaya koymuştur. Ele alınan dönem, kriterler ve ülkelerin ekonomik düzeyleri farklılıkları yaratmaktadır. Bu tezin amacı, savunma sanayi özellikleri ile dünyada savunma alanındaki gelişmeleri ve oluşumları ortaya koymak, Türkiye'deki savunma harcamalarını komşu ülkeler ve gelişmiş ülkelerle kıyaslamalı olarak analiz etmek, Türkiye'deki savunma harcamalarının genel seyrini araştırmak ve Türkiye'deki savunma harcamalarının ekonomiye etkisini analiz edebilmek amacıyla temel bazı ekonomik göstergeleri kullanarak bir Granger Nedensellik Modeli oluşturmaktır. Bu bağlamda, çalışmada dünyadaki savunma sanayi pazarında alanında meydana gelen gelişmelere değinilmiş, soğuk savaş sonrası harcamalar ortaya konulmuştur. NATO ve BAB'daki Savunma sanayi yapısı ele alınarak, savunma alanındaki uluslararası entegrasyonlar incelenmiştir.Çalışma kapsamında Bölge ülkelerinin ve NATO ülkelerinin savunma harcamaları Türkiye ile kıyaslanmıştır. Ayrıca, Savunma sanayii harcamalarının ekonomik etkileri ve analizi ortaya konulmuş, Türkiye'deki savunma harcamalarının ekonomiye etkisine ilişkin nedensellik modeli oluşturulmuştur. Türkiye'deki savunma harcamalarının, bütçe içindeki ve GSMH içindeki payı oldukça yüksektir. Bu açıdan, savunma harcamalarının etkilerinin daha ayrıntılı olarak araştırılmasında fayda görülmektedir. \
Merkez Bankası`na alternatif bir kurum olarak Para Kurulu, bu sistemin uygulanması ve Türkiye`de uygulanabilirliği
Serbest piyasa ekonomisinde, parasal istikrar ve bunun teminatı olan güçlü bir para birimi hayati öneme sahiptir. Parasal istikrarı sağlayamayan ülkelerde zaman zaman ortaya çıkan mali krizler, küresel ekonominin bir sonucu olarak, hızla diğer ülkelere de yayılabilmektedir. 1997 yılının sonlarında Asya ülkelerinde başlayan ve diğer ülkelere de yayılan Asya krizinin uluslararası parasal sistemi olumsuz etkilemesi bunun açık örneğidir. Bu çalışmanın amacı, fiyat istikrarını sağlamada merkez bankasına alternatif bir kurum olarak nitelendirilen para kurulunun teorik yapısı ve uygulama sonuçları altında Türkiye'de uygulanabilirliğini araştırmaktır. Bu kapsamda, merkez bankacılığı alanındaki son gelişmeler, merkez bankalarının bağımsızlığı, para kurulunun teorik yapısı, dünyadaki uygulamalar ve Türkiye'de uygulanabilirliği incelenmiştir. Para kurulu sistemi, döviz rezervi karşılığı sabit kur üzerinden para çıkaran oldukça basit bir kurumdur. Parasal taban, ancak banka sistemi ya da özel sektör ulusal para taleplerini karşılamak için kurula sabit kurdan döviz sattığı zaman artar; özel sektör ödemeler dengesi açığını finanse etmek için döviz satın aldığında azalır. Para kurulu ve hükümetler, açık piyasa işlemleri ve reeskont kredisi gibi araçlarla parasal tabanı değiştirerek para politikası yürütemez. Bu sistemde bütçe açıklarının para basarak finanse edilmesi mümkün değildir. Merkez bankasının siyasi süreçten bağımsız bir kurum olarak kalamadığı veya özerkliğini koruyamadığı ülkelerde, para kurulunun merkez bankasına göre bir takım avantajları bulunmaktadır. Ancak, para kurulu sistemi ekonomiye olumlu katkılarının yanısıra bazı sorunları da beraberinde getirmektedir. Bu sorunların en önemlisi, yüksek enflasyondan düşük enflasyona geçiş sürecinde karşılaşılan ulusal para biriminin aşırı değerlenmesidir. Günümüzde, bir çok ülkede ekonomi politikalarının yüksek enflasyonla mücadelede başarısız kalmasıyla gündeme gelen para kurulu, aslında yeni bir düşüncenin ürünü değildir. Para kurulu fikrinin ortaya atılış, 19. yüzyılın ilk yarısında İngiltere'de merkezi parasal otoritenin kurulması sırasında geçen tartışmalara kadar uzanır. İkinci Dünya Savaşı'na kadar 70 kadar ülkede uygulanan para kurulu sistemi, bu ülkelerde fiyat istikrarını başarıyla korumuştur. Bu ülkelerin çoğu, merkez bankası sistemine geçerken zaman içinde yüksek enflasyonla tanışmıştır. Para kurulu, yüksek ve kronik enflasyon problemi ile yüzyüze bulunan diğer gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi, Türkiye'de de makroekonomik disiplini ve istikran sağlayacak bir çözüm olarak son günlerde gündeme girmiştir. Para kurulu sistemi ile, radikal bir çözümle hükümetin para arzını belirlemedeki yetkisinin tamamen kaldırılması amaçlanmaktadır. Diğer bir çözüm ise, merkez bankasının anayasal garantilerle özerkleştirilmesi ve hükümetin para otoritesi üzerindeki para basabilme yetkilerinin önemli derecede kısıtlanmasıdır. Para kurulu deneyimleri incelendiğinde, bu sistemin küçük ve açık ekonomilerde ya da ekonomi yönetimine güvenin nerdeyse tamamen kaybolduğu ortamlarda başarılı olduğu görülmektedir. Para kurulu ulusal paraya ve ekonomi politikalarına olan güveni, yasal ve geriye dönülmez sabit kur kuralı ile merkez bankasına göre daha kısa sürede tesis edebilir. Bu çalışmadan çıkan sonuç, gerçek anlamda uygulanacak olan bir para kurulunun, ülkemiz açısından uygun bir düzenleme olmadığı ve düzenleyici yapısal önlemler alınmadan bu tür bir politika değişikliğine gidilmesi halinde, bunun istikrar bozucu etkilerde bulunabileceği şeklindedir.
Türk bankacılık sisteminde piyasa yapısı ve optimal banka ölçeği-özel mevduat bankaları için bir araştırma
Bu çalışmada türk bankacılık sisteminde piyasa y apısı araştırılarak bu yapının özel mevduat bankaları karrlılığı üzerindeki etkileri incelenmiş ve bu piyasa yapısında bankalar için optimal banka işletmesi ölçeği belirlenmeye çalışılmıştır. Piyasa yapısı belişrlenirken mikroekonomik teorideki tanımlamalar ve rasyo analizinden yararlanılmıştır. Karlılık yapısı araştırılırken özel mevduat bankaları için karlılık fonksiyonu tahmin edilerek sektör piyasa yapısı -banka yönetimi-banka performansı (SCP) hipotezi ile verimlilik hipotezlerinden hangisinin geçerli olduğu sınanmıştır. aynı banka grubu için çokürünlü maliyet fonksiyonu tahmininde bulunulurken translog maliyet fonksiyonu kullanılmış,mali aracılık yaklaşımı ile bankalarınmevduat, kredi, işgücü girdileri kullanılarak menkul değer, kredi üretiminde bulundukları varsayılmıştır. Her iki regresyonda da 1990-1995 eylül arası dönemdeki 3 aylık verilerle en küçük kareler (OLS) tahmin tekniği kullanılmıştır.
İktisat teorisinde denge tartışmaları
Leon Walras'ın genel denge analiziyle dengenin varlığını, tekliğini ve kararlılığını ispatlamaya çalışmasıyla birlikte başlayan denge tartışmaları günümüze kadar süregelmiştir. Klasik ve neoklasik iktisatçılar genel dengenin varlığını ispatlamak için teorilerinin gerçek hayatla tutarlılığını zayıflatan `zaman' unsuruna yer vermemişlerdir. Tamamen farklı bir iktisadi görüşle ortaya çıkmasına rağmen analizlerini statik bir çerçevede ele alan Keynes, klasiklerde olduğu gibi gerçek hayattan uzaklaşmıştır. Birçok iktisatçı dinamik analizlerin daha gerçekçi olduğunu bilmelerine rağmen teorilerini ayakta tutmak için statik analizlerden vazgeçmemişlerdir. Dinamik analizler dahilinde oluşturulan Dinamik Genel Denge (DGD) modelleri iktisadi olayları daha gerçekçi bir çerçevede ele almaya çalışmıştır. Von Neumann'ın analizi dinamik bir yapıda olmasına rağmen ileriye dönük beklentileri dikkate almaması nedeniyle, dengeye nasıl ulaşılacağı konusunda bilgi vermemektedir. Modern iktisat teorisinde kullanılan denge modellerinin krizlerin öngörülmesindeki başarısızlıklarından dolayı sorgulanmaya başlanmaları DSGE modellerinin itibarını arttırmıştır. Denge üzerinde yapılan birçok araştırmaya rağmen günümüzde halen dengenin kesin olarak varlığı üzerinde uzlaşmayı temsil eden bir model söz konusu değildir. Statik denge modellerinin tahmin amacına uygun fakat varsayımları gereği, gerçek hayattan kopuk olmaları; buna karşılık dinamik denge modellerinin gerçek hayata yakın fakat varsayımları gereği tahmin amacına uygun olmamaları denge konusundaki tartışmaların temel kaynağını oluşturmaktadır. Bu nedenle denge tartışmaları daha uzun süre iktisat teorisinin gündeminde kalacağa benzemektedir.Anahtar Sözcükler: Denge, Statik Genel Denge, Karşılaştırmalı Statik Genel Denge, Dinamik Genel Denge, DSGE
Ekonomik büyüme ve çevre kirliliği ilişkisi: Türkiye örneği
Sanayi devriminin beraberinde getirmiş olduğu ekonomik fırsatlar birçok ülkenin hızlı ve kolay bir şekilde büyümesine sebep olmuştur. Ancak sanayi sektörünün fosil yakıtlar gibi çevreye zarar veren enerji girdilerini kullanması bu şekilde gerçekleşen ekonomik büyümenin ne kadar sağlıklı olduğu sorusunu gündeme getirmiştir. İlk kapsamlı araştırmanın 1991 yılında Grossman ve Kruger tarafından yapılması ile ekonomik büyüme ve çevre kirliliği ilişkisi yıllardır inceleme konusu olmuştur. Bu çalışmada çevre kirliliği ile ekonomik büyüme arasındaki ilişki Türkiye için 1960-2014 yılları arasında yer alan ekonomik büyüme (g) ve karbondioksit (CO2) emisyon verileri kullanılarak incelenmiştir. Dünya Bankası (WB) tarafından CO2 emisyon verileri 2014 yılına kadar kaydedildiği için analizde bu yıllar arasındaki veriler kullanılmıştır. Bu bağlamda ilk olarak ekonomik büyüme kavramının ne olduğu ve geçmişten günümüze ekonomik büyüme teorilerinin neler olduğu gösterilecektir. İkinci olarak ise çevre kirliliğinin ne olduğu, örneklerinin ve faktörlerinin neler olduğu anlatılacaktır. Yine bu bölümde Çevresel Kuznest Eğrisi (ÇKE) hipotezinden ve literatür taramasından bahsedilirken son olarak ekonometrik uygulamaya yer verilecektir. Uygulama sonucunda CO2 değişkeninden ekonomik büyüme değişkenine doğru tek yönlü bir nedensellik ilişkisinin var olduğu gözlemlenmiştir. Böylece çalışmada yer alan ekonomik büyüme çevre kirliliğine neden olur hipotezi reddedilmektedir. Ayrıca etki-tepki ve varyans ayrıştırma analizi de uygulamada kullanılmıştır.
Markanın davranışsal iktisat bağlamında yeri ve tüketiciler üzerindeki etkisi: Azerbaycan örneği
Bu tezin amacı, Azerbaycan`da tüketici davranışlarını davranışsal iktisat bağlamında ele almaktır. Bu doğrultuda davranışsal iktisad perspektifi çerçevesinde marka ile tüketici davranışlar arasındakı ilişik teorik ve ampirik olarak değerlendirilmiştir. Tüketici davranışlarının konusu, tüketici satın alma davranışlarını etkileyen faktörlerin incelenmesidir. Gelişen yaşam koşulları ve yeni tüketim çılgınlıklarının ortaya çıkmasıyla, tüketici davranışlarında farklılıklar olduğu kanısına varılmıştır. İnternet kullanımı artmış, tüketicilerin alışveriş alışkanlıkları da değişmiştir. İnsanların marka ürün tüketimi artmıştır. Bu çalışmada, insanların marka üzerinde yaptıkları tüketimde rasyonellik durumları ve onlardan sapmaları ele alınacaktır. Çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde davranışsal iktisat, rasyonellik, sınırlı rasyonellik kavramları açıklanmaya çalışılıp, davranışsal iktisadın gelişiminden söz edilecektir. İkinci bölümde tüketici davranışları, tüketici davranış modelleri ve lüks tüketim konularına değinilecektir. Çalışmanın üçüncü ve son bölümünde tüketicinin marka satın alma niyetini etkileyen faktörlerin incelenmesi ile ilgili hazırlanan anket çalışması ve sonuçları ele alınacaktır. Anahtar Kelimeler : Davranışsal iktisat, tüketici davranışları, marka, Azerbaycan
Osmanlı'dan günümüze Türkiye'nin kapitalistleşme ve kalkınma süreci
Türkiye'nin kalkınma süreci, sermaye birikimi rejimi ve liberalleşme aşamaları ile birlikte ele alınırsa anlamlı olacaktır. Bundan önceki çalışmalarda Türkiye'nin kalkınma ve kapitalist iktisadi düzene geçiş süreçleri ya dış ticaret politikasındaki değişmeler ya da sınıfsal çatışmalar üzerinden ele alınmıştır. Bu açıdan bu tezin literatüre bir katkı sunacağı düşünülmektedir. Tez dört bölümden oluşmaktadır. Tezin Birinci Bölümü'nde Türkiye'nin kalkınma tarihini inceleyen bazı temel çalışmalardan bahsedilmiş ve bunların konuyu hangi temalar etrafında analiz ettiği açıklanmıştır. Eserler karşılaştırılmış ve farkları ortaya konmuştur. Tezin İkinci Bölümü'nde İktisadi Kalkınma ve Sermaye Birikimi kavramkları incelenmiştir. Her bir kavramın iktisat bilimindeki yeri, bu iki kavram hakkında temel tartışmalar ve bu iki kavramın birbiriyle ilişkisi ele alınmıştır. Tezin Üçüncü Bölümü'nde Türkiye'nin Cumhuriyet dönemindeki iktisadi kalkınma süreci liberalleşme safhaları göz önüne alınarak sıralanmış ve sermaye birikim rejimi ile liberalleşme aşamaları arasındaki bağlantılar kurulmuştur. Bu bağlamda elde edilen sonuçlar irdelenmiştir. Tezin Dördüncü Bölüm'ü bütün tezden elden edilen sonuçların değerlendirilmesi ile birlikte tezin genel bir özetini vermektedir. Tezde elde edilen ana görüş, Türkiye'de her liberalleşme aşamasının farklı bir sermaye birikim sürecine denk geldiği ve her bir liberalleşme aşamasının öncekilerin devamı olduğudur. Bu açıdan gelecekteki çalışmalar içinde referans teşkil etmektedir. Anahtar Kelimeler: İktisadi Kalkınma, İktisadi Büyüme, Sermaye, Sermaye Birikimi, Cumhuriyet Devri Türkiye İktisat Tarihi, Liberalleşme Aşamaları, Kalkınma İktisadı
Tüketici güven endeksinin tüketimi öngörü yeteneğinin ölçülmesi
Bu çalışma Türkiye ekonomisi için, tüketici güveninin tüketim harcamaları üzerindeki etkisini analiz etmektedir. Bu amaç doğrultusunda çalışma, ilgili konuların teorik arka planlarını incelemekte ve literatür taraması sunmaktadır. Aynı zamanda Ocak 2004-Haziran 2018 dönemi üzerine bir ampirik uygulama gerçekleştirilmiştir. En Küçük Kareler (OLS) yönteminde tutarlı (sağlam) standart hataların dikkate alındığı çalışmada birçok kontrol değişkini de kullanılmaktadır. Elde edilen ampirik bulgulara göre, tüketici güven endeksinin tüketim harcamaları üzerinde pozitif bir etkisi bulunmaktadır. Ayrıca, Toda-Yamamoto Granger Nedensellik analizinden elde edilen bulgulara göre, tüketici güven endeksinden tüketim harcamalarına doğru tek yönlü ve pozitif bir nedensellik ilişkisi söz konusudur.
Azerbaycan turizm gelirlerinin makroekonomik göstergelere etkisi; 1995-2016 yılı analizi
Bir hizmet sektörü olarak turizmin, dünya genelinde çok büyük bir hızla gelişme gösterdiği görülmektedir. Turizm, dünyada en hızlı büyüyen ikinci sektör konumundadır. Bununla birlikte konuya ilişkin yapılan teorik ve ampirik çalışmalardan, turizmin makroekonomik göstergeler üzerinde olumlu bir etkisi olduğu anlaşılmaktadır. Turizm ülke ekonomileri için hem en büyük döviz girdisi sağlayan hem de istihdam yaratan sektör olması bakımından önemli bir sektördür. Bu sebepler turizm ve ekonomi ilişkisini, turizmin ekonomiye olan etkisini araştırmayı önemli hale getirmektedir. Bundan başka, dış ödemeler dengesi, gelir düzeyi be bölgesel kalkınma gibi konularda sağladığı katkılar, ülkelerin turizm gelirlerinden elde ettikleri payı daha da büyütmek için çalışmalar yapmaya yönlendirmektedir. Bu çalışma, 1995-2017 yılları arası Turizm gelirlerinin Azerbaycan ekonomisinin temel makroekonomik göstergelerle olan ilişkisini ve bu göstergeler üzerindeki etkisini ölçmeyi amaçlamaktadır. Çalışma kapsamında Azerbaycan devlet İstatistik Kurumu, Azerbaycan Cumhuriyyeti Merkez Bankasının yayınladığı yıllık raporlardan elde edilen veriler ekonometrik analizie tabi tutulmuştur. Azerbaycan ekonomisi bağlamında turizm sektöründen elde edilen gelirlerin makroekonomik göstergeleri olumlu yönde etkilediği hipotezi sırasıyla Philip Peron birim kök testi, ARDL modeli, VAR analizi , etki-tepki ve varyans ayrıştırması fonksiyonları ile araştırılmıştır. Turizm gelirlerinin, enflasyon ve işsizlik oranıyla ters yönlü ve zayıf ilişkisi olduğu, GSYİH ve bütçe gelirleri ile ise pozitif yönde ve kuvvetli bir ilişkisinin belirlenmesi ile birlikte GSYİH değişkeni üzerinde artan etkisinin uzun dönemde yüzdesel olarak artma eğiliminde olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Turizm gelirlerinin ülkenin temel ekonomik faktörlerini etkilemesi, bu sektörün ülke ekonomisinin petrol dışı gelirlerini artmasında önemli bir etken olduğu anlaşılmıştır. Anahtar kelimeler: Azerbaycan ekonomisi, turizm sektörü, VAR analizi, makroekonomik göstergeler.
Özgecilik, toplumsal işbirliği ve rekabet
Bir toplum kendi çıkarını düşünen akılcı ve bencil iktisadi insanla (homo economicus) kendi çıkarlarına karşın toplumsal özveride bulunan özgeci (altruistik) bireylerden oluşmaktadır. Bir piyasanın, ya da başka bir toplumsal kurumun ortaya çıkışını ve gelişimini bu karma (heterogen) yapı içindeki bireyler arasındaki birikimli davranışlar belirlemektedir. Özgeci cezalandırma, bu birikimli davranışların ortaya çıkardığı kamu mallı niteliğindeki yapısal kurumların ve işbirliğinin sağlanmasında yaşamsal bir araçtır. Bu tez çalışmasıyla aynı anda bir arada süren grup içi ve gruplar arası rekabetin toplumsal işbirliği üzeindeki etkisini araştırılmıştır. Bu etki çok aşamalı seçim kuramlarına uygun, z-tree ile programlanmış, ödülün grup içi rekabette kaybedenlerce, gruplar arası rekabette ise kaybeden grup tarafından ödendiği bir deneyle desteklenmiştir.
Türkiye'de girişimciliğin motivasyon kaynakları
Girişimciliğin yalnızca bir kişilik özelliği olmayıp, onu ortaya çıkaran şartlarla birlikte düşünülmesi gereken bir fenomen olduğu görüşü ağırlık kazanmaktadır. Doğuştan gelen kişilik özellikleri belli oranda bunda bir rol oynamakla birlikte, girişimcilik, onu ortaya çıkaran fırsatlardan ve bu fırsatları yaratan ekonomik, sosyal, kültürel ve kurumsal faktörlerden etkilenerek şekillenmekte ve bireylerin sahip olduğu girişimsel beceriler ile fiziksel imkanlar ve tercihlerin sonucunda hayata geçmektedir. Bu ön kabullerden yola çıkarak; bu çalışma, girişimciliğin kişiler bazında hangi şartlarda ortaya çıktığına, neler tarafından motive edildiğine ışık tutmayı hedeflemektedir. Bu bakımdan iktisat sosyolojisi alanında da bir katkı sunmayı hedeflemektedir. Çalışmada GEM verileri kullanılmıştır. Ekonomik ve demografik değişkenler ile algısal değişkenlerin etkisini ayrı ayrı görebilmek için farklı modeller oluşturulmuş ve lojistik regresyonla analiz edilmiştir. Çalışma sonucunda, algılar ve kişilik özelliklerinin girişimcilik için önemli ve gerekli olduğu, ancak girişimciliğin hayata geçmesi için yeterli olmadığı sonucu çıkmıştır. Çünkü algılar ve kişilik özellikleri girişimcilik için ne kadar uygun olursa olsunlar, 1- uygun fırsatların yokluğu halinde; 2- bu fırsatları algılayabilecek donanımı sağlayacak asgari bir eğitime sahip olunmaması halinde; 3- Bu fırsatları girişimciliğe dönüştürmekte kullanılacak bir sermaye ve gelire sahip olunmaması halinde, girişimciliğin ortaya çıkma ihtimali düşmektedir. Analiz sonuçlarında ayrıca, algısal değişkenlerden yeteneklere güvenmenin girişimciliği en çok etkileyen özellik olduğu görülmüştür. Başarısızlık korkusu ise negatif etkiye sahiptir. Demografik ve ekonomik değişkenlere baktığımızda, genç, erkek ve üst gelir grubuna dahil olmanın girişimciliği arttırdığı görülmüştür. Anahtar kelimeler: Girişimcilik, Türkiye'de girişimcilik, girişimciliği etkileyen faktörler, GEM
Küresel değer zincirleri, ihracat, istihdam ve verimlilik
Dünya üretim, ticaret ve yatırım politikaları, uluslararası üretim ayrıştırması olarak ifade edilen küresel değer zincirleri (KDZ) katılımı aracılığıyla yürütülmektedir. Uluslararası üretim ayrıştırması; teknolojik gelişme, maliyet, kaynak ve piyasalara erişim kanalı ile gerçekleştirilmektedir. Ekonomi politikalarını etkileyen önemli bir unsur olmasına rağmen KDZ'nin ihracatı, işgücü piyasasını ve verimliliği nasıl etkilediği hakkında detaylı bilgi bulunmamaktadır. Bu sebeple tezde, KDZ'nin; ihracat performansı, istihdam ve işgücü verimliliği üzerindeki etkisi incelenmiştir. Analiz, Dünya Girdi-Çıktı Veri Tabanı (WIOD) verileri kullanılarak En Küçük Kareler Kukla Değişkeni (LSDV) yöntemi aracılığıyla 42 ülke ve 2000-2014 dönemi için yapılmıştır. Analiz bulguları, yabancı katma değerin, ileri katılım ve yerli katma değer bağlamında ihracat performansını artırdığını göstermektedir. İleri teknolojili ve rekabetçi fiyatlara sahip ithal girdi ile ihracat performansı arasında tamamlayıcı bir ilişki bulunmaktadır. Elde edilen bulgulara göre KDZ katılımı, işgücü verimliliğini ve istihdamı artırmaktadır. KDZ katılımının ücretler üzerindeki etkisinin ise negatif olduğu belirlenmiştir. Ülke düzeyinde yapılan analiz sonucunda, KDZ katılımının gelişmiş ülkelerde verimlilik ve istihdamı artırdığı bulgusu elde edilmiştir. Gelişmekte olan ülkelerde ise işgücü verimliliği artışı gerçekleşmektedir. KDZ katılımı, yenilik ve teknoloji sürecine yön veren gelişmiş ülkelerin yüksek katma değerli üretim yapmasına katkıda bulunmaktadır. Düşük katma değerli üretim gerçekleştiren gelişmekte olan ülkeler, KDZ katılımı ile ucuz ithal girdi, gelişmiş bilgi ve teknoloji temin etmektedir. Çalışma bulguları, gelişmekte olan ülkelerin yüksek katma değerli üretim yapmayı sağlayacak, verimlilik ve istihdamı artıracak yeni teknoloji ve üretim tekniklerinin geliştirilmesine yönelik eğitim ve yatırım politikaları uygulamaları gerektiğini göstermektedir.
İş gücü verimliliğini etkileyen faktörler: Erzurum Devlet Hastanelerinde çalışan doktorlar üzerine bir uygulama
İş gücü verimliliği son yıllarda "çok çalışma" kavramının yerini almış bir konudur. Özellikle iş yoğunluğu, stresi çok olan ve insan hayatı söz konusu olması dolayısıyla yüksek riskler taşıyan sağlık sektörü, iş gücünün verimli olmasına en çok ihtiyaç duyulan bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Sağlık hizmetleri içerisinde en büyük hacim kuşkusuz devlet hastanelerine aittir. Devlet hastanelerinde işgücünün önemli bir kısmını oluşturan doktorlar, hastanelerin ve dolayısıyla ülkenin gelişmişlik oranını göstermektedir. Bu çalışmanın amacı, Erzurum devlet hastanelerinde çalışan doktorların iş gücü verimliliğini etkileyen faktörlerin belirlenmesidir. Bu amaçla, Atatürk Üniversitesi Araştırma Hastanesi, Bölge Eğitim & Araştırma Hastanesi ve Palandöken Hastanesi'nde çalışan 276 doktora bir anket uygulanmıştır. Doktorların verdikleri cevaplara; tanımlayıcı istatistikler, ortalamaların analizi yöntemi, ki-kare testi, ikili (binary) lojistik regresyon analizi ve korelasyon analizi uygulanmıştır. Bunlara göre, doktorların verimliliği "hastanedeki çalışma yılı", "meslektaşlarla arada bulunan güven, dayanışma ve işbirliği" ile "şehirdeki özel hastaneler hakkında bilgi sahibi olmak"la ilişki çıkmıştır. Ayrıca doktorların verimliliğinin en fazla fiziksel faktörlerden, en az ise kurumsal faktörlerden etkilendiği sonucu elde edilmiştir.
İnternet ve mobil bankacılık kullanımının belirleyicileri: Düzey 1 bölgeleri
Bu tez, internet ve mobil bankacılık kullanımının belirleyicilerini analiz etmektedir. Araştırma, Türkiye'nin Düzey 1 bölgelerinde internet ve mobil bankacılık kullanımını etkileyen faktörleri incelemektedir. Çalışmada, bireylerin demografik özellikleri, teknolojiye erişim durumu ve internet kullanımı gibi çeşitli değişkenlerin internet ve mobil bankacılık kullanımına olan etkisi değerlendirilmiştir. Araştırma sonuçları, cinsiyet, yaş, eğitim durumu, hane geliri, iş durumu ve internet kullanım sıklığı gibi demografik faktörlerin internet ve mobil bankacılık kullanımını önemli ölçüde etkilediğini ortaya koymuştur. Ayrıca, bireylerin internet üzerinden mal ve hizmet satın alma, yazılım ve mobil uygulama indirme, sosyal medyada aktif olma gibi çevrimiçi aktiviteleri de internet ve mobil bankacılık kullanımını etkileyen önemli faktörler arasında yer almaktadır. Bölgesel analizlerde, TR4 ve TR5 bölgelerinde yaşayan bireylerin internet ve mobil bankacılık kullanma olasılığının, coğrafi konum erişimi, gizlilik politikası okuma gibi faktörlerden etkilendiği tespit edilmiştir. Ayrıca, bu bölgelerde cinsiyetin internet ve mobil bankacılık kullanımında belirleyici bir rol oynadığı görülmüştür. Tez, internet ve mobil bankacılığın yaygınlaştırılması için politika yapıcıların ve bankaların, demografik ve davranışsal faktörleri dikkate alarak stratejiler geliştirmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bu bağlamda, özellikle teknolojiye erişim ve dijital okuryazarlık düzeyinin artırılması, internet ve mobil bankacılık hizmetlerinin daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlayacaktır.