
541
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Tiroidektomi yapılan hastalarda ses kalitesini etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Bu çalışma tiroidektomi yapılan hastalarda ses kalitesini değerlendirmek amacıyla yapılan prospektif bir çalışmadır. Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'ne Mayıs 2019-Mart 2021 tarihleri arasında total tiroidektomi planlanan 62 hasta araştırıldı. Hastalarda aralıklı sinir monitörizasyonu kullanıldı. Sinir monitörizasyonunda sinyal kaybı yaşanmayan grupta ses kalitesi değerlendirildi. Hastaların preoperatif, postoperatif 1. ay, postoperatif 3. ay, postoperatif 6. ayda ses kalitesi objektif (akustik ve aerodinamik analiz) ve subjektif testlerle (SHİ-10, SİYKÖ) değerlendirildi. Objektif analizde anlamlı fark görülmedi (p>0,05). SHİ-10 ve SİYKÖ anketlerinde preoperatif ve postoperatif dönemde istatistiksel olarak anlamlı farklar görüldü (p<0,05). Rezeksiyon öncesi ve sonrası, sağ-sol rekürren sinir, sağ-sol vagus siniri amplitüt değerleri karşılaştırıldı. Her iki grup arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Cinsiyete göre, sağ-sol R1, R2, V1, V2 değerleri karşılaştırıldı, kadınlarda sol V1 amplitüdü daha yüksek bulundu (p=0,031). Sinir monitörizasyonu verileri ile objektif parametreler, SHİ-10 ve SİYKÖ anketlerinin korelasyonu araştırıldı. F0 parametresi postoperatif 1. ay (p=0,008) ve F0 6. ay (p=0,012) disseksiyon sonrası ve öncesi sağ rekürren siniri amplitüt farkı ile F0 postoperatif 6. ay değeri sol vagus disseksiyon sonrası ve öncesi amplitüt farkı ile pozitif korelasyon gösterdi (p=0,043). NHR parametresi ise postoperatif 1. ay sağ rekürren disseksiyon öncesi ve sonrası sinir amplitüt değişimi ile negatif korelasyon gösterdi (p=0,022). Malign ve benign hastalar, sinir monitörizasyon verileri, akustik parametreler, aerodinamik parametreler, SHİ-10 ve SİYKÖ anketlerine göre karşılaştırıldı. S/Z parametresi 6. ay (p=0,013) değeri ve ameliyat öncesi SHİ-10 anketinde (p=0,048) her iki grup arasında anlamlı fark vardı. Çalışmada sinir monitörizasyonunun sinyal kaybı gelişmeyen hastalarda foniatrik değerlendirmede güvenli olduğu gösterildi. Tiroidektomi öncesi ve sonrası ses bozukluğu değerlendirilmesinin önemli olduğu vurgulandı.
İrinotekan ile karaciğer hasarı oluşturulan sıçanlarda mezenkimal kök hücre tedavisinin parsiyel hepatektomi sonrası karaciğer rejenerasyonu üzerine etkisi
Bu çalışma, irinotekan ile hasarlanmış karaciğerde parsiyel hepatektomi yapılarak kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücrelerin (rKİ-MKH) rejenerasyona etkisini incelemeyi amaçlamıştır. İrinotekan, karaciğer metastatik kolorektal kanserlerde sık kullanılan bir kemoterapötiktir. Steatohepatite neden olduğunda parsiyel hepatektomilerin karaciğer yetmezlik riskini arttırabilir. Rejenerasyonu destekleyecek tedavilerin araştırılması bu durumda oldukça önemlidir. Bu amaç ile çalışmamızda sıçanlar dört gruba ayrıldı. Grup I'e laparotomi yapıldı. Grup II' ye %70 parsiyel hepatektomi (PH) yapıldı. Grup III' e intraperitoneal irinotekan verildikten 7 gün sonra PH yapıldı. Grup IV' e irinotekandan sonra PH yapılırken portal venden rKİ-MKH uygulandı. Hepatektomiden 72 saat sonra hayvanlar sakrifiye edildi. Histopatoloji ve ELISA tayini için karaciğer örneği; AST, ALT ve albümin ölçümü için kan örneği alındı. Sıçanların vücut ve karaciğer ağırlıkları kayıt edildi. İstatiksel olarak anlamlı sonuçlara bakıldığında irinotekan; ishal, kilo kaybı, remnant karaciğer ağırlığında azalma, HGF-EGF düzeyinde azalma, AST-ALT artışı, albüminde düşüş, belirgin portal inflamasyon, vasküler konjesyon ve karyolizise neden olmuştur. Bu bulgular irinotekanın GİS mukoziti ve hepatotoksik etkilerini doğrulamaktadır. rKİ-MKH tedavisine bağlı gözlenen iyileşmeler ise; HGF, EGF, albumin düzeylerinde artış, karyolizis, vasküler konjesyon, portal inflamasyon, nekrotik hücre oranlarında azalma ve binükleer hücre, mitoz bölünme oranlarındaki artıştır. Bu sonuçlar rKİ MKH' lerin, irinotekan ile hasarlanmış karaciğer dokusunda rejeneratif tedavide iyi bir malzeme kaynağı olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Kök hücrelerin rejenerasyonu kolaylaştırma yeteneği büyüme faktörlerinin uyarılması ile açıklanabilir. MKH tedavilerinin güvenle klinik pratikte kullanılabilmesi için özgün etkilerinin daha ileri çalışmalar ile araştırılması gereklidir. Anahtar Kelimeler: İrinotekan, Steatohepatit, Rejenerasyon, Mezenkimal kök hücre.
Ana safra kanalı bağlanmış sıçanlarda miRNA-30 aktarılmış mezenkimal kök hücre uygulamasının karaciğer hasarı üzerine etkisi
İntrahepatik ve ekstrahepatik safra yollarındaki hasar inflamasyon ve staza bağlı fibrozis neden olur. Fibrozisteki tedavinin amacı ilerlemeyi azaltmak, durdurmak veya geri döndürmektir. Fibrozis tedavisinde kök hücre kullanımı pre-klinik ve klinik çalışmalarda olumlu sonuçlar vermiş olup güncel çalışmalar kök hücrenin etkisini arttırmaya yöneliktir. miRNA-30D-5p' nin birçok çalışmada karaciğer hariç farklı dokularda fibrozisi azaltıcı etkileri gösterilmiştir. Bu nedenle çalışmamızda karaciğer fibrozisinde, insan wharton jeli kaynaklı kök hücrenin (İWJ-MKH) etkisini arttırmak için miRNA-30D-5p tercih edildi. Deney modelinde Wistar Albino cinsi 32 adet erkek sıçan 4 gruba ayrıldı. Grup I sıçanların (sham)laparotomi sonrası batını kapatıldı. Grup II (SKL) sıçanların laparotomi sonrası ana safra kanalı bağlandı. Grup III (SKL+İWJ-MKH) sıçanların ana safra kanalı bağlandıktan iki hafta sonra kuyruk veninden kök hücre verildi. Grup IV (SKL+ İWJ-MKH+miRNA-30D-5p) sıçanların ana safra kanalı bağlandıktan iki hafta sonra kuyruk veninden miRNA-30D-5p transfekte kök hücre verildi. Tüm gruplar laparotomiden 4 hafta sonra sakrifiye edilerek karaciğer ve kan örnekleri alındı. Kan örneğinden AST, ALT, ALP, TB ve DB çalışıldı. Karaciğer dokusu histopatolojik olarak ışık mikroskopunda incelendi. Ayrıca karaciğer doku HGF, MDA ve albümin düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçüldü. Çalışma sonuçlarında; miRNA-30D-5p'nin kök hücrenin etkisini arttırdığını destekleyen ve istatiksel olarak anlamlı bulunan parametreler AST, ALT, DB, albümin, HGF ve MDA seviyeleri oldu. Histopatolojik olarak anlamlı bulunan parametreler ise hasar belirteçleri olan nekrotik hücre, fokal hepatoselüler hasar ve karyolizisde yaşanan iyileşme oldu. Çalışma sonuçlarımızın geneli kök hücre etkisini arttımak için miRNA-30D-5p kullanımının iyi bir seçenek olacağını düşündürmektedir. Doğruluğunun desteklenmesi için pre-klinik ve klinikileri düzeyli çalışmalara ihtiyaç vardır.
Basınç yarası modeli oluşturulan sıçanlarda lavanta yağının yara yeri iyileşmesinde etkisi
Basınç yarası (Pressure Ulcer) özellikle geriatrik, bakıma muhtaç ve nörolojik bozukluğu olan hasta gruplarında sıklıkla görülür. Mortalitesi yüksek ve finansal açıdan yüksek tedavi maliyeti nedeniyle ciddi sağlık sorunudur. Bu çalışma basınç ülserlerini önlemek ve tedavi seçeneklerini geliştirmek için planlanmıştır. Ucuz, kolay oluşturulması ve araştırmacının ihtiyacına göre ayarlanabilir basınç modeli kullanılarak Lavanta yağının basınç ülseri üzerindeki iyileştirmesinde etkisinin araştırılması amaçlandı. Bu nedele her sıçanın sırt bölgesine 3 cm'lik tam kalınlıkta bir cilt kesisi yapıldı ve kesiğin kaudaline cilt altına otoklavlanmış bir mıknatıs disk (2 x 10 mm çap, 2.4 g ağırlık, yaklaşık 2000 G manyetik kuvvet) yerleştirildi. Cilt 4/0 polisorb sütür ile kapatıldı. Cilt üzerinde başka bir mıknatıs diskle 2 saatlik sabit bir kenetlemeden sonra, dış mıknatıs 0.5 saat süreyle çıkarıldı. Kenetleme/çıkarma döngüsü, ilk 12 saatte 5 kez tekrarlandı. Daha sonrası sıkıştırılan alan açıkta bırakıldı. Toplam I/R süresi 72 saat olacaktır. Bu sürenin sonunda Evre 3 üserler oluşturuldu. Modelleme sonrası her grupta 8 adet olmakla sıçanlar rastgele gruplara bölündü: Grup 1(Negatif Kontrol grubu): bu gruba modelleme ve tedavi uygulanmadı. Grup II(PU grubu): bu grupda basınç yarası gözlemlendi. Grup III(PU+izotonik grubu): bu grup %0.9 izotonik NaCl pansumanı ile tedavi edildi. Grup IV (Lavanta grubu): yara yeri Lavanta yağı pansumanı ile tedavi edildi. Tüm gruptakı sıçanlar 14 gün sonra doku örnekleri alınarak sakrifiye edildi. Ardından alınan dokularda granülasyon, anjiyogenezis ve re-epitelizasyon, inflamasyon, VEGF, kolajen ölçümü, TGFβ enzime bağlı immüno-sorbent tahlili yapıldı. Lavanta yağının basınç yarasında antiinflamtuar etkisi, fibrozisi ve vaskülarizasyonu artırması, TGF- β ekspresyonu, VEGF ekspresyonu, kolajeni ve kontraksiyonu artırarak yara yerinin daha erken olgunlaşmasına yardımcı olacağı öngörüldü. Lavanta yağının basınç yarasının iyileştirme çalışmalarının devam etmesi halinde alternatif tedavi olarak klinikte kullanılması muhtemel bir ajan haline gelecektir Anahtar Kelimeler: Lavandula angustifolia, bası yarası, yatak yarası, dekübit ülseri
Anti-oksidan, anti-inflamatuar ve anti-koagülan özellikteki etil piruvat'ın sıçanlarda yapılan intestinal iskemi reperfüzyon hasarına etkisi
Çalışmada sıçanlarda intestinal iskemi reperfüzyon modeli oluşturarak intestinal hasarın erken tanısında uygun bir belirteç saptamak, intestinal hasarı önlemek ve gelişen sistemik inflamatuar yanıtı engellemek amacıyla etil pirüvat kullanılabilirliğini (anti-oksidan, anti-inflamatuar, anti-koagulan etkinliğini) araştırmak amaçlanmıştır. Mayıs 2023- Mayıs 2024 tarihleri arasında randomize kontrollü deneysel tasarımda gerçekleştirilen çalışma, Türkiye'nin Eskişehir ilinde Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalında gerçekleştirildi. Çalışma Eskişehir Osmangazi Universitesi Tıp Fakultesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu (HADYEK) tarafından (Tarih: 23.08.2021 karar no: 857) onaylandı. Çalışma, her biri randomize şekilde seçilen, 8'er sıçandan oluşan 4 grup üzerinde yapıldı. Kontrol-sadece laparotomi yapılan grup, I/R- sadece geçici mezenter iskemi yapılan grup, I/R + 50 mg/kg Etil Pirüvat verilen grup, I/R + 100 mg/kg Etil Pirüvat verilen grup. Toplamda 32 adet sıçan kullanıldı. Geçici iskemi süresi 45 dakika, reperfüzyon süresi 90 dakika olarak belirlendi. Reperfüzyon sonrası vena kava inferiordan kan ve terminal ileumdan doku örnekleri alındı. ALT, AST, CK, LDH, BUN, Kreatinin, MDA, 4HNE, TNF-α, İnterlökin-1β ve İnterlökin- 6, PT, aPTT, INR, Trombosit testleri çalışıldı ve ayrıca doku örnekleri histopatolojik değerlendirmeye alındı. Sonuç olarak 100 mg/kg etil pirüvat intestinal iskemi reperfüzyon hasarında antioksidan, antiinflamatuar, antikoagülan ve antitrombotik etki göstermiştir. İntestinal hasarın erken tanısında TNF-alfa, IL-6, IL-1B, AST, ALT, BUN, Kreatinin parametrelerinin uygun biyokimyasal belirteçler olduğu gözlendi. Anahtar Kelimeler: Anti-Oksidan, Anti-İnflamatuar, Anti-Koagülan, Etil Piruvat, İntestinal İskemi Reperfüzyon.
Pediatrik hastalarda heterotopik reversed pozisyon teknikle karaciğer nakli
Amaç: Pediatrik canlı vericili veya kadaverik split karaciğer naklinde büyükboyutta karaciğer greftlerinin kullanılmasına bağlı olarak çeşitli problemlerle karşılaşılabilmektedir. Büyük greft implantasyonu sonrası karnın zorlanarak primer kapatılması ve grefte yeterli kan akımı sağlanamaması bu sorunlardan bazılarıdır. Bu çalışmanın amacı heterotopik reversed pozisyon tekniğinin uygulandığı hastaların sonuçlarından bahsetmektir.Materyal ve metod: Bu teknikte, canlı vericili ya da kadaverik split segment 2- 3 greftlerinin ön-arka çapı, alıcının ortotopik konumda greftin transplante edileceği karın boşluğunun ön-arka çapından büyük olduğunda greft sagittal planda 180o döndürülerek, heterotopik olarak sağ subfrenik alana yerleştirilmektedir. Bu sayede karnın primer kapatılması mümkün olmaktadır. Ayrıca hiler yapıların da ters dönmesi nedeni ile vasküler ve biliyer anastomozların sırası değişebilmektedir. Bu teknikle karaciğer nakli yapılan 11 hastadan 10'u 5 yaş altındaydı. On olgunun vücut ağırlığı 9 ? 20 kg arasında, GRWR 1.5 ? 3.4 arasında idi.Sonuçlar: Onbir hastanın 9'una fulminant karaciğer yetmezliği nedeni ile transplantasyon yapıldı. Postoperatif dönemde hiçbir hastada vasküler problem görülmezken, geç dönemde biliyer striktür gelişen 2 hasta perkütan olarak tedavi edildi. Yedi olgu ortalama 11.5 aydır hayatta olup, 4 hasta greft dışı nedenlerle (ensefalopatinin gerilememesi, hemodinamik instabilite, GVHD, peptik ülser perforasyonu) kaybedildi.Tartışma: Pediatrik karaciğer naklinde, özellikle akut fulminant yetmezlikli olgularda, ascite veya kolestatik büyük karaciğer olmadığından karın yeterli genişlemez. Greft boyutunun büyük olması nedeni ile karnın primer kapatılamaması, greft ve alıcının hiler yapılarının uygun bir şekilde karşı karşıya gelmemesi gibi sorunlar mevcuttur. Bu sorunlar tanımlanan teknikle aşılabilmektedir. Ancak transplante edilen karaciğerlerin, rejenerasyon sonrası uzun dönem sonuçlarının incelenmesi bu tekniğin kabul edilebilirliğinin daha da yerleşmesi için gereklidir.
Hepatosellüler kanserde canlı vericili karaciğer nakli
Amaç: Karaciğer nakli, Hepatosellüler kanser (HSK) tedavisinde genel kabul görmüş bir tedavi modalitesidir. Ancak nakil yapılacak hastaları belirlemede, birbirinden farklı ve rakamlara dayanan çok sayıda kriter mevcuttur. Bunlardan en yaygın kullanılanı Milan kriterleridir. Biz kriter olarak hastalığın karaciğere sınırlı olmasını ve makrovasküler invazyon olmamasını canlı vericili nakil için yeterli görmekteyiz. Bu çalışmada bu kriterler göz önüne alınarak yapılan karaciğer nakli olgularımızın sonuçları değerlendirildi.Materyal-Metod: HSK tanısıyla 105 hastaya karaciğer nakli yapıldı. Ameliyat sonrası erken dönemde kaybedilen ve kadavradan nakil yapılan hastalar dışında kalan toplam 74 hasta değerlendirildi. Hastaların 65'i (% 88) erkek, 9'u (% 12) kadındı. Ortalama yaş 53'tü (19-69). Tek değişkenli Kaplan-Meier ve çok değişkenli Cox proportional hazards modeli ile genel ve hastalıksız sağkalım analizi yapıldı, p<0.05 anlamlı kabul edildi.Bulgular: Hastaların 32'si (% 43) Milan kriterlerinin içinde, 42'si (% 57) ise dışındaydı. 1 ve 2 yıllık genel sağkalım, Milan kriterleri içindeki hastalarda % 72 ve % 68, dışındakilerde sırasıyla % 61 ve % 58'di. Hastalıksız sağkalım oranları, 1 ve 2 yıl için Milan kriterleri içinde kalan hastalarda % 72 ve % 68 iken, dışındakilerde sırasıyla % 60 ve % 55 bulundu (p>0,05). Milan kriterleri içinde ve dışında olan hastalarda tümör nüksü sırasıyla % 0 ve % 36 idi (p=0.0002). Genel sağkalım açısından sadece AFP değeri, hastalıksız sağkalım açısından ise AFP değeri ve diferansiasyon derecesi istatistiksel olarak anlamlı bulundu.Sonuç: Milan kriterleri dışında kalan hastalarda beklenildiği üzere nüks açısından sonuçlar daha kötüdür ancak, kadavra organ bulunmasının zor olduğu ülkelerde, bu hastalar için canlı vericili karaciğer naklinin tek tedavi şansı olduğunu düşünüyoruz. Kadavra karaciğerlerin bu hastalarda kullanılmasının uygun olmadığına inanıyoruz.
Kadavra donörlerde standart harvesting tekniği ile modifiye standart harvesting tekniğinin karşılaştırılması
Amaç : Geleneksel olarak, beyin ölümü olmuş hastalar donör olarakkullanılırken, organ alımı için sternotomi ve laparatomi yapılır, ancak sternotomiolmadan da karın içi organların almak mümkündür. Bu çalışmada sternotomi yapılan -yapılmayan, beyin ölümü olmuş donörlerden organ çıkarımını değerlendiripkarşılaştırılacağız.Yöntemler: Şubat 2006 ve Kasım 2011 tarihleri arasında, Turgut Özal TıpMerkezi organ nakli ekibi tarafından 68 beyin ölümü olmuş donörden organ çıkarıldı.Bu kadavralardan organ çıkarım işleminde, standart harvesting tekniği kullanılan(sternotomili) 31 donör grup A, modifiye standart harvesting tekniği kullanılan(sternotomi olmadan) 37 donör grup B olarak tanımlanmıştır. Ortalama yaş, cinsiyet,vücut kitle indeksi (VKİ) ve soğuk iskemi zamanı her iki grupta retrospektif olarakkarşılaştırıldı. Demografik ve klinik parametreleri Student t-testi ve Ki-kare testikullanılarak karşılaştırıldı. Istatistiksel anlamlılık düzeyi p <0.05 olarak belirlendi.Sonuçlar: Organ çıkarımında, % 45.6 (n=31) sternotomili (grup A), % 54.4'ü(n=37) sternotomisiz (grup B) teknik uygulandı. Donörlerin % 53'ü (n=36) erkek ve %47'si (n=32) kadındı. Yaş ortalaması, grup A'da 40.4 ± 3.4 yıl ve grup B'de 52.4 ± 4.6yıl (p <0.02) idi. Donörlerin ortalama VKİ, grup A'da 26.2 ± 0.8 kg/m2, grup B'de 23.9±0.8 kg/m2 idi. Soğuk iskemi için ortalama süreler, grup A'da 127±6.2 dakika ve grupB'de 47.5 ± 1.8 dakika olarak saptandı (p <0.0001).SONUÇ: Beyin ölümü olmuş unstabil donörlerden, toraks içi organlarkullanılmayacaksa, sternotomi yapılmadan organların çıkarılması soğuk iskemi içingeçiş süresini kısaltabilir.
Canlı donör hepatektomide postoperatif komplikasyonlar: İlk 500 olgu
Amaç: Eylül 2005 ve Ağustos 2011 tarihleri arasında canlı vericili karaciğernakli için yapılan ardışık 500 donör hepatektomi olgusunun postoperatifkomplikasyonları Clavien sınıflamasına göre incelendi.Materyal ve metod: Eylül 2007-Ağustos 2011 tarihleri arasında LDLT içinyapılan 500 donör hepatektomiye ait komplikasyonlar retrospektif olarak incelenerekkaydedildi.Bulgular: Ortalama donör yaşı 32.1±4,ortalama takip süresi 32 ay (3 ile 58 ayarası) dır. 451 donöre sağ hepatektomi (%90.2), 14 donöre sol hepatektomi (segment2,3,4) (%2.8), 30 donöre sol lateral segment rezeksiyonu (57) yapılmıştır.Toplam 500 donörün 96'sın da (%19.2) toplam 152 komplikasyon tespit edildi.Donör ölümü hiç olmadı. Sağ hepatektomi yapılan 88 donörde (%19.5), sol hepatektomiyapılan 5 donörde (%35.7) ve sol lateral segmentektomi yapılan 3 donörde (%8,5)komplikasyon gelişti.Gelişen 152 komplikasyonun 76 tanesi (%50) grade I ve 9 tanesi (%6) grade IIkomplikasyonlardı. Gelişen major komplikasyonlardan 28 tanesi grade IIIa (%18.4), 35tanesi grade IIIb (%23) ve 4 tanesi grade IVa idi. Grade IVb ve grade Vkomplikasyonumuz olmadı. Yüz elli iki komplikasyon arasında en sık görülen, 54(%35.5) komplikasyonla safra yolu komplikasyonlarıydı.Sonuç: Deneyimli merkezlerde, uygun hasta seçimi ve yoğun postoperatiftakiple sağlıklı bireylerden kontrol edilebilir düşük morbiditeyle güvenilebilir şekildekaraciğer grefti elde edilebilir.
2009-2012 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniği'nde morbid obezite hastalarında yapılan roux-en-y gastrik by-pass ameliyatlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Dünya çapında bir sorun olan ve insanların sağlığına olduğu sorun kadargetirdiği ekonomik zarar ile de büyük bir sorun olan morbid obeziteyi tanımlayıpdünyadaki tedavi seçeneklerini gözden geçirerek,kliniğimizde de uygulamaktaolduğumuz açık ve laparaskopik RYGBP cerrahisinin sonuçlarını literatürlekarşılaştırmak amacıyla bu çalışmayı yaptık.Materyal-Metot: 2006 ve 2012 yılları arasında gerçekleştirdiğimiz 186'sı açık, 28'ilaparaskopik prosedür olmak üzere toplam 214 gastrik by-pass hastası vardı.Laparaskopik prosedürlerden 3 tanesine konversiyon yapılarak açığa geçildi. Buhastaların komplikasyon, mortalite ve uygulanan teknik açısından literatür ilekarşılaştırmaları yapılmıştır.Bulgular: Toplamda %15,4 komplikasyon, %1,4 mortalite vardır. Laparaskopikprosedürde mortalitemiz olmamıştır. Açığa dönme oranı %10,7'dir. Açık teknikte dalakyaralanması olmasına rağmen splenektomimiz yoktur. Perop anostomoz kaçağı %2.1,gastrointestinal sistem hemorajisi %1,07, mortalite %1,4 oranındadır. Laparaskopikolarak dalak yaralanması, gastrointestinal sistem hemorajisi ve eksitus olmamıştır.Perop anostomoz kaçağı 3 hastada meydana gelerek %10,7 oranında gerçekleşmiştir.Sonuç: Kliniğimizde elde ettiğimiz bulgular literatürle karşılaştırıldığında anlamlı birfark gözlenmemiştir. Bu hastalığın cerrahi tedavisinin açık ve laparaskopik RYGBPolarak, dünyada olduğu gibi kliniğimizde de başarılı ve etkin olarak uygulandığınısöyleyebiliriz.
Sol lob ve sol lateral segment canlı donör hepatektomi sonuçlarımız
Amaç: Karaciğer nakli programına 2006 yılında Turgut Özal Tıp Merkezi?nde başlanılmış olup, günümüze kadar donör morbiditesi olmaksızın, nakillerin % 78.9 CVKN ve %9.8 sol lob CVKN?dir. Bu çalışma ile kliniğimizde canlı vericili sol lob karaciğer nakli için yapılan sol donör hepatektomiye ait sonuçlar retrosepktif olarak incelenmiştir. Materyal ve Metot: Kasım 2006-Nisan 2012 tarihleri arasında, CVKN için yapılan sol lob donör hepatektomiye ait verilerinretrospektif olarak incelenmesi. Bulgular: Sol lob donör hepatektomi olan 60 hasta, çalışmaya dâhil edildi. Ortalama donör yaşı 31.7±8.9 (30/30 erkek/ kadındı) idi. Donörlerin 55 tanesi (%91.6) en az 4. dereceden alıcı ile akrabaydı. 5 tanesi (%8.3) akrabalık dışında donörler idi. On-beş donöre sol hepatektomi (segment 2,3 ve 4) (%25), 45 donöre sol lateral segment rezeksiyonu (%75) yapıldı. Ortalama takip süresi 30± 7.1 (2-58ay) idi. Toplam 60 donörün 12 sinde (%20) toplam 16 komplikasyon tespit edildi. Sol hepatektomi yapılan 6 donörde (%50) ve sol lateral segmentektomi yapılan 6 donörde (%50) komplikasyon gelişti. Gelişen 16 komplikasyonun 7 tanesi (%43.7 ) Grade I ve 2 tanesi (%12.5) Grade II komplikasyonlardı. Gelişen major komplikasyonlardan 4 tanesi Grade IIIa (%25), 3 tanesi Grade IIIb (%18.7) idi. Grade IV ve Grade V komplikasyonumuz olmadı. 16komplikasyon arasında en sık görülen, 7 adet ile (%43.7) safra yolu komplikasyonlarıydı. Donör ölümü hiç olmadı. Sonuç: Sağlıklı bir donör adayında, kendisine fayda sağlamayacak komplike bir cerrahi işleme ait morbidite ve mortalite, kaygılara neden olmaktadır. Deneyimli merkezlerde, uygun hasta seçimi ve yoğun postoperatif takiple sağlıklı bireylerden düşük morbiditeyle güvenilebilir şekilde sol lob karaciğer grefti elde edilebilir.
HBV ve HDV nedeniyle karaciğer nakli yapılan hastalarda HBV nüksü
HBV ve HDV Nedeniyle Karaciğer Nakli Yapılan Hastalarda HBV Nüksü Amaç: İnönü Üniversitesi karaciğer nakli enstitüsünde Mart 2003, Haziran 2013 tarihleri arasında, HBV ve HBV+HDV nedeniyle karaciğer nakli yapılan hastalardaki HBV ve HDV nüksünü araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: İnönü Üniversitesi, Karaciğer Nakli Enstitüsü?nde Mart 2003, Haziran 2013 tarihleri arasında, HBV nedeniyle ve HBV+HDV nedeniyle karaciğer nakli olmuş ve halen yaşamakta olan 312 hastanın verileri geriye dönük olarak incelendi. Hepatoselüler kanserli olanlar (n=40), Alkolik sirozlu (n=2), Hepatit C?li (n=1), düzenli kontrole gelmeyen hastalar (n=14) dışlandığında, kalan 255 hasta çalışmaya dahil edildi. HBV nedeniyle KN yapılan 127 hasta grup 1, HBV+HDV nedeniyle karaciğer nakli yapılan 128 hasta grup 2 olarak ayrıldı. Nakil öncesi viral serolojisinde HDV Ab pozitifliği HBV+HDV olarak belirlendi. Sonuç : Çalışmaya dahil edilen 255 hastanın 127?si HBV (Grup 1); 128?si HDV(Grup 2) nedeniyle nakil yapılan hastalardı. Hastaların ortlama yaşı 47.31±10.97 yıl idi. Grup 1 için 47.67 ±11.63, Grup 2 için 46.96±10.34 idi. Ortalama takip süreleri 30.25±22.76 aydı. Grup 1 için 30.25 ±24.27, Grup 2 için 30.26 ± 21.26 aydı. Çalışmaya alınan 255 hastanın 13?ünde HBs Ag pozitif saptandı (%5,1). Grup 1?de 9 hastada HBs Ag pozitif (%7,1); Grup 2?de 4 hastada pozitif saptandı (%3,1). İki gurup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p=0.150). Tartışma : Nakil sonrası HBV nüksü halen karaciğer nakli hastalarının büyük bir problemidir. Merkezimizde uygulamakta olduğumuz proflaksi protokolü sonucunda HBV nüksü oranımız literatüre kıyaslandığında daha düşüktür. HDV koenfeksiyon varlığında, HBV nüksü istatistiksel olarak anlamlı olmasa da, nakil sonrası HBV nüksü daha az oranda görülmektedir. Ayrıca Nakil sonrası hiçbir hastamızda HDV nüksüne rastlanmadı.
Devam edilemeyen donör hepatektomi olgularımız
Amaç: CVKN organ havuzunu genişletmek için uygulanabilecek güvenli bir yöntemdir. Uygun donor hazırlığı postoperatif morbidite ve mortaliteyi önlemek açısından multidisipliner olarak detaylı bir şekilde yapılmalıdır. Ancak önceden kestirilemeyen donöre ya da alıcıya ait bazı nedenlerle donor ve/veya alıcı operasyonlarına devam edilemediği durumlar ile karşılaşılabilmektedir. Bu çalışmada devam edilemeyen ve farklı aşamalarda sonlandırılan donor hepatektomi olgularımız retrospektif olarak incelenmiştir. Materyal ve Metod: MerkezimizdeMart 2002 tarihinden, 2013 Eylül ayı sonuna kadar toplam 1151 karaciğer nakli yapıldı. Bunların 900?ü (% 78,2) canlı vericili karaciğer nakli olup, 251?i (% 21,8) kadaverik karaciğer naklidir. Bu süre aralığında toplam 935 donör adayı donör hepatektomi için operasyona alınmış ve bunlardan 35?inin (% 3.7) donör hepatektomi operasyonları operasyonun çeşitli aşamalarında beklenmeyen çeşitli nedenlerle sonlandırılmıştır. Bu 35 olgu retrospektif olarak değerlendirilmiş, operasyonlara devam edilememe ve sonlandırılma nedenleri incelenmiştir. Donör ve recipient adaylarına ait nedenlerdetaylı olarak tartışılmıştır. Bulgular: Olguların yaş ortalaması 40,6 ± 10,7 idi. Ortalama VKİ?i 26,8 ± 4,1, ortalama hastanede kalış süresi 4,6 ± 1,7 gündü. Bu donör adayları ortalama 19,1 ± 17,7 ay takip edildi. Yedi olguda tek, bir olguda ise üç olmak üzere toplam 10 komplikasyon gelişti. En sık yara yeri enfeksiyonugörüldü. Erken postoperatif dönemde yalnızca bir olguda kanama nedeni ile tekrar operasyon gerekti.Bir olguda ise postopertif sağ plexus brakialis zedelenmesi tespit edildi. Devam edilemeyen donör hepatektomi olgularımızın 26?sı (% 74,3) donöre bağlı nedenlerle, 8?i (% 22,9) alıcıya bağlı nedenlerle, bir tanesi (% 2,9) diğer nedenlerle sonlandırılmıştır. Donöre bağlı nedenlerle devam edilemeyen donör hepatektomi olgularında en sık neden % 40 ile greftte histopatolojik olarak yağlanmanın tespit edilmesiydi. Sonuç: Donör güvenliği açısından intraoperatif beklenmedik bulgular nedeni ile donör hepatektomi operasyonlarının sonlandırılabileceği her zaman akılda tutulmalıdır. Devam edilemeyen donör hepatektomi olgularının sayısını azaltmak için, özellikle operasyon öncesi alıcı ve verici adaylarının, radyoloji ekibi ve organ nakli ekibi tarafınca ciddi bir işbirliği ile değerlendirilmesi gerekmektedir. Ayrıca cerrahi tecrübenin artmasıyla, devam edilemeyen donör hepatektomi olgularının azalacağını düşünmekteyiz.
Akut apandisitli hastalarda mevcut skorlama yöntemlerinin karşılaştırılması ve yeni oluşturulacak olan skorlama yönteminin tanıdaki güvenilirliği
Giriş: Apendiks hastalıkları, acil hastaneye başvuruların sık sebepleri arasındadır ve apendektomi en çok uygulanan acil cerrahi operasyonlarından biridir. Literatürde akut apandisit tanısında farklı skorlama sistemleri bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı basit bir skorlama sistemi geliştirmek ve yeni oluşturulan MBALA skorlama sisteminin performansını Alvarado, Ohmann ve Eskelinen skoruna göre değerlendirmektir. Materyal ve Metot: 20.12.2017 - 20.12.2018 tarihleri arasında Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisi'ne karın ağrısı ile başvurup akut apandisit tanısı koyulan ve apendektomi yapılan 306 hastada prospektif olarak Alvarado, Ohmann, Eskelinen skorlama sistemleri uygulandı. Skorlama sistemlerinin sonuçları nihai histopatolojik değerlendirme ile karşılaştırılarak skorlama sistemlerinin başarısı değerlendirildi. Bulantı veya kusma, ateş, iştahsızlık, lökositoz, yaş, cinsiyet, kapsül reaktif protein, sağ alt kadran defans parametreleri ile oluşturulan MBALA skor modeli gücü araştırıldı. Bulgular: Akut apandisit tanısıyla apendektomi yapılan 306 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. 127' si kadın, 179' u erkekti. Yaş ortalaması 35.79 ± 14.73 (en küçük 18 ve en büyük 90) idi. Ohmann skorlama sistemi ile duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif prediktif değerler ve genel doğruluk oranı % 28,9, % 82,5, % 91,7, % 14,9 ve % 35,9; Eskelinen skoru ile değerler % 58,3, % 57,5, % 90,1, % 17,2 ve % 58,2 idi; Alvarado skoru ile değerler % 72,6, % 55,5, % 91,5, % 23,2 ve % 70,3; MBALA skoru ile değerler % 75,1, % 70,0, % 94,3, % 29,8 ve % 74,5' tir. Akut apandisiti, negatif apendektomiden ayırmada MBALA skorunun kesim değeri ≥ 14 idi. MBALA skorlama sistemi en güvenilir puanlama sistemi olarak bulundu. Sonuç: Literatürdeki farklı skorlama sistemlerinin başarıları değişik oranlarda bildirilmiştir. Bu çalışmada en doğru sonuçlar MBALA skorlama sisteminden elde edilmiş olup akut apandisiti negatif apendektomiden ayırt etmede daha etkin saptanmıştır. Ayrıca yaş, sağ alt kadran defans, kapsül reaktif protein ve cinsiyet parametrelerinin bir arada da değerlendirildiği ilk skorlama modelidir. Anahtar Kelimeler: Apandisit; Alvarado, MBALA skoru; Duyarlılık.
Diyabetik ayak ülserinin tedavisinde sınıflamaların karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada mevcut diyabetik ayak ülser sınıflamalarından Wagner, PEDIS ve Texas tedavi açısından kıyaslanmıştır. Sınıflamaların klinik ve prognoz açısından tutarlılığı ve toplanan veriler ışığı altında hastalığın seyrini etkileyen faktörler değerlendirilmiştir. Gereç ve yöntem: Prospektif olarak yapılan bu çalışmada 18-85 yaş arasında diyabetik ayak ülseri olan 121 katılımcı dahil edilmiştir. Hastalar, servis yatışı sırasında düzenlemiş olduğumuz diyabetik ayak değerlendirme formunda demografik bilgileri, yaranın bölgesi-tipi-sınıflaması, ankle brachial index (ABI) ölçümleri, radyolojik açıdan osteomyelit veya yumuşak doku enfeksiyon varlığı, nöropati varlığı, laboratuvar değerlendirmeleri, ön görülen tedavi süresi ve sonuçları değerlendirilmiştir. Bulgular: Diyabetik ayak ülseri olan hastaların (n=121), 78'i iyileşen grubu ve 43'ü amputasyon grubu olmak üzere toplam 121 hasta vardı. Hastaların 94'ü erkek ve 27'si kadındı ve yaş ortalaması 64±11 idi. Gruplar arasında lenfosit ve nötrofil/lenfosit oran değerleri istatistiksel olarak anlamlı farklı bulunmuştur (sırasıyla P= 0,027, P= 0,012). Doku perfuzyonu, yara derinliği, yara enfeksiyonu, yara hassasiyeti ile gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (sırasıyla, P= 0,002, P= 0,001, P= 0,006, P= 0,019). PEDIS skorlama sistemi iyileşme ve amputasyon tanısal ayrımında anlamlı; kesim noktası 7,5 olarak bulunmuştur. TEXAS sınıflaması A, B, C, D derecesi ve Wagner ile grup arasında istatistiksel olarak anlamlı; TEXAS sınıflaması 1, 2, 3 derecesi ile anlamlı ilişkili olmadığı bulunmuştur. Wagner iyileşme ve amputasyon tanısal ayrımında anlamlı olarak bulundu (AUC=0,728 (0,633-0,822)); P< 0.001). Ayrıca Ankle brakial indeks (ABI) ≥ 0,9 olanda %23,5; < 0,9 olanda % 50,9 amputasyon görülmüştür. Hastaların diyabetik ayak eğitimleri ile grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P= 0,021, P< 0,001). Sonuç: Erkek cinsiyet, ileri yaş, neutrofil-lenfosit oranı yüksek olması, diyabetik ayak ve DM eğitimi almamış olması, radyolojik olarak yumuşak doku enfeksiyonu ve osteomyelit varlığı ve ayak bileği brakial indeksinin 0,9'dan küçük olması iyileşme ve amputasyonun tanısal ayrımında anlamlı bulunmuştur. WAGNER sınıflamasında amputasyon kesim noktası 4. derece ve üzeri anlamlı bulunmuştur.
Akut divertikülit ile akut epiploik apandajit'in ayırıcı tanısında laboratuvar parametrelerinin önemi
Amaç: Akut divertikülit ile primer epiploik apandajitin ayırıcı tanısında klinisyenlerlerin kullandığı laboratuvar parametrelerinin etkinliğinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: 01.01.2013-01.01.2022 tarihleri arasında Hitit Üniversitesi Tıp Fakültesi Erol Olçok Eğitim Araştırma Hastanesi'ne başvuran, epiploik apandajit (EA) veya divertikülit (AD) tanısı almış toplam 184 hasta retrospektif olarak tarandı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, başvuru anındaki serum beyaz kan hücresi (WBC), nötrofil (NE), lenfosit (LY), hemoglobin (Hb), platelet (Plt), ortalama platelet hacmi (MPV), albümin (Alb), kreatin kinaz (CK), C-Reaktif Protein (CRP) değerleri, bu değerlerin birbirleri ile oranları, lezyon lokalizasyonları, bilinen kronik hastalıkları, yatış gereklilikleri, yatış süreleri, komplikasyon varlığı, girişim gereklilikleri, rekürrens durumu ve kolonoskopi sonuçları tarandı. İki grubun, klinik ve laboratuvar bulguları birbirleri ile karşılaştırıldı. Çoklu değişken analizinde anlamlılığını koruyan 3 değer 2 puan olarak belirlendi. İki farklı değerlendirme kriteri ortaya konuldu. Ramcho indeksi (RI) kriterlerin AD ile pozitif anlamlılığına göre RI = (Yaş x NE x CRP) / (LY x Hb x Alb x CK) x 100 olarak belirlendi. Ramcho skoru (RS
Akut kolesistit tanısında serum kalprotektin düzeyinin tanısal değeri ve komplike kolesistit öngörüsündeki yeri
Amaç: Akut kolesistit, sistik kanalın safra taşı veya çamur tarafından tıkanmasından kaynaklanan safra kesesinin iltihabi bir hastalığıdır. Akut kolesistitte tanı gecikmesi komplikasyonlara, ek morbidite ve hatta mortaliteye yol açabilir bu nedenle tanısının erken dönemde ve yüksek doğrulukla konulması önemlidir. Literatürde akut kolesistit ile serum kalprotektin seviyelerinin korelasyonunu doğrudan ele alan bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada amacımız, kalprotektin ile akut kolesistit arasındaki potansiyel ilişkiyi keşfetmek ve kalprotektinin komplike kolesistit için bir biyobelirteç olarak klinik faydasını belirlemektir. Gereç ve Yöntem: 1 Kasım 2023 – 31 Ocak 2024 tarihleri arasında araştırma kriterlerine uygun son 6 hafta içerisinde inflamatuar olay geçirmemiş, bilinen malignite öyküsü olmayan, inflamatuar hastalığı olmayan elektif ameliyat planlanan 54 inguinal herni hastası (kontrol), elektif ameliyat planlanan 54 kolelithiazis hastası (kolelithiazis), acilden akut kolesistit nedeniyle yatırılan ve güncel kılavuzlar dahilinde ameliyat önerilen ancak kabul etmeyen 52 akut kolesistit hastası (akut kolesistit) ve 72 saat boyunca tedavi almasına rağmen klinik seyrinde düzelme olmadığı belirlenen ya da ilk 72 saat içerisinde gangren veya perforasyon gibi sebeplerden dolayı acil kolesistektomi veya kolesistostomi gereksinimi olan hastalar (komplike kolesistit) çalışmaya alınarak dört grup oluşturulmuştur. Çalışmaya katılan hastaların yaşları, cinsiyetleri, ek sistemik hastalıkları, boy, kilo ve vücut kitle indeksi (BMI), yatış esnasındaki öykü ve muayene bulguları rutin laboratuvar testlerinin sonuçları değerlendirmeye alınmıştır. Rutin ultrasonografi görüntüleme sonuçları, yatış süresi, operasyon süresi, açık kolesistektomiye konversiyon görülmesi, intraoperatif bulgular, patoloji sonucu, post-operatif dönemde komplikasyon varlığı ve taburculuk sonrasındaki rutin ikinci haftadaki poliklinik muayenesinde görülen cerrahi alan enfeksiyonu, ağrı ve post-operatif diğer komplikasyonlar ve şikayetler takip edilerek çalışmaya dahil edildi. Serum kalprotektin düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçülerek istatistiki yöntemler ile akut kolesistit tanısındaki ve komplikasyon öngörüsündeki değeri araştırıldı. Bulgular: Akut kolesistit tanısında ve komplike kolesistit öngörüsünde serum kalprotektin düzeylerinin, sıklıkla bu amaçla kullanılan beyaz küre sayısı, C-reaktif protein (CRP), nötrofil-lenfosit oranı (NLR) ve CRP-albümin oranı (CAR) gibi oranlara göre daha başarılı olduğu görülmüştür. Serum kalprotektin düzeyinin 8,72 ng/mL'yi geçmesi akut kolesistit olasılığını yaklaşık 22 katına çıkarmakta, serum kalprotektin düzeyinin 15,20 ng/mL ve üzerinde olması hastanın kolesistit atağı esnasında komplike kolesistit görülme olasılığını yaklaşık 20,1 kat arttırmaktaydı. Komplikasyon tahmini açısından test kesinliğini ve tahmin gücünü arttırmak amacıyla serum kalprotektin düzeyi eşik değeri ve defans varlığı birlikte kullanılması ise %66,70 duyarlılık, %98,10 özgüllük, %98,10 pozitif prediktif değer, %91,20 negatif prediktif değer ve %92,53 test kesinliği ile hastanın komplike kolesistit grubunda olma olasılığını yaklaşık 200 katına çıkarmaktaydı. Sonuç: Serum kalprotektin seviyeleri akut kolesistit tanısını öngörmede başarılı olarak bulunmuş ve NLR, CRP, CAR gibi geleneksel belirteçlerden daha başarılı olduğu gözlemlenmiştir. Kalprotektin düzeyinin klinik uygulamaya dahil edilmesinin, tıbbi bakımın geliştirilmesi yönelik önemli bir adım olabileceğini ve hastaların genel sağlık sonuçlarını olumlu yönde etkileyeceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Akut kolesistit, Kalprotektin, Prediksiyon, Komplike kolesistit
CEO2 nanopartiküllerinin iskemik karaciğer hasarında izlenen inflamatuar süreçler üzerindeki etkileri
AMAÇ: Bu çalışmada, fare karaciğer iskemi reperfüzyon (İR) modeli öncesinde uygulanan antiinflamatuar özellikteki seryum dioksit (CeO2) nanopartiküllerinin iskemik karaciğer hasarında izlenen inflamatuar süreçler üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlandı. YÖNTEM: Çalışmada kullanılan fare deney grupları, kontrol, sham, İR, çalışma grubu i.p (CeO2 nanopartiküllerin intraperitoneal uygulandığı) ve çalışma grubu o.g (CeO2 grubu nanopartiküllerinin oral gavaj yoluyla uygulandığı) olmak üzere 5 gruba (n=6) ayrılmıştır. İR hasarının saptanmasında plazma laktat dehidrogenaz (LDH), transaminaz (ALT, AST) düzeyleri tayin edildi. Karaciğer doku örneklerinde lipid peroksidasyonu, redükte ve okside glutatyon (GSH ve GSSG) düzeyleri, antioksidan enzim (katalaz, glutatyon-S transferaz, glutatyon redüktaz, glutatyon peroksidaz, süperoksit dismutaz) aktiviteleri ve nötrofil infiltrasyonunun parametresi olarak myeloperoksidaz (MPO) aktivitesi tayin edildi. İR ile indüklendiği öne sürülen proinflamatuar sitokin/kemokinlerin (TNF-, IL-1, IL-1, IL-2, IL-4, IL-6, IL-8, IL-10, IL-12, IL-17, IFN-) ve matriks metaloproteinazlarının (MMP-2 ve MMP-9) plazma düzeyleri belirlendi. BULGULAR: İR hasarı oluşturulan grupta kontrol ve sham gruplarıyla karşılaştırıldığında plazma LDH, AST ve ALT aktivitelerinde, doku lipid peroksidasyonunda ve doku MPO aktivitesinde artış; doku GSH düzeyinde düşüş, doku GSSG düzeyinde artış, doku antioksidan enzim düzeylerinde azalma; plazma prositokin ve kemokin düzeylerinde ve MMP–2 ve MMP–9 düzeylerinde artış gözlendi. İR protokolünden 24 saat önce CeO2 nanopartiküllerinin i.p. ve o.g. yolu ile uygulanmasının, çalışma gruplarında plazma LDH, AST ve ALT aktivitelerinde, doku lipid peroksidasyonunda ve MPO aktivitesinde azalmaya; doku GSH düzeyinde artışa, doku GSSG düzeyinde düşüşe; doku antioksidan enzim düzeylerinde artışa; plazma prositokin ve kemokin düzeylerinde ve plazma MMP-2 ve MMP-9 düzeylerinde düşüşe neden olduğu saptandı (p<0.001). CeO2 nanopartiküllerinin uygulama yolunun, ölçülen parametrelerin düzeyleri açısından istatistiksel olarak bir fark göstermediği saptandı. SONUÇ: Bu çalışmada elde edilen veriler, CeO2 nanopartiküllerinin İR hasarını önlemede ümit verici bir terapötik ajan olabileceğini önermektedir. Anahtar Kelimeler: İskemi reperfüzyon hasarı, CeO2 nanopartikülleri, karaciğer, fare, inflamasyon
Tamoksifen tedavisi alan meme kanserli hastalarda CYP2D6 gen polimorfizmlerinin araştırılması
Meme kanseri dünyada kadınlar arasında en sık görülen ve en sık ölüme neden olan kanserdir. Meme kanserlerinin yaklaşık %75-80'i hormon pozitiftir. Tamoksifen, hormon reseptörü pozitif meme kanseri hastalarında yüksek tedavi etkinliği olan bir seçici östrojen reseptör modülatörüdür. Bir ön ilaç olan Tamoksifen karaciğerde CYP2D6 enzimi ile en aktif metaboliti olan Endoksifen'e dönüştürülür. CYP2D6 genindeki polimorfizmler nedeniyle Tamoksifen'in farmakolojik aktivitesinde bireyler arası farklılıklar meydana gelir. CYP2D6 allelleri ve Tamoksifen tedavisinin etkinliğini değerlendiren çok sayıda çalışmalar yapılmışıtır. Yapılan çalışmalarda çelişkili sonuçlar elde edilmiştir. Bu çalışmada CYP2D6 genotiplemesi ve bunun Tamoksifen tedavisinde klinik etkisinin araştırılması planlanmıştır. Çalışmaya katılan 65 hastanın periferik venöz kan örneklerinden DNA izolasyonu yapıldı. CYP2D6 allellik varyantlarının (rs16947, rs35742686, rs3892097, rs5030655, rs5030656, rs1065852, rs28371706, rs28371725) belirlenmesi TaqMan® Universal PCR Master Mix ve TaqMan® Drug Metabolism Genotyping Assay Mix ile Gerçek Zamanlı Polimeraz Zincir Reaksiyonu (RT-PCR) uygulanarak gerçekleştirilmiştir. Genotip sonuçlarına göre metabolize edici gruplar belirlenerek, hastaların klinik, patolojik özellikleri ve sağkalım analizleri gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Hastaların yaş ortalaması 40,71±7,68 yıl, ortalama takip süresi 84 ay±42,06 (6-243 ay) idi. Genotipleme sonucu 35(%53,8) hasta Normal Metabolizör ve 30(%46,2) hasta Orta Metabolizör olarak tespit edildi. Metabolizör gruplarla hastaların menopozal durumu, vücut kitle indeksleri, histopatolojik özellikleri arasında anlamlı fark saptanmadı. Gruplar arasında genel sağkalım, nüks ve ölüm açısından da anlamlı fark saptanmadı. Daha önce yapılan çalışmalarla uyumlu olarak, normal ve orta metabolizör gruplar arasında patolojik özellikler, nüks, ölüm ve genel sağkalım açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Tamoksifen tedavisinin bireyselleştirilmesi ve optimizasyonu için örneklem ve incelenen allel sayısının artırılarak yapılacak prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Akut apandisit tanısında dört farklı skorlama sisteminin etkinliğinin değerlendirilmesi
YILMAZ M., Akut Apandisit Tanısında Dört Farklı Skorlama Sisteminin Etkinliğinin Değerlendirilmesi, Tıpta Uzmanlık Tezi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Gaziantep, 2022. 06.04.2022 tarihli etik kurul onayından sonra Nisan 2022- Haziran 2022 tarihleri arasında akut apandisit(AA) ön tanısı ile opere edilen 115 hastanın anemnezi, fizik muayene bulguları, laboratuar sonuçları ve görüntüleme yöntemleri operasyon öncesi prospektif olarak kayıt altına alındı. Bu verileri üzerinden, dört skorlama sisteminin (Alvarado, Lintula, RİPASA ve Tzanakis), laboratuar değerlerinden WBC ve CRP'nin, görüntüleme yöntemlerinden USG ve BT'nin akut apandisit tanı değerlendirilmesinde tek başına etkinlikleri değerlendirildi ve karşılaştırıldı. Elde edilen veriler SSPS for Windows version 24.0 istatistik programı kullanılarak analiz edilmiştir. Hastaların 62'si (%53,9) erkek 53'ü (%46,1) kadındı. Çalışmaya alınan 115 hastanın ortalama yaşı 32,68'di (18-77). Operasyon sonrasında bakılan patoloji sonuçlarında 94(%81,7)hastaya AA tanısı konuldu.21(%18,2)hastada ise apendiks normaldi (negatif apendektomi). Artmış WBC değeri AA tanısında tüm laboratuar tetkikleri, görüntüleme yöntemleri ve skorlama yöntemlerine göre en değerli tetkik olarak bulundu. AA tanısı alan tüm vakaların %97'sinde komplike vakaların ise %100'ünde WBC ya da CRP' den birinin yada ikisinin anlamlı yüksek bulunduğu görüldü. 61 hastaya USG yapıldı. USG' de apendiksin vizualize edilemediği hastalara ve klinik olarak şüpheli, komplike yada ayırıcı tanı gerektiren hastalara IV kontrastlı BT çekildi. BT %80 doğruluk oranına sahipti. Alvarado, Lintula, RIPASA ve Tzanaski skorlamaları içinde AA tanısı konulmasında sensivite, spesivite, PPD ve NPD olarak Alvarado, RIPASA, Lintula skorlamalarında literatüre uyan benzer sonuçlar görüldü. Tzanakis skorlama sisteminde ise bu oranlar daha düşük görüldü. Bu ise Tzanakis skorlama sisteminde var olan USG parametresinin düşük sensivitesine ve yapan kişiye bağlı olarak doğruluk oranın değiştiğine bağlandı. Bu sonuçlar göreTzanakis skorlama sistemi haricinde diğer skorlama sistemlerinin bizim toplulumzda AA tanısında kullanılabilir olduğu sonucuna varıldı. Tzanakis skorlama sisteminin ise USG parametresi deneyimli bir ragyolog tarafından yapıldığı takdirde başarılı bir skorlama sistemi olduğu düşünüldü. Fizik muayene ve laboratuar bulguları AA tanısında önemli bir yere sahiptir ama görüntüleme yöntemlerinden üstün değildir. Skorlama sistemleri baz alınıp karar verilemeyen olgularda USG yol göstericidir. Ayırıcı tanıda ve USG nin yeterli olmadığı durumlarda BT yardımcı olabilir. BT ve USG' nin yapılamadığı yerlerde bunlarla zaman kaybetmek yerine cerrahın tecrübesine güvenerek fizik muayene ve laboratuar bulguları ile ameliyat kararı alınmalıdır. Anahtar Kelimeler: Akut Apandisit, Alvarado Skoru, Lintula Skoru, RİPASA Skoru, Tzanaksi Skoru.
Dondurularak saklanan insan kadaverik iliyak damar greftlerinin mekanik, yapısal bütünlük ve mikrobiyolojik açıdan değerlendirilmesi
Planlanan tez çalışmasında, kadaverik donörlerden organ çıkarımında alınan iliyak arter ve ven greftlerinin kriyoprotektan çözeltisi kullanmaksızın, sefazolinle dekontamine ederek -24°C'de standart dondurucuda, ne kadar süre saklanabileceklerini ve greftlerin kullanımının uygun olup olmayacağını, greftlerin yapısal bütünlüğü, mekanik ve mikrobiyolojik özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, Ocak 2018 – Haziran 2021 tarihlerinde 20-89 yaş arası 28 farklı kadaverik donörden alınan 28 arter, 26 ven iliyak damar grefti kullanılmıştır. Saklanma sürelerine göre greftler taze, 0-6 ay, 6-12 ay, 12-24 ay ve 24 ay üzeri olacak şekilde gruplandırıldı. Çözdürülen greftler steril ortamda kesit alınarak üreme varlığı açısından değerlendirildi. Histopatolojik değerlendirme için örnekler ışık mikroskobunda internal elastik lamina (İEL) bütünlüğü, tunika media kalınlığı ve morfolojik inceleme sonuçlarıyla karşılaştırıldı. Endotel morfolojisinin değerlendirilmesi için örnekler taramalı elektron mikroskobunda (SEM) incelenerek skorlama sistemiyle karşılaştırıldı. Mekanik test için sağ ve sol ana iliyak damarlar in vitro anastomoz edilerek anastomoz patlama basıncı karşılaştırıldı. Donörlerin gruplar arası demografik verileri benzerdi. Saklanma süresine göre greftlerin patlama basıncı arasında farklılık yoktu. Mikrobiyolojik analizde hiçbir greftte kontaminasyon gözlenmemiştir. Işık mikroskobide damarların tunika media kalınlığı gruplar arası farklılık yoktu. Arterlerin İEL fragmantasyonunda farklılık yok iken reduplikasyonda 24 ay üzeri örneklerde anlamlı olarak artış göstermekteydi. Tunika mediada ödem, hyalinizasyon, bağ dokusu artışı ve yer yer nekroz alanları izlenmiştir. SEM incelemede endotel yapısı 12 ay öncesi saklanan greftlerin çoğu grade 1 ve grade 2 izlenirken 12 ay üzeri saklanan greftlerde grade 3, grade 4 ve grade 5 görünüm mevcuttu. Bu saklama prosedürü ile 12 ay üzeri saklanan greftlerin endotel yapısında belirgin dejeneratif değişiklikler saptandığından kullanımları problemli olabilir. Anahtar kelimeler: Vasküler allogreftler, kriyoprezervasyon, organ nakli.
COVID-19 pandemisinin akut apandisit tedavisi ve klinik sonuçları üzerine etkilerinin COVID-19 pandemi öncesi dönemle karşılaştırılması
Covid-19 pandemi öncesi dönem ile covid-19 pandemi döneminde akut apandisit tanısı alan ve apendektomi yapılan hastaların hastaneye başvuru oranı, semptom süresi, öncesinde dış merkeze başvuru durumu, laboratuvar değerlerini, komplikasyon gelişme riskini, hastanede yatış süresini karşılaştırmayı amaçladık. Retrospektif olarak yapılan çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'nde akut apandisit tanısıyla ameliyat edilen, 18 yaş üstü, erkek ve kadın toplamda 464 hasta alınmıştır. Tüm hastalara akut apandisit tanısıyla açık apendektomi ameliyatı yapılmıştır. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'na ait arşivdeki ve hastane veritabanındaki hastaların kayıtlı verileri incelenmiştir. Covid-19 pandemi öncesi (11.03.2019-10.03.2020) ve Covid-19 pandemi dönemi (11.03.2020-10.03.2021) olarak her iki dönemde; yaş, cinsiyet, merkezimize başvurmadan önceki başvuru durumu (dış merkez başvuru), ağrı başlangıcından sonra merkezimize başvurana kadarki semptom süresi, gecikmiş başvuru (3 günden fazla semptom süresi), ameliyat öncesi apendiks çapı, CRP değeri, WBC değeri, insizyon türü, perfore apandisit, apse varlığı, komplikasyon, hastanede yatış süresi gibi parametreler kıyaslanmıştır. Çalışmaya alınan vakaların 254'ü (%54,7) pandemi öncesi, 210'u (%45,3) pandemi döneminde başvuran hastalardı. Hastaların 238'i (%51,3) kadın, 226'sı (%48,7) erkekti. Hastaların yaş ortalaması 35,34±14,89 seneydi. Çalışmaya dahil edilen hastaların 114'ü (%24,6) daha önce dış merkez başvurusu olan hastalardı. Hastaların ortalama semptom süresi 2,41±2,38 gün olup, semptom süresi 3 günden fazla olan 90 (%19,4) hasta, 3 günden az olan 374 (%80,6) hasta bulunmaktaydı.Hastaların ortalama apendiks çapı 9,77±2,44 mm, ortalama CRP değeri 51,90±68,81 mg/L, ortalama WBC değeri 13,78x103/µL idi. Hastaların 389'unda (%83,8) McBurney insizyon, 75'inde (%16,2) ise orta hat insizyon mevcuttu. Hastaların 79'unda (%17,0) perforasyon, 38'inde (%8,2) periapendiküler apse görüldü. 90 (%19,4) hastada komplike apandisit mevcuttu. Hastaların ortalama yatış süresi 3,54±2,61 gündü. Çalışmamızda pandemi döneminde sadece semptom süresinin uzadığı saptandı. Yaptığımız çalışma sonucunda pandemi döneminde sosyal hayattaki kısıtlılıklar ve bulaş korkusu sonucu hastalar sağlık merkezimize daha geç başvurmuşlardır. Pandemi dönemi akut apandisit olgularının komplikasyon riskini artırmamıştır. Anahtar Kelimeler: Akut apandisit, pandemi, covid-19, akut karın, semptom süresi
Böbrek nakli yapılan hastalarda erken dönemde ölçülen rezistif indeks ve graft böbrek damar sayısının renal graft fonksiyonları üzerine etkisi
Çalışmamızda ocak 2018 ile aralık 2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Böbrek Nakil Merkezi'nde Kronik Böbrek Yetmezliği nedeniyle canlı donör ve kadavradan böbrek nakli ameliyatı yapılan hastaların erken postoperatif dönemde (24- 48 saat) doppler usg ile böbrek renal arter rezistif indeks değerleri ve greft böbrek damar sayısına bakılarak. hastane veri tabanı ve kontrol muayenelerinde elde edilen alıcı, verici bilgileri ve operasyon verileri ile istatiksel analiz yapılarak renal greft arter sayısının greft fonksiyonları üzerine etkisini ve hangi bulguları etkilediği, rezistif indeksin prediktif bir yeri olup olmadığını, ayrıca arter sayısının rezistif indekse etkisi, arter sayısı ve rezistif indeksin uzun dönem greft fonksiyonları ile nasıl bir ilişki içerisinde olduğunu retrospektif olarak incelenmeyi amaçladık. Çalışmada kronik böbrek yetmezliği etiyolojisi, diyaliz süresi, ek hastalık, idrar durumu, uyum, radyolojik bulgular, yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, postoperatif 0. 1. 3. 7.gün ve 1. 3. 6. ay kreatin değerleri, postoperatif diyaliz ihtiyacı, reoperasyon durumu ve greft kaybı gibi veriler retrospektif olarak incelendi. Renal transplantasyon sonrası 6 aylık süre boyunca gelişen akut rejeksiyon, kanama, greft kaybı, reoperasyon, gibi komplikasyonlar ile beraber kreatin düzeyi ve diyaliz ihtiyacı gibi renal greft fonksiyon belirteçlerinin renal greft rezistif indeks ve arter sayısı ile ilişkisi araştırıldı. Çalışmamızda incelenen hasta gurubunda 124 (%41,6) hastanın böbrek yetmezliği sebebi bilinmezken, 70 (%23,5) hastada böbrek yetmezliğinin sebebi HT, 17 (%6) hastada DM ve 15 (%5) hastada aynı anda HT ve DM olduğu tespit edildi. Çalışmaya toplamda 298 alıcı hasta dahil edildi. Hastaların 195 (%65,5)'i erkek 103 (%34,5)'ü kadındı. Alıcıların en küçüğü 6 yaşında, en büyüğü 74 yaşında olup, ortalama yaş 37,84±15,16 idi. Hastaların ortalama VKİ değeri 24,73±5,45'ti. Postoperatif rezistif indeks ortalama değerinin greft kaybına göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermediği elde edildi (p>0,05). Arter sayısı 1 olanların ortalama postoperatif rezistif indeks değerinin arter sayısı 2 olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p=0,041, p=0,028). Ortalama postoperatif renal arter rezistif indeks değerinin vericinin canlı veya kadavra olmasına göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermediği gözlendi (p>0,05). Yaş ile rezistif indeks değeri arasında pozitif çok zayıf derecede istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi (r=0,139, p=0,016). Hasta grubumuzun 263'ünde 1 arter (%88,26), 33'ünde 2 arter (%11,07) ve 2'sinde de 3 arter (%0,67) vardı greft kaybı olanların 13'ünde 1 arter,3'ünde 2 arter görüldü. Arter sayısı 3 olanlarda greft kaybı gözlenmedi. Greft kaybı ile arter sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı elde edildi (p>0,05). Ayrıca renal greftin arter sayısı ile kreatin değeri arasındaki ilişki incelendiğinde uzun dönemde çoklu arter olmasının kreatin değerleri üzerine her hangi bir olumsuz etkisi olmadığı görüldü. Sonuç olarak vericilerde çoklu arter olması böbrek naklinin yapılmasına engel olmadığı gibi greft fonksiyonlarının uzun dönem sonuçları da tekli arterler ile yapılan böbrek nakilleri ile benzer ve rezistif indeks değerleri açısından da farklılık olmadığı düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Kronik Böbrek Yetmezliği, Böbrek Nakli, Rezistif İndeks, Arter Sayısı,
Klinik ve radyolojik olarak aksiller tutulumu olmayan meme kanserli hastalarda sentinel lenf nodu örneklemesi ve nihai patoloji sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi kliniğine meme kanseri tanısı ile başvuran ya da kliniğimizce meme kanseri tanısı konulan ve peroperatif sentinel lenf nodu biyopsi yapılan hastaların (Ağustos 2020-Aralık 2022) tanı, tedavi ve klinik sonuçlarını karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'na ait arşivdeki ve hastane veri tabanındaki hastaların kayıtlı verileri retrospektif olarak incelendi. Araştırma süresi 24.08.2020 ile 30.12.2022 tarihleri arasında hastanemizde meme kanseri tanısı ile opere olan hastaları kapsayacak şekilde belirlendi. Bu dönemdeki; yaş, ek hastalık varlığı, aile öyküsü, sigara kullanımı, histolojik grade, tümör boyutu, tümör tipi, tümör evresi, uzak metastaz varlığı, neoadjuvan tedavi alma durumu, USG bulguları, Ki-67 proliferasyon indeksi, östrojen reseptör durumu (ER), progestero reseptör durumu (PR), HER-2 pozitifliği, tümör marker pozitifliği, aksilladaki metastatik lenf bezi durumu gibi parametreler kıyaslandı. Bulgular: Çalışmamızda 175 hastadan yalnızca 41(% 23,4) hastada aksiller diseksiyon yapıldı, kalan 134 hasta aksiller diseksiyon ve buna bağlı komplikasyonlardan korunmuş olduğu görüldü. Lokal ileri evre olup aksilla tutulum olan hastalar, neoadjuvan tedavi alıp kötü prognaza sahip oldukları görüldü. Bu hasta grubunda aksiller diseksiyon yapılma oranı daha yüksek olup istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edildi. (p<0,001) Sonuç: Araştırmanın sonunda bu verilere göre sağlık sistemini fazla yükten kurtarmak, hastaların daha hızlı iyileşmesini sağlamak ve komplikasyonlardan uzak durmak için tüm meme kanseri hastalarına per-operatif SLNB yapmak önerilir. Anahtar Kelimeler: Aksiller diseksiyon, meme kanseri, neoadjuvan kemoterapi, sentinel lenf nodu biyopsi.
Neoadjuvan tedavi almış meme kanseri hastalarında aksiller lenf nodu örneklemesinde süperparamanyetik demir oksit iyonlarının (SPIO) yeri
Meme kanserinde sentinel lenf nodu(SLN) tayininde altın standart olarak kullanılan yöntem mavi boya ve radyoizotopun kullanıldığı ikili tekniktir. Neoadjuvan kemoterapi (NAKT) sonrası, hastalarda SLN tespit oranları ikili yönteme rağmen daha düşük ve yanlış negatif oranları daha yüksektir. Çalışmamızda amaç SLN tespitinde izleyici olarak kullanılan süperparamanyetik demir oksitin iyonlarının (SPIO) NAKT gören meme kanserli hastalarda etkinliğinin standart teknik ile karşılaştırılmasıdır. Haziran 2015-Aralık 2015 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Bölümüne başvuran NAKT gören klinik olarak lenf nodu negative olarak değerlendirilen 20 meme kanseri hastasına sentinal lenf nodu biopsisi (SLNB) uygulanmıştır. SLN tayini manyetik teknik ve standart teknik uygulanarak yapıldı. Hastalara ameliyattan bir gün önce Tc99, intraoperatif olarak SPIO ve arkasından mavi boya enjekte edildi. Radyoaktif, mavi boya veya manyetik olarak işaretlenen tüm SLNları çıkarıldı. Çıkarılan lenf nodları, peroperatif bulgular ve patoloji sonuçları kaydedildi. Lenf nodu tespit oranları ve yöntemlerin uyumlulukları değerlendirildi. Toplam 82 lenf nodu çıkarıldı. SPIO ile SLN tespitinin radyoizotop ile tespitinden daha düşük olmadığı görüldü. SPIO nun sensitivitesi %100 olarak bulundu. Uyumlulukları ise mavi boyada %80.49, radyoizotopta %39 ve SPIO da %25.6 olarak bulundu. Manyetik izleyici, radyasyon içermemesi, kahverengi boya ile boyaması ve prob yardımı ile lokalizasyon tayini yapabilmesi nedeniyle NAKT sonrası ikili teknik yerine kullanılabilecek daha kolay ve güvenli bir yöntemdir.
Mikro ribonükleik asitlerin meme kanserinde multisentrisiteyi öngörmedeki yeri
Klinik ve histopatolojik olarak heterojen özelliklere sahip meme kanserinin tanı ve tedavisinde genetik faktörlerin rolü son dönemlerde ön plana çıkmıştır. Özellikle miRNA'ların ekspresyon profillerinin farklı kanser tiplerinde farklılıklar gösterdiği; mRNA ekspresyonunu regüle ettikleri, ya da translasyonu inhibe edici rolleri ile meme kanseri hücrelerinin progresyon, invazyon ve metastaz yapmasında etkin olabilecekleri gösterilmektedir. Multisentrik olarak saptanan meme kanserli vakaların tedavi planında meme koruyucu cerrahinin lokal rekürrens ve survival üzerine etkisi halen tartışmalıdır. Çalışmamızda, meme kanserlerinde expresyon farklılığı bildirilmiş olan 84 miRNA geninin multisentrisiteyi öngörmedeki etkinliklerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi ABD Meme Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran, cerrahi tedavi öncesinde kemoterapi / kemoradyoterapi almamış ve daha önce kanser anamnezi olmayan 31 unifokal-26 multisentrik meme kanseri tanılı bayan hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların operasyonları sırasında tümörlü dokular ve cerrahi sınırlar dışındaki sağlam meme dokularından alınan parçalar " RNA later solüsyonu " içinde -80°C'de muhafaza edildi. İÜ İTF İç Hastalıkları AD, Tıbbi Genetik BD, Moleküler Genetik Laboratuvarı'nda tüm dokularda "Human Breast Cancer miRNA PCR Array" kit ile 84 miRNA çalışıldı. Çalışmanın etik ilkelere uygunluğu Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu tarafından değerlendirilerek etik onam alındı. Çalışmamızda fold change cut off değeri 4 olarak kabul edildi. Unifokal grupta 13 adet upregüle, 5 adet downregüle, multisentrik grupta 3 adet upregüle 7 adet downregüle miRNA tespit edildi.
Mide kanseri nedeniyle total veya subtotal gastrektomi yapılan hastaların yaşam kalitesini ölçme
Giriş: Mide kanseri hem Dünya'da hem de Türkiye'de önemli oranda yüksek görülmektedir. En önemli tedavisi cerrahi rezeksiyondur. Ancak midenin sindirim sisteminde çok önemli bir role sahip olması; rezeksiyon sonrası morbidite ve mortalitenin yanında yaşam kalitesinde de anlamlı değişiklikler meydana getirmesine neden olmaktadır. Tıp dünyasında önemi artan yaşam kalitesi kavramı giderek subjektif bir kavram olmaktan çıkıp objektif parametrelere dönüşmeye başlamıştır. Bu amaçla hastalara yönelik fiziksel, sosyal ve psikolojik iyilik halini ölçen anketler hazırlanmıştır. EORTC QLQ-C30, EORTC STO22 bu anketlerden biridir. Materyal ve metod: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesinde mide kanseri nedeniyle ameliyat edilen hastaların yaşam kaliteleri ölçüldü. Ölçüm için Avrupa'da yaşam kalitesi için tercih edilen anket (EORTC QLQ-C30, EORTC STO22) formları kullanıldı. Çalışma için 10.07.2018 tarihinde 15/183 numaralı girişimsel olmayan etik kurul onayı alındıktan sonra 2010 Ekim ile 2018 Nisan ayları arasında mide kanseri tanısı ile total veya subtotal gastrektomi ameliyatı yapılmış olan hastalar retrospektif olarak tarandı. Demografi, patoloji ve ameliyat bilgileri not edildi. Bu hastalardan hayatta olanlar ve adjuvan tedavisinin üzerinden en az 3 ay geçmiş olup nüksü olmayan 85 hasta ile irtibata geçildi. Prospektif olarak EORTC QLQ-C30, EORTC STO22 Türkçe formları dolduruldu. Daha sonra total gastrektomi ve subtotal gastrektomi istatistiksel yöntemlerle kendi aralarında kıyaslandı. Sonuç: EORTC QLQ-C30 anketine göre diyare EORTC STO22 anketine göre ise disfaji total gastrektomi hastalarında daha sık görüldü. Bu bilgiler ışığında subtotal gastrektomi yapılan hastaların yaşam kalitelerinin daha yüksek olduğu tespit edildi.
Laparoskopik sleeve gastrektomi ameliyatında stapler hattı güçlendirme tekniklerinin postoperatif erken dönem sonuçları ve gastrointestinal semptomlar üzerine etkisi
Amaç: Morbid obezite nedeniyle laparoskopik sleeve gastrektomi (LSG) uygulanan hastalarda stapler hattı güçlendirme yöntemlerinin postoperatif erken dönem komplikasyonlar ve gastrointestinal semptomlar üzerine olan etkilerini ve ilişkilerini prospektif randomize olarak karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda Haziran 2019 – Şubat 2020 tarihleri arasında obezite nedeniyle LSG ameliyatı endikasyonu alan 90 hasta çalışmaya dâhil edildi. Çalışma için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan onay alındı. Stapler hattı destekleme (SHD) tekniklerinden fibrin doku yapıştırıcısı (Tisseel® fibrin sealant) kullanılan (Grup – 1), omentopeksi yapılan (Grup – 2) ve stapler hattı güçlendirmesi yapılmayan grup (Grup – 3) olarak 3 grup (n=30) belirlendi ve hastalar www.random.org kullanılarak randomize edildi. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, komorbid hastalıkları, kullandıkları antikoagülan ilaçlar, beden kitle indeksi, preoperatif tüm batın ultrason ve özofagogastroskopi bulguları kaydedildi. Postoperatif komplikasyonlardan kanamanın karşılaştırılması için hastaların tümünden preoperatif, postoperatif 6.saat ve 24.saat kan alınarak hemoglobin değerleri ve postoperatif 1. 2. ve 3. gün dren debi miktarları ölçülerek kaydedildi. Postoperatif kaçak için tüm hastalara postoperatif 2.gün mide-duodenum pasaj grafisi yapıldı. Tüm hastalara postoperatif 1. hafta ve 1. ayda gastrointestinal semptom derecelendirme ölçeği (GSRS) yapılarak gastrointestinal semptomları (karın ağrısı, hazımsızlık, gastroözofagial reflü, kabızlık ve diyare) değerlendirilerek kaydedildi. Bulgular: Hastaların 17'si (%18,9) erkek, 73'ü (%81,1) kadın, yaş ortalaması 35,3±11,6, ortalama VKİ 45,3±7,7 kg/m2 idi. Hastaların 57'sinde (%63,3) obezite ile ilişkili yandaş hastalıklar (n=46'sında (%51,1) tip 2 diyabet, n=21'inde (%23,3) hipertansiyon, n=10'unda (%11,1) hiperlipidemi, n=10'unda (%11,1) obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) ve n=7'sinde (%7,8) antikoagülan ilaç kullanımı) mevcut idi. Grupların demografik verileri ve yandaş hastalıkları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmadı ve grupların homojen dağıldığı tespit edildi. Mortalite izlenmedi. Grupların ameliyat süreleri; grup 1 için 83,6±17,7 dk, grup 2 için 85,4±16,2 dk. ve grup 3 için 70,7±11,9 dk. olarak kaydedildi. Ameliyat süreleri karşılaştırıldığında grup 3 diğer gruplara göre (grup 1 için (p=0,005), grup 2 için (p=0,001)) istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha kısa bulundu. Ortalama hastane yatış süresi 3,2±0,5 gün idi. Tüm hastalardan postoperatif 6. saat (p=0,582) ve 24.saat (p=261) alınan hemoglobin değerleri ve postoperatif 1. gün (p=0,193), 2.gün (p=0,233) ve 3.gün (p=0,363) dren debi miktarları gruplar arası karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark izlenmedi. Grup 3'te postoperatif 2 hastada (%2,2) kanama gelişti. Hiçbir hastada kaçak izlenmedi. GSRS anketi sonuçlarına göre grup 3'te 1. haftadaki reflü semptomları ve hazımsızlık şikâyetleri, grup 1 ve 2'ye göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha fazla bulundu (p<0,001). Ayrıca karın ağrısı skorlamasında 1.haftada gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0,702). Sonuç: Günümüzde sleeve gastrektomi ameliyatında stapler hattı güçlendirme tekniklerin rutin kullanımı üzerine tartışmalar sürmektedir. Çalışmamız LSG'de SHD yöntemlerinin gastrointestinal sistem üzerine etkilerinin araştırıldığı ilk prospektif randomize klinik çalışmadır. Ameliyat sonrasında erken dönemde SHD yöntemlerinin kullanımının gastrointestinal sistem şikayetlerini azaltığını tespit ettik. Çalışmamızda LSG'de SHD yöntemleri postoperatif erken dönem komplikasyonlar üzerine istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermedi. Ancak SHD kullanımının klinik olarak komplikasyon oranlarının azalttığını tespit edildi. Daha iyi ve güçlü sonuçlar için; orta ve uzun dönem sonuçların değerlendirildiği daha geniş hasta gruplarını içeren karşılaştırmalı yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Bariatrik cerrahinin obezite ile ilişkilendirilmiş mikroRNA düzeylerine etkisi
Amaç: Obezite ile ilişkilendirilmiş olan miRNA ekspresyon düzeyleri ile kilo kaybı arasındaki ilişkinin değerlendirilerek, hastaların postoperatif ne kadar kilo verebileceğini öngörmek ve planlanan cerrahiden maksimum fayda edinilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Mayıs 2017-Temmuz 2018 yılları arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi AD Obezite ve Metabolik Cerrahi Polikliniği'nde bariatrik cerrahi için endikasyon konulan ve laparoskopik sleeve gastrektomi planlanan 17 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu'ndan onay alındı. Hastalardan preoperatif ve postoperatif 6. ay kan örneği ile intraoperatif yağ doku örneği alınarak obezite ile ilişkilendirilmiş miRNA (miR27b-3p, miR122-5p, miR223-3p) ekspresyon düzeylerine bakıldı. MiRNA'lar kan ve yağ dokudan izole edilip gerçek zamanlı polimeraz zincirleme tepkimesi (RT-PCR) yöntemi kullanılarak kantite edilip incelendi. Hastaların postoperatif 6. ay vücut fazla kilo kaybı oranları (%EWL) %0-50 (grup-1), %50-70 (grup-2), %70-90 (grup-3) olarak üç gruba ayrılarak değerlendirildi. MiRNA ekspresyonlarının kan ile yağ dokuları arasındaki farklılıkları, cinsiyet, kilo kaybı oranları ve diyabetes mellitus ile ilişkisi incelendi. Bulgular: Hastaların 4'ü erkek (%23,5), 13'ü kadın (%76,4), erkek/kadın oranı: 0,3, ortalama yaş 41±11,6, ortalama vücut kitle indeksi 49,1±7,6 kg/m2 idi. Altı hastada (%35,2) diyabetes mellitus mevcut olup bu hastaların ortalama glukoz ve HbA1c değerleri sırasıyla 133 ± 59,4 mg/dl ve %6,4 ± 1,3 idi. Altıncı ay % EWL oranı ortalama %62,7±17 olup grup-1, 2 ve 3'te sırasıyla 4, 7 ve 6 hasta mevcut idi. Preoperatif gruplar arasında miR223-3p'nin ekspresyonu tüm gruplar için anlamlı şekilde yüksek bulundu (grup-1 için p=0,0046; grup-2 için p<0,0001; grup-3 için p=0.0017). Grup-2 ve grup-3'teki hastaların preoperatif ve postoperatif kan değerlerinde bakılan miR223-3p gen ekspresyon düzeylerinin miR27b-3p ve miR122-5p gen ekspresyon düzeylerinden istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde yüksek olduğu tespit edildi (grup 2 için p değerleri sırasıyla p=0,0335 ve p=0,0328; grup 3 için p değerleri sırasıyla p=0.0446 ve p=0.0441). Ayrıca yağlı dokuda bakılan miR122-5p gen ekspresyonunun diabetes mellitusu olan olgularda diğer miRNA'lardan daha az eksprese olduğu tespit edildi (p=0,0062). Sonuç: Morbid obez hastalarda miR223-3p ekspresyonunun özellikle %EWL değeri 50 ve üzerinde olan hastalar ile korele olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle bariatrik cerrahi sonrası kilo kaybını ön görmede miR223-3p geni olası bir biyobelirteç olarak kullanılabilir. Böylece cerrahiden daha fazla fayda görecek hasta grubu önceden belirlenip cerrahinin etkinliği arttırılabilir. Aynı zamanda cerrahiden fayda görmeyecek olan gruplar belirlenip, bu hastalarda da restriktif bariatrik cerrahi prosedürleri yerine kombine (restriktif + malabsorbtif) veya malabsorbtif cerrahi prosedürler tercih edilebilir. Ancak vaka sayısının ve miRNA tiplerinin fazla olduğu ve farklı bariatrik cerrahi prosedürlerinin uygulandığı ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Rektum kanserli hastalarda fast track cerrahi uygulaması
Günümüzde rektum kanseri, kansere bağlı ölümlerin ve sağlık harcamalarının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Nüfus artışı, sağlık kaynaklarına daha kolay erişim ve sosyal bilinç oluşumu sonucunda, erken yaşlarda artan sayıda hasta teşhis edilmektedir. Dolayısıyla, ekonomik kaynaklar ve sınırlı hastane kapasitesi açısından zorluklar ortaya çıkmaktadır. Birçok merkez, rektum kanseri tedavisinde hala geleneksel prosedürleri tercih etmektedir. Fast track cerrahi fikri, son 10 yılda ameliyatla ilişkili mortalite ve morbidite oranlarını artırmadan hastaların daha hızlı ve ekonomik olarak nasıl tedavi edileceği arayışı sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu çalışmanın amacı kliniğimizde 2006 yılından bu yana rektum kanserli hastaların Fast track cerrahi yönteminin sonuçlarını tartışmaktır. Kliniğimizde 2006 yılı Ocak ve Aralık 2009 tarihleri arasında toplam 46 rektum kanserli hasta fast track cerrahi yöntemle tedavi edildi (grup 2). Ocak 2004 ile Aralık 2009 arasında 26 hastaya konvansiyonel yöntemler tercih edildi (grup 1). Bu iki hasta grubu postoperatif morbidite, mortalite ve hastanede kalış açısından karşılaştırıldı. Morbidite oranları grup 1'de% 42,3 ve grup 2'de% 32,6, grup 1'de mortalite oranı% 10,3 idi ve grup 2'de mortalite kaydedilmedi, ancak orantılı olarak daha düşük mortalite ve morbidite olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı(p = 0,45 ve p = 0,054). Ortalama hastanede yatış süresi grup 1'de 10,5 gün ve grup 2'de 7,3 gün olarak saptandı. Bu iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı (p = 0,009). Sonuç olarak, rektal kanser cerrahisinde kliniğimizde yapılan fast track cerrahi prosedürünün mortalite ve morbidite oranlarını artırmadan hastanede yatış süresini azalttığını söyleyebiliriz. Çalışmamızın en önemli kısıtlılığı açık cerrahi yapmaktı; rektal kanser cerrahisinde rutin laparoskopik cerrahi uygulamasına girdikten sonra çok uygun oranlar elde edilebilir.
1,2 dimetilhidrazin ile kolorektal kanser oluşturulan sıçanlarda velenyum, vitamin E ve levamizolün etkileri
ÖZET 1,2 DIMETILHIDRAZIN İLE KOLOREKTAL KANSER OLUŞTURULAN SIÇANLARDA SELENYUM, VİTAMİN E VE LEVAMİZOLÜN ETKİLERİ Bu çalışmada 1,2 dimetilhidrazin verilerek kolorektal karsinom oluşturulan sıçanlarda; selenyum, vitamin E ve levamizolün, karsinom oluşumu ve gelişimi üzerine olan etldlerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 150-200 gram ağırlığında 140 adet, Wistar Albino cinsi dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar, her grupta 20 sıçan bulunan biri kontrol ve altısı deney grubu olarak yedi gruba ayrıldı. Deney grubundaki sıçanlar 20 hafta ilaç verilerek 28 hafta boyunca takip edildi. 28. hafta sonunda sakrifiye edilen sıçanlarda şüpheli bulunan tüm lezyonlardan örnek alınarak kolorektal kanser açısından incelendi. Kolorektal tümör görülme sıklığı selenyum ve selenyum ile levamizolün birlikte verildiği sıçanlarda daha düşük bulundu (p<0.05). E vitamini ve selenyum verilen sıçanlarda ise malign kolorektal tümör görülme sıklığı daha düşüktü (p<0.05). Buna karşılık, levamizol ve levamizol ile birlikte E vitamini verilen sıçanlarda kolorektal kanser görülme sıklığında herhangi bir farklılık olmadığı saptandı (p>0.05). Bu bulgular ışığında, selenyum ve E vitamininin sıçanlarda 1,2 dimetilhidrazin ile oluşturulan kolorektal tümörlerin insidansını azalttığı, levamizolün ise herhangi bir etkisinin olmadığı söylenebilir. Anahtar Kelimeler: 1,2 Dimetilhidrazin, Selenyum, Vitamin E, Levamizol, Kolorektal kanser. rv xc. DOKÜMAfffltVPN MHBCUf
Laparoskopik kolesistektomi sırasında batın içerisine sızan safra ve taşların batın içi etkilerinin deneysel çalışma ile gösterilmesi
Laparoskopik kolesistektomi semptomatik safra taşlarının tedavisinde seçkin bir yöntem olarak kısa bir sürede açık cerrahinin yerine geçmiştir. Bu yeni prosedür post-operativ daha az ağrı, hastanede kalış süresinin kısalması, brid ve insizyonel herniasyonun azalması, erken dönemde mobilizasyon ve daha iyi kozmetik sonuçlar nedeni ile tercih edilmektedir. Her cerrahi teknikte olduğu gibi, Laparoskopik kolesistektomi de beraberinde bazı sorunları getirmiştir. Bu komplikasyonlar per-op ve post-op dönemde izlenmektedir. Laparoskopik kolesistektomi esnasında olabilecek bir komplikasyonda, safra kesesinin perfore olmasıdır. Sıkça karşılaştığımız bu komplikasyon sonucu peritoneal kaviteye safra sızması ve safra taşlarının peritoneal kavite içerisinde dağılması gibibdurumlarla karşılaşabilmekteyiz. Bu materyalleri peritoneal kaviteden uzaklaştırmak ise mevcut metodlar ile her zaman mümkün olmayabilir. Tezimde, periton için irritan olan bu safranın ve yabancı cisim özelliği gösteren taşların intraabdominal etkilerini ratlar üzerinde yaptığımız deneysel bir çalışma ile izleyip değerlendirdik. Kontrollü karşılaştırmalarda bulduğumuz sonuçların anlamlı olduğunu gördük.
Kasık fıtığı onarımında kullanılan total ekstra peritoneal (TEP) onarım tekniğinde preperitoneal alanın disseksiyonunda balonlu ve balonsuz diseksiyon yöntemlerinin karşılaştırılması
AMAÇ: TEP herni onarım tekniğinde kullanılan balonlu ve balonsuz preperitoneal diseksiyon yönteölerinin objektif kriterlerle karşılaştırılması ve birbiribirine iyilrşme, ağrı, nüks ve maliyet gibi parametreler açısından üstünlüğünün olup olmadığının gösterilmesi METOD: Toplam 40 hasta , 20'si balonlu 20' balonsuz (kamera diseksiyonu) yöntemle opere edilmiş olup preop perop ve postop datalar ve operasyon videokayıtlarından elde edilen parametreler randomize prospektif yöntemle karşılaştırıldı SONUÇ: Her iki yöntem teknik zorluk ve postop iyileşme,hasta konforu ve nüks gibi parametreler açısından birbirine denk olmakla beraber Balonsuz (Kamera) diseksiyonu yöntemi Balonlu yöntemden maliyet avantajı açısından istatistiksel olarak anlamlı derecede üstündür
Rektum kanserinde neoadjuvan tedavi sonrası lateral pelvik lenf nodu diseksiyonu: Morbidite, patolojik ve erken onkolojik sonuçların değerlendirilmesi
ÖZET Amaçlar: Evre II-III asağı yerlesimli rektum kanserli hastalarda, lateral pelvik lenf nodu tutulumu üzerinde etkili faktörlerin değerlendirilmesi, neoadjuvan tedavi sonrası total mezorektal eksizyona ek olarak selektif lateral pelvik lenf nodu diseksiyonu yapılmasının patolojik ve kısa dönem onkolojik sonuçlarının değerlendirilmesi, perioperatif morbidite ve üriner fonksiyonlar üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıstır. Hastalar ve Yöntem: Eylül 2011 – Mayıs 2013 dönemleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'na basvuran histopatolojik olarak rektum adenokarsinomu tanısı almıs 35 hasta (25 erkek, 10 kadın, erkek/kadın: 2,5/1, yas aralığı: 39-79, ortalama yas; 56,7) randomize olarak çalısmaya alındı. Tüm hastalara neoadjuvan kemoradyoterapi uygulandı. Hastalar, basvuru sırasına göre iki gruba ayrıldılar. Grup 1 total mezorektal eksizyon + lateral pelvik lenf nodu diseksiyonu (TME + LPLND) grubu, Grup 2 total mezorekral eksizyon (TME) grubu olarak tanımlandı. Lateral pelvik nodların durumu, tutulum üzerine etkili faktörler, her iki grup arasında morbidite ve üriner fonksiyonlar ile kısa dönem onkolojik sonuçlar değerlendirildi. Bulgular: LPLND yapılan grupta intraoperatif kanama miktarı (ml) ve operasyon süresi (dk) diğer gruba göre daha uzun bulundu (kanama miktarı: 297±168 vs 258±152; operasyon süresi: 249±55 vs 214±59). Neoadjuvan tedavi sonrası LPLND yapılan grupta (n=18) sadece 1 hastada (%5,5) LPLN tutulumu saptandı. Her iki grup arasında morbidite, üriner fonksiyonlar ile erken onkolojik sonuçlar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Neoadjuvan öncesi MR incelemede, N2 olan hastaların (n=13) % 61,5 inde (n=8) radyolojik olarak LPLN saptanmıs olup, buna karsılık N1 olan hastaların (n=16) %25 inde (n=4) radyolojik olarak LPLN saptandı. Sonuçlar: Neoadjuvan tedavi öncesi MR incelemede N0 olan olgularda neoadjuvan tedavi sonrası LPLND girisimi yararlı olmayabilir. Bunun yanında N2 ve seçilmis olgularda da N1 olan vakalarda yararlı olma potansiyeli daha yüksektir.
Ratlarda inkarsere ve strangüle ventral fıtık modellerinde serum iskemi modifiye albumin değerlerinin karşılaştırılması: deneysel çalışma
İnkarsere fıtıklarda IMA'NIN prediktif etkisini değerlendirmek. Yöntemler. Sıçanların üç grubu (n=7) ameliyat edildi. Grup I hapsedilmeyi taklit etmeyi amaçladı, Grup II boğulmayı amaçladı ve grup III sham gruptu. IMA ve LDH ölçümleri yapıldı. Sonuçlar. Strangüle taklit grubunda IMA seviyeleri anlamlı olarak daha yüksekti ve IMA seviyeleri anlamlı olarak daha yüksekti. taklitçi grupta postoperatif 6. saatte normal. LDH seviyeleri her iki hapishanede de anlamlı olarak daha yüksekti ve grupları taklit eden boğulma. Sonuç. IMA, nekrozu tahmin etmek için hapsedilen fıtıklarda etkili bir belirteç gibi görünüyor. Ancak bu hipotezi genelleştirmek için daha fazla araştırmaya ihtiyacımız var.
Gliserol ve keten tohumu yağının tiroidektomi sonrası adezyonları önlemedeki etkinliği
Amaç: Tiroidektomi sonrasında oluşan adezyonların önlenmesinde lokal olarak uygulanan gliserol ve keten tohumu yağının etkinliği. Materyal ve Metod: Peritiroidal alanda postoperatif adezyonları önlemek amacıyla bu alana gliserol ve keten tohumu yağı uygulandı. Toplam 18 adet Wistar albino dişi sıçan (ortalama ağırlık: 275 gr, ortalama yaş: 4,5 ay) üç eşit gruba ayrıldı. İlk grup (n:6) %0,9 NaCl ile kontrol grubu, ikinci grup (n:6) gliserol ve üçüncü grup da keten tohumu yağı grubu (n:6) olarak belirlendi. Her grupta kullanılan sıvılar, subtotal tiroidektomi yapılmasını takiben peritiroidal alana 0.1ml enjekte edildi ve denekler postoperatif 14. gün sakrifiye edildi. Oluşan adezyonlar makroskobik ve mikroskobik olarak değerlendirildi. Bulgular: Makroskobik adezyon skor ortalaması kontrol grubunda 3,0±0,0gliserol grubunda 1,33±0,52 ve keten tohumu yağı grubunda 1,67±0,52 idi. Mikroskobik olarak yapılan histopatolojik fibrozis skor ortalaması ise kontrol grubunda 2,33±0,82, gliserol grubunda 0,67±0,52, keten tohumu yağı grubunda ise 0,83±0,75 idi. Her iki çalışma grubundan elde edilen makroskobik adezyon skorları gliserol grubunda %55.6, keten tohumu yağı grubunda %44,4 oranında, mikroskobik adezyon skorları ise gliserol grubunda %71,25, keten tohumu yağında %64,4 oranında azalmıştır. Çalışma gruplarının kendi aralarıda yapılan karşılaştırmada anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Tartışma:Gliserol ve keten tohumu yağıtiroid cerrahisi sonrası oluşan adezyonları azaltmada etkili olmakla birlikte gliserolün etkinliği daha belirgindir.
Rektum kanserinde ameliyat stratejisine endorektal ultrasonografi, manyetik rezonans ve pozitron emisyon tomografisinin katkısı
ÖZET Giriş: Gastrointestinal sistemin en sık görülen kanserleri kolorektal kanserlerdir. Özellikle rektum kanserli hastalarda operasyon öncesi evreleme büyük önem taşımaktadır. Bunun sebebi ise evrelemeye göre tedavi yönetimindeki değişik olanakların hasta için tercih edilebilmesidir. Evreleme hasta için uygun tedavi yönetimini planlamaya yardımcı olmaktadır. Amaç: Rektum kanserli hastaların ERUS, MR ve PET -CT ile yapılan değerlendirilmelerinin ameliyat stratejinise etkileri araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada; klinik ve histopatolojik olarak Ekim 2010 - Nisan 2012 rektum kanseri tanısı almış 30 olgu preoperatif olarak ERUS, MR ve PET-CT ile değerlendirilmiş, histopatolojik bulgularla karşılaştırılmıştır. Bulgular: Ekim 2010 – Nisan 2012 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniğinde biyopsi ile rektum kanseri tanısı alan 30 hasta çalışmaya alınmıştır. (20 hasta erkek (%66,6), 10 hasta Kadın (%33,3), hastaların yaşları 38 ile 78 arasındaydı, 21 hasta neoadjuvan tedavi gördü. 9 hasta neoadjuvan tedavi görmedi.) Hastaların tümüne preoperatif MR, PET-CT ve ERUS yapılmıştır. Çalışmaya opere edilen primer rektum adenokanserli hastalar dahil edildi. T evresini değerlendirmede MR, ERUS ve PET-CT 30 hastadan sırasıyla 9 (%31) , 12 (%41) , 12 (%40) hastada doğru evreledi. N evresini değerlendirmede MR , ERUS ve PET-CT 30 hastadan sırasıyla 15 (%51), 16 (%55,1) , 17 (%56,6) hastada doğru evreledi.. PET-CT' nin diğer görüntüleme yöntemleri ile karşılaştırıldığında evrelemede anlamlı bir farklılık oluşturmadığı ve ameliyat stratejisini değiştirmediği görülmüştür. PET-CT ile üç hastada uzak metastaz saptandı. Bunlardan biri karaciğer, ikisi akciğer metastazı idi. Akciğer metastazı düşünülen kitlelerden alınan biyopsilerde metastaz saptanmadı. PET-CT' nin uzak metastazı saptamada yüksek yanlış pozitiflik oranı olduğu görülmüştür. İstatiksel analizde değerlendirme sonucu için anlamlı p değerleri saptanmamıştır. Sonuç: PET-CT'yi rektum kanseri evrelemesinde T,N ve ekstramezorektal yayılım değerlendirilmesinde rutin olarak kullanılmasının faydası gösterilememiştir.
Meme biyopsilerinde histopatolojileri duktal karsinoma in situ olarak sonuçlanan lezyonların invazivliğini öngörmede mikro ribonükleik asitlerin rolü
Meme kanseri görülme sıklığı ve ölüm oranı yüksek olması nedeniyle önemli bir hastalıktır. Erken tanı aldığında yaşam süresi çok yüksektir. Duktal karsinoma in situ (DKİS) ise meme kanserinin öncül lezyonu kabul edilen, henüz metastaz yapma yeteneğinde olmayan neoplastik hücre çoğalmasıdır. Son dönemlerde meme kanseri üzerinde genetik çalışmalar yapılmış ve karsinogenez basamaklarındaki gen değişimleri ve mikroRNA'ların genler üzerindeki etkileri ortaya konmuştur. Ancak normal dokudan DKİS'e geçişte rolü olan mekanizmalar çalışılmış olsa da, bu noktada meme kanserini tespit edebilecek ve tedavi hedefi olarak da kullanılabilecek biyobelirteç tanımlanmamıştır. Çalışmamızda normal dokudan DKİS'a geçişte disregüle olan 11 miRNA'nın DKİS tanısı almış lezyonların invaziv meme kanserine dönüşümünü öngörmedeki etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmamıza Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Meme Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran meme biyopsisi yapılmış ve histopatolojik olarak DKİS tanısı almış, 40 kadın hasta ve kontrol grubu olarak fibroadenom tanısı alan 8 kadın hasta dahil edildi. Hasta grupları; cerrahi eksizyon sonrası patolojik tanılarına göre DKİS grubu (A grubu) ve invaziv karsinom grubu (B grubu) olarak planlandı. Patoloji Anabilim Dalı arşivinden taranarak hastaların FFPE (Formalin-Fixed Paraffin-Embedded) bloklarına ulaşıldı. Parafin bloklardan total RNA ve miRNA eldesi FFPE RNA Purification Kit ile yapıldı, sonrasında RT-PCR yöntemi kullanıldı. Tüm çalışma süresince referans gen olarak miR-let-7a kullanıldı. Elde edilecek Ct değerleri ile genlerin artış ve azalış oranları 2-ΔΔCt yöntemi kullanılarak hesaplandı ve istatistiksel olarak anlamlılık p<0,05 kabul edildi. Çalışmamızda miR-21-5p ve miR-210'un gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklı eksprese edildiği ve invazyon derecesinin artmasıyla ekspresyon değerlerinin arttığı görülmüş olup, klinikte erken tanıda ve biyopsisi DKİS olarak saptanan lezyonların invaziv komponentinin olup olmadığını öngörmek için kullanılabilirler. Anahtar kelimeler: DKİS, Duktal karsinoma in situ, miRNA, Meme kanseri
Momordica charantia'nın gastrit üzerine etkisi
Amaç: Gastrit çeşitli etiyolojilere bağlı olarak gelişebilen, tedavi edilmediği takdirde uzun dönemde ciddi komplikasyonlar ile ilişkili olabilen kronik bir sağlık problemidir. Patoloji ve hastalığın seyrine göre, farklı sınıflama tanımlamaları bulunmasına karşın en yaygın şekilde akut ve kronik gastrit olarak sınıflandırılır. Akut gastrit, genellikle uyarıcı gıdalar, ilaçlar, kimyasal korozif maddeler, bakteriyel enfeksiyonlar ve stres reaksiyonu gibi etkenler tarafından tetiklenirken, kronik gastrit çok daha kompleks etiyoloji ve mekanizmalara sahiptir ve genellikle multifaktöriyeldir.Gastrik mukoza da oluşan enflamasyona yanıt olarak açığa çıkan Serbest Oksijen radikalleri tarafından hasar oluşturulur. Yükselen konsantrasyonları hücreler tarafından algılanarak, vücuttaki anti oksidan mekanizmaların devreye girmesine neden olur. Takip ve tedavi çeşitli medikal seçenekler farklı mekanizmalar üzerinden etki göstermektedir. Yine bazı tedaviler sonrasında nüks oranları oldukça yüksek olup, uzun dönem geleneksel tedavilerin kullanımında çeşitli patolojilere yatkınlık oluşabileceğinden bilim insanlarının bu alanda yeni substrat arayışları devam etmektedir. Literatürde çeşitli medikal alanlarda, doğru seçilen fitoteropatik ajanların uzun dönem kullanımında daha düşük risk profilleri olup, altın standart tedaviye yakın sonuçları olduğu bilinmektedir. Bu amaçla M.Charantia çeşitli biyolojik özellikleri ile araştırmacıların dikkatini çekmiştir. (Immünstimülan, Anti-Enflamatuvar, Anti- Oksidan, Kardiyoprotektif, Hipoglisemik ve Serbest Radikal Çöpçüsü) Yapılan çalışmalarda, M.Charantia'nın pektin polisakkaritlerinin jel yapısı oluşturarak ön planda mukoprotektif ve antioksidan mekanizmalar üzerinden enflamasyonu baskılayan anti-gastrik bir ajan olduğu düşünülmektedir. Burada oluşturulan deneysel modelde, M.Charantia'nın gastrit tedavisindeki etkinliği Kan Parametreleri - Oksidatif Stress ve Enflamatuvar Sitokinler ve Markerlar ile histopatolojik incelemeler ile detaylı olarak değerlendirilerek altın standart Proton Pompa Inhibitörü tedavisine alternatif olabileceği düşünülmektedir. xv Gereç ve Yöntem: Ağırlıkları 200-250 gr arasında değişen yaklaşık olarak aynı yaşta, Sprague Dawley (SD) cinsi 25 adet erkek sıçan 2 haftalık süre boyunca uygun akklimizasyon sonrası, gerekli ölçümler yapılarak, raslantısal olarak kontrol ve çalışma gruplarına dağıtıldı. Tüm gruplar deney modelleri oluşturulmadan 24 saatlik süre ile aç bırakılarak, su ulaşımına kısıtlama getirilmedi. Deney hayvanlarının bakımlarına ilişkin yürürlülükteki uygulamalara özen gösterildi. 24 saatlik açlığı takiben, %80'lik Etanol (C2H5OH) 5ml/kg intragastrik yoldan oral gavaj yardımı ile verilerek literatüre uygun olarak yaklaşık 4 saat sonra model oluşturuldu. (5) Grup 1 Sham, Grup 2 Etanol (5ml/kg), Grup 3 Momordica Charantia (30 mg/kg), Grup 4 Proton Pompa Inhibitörü (Omeprazol 20 mg/kg), Grup 5 Bitkisel Kapsül Bileşiği (1 Kapsül- Zeytin Yaprağı Ekstresi 250 mg, Kudret Narı Ekstresi 200 mg , Garcinia Cambogia ( Garsiniya) Ekstresi 150 mg, Tarçın 100 mg, L-Karnitin 50 mg, Krom 100 μg) olmak üzere toplamda beş adet grup oluşturuldu. Tedavi süresi daha önceki çalışmalar ile uyumlu olarak 14 gün olarak belirlenerek, uygulanan her tedavi yöntemi sıçanlara benzer şekilde oral gavaj yardımı ile verildi.(6) Sıçanlar model oluşturulup, 14 gün boyunca farklı yöntemler ile tedavi edildikten sonra kanları alınarak, Ketamin Xylazine anestezisi ile sakrifiye edildikten sonra, sternum ve anüs arasından yapılan orta hat insizyonu ile Total Gastrektomi yapıldı. Dokudan alınan kesitler histopatolojik ve biyokimyasal değerlendirme için ayrılarak, kan, serum ve mide dokusu örnekleri ile birlikte laboratuvar koşullarında -80 derecede saklandı. Kan Parametreleri - Oksidatif Stress ve Enflamatuvar Sitokinler ve Markerlar ile gerekli histopatolojik boyamalar yapıldıktan sonra incelemeler gerçekleştirilerek, elde edilen tüm veriler istatistiksel analizler ile değerlendirildi. Bulgular: Yapılan incelemelerde, Gruplararası Biyokimya Parametrelerinden Hemogram sonuçlarında MONO (0 - 0,098 10*9 uL), GRA (0.1 - 5.4 10*9 uL), HGB (14-18 g/dL) ve MCHC (31 - 40 g/dL) değerleri istatistiksel olarak anlamlı folarak saptandı. (p<0,05) Grup-2 Etanol'de kanda GRANULOSİT (0.1- 5.4 10*9 uL) ölçümü medyan değerinin Grup-5 Bitkisel Kapsül Bileşiği'ne göre daha yüksek olduğu saptandı. Gruplar arasındaki Kan ve Doku Değerlerinde Biyokimya Parametreleri ve Enzime Bağlı İmmünosorbent Testi (ELİSA) Analizleri (TAS, HbA1c, TOS, IL1β, IL- 6 TNFα, TGF-β değerleri arasında anlamlı farklılık olduğu saptandı. (p<0,05) TOS, IL1β, IL-6 TNFα, TGF-β paremetreleri median değerlerinin en yüksek Grup-2 Etanol'de olduğu görüldü. TAS median değerinin ise Grup-1 Sham ve Grup-4 Proton xvi Pompa Inhibitörü ve Grup-2 Etanol'de yüksek olduğu saptandı. Hb1Ac parametresi median değerinin en düşük Grup-1 Sham ve Grup-3 M.Charantia'da olduğu saptandı. Histopatolojik bulgular değerlendirildiğinde, gruplar arasında Ödem, Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül, Gastrit- Gastrik Ülser Şiddeti, Gastrit Yaygınlığı, Erozyon/ İskemik Nekroz, Gastrit Aktivitesi, Kanama, İntestinal Metaplazi parametreleri istatistiksel olarak anlamlı olarak saptandı. Grup-2 Etanol'de %80 oranında Ödem ve İntestinal Metaplazi gözüktüğü, %100 oranında Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül, Gastrit- Gastrik Ülser Şiddeti, Erozyon/ İskemik Nekroz, Gastrit Aktivitesi, Kanama olduğu görüldü. Grup-3 M.Charantia'da ise %80'inde Ödem, Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül, Gastrit- Gastrik Ülser Şiddeti, Gastrit Yaygınlığı, Erozyon/ İskemik Nekroz, Gastrit Aktivitesi, Kanama olmadığı saptandı. Grup-4 Proton Pompa İnhibitörü, Ödem, Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül, Gastrit- Gastrik Ülser Şiddeti, Gastrik Aktivite ve H.Pylori varlığı saptanmadı. Grup-5 Bitkisel Kapsül Bileşiği Kontrol'de ise, %80 oranında Ödem, Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül ve H.pylori varlığı saptanmış olup, %60 oranında ise Gastrit Aktivitesi ve Gastrik Kanama olduğu saptandı. Grup 5- Bitkisel Kapsül Bileşiği Kontrol'ün tamamında ise Intestinal Metaplazi görüldü. Sonuç: Yapılan bu çalışma ile M.Charantia'nın gastritte oluşan mukozal hasarı, özellikle mukoprotektif savunmayı güçlendirerek azalttığı ve ek olarak anti-oksidan mekanizmalar üzerinden de enflamasyon ve oksidatif stresi baskıladığı gösterilmiştir. Hastalığa spesifik seçilen farklı fitoteropatik tedavi ajanlarının, daha az yan etki, düşük risk profilleri ve düşük nüks oranlarıyla tek başına ya da geleneksel ilaçlarla kombinasyon halinde sinerjistik etki oluşturarak, gastrit ve gastrik ülserlerin tedavisinde ya da nüksün önlenmesinde Proton Pompa Inhibitörü tedavisine ek veya alternatif olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. H.pylori varlığında, H.Pylori eradikasyon tedavisi ile kombine edilerek kullanılması uygun olabilir. Kesin sonuçlar için daha geniş ölçekli araştırmalar ile birlikte insanlar üzerinde ileri klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Hidatik kist skolekslerinde farklı ajanların in vitro etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Kist hidatik genellikle Echinococcus granulosus nedeniyle oluşan, insanların tesadüf olarak konak olduğu zoonotik bir hastalıktır. Kist hidatikte en sık tutulan organ karaciğerdir. Semptomlar kist büyüklüğü belli bir boyuta ulaşana kadar genellikle non-spesifik olduğundan tanı koymak güçleşebilmektedir. Tedavi kist boyutu, kist konumu, radyolojik evre, komplikasyon varlığı gibi faktörlere göre değişmektedir. Takip, medikal tedavi, perkütan girişimsel işlemler ve cerrahi tedavi seçenekleri arasında yer almaktadır. Echinococcus granulosus geniş bir coğrafyaya yayılmaktadır ve Türkiye de endemik bölgeler arasında yer almaktadır. Uygulanan tedavilerde nüks oranları değişkenlik gösterebilmektedir. Günümüzde medikal tedavide yaygın olarak kullanılan ilaç albendazoldür. Cerrahi loju, peritoneal boşluğu koruyarak ve kist içinde sterilizasyonu sağlayarak serpilmeyi önlemek, nüks oranlarını azaltmak amacıyla ameliyat sırasında ve perkütan girişimsel işlemlerde skolosidal ajanlar kist içine enjekte edilmektedir. Enjeksiyon için sıklıkla hipertonik salin ve etanol kullanılmakta olup, skolosidal aktivitesi kanıtlanmış farklı ajanlar da mevcuttur. Ancak intra-kistik yapılan enjeksiyonlarda kullanılan ajanların hipernatremi, sklerozan kolanjit, safra yollarında striktür, peritonit, toksisite gibi istenmeyen yan etkileri vardır. İntra-kistik yapılan enjeksiyonda kullanılan ajanın skolosidal aktivitesi yüksek, kısa sürede etkili olması ve istenmeyen yan etkilerinin olmaması gerekmektedir. Bu nedenle yeni skolosidal ajan arayışı halen sürmektedir. Bu kapsamda bitki ekstreleri ve etken maddeleri de değerlendirilmektedir. Özellikle sıtmaya karşı etkinliği gösterilmiş ajanların, Echinococcus türlerine karşı da etkili olabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle tarafımızca, sıtmaya karşı etkisi kanıtlanmış Artemisia annua ve Cinchona officinalis bitki ekstrelerinin skolosidal aktivitesinin araştırılması hedeflenmiştir. Başka parazitlerde etkisi kanıtlanmış Camellia sinensis ve Commiphora molmol bitki ekstreleri de araştırılarak skolosidal ajan arayışına katkıda bulunulmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Karaciğerde Gharbi tip 3 hidatik kist ile uyumlu büyük soliter karaciğer kisti olan bir hastanın operasyonda kist içeriği, sıvısı aspire edilerek gavaj enjektöründe toplandı. Kist çatısı açıldıktan sonra kız veziküller açılmayacak şekilde toplanıp izotonik solüsyon ile yıkandı ve deney için ayrıldı. Steril şekilde deney için ayrılan kız veziküller, aspire edilen kist sıvısı içinde açıldı ve ardından bütün kist içeriği cam silindirlerde toplandı. Belli bir süre bekledikten sonra protoskoleksler dibe çöktü ve üst kısımda kalan süpernatant atıldı. Ardından protoskoleksler fosfat tamponlu salin (PBS) ile üç kez yıkandı. Protoskolekslerin canlılığını koruduğu hem eozin ile boyanmadığından hem de hareketliliğinden teyit edildi. Yapılan incelemede 200.000/cc protoskoleks sayıldı ve canlılık oranının %95'ten fazla olduğu tespit edildi. Cinchona officinalis, Camellia sinensis, Commiphora molmol bitki ekstreleri tarafımızca hazırlandı ve Artemisia annua bitki ekstresi hazır olarak dışarıdan temin edildi. Her bir bitki ekstresinin 25 mg/ml, 12,5 mg/ml ve 6,25 mg/ml olmak üzere üç farklı konsantrasyonu dimetil sülfoksit'te (DMSO) çözülerek hazırlandı. Negatif kontrol grubu olarak DMSO, pozitif kontrol grubu olarak %20 hipertonik salin kullanıldı. Test edilecek ajanın üç farklı konsantrasyonundan da 0,05 ml alınarak kuyucuklu plakta sıralandı ve üstlerine 0,05 ml hacminde protoskoleksleri içeren kist sıvısı eklendi. Dört bitki ekstresinin de her bir konsantrasyonu 5 dakika, 15 dakika ve 25 dakika sonunda %0,1 eozin solüsyonu ile birlikte lamlara damlatılarak ışık mikroskobunda sayımlar gerçekleştirildi. Ölen protoskoleksler eozin ile kırmızıya boyanırken, yaşayanlar eozin ile boyanmamaktadır. Her bir deney üç kez tekrarlandı. Işık mikroskobu altında ölü bulunan skolekslerin sayısı, tüm skolekslere oranlanarak skolosidal aktivite yüzdesel olarak hesaplandı. Bulgular: Camellia sinensis ve Commiphora molmol ekstreleri kullanılan en yüksek konsantrasyonda bile etkin bir skolosidal aktivite gösteremedi. 25 mg/ml'lik Camellia sinensis ekstresi 5, 15 ve 25 dakika sonunda gözlenen skolosidal aktivite ortalaması sırasıyla %46,15, %58,83, %76,81 olarak hesaplandı. 25 mg/ml'lik Commiphora molmol ekstresi ise 5, 15 ve 25 dakika sonunda sırasıyla ortalama %31,51, %34,2, %45,25 oranlarında skolosidal aktivite gösterdi. En yüksek skolosidal aktiviteyi Cinchona officinalis ekstresi gösterdi. 25 mg/ml konsantrasyonda kullanıldığında her zaman diliminde %20 hipertonik salinden daha yüksek oranda etkili olduğu gözlendi. Sırasıyla 5, 15 ve 25 dakika sonunda ortalama %89,08, %95,01 ve %100 skolosidal aktivite gösterdi. %20 hipertonik salinin ortalama skolosidal aktivitesi ise 5. dakika sonunda %62,8, 15. dakika sonunda %76,95 ve 25. dakika sonunda ise %89,65 olarak hesaplandı. Artemisia annua ekstresi ise 25 mg/ml konsantrasyonda 25 dakika sonunda en yüksek etkisine ulaşıp, bu zamandaki ortalama skolosidal aktivitesi %87,25 olarak gözlendi. En zayıf etki negatif kontrol grubu olarak kullanılan DMSO'da gözlendi. 25 dakika sonunda ortalama %15,78 skolosidal aktivite göstererek, açık ara en güçsüz ajan oldu. Sonuç: Yapılan bu çalışma ile birlikte Cinchona officinalis ve Artemisia annua'nın kist hidatik tedavisinde skolosidal ajan olarak bir alternatif oluşturabileceği in vitro olarak gösterildi. %20 hipertonik salin ile Cinchona officinalis arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamış olmasına rağmen, 25 mg/ml'lik Cinchona officinalis ekstresi %20 hipertonik salinden üç zaman diliminde de daha aktif oldu ve %100 skolosidal etkiye 25 dakika sonunda ulaşan tek ajan oldu. Skolosidal ajan arayışı için etkili bulduğumuz ajanların, in vivo yapılacak yeni araştırmalar ile desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Kist hidatik, kistik ekinokokkoz, karaciğer kisti, in vitro, skolosidal ajan, Cinchona officinalis, Artemisia annua, hipertonik salin, Commiphora molmol, Camellia sinensis
İdiyopatik granülomatöz mastit hastalarında oksidatif stres ve mononükleer lökosit DNA hasarının araştırılması
Amaç: İdiyopatik granülomatöz mastit (İGM), memenin nadir görülen, etiyolojisi net olarak açıklığa kavuşturulamamış, kronik inflamatuar hastalığıdır. Benign bir hastalık olmasına karşın bazen komplike ve tedaviye dirençli olup nükslerle seyredebilir. Etiyolojide otoimmünite dahil birçok faktörden bahsedilmiştir. Klinik ve radyolojik olarak meme kanseri ile ayırıcı tanı yapılması gereken ve kronikleşme eğilimi nedeni ile selim meme hastalıklarından sayılmasına rağmen hastaların yaşam kalitesini olumsuz etkileyen bir hastalık olduğu için önemlidir. İdiyopatik granülomatöz mastitin ülkemizde görülme sıklığı ve bu konu hakkında yapılan çalışmalar çoğu ülkelere oranla fazlalık göstermektedir. Literatürde İGM ile DNA hasarı ve oksidatif stresi birlikte değerlendiren herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Projenin amacı, IGM hastalığının oksidatif stres ve DNA hasarına neden olup olmadığını göstermektir. Tedavi protokolünde net bir şemaya sahip olunamayan bu hastalıkta DNA hasarı ve oksidatif stresin varlığını göstermek; oksidatif stresin neden olduğu DNA hasarını önleyici tedavi seçeneklerinin de alternatif olabilmesine olanak sağlayacak, tedavi şemalarının geliştirilmesinde yol gösterici olabilecektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ekim 2023 – Ekim 2024 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği ve İstanbul Üniversitesi- Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Granülomatöz mastit polikliniğine başvuran klinik ve histopatolojik olarak kanıtlanmış granülomatöz mastit tanısı alan, etiyolojide neden bulunamayarak idiyopatik olarak değerlendirilen, son 6 ayda hiç kortikosteroid ya da immunsupresif tedavi almamış 28 hasta ve yaşları hasta grubuna benzer 27 sağlıklı kadın dahil edildi. Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu'ndan onay alındı. İGM hastalarından poliklinik başvurusu sırasında alınan rutin kanlara ek olarak steril koşullarda bir adet EDTA'lı tüpe 10cc venöz kan ve ayrı bir kaba idrar örneği alınarak laboratuvara getirildi. Bu kan ve idrar örneklerinden mononükleer lökosit DNA hasarı, Total Antioksidan Seviye (TAS) ve Total Oksidan Seviye (TOS) analizleri yapıldı. Oksidatif Stres İndeksi (OSİ) hesaplandı. Hastaların sosyodemografik özellikleri, laboratuvar ve görüntüleme sonuçları da değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 37.3±5.3 iken, sağlıklı gönüllü grubunun yaş ortalaması 35.4±8.6 idi. Kontrol ve hasta grupları arasında hastaların yaşı anlamlı farklılık göstermemiştir(p=0.081). Hasta ve kontrol grubundaki kişilerin çalışma için kan ve idrar örneği verdikleri dönem ile aynı zamanda ya da en az 1 aylık yakın bir zaman içerisinde bakılan hemogram, biyokimya ve seroloji değerleri de not edildi. Hasta grubunda lökosit, nötrofil, lenfosit değeri, nötrofil/lenfosit oranı, Üre, Kreatinin, LDH ve Potasyum değeri kontrol grubundan anlamlı (p<0.05) olarak daha yüksekti. Ayrıca hasta grubunda CRP ve Sedimentasyon değerlerine de bakıldı. CRP ve Sedimentasyon değerleri ortalaması sırasıyla 23.78 ve 20.62 ile normalin üst sınırında izlendi. Hasta grubunda TOS, OSİ ve İdrar 8-Hidroksideoksiguanozin değeri kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksekti. (p=0.009; p=0.028; p=0.024). Kontrol ve hasta grupları arasında TAS değeri anlamlı farklılık göstermemiştir. (p=0.534) DNA hasarı için yapılan Comet Assay analizinde hasta grubunda tail intensity yüzdesi ve tail moment değeri kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek bulundu. (p=0.029; p=0.016) Sonuç: Yapılan bu çalışma ile İdiyopatik Granülomatöz Mastit hastalığında oksidatif stres ve mononükleer lökosit DNA hasarı araştırılmıştır. Çalışmamız sonucunda İGM hastalarında plazma TOS seviyesi ile idrardaki 8-OHdG düzeyinin arttığı, Oksidatif Stres İndeksinin de belirgin düzeyde arttığı saptanmıştır. Çalışmada DNA hasarını belirlemek için; hasar tespit yöntemlerinden biri olan Comet Assay yöntemine göre DNA hasar seviyesi ölçülmüş; Tail moment ve Tail intensity oranları anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Elde edilen sonuçlar göz önünde bulundurulduğunda, İGM hastalarında oksidatif stresin ve buna bağlı olarak DNA hasarının önemli derecede arttığı, dolayısı ile oksidatif stresin azaltılması ve DNA hasarının yavaşlatılmasının İGM hastalarında alternatif bir tedavi modalitesi yaratabileceği sonucuna varılmıştır. Hastalığın oluşturduğu oksidatif stres hasarının önlenmesinde doğal ya da sentetik antioksidanların kullanımı bir seçenek olabilir. Anahtar Kelimeler: İdiyopatik Granülomatöz Mastit, Oksidatif stres, DNA hasarı
Fare balb/c ve C57BL/6J hatlarında in vitro fertilizasyon ve heterolog zigot aktarılması
ÖZET Solunum yolu basısı benign tiroid büyümelerinde yeterli semptom olmaması durumunda hekimler tarafından uzun zaman tanınmayabilir. Doğru tanı konamayan hallerde hastaların yanlış tanılarla tedavi edilmesine yol açabilmesi açısından önemlidir. Böyle durumlarda hastanın yaşam kalitesi düşer. Yapılan araştırmalarda üst hava yolu obstrüksiyonu nedeni ile tiroidektomi yapılan hastalarda, ameliyat sonrası dönemde solunum fonksiyon testlerinde belirgin iyileşme saptanmıştır. Bununla birlikte bildirilen çalışmalarda solunum yolu basısına ait semptom derecesi veya radyolojik bulgulardan elde edilen veriler yardımı ile tiroidektomi endikasyonu konacak objektif kriterlerden bahsedilmemektedir. Çalışmamız, herhangi bir nedenle tiroidektomi yapılan hastalarda ameliyat sonrası dönemde hava yolu basısına ait şikayetlerde gerileme olması gözlemine dayanarak planlandı. Bu amaçla Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı' nda yatmakta olan ve benign tiroid patolojisi nedeni ile tiroidektomi kararı alınan ve havayolu basısına ait değişik derecelerde dispne şikayeti olan 50 hasta değerlendirildi. Ameliyat öncesi dönemde dispne skorlaması, trakea çapı ölçümleri, tiroid ultrasonografısi yapıldı ve solunum fonksiyon testleri ile üst hava yolu basısına ait objektif bulgular arandı. Ameliyat sonrası dönemde hastalar kontrole çağırılarak yapılan yeni solunum fonksiyon testleri ile tiroidektominin solunum fonksiyonları üzerine etkisi değerlendirildi. 53Çalışmanın sonucunda hastalarda saptanan semptom derecesinin, trakea çapının, tiroid volümünün solunum fonksiyon testleri ile korelasyon gösterdiği ve tiroidektominin üst hava yolu obstrüksiyonu olan olgularda basıya ait solunum fonksiyon testi bulgularını ortadan kaldırdığı gösterilmiştir. Elde edilen sonuçlar doğrultusunda klinik sorgulama, trakeanın radyolojik olarak basit grafı ile görüntülenmesi, tiroid volümü saptanması gibi basit ve non- invaziv metodlarla elde edilen bulguların solunum fonksiyon testleri ile birlikte değerlendirmesi yapıldığında üst hava yolu basısı hakkında önemli bilgiler vereceğini düşünmekteyiz. 54
Kolonoskopi öncesi bağırsak temizliği için kullanılan;Polietilen Glikol", "Monobazik Sodyum Fosfat" ve "SennozitA-B Kalsiyum" solüsyonlarının kolon mukozası ve serumdaTAS/TOS değerleri ile serum IL-6 üzerine etkilerininkıyaslanması
Amaç: Kolonoskopi, başta kolorektal kanser olmak üzere birçok bağırsak hastalığının tanısı, takip ve tedavisi sürecinde uygulanan girişimsel bir işlemdir. Bağırsak mukozasının sağlıklı incelenebilmesi için kolonoskopi öncesinde mekanik bağırsak temizliği sağlanmalıdır. Eskiden, sıkı bir katı gıda almaksızın beslenme diyeti ile birlikte bol musluk suyu alımı ile sağlanmaya çalışılan bağırsak temizliği, yeni solüsyonların kullanıma başlanması ile daha kolay ve etkin yapılabilir hale gelmiştir. Literatürde bu solüsyonların; etkinliği, temizlik becerisi, serum elektrolit düzeyi üzerine etkisi ve klinik yan etki profilleri açısından yapılan çalışmalar mevcut olsa da, serum ve bağırsak mukozası üzerinde oksidatif stres ve birlikte pro-inflamasyon etkilerine dair yapılmış bir çalışmaya rastlanmamıştır. Dizayn edilen bu çalışmamızda, kolonoskopi öncesi bağırsak temizliğinde kullanılmakta olan; Polietilen Glikol 3350 (PEG), Monobazik Sodyum Fosfat (NaP) ve Sennozit A-B Kalsiyum preparatlarının serum ve bağırsak mukozası üzerindeki oksidatif stres düzeyi ve pro-inflamatuar sitokin düzeyinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen olguların, solüsyon kullanım öncesi - sonrası venöz kanlarından ve sigmoid kolon mukozasından alınan örneklerde, oksidatif stres belirteçlerinden; Total Oksidan Seviye (TOS), Total Antioksidan Seviye (TAS) ölçülmüş ve pro-inflamatuar sitokin İnterlökin-6 (IL-6) düzeyleri analiz edilmiş, Oksidatif Stres İndeksi (OSI) hesapla bulunmuştur. Oksidatif stres ile indüklenmiş DNA hasarının kronik dönemde pre-kanseröz etki gösterebilmesi nedeni ile, kalın bağırsak hastalıklarının, başta maligniteler ve iltihabi bağırsak hastalıkları olmak üzere oksidatif stres ile ilişkisinin araştırıldığı makalelerin sayısı son dönemde giderek artmaktayken, bağırsak temizliği için kullanılan solüsyonların oksidatif stres ve inflamasyon açısından güvenilirliğinin araştırılması da önemli hale gelmiştir. Gereç ve Yöntem: Kolonoskopi planlanmış ve çalışmaya dahil edilen 76 olgu rastgele olarak üç gruba ayrılmış ve her grup farklı bir solüsyon kullanılarak bağırsak temizliği işlemine tabi tutulmuştur. Olgulardan, solüsyon kullanım öncesinde ve solüsyon tüketiminden sonra iki kez kübital venöz kan örneği alınmış; ayrıca kolonoskopi esnasında sigmoid kolon mukozasından biyopsi numunesi alınmıştır. Elde edilen serumda; Beyaz Kan Hücre Sayısı (WBC), C-Reaktif Protein(CRP), TAS, TOS, OSI ve IL-6 düzeyi; dokuda ise TAS, TOS, OSI değerleri ölçülmüştür. Ölçümler ELISA ve spektrofotometrik analiz yöntemleriyle gerçekleştirilmiş, veriler SPSS programı ile analiz edilmiştir. Önce ve sonra alınan serum numunelerin değişim analizleri "Δ" (delta) olarak ifade edilmiştir. Bulgular: Serumda ölçülen; IL-6 (Δ), TAS (Δ), TOS (Δ) ve OSI (Δ) değerleri arasında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p > 0. 05). Sigmoid kolon mukozal doku örneklerinde TOS değerleri kıyaslandığında solüsyonlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuş (p = 0, 043) olsa da alt grup analizlerindeki fark, istatistiksel anlamlılık seviyesine ulaşamamıştır (p > 0, 05). Doku TOS değerleri arasındaki anlamlılığa en yakın fark Sennozit A-B Kalsiyum ve Monobazik Sodyum Fosfat (p=0, 054) arasında Monobazik Sodyum Fosfat lehine olarak değerlendirilmiştir. Hastalardan alınan serum örneklerindeki; CRP, WBC ve IL-6 düzeyleri gibi klasik inflamasyon belirteçleri ile oksidatif stres belirteçleri arasında korelasyon çalışılmış olup herhangi bir korelasyon gözlenmemiştir (p>0. 05). Ayrıca, hastalardan Boston Bağırsak Temizliği Skorlaması (BBPS) ve ASA (Amerikan Anestezi Derneği ) skorlaması hesaplanmış olup, skorlama sonuçları ile oksidatif stres parametrelerine yönelik bir etki veya korelasyon saptanmamıştır (p>0, 05). BBPS skorları; PEG, NaP ve Sennozit A-B Kalsiyum için sırasıyla (ort ± ss) 6. 1±1. 63, 6, 04 ± 1, 39, 6. 17 ±1, 37 olarak bulunmuştur. Sonuç: Elde edilen veriler doğrultusunda, kullanılan üç bağırsak hazırlık solüsyonunun serumdan ölçülen sistemik oksidatif stres düzeyleri veya pro-inflamatuar yanıt üzerine belirgin bir etkisi olmadığı gözlenmiştir. Doku TOS düzeyleri kıyaslandığında, solüsyonlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olsa da alt grup analizlerindeki fark, istatistiksel anlamlılık seviyesine ulaşamamıştır. Doku TOS düzeyleri arasındaki anlamlılığa en yakın fark NaP ve Sennozit A-B Kalsiyum arasında NaP lehine doku oksidasyonunun daha fazla olması lehine değerlendirilmiştir. Ayrıca, solüsyonlar arası BBPS skorları arasında fark gözlenmemiştir. Sonuç olarak, kısa süreli kullanımda solüsyonların benzer güvenlik profiline sahip olduğu gösterilmiş olmakla birlikte, bağırsak temizliğinde kullanılan solüsyonların biyokimyasal etkilerinin dikkate alınması önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler : Bağırsak Hazırlığı, Kolon Temizliği, Polietilen Glikol, Sodyum Fosfat, Sennozit A-B Kalsiyum, Oksidatif Stres, IL-6
Kolorektal kanserlerde albümin seviyesi ve metastatik lenf nodu oranının prognoza etkisinin araştırılması
AMAÇ: Kolorektal kanser dünyada kadınlarda ve erkeklerde en sık görülen 3. kanser türüdür. Hastalığın evresi arttıkça 5 yıllık sağkalım beklentisi azalmaktadır. Kötü prognozun öngörülmesi hastaların optimal tedaviyi alabilmesi için klinik öneme sahiptir. Preoperatif kanda bakılan albümin değeri her yerde ulaşılabilir ve ucuz bir yöntemdir. Literatürde albümin değerinin ve opere olan hastalarda metastatik lenf nodu oranının kolorektal kanserlerde prognoza etkisini gösteren çalışmalar mevcut olup, albümin değerinin ve metastatik lenf nodu oranının birlikte değerlendirildiği çalışma bulunmamaktadır. Amacımız kolorektal kanserlerde albümin seviyesi ile birlikte metastatik lenf nodu oranının mortalite ve sağkalıma etkisinin araştırılmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Kliniğimizde 2012 ile 2024 tarihleri arasında kolorektal adenokarsinom nedeniyle opere olmuş hastalar retrospektif olarak HBYS üzerinden tarandı. Hastaların preop alınan albümin değeri,yaşı ,cinsiyeti, tümörün lokalizasyonu, histolojik tipi, T ve N evreleri,tümörün grade'i,tümör çapı,metastatik lenf nodu sayısı,toplam lenf nodu sayısı,lenfovasküler invazyon,vasküler invazyon,perinöral invazyon,sağkalım ve takip süreleri kaydedildi. Hastanemizdeki albümin normal değeri 3,5-5,5 mg/dl'dir. Uygun prognostik çalışmalarda kullanılan metastatik/toplam lenf nodu oranının 0,12-0,3 değerleri arasında değiştiği görülmektedir. Bizim çalışmamızda metastatik lenf nodunun toplam lenf noduna oranı cut off değeri %10 olarak belirlendi. Bu oranın üstü kötü prognoz ile ilişkilendirildi. Kolorektal adenokanser hastalarında albümin seviyesinin ve metastatik lenf nodu oranının sağkalım,takip süreleri ve mortalite oranları karşılaştırıldı. Albümin<3.5mg/dl - xiv metastatik/toplam LN>%10 değerine göre mortalite oranları karşılaştırıldı. Albümin seviyesine göre ;albümin seviyesi<3.5 mg/dl olan ve ≥3.5 mg/dl olanlar mortalite ve sağkalım açısından değerlendirildi .Metastatik/toplam lenf nodu oranına göre; ≤10 olanlar ve >10 olanlar da mortalite ve sağkalım açısından değerlendirmeye alındı. BULGULAR: Albümin<3.5 mg/dl - metastatik/toplam LN>%10 değerinin mortalite olan ve olmayan hastaların ayrımında anlamlı [Eğri altı alan 0.667 (0.624-0.710)] etkinliği gözlenmiştir. albümin<3.5 mg/dl - metastatik/toplam LN>%10 değerinde mortalite olan ve olmayan hastaları ayırmada duyarlılık % 34.3, pozitif kestirim % 96.0, özgüllük % 99.1 negatif kestirim % 70.2 di. Mortalite olan ve olmayan hastaların ayrımında albümin değerinin anlamlı [Eğri altı alan 0.846 (0.814-0.878)] etkinliği gözlenmiştir. Mortalite olan ve olmayan hastaların ayrımında albümin 3.5 mg/dl cut off değerinin anlamlı [Eğri altı alan 0.811 (0.775-0.847)] etkinliği gözlenmiştir. Albümin 3.5 mg/dl cut off değerinde mortalite olan ve olmayan hastaları ayırmada duyarlılığı % 69.3, pozitif kestirimi % 86.1, özgüllüğü % 92.8, negatif kestirimi % 82.5 idi. Albümin <3.5 mg/dl olan (37.8 ay) grupta öngörülen sağkalım süresi albümin≥3.5 mg/dl olan (139.5 ay) gruptan anlamlı (p < 0.05) olarak daha düşüktü. Metastatik / toplam lenf nodu sayısı oranı>%10 olan (39.7 ay) grupta öngörülen sağkalım süresi metastatik / toplam lenf nodu sayısı<%10 olan (128.0 ay) gruptan anlamlı (p < 0.05) olarak daha düşüktü. Mortalite olan ve olmayan hastaların ayrımında metastatik/toplam LN oranının anlamlı [Eğri altı alan 0.730 (0.689-0.771)] etkinliği gözlenmiştir. Mortalite olan ve olmayan hastaların ayrımında metastatik /toplam LN oranı %10 cut off değerinin anlamlı [Eğri altı alan 0.731 (0.690-0.771)] etkinliği gözlenmiştir. Metastatik/toplam LN oranı %10 cut off değerinde mortalite olan ve olmayan hastaları ayırmada duyarlılık % 53.1, pozitif kestirim % 83.1, özgüllük % 93.1 negatif kestirim % 75.6 idi. xv SONUÇ: Kolorektal kanserlerde hastanın yaşı ve kanser evresi arttığında prognozun kötü olduğu bilinmektedir. Çalışmamız da bunu teyit etti. Hipoalbumineminin kolorektal kanser hastalarında prognozu kötü etkilediği ve mortalite oranını arttırdığı çalışmamızda gösterildi. Kolorektal kanser hastalarında albümin seviyesi; normal veya normalden yüksek olması gerekmektedir. Kolorektal kanser hastalarında metastatik lenf nodu oranı artınca prognozun kötü etkilendiği ve mortalitenin yükseldiği çalışmamızda gösterildi. Kolorektal kanser hastalarında hipoalbuminemi ile birlikte metastatik lenf nodu oranı fazlalığı kötü bir prognoz göstergesi olarak kabul edilebilir. ANAHTAR KELİMELER: Kolorektal kanserler,hipoalbuminemi,metastatik lenf nodu,metastatik lenf nodu oranı
Genel cerrahi hastalarında ameliyat sonrası derin ven trombozunun önlenmesinde düşük moleküler ağırlıklı heparin etkinliği
Bir proflaktik ajan olarak, DMAH (Nadroparin Kalsiyum)'nin post operatif DVT 'daki etkinliği ve güvenirliliği kontrol hasta grubu ile karşılaştırılarak değerlendirildi. Çalışmaya katılan 393 hastadan 195'ine günde tek doz 7500 anti Xa Ü Nadroparin Kalsiyum uygulanırken, 198'ine ise herhangi bir mekanik veya farmokolojik proflaksi uygulanmadı. Hastalar post operatif olarak DVT'un klinik bulguları açısından izlendiler ve post operatif 7. günde renkli doppler incelemeye tabi tutuldular. Nadroparin kalsiyum verilen 195 hastadan 5'inde (%2.6), kontrol grubundaki 198 hastadan ise 28'inde (%14.1) DVT gelişti(P< 0.01). Post operatif olarak Nadroparin kalsiyum uygulanan grupta 2 hastada (%1), kontrol grubunda ise 1 hastada (%0.5) yara hematomu gelişti. Bu çalışmanın sonuçları, genel cerrahide risk altındaki hastalarda, günde tek doz olarak uygulanan DMAH (Nadroparin kalsiyum)'ın post operatif DVT'nun önlenmesinde etkin ve güvenilir olduğunu göstermiştir.
Portal hipertansiyon tedavisinde splenorenal şantlar
Portal hipertansiyon (PHT), komplikasyonlar nedeniyle klinik açıdan önemlidir. Komplikasyonların tedavisi öncelikle medikal ve endoskopik girişimlerdir, bunlara yanıt alınamaması halinde cerrahi tedavi hayat kurtarıcıdır. Bu çalışmada 1994 yılından bu yana ÇÜTF Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda PHT'da uygulanan splenorenal şant operasyonlar prospektif olarak incelendi. Olguların % 31 'i acil, % 69'u elektif şartlarda öpere edildiler. Child-Pough sınıflamasına göre % 86 olgu Child A-B grubunda, % 14 olgu Child C grubundaydı. Splenorenal şant operasyonlarının, morbidite, mortalite ile portal hipertansiyon komplikasyonlarını ortadan kaldırması açısından yaran incelendi. Üç olgumuzda (% 18.8) morbidite gelişti. Operatif mortalite iki olguda (% 12.5) gelişti. Kaplan-Meier metoduna göre 1 yıllık hayatta kalım oranı % 87.5, 2 yıllık ve 3 yıllık hayatta kalım oranı % 74 olarak bulundu. Splenorenal santiarın, tekrarlayan veya skleropterapiye rağmen kanayan özofagus varisleri, portal hipertansif gastropati kanamaları ile birlikte derin hipersplenizm ve assit gibi portal hipertansiyonun komplikasyonlarını düzelttiği, diğer tedavi seçeneklerine göre daha konforlu bir yaşam sağladığı sonucuna vardık. Anahtar Kelimeler: Portal hipertansif varis kanaması, distal splenorenal şant, proksimal splenorenal şant, hipersplenizm.
Laparatomi uygulanan künt karın travmalı hastalarda prognostik faktörler ve travma skorlama sistemlerinin prognostik değeri
ÖZETLAPAROTOM UYGULANAN KÜNT KARIN TRAVMALI HASTALARDAPROGNOST K FAKTÖRLER VE TRAVMA SKORLAMA S STEMLER N NPROGNOST K DE ERBu çalı manın amacı, laparotomi uygulanan künt karın travmalı olgularda prognozuetkileyen faktörleri ve travma puanlama sistemlerinin prognostik de erini saptamaktır.Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Klini ine 1 Ocak 1998 ile 31Aralık 2005 tarihleri arasında laparotomi uygulanan 151 künt karın travmalı olgu retrospektifolarak incelendi. Tüm hastalar için ya , cinsiyet, vital bulgular, fizik muayene bulguları,laboratuvar de erleri, yaralanan organ ve yaralanma derecesi, travma ekli, travma ileoperasyon arasında geçen süre, komplikasyon geli imi ve kan transfüzyonu ile ilgili bilgilerkaydedildi. Travma ve yaralanma iddet puanı (TY P), APACHE II, Yaralanma iddet puanı(Y P), Düzeltilmi travma puanı (DTP), Travma puanı (TP), CRAMS ve Glasgow komaölçütü için tüm hastaların travma skorları hesaplanarak hasta sonlanımları açısındankar ıla tırıldı.Hastalarımızın ya ortalaması 36,5, kadın/erkek oranı 1/2,6 idi. En sık travma eklitrafik kazaları (% 73,4), en sık yaralanan organ dalaktı (% 36,5). Hastaların 54 (% 34,8)'ündepostoperatif major cerrahi komplikasyon geli ti ve 37 (% 24,5) hasta öldü. Hastasonlanımlarını tahminde Travma ve yaralanma iddet puanı, APACHE II, Yaralanma iddetpuanı, Düzeltilmi travma puanı, Travma puanı, CRAMS ve Glasgow koma ölçütünündo ruluk oranları sırasıyla % 92, % 87, % 80, % 72, % 69, % 68 ve % 66 olarak bulundu.Laparotomi uygulanan künt karın travmalı hastalarda Travma ve yaralanma iddetpuanı ve APACHE II hasta sonlanımını tahminde en iyi sistemler olarak bulunurken 55 üzeriya , 6 üniteden fazla kan tranfüzyonu, travma ile operasyon arasındaki sürenin 12 saattenuzun olması ve postoperatif komplikasyon geli imi ba ımsız prognostik faktörler olaraksaptandı.Anahtar Kelimeler: Künt karın travması, travma puanlama sistemleri, prognostik faktörler.
Hiler kolanjiokarsinomda cerrahi tedavi
karsinomdur. Hiler kolanjiokarsinom tedavisinde yaşam süresini uzatan tek seçenek negatif sınırlı cerrahi (R0) rezeksiyondur. Bu çalışmada 1996 ? 2007 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda hiler kolanjiokarsinom tanısıyla cerrahi rezeksiyon uygulanan 40 olgu retrospektif olarak incelenmiştir. Olguların yaş ortalaması 54,7±10,2 yıl olup 25'i erkek, 15'i kadın idi. Modifiye Bismuth Corlette sınıflamasına göre 15 olgu Tip 1, 8 olgu Tip 3a, 17 olgu Tip 3b olarak sınıflandırıldı. Burke T evreleme sistemine göre 23 olgu T1, 4 olgu T2, 13 olgu T3 olarak sınıflandırıldı. Yalnızca safra yolu rezeksiyonu 15 olguya, karaciğer rezeksiyonu 25 olguya uygulandı. Karaciğer rezeksiyonu ile birlikte pankreatikoduodenektomi 1, antrektomi 1, kaudat lobektomi 10 olguya uygulandı. Uygulanan hepatektomi tipleri; sağ hepatektomi (5 olgu), sol hepatektomi (6 olgu), genişletilmiş sağ hepatektomi (3 olgu), genişletilmiş sol hepatektomi (1 olgu), genişletilmiş sol hepatektomi ve kaudat lobektomi (1 olgu), sol hepatektomi ve kaudat lobektomi (9 olgu) şeklindeydi. Histopatolojik incelemede; 9 olgu grade 1, 22 olgu grade 2, 9 olgu grade 3 olarak değerlendirildi. Tümörün safra yolu serozasına infiltrasyonu 29 olguda, hiler lenf nodu metastazı (N1) 9 olguda, perinöral invazyon 22 olguda, vasküler invazyon 10 olguda, lenfatik invazyon 7 olguda, karaciğer invazyonu 14 olguda, antrum invazyonu 1 olguda ve pankreas invazyonu 1 olguda görüldü. R0 rezeksiyon 35 olguda sağlandı. TNM evreleme sistemine göre Evre 1a (6 olgu), Evre 1b (12 olgu), Evre 2a (12olgu), Evre 2b (9 olgu) ve Evre 3 (1 olgu) olarak evrelendirildi. Erken dönem postoperatif morbidite ve mortalite oranları %45 ve %17,5 idi. Karaciğer rezeksiyonunda erken dönem morbidite %56, mortalite %20 oranında ve safra yolu rezeksiyonuna göre daha yüksek oranda bulundu. Geç dönemde morbidite ve mortalite, %72 ve %66,6 oranındaydı. Karaciğer rezeksiyonunda lokal ve uzak rekürrens gelişimi daha uzun sürede ve daha düşük oranda görüldü. Olguların yaşam oranları 1.yılda %87, 3.yılda %44, 5.yılda %7 idi.Ortalama (median) yaşam süresi 30 ay olarak hesaplandı. Karaciğer rezeksiyonu uygulanan olgularda median yaşam süresi 42 ay, 5 yıllık yaşam oranı %15 idi ve safra yolu rezeksiyonu uygulananlardan daha uzundu. Yaşam süresi üzerine etkili faktörlerin analizinde rezeksiyon tipi, negatif sınırlı rezeksiyon (R0 rezeksiyon) ve perinöral invazyon istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Karaciğer rezeksiyonunda olgular daha ileri evre olmalarına rağmen uzun dönem yaşam oranları daha yüksek ve rekürrens oranları daha düşüktü. Sonuç olarak; karaciğer rezeksiyonun R0 rezeksiyonu daha yüksek oranlarda sağlaması nedeniyle hiler kolanjiokarsinom tedavisinde standart küratif cerrahi tedavi olarak tanımlanmaktadır.
Cerrahi tedavi uygulanan meme kanserli hastaların erken dönem sonuçları
Deneysel akut pankreatit modelinde n-asetil sistein ile metilprednizolon'un akut pankreatit ve akciğer komplikasyonları üzerine etkisi
metil-prednisolon ve N-asetilsisteinin, pankreatit ve pankreatite bağlı akciğer komplikasyonlarına etkinliğinin kısa dönem ve uzun dönem amilaz, lipaz değerlerine ek olarak kısa dönem ve uzun dönem histopatolojik pankreatit ve akciğer skorları kullanılarak araştırılması amaçlandı. Bu amaçla, ağırlıkları 175 ve 240 arasında değişen 64 wistar albino rat, kendi içerisinde de iki eşit gruba ayrılan 4 eşit gruba bölündü. Grup 1 deki ratlara subkutan serum fizyolojik enjekte edilerek kontrol grubu oluşturuldu. Grup 2 deki ratlara subkutan cerulein enjekte edilerek deneysel pankreatit modeli oluşturuldu. Grup 3 deki ratlara intraperitoneal N-asetilsistein, grup 4 deki ratlara intramuskuler metil-prednisolon, ceruleinle birlikte verilerek iki farklı tedavi grubu oluşturuldu. Gruplardaki ratların ilk yarısına enjeksiyondan 7 saat sonra, ikinci yarısına ise 24 saat sonra dekapitayon uygulandı. İlk 7 saatte elde edilen amilaz, lipaz, histopatolojik pankreatit ve akciğer komplikasyonlarının skorları kısa dönem sonuçlar, 24. saatteki elde edilen bulgular ise uzun dönem sonuçlar olarak kabul edildi. Histopatolojik ise inceleme gruplardan habersiz bir patolog tarafından yapıldı. Pankreas dokusundaki ödem, inflamasyon, vakualizasyon ve nekroz 0-4 arasında değişen skorlama (schönberg) kullanılarak değerlendirildi. Akciğer dokusundaki ödem, hemoraji, enflamasyon ve peribronşit ise 0-3 arasında değişen skorlama kullanarak değerlendirildi. Deneysel pankreatit oluşumunun gösterilmesi için kontrol grubu kısa dönem ve uzun dönem sonuçları ile diğer grupların sonuçları karşılaştırıldı. Ayrıca pankreatit oluşturulan grupların pankreas ve akciğer dokularının preparatları immünohistokimyasal boyalar ile boyandı. Myeloperoksidaz boyası ve IL-8 ile pankreas ve akciğer dokularında ki nötrofi infiltrasyonları gösterildi. Buna ek olarak akciğer skoru ile akciğer dokusunun iNOS boyası ile boyanması arasındaki ilişki araştırıldı. Akut pankreatitte akciğer dokusunun inflamasyon ve ödeme bağlı olarak yaş ağırlığında artış olabileceği düşünülerek yaş akciğer ve kuru akciğer oranı tespit edildi. Kontrol grubunun ( Grup 1) kısa dönem sonuçları, diğer grupların sonuçları (Grup2, 3 ve 4) ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi. Kontrol grubu ile diğer grupları uzun dönem sonuçları karşılaştırıldığında ise, sadece pankreatit grubu kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı fark göstermekte idi. Kontrol grubu ile akut pankreatit oluşturulan grubların (Grup 2,3 ve 4) akciğer dokuların preparatları karşılaştırıldığında, pankreatit oluşturulan grubların akciğer dokularında belirgin hemoraji, ödem ve peribronşial mononükleer hücre infiltrasyonu görüldü. Buna ek olarak pankretit oluşturulan grupların ( Grup 2,3 ve 4) tüm preparatlarında pankreas ve akciğer dokusundaki Myeloperoxidaz ve IL-8 boyası ile nötrofil infiltrasyonu gösterildi. Akciğer skoru yüksek olan ratlarda akciğer dokusu I iNOS boyası ile yüksek oranda boyandığı tespit edildi. Kuru/yaş ağırlık oranları pankreatitli grupta kontrol grubuna göre yüksek olmasına rağmen istatiksel olarak anlamlı değildi. Tedavi etkinliğinin gösterilmesi için pankreatit grubu (Grup 2) sonuçları ile tedavi gruplarının ( Grup3 ve 4) sonuçları karşılaştırıldı. Pankreatit grubu (Grup 2) ile tedavi grupları (Grup3 ve 4) kısa dönem sonuçlar açısından karşılaştırıldığında sonuçlardaki düşme istatistiksel olarak anlamlı idi. Ancak pankreatit grubu ile tedavi grupları uzun dönem sonuçlar açısından karşılaştırıldığında, tedavi gruplarının pankreatit skorlarındaki düşme anlamlı iken, akciğer skorları uzun dönemde sadece meti-prednisolon (Grup 4) grubunda anlamlı olarak düşmekte idi. Sonuç: Bu çalışmada, ceruleinin deneysel akut pankreatit modelinde kullanılabilecek uygun bir ajan olduğu; oluşturulan deneysel pankreatit modelinde metilprednisolon ve N-asetilsisteinin pankreatit tedavisinde etkin olduğu, akciğer komplikasyonu üzerinde kısa dönemde N-asetilsistein ve metilprednisolonun etkin olduğu, ancak uzun dönemde sadece metil prednisolonun etkin olduğu gösterilmiştir.