Necmettin Erbakan University
Discipline

Architecture

Necmettin Erbakan University

3,359

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Endüstriyel tarihi yapıların yeniden kullanımında ek yapı uygulamalarının mekansal analizi

Giriş: Mimari mekanlar, mimarinin temel ögeleridir ve belirli işlev çerçevesinde kullanıcılar için deneyim alanları oluşturur. Zamanın sürekliliği içinde değişen şartlar neticesinde değişen kullanıcı ihtiyaçlarına bağlı olarak mekânlar her ne kadar fiziki anlamda devamlılıklarını sürdürebilseler de karakteristik özelliklerini yitirmekte dolayısıyla bu durum işlevsel yetersizliklerle sonuçlanabilmektedir. Bu durumda mekanları yok saymak yerine özgünlüğünü koruyarak yeniden kullanıcılarla bağ kurmasını sağlamak daha sürdürülebilir bir yaklaşım olarak karşımıza çıkmaktadır. Endüstri devrimiyle sayıca artan ve hızla değişen teknolojik gelişmeler sonucunda işlevsel olarak kullanıcıların ihtiyaçlarını karşılayamayan endüstriyel yapılar da zamanla terk edilerek kullanım dışı kalan zamana yenik düşen mekanlardandır. Bir dönemin üretim ve yapı teknolojisini geçmişten günümüze yansıtan, geçmiş ile bugün arasında köprü kuran bu yapıların mekânsal devamlılıklarını sürdürmek amacıyla yeniden kullanımları sağlanmakta ve bu kapsamda verilen yeni işlevin gerektirdiği mekânsal ihtiyaçların mevcut yapıda karşılanamadığı durumlarda hacimsel artışlara gereksinim duyulmaktadır. Bu da ek yapı tasarımları ile çözümlenmektedir. Amaç: Tarihi endüstriyel yapıların yeniden kullanımlarının sağlanmasında yeni işlevin gerektirdiği ihtiyaçları karşılamak amaçlı yapılan ek yapıların, mevcut yapı ile plan düzleminde mekânsal ve biçimsel bağlamda kurduğu ilişkileri incelemek bu çalışmanın amacını oluşturmaktadır. Ek yapının tarihi yapı ile kurduğu plansal ilişkinin yeni plan şeması üzerinde mekânın erişilebilirliği, okunabilirliği ve işlevselliğini olumlu veya olumsuz nasıl etkilediğinin çalışma kapsamında seçilen örneklerle irdelenmesi amaçlanmıştır. Kapsam: Bu amaçla ilk olarak tarihi endüstriyel yapı, yeniden işlevlendirme ve yeni ek kavramları kavramsal olarak incelenmiştir. Sonrasında tarihi yapılarda ek yapı tasarımlarının tasarım ölçütleri araştırılmıştır. Tasarım ölçütlerince çalışmanın yöntemi oluşturulmuş ve seçilen örnekler çerçevesinde mevcut tarihi yapı ve ekin kurmuş olduğu mekânsal ilişkiler analiz edilmiştir. Yöntem: Çalışmanın yöntemi iki aşamadan oluşmaktadır. İlk aşamada tasarım ölçütlerinden yola çıkılarak oluşturulmuş mekânsal analizler mevcut yapı-ek arasındaki biçimleniş, mekânsal kurgu, sirkülasyon ve bulunduğu bağlam çerçevesinde ele alınmıştır. İkinci aşamada, mekân dizim analizi (space syntax) programından yararlanılarak mevcut ve ekin kurmuş olduğu mekânsal örgütlenmenin işlevselliği analiz edilmiştir. Bulgular: Yapılan araştırmalar ve analizler ışığında tasarlanan ek yapıların mevcut yapıyla biçimleniş şekilleri doğrultusunda mekânsal kurgularının, sirkülasyon organizasyonlarının ve çevreyle ilişkilerinin değişkenlik gösterdiği görülmektedir. Dolayısıyla ek yapı tasarımlarında biçimleniş şekillerinin tasarım üzerinde mekânsal ve işlevsellik boyutunda etkili olduğu mekânsal bütünleşmeyi etkilediği söylenebilmektedir. Bu durum mekân dizim yöntemiyle de işlevsellik boyutunda kanıtlanmış ve grafiklerle açıklanmıştır. Sonuç: Tüm araştırmalar, değerlendirmeler ve analizler sonucunda; tarihi yapı ve ekin düşeyde, yatayda, iç içe veya mekân içinde mekân olacak şekilde biçimleniş gösterdiği ve her biçimleniş için farklı tasarım ölçütlerine dikkat edilmesi gerektiği görülmektedir. Düşeyde biçimlenen ek yapılarda dikey sirkülasyonu sağlayan çekirdekler çözümlemelerinin, yatayda biçimlenen eklerde mekanlar arası erişimi sağlayan koridor çözümlemelerinin, mekân içinde mekân oluşturarak biçimlenen eklerde bu ölçütlerin hepsine dikkat edilmesi gerektiği söylenebilmektedir.

Uhde İçli Yaldır
Necmettin Erbakan University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Yapıların uyarlanabilir yeniden kullanımı: Konya otogar binası için analizler

"Uyarlanabilir Yeniden Kullanım" kavramı, kaynaklarda farklı şekillerde ele alınsa da temel anlamda "mevcut bir yapının inşa edildiği veya tasarlandığı ilk işlevinden farklı bir amaçla yeniden kullanılması" olarak tanımlanabilmektedir. Bu süreç ilk andan son ana kadar farklı disiplinlerin bir arada çalışmasını gerektirmekle birlikte, ekonomik, sosyal, toplumsal, çevresel ve yasal açıdan birçok faktöre bağlıdır. Bu noktada karşımıza çıkan Konya Otogar Binası'nın, Konya'da otogar işlevinin ilerleyen dönemlerde farklı bir alanda karşılanacak olması sebebiyle kullanılmayarak şehir içinde işlevsiz bir şekilde kalması kaçınılmaz bir hal almaktadır. Çalışmada Konya Otogar Binası'nın uyarlanabilir yeniden kullanım potansiyelinin incelenerek, olası senaryolar üzerinden yeni işlevinin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Aynı zamanda mimarların uyarlanabilir yeniden kullanıma ilişkin tutumlarını belirlemek, uyarlanabilir yeniden kullanımın fayda boyutuna ilişkin görüşlerini almak ve yeni işlev seçiminde dikkate alınan kriterleri belirlemek hedeflenmiştir. Çalışma kapsamında uyarlanabilir yeniden kullanıma dair literatür taraması yapılmış ve elde edilen verilerin analizleri doğrultusunda uyarlanabilir yeniden kullanım sürecine dair bir model ortaya koyularak kavramsal çerçeve oluşturulmuştur. Daha sonra Dünya üzerinde farklı bölgelerde bulunan 3 adet kamusal yapının uyarlanabilir yeniden kullanım süreçleri analiz edilerek alan çalışması için bir altlık elde edilmiştir. Alan çalışması ise 2 aşamada gerçekleştirilmiştir. İlk aşamada, otogar tasarım kriterleri ve Konya kentinin otogar geçmişi hakkına bilgiler verilmiş, Konya Otogar Binası'nın yapısal ve mekânsal özellikleri analiz edilerek, fotoğraf ve video çekimleriyle bina belgelenmiş, Konya Otogar Binası'nın işlevini kaybedecek olmasının nedenleri ortaya koyulmuştur. İkinci aşamada ise Konya Otogar Binası'na verilecek olan olası işlevlerin belirlenebilmesi için yerel mimarlarla görüşmeler yapılmıştır. Belirlenen olası işlevlerin avantaj ve dezavantajlarının tespit edilmesi amacıyla akademisyen mimarlarla anket çalışması yapılmış, Konya Otogar Binasına verilecek en uygun işlev bulgular doğrultusunda belirlenmiştir. Sonuçlar ve Öneriler bölümünde ise kavramsal çerçeve aşamasında elde edilen veriler ile birlikte Konya Otogar Binası'nın uyarlanabilir yeniden kullanımına dair değerlendirmelere yer verilmiştir. Yapılan değerlendirmeler sonucunda, kentte eksikliği hissedilen bir işlevi karşılaması, yapının sürekli olarak kullanımını sağlaması, kente katma değer sağlaması ve farklı kesimlerden kullanıcıları bir araya getirerek sosyal ve toplumsal anlamda fayda sağlaması gibi avantajları ile ön plana çıkan "Sosyal Tesis" işlevi, Konya Otogar Binası'na verilmek üzere belirlenmiştir.

Harun Gül
Necmettin Erbakan University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Uyum gösteren (adaptif) cepheler: Hareketli güneş kontrol elemanlarının ısıl enerji performansının değerlendirilmesi

Dünya genelinde enerjiye duyulan ihtiyacın ve kontrolsüz kaynak tüketiminin artması iklim değişikliği, küresel ısınma, hava ve su kirliliği, yenilenemeyen enerji kaynaklarının yok olması, doğal çevrenin tahribatı ve ekolojik dengenin bozulması gibi birçok problemi beraberinde getirmektedir. Sürdürülebilirlik, ortaya çıkan olumsuz durumların önlenmesi ve yavaşlatılmasına yönelik çözümleri içeren ve birçok alanda etkili olan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Sürdürülebilirlik kavramının en etkili olduğu alanlardan biri de inşaat sektörüdür. Binalar tasarım sürecinden başlayarak yaşam döngüsü içinde dünyada harcanan enerji ve kaynak tüketiminin büyük bir bölümünden sorumludur. Bu nedenle yapılarda enerji tüketiminin kontrol altına alınması ve enerjinin etkin biçimde kullanılması önemli bir konu haline gelmektedir. Bina kabuğunun en geniş yüzeyini oluşturan cephe sistemleri yapıların çevresel etmenlere karşı dayanımı, iç mekânda kullanıcı konforunun sağlanması ve yapıda enerjinin etkin kullanımı açısından en önemli yapı elemanı olarak yeni arayışların olduğu bir çalışma alanı olmaktadır. Bu arayışların sonucunda ortaya çıkan kavramlardan birisi de son yıllarda yaygınlaşan uyum gösteren (adaptif) cepheler olmuştur. Uyum gösteren cepheler, iç ve dış ortamdan gelen etkilere karşı cevap oluşturarak binanın performansının, kullanıcı konforunun ve enerji tasarrufunun sağlanmasında etkili olmaktadır. Literatürde farklı isim karşımıza çıkan ve üzerinde çalışılan güncel bir konu olması nedeniyle uyum gösteren cephe sistemleri çalışma alanı olarak seçilmiştir. Tez çalışması kapsamında cephe kavramından başlayarak, cephe sistemlerinin tarihsel gelişimi, performans gereksinimleri, sınıflandırmaları ve cephe türleri incelenmiştir. Cephe sistemleri uyum gösteren ve uyum göstermeyen olmak üzere iki ana başlık altında toplanmıştır. Uyum gösteren cephe sistemlerinin tarihsel gelişim süreci, performans gereksinimleri, sınıflandırmaları, türleri ve tanımlamaları üzerine araştırmalar yapılmıştır. Yapılan literatür araştırması ve incelenen örneklerin sonucunda uyum gösteren cephe sistemleri için tez kapsamında öneri bir sınıflandırma tablosu oluşturulmuştur. Ardından literatürde yer alan otuz beş (35) adet uyum gösteren cephe örneği oluşturulan öneri sınıflandırma tablosuna göre değerlendirilmiştir. Yapılan literatür araştırması ve örnek incelemesinin sonucunda uyum gösteren cephelerin en çok tercih edildiği yapı türlerinden birinin "ofis" olduğu belirlenmiştir. Özellikle "güneş" etmenine göre tasarımın ön plana çıktığı ve cephe hareketleri incelendiğinde ise "kayma, katlanma" hareketlerinin sıklıkla uygulandığı görülmüştür. Bu nedenle çalışma kapsamında Antalya'da yer alan çok katlı bir ofis yapısının cephesine uygulanan hareketli güneş kontrol elemanlarının yapının enerji performansı üzerindeki etkisinin DesignBuilder programı aracılığıyla değerlendirilmesine karar verilmiştir. On (10) katlı ve giydirme cepheli bir ofis yapısı örneklem bina olarak tasarlanmış olup güney cephesinde dört (4) parçadan oluşan hareketli güneş kontrol elemanı önerilmiştir. Yatayda ve düşeyde konumlanarak manuel olarak 15'er derecelik açılarla kayma ve katlanma hareketi yapabilen bu modülün yapının ısıtma, soğutma ve toplam enerji yükü üzerindeki etkisi yapılan analizler yardımıyla değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonucunda, basit bir hareket prensibine sahip olarak tasarlanan cephe elemanının her ay için farklı konumlarına bakılmış ve en verimli olduğu durumlar değerlendirilmiştir. Cephede güneş kontrol elemanlarının uygulanması durumunda yapıda ihtiyaç duyulan enerji miktarının azaldığı görülmüştür. Antalya'da yer alan ofis yapısının özellikle soğutma için harcadığı enerji miktarının fazla olduğu belirlenmiştir. Haziran, Temmuz, Ağustos ve Eylül gibi Antalya'nın en sıcak olduğu aylarda güneş kontrol elemanlarının ofisin soğutma yükü ihtiyacının azaltılmasında etkili olduğu sonucuna varılmıştır. Elde edilen veriler doğrultusunda güneş kontrol elemanının her ay için en yüksek verim sağladığı konumlarda kullanıldığında yıllık enerji tüketimini oldukça etkili bir biçimde azalttığı görülmüştür.

Gül Şerife Gediri Gökçen
Necmettin Erbakan University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Pasif ev uygulamasının ılımlı kuru iklim bölgesi özelinde değerlendirilmesi

Sanayi devrimiyle beraber artan çevre sorunları bulunduğumuz yüzyılın en önemli sorunu olmaktadır. Modern yaşamın enerji ihtiyaçlarını karşılamak için fosil yakıtların bilinçsiz tüketimi sonucu doğaya salınan karbon emisyonları atmosfere yayılarak ekolojik dengeye zarar vermektedir. Bunun sonucu olarak küresel ısınma, deniz seviyelerinin yükselmesi, buzulların erimesi, iklim değişikliği gibi dünyamız açısından geri dönüşü olmayan önemli problemlere yol açmaktadır. Enerji kullanımının sektörlere göre dağılımı araştırıldığı zaman azımsanmayacak bir kısmı inşaat sektöründe tüketilmektedir. Binalarda enerji tasarrufu sağlamak amacıyla tasarımda sürdürülebilir düzenlemeler önem kazanmıştır. Bu çalışmada enerji etkin yapı tasarımı olan pasif ev tasarım yaklaşımı doğrultusunda ılımlı kuru iklim bölgesi (Konya ili) özelinde öneri proje sunulması amaçlanmıştır. Belirtilen amaç doğrultusunda pasif ev standartları ile ilgili literatür taraması yapılarak pasif ev standartlarına ait kriter ve değerlere yer verilmiştir. Sonrasında Konya ili için enerji ihtiyacını en aza indirecek pasif ev tasarım kriterleri uygulanarak tasarlanan küçük ölçekli konut proje verileri Pasif Ev Planlama Paketi (PHPP) programına veri girişi yapılarak aktarılmıştır. Daha sonra program sayesinde yapının ısıtma yükü, yapı bileşenlerinin U değerleri gibi veriler elde edilerek pasif ev standartlarına uygun çözümlemeler yapılmıştır. Konya iklimi için gerekli yalıtım kalınlıkları ve tasarım kriterleri belirlenerek pasif ev tasarımı önerilmiştir. Pasif ev standartları sayesinde enerji etkin tasarım ile enerji koruma, güneş enerjisinden yararlanma hedeflenmiştir. Elde edilen veriler doğrultusunda Konya ilinde mevcut yapı tekniklerinden çok uzaklaşmadan bölgeye uygun tasarlanan iyi yalıtım, ısı geçirmez yapı kabuğu, ısı köprüsüz detaylar, yüksek yalıtımlı pencere ve kapı sistemleri ve ısı geri kazanımlı mekanik havalandırma yapılarak yüksek verimli pasif ev tasarlanabildiği sonucuna varılmıştır. Konya ili için tasarlanan küçük ölçekli yapıda pasif ev standartlarının Ülkemizde yaygınlaşması ve bu standartların yapılara aktarılması hedeflenmiştir.

Enerji etkin yapıKonyaKüresel ısınma+2
Emine Sarıbaş Gürol
Necmettin Erbakan University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Tarihi Akşehir evlerinde işlevsel sistemlerin analizi ve koruma ölçütleri

Gelecek nesillere bilgi akışının devamlılığı ve kültürel değerlerin korunmasını sağlamak için tarihi yapıların sürdürülebilirliği sağlanmalıdır. Isıtma, soğutma, aydınlatma, havalandırma, çatı akaçlama, temiz ve atık su sistemlerinden oluşan işlevsel sistemler, yapıların sürekliliği ve gerekli olan pasif yaşam ve aktif iklimlendirme koşullarının sağlanması için önemli temel unsurlardır. Tarihi yapıların işlevsel sistemlerini konu alan çalışmalar mevcut olmasına rağmen geleneksel tarihi konut yapıları özelinde tüm sistemlerin, sistematik olarak incelendiği araştırmalar kısıtlıdır. Bu nedenle, bu araştırma kapsamında, öncelikle olarak geleneksel Anadolu evinde işlevsel sistemler araştırılmış ve detaylandırılmıştır. Elde dilen veriler ışığında, Konya, Akşehir ilçe merkezinde yer alan 72 adet geleneksel tarihi konut yapısı incelenmiş, bu yapılar arasından 137 ada 32 parsel ve 137 ada 34 parselde yer alan ve özgünlüğünü büyük oranda koruyan tescilli geleneksel konut yapıları, örnek alan çalışması olarak belirlenmiştir. Ardından, örneklem konut yapıları işlevsel sistemleri, ekolojik ve enerji etkin tasarım ölçütleri açısından incelenmiştir. Tasarım ölçütleri olarak enerjinin korunumu, suyun korunumu, malzemenin korunumu, yaşanabilir fiziksel çevrelerin tasarlanması ve yapı kabuğu, formu, cephelerinin tasarımında fiziksel çevre koşullarının ve güneş enerjisinden optimum yararlanma olanaklarının dikkate alınması parametreleri kullanılarak incelenmiş ve geleneksel tarihi konut yapılarıyla karşılaştırmalı bir değerlendirilmesi yapılmıştır. Mevcut işlevsel sistem ve elemanların ölçülerinin alınıp detaylı rölövelerinin hazırlanması, arazi çalışması, arşiv ve literatür araştırması, yerel yönetimlerle görüşmeler ve korunmuşluk durumu analizleri, tez araştırması bağlamında kullanılan başlıca metotlardır. Bu çalışmada, Akşehir geleneksel konut yapılarında kullanılan işlevsel sistemlerin günümüzde özgünlüğünü koruyan örneklem yapılar üzerinden incelenmesi ve korunmuşluk durumlarının ve enerji etkin tasarım ölçütlerinin tespitinin yapılması amaçlanmıştır. İncelenen geleneksel konut yapılarında bulunan işlevsel sistemlerde günümüz konfor koşullarına uyarlamak için değişiklikler yapıldığı ve özgün sistemlerin büyük çoğunluğunun günümüzde kullanılmadığı gözlenmektedir. Örneklem geleneksel konut yapıları özelinde bu araştırma, geleneksel Anadolu evinde işlevsel sistemlerin tanınırlığının arttırılması, bu sistemlerin özgün hallerinin korunarak yaşatılması, sürdürülmesi ve günümüzdeki konfor koşullarına uygun olarak uyarlama potansiyellerinin irdelenmesi açısından önemlidir. Ayrıca, işlevsel sistemlerin, ekolojik tasarım ölçütleri bağlamında irdelenmesinde bu tez kapsamında geliştirilen yöntem önerisi sayesinde benzer tarihi konut yapıların araştırılmasında örnek oluşturması ve bu işlevsel sistemlerde kullanılan geleneksel yapım yöntemlerinin ve doğal yenilenebilir malzemelerin, günümüzdeki konfor koşullarına uyarlanıp devamlılığı ile potansiyellerinin incelenmesi açısından da önemli ve gereklidir. Anahtar Kelimeler: Geleneksel Akşehir evleri, işlevsel sistemler, mimari koruma, sürdürülebilirlik, tarihi konut yapısı

Aynur Duysak Mankır
Necmettin Erbakan University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Bina enerji modellemesi yöntemiyle konut yapısı enerji analizi: Ankara Yeşiltepe yapı kooperatifi örneği

Teknolojik gelişmeler, üretim hızını artırırken enerji kaynaklarının hızla tükenmesine ve çevresel etkilere yol açmaktadır. Bu nedenle enerji etkin yapı tasarımı, sürdürülebilir bir çevre için önemlidir. Enerji etkin yapı tasarımında yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek, iklime uygun ve pasif iklimlendirme prensiplerine uygun tasarım yapmak, dönüştürülebilir malzemeler kullanmak, yerel malzemeleri tercih etmek önemlidir. Nüfusun hızla artışıyla birlikte konut ihtiyacı da hızla artarken, konutlarda enerji etkin tasarım önlemleri almak gereklidir. Konut tasarımında güneş ışığından faydalanarak ısıtma, soğutma ve aydınlatma enerji yükünü azaltacak kararlar alınmalıdır. Enerji etkin yapı tasarımında, yapı sektöründeki teknolojik gelişmelerden faydalanılmaktadır. Yapı Bilgi Modellemesi (BIM) ile yapıların inşaat ve işletme süreçleri sanal ortamda simüle edilmektedir. Bina Enerji Modellemesi (BEM) ise BIM modeline enerji verilerini yükleyerek oluşturulmaktadır. BEM, bina geometrisi, iklim verileri, yapı malzemeleri ve mekanik-elektriksel sistemlerin analizini gerçekleştirerek enerji performansını en iyi şekilde değerlendirmektedir. Çalışmanın amacı, enerji etkin olmayan mevcut konut yapılarının enerji performansını analiz etmek ve enerji etkin iyileştirme yöntemleri önermek için BEM yöntemiyle simülasyon yazılımlarını kullanmaktır. Çalışma kapsamında seçilen Ankara Yeşiltepe Yapı Kooperatifi 1. bloka ait geometri, iklim, konum, aktivite, mekanik ve elektrikli sistemler gibi veriler BEM yöntemiyle modellenerek enerji analizi yapılmıştır. Güncel durumun enerji analizinde ortaya çıkan sonuçlar neticesinde enerji etkin iyileştirme senaryoları kurgulanarak teker teker bu senaryoların güncel durumla karşılaştırılması yapılmıştır. Son olarak ise bütün iyileştirme senaryoları uygulanarak yapıda ne kadarlık bir enerji verimliliği sağlandığı ortaya konmuştur. Yapılan çalışmada alınan önlemler ile ısıl konfor koşulların iyileştirilebileceği, ısıtma enerji tüketiminin büyük ölçüde azaltılabileceği, fotovoltaik panellerin kullanımıyla alternatif elektrik enerjisinin binaya entegre edilerek aydınlatma gibi enerji yüklerinin karşılanabileceği ortaya konmuştur.

Fotovoltaik enerjiGüneş enerjisi sistemleriIsıtma enerjisi+2
Ali Çam
Necmettin Erbakan University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye'de yakın geçmişin mimari mirasının korunması üzerine bir yaklaşım önerisi

Daha sonra doldurulacaktır.

Mimari mirasModern mimari miras
Huriye İlke Tandoğdu
Mimar Sinan Fine Arts University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

İstanbul tip mektepleri için koruma önerileri: Acıbadem 10. mektep örneği

Eğitim, Osmanlı'dan günümüze kadar devlet tarafından önem verilen bir konu olmuştur. Özellikle Osmanlı'nın son dönemlerinden itibaren bu alanda yapılmış olan birçok yenilik bulunmaktadır. Cumhuriyet'in ilanından sonra eğitim konusunda önemli reformlar gerçekleştirilmiş, bu reformların mimariye de yansımaları olmuştur. Mevcut eğitim yapıları ülke çapında incelenmiş, bu yapıların büyük bir kısmının değişen eğitim sistemine hizmet edemeyecek olduğu sonucuna varılmıştır. Ortaya çıkan yeni ihtiyaçlar doğrultusunda ülkenin her yerine yeni eğitim sistemine uygun tip okul binaları inşa edilmeye başlanmıştır. 1929-1930 yıllarında İstanbul'da şehirde 24, köylerde 11 tane olmak üzere toplam 35 mektep inşa edilmesine karar verilmiştir. Bu okullardan birisi olan Acıbadem 10. Mektep'e ait bina, günümüzde aynı dönem, aynı tipte yapılmış diğer okullara kıyasla daha özgün kalabilmiş durumdadır. Kültürel mirasın önemli bir bileşeni olan "eğitim mirası" kavramı günümüzde çokça konuşulan bir konu olmaya başlamıştır. Tez kapsamında yapılan araştırmada yetkili merciiler tarafından eğitim mirasımız olan bu yapıların korunmasına yönelik bir program geliştirilmediği görülmüştür. Çalışmada, Türkiye'de gelişim göstermiş eğitim politikaları Cumhuriyet öncesi ve sonrası dönem olmak üzere iki ana başlıkta anlatıldıktan sonra Acıbadem 10. Mektep ile aynı dönemde, aynı tip proje ile İstanbul'da inşa edilmiş olan diğer okullar yerinde incelenmiş ve her birinin günümüzdeki fiziksel durumları ve koruma sorunları görsellerle desteklenerek kapsamlı bir şekilde anlatılmıştır. Daha sonra Acıbadem 10. Mektep'in tarihsel süreci ve mevcut durumu detaylıca işlenmiştir. Ardından "eğitim mirası" kavramına değinilmiş ve yapının sahip olduğu değerler tanımlanmış, teze konu olan yapıların neden korunması gerektiği açıklanmıştır. Bu tez kapsamında sorumlu kurumlar tarafından koruma anlamında gerçekleştirilmesi gerekenler, malzeme ve işlev değişikliği, bu yapılara yapılan niteliksiz müdahaleler ile ilgili ciddi bir kontrol mekanizmasının bulunmaması, bütçe yetersizliği ve yapının miras değerlerinin kullanıcılara ve topluma aktarılması gibi koruma sorunları incelenmiş ve yapı grubu ölçeğinde koruma önerileri getirilmiştir.

Kültürel mirasMimari miras
İremnur Yaşar
Mimar Sinan Fine Arts University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Biyopolitika kavramı üzerinden salgın hastalıklar ve mimarlık ilişkisinin okunması

Salgın hastalıklar insanlık tarihinin çok eski çağlarından beri dünyayı sosyolojik, ekolojik, psikolojik, ekonomik ve fizyolojik olarak değiştirmektedir. Önceki yüzyıllarda çokça göz önünde bulunan bu değişimler ve salgın kavramı, 21.yüzyılda etkisini kaybetmeye başladığı bir dönemde Covid-19 salgınıyla beraber tekrar gündeme gelmiş ve incelenir olmuştur. Günümüzde yaşadığımız pandemiyle salgın etkilerini kendi perspektifimizden bakarak hem bireysel hem de global anlamda gözlemleyebildik. Salgınla mücadeleyle geçen birkaç yılın ardından bu süreç bizi, salgın durumunda gündelik hayatımızı, insan ilişkilerine ve çevreye bakışımızı ve buna bağlı olarak da yapılı çevrenin özelliklerini ve imkanlarını sorgulamaya yönlendirmiştir. Günümüzde ve gelecekte yaşanabilecek salgınları anlamak için geçmişteki salgınlara ve etkilerine bakmak önemlidir. Bu tarihsel okumanın insan bedeni, nüfus ve politika üzerinden yapılması, konunun alt metinlerinin incelenmesi ve salgınlara sadece "kendiliğinden" doğan hastalıklar ya da "tesadüfi" bir şekilde ortaya çıkan durumlar olarak bakılmasının önüne geçmektedir. Bu nedenle tezin 2. bölümünde biyopolitika ve biyoiktidar kavramları, kavramları ortaya atan düşünür Michel Foucault üzerinden araştırılmış ve bu kavramların salgınlar, modern tıp, yönetimsellik, birey ve toplum kavramlarıyla ilişkisi sorgulanmıştır. Bu sorgulamanın sonucunda yıllar içerisinde salgınların ve modern tıbbın gelişmesiyle, iktidarın bireye ve buna bağlı olarak topluma, yönetim anlayışı bağlamında bakışının değiştiği ve bu değişimin günümüzdeki sağlık sistemini, toplumsal yönetimi ve yaşadığımız salgın durumunda salgın yönetimini etkilediği sonuçlarına varılmıştır. Bu kavramlar eşliğinde incelenen 3. Bölümde salgınların, insanlığın yerleşik hayatı benimseyerek tarım toplumuna geçtiği dönemden, modernleşme dönemine ve şimdiki zamana kadar ortaya çıkardığı gelişmeler, tarihi olaylar incelenmiştir. Salgınların sadece fiziksel çevreye ve tasarıma yansımalarına bakmadan önce insanlık tarihine ve dünyaya etkilerinin incelenmesi, konunun çok yönlü ele alınması ve neden-sonuç ilişkisinin kurulması açısından oldukça önemlidir. Bu nedenle 3. Bölüme genel olarak bakıldığında salgınların, dünyanın şimdiki nüfus ve etnik köken dağılımını, Amerika kıtasının tarihini ve keşfedilmesini, sanayi devrimi ve sonrasında modernizm dönemlerini, hijyen mimarisinin ve modern mimarinin ortaya çıkışını, sanat ve edebiyata bakışı ve verilen eserleri değiştirdiğini ve etkilediğini görebiliriz. Ayrıca bu bölümde salgınların ortaya çıkma ve yayılma senaryolarının getirdiği bir gereklilik olarak ekoloji ve salgın ilişkisi de incelenmiş ve salgınların "doğal bir zorunluluk" değil antropojenik faaliyetlerle doğmuş ve yayılmış hastalıklar olduğu görülmüştür. Sanat ve edebiyat ürünlerinin incelenmesi, özellikle modern öncesi dönemde salgınlar ve sebep oldukları tahribatlarla ilgili sınırlı kaynaklar bulunan zaman diliminde, bilgi elde etmek ve yaşanılanları tasavvur etmek için önemli rehberler olmuştur. İncelenen eserler, dönemin salgın sürecini ve psikolojisini anlamamıza yardımcı olmuş ve yüzyıllar önce yaşanılan salgın süreçleriyle günümüzde yaşadığımız salgın dönemi arasında bağ kurmamızı ve zaman farkına rağmen oldukça benzer süreçler olduğunu fark etmemizi sağlamışlardır. Bu bölümde incelenen salgın tarihinin insanlık tarihiyle ilişkisinin sonuçları 4.Bölümde ortaya konmuştur. Yapılan sınıflandırma ile salgınların etkileri farklı ölçeklerde incelenmiştir. Bu incelemelerin dördü boyut olarak, biri ise zamansal olarak farklılaşmaktadır. Ortaya çıkan etkiler; salgınların kentsel ölçekteki etkisi, mimari ölçekteki etkisi, mekânsal ölçekteki etkisi, beden üzerindeki etkisi ve ütopya/distopya fikirleri üzerindeki etkisi olarak sınıflandırılmıştır. Farklı zamanlarda gerçekleşen salgınların benzer ölçekteki etkilerinin aynı başlık altında incelenmesi, salgınların sonuçları arasında ilişkiler kurulmasına ve benzerliklerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu sınıflandırma şeklinin bir diğer faydası, salgınların sonuçlarının beden, fikir, toplum ve kent gibi çok farklı ölçeklerde yansımalarının olabildiğini ve bunların birbirini tetikleyebildiğini fark etmek olmuştur. Sınıflandırmada zamansal ve boyut olarak iki farklı düzlem mevcuttur. Ölçeklere göre yapılan sınıflandırmanın içerisinde geçmişte, -içinde bulunduğumuz pandemi dönemi nedeniyle- günümüzde ve gelecek fikirlerinde meydana gelen değişimler gösterilmiştir. Dolayısıyla bu zaman çizgisi içerisinde geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek aynı konu üzerinden incelenmiştir. Tez içerisinde yapılan araştırmaların ve ortaya çıkarılan verilerin bir sonucu olarak salgınların kaderci bir yaklaşımla değil antropojenik sebeplerle ortaya çıktığı ve bu sonuçların tarım toplumuna geçişle başlayarak günümüze kadar devam ettiği görülmüştür. Ekoloji ve insan yerleşimleri arasındaki ilişkinin dengede tutulması sadece canlılar ve doğa için değil insan için de oldukça önemlidir. Salgınların ortaya çıkışındaki en önemli sorun ekolojik dengenin bozulması ve vahşi doğanın sınırlarının ihlal edilmesi olarak görülür. Yapılan incelemelerde salgınların zaman içerisindeki değişimi de ortaya konmuştur. Veba, sıtma gibi modern öncesi dönemi esir almış salgınlar, tedavi yönetimi bilinmediği için farklı dönemlerde yıllar boyunca ortaya çıkmaya devam etmiştir. Sanayi devrimi sonrasında modern dönemde ise salgınların yapısının değiştiği, özellikle 19. ve 20. Yüzyıllarda aynı dönemde çok sayıda salgının ortaya çıktığı ancak tıbbın gelişmesi ve tedavi yönetmelerinin bulunmasıyla salgınların süresinin kısaldığı görülmüştür. Buna rağmen Kolera, Tüberküloz, İspanyol Gribi, AIDS gibi hastalıklar çok büyük yıkımlara sebep olmuş ve bu durum kentleşme ve sanayileşme etkisiyle salgınların ivme kazandığını ve modern tıp ile çözümünün daha kısa sürelerde bulunmasına rağmen öldürücü etkisinin yüksek olduğunu göstermiştir. Modernizm ve salgın ilişkisinin temelinde yatan kentleşme ve sanayileşme ile doğal kaynakların kullanımı, yapılan araştırmalara göre önlemler alınmazsa benzer pandemilerin oluşmasına sebep olmaya devam edecektir. Hayatımıza giren Covid-19 salgınından çıkarılacak bir diğer sonuç ise yaşam tarzlarının değişmeye başlamasıdır. Salgın öncesinde uzaktan çalışma ve uzaktan eğitim sistemlerine ön yargılı bakılırken pandemide zorunlu hale gelmesiyle beraber mobilitenin önemi artmıştır. Birçok şirket kalıcı olarak uzaktan çalışma sistemine geçmiş, bazı eğitim kurumları ve kursların ise yüz yüze eğitimin yanı sıra uzaktan eğitime de imkân verdiği görülmüştür. Günümüzde pandemiyle beraber önemi artan bir diğer kavram ise esneklik olmuştur. Esnek mekanların önemi karantina dönemlerinde daha çok ortaya çıkmış ve farklı kullanımlara göre değişip dönüşebilen yapılar önem kazanmıştır. Ayrıca balkon ve teras gibi doğal ışık ve havayla temasımızın arttığı noktalar da pandemi sırasında tartışılan konulardan olmuştur. Doğal unsurlarla yapılar arasında ilişki kurulması ve bu ilişkinin isteğe göre dönüşerek ve farklı kullanımlara elverişli olması büyük bir avantaj olarak karşımıza çıkmıştır. Görüldüğü gibi pandemi dönemi çalışma ve eğitim sistemlerinin yanı sıra mekân algımızın ve ihtiyaçlarımızın değişmesinde de büyük rol oynamıştır. Tezdeki incelemeler sonucunda varılan bu noktalar, salgınların karakterinin, işleyişinin, sonuçlarının anlaşılması ve en önemlisi önlenmesi için önemlidir. Geçmişten ve günümüzden çıkarılabilecek sonuçlar ile önümüzdeki dönemlerde gerçekleşebilecek muhtemel salgınların ve etkilerinin ön görülebilir olmasına imkân verilebilir. Anahtar kelimeler: salgın, pandemi, biyopolitika, biyoiktidar, ekoloji, kentleşme, Covid-19, modernizm, modern mimarlık, hijyen mimarisi

BiyoiktidarBiyopolitikaEkoloji+5
Ecem Altıntaş
Mimar Sinan Fine Arts University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Çoklu ajan sistemleri ile inşaat sektörü için bir yüklenici seçimi modeli

Yapım projesinin temel aktörlerinden biri olan yüklenicinin seçimi, işveren açısından önemli ve zorlu karar süreçlerinden birisi olarak ön plana çıkmaktadır. Yapım projeleri birçok belirsizlik ve risk içermektedir. Bunun yanı sıra yapım projeleri, katılımcıların hedeflerini gerçekleştirebilmeleri ve başarılı olabilmeleri için ilgilenmek zorunda oldukları yaygın olarak kendine özgü ve karmaşık görevler içermektedir. Bir yapım projesinin hedeflerine ulaşabilmesi için tüm kaynakların etkin ve verimli bir şekilde kullanılması gerekmektedir. Bu nedenle, bir yapım projesinin hedefine ulaşabilmesi, başarılı olabilmesi, kaynakları kullanacak olan yapı üretim süreci katılımcılarının en doğru ve en uygun şekilde belirlenmiş olmasıyla doğrudan ilişkilidir. İnşaat sektöründe Yüklenici Seçme (CS) probleminin, yüklenici önyeterlilik (CP) ve yüklenici seçimi olarak iki yönlü ele alınması gereklidir. Önyeterlilik, yeterlilik sahibi yüklenicilerden kısa liste oluşturulması ve işverenin kararlarına etkin bir şekilde destek sağlayan bir aşamadır. Kuşkusuz yüklenicilerin belirli faktörlere veya unsurlara (kriterlere) göre ayırt edilmesi gerekmektedir. Uygulamada kullanılan baskın ve belirleyici faktörün genellikle "teklif fiyatı" olduğu görülmektedir. Ancak "teklif fiyatı" karar almada tek başına yeterli bir ölçüt değildir. Bu nedenle işverenlerin yüklenici seçimindeki kararlarına destek olması amacı ile çeşitli CP kriterleri tanımlanmış ve bunlar çoğu zaman Çok Kriterli Karar Verme (MCDM) konusu altında incelenmiştir. Bunlara ek olarak Karar Destek Sistemleri (DSS) tabanlı yöntemler geliştirilmiştir. Yüklenici önyeterlilik ve seçimi süreci ihale süreçleri altında değerlendirilmelidir. Bunun nedeni inşaat sektöründe, projenin önceliklerine bağlı olarak ihale sürecinde göz önüne alınan proje teslim sistemi, ihale usulü, sözleşme türü gibi karar noktalarının olmasıdır. Bu noktaların yüklenici seçimi konusunda doğrudan veya dolaylı etkisi olduğu literatürden tespit edilmiştir. Buna ek olarak özel sektör, kamu sektörü ayırtımı da sürecin esnekliğini ve süreç içerisinde yer alan yöntemleri etkileyen önemli bir konudur. İşverenin kamu kurumu olması, değerlendirme sürecinin çeşitli yasa, yönetmelik ve prosedürlere dayalı olarak keskin sınırlarla çevrilmesine sebep olmakta ve fiyatı esas alan bir değerlendirme sistemini ortaya çıkarmaktadır. Öte yandan, işverenin özel sektör olması, sürece belirli bir esneklik getirmekte ve fiyat dışında da var olan veya var olabilecek diğer unsurların da rasyonel bir biçimde süreç kapsamında değerlendirilmesine ortam yaratmaktadır. Buna rağmen insan müdahalesi ile gerçekleşen ihale yönetim süreçleri açısından kriter değerlendirme ve doğru yükleniciyi seçme noktalarında literatürde boşluklar olduğu görülmektedir. Bu çalışmanın temel hedefi inşaat sektörü yüklenici seçimine yönelik Çoklu Ajan Sistemler (MAS) tabanlı bir model geliştirmektir. Öte yandan bu çalışmada (1) literatür incelemesi sonucu elde edilen yüklenici seçme model ve sistemlerinin açıklanması, (2) yüklenici önyeterlilik, yüklenici seçimi ve yüklenici kriterleri konularına yönelik akademik çalışmaların Meta Sınıflandırma ve Analiz çalışması ile ele alınması, (3) Türk inşaat sektöründe yüklenici önyeterlilik kriterlerinin alan incelemesi ile analizi, (4) Türk inşaat sektörü açısından yüklenici önyeterlilik kriterlerinin önem ve etkililik düzeylerinin karşılaştırılması, (5) sektördeki son kullanıcılara yönelik CP ve CS işlemlerinin yürütülebileceği bir Çevrimiçi İhale Yönetim Sistemi (WOTSYS) önerilmesi, (6) oluşturulan sistemin doğrulanması ve analizi amacı ile Petri Ağları (PA) tabanlı bir simülasyon modeli önerilmesi alt hedefler olarak konulmuştur. Bu çalışmada öncelikle yüklenici önyeterlilik, yüklenici seçimi ve kriter ağırlıklandırma konularında, 1992 – 2013 yılları arasında hakem değerlendirmesi ile yayınlamış 133 akademik çalışma incelenmiş ve Meta sınıflandırma çalışması ile sınıflandırılmıştır. En çok tercih edilen araştırma yöntemleri irdelenmiş ve alandaki çalışmaların son yıllarda artışı açıklanmıştır. Meta analizi ile yüklenici önyeterlilik ve seçimi konusundaki kriterlerden önemli olanları ana ve alt kriterler olarak belirlenmiştir. Uzman görüşleri ve istatistiksel güvenirlik testleri ile doğrulanan alan çalışması Türk inşaat özel ve kamu sektörleri örnekleminde 106 katılımcıya uygulanmıştır. Elde edilen verilerden Türk inşaat sektörü açısından kriterlerin önem ve etkililik düzeyleri incelenmiş ve önemli bulgular istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Katılımcıların görüşleri doğrultusunda kriterlerin ağırlıklandırması gerçekleştirilmiştir. Bu çalışma da CP ve CS problemi makine öğrenimi disiplini altında ele alınmış ve yapay zekâ ortamında çoklu ajan tabanlı çözüm yaklaşımı getirilmiştir. Bu nedenle bilgi tabanlı sistemler, ÇAS ve PA konularında detaylı inceleme yapılmış ve gerekli tanımlar paylaşılmıştır. Yüklenici ön yeterliliğine ve seçimine yönelik MAS tabanlı modelleme çalışmaları yapılmıştır. İş modellerinin oluşturulmasında PA yöntemi benimsenmiştir. Ajanlar, kriter ağırlıklarının, ihale ve yüklenicileri bilgilerin depolanması gibi veri yönetimi konularına yönelik olarak modellenmiştir. Oluşturulan modeller bütünü bir ihale yönetim sistemi geliştirilerek bununla entegre edilmiştir. Sistem web tabanlı oluşturularak açığa WOTSYS çıkarılmıştır. Belirtilen sistemin doğrulanması ve simülasyonu için PA tabanlı bir simülasyon modeli oluşturulmuş ve sisteme entegre edilmiştir. Oluşturulan sistem bütünün son kullanıcıya yönelik bir prototip yazılımı geliştirilmiş ve açıklanmıştır. Son yıllarda gerçekleşmiş üç ihale çalışması örnek olay çalışması olarak ele alınmış ve önerilen modeller bütünün ilk sonuçları paylaşılmıştır. Sonuçlar sistemin tutarlı çözümler geliştirdiğini ve işveren ve yükleniciye taleplerin optimizasyonu ve toplam faydanın maksimizasyonu konularında fırsatlar sağladığı görülmüştür. Bu tez çalışması şu şekilde yapılandırılmıştır; öncelikle araştırmanın amacı, konusu, kapsamı, problemi, yöntemi ve hipotezleri açıklanmıştır. İhale süreçleri ve güncel ihale çalışmaları irdelenmiştir. Geniş bir literatür incelemesi yapılmış sınıflandırma ve analiz çalışması gerçekleştirilmiştir. Alan araştırması ve bulgular paylaşılmıştır. Önerilen modelin alt yapısındaki noktalar incelenmiş ve modelleme çalışmaları paylaşılmıştır. Sistem geliştirme çalışması ve oluşturulan prototip programın yapısı açıklanmıştır. Örnek olay çalışmaları gerçekleştirilmiş ve sonuç ve tartışma bölümü ile tez çalışması sonlandırılmıştır.

Akıllı ajanlarElektronik ihaleKamu ihalesi+3
Faikcan Koğ
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Süleymaniye ve Sulukule yenileme alanlarındaki uygulamaların karşılaştırmalı değerlendirmesi

İnsanlığın ortak mirası olan kültür varlıklarının korunması günümüzde üzerinde önemle durulan evrensel bir konudur. Tarihsel süreç içerisinde toplumların yaşam tarzında meydana gelen değişiklikler yaşadıkları alanların da fiziksel ve sosyal yapısında değişiklikleri beraberinde getirmiştir. İnsanların devamlı bir gelişim süreci içinde olmalarına paralel olarak kentlerin de bir gelişim ve değişim süreci içerisinde olmaları kaçınılmaz olmuştur. Özellikle sanayileşme süreci sonrasında hızla gelişen kaynakların plansız tüketimi, artan nüfus hareketleri, kültür turizm hareketleri kültür mirasının korunması ve yönetilmesi konusundaki kaygıları artırmış, kaynakların kullanımı ve korunması konusunda yeni yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Kentlerin maruz kaldığı baskılar sonucunda ortaya çıkan sorunları çözmek amacıyla ortaya çıkan "Kentsel Yenileme" kavramı; tarihi kent dokularının korunması ve sürdürülebilirliğinin sağlanmasında da kullanılan bir araç olmuştur. Özellikle tarihi kent merkezlerinin yenilenmesi konusunda önemli deneyimler yaşamış olan ABD ve Avrupa ülkeleri karşısında ülkemizde tarihi kent merkezlerinin yenilenmesi konusu fiziksel, mekânsal ve sosyal boyutuyla tartışmaları beraberinde getirmiştir. Zaman içinde eskimiş ve yıpranmış kent dokularının günün sosyal ve ekonomik şartlarına uygun olarak değiştirilmesini sağlayan bir süreç olan "kentsel yenileme" konusunda ülkemizde; 5366 sayılı "Yıpranan Kent Dokularının Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun" koruma mevzuatımızdaki yerini almış olup; bu konuda yapılan yasal düzenlemeler sonrasında yavaş yavaş uygulama örneklerini vermeye başlamıştır. Kültürel mirasın korunması ve yönetilmesi, ülkelerarası işbirliğinin organize edildiği uluslararası düzeydeki örgütlenmeler ile desteklenmekte olup; bir yerin UNESCO Dünya Miras Alanı ilan edilmesi o yer için küresel ölçekte bir prestij kaynağı olup aynı ölçüde sorumluluk doğurmaktadır. Bu kapsamda UNESCO bünyesinde oluşturulan Dünya Miras Merkezi; Dünya Miras Sözleşmesi'ni imzalayan ülkelerden "Dünya Miras Listesi"nde yer alan mirasa ilişkin olarak "Üstün Evrensel Değer"in nasıl korunacağı ve yönetileceğine dair ayrıntılı bir yönetim modeli oluşturulmasını şart koşmaktadır. İstanbul'un tarihi alanları, tarihi alanlar için yönetim planı kavramının daha gelişmediği bir zaman olan 1985 yılında bu listeye kabul edilmiştir. Bugün gelinen noktada ise; İstanbul Tarihi Yarımada yalnızca dört tane miras alanı ile değil; çevresiyle birlikte değerlendirilmesi gerekliliğinden yola çıkılarak Tarihi Yarımada'nın tamamı ve Kara Surları'nın çevresinde oluşturulacak bir tampon bölgeyi kapsayan "Yönetim Alanı" ile "Dünya Miras Listesi"ndeki varlığını korumaya çalışmaktadır. UNESCO Dünya Miras Komitesi'nin Dünya Miras Listesi'nde kalma koşulu olarak Yönetim Planı Hazırlanması şartı gereği; buna ilişkin yasal zemin oluşturularak İstanbul Tarihi Alanları'nın içinde yer aldığı Tarihi Yarımada Kentsel Sit Alanı ve çevresindeki tampon bölgeyi de içine alan Tarihi Yarımada Yönetim Planı'nın hazırlanması; Yönetim Planı ile 2011 yılında onaylanan Tarihi Yarımada (Fatih) Koruma Amaçlı İmar Planı'nın bağlantısının kurulmaya çalışılması; Yönetim Planı'nda miras alanlarının korunmasına yönelik olumlu kararlar alınması; Tarihi Yarımada'nın üstün evrensel değerinin korunmasına ilişkin politikalar üretilmesi olumlu gelişmeler olarak kaydedilmektedir. Ancak; sit alanı içerisinde tanımlanan ve parçacıl çözümler getiren "yenileme alanları" için aynı şeyi söylemek pek mümkün görünmemektedir. Bu çalışma kapsamında incelenen Süleymaniye ve Sulukule Yenileme Alanları 5366 sayılı "Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun" kapsamında Yenileme Alanı ilan edilmiştir. Söz konusu kanun kapsamında; Sulukule Yenileme Alanı ve Süleymaniye Yenileme Alanı'nda hazırlanan avan projeler İstanbul Yenileme Alanları KVKBK'unca onaylanarak Sulukule'de uygulama tamamlanmış olup; Süleymaniye'de ise onay süreci ve uygulama aşaması devam etmektedir. Söz konusu alanlarda bu çalışmalar devam ederken; bu süreçte UNESCO Dünya Miras Komitesi Tarihi Yarımada Yönetim Planı Alanı'nın çeşitli uygulamalarla önemli tehditlere maruz kaldığını 2006, 2007,2008 ve 2009 yıllarına ait raporlarında yinelemiştir. İstanbul Kara Surları Dünya Miras Alanı içerisinde yer alan Sulukule'de; yapılan uygulamaya yönelik gerek ulusal gerekse uluslararası boyutta yapılan eleştiriler; ne yazık ki uygulamanın fiziksel ve sosyal zemininin oturtulamadığını göstermektedir. Sulukule Yenileme Alanı Projesi'nin hazırlama ve uygulama süreçlerini yöneten Fatih Belediyesi tarafından projenin amacı olarak; İstanbul'un tarihsel süreci içinde çok önemli yeri olan ve bir dönemin mimarisini ve yaşam biçimini yansıtan bu bölgesinin, yaşam kalitesi yüksek sağlıklı bir çevre haline getirilmesi; Proje ile tarihi bölgenin, imar planı ve tarihi doku ile uyumlu, mevcut ada ve sokak dokularının korunduğu, yeterli sosyal donatı alanlarına sahip, otoparkları ile çağdaş konutlu yaşam alanlarına sahip olması olarak ifade edilmiştir. Ayrıca, yapı kalitesi ve işlevsel acıdan çöküntü bölgesi haline gelen bu alanın; fiziksel ve sosyal olarak iyileştirilmesinin hedeflendiği belirtilmiştir. Edirnekapı ile Vatan Caddesi arasında, Kara Surları bitişiğinde ve Sur Koruma Bandı sınırları içerisinde yer alan Yenileme Alanı'nın büyüklüğü 91.731,46 m²'dir. Fatih Belediyesi tarafından yürütülen ve farklı eksenlerde tartışmalara konu edilen Sulukule (Fatih Hatice Sultan-Neslişah Mahalleleri) Yenileme Projesi; özellikle bölgede yaşayan Roman nüfusun yaşam alanlarında kurdukları ilişki ağlarını ve bölgenin kendi içindeki sürekliliğini koparması konusuna odaklanmıştır. Her ne kadar çeşitli sivil toplum örgütleri ve mesleki grupların çabalarıyla yenileme projesi sürecinde gelişen toplumsal travmayı azaltmaya yönelik çalışmalar yapılmış olsa da Sulukule'de artık yeni bir yaşam başlamış ve proje kapsamında üretilen yeni konutlar da yeni sahiplerini bulmuştur. Beş etapta tamamlanması düşünülen ve 77 uygulama alanından oluşmakta olan Süleymaniye Yenileme Projesi ise yaklaşık olarak 938,178 m²'lik bir alanı kapsamakta olup; bulunduğu bölge hem UNESCO Dünya Miras Listesi'nde yer almakta hem de 1995 yılından itibaren Kentsel ve Tarihi Sit Alanı sınırları içerisinde yer almaktadır. Söz konusu projede birinci aşamayı ayakta kalan kültür varlıklarının restorasyonu oluşturmaktadır. İkinci aşama yıkılmış ya da yanlış uygulama yapılarak kaybedilmiş olan kültür varlıklarından bilgisi ve belgesine ulaşılanların aslına uygun olarak yeniden yapılması; üçüncü aşama ise bilgisi ve belgesi olmayan boş parsellerde veya üzerinde niteliksiz yapı bulunan parsellerde yeni yapı yapma aşaması olarak belirlenmiştir. Çok kapsamlı ve uzun vadeli çabalar gerektiren projede; sivil toplum örgütleri ve toplumsal ölçekte büyük çaplı eleştirilerin söz konusu olmadığı yenileme projesinde eleştiriler çoğunlukla tarihi yapılarda restorasyon, rekonstrüksiyon ve tarihi çevrede yeni yapı sorunsalı üzerinde odaklanmıştır. Bugün gelinen noktada; yenileme projesi sonrasında Sulukule de uygulama tamamlanmış; anıt eser ve kültür varlıkları dışında fiziksel ve sosyal yapı tamamen değişmiştir. Süleymaniye Yenileme Alanı'nda ise; bazı yapıların 5366 sayılı yasa öncesinde restorasyon gördüğü bir yana bırakılırsa; Süleymaniye'nin özgün konut dokusunun ne derecede korunacağı ve Tarihi Yarımada'nın ruhuna uygun olup olmayacağı söz konusu kanun kapsamında yapılan uygulamalar tamamlandığında ortaya çıkacaktır. Ancak; yenileme projesi kapsamındaki yapılar değerlendirildiğinde; küçük müdahalelerle kurtarılabilecek pekçok yapı bulunduğu ve bunların doğru restorasyon uygulamaları ile özgün hallerinin korunabileceği görülmektedir.

Ayşe Budak
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Beyoğlu Telefon Santrali restorasyon projesi

Bu tez çalışmasında İstanbul ili Beyoğlu ilçesi Tomtom Mahallesi, 323 ada 30 parseldeki yapının mevcut durumunun belgelenmesi ve restorasyon projesi hazırlanmıştır. Bu kapsamda yapılan araştırmalar ve incelemeler ışığında, yapının kültürel değeri ortaya çıkarılıp korunması hedeflenmiştir. Yapı, Kültür Bakanlığı Koruma Kurulu tarafından 2.derece tarihi eser olarak tescillidir. Yapı bir bodrum ve üç kata sahip olup toplam 4 katlıdır. Bina sonradan yapılan eklerle birlikte, 765 m² oturum alanına sahiptir. Parsel alanı ise yaklaşık 1175 m²'dir. Osmanlı Devleti'nin son dönemlerindeki batılılaşma ve çağdaş teknolojileri kullanma gayretinin bir sonucu olarak Beyoğlu Telefon Santrali yapılmıştır. 1.Meşrutiyet ve II.Abdulhamit'in baskıcı yönetimi sonrasında, Sultan V.Mehmed Reşad döneminde yapılan anlaşma sonucu Dersaadet Telefon Anonim Şirket-i Osmaniye adındaki şirket, santrali 1913 yılında hizmete sokmuştur. Bu şirket Beyoğlu ile birlikte Eminönü (Tahtakale), Kadıköy'de de benzer santralleri inşa ettirmiştir. Yapıda son inşaat teknolojilerinin kullanılması hedeflenmiş olup betonarme sistem tercih edilmiştir. Yapının mimarı M.Boyazoglou ve W.Sprowson'dur. Mühendisi ise G.Kaul'dur. Bina halen kullanılmaktadır. PTT'den Türk Telekom'a devredilmiş olup mülkiyeti Türk Telekom'dur. Beyoğlu telefon ve internet hatları bu santralden yer altına verilmektedir. Ayrıca santralin bodrum katının bir kısmını Boğaziçi Elektrik (BEDAŞ) kullanmaktadır. Birinci bölümde çalışmanın amacı ve yöntemi açıklanmıştır. İkinci bölümde Osmanlı Devleti'nde telefon kullanımı anlatılmıştır. İlk kurulan santraller ve yapılan telefon görüşmelerine değinilmiştir. Üçüncü bölümde yapının yer aldığı Beyoğlu ilçesi tarihçesi ve yapının yakın çevresi ile olan ilişkisine yer verilmiştir. Dördüncü bölümde yapının mevcut mimari özellikleri anlatılmış, mekanları tanıtılmıştır. Taşıyıcı sistem özellikleri ve hasarlarından bahsedilmiştir. Yapının sahip olduğu dekoratif öğeler açıklanmıştır. Beşinci bölümde yapının zaman içerisinde geçirdiği değişiklikleri anlatan restitüsyon projesi açıklanmaktadır. Yapıya eklenen bölümler anlatılmıştır. Eski fotoğraflar ve haritalar ışığında hazırlanan restitüsyon ile yapının ilk yapıldığı haline ulaşmak hedeflenmiştir. Altıncı bölümde ise restorasyon önerileri anlatılmıştır. Yeniden işlevlendirme ve Türk Telekom'un bu yapının geleceği hakkındaki planlarına değinilmişir. Yapıdaki öngörülen hasarlar belirtilip detaylı mühendislik çalışmasına ihtiyaç duyulan yerler işaret edilmiştir. Çalışma, bütün bölümlerde anlatılan bilgi ve projelerin değerlendirildiği sonuç bölümüyle tamamlanmıştır.

Betonarme binalarTarihi korumaTelefon santrali
Doğan Taşdemir
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Pediyatrik tedavi mekanlarını kullanan bireylerin mekansal algılarının bilişsel ve mekan dizimi yöntemleriyle irdelenmesi

Çevre ve davranış teorileri, insanla çevre arasındaki ilişki ve etkileşimi algı, davranış, bilişim, zihinsel şema gibi kavramlar üzerinden tartışan bir araştırma alanıdır. Gündelik yaşantısında birey, sıklıkla bulunduğu çevreler dahilinde çevreden kaynaklanan uyaranlarla etkileşim kurmasının neticesinde belirli davranış kalıpları geliştirir. Bu bağlamda çevre, bireyin algısal süreçleri ile birlikte davranışları üzerinde etkili olan bir kavram olmakla birlikte bireyin davranışlarında hasıl olan değişiklikler de benzer şekilde çevre üzerinde etkindir. Bireyin gündelik yaşantısında alışkın olduğu çevre ile arasındaki uyumlu etkileşimi sekteye uğratan ve birey adına çevresel değişimi zorunlu kılan bazı dönemler vardır. Bu dönemlerden birisi de bireyin hasta olduğu zaman aralıklarıdır. Zira, bireyin sağlık ve sıhhat düzeyinin uzun süre bozulması, kimi zaman bireyin belirli bir süre boyunca alışkın olduğu çevrenin haricinde farklı bir çevrede bulunmasını ve hatta yatılı olarak tedavi göreceği ve bilmediği yeni bir çevreye dahil olmasını gerektirebilir. Hastalığın birey üzerinde sebep olduğu konfor eksikliği bir yana, adapte olunması gereken yeni bir çevresel bileşen, bireyin söz konusu bu çevreden kaynaklanan bir çevresel baskı yaşamasına neden olur. Yetişkin bireyler için dahi oldukça yıpratıcı olan bu süreç, çocuk bireyler söz konusu olduğunda ise çok daha stresli ve başa çıkılması güç olan bir süreçtir. Zira rutin yaşantısını, ev merkezli bir çevre ile birlikte okul ve rekreasyon alanlarında geçiren çocuklar, belirli bir süre yatarak geçirmek zorunda kaldıkları teşhis ve tedavi çevrelerinde, yeni bir mekan ve bu mekana ait olan sosyal faktörlere de uyum sağlamak zorunda kalır. Çevreyle arasındaki etkileşimi kökünden değişen çocuğun, maruz kaldığı bu çevresel baskı altında, edindiği deneyimin zihninde yeni ve farklı bir takım bilgi işleme süreçlerinin oluşmasına neden olarak yeni bir takım davranış kalıpları geliştirmesi mümkündür. Bu sebeple, yetişkinlere kıyasla özel bir pedagojik yaklaşımla tedavi edilmesi gereken yaşça küçük bireylerin tedavi gördüğü pediyatrik tedavi çevreleri, çocuğu fiziksel, bilişsel, sosyal ve psikolojik ihtiyaçları olan bütüncül bir varlık olarak ele alan çocuk merkezli bir çevre ve mekansal düzende tasarlanması gereken mekanlardır. Bu bağlamda, çocuğun tedavisi süresince, ona birinci dereceden bir yakının refakat etmesi elzem bir koşul olarak öne çıkar. Bununla birlikte, çocuğa refakat eden bireyin de alışkın olduğu çevreden belirli bir süre ve yeni bir gündelik rutin benimsemek ve yeni bir çevreye uyum sağlamak zorunda kaldığı söylenebilir. Dolayısıyla, çocukların tedavi süreleri boyunca refakatçilerle birlikte hemşire, hastabakıcı ve uzman doktor gibi gündelik yaşamda sıklıkla karşılaşmadığı sosyal bileşenlerden kaynaklanan uyaranlar sebebiyle bir takım farklı davranış kalıpları göstermekte oldukları söylenebilir. Dolayısıyla, bu tez kapsamında, araştırmanın ana aktörü olan pediyatri hastasının, birincil mekan olarak uyum sağladığı ev merkezli bir çevrenin dışında adapte olmak zorunda kaldığı ikincil mekan olan pediyatrik teşhis ve tedavi çevrelerinin fiziksel ve sosyal koşullarına bağlı olarak değişen algısı ve bu algısal süreçlerin çocukların bilişsel haritalarına olan etkilerinin araştırılması hedeflenmektedir. Bununla birlikte, tez kapsamında bir tasarım problemi olarak ele alınan pediyatri çevreleri, pediyatri hastaları olarak çocuklarla birlikte refakatçiler ve tez kapsamında ele alınan sağlık profesyönellerinden olan hemşire ve hastabakıcılarla paylaşılan mekanlardır. Zira, farklı fiziksel, duygusal ve sosyal ihtiyaçları olan fakat aynı çevre dahilinde bir arada bulunmaları gereken bu üç sosyal grup, kimi zaman aynı mekanları paylaşmak zorunda kalması sebebiyle bu sosyal ve çevresel etkileşimin her sosyal grup üzerinde farklı etkileri olduğu öngörülmüştür. Dolayısıyla tezin kapsamı, tasarım problemi olarak ele alınan bir pediyatri çevresinin fiziksel bileşenleri ile bu çevre dahilinde tedavi gören çocuk ile aynı tedavi çevresini kullanan refakatçiler ile hemşire ve hastabakıcılar arasındaki sosyal etkileşimi ve algısal süreçleri kişisel mekan, mahremiyet, psiko-sosyal alan, sosyo pedal ve sosyofugal mekan kavramları bağlamında irdelemek olarak belirlenmiştir. İrdeleme süreci kapsamında yapılan alan çalışması Cerrahpaşa Hastanesi Pediyatrik Hematoloji ve Onkoloji Servisi'nde, 30 çocuk, 30 refakatçi ile 13 hemşire ve hastabakıcının katılımıyla gerçekleştirilmiş olup, davranış haritaları, bilişsel haritalar ve mekan dizimi yöntemleriyle elde edilen verilerin geçerliliği istatiksel olarak araştırılmıştır. Çocuklara ilişkin elde edilen bilişsel veri ile birlikte farklı sosyal rollere sahip olan üç grubun davranışsal verisi ile, her mekanın sentaktik verileri arasında kurulan korelasyonlar sonucunda, mekanın fiziksel yapısına ilişkin sentaktik verilerin, bireylerin davranışsal ve bilişsel frekansları ile ilişkili olup olmadığı analiz edilmiştir. Tez çalışmasının analizlerinde, üç aşamalı bir metodoloji kullanılmıştır; ilk veri grubu kapsamında pediyatri hastaları, refakatçiler ve hemşire ve hastabakıcılara ilişkin davranışsal frekanslar, ikinci veri grubu kapsamında pediyatri hastalarına ilişkin bilişsel frekanslar elde edilmiştir. Üçüncü veri grubu kapsamında ise mekanın sentaktik değerleri Syntax 2D yazılımı aracılığıyla ortaya konmuştur. Elde edilen bu veriler arasında istatiksel bağlamda anlamlı ilişkiler olup olmadığı, SPSS istatistiksel programı aracılığıyla gerçekleştirilen kikare ve basit regresyon analizleri ile sınanmıştır. Gerçekleştirilen analizlerde ortaya çıkan anlamlı veriler ele alındığında, farklı kullanıcıların davranış haritaları bağlamında, refakatçilerin davranış frekanslarının, hemşire ve hastabakıcılar kadar yüksek olduğu, pediyatri hastalarının davranış frekansının ise en düşük seviyede olduğu ortaya çıkmıştır. Pediyatri servisinin plan şeması ele alındığında, hemşire istasyonu ve mutfak gibi mekansal bileşenlerin, farklı gruplar tarafından ortak olarak paylaşılan mekanlar olduğu ve sosyal etkileşimin artmasında etkili olan sosyopedal mekan bileşenleri olduğu tespit edilmiştir. Örneğin mutfak mekanı, özellikle refakatçilerin bir taraftan yemek pişirme eylemini sürdürürken, diğer taraftan onların sosyal etkileşimde bulunduğu ve dayanışmanın arttığı ailevi bir mekandır. Bir diğer sonuç, pediyatri hastalarının zamanlarının büyük bir bölümünü geçirdikleri hasta odalarının, onların serviste aidiyet kurdukları mekanlar olarak bağlandıkları, hobi gereçleri, kişisel eşyalar ve eğitsel faaliyetlerde ürettikleri ürünleri enstale ederek kişiselleştirme çabası gösterdikleri mekanlar olduğu söylenebilir. Bu sebeple, hasta odaları, çocuklar bağlamında, onların yeni adapte oldukları günlük rutinin ve çevrenin yeni referans noktası olarak kabul edilebilir. Hasta odaları ve koridor arasında yer alan pencerelerin, çocukları mekanda gerçekleşen eylemleri takip edebilmelerini ve çevrelerini algılayabilmelerini sağlayan etkili bir görsel bir iletişim aracı olduğunun tespit edilmesinin yanı sıra, pencereler sebebiyle çocukların sürekli olarak gözlem altında olma halinin ise, çocukların mahremiyet, kişisel ve psikososyal alanlarını tehdit edici bir unsur olduğu saptanmıştır. Çocuklar bağlamında en yüksek davranışsal frekansın oyun odası kapsamında ortaya çıkmış olması, çocukların yatarak tedavi gördüğü bu süre boyunca, sosyal etkileşime anlamlı miktarda ihtiyaçları olduğu gösteren önemli bir sonuçtur. Oyun mekanının refakatçilerin davranış haritalarında da oldukça yüksek bir frekansa sahip olması ise, bu mekanın hem çocuklar hem de diğer kullanıcı grupları arasındaki etkileşimi arttıran sosyopedal bir mekan olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, alan çalışmasının yürütüldüğü servisin plan şemasının merkezde yer alan tek koridorlu bir plan şemasına sahip olmasının, çocukların bilişsel haritalarında yüksek frekansta hatırlanmasında etkili olduğu tespit edilmiştir. Bu bağlamda, plan şemasının anlaşılabilir bir kurguya sahip olması (intelligibility), çocukların bilişsel haritalarında etkin bir faktör olduğu analizlerle de desteklenmektedir. Öte yandan koridor elemanının, farklı sosyal grupların davranış modlarının kesiştiği bir mekansal bileşen olduğu saptanmıştır. Çocuklar, koridoru, bir baştan bir başa yürümek suretiyle hem bir egzersiz, hem de diğer kullanıcılarla sohbet alanı olarak kullanırken, refakatçiler, bu mekanı diğer refakatçilerle sohbet etme, telefon görüşmelerini yapma ve hasta odaları enfeksiyon riski sebebiyle ziyarete açık olmadığından, ziyaretçilerini ağırlama amacıyla kullanmaktadır. Hemşire ve hastabakıcılar ise koridoru, sağlık takibini yaptıkları odalara ulaşma, refakatçilere bilgi aktarma, uzman doktorlarla bilgi alışverişinde bulunma ve çocuklarla küçük sohbetler yapma amacıyla kullanmaktadırlar. Bu sebeple koridor, tüm kullanıcılar bağlamında, sosyal etkileşim ve dayanışmanın kesişimi olan bir mekandır.

Bilişsel haritalamaKişisel alanMimari mekan+4
Nevşet Gül Çanakçıoğlu
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
DoctorateOpen AccessEN

An approach for developing road traffic noise annoyance prediction model

The main objective of "Assessment and Management of Environmental Noise (2002/49/EC)" Directive (The European Parliament and The Council of The European Union, 2002) is to define a common approach intended to avoid, prevent or reduce the harmful effects, including annoyance, due to exposure to environmental noise. To that end, noise mapping, informing the public and action planning shall be implemented. The term, 'annoyance' is defined in the Directive as 'the degree of community noise annoyance as determined by means of field surveys'. Lden and Lnight are defined as noise indicators for annoyance and for sleep disturbance, respectively. Noise annoyance dose-effect relations are to be established for these given indicators. It is stated in the Directive that each action plan should contain estimates in terms of reduction in number of people annoyed and sleep disturbed. Although the main purpose of the Directive and of noise control studies over the world is to reduce noise annoyance, the implementation is focused mostly on reducing noise levels, not annoyance, because annoyance levels are directly linked to noise levels in dose-effect relationships. Dose-effect relationships linking Lden and Lnight noise indicators to annoyance levels are provided by European Commission Working Groups. The dose-effect relationships were created from socio-acoustic surveys, made in countries of North Europe, North America and Australia. These relationships do not necessarily apply to other countries to consider social factors of annoyance. In some studies it is concluded that in dose effect relationships, social, psychological or economic factors, are far more important than acoustic or physical factors. On the other hand, many studies have shown that the indicators used, such as A-weighted values or Lden and Lnight, do not reflect many aspects of annoyance. A more efficient and accurate way to determine annoyance might be to eliminate global noise indicators and to create local models which use all the information collected for noise mapping as input, and provide annoyance levels as a direct output, taking into account physical and non-physical factors. To that end, this study is designed to create an approach for developing a road traffic noise annoyance prediction model. This approach allows authorities to develop their own annoyance prediction models, taking into account characteristics of traffic, urban development and population. The objective of this approach is to create an accurate local road traffic noise annoyance prediction model which considers not only acoustical aspects but also social aspects, without using noise indicators. The approach to develop the model includes well known methods such as noise maps, socio-acoustic surveys, sound insulation measurements, sound recordings and listening tests. Using all of these methods together, provides detailed information on noise sources, urban propagation conditions and people's responses to certain types of noise heard inside their homes, which help to create an accurate model. Using an accurate annoyance prediction model may provide cost effective action plans which focus on decreasing annoyance levels, and not only noise levels. Planning actions against annoyance may be easier to organize because the model helps to understand the factors which effect annoyance levels. There are some limitations to this approach. The approach is only for road traffic noise sources, but further studies may be used to implement the approach for other noise sources. This approach is for general noise annoyance and not sleep disturbance, because this study does not include awakening, motility or health effects. Meteorological effects are not taken into account because of the negligible attenuation in urban conditions. In this thesis, the approach is implemented to create an annoyance prediction model in the urban area of Besiktas in Istanbul city of Turkey, for road traffic noise. All the steps of the approach, noise maps, socio-acoustic surveys, sound insulation measurements, sound recordings, sound clips and listening tests are used to develop and to validate the model.

AcousticAcoustic perceptionNoise+4
Mine Dincer
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Gerçek boyutlu cam panel cephe sisteminin uzun dönem taşıyıcılık ve sızdırmazlık performansının değerlendirilmesi

Panel giydirme cephe sistemleri özellikle çok katlı binalarda hafifliği, uygulama kolaylığı ve uzun dönem performansı bakımından yaygın olarak kullanılan sistemlerdir. Giydirme cephe sistemi tasarımında bina ölçeği ve kat yüksekliği arttıkça bakım ve onarım maliyeti de orantılı olarak artmaktadır. Bir binanın olası bakım ve onarım maliyetlerini azaltmak ve bina kullanımı süresince iç ve dış konfor koşullarının sürdürülebilmesi, binanın yaşam dönemi boyunca problem olabilecek faktörlerin belirlenmesi, test edilmesi ve test sonuçlarına bağlı olarak sistem tasarımlarının gerçekleştirilmesi önemlidir. Çalışma kapsamında, çok katlı binalara uygulanan bir panel giydirme cephe sisteminin dış ortama açık deney düzeneği üzerinde uzun dönemde göstereceği taşıyıcılık ve sızdırmazlık performansının belirlenmesi amacına yönelik olarak gerçek zamanlı ve gerçek boyutlarda deneysel çalışmalar yürütülmüştür. Deneysel çalışmalar, çok katlı binalarda üst katlarda rüzgâr yüklerinin artması ve iklimsel koşullardaki değişime bağlı olarak cephe performansının değişiminin belirlenmesi ilkesine dayanmaktadır. Çalışma kapsamında birebir aynı detaya sahip iki ayrı panel sistem seçilerek test prosedürleri uygulanmıştır. Sistemlerden yalnızca birine yorma deneyi uygulanmış ve her iki sistemin bir yıllık deneysel çalışma sürecinde rüzgâr, hava, su ve sismik dayanım deneyleri beş farklı dönemde gerçekleştirilerek sistemlerin farklı dönemlerdeki performans değişimleri belirlenmiştir. Her deney sonrasında sayısal sonuçlar alınarak standartlarda yer alan sınır değerlerin aşılıp aşılmadığı kontrol edilmiş ve sistemlerin farklı performans parametreleri ortaya konmuştur. Tez altı Bölüm'den oluşmaktadır. Bölüm 1'de çalışmanın amacı, kapsamı, yöntemi ve çalışma süreci hakkında bilgiler verilmiştir. Giydirme cephelerin bütünü ele alınarak, cephelerin gelişimi ve cephe bileşenleri hakkında bilgiler Bölüm 2'de incelenmiştir. Daha sonra, taşıyıcılık ve sızdırmazlık ölçütlerine bağlı olarak performans gereksinimleri açıklanmış ve giydirme cephelerin gelişmiş bir türü olan panel sistemler hakkında bilgiler sunulmuştur. Bölüm 3 tez çalışmasının ana bölümü olup burada deneysel çalışmanın süreç şeması ile deneyler açıklanarak deneylerden elde edilen sayısal sonuçlara yer verilmiştir. Önceki bölümde elde edilen sayısal sonuçlar kullanılarak performans değerlendirmesi Bölüm 4'de yapılmıştır. Performans değerlendirmesi yapılırken günümüzde birçok problemin çözümünde yaygın olarak kullanılan çok ölçütlü karar verme yöntemlerinden AHP, COPRAS ve TOPSIS yöntemleri kullanılarak sistemlerin uzun dönemde gösterdiği performans değişimi ortaya konmuştur. Gerçekleştirilen çalışmanın topluca genel bir değerlendirmesi Bölüm 5'de, elde edilen sonuçlar ve gelecekte yapılabilecek olası çalışmalar için öneriler ise Bölüm 6'da verilmiştir.

Emir İlter
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Mekânın özü: Maddesel gerçeklik ötesi, mekânsal aura

Tez, aurası olmayan, hissiz fakat görüntü odaklı, sayısal ve metalaşmış mekânlara olan rahatsızlıktan dolayı ortaya çıkan bir anlam arayışıdır. Mekânı salt fiziksellikle ele almaz, bütün maddesel ve maddesel olmayan bileşenleri araştırır. Bunların birleşimlerinden doğan enerjiyi yani aurayı inceler. Bu aura insanın mekânla fiziksel ötesi ilişki kurmasını sağlarken, aynı zamanda insanın mekânda bıraktığı izleri de içerir. Buna göre mekânla olan iletişimde (farkında olmadan veya farkındalıkla) bütün geçmişiyle bağlantı kurulur, bu mekândaki deneyimi yoğunlaştırır. Aurası olan bir mekân kişiyi kendine çeker, lineer düşünmenin aksine anlık duygusal algıyla onu etkiler. Böyle mekânlar dokunsal mekânlardır, motivasyonu fizikselliğin altında yatar. Dokunsal mekânlar bireyin ve toplumun var oluşunu anlamlandırır ve güçlendirirler, yaşanmışlıklar oluşturur ve hayalgücünü tetikler. Oysa tamamen fizikselliğe yönelen ve sadece görmeyi yücelten bir mimari yaklaşım, zamanla insanı yalnızlaştıran ve soyutlanan bir varlık haline getirir. Anlamını kaybeder. Halbuki insan sadece fiziksel bir varlık değildir, duyguları ve kendi aurası var olan bir bütündür. Mekânların insanlar üzerinde değişik etkileri vardır, bu insanın algısına, o anki ruh hâline, belleğine göre değişiklik gösterebilir. Fakat yine de mekânın aurası farklı kökten gelen bir çok insanı etkilemeyi başarabilir. Bu mekânın dokunsal olmasından peydahlanmış, fiziksel ve olgusal durumların, kaynaşmaların, çakışmaların toplamı yani aurasının sonucudur. Yani bu durumda mekânın aurası çok değişkenli, kısmen kontrol edilebilen bir olgudur denebilir. Bu olgu mekânsal deneyim, aidiyet oluştururken, duygusal tepkimeyi ve hayal gücünü tetikler. İnsan mekândan etkilenir, mekânı sever veya rahat hisseder, yer duygusu oluşur. Öyle ki mekân ve insan arasında oluşan bu etkileşim, insanların tavırlarının ve kıyafetlerinin mekândan mekâna farklılık göstermesine neden olur. Tezin çalışmasının ilk bölümünde aura kavramının bir kullanıcı olarak bireyler için ne ifade ettiği ve bireyleri nasıl etkilediği anket yöntemiyle araştırılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre bireyler, mekâna ait hissetmede, deneyimlemede, mekânda rahat olmada, mekânsal auranın önemli ölçüde etkili olduğunu düşünmektedir. Mekânsal auranın olmadığı yerlerde ise, mekânı terk etmek istediklerini belirtmişlerdir. Çalışmanın ikinci ve ana bölümünde aurası olan iki mekân, Vals Kaplıcası ve Sancaklar Camii Pallasmaa kavramları üzerinden, kişisel görüşmeyle elde edilen bireylerin deneyimi ve mimarların tasarım yaklaşımıyla desteklenerek incelenmiştir. Yapıların duyuları ve hisleri esas alan, özgün ve tevazu gösteren tasarım yaklaşımlarının, duyusal; dolayısıyla aurası yoğun mekân oluşturduğu, kişilerin hayal gücünü tetikleyen, duygularını, aidiyetini ve anılarını oluşturan mekânlar olduğu tespit edilmiştir. Özet olarak, tezde auranın dinamikleri incelenmiş, kişinin dünyasal varoluşunu anlamlı halde getirdiği vurgulanmıştır. Böyle bir mekânın ise mimarın deneyimlerinden, hislerinden, hayal dünyasından feyzaldığı görülmüştür. Tez, anlamın kaybolduğu mimarlığa aslında ilkel bir pencereden bakmayı ve anlam aramayı amaçlamıştır.

Esra Ecem Öksüz
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Mimarlık ve strüktür

Çalışma dijital araçların mimarlığın/mimarların, strüktür/inşaat mühendisi ile olan ilişkisinde bir değişim/dönüşüm/farklılaşma getirip getirmediği sorusunun araştırılması ile ilgilidir. Bu soru dijtal teknolojilerin, tasarım sürecinin başından inşanın sonuna aynı araçların kullanımını mümkün hale getirerek önerdiği kesintisiz süreç nedeni ile tektonikler bağlamında daha önce mümkün olmayan bir potansiyeli açığa çıkarttığı öngörüsü etrafında şekillenir. Çalışmanın birbirine paralel olarak giden iki araştırma güzergahı zaman zaman birbirlerini dönüşerek asıl sorunun cevaplanması için çalışırlar. Birinci güzergah tasarlanarak inşa edileni, tasarım araçlarının kullanımı, temsil-tasarım ilişkisi, tasarımın amaçsallığı ve müelliflik gibi başlıklar ile ele alarak teknoloji kullanımının tasarlanarak inşa edilen üzerine etkilerini ortaya koymaya çalışır. İkinci güzergah ise bu yakından bakılan tasarım ve inşa sürecinde mimar-inşaat mühendisi ilişkisini ve bu ilişkinin sürece etkilerini ortaya koymaya çalışır. Birinci güzergah yapıların tasarım ve inşa süreçlerine dair veri ile ikinci güzergah işbirliklerinin doğasına dair veri ile ilgilenir. Ana soru dijital araçların dönüştürücü etkisi üzerinden kurulsa da dijital dönüşüm tarihsel süreçte mimarlık strüktürel kurgu ilişkisinin belirleyicisi olan teknolojik dönüşümün bir devamı, güncel karşılığı olarak ele alınır. Bu anlamda çalışmanın tartışması dijital teknolojilerdeki gelişmenin kendisine yoğunlaşmaz. Mimarın strüktürel kurgu ile olan ilişkisi tartışmanın merkezinde yer aldığından teknolojik dönüşüm sürece etkileri bağlamında ele alınır. Bu araştırmanın nesnesi tasarlanarak inşa edilendir. Yeni teknolojik ortamın temel karakteristiği olarak görünmezlik ve görünmezliğin serbest piyasa ekonomisinin çıkarlarıyla paralel gitmesi, görünür olanın /strüktürünün önemsizleşmesi sonucunu doğurur. Mimarlık alanında tasarlanarak inşa edilen önemsizleşmektedir. Tasarlanarak inşa edilenin kendisi ve ortaya çıkış sürecinin araştırma öznesi haline getirilmesi bu nedenledir. 'İnşa edilen', 'inşa eden-ler'i baş aktör yapar. Burada çoğu zaman işveren ya da ihtiyaç ile başlayan sürecin tasarım ve inşa aşamalarında, mimar ve inşaat mühendisi hala en önemli aktörler olarak görünmektedir. Bu aktörlerin ve gün geçtikçe artan sayıda yardımcı aktörün tasarım ve inşa sürecindeki ilişkileri inşa edileni ortaya çıkarır. İnşa edilene yakından bakarken inşa edenleri de bir tür gösterge olarak ele almak bu nedenle anlamlı görünmüştür. Strüktürün dinamik doğasının statikleşerek, bir araya getirişin (strüktürün) bir araya getirilene (yapı) referans verir şekilde çoğu zaman ise sadece taşıyıcı sisteme indirgenerek kullanılmasının yarattığı anlam kayıpları tezin ilgi alanını ile örtüşür. Bu nedenle strüktür kavramının kullanılışı metnin anlaşılması için kritik önemdedir. Eduard Sekler'in strüktür, yapı ve tektonik tanımları ile metnin içindeki kullanımları örtüşür. Strüktür metinde construction/yapı ile structure/strüktür arası ayrışma belirgin şekilde kullanılır. Strüktür daha genel ve soyut bir sistem ya da organizasyon olarak kavramsallaştırırken, yapıyı ise bu sistem ya da organizasyonun inşa edilen hali olarak tanımlanır. Yapı daha statik (ama yaşlanmaya açık) iken strüktür dinamik (kuvvetler ya da malzemeden uzak olmayan) biraraya getirişin kendisidir. Metinde tektonik strüktürel konseptin yapı/construction olarak uygulama imkanı bulduğunda bizi etkileyen görsel sonucun anlamsal nitelikleri olarak kullanılır. Tektonik, strüktürel konseptin inşa edilmiş hali olan yapı ile alakalı olduğu gibi, strüktürel prensibin kendisi, malzemelerin doğası ve bu birleşimden kaynaklananı deneyimleyen özneyi de işin içine sokar. Strüktürel kurgu tasarlanabilir iken tektonik ise tam olarak tasarlanamaz. Çalışma yöntemi olarak örneklerin analizi seçilmesi nedeni ile örneklerin tasarım süreçleri, tasarım sürecinde inşaat mühendisi ve mimar ilişkisi, müelliflik, tasarım kararlarının inşa edilene dönüşümünde kullanılan araçlar, temsilin strüktürel kurgu ile ilişkisi, programın strüktürel kurguya dönüşümü gibi bir çok başlık ile tasarlanarak inşa edilen ele alınır. Metnin girişinde soru-nun tanımı yapıldıktan, kavramsal çerçeve ve amaçlar açıklanmaya çalışılmış, karşılaşılan zorluklar ve güncel bağlamdaki tartışmalardan bahsedilmiştir. İkinci bölümde mimar mühendis ayrımının oluştuğu kabul edilen 18. yüzyıldan günümüze tarihsel örnekler ve metinler eşliğinde konu ele alınır. Bu bölümün amacı strüktür/taşıyıcı sistem/inşaat mühendisi ve mimar/mimarlık olarak oluşan ayrışmanın ve teknolojik dönüşümlerin tasarlanarak inşa edilene etkilerini tarihsel bir perspektifte ortaya koymak ve ana tartışmaya zemin hazırlamaktır. İkili aks burada da ana soruyu araştırmak için çalışır. Tasarlanarak inşa edilenin malzeme teknolojisindeki değişikliklerin belirleyici etkisi ile dönüşümü, demir/çelik ve ardından betonarmenin getirdiği tektonik dönüşüm bölümün kronolojik bölümlenmesini oluşturur. Dijital araçların kullanılmaya başlanmasından önce inşa edilen üç yapıya önem verilerek dijital öncesi strüktür/mimarlık ve mimar/inşaat mühendisi ilişkisi ortaya konmaya çalışılır. Ardından dijital teknolojilerin strüktürel kurgu ve tektonikler bağlamında getirdiği yenilikler kısaca özetlenir. Bölümün sonunda üçüncü bölümde incelenen ve ana tartışmanın öznesi olan yapıların seçim kriterleri açıklanır. Üçüncü bölüm güncel karşılaşmalar olarak seçilen beş yapı üzerinden ana tartışmanın yürütüldüğü bölümdür. Dijital teknolojilerinin kullanımının simge yapısı olduğu düşünülen Guggenheim Bilbao Müzesi başlangıç kabul edilerek dijital kullanımının erken dönemi olarak kabul edilebilecek zaman aralığında yapılmış ve kamu kullanımı amaçlanarak inşa edilmiş projeler seçilmiştir. Kamu kullanımı, kamu kaynakları ile yapılma, yarışma ile seçilme tasarım ve inşaya dair kararların bireysel işverenlerin kişisel yargıları ile ilişkilenmemesi için önemsenmiştir. Yapıların yalnızca dijital teknolojilerin tasarlama ve inşa edilme potansiyelleri ile inşası mümkün hale gelmiş olması bir başka seçilme kriteridir. Mimarlık eleştirisinin görece kısa zaman önce yapılmış yapılara ilgi göstermiş olması yapıların, mimarların ya da mühendislerinin yaklaşımları ile tartışılmış olmaları ana tartışmayı yürütebilmek adına önemsenmiştir. Yapılar ikili araştırma aksına uygun olarak bir yandan tasarım ve inşa süreçleri, süreçte teknoloji kullanımı, temsil-inşa edilen ilişkisi, müelliflik gibi başlıklar ile ele anılırken bir diğer yandan mimar inşaat mühendisinin tasarım ve inşa sürecindeki pozisyonları ve süreç sonrası temsil ele alınır. Burada bu ikili aks boyunca dijital araçların tasarlanarak inşa edileni ne ölçüde değiştirdiği ve yapı, strüktür ve tektonikler bağlamında dijitalin kolaylaştırıcı etkisinin ne ölçüde başarıldığı ortaya konmak istenmektedir. Dördüncü bölüm ana tartışmanın yürütüldüğü beş yapı hakkında ayrı ayrı yapılan incelemelerden çıkan sonuçların formun modifikasyon ile ilişkisi temsil, programın forma dönüşümü, kamusal alanın dönüşümü, tasarım ve inşa sürecinde mimar-inşaat mühendisi ile müelliflik başlıkları altında birleştirilerek değerlendirildiği bölümdür. Başlıklar örnekler üzerinde yapılan çalışmaların ortaya koyduğu benzerlikler ile ortaya çıkmış, dijital araçların strüktürel kurgunun oluşumu ile ilişkili olarak ortaya çıkarttığı dönüşümlerin bu başlıklar altında özetlenebileceği düşünülmüştür. Sonuç bölüm ise çalışmanın amacının, elde edilen yeni fikirlerin, olası çalışma alanlarının açıklandığı ve tartışmanın burada ele alınmayan yönleri ile ilgili çeşitli yorumların yapıldığı, bölümdür. Bu tez hem uzun süredir yazanın kişisel gündeminde, entelektüel arayışında önemli olduğu için hem de mimarlığın farklı zamanlar ve araçlarla gündemde tutmaya çalışacağı bir soru olması gerektiği için "niteliğin nasıl üretildiği" problemi üzerine bir araştırma olmaya çalışır. Mesleğin geçirdiği dönüşümün, dönüşümün açığa çıkarttığı potansiyelin izini sürerken mimarlık alanında (birleştirilerek okunmaktan kaçılan) mimarlık ve strüktürün amaçsal ortaklıklarının tektonik tutarlılık olarak tanımlanan bir tür nitelik ortaya koymaya çalıştığını göstermeye çalışır.

Bilgisayar destekli tasarımMimari tasarımMimari yapı+2
Tomris Akın Paşaoğlu
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Bina kabuğunda ısı yalıtımı uygulamalarının yapısal performansı ve etkinliğinin İstanbul'da bir alan çalışması ile incelenmesi

Enerji tüketimi konusunda her alanda gündeme gelen verimlilik ve tasarruf kavramları, günümüz binalarının tasarlanması ve üretilmesi süreçlerinde alınan kararlarda belirleyici olmaktadır. Daha az enerji tüketen binaların sürdürülebilir bir çevre için daha kalıcı çözümler önermesi, malzeme üretimi, nakliyesi, tasarımı, uygulanması, hizmet süresi boyunca bakım/onarımı ve geri dönüşüm süreçlerinin tamamını kapsayan bütüncül bakış açılarını zorunlu hale getirmiştir. Enerjinin özellikle bina kabuğunda verimli kullanılmasını sağlayan tasarım yaklaşımları ve bunun için teknoloji kullanımı ile binalarda tüketilen enerji miktarları oldukça düşmektedir. Isıl konfor şartlarının ve iç ortam kalitesinin artırılması pasif tasarım stratejileri ile sağlanabilir. Bunun için bina kabuğunun ısıl özellikleri, güneşe göre konumu ve yapı formu gibi temel tasarım kararları etkili olmaktadır. Pasif ev tasarımı ile ısıtma, soğutma ve havalandırma sistemleri için yapının enerji tüketim oranları sınırlandırılmaktadır. Tez çalışmasında, enerji verimliliği ve sürdürülebilir yapay çevre açısından bina kabuğunda ısı yalıtım uygulamaları konusu ele alınarak ayrıntılı olarak incelenmiştir. Bu doğrultuda, gerek tasarımda gerekse uygulamada ortaya çıkan ve bina performansını doğrudan etkileyen ısı köprüleri, ısı yalıtım kalınlığının yeterli olmaması, yalıtım uygulamalarının hava ve su sızdırmazlıklarının sağlanmaması, yeterli ve etkin birleşim ve bağlantıların yapılmaması ve ayrıca yoğuşma gibi pratikte ortaya çıkan bazı sorunların belirlenmesine çalışılmış ve böylece daha sonra yapılacak olan tasarım ve uygulamalara bu yönde dikkat çekilerek katkıda bulunulması amaçlanmaktadır. Bina kabuğunda ısı yalıtım uygulamalarının performans ve etkinliğinin incelendiği bu çalışma, literatür araştırması, alanda ısı yalıtım uygulamalarının incelenmesi ve değerlendirilmesi amacıyla bir yapı inceleme formu oluşturulması ve son olarak alan çalışmasının gerçekleştirilmesi ve değerlendirilmesi olmak üzere, genel olarak üç bölümden oluşmaktadır. Literatür araştırmasının ilk bölümünde ısı yalıtım malzemelerinin özellikleri, çeşitleri ve performans gereksinimleri hakkında temel bilgiler, ısı yalıtım malzemelerinin üretim ve uygulamasına ilişkin yurt içinde ve yurt dışında yükümlülükte olan yasa, yönetmelik ve standartlar yer almaktadır. Ayrıca, ulusal ve uluslararası alanda ısı yalıtım performansı ile ilgili bilimsel özgün çalışmalar gözden geçirilmiştir. İkinci bölümde ise bina kabuğunda uygulanan ısı yalıtım sistemleri, yapıda bulundukları konuma göre incelenmiştir. Burada farklı çözümler gerektiren; ortamın ısıtılan veya ısıtılmayan alan olması, çatıların eğimli veya düz olması, düz çatıların gezilen veya gezilmeyen olması, duvarda ısı yalıtımının dışta, ortada veya iç kısımda olması, döşemelerin zemine oturması veya konsol olması gibi çeşitli durumlar için genel prensipler incelenmiştir. Böylece, yapılacak alan çalışması için gerekli temel bilgiler ve altyapı oluşturulmuştur. Alan çalışmasına hazırlık aşamasında, çalışmanın gerçekleştirileceği binalardan elde edilen verilerin sistematik bir şekilde derlenmesi ve sonunda genel bir değerlendirme yapılabilmesi için yapı inceleme formu oluşturulmuştur. Bu formda incelenen uygulamalar sekiz ayrı grupta sınıflandırılmıştır, ancak aynı yapı elemanı için farklı uygulamaları da kapsaması açısından bazı gruplar alt bölümlere ayrılmıştır. Son kısmında ise yapılan değerlendirme ile karşılaşılan performans sorunları ele alınmıştır. Alan çalışmasında toplam 19 bina ve 54 örnek uygulama ısıl performans açısından ayrıntılı olarak incelenmiştir. Binaların projelerinden edinilen ayrıntılar, sahada elde edilen bilgiler ve karşılaşılan farklı durumlar sistematik bir şekilde kaydedilmiştir. Isı yalıtımı uygulamaları ile doğrudan ilgili olarak belirlenen bazı sorunlar ısıl performansın etkinliği açısından değerlendirilmiş, ayrıca mevcut şartlar dikkate alınarak performans problemleri olası nedenleriyle tartışılmıştır. Son olarak alan çalışması kapsamında yapılan incelemeleri içeren atlas oluşturulmuştur. Alan çalışmasının değerlendirilmesi bölümünde, incelenen 19 binada karşılaşılan ısı yalıtım sorunlarının genel değerlendirmesi yapılmaktadır. Öncelikle ısı yalıtımının incelendiği yapı elemanları ve birleşimler değerlendirilmiştir. Daha sonra ısı yalıtım sorununun oluştuğu aşamalar, bulunduğu yer ve son olarak sorunların oluşma nedenleri, birbiriyle ilişkileri incelenmiştir. Alan çalışması sonucunda, ısı yalıtım sorunlarının en fazla 51 inceleme ile uygulama aşamasında oluştuğu tespit edilmiştir. Çevresel etkenler ile oluşan 11 sorunun tamamı uygulama aşamasıyla da ilişkilidir. Bu sorunlarda, uygulama aşamasında yapılan hataların çevresel etkenlerle bir araya gelerek ısı yalıtım performansını olumsuz etkilediği tespit edilmiştir. Isı yalıtım sorununun oluştuğu yapı elemanı ve birleşimlerinde gerçekleştirilen 50 incelemede, ısı yalıtım sorunlarının en fazla belirlendiği yer 26 incelemede tespit edilen, farklı yapı elemanı birleşimleridir. Farklı yapı elemanı birleşiminde oluşan sorunlar, toplam incelemelere oranlanırsa %52'ye karşılık gelmektedir. Bu orandan, tespit edilen bütün sorunların yaklaşık yarısının farklı yapı elemanlarının birleşimlerinde oluştuğu sonucu çıkarılabilir. Alan çalışmasında, 19 yapıda gerçekleştirilen 54 inceleme sonucunda toplam 104 ısı yalıtım sorunu tespit edilmiştir. Tespit edilen ilk beş ısı yalıtım sorunu; ısı köprüsü oluşumu, ısı yalıtımının uygulanmaması, hatalı bitiş veya bağlantı, malzeme deformasyonu ve işçilik hataları olarak sıralanabilir. Burada sıralanan ilk beş sorun, tespit edilen sorunların toplamının %75'ine karşılık gelmektedir. Sonuç olarak enerji tüketimi ve çevre sorunları günümüzde hızla artış göstermektedir. Alan çalışmaları, laboratuvar araştırmaları ve bilgisayar simülasyon programları yardımıyla binalarda enerji kayıpları ve performans sorunlarının araştırılması çalışmaları ülkemiz açısından önemli hale gelmektedir.

Mehmet Türkmen
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
DoctorateOpen AccessEN

Turkey's jewish heritage revisited: architectural conservation and the politics of memory

Bu araştırma, Türkiye'nin Yahudi mimarlık mirasının çevresini saran hafıza politikaları ile ilgileniyor. Bu doğrultuda, Türkiye'de yer alan üç sinagogun tarihçeleri ile restorasyonlarını inceliyor: İstanbul Ahrida ve Mayor Sinagogları ile Edirne Büyük Sinagogu. Pek çok tarihi Türkiye Sinagogu gibi, her üç yapı da yer aldıkları bölgelerin 20. yüzyılın ilk üç çeyreğinde Yahudilerce terkedilmesiyle atıl kalmış, harabeleşmişti. 1980 sonrasında ise bu üç sinagog diğerleri arasından sıyrılarak kültürel ve uluslararası politikaların, miras endüstrisinin, Avrupa Kültür Başkenti Programı'nın, vb. güçleri altında Türkiye'nin Yahudi geçmişinin vitrinleri olmak üzere seçilmişti. Geçmiş yüzyıllarda da defalarca 'hafıza mekanları' olmuş bu yapılar, restorasyon projeleriyle yeniden hafıza mekanlarına dönüştürülmüştü. Bu araştırma, bahsi geçen sinagoglar aracılığıyla Türkiyeli Yahudi kimliğinin ve hafızasının yeniden kurgulandığı çeşitli tarihsel anları karşılaştırmalı olarak ele alıyor; yapıların (gerçekleşen ya da gerçekleşmeyen) restorasyon süreçlerini eleştirel bir bakış açısıyla inceliyor. Geniş kitlelerin ve çok aktörlü tartışmaların ilgi odağı olan bu restorasyonlara dahil mimari uygulamaların yanı sıra onları sarıp sarmalayan söylemsel alanı mercek altına alıyor. Toplumsal hayatta söylemsel ve fiziksel üretimlerin birbirine bağlı olduğu fikrinden yola çıkan bu tez; ele aldığı yapılar bağlamında kimliğin, hafızanın ve mekanın birbirleriyle ilişki içinde defalarca yeniden üretildiğini savunuyor. Bu sebeple durum çalışmaları, hem mekanın üretimine, hem de kimlik ve hafızanın üretimine ilişkin verileri temel alıyor. Yapıların fiziksel özellik ve dönüşümlerinin yanı sıra onlara ilişkin imgeleri, söylemleri ve pratikleri inceliyor. Tez, sosyal-tarihsel ve kuramsal incelemeleri kesiştiren bir araştırma sürecine dayanıyor; bu şekilde üç farklı durum çalışmasını tek bir düşünce akışının parçaları haline getirmeyi amaçlıyor. Durum çalışması bölümleri kendi içlerinde bütünlükleri olan bağımsız makaleler biçiminde yazılmış olsa da, tüm durum çalışmaları temellerini oluşturan bir kuramsal ve tarihsel perspektif ile birbirine bağlanıyor. Öte yandan, her bölümde birbirinden farklı anahtar kavramlar ağırlık kazanıyor. -Araştırma, öncelikle, kimlik ve hafızayı "inşaatlar" ya da "kurgular" olarak görüyor. Geçmişin -hiçbir zaman somut bir gerçeklik olarak değil- her zaman bir rekonstrüksiyon (yeniden inşa) faaliyetiyle geri çağırıldığını; bu sebeple geçmişin temsillerinin her zaman öznel, çoğul ve tartışmalı olduğunu savunuyor. Bahsi geçen tarihi sinagogların farklı devirlerde kimlik ve hafıza inşasının araçlarına dönüştüklerini; Türk-Yahudi geçmişinin bu yapılar çevresinde yeniden inşa ve müzakere edildiğini savunuyor ve tartışıyor. -Araştırma, ikinci olarak, kimlik ve hafızanın inşası ile politik güç arasındaki ilişkiyi araştırıyor. Etnik grup kimliğinin kentteki temsilinin pek çok koşulda politik güce xxii bağlı olarak gerçekleştiğini savunuyor. Buna göre, bahsi geçen restorasyon projelerinin de -geçmiş yılların dışlayıcı tarihlerine "karşıt anlatılar" olarak algılanmış olsalar da- baskın odakların çizdiği sınırlar içinde şekillendiğini tartışıyor. -Araştırma, üçüncü olarak, 'hafıza' ve 'tarih' arasındaki kavramsal ayrıma dayanıyor: hafızayı çoğul deneyim ve anıların oyun sahası; tarihi ise geçmişin resmi ve donmuş anlatıları olarak tanımlıyor. Güncel ilgiler doğrultusunda geçmişin sabit temsillerini üretmeye dayanan restorasyonu tarih yazımının bir biçimi olarak görüyor. Buna göre, restorasyon süreçlerinde sinagoglarla özdeşleştirilen sabit anlatılar ile, eski ya da güncel kullanıcılarının bu binalara atfettikleri değer ve anlamlar arasındaki mesafeler üzerinde duruyor. Kolektif ve bireysel hafızalar; güç ekonomileri ve sıradan deneyimlerin çoğulluğu arasındaki ilişkileri tartışıyor. Üç farklı sinagoga ve bu sinagogların tarihlerindeki çeşitli dönemlere ilişkin veri ve bulguları bir araya getiren bu çalışma; tüm bu veri ve bulguları yukarıda üç maddede açıklanan kuramsal zeminde harmanlıyor. Tez boyunca bu zeminin ürettiği kimi sorulara yanıt aranıyor: -Hafıza mekanlarının üretiminde, yapılara atanan resmi anlamlar nasıl belirleniyor? -Yapıların resmi temsilleri ile bireylere özgü temsilleri arasında nasıl ilişkiler bulunuyor? -Bir yapının restorasyonu onun geçmişine ilişkin belirli bir anlamı dondurabiliyor mu? Bireysel ve kolektif hafızaların çoğulluğunun üstesinden gelebiliyor, tarih inşasına katkıda bulunabiliyor mu? Tez, bu soruların yanıtlarını ararken, Türkiye'li Yahudilerin hafıza mekanlarını üretme biçimlerinin zaman içinde geçirdiği dönüşümü, ve kimlik politikalarının etken olduğu 1980 sonrası Türkiye'sinde anıtsallaştırma aktör ve süreçlerini tartışıyor. Giriş bölümü, araştırmanın kentsel, sosyal, tarihsel ve kuramsal bağlamlarını kapsamlı bir biçimde tanıtıyor ve analiz ediyor; tüm durum çalışmalarının arka planını oluşturan genel çerçeveyi kuruyor. Ardından, durum çalışması bölümleri olan 2., 3. ve 4. bölümler, araştırma konusu olan üç sinagogun eleştirel tarihlerini sunuyor. 2. Bölüm Balat Ahrida Sinagogu'na, 3. Bölüm Hasköy Mayor Sinagogu'na, 4. Bölüm ise Edirne Büyük Sinagogu'na odaklanıyor. Durum çalışması bölümleri, sinagogların hafıza ve tarih mekanlarına dönüştüğü çeşitli tarihsel anlara değiniyor; yapıların 1980 sonrası restorasyonlarını sarmalayan söylemleri ve mimari imgelemleri eleştirel bir bakış açısıyla inceliyor. İlk durum çalışması bölümü (Bölüm 2), İstanbul'a Balkanlar'dan göç eden bir Yahudi cemaati tarafından 15. yüzyılda inşa edilmiş olan ve İstanbul'un Balat semtinde yer alan Ahrida Sinagogu'nun bir eleştirel tarihini sunuyor. "Ahrida Sinagogu Vakası" başlıklı bu bölüm, Ahrida Sinagogu'nun 19. ve 20. yüzyıl sonlarında gerçekleşen politik etkinlikler kapsamında sembolleştirildiğini öne sürüyor; bu politik sembolleştirmeye dahil olan söylemler ile süreçleri araştırıyor ve tartışıyor. Sinagogun 20. yüzyıl sonundaki restorasyonunun hem Türkiye Yahudileri'nin, hem İstanbul'un kimliğinin yeniden kurgulanması için bir araç olduğunu savunuyor. İkinci durum çalışması bölümü (Bölüm 3), Osmanlı topraklarına göç eden bir Sefarad Yahudi cemaati tarafından 17. yüzyılda inşa edilmiş olan ve İstanbul'un Hasköy semtinde yer alan Mayor Sinagogu'nun bir eleştirel tarihini sunuyor. Mayor xxiii Sinagogu'na ilişkin anlam ve hafızaların çoğulluğu sebebiyle yapının restorasyonunun bir tartışma konusu haline gelmiş olduğunu öne süren bölümün başlığı: "Mayor Sinagogu Vakası". Bölüm, endüstriyel imalathane olarak yeniden işlevlendirilmiş ve giderek köhneleşmekte olan Mayor Sinagogu'nun İstanbul'un 2010 Kültür Başkentliği sırasında keşfedilmesi ve geniş toplumun gündemine gelmesi sürecini anlatıyor ve tartışıyor. Bu geniş çaplı ilgiyle birlikte sinagogun restorasyonunu sarmalayan çoğul ses ve fikirlerin, restorasyonun gerçekleşmesine engel olduğunu öne sürüyor. Üçüncü durum çalışması bölümü (Bölüm 4), 20. yüzyıl başında Edirne'de, şehrin bu dönemde modernleşen kamusal alanında, Yahudi cemaatinin modernleşen kimliğinin temsili olarak inşa edilmiş olan Edirne Büyük Sinagogu'nun bir eleştirel tarihini sunuyor. "Edirne Büyük Sinagogu Vakası" başlıklı bölüm, Edirne'de Yahudi yaşamının sonlanmasıyla terkedilmiş ve büyük ölçüde yıkılmış olan Edirne Büyük Sinagogu'nun devlet kurumları önderliğinde gerçekleşen restorasyon sürecini ele alıyor. Pek çok kişi tarafından Yahudiler'in Edirne'yi terk etmesine neden olan tarihsel olayların telafisi olarak görülen bu restorasyonun çevresini saran çeşitli söylemler üzerinde duruyor. Restorasyonun yapıya atadığı resmi anlamları araştırıyor ve analiz ediyor. Bahsi geçen resmi anlamlar ile, yapının bireylerin hafızalarındaki çoğul biçimleri arasındaki mesafeye vurgu yapıyor. Tez çalışması, durum araştırması bulgularının tezin tarihsel ve kuramsal altyapısıyla birlikte yorumlandığı kapsamlı bir tartışma ile sonlanıyor. Ele alınan üç sinagogun geçmişi yeniden dillendirmek üzere araçsallaştırıldığı farklı tarihsel anlar üzerinde duran bu tartışma, tez boyunca öne çıkan kimi anahtar kavramlar çevresinde kurgulanıyor: mimarlık, kimlik, güç, farklılık, tarih ve hafıza. Burada anahatlarıyla özetlenen bu tez çalışması; işte bu anahtar kavramlar (mimarlık, kimlik, güç, farklılık, tarih ve hafıza) arasındaki karmaşık ilişkiler üzerine özgün bir yaklaşım ortaya koymaya çabalıyor. Böylece hem mimarlık ve hafızayı konu alan külliyata, hem Türkiye'deki Yahudi mimarlığının tarihine ilişkin çalışmalara, hem de Türkiye'nin mimari miras tartışmalarına kuramsal ve sosyal-eleştirel bir katkıda bulunmayı amaçlıyor.

Ethnic identity
Roysi Ojalvo
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Kültür merkezlerinin sosyal etkileşim alanlarının mekansal dizim yöntemi ile irdelenmesi

Zamanla toplumun değişmesinin doğrudan etkileriyle mekanlar ve onların kullanımı da değişmiştir. Çevre–davranış çalışmaları çerçevesinde kaleme alınan bu tezde; değişen toplumsal yapı içinde farklı yıllarda yapılan kültür merkezlerinin sosyal etkileşim alanlarına odaklanılarak, sentaktik analizlerinin yapılması hedeflenmiştir. Tezin amacı, fiziksel çevre ile kullanıcı arasındaki ilişki üzerinden, kültür merkezlerinin sosyal etkileşim alanlarının zaman içinde güçlü ya da zayıf mimari programlanmasının ne yönde değiştiğini ortaya koymaktır. Kullanıcı-mekan ilişkisi bağlamında, girişten etkinlik salonuna kadar belirlenen hareket rotasında, kullanıcılarının birbirleri ile ya da mekanla olan karşılaşma noktalarında elde edilen sayısal veri analizleriyle sosyal etkileşimin değiştiği tartışması açılmıştır. Toplumsal değişim ile sosyal etkileşimi bina içinde inceleyebileceğimiz en iyi mimari örneklerden biri kültür merkezleridir. Kültür merkezleri, doğrudan toplumun ve egemen kültürün mimari olarak şekillendirdiği yapılı çevreyi yansıtmaktadır. Zaman içinde sosyo-kültürel ve politik etkenler kültür merkezi binalarının mimari programını/içerdiği işlevleri de değiştirmiştir. Cumhuriyet'in kurulması ve inkılâpların yerleştirilmesi amacıyla güçlü programlama ile yapılan kültür merkezleri, günümüze kadar gelen süreçte esneklik kazanmıştır. Çalışmanın ana strüktürünü oluşturan bu değişim, seçilen kültür merkezleri ile sentaktik olarak incelenmektedir. Birinci bölümde, tez konusuna giriş yapılarak, tezin amacı, kapsamı ve yöntemi hakkında genel bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde tez konusu çevre davranış çalışmaları kuramsal çerçevesine alınarak, kültür merkezlerindeki algı, bilişim, davranış kalıbı, kişisel alan gibi kavramlar sosyal etkileşim teorileri ile aktarılmıştır. Kullanıcı-çevre etkileşiminde, sosyopetal/sosyofugal mekan oluşumu ile güçlü/zayıf mimari programlama olgusuna değinilmiştir. Üçüncü bölümde; değişen toplumsal yapının, kültür merkezleri üzerinden tartışmaya açılabilmesi için, kültür merkezleri hakkında literatürde yer alan temel bilgiler ele alınmıştır. Sonrasında kültür merkezlerinin ortaya çıkışı, tipoloji oluşumu, zaman içindeki mekansal değişimi ve değişimi oluşturan sosyo-kültürel ve politik olaylar, 1930-2016 yılları arasında, üç dönem şeklinde gruplandırılarak aktarılmıştır. Bu dönemlerde yaşanan sosyo-kültürel ve politik olaylar kültür merkezi üzerinden aktarılarak konunun sentaktik olarak ele alınmasına zemin hazırlamıştır. Metodoloji kısmını oluşturan dördüncü bölüm kapsamında, farklı dönemlere ait kültür merkezlerinde kamusal alan kullanımının değişim gösterdiği hipotezi; mekansal dizim yönteminin neden seçildiği, alan çalışmasında ele alınan örnekler, veri toplama yöntemleri, karşılaştırma ölçütleri, ön kabulleri ve olası sonuçları ile birlikte açıklanmıştır. 1930-2016 yılları arasında farklı yapım yıllarına sahip, analiz edilecek örneklerden birinci dönem analizleri için Kadıköy Halk Eğitim Merkezi (KHEM), ikinci dönem analizleri için Pendik Atatürk Kültür Evi (PAKE) ve üçüncü dönem analizleri için Caddebostan Kültür Merkezi (CKM) seçilmiştir. Alan çalışmasının analizlerinin ve karşılaştırılmalarının oluşturduğu beşinci bölümde; örneklerin mekansal dizim yöntemi ile eş görüş alanı, eş görüş çevresi, bütünleşme ve bağlantısallık değerleri ile gözlem metodu kullanılarak kullanım frekansları ve sosyal etkileşim frekansları çıkartılmıştır. İlk etapta, dönemler arasında açıkça fark edilen kurgusal değişim, dizimsel değerler temelinde tartışılmıştır. KHEM derin ve parçalanmış mekanlardan oluşurken, PAKE ve CKM daha bütünleşik ve görsel erişimin sağlanabildiği bir arada mekanlardan oluşmaktadır. Analiz edilen kültür merkezi bina örneklerinde, girişten başlanarak etkinlik salonuna çizilen rotadaki alanların sentaktik okunmasını sağlayan ortalama eş görüş alanı, ortalama eş görüş çevresi, ortalama bütünleşme ve ortalama bağlantısallık değerlerinin değişimi; üç farklı yapım yılına sahip üç kurguyu sayısal olarak karşılaştırmayı sağlamaktadır. İkinci etapta binalardaki sosyal ve fiziksel yapı, binanın kullanım frekansı ile dizimsel değerleri arasındaki ilişkinin korelasyon verileri şeklinde ortaya konulmuştur. KHEM'de elde edilen dizimsel değerler-kullanım frekansı arasındaki korelasyon verileri PAKE ve CKM'ye göre daha kuvvetli ilişkiye sahip çıkmaktadır. Tezde fiziksel mekan-kullanım ilişkisini sosyal etkileşim bağlamında detaylandırmak için iki ve daha fazla birey arasında sosyal etkileşimin oluştuğu varsayılan mekansal davranış frekansı ile mekansal dizim değerleri arasındaki korelasyonlar da tartışmaya açılmıştır. Bu korelasyon değerleri ile farklı zaman diliminde yapılmış, farklı tipolojideki kültür merkezlerinin sosyal etkileşim alanlarının nasıl değiştiğine yönelik sayısal sonuçlara ulaşılmıştır. Tezin tartışma kısmında, farklı yapım yılına sahip kültür merkezlerinde sosyal etkileşim olgusu sentaktik biçimde analiz edilerek, sosyal etkileşime yönelik alanların kullanım frekansı ve mimari kurgusu arasındaki ilişkisi tartışılmıştır. Sonuç olarak; farklı zaman dilimlerinde farklı toplumsal zemin ile birlikte yapılmış olan kültür merkezi binalarının güçlü programlamasının değişim gösterdiği ortaya konulmuştur. 1930'dan günümüze, farklı dönemlerde inşa edilmiş kültür merkezlerinde, sosyal etkileşim bina içinde giderek yayılmaktadır. Tez kapsamında birden çok işlevi bir arada bulunduran kültür merkezlerinde, zamanla mimari programlamanın değişimi mekansal dizim yöntemi ile sayısallaştırılarak, kültür merkezlerinin kamusallık bağlamında nasıl bir programdan geldiği ve nasıl değişmekte olduğu durumlarına vurgu yapılmaktadır.

Çiğdem Bayram
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Küresel kent söyleminin kentsel mekana ve mimarlığa etkisi: istanbul örneği

Küreselleşme günümüzde olan sosyal ve ekonomik gelişmeleri açıklamakta sık sık başvurulan bir terim haline gelmiştir. Bu terimle alakalı olarak ortaya çıkan küresel kent terimi de özellikle son zamanlarda kentlerde yaşananları anlatmak için başvurulan bir başka terimdir. Küreselleşme kılıfı altında sürdürülen neo-liberal ekonomik politikalar, İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya genelinde yaşanan hızlı kentleşmenin katalizörlerinden birisi olmuştur. Bu yeni kentleşme çağında, kentleşme hızı hem artmış hem de ağırlık merkezini Batı'dan Doğu'ya ve Güney'e kaydırmıştır. Bahsi geçen bu hızlı kentleşme, kamu fonlarının yetersizliği ile birleşince, kentleri yönetenleri yeni para kaynakları aramaya itmiştir. Aynı dönemde, ülkelerin katı finansal politikaları da gevşemeye başlamış, bunu takiben yıllarca batının finansal araçlarında biriken sermaye, mobil bir hale gelerek bu yeni kentleşen alanları, yüksek karlı iş alanları (hizmet ve emlak başta olmak üzere) için uygun yerler olarak belirlemiştir. Büyüyen kentlerin parasal kaynaklara olan ihtiyacı bu küreselleşen kapitalden kentlerine pay çıkarmak isteyen yerel elitlerin elinde bir mücadele alanı haline gelmiş, kentsel mekân da bu mücadelenin ön cephesine dönüşmüştür. Araştırmanın temeli günümüzde artarak devam eden bu küresel durum üzerine kurulmuştur. Merkezine aldığı soru, küreselleşmenin ve küresel kent söylemlerinin kentsel mekân ve mimarlık üzerinde nasıl sonuçları olduğudur. Küreselleşme akademik bir kavram olarak ele alınırken zaman ve mekân üzerinden düşünülerek tartışılmaktadır. Öte yandan, küreselleşmenin somut olarak mekâna ve kente olan etkileri çoğu zaman ekonomik ve sosyal alanlarda değerlendirilmektedir. Bu araştırma, küreselleşmenin bu etkilerini mimarlık ve mekân ekseninde değerlendirerek tartışmayı küreselleşmeyi tanımlayan soyut mekân-zaman ilişkisinden somut kentsel mekâna taşımayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda araştırmanın ekseni iki ana grupta toplanan dört katmana bölünmüş durumdadır. Katmanlar daha soyut ve genel tartışmalardan başlayarak, kente, kentsel mekâna ve en sonunda bina ölçeğine kadar inmektedir. İki ana grupsa, bir tarafta küreselleşme ve küresel kent söylemi etrafındaki genel tartışmaya odaklanırken, diğer tarafta ise bu tartışmadan çıkan sonuçlar İstanbul özelinde incelenmekte, özgün bir örnek olarak İstanbul'un bu küresel kent söyleminde nerede yer aldığının araştırması yapılmaktadır. İlk katmanda kavramsal çerçeveyi belirlemesi için küreselleşme ve küresel kent kavramları tartışılmıştır. Saçaklı bir kavram olarak tanımlanan küreselleşmenin, bu bağlamda farklı, hatta birbirleriyle çelişen tanımlamalarına değinilmiştir. Kavramların yaşadığı anlam kaymaları da göz önüne alınarak, kavramsal çerçevenin ikinci merkezini oluşturan küresel kent kavramı, bütün hipotezleri ile ele alınmıştır. Sonrasında küresel kent hipotezine getirilen eleştiriler tartışılmış, teorik boşluk ve çelişkilerden dolayı, küresel kent hipotezlerinin içi boşaltılarak nasıl politik söyleme dönüştürüldüğü ele alınmıştır. İkinci katman ise küresel kent söyleminin mekânsal yansımalarının araştırılması hakkındadır. Küresel kent bir söylem olsa da, aynı zamanda kenti yönetenlerin elinde mekânları etkileyen bir politik araca dönüşmektedir. Küresel kent söylemine göre şekillenen kentsel mekânlar, ekonomik merkez, kamusal alan, konut dokusu ve mimari tipolojiler ekseninde incelenmektedir. Ekonomik merkez olarak, kentlerin yeni merkezleri olduğu iddia edilen uluslararası finans ve iş merkezleri incelenmektedir. Finans merkezlerinin mekânsal yapısını anlamak için iki yönlü bir okuma yapılmaktadır: bir taraftan finans sektörünün gelişimi ve mekânsal talepleri incelenirken, bir yandan da iş bölgelerinin kurucu ögesi olan ofis yapıları küreselleşme kapitalizm ekseninde ele alınmaktadır. Kamusal alan, özel sektör – kamu ekseninde tartışılmakta; küreselleşen kentlerde kamusal alanın yapımında özel sektörün üstlendiği yeni rollere değinilmektedir. Konut başlığı altında ise, küreselleşme sonucu kent içinde artan kutuplaşma, konut yerleşimleri ve kent makroformu içindeki yerleri / hareketleri üzerinden ele alınmaktadır. Son olarak, küreselleşen kentlerde, kentsel dokuyu heterojenleştiren karma-kullanımlı (melez) yapılar ve kentlere marka değeri kattığı iddia edilen ikonik yapılar üzerinden küresel kentlerin bina tipolojileri tartışılmaktadır. Böylece bu iki katmanda, küreselleşme ve küresel kent kavramları tartışılmış ve devamında küresel kent söyleminin fiziksel çevrede nasıl sonuçları olduğuna değinilmiştir. Araştırmanın ikinci büyük gövdesi ile İstanbul hakkındadır. İlk grupta ortaya çıkan tespitler ışığında, İstanbul küreselleşme ve küresel kent söylemi eksenlerinde ele alınmıştır. Önce, Tanzimat Dönemi'nden başlayarak, Osmanlı İstanbul'unun batılılaşma ekseninde yaşadığı ilk küreselleşme dönemi incelenmektedir. Daha sonra sırasıyla, ulus devletin kurulması ve 1980 sonrası liberal ekonomiye geçişle yaşanan ikinci küreselleşme dönemi ele alınmaktadır. 1980 sonrası dönem, o zamanki iktidar odaklarının ortaya koyduğu "Dünya Kenti / Küresel Kent İstanbul" söylemi ekseninde ele alınmaktadır. 24 Ocak kararları ile liberal ekonomiye geçen Türkiye ve İstanbul'daki yeni politik ve ekonomik durumun, küreselleşme ekseninde izi sürülmektedir. Böylece, İstanbul'un son 180 yıllık tarihi küreselleşme ekseninde incelenmiştir. İkinci bölümde, bu tarihsel sürecin mekânsal sonuçları ele alınmaktadır. 1980'e kadar olan süreç sadece tarihsel bir okuma olarak ele alınmaktadır. 1980 sonrası dönem ise, hem tarihsel olarak hem de üçüncü bölümde kategorize hale getirilen mekânsal sonuçlar ışığında ele alınmaktadır. Buna ek olarak, 1980 sonrası ortaya çıkan yeni döneme özgü durumlar da İstanbul'un kendi küreselleşme söylemini tamamlayıcı niteliktedir. Burada, iktidar ve sermaye grupları arasındaki anlaşma ve çatışmaların planlama ve mimarlık boyutunda nasıl etkileri olduğuna odaklanılmıştır. Buraya kadar, kent genelinde küresel kent ve İstanbul ilişkisine odaklanan araştırma; küreselleşme ve küresel kent söyleminin mekânsal etkilerine daha yakın ölçekten bakmak amacıyla, Levent-Maslak aksına odaklanmıştır. Burada yapılan çalışmalar sonucu ortaya çıkan üç temel arketip, üç bina üzerinden incelenmiştir: Levent Loft (üst-gelir için konut odaklı proje), Kanyon (karma kullanım projesi) ve Maslak No:1 (Çok Katlı Ofis Yapısı). Bu üç proje, mimari özellikleri, binanın kendisini çevreleyen söylem ve bu söylemin İstanbul'un küresel kent söylemi ile kurduğu ilişki bağlamında ele alınmıştır. Araştırmanın sonunda ise, bu iki ana araştırma alanından (genel ve lokal) elde edilen bulgular ve tespitler ışığında, küresel kent söylemi, kentsel mekan ve mimarlık ilişkisinin sonuçları üç ana eksende (kent, mimarlık ve mimar) değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmeler ışığında, metnin de başında bahsedilen yeni kent gerçekliğinin ortaya koyacağı yeni kavramsal çerçevenin neler olabileceği hakkında çeşitli çıkarımlar yapılmıştır.

Küresel kentlerKüresel üretim ağlarıKüreselleşme+1
Volkan Taşkın
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

1937 İkinci Türk Tarih Kongresi sergisinde arkeoloji, sanat ve mimarlık tarihinin temsili

1937'de Dolmabahçe Sarayı'nda gerçekleştirilen İkinci Türk Tarih Kongresi ise günümüzde de devam eden kongrelerden ilk uluslararası nitelikte olanıdır. Kongre ile beraber, sarayın Muayede Salonunda Türk Tezine maddi kalıntılar teşkil ettiği düşünülen eserleri içeren bir sergi oluşturulmuştur. Tarih öncesinin en erken dönemlerinden başlayarak sırasıyla Tunç Çağı, Demir Çağı, Yunan, Roma ve Bizans Dönemleri, Orta Asya ve Bozkır Kültürleri, Selçuklu Kültür Alanı, Osmanlı Devleti, Türk Hat ve Minyatür Sanatı bölümleriyle devam eden sergileme 1937 yılı itibariyle Türkiye Cumhuriyeti'ne uzanmakta, serginin merkezini Türkiye Cumhuriyeti'nin devrimleri ile modernleşme sürecinde kat ettiği mesafe oluşturmaktadır. Her bir dönem için ayrı alanlarda düzenlenen kronolojik ve kültürel bölümler, vitrinler içerisindeki eserler, duvarlara asılan fotoğraflar, çizimler, canlandırmalar ile haritalar, açık teşhir edilen eserler, eser kopyaları ve maketlerden meydana gelmektedir.

Merve Özkılıç
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye mimarlığı'nda modernizmin revizyonları (1960-1980)

Bu tez, 1960-1980 aralığında Türkiye'deki mimari üretime odaklanmakta, dönemin tasarım yaklaşımlarını ve mimari söylemlerini diğer coğrafyalardaki mimarlıklar arasında konumlandırmaya çalışmaktadır. Tezde 1960-1980 aralığındaki döneme odaklanılmasının iki temel nedeni vardır. İlki, II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan yeni mimari yaklaşımlar, ikincisi ise Türkiye'nin bu dönemde girdiği çok yönlü değişim sürecinin mimari üretime yansımalarıdır. Çalışmada, tezin çerçevesini belirleyen ve ilgili literatürü ortaya koyan giriş bölümünü, belirlenen dönem aralığında Dünya'daki ve Türkiye'deki mimarlıkların ele alındığı bölümler izlemektedir. Araştırmanın kuramsal tarafı Modern Mimarlık'ın revizyonist yaklaşımları etrafında şekillenir. II. Dünya Savaşı sonrası Modern Mimarlık'a karşı artan tepkiler, yeni yaklaşımları beraberinde getirmiş, çoğulculuk ve biçim çeşitliliği ön plana çıkmıştır. Tezin ikinci bölümünde Modern Mimarlık'a gelen eleştiriler, C.I.A.M. toplantılarındaki değerlendirmeler ve çözüm önerileri ele alınmaktadır. Revizyonist yaklaşımlar ekseninde, yeni mimari söylemler, biçim stratejileri, yerellik ve kimlik tartışmaları irdelenirken, bu yaklaşımların kültürel konjonktür içinde nasıl ele alınabileceği, neden yaygın kabul gördüğü tartışılmıştır. Bu yaklaşımlar arasında Brütalizm'in önemli bir rol üstlendiği düşünülmektedir. Araştırmada ağırlıklı yer verilen Brütalizm, yeni bir estetik araç ve biçim stratejisi olarak ele alınmakta, malzeme ve strüktürün olduğu gibi kullanılması istenilen estetik ifadeye ulaşmak için kullanılan bir ideoloji olarak değerlendirilmektedir. Brütalizm, biçim talebinin arttığı, ancak katı kurallara sahip modernizmin biçim dilinin yetersiz kaldığı dönemde ortaya çıkmış, "kaba olanın estetiği" olarak tanımlanan yeni bir estetik anlayış ortaya konmuştur. Bu yeni estetik anlayış biçim stratejilerinin çeşitlenmesine imkan tanımış, farklı brütalist yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Yeni kent ve yapı morfolojilerinin ortaya konduğu Strüktüralizm, yöresel mimarlığın yeniden yorumlanmasıyla ortaya çıkan Rejyonalizm ve dönemin diğer revizyonist yaklaşımları da farklı coğrafyalardaki öncü örnekleriyle birlikte ayrı başlıklar altında irdelenmiştir. Türkiye'deki mimari üretime odaklanan üçüncü bölüm de bu revizyonist yaklaşımlar çerçevesinde şekillenmektedir. 1960-1980 aralığındaki önemli siyasi ve ekonomik gelişmelerin dönemin mimarlık ortamına nasıl yansıdığı, öne çıkan mimari yaklaşımların neler olduğu irdelenmeye çalışılmıştır. 1960 ve 1980 yılları Türkiye'deki siyasi ve ekonomik gelişmelerin oluşturduğu önemli kırılma noktalarıdır. Bu gelişmelere paralel olarak mimarlığı etkileyen aktörler değişmiş, yeni işverenler ve yeni ihtiyaçlar ortaya çıkmıştır. Ülkede serbest piyasa ekonomisine geçiş, sanayinin gelişmesi ve yatırımların artmasına paralel olarak, çeşitli ölçek ve işlevlere sahip yapılar farklı yaklaşımlarla ortaya konmuştur. Yapı teknolojilerindeki gelişmeler ve malzeme çeşitliliğinin artması gibi faktörler de mimari yaklaşımlardaki çeşitliliğe katkı sağlamıştır. Literatür taraması ve yapı incelemeleri sırasında bu çeşitliliğe işaret eden çok sayıda nitelikli projeye rastlanmıştır. Bu üretken dönem, öncesinde görülmeyen farklı denemelerin yapıldığı deneysel bir süreç olarak değerlendirilebilir. Özellikle fabrika yapıları yapı teknolojilerindeki gelişmelerin mimariye yansıması açısından önemli bir rol üstlenmiştir. Ancak inşa edilen projeler arasında yapı teknolojilerinin sınırlarını zorlayan, cesur projelere nadiren rastlanmış, cesur olarak tanımlanabilecek çoğu proje ise kağıt üzerinde kalmıştır. Bu açıdan Dünya'daki mimari üretimle kıyaslandığında ülkedeki üretim oldukça "temkinlidir". Odaklanılan dönemde Türkiye'deki mimari üretime dair genel çerçevenin kurulmasına çalışılmış, dördüncü bölümde ise, dönemin mimari üretiminin derinlemesine irdelenmesi amacıyla yapı analizlerine yer vermek amaçlanmıştır. Mimari nitelikleriyle Türkiye'deki üretimde önemli bir yere sahip olduğu düşünülen üç yapı kompleksi, tüm tasarım ve uygulama sürecini analiz etmek üzere seçilmiştir: İstanbul Manifaturacılar Çarşısı (İMÇ), Ortadoğu Teknik Üniversitesi (O.D.T.Ü.) Kampüsü ve Demir Evleri. Seçilen yapı kompleksleri üç ayrı alt bölüm olarak ele alınmaktadır. Seçilen yapılardan ilki, İstanbul Manifaturacılar Çarşısı, Doğan Tekeli, Sami Sisa ve Metin Hepgüler tarafından tasarlanmış, 1960-1967 yılları arasında İstanbul'da inşa edilmiştir. Altuğ ve Behruz Çinici'nin imzasını taşıyan O.D.T.Ü. kampüsü İMÇ ile hemen hemen aynı dönem aralığında Ankara'da inşa edilmiştir. Üçüncü yapı kompleksi olarak seçilen Bodrum'daki Demir Evleri ise diğer iki örneğe kıyasla daha geç bir tarihte, 1970'lerin sonunda Turgut Cansever tarafından tasarlanıp uygulanmıştır. Dönemin ruhunu ve mimari eğilimlerini iyi yansıttığı düşünülen bu üç yapı kompleksi üç ayrı şehirde, üç farklı bağlam içinde yer alır. Farklı işlevlere sahip bu üç yapı kompleksi, dönemin mimari söylem çeşitliliği içindeki farklı tasarım stratejilerine işaret etmektedirler. Seçilen bu üç örneğin dünya bağlamına oturtulması, mimari söylemlerin ve tasarlanan projelerin detaylı bir biçimde irdelenmesi ve eşzamanlı inşa edilmiş yapıların karşılaştırmalı olarak ele alınması araştırmanın temel hedeflerinden biridir. Bu üç yapı Türkiye'deki mimari üretimin tamamını temsil etmemektedir. Elbette dönemin analizini yapmak için üzerinde durulacak örnek yapılar çoğaltılabilir. Araştırmada, 1960 sonrasının çoğulcu söylemlerini mümkün olduğunca kapsayacak biçimde bir çerçeve oluşturmak ve bu çerçevenin barındırdığı çeşitliliklere değinebilmek amaçlanmıştır. Araştırma ilerledikçe hem yapı komplekslerinin, hem de mimarlarının yaklaşım benzerlikleri ve ortaya konan işler arasındaki bağlar daha görünür hale gelmiştir. Dünya'daki ve Türkiye'deki mimari üretimin karşılaştırılmalı olarak ele alındığı sonuç bölümü ise, tüm araştırmanın gözden geçirildiği ve araştırma sırasında elde edilen bulguların anlamlandırılmaya çalışıldığı bir değerlendirme metnidir. Araştırmanın önemli bir noktası, yapıları irdelemeye çalışırken, dönemin ruhunu (Zeitgeist) anlamaya çalışmak, projelerin müellifi olan mimarları ve onların tasarıma bakış açılarını kavramak olacaktır. Aslında tezin burada ikili bir durumu olduğundan söz etmek gerekir. Bir taraftan dönemin ruhunu anlamaya ve incelenen tüm mimari yaklaşımlar arasında benzerlikler kurmaya, ortak noktalar belirlenmeye çalışılırken; diğer taraftan analizlerde yapıların özgün yönlerinin neler olduğunun bulunmasına çalışılmıştır. Ortaya konan ürünlerin, yaklaşım biçimlerinin ve söylemlerin incelenmesiyle dönemin baskın özelliklerini ve eğilimlerini anlamaya çalışmak araştırmanın temel amaçlarından biridir. Araştırmanın başlangıçta ön görülmeyen çıktısı, farklı yaklaşım biçimleri arasındaki ortak noktaların çokluğunu görmek olmuştur. Neredeyse benzer motivasyonlarla yola çıkmış, farklı yöntemlerle ayrışmış, sonuç ürüne bakıldığında başta çok farklı görülen yaklaşımların aslında benzer özellikleri olduğu görülmüştür. Bu durum mimarlığa dair değerlendirmelerde, bir yapıyı sadece bir üslupla ilişkilendirerek tanımlamanın problemli durumuna işaret etmektedir. İMÇ'nin değerlendirilmesinde özellikle "mat-building" kavramı üzerinde durulmuş, O.D.T.Ü. kampüsünde Brütalizm, Demir Evleri'nde ise Rejyonalizm ön plana çıkmakta, ancak üç yapı da diğer yaklaşımların izlerini taşımaktadır. Analizler sırasında hem tezin ilk bölümlerinde ele alınan öncü örnekler, hem de odaklanılan üç yapı kompleksi arasında yaklaşım benzerlikleri saptanmıştır. Üç örnek arasındaki diğer ortak nokta, proje açıklama metinlerinde yerel mimariye verilen referanslardadır. Yerel mimariyle kimi benzerlikler kurulsa da, Modern Mimarlık'ın önemli örnekleri olduğu düşünülen bu yapıların büyük oranda yerelle ilişkilendirilmesi düşündürücü bulunmuştur. Tezin tüm bölümleri boyunca, Modern Mimarlık'ın revizyonları olarak adlandırılan yaklaşımların incelenen örneklerde nasıl ele alındığı, belirli bir dönem aralığında nasıl bir rol üstlendiği sorusu, literatür taraması ve yapı analizleri eşliğinde, benzer yaklaşımlara sahip mimarlıkları karşılaştırarak tartışılmaktadır. Tez, dönemin belirleyici karakterlerini ve özgül taraflarını ortaya çıkartacak bir araştırma zemini sunmaktadır.

İdil Erkol
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Gri madde: Konut alanlarında yarı-kamusal/yarı-özel yarı-açık/açık mekânların genç yetişkinler tarafından algılanma biçimleri

Kentteki sıkışık yapı dokusuna bağlı olarak, konut çevresindeki açık alan ihtiyacının planlanmış (kurgulanmış) yarı-özel/yarı-kamusal, yarı-açık/açık alanlar kadar; kendiliğinden oluşmuş (kurgulanmamış) açık mekânlarda da karşılandığı gözlemlenmektedir. Bu tezde özel ve kamusal alanlar arasında kalan; kurgulanmış ya da kurgulanmamış mekânlar Gri Madde-GM (Grey Matters) olarak adlandırılmaktadır. Bir metafor olarak kullanılan bu isim, biyoloji terminolojisinde beyinde bulunan gri madde'ye işaret etmektedir. Beyinde sinir hücreleri, dendritler ve aksonları içeren gri renkli doku; beyin hücreleri arasında elektrik geçişlerine olanak sağlamaktadır. Konut çevresindeki yarı-özel/yarı-kamusal, yarı-açık/açık alanların elektrik geçişlerine benzer şekilde sosyal etkileşime izin verdiği varsayılmaktadır. Kent içinde dönüşen gündelik yaşam kültürü konut çevresindeki etkileşim mekânlarına da yansımaktadır. Bu dönüşüm genç yetişkinlere dair demografik yapı ve gündelik yaşam kültürünün yanında; GM'nin karakteristik özellikleriyle de ilişkilidir. Bu çalışma eğitimli genç yetişkinlerin GM tercihlerini algı, kullanım ve sosyal etkileşimde oynadığı rol bakımından araştırmayı amaçlamaktadır. Konut çevresindeki bazı yarı-özel/yarı-kamusal, yarı-açık/açık mekânlar genç yetişkinler tarafından konutun devamı olarak görülmektedir. GM alanlarının mimarlık literatüründe yer alan tasarlanmış açık alan tanımlamalarına tam olarak uyması beklenmemelidir. Metodolojik yaklaşım, araştırma sorusunu sahadan toplanan verilerle genişletme esasına dayanan temellendirilmiş kuramdır. Tez 6 adımdan oluşan bir saha çalışmasıyla özgün bulgulara ulaşmayı hedeflemiştir. Anket ve derinlemesine görüşme tipinde 49 kişilik bir örneklem grubuyla yapılan saha çalışması yapılmıştır. Verilerin işaret ettiği örnek olaylarda yapılan gözlemler ve profesyonellerle tasarım sürecine aktarımının tartışılmasıyla son bulmaktadır. Veriler yorumlamacı nicel yöntem ışığında analiz edilmiştir. Özellikle derinlemesine görüşmeler yoluyla elde edilen veriler, her kullanıcının kendi tercih ettiği bir GM'ye işaret etmekte ve onun tekil yapısına odaklanmaktadır. Demografi ve gündelik yaşam kültürü ekseninde, genç yetişkinlerin GM kullanım tercihleri çeşitlenmektedir. Bu araştırmanın sonuçları genç yetişkinlerin en azından "biraz nefes almak için" konut çevresindeki yarı-açık/açık mekânlara ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. Ancak; sahada işaret edilen GM örnekleri, mimari açıdan her zaman kitap tanımlarındaki kadar tipik yapılar göstermemektedir. Benzer amaçlarla oluşturulmuş olsalar bile; bazı konut çevresindeki yarı-özel/yarı-kamusal, yarı-açık/açık mekânlar aktivite çeşitliliği ve sosyal etkileşim için tercih edilmemektedir. Diğer örnekler ise kendiliğinden oluşmuş olmalarına karşın benimsenmekte ve kullanılmaktadır. Bu durum; algı, kullanım ve bu mekânların sosyal etkileşimdeki destekleyici rolü üzerinden açıklanmaktadır. GM'nin algılanması, kullanılması ve sosyal etkileşimde destekleyici rol oynaması konusunda belirleyici parametreler bulunmaktadır. Bunlar; xx genç yetişkinlerin yaş gruplarını ve medeni durumlarını içine alan demografik yapılar; çocuk sahibi olma, aile kökeni, çalışma tipleri, çay/kahve alkol tüketimi, sigara kullanma alışkanlığı ve hayat tarzını içine alan gündelik yaşam kültürü olarak sıralanmaktadır. Ayrıca, ulaşılabilir GM alanının gölge/güneşe dönüklük, yeşil öğeler, sandalye/masa/bank, diğer donatılar, deniz kenarında bulunan konumu ve manzarası ile ilişkisi dikkate alınmıştır. Çay/kahve tüketimi ve sigara kullanma gibi davranışlar da GM eğilimlerinde etkilidir. Dolayısıyla araştırma; 23-37 yaş aralığında en az üniversite derecesi almış, İstanbul Avrupa yakası metro taşıma güzergahı üzerinde ikamet eden genç yetişkinlere odaklanmaktadır. Söz konusu güzergâh; büyük ölçekli bankaların ve yatırım kurumlarının yönetim merkezlerinin konumlandığı küçük metrekareli görece daha pahalı dairelerin bulunduğu Maslak ile başlamaktadır. Eski kent merkezinde üniversitelere, sosyal hayata ve iş imkânlarına yakınlığıyla bilinen Beşiktaş'la devam etmekte ve sosyo-kültürel yapısı, yaşam tarzı ve yoğun konut dokusu ile entellektüel kentli yaşamını temsil eden Şişli-Beyoğlu ile sonlanmaktadır. Araştırmanın İstanbul'da gerçekleştirilmesinin ardındaki sebep; kariyer olasılıkları, sosyal çekim alanları ve kültürel yapısı ile üniversite mezunları için çekici bir kent olmasıdır. Bazı durumlarda bilindik konut yapıları arasında kalan mekânların ya da kamusal merdivenler ile bir mahallenin iki kotunu bağlayan geçiş alanlarının genç yetişkinler için GM haline gelmesi planlanmadan gerçekleşmektedir. Oldukça sıkışık şekilde yapılaşmış bu kentsel aksın içinde yer alan bazı noktalar genç yetişkinler tarafından konutlarının adeta arka bahçesi, ön yeşilliği ya da terası gibi görülmektedir. Genç yetişkinlerin bu alanlarda okuduklarına, çalıştıklarına, egzersiz yaptıklarına, sosyal ilişki kurduklarına, hatta işleriyle bağlantılı toplantılar/görüşmeler gerçekleştirdiklerine, çay/kahve içtiklerine ve sigara kullandıklarına dair kanıtlar bulunmaktadır. Ayrıca bu noktalarda çocuklarıyla, partnerleriyle, eşleri, komşuları ve evcil hayvanlarıyla zaman geçirmektedir. Gri Madde alanları her ne kadar mülkiyet tanımlamaları bakımından kimseye ait olmayan kentsel parçalar olsa da; genç yetişkinler bu alanlar için bir aidiyet ve hatta sahiplenme duygusu geliştirmektedir. Dolayısıyla; demografik yapılar, gündelik yaşam eğilimleri ve fiziksel yapılar açılarından genç yetişkinlerin GM'yi algılama, kullanma ve sosyal etkileşime destek olma durumunun değişimi bu tez çerçevesinde araştırılmıştır. Anahtar kelimeler Gri madde (GM), genç yetişkinler, konut alanları

Kentsel konut
Sedef Özçelik Güney
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Kentsel dönüşüm kapsamında konutlarda ulusal yeşil bina sertifikasının değerlendirilmesi: Fikirtepe örneği

Sürdürülebilir bina tasarımı ve yapımı son dönemde sıklıkla üzerinde durulan bir konudur. Binaların enerji tüketiminde oldukça önemli bir paya sahip oluşu, ABD, İngiltere ve Almanya başta olmak üzere birçok dünya ülkesini harekete geçirmiş; bu duruma paralel olarak "enerji verimliliği", "bina enerji performansı" ve "çevre dostu, sürdürülebilir bina" gibi kavramların kullanımı yaygınlaşmıştır. Binalarda enerji ve kaynakların etkin kullanımı için her ülkenin kendi koşullarına özgü oluşturduğu bina değerlendirme (sertifikasyon) sistemleri bu anlamda oldukça önemlidir. Daha önceki çalışmalarda, Türkiye'nin kendi fiziki, ekonomik, sosyal ve kültürel koşullarına göre "yerel bir sistem gerekliliği" tartışılmış ve uluslararası değerlendirme sistemlerinin adaptasyon gerekliliği ele alınmıştır. Günümüzde, Türkiye için oluşturulmuş yerel değerlendirme sistemleri mevcuttur. Türkiye'de son dönemdeki kentleşme poltikalarıyla hızlı bir şekilde artış gösteren bina stoğu bu bağlamda ele alındığında, bina sektörüne ilişkin "İklim Değişikliği Ulusal Eylem Planı" başlıklı raporda belirtilen 2023 yılı hedeflerinin gerçekleştirilmesi için kentsel dönüşüm ve çevresel sürdürülebilirlik ilkelerinin ortak bir paydada buluşması gerektiği düşünülmektedir. Bu çalışma kapsamında özellikle kentsel dönüşüm alanları gibi bina üretiminin yoğunlaştığı alanlara odaklanılarak çevresel sürdürülebilirlik bağlamında bir değerlendirme yapılması hedeflenmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde, çevre ve enerji kavramları ele alınmış; sürdürülebilirlik kavramının tarihsel sürecinden bahsedilmiştir. Binaların enerji tüketimindeki payının büyüklüğü nedeniyle çeşitli dünya ülkelerinin bina enerji performanslarını iyileştirmeye yönelik attıkları adımlar ile oluşturulan ulusal ve uluslararası bina sertifikasyon sistemleri aktarılmıştır. Bu kapsamda Türkiye'nin kendi koşullarına özgü olarak oluşturduğu değerlendirme sistemlerinden ÇEDBİK Konut Sertifikası'na odaklanılarak, sertifikada incelenmek üzere seçilen "Bütünleşik Yeşil Proje Yönetimi", "Enerji Kullanımı" ve "Malzeme ve Kaynak Kullanımı" başlıklı sürdürülebilirlik ölçütleri hakkında detaylı bilgi verilmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde, kentsel dönüşümün tanımı, amacı ve tarihsel sürecinden bahsedilmiştir. Kentsel dönüşümün çevresel boyutu ele alınarak sürdürülebilirlik kavramı ile ilişkisi pekiştirilmiştir. Çalışmada incelenmek üzere seçilen Kadıköy Fikirtepe Kentsel Dönüşüm Projesi'nin planlama ilkeleri ve hedeflerine ilişkin bilgi verilmiştir. Üçüncü bölümde ise, çok katlı konut binalarının planlandığı Fikirtepe bölgesinde, ulusal bir yeşil bina değerlendirme sistemi aracılığıyla dönüşümdeki çevresel boyutun tasarım ve yapım süreçlerine ne şekilde yansıdığına ilişkin mevcut durum değerlendirmesi yapılmıştır. Bu kapsamda, sertifikada belirlenen üç ana sürdürülebilirlik ölçütü üzerinden bölgede yapım sürecine başlamış 10 proje incelenmek üzere seçilmiştir. Ulaşılmak istenilen veriler için tasarım ve yapım sürecini yöneten paydaşlar ile görüşmeler yapılmıştır. Görüşmelerde proje ekibi ve yüklenici firmalara yönelik iki çeşit anket formu kullanılmıştır. Görüşmeler sonucunda elde edilen verilerin sertifikadaki koşulları sağlayıp sağlayamadığına dair ölçüt bazında değerlendirme yapılarak çizelge ve grafiklerle desteklenmiştir. Değerlendirilen on projede çevresel sürdürülebilirlik bağlamında eksikler olduğu sonucuna varılmıştır. Bu eksikliklerin giderilmesi için genel olarak; •tasarım ve yapım sürecinde yer alan paydaşların bütünleşik proje yönetimini benimsemesi, •enerji verimliliği ile malzeme ve kaynak kullanımı konusunda ise ilgili bakanlık denetimlerinin iyileştirilmesi, •ulusal sertifikanın pilot bölge olarak kentsel dönüşüm alanlarında zorunlu hale getirilerek kullanımının yaygınlaştırılması, •çevre konusunda özel sektör başta olmak üzere, bina kullanıcılarının da bilinçlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

Kent mimarisiKonut mimarisiSürdürülebilir mimari+1
Begüm Diker
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

İnşaat projelerinde gecikmeye neden olan faktörler: Bir sentezleme çalışması

Gecikme; bir inşaat projesinin istenilen süre zarfında tamamlanamaması durumudur ve proje tarafları için önemli kayıplara neden olmaktadır. Geçmişten günümüze her geçen gün karmaşıklaşan projelerde gecikmeler projenin başarısı üzerinde negatif etki yaratmakta; süre, maliyet ve kaliteyi olumsuz yönde etkilemektedir. Bu yüzden günümüzde gecikmelerin önceden tahmin edilebilmesi ve ek maliyetlere, süre uzatımına gerek kalmadan sorunların çözülebilmesi için hayati önem taşımaktadır. Bir inşaat projesinin başarılı ile sonuçlandığının kabul edilmesi için, planlanan bütçe/süre içerisinde, üretilen çizim ve şartnamelere uygun ve proje paydaşlarını memnun edecek şekilde tamamlanması gerekir. Çeşitli çalışmalar; kalite, güvenlik, maliyet aşımı, süre aşımı, verimlilik gibi gecikmeye neden olan başlıkları incelemesine rağmen, bu çalışmalardan çok azı inşaat projelerinin ortak ve genel sorunlarını tartışmaktadır. Gecikme nedenlerinin detaylı araştırılması için, kapsamlı ve bağlamsal bir çalışmanın yapılması gereklidir. Geniş bir literatür taraması şeklinde yapılan bu araştırmada gecikme nedenleri küresel olarak incelenerek, farklı kaynakların araştırılması sonucunda elde edilen veriler harmanlanarak genel bir çıkarımın yapılması amaçlanmıştır. Bu araştırmanın içeriği ve hedefleri sırasıyla şöyle açıklanabilir: İlk bölümde problemin tanımı, tezin amacı ve kapsamı açıklanmıştır. İkinci bölümde, inşaat projelerindeki gecikme nedenleri ile ilgili literatür taraması yapılması, gecikmelerin türlerinin incelenmesi ve sınıflandırılması yapılmıştır. Bu gecikmelerin projelerde görülen etkileri literatür taraması yoluyla incelenmiştir. Üçüncü bölüm kapsamında, gecikmelerin analiz edilmesi için kullanılan teknikler incelenmiş ve bu teknikler; planlanan gerçekleşen, etkilenen planlanan, bozulan gerçekleşen, zaman etki analizi ve pencere analizi başlıkları altında açıklanmıştır. Dördüncü ve beşinci bölümlerde ise, literatür taraması yoluyla ilgili makalelerin elde edilmesi, incelenen makale grubunun kodlamasının nasıl yapıldığının ayrıntılı bir şekilde anlatımı ve makalelerin analizi yapılmıştır. Çalışma alanı 2005-2016 yılları arasındaki 22 makale kapsayacak şekilde hazırlanmıştır. Bu makaleler daha detaylı incelenerek gecikme nedenleri saptanmıştır. Gecikme nedenleri 9 grup altında toplanmıştır. Bunlar; mal sahibi ile ilişkili faktörler, yüklenici ile ilişkili faktörler, danışman ile ilişkili faktörler, tasarım ile ilişkili faktörler, işgücü ile ilişkili faktörler, ekipman ile ilişkili faktörler, malzeme ile ilişkili faktörler, proje ve sözleşme ile ilişkili faktörler ve dış etmenler ile ilişkili faktörlerdir. Bu kategoriler altında değerlendirilmek üzere 205 gecikme nedeni saptanmıştır. Gecikme nedenlerini göstermek için Ishikawa (balık kılçığı) diyagramı kullanılmıştır. Bu derleme dökümanında, benzer ve sabit olmayan gecikme faktörlerinin sıralanması için önceki çalışmaların güncellenmiş bir derlemesinin yapılması amaçlanmıştır. Çalışma, yirmi iki makaleye göre inşaat projelerindeki gecikmelerden sorumlu faktörleri ve kategorileri içermektedir. İnceleme sonucunda, bu tür araştırmalara anlamlı cevaplar üretmek için farklı bir yöntem veya yaklaşımlar kullanılması gerektirdiği kanaatine varılmıştır. Çünkü 22 çalışmanın derlenmesiyle hiçbir çalışmanın olduğu gibi genellenemeyeceği ve doğrudan uygulanabilir olamayacağı görülmüştür. Ancak bu tez, anketler için güçlü bir veri kaynağı oluşturabilir. Bu çalışma ile potansiyel olarak anlamlı cevaplar yaratabilecek gerçek projelerin istatistiksel analizleri yapılabilir. Bu çalışma sonucunda elde edilen veriler ve ileriki çalışmalar için yaptığı öneriler sayesinde; gecikmeler konusunda inşaat sektörü için kaynak oluşturacak bir çalışma ortaya konmuştur.

Özge Uçmazbaş
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

İnşaat projelerinde bilgi paylaşımının önündeki engellerin kaldırılmasının firma performansına etkileri: Bir örnek olay incelemesi

Teknolojinin ve yapım sistemlerinin hızla geliştiği inşaat sektöründe, firmaların rekabet avantajı sağlamak ve sektörde tutunabilmeleri için bilgi yönetim sistemlerini kullanmaları gerekmektedir. Geçmiş zamanlarda sonuç ürün değerli ve önemliyken, günümüzde sonuç ürün kadar sonuç ürünü elde edene kadar geçen süreçte edinilen deneyimler de önemli ve değerli hale gelmiştir. Başka bir deyişle, firmalar bilginin öneminin farkına varmaya başlamışlardır. Bilgi yönetim sistemlerinin gelişmesi, bu anlamda firmalara ve tüm sektöre ışık tutmaktadır. Bilgi yönetim sistemleri diğer sektörlerde daha etkin kullanılırken, inşaat sektöründe sektörün parçalı ve dağınık yapısı nedeniyle daha az kullanılmaktadır. Bilginin yönetimi için bilginin elde edilmesi, sınıflandırılması, depolanması, uygulanması, denenmesi, paylaşılması ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Bilgi yönetim sistemlerinin kullanım amacına ulaşması için bilginin gelecek projelerde de kullanılabilir olması gerekmektedir. Bilgi yönetim sürecinde gördüğümüz üzere, bilgi paylaşımı, bilgi yönetim sürecinin sadece bir parçasıdır. Elde edilen bilgi firma içinde uygun kişilerle paylaşılmadığında, bilginin elde edilmesinin de bir anlamı olmamaktadır. Bu tez çalışmasında, bilgi yönetim süreçlerinden "bilgi paylaşımı" alt başlığı, proje süreçlerinden "yapım süreci" alt başlığı ile birlikte düşünülmüş, bilgi paylaşımının projenin yapım aşamasında firma performansına ve proje sürecine nasıl etki ettiği araştırılmıştır. Araştırmalarda öncelikle literatür taraması yapılarak konu derinlemesine incelenmiş, uygulama alanından bir örnekle, bilgi paylaşımının günümüz şantiyelerinde ne ölçüde kullanıldığı araştırılmıştır. Tez çalışmasında kullanılan araştırma yöntemi, nitel araştıma yöntemidir. Bu tez çalışması kapsamında uygulama alanından bir firmanın yalnızca bir şantiyesindeki yönetici ve mimar-mühendislerle görüşülmüş, projenin yapım aşamasında bilgi paylaşımının proje yapım sürecine ve firma performansına nasıl etkileri olduğu araştırılmıştır. Tezin ilk bölümünde problemin belirlenmesi kısmında, tez konusu oluşurken hangi problemlerin tezi yazmamıza öncülük ettiği açıklanmıştır. Tezin arka planı kısmında, konu hakkında önceden yapılan çalışmalardan bahsedilmiş, uygulama alanındaki örneklerin azlığından dolayı bu tezin yapıldığı açıklanmıştır. Tezin yöntemi kısmında ise tez hazırlanırken hangi yolun izlendiği ele alınmıştır. Tezin ikinci bölümünde, literatür çalışması yapılarak bilgi, veri, enformasyon kavramları açıklanmış, bilginin sınıflandırılmasında açık ve örtülü bilgi kavramları ele alınmıştır. İnşaat sektöründe bilginin tarihçesinden kısaca bahsedildikten sonra, inşaat sektöründe bilgi yönetimi konusu ele alınmıştır. Bilgi yönetim süreçleri, bilginin elde edilmesinden bilgi yönetim sürecinin değerlendirilmesine kadar incelenmiştir. Tezin üçüncü bölümünde, inşaat sektöründe bilgi paylaşımı konusu ele alınmıştır. Bilgi paylaşımı ile ilgili genel tanımlar yapıldıktan sonra, projenin uygulama aşamasında bilgi paylaşımının nasıl yapıldığı, proje yapım süreci ve firma performansına faydaları anlatılmıştır. Bilginin paylaşılmasına engel olan nedenler derinlemesine incelenmiş, bu engeller dördüncü bölümün de kaynağını oluşturmuştur. Tezin dördüncü bölümünde projenin uygulama aşamasında bilgi paylaşımının firma performansına etkilerinin araştırılması için uygulama alanından bir firmanın bir restorasyon şantiyesi seçilmiştir. Tez kapsamında yüz yüze görüşmelerin yapıldığı bu firma, Türkiye'de restorasyon işlerinde kendini ispatlamış, 30 yıla yakın deneyimi olan bir ana yüklenici firmadır. Yaklaşık 4 senedir devam etmekte olan bir restorasyon şantiyesinde çalışan 3'ü yönetici, 7'si mimar ve mühendis olan toplam 10 katılımcı ile görüşülmüştür. Görüşmeler şantiyenin toplantı odasında gerçekleşmiş, yaklaşık 30-45 dakika sürmüş, görüşmelerde katılımcıların ses kayıtları alınmıştır. Yüz yüze görüşmelerin tercih edilmesinin nedeni katılımcıların görüşme esnasında kendi deneyimlerini de aktarabilmelerine olanak tanımak içindir. Restorasyon projeleri yeni yapım projelerine göre daha karmaşıktır, yapım süreleri daha uzundur. Eski yapıya dair bilgilerin elde edilip depolanması ve paylaşılması, restorasyon projelerinin temel amacıdır. Başka bir deyişle, restorasyon projelerinde bilgi paylaşımının diğer projelere göre daha çok önemi vardır. Uygulama alanında restorasyon projesinin seçilmesinin ilk nedeni restorasyon projesinin bilgi paylaşımının önemini daha iyi açıklamasıdır. İkinci nedeni ise 3 senedir bu projede alt yüklenici firmada görev aldığım için tez çalışmamın kendi gözlem ve deneyimlerimi de içermesi içindir. Yüz yüze yapılan görüşmelerde katılımcılara yaş, cinsiyet, eğitim durumu, iş deneyimlerini (toplam iş deneyimi ve bu firmadaki iş deneyimi) içeren kişisel sorular sorulup, katılımcıların daha iyi tanınması amaçlanmıştır. Sonraki bölümlerde bilgiyi elde etme şekilleri, bilgiyi saklama yöntemleri ve bilgi paylaşımını nasıl yaptıklarına yönelik sorular yöneltilmiştir. Katılımcıların kendi deneyimlerini paylaşmaları rica edilmiştir. Soruların son bölümünde bilgi paylaşımına engel olan nedenler üç gruba ayrılarak katılımcılara yöneltilmiştir. Engeller, bireysel engeller, örgütlerden kaynaklanan engeller, teknolojik nedenlerden kaynaklanan engellerdir. Projenin uygulama aşamasında bilgi paylaşımının proje yapım sürecine ve firma performansına etkisi araştırılırken, bilginin soyutluğu göz önünde bulundurulmuştur. Bilgi, ölçümü kolay olan bir kavram değildir. Tez kapsamında bilginin performansa etkileri entelektüel sermaye ve elle tutulan-tutulamayan başarılar olarak değerlendirilmiş, finansal ölçüm ve dengeli başarı göstergesi tez kapsamının dışında tutulmuştur. Tezin beşinci bölümünde, yapılan görüşme sonuçlarının değerlendirilmesi ile, literatür araştırması da göz önünde bulundurularak tezin sonuç kısmı oluşturulmuştur. Görüşme sonuçları değerlendirildikten sonra, projenin uygulama aşamasında bilgi paylaşımının yapılıp yapılmadığı tespit edilmiştir. Firma çalışanlarının çalışılan şantiye özelinde olduğu kadar firmanın genel yönetim anlayışı hakkında da fikirleri ortaya çıkmıştır. Sonuçlar olumlu/geliştirilebilecek durumlar ve olumsuz/önlenmesi gereken durumlar olmak üzere iki bölümde incelenmiştir. Şantiye çalışanlarının bilgi paylaşımını önemsemesi, projenin yapım sürecinin daha planlı ve programlı ilerlemesinin önünü açmaktadır. Firmanın veri tabanının olması bilginin depolanmasına ve gelecek projelerde kullanılmasına olanak tanımaktadır. Bilgi paylaşımının takım çalışmasına teşvik etmesi nedeni ile çalışanlar ortak hedefler doğrultusunda ortak hareket edebilmektedirler. Çalışma ortamında çalışanların birbirine karşılıklı güven duyması bilgi paylaşımının kolaylıkla gerçekleşmesini sağlamaktadır. Şantiyede iş birimlerinin belirli olması iç rekabeti düşürmekte, bilgi paylaşımını arttırmaktadır. Firmada bilgi paylaşımının etkin bir şekilde sağlanması firmanın diğer firmalarla rekabet avantajını arttırmıştır. Firma, bilgi yönetim sistemlerini geliştirmek için çalışmalarını hızlandırmıştır. Bu durum firma geleceği için olumludur. Firma veri tabanına erişimin daha esnek olması, bilgi paylaşımının daha kolay sağlanması açısından önemlidir. Firmada kullanılan bilgi yönetim programının daha fazla alanda kullanılması gereklidir. Bu programın kullanımında çalışanlara aldırılacak eğitimler, bilgi kirliliğinin oluşmasına engel olacaktır. Firma çalışanlarının ve firma yönetiminin bulunduğu, haftalık işlerin görüşüldüğü toplantıların artması, çalışanların motivasyonu ve bilgi paylaşımı açısından önemlidir. Sahada yapılan ayaküstü sohbetlerin sonradan anlaşmazlıklara yol açmaması için firma çalışanlarının yazılı iletişime teşvik edilmesi gerekmektedir. Sonuç olarak, firma çalışanları ve yöneticileri projenin uygulama aşamasında bilgi paylaşımının öneminin farkındadırlar. Firmanın bilgi yönetim sistemlerini daha etkin kullanmasıyla, bütün şantiyeler arasında bilgi paylaşımı yapılabilecek, bilgi paylaşımı firmanın kültürü haline gelebilecektir. Projenin uygulama aşamasında bilgi paylaşımının proje yapım sürecine ve firma performansına etkileri olumludur. Firma yönetimi ve firma çalışanlarının ortak çabasıyla, inşaat sektöründe bilgi paylaşımı şu an olduğu noktadan daha ileri bir noktaya taşınabilecektir.

Aysel Kardelen Vatansever
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Tarlabaşı kentsel dönüşüm projesinin sanatçı çalışmaları üzerinden değerlendirilmesi

Kentler, insanla bütünleşik doğası gereği; toplumun ekonomik, politik ve sosyal koşullarındaki değişimlere göre değişmekte ve dönüşmektedir. 1980'lerden itibaren sanayisizleşme ve küreselleşme ile birlikte kentlerin değişim ve dönüşümlerinde yeni bir sürece girilmiş; sanayi fonksiyonunu kaybeden kentlerin kalkınması için kültür ve kent politikaları birleşmiştir. Bu süreçte kentlerin tarihi merkezleri yeniden önem kazanmıştır. Çok kültürlülük, kent içinde farklılıkların bir arada olmasının yarattığı potansiyel, yerelin önemi ve yaratıcılık konuları ise birleşen politikaların odağındadır. Kentin olumsuz koşulları ve problemlerine yönelik olarak ortaya konulan dönüşüm projeleri bu dinamiklerin etkisinde birden fazla aktörün katılımı ile gerçekleşmektedir. Kentlerin yenilenmesinde kültür ve sanat etkinliklerinin önem kazanması sanatçıları da dönüşümün aktörlerinden biri haline getirmektedir. Sanatçıların bu süreçlere katılımı; gerçekleştirdikleri çalışmalarla insanların bir araya gelmesini sağlamak ve kentte yaratıcı dinamiklerin ortaya çıkabilmesi için fırsat yaratmak, gerçekleşen dönüşümü görünür kılmak, gerçekleşen projeye karşı toplumda farkındalık yaratmak olabildiği gibi alana ilgiyi çekmesi ve emlak fiyatlarını arttırması nedeniyle soylulaştırmada öncü rol alması ile de sonuçlanabilmektedir. Yaratıcılık kavramı etrafında şekillenen 21. yüzyılda, güncel tartışmalar küreselleşmenin, şehirlerarası rekabetin artışının ve yaratıcı endüstrilerin önem kazanmasının salt eleştirisinden ziyade bu politikalarla kentlerde nasıl bir gelişim sağlanabiliri sorgulamaktadır. Bu doğrultuda da sanatçılar dönüşümlerde etkin rol alarak, yerelden beslenen, bölgede yaşayanların isteklerine göre şekillenen sürdürülebilir dönüşümlerin öncüsü olabilmektedir. Bu çalışma, Türkiye'de kamu özel ortaklığı ile gerçekleştirilen ilk dönüşüm projesi olan Tarlabaşı Kentsel Dönüşüm Projesi (1. Etap) esnasında gerçekleştirilen sanatçı çalışmaları üzerinden kentlerin değişim ve dönüşümlerinde sanatın ve sanatçının rolünü incelemektedir. Bu doğrultuda "Kentlerin dönüşümlerinde sanatçının rolü nedir?", "Sanatçılar, Tarlabaşı özelinde, dönüşüme nasıl dahil olmaktadır?, "Sanatçıların çalışmalarıyla Tarlabaşı'nın dönüşümüne dahil olmasının alana nasıl bir etkisi vardır?", "Gerçekleşen dönüşümün sonuçlarına sanatçı etki edebiliyor mu?", Tarlabaşı dönüşümünün yarattığı mağduriyetleri sanatçının değiştirme gücü var mı?" sorularını sormakta ve bu sorulara cevap aramaktadır. Bu doğrultuda çalışmanın tartıştığı kavramsal çevrenin konuları kent, kültür, kent ve kültür politikaları, kentlerin değişim ve dönüşümünde sanatçının rolü olmakta ve bu konular yurt dışında gerçekleşmiş örneklerle birlikte ele alınmaktadır. Devamında Tarlabaşı'ndaki dönüşümü konu alan sanatçı çalışmaları, festivaller incelenmekte, sanatçılarla gerçekleştirilen mülakatlarla, semtin dönüşümüne karşı bakış açıları, dönüşüme dâhil olma biçimleri, sanatçıların dönüşümde kendilerini nasıl konumlandıklarını çözümlemeye çalışmaktadır. Çalışmanın elde ettiği veriler sınırlı çerçevesiyle Tarlabaşı'nda gerçekleşen dönüşümde sanat ve sanatçının rolüne dikkat çekerek, devamında eklenecek çalışmalarla İstanbul'da sanatın ve sanatçının dönüşümde öncü olduğu yeni bir dönüşüm politikası oluşturabilmenin önünü açmayı hedeflemektedir.

Pelin Doğrucan
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Mı̇marlık dı̇lı̇ üzerı̇ne bı̇r ı̇nceleme: Türkı̇ye'dekı̇ güncel mı̇marlık söylemlerı̇ ve mı̇tlerı̇

Dil, geniş anlamıyla sözel, yazılı, görsel vb. işaretleri olan, ve üzerine çeşitli kuralların ya da özelliklerin tanımlanabildiği karmaşık bir iletişim sistemidir. Mimarlık, en temelde mekana ve yere dair düşünsel ya da uygulamalı eylemleri içeren kültürel bir olgu, süreç, veya etkinlik alanı olarak ifade edilebilir. Elbette mimarlık ve dil kavramlarının, kapsamlarının genişliği ve karmaşıklığı nedeniyle basitçe ya da genelgeçer olarak tanımlanmaları güçtür. Bunun yanında, mimarlık ve dil arasında karşılıklı ilişkilerin var olduğu kolaylıkla söylenebilir. Özellikle dil, mimarlık için önemli bir tanımlayıcı ve şekillendirici etmendir. Mimarlık olgusunun hemen her aşamasında dilin etkileri görülür. Bu bağlamda mimarlığın metinsel üretimleri ve oluşturduğu dilsel yapılar, tezin çıkış noktasını oluşturdu. Bu tezdeki anlamıyla "mimarlık dili", mimarlık ortamında üretilen yazılı ya da sözlü tüm söylemleri kapsar. Dikkat edilmelidir ki mimarlık ortamında sıklıkla kullanılan görsel temsil (maket, fotoğraf, plan, kesit vb.), mekanın tipolojik nitelikleri gibi kavramlarla tanımlanan "mimari dil" bu tezde ele alınandan farklıdır. Bu anlamda, herhangi bir mecrada yer alan güncel mimarlık konularına dair metinler teze dahil edildi. Tez, dilbilimdeki söylem analizi yöntemiyle birlikte göstergebilimin yöntemleri ve kavramlarından faydalandı. Cümle, metin ve metinlerarası ölçeklerde irdelenen mimarlık konuları, bu sayede tutarlı bir şekilde ele alındı. Bu anlamda özellikle metinlerarası ölçekte görünürlüğü ve anlamı olan mit kavramı vurgulandı. Mit, içinde doğru ya da yanlış parçaların olduğu argüman, ya da argümanlar bütünü olarak tanımlanabilir. Ayrıca mit kavramı mesaj aktaran kültürel bir iletişim sistemi ve üstdil (metalanguage) olarak da tanımlanır. Yani mit bir üst okumadır, kaynağı pek çok metin ve söyleme dayanır. Kolektif bir şekilde oluşturulur ve zamansallığı vardır. Mitin ortaya çıkabilmesi için ortak konuların, yazılı ya da sözlü çeşitli ifadelerin ve söylemlerin olması gerekir. Dolayısıyla kapsamlı bir sosyal olgu olan mimarlık, mit oluşturmaya uygun bir ortam sunar. Tezin temel amacı güncel mimarlık metinlerinin oluşturduğu söylemleri araştırarak mimarlığın algılanış ve aktarılış biçimlerine dair bir eleştiri oluşturmaktır. Bunun yöntemi sosyal ve kültürel bir olgu olan mitlerin ortaya çıkarılmasıdır. Tezde mimarlık söylemlerinin oluşturduğu mimarlık mitlerinin varlığı öne sürüldü ve önemli olduğu düşünülen mimarlık miti örnekleri tanımlandı. Mimarlıktaki mitleşme nedenleri sık karşılaşılan dilsel ve söylemsel yapılar bağlamında belirlendi. Mimarlık mitlerinin üretim nedenleri, farklı inceleme ölçeklerinde ele alındı: Cümle ölçeğinde görülen, kolektif bir şekilde üretilen mimari jargon; cümle ya da metin ölçeğindeki, argümanların mantık hataları, jenerikleşen ifadeler; ve metinlerarası ölçekte bulunan, mimarların üretim süreçlerindeki arabuluculuk rollerine dair kabulleri gibi nedenlerle mimarlık mitleri üretilir. Ele alınan dört mimarlık miti örneği mitleşen özneye ve kavrama göre sınıflandırıldı: Kamusal mekan üzerine söylemlerle oluşan "Kamusal alan miti" başlığında mitleşen kavram, mekanın ya da yerin kendisidir. "Yarışma miti" başlığında yarışmaların popülerleşmesi ve getirdiği etkiler üzerine tartışıldı. "İdeal mimarlık miti" başlığında mimarlığın kendisinin idealleştirilmesiyle birlikte özellikle öne sürülen mimarlık tanımlarına odaklanıldı. Son olarak "piyasa şartları miti" başlığında, çoğunlukla mimari üretim ortamı ve sürecindeki olumsuzluklarla şekillenen söylemler tartışıldı. Mimarlık mitleri; mimarlık algısı, aktarımı, ve üretimi için bir kavramsallaştırmadır. Mimarlık mitleri üzerine olan bu araştırma, mimarlığın üretim biçimlerindeki sık karşılaşılan durumlara işaret etmek, ve bu bağlamda mimari üretim ortamını anlamaya çalışmak için kullanıldı. Söylemlerin çok sesliliğini ve eleştirel yönünü sorgulamak; mimarlıktaki ön kabulleri, mantık hatalarını, jenerik tanımları, genelgeçer söylemleri daha görünür ve anlaşılır hale getirmek hedeflendi. Başka bir ifadeyle mimarlık mitleri, Türkiye'deki güncel mimarlık ortamı üzerine bütüncül bir bakış açısı sundu.

Eleştirel söylem çözümlemesiMimari söylemler
Güzin Öztok
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Sağlıklı yapı tasarımında malzeme seçim kriterlerinin değerlendirilmesi

Her canlı, yapısı gereği bulunduğu ortama uyum sağlar ve bulunduğu ortam koşullarından iyi ya da kötü yönde etkilenir. Birçok farklı özelliği ile insan, yaşamına ana rahminde başlar ve ilk çevresiyle bu şekilde tanışmış olur. Çevre barındırdığı olumlu ortam özellikleriyle canlının psikolojik, biyolojik ve sosyolojik gereksinmelerini karşılarken olumsuz özellikleriyle de canlıya zarar verebilir. Tüm ihtiyacını ana rahmi aracılığıyla elde eden insan, annenin her türlü davranışından iyi ya da kötü yönde etkilenir. Dolayısıyla insanın yaşamının başlangıcından itibaren bulunduğu her çevre, yaşam kalitesini ve sağlığını etkilemektedir. İnsan, doğası gereği çevresindeki malzemeleri kullanarak, barınacak bir yer oluşturmaya meyillidir. Şehirlerde bulunan toplum ile endüstrinin ve teknolojinin gelişmesi, iş olanaklarının çeşitliliği ve ekonomik yetersizliğin baş göstermesi ile köylerden kentlere göçen toplum, belirli kriterleri göz önüne almadan tasarladığı mekânlar ile kendi sağlığını ve çevreyi tehdit etmektedir. Hayatlarının büyük bir kısmını kapalı ortamlarda geçiren insanlar, bu süreçte çeşitli hava kirleticileri, iç mekânın yaşamsal kalitesinin yeterli olmaması ve mekânın insanın sosyolojik, biyolojik ve psikolojik gereksinmelerini karşılayamaması sebepleriyle çeşitli hastalıklara maruz kalmaktadır. İnsanların zamanlarının %90'ını geçirdiği iç mekânlardaki hava kirliliğinin, dış mekândan daha yüksek olduğu, yapılan araştırmalar ile kanıtlanmış bir gerçektir. İç mekân hava kirleticileri, alerji, astım, kanser ve hatta ölüme sebebiyet vermektedir. Yapıda kullanılan malzemeler, barındırdıkları özellikler ile iç mekân hava kalitesini büyük oranda etkilemektedir. Günümüzde yapı malzemeleri, çeşitli kimyasallar ve katkı maddeleriyle yapaylaştırılmış ve insan sağlığını tehdit eder hale gelmiştir. Ancak yapı sektöründe hala bilinçli ya da bilinçsiz olarak kullanılmaya devam edilmektedir. Yapı malzemelerinin iç hava kalitesindeki olumsuz etkileri, Hasta Bina Sendromu (HBS) olarak adlandırılan rahatsızlığa sebep olmaktadır. Bu sendromu engellemek, iç mekân hava kalitesini olumsuz etkileyen kaynağın tespiti ile mümkün olmaktadır. Yapı içerisindeki olumsuzlukları gidermek için, yapının tasarımından itibaren bazı önlemlerin alınması gerekmektedir. Yapı kullanıcısının tasarımın her aşamasında yer alması, tasarımın yapı biyolojisi kavramı ile hazırlanmasına ve sağlıklı yapıların oluşmasına yardımcı olmaktadır. Bu kavram ile insan, yapı ve çevresi arasındaki ilişki kurularak, çevresel etkisi en az olan tasarımlar yapmak mümkün olmaktadır. Yapı Biyolojisi kavramı, insan sağlığı için uygun yaşam koşullarını sağlamak adına ideal iç mekân hava kalitesini, nem oranını, aydınlatmayı, gürültüyü, elektroiklimsel konforu, radyasyonu ve ısıyı araştırmaktadır. Yapı Biyolojisi kavramının doğru şekilde uygulanması, kullanıcı için ideal yaşam koşullarının hepsinin aynı anda uygulanabilmesi ile mümkün olmaktadır. Bu tezin amacı, insanın daha kaliteli bir yaşam sürmesi için yapı biyolojisi kapsamında nelere dikkat edilmesi gerektiğini anlatmak, yapıda kullanılan malzeme seçiminde üzerinde durulması gereken noktaları belirtmek, yapı içi kirliliğini gidermek üzere başvurulacak biyoklimatik yapı analizi kavramını açıklamak ve sağlıklı yapı tasarımında malzeme seçim kriterlerinin değerlendirilmesini sağlamaktır. Bu anlatılanlar ışığında; ikinci bölümde, yapı biyolojisi tanımlanmış, yapı kullanıcısının sağlıklı yapılar tasarlamak adına sosyolojik, psikolojik ve biyolojik gereksinmeleri anlatılmış, yapıda bulunması gereken temel özellikler belirtilmiş ve sağlıklı yapı-sağlıklı insan kavramının temel ilkelerine değinilmiştir. Üçüncü bölümde sağlıklı yapılarda mekânsal nitelik ölçütlerine değinilmiştir. Bu bölümde sırasıyla iç mekân hava kalitesi, nem, hava akımı, aydınlatma, sıcaklık, ses ve gürültü, elektroiklimsel kirlilik ve radyasyonun insan sağlığına olan etkileri anlatılmıştır. Ayrıca biyoklimatik yapı analizinde başlıca ölçüm alanları anlatılmış, iç mekân ikliminde insan sağlığını tehdit eden zararlıların kaynaklarından ve bu zararlıları tespit etmek için kullanılması gereken ölçüm aletlerinden bahsedilmiştir. Dördüncü bölümde malzeme seçim kriterlerine değinilmiş, malzemenin iç mekân iklimine ve insan sağlığına etkileri aktarılmış, malzemenin yaşam döngüsünün ve kaynak etkinliğinin sağlıklı yapı tasarımındaki önemi anlatılmıştır. Beşinci bölümde malzeme seçim kriterleri Arıoğlu Yöntemi'nden yararlanılarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, yapı biyolojisinin temel ilkelerinin uygulanması ve yapı malzemelerinin çevre ve insan sağlığı üzerindeki etkilerini olumlu yönde geliştirilmesi adına yapılması gerekenler öneri şeklinde sunulmuştur.

Ağaç malzemelerFiziksel sağlıkMetal malzemeler+6
Nil Kokulu
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Anadolu'da M. Ö. 6.-5. yüzyıllarda inşa edilen tümülüslerden örnekler ve mimari içerikleri

Çalışma kapsamında Anadolu'da M. Ö. 6.-5. yüzyıllarda inşa edilen tümülüslerin mimari içerikleri ve bu tümülüslerin inşa edildikleri dönemin genel mimari uygulamaları ile karşılaştırılmasına odaklanılmıştır. Çalışmanın ilk kısmında tümülüs geleneğinin kökeni ve uygulamaları incelenmiştir. Tümülüsler içerisinde basit çukurlar, sanduka mezarlar ve oda tipi mezarlar içeren sosyal ve politik ilişkileri sembolize eden yapay tepelerdir. Temsil ettikleri anlamlar bakımından dolmen, "kapalı yollar" (passage grave), menhirler ve seri menhirler gibi megalitik anıtlarla benzerlik göstermektedirler. Bu megalitik anıtlar Levant, Anadolu, Kafkasya, Batı Avrupa olmak üzere dünyanın bir çok bölgesinde görülmektedirler. Çalışmada Anadolu dışındaki erken dönem tümülüs uygulamalarından Tunç Çağı'na ait örnekler Arnavutluk, Epirus ve Apulia'daki (Güney İtalya) tümülüsler genel özellikleriyle değerlendirilmiştir. Anadolu'da Frig, Lidya Krallık ve Greko Pers Dönemlerine ait tümülüsler incelenmiştir. Bu incelemenin amacı hem dönem içinde hem de dönemler arasında görülen ortak ve farklı özelliklerin tespit edilmesidir. Çalışmanın ikinci kısmında seçilen 18 tekil anıtsal tümülüsün özellikleri incelenemiştir. Bu tümülüsler Bintepe Nekropolü'nden Alyattes ve Karnıyarık Tepe; Sardes'ten "BK71.1", "T77.1", "T82.1", "T.89.11"; Lidya'dan Aktepe; İyonya'dan Belevi ve "Kuştur"; Daskyleion'dan Tepecik, Yeniköy, Eşenköy, Koru, Koca Resul ve Kösemtuğ; Troas'tan Dedetepe, Çingene Tepe tümülüsleridir. Ayrıca Kolophon, Klazomenai, Pedasa ve Larisa (Buruncuk) kentlerinin nekropollerinde bulunan daha küçük boyutlu tümülüsler de genel özellikleriyle bu bölümde incelenmiştir. Tümülüslerin mimari bölümleri olan çevre duvarı, ön mekan, giriş önü, dromos, ön oda, mezar odası sınıflandırılmıştır. Bu bölümlerin inşasında karşılaşılan yapım tekniği, yüzey işçiliği ve kullanılan malzeme gibi mimari uygulamalar tespit edilmiş dönemin mimari uygulamaları ile karşılaştırılmıştır. Çalışmanın temel amacı tümülüslerin mimari özelliklerini anlamak ve vurgulamaktır. Tümülüs ölü gömme geleneği genellikle mimari tartışmalardan uzak "seçkin yeraltı yapılar topluluğu" olarak ele alınmaktadır. Tümülüslerin mimari özellikleri ile birlikte değerlendiren Ratté'in Sardes çalışmaları gibi sadece bir kaç çalışma bulunmaktadır. Çalışmanın amacı aynı dönemde inşa edilen tümülüsler ve "yer üstü" yapılarında karşılaşılan benzer uygulamaların karşılaştırılması ile desteklenmektedir. Sonuç olarak mimari yapılarda ve tümülüslerde benzer mimari uygulamalar tespit edilmiştir. M. Ö. 6. ve 5. yüzyıllarda Batı Anadolu mimarisinin elitlerin mücadelesini temsil eden yüksek maliyetli uygulamaları arasında tümülüsler de yer edinmiştir.

AnadoluMezarlarMimarlık tarihi+1
Duygu Çalışkan
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Anadolu Selçuklu savunma yapıları bağlamında Alanya Kızıl Kule

Alanya, Hellenistik dönemden itibaren Akdeniz'deki önemli liman kentlerinden biri olmuştur. Yarımada biçiminde olan Alanya Kalesi, topoğrafyanın sağladığı avantajla ideal bir yerleşim yeridir. Sur ile çevrelenmiş Hellenistik ve Roma dönemleri yerleşimlerini Bizans yerleşimi takip etmiştir. Alanya Kalesi'nin günümüzdeki sınırlarına ulaşması ise ancak Anadolu Selçuklu devrinde olmuştur. İmar faaliyetlerinin arttığı bu dönemden sonra Karamanoğulları ve Osmanlı egemenliği hakim olmuş ancak Selçuklu döneminde yakaladığı gelişmeyi sürdürememiştir. Alanya Kalesi'nin en önemli bölümlerinden biri şüphesiz Kızıl Kule'dir. 1226 yılında inşa edilen kule, kalenin savunma sisteminin en kilit noktasında yer almakta ve saldırılara karşı en dış savunma hattını oluşturmaktadır. Batı yönünde gelişmiş bir sur sistemiyle Ahmedek'e, güney yönünde ise deniz surlarıyla Tersane'ye bağlanmaktadır. Kızıl Kule, Alanya Kalesi'nin savunma sisteminin bir elemanı olmasının yanında tekil bir yapı olarak da Anadolu Selçuklu savunma yapıları açısından incelenmesi gereken önemli bir yapıdır. Bu çalışmada, kullanılan yapım tekniği, plan tipi ve bünyesinde barındırdığı malzeme çeşitliliği açısından önemli görülen Kızıl Kule'yi, Anadolu Selçuklu savunma mimarisi içerisinde ele almak ve sonuçlarını ortaya koymak amaç edinilmiştir. Bu tezde Kızıl Kule, mimarisi, bünyesinde bulunan devşirme taşlar ve geçirdiği onarımlar açısından ele alınmıştır.

Askeri mimariSelçuklu mimarisiTürk mimarisi
Mustafa Tahir Ocak
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Cihangir Mahallesi ve Art Deco

1925 Paris fuarı ile ilk örneklerini vermeye başlayan Art Deco üslubu Avrupa'da olduğu gibi Amerika'da da çok kısa bir süre içerisinde etkisini göstermeye başlamıştır. 1930'lu yıllarda konut, gökdelen, kamusal yapılar, mobilya, aksesuar, moda, grafik gibi birçok alanda yaygınlaşan üslup, önceki dönemlerden beslenerek kendinden sonra gelecek olan sanat akımlarına öncü niteliğinde olmuştur. Amerika ve Avrupa ile eş zamanlı olarak Türkiye'de, özellikle de İstanbul'da var olmaya başlayan üslubun, o dönemin varsıl aileleri tarafından ülkeye getirilmesine vesile olduğu düşünülmektedir. Özellikle, sahne sanatlarının ilgisin çekmiş olan üslup, kısa zaman içerisinde film dekorlarında ve tiyatro sahnelerinde kullanılmaya başlanmıştır. Kısa zamanda Türkiye'de de sanatın birçok dalında örnekler vermeye başlayan Art Deco, konut tasarımlarına da etki etmiştir. İstanbul'un o dönem üst tabaka ailelerinin yaşadığı Ayazpaşa, Şişli, Nişantaşı, Talimhane, Suadiye, Erenköy ve Kalamış gibi birçok semtinde, Art Deco üslubunda yapılan konutların çoğu, çeşitli nedenlerden dolayı günümüzde yok olmuşlardır. Günümüze değin ayakta kalabilen yapılar genellikle Nişantaşı, Şişli ve Cihangir bölgelerinde bulunmaktadır. Art Deco'nun Avrupa ve Amerika'da yaygınlaşmaya başladığı dönemde Türkiye'de, özellikle İstanbul'da örneklerin görülmeye başlaması oldukça ilginçtir. Geç Osmanlı dönemi boyunca, Avrupai sanat ve akımların Türkiye'ye belli bir gecikmeyle gelmiş olmasına rağmen, Art Deco üslubu, Türkiye'de batı ile eş zamanlı olarak etkisini hissettirmeyi başarmıştır. Üslubun bu denli çabuk yayılmasının birçok nedeni bulunmaktadır. Özellikle Amerika ve Avupa'da yaşamış olan Türk zenginler, ülkeye geri döndüklerinde, orada görmüş oldukları hayat tarzlarını burada da sürdürmeye devam etmişlerdir. Ayrıca, 1930'lu yıllarda opera ve tiyatrolar, Avrupa'da olduğu gibi Türkiye'de de yakından takip edilmektedir. Sergilenen sahne sanatlarının da üslubun Türkiye'de yaygınlaşmasında oldukça büyük etkisi bulunmaktadır. Tez kapsamında Cihangir Bölgesi'nde bulunan konutlar üzerinden inceleme yapılmıştır. Özellikle cepheleri ile ele alınan konutlar, aynı zamanda Cihangir Mahallesi'nin geçmişten günümüze dek süregelen sosyal yaşamı göz önünde bulundurularak incelenmiştir. Art Deco üslubunun Türkiye, özellikle de İstanbul şehrinde incelemesi yapılırken, Cihangir Mahallesi çalışma aracı olarak ele alınmıştır. Cihangir, bugüne değin farklı sosyal hayatı ile birçok kişiye ev sahipliği yapmış, birçok din, dil ve ırkı içerisinde barındırmıştır. Bu nedenle, Art Deco üslubunun Türkiye'deki temsiliyeti araştırılırken, Cihangir Mahallesi, sosyal hayatı ve mahalle sakinlerinin çeşitliliği nedeni ile tez çalışması sırasında önemli bir kriter olarak yer almaktadır. Avrupa ve Amerika'da yer alan örnekler, Cihangir Mahallesi'nde Art Deco üslubu özellikleri taşıdığı düşünülen konut yapıları ile karşılaştırılmış, üslubun o dönem Cihangir yapıları ile ne derece özdeşleştirildiği, konutların üslubun ana özelliklerini ne kadar temsil ettiği ile ilgili incelemelerde bulunulmuştur. Binaların tipolojik özellikleri veya cephelerin yapısal özellikleri üzerinde durulmamış, cephe motiflerinin ve bina formlarının Amerika ve Avrupa'daki örnekler göz önünde bulundurulduğunda aradaki benzerlik ve farklılıklar incelenmiştir. Giriş Bölümü, çalışmanın amacı ve kapsamı, literatür araştırması ve çalışma yöntemi olarak üç ana başlıktan oluşmuştur. İlk bölümde tez çalışmasının amacı, incelenen bölgelerin sınırları ve incelenen tarih aralığı aktarılmıştır. Literatür araştırması başlığı altında ise, Art Deco üslubu ile ilgili mevcut tez ve makale incelemeleri detaylı bir şekilde aktarılmıştır. Çalışma yöntemi bölümünde tez çalışması süresi boyunca kullanılan kaynaklar, yararlanılan kütüphaneler, belediyeler ve arşivler aktarılmıştır. Tezin İkinci Bölümü yedi başlıktan oluşmaktadır. 19.yy Avrupa'da sanat ortamı incelemesi ile başlayan bölüm daha sonra Art Deco üslubu genel özellikleri anlatılarak devam etmiş ve Fransa'da 1925 yılında gerçekleştirilen ''Exposition International des Arts Decoratifs et Industriels Modernes'' fuarında sergilenen yapılarla iç mekan ve mobilya örnekleri detaylı şekilde ele alınarak aktarılmıştır. Avrupa'da olduğu kadar Amerika'da da hızla yayılan üslup, Amerika'da Art Deco üslubu yansımaları başlığı altında incelenmiştir. Üslubun Amerika'ya nasıl geldiği, Amerikan toplumuna hangi yollar ile tanıtıldığı ile ilgili detaylı bilgiler verilmiştir. Amerika'da Art Deco üslubunun yansımalarının en çok görüldüğü sektör ise kuşkusuz Hollywood film sektörüdür. Bu dönemde çekilen filmler üslubun ülke geneline yayılmasında büyük rol oynamıştır. Söz konusu etkiyi anlatmak amacıyla bu bölümde dönemin ünlü yönetmeni Gibbons'ın sahnelerinden örnekler verilmiştir. Art Deco üslubu konut tasarımı genel çerçeve itibari ile incelenmiş ve ardından üslubun mobilya tasarımlarına yer verilmiştir. Bölümün son başlığını ise, tezin önemli bir parçası olan Art Deco üslubunun Türkiye'ye girişi oluşturmuş, üslubun Türkiye içerisindeki ilk yılları ve örnekleri aktarılmıştır. Detaylı olarak incelenen bu bölümde, üslubun Türkiye'de kimler sayesinde ve hangi yollarla popüler olduğu araştırılmıştır. Art Deco üslubunun yaygın olduğu yıllarda İstanbul'daki ilk örneklerine yer verilmiştir. Yalnızca konut ile sınırlı kalınmayıp, sahne dekor çalışmaları ve vitray çalışmalarından da kısaca bahsedilmiştir. Tez çalışmasının üçüncü bölümü üç ana başlıktan oluşmaktadır. Çalışma, Cihangir Mahallesi konutları üzerinden yapılan araştırmayı kapsadığı için ilk başlık altında Cihangir Mahallesi'nin tarihsel gelişimi ile ilgili genel bilgi verilmesi amaçlanmıştır. Cihangir Mahallesi'nin oluşumu, sosyal hayata etki etmiş birçok büyük yangın ve mahalleye ait birçok tarihsel bilgi bu bölümde aktarılmıştır. İkinci başlıkta ise Cihangir Mahallesi'nin sosyal özellikleri, mahallede yaşayan kişilerin günlük yaşantıları ve bugüne kadar olan yolculuğu detaylı şekilde incelenmiş olup, bölüm Art Deco'nun Cihangir Mahallesi'ne ne şekilde ve hangi dönemlerde etki ettiği ile ilgili bilgiler, farklı kaynakların görüşlerine yer verilerek sonlandırılmıştır. Tez çalışmasının omurgasını oluşturan son başlıkta ise Art Deco üslubunun, Cihangir Mahallesi'nde detaylı araştırma yapılarak fotoğraflanan konutlara yansıması ve bu konutların üslubu temsiliyeti incelenmiştir. Konutlar, motif, malzeme ve formları ile incelenmiş olup, yapısal özelliklerine çok fazla değinilmemiştir. Bu bölümde Amerika ve Avrupa'da seçilen mimari yapı örneklerinden de karşılaştırma yapma amacı ile yararlanılmıştır. Bu yapılar aynı zamanda aktarılmak istenen konutları destekleyici örnek niteliğinde sunulmuştur. Avrupa ve Amerika'dan verilen örneklerin büyük bir kısmı kamusal binalar, tiyatro ve opera binaları olup, konut ve gökdelen örneklerinden de yararlanılmıştır. Özellikle Amerika'da yer alan gökdelenlerin üslup özellikleri de tez kapsamında detaylı bir şekilde incelenmiş olup, malzeme, motif ve form bakımından Cihangir Mahallesi'nde yer alan konutların karşılaştırılması sırasında sıkça yararlanılmıştır. Art Deco üslubunun, Cihangir Mahallesi'nde bulunan konutlar üzerindeki belirleyici etkisi ve konutların üslubu temsiliyet derecesi de yine bu bölümde yapılan çalışmalar sonucunda ortaya çıkmıştır. Sonuç bölümünde tez çalışmasının amacı tekrar ele alınmış, çalışmalar sonucunda varılan noktalar, ulaşılabilen bilgiler ışığında detaylı bir biçimde aktarılmıştır.

Art Deco
Naz Gümüşeli
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Atmosfer kavramı ve zaman-özne-nesne ilişkileri üzerinden bir mekân okuması

Tez çalışması, bir görünmeyen olarak atmosfer kavramının mekâna getirdiği niteliği ortaya çıkarmaya çalışan bir anlam arayışıdır. Mekânın, onu hayatın içinden bir parça haline dönüştüren şey olarak atmosferlerini ve bileşenlerini araştırır. Maddesel olanla maddesel olmayanın aradalığında bulunan, insan ile fiziksel ve duyusal iletişime geçen mekânı, atmosfer kavramı üzerinden deşifre etmeye çalışır. Mekânın içerisinde dolaşılınan üç boyutlu varlığı, matematiksel ölçümlerle belirlenebilmektedir. Mekânın matematiksel olarak aktaramadığı, algılardan oluşan hali ise, yine üç boyutlu hali gibi bir niteliğe sahiptir. Algısal anlamdaki bu nitelik mekânın atmosferi olarak açıklanabilir. Bir duyumsama olarak atmosfer kavramı üzerinden mekân okumaları yapılabilir. Bu okumalar bütününde mekâna ait, onu diğer mekânlardan ayıran içerikler sunmakta ve insanı mekânın özüne götürmektedir. Mekânın atmosferi kavramı üzerinden, mekânların niteliği incelenebilir. Bu niteliğin değişmesinde ya da farklılaşmasında pek çok yan etmen etkilidir. Değişkenlerin çokluluğu ile ortaya farklı anlam aralıkları çıkmaktadır. Ortaya çıkan anlamlar, eklemlenerek yeni durumlarla ve kavramlarla büyümekte ve şişmektedir. Dolayısı ile mekân, üç boyulu olarak sabit, anlamsal olarak evrilen dinamik bir yapıya sahiptir. Atmosferi olan mekânlar kişi ile iletişime geçerler. Mekân deneyimleriyle birlikte, insanın algılarıyla anlamlara bürünür. Bu anlamlar yeni deneyimlere, yeni oluşlara olanak sağlar. Mekân dönüşerek, zaman içerisinde anlamda yeniden üretilir. Dolayısı ile atmosferler (anlamlı bir mimari), oluşa ve devingenliğe müsade eder. Özünde anlama eylemi odaklı yaşamda, atmosferleri ile mekânlar, yaşamın içinden bir parça haline dönüşerek öze katılmaktadır. "Atmosfer Kavramı ve Zaman-Özne-Nesne İlişkileri Üzerinden Bir Mekân Okuması" başlıklı tez çalışmasında zaman, özne ve nesne kavramlarının mekân arayüzü üzerinden ilişkileri doğrultusunda ortaya çıkan atmosferlerin okumasını yapmayı amaçlamıştır. Anlamların vücu bulduğu arayüzey olarak zaman, mekânın anlaşılması için önemli bir oldugur. Geçmişte farklı zaman dilimlerinde olanlar, anda mekân üzerinden görünürler. Mekânın tözlerinde saklı olan atmosfer kavramı, zamanın-nesnelerin-öznenin kaynaşmış ve iç içe geçmiş halidir. Nessneler öznelerin edimleriyle yaşanmışlıkları yansıtarak, hikayeler biriktirirler. Bu birikme zamanın içinde, mekânın yüzeyinde oluşur. Yani mekânın atmosferi, nesnelerin varlığının değişkenliği ve zamanın getirdiği ile değişen bir olgudur. Özne ise tüm bu parçaların üstünde, düşünen ve yorumlayan olarak anlamı yorumlar. Bu bağlamda çalışma kapsamında, ikinci ve üçüncü bölümlerde literatür araştırması yapılarak, tez çerçevesinde atmosfer kavramı ile ilişkilenen kavramlar kuramsal çerçevede incelenmiştir. Tez çalışmasının dördüncü bölümünün ilk kısmında, atmosfer kavramını ortaya çıkarmak amaçlı örnek binalar üzerinde inceleme yapılmıştır. Mimarlık camiasında adından söz ettiren, Vals Kaplıcası, Işık Kilisesi ve Berlin Yahudi Müzesi örnekler, mimarların tasarıma yaklaşımlarıyla belirli atmosferler oluşturmaya çalıştığı binalardır. Çalışma, mimarların tasarıma yaklaşımlarının anlatmıyla birlikte, binaları gezmiş insanların yorumlarının incelenmesi ile atmosferleri ve mekâna getirdiği niteliği aramaktadır. İncelenen binalara dair yapılan yorumlarda, mekânın duyumsamada yarattıkları üzerine yapılan yorumlar tespit edilmiştir. İnsanların yaptıkları yorumlarda mekânın niceliksel özelliklerinden ziyade, içeride bulundukları anda neler hissettiklerini söyledikleri görülmüştür. Mekânın kişi ile duyularda iletişime geçtiği, diğer mekânlardan atmosferleriyle ayrıldığı saptanmıştır. Çalışmanın dördüncü bölümünün ikici kısmında ise, tez çerçevesinde işlenen alt kavramlar, "şimdi ve burada" olarak var olan özgün bir yapıt olduğu düşünülen Alman savaş binası olan bunker binaları incelenmiştir. Zamanın getirdiği olarak geçmişten bugüne, mekânların kullanımları doğrultusunda bunker binasındaki atmosfelerdeki değişkenlikler araştırılmıştır. Araştırmada net görünürlülükler elde etmek amacı ile üç tane farklı kullanımda bunker binası seçilmiştir. Kişisel görüşmelerle elde edilen binaya ait veriler, binanın kullanıcılarının ve kullanımının gözlenmesi ve kişisel olarak binayı deneyimlerek binalara ait atmosferindeki değişiklikler saptanmıştır. Ayrıca anket çalışmaları yapılarak mekânın, geçmişle ve bugünle algısal olarak ilişkisi kavranmaya çalışılmış, mekân içerisindeki atmosferlerin niteliği ortaya çıkarılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre bireyler, bunker binasının zaman içerisinde kullanımı ile değiştiğini, hayatın içine karıştığını, geçmişten daha farklı atmosferlere sahip olduğunu düşünmektedir. Aynı zamanda değişimle birlikte yinede geçmişe ait tözlerini barındırdığını belirtmişlerdir. Bu çalışma, bir mekânda bulunulduğunda, kişinin duygulanımında harekete geçen, algılarında oluşan mekânın atmosferini ve mekâna getidiği niteliği ortaya koymaya çalışmaktadır. Bir mekân okuma biçimi olarak atmosferlerin önemini hatırlatmakta ve mekânın yaşayan dinamik bir parçacık olduğunu vurgulamaktadır.

Rümeysa Im Brahm
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Çift cidarlı cephelerde farklı havalandırma koşullarında duman hareketinin sayısal yöntemle incelenmesi

Çift cidarlı cephe sistemlerinin kullanımı sağladığı çeşitli avantajlar nedeniyle mimari cephe tasarımlarında giderek yaygınlaşmaktadır. Çift cidar arasında bırakılan boşluk sayesinde doğal havalandırmaya imkan vermesi en önemli avantajları arasında sayılabilir. Ancak aynı boşluk ortamı, baca etkisi yardımıyla cepheyle bağlantılı bir mekanda çıkan bir yangının oluşturduğu dumanın diğer katları etkilemesini kolaylaştırmaktadır. Dumanın katlar arasında yayılmasıyla ilgili en önemli kriterler çift cidarın genişliği, havalandırma koşulları ve bina cephesine etki eden rüzgarın yönü ve miktarıdır. Bu çalışmada çift cidar cephe sistemlerinde yangının oluşturduğu dumanın cephe içindeki boşlukta yayılma koşulları, farklı genişlik ve havalandırma koşullarına ve cepheye etki eden farklı yönlerdeki rüzgara bağlı olarak incelenmiştir. Yangın modeli için zemin+6 kaltı bir ofis binasi planlanmış olup yangının ikinci katta odanın ortasında çıktığı varsayılmıştır. Cidar genişlikleri, havalandırma boşlukları ve cepheye etki eden rüzgar yöunü değiştirilerek toplam 24 senaryo oluşturulup ve bu senaryoları 8 gurup halinde her gurup içinde iç cidar ve dış cıdar yüzeyinde sıcaklık ve hız değerleri incelenmiş ve dumanın üst katlara geçişi ve çift cidar arasında hareketi incelenmiştır. İnceleme, sayısal ortamda CFD tabanlı PYROSIM programı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Programla ilgili görsel veriler SMOKEVIEW programından elde edilmiştir. Yapılan çalışmanın sonuçları, Farklı derinlik ve havalandırma açıklıklarına sahip çift cidarlı cephelerde yangın nedeniyle oluşan dumanın hareketi miktar ve hız açısından incelendiğinde, çift cidarın derinliğinin dumanın tahliyesinde çok etkili bir unsur olduğu ancak bunun da cidarın havalandırma koşullarına ve rüzgar yönüne bağlı olarak değiştiği gözlenmiştir. Yine havalandırma koşulları cidar boşluğunu dolduran dumanın soğutulup sıcaklığının düşürülmesi ya da tersine yükselmesinde etkili olmaktadır. Bu nedenle derinliği yüksek olan cephelerde istenilen sonuçların alınmasının daha güç olduğu; buna karşın derinliği görece daha dar olan cephelerde tahliye hızı yüksek olmasına karşın duman ve sıcak gazların yangının bulunduğu katın üstündeki katları, seçilen cam türüne de bağlı olarak, daha hızlı etkileyebildiği söylenebilir. Üretilmesi olası duman miktarına ve havalandırma koşullarına ve cepheye etki eden rüzgar yönüne bağlı olarak çift cidar cephe derinlikleri belirlenmelidir.

Yashar Taherı Bavılolyaeı
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

UNESCO yaratıcı kentler ağı tasarım kenti kriterleri bağlamında İzmir'in değerlendirilmesi

Yönetim toplantılarında belirlenen stratejiler ile kentleri dönüştürecek farklı gelecek hedefleri tasarlamak gerçekten mümkün müdür? Tasarımı kentsel kalkınmanın temeline oturtan yaratıcı kent yaklaşımları, bir yeri tasarlanmış bir kent haline getirerek mi yoksa o kente tasarlama kabiliyetleri olanları çekerek mi bunu başarır? Bu yaklaşımlar kentleri daha yaşanabilir yerler haline getirir mi? Bir kent kendi geleceğine yön vermek istediğinde, kendini nasıl analiz eder ve kendine dair eleştirel bir bakış geliştirir? Küresel kent markalaşma stratejileri kentlerin kendilerini tanımaları için bir yöntem olarak kullanılabilir mi? Kentlerin gündelik hayatlarının, sahip oldukları potansiyellere dayanılarak yönetim stratejileri ile tasarlanmasına dair olan bu sorular, tez çalışmasının ana sorularını oluşturur. Çalışma 2009 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından tanımlanan tasarım kenti olma hedefini, UNESCO Yaratıcı Kentler Ağı tasarım kenti kriterleri bağlamında 2009 ve 2016 yılları arasına odaklanarak değerlendirir. Yaratıcı kentler konusunda üretilmiş literatür içinden eleştirel söz üreten farklı yaklaşımları kavramsal çerçevesinde paylaşır. İzmir'de tasarım alanının mevcut durumunu tasarım kenti olmak için yerel yönetim tarafından çizilmiş vizyon doğrultusunda geliştirilen süreçler, elde edilen belgelerdeki nicel ve nitel veriler ve kentin güncel tasarım ortamından paydaşların görüşlerini kullanarak değerlendirir. İzmir'in tasarım ortamını küresel ölçekte, UNESCO Yaratıcı Kentler Ağı tasarım kenti sıfatını almış kentler ile karşılaştırır. Tezin özgün içeriği, literatür araştırması ile elde edilen kavramsal çerçeveyi, UNESCO Yaratıcı Kentler Ağı tasarım kenti kriterleri ve incelenen tasarım kentlerinin özellikleri kapsamında İzmir'in tasarım ortamının değerlendirilmesi ile varılan sonuçları dönüştürmek için bir yöntem önermesi ve bu yöntemi uygulamasıdır. Yöntemin etkisi anket çalışması ve gözlemler ile ortaya konulmuştur. Tez çalışması bu verileri kullanarak kentte tasarım odağında kalkınma için gerçekleşmesi gerekenlerden bahseder ve önerilerde bulunulur. Birinci bölümde tezin odaklandığı sorunu kent markalaşması çerçevesinde tarif eden giriş başlığını, tezin amacı, kapsamı ve yöntemine dair açıklamalar takip eder. İkinci bölümde kent markalaşması kavramı ilgili literatür üzerinden tartışılır. Yaratıcı ekonomiler ile kent markası yaratma yaklaşımlarını anlamak için yaratıcı ekonomi, yaratıcı kent ve tasarım kenti kavramlarına değinilir. Yaratıcı insanların bir kente yerleşme tercihlerinde kentteki mevcut kişisel ve profesyonel, yerel ve küresel ağların rolünden bahsedilir. Bu bağlamda küresel ağlar kurarak tasarım kenti sıfatını veren değerlendirme sistemleri açıklanır. Değerlendirme sistemleri arasında sadece UNESCO Yaratıcı Kentler Ağı tasarım kenti başlığının, yaratıcılığın farklı alanlarını ve kentin farklı paydaşlarını küresel ölçekte sosyo kültürel ve ekonomik açıdan farklı değerlere sahip kentlerle bağladığı, uzun vadeli etkileşim yöntemleri yarattığı ortaya konur. Üçüncü bölüm, kent markalaşması kapsamında kendini tasarım kenti olarak konumlandırmak isteyen İzmir'i konu alır. Kentin markalaşma kapsamındaki arayışlarına değinilir. Tasarım alanında kentin özgün durumu nitel ve nicel verilerle ve kentte öne çıkan tasarım alanları özelinde yapılan görüşmelerle ortaya konur. Yerel yönetim önderliğinde 2009 yılından beri tasarım kenti hedefi için yapılanlar, Kültür Çalıştayı, Tasarım Forumu, İzmir Deniz Projesi, Akdeniz Akademisi ve İzmir Tarih Projesi ve Tarih Tasarım Atölyesi başlıklarıyla anlatılır. İzmir'in özgün ortamının ulusal ölçekte bazı olumlu şartlar yaratsa da, tasarım ve inovasyon alanında rekabet eden ulusal lider kentler ve küresel kentlerle kıyaslandığında, hem ulusal hem de uluslararası ölçekte geri bir konumda olduğu ortaya konur. Kentin yaratıcı ekonomisine dair fırsatlar iyileştirilse bile yaratıcılık ve tasarım kültürünü yerleştirmek için inanç, organizasyon, koordinasyon ve etkileşim başlıklarına dair olumsuzluklar var olduğu sürece tasarım kenti olma hedefine ulaşamayacağına işaret edilir. Dördüncü bölümde, UNESCO Yaratıcı Kentler Ağı tasarım kentleri ve kriterler bağlamında İzmir değerlendirilir. Öncelikle Yaratıcı Kentler Ağı'ndaki tasarım kentleri kıyaslanır. Onlara bu sıfat verilirken hangi ortak koşulların arandığı ve zaman içinde kentlerde gerçekleşen değişim sorgulanır. Daha sonra İzmir'in tasarım kenti başvuru formuna göre niteliklerine bakılır. İzmir'in diğer kentlerle kıyaslandığında en temelde, tasarım kenti olarak adlandırılmasını sağlayacak köklü tasarım odaklı kurumlar, etkinlikler ve insiyatiflerinin var olmadığı görülür. Koordinasyon ve örgütlenme kabiliyeti zayıf bir yaratıcı ağının olduğu tespit edilir. Üçüncü bölümde tespit edilen yaratıcılık ve tasarım kültürünü yerleştirmek için inanç, organizasyon, koordinasyon ve etkileşim kapsamında dönüşüm sağlamak amacıyla tasarlanmış etkinlik anlatılır. Etkinlik, yaratıcı alana meraklı insanlar için bir bilgilendirme kanalı olarak işler. Buluşma ortamı yaratır. Ortak iletişim dillerinin yaratılmasını sağlar. Potansiyel işbirliklerinin yolunu açar ve ortak bir kent imgesine dair inanç yaratır. Beşinci bölüm olan sonuç bölümünde bir önceki bölümde anlatılan etkinlikten elde edilen bilgiler ve daha önceki bölümlerde yapılan tespitler kapsamında önerilerde bulunulur. Kentin mevcut durumunun, yaratıcı ekonomiler kapsamında bir tasarım kenti olarak kalkınmayı hedefleyen yerel yönetimin yaratıcı yöntemler geliştirmemesi, kentte tasarım alanına ait köklü kurum, inisiyatif ve etkinliklerin var olmaması ve kentin yaratıcı karakterlerinin bir ağ ile bağlamak için keşfedilmemesi dolayısıyla oluştuğu tespit edilir. Bu koşulların etkisindeki bir yeri tasarım kentine dönüştürmenin ancak yaratıcı alanlarda iş üretenlerin ve potansiyel olarak yaratıcı üretimde bulunabilecek kentlilerin deneyimlemek istedikleri hayatı bugün kendileri yaşamaya başlayarak var etmeleri ile mümkün olacağı anlatılır.

Hasan Cenk Dereli
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Hastane poliklinik bekleme alanlarının mekânsal açıdan değerlendirilmesi

Uluslararası hukuk ve ülkelerin anayasalarında yer alan 'sağlık hakkı' insanların en önemli haklarındandır. Ülkeler vatandaşlarının bu hakkını gözetmek için kendi sağlık sistemlerini geliştirmekte ve inşa ettikleri sağlık yapıları ile vatandaşlarına sağlık hizmeti sunmaktadırlar. Sağlık yapılarının en gelişmiş örneği hastanelerdir. Hastaneler; hastaların sağlıklarına kavuşmaları için tedavi edildikleri, sağlıklı insanlara daha kaliteli yaşam sunmak amacı ile hastalıkların önlendiği tedavi edici ve önleyici kuruluşlardır. Hastanelerde hasta bekleme alanları hastaların dinlenebilmelerini sağlayan önemli bir bölümdür. Bu tez kapsamında günlük hasta yoğunluğunun en fazla olduğu hastane bölümlerinden olan polikliniklere odaklanılmıştır. Hastane poliklinikleri ayakta tedavi olan hastaların doktorlara muayene olmak için geldikleri, günlük hasta akışının en yoğun olduğu bölümlerdendir. Poliklinik bölümlerinde hastalar ve hasta yakınları muayene sıralarını beklerken dinlenebilecekleri, hasta yoğunluğunun karşılanabileceği mekânlara ihtiyaç duymaktadır. Poliklinik bekleme alanları; muayene olmak için gelen hastalara eşlik edenler ile birlikte muayene olmayı bekledikleri alanlardır. Poliklinik hasta bekleme alanlarında kullanıcı gruplarını muayene olmak için gelen hastalar ve hasta yakınları ile tetkik sonuçlarını göstermek için gelen ayakta tedavi gören hastalar ile hasta yakınları oluşturmaktadır. Günümüz sağlık sisteminde, hastaların randevulu hasta takip sistemi ile bekleme sürelerinin minimuma indirgenmesi amaçlansa da bölgenin ihtiyaçlarına karşı yetersiz kalan hastane kapasitelerinden dolayı hastaların sıralarını beklerken dinlenebilecekleri bekleme alanlarına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu açıdan hasta bekleme alanı tasarımları önem arz etmektedir. Hastane tasarımlarında bekleme alanları tasarımının göz ardı edilmesi hastanelerimizde bekleme alanları ihtiyacına karşılık farklı tip düzenlemelere sebebiyet vermektedir. Bu tipleşmeler genellikle sirkülasyon alanı üzeri yerleşim olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tez kapsamında farklı büyüklükteki hastanelerin incelenerek, hasta bekleme alanı tasarımlarının değerlendirilmesi ve şu sorulara cevap aranması amaçlanmıştır: • Poliklinik hasta bekleme alanları için ön görülen alanlar ihtiyacı karşılamakta mıdır? • Poliklinik hasta bekleme alanları tasarımı nasıl olmalıdır? • Poliklinik hasta bekleme alanları gelişme ve büyümeye elverişli midir? • Sirkülasyon sisteminin mekân tasarım kalitesine etkisi ne düzeydedir? Tez yöntemi olarak literatür araştırması, ve alan çalışması izlenmiştir. Tezin literatür çalışması bölümünü günümüze kadar yazılan hastane tasarımı tezleri, güncel yayınlar, hastane kitapları, Sağlık Bakanlığı, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) sağlık mevzuatları (kanun, yönetmelik, genelge, yönergeler, tüzükler, tebliğler) oluşturmuştur. Alan çalışması iki aşamalı olarak gerçekleştirimiştir. 'Ön alan çalışması' ve 'Alan çalışması'. Ön alan çalışmasında hastalarla mülakatlar gerçekleştirilmiş ve bununla birlikte kişisel gözlemler sonucunda bir takım tasarım değerlendirme ölçütleri belirlenmiştir. Ön alan çalışmasında incelenen hastaneler şunlardır: • Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi, • Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi, • Şişli Hamidiye Etfâl Eğitim ve Araştırma Hastanesi, • Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, • Bahçelievler Devlet Hastanesi, • İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi, • İstinye Devlet Hastanesi, • Bezmi Alem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, • İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi, • İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi, • Beşiktaş Sait Çiftçi Devlet Hastanesi, • Özel Florence Nighangle Gayrettepe Hastanesi, • Özel Florence Nighangle Çağlayan Hastanesi, • Özel Medical Park Bahçelievler Hastanesi. İncelenen hastanelerde poliklinik bekleme alanlarının planları da incelenerek yerleşim biçimlerine göre plan tipleri ortaya çıkarılmıştır. Alan çalışmasında ise; ortaya çıkarılan plan tiplerine birer tane örnek oluşturacak şekilde, hastaneler belirlenmiş ve hasta bekleme alanlarının tasarım ve kullanım verimliliğini ve tasarım sonrası değerlendirmeleri için yararlanılacak gözleme dayalı alan çalışmasında nitel araştırma yöntemi kullanılarak, puanlama tekniği ile değerlendirilmiştir. Alan çalışmasında; • Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi • İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi • İstinye Devlet Hastanesi • Şişli Hamidiye Etfâl Eğitim ve Araştırma Hastanesi • İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi • Bezm-i Alem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi olmak üzere altı farklı genel hastanede yapılan mekânsal analizler ve gözlemler oluşturmaktadır. Kişisel gözlemlere dayalı alan çalışmasında; ortam sıcaklığını ölçmek için termometre, nemi ölçmek için 'thermometer yazılımı', ortam ışığını ölçmek için 'light detector yazılımı', ortam gürültüsünü ölçmek için 'decibelmeter yazıılımı'ndan faydalanılmıştır. Değerlendirme bölümünde dörtlü puanlama tekniği kullanılmıştır. Değerlendirmede; belirlenen tasarım ölçütlerine göre mekânda yapılan gözlem ve ölçüm sonuçları şu şekilde değerlendirilmiştir: • Standartı sağlıyor ise +1, • Sağlıyor ve ortama olumlu katkı sunuyor ise +2, • Standart dışı ise -1, • Standart dışı ve ortamı olumsuz yönde etkiliyor ise -2 puanları ile puanlandırılmıştır. Alan çalışması yapılan hastanelerin hasta bekleme alanları; • Tasarım ve uygulamaları, • Günümüz sağlık sistemi çerçevesinde bekleme alanları program ihtiyaçları, • Tasarım ölçütleri ve kullanım verimliliği bağlamında incelenerek, hasta bekleme alanlarının mekân tasarımı kalitesi ele alınmıştır. Alan çalışmasında elde edilen bulgular Uluslararası standart enstitüsü olan ISO ve Ulusal standart enstitüsü TSE tarafından geliştirilen standartların yanı sıra çeşitli mimari tasarım kitaplarında belirtilen mekân standartları çerçevesinde değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda incelenen hastane tasarımlarının gerekli standartlara göre; çoğunluğundaki poliklinik hasta bekleme alanı tasarımının yetersiz olduğu gözlemlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Poliklinik, Hasta Bekleme Alanları, Standart, Tasarım, Ölçüt

Muhammed Fatih Çetintaş
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Tarabya Rum İlkokulu restorasyon projesi

Bu çalışmada İstanbul'un Sarıyer ilçesine bağlı Tarabya semtinde bulunan Tarabya Rum İlkokulu konu alınmıştır. Bakımsızlıktan yıkılmaya yüz tutmuş bu tarihi okul yapısının tarihi mirasını gelecek nesillere aktararak İstanbul'un kültür hayatının yeniden bir parçası olması amaçlanmıştır. Yapının günümüzdeki durumunun belgelenmesinin ardından içinde bulunduğu çevre ile birlikte ilk yapıldığı dönem; eski harita, belge ve fotoğraflardan incelenmiştir. Yerinde yapılan incelemeler ve kişisel görüşmeler ile, yapıldığı dönemden günümüze gelene kadar geçirdiği değişiklikler tespit edilmiştir. Yapının yeniden aktif olarak kullanılırken, özgün niteliklerini koruması planlanmaktadır.

Tuğçe Kıvrak
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Avrupa Birliği bina enerji performansı direktifinin Türkiye'deki mevcut otel binaları için uyarlanmasına yönelik bir yaklaşım

Tüm dünyada, artan nüfus ve gelişen teknoloji sebepleri ile katlanarak büyüyen enerji tüketimi ve tükenmekle karşı karşıya olan doğal kaynaklar konularına çözüm üretmek üzere çalışmalar yürütülmekte iken ülkemizde de son yıllarda gerek AB uyum süreci ve bu süreçte sağlanması gereken kıstaslar sebebi gerekse artan bilinç ve farkındalıkla enerji verimliliği, bina enerji performansı, yenilenebilir enerji sistemleri, sürdürülebilirlik, geri dönüşüm konularındaki bilimsel çalışmalar ve araştırmalarda gelişmeler kaydedilmektedir. Binalarda enerji performansını arttırmak amacıyla, Avrupa Birliği (AB) tarafından 2002 yılında Bina Enerji Performansı Direktifi (EPBD) yayınlanmış, tüm üye ve aday ülkelerde ulusal bina enerji performansı hesaplama yöntemlerinin geliştirilmesi ve geliştirilen bu yöntemle yeni ve mevcut tüm binaların, enerji performanslarının değerlendirilerek, standartlarca belirlenen asgari enerji düzeyini sağlaması ve enerji kimlik belgesine sahip olması zorunlu kılınmıştır. 2010 yılında revize edilen bu direktifle (EPBD-Recast), yeni enerji verimliliği hedefleri ve zorunluluklarıyla birlikte global maliyetlerin de optimizasyonu zorunluluk kazanmıştır. Ülkemizde, 2007 yılında Enerji Verimliliği Kanunu ile başlayan bu süreç, 2008 yılında Bina Enerji Performansı Yönetmeliği ile devam etmiş ve 2009 yılında bu yönetmeliğin eki olarak EN standardında önerilen basit saatlik metodun Türkiye koşullarına göre uyarlanan 'Bina Enerji Performansı Türkiye' ulusal hesap yöntemi geliştirilmiştir. Geliştirilen hesaplama modeli, detaylı dinamik analiz yapmazken, binanın fonksiyonuna bağlı olarak dinamik etkilerini belirli kabuller ve referans değerler ile hesaba katmaktadır. Bu nedenle bu yöntem yapmış olduğu basitleştirme ve kabullerden ötürü, 4 yıldız ve üzeri oteller gibi karmaşık yapılı ve birbirinden farklı gereksinimleri olan çok sayıda ısıl zon içeren binaların enerji performansını ve sera gazı salım miktarlarını hassas olarak değerlendirmek için istenilen düzeyde fayda sağlayamayabilir. Ayrıca 2010 yılında yenilenen direktif (EPBD-Recast) binaların enerji ve maliyet etkiliğinin bir arada değerlendirilmesini ve bina enerji tüketiminin birincil enerji cinsinden detaylı dinamik yöntemlerle hesaplanmasını öngörmektedir. Tüm bu gelişmelere ek olarak, turizm sektöründe sürdürülebilir destinasyon ve sürdürülebilir turizm için 1980 sonrası çalışmalar başlamış ve Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü'nün 2013 yılında yayınladığı sürdürülebilir turizm gelişimi raporunda turizm yapılarının mevcut karbon salımına %5 oranında katkı yaparak iklim değişikliğine, katı ve sıvı atıkların doğru şekilde yok edilmemesi yerelde arazi ve su kirliliğine, su ve enerji gibi yenilenebilir olmayan değerli kaynakların hızla tükenmesine yol açtığı belirtilmiştir. Raporun ardından yayımlanan 'Küresel Sürdürülebilir Turizm Konsülü Destinasyon Kriterleri (GSTC C-D)' nin dördüncü ve son bölümünde 'Çevreye Faydaları Çoğaltmak ve Olumsuz Etkilerini En Aza İndirmek' başlığı altında işletmelerin sera gazı emisyonlarını, enerji ve su tüketimini ölçmeyi, izlemeyi, azaltmayı, kamuya raporlamayı ve fosil yakıtlara bağımlılığı azaltmayı teşvik eden bir yapıya sahip olmasını öngörmektedir. Ülkemizde ise, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından enerji, su, çevreye zararlı maddelerin tüketiminin ve atık miktarının azaltılmasını, enerji verimliliğinin arttırılmasını, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının teşvik edilmesini, konaklama işletmelerinin yatırım aşamasından itibaren çevreye duyarlı olarak planlanmalarını ve gerçekleştirilmelerini, tesisin çevreye uyumunu, çevreyi güzelleştirici düzenleme ve etkinlikleri, ekolojik mimariyi, çevreye duyarlılık konusunda bilinçlendirmeyi, eğitim sağlanmasını ve ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapılmasını sağlamak amacı ile 'Yeşil Yıldız' yürürlüğe konulmuştur. Bu tez kapsamında, dünya genelinde en çok turist alan ülkeler listesinde üçüncü sırada yer alan ülkemizde, sektörel enerji tüketimi toplam enerji tüketiminin %35' ini oluşturarak en yüksek paya sahip otel binaları için, bina tipolojisine bağlı olarak farklılık gösteren enerji ihtiyaç ve tüketim davranışlarını detaylı olarak ele almak, enerji ve maliyet etkinliğini arttırmak, çevresel ve ekonomik olumsuz etkileri azaltmak amacıyla 'Bina Enerji Performansı Direktifi (EPBD)' nin Otel Binaları için Türkiye koşullarına uyarlanması için bir yaklaşım geliştirilmiştir. Yaklaşım, problem hakkındaki mevcut çalışmlar kısmında detaylıca anlatılan literatür araştırması değerlendirildiğinde, sektörel niteliği, iklimsel, teknolojik ve ekonomik ulusal koşulları dikkate alarak enerji ve maliyet etkinliğini eşzamanlı olarak değerlendirerek karşılaştırma yolu ile optimum çözüme ulaştıran yapısı ile özgün bir nitelik taşımaktadır. Tez genel hatları ile aşağıdaki bölümleri içermektedir: 1. Tezin amacı, özgün değeri, kapsamı ve literatür araştırmasının anlatılması, sorunun, zorunlulukların, gereksinimlerin ve hedeflerin ortaya konması, 2. Bina enerji performansını etkileyen parametrelerin belirlenmesi ve açıklanması 3. Mevcut otel binalarının enerji ve maliyet etkinliğinin arttırılması için EPBD' nin öngördüğü yöntemin Türkiye koşullarına uyarlanmasına ilişkin yaklaşımın açıklanması: EPBD' ye göre hesap yöntemi, referans binanın belirlenmesi, minimum enerji performans gereksinimlerinin belirlenmesi, toplam bina enerji tüketiminin hesaplanarak birincil enerji cinsine dönüştürülmesi, global maliyetin hesaplanması ve enerji ile maliyet eşzamanlı değerlendirmesi ile maliyet optimum enerji performansı düzeyinin tespit edilmesi temel aşamalarından oluşmaktadır (EPBD, 2010). Ancak ülkemizde otel binaları için mevcut bina stoğunu ve inşa edilecek yeni binaların karakteristik özelliklerini en iyi temsil edecek referans bina henüz tanımlı olmadığından, tez kapsamındaki yaklaşım, mevcut otel stoğunun enerji ve maliyet etkin iyileştirilmesini mevcut durum ile iyileştirme paketlerinin detaylı simulasyon aracı ve hesap cetvelleri kullanılarak elde edilen bulguların mukayesesi yoluyla sağlamaktadır. 4. Önerilen yaklaşımın kontrolü için test binası üzerinden enerji ve maliyet iyileştirme paketlerinin analizi ve bulgularının açıklanması: Yaklaşımın uygulanabilirliğini kontrol etmek amacı ile, seçilen test otel binasının varsayılan turizm kategorisine uygun olarak, sezonluk ve yıllık çalışması durumlarının sıcak nemli, ılımlı-kuru ve soğuk iklim bölgelerinde enerji ve maliyet analizlerinin yapılması ve bulguların eşzamanlı karşılaştırılması yöntemi ile optimum durumun konfor koşullarına uygun olacak şekilde enerji performansı en yüksek ve en ekonomik iyileştirme alternatifinin belirlenmesi detaylı olarak açıklanmıştır. 5. Yaklaşıma ilişkin sonuç ve önerilerin açıklanması: Tez kapsamında ortaya konan yaklaşım ile Türkiye koşullarında otel binaları için ısıl konfor koşullarını sağlayan, enerji ve maliyet etkin optimum çözümlere ulaşmanın mümkün olduğu yapılan analizler neticesinde elde edilen bulgulara dayanarak ortaya konmaktadır. Testi yapılan bina üzerinden, farklı iklim bölgeleri ve çalışma çizelgelerine göre farklı oranlarda iyileştirmeler sağlanmıştır. Bu yaklaşım kullanılarak, Türkiye' de yeralan mevcut otel stoğunun enerji ve maliyet etkin olarak iyileştirilmesi ve önerilecek iyileştirme alternatifleri ve sisteme entegre yenilenebilir enerji sistemleri ile '0 Enerji' hedeflerine ulaşılabilmesi olanaklıdır. Yenilenebilir enerji sistemlerinin ve 'Yeşil Yıldız' belgeli oteller için teşviklerin arttırılması ile yatırımcıların ve dolayısı ile kullanıcıların konuya ilgisi ve yatkınlığı artacaktır. Binaların iyileştirilmesinin önündeki yasal, ekonomik, teknik ve sosyal engeller birbirine bağlı olup bütüncül çözümler geliştirilmesi gerekmektedir. Buna bağlı olarak, ülkemizde de 'Ülke kazanırsa herkes kazanır' anlayışının yerleşmesi gerekmektedir.

Merve Atmaca
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Mimarlıkta programın çözünmesi: Ara mekanlar

Bu çalışma, mimarlık üretiminde ara mekân olgusunu tartışmakta ve bu olgu üzerinden mimari program ve mimari mekân ilişkisini sorgulamaktadır. Özellikle felsefe ve sosyoloji alanlarında çokça işlenen mekân olgusu, mekân üretme işi olan mimarlıkla da temelden ilişkilidir ve multidisipliner ilişkilerle yorumlanmaktadır. Günümüzün kalabalık ve hızlı şehir mekânlarında hızlı bir değişim, dönüşüm yaşanırken bir yandan da farklı yaşantılar, farklı mekânlar birbiri ile kesişir. Yapılı çevre, hem teknolojik hem de kültürel değişimler ekseninde evrilirken, Kamusal olan mekân ile özel olan mekân arasında da kullanımdan ve kullanıcıdan ileri gelen eşikler oluşturmaktadır. Yapılı çevrenin tasarlayıcıları olan mimarlar çevrelerini ve kullanım ihtiyaçlarını anlamak üzere bir takım araçlar kullanarak gelişmeleri yorumlamak, düzenlemek ve cisimselleştirmek durumundadır. Tarz, üslup ya da form/imaj tartışmalarının ötesinde; oluşturulan mekân, kullanıcının ihtiyaçlarına göre belirlenen belirli fonksiyonların birleşim kümesi olmaktadır. Mimari terminolojide bina programlama, ya da ihtiyaç programı gibi listeler ve standartlar aracılığıyla kemikleşen bu ilişkiler mimar elinde bir araya gelirken bir tür çözünmeye ve kaynaşmaya uğramaktadır. Mekânı tanımlayan mimari elemanlar olan sınırların ve eşiklerin, mimar elinde düzenlenmesi sonucunda; mimarın arzusu, kullanıcının hayali, teknolojik, sosyal ya da politik ortamın gerektirdiği ile standartların önerdiği arasında bir mekân oluşmaktadır. Oluşan bu mekân, üç boyutlu uzay içerisinde farklı kullanım ve program ilişkileri tanımlayacak şekilde kurgulanabilir. "Ara mekân" , programa ilişkin bir olgu olarak ortaya çıkmıştır. Çalışma boyunca da, mimari üretim süreçleri üzerinden mekân kurgusuna, programatik yorumlamaya ve programın mimar tarafından bir araya getirilme kurgularına odaklanılmıştır. Yapı içindeki kullanım ilişkilerinin ya da yapıların kentle olan ilişkilerinin bağlayıcısı olan program, zaman içerisinde çözünerek kesin ve katı sınırların esnetildiği, çözündüğü bir hal almıştır. Ara mekân'a dair yapılan literatür araştırması, sosyal mekân, heterojen mekân ve yerolmayan mekân kuramlarını tez açısından öne çıkarmıştır. Lefebvre, bireysel üretimlerin, eylemlerin ve ihtiyaçların mekânı şekillendirdiğini söylemektedir. Buna göre oluşan sosyal mekân yapılı çevre içerisinde hareketliliğin ve yaşamın olduğu, sınırlardan ziyade eşiklerin çevrelediği akışkan ara mekân'ı oluşturur. Bu sosyal, ara mekânın tasarlanması ve mekânsal olarak yorumlanışı, çalışma boyunca programlar arası ilişkiler özelinde ele alınmış, Lobotomik ve Aksiyonel olarak iki ana yaklaşım çerçevesinde örneklerle değerlendirilmiştir. İçerisi ve dışarısı arasında bir ayrım yapan Lobotomik yaklaşım yeni formları ve yeni kullanım biçimlerini mümkün kılarken kimi durumlarda da aşırı tasarlanmış yapısı ile kullanıma yönelik kısıtları da oluşturabildiği görülmüştür. Kullanıcı aksiyonlarının mimari programa yansıması ile tariflenen Aksiyonel yaklaşımda ise sosyal kullanımdan ileri gelen değişip dönüşebilir mekân, çokdeğerli mekân ve çeşitli programatik çaprazlama yöntemleri çalışma kapsamında örnekler üzerinden incelenmiştir.

Kentsel mekanKurgusal mekanMimari mekan+5
Vefik Yiğit Yalgın
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessEN

Influence of relationship between closed and open spaces on residential satisfaction: Fulya case study

The topic of this research is concerning with issues that affect directly our daily life inside and outside our homes; the research is applied on a residential area. Life experiences are gotten from practicing life activities in the spaces. In this research these spaces are categorized into two categories: positive spaces (solid), which are the built area and the negative, spaces (void) which are the open areas. So for every activity a specific space with specific conditions is needed in order to practice that activity safely and easily. The residential area is an environment where embraces inhabitants from all ages; that is why it should be an inclusive environment which fulfills its inhabitants' needs. This research is going to highlight the influence of relationship between positive and negative spaces and attached buildings on the residents' satisfaction. Factors that increase residents' satisfaction and those that indicate satisfaction are studied. Briefly, satisfaction can be achieved when the spaces and their relation to each other match the residents' requirements for practicing different residential activities. This research is chosen to be in Istanbul; since I figured out the problem in its residential environment when I came to Istanbul and become one of its residents, I noticed that the positive spaces in the residential environment occupied very large areas due to high population density, but the importance of negative spaces in our environments should not be forgotten as they have fundamental functions and roles in the daily life. The selected region of study is Fulya neighborhood, which follows Sisli district; it has a central location, high population density, and crowded buildings. In order to measure the level of Fulya's residents' satisfaction, the observation and the questionnaire (structured interview) methods were used. The conclusion is that Fulya's residents complain from the absence of different open spaces and being not so comfortable with the physical features of their dwellings, also they said that the cars and buildings occupied almost all areas and there are no spaces for humans. On the other hand, they get used to their environment; they consider that it is better than many other residential environments in Istanbul, and they like its central location.

Open spacesClosed spacesQuality of life
Safa Hammoudeh
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Cumhuriyet Dönemi İstanbul mimarlığında Rüknettin Güney

Rüknettin Güney gerek mimari üretimi ile, gerekse bu üretimin İstanbul'un modernleşme süreci bağlamında temsil ettikleri nedeniyle önemli bir figürdür. Mimarlık kariyerini 1933-1970 yılları arasında sürdürmüş olan, Fransız mimarlık okulu Ecole des Beaux-Arts mezunu Güney, uzun yıllar İstanbul Belediyesi İmar Müdürlüğü baş mimarı olarak görev yapmış ve bu sırada belediyenin inşa ettiği önemli yapıların tasarımını üstlenmiştir. Mimar ayrıca serbest mimarlık kariyeri süresince de nitelikli yapılar tasarlamış, bunun dışında bazı önemli mimari proje yarışmalarında ödüller almıştır. Rüknettin Güney, İstanbul'un Cumhuriyet döneminde geçirdiği dönüşüm süreçlerinde hem belirleyici bir pozisyona sahip olmuş, hem de bu dönüşümleri şekillendiren siyasi süreçlerden doğrudan etkilenmiş bir mimardır. Bu tez çalışmasının amacı, Türkiye modern mimarlığının özellikle İstanbul'daki önemli figürlerinden biri olan Rüknettin Güney'in belediye mimarı ve serbest mimar olarak gerçekleştirdiği mimari üretimi dönemsel koşullar içinde değerlendirmektir. Ayrıca Güney hakkında ulaşılabilen tüm veriyi derleyerek kapsamlı bir kaynak ortaya koymak hedeflenmiştir. Tezde Güney'in kariyeri, kronolojik olarak ve aynı zamanda mimarın mesleki kimliği üzerinden tariflenmiştir. Güney'in Fransa'dan Türkiye'ye dönüşünü takip eden ilk yılları (1933-1936), Erken Cumhuriyet İstanbul'unun imarı üzerinden tariflenen 1936-1950 aralığı, Demokrat Parti dönemine denk gelen 1950-1960 aralığı ve mimarın son dönemi olan 1960-1970 aralığı farklı bölümler halinde ele alınmıştır. Bu dönemler İstanbul'un dönüşüm sürecindeki farklı aşamaları temsil etmelerine paralel olarak, Güney'in mimarlık pratiğindeki ana dönemleri ifade etmektedir. Buna bağlı olarak 1936-50 aralığını kapsayan bölümde, çalışmalarının neredeyse tamamını Kırdar belediyesi himayesinde gerçekleştirmiş olması nedeniyle "belediye mimarı" olarak işlenmiştir. Bu dönemde İstanbul, Prost planları ve Kırdar yönetimi altında modernleştirilmeye çalışılmaktadır. Rüknettin Güney bu süreçte gerek belediye imar bürosundaki çalışmalarıyla, gerekse bu dönemde tasarladığı Taksim Gazinosu, Florya Belediye Gazinosu, Kadıköy Halkevi ve Beyoğlu Evlendirme Dairesi gibi yapılarıyla, modernleşme programında aktif olarak rol almıştır. İktidarda Demokrat Parti'nin bulunduğu 1950-60 yılları aralığında ise Güney'in mesleki kimliğini, serbest mimarlık çalışmaları belirlemiştir. Bu dönemde mimar, Taksim Divan Oteli ve uygulanmayan Kalamış Oteli projesi ile çeşitli apartman yapılarına imza atmıştır. Mimarın kamu kuruluşları ve serbest kariyeri arasında geçişler yaşadığı kariyerinin son on senesini kapsayan 1960-70 aralığı ise, Güney'in iki farklı mesleki kimlik arasında değişimler yaşadığı, mimari üretimini muhafaza etmek adına farklı kariyer yönelimlerinde bulunduğu bir süreç olmuştur. Ele alınan tüm bu dönemler arasında gözlemlenen siyasi ve toplumsal kırılma ve dönüşümler, Güney'in gerek bir mimar, gerekse bir meslek adamı olarak geçirdiği evrelerin irdelenmesine ışık tutmaktadır.

Cansu Özkul
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Bina stokunun dönüşümü kapsamında nitelikli binaların yaşam döngüsü süreçlerinin değerlendirilmesi: Bağdat Caddesi örneği

İçinde bulunduğumuz 2000'li yılların tarih dilimi açısından devrim yaratan yıllar olduğunu söyleyebiliriz. Bu yıllar içerisinde insanlık, kendini aşmak için pek çok sıçramaya ve başka bir deyişle sıçramayı denemeye mecbur kalmıştır. Tüm bu deneyişlerin bir kısmı insanoğlunun nasıl daha nitelikli yaşayabileceği ve var olan enerjinin nasıl daha aktif kullanılabileceği üzerine kurgulanmıştır. Endüstriyel betonun icadı, nüfus kurgulama fikirleri, süreçlerin yönetilmesine dair metotlar ve bunun gibi pek çok tecrübenin birleştirilerek bir sonraki projeye aktarılması şüphesiz ki konut üretimini hızlandıran ortamları oluşturmuştur. Fakat tüm bu olumlu koşulların haricinde eğer "bina elde etme" olarak tanımlanan bir teori varsa, öncelikle uzun süre denenmesi gerekmekteydi. 20. yüzyılın modern mimarları bu soruların cevaplarını aramaya çalıştılar. Sorunun özünü; insan, kent, endüstri, ulaşım vb. gibi kavramlar oluşturmaktadır ve bu sorulara cevaplar bulmak için deneme yanılma yöntemi ile pek çok proje yapılmıştır. Nitekim dünyanın olanakları sınırlıydı ve optimum enerji kullanılarak istenilen hedefe ulaşma konusunun tıpkı bir matematik sorusu olarak ele alınarak, kullanılan yöntemlerin bir kısım paket çözümler haline getirilmesi gerekiyordu. Bu paket çözümler; binanın içeriğinde kullanılan bina sistemleri ve bu sistemlerin alt elemanları olan bina elemanları gibi binayı anlamaya yönelik düşünceler olarak geliştirilmişlerdir. Bunun yanı sıra, binayı yapmaya ilişkin yaklaşımlar ve sürecin kendisi de modellenmiştir. Günümüzde artık belirli bir gücün, bir yüklenicinin yada uzaydaki bir momentin belirli bir zaman diliminde mevcut bir konuya hangi hamleleri yaparak nasıl sonuçlar alabileceği öngörülebilmektedir. Hatta bina yapımı örneğinde; bina yapılmadan önce üç boyutlu olarak simülasyonları yapılabilmektedir. Tüm bu devinimin içinde İstanbul, mimari açıdan hep özel bir yere sahip olmuştur. Ortaçağlardan kalan tarihi bürokratik yapıları, ilerleyen zamanlardaki finans ve ulaşım odaklı tarihi yapıları, bunları takip eden endüstriyel denemeler, belirli bir kısmın ve devlet adamlarının tekil yerleşimleri İstanbul'un gündelik hayatındaki farklı zaman segmentlerinden izler barındırır. Global düşünce ve finans hareketlerinin yaygınlaşmasına kadar gelişen tüm bu akış bize, kendi ritmi içerisinde devam eden ve sürekli örülen bir kent dokusunu tasvir eder. Nitekim Türkiye'nin aksine endüstri devrimini yaşamış olan Avrupa ülkeleri, sanayileşmenin getirdiği gündelik hayat ritminin değişimi ve bununla birlikte gelen hızlı nüfus artışı gibi problemleri çözmek için arayışlar içerisine girdiler. Bu problem sadece belirli bir nüfusu ikame etmek ile ilgili olarak düşünülmemelidir. Bu problem; insanoğlu makineleştiğinde ve bir insandan alınan verim sanayi devrimi öncesine oranla hızla arttığında insanoğlunun şehirlerdeki temel ihtiyaçları, sosyal ve demokratik hayatı nasıl olmalıdır sorusunun yanıtı olmalıdır. Bu sorunun İstanbul özünde çözümlenmesi tarih içerisinde bizi daha kompleks çözüm parçacıklarına götürmüştür. Kente sonradan eklemlenen hayatlar ve bu hayatların getirdiği talepler ile çözüm olarak sunulan politikalar bugünkü İstanbul'un çekirdeğini oluşturmuştur. O dönemde kentte yaşayan milyonlarca insan ve farklı görüşlerinin kombinasyonları şüphesiz bir çözüm üretecektir fakat aslında bu sorunun özü; o zamanlar için nitelikli bina yapmaktan çok, kent içerisindeki arsa çizgileri, ulaşım çizgileri, sosyal alanlar vb. çizgileri doğru kurgulamak ile ilgilidir. İstanbul'un özünde genel bir bina yenileme eylemine girişilirken doğal afetlerin dışındaki asıl hedef; Beşiktaş, Bakırköy, Beylikdüzü, Kadıköy, Ümraniye ve Esenler gibi neredeyse her biri ayrı bir il kadar büyük olan ilçeleri sadece bina bazında yenilemek değil, hep birlikte bir bütün olarak bir sonraki yüzyıla hazırlamak olmalıdır ve bu sorunun çözümü süreci doğru yürütmek ile ilgilidir. 2000'li yıllardaİstanbul, bina stokunun dönüşümü kapsamlarında hızla değişime uğramış ve şehir neredeyse büyük bir şantiye haline gelmiştir. Buna ana etken olarak doğal afetler gösterilse de kentin gündelik hayatının bu kadar içerisinde olan biten bu duruma karşı başka bir farkındalık ile yaklaşılmalı, mevcut durum tespit edilmeli ve daha iyi nasıl olabileceği konusunda fikirler ortaya atılmalıdır. Bugün kurulan yeni çevre hem sosyal açıdan, hem odak noktalarındaki nüfus yoğunluğunun artması açısından, hem tek tek arsa bazındaki bina yoğunluğunun ve yüksekliğinin artması açısından hem de birim fiyatların artması açısından ciddi sonuçları beraberinde getirecektir. Böyle bir hareketlilikte yerel otoritelerin ve politikalara ilişkin karar verici mecraların da sürecin ne kadar içinde olduğunun tartışılması gerekmektedir. Tez çalışmasında, bu semtlerde bina stoku dönüştürülürken hangi hamlelerin izlendiğine dair gözlemler yapılmıştır. Nitekim bugünkü dönüşüm kapsamında yapılan binaların, önümüzdeki uzun yıllar boyunca değişmeyeceği öngörülmüştür. İstanbul'un içerisindeki bu semtlerde mevcut bir düzenin içerisinde çalışan bir binayı yenilemek ve semtlerin çehresini değiştirmek ciddi bir gelecek planlaması gerektirmektedir. Bu planlama; atık yönetiminden ısınmak için harcanan enerjiye, otopark stratejilerinden zemin katlardaki sosyal alanlara kadar pek çok soruyu cevaplamalı ve nitelikli bir bina ortaya koymalıdır. Tez çalışması kapsamında bina elde edilirken yaşanılan süreçler belirli başlıkların altında toplanmıştır. Bu başlıkların içerisinde nitelikli bir bina nasıl elde edilir sorusuna yanıtlar aranmaya çalışılmıştır. Dünyanın farklı bölgelerinde yaşanmış süreçlerden ve uluslararası kabul görmüş protokollerden alınan bilgiler, akademik bir bilgi elde edebilmek amacı ile derlenmiştir. Nitekim mevcut durumda gözlemlenen süreç bazı yönleri ile oldukça yerel değişkenleri içerisinde barındırmakla birlikte İstanbul'a özel olarak ele alınabilir. Alan çalışması kısmında İstanbul'un farklı semtlerinden örnekler seçilerek incelenmiş, bu çalışmayı takip eden kısımda yapım süreçleri bilinen tekil binalar üzerinden örnekler verilerek mevcut bina elde etme süreçlerinin analizi ve ideal bir bina elde etme sürecinin nasıl olabileceği sorusuna yanıtlar aranmıştır. Projelerde izlenilen süreç ve bu sürecin şeffaflığı en az sonuç ürünün kendisi kadar değerlidir. Çalışma içerisinde, İstanbul'un önemli semtlerinde bina stokunun dönüşümü aşamasında yerel yönetimlerinin, kat maliklerinin, ana yüklenicilerin ve proje yürütücülerinin sorumlulukları ve izledikleri karar alma süreçleri irdelenmeye çalışılmıştır. Yapılan çalışmanın dönemin şartları ve uygulamaları içerisinde bir kılavuz olarak kullanılabileceği düşünülmüş, binaların yaşam döngüleri içerisindeki evreleri; planlama evresi, tasarım evresi ve yapım evresi ile sınırlandırılmıştır. Kullanım evresinin kendi başına çok geniş bir konu olduğu görülmüş ve tezin kapsamına dahil edilmemesi gerektiği düşünülmüştür. Bir binanın planlama evresi o binanın çekirdeğindeki fikirleri oluşturan yasalar ve o bina ile ilişkili pek çok aktörü temsil eden yasalar ile birebir ilişkilidir. Fakat piyasanın genel amacı kar etmektir, oysa yasaların amacı daha düzenli bir çevreyi kurgularken kar ettirmeyi de sağlamak olmalıdır. Çevreyi geliştirmek ile ilgili adımlar sadece binayı yapıp önüne farklı kategorilerdeki atıkları düzenleyecek çöp konteynırlarını koymakla değil, insanları ve bilinci dönüştürmek ile mümkündür. Nitekim eğer bir yerde mevcutta yaşayan insanlar varsa ve o yerin çevresi dönüştürülmek isteniyorsa, mevcuttaki insanlar dönüşümün bir aracı olarak görülmeli ve bir eylem çerçevesinde ortak hareket etmeleri sağlanmalıdır. Günümüzdeki imar yasalarına dışarıdan bakıldığında genellikle rant için oluşturulmuş ve birbirlerine benzer yada birbirlerinin güncellemesi olan yasalar algılanmaktadır. Oysaki bu yasaların uzun vadeli ciddi projeler altında düzenlenmesi gerekmektedir. Uzun vadeli yasa düzenleme projelerinin sonucunda ulaşılacak bir kaç referans proje bile belirli bir akım yaratmaya yetecektir. Binaların tasarım evreleri en çok tartışılan konulardan birisidir. Tasarım evrelerini planlama evresinde konulan sınırlar yapılandırır. Farklı ilçelerin farklı mahallelerinde, yan yana yada birbirine uzak ve farklı kullanım amaçları olan binlerce binaya aynı kurallar ile yaklaşıp benzer sonuçlar beklemek mantıklı değildir. Yasaların koyduğu kurallar; engelli erişimini sağlama, atık yönetimini sağlama, binaların kent silueti içerisinde anlamlı bir bütün halinde çalışmasını sağlama vb. gibi kıstaslara yönelik olmalıdır. Bunun dışında mimarın sahip olduğu özgürlük alanının bu derece kısıtlanması içinden çıkılamaz kısır döngüler yaratmaktadır. Ülkemizde inşaat sektörünün karlılığından dolayı, başka sektörlerde işler yapmış veya yapmakta olan ve kurumsal bir yapıya sahip olmayan pek çok girişimci, inşaat sektöründe de faaliyet göstermektedir. Bu durum ekonomik olarak bakıldığında olumsuz bir konu olmamak ile birlikte inşaat sektörünün gerektirdiği temel yapı bilgileri ve iş yürütme metotları yeterince kavranmadığında ortaya büyük sorunlar çıkmaktadır çünkü yapılar birebir olarak insanlara hizmet ederler. Betonarme imalatından sözleşme süreçlerine kadar bir yapı özenle tasarlanmış süreçlerden geçmek zorundadır çünkü her süreç kendisinden bir sonra gelecek olan süreci direkt olarak etkilemektedir. Tüm bunlar düşünüldüğünde ülkemizdeki bina inşa etme ve binaların niteliği hakkında kat edilmesi gereken çok yol vardır. Bunu yapmak için mimarlara düşen görev öncelikle sorumluluk bilincine sahip olup mevcut sistemi iyi okumak, sonrasında da mevcut sistemin önüne geçebilecek önerileri ortaya atmaktır.

Ethem Berk Kurtel
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Bina kabuğunun dış duvar bileşeninde olası hava sızıntısının alan çalışması ile belirlenmesi ve değerlendirilmesi

Bina kabuğunun dış duvar bileşeninde 'hava sızıntısı' oluşumu enerji tüketimi ve çevresel sürdürülebilirlik, ekonomi, kullanıcı sağlığı, konforu ve güvenliği açılarından araştırılması gereken bir konudur. Bina kabuğunda hava sızıntısı oluşumu, binanın higrotermal performansını, yangın güvenliğini, gürültü kontrolünü ve iç ortam hava kalitesini olumsuz yönde etkilemektedir. Tez çalışmasında, bina kabuğunda gerçekleşen, ısının taşınım yolu ile kaybına neden olan hava sızıntılarının alan çalışması ile yerinde belirlenmesi amaçlanmakta; tasarım ve yapım aşamalarında hava sızıntısına ilişkin kararların alınması ve önlemlerin değerlendirilmesi ile yeni inşa edilen ve mevcut yapı stoklarının kalitesinin arttırılması; hava sızıntılarını en aza indirecek bina kabuğu çözümlerinin geliştirilmesine yönelik çalışmalara doğrudan katkı sağlayacak verilerin bir sistematik ile üretilmesi hedeflenmektedir. Tez yedi bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, çalışmanın konusu, amacı, kapsamı ve amaca ulaşmak üzere kullanılan yöntemler hakkında bilgiler giriş başlığı altında verilmektedir. İkinci bölümde, literatür araştırmalarından derlenen bazı hava sızıntısı tanımları ve bu tanımlardan yola çıkılarak yapılan kapsamlı bir tanım yer almaktadır. Bu bölümde, bina kabuğunun en temel yapı elemanı olan, rüzgara ve diğer dış ortam şartlarına önemli ölçüde maruz kalan, hava sızıntısının en çok gerçekleştiği, duvar bileşeni sınıflandırılmaktadır. Üçüncü bölümde, binalarda rüzgar etkisi, baca etkisi veya mekanik iklimlendirme cihazlarının etkisi sonucunda bina kabuğunda hava sızıntısı mekanizmasının işleyişi açıklanmaktadır. Mekanizma üzerinde doğal çevre ve yapma çevre etmenlerinin etkileri irdelenmektedir. Dördüncü bölümde, ulusal ve uluslararası platformlarda bu konuda yapılan çalışmalar incelenip, hava sızıntısının belirlenmesi için alan çalışmalarında ve laboratuvar çalışmalarında kullanılan yöntemler anlatılmaktadır. Tezin alan çalışmasında, dış duvar bileşen ve birleşimlerinde olası hava sızıntısını oluşumunu belirlemek için en etkin ve tahribatsız yöntemler olan 'gözle muayene' ve 'kızılötesi ısıl görüntüleme' yöntemleri kullanılmıştır. Beşinci bölümde, alan çalışması kapsamında yapılan çalışmalar aktarılmıştır. Altıncı bölümde, alan çalışmasında incelenen örneklerde hava sızıntısı oluşumuna neden olan başlıca hasarlar, yanlış ve eksik uygulamalar özetlenerek, bileşenlerde ve birleşimlerde hava sızıntısı oluşumunun genel bir değerlendirmesi yapılmıştır. Sonuç bölümü olan yedinci bölümde, tezin genel bir değerlendirmesi yapılmaktadır. Tez çalışması amacı, kapsamı ve sonuçları doğrultusunda, bu konuda ileride daha kapsamlı yapılması önerilen bilimsel çalışmalara bir başlangıç ve altyapı oluşturmaktadır.

Nida Sular
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Konut binalarında ısıtma sistemlerinin tasarım parametrelerine bağlı olarak ısıtma yüklerine etkisi

Artan nüfus ve alınan iç göçler sebebiyle insanoğlunun en temel ihtiyacı olan barınmayı karşılayacak bina ve konut sayısı da hızla artış göstermiştir ve göstermeye de devam etmektedir. Türkiye'de nihai enerji tüketim oranları sektörlere göre incelediğinde sanayinin %37 lik pay ile birinci sırada olduğu görülmektedir. Binalar ise sanayi sektörünü %35 lik bir pay ile ikinci sıradan takip etmektedirler. Binaların enerji tüketim miktarları incelendiğinde ise bu oranlara paralel tüketim verileri elde edilmekte ve yıllar içerisinde tüketimin daimi artış içerisinde olduğu görülmektedir. Türkiye'de tüketilen toplam enerjinin üçte birinden fazlası, termal konforu sağlamak adına ısıtma ve soğutma ihtiyacını karşılamaya yönelik yapılan harcamalardır. 2008 yılı Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı verilerine göre binalar sektöründe yakıt olarak kullanımı en çok olan doğal gaz tüketimi %26 ile en yüksek paya sahiptir. Binalar, diğer tüm sektörlere kıyasla en uzun ömürlü ve yüksek miktarda enerji tüketen sektör olmaları sebebiyle enerji perfomansları ile bağlantılı yapılacak çeşitli düzenlemeler sonucu %30-50 oranında enerji tasarrufu sağlanabilmektedir. İklimsel konforun sağlanması amaçlanarak kurulan doğalgaz yakıtlı sistemler yalnızca enerji tüketimine sebep olmakla kalmayıp CO2 salımına da yol açmaktadırlar. Bu tez çalışmasında artan nüfus sonucu sayısı çoğalan konut binalarında enerji tüketimi üzerinde en yüksek paya sahip olan ısıtma sistemleri incelenmiştir. Çalışma kapsamında örnek bir bina üzerinde 180 farklı simülasyon yürütülmüş; bina ısıtma sistemlerinin bina formu, dış cephe malzemesi, pencere camı ve güney cephede saydamlık oranları gibi tasarım parametrelerine bağlı olarak ısıtma yüklerine etkisi araştırılmıştır. Isıtma sistemleri olarak radyatörle ısıtma ve zeminden ısıtma sistemleri ele alınmıştır. Tasarım parametrelerinin değerlendirilmesinde; bina formaları olarak 3 farklı biçim faktörü (planda genişliğin derinliğe oranı) ele alınmıştır. Bina formlarını tanımlayan biçim faktörleri olarak 1:1, 1:2 ve 2:1 olmak üzere 3 alternatif ile, dış cephe malzemesi gazbeton ve taş olmak üzere 2 alternatif ile, pencere camı argon gazı dolgulu çift cam, argon gazı dolgulu low E özellikli çift cam ve argon gazı dolgulu üçlü cam olmak üzere 3 alternatif ile, güney cephede saydamlık oranları ise %30, %40, %50, %60 ve %70 olmak üzere 5 farklı alternatifle ele alınmıştır. Araştırmalar sonucunda zeminden ısıtma sistemlerinin ısıtma yükünün radyatörle ısıtma sistemlerinin ısıtma yükünden daha az olduğu, bina formlarında ısıtma yükünün 1:1 formdan 1:2 forma geçişte arttığı ve 1:1 formdan 2:1 forma geçişte azaldığı tespit edilmiştir. Dış cephe malzemesi olarak gazbeton kullanımının taş malzeme kullanımına kıyasla ısıtma yükünü azalttığı sonucuna varılmıştır. Pencere camları karşılaştırıldığında ısıtma yükünü en çok azaltan cam tipi argon gazı dolgulu üçlü cam olmuştur. Argon gazı dolgulu üçlü camı, Low E özellikli argon gazı dolgulu çift cam ve yalnızca argon gazı dolgulu çift cam takip etmiştir. Güney cephede saydamlık oranları incelendiğinde ise saydamlık oranı %30'dan %70'e doğru arttıkça ısıtma yükü düşmüştür. Çalışma sonucunda sözkonusu tasarım parametrelerinin her biri ısıtma sistemleriyle bir arada değerlendirilmiş binanın ısıtma yükünü minimum değere yaklaştırmak ve CO2 salım miktarını azaltmak hedeflenmiştir. 180 farklı simülasyondan alınan çıktılar doğrultusunda ısıtma yükünün en yüksek olduğu bina tipinin 4594,42 kWh değeri ile; radyatörlü ısıtma sistemiyle ısıtılan, güney cephesinde %30 saydamlık oranına sahip, argon gazı dolgulu çift cam pencereli ve dış cephesinde taş malzeme bulunan 1:2 formlu bina olduğu görülmektedir. Yine tüm simülasyon çıktıları doğrultusunda ısıtma yükünün en düşük olduğu bina tipinin 2016,44 kWh değeri ile; zeminden ısıtma sistemiyle ısıtılan, güney cephesinde %70 saydamlık oranına sahip, argon gazı dolgulu üçlü cam pencereli ve dış cephesinde gazbeton malzeme bulunan 2:1 formlu bina olduğu görülmektedir. Bu bilgiler ışığında; bir binanın ısıtma sisteminde, güney cephedeki saydamlık oranında, dış cephe malzeme seçiminde, pencere camı özelliklerinde ve bina formunda yapılacak değişikliklerle binanın ısıtma yükü %56,11 düşürülerek yılda 2577,98 kWh azaltılabilmekte, CO2 salımı da yıllık 387,58 kg düşürülebilmektedir.

Didem Duru Başlı
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
DoctorateOpen AccessEN

Making and breaking authorship, potentials in architectural design studio

Architectural authorship is a fundamental yet puzzling issue that underpins the discipline's ethical, political and social stance with implications not only on the practical, artistic and intellectual qualities of architectural outcomes, but also on the humanistic concerns and practices that architectural processes evoke in a range of societal scales. As a primordial and ossified principle of architectural discipline, authorship, and all its reformulations, needs to be repeatedly scrutinized in all facets of architectural thinking and production, including architectural education, for its inherently complex, diverse and fluctuating nature and resultant impacts. The primary aim of this thesis is to inquire the role of architectural education, specifically of architectural design studio, in the ways in which conventions of architectural authorship are built and challenged. By critically unveiling architectural design studio's hidden or explicit pedagogical agendas, strategies and methods in making and breaking authorial constructs, it is expected to shed light on creative and social potentials which otherwise may be overshadowed by conventional authorship culture that dominates architectural production. The thesis dwells on two hypotheses; first that culture of architectural education in general is still widely governed by conventions based on 15th century construction of the singular-heroic-genius "author" figure of the architect, and second that architectural design studio, located at the heart and head of architectural education, is a pedagogical instrument where authorship roles, relationships and performances are constructed and exercised long before architectural practice. Based on these hypotheses, it is aimed to scrutinize, understand and criticize how architectural design studio pedagogically performs in building, maintaining (making) as well as alternating and diffusing (breaking) certain authorship norms. In the light of authorship question, it is intended to execute a critical inquiry on the reformulations of authorship and disclose potentials of architectural education that are often suppressed by conventional authorship norms outlived through the rituals of traditional design studio culture. Construction of the architect as an author figure has been foundational for architecture becoming an autonomous discipline and its consequent institutionalization since 15th century. Architectural culture has long been deployed by a network of author-related concepts such as authorship, authority, authenticity and authorization that define, build and prevail a cultural, social, economical and legal ecosystem in which rights, benefits and responsibilities of the architect are governed in accordance with prevalent norms and paradigms. Although the quest for authority has preserved its centrality in architectural discipline, the legally prescribed and structured authorship norms have not always been competent with the complexity of architectural knowledge, nor the collective, multi-layered nature of architectural practice. Particularly in the light of technologically driven, socio-economic and cultural paradigm changes of the 20th century, deep power structures regarding the governance and proprietorship of cultural and intellectual commons are put into question. Inspired by the crisis on authorship conventions, a growing tendency has forced the exploration of alternative modes of authorship in various creative fields, including architecture, and consequently in architectural design studio. This research relocates architectural design studio, an epitome of architectural discipline and culture, in a vectorial field of forces raided both by the authoritarian urges to control, govern and dominate, and by the counter forces that expose, dissolve, transform and transgress the stiffened disciplinary boundaries of architectural knowledge and its practices. Mainly, the research interest on architectural authorship in design studio culture dwells on three grounds; first, the efforts that build and maintain the conventional singular heroic figure-of-the-architect, second, the critical inquiries into alternative authorial practices in architectural education stirred by the authorship question, and third, an investigation of both efforts conjoined and entangled in an amalgamated evaluation and criticism. Beginning with an inquiry into the making of authorship in architectural design studio, the thesis initiates with a theoretical and historical background on architectural authorship in which fundamental concepts from the two fields of architecture and authorship are surveyed in relation. By selecting and matching four sets of concept pairs from both fields, the paradigms behind the formation of architectural authorship are conceded, revealing the latent and unquestioned relationships, intentions, motivations and the role of myths, disciplinary and institutional regulations etc. in their establishment. Followingly, traditional studio culture is examined in its conventional utilization of pedagogical instruments, design tools, environments, relationships, myths and rituals in developing authorship-related behaviors. Benefiting from the educational concept of hidden-curriculum, architectural design studio's authorship-related conventions are deciphered, outlined and discussed in detail. The third chapter investigates design studio pedagogies that challenge, transform and break authorship conventions in the light of authorship question. A literature review on critical theory and creative practices complement and contextualize design studio pedagogies that are influenced by similar practices and discourses, as well as critics such as Benjamin, Barthes, Foucault, Eco. As a survey method, authorship-challenging concepts from various creative practices are collected in a lexicon and placed on a polar map for a collective reading of tendencies, densifications, divergences and polarizations of modes, methods, tools, characters etc. of alternative authorship practices. Subsequently, the inquiry is redirected into architectural design studio practices that attempt to alternate architectural authorship. A selection of 1930's onwards architectural design studio instances from various cultural or geographies contexts, that question, challenge or alternate conventional singular-genius-heroic figure-of-the-architect are collected and scrutinized by way of investigating which authorship-related design studio convention they challenge(strategy) and how they challenge it(tactics). These instances are grouped according to their strategic aims and employment of tactics that serve them. Evaluating these instances reveal the multiplicity and complexity of counter-positions to conventional architectural authorship in design studio. Although the study launches on a dialogical separation between making and breaking authorship for practical reasons, these two agendas are not considered as a dichotomy, but as a complex, intertwined and evolutionary continuum. It is considered that historical continuities of architectural design studio culture substantially coexist and collide with radical breaks from it. Therefore, on the fourth chapter, findings from separately handled perspectives (chapters) are amalgamated into a complex cross-relational chart, revealing a multitude of intertwined viewpoints and approaches, which allow the research question to be critically re-evaluated and discussed in a holistic manner. Eventually, based on the overall inquiries in this thesis, it is debated that the notion of authorship, as an invented socio-economic mechanism, needs to be rethought both in its predicaments and potentials for architectural knowledge, its social, ethical, political implications and expendable array of actions. It is speculated that at this intersection of architecture, authorship and education, the future of architectural authorship and architectural design studio pedagogy are prone to diverse new possibilities, yet each reiteration of authorship needs to be skeptically received to ensure potential openings in architectural culture.

Architectural designDesign education
Sevgi Türkkan
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Atıklardan üretilen ısı yalıtım malzemelerinin yaygın kullanılan ısı yalıtım malzemeleri ile karşılaştırılması

Yenilenemeyen kaynakların hızlı bir şekilde tüketildiği günümüzde atıkların geri dönüşümü önem kazanmıştır. Bu bağlamda ülkeler geri gönüşüm bilincini geliştirmek için çeşitli yasal düzenlemeler yapmaktadır. Malzeme üretim süreci içeririsin de atıkların hammadde olarak değerlendirilmesi hem kaynak tüketimini azaltmakta hemde maliyeti en aza indirmektedir. Kaynak tüketiminin fazla olduğu yapı malzemesi üretimi alanında da çeşitli atıkların alternatif ısı yalıtım malzemesi üretiminde kullanılması bu açıdan önem kazanmaktadır. Bu tez çalışmasının amacı; atıklardan üretilen ısı yalıtım malzemelerinin performans özelliklerinin belirlenerek piyasada yaygın kullanılan ısı yalıtım malzemeleri ile karşılaştırılmasıdır. Bu kapsamda yaygın kullanılan ısı yalıtım malzemeleri ve atıklardan üretilen ısı yalıtım malzemelerinin özellikleri ortaya koyulmuş ve daha sonra karşılaştırmaları yapılmıştır. Yapılan bu karşılaştırmalar sonucunda çok çeşitli inorganik ve organik kökenli atığın ısı yalıtım malzemesi üretiminde kullanılabildiği görülmektedir.

Endüstriyel atıklarGeri dönüşümIsı yalıtımı+3
Nazife Özer
İstanbul Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Maddesellik ve bağlantılı kavramlar çerçevesinde Türkiye'de güncel mimarlık pratikleri (2000-2020)

u çalışma ile öngörülen, sayısallaşma sonrası değişen doğa-beden-mekan deneyimini ve bu değişimin gündeme getirdiği maddesellik ve bağlantılı kavramları 2000'ler sonrası Güncel Türkiye Mimarlığı içerisinden görüntülemektir. Amacı, maddesellik kavramının Türkçe mimarlık literatüründe henüz yerleşik olmayan kullanımı üzerine bir yüzey araştırması yürütmek, literatür çerçevesinde takip edilen güzergah ile maddesellik kavramını söz konusu kapsamda belirlenen yapıların maddesellik bağlantılarını görüntülemek için bir araç olarak kullanmak ve bu bağlantıları oluşturan etkenleri ortaya koymaktır. Bu kapsamda Örencik Kır Evleri, Zonguldak Mağaraları Ziyaretçi Merkezi, Palanga Buzağı Barınağı ve Aktif Strüktürler Akustik Formasyon projeleri, sundukları hem tasarım hem uygulama hem de anlatı boyutlarıyla tezin yapı içeriğini oluştururlar. Doğa anlayışı, pitoresk, fotografik imge ve sayısallaşma sonrası ortaya çıkan sanal mekan gibi kavramlar söz konusu yapılarda öne çıkan maddesellik ile bağlantılı kavramlardır. Belirlenen yapıların maddesellik bağlantılarını görüntülemenin yöntem aracı mimari söylem olmuştur. Çalışma, tezin konusunu belirleyen sorunsalları ortaya koyan literatür taraması ve maddesellik kavramının Türkçe literatür içerisinde ikili kullanımına yönelik sözlük araştırması olarak nitelendirilebilecek giriş bölümünün ardından, biri karşılaştırma olmak üzere maddesellik odağında yapı çözümlemelerinin yapıldığı üç bölüm ve çözümlemeler sonucunda maddesellik bağlantılarının bir arada görüntülendiği bir sonuç bölümünden oluşacaktır.

Merve Osal
Pamukkale University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Mimarlık pratiğinde dijitalleşme bağlamında ideoloji olarak teknoloji ve Denizli ölçeğinde bir soruşturma

Mimarlık disiplini birçok düşünceyi ve teknolojiyi devşirerek kendi pratiğine uygulayagelmiştir. Bu devşirme ve uygulamalardan biri 2000'ler sonrası teknolojinin imkânlarından olan dijitalleşmedir. Mimarlık disiplini ve mimarlık disiplininin ilişki kurduğu alanlar, dijitalleşme öncesi ile başlayıp dijitalleşmeyi takip ederek günümüze kadar olan süreç içerisinde incelenmiştir. Bu doğrultuda dijitalleşmenin getirdiği yeniliklerden olan sayısal üretim teknolojilerinin geleneksel olarak ustaların yaptığı zanaat, emek ve işçilik gibi konuların yerini alarak makine üretimi, hatasız üretim, üretim hızı ve üretim verimliliği gibi konuları açtığı görülmüştür. Bu çalışmada kavramsal olarak, mimarlık pratiğinde 2000'ler sonrası görünür olmaya başlayan teknoloji, dijitalleşme ve sayısal üretim teknolojilerine yönelik inceleme yapılmıştır. Bu incelemede; ideoloji olarak teknoloji, dijitalleşmeye ve sayısal üretim teknolojilerine gösterilen dayanıklılık, dirençlilik ve esneklik başlıkları, mimarlık pratiği özelinde ve ideoloji parantezi içinde ele alınmıştır. Geleneksel olarak bilinen ve kullanılan teknoloji ideolojik olarak dayanıklıdır. Bu doğrultuda ideolojik olarak inşa pratiklerini yürüten ustaların işçiliği ve emeği de dayanıklıdır. Yeni gelişmelere açık olmanın maddi imkânlarına sahip üst kesim, güncel teknolojiye belirli bir esneklik göstererek geleneksel olanın yerine kullanmaktadır. Nitelikli üst kesimin gösterdiği esneklik doğrultusunda ideolojik olarak dayanıklı teknoloji esnemekte ve güncel teknoloji zaman içinde sıradanlaşarak geleneksel olanın yerini almaktadır. Bu devinim yeni gelişen teknolojiler ile devam etmektedir. Bu doğrultuda Denizli yerel ölçeğinde mimarlık aktörleri ile bir anket çalışması yapılmıştır. Teknoloji, dijitalleşme ve sayısal üretim teknolojileri ile ilgili anlayış ve kullanım çerçevesinde ideolojik bir anket çalışması oluşturulmuştur.

Sami Yılmaz
Pamukkale University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'deki arkeolojik alanlara yönelik göstergebilim tartışmaları ve koruma uygulamaları

Arkeolojik alanlar, kültürel miras bağlamında sundukları önceki kuşaklar tarafından üretilen tekno-kültürel değerleriyle olduğu kadar, tarihsel süreçler içindeki mekânsal kullanımlarla çeşitli anlam katmanları kazanarak okunaklı hale gelen, böylelikle göstergebilimsel açıdan materyal zenginliği sunan yapılı çevrelerdir. Bu yönleriyle de kültürel miras, arkeoloji, mimarlık ve göstergebilim tartışmaları açısından hem yerel hem de evrensel ölçeklerde izlenip anlamlandırılması gereken toplumsal ve tarihsel nitelikleriyle öne çıkan özel bir bağlam oluştururlar. Mimari gösterge üretimlerine yönelik tasarım ve uygulama araştırmaları için ise verimli bir zemindirler. Göstergebilim tartışmaları ise, insanların doğal olarak ürettiği, bilişsel deneyimleri ve algıları sonucunda ortaya çıkardığı işaretleri anlamlandırmaya yönelik çalışan disiplinler arası bir yöntem alandır. Arkeolojinin sahip olduğu verilerin yorumlanmasında temel bir yöntem olan göstergebilim, mimarlıkta da mekanların nasıl üretildiği, kullanıldığı, algılandığı ve iletişim kurduğunu anlamak için belli bir yorumlama yaklaşımı olarak kullanılmaktadır. Buradan hareketle tez kapsamında kültürel miras, arkeoloji, mimarlık ve göstergebilim ara kesitinde incelenebilecek olan koruma uygulamaları, bu bağlamda öne çıkan koruma örtüleri odağında konu edinilmiştir. Koruma uygulamalarının seçiminde ise mimari göstergebilim açısından belli bir "dil" niteliği sergileyen ve söz konusu uygulamaların mimari proje müelliflerinin ilgili göstergeleri kendi tasarım yaklaşım ve söylemlerinde de yeniden üretip "söz"leriyle işaret ettikleri yapılar seçilmiştir. Bu kapsamda Karatepe-Aslantaş Saçakları, Afrodisias Ek Müzesi ve Aşıklı Höyük HV+T Koruma Yapıları Türkiye'deki arkeolojik alanlara yönelik göstergebilim tartışmaları ve koruma uygulamaları açısından incelenmiştir.

Güncesu Yücel
Pamukkale University · Institute of Graduate Studies in Science
2024
00