
16
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Yetişkinlerde öğün sıklığının vücut kompozisyonu üzerine etkisi
Bu çalışma; yetişkinlerde öğün sıklığının vücut kompozisyonu üzerine etkisinin araştırılması amacıyla yapılmıştır. Çalışma kapsamına; Ocak 2010 - Aralık 2010 tarihleri arasında, hamilelik ve emziklilik döneminde olmayan ve son 6 ay içerisinde zayıflama ve/veya kronik bir hastalık nedeniyle diyet yapmayan, 18-65 yaş aralığındaki 300 (74 erkek, 226 kadın) birey alınmıştır. Katılımcılara yüz yüze görüşme tekniği kullanılarak anket formları uygulanmış ve çeşitli antropometrik ölçümleri alınmıştır. Daha sonra katılımcılardan; öğün tüketim sıklıklarını belirlemek için, iki gün hafta içi ve bir gün de hafta sonu olmak üzere üç günlük besin tüketim kaydı yapmaları istenmiştir. Katılımcılar besin tüketim kayıt formlarına yemek yemeğe başladıkları ve bitirdikleri zamanı kaydetmişler ve bu süre ile tüketilen enerji miktarından yola çıkılarak, öğün sayısı, araştırmacı tarafından hesaplanmıştır. Araştırmacı, yemek yeme süresi ?15 dakika ve tüketilen kalori miktarı ?209 kj (~50 cal) olması durumunda, bunu bir öğün olarak kabul etmiş ve buna göre bir gün için tüketilen toplam öğün sayısı hesaplamıştır. Araştırma sonucunda elde edilen verilerin tümü Windows ortamında `'SPSS 11.5'' istatistik paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Bu çalışmada yer alan katılımcıların yaş ortalaması 36.6±11.1 yıldır. Katılımcıların Beden Kütle İndeksi (BKİ) ortalamaları 26±4.6 kg/m² olarak belirlenmiştir. Katılımcıların bel çevresi ölçümleri incelendiğinde; erkek katılımcıların %54.1'inin bel çevresi ortalamasının 94 cm'in altında, %45.9'unun bel çevresi ortalamasının 94 cm ve üzerinde olduğu; kadın katılımcıların ise %42.9'unun bel çevresi ortalamasının 80 cm'in altında, %57.1'inin bel çevresi ortalamasının 80 cm ve üzeri olduğu saptanmıştır. Katılımcıların vücut yağ yüzdeleri ölçümleri incelendiğinde; erkek katılımcıların %16.2'sinin vücut yağ yüzdesi ortalamasının %25'in altında, %83.8'inin vücut yağ yüzdesi ortalamasının %25 ve üzerinde olduğu; kadın katılımcıların ise %40.7'sinin vücut yağ yüzdesi ortalamasının %32'inin altında, %57.1'inin vücut yağ yüzdesi ortalamasının %32 ve üzeri olduğu saptanmıştır. Katılımcıların günlük tükettikleri ortalama öğün sayısı 4±1.1 olarak belirlenmiştir. Ortalama öğün sayısı ile vücut ağırlığı, BKİ, bel çevresi, vücut yağ oranı, yağ dokusu ve yağsız doku kütlesi arasında negatif yönde önemli bir ilişki saptanmıştır (p<0.001). BKİ grup sınıflaması ile ortalama öğün arasındaki fark istatistiksel açıdan önemli bulunmuştur (p<0.001). Ortalama öğün sayısı ile alınan enerji miktarı, toplam yağ, doymuş yağ asidi ve tekli doymamış yağ asidi alımı arasında negatif yönde önemli bir ilişki saptanmıştır (p<0.05). Katılımcıların; alkol tüketimi, alkol türü, yaşam şekli ve sınıflanmış aktivite durumu ile BKİ arasındaki fark ise istatistiksel açıdan önemli bulunmuştur (p<0.05) Katılımcıların; cinsiyet, alkol tüketimi, yaşam şekli ve sınıflanmış aktivite durumu ile vücut yağ oranı arasındaki fark ise istatistiksel açıdan önemli bulunmuştur (p<0.05). Katılımcıların tükettikleri ortalama öğün sayısı ile posa ve su alımı arasında pozitif yönde önemli bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Katılımcıların öğün tüketim sıklığı ile vitaminlerden tiamin, niasin, pantotenik asit, folik asit, biotin, B6 vitamini ve C vitamini; minerallerden ise potasyum, kalsiyum, magnezyum, fosfor, bakır ve mangan arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Ancak sodyum, klor ve sofra tuzu (NaCl) ile ortalama öğün sayısı arasında ise negatif yönde önemli bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Bu çalışmada; Beck Depresyon Ölçeği ile Hollanda Yeme Davranışı Anket'inden elde edilen puanlar ile BKİ arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p<0.05).Anahtar kelimeler: Obezite, öğün sıklığı, beden kütle indeksi, beslenme durumu
Farklı yağlı tohumlardan elde edilen sütlerden üretilen kefirlerin özellikleri
Amaç: İnek sütü proteini alerjisi ve laktoz intoleransı gibi sağlık problemleri olan tüketiciler ile vegan/vejetaryen beslenen bireyler için inek sütüne alternatif olduğu düşünülen bitkisel sütlerden katkısız ve şekersiz kefir üretimi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmada kaju, fındık, fıstık, ceviz ve badem gibi bazı yağlı tohumlardan bitkisel süt üretilmiştir. İnek sütü ve bitkisel sütler kefir starter kültürü ile fermente edilerek kefir üretilmiştir. Kefir örnekleri 4oC'de 30 gün depolanmış ve depolamanın 1., 15. ve 30. günlerinde fizikokimyasal, mikrobiyolojik ve duyusal analizlere tabi tutulmuştur. Bulgular: En yüksek enerji değeri fındık sütü ve fındık sütünden üretilen kefir örneğinde saptanmıştır. Depolama süresince kefir örneklerinin pH değerlerinin arttığı, toplam karbonhidrat ve toplam organik asit miktarlarının, görünür viskozite, tiksotropi, akış davranış indeksi ve kıvam katsayısı değerlerinin ise azaldığı bulunmuştur. En yüksek toplam organik asit değeri kaju sütünden üretilen kefirde saptanmıştır. Bitkisel sütlerden üretilen kefir örneklerinde etanolden sonra en yüksek miktarda saptanan uçucu organik bileşiğin etil asetat olduğu tespit edilmiştir. Depolama süresince en yüksek toplam doymuş yağ asitleri, toplam tekli doymamış yağ asitleri ve toplam çoklu doymamış yağ asitleri değerlerinin sırasıyla inek sütünden üretilen kefirde, fındık sütünden üretilen kefirde ve ceviz sütünden üretilen kefirde olduğu saptanmıştır. En yüksek ortalama toplam aerobik mezofilik bakteri, laktokok, laktobasil ve asetik asit bakterisi sayıları inek sütünden üretilen kefirde, en yüksek maya sayısınin ise fıstık sütünden üretilen kefirde saptanmıştır. En açık rengin inek sütünden üretilen kefirde, en koyu rengin ceviz sütünden üretilen kefirde olduğu ve fıstık sütünden üretilen kefir ile fındık sütünden üretilen kefirin daha fazla beğenildiği belirlenmiştir. Sonuç: Yağlı tohumlardan elde edilen sütler bileşimindeki yüksek yağ oranı ve düşük karbonhidrat oranı ile fermantasyon için zorlu bir ortam oluşturmaktadır. Bitkisel sütlerin karbonhidrat içeriği düşük olduğu için fermantasyon inek sütüne göre daha uzun sürede gerçekleşmekte, fermantasyon sonucu oluşan ürünün metabolit konsantrasyonu daha düşük, pH değeri ise daha yüksek olmaktadır. Anahtar Kelimeler: Bitkisel süt, kefir, fizikokimyasal, reoloji, mikrobiyoloji
Geleneksel Türk mutfağı tarifelerinin üç farklı besin ögesi örüntü profili ile değerlendirilmesi
Bedir G., Geleneksel Türk Mutfağı Tarifelerinin Üç Farklı Besin Ögesi Örüntü Profili İle Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Beslenme Bilimleri Programı Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2018. Dünya mutfakları arasında, Türk mutfağı yemek çeşitleri, pişirme yöntemleri, sofra düzeni ve servis usulleri ile özel bir mutfak olarak kabul edilmektedir. Türk mutfağı veya diğer dünya mutfakları, beslenme ve sağlık açısından ele alındıklarında, genellikle sağlıklı beslenme ilkeleri doğrultusunda subjektif olarak değerlendirilmişlerdir. Oysa ki, son yıllarda geliştirilen çeşitli besin ögesi örüntü profilleri, yiyecek ve içeceklerin besin değerlerinin objektif olarak değerlendirilmesine olanak vermektedir. Bu çalışma, geleneksel Türk mutfağında yer alan tarifelerin üç farklı besin ögesi örüntü profili ile objektif olarak değerlendirilmesi ve referans mutfak olarak kabul edilen Akdeniz mutfağı ile karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır. Bu çalışmada kullanılan besin ögesi örüntü profilleri, Amerika Birleşik Devletleri'nde geliştirilen Besin Ögesinden Yoğun Besin NRF9.3 modeli, İngiltere Besin Standartları Ajansı tarafından geliştirilen FSA-Ofcom-WXY modeli ve Fransız Besin Standartları Ajansı tarafından geliştirilen SAIN-LIM skorudur. Çalışmada on bir yemek grubu başlığı altında Türk mutfağından toplam 281 adet, Akdeniz mutfağından ise 252 adet yemek tarifesinin içerikleri değerlendirilmiştir. NRF 9.3 modeline göre, Türk mutfağında en düşük puanı çorbalar (-10,03), en yüksek puanı dolma ve sarma yemekleri (3,30) alırken; Akdeniz mutfağında en düşük puanı börek-çörek-mantı yemekleri (-1,61), en yüksek puanı dolma ve sarma yemekleri (3,42) almıştır. Türk ve Akdeniz mutfaklarında yer alan çorbalar, et ve kümes hayvanları yemekleri ve pilavların NRF 9.3 puanları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (her biri için p<0,05). FSA-Ofcom-WXY modeline göre, Türk mutfağı tarifelerinin %27'si, Akdeniz mutfağı tarifelerinin ise %4,4'ü sağlıklı olarak değerlendirilmiştir. Yemek grupları arasında, sağlıklı tarife oranı en yüksek olanlar Türk mutfağında salatalar (%100) ve kurubaklagil yemekleri (%85,7) iken, Akdeniz mutfağında salatalar (%23,8) ve yumurta yemekleridir (%16,7). Türk ve Akdeniz mutfaklarında yer alan yemek gruplarının FSA-Ofcom-WXY puanları karşılaştırıldığında, çorbalar, et ve kümes hayvanları yemekleri, salatalar, sebze yemekleri, kurubaklagil yemekleri, balık yemekleri, börek-çörek-mantılar, dolma ve sarmalar ile tatlıların FSA-Ofcom-WXY puanları arasındaki fark istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (her biri için p<0,05). SAIN-LIM modeline göre ise, Türk mutfağı tarifelerinin %50,5'i tercih edilebilir olarak tanımlanrken, bu oran Akdeniz mutfağı tarifelerinde %12,3'tür. SAIN-LIM modeline göre tercih edilebilir tarife oranı en yüksek olan yemek grupları Türk mutfağında kurubaklagil yemekleri (%100), salatalar (%84,2), balık yemekleri (%72,7) ve çorbalar(%68,5); Akdeniz mutfağında ise salatalar (%28,6) ve çorbalardır (%20). SAINS toplam skorları karşılaştırıldığında, balık yemekleri ve tatlıların aldıkları skorların iki mutfak arasında önemli farklılık gösterdiği saptanmıştır (her biri için p<0,05). Sonuç olarak, geleneksel Türk mutfağında yer alan yemek tariflerinin NRF 9.3 modeline göre Akdeniz mutfağı kadar zengin bir içeriğe sahip olmadığı, ancak FSA-Ofcom-WXY ve SAIN-LIM modellerine göre ise Akdeniz mutfağı kadar zengin bir içeriğe sahip olduğu saptanmıştır. Sağlıklı olarak değerlendirilemeyen Türk mutfağı tarifeleri incelendiğinde, temel nedeninin tarifenin yüksek doymuş yağ, tuz ve eklenmiş şeker ile düşük posa içeriğinden kaynaklandığı gösterilmiştir. Tarifelerin bu besin ögeleri içerikleri göz önünde bulundurularak yeniden düzenlenmesi Türk mutfağı tarifelerinin daha sağlıklı olmasını sağlayacaktır.
Üniversite öğrencilerinde obsesif kompulsif yeme davranışı ölçeği ile beslenme durumu arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışma 14 sorudan oluşan Obsesif Kompulsif Yeme Davranışı Ölçeği'nin (OKYD) geçerlik-güvenirliliğini belirlemek ve bu ölçek ile beslenme durumu arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacı ile planlanmış ve yürütülmüştür. Araştırma Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi'nde lisans eğitimi alan, herhangi bir besin veya besin grubundan kaçındığını belirten 265 (170 kadın, 95 erkek) öğrenci ile yapılmıştır. Çalışma iki aşamalı olarak yürütülmüştür. İlk aşamada Obsesif Kompulsif Yeme Davranışı Ölçeği'nin geçerlik ve güvenirliği yapılmıştır. Ölçeğin geçerliği için açıklayıcı ve doğrulayıcı faktör analizleri uygulanmış, Yeme Tutum Testi-26 (YTT-26) ve Yale Besin Bağımlılığı Ölçeği ile arasındaki korelasyonlar incelenmiştir. Ölçeğin güvenirliği için ise Cronbach-α katsayısına bakılmıştır. İkinci aşamada öğrencilerin genel bilgileri, beslenme alışkanlıkları ile yeme tutumu (YTT-26), besin bağımlılığı, sağlıklı beslenme takıntısı (ORTO-11), antropometrik ölçümleri ve fiziksel aktivite düzeyleri değerlendirilmiştir. Bireyler obsesif kompulsif yeme davranışı olma (OKYD ≥11) ve olmama (OKYD<11) durumuna göre değerlendirilmiştir. Bireylerin yaş ortalaması 20,83 ± 1,96 yıl, Beden Kütle İndeksi (BKİ) ortalaması 22,19 ± 2,85 kg/m2, toplam OKYD, düşünce bastırma & kontrol, çabalama & performans, imajinasyon, besin bağımlılığı semptom sayısı, YTT-26 ve ORTO-11 puan ortalamaları sırasıyla; 7,94 ± 6,53, 4,59 ± 4,02, 1,15 ± 1,62, 1,73 ± 1,57, 3,51 ± 1,33, 15,76 ± 9,34, 27,24 ± 4,43'tür. Çalışmaya katılan bireylerin %33,2'sinde Obsesif Kompulsif Yeme Davranışı belirlenmiştir. Bireylerin OKYD'ye göre cinsiyet, yaş, , öğrenim durumu, sağlık sorunu varlığı, öğünleri tüketme durumu, arasında anlamlı bir farklılık bulunmazken (p>0,05), ana öğün atlama nedenleri arasında 'yemek hazır olmadığı için' yanıtını veren bireyler arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p<0,05). OKYD'ye göre bireylerin fiziksel aktiviteleri ve antropometrik ölçümleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Toplam OKYD puanı ile besin bağımlılığı semptom sayısı, YTT-26 puanı ve ORTO-11 puanları arasında anlamlı bir korelasyon bulunmuştur (p<0,05). Bel çevresi, bel/kalça oranı ve bel/boy oranı ile OKYD puanı, besin bağımlılığı semptom sayısı ve ORTO-11 puanları arasında bir korelasyon bulunmazken (p>0,05); bel çevresi ve bel/kalça oranı ile YTT-26 puanları arasında zayıf, negatif bir korelasyon saptanmıştır (p<0,05). Obsesif kompulsif yeme davranışı ile besin bağımlılığı ve sağlıklı beslenme takıntısı arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılabilmesi için toplumda farklı yaş gruplarına yönelik çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar kelimeler: Obsesif kompulsif yeme davranışı, besin bağımlılığı, yeme tutumu, sağlıklı beslenme takıntısı
Sirkadiyen ritimleri bozulmuş farelerde probiyotik takviyesinin bağırsak geçirgenliği ve diyabet ile ilişkili parametreler üzerine etkilerinin deneysel olarak araştırılması
Çalışmamızda deneysel olarak aydınlık/karanlık döngüleri değiştirilerek sirkadiyen ritimleri bozulmuş hayvan modellerinde, probiyotik takviyesinin; diyabet ve bağırsak bariyer geçirgenliği belirteçleri üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Her biri 8 Balb/c faresinden oluşan 3 farklı deney hayvanı grubu oluşturulmuştur. Birinci grup kontrol grubu, ikinci çalışma grubu sirkadiyen ritimleri aydınlık/karanlık döngüleri değiştirilerek bozulmuş grup ve üçüncü çalışma grubu sirkadiyen ritimleri aydınlık/karanlık döngüleri değiştirilerek bozulmuş ve çalışmanın 8. haftasından 16. haftasına (çalışmanın sonu) kadar probiyotik takviyesi yapılan gruptur. Üç deney hayvanı grubu da tüm çalışma boyunca standart yem ile beslenmiştir, ağırlık değişimleri haftalık olarak takip edilmiştir. Biyokimyasal analizler için ELISA yöntemi kullanılmıştır. Çalışmamızın sonucunda sirkadiyen ritimleri bozulmuş gruplar arasında başlangıç ve son tartımlar arasındaki ağırlık değişimlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gözlenmiştir (p<0,05). Sirkadiyen ritimleri bozulan farelerde insülin ve HOMA-IR değerlerinde kontrol grubuna kıyasla artış QUICKI değerinde ise azalma saptanmıştır (p<0,05). Açlık kan glukozu ve zonulin düzeylerindeki değişimler istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0,05). Sirkadiyen ritimleri bozulmuş farelerde probiyotik takviyesinin ağırlık kazanımını, serum zonulin düzeyleri, İnsülin, HOMA-IR ve QUICKI düzeylerine olumlu etki gösterdiği sonucuna varılmıştır.
Sirkadiyen ritimleri bozulmuş farelerde probiyotik takviyesinin sirkadiyen ritim genleri ve serum zonulin düzeyleri üzerine etkisinin belirlenmesi
Araştırmamızda aydınlık ve karanlık döngüleri her iki haftada bir değiştirilerek sirkadiyen ritimleri bozulmuş farelerde probiyotik takviyesinin; merkezi sirkadiyen ritim gen ekspresyonları ve bir bağırsak bariyer geçirgenliği belirteci olan serum zonulin düzeyi üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. BALB/c türü her biri 8 fareden oluşan 3 farklı deney hayvanı grubu oluşturulmuştur. Gruplar sırasıyla; Kontrol grubu, Sirkadiyen ritimleri aydınlık/karanlık döngüleri değiştirilerek bozulmuş grup (BSR) ve Sirkadiyen ritimleri aydınlık/karanlık döngüleri değiştirilerek bozulmuş ve çalışmanın son iki ayında probiyotik takviyesi verilmiş (Probiyotik+BSR) gruplardır. Farelerde merkezi sirkadiyen ritim gen ekspresyonları incelenmiş ve ağırlık kazanımı hesaplanmıştır. Biyokimyasal parametreler için ELISA yöntemi kullanılmıştır. Çalışma sonunda sirkadiyen ritimleri bozulmuş gruplar arasında başlangıç ve son ağırlıklar ile ağırlık değişimleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). BSR ve Probiyotik+BSR gruplarında Zonulin seviyelerinde Kontrol grubuna kıyasla artış saptanmıştır. Fakat bu artış istatistiksel olarak anlamlı değildir (p= 0,503). Merkezi sirkadiyen ritim genleri olan Clock, Bmal1 ve Per2 genlerinin ekspresyonları gruplar arasında ve örnek alım saatleri arasında değişiklik gösterse de sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı değildir. Sonuç olarak, sirkadiyen ritimlerin aydınlık/karanlık döngüleri değiştirilerek bozulmasının ağırlık kazanımını artırdığı, serum zonulin düzeylerinde artırıcı bir etkisinin olduğu ve merkezi sirkadiyen ritim genleri üzerine ekspresyon seviyelerinin değişmesine sebep olduğı görülmüştür. Sirkadiyen ritimleri değiştirilmiş farelerde probiyotik takviyesinin ağırlık kazanımını probiyotik almayan gruba göre azalttığı, serum zonulin seviyesi üzerine ve Per2 geninin ekspresyon seviyesinde olumlu etki gösterdiği sonucuna varılmıştır.
Ondokuz Mayıs Üniversitesi Çocuk Nöroloji Polikliniğine baş ağrısı şikayeti ile başvuran çocuk ve adölesanların beslenme durumlarının ve yaşam kalitelerinin değerlendirilerek verilen beslenme eğitiminin etkinliğinin saptanması
Amaç: Birincil baş ağrısı tanısı alan çocuk ve adölesanların beslenme durumlarının ve yaşam kalitelerinin saptanmasının ardından verilen beslenme eğitiminin baş ağrısı parametreleri, yaşam ve beslenme kalitesi üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçlamıştır. Materyal ve Metot: Bu çalışma Ondokuz Mayıs Üniversitesi Çocuk Nöroloji Polikliniğine başvuran ve birincil baş ağrısı tanısı alan 10-17 yaş arasındaki 17 çocuk ve adölesanı kapsamaktadır. Vücut ağırlığı ve boy uzunluğu ölçümleri alınmış ve biyokimyasal parametre değerleri dosyalarından alınmıştır. Besin sıklığı anketi, üç günlük besin tüketim kaydı ve Çocuklar ve Adölesanlar için Akdeniz Diyet Kalite İndeksi (Kidmed) skorları ile beslenme durumları saptanmış, Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ) kullanılarak bireylerin yaşam kaliteleri belirlenmiştir. Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ) aracılığıyla fiziksel aktiflik düzeyleri belirlenmiştir. Görsel Analog Skala (VAS) ve Pediatrik Migren Özürlülük Ölçeği (Pedmidas) kullanılarak baş ağrısı ile ilgili veriler toplanmıştır. Katılımcılara yüzyüze ve çevrim içi olmak üzere (toplmada en az 11 görüşme) beslenme eğitimi verilmiş ve üç ay sonra eğitim öncesi ve sonrası olmak üzere ölçekler tekrar uygulanmış olup bulgular SPSS ile değerlendirilmiş ve p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Beslenme eğitimi öncesinde çocuk ve adölesanların Kidmed skorları ve yaşam kaliteleri düşük iken Pedmidas skorları yüksek bulunmuştur. Ayrıca serum D vitamini düzeylerinin katılımcıların çoğunda ciddi yetersiz olarak gösterilmiştir. Katılımcıların Akdeniz diyetine bağlılıklarının yetersiz olduğu ve verilen eğitim sonrasında olumlu değişimler olduğu görülmüştür. Beslenme eğitimi sonrasında ÇİYKÖ, Kidmed, Pedmidas ve VAS skorlarında anlamlı iyileşmeler meydana gelmiştir (p<0,05). Ayrıca Kidmed ve Pedmidas skorları arasıda negatif yönlü bir korelasyon olduğu bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Yürütülen çalışmada baş ağrısı yaşayan çocuk ve adölesanların beslenme alışkanlıklarının iyileştirmeye ihtiyacı olduğu görülmüştür. Yaşanılan baş ağrısının bu yaş grubunda yaşam kalitesinde düşüşlere yol açabileceği de bulunan sonuçlar arasındadır. Verilen beslenme eğitiminin baş ağrısı parametreleri başta olmak üzere beslenme alışkanlıkları ve yaşam kalitesi üzerinde olumlu sonuçlar verdiği gösterilmiştir. Anahtar Sözcükler: Çocukluk çağı birincil baş ağrıları, Beslenme durumu, Yaşam kalitesi, Beslenme eğitimi, Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği
9-24 aylık bebeğe sahip annelerin bebek besleme tutumları ile bebeklerinin beslenme durumlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; 9-24 aylık bebeklerin beslenme durumlarının ve annelerinin bu süreçteki tutumlarının değerlendirilmesi, bebeklerin beslenme durumları ile annelerinin bu dönemdeki tutumları arasındaki ilişkilerin belirlenmesidir. Materyal ve Metot: Çalışma, Samsun Halk Sağlığı Müdürlüğüne bağlı Aile Sağlığı Merkezleri'ne kayıtlı sağlıklı bebek izlemi yapılan 9-24 aylık bebekler ve anneleri (n=141) üzerinde yürütülmüştür. Veriler; aile ile ilgili sorular, bebekle ilgili sorular, bebek beslenmesiyle ilgili sorular, Beslenme Süreci Anne Tutumları Ölçeği ve besin tüketim kaydından oluşan anket formuyla toplanmıştır. Elde edilen veriler Beslenme Bilgi Sistemi (BeBiS) 7 ve SPSS Version 26.0 paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen annelerin (n=141) yaş ortalaması 31.94.59 yıl, bebeklerin yaş ortalaması 15.65.33 aydır. Bebeklerin %89.4'ünün vücut ağırlığı, %85.1'inin boy uzunluğu ve baş çevresi normal aralıktadır. Çalışmaya dahil edilen tüm bebeklerin bir günlük enerji alım ortalaması 911.6±210.68 kkal'dir. Bebeklerde enerjinin karbonhidrattan gelen yüzdesi 41.4±7.51, yağdan gelen yüzdesi 44.7±7.02, proteinden gelen yüzdesi 13.73.39'dur. Annelerin Beslenme Süreci Anne Tutumları Ölçeği'nden aldığı toplam puan ortalama 55.9±19.09'dir. Bebeklerin enerji alımını karşılama yüzdesi ile annelerin "öğün sırasındaki negatif duygu durumu" alt boyutundan aldığı puan arasında negatif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır (p<0.05). Bebeklerin protein alımı karşılama yüzdesi ile ölçeğin toplam puanı arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır (p<0.05). Sonuç: Bebeklerin beslenme durumu ile annelerin öğün sırasındaki negatif duygu durumu, yetersiz/dengesiz beslenmeye ilişkin tutumları, negatif besleme stratejileri ve zorla besleme uygulamaları alt boyutlarının ilişkili olduğu ve bebeklerin beslenme durumları değerlendirilirken annelerin bu süreçteki tutumlarının da göz önüne alınması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Hafif kilolu/obez bireylerde glütensiz diyet ve akdeniz diyeti beslenme eğitiminin klinik, biyokimyasal bulgular ve yaşam kalitesine etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışma; hafif kilolu/obez bireylerde glütensiz diyet ve Akdeniz diyeti beslenme eğitiminin antropometrik ölçümlere, klinik, biyokimyasal bulgulara ve yaşam kalitesine etkisini belirlemektedir. Trabzon Kanuni Eğitim ve Araştırma Hastanesi Obezite merkezine başvuran BKİ>25 kg/m2 olan ve tansiyon dışında herhangi bir kronik hastalığı olmayan bireyler, rastgele glütensiz diyet grubuna (n=32) veya Akdeniz diyeti grubuna (n=36) ayrılmışlardır. 6 haftalık beslenme eğitimi verilen bireylere çalışma başlangıç ve sonrasında klinik bulgular, antropometrik ölçümler, biyokimyasal bulgular, besin tüketim sıklığı, SF-36 ve Akdeniz diyeti bağlılık ölçeği uygulanmış ve çalışmanın ortasında 3 günlük besin kayıtları alınmıştır. Bulgular SPSS ile değerlendirilmiş, p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Vücut ağırlığı glütensiz diyet uygulayan bireylerde 90,1 kg'dan 87,6 kg'a (p<0,001); Akdeniz diyeti uygulayan bireylerde 96,1 kg'dan 93,3 kg'a düşmüş (p<0,001) ancak her iki diyet uygulaması arasında bir fark olmamıştır (p>0,05). Antropometrik ölçümlerde boyun çevresi dışında fark saptanmamıştır (p>0,05). Akdeniz diyet grubunun Akdeniz ölçek puanı 7,0±1,8'den 8,3±1,6'ya yükselmiş (p=0,001); glütensiz diyet grubunda artış saptanmamıştır (p>0,05). Glütensiz diyet grubu beslenmesi, Akdeniz diyet grubuna göre daha yüksek yağ, kolesterol ve B12 vitamin seviyelerine sahipken; Akdeniz diyet grubu glütensiz diyet grubuna göre daha yüksek karbonhidrat, lif, A vitamini, karoten, B6 vitamin, sodyum, potasyum ve magnezyum seviyelerine sahiptir (p<0,05). Glütensiz diyet uygulayanlarda saçlarda dökülme, baş ağrısı, gaz şikayeti, şişkinlik, çevreye karşı ilgisizlik, yorgunluk, eklem ağrısında azalma; Akdeniz diyeti uygulayanlarda saçlarda kolay dökülme, gaz şikayeti, şişkinlik, eklem ağrısında azalma saptanmıştır (p<0,05). Glütensiz diyet grubunda başlangıca göre ALT ve B12 artmış; Akdeniz diyeti grubunda ALT, AST, ferritin ve B12 artmış, kolesterol düşmüştür (p<0,05). Glütensiz ve Akdeniz diyetinin klinik, biyokimyasal bulgular ve yaşam kalitesi üzerine etkileri benzerdir ancak glutensiz diyet tedavisinin uzun vadede etkileri dikkatle takip edilmelidir.
Koroner arter hastalığı tanısı alan ve almayan bireylerin beslenme durumlarının ve Akdeniz tarzı beslenmeye uyumlarının karşılaştırılması
Koroner arter hastalığı (KAH) tanısı alan ve almayan bireylerin beslenme durumlarının ve Akdeniz tarzı beslenmeye uyumlarının karşılaştırılmasını amaçlayan bu çalışma, 18 yaş üstü 71 erkek ve 43 kadın olmak üzere toplam 114 yetişkin birey üzerinde yürütülmüştür. Çalışmada kardiyolog hekim tarafından KAH tanısı alan (KAH+) (n=57) ve KAH tanısı almayan (KAH-) (n=57) bireylerin oluşturduğu iki grup yer almıştır. Çalışmanın verileri anket formu aracılığıyla elde edilmiştir ve yüz yüze görüşme yöntemi kullanılarak araştırmacı tarafından uygulanmıştır. Anket formu bireylerin demografik özelliklerini ve beslenme durumlarını sorgulamaya yönelik sorulardan, Akdeniz Diyeti Bağlılık Ölçeği (MEDAS), Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi, 24 saatlik besin tüketim kaydı, antropometrik ve vücut analizi ölçüm kaydı, kan basıncı ölçüm kaydı ve biyokimyasal bulgu formu başlıkları altındaki bölümlerden oluşmuştur. KAH+ grubunun yaş ortalaması (59.3±8.80 yıl), KAH- grubunun yaş ortalamasından (53.8±8.69 yıl) daha fazla bulunmuştur (p<0.05). KAH- grubunun KAH+ grubuna göre dışarıda yemek yeme sıklığı daha fazla bulunmuştur (p<0.05). KAH+ grubunun KAH- grubuna göre ortalama plazma açlık glukozu (mg/dL) ve HbA1c (%) değerlerinin daha yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Bireylerin serum lipid profili incelendiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). KAH+ grubunun KAH- grubuna kıyasla günlük diyetle doymuş yağ asitleri (%) alımının daha fazla olduğu bulunmuştur (p<0.05). KAH+ grubunun MEDAS ortalama toplam skorları 6.30±1.88, KAH- grubunun ortalama toplam skorları 7.14±2.00 olarak bulunmuştur (p<0.05). KAH+ grubunun %38.6'sının, KAH- grubunun ise %64.9'unun Akdeniz tarzı beslenmeye uyumlarının yeterli düzeyde olduğu bulunmuştur (p<0.05). KAH+ grubundaki bireylerde MEDAS toplam skorları ile serum hemoglobin, hematokrit, total kolesterol, LDL kolesterol ve BUN değerleri arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki görülmüştür (p<0.05). Bu çalışmanın sonunda Akdeniz tarzı beslenmeye uyumun artmasının KAH görülme riskini azaltabileceği ve bu konuda yapılacak büyük örneklemli çalışmalara ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştır.
Research on the presence of ochratoxin A in the corns sold outside in istanbul province
Mycotoxins which are found in foods, can go into human body through consumption of those foods, gain more importance day by day and endanger health due to generation of toxic metabolite have become increasingly a substantial research subject. The fungi that are responsible from the generation of mycotoxins can be found everywhere, because they are conveyed by air. However, their contamination can vary by the type of the product, geographical situation, seasons and years. Mycotoxins are highly toxic secondary metabolites produced by filamentous fungi of Fusarium, Aspergillus and Penicillium. Apart from several toxins produced by limited number of species, numerous mycotoxins are generated by a great variety of species. Grain production has a place in the global food supply which represents 50 percent of total daily caloric intake of people. Ochratoxins usually exist in barley, wheat, corn, rye, oat, fig, bean olive, raisin, nuts, spices, coffee, beer, medicinal herbs, herbal tea and grapefruit juice. Fungal injection and production of mycotoxins can start in harvest, processing and storage. In particular, situation of the cereals during storage is a basic factor for the growth of mycotoxins. Ambient conditions such as humidity and temperature are the leading factors for safety of the cereal products. The study aimed to analyze 40 corn samples gathered from various district bazaars and markets of İstanbul province. The samples were taken from the corns which are not sold under a brand. The risk evaluation of OTA in this product group was performed. Key Word: Corn, Ochratoxin A, ELISA Method, contamination
Tazelenme Üniversitesi öğrencilerinde genel beslenme bilgi düzeyi ve ilişkili faktörler
TAZELENME ÜNİVERSİTESİ ÖĞRENCİLERİNDE GENEL BESLENME BİLGİ DÜZEYİ VE İLİŞKİLİ FAKTÖRLER Amaç: Bu tez çalışmasında Akdeniz Üniversitesi Gero-Atlas çalışması sonucunda hayata geçen Gero-Atlas 60+ Tazelenme Üniversitesi öğrencilerinde genel beslenme bilgi düzeyinin ve ilişkili faktörlerin saptanması amaçlanmıştır. Uzun erimli amacımız: Çalışmamızın sonuçları doğrultusunda Gero-Atlas 60+ Tazelenme Üniversitesi eğitim programında beslenme dersinin yapılanmasına ışık tutmaktır. Yöntem: Bu çalışma nicel verilere sahip kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Gero-Atlas 60+ Tazelenme Üniversitesi'nin eğitim verdiği Akdeniz ve Ege Üniversitesi Kampüslerinde toplam 167 öğrenci dahil edilmiştir. Çalışmada Türkçe geçerlik güvenirliği Alsaffar tarafından yapılan, Parmenter ve Wardle'ın Genel Beslenme Bilgisi Anketi kullanılmıştır. Bu ölçeğin A-B-C-D olmak üzere 4 bölümü vardır. "Diyet-hastalık ilişkisi"ni içeren D bölümü çalışmamızda kullanılmamıştır. Her bölüm ve toplam puan için, alınan ortalama puanın maksimum alınabilecek puana bölünmesiyle elde edilen ortalama puan yüzdeleri hesaplanmıştır. A bölümünde "Uzmanların Diyet Önerileri" soruları bulunmaktadır, toplam puan 11'dir. B bölümünde "Besin Bilgisi" soruları bulunmaktadır, toplam puan 63'tür. C bölümünde ise "Gündelik Besin Seçimleri" soruları bulunmaktadır, toplam puan 8'dir. Bütün ölçeğin toplam puanı 82'dir. Bulgular: Katılımcıların 66'sı kadın (%39.5), 101'i (%60.5) erkektir, yaş ortalaması 64.89±6.40 yıldır. 11'inin (%6.6) eğitim yılı 5 yıl altında, 48'inin (%28.7) eğitim yılı 5-11 yıl arasında, 108'inin (%64.7) eğitim yılı 11 yıl üzerindedir, çoğunluğunun (%61.7) fazla kilolu ya da obez sınıfında olduğu saptanmıştır. Anketin toplamından alınan puan: 49.5 %60.42 (Max:82), A, B, C bölümünde ortalama puanları sırasıyla 5 (%45), 38 (%60.75), 6 (%78.36). Katılımcıların toplam puanı yüksek olsa da alt gruplar incelendiğinde özellikle uzmanların diyet önerileri kısmında bilgi düzeyi düşük bulunmuştur. Eğitim düzeyi arttıkça genel beslenme bilgi puanı (p=0.001) ve alt grup puan analizi (B bölümü) (p=0.005) istatistiksel açıdan anlamlı derecede arttığı saptanmıştır. Genel beslenme bilgisi ile cinsiyet, yaş, beden kütle indeksi (BKİ), gelir düzeyi, medeni durum arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Alt grup puan analizi (C bölümü) ile yaş arasında anlamlı bir fark bulunmuştur. 75 yaş ve üzeri yaş grubunun 65 yaş altı ve 65-74 yaş arası gruptan Gündelik Besin Seçimleri Bilgisi puanı anlamlı olarak düşük olduğu saptanmıştır (p=0.005). Katılımcıların %68.9'u (n=115) kronik bir hastalığının olduğunu belirtmiştir. En sık görülen kronik hastalıklar Hipertansiyon (HT) (%30.4) ve Tip 2 Diabetes Mellitüs'tür (DM) (%13.4). Tip 2 DM ve HT hastalığı olanlarda Gündelik seçim bilgisi düşük bulunmuştur (p=0.049). Katılımcıların %70.7'si günde kaç porsiyon meyve-sebze tüketilmesi gerektiğini, %81.4'ü hangi tip yağ kullanımının azaltılmasının sağlık için önemli olduğunu, çoğunluğu (%87.4) günlük tuz tüketiminin kaç gramı aşmaması gerektiğini bilmemektedir. Sonuç: Eğitim düzeyi arttıkça genel beslenme bilgi düzeyi artmaktadır. Katılımcıların toplam puanı yüksek olsa da alt gruplar incelendiğinde özellikle uzmanların diyet önerileri kısmında bilgi düzeyi düşük bulunmuştur. Gero-Atlas 60+ Tazelenme Üniversitesi beslenme derslerinde özellikle günlük beslenmemizde yer alan tuz, nişastalı besinler, sebze ve meyve miktarı, besinler şeker içeriği, Tip 2 DM ve HT hastalıklarında beslenme ve doğru tip yağ kullanımı konularına yer verilmesi bilgi düzeyini arttıracağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Yaşlı; Genel Beslenme Bilgisi.
Sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırılması projesi kapsamında İlkokul öğrencilerinin ebeveynlerine verilen beslenme eğitiminin, çocukların beslenme alışkanlıkları üzerine etkileri
Bu çalışma, Gaziantep ilinde, farklı sosyoekonomik düzeye sahip iki ilkokulda, ebeveynlere verilen beslenme eğitiminden 15 gün sonra, çocukların beslenme ve aktivite alışkanlıklarındaki değişimleri değerlendirmek için, Ocak-Nisan 2019 tarihlerinde, 168 öğrenci ve ebeveyn ile vaka-kontrol çalışması olarak yürütülmüştür. Veriler, Öğrenci Sağlık Değerlendirme Anketi, anket formu, Ebeveyn Yemek Zamanı Davranışları Ölçeği ve besin tüketim kaydı ile iki sefer toplanmıştır. Eğitim sonrasında öğrencilerde kahvaltı ve öğle öğününü atlama oranının azaldığı, evde kahvaltı yapma ve evden öğle yemeği getirme oranının arttığı belirlenmiştir. Eğitim grubunda ebeveynler tarafından en sık kullanılan alt boyut eğitim öncesi ve sonrası günlük sebze meyve seçenekleri olup, kontrol grubunda eğitim öncesi olumlu ikna, eğitim sonrası günlük sebze meyve seçenekleri olarak belirlenmiştir. Eğitim sonrası eğitim grubunda günlük sebze meyve seçenekleri ve hayvansal yağların azaltılması alt boyut puanları artmış, kontrol grubunda azalmıştır. Eğitim öncesi sosyoekonomik düzeye göre öğrencilerin enerji ve besin ögeleri alımında anlamlı farklılıklar olup, eğitim sonrası bu farklılıkların ortadan kalktığı belirlenmiştir. Eğitim grubundaki ebeveynlerin olumlu ikna alt boyutu ile öğrencilerin eğitim öncesi protein (%) ile (-), eğitim sonrası protein (g) ile (+); günlük sebze meyve seçenekleri ile enerji, yağ (g), karbonhidrat (g) ile (+), protein (%) ile (-); eğitim sonrası yağ (%) ile (-), karbonhidrat (%) ile (+) yönde ilişkiler saptanmıştır. Eğitim grubunda eğitim öncesi özel yemekler alt boyutu ile öğrencilerin aktivite süresi arasında (-), eğitim sonrası atıştırma modeli ile ekran süresi arasında (+) yönde ilişkiler saptanmıştır. Sonuç olarak; çocukların beslenme ve aktivite alışkanlıkları üzerinde, ebeveynlerin beslenme bilgilerinin yanı sıra beslenme davranışlarının da etkili olduğu, okullarda diyetisyen ve psikolog eşliğinde yapılan ebeveyn katılımlı çalışmaların yaygınlaştırılması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Çiğ olarak tüketilen bazı salata malzemelerinin mikrobiyolojik yönden incelenmesi
Toplu beslenme sistemlerinde tüketime sunulan salatalarda kullanılan bazı sebzeler hastalık yapıcı mikroorganizmaları barındırabileceği için çiğ olarak tüketildiklerinde sağlık açısından risk oluşturmaktadır. Bu çalışmada, bir üniversite kafeteryasında servis edilen salatalarda sıklıkla kullanılan ve çiğ olarak tüketilen bazı malzemelerinin (marul, kıvırcık, havuç ve maydanoz) satın alma aşamasından servise kadar olan tüm aşamalarda Lumitester (Hijyen Monitörü) ile toplam canlı sayımı ile E.coli ve S.aureus bakteri sayımları yapılarak kontaminasyon durumunun saptanması amaçlanmıştır. Çalışmadan elde edilen verilere göre "satın alma" aşamasında marul, kıvırcık ve havucun maydanoza göre mikrobiyolojik yükünün fazla olduğu gözlenmiştir. "Depolama" aşamasında mikrobiyolojik yükün arttığı "hazırlık öncesi"nde ise en yüksek seviyeye ulaştığı, fakat "servis aşaması"nda azalma olduğu saptanmıştır. Havuçta ise toplam canlı sayısının aşamalar boyunca artma eğiliminde olduğu ve "servis aşamasında" bu değerin 105 kob/g'ın üzerine olduğu gözlenmiştir. Temas eden yüzey, ekipman ve personel eli için toplam canlı bakteri sayısı incelendiğinde "hazırlık aşamasında" en yüksek kontaminasyon kaynağının personel eli, sebze soyma ve doğrama bıçağı ile doğrama tahtası olduğu saptanmıştır. "Servis aşamasında" ise Compact Dry EC ve Compact Dry XSA hazır besiyerleri kullanılarak çiğ salata sebzelerinde E.coli ve S.aureus varlığı incelendiğinde ise tüm örneklerde toplam koliform bakteri ürediği, S.aureus'un ise çalışılan örneklerin yaklaşık %50 sinde ürediği gözlenmiştir. Bu sonuçlara göre yetersiz personel hijyeni, alet ve ekipmanların temizliği ve yetersiz sanitasyonunun çapraz bulaşma ile kontaminasyona neden olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: çiğ sebze, mikroorganizma, kontaminasyon, hijyen
Sleeve gastrektomi yapılan obez kadınlarda serum ghrelin düzeyinin ve beslenme durumunun değerlendirilmesi
Bu çalışma, sleeve gastrektomi yapılan obez kadınların serum ghrelin düzeyleri ile beslenme ve duygusal durumunun değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Lokman Hekim Akay Hastanesi ve Memorial Ankara Hastanesinde sleeve gasterektomi ameliyatı geçiren, yaşları 20-50 yıl arasında değişen toplam 30 gönüllü kadın birey çalışmaya dahil edilmiştir. Bireylerin ameliyat öncesi ve sonrası 3. ayda antropometrik ölçümleri, biyokimyasal bulguları, miktarlı besin tüketim sıklığı, üç faktörlü yeme ölçeği (TFEQ-Tr21) ile yeme davranışları, Beck depresyon ölçeği ile depresyon düzeyleri ve ELISA yöntemi ile toplam serum ghrelin düzeyleri değerlendirilmiştir. Bireylerin ameliyat sonrasında 3.ayda ortalama beden kütle indeksi (BKİ) anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (preop: 40,16±5,01 kg/m2, postop: 32,47±5,04 kg/m2) (p<0,001). Bireylerin ortalama çikolata ve çikolatalı ürün, pasta ve bisküvi ile şeker ve şekerli ürün tüketimlerinin ameliyattan sonra anlamlı olarak azaldığı saptanmıştır (p<0,001). Cips, hamburger ve pizza, patates kızartması tüketim miktarlarının ameliyat sonrasında istatistiksel açıdan anlamlı olarak düştüğü saptanmıştır (p<0,001). Serum ghrelin düzeyleri postoperatif dönemde düşmüştür (preop:1125,85±1010,74 pg/mL, postop:51,33±118,54 pg/mL) (p<0,001). Ameliyat sonrasında serum ghrelin düzeyi ile bilişsel kısıtlama (p=0,230), duygusal yeme (p=0,391), kontrolsüz yeme davranışı (p=0,803) ve depresyon düzeyi (p=0,856) arasında anlamlı ilişki olmadığı saptanmıştır (p>0,05). Kontrolsüz yeme davranışı ve BKİ (r=0,466 p=0,009) arasında da pozitif yönlü orta düzeyde bir korelasyon olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Serum ghrelin düzeyi ile diyetle ortalama enerji, karbonhidrat, protein ve yağ alımı arasında ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Bireylerin kontrolsüz yeme davranışları ile günlük ortalama enerji alımı (r=0,441, p=0,015) ve duygusal yeme davranışı ile karbonhidrat alımı (r=0,436 p=0,016) arasında orta düzeyde korelasyon olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak bu çalışmada sleeve gastektomi sonrası azalan serum ghrelin düzeyleri ile beslenme ve duygu durumları arasında ilişki bulunmamıştır. Ancak sleeve gastrektomi sonrası hastalarda sağlıklı yeme davranışı eğiliminin arttığı gözlenmiştir. Uzun dönemde tekrar ağırlık kazanımını önlemek için multidisipliner yaklaşımda sağlıklı beslenme önerilerine uyulmasının yararlı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Sleeve gastrektomi, serum ghrelin, obezite, yeme davranışı, duygu durum
Tip 1 diyabetli adölesanlarda yeme davranış tutumu ve beslenme durumu ilişkisi ile yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Çelik, H., Tip 1 Diyabetli Adölesanlarda Yeme Davranış Tutumu ve Beslenme Durumu İlişkisi ile Yaşam Kalitesinin Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Beslenme Bilimleri Programı Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2019. Bu çalışma Tip 1 Diabetes Mellituslu (T1DM) adölesanlarda yeme davranış tutumları ve beslenme durumu ilişkisi ile yaşam kalitesi arasındaki etkileşimi saptamak amacıyla yapılmıştır. Çalışma, en az 1 yıl önce tip 1 diyabet tanısı almış ve Trakya Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezi Çocuk Endokrinoloji Bölümünün sürekli kontrolü altında olan, %48,75'i kız, %51,25'i erkek toplam 160 adölesan dahil edilmiştir. Adölesanların yaş ortalaması 12,94±2,93 yıl olarak saptanmıştır. Çalışmaya katılan adölesanların 24-saatlik besin tüketim kayıtları toplanmıştır ve antropometrik ölçümleri alınmıştır.Adölesanlara Diyabette Yeme Sorunları Anketi (DEPS-R) ve Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği uygulanmıştır. Adölesanların % 23,75'inde (kızlarda %23,08, erkeklerde %24,39) DEPS-R puanı ≥ 20 olarak bulunmuştur. On yaş grubundaki kızlarda toplam yağ kütlesi (g) ile yaşam kalitesi arasında çok güçlü doğrusal, pozitif bir ilişki bulunmuştur (r=0,909, p=0,032). On ve on üç yaş gruplarındaki erkeklerde ise toplam yağsız vücut kütlesi ve yaşam kalitesi arasında pozitif yönlü, çok güçlü doğrusal bir ilişki saptanmıştır (r=0,845, p=0,034 ve r=0,936, p=0,006). On yedi yaşındaki kızlarda toplam yağsız vücut kütlesi ve yaşam kalitesi arasında negatif yönlü, çok güçlü doğrusal bir ilişki bulunmuştur(r=-1,000, p<0,001). Bozulmuş yeme sorunu olan adölesanların yaşam kalitesi puanları arasında negatif yönlü zayıf, doğrusal bir ilişki bulunmuştur (p<0,001).Sonuç olarak bu çalışmada bozulmuş yeme sorunu, T1DM'li adölesanlarda yaklaşık her dört kişide bir oranında görülmüştür. Tip-1 diyabet tanısı almış adölesanların cinsiyet gözetmeksizin DEPS-R gibi güvenilir bir ölçek ile taranması, yeme bozuklukları riskinin erken dönemde saptanarak beslenme tedavisi dahilinde gerekli tedbirlerin alınmasında etkin bir araç olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: T1DM, bozulmuş yeme davranışı, DEPS-R, yaşam kalitesi