Recep Tayyip Erdogan University
Anabilim Dalı

Radyoloji Anabilim Dalı

Recep Tayyip Erdogan University

146

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut apendisit ön tanılı hastalarda radyolojik görüntüleme bulgularının değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada; hastanemiz acil servisine başvuran klinik ve laboratuvar bulguları akut apendisit ile uyumlu radyolojik görüntülemeler ile tanı almış 200 hasta yaş ve cinsiyet farkı gözetilmeksizin retrospektif değerlendirilmiştir. Gebe hastalara birinci basamak tanı yöntemi olarak US, ikinci basamak tanı yöntemi olarak ise MRG inceleme yapılmış bu sonuçlar ile US ve MRG incelemelerinin tanı koymadaki başarısı değerlendirilmiştir. US veya BT tetkikleri yapılan diğer hastalarda çap, duvar kalınlığı, çevre yağlı dokudaki inflamasyona ikincil değişiklikler, apendekolit varlığı gibi parametrelerin duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif prediktif değerlerini araştırdık. Tedavi kısmında ise US inceleme ile de akut apendisit tanısı almış klinisyen tarafından antibiyoterapi tedavisi uygun görülmüş 0-18 yaş arası hastalarda antibiyoterapinin cerrahiye alternatif bir tedavi yöntemi olarak kullanılıp kullanılamayacağı araştırılmıştır. YÖNTEM: Retrospektif çalışmada Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine Ocak 2018- Aralık 2021 döneminde başvuran, klinik ve laboratuvar bulguları akut apendisit ile uyumlu ve radyolojik görüntüleme ile akut apendisit tanısı almış hastaların verileri hastane otomasyon sistemi incelenerek excel programına kaydedilmiş ve istatiksel analiz için kullanılmıştır. İstatistiksel analizde anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Analizler için SPSS v20.0 (IBM SPSS Statistics for Windows, Version 20.0; Armonk, NY, USA) paket programı kullanıldı. BULGULAR: Gebe hastalarda US inceleme ile 3 hastanın apendiksi görüntülebilmiş, bu hastalardan 1'nin apendiksi normal değerlendirilmiş histopatolojik inceleme sonucu ise akut apendisit ile uyumlu idi. MRG incelemede ise hastaların tamamı akut apendisit ile uyumlu idi; histopatolojik incelemede ise 13 hastanın 3'nün apendiksi normaldi. Klinisyen tarafından antibiyoterapiye yönlendirilmiş 3 gün süre ile IV tedavi alan hastaların %48,9'u (23 kişi) ameliyata gitmiş; %51,1 (24 kişi) şifa ile taburcu olmuştur. Antibiyoterapi öncesi ve sonrası apendiks çapı, duvar kalınlığı, lenf nodu kısa çapı ve kompresyon parametreleri değerlendirilmiştir SONUÇ: Akut apendisit ön tanılı gebe hastalarda US incelemenin tanı koymada MRG incelemeye göre rölativ oldukça düşük başarı oranına sahip olduğu; MRG incelemenin ise başarı oranının yüksek olduğu ve birinci basamak tanı yöntemi olarak kullanılabileceği sonucuna ulaştık. Gebe hasta sayısının 13 olması çalışmayı sınırlandıran durumlar arasındadır. Bizim çalışmamız bu konu hakkında ön çalışma olmuş olup daha büyük gönüllü ölçeklerinde çalışılarak sonucun güvenilirliği artırılabilir. Tedavi protokolünde ise antibiyoterapinin 0-18 yaş grubu hastalarda cerrahiye alternatif bir yöntem olarak kullanılabileceğini vurguladık. Anahtar Kelimeler: Akut apendisit, antibiyoterapi, apendektomi, kompresyon

Acil servis-hastaneAcil tıpAntienfektif ajanlar+4
Zeynep Yıldız
Sakarya University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Böbrek transplantasyonunda donör böbreğin hacim ve vasküler özelliklerinin greft fonksiyonlarına etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Kronik böbrek yetmezliği önemli bir halk sağlığı olup en önemli tedavisi renal transplantasyondur. Renal transplantasyon başarısını artırmak hem birey hem toplum sağlığı açısından önemlidir. Çalışmamızda renal transplantasyon başarısına donör vasküler yapılarının etkisini araştırarak gelecekteki trasnplantasyon operasyonlarının başarısını artırmaya katkı sunmayı amaçladık. YÖNTEM: 01.01.2019-01.01.2022 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde gerçekleştirilen 90 renal transplantasyon operasyonu incelenmiştir. Operasyon öncesi donör BT görüntüleri (Aquilion; Toshiba Medikal Sistemleri, Tokyo, Japonya) ile elde edilip workstation'da incelendi (Aquarius; Tera Recon, Durham, İngiltere). Operasyon sonrası ise 1. gün, 3, 6 ve 12. aylarda tranplante böbrek doppler US ile incelendi. Tüm US tetkikleri Toshiba ve Samsung marka cihazlarla 3-5 mHz ve 7- 12 mHz transduserler ile yüzeyel ve konveks problar kullanılarak gerçekleştirildi. BULGULAR: Transplantasyon sonrası 1. gün PI değerleri ile ilk 1 yıl içerisinde akut rejeksiyon gelişme oranları koreledir. Transplante böbrek hacimleri arttıkça 12. ay kreatinin değerleri düşmektedir. SONUÇ: Transplantasyon sonrası oldukça erken bir dönem olan birinci gün doppler verileri greft hakkındaki muhtemel akut rejeksiyon riski hakkında uyarıcı olabilir. Böbrek hacminin artışı ile 12. ay kreatinin negatif korelasyonu çoklu verici durumlarında büyük böbreğin seçilmesinin faydalı olacağını göstermektedir.

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek nakli+4
Ahmet Burak Kara
Sakarya University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner BT anjiografide tespit edilen myokardiyal köprüleşme ile epikardiyal yağ dokusu volümü arasındaki ilişki

GİRİŞ VE AMAÇ: Miyokardiyal köprüleşme (MK), epikardiyal devam etmesi gereken koroner arterlerin belli segmentlerinin miyokard dokusuna yönlenmesi veya bu segmentlerin kas lifleriyle sarılmasıdır. Epikardiyal yağ dokusu (EYD), perikard ile kalp yüzeyi arasında vasküler yapıları çevreleyen yağ tabakası olup obezite gibi ciddi metabolik ve kardiyovasküler komplikasyonlara neden olan durumlarda, hacmi artmaktadır. Bu çalışmamızda MK insidansı, tipleri, ek anomali varlığı, MK olan hastalarda EYD'sunun etkisi araştırılmıştır. YÖNTEM: 01.01.2020-30.01.2023 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı Bilgisayar Tomografi ünitesinde Aquilion BT cihazı (Toshiba Medikal Sistemleri, Japonya) kullanılarak göğüs ağrısı nedeniyle kardiyak BT anjiyografi çekilen ve aralarında 24 MK olgusu tespit edilen toplam 50 hastanın verileri hastane otomasyon sistemiyle retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmada her hastada EYD volümü hesaplanarak cinsiyet, yaş ve diğer kardiyovasküler risk faktörleri ve MK ile olan ilişkisi değerlendirildi. BULGULAR: Toplam 24 olguda miyokardiyal köprüleşme tespit edildi (% 48). Myokardiyal köprüleşme vakalarında 17'sinde (%70,8) LAD köprüleşmesi, 4'ünde (%16,7) LCX köprüleşmesi, 2'sinde (%8,3) RCA köprüleşmesi ve 1'inde (%4,2) LAD-LCX köprüleşmesi görüldü. Toplam 50 hastanın 3'ünde (%6) ek koroner arter anomalisi izlenmiştir. Kontrol grubunda epikardiyal yağ hacmi ile yaş, Ca+2, LDL ve TG düzeyleri arasında orta düzeyde pozitif korelasyon saptanmıştır (p<0.05 her biri için). EYD hacmi üzerinde kadın cinsiyet ve yaşın anlamlı etkileri olduğu tespit edilmiştir. Kadınlarda EYD hacmi erkeklere göre 47,82 kat daha fazla iken, yaş değişkeninde bir birimlik artışın EYD hacmini %14 arttırdığı saptanmıştır. SONUÇ: Epikardiyal yağ hacminin kadın cinsiyet grubunda 47,82 kat daha yüksek olduğu görüldü. Çalışmamızda bu iki grupta (MK'si olan ve kontrol grubu) EYD volümü arasında anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p>0.05). Bu tez MK varlığını erken yakalama ve MK üzerine EYD volümünün etkisini araştırmada bir ön çalışma olmuştur. Daha büyük hasta grubu ve birden fazla merkezde yapılması halinde çalışmanın güvenilirliği artacaktır. Anahtar Kelimeler: Myokardiyal köprüleşme, Epikardiyal yağ dokusu, Koroner arter anomalisi, Koroner BT Anjiyografi.

AnjiyografiEpikardiyal yağ dokusuKalp+6
Chyngyz Zhylchyev
Sakarya University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Paratiroid adenomlarında mikrodalga ablasyon yöntemlerinin karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Paratiroid adenomları, paratiroid bezlerinin aşırı miktarda parathormon (PTH) üretmesine neden olan benign tümörlerdir. Çoğunlukla hiperkalsemi belirtileri, yorgunluk, kas zayıflığı, poliüri, polidipsi, bulantı, kusma, kabızlık ve mental değişikliklerle bulgu verirler. Paratiroid adenomlarının görülme riski yaşla birlikte artar ve kadınlarda erkeklerden daha sık görülür. Bu çalışmanın amacı, paratiroid adenomlarının tedavisinde kullanılan soğutmalı ve soğutmasız mikrodalga ablasyon (MWA) yöntemlerinin etkinliğini karşılaştırmaktır. YÖNTEM: Ocak 2023 - Ocak 2024 tarihleri arasında kliniğimizde paratiroid adenomu tanısıyla ultrason eşliğinde mikrodalga ablasyon tedavisi uygulanan 40 hasta incelenmiştir. Hastalar, soğutmalı MWA (19 hasta) ve soğutmasız MWA (21 hasta) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. İşlem öncesi ve işlemden sonra belirli periyotlarla toplam 6 kez serum PTH, kalsiyum (Ca), fosfor (P) ve alkalen fosfataz (ALP) seviyeleri ölçülmüş ve karşılaştırılmıştır. İstatistiksel analizler SPSS 28.0 programı kullanılarak yapılmış ve anlamlı olduğu düzey p<0.05 olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: Çalışmaya katılan 40 hastanın yaş ortalaması 54.4 ± 14.6 yıl olup, %67.5'i kadındır. Ortalama nodül hacmi 0.73 ± 0.53 ml olarak bulunmuştur. Soğutmalı ve soğutmasız MWA grupları arasında başlangıç ölçümleri ile işlem sonrası takip ölçümlerinde serum PTH ve Ca seviyelerinde anlamlı bir fark (p>0.05) gözlenmemiştir. Her iki grupta da zamanla PTH ve Ca seviyelerinde düşüş gözlenmiş, ancak bu iki yöntem arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. SONUÇ: Bu çalışmanın bulguları, paratiroid adenomlarının tedavisinde soğutmalı ve soğutmasız mikrodalga ablasyon yöntemlerinin serum PTH ve Ca seviyeleri açısından etkinlikleri arasında anlamlı bir fark olmadığını göstermektedir. Her iki yöntem de güvenli ve etkili olup, benzer sonuçlar sağlamaktadır. Bu nedenle, soğutmalı ve soğutmasız mikrodalga ablasyon yöntemleri arasında seçim yapılırken, hastanın tercihleri, spesifik klinik durumlar ve mevcut kaynaklar göz önünde bulundurulabilir. Anahtar Kelimeler: Paratiroid adenomu, mikrodalga ablasyon, soğutmalı ablasyon, soğutmasız ablasyon, parathormon

Onur Paşa
Sakarya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kemik fraktürlerinin radyolojik tanısındayapay zeka tabanlı karar destek algoritması geliştirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Yaygın olan ve sıklığı artan kırık vakalarına zamanında doğru tanının konulabilmesi için destek sistemlerine ihtiyaç vardır. Bu araştırma da acil servise kırık şüphesi ile başvuran hastaların, direkt grafilerini hekimlerin değerlendirilme sürelerinin ve kırığı atlama riskinin düşürülebilmesi için yapay zeka tabanlı karar destek algoritmasının oluşturulması amaçlanmaktadır. YÖNTEM: Araştırmaya 1040 fraktür grafisi ve 250 fraktür olmayan grafi dahil edildi. Bunlardan 832 fraktür grafisi ve 200 fraktür olmayan grafi eğitim datası olarak kullanılırken, 208 fraktür grafisi ve 50 fraktür olmayan grafi test datası olarak kullanıldı. Ham grafi imajlarına gürültü ekleme, bulanıklaştırma, kırma, çevirme ve döndürme gibi görüntü işleme teknikleri uygulanarak her imaj için 10 farklı görüntü elde edildi. Bu şekilde 10 320 direkt grafi kullanılarak transfer learning metodu ile makine öğrenimi gerçekleştirildi. BULGULAR: Test setindeki 258 grafi, oluşturulan model ile tahmin edildi. Model kırığı olan hastaların %82'sini kırık olarak tahmin etmektedir (Duyarlılık). Sağlam olan hastaların %88'ini sağlam olarak tahmin etmektedir (Özgüllük). Modelin kırık olarak tahmin ettiği hastaların %97'si gerçekte kırıktır (Kesinlik). Modelin sağlam olarak tahmin ettiği hastaların %54'ü gerçekte sağlamdır (Negatif prediktif değer). Model sağlam hastaların %12'sini kırık olarak tahmin etmektedir (Yanliş pozitiflik oranı). Model kırık hastalarının %18'ini sağlam olarak tahmin etmektedir (Yanlış negatiflik oranı). Modelin tüm hastalar içinde doğru tahmin yapma sıklığı ise %83'tür (Doğruluk). Modelin F1 skoru 0,89'dur. SONUÇ: Oluşturulan model verilerine göre özellikle %97 kesinlik ile hekimin kırık olduğunu düşündüğü vakalarda daha hızlı karar vermesini sağlayacaktır. Acil servislerde buna benzer modellerin kullanımı yanlış ve gecikmiş tanı sıklığını en aza indirecektir. Anahtar Kelimeler: Direkt grafi, kırıklar, makine öğrenimi, yapay zeka

Zehra Oturak
Sakarya University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnterstisyel akciğer hastalıklarında BT skorlama sistemi kullanılarak fibrozisin radyolojik olarak derecelendirilmesi ve BT skorunun solunum fonksiyon testleri, hemogram parametreleri, kardiyak ve mediastinal bulgular ile karşılaştırılması

Bu çalışmamızda İnterstisyel Akciğer Hastalıklarında; hastalığın takibinde, tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde ve fibrozisin derecelendirilmesinde klinik pratikte kullanılabilir objektif öngörücü parametreler bulmayı amaçladık. Çalışmamızda Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde (eski adı Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi) Ocak 2014-Ocak 2018 tarihleri arasında İnterstisyel Akciğer Hastalıkları tanısıyla takip edilen, sistemde Toraks BT, solunum fonksiyon testi ve hemogram sonuçlarının her üçü de bulunan hastalar dahil edildi. Aktif enfeksiyonu, pulmoner tromboembolisi, malignitesi ve plevral effüzyonu olan hastalar, akciğer ve mediasten cerrahisi geçirenler, toraks BT'lerinde çekim artefaktları olanlar ile sistemde toraks BT, solunum fonksiyon testi ve hemogram sonuçlarından herhangi biri bulunmayan olgular çalışmaya dahil edilmedi. Yaşları 47 ila 79 arasında değişen 26'sı kadın, 37'si erkek olmak üzere toplam 63 hasta çalışmamızda retrospektif olarak değerlendirildi. İnceleme Radyoloji Anabilim Dalı Tomografi ünitesinde yer alan Toshiba Aquilion (Toshiba Aquilion CT, Toshiba Medical System, Japonya) çok kesitli BT cihazı ile yapıldı. Bunun yanı sıra hastane bilgi sistemi olan Enlil-HBYS (Enlil Eroğlu, Eskişehir) sistemi kullanılarak her hastaya ait solunum fonksiyon testleri ile hemogram sonuçları iş istasyonlarında değerlendirildi. Bulgular:Warrick skorlama sistemini kullanarak oluşturduğumuz üç farklı İAH grubunda Nötrofil sayısı, NLO, PLO, PNO ve MPV değerleri ele alınmıştır. BT skoru değerleri arttıkça hastaların Nötrofil sayısı ve NLO değerlerinde artış, PNO değerlerinde ise azalma saptanmış olup İAH grupları arasında belirtilen parametreler istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Öte yandan PLO ve MPV değerleri ile BT Skoru arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki saptanmamıştır.Hafif, orta ve ağır form İAH grupları hem kendi içerisinde hem de birbirleri ile kıyaslandığında elde edilen BT Skoru ile ana pulmoner arter çapı, sağ ventrikül-sol ventrikül oranı, sağ atrium alanı, mediastinal bölgede izlenen lenf nodlarının sayısı ve boyutu arasında pozitif korelasyon izlenmiş olup elde olunan veriler istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur (Tablo XI-XII-XIII).BT Skoru ile aktüel FVC ve aktüel FVC/Beklenen FVC arasında negatif, aktüel FEV1/FVC arasında ise pozitif korelasyon mevcuttur. Hafif, orta ve ağır form İAH grupları arasında yapılan değerlendirmede belirtilen solunumsal parametreler açısından anlamlı istatistiksel korelasyon saptanmıştır (Tablo XIV-XV-XVI). Sonuç: İnterstisyel Akciğer Hastalıklarında (İAH), BT Skoru, nötrofil sayısı, nötrofil-lenfosit oranı (NLO), platelet-nötrofil oranı (PNO), aktüel FVC/beklenen FVC oranı, ana pulmoner arter çapı, sağ atrium alanı, sağ ventrikül/sol ventrikül oranı ile mediastinal lenf nodlarının boyutu ve sayısı hastalığın takibinde, tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde ve fibrozisin derecelendirilmesinde objektif sonuçlar vermiş olup klinik pratikte özellikle takipler esnasında kullanılabilir parametrelerdir. Anahtar Kelimeler: İnterstisyel Akciğer Hastalıkları, Fibrozis, BT Skoru, Hemogram, SFT

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-interstisyelFibroz+4
İbrahim Sülkü
Afyonkarahisar Health Sciences University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik obstruktif akciğer hastalığında bilgisayarlı tomografide amfizem miktarı ve dağılımının kantitatif yöntemlerle değerlendirilmesi ve klinik bulguları ile korelasyonu

Amaç: ÇalıĢmamızda amfizem predominant tip kronik obstruktif akciğer hastalığı (KOAH) olan hastaların toraks bilgisayarlı tomografi (BT) tetkiklerinde farklı dansitometrik parametreleri kullanarak solunum fonksiyon testi ile korelasyonunu arasındaki iliĢkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: ÇalıĢmamız retrospektif olarak gerçekleĢtirilmiĢtir. ÇalıĢmamıza KOAH tanısı olan, toraks BT ve solunum fonksiyon testi (SFT) olup iki tetkik arasında iki aydan az olan hastalar dahil edildi. Tüm hastaların dansitometrik değeleri, antropometrik ölçümleri, periferik venöz kan hücre değerleri, SFT değerleri, sigara alıĢkanlıkları değerlendirildi. Hastaların görüntü verileri DICOM formatında kaydedilip kantitatif ölçümler için 3D Slicer programına aktarıldı. Tüm akciğer, sol akciğer, sağ akciğer ve her bir akciğer üç zona ayrılarak toplamda dokuz segmentte değerlendirildi. Ayrılan zonlarda normal parankim ve amfizem alanların vokselleri kantitatif ölçümler ile düĢük atenüasyonlu alan yüzdesi (%LAA), persentil dansite değeri (PD), ortalama akciğer dansitesi (MLD) olarak ölçülmüĢtür. %LAA metodunda farklı Hounsfield Unit (HU) değerlerinin duyarlılığını belirlemek için - 950 HU, - 925 HU, - 910 HU eĢik değerleri kullanılmıĢtır. PD metodunda farklı eĢik değerlerinin duyarlılığını belirlemek için PD 10 ve PD 15 eĢik değerleri kullanılmıĢtır. Hastaların histogram analizi yapılarak skewness ve kurtosis değerleri ölçülmüĢtür. Kantitatif parametrelerde %LAA, PD, MLD, kurtosis ve skewness değerleri kullanılarak hastanın amfizemin zon ve lob dağılımının SFT üzerine etkisi araĢtırılmıĢtır. AraĢtırma verileri SPSS 21.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiĢtir. Sürekli değiĢkenlerin parametrik özellikleri taĢıyanlarının korelasyonunda Pearson Testi, sürekli değiĢkenlerin parametrik özellikleri taĢımayanlarının korelasyonunda Spearman Testi kullanılmıĢtır. 80 Bulgular: ÇalıĢmaya KOAH tanısı olan 56 hasta dahil edildi. Tüm segmentler değerlendirildiğinde dansitometrik değerlerden LAA% - 910 diğer parametrelere kıyasla zorlu ekspirasyonun birinci saniyesinde atılan volümü (FEV1) ile daha yüksek korelasyon gösteriyordu (p= <0,001, r= - 0,556). Diğer parametrelerin FEV1 ile duyarlılıklarında segmentler arası farklılıklar mevcuttu. LAA% - 910 metodunda, sağ akciğer orta zon segmentinin tutulumunun FEV1 değerini diğer segmentlere kıyasla daha çok etkilemektedir (p= <0,001, r= - 0,569). GOLD 1-2 grubu ile GOLD 3-4 grubu karĢılaĢtırıldığında, tüm parametrelerde ortalama amfizem miktarında anlamlı artıĢ izlendi (p= <0,001). Histogram analizinden elde edilen skewness ve kurtosis değerlerinin FEV1 ile korelasyonunda hiçbir segmentte anlamlı korelasyon izlenmedi. Sosyo - demografik değiĢkenlerden kilo ve vücut kitle indeksi dansitometrik değerler ile kuvvetli ters korelasyon gösterdi (p= <0,001). Sigara ile kuvvetli doğrusal korelasyon bulundu (p= <0,001). YaĢ ile dansitometrik değerler arasında korelasyon bulunmadı. Diğer spirometrik değerlerden FEV1/FVC ve maksimum ekspiryum ortası akım hızı (MEF25 - 75) ile tüm akciğer dansitometrik değerleri kuvvetli korelasyon gösterdi (p= <0,001). PEF ile dansitometrik değerler arasında anlamlı korelasyon izlenmedi. Periferik venöz kan hücre değerleri ile dansitometre korelasyonunda lenfosit% ile LAA% - 950 ve LAA% - 925 metotlarında zayıf korelasyon gösteriyordu (p= 0,044, r= - 0,270). Sonuç: Toraks BT dansitometrik ölçümler amfizem yaygınlığını ve Ģiddetini belirlemede objektif sonuçlar vermektedir. Dansitometrik değerler ile SFT değerleri arasında anlamlı korelasyon mevcuttur. Kantitatif analizlerin amfizem Ģiddetini değerlendirmede ve hastanın mevcut klinik bulgularını öngörmede kullanılabileceğini düĢünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Amfizem, dansitometri, solunum fonksiyon testi

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifAmfizem+3
Eranıl Aslan
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Periampuller divertikül prevalansı ve eşlik eden pankreatikobiliyer hastalıkların çok kesitli BT ile değerlendirilmesi

Giriş-Amaç: Bu çalışmamızda Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi (ÇKBT) yöntemini kullanarak periampuller duodenal divertikül (PAD) prevalansını ve PAD ile pankreatikobiliyer hastalıkların ilişkisini saptamayı amaçladık. Ek olarak, PAD varlığının safra yollarının anormal dilatasyonu ile ilişkili olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde Ocak 2016 ile Ocak 2020 arasında batın BT çekilen hastaların verileri radyoloji veri tabanından retrospektif olarak toplanarak değerlendirildi. Bilinen pankreatikobiliyer neoplazm, karaciğer neoplazmı, konjenital kistik safra yolu hastalığı olanlar, biliyer stenti ve artefaktlı görüntüleri olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Toplam 222 PAD hastası toplandı ve PAD saptanmayan 220 hasta kontrol grubuna dahil edildi. PAD boyutu, lokalizasyonu, safra kanalı çapı, geçirilmiş kolesistektomi, kolelitiazis, safra kanalı taşları, benign biliyer striktür, akut kolanjit, akut kolesistit, kronik kolesistit, akut pankreatit, kronik pankreatit, kolonik divertikül, hepatosteatoz, pankreatik yağlı infiltrasyon bulguları ve karaciğer fonksiyon testleri hastaların elektronik medikal kayıtlarından bulunup not edildi. Grupları karşılaştırmak için Mann Whitney testi, χ2 analizi ve Spearman korelasyon testlerinden uygun olan kullanıldı. Bulgular: Mevcut çalışmamızda DD prevalansı %1,16 ve PAD prevalansı %1,06 idi. PAD prevalansı artan yaş ile pozitif korelasyon gösterdi. Çalışmamızdaki ortalama PAD çapı 22,98 mm ± 10,98 idi. Artan yaş ile PAD çapı arasında anlamlı pozitif korelasyon bulundu. Kadın/erkek oranı PAD grubunda 1,02/1 ve yaş ortalaması 67,31 idi.PAD grubunda kolelitiazis, koledokolitiazis, akut kolesistit, kronik kolesistit insidansı istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti. PAD grubunda hepatosteatoz insidansı istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Multipl lokalizasyonda ekstrahepatik safra kanalının ve sağ intrahepatik safra kanalının çapı PAD grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha genişti. Buna ek olarak, hem PAD hem kontrol grubunda kolesistektomili hastaların safra yolları, kolesistektomi geçirmeyen hastalara göre anlamlı olarak daha genişti. PAD grubunda kolesistektomi olmayan hastalarda ekstrahepatik safra kanalının çapı ortalaması, kontrol grubundaki kolesistektomi olmayan hastalara göre anlamlı olarak daha fazlaydı. Ayrıca yaş ile biliyer kanal çapı arasında anlamlı pozitif korelasyon bulundu. Sonuç: Sonuç olarak ÇKBT; PAD tanısında, eşlik eden pankreatikobiliyer hastalıkların saptanmasında ve PAD'lerin safra yollarına etkisini değerlendirmede kullanılan noninvaziv değerli bir tanı yöntemidir.

DilatasyonDivertikulumDuodenum+3
Canan İnceoğlu
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Glioblastom ve soliter beyin metastazı ayırıcı tanısında konvansiyonel MR sekanslarından otomatik segmentasyonla elde edilen radiomics verileri ile oluşturulan yapay zeka modellerinin başarısı

Giriş-Amaç: Biz çalışmamızda hastaların konvansiyonel MR görüntüleri üzerinden yapay zeka temelli otomatik tümör segmentasyonu ile elde edilen Radiomics verileri ile geliştirilen makine modelleri ile glioblastom (GBM)- soliter beyin metastazı ayrımı yapmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamız Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezinde tek merkezli ve retrospektif olarak yapılmıştır Çalışmada Ocak 2011-Haziran 2020 tarihleri arasında hastanemiz patoloji kayıtlarında glioblastom ve beyin metastazı tanıları kanıtlanmış hastalar retrospektif olarak tarandı ve medikal bilgileri ile PACS sistemindeki görüntüleri incelendi. Soliter beyin metastazı ve glioblastoma tanıları kanıtlanmış operasyon öncesi kontrastlı beyin MRG tetkiki uygulanmış hastalar dahil edildi. Görüntü kalitesi yetersiz, patoloji raporu uygunsuz hastalar dışlandı. Çalışmaya 35 GBM ve 25 soliter beyin metastazı hastası alındı. Hastaların T1 ağırlıklı, postkontrast T1 ağırlıklı, T2 ağırlıklı ve T2 fluid attenuated inversion recovery (FLAIR) ağırlıklı görüntüleri BraTumIA isimli programa hastaların anonimize edilmiş görüntüleri çevrimdışı ortamda yüklendi. Programla hastaların lezyonları nekroz, kontrastlanmayan solid alan, kontrastlanan solid alan ve peritümoral ödem olarak yapay zeka aracılığıyla 4 farklı segmente ayrıldı. Sonrasında segmentasyon kusurları manüel olarak düzeltildi. 3DSlicer versiyon 4.11 paket programına ait "Radiomics" eklentisi ile T1 post-kontrast ve T2 AG FLAIR görüntüler üzerinden radiomics özellikleri çıkartıldı. Yapay zeka modelleri geliştirmek amacıyla Orange veri madenciliği programı ve Python Sci-Kit Learn kütüphanesi kullanıldı. Aşırı uyum ve eş doğrusallıktan kaçınmak için boyut azaltımı işlemi uygulandı. Sonrasında bu özniteliklerle 10 kat çapraz doğrulama metodu kullanılarak Derin Sinir Ağları (DNN), Destek Vektör Makineleri (Support Vector Machine, SVM), Rastgele Orman (Random Forest, RF), Naive Bayes (NB) modellemeleri yapıldı. Model performansı değerlendirilmesinde doğruluk, sensitivite, spesifite, eğri altında kalan alan (AUC) parametreleri kullanılmıştır. Bulgular: GBM ve metastaz grupları arasında yaş, cinsiyet ve lokalizasyon açısından bir fark izlenmedi. Geliştirilen makine modellerinde en başarılı sonuçlar nöral ağ ve destek vektör makine algoritmalarında elde edildi. Nöral ağ sınıflandırıcısında; GBM ve metastaz ayırt etmede AUC, doğruluk, F ölçütü, pozitif kestirim değeri, sensitivite, spesifite sırasıyla 0.975 , 0.917, 0.917, 0.922, 0.917, 0.900 bulunmuştur. Destek vektör makine sınıflandırıcısında; GBM ve metastaz ayırt etmede AUC, doğruluk, F ölçütü, pozitif kestirim değeri, sensitivite, spesifite sırasıyla 0,974, 0,901, 0,900, 0,919, 0,900, 0,929 bulunmuştur. Sonuç: GBM ve soliter beyin metastazı ayırıcı tanısında radiomics temelli yapay zeka modellemeri sadece konvansiyonel sekanslarla cihaz bağımlılığı olmadan yüksek doğrulukla ayırabilmektedir. Anahtar Kelimeler: radiomics, makine öğrenmesi, glioblastom, metastatik beyin tümörü, texture analiz, otomatik segmentasyon

BeyinBeyin hastalıklarıBeyin neoplazmları+7
Emin Demirel
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

COVID-19 (SARS-CoV-2) pandemisi sürecinde olguların akciğer bulgularının radyolojik değerlendirmesi

Amaç: Bu çalışmamızda, COVID-19 pandemisi sürecinde çekilen toraks bilgisayarlı tomografi (BT) tetkiklerini American College of Radiology (ACR)'ye göre gruplandırarak hastalığın tipik-atipik bulgularının varlığını ve sıklığını araştırmayı, tipik bulguları tanımlayarak hastalığın erken döneminde tanıya yardımcı olmayı ve tedavi sürecinin erken başlamasına katkı sağlamayı amaçladık. Ayrıca hastalığın ilerleyen dönemlerinde takip BT bulgularını inceleyerek prognozu değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya Nisan 2020- Ağustos 2020 tarihleri arasında COVID-19 pandemisi sürecinde Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'ne (SUAM) çeşitli sebeplerle başvuran, hastanemiz Radyoloji Anabilim Dalı görüntüleme biriminde Toraks BT çekilen ve RT-PCR (real-time polymerase chain reaction) testi bulunan hastalar dahil edildi. Bu süreçte hastanemize başvurup toraks BT tetkiki yapılmamış ya da dış merkez görüntülemesi olan ve RT-PCR testi alınmamış hastalar çalışmamıza dahil edilmedi. Yukarıda belirtilen kriterlere sahip hastaların aynı tarihte sistemde yer alan total lökosit, lenfosit, C-reaktif protein (CRP), prokalsitonin değerleri ve RT-PCR test sonuçları incelemeye alındı. Çalışmaya dahil edilen 600 hastanın, 300'ü erkek, 300'ü kadındı. RT-PCR pozitif ve RT-PCR negatif gruplarındaki hastaların yaş, cinsiyet, klinik ve laboratuvar bulguları, komorbiditeleri ve mortalite oranları, ACR'ye göre toraks BT grupları ve özellikleri karşılaştırmalı olarak incelendi. Sürekli değişkenlerin tanımlayıcı istatistiklerinde ortalama ve standart sapma, kategorik değişkenlerin tanımlanmasında ise frekans (n) ve yüzde (%) değerleri verilmiştir. Normal dağılım göstermeyen sürekli değişkenlerin iki düzeyli değişkenlerle karşılaştırılmasında ise Mann Whitney-U testi kullanılmıştır. Kategorik değişkenler arasındaki ilişkiler Ki-kare analizi ile incelenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda RT-PCR testi pozitif olan hasta sayısı 282 (%47), RT-PCR testi negatif olan hasta sayısı 318 (%53) olarak bulundu. Kadınlarda RT-PCR testi pozitiflik oranı %51.6 iken, erkeklerde bu oran %42.3 olarak saptandı. Kadınlarda RT-PCR pozitiflik oranı erkeklere göre daha yüksek izlenmekle birlikte, istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0.05). RT-PCR pozitif olan hastalar içerisinde en yüksek hasta sayısı grup 3'te (40-64 yaş) izlenmiştir. Bu oran %46 olarak bulunmuştur. RT-PCR pozitif hastalarda mortalite oranı %6.2'dir. RT-PCR pozitif olan hastalarda en sık izlenen semptomlar; öksürük (%58), miyalji (%45), ateş (%31) ve nefes darlığıdır (%30). Miyalji ve tat-koku almada azalma semptomları, RT-PCR pozitif hastalarda, RT-PCR negatif hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. En sık izlenen laboratuvar bulguları ise; normal lökosit, azalmış lenfosit, artmış CRP ve prokalsitonin değerleridir. En sık eşlik eden komorbiditeler; hipertansiyon (%12) ve diabetus mellitus (%10.6) olarak belirlenmiştir. RT-PCR pozitif grupta en sık görülen toraks BT kategorisi, hastaların %61,7'sinde izlenen grup 1 (klasik patern) olarak saptandı. En sık izlenen BT dansite özelliği; buzlu cam dansitesinin ve konsolidasyonun beraber izlendiği mikst paterndi. Sekonder BT bulguları ise; vasküler genişleme, interlobüler septal kalınlaşma, bronşial dilatasyon, fibrotik bant ve paralel plevra işareti olarak saptandı. Bulgular bilateral, multifokal, periferal ve posterior baskın izlenmiş olup, alt lob ağırlıklı dağılım göstermekteydi. Tüm bu bulgular RT-PCR pozitif hastalarda, RT-PCR negatif hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. İlk BT ve takip BT'ler arası ortalama süre 4.5 gün olup; takip BT'lerde en sık progresif patern izlenmiştir. Sonuç: Sonuç olarak toraks BT; pandemi sürecinde tanıya yardımcı olmak, hastalığın ciddiyetini değerlendirmek ve prognozu tahmin etmede yeri doldurulamaz bir rol oynamaktadır. Anahtar Kelimeler: COVID-19, Toraks BT, American College of Radiology (ACR)

Şeyma Özen
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Over lezyonlarında benign, borderline ve malign ayrımında manyetik rezonans görüntülemenin yeri ve MR tabanlı yapay zekâ ile karşılaştırılması

Amaç: Over kanseri kadınlarda ikinci en sık ölüme neden olan jinekolojik kanserdir. Klinik bulguları spesifik olmayıp bu durum tanıda gecikmeye neden olmaktadır. Tanıda günümüzde kullanılan en etkili noninvazif yöntem olanMR'ın özellikle borderline ve malign kitlelerinayrımında kısıtlılıkları bulunmaktadır. Bu çalışmada,over kitle görüntülerinin hem radiomics özellikleri çıkarıldı hem deESA mimarileriuygulanarak benign borderline ve malign over kitlelerini ayıran bir derin öğrenme algoritması geliştirildi. Bu çalışmanın amacı over kitlelerinin benign, borderline ve malign ayrımında rutin MR, diffüzyon MR görüntüleme sekansları ve MR tabanlı yapay zekâ uygulamalarının doğruluk oranlarının belirlenmesi ve birbiriyle karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma tanımlayıcı kesitsel nitelikte olup 1 Nisan 2015-01 Mart 2021 tarihleri arasında üniversite hastanesinde kontrastlı alt abdomen ve diffüzyon MR çekilmiş 191 hasta ile yapıldı. Hastaların yaşları, kan sonuçları not edildi. MR bulgularından T1 ve T2 sinyal özellikleri, kontrast tutulum paternleri, kitle içi hemoraji varlığı, mural nodül ve papiller projeksiyon varlığı, diffüzyon kısıtlaması bulunup bulunmaması, ADC (x 10-3 mm2 /s) değerleri ve radyolojik ön tanıları benign borderline ve malign olarak kaydedildi. Slicer 3D programı ile aksiyel T2 sekansta kitlelerin manuel segmentasyonu yapıldı, radiomics modülü ile toplam 107 adet öznitelik çıkarıldı. Aksiyel T2 ve postkontrast T1 sekanslarda kitlelerin görüldüğü kesitlerin JPEG görüntüleri alınarak ESA modellerine (GoogleNet, ResNet18, MobileNetv2, ShuffleNet, VGG16, AlexNet ve DarkNet19) %80 eğitim, %20 test ve %90 eğitim, %10 test grubu olarak öğretildi. Geliştirilen ESA mimarilerinin tanı koymadaki başarısı değerlendirildi ve sonuçlar karşılaştırıldı. Yapay zekâ yöntemlerinde kullanılan tekniğin başarısını ölçmek için kesinlik, duyarlılık, özgüllük ve doğruluk başarı ölçütleri kullanıldı. İstatistiksel analiz için SPSS 20 programı kullanıldı ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: ESA mimarilerinde postkontrast T1 sekans için duyarlılık 0.95, özgüllük 0.85, doğruluk 0.78 ve 0.80 kesinlik; T2 sekans için duyarlılık 0.91, özgüllük 0.90, doğruluk 0.84 ve kesinlik 0.90'a varan değerlerde bulundu. Radyolojik bulgular malign kitle tanısı koymada %89.47 duyarlılık, %87.31 özgüllük, %87.9 doğruluk ve %75 kesinlik gösterdi. Sonuç: ESA mimarileri over kanseri tanısı koymada radyolojik bulgulara benzer düzeyde bir teşhis performansı sağladı. Anahtar Kelimeler: Over kanseri, Evrişimli Sinir Ağları, Radiomics, MR

Evrişimli sinir ağlarıJinekolojiManyetik rezonans görüntüleme+6
Rabia Çeliköz
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Endometrium kanserli hastalarda preoperatif risk sınıflandırması için manyetik rezonans görüntüleme özelliklerine dayalı nomogram geliştirilmesi

Amaç: Çalışmamızda yaş, tümör MRG morfolojik ölçümleri ve ADC Histogram analizi ölçümlerini içeren değişkenler ile ESMO kriterlerine göre düşük - düşük olmayan riskli ve yüksek – yüksek olmayan riskli endometrioid endometrium kanseri hastalarını cerrahi öncesi ayırt etmek için bir nomogram geliştirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif, tanımlayıcı kesitsel bir vaka-kontrol çalışmasıdır. Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'ne 01.01.2017 ile 01.09.2023 tarihleri arasında merkezimizde görüntüleme sonrası ilk 30 gün içerisinde opere olan endometrium kanseri tanılı hastalar dahil edildi. Toplam 252 hastadan 82'sinin eksiksiz görüntüleme, operasyon ve patoloji sonuçlarına sahip olduğu anlaşıldı. Yalnızca endometrioid tip endometrium kanserleri dahil edildi. Yaş, patoloji sonuçlarında elde edilen bulgular, MRG'de T2, yağ baskılı T1 kontrastlı ve Difüzyon/ADC serilerini içeren alt batın MRG tetkiklerinden tümör ortogonal çapları, tümör ve uterus sagittal alan ölçümleri ve tümör/uterus alan oranları not edildi. Son olarak ADC haritalarından volümetrik tümör segmentasyonu yapıldı, histogram analizi sonucu minADC, maxADC, meanADC, medianADC, percentile10, percentile90, entropi, kurtosis, skewness değerleri not edildi. ESMO kriterlerine göre hastaların risk sınıflamaları yapıldı. Temel istatistik testler ile gruplar arası anlamlı fark olan parametreler, çoklu bağlantı (multicollinearity) ekarte edilerek binary (iki durumlu) lojistik regresyon testleri ile en iyi model oluşturuldu. Modelin görselleştirilmesi için nomogram elde edildi. İstatistiksel analiz için PASW Statistic 18, Jamovi ve R Software yazılımları, volümetrik segmentasyon ve histogram analizi için Slicer yazılımı kullanıldı ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Lojistik regresyon testleri sonucu düşük – düşük olmayan riskli grup için lojistik regresyon modeline alınan parametreler APSag, TAOSag, Median, Skewness olarak; yüksek – yüksek olmayan risk grubu için APSag, TAOSag, Skewness olarak belirlendi. Sırasıyla modeller sonucu doğru sınıflama oranı %86,6, %70,7'dir. ROC eğrileri sonucu elde edilen AUC, sensitivite ve spesifite değerleri sırasıyla; (0,922; 0,934; 0,667) ve (0,766; 0,827; 0,500) bulundu. Oluşturulan nomogram görseli eklendi. Sonuç: ADC Histogram analizlerinin MRG morfolojik ölçümlerine eklenerek elde edilen nomogram ile literatüre göre karşılaştırıldığında düşük – düşük olmayan risk gruplarını ayırmada yüksek oranda bir stratifikasyonu sağlandığı bulunmuştur.

Erdem Yusuf Çamırcı
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Manyetik rezonans kolanjiopankreatografide izlenen biliyer morfolojik değişikliklerin pankreatikobiliyer hastalıklar ile ilişkisi

Amaç: Hepatopankreatikobiliyer cerrahilerde en yaygın morbidite ve mortalite nedenlerinden biri safra yolları ile ilgili komplikasyonlardır. Safra yolu varyasyonlarının preoperatif tespiti, morbidite ve mortalite oranlarını azaltmak için önemlidir. Manyetik rezonans kolanjiyopankreatografi (MRKP), normal safra yolları anatomisini ve varyasyonlarını göstermek için non invaziv ve iyonizan olmayan güvenilir bir yöntemdir. Bu retrospektif çalışmada; intra ve ekstrahepatik safra yolları ve pankreatik kanaldaki varyasyonların popülasyonumuzdaki yaygınlığını göstermeyi, hastalarda izlenen çeşitli morfolojik değişiklikler ile pankreatikobiliyer hastalıkların ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma tanımlayıcı kesitsel nitelikte olup 01.01.2022-31.12.2023 tarihleri arasında hastanemize karın ağrısı, sarılık nedeni ile başvurmuş ve üst abdomen MR ve MRKP çekilmiş 1141 hasta retrospektif incelendi. Hastaların yaşları, bilirubin değerleri, operasyon öyküsü incelendi. İntra ve ekstrahepatik safra yolu varyasyonlarında Sureka ve ark.'nın sınıflama sistemi kullanılırken, pankreas kanal varyasyonlarında ise Mortele ve ark.'larının belirttiği sınıflama sistemi kullanıldı. Safra yolu çapları ölçüldü. Safra yolu dilatasyon tiplendirmeleri Griffin ve ark.'larının çalışmasına göre yapıldı. Direkt bilirubin yüksekliği olan hastalarda safra yolu dilatasyonu için çap kesim noktaları belirlendi. Tanımlanan morfolojik değişiklikler ile primer pankreatikobiliyer malign hastalıkların (kolanjiokarsinom, pankreas kanseri, periampüller tümör) ve biliyer sistemdeki primer benign hastalıkların (kolelitiazis/koledokolitiazis, kolanjit, benign biliyer darlık, primer sklerozan kolanjit, koledok kisti) ilişkisi incelendi. İstatistiksel analiz için p<0,05 anlamlı kabul edildi ve SPSS 26 programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 927 olgudan 414'ü erkek, 513'ü kadındı. Yaş ortalaması 58,4 (7-96) olup, kadınlarda yaş ortalaması 57,8; erkeklerde 59,1 idi. Hastaların 211'inde (%22,8) tanımladığımız benign ya da malign hastalık izlenmemiş olup yaklaşık %77,2'sinde tanımladığımız benign ya da malign hastalıklardan en az biri bulunmaktaydı. Tipik biliyer anatomi olarak tanımlanan tip 1 sağ hepatik safra yolu, tip A sol hepatik safra yolu ve sağ lateral insersiyo ile sistik kanal 117 hastada tespit edildi. Hastalardan 810'unda en az bir varyasyon vardı. En sık görülen anatomi sağ hepatik kanal tip 1 (%60,2), sol hepatik kanal tip A (%80,6), sistik kanal sağ lateral insersiyo (%58,3), pankreatik kanal seyri descending (%39,7) idi. Safra kesesinde taş/çamur varlığı, erkek cinsiyet, pankreatik kanal ve safra yolu dilatasyonu, sağ hepatik kanal, pankreatik kanal seyir ve konfigürasyon varyasyonları ile pankreatikobiliyer malign hastalıklar arasında anlamlı ilişki saptandı. Ayrıca safra yolu dilatasyon tipleri ile de pankreatikobiliyer malignite arasında ilişki gösterilmiş olup koledoğun incelerek sonlanmasının normal bulgu olduğu, koledok distalinde yarım ay şeklinde dolum defekti görülmesinin koledokolitiazis açısından anlamlı olduğu saptandı. Ayrıca koledoğun düzgün ani tıkanıklığının genellikle pankreas baş kesiminden kaynaklı tümöre bağlı olduğu, segmental safra yolu dilatasyonunun sıklıkla kolanjiokarsinomu düşündürdüğü, yine asimetrik düzensiz safra yolu değişikliklerinin de ağırlıklı olarak kolanjiokarsinomda görüldüğü tespit edildi. Sonuç: Safra yolları değerlendirilmesinde, MRKP görüntüleme invaziv olmayan ve altın standart tetkiktir. Pankreatikobiliyer girişimsel işlem öncesi veya preoperatif MRKP ile safra yolları ve pankreatik kanal varyasyonlarının tespit edilmesi ve raporlanması morbidite ve mortaliteyi azaltacaktır. Ayrıca pankreatikobiliyer morfolojik değişikliklerin saptanması hastaların takip edilmesini sağlayarak olası hastalıkların erken yakalanmasına olanak tanıyacaktır.

Esra Eyice Korkmaz
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Multiple skleroz tanılı hastalarda aktif lezyon saptamada rutin görüntüleme protokolü ile üç boyutlu kontrastlı FLAIR ve üç boyutlu T1 siyah kan sekanslarının tanısal performanslarının karşılaştırılması

Amaç: Multipl skleroz (MS), dünya genelinde yaklaşık 2,8 milyon kişiyi etkilediği düşünülen demiyelinizan, otoimmün, nörodejeneratif santral sinir sistemi (SSS) hastalığıdır. Kontrastlı Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) standart klinik protokollerinde üç boyutlu (3D) T1- ağırlıklı(T1A) Magnetization Prepared Rapid Acquisition Gradient Echo (MPRAGE) sekansı sıklıkla uygulanmaktadır. Standart protokoller MS seyrinde sınırlı tahmin gücüne sahiptir. Klinik izole sendromlu (KİS) hastalarda görüntülemede tanısal performans artışı ve buna bağlı erken tanı uzun vadede tedavi değerlendirmesi açısından faydalı olabilir. Bu çalışmanın amacı, relapslar ve remisyonlarla seyreden tip (RRMS) multiple skleroz hastalarında akut atakta aktif MS lezyonlarının tespiti için üç boyutlu T1 MPRAGE ile üç boyutlu T1 ağırlıklı siyah kan ve üç boyutlu kontrastlı Fluid Attenuated Inversion Recovery (FLAIR) sekanslarının tanısal performanslarının karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesi'nde tek merkezli ve prospektif olarak yapılmıştır. Çalışmada Ağustos 2024- Nisan 2025 tarihleri arasında Nöroloji polikliniğine başvuran RRMS tanısı ile takip edilen, 18 yaş üstü, akut atak düşünülen hastalar prospektif olarak taranarak PACS (Picture Archiving and Communication Systems) üzerinden görüntüleri incelendi. Belirtilen tarih aralığında, uygun yaş aralığı içinde ve dahil edilme kriterlerine sahip 48 hastada tanısal performansın kantitatif analizi için SNR (Signal to Noise Ratio) ve CNR (Contrast to Noise Raatio) hesaplamaları ile lezyon boyutu, kontrastlanma paterni, lezyon lokalizasyonu, aktif lezyon ROI (Region of Interest), normal görünümlü beyaz cevher ROI, arka plan gürültü ROI parametrelerinin ölçümleri yapıldı. İstatistiksel analiz için SPSS 26.0 programı kullanıldı. Bland Altman analizleri, Friedman ve Wilcoxon Signed Ranks testleri, Spearman korelasyon analizleri, Ki-kare hesaplamaları yapıldı ve p<0.05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan kadınların yaş ortalaması 30.64 ± 9.25 yıl iken, erkek katılımcıların yaş ortalaması 38.00 ± 9.38 yıl olarak hesaplanmıştır. Farklı protokollerdeki aynı ölçüm türleri arasındaki uyumu değerlendirmek için yapılan Bland-Altman analizlerinde ölçümlerin büyük bir kısmının %95 güven aralığı içerisinde kaldığı gözlenmiştir. Lezyon yerleşimi ve kontrastlanma paterni arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Çalışmamızda 4 tip kontrastlanma paterni tanımlanmış olup en sık nodüler (%45.8) ve açık halka (open ring) (%35.4) paternleri gözlemlenmiştir. Periferal (halka benzeri) kontrastlanma (%16.7) daha az sıklıkta olup, heterojen (%2.1) kontrastlanma en az görülen patern olarak belirlenmiştir. Çalışmamızda incelenen üç farklı görüntüleme protokolü arasında AL (Aktif lezyon) ROI, NGBC (Normal görünümlü beyaz cevher) ROI ve SNR değerleri açısından anlamlı farklılık bulundu (p <0.001). T1 BB protokolü en iyi kontrast-gürültü oranını sağlamakta olup T1 MPRAGE ve FLAIR CE arasında belirgin bir fark saptanmamıştır (p = 0.083). SNR ve CNR arasında tüm protokollerde çok güçlü pozitif korelasyon izlenmiştir.AL ROI üç protokolde de CNR ve SNR ile güçlü pozitif korelasyon göstermektedir. APG (Arka palan gürültü) ROI ile SNR ve CNR değerleri arasında ise negatif korelasyon izlenmiştir. Sonuç: SNR ve CNR açısından üç boyutlu T1 BB protokolümüz en başarılı protokol olarak değerlendirilmiştir. Ancak değerlendirmenin tek gözlemci tarafından az sayıda hasta üzerinde ve tek merkezli yapılması kısıtlılıkları arasındadır. Konu ile ilgili geniş örneklem büyüklüğü ile çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.

Manyetik rezonans görüntüleme
Gizem Çalışkan
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Renal vasküler varyasyonların çok kesitli BT anjiyografi ile değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Renal vasküler yapılardaki varyasyonların varlığının bilinmesi, renal donör nefrektomi ve girişimsel endovasküler işlemlerin komplikasyon oranlarını düşürmektedir. Ayrıca etyolojisi saptanamamış, renovasküler hipertansiyon, varikosel ve pelvik varis vakalarında altta yatan sebep olabilmektedir. Çalışmamızın amacı bu varyasyonların sıklığının ve birlikteliklerinin saptanmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Hastanemiz radyoloji biriminde 01.01.2016 – 10.10.2019 tarihleri arasında gerçekleştirilmiş ve hastanemiz PACS sisteminde kayıtlı olan toplam 610 adet abdomen BT tetkiki retrospektif olarak renal arter ve renal ven varyasyonları açısından değerlendirilmiştir. Teknik faktörler veya hastaya bağlı (soliter böbrek, at nalı böbrek, tümör invazyonu, renal transplant gibi) renal vasküler yapıların incelenmesini güçleştiren veya tamamen engelleyen durumlara bağlı 60 hasta çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya 550 hasta (301 erkek, 249 kadın) dahil edildi. Abdomen BT incelemeleri, renal arter varyasyonları ( hiler ve polar aksesuar renal arter, erken dallanan renal arter, prekaval sağ renal arter), sol renal ven varyasyonları (retroaortik sol renal ven, sirkumaortik sol renal ven, multipl sol renal ven, geç birleşme), sağ renal ven varyasyonları (multipl sağ renal ven, gonadal venin sağ renal vene katılımı, geç birleşme) açısından tarandı. BULGULAR: Renal vasküler varyasyon görülme sıklığı %44,2 olarak saptanmıştır. Renal arter varyasyonu %28,3 sıklıkta görülürken renal ven varyasyonları %26,5 sıklıkta görülmektedir. En sık görülen renal arter varyasyonu sağ hiler aksesuar arter (35/550, %6,3) iken en sık görülen renal ven varyasyonu sağ multipl renal vendir (39/550, %7,1). Renal arter ve ven varyasyonlarının birlikte görülme oranı %10,7 olarak saptanmıştır. En sık görülen renal arter ve ven varyasyonu birlikteliklerinin sağ hiler aksesuar renal arter-sağ multipl renal ven ve sağ hiler aksesuar renal artersol sirkumaortik renal ven (5/550, %0,09) olduğu saptanmıştır. Renal arter varyasyonu olma durumuna göre renal ven varyasyonu olma durumunda ve renal ven varyasyonu olma durumuna göre renal arter varyasyonu olma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0,001). Ayrıca erkeklerde sağ hiler aksesuar renal arter, sol polar aksesuar renal arter ve sol renal vende geç birleşme oranlarının kadınlara göre anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır (p: 0,003, p: 0,006, p:0,014). SONUÇ: Renal vasküler varyasyonlar toplumda %44,2 oranında görülmektedir. Ayrıca arteriyel ve venöz varyasyonların %10,7 gibi azımsanmayacak bir oranda birliktelik gösterdiğinin ve endovasküler girişimsel işlemler ve cerrahi işlemler öncesinde; renovasküler hipertansiyon, pelvik varisler ve varikosel etyolojisinin araştırılması sırasında, varlığının ortaya konmasının son derece önemli olduğu bilinmelidir. ÇKBT bunun değerlendirilmesi için non-invazif ve en uygun yöntemdir. Anahtar Kelimeler: Renal vasküler varyasyon, renal arter, renal ven, BT anjiyografi

AnjiyografiBöbrekKan damarları+2
Mahmut Ciner
Sakarya University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Meme kanseri olgularında çok kesitli bilgisayarlı tomografide mediastinal kalsifiye lenfadenopati sıklığının araştırılması

Amaç: Meme kanserinin müsinöz alt tipi sık olmasa da mediastinal kalsifiye lenfadenopatiye neden olabilir. Bu çalışmada meme kanseri olgularında bilgisayarlı tomografide kalsifiye mediastinal LAP sıklığının değerlendirmesi ve mediastinal kalsifiye lenfadenopati varlığı ile meme kanseri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Metod: Sağlık Bakanlığı Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyoloji Kliniği'ne Ekim 2017 ile Kasım 2018 tarihleri arasında çeşitli kliniklerden toraks bilgisayarlı tomografisi çektirmek için gönderilen 200 meme kanseri hastası ile kanser saptanmayan 200 kadın hastanın (kontrol) tomografi görüntüleri retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 52,15±14,23 yıldır. BT'de mediastinal kalsifiye LAP olan 63 hasta vardır. Meme kanseri olanlarda BT'de mediastinal kalsifiye LAP oranı (n=52; %26) meme kanseri olmayanlara (n=11; %5,5) göre anlamlı olarak daha yüksektir. Meme kanseri olup BT'de mediastinal kalsifiye LAP olanların 38'inde uzak organ metastazı varken, 14'ünde uzak organ metastazı yoktur. Ortalama LAP boyutu 15,22±3,92 mm olarak bulundu. LAP boyutu 10-15 mm arasında olan 35 hasta, 15-20 mm arasında olan 21 hasta ve >20 mm olan 7 hasta vardı. Meme kanseri ile mediastinal LAP boyutu arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. Sonuç: Meme kanseri olanlarda BT' de kalsifiye LAP daha sıktı ancak meme kanseri ile mediastinal LAP boyutu arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. Meme kanseri ile subkarinal, alt paratrakeal, üst paratrakeal ve diğer istasyonlar oranları arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. Sonuç olarak, meme kanseri ile LAP lokalizasyonu arasında anlamlı ilişki yoktur.

Meme hastalıklarıMeme neoplazmlarıNeoplazmlar+1
Serpil Çelik
Sakarya University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Patellar kondromalazi hastalarında diz ekleminin konvansiyonel manyetik rezonans görüntüleme (mrg) ile morfometrik değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Patellar kondromalazi özellikle orta yaş hasta gruplarında diz önü ağrısının önemli bir nedenidir. Kondromalaziye neden olabilecek bulguların erken dönemde saptanması alınacak önlem ve yapılacak tedavilerle patellar kondromalazi gelişimini engellemekte, patellar kondromalazi varlığında ise kondromalazinin ilerlemesini yavaşlatmakta, durdurmakta ve bazen de gerilemesini sağlamaktadır. Patellar kondromalazinin yaş, cinsiyet, obezite, travma, patellofemoral eklemin (PFE) anatomik varyasyonları ve patolojileri gibi birçok nedene bağlı olduğu görülmüştür. Çalışmamızda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile değerlendirilen PFE'de, patellar kondromalazi varlığı ve şiddetinin, yaş, cinsiyet, PFE morfolojisi ve diz çevresindeki cilt altı yağ doku kalınlığı ile olan ilişkisini değerlendirdik. Burada amacımız patellar kondromalazi etiyolojisinde yaş ve cinsiyet dışındaki gerek davranış değişiklikleri gerekse medikal ve/veya cerrahi tedaviler ile değiştirilebilen parametrelere dikkat çekmekti. GEREÇ VE YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyoloji kliniği merkez kampüs MRG ünitesinde 01.12.2019 – 20.05.2020 tarihleri arasında gerçekleştirilmiş ve PACS'ye kayıtlı olan toplam 726 adet diz MRG tetkiki retrospektif olarak patellar kondromalaziye yönelik değerlendirilmiştir. Değerlendirmelerimizde standart diz MRG protokolü kullanılmıştır. 18 yaş altı, travma öyküsü ve/veya travmaya ikincil kırık ve dislokasyon öyküsü olan, açık ya da artroskopik diz cerrahisi geçirmiş olan, belirgin eklem içi efüzyon ve/veya hemartroz varlığı, patellofemoral osteoartriti olan bireylere ait tetkikler; ayrıca artefaktlar, teknik faktörler veya hastaya bağlı diz ekleminin değerlendirilmesini güçleştiren veya tamamen engelleyen durumda olan tetkikler çalışma dışı bırakıldı. Diz MRG tetkiki gerçekleştirilen bireylerin kondromalazi evresi belirlendi, yaşı ve cinsiyeti kaydedildi. Daha sonra bu bireylerde patella ve trokleanın anatomik yapısı, patellanın konumu ile ilgili bazı morfometrik ölçümler ile diz çevresindeki cilt altı yağ doku kalınlığı ölçümleri yapıldı. Çalışmaya, hasta bireylere ait 208 tetkik ve sağlıklı bireylere ait 256 tetkik dahil edildi. Yaş, cinsiyet, PFE'de yapılan morfometrik ölçümler ile cilt altı yağ doku kalınlığının kondromalazi varlığı ve şiddeti ile ilişkileri değerlendirildi. Nicel verilerin normal dağılıma uygunluğu Kolmogorov Smirnov testi ile sınandı. Normal dağılıma uygun dağılım gösteren nicel verilerin istatistiksel analizinde Pearson korelasyon testi kullanılırken; normal dağılıma uygun dağılım göstermeyen nicel verilerin istatistiksel analizinde Sperman korelasyon testi kullanıldı. Kategorik değişkenlerde Ki-kare testi kullanıldı. BULGULAR: Çalışmamıza 464 diz MRG tetkik dahil edilmiş olup bunların %47,6 (n=221)'sı erkek, %52,4 (n=243)'ü kadın bireye aitti. Bireylerin yaş ortalaması 44,75±11,68 (18-79) yıldı. Değerlendirilen tetkiklerin %44,83 (n=208)'ünde patellar kondromalazi saptandı. Patellar kondromalazili hastalar arasında %39,9 (n=83) ile en sık evre IV kıkırdak hasarı izlendi. Hasta grubunun % 64,9 (n=135)'u kadın, % 35,1 (n=73)'i erkekti. Kondromalazi grubunda cinsiyet açısından çok yüksek düzeyde istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p<0,001). Kadın cinsiyette daha fazla oranda kondromalazi saptandığı görüldü. Patellar kondromalazi grubunun yaş ortalaması 48,38±11,65'di. Kondromalazi olan olguların yaş ortalaması olmayanlara göre daha yüksekti, yaş açısından çok yüksek düzeyde istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p<0,001). Patella anatomisi ile ilgili morfometrik ölçümlerden, patella faset uzunlukları oranı ile patellanın medio-lateral ve apeks-bazis uzunluğu ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanırken (p<0,05); patellar faset açısı ölçümünde anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Trokleanın anatomisi ile ilgili morfometrik ölçümlerden, troklea medial faset uzunluğu, troklea faset uzunlukları oranı, lateral ve medial troklea eğimi, troklear oluk açısı, troklear oluk derinliği, troklear oluk açısının troklear oluk derinliğine oranı, troklear açı ve tuberositas tibia ile troklear oluk arası mesafe ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanırken (p<0,05); troklear lateral faset uzunluk ölçümünde anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Patellanın konumu ile ilgili morfometrik ölçümlerinden bisect offset, lateral patellofemoral açı, Insall-Salvati indeksi ve patella ile kuadriseps tendonu arasındaki açıda istatistiksel olarak anlamlı fark saptanırken (p<0,05); patellar tilt açısı, lateral patellar tilt açısı, patellotroklear indeks ve patella-patellar tendon açısı ölçümünde anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Cilt altı yağ dokusu kalınlığı ölçümleri de patellar kondromalazili hastalarda istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). SONUÇ: Çalışmamızda patellar kondromalazide etkili olabilecek patella ve trokleanın morfolojik yapısı, patellofemoral eklem dizilimi ile cilt altı yağ doku kalınlığı değerlendirildi. Patellar kondromalazide, patellanın morfolojik yapısından ziyade troklear morfolojinin ve patellofemoral dizilime ait patolojilerin daha etkili olduğu görüldü. Ayrıca cilt altı yağ dokusu kalınlığındaki artışın yüksek dereceli kondromalazi ile ilişkili olduğu da fark edildi.

Osman Kındır
Sakarya University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Perkütan kolesistostominin akut kolesistit tedavisindeki yeri

GİRİŞ VE AMAÇ: Perkütan kolesistostomi (P.K.) safra kesesi lümenine görüntüleme eşliğinde kateter yerleştirilmesidir. P.K. akut kolesistit (A.K.) tedavisinde küratif olabileceği gibi cerrahi uygulanacak hastalarda köprü tedavi olarak da uygulanabilir. Çalışmamızda P.K.'nın hastaların klinik ve laboratuvar bulgularına etkisini araştırdık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamıza girişimsel radyoloji departmanında Şubat 2017 ile Kasım 2018 tarihleri arasında P.K. yapılan 36 hasta dahil edildi. Hastaların işlem öncesi ve sonrası klinik ve laboratuvar bulguları retrospektif olarak tarandı. BULGULAR: Hastalarımızda rekürrens görülmemiştir. Kateterin takılı kalma süresi 50,2 ± 26,1 gün, hastane yatış süresi 7,5 ± 5,2 gün olarak belirlenmiştir. Total bilirubin değeri ve beyaz küre sayısı yüksek olan hasta sayısında işlem öncesi ve sonrası arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). ALT, ALP, CRP, beyaz küre sayısı, total ve direkt bilirubin parametrelerinin işlem öncesi ve sonrası değerleri arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). İşlem sonrası semptomatik düzelme gösteren grubun kateter kalma süresinin düzelme göstermeyen gruba göre anlamlı ölçüde daha uzun olduğu bulunmuştur (p<0,05). Erkek hastaların yatış sürelerinin daha uzun olduğu görülmüştür. Tokyo kılavuzu evresi ile yoğun bakım ihtiyacı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmış olup (p<0,05) yoğun bakımda tedavi gösteren tüm hastalar evre 3'tür. Yoğun bakıma alınan hastaların yaş ortalaması alınmayanlara göre istatistiksel olarak yüksek saptanmıştır (p<0,05). P.K. sonrasında cerrahiye giden hastaların yaş ortalaması diğer gruba göre daha yüksektir (p<0,05). SONUÇLAR: İşlem sonrasında beyaz küre sayısı ve CRP değerinde anlamlı düşüş ve hastaların çoğunluğunda klinik düzelme görülmesi P.K.'nin A.K kaynaklı enflamatuar süreçleri olumlu yönde etkilediğini göstermektedir. Çalışmamızda işlem sonrasında ALT ve ALP değerlerinde anlamlı düşüş saptanmış olup, bu bulgu bildiğimiz kadarıyla literatürde ilk kez tanımlanmıştır.

KolesistektomiKolesistitKolesistostomi+3
Erbil Arık
Sakarya University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Patella alta ve patella baja için MRG kriterleri

Abdullah Alimoğlu
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Travma hastalarında servikal ve torakal düşük doz helikal BT'nin yeri

Cemil Göya
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Radyologlar tarafından yerleştirilen kalıcı hemodiyaliz kateterlerinin takip sonuçları

Çağatay Andiç
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Distal üreter taşları ile pelvik flebolitlerin ayrımında kontrastsız helikal BT kriterleri

Koray Akdamar
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karotis arter stenozlarında endovasküler tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi

Mehmet Ruhi Onur
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Benign rolandik epilepsi hastalarında beyin manyetik rezonans görüntülemede morfometrik özelliklerin yapay zeka ile değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda benign rolandik epilepsi (BRE) hastalarında, sağlıklı bireylere kıyasla beyindeki morfometrik farklılıkları saptamayı, elde edilen bulguları klinik verilerle birlikte değerlendirmeyi, literatüre kıyasla daha büyük ve homojen bir popülasyonla çalışarak daha objektif sonuçlar elde etmeyi planladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda retrospektif olarak, İzzet Baysal EAH'nde BRE tanısı ve 3D izovolümetrik T1A görüntüsü olan, 6-9 yaş hasta grubu ve benzer yaş-cinsiyetteki kontrol grubunun görüntüleri incelenmiştir. MRG'de patoloji saptanmayanlar, CAT12 programı ile morfometrik olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya hasta grubunda 46, kontrol grubunda 50 kişi olmak üzere 96 kişi dahil edilmiştir. Hasta grubunda hem rolandik hem de rolandik bölge dışındaki alanlarda, hacimsel azalma ve kortikal incelme saptanmıştır. Hasta grubunda lokal girifikasyon indeksinde ve sulkal derinlikte artış gösteren alanlar saptanmıştır. BRE'li hastalardaki morfometrik değişiklik alanları, DEHB, dil problemi ve davranış bozukluğu için önemli alanlarla örtüşmeler göstermekteydi. BRE'li hastalarda, ortalama kalınlıkta anlamlı incelme varken, total gri cevher hacminde anlamlı farklılık saptanmamıştır. Her iki grupta yaş arttıkça kortikal kalınlık azalırken, total gri cevher hacmi hafif artış göstermekteydi. Hasta grubunda, karbamazepin veya valproik asit kullananlarda, ilaç kullanmayanlara göre hacimsel azalma ve kortikal incelme gösteren alanlar mevcuttu. Sonuç: BRE'li hastalarda, rolandik bölgenin yanısıra rolandik bölge dışında da hacimsel azalma ve kortikal incelme meydana gelmektedir. BRE'li hastalarda kortikal kalınlığın, hacim verisine kıyasla daha erken bir belirteç olabileceği düşünülmüştür. BRE'deki bazı komorbiditelerin sıklığının, morfometrik değişiklik alanlarındaki örtüşmelerden kaynaklanabileceği düşünülmüştür. Çalışmamızda, literatüre ek olarak, valproik asit veya karbamazepin kullananlarda ilaç kullanmayanlara kıyasla anlamlı morfometrik değişikliklerin varlığı, çalışma grubumuzun azlığından da kaynaklanabileceği gibi bu alanda daha çok araştırma yapılması gereksinimini ortaya koymaktadır.

EpilepsiManyetik rezonans görüntülemeMorfometri+1
Onur Başdemirci
Bolu Abant Izzet Baysal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kontrastsız abdomen BT'de tip 2 DM hastalarının vücut kompozisyonunun yapay zeka ile değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda tip 2 Diyabetes Mellitus (DM) tanılı hastalarda, kontrastsız abdomen BT görüntülerinde DM tanısı olmayanlara kıyasla abdominal yağ ve kas alanı dağılımındaki farklılıkları kantitatif olarak tespit etmeyi, hastaların klinik faktörleri, laboratuar verileriyle birlikte değerlendirmeyi ve Türk popülasyonundaki cut-off değerleri tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda retrospektif olarak, İzzet Baysal EAH'nde tip 2 DM tanılı ve kontrastsız abdomen BT görüntüleri olan hasta grubu ile benzer yaş ve cinsiyetteki kontrol grubunun BT görüntüleri incelenmiştir.BT görüntülerinden "Asanj-Morphometry Software" programı ile abdominal yağ ve kas alanlarına ait kantitatif veriler elde edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya hasta grubunda 144, kontrol grubunda 139 olmak üzere 283 kişi dahil edilmiştir. Hasta grubunda TFA,VFA ve VFA/SFA oranı anlamlı yüksek bulunmuştur. Hasta grubunda TMFA'da anlamlı yükseklik, TMA'da anlamlı azalma saptanmıştır. Hasta grubunda açlık kan şekeri (AKŞ) ve HbA1c değerleri ile VFA arasında anlamlı ilişki saptanmazken, VFA/SFA oranı ile arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki tespit edilmiştir. ROC analizi ile tip 2 DM riskini ön görmede VFA değeri için cut-off değer 262,97 cm²,VFA/SFA oranı için cut-off değer 1.403 olarak saptanmıştır. Sonuç: Tip 2 DM tanılı hastalarda, DM tanısı olmayanlara kıyasla VFA ve VFA/SFA oranında anlamlı yükseklik saptanması VFA ve VFA/SFA oranındaki artışın tip 2 DM ile ilişkili olduğunu desteklemektedir. DM tanılı grupta abdominal miyosteatozun kontrol grubuna göre yüksek saptanması tip 2 DM ile abdominal miyosteatoz arasında yaş ve cinsiyetten bağımsız ilişki olabileceğini düşündürmüştür. AKŞ ve HbA1c ile VFA arasında ilişki saptanmazken, VFA/SFA ile arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki saptanması VFA/SFA oranının tip 2 DM riski için daha erken bir belirteç olabileceği düşünülmüştür.

AbdomenDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+4
Merve Başdemirci
Bolu Abant Izzet Baysal University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut iskemik inmeli hastalarda, ekstrakranial ICA tortiyozitesinin mekanik trombektomi tedavi sonuçlarına etkisi

Amaç: Çalışmamızda MCA M1 oklüzyonuna bağlı akut iskemik inmeli hastalarda, ekstrakranial ICA tortiyozitesinin mekanik trombektomi tedavisinin klinik ve teknik sonuçlarına etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, MCA M1 oklüzyonu nedeniyle iskemik inmeli ve mekanik trombektomi ile tedavi edilmiş 181 hasta dahil edildi. Hastaların işlem sırasındaki DSA görüntüleri retrospektif olarak incelenmiş olup kavernöz-ekstrakranial ICA tortiyoziteleri değerlendirilerek 4 grup oluşturulmuştur ve ekstrakranial ICA tortiyozite indeksleri hesaplanmıştır. Hastaların, demografik ve klinik verileri hastanemiz bilgi yönetim sistemlerinden, ASPECT skorları ve hemorajik transformasyon gelişimi hastanemiz PACS sisteminden elde edilen görüntüler üzerinden değerlendirilmiştir. Bulgular: Kavernöz ve ekstrakranial ICA'sı tortiyöz grupta (grup 4), ilk geçişte ve işlem sonunda eTICI ≥ 2c reperfüzyon oranları, nontortiyöz olan gruba (grup 1) kıyasla anlamlı ölçüde düşüktü. Ancak eTICI ≥ 2b reperfüzyon oranları, hemorajik transformasyon ve komplikasyon gelişimi ve 3. ay fonksiyonel bağımsızlık durumu açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Grup 4'de işlem süresi ve pass sayısı grup 1'e kıyasla anlamlı ölçüde yüksekti. Ekstrakranial ICA TI değerleri kadınlarda ve hipertansiyon tanılı hastalarda anlamlı ölçüde yüksekti. Ekstrakranial ICA TI değerleri ile yaş, işlem süresi ve pass sayısı arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki saptandı. İlk geçiş eTICI ≥ 2b ve eTICI ≥ 2c reperfüzyon elde edilen hastalarda ekstrakranial ICA TI değerleri anlamlı ölçüde daha düşüktü. Sonuç: Ekstrakranial ICA tortiyozitesinin tek başına varlığının, mekanik trombektomideki klinik ve teknik başarıya anlamlı etki göstermediğini tespit ettik. Kavernöz ve ekstrakranial ICA'nın birlikte tortiyozitesi, ilk geçiş ve nihai eTICI ≥ 2c reperfüzyon durumunu, işlem süresini olumsuz yönde etkilemektedir.

Rüveyde Begüm Yüzok
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Preeklamsi hastalarında pulmoner interstisyel ödemin sonografik olarak değerlendirilmesi

Bu çalışmadaki esas amacımız preeklamptik gebelerde büyük bir sorun olan pulmoner ödemi erken faz olan interstisyel fazda sonografik olarak saptamaktır. Çalışmamız Abant İzzet Baysal Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum, Kardiyoloji ve Radyoloji AD'de 01.09.2017-01.09.2019 tarihleri arasında prospektif olarak yapıldı. Kadın Hastalıkları ve Doğum AD tarafından ACOG (American College of Obstetricians and Gynecologists) kriterlerine göre preeklamsi tanısı konan, 26'sı ciddi, 15'i ciddi olmayan toplam 41 hasta ve 21 kontrol grubunun, doğum öncesi ve sonrasında yüklenme bulgularına bakılmak üzere akciğer ultrasonografisi ve ekokardiyografi tetkikleri yapıldı. Şiddetli preeklampside doğum öncesi ve sonrasında B çizgisi sayısı diğer gruplara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksektir. Ancak şiddetli özellikler göstermeyen preeklampsi ve sağlıklı kontrol grubu gebeler arasında ise doğum öncesi ve sonrası B çizgisi bakımından herhangi bir anlamlı fark bulunmamıştır. Ayrıca doğum sonrası 24.saatte hesaplanan toplam B çizgisi sayısı, doğum öncesinde hesaplanana göre anlamlı derecede düşüktü (p<0.018). Şiddetli preeklampside doğum öncesi E/e' değeri; şiddetli özellikler göstermeyen preeklampsiye ve sağlıklı kontrol grubu gebelere kıyasla istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşüktür. Şiddetli özellikler göstermeyen preeklampsi ve sağlıklı kontrol grubu gebeler arasında ise doğum öncesi E/e' değeri bakımından anlamlı fark bulunmamıştır. Doğum öncesi E değerleri bakımından ise bütün gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.001). Doğum öncesi E/e' ile B çizgisi sayısı arasında ve doğum öncesi E ile B çizgisi sayısı arasında kuvvetli derecede pozitif ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu (sırasıyla r=0.768, p<0.001, r=0.820, p<0.001). Doğum öncesi E/e' ve E değerinin, B çizgi sayısı sınıflaması tahmini için yapılan ROC eğrisi analizinin genel doğruluk oranı (AUC: Accuracy) sırasıyla 0.791 (%95 G.A.: 0.674-0.908, p<0.001) ve 0.829 (%95 G.A.: 0.722-0.936, p<0.001) olarak hesaplanmıştır. Doğum öncesi E/e' için optimum cut-off değeri 6.95 (Duyarlılık (Sensitivity) = %71.9, Özgüllük (Specificity) = %80.0), doğum öncesi E değerleri için optimum cut-off değeri 85.5 (Duyarlılık (Sensitivity) = %78.1, Özgüllük (Specificity) = %86.7) olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak, şiddetli preeklampsi hastalarında pulmoner ödem ciddi bir komplikasyondur ve klinik olarak ortaya çıkmasa bile bazı hastalarda interstisyel olarak saptanabilir. Bu hastalarda sıvı kısıtlaması düşünülebilir ve hipoksi gelişme riski yüksek olan hastalar yakından takip edilebilir. Sonografi, preeklampsi hastalarının pulmoner komplikasyonlarının takibinde hem kolay ulaşılabilen hem de radyasyon içermeyen bir tetkik olması nedeniyle kullanışlı bir yöntemdir.

AkciğerAkciğer hastalıkları-interstisyelGebelik+5
Halil Gökkuş
Bolu Abant Izzet Baysal University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

BT kılavuzluğunda transtorasik akciğer biyopsi işleminde optimal ultra-düşük doz protokol belirlenmesi ve bu protokolün etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: BT kılavuzluğunda transtorasik akciğer biopsi işleminde rutin uygulanan standart protokolün ve sonradan kullanmaya başladığımız ultra düşük doz transtorasik BT çekim protokollerinin; biyopsi işlemini gerçekleştirme, tanıya ulaşma, maruz kalınan X ışını doz ölçütleri bazında karşılaştırmalı değerlendirerek, teknik başarı ve radyasyon güvenliği açısından uygun olup olmadığını saptamak Gereç ve Yöntemler: Diğer BT işlemlerinde olduğu gibi, BT kılavuzluğunda akciğer biyopsi işlemlerinde de; tüp voltajı, tüp akımı, pitch değeri gibi tarama parametreleri değiştirilip, iteratif rekonstruksiyon algoritması modifikasyonu ile düşük doz biyopsi protokolü geliştirilmiştir. 2017 Kasım ayından itibaren 3 yıllık periyotta 183 BT kılavuzluğunda transtorasik akciğer biyopsiden 40 tanesi düşük doz protokolle, 143 tanesi standart protokolle gerçekleştirilmiştir. Her iki protokolde görüntü kalitesi subjektif ve objektif yöntemlerle değerlendirilmiştir. Tüm hastaların histopatolojik materyalleri mikroskopik yöntemlerle yeniden değerlendirilmiş ve sellüler analiz yapılmıştır. Her iki protokol grubuyla yapılan işlemlerde tanı performansı, komplikasyon oranı ve radyasyon dozu karşılaştırılmıştır. Bulgular: UDD protokol ile ortalama etkin radyasyon dozu %96,8 azalmıştır (p<0,001) Yapılan subjektif değerlendirmede UDD protokolü ile alınan görüntülerde imaj kalitesinde istatiksel olarak anlamlı bozulma gerçekleşmesine rağmen, her iki grup arasında komplikasyon oranları, patolojik materyal yeterlliği ve sellüler analiz değerlendirme kriterlerinde anlamlı farklılık saptanmamıştır.Görüntü kalistesinin objektif değerlendirilmesinde her iki akciğer ve vertebra korpusunda SNR ve CNR oranları kontrol (standart doz) grubunda anlamlı derecede yüksek iken, pektoral kas ve aksiller yağlı dokuda SNR ve CNR oranları çalışma (ultra düşük doz) grubunda anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Her iki grupta işlem sırasında yapılan ortalama tarama sayıları arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamış olmasına rağmen(p=0,296), ortalama çekim süreleri arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmış(p<0,001), UDD protokolü ile yapılan çekimlerde ortalama süre daha uzun bulunmuştur. Hasta grubundan bağımsız olarak lezyon boyutu arttıkça, ortalama işlem süresi, etkin radyasyon dozu, pnömotoraks ve parankimal hemoraji azalmıştır. Lezyon -plevra mesafesindeki uzama ile pnömotoraks ve parankimal hemoraji kompılikasyon oranlarındaki artış arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. Sonuç: 80 kV tüp voltajı ve 30 mAs tüp akımının kullanıldığı bu TTB protokolünde, hasta-prosedür güvenliğinden ve histopatolojik tanısal performanstan ödün verilmeden, hastanın maruz kaldığı etkin radyasyon dozu belirgin ölçüde düşürüldüğü saptanmıştır. Küçük boyutlu lezyonlarda işlem süre ve dozu, büyük lezyonlara göre daha fazla olmuştur. Anahtar Kelimeler: BT eşliğinde akciğer biyopsi, düşük doz, objektif görüntü kalitesi, iteratif rekonstruksiyon, hücresel analiz

Akciğer hastalıklarıBiyopsiGörüntü kalitesi+5
Adil Aytaç
Bolu Abant Izzet Baysal University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İntrakraniyal anevrizmaların tedavisinde kullanılan akım çevirici stentlerin etkinliğinin belirlenmesi

Amaç: Çalışmamızda intrakraniyal anevrizmalarda kullanılan akım çevirici stentlerin tedavideki etkinliğinin gösterilmesi; etkinliğin anevrizma tipi, boyutu ve lokalizasyonu ile ilişkisinin, erken ve geç dönem komplikasyonların değerlendirilmesi; komplikasyonların işlem sırasındaki, işlem öncesindeki hangi durumlar ile ilişkili olabileceğinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Araştırma Metodu: Temmuz 2010-Haziran 2020 tarihleri arasında bölümümüz girişimsel radyoloji ünitesinde akım çevirici stent ile tedavi edilen ve kriterleri karşılayan 122 hastaya ait 153 anevrizma çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların demografik verileri; anevrizmaların boyut, tip ve lokalizasyonları; işlem sırasında stent yerleştirmedeki başarı, komplikasyonlar; işlem sonrasındaki takip sürecinde anevrizmaların dolaşım dışı kalma oranları, geç komplikasyonlar, morbidite ve mortalite oranları değerlendirilmiştir. Tanımlayıcı istatistikler ve frekans değerleri değerlendirilmiştir. Total oklüzyon oranlarının anevrizmaların özellikleri ile ilişkisi değerlendirilirken Pearson Ki-Kare Testi kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlı fark için p değerinin 0,05'ten küçük olması kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil olan hastaların 90 (%73,8)'ı kadın 32(%26,2)'si erkek olup ortalama takip süresi 26,8 aydır. Takip incelemeleri bulunan 110 hastaya ait 140 anevrizmanın 115'inde tam oklüzyon izlenmiştir. Anevrizma tam oklüzyon oranı %82,1 olarak bulunmuştur. Takip sürecinde akım çevirici stent ilişkili kalıcı morbidite 4 (%3,5) hastada, mortalite 4 (%3,5) hastada izlenmiştir. Sonuç: Akım çevirici stentler intrakraniyal anevrizmaların tedavisinde, küçük anevrizmalardan, büyük ve dev anevrizmalara kadar birçok anevrizma tipinde başarı ile uygulanabilen, yüksek anevrizma oklüzyon oranlarına, düşük morbidite ve mortaliteye sahip bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: İntrakraniyal anevrizma, endovasküler tedavi, akım çevirici stent

Akım yönlendiriciAnevrizmaEndovasküler tedavi+2
Cemre Özenbaş
Dokuz Eylül University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Meme malign tümörlerinde radyolojik doku analizinin aksiller LENF nodu metastazını preoperatif öngörmeye katkısı

Amaç Meme kanseri tanısı olan ve meme MR incelemesi yapılmış hastalarda meme kitlelerine ait görüntülerin doku analizi yöntemiyle incelendiği bu çalışmada, elde edilen verilerin, meme kanserinin aksiller lenf nodu metastazını preoperatif öngörmeye katkısının araştırılması ve ayrıca makine öğrenmesi aracılığıyla model oluşturulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem Bu çalışmada Ocak 2015 ile Aralık 2020 tarihleri arasında meme tümörü ön tanısıyla MR incelemeleri yapılmış 115 hastanın kayıtları ve görüntüleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Dosya kayıtları veya patoloji sonuçları eksik olan, meme dışı kanser tanısı olan ve görüntü özellikleri inceleme için elverişli bulunmayan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Çalışmaya dâhil edilen 86 hastanın görüntüleri, açık kaynak kodlu LIFEx yazılımına aktarılıp, piksel boyutu ayarlanması, gri seviye ayrıklaştırması ve gri seviye normalizasyonu işlemleri uygulanmıştır. Ardından lezyonun en geniş olduğu aksiyel kesitten ilgili bölge (region of interest – ROI) belirlenerek, bu ROI üzerinden her hasta için 38 adet doku özelliği hesaplanmıştır. Doku analiz parametrelerinin lenf nodu metastazını öngörmede tanısal karar verdirici özellikleri alıcı işletim karakteristiği (ROC) analizi ile incelenmiştir. Ayrıca yine bu veriler MATLAB R2020a (Math-Works, Natick, Massachusetts) programına aktarılarak makine öğrenmesi aracılığıyla modelin doğru tahmin olasılığı değerlendirilmiştir. Çalışmada, Kolmogorov-Smirnov testleri, Mann-Whitney U testi, Kruskal Wallis testi, Ki-Kare testi Spearman korelasyonu, ROC analizi ve logistik regresyon istatistiksel testler kullanılmıştır. Bulgular Çalışmada lenf nodu metastaz varlığı ile primer meme tümör dokusunun histogram özellikleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Ancak ikinci dereceden istatistik özellikler ve volüm özellikleri değerlendirildiğinde 4 özellik (GLRLM_SRLGE, GLRLM_LRLGE, GLCM_Entropy_log2 ve Shape_Volume_vx) ile aksiller lenf nodu metastaz (ALN) varlığı arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Çoklu lojistik regresyon analizi sonrasında SHAPE_Volume_vx anlamlığını korumakla birlikte diğer parametreler anlamlı bulunmamıştır. Bu 4 doku özelliği MATLAB R2020a programına aktarılarak Fine Gaussian SVM makine öğrenmesi modelinde doğru tahmin olasılığı %72,1'dir. (AUC:0.63). Sonuç Çalışmada preoperatif meme MRG'den elde edilen doku analiz özelliklerinin ALN metastaz varlığı ile istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır. Meme malign tümörlerinde doku analizi yöntemleriyle elde edilen verilerin geçerliliğinin doğrulanabilmesi, altın standart yöntem olabilmesi ve referans değerler elde edilebilmesi için çok merkezli, geniş hasta gruplarında standardize edilmiş yöntemlerle planlanmış çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, aksiller lenf nodu metastazı, doku analizi, manyetik rezonans görüntüleme, preoperatif tahmin

Lenf nodlarıMakine öğrenmesiManyetik rezonans görüntüleme+4
Mesut Can Karalar
Dokuz Eylül University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kalıcı hemodiyaliz kateterlerinin yerleştirilme orijinine göre sağ kalım sürelerinin değerlendirilmesi

GİRİŞ: Kronik böbrek hastalığı hastalarının sayısı ve buna bağlı diyaliz ihtiyacı sürekli artmaktadır. Renal replasman tedavisi alan tüm hastaların yaklaşık %70'i idame hemodiyaliz ile tedavi edilmektedir. Hemodiyalizde kan dolaşımına erişim için geçici veya kalıcı damar yolu gerekmektedir. Geçici kan dolaşımına erişim için çift lümenli kateter kullanılır. Kalıcı damar yolu için arteriyovenöz fistül, prostetik greft veya kalıcı tünelli katater kullanılabilir. Hemodiyaliz için en iyi damar yolu, düşük enfeksiyon oranı ve trombotik komplikasyonları olduğu için arteriyo-venöz fistüldür. Hemodiyaliz tünelli kateter uygulanmasına bağlı olarak akut veya geç dönemde komplikasyonlar görülebilir. Vasküler yaralanma, hemoraji/hematom, uygulanma bölgesine bağlı olarak pnömotoraks, enfeksiyon, hava ve kılavuz tel embolileri gibi akut komplikasyonların yanı sıra geç dönemde enfeksiyon, arteriovenöz fistüller, girişim yapılan vende trombozlar ve pulmoner emboliler görülebilmektedir. MATERYAL-METOD: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Girişimsel Radyoloji kliniğinde 1 Ocak 2019- 31 Aralık 2021 tarihleri arasında başvuran tüm takip ve tedavileri tamamlanan kalıcı hemodiyaliz kateter yerleştirme işlemi uygulanan hastalarda retrospektif bir çalışma tasarlanmıştır. 1 Ocak 2019- 31 Aralık 2021 tarihleri arasında mevcut kateter orijinine ilk defa kalıcı hemodiyaliz kateteri takılan hastalar çalışmaya dahil edilmiş olup verileri eksik olan ve aferez vb gibi hemodiyaliz endikasyonu dışı nedenlerle takılan hastalar dışlanmıştır. 18 yaş üstü 282 hasta, 18 yaş altı 43 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların; demografik özellikleri (yaş, cinsiyet), kilo, boy, vücut kitle indeksi, eşlik eden hastalıklar (diyabetes mellitus, koah, malignite, serebrovasküler olaylar, aterosklerotik kalp hastalığı, aterosklerotik periferik damar hastalığı, atrial fibrilasyon vb.), pıhtılaşmayı ekileyen ajan kullanımı ve ayrıca 18 yaş altı hastalarda nefrotik sendrom, immün yetmezlik risk faktörü olarak; vasküler yaralanma, hemoraji/hematom, pnömotoraks, enfeksiyon, arteriovenöz fistüller, kateter disfonksiyonu veya tıkanıklığı, girişim yapılan vende tromboz ve pulmoner emboli komplikasyonlar olarak kalıcı hemodiyaliz katater yerleşim orijinine göre değerlendirilmiştir. BULGULAR: 18 yaş üstü hastalarda kateter takılı kalma süresi ortalama 5,24 ay iken 18 yaş altı hastalarda kateter takılı kalma süresi ortalama 5,57 ay bulundu. 18 yaş üstü hastaların %45,4'ünde komplikasyon saptanırken 18 yaş altı hastaların %67,42ünde komplikasyon saptandı. Komplikasyonlarda en sık kateter enfeksiyonu ve kalıcı kateter disfonksiyonu veya tıkanıklığının var olduğu bulundu. 18 yaş üstü vakalarda yapılan sağ kalım analizinde, sağ internal juguler ven orijini referans alındığında katater sağ kalım olasılığının sol internal juguler ven (p<0,001) ve femoral ven (p<0,001) orijininde daha düşük olduğu bulundu. 18 yaş üstü hastalarda kateter çıkarılma riskini arttırmada yaşın istatistiksel açıdan anlamlı seviyede etkili olduğu (p=0,006) ve aterosklerotik periferik damar hastalığı yokluğunun istatistiksel açıdan anlamlı seviyede katater çıkarılma riskini azalttığı (p=0,007) bulunurken 18 yaş altı hastalarda nefrotik sendrom yokluğunun istatistiksel açıdan anlamlı seviyede kateter çıkarılma riskini azalttığı bulundu (p=0,012). Komplikasyon gelişen hastalarda, sağ ve sol internal juguler ven orijin grupları arasında, kateter sağ kalım süre medyanları açısından 18 yaş üstü (p=0,875) ve 18 yaş altı (p=0,599) hastalarda istatistiksel açıdan farklılık olmadığı saptanırken; ayrıca 18 yaş üstü hastalarda femoral orijinli hastaların sağ (p<0,001) ve sol internal juguler (p<0,001) orijinli hastalara göre kateter sağ kalım medyan sürelerinin daha düşük olduğu bulundu. SONUÇ: Kalıcı hemodiyaliz kateter yerleşim işlemi öncesi hastaların eşlik eden diğer hastalıkları, risk faktörleri ve kateter yerleşim orijininin değerlendirilmesi kateter komplikasyonlarının engellenmesi ve kateter sağkalımının uzatılması için önemlidir. Anahtar Sözcükler: Kalıcı Hemodiyaliz Kateter, Kateter Orijini, Sağkalım, Komplikasyon

Gökhan Cengiz
Akdeniz University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yumuşak doku ve kemik tümörlerinin benign malign karakterinin ayrımında multiparametrik manyetik rezonans görüntülemenin rolü

Amaç Çalışmamızın amacı kas iskelet sistemi tümörlerinde multiparametrik manyetik rezonans görüntüleme (Mp-MRG) kantitatif verilerinin bening malign tümör ayrımındaki performansını değerlendirmektir. Materyal ve Araştırma Yöntemi Temmuz 2018-Aralık 2020 tarihleri arasında histopatolojik olarak kemik veya yumuşak doku tümörü tanısı almış ve Mp-MRG ile tetkik edilmiş 36 hasta çalışmaya dahil edilmiştir (18 benign,18 malign). Belirlenen iki yöntemle iki gözlemci tarafından iş istasyonunda DK-MRG verileri üzerinden yapılan ölçümlerle Ktrans, Kep, Ve, Vp ve iAUC verileri ve DAG görüntüleri üzerinden yapılan ölçümlerle ADCmean ve ADCmin parametreleri elde edilip bulgular retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Gözlemciler arasındaki uyumun değerlendirilmesinde sınıf içi korelasyon katsayısı kullanılmıştır. Ölçülen parametreler malign ve benign gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Bu ölçümlerin tümörün karakterini belirlemedeki rolü istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Bütün DK-MRG kantitatif verileri (Ktrans, Kep, Ve, Vp ve iAUC) malign tümör dokusunda normal dokuya kıyasla anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). Benign tümörlerde sadece iAUC değeri normal dokuya kıyasla anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). Standart ROİ ile yapılan ölçümlerde Ktrans ve Kep değerleri malign tümörlerde benign tümörlere göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur (p=0,011, p=0,013, p=0,035). DK-MRG verilerinin ölçümünde gözlemciler arası uyum mükemmel-iyi ve orta olarak bulunmuştur. ADC değerlerinde benign ve malign lezyon grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: DK-MRG kantitatif verilerinden; standart ROİ ile yapılan Ktrans ve Kep değerleri malign tümörlerde benign tümörlere göre daha yüksek bulunmuştur (P<0.05). Tümördeki artmış permeabilitenin göstergesi olan Ktrans ve Kep değerinin, tümörün malign karakterini belirlemede önemli bir parametre olduğunu göstermektedir. Yapılacak yeni çalışmalarda ölçüm yöntemleri ve tekniğinin standardizasyonu ile birlikte yöntemin katkısının daha net ortaya çıkacağı düşünülmüştür.

Difüzyon katsayısıKemik neoplazmlarıManyetik rezonans görüntüleme+3
Serap Sarı
Dokuz Eylül University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nörodejeneratif hastalıklarda segmentasyon yöntemi ile hedef bölge tutulumlarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Dünya popülasyonundaki yaşlanma ile birlikte nörodejeneratif hastalıkların yarattığı iş gücü kaybı ve sağlık sistemine getirdiği yük giderek önem kazanmaktadır. Bu nedenle doğru ve erken tanı konulması; hastalığın sebep olduğu bilişsel yıkımın ön görülmesi ve anatomik olarak da takip edilmesi, mümkün olduğunda uygun tedaviler ile yavaşlatılması hem birey bazında hem de toplum bazında avantaj sağlayacaktır. Çalışmamızın amacı; nörodejeneratif hastalık tanısı olan bireylerde, takip görüntülemeler ile, hedef bölgelerde tutuluma bağlı nöron kaybının ve doğal sonucu olan atrofinin, manyetik rezonans görüntüleme (MRG) sekansları üzerinden segmentasyon yöntemi ile hacimsel veri hesaplanarak gösterilmesi ve yapay zeka (YZ) uygulamalarının bu amaca yönelik sağlayacağı katkıların değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Ocak 2019 ve Aralık 2020 tarihleri arasında nörodejeneratif hastalık tanısı ile MRG inceleme elde olunmuş, takip görüntüleri bulunan, 45-95 yaş aralığındaki 29 kadın 28 erkek toplam 57 hastanın üç boyutlu, turbo spin eko T1 ağırlıklı (3D T1A TSE) görüntüleri önce radyolojik olarak değerlendirilmiş ve çekim esnasındaki yaşlarına göre atrofi oranları görsel olarak puanlanmış; devamında ise tam otonom atlas bazlı segmentasyon programı ile hacimsel bilgi elde edilerek, takip görüntülemelerde hedef bölgelerde hesaplanan hacimsel kayıp görsel puanlar ile persentil temelinde karşılaştırılmıştır. Olguların demografik özellikleri, mini mental test (MMSE) skorları ve etiyolojileri geriye dönük değerlendirilmiştir. 11 Bulgular: Etiyolojilerine göre gruplanmış hastaların hacim verilerine yönelik değerlendirmede, Alzheimer hastalarında tüm beyin hacminin ve temporal lob hacimlerinin hem ilk başvuru hem de son başvuruda daha düşük olduğu görülmüştür. Ayrıca Alzheimer hastalarında yıllık beyin atrofi hızı hafifçe yüksek ölçülmüştür. Oksipital lob hacimlerine yönelik değerlendirmede ise Parkinson hastalarında ilk ve son başvuru hacimlerinde görece kayıp dikkat çekmektedir. Ancak temporal lob ve oksipital lob için tanımlanan sayısal farklılıklar hasta sayısının azlığı nedeniyle anlamlı istatistiksel farklılıklar olarak yansımamıştır. Diğer beyin bölgelerinde başvuru hacimlerinde veya yıllık atrofi hızında belirgin farklılık izlenmemiştir. Radyolojik olarak tanımlanan atrofi oranlarına yönelik yapılan gruplamalar ile yaşa göre hesaplanan persentil eğrilerinin karşılaştırılmasında ise kappa analizinde orta derecede uyum izlenmiştir. Ağır atrofi izlenen veya radyolojik olarak normal sınırlarda kabul edilen beyin bölgelerinde uyum oranları %80 üzerine çıkarken, veriler arasında uyumsuzluğun en çok 25-50 persentil arasında (hafif atrofi) izlendiği görülmüştür. Sonuç: Nörodejeneratif hastalık tutulumlarının değerlendirilmesinde segmentasyon yöntemleri ile sağlanan hacimsel veriler, tanı sürecine katkıda bulunabilir. Ancak segmentasyon yöntemlerinin hedefe yönelik seçimi, detaylı analize olanak sağlayan daha gelişmiş yazılımların varlığı ve geniş hasta gruplarında yapılan takip görüntülemelerin değerlendirilmesi, yapay zeka destekli tanının daha yaygın ve daha isabetli kullanımını sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: MRG, Nörodejeneratif Hastalıklar, Segmentasyon, YZ

Manyetik rezonans görüntülemeNörodejeneratif hastalıklarRadyografi+3
Ece Akyol
Dokuz Eylül University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Transarteriyel radyoembolizasyon tedavisi uygulanan hepatoselüler karsinom tanılı hastalarda tedavi yanıtının doku analizi yöntemi ile öngörülmesi

Amaç Çalışmamızda, transarteriyel radyoembolizasyon (TARE) tedavisi uygulanan hepatoselüler karsinom (HSK) tanılı hastalarda, tedavi öncesinde elde olunan bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleri üzerinde tekstür analiz (TA) uygulamasıyla elde edilecek parametreler sayesinde HSK'nın TARE tedavisine vereceği yanıtı TARE uygulaması öncesinde predikte edebilmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem Ocak 2010-Ocak 2020 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Araştırma Uygulama Hastanesi Radyoloji Anabilim dalı Girişimsel Radyoloji Ünitesinde TARE tedavisi uygulanan HSK tanılı hastalar görüntüleme arşivinde geriye dönük incelenmiş ve kriterlere uygun hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Belirlenen yöntem ile LIFEx programı kullanılarak BT görüntüleri üzerinde TA ölçümleri gerçekleştirilmiş ve TARE tedavisi uygulanan HSK lezyonlarının tedavi yanıtları kaydedilmiştir. TA ölçüm değerleri ile lezyonların tedavi yanıtları arasındaki ilişkinin araştırılması, tedavi yanıtlarına göre ayrılan grupların birbirinden ayırt edilmesi ve tedavi yanıt tipini işlem öncesinde tahmin etmekte kullanılabilecek birleştirilmiş parametre modeli elde edilmesi için uygun istatistiksel testler yapılmıştır. Bulgular Kurtosis, Excess kurtosis, GLCM (Energy, Contrast, Correlation, Entropy-log10, Entropy-log 2, Dissimilarity), GLRLM (LRLGE, LRHGE, GLNU, RLNU), NGLDM (Coarseness, Contrast, Busyness), GLZLM (LZLGE, LZHGE, GLNU, ZLNU) parametrelerinin ortalamaları TARE tedavisine yanıt var (YV) ve yanıt yok (YY) lezyon grupları arasında anlamlı farklılık gösterdiği bulunmuştur (p<0.05). YV ve YY gruplarını ayırt etmekte kullanılabilecek eşik değerler ROC (Receiver Operating Characteristics) analizinde GLCM_Energy, GLCM_Contrast, GLCM_Dissimilarity, NGLDM_Coarseness, ve NGLDM_Contrast parametreleri için sırasıyla 0.0002, 4166.906, 50.471, 0.001 ve 10.360 olarak tespit edilmiştir. Yüzde 81 duyarlılık ve %71 özgüllük değerlerine sahip NGLDM_Coarseness 0.859 değeri ile (%95 güven aralığı, 0.004–-0.002) en geniş eğri altında kalan alana sahip parametre olarak tespit edilmiştir. Lojistik regresyon analizi ile YY ve YV gruplarını ayırt etmekte en iyi performansı gösteren, GLCM_Correlation, GLCM_Entropy_log10, NGLDM_Coarseness ve NGLDM_Busyness parametrelerini içeren bir model oluşturulmuştur (p<0.001). Bu modelin YV grubunu tespit etmede duyarlılığı %85,9, özgüllüğü %75, pozitif prediktif değeri %88,7 ve negatif prediktif değeri %70 olarak bulunmuştur. Sonuç HSK tanılı hastalarda uygulanan TARE tedavisine verilen yanıtın, TA sayesinde işlem öncesinde predikte edilebileceği gösterilmiştir. Geniş hasta gruplarında, standardize yöntemler ile elde edilecek TA parametrelerinin günlük radyoloji pratiğine faydalı katkılar sunabileceği düşünülmüştür.

EmbolizasyonKarsinomaKarsinoma-hepatoselüler+3
Hakan Abdullah Özgül
Dokuz Eylül University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pediatrik hastalarda renal sintigrafi ile karşılaştırma olarak statik ve fonksiyonel MR ürografi

GİRİŞ VE AMAÇ: MR ürografi tetkiki üriner sistem anatomisinin değerlendirilmesinin yanında son yıllarda çekim sonrası görüntü işleme yöntemleriyle fonksiyon hesabına olanak sağlamaktadır. Bu çalışmada konjenital renal ve üriner malformayona sahip pediatrik yaş grubu hastalarda üriner trakt morfolojileri hastaların sistemimizde halihazırda mevcut olan MR ürografi tetkikleri üzerinden incelenerek; morfolojik parametrelerin birbirleri ile olan ilişkileri değerlendirildikten sonra MR ürografi tetkiki ile MAG3 böbrek sintigrafi tetkikleri fonksiyonel parametreler yönünden karşılaştırılmıştır. MATERYAL VE METOD: 1.5 Tesla MR cihazında dinamik kontrastlı MR ürografi tetkiki ile öncesinde çekilmiş MAG3 dinamik böbrek sintigrafisi elde olunmuş 90 hastada MR ürografi tetkiklerinden böbrek boyut, parenkim kalınlığı, renal pelvis AP çapı ve üreter çapları ölçülerek birbirleri ile olan ilişkileri değerlendirildi. Fonksiyonel değerlendirme öncesi renal agenezi ve multikistik displastik böbrek gibi her iki böbrek kıyaslaması yapılamayacak hastalar ile böbrek segmentasyonu yapılamayan toplam 14 hasta çıkarıldıktan sonra kalan 76 hastada dinamik MR ürografi fazlarından CHOP-fMRU yazılımı üzerinden volümetrik split renal fonksiyonlar, kaliseal ve renal geçiş süreleri hesaplandı. Her iki tetkik ile elde olunan split renal fonksiyonlar karşılaştırıldı. Ayrıca obstrüksiyonu göstermede MR ürografi ile elde edilen renal geçiş süresi (RTT) ile MAG3 böbrek sintigrafisi ile elde edilen radyonüklid yarılanma ömrü (T1/2) arasındaki uyum değerlendirildi. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodların yanı sıra nicel değişkenlerin iki grup arası karşılaştırmalarında Student-t testi ve Mann-Whitney U test kullanıldı. Nicel değişkenler arası ilişkiler için Pearson ve Spearman korelasyon analizi kullanıldı. BULGULAR: Çalışmaya katılan hastaların yaşları 1 ile 216 ay arasında değişmekteydi(ort. 76,82±62,59 ay). MR ürografi ve sintigrafiden elde edilen sağ ve sol böbrek split fonksiyonları istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı pozitif korelasyon göstermekte idi (r=0.93, p=0.001). Morfolojik değerlendirmede, parankim kalınlığı ile renal pelvis AP çapı arasında negatif korelasyon izlendi (p=0.001, r=-0.323). Renal geçiş süresi ile radyonüklid yarılanma ömrü arasındaki uyum değerlendirildiğinde sensitivite %65, spesifite %83, pozitif prediktif değer %90 ve negatif prediktif değer %53 olarak bulunmuştur. SONUÇ: MR ürografi incelemesi detaylı anatomik bilgi sağlaması ve dinamik kontrastlı inceleme imkânı ile altın standart olarak MAG3 böbrek sintigrafisi ile paralellik gösteren sonuçları sayesinde split renal fonksiyon değerlendirilmesinde umut vaat etmektedir. Sintigrafi tetkikleri ile kıyaslandığında yüksek anatomik detay, radyasyon maruziyetinin bulunmaması pozitif yön olarak öne çıkarken, uzun çekim süresine bağlı hareket artefaktı ve özellikle 6 yaş altı hastalarda sedasyon-anestezi gerektirmesi kullanımını sınırlayan parametrelerdir. İki tekniğin karşılaştırıldığı ve fonksiyonel MR ürografinin eş derece etkin olduğu az sayıda literatür verisi bulunmaktadır. Bu sebeple bulguların doğrulunması için daha büyük ölçekli ve daha derin araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

AnatomiManyetik rezonans görüntülemeRadyonüklid görüntüleme+4
Seçkin Çobanoğlu
İstanbul University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aksiller benign malign lenf nodu ayırımında Superb Microvacular Imaging (SMI) methodunun rolü

Amaç: Bu çalışmada, aksiller lenf nodlarında B-mode ultrason (US)'a ek olarak SMI (Superb Microvascular Imaging) incelemenin, malign benign lenf nodu ayırımında ve lenfadenopati ayırıcı tanısında katkısının araştırılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntemler: Ocak 2020- Mart 2022 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı, Meme Görüntüleme Birimine başvuran ve aksiller lenf nodlarına yönelik US yapılan 155 hasta, 170 lenf nodu çalışmaya dahil edildi. Gri skala US incelemede, lenf nodlarının en büyük çapı, kısa-uzun çap oranı, kortikal kalınlığı, lenf nodu şekli, yağlı hilus bulunup bulunmaması incelendi. Sonrasında SMI incelemede elle çizim ile lenf nodunun sınırları işaretlendi ve cihaz tarafından vaskülarite indeksi otomatik olarak hesaplandı. Çalışmada incelenen aksiller lenf nodları, meme kanserine bağlı metastatik lenf nodları, granulomatöz mastit (GM) hastalarında görülen lenf nodları, Covid-19 aşılamasına bağlı izlenen lenf nodları ve benign özellikteki lenf nodları olmak üzere dört gruba ayrıldı. Elde edilen Gri Skala US ve VI değerleri istatiksel olarak değerlendirildi ve tanısal değeri araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen lenf nodlarında gri skala US değerlendirmede kortikal kalınlık artışı, sferik şekle sahip olma, kısa-uzun çap oranı yüksekliği, yağlı hilus kaybı malign lenf nodlarında benign lenf nodlarına kıyasla istatiksel anlamlı yüksek bulundu (p<0.05). SMI incelemede malign lenf nodlarında ölçülen ortalama ve ortanca VI değerleri benign lenf nodlarına göre anlamlı olarak yüksekti saptandı (p=0,001, p<0,05). Malign ve benign lenf nodları ayırımında, vaskülarite indeks kesme değeri %4,2 ve üstü alındığında, duyarlılık %58,82 olarak, özgüllük %100 olarak, pozitif kestirim değeri %100 ve negatif kestirim değeri %52,5 olarak saptanmıştır. GM'e bağlı lenfadenopati ve malign lenf nodları ayırımda VI değeri kullanıldığında, gri skala US bulgularına kıyasla yüksek özgüllük, pozitif ve negatif kestirim değeri olduğu görülmüştür. Metastatik ve GM'e bağlı lenf nodu ayırımında vaskülarite indeksi %5,2 kesme 2 değeri için; duyarlılık %57,35 olarak, özgüllük %91,84 olarak, pozitif kestirim değeri %90,70 ve negatif kestirim değeri %60,80 olarak bulunmuştur. Sonuç: Araştırmamız sonucunda yeni bir Doppler yöntemi olan SMI inceleme ile gri skala US bulguları birlikte değerlendirildiğinde benign- malign lenf nodu ayırımında tanısal olarak değerli olabileceği gösterildi. Ayrıca GM ve aşılanmaya sekonder oluşan lenfadenopatilerde izlenen yüksek VI değerlerinin uygun klinik durumda malign lenf nodlarından ayırımında kullanılabileceği düşünülmektedir. Aksiller lenf nodları ayırıcı tanısında gri skala US bulgularıyla SMI kombine edildiğinde, diagnostik performansın arttığı gösterildi. Anahtar Kelimeler: Lenf nodu, SMI, ultrasonografi, meme kanseri, granulomatöz mastit

Lenf nodlarıMastitMeme hastalıkları+3
Elif Hazal Karlı
İstanbul University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İntrakraniyal anevrizmaların endovasküler tedavisinde akım çevirici silk stent kullanımının etkinlik ve güvenilirliliği

Amaç: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Radyoloji Ana Bilim Dalı Girişimsel Radyoloji ünitesinde Kasım 2011- Haziran 2019 tarihleri arasında akım çevirici Silk stent yardımıyla tedavi edilen intrakraniyal anevrizma hastalarında tedavi tekniğinin uygulanabilirliğini, etkinliğini ve güvenilirliğini belirlemek amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmaya, en az altı aylık anjiyografik takibi ve uzun dönem takip görüntülemeleri mevcut, 78 farklı işlemde tedavi edilmiş 95 anevrizması bulunan 75 hasta dahil edildi. Hastaların tedavi öncesi-sonrası ve takiplerdeki klinik verileri, teknik işlem sonuçları, demografik özellikleri, anevrizma özellikleri ve lokalizasyonları, oklüzyon oranları, erken ve geç mortalite oranları, kalıcı morbidite oranları retrospektif olarak görüntü arşiv sisteminden ve dosyalarından incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen anevrizmalar morfolojilerine göre 89'u (%93,7) sakküler, 2'si fuziform (%2,1) yapıda, 2'si (%2,1) blister, 2'si (%2,1) dissekan; boyutlarına göre 31'i (%32,63) küçük, 40'ı (%42,11) orta, 11'i (%11,58) büyük, 13'ü (%13,58) dev; lokalizasyonlarına göre 87'si (% 91,58) anterior sirkülasyon, 8'i (%8,42) posterior sirkülasyon yerleşimli; duvar yerleşimine göre 91'i (%95,79) yan, 4'ü (%4,21) bifurkasyon yerleşimli; sakküler anevrizmaların boyun genişliklerine göre 40'ı (% 42,11) dar ve 52'si (% 54,73) geniş boyunlu idi. Hastaların 2'si rüptüre blister anevrizması nedeniyle işleme alındı. Takipte anevrizma oklüzyon oranları 12. ayda %87,2 , uzun dönem takipte ise %93,68 olarak saptandı. Toplam 9 olguda (%11,53) prosedürel komplikasyon gelişti. Anjiyografik uzun dönem takiplerinde 7 olguda (%8,9) postprosedürel geç komplikasyon geliştiği tespit edildi. Postprosedürel erken %2,66 ve geç %2,66 olmak üzere toplam mortalite oranı %5,33 olarak belirlenmiştir. Kalıcı morbidite oranı %1,33 olarak saptanmıştır. Anevrizmaların takip süresi ortalama 42,68 (±26,5) ay , ortalama oklüzyon zamanı 8,76 (± 8,3) ay olarak hesaplandı. Sonuç: Araştırmada elde edilen yüksek oklüzyon oranı ve düşük komplikasyon düzeyleri değerlendirildiğinde intrakraniyal anevrizmaların endovasküler tedavisinde akım çevirici Silk stent kullanımının etkili ve güvenilir olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Posterior sirkülasyon anevrizmalarında teknik başarının anteriora kıyasla daha kötü olduğu, anterior sirkülasyonda mortalite ve morbidite oranlarının daha düşük saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: İntrakraniyal Anevrizma, Endovasküler Tedavi, Akım Çevirici Silk Stent

AnevrizmaEndovasküler tedaviStentler+1
Eshgın Sahıblı
İstanbul University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Malign melanom hastalarında metastatik lenf nodlarının F18-FDG pet ve bilgisayarlı tomografide yapılan doku analizi ve makine öğrenmesi algoritmaları ile öngörülmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: 1990'ların başından bu yana, AJCC evrelemesine göre T1b, T2, T3 olan ve klinik olarak lenf nodu negatif kutanöz malign melanom hastalarında lenfatik haritalama ve sentinel lenf nodu biyopsisi (SLNB); rutin olarak bir evreleme prosedürü olarak kullanılmaktadır1. Bununla birlikte, bilgisayarlı tomografi tekstür analizi gibi daha yeni görüntüleme tekniklerinin, onkolojik görüntülemede lenf nodu metastazı ve hastaların prognozunun tahmin edilmesinde faydalı olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada malign melanom hastalarında Pozitron Emisyon Tomografisi-Bilgisayarlı Tomografi (PET-BT) incelemesindeki PET ve bilgisayarlı tomografi görüntülerinde lenf nodlarının tekstür analiz parametreleri ile postoperatif lenf nodlarının patolojisi korele edilecektir. Bu çalışma ile tekstür analizi ve makine öğrenmesi kullanılarak malign melanom hastalarında metastatik lenf nodlarını tespit edebilmeyi hedeflemekteyiz. MATERYAL VE METOD: SLNB işlemi öncesi yapılan PET-BT görüntülemelerindeki PET ve BT kesitlerinde lenf nodlarına iki radyolog tarafından Canon firmasına ait 'OLEA' yazılımı üzerinden serbest el region of interest (ROI) yerleştirilerek volümetrik segmentasyonları yapıldı. Tekstür analizi paramterelerinden metastatik ve non metastatik grupta istatiksel olarak anlamlı farklılık gösteren özellikler saptandı. Öznitelik seçilimi aşamasında, intra-class correlations(ICC) analizi (threshold 0.75) ile tekrarlanabilir öznitelikler seçildi. PET ve BT görüntülerinden elde edilen tekrarlanabilir öznitelikler birleştirilerek yeni bir kombine grup oluşturuldu. Pearson korelasyon katsayılarına göre birbiri ile 0.7'den fazla korelasyon göstermeyen öznitelikler üçüncü aşamaya alındı. Son aşamada wrapper tabanlı ardışık öznitelik seçim algoritması (AÖS) kullanılarak öznitelikler seçildi. Support vector machine(SVM) ve Logistic Regression(LR) algoritmaları kullanılarak modeller oluşturuldu. Çift katmanlı çapraz validasyon tekniği ile modellerin optimizasyonu sonrasında validasyonu yapıldı. BULGULAR: Çalışmaya malign melanom tanısı almış, hastalığın evresini belirlemek için lenf nodu metastazını değerlendirmek amacıyla PET-BT görüntülemesi yapılan ve histopatolojik olarak verifiye; 44 hasta dahil edildi (24 malign, 20 benign). Her görüntüden 111 adet olmak üzere PET ve BT'den iki gözlemci için toplamda 444 adet öznitelik çıkarıldı. BT tekstür analizinde iki gözlemcide de metastatik ve metastaz olmayan hasta gruplarında 111 adet öznitelikten 67, PET tekstür analizinde 50 tanesi istatiksel olarak anlamlı farklılık göstermekteydi. PET ve BT'den iki gözlemci için toplamda 444 öznitelik çıkarıldı. ICC analizi sonucunda BT 364, PET 356 öznitelik çıkarıldı. Pearson korelasyonu sonrasında AÖS BT, PET ve kombine grupta sırasıyla, 6 ,7 ve 8 öznitelik seçti. BT görüntüleri ile oluşturulan SVM ve LR modellerinin doğruluk oranları ikisinin de %81, PET modellerinin sırasıyla %75 ve %68, kombine modelin ise sırasıyla %84 ve %78 olarak bulundu. Wilcoxon testinde SVM modeli kombine ve PET görüntülerde LR modeline göre daha başarılı bulundu(p = 0.027, 0.043). LR modelleri Friedman testi ile birbirleriyle kıyaslandığında BT görüntülerle oluşturulan model, PET görüntülere göre başarılı bulundu(p = 0.012). SVM modellerinde görüntü setleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı(p = 0.607). SONUÇ: Malign melanom tedavi-evrelemesinde lenf nodu metastazı önemli bir faktördür. Çalışmamızdan elde edilen sonuçlar sayesinde tekstür analizi incelemesi malign melanom hastalarında metastatik lenf nodu tanısında umut vaat etmektedir. SLNB ile kıyaslandığında invaziv olmaması, tekrarlanılabilirliliği önemli avantajdır. PET-BT tetkikleri ile kıyaslandığında BT'nin yüksek anatomik detay sağlaması, radyonüklid maruziyetinin bulunmaması pozitif yön olarak öne çıkmaktadır. Çalışmamız literatürde malign melanomun lenf nodu metastazını PET ve BT'de radiomics tabanlı değerlendiren tek çalışmadır. Bu sebeple bulguların doğrulanması için daha büyük ölçekli araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

AlgoritmalarLenf nodlarıLenfatik metastazlar+6
Esin Korkut
İstanbul University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Renal transplant hastalarda kronik allograft rejeksiyonunun shear wave elastografi ile değerlendirilmesi

Renal allograftın fonksiyonunun değerlendirilmesinde altın standart yöntem allograft biyopsisidir. İnvaziv bir işlem olan renal biyopsi kanama gibi hayatı tehdit eden pontansiyel komplikasyon riskinlerine sahiptir. Bu nedenle renal allograftın değerlendirilmesinde noninvaziv görüntüleme yöntemleri önem kazanmıştır. USG ve Doppler USG renal allograftın değerlendirilmesinde sıklıkla tercih edilen kolay ulaşılabilen, maliyet etkin, hızlı ve nefrotoksik olmayan ilk tercih görüntüleme yöntemidir. Elastografi USG cihazına eklenen yeni gelişen ve günümüzde yaygınlaşan bir aplikasyondur. SE klinik muayenede kullanılan palpasyona benzerlik göstermekte olup doku sertliği hakkında nicel verilere ulaşmayı sağlamaktadır. Dinamik SE yöntemi olan SWE ile görüntüdeki birçok noktada B mod USG rehberliğinde shear dalgalarının yayılımı eş zamanlı izleyerek doku sertliğini daha kolay tespit edilebilir. Bu çalışmada; SWE yönteminin patolojisinde tübüler atrofi ve intertisyel fibrozis yer alan kronik allograft rejeksiyonunun tanısındaki yerini araştırmayı amaçladık. Aralık 2022 ve Ocak 2024 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Radyoloji bölümünde, böbrek fonksiyonları stabil 42 hasta (kontrol) ve unstabil olan 42 hasta olmak üzere toplamda 84 renal transplantlı hastayı SWE ile değerlendirdik. Transplant böbrek üst, orta ve alt kesiminden konveks prob ile ve cilde en yakın olan bölgeden lineer prob ile SWE tekniğini kullanarak elastisite verilerini elde ettik. Transplant böbrek üst, orta ve alt kesimlerinden arkuat arter düzeyinden RI değerlerini ölçtük. RDUS ile renal arter ve ven akımını değerlendirdik. Transplant süresi, verici tipi, böbrek fonksiyon testleri (kreatin, e-GFR ve proteinüri), klinik durum, gri skala USG bulgularının ve RI değerinin SWE verileri ile ilişkisini istatistiksel olarak araştırdık. Kronik rejeksiyonu tanısı ile RI ve SWE değerlerinin ilişkisini istatistiksel olarak belirledik. Hastaların yaş ortalaması 39,6 yıl ve ortalama Tx süresi 7,9 yıl olarak bulundu. Hastaların %83,3'ünde transplantasyon canlı vericiden, %16,7'sinde kadavradan gerçekleşmiştir. Hastaların ortalama kreatin değeri 1,8 olup, %51,2'sinde kreatin artışı mevcut, %50,0'ının klinik durumu unstabildir ve %46,4'ünde kronik rejeksiyon tanısı mevcuttur. Transplant süresi ve verici tipi ile kronik rejeksiyon arasında ilişki saptanmadı. Yüksek RI değerleri ile kronik rejeksiyon arasında anlamlı ilişki bulunmazken, artmış parankim ekojenitesi ile kronik rejeksiyon arasında anlamlı ilişki bulundu. Klinik takipte önemli olan laboratuar parametreleri (kreatin, proteinüri, e-GFR) ve lineer prob ile yapılan SWE inceleme verileri arasında anlamlı ilişki saptandı. Kronik rejeksiyonu ön görmede lineer prob ile elde edilen veriler arasında pozitif korelasyona ulaşılırken, konveks prob ile anlamlı ilişki saptanmadı. ROC analizi sonucuna göre kronik rejeksiyon olma ve olmama durumunun ayırt edilmesinde; %66,7 sensitivite ve %80,0 spesifite ile SWE (lineer prob) cut-off değeri 15,45 kPa olarak bulundu. Sonuç olarak; SWE bulguları, renal allograftın fonksiyonunu değerlendirmek ve ön görmek için kullanılabilir. Çalışmamız, lineer prob ile gerçekleştirilen SWE incelemesinin, kronik rejeksiyonun erken tanı ve tedavisinde önemli bir rol oynayabileceğini göstermiştir. Özellikle, renal allograftı SWE tekniğiyle lineer prob kullanarak değerlendiren literatürde sınırlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Ayrıca, SWE tekniğinin biyopsiye hasta seçiminde ve biyopsi alanının belirlenmesinde rehberlik sağlayacağı sonucuna vardık. Bu bağlamda, SWE tetkikinin gereksiz biyopsileri ve biyopsi tekrarlarını azaltabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: Renal transplantasyon, Sonoelastografi, Shear Wave Elastografi (SWE), Kronik allograft disfonksiyonu, Kronik allograft rejeksiyonu

Elif Senem Gök
Akdeniz University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner bilgisayarlı tomografi anjiografi (BTA)'de derin öğrenme rekonstrüksiyonun, diğer rekonstrüksiyon yöntemleri ile karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Koroner BTA'da gelişen teknoloji ile düşük radyasyon dozu ile daha yüksek görüntü kalitesi elde edilmesi amaçlanmakta ve bu konuda çalışmalar yapılmaktadır. Ancak radyasyon dozunun daha da azaltılması, elde edilen CTA görüntülerinde gürültünün artmasına ve dolayısıyla görüntü kalitesinin düşmesine neden olur. Bu nedenle BT görüntülerinin tanısal kabiliyetini tehlikeye atabilir. Derin öğrenme rekonstrüksiyonunu diğer rekonstrüksiyon yöntemleri ile görüntü kalitesi ve keskinliği ve koroner arterleri değerlendirme kolaylığı açısından karşılaştırmayı amaçladık. MATERYAL VE METOD: 640 kesitli BT'de koroner BTA yapılan 75 hastanın (38 erkek, 37 kadın) ham görüntülerini kaydettik. Görüntüler model tabanlı IR, hibrit IR, FBP ve DLR ile rekonstrüksiyon yapıldı. Tüm görüntülerde çıkan aort ve interventriküler septumdaki görüntü gürültüsü, sinyal-gürültü oranı (SNR) ve kontrast-gürültü oranı (CNR) ölçüldü. Ana koroner arterlerin lümenlerindeki CNR ve SNR'ye ek olarak RCA, LMCA, LAD ve LCX'in proksimal kesimlerinde duvar keskinliğini ve geçiş zonunu değerlendirmek için BT atenüasyon profilleri oluşturuldu ve kenar yükselme mesafesini (ERD) ile kenar yükselme eğiminin (ERS) genişliği ölçüldü. Ayrıca, iki gözlemci, koroner arterlerin değerlendirmeye uygunluğu açısından 4 puanlık bir skala (1 = zayıf, 4 = mükemmel) kullanarak subjektif görüntü kalitesini puanladı. BULGULAR: MBIR, DLR, FBP ve hibrit IR ile karşılaştırıldığında yağ ve kasta benzer atenüasyon gösterirken, aort ve koroner arterlerde daha yüksek sinyal(HU) değerleri sağlamaktadır. Tüm dokulardaki görüntü gürültüsü, DLR'de MBIR, hibrit IR ve FBP'den önemli ölçüde daha düşüktür. Ek olarak, SNR ve CNR, tüm DLR gruplarında MBIR, FBP ve hibrit IR gruplarına göre önemli ölçüde daha yüksektir (p < 0.01). Her bir koroner arterdeki ortalama ERD, DLR'de MBIR, hibrit IR ve FBP görüntülerinden önemli ölçüde daha kısayken, ortalama ERS, DLR'de MBIR, hibrit IR ve FBP görüntülerinden daha dikti. Subjektif görsel skorlar, DLR'de MBIR, FBP ve hibrit IR ile rekonstrüksiyon görüntülerinden daha yüksekti. Ancak bununla birlikte, teşhis doğruluğu ile ilgili olarak, DLR ve MBIR arasında önemli bir fark gözlenmedi. SONUÇ: DLR uygulaması, diğer yöntemlere göre daha fazla olarak görüntüdeki uzaysal çözünürlüğü arttırır iken gürültüden arındırır ve KBTA görüntülerinde koroner arter duvarlarının keskinliğini artırarak, plakların değerlendirilmesinde önemli bir gelişme sağlamaktadır.

Derin öğrenmeKalp hastalıklarıKoroner anjiyografi+3
Zeynep Nur Akyol Sarı
İstanbul University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karaciğer yağlanmasının ultrason atenüasyon görüntüleme yöntemi ile kantitatif olarak değerlendirilmesi: MRG ile karşılaştırma

GİRİŞ VE AMAÇ: Ultrason Atenüasyon Görüntüleme, son yıllarda klinik kullanıma giren ve hızla yaygınlaşan kantitatif karaciğer yağlanması ölçüm tekniğidir. Bu çalışmada, ATI'nin erişkin hastalarda, proton dansite yağ fraksiyonu manyetik rezonans görüntüleme ile karşılaştırılması yapılacaktır. GEREÇ VE YÖNTEMLER: 257 katılımcıya 1.5 Tesla MR cihazında MR-PDFF ve 2 farklı operatör tarafından ATI uygulanmıştır. Ardından rastgele seçilen 49 hasta tekrar çağrılarak ultrason atenüasyon görüntüleme tekrarlanmıştır. MR-PDFF ve ATI korelasyonu, operatörler arası korelasyon, test-tekrar test güvenilirliğine bakılmıştır. MR-PDFF'te MR spektroskopiyle konfirmasyon yapılmıştır. Atenüasyon testleri her katılımcı için 5 defa tekrarlanıp medyan değerleri üzerinden çalışılmıştır. Araştırmamızda ayrıca, katılımcıların demografik ve klinik laboratuvar verileri de karşılaştırılmıştır. Tanımlayıcı istatiksel metodların yanı sıra Pearson korelasyon katsayısı, sınıf içi korelasyon katsayısı, ANOVA, Alıcı işlem karakteristikleri, lojistik regresyon analizi kullanılmıştır. BULGULAR: ATI ve MR verileri normal dağılıma uymaktadır. ATI ve MR-PDFF arasına güçlü korelasyon bulunmuştur (Pearson korelasyon katsayısı 0.88). Ayrıca her iki operatör arasında ve test-tekrar test grubunda güçlü korelasyon izlenmektedir (sırasıyla sınıf içi korelasyon katsayısı 0.91 ve 0.92). Grade 1 ve üzeri (%5.2), grade 2 (%11.3) ve üzeri ve grade 3 (%17.1) ayrımında, eğri altında kalan alan sırasıyla 0.97, 0.97 ve 0.95 olarak hesaplanmıştır. SONUÇ: Ultrason atenüasyon görüntüleme, MR-PDFF ile belirgin derecede paralellik göstermesi sebebiyle, karaciğer yağlanmasının kantifikasyonunda umut vadetmektedir. MR-PDFF ile yüksek korelasyon, operatörler arası yüksek uyum ve test-tekrar test güvenilirliğinden başarılı sonuçlar göstermiştir. Henüz yeterli literatür verisi olmamakla birlikte, önümüzdeki yıllarda MR'a göre daha pratik ve daha az maliyetli, daha kolay uygulanabilir olması gibi avantajları sebebiyle, kantitatif yağlanma değerlendirmesinde, etkin rol oynayacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: ultrason, ultrason atenüasyon görüntüleme, karaciğer yağlanması, manyetik rezonans proton dansite yağ fraksiyonu

Difüzyon manyetik rezonans görüntülemeKaraciğerKaraciğer hastalıkları+6
Celal Caner Ercan
İstanbul University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Serebral ven trombozlarında difüzyon ağırlıklı görüntülemenin yeri

SVT nadir görülen, çok farklı klinik tablolarla ortaya çıkabilen ve ölümcül komplikasyonlara neden olabilen bir SVH türüdür. SVT tanısında altın standart yöntem DSA olmakla birlikte Günümüzde SVT tanısı genellikle MRG tabanlı tetkikler ile konmaktadır. Non invaziv altın standart yöntem MRV kabul etmektedir. Diğer MRG sekansları da SVT tanısına katkı sağlamaktadır. Çalışmamızda akut nörolojik durumlarda sık kullanılan ve oldukça önemli bir yere sahip DAG'nin SVT tanısındaki yeri araştırıldı. Akdeniz Üniversitesi Hastanesine 2014-2024 yılında başvurmuş ve SVT tanısı almış, tanısı MR sekansları ve MRV ile doğrulanmış 82 hastayı çalışmaya dahil edildi. Bu hastalarda serebral venler içerisindeki pıhtıdaki sinyal değişikliklerinin DAG ile tespiti ve zamana göre olarak değişimi araştırıldı. Bu sinyal değişikliklerinin hastaların semptom sonrası görüntüleme süresi ve tedavi sonrası kontrol görüntüleme süreleri ile değişimi değerlendirildi. Bu bulgular da başta T2 olmak üzere diğer MR sekansları ile kıyaslandı. Tanı anında hastaların %59,8'inde serebral venler içerisindeki pıhtıda DWI b1000 sinyal artışı,%74,4'ünde ise T2 sinyal artışı görüldü. Kontrol görüntülerde ise hastaların % 89,3'ünde DAG görüntüleme bulgularının normale döndüğünü görüldü. T2 sinyal artışının ise hastaların %36,6'sında normale döndüğü görüldü. Bu bağlamda DAG erken dönemde tanıda katkıda bulunabilir, geç dönemde ise trombüsün rezolüsyonu hakkında bilgi verebilir. T2 sinyal yüksekliği ise kontrol görüntülerde önemli ölçüde devam ettiği için rekanalizasyonun değerlendirilmesinde daha değerlidir. Kortikal ven trombozlarında ise 16 hastanın 14 tanesinde DAG'de pozitif bulgu görüldü. Bu değer 16 hastanın 15 tanesinde sinyal artışı görülen T1A incelemeye yakın sonuç verdi. T2A görüntülerde ise 16 hastanın sadece 4 tanesinde sinyal artışı seçilebildi. Bu nedenle kortikal ven trombozlarında DAG'nin tanıda T2A'ya göre oldukça yüksek duyarlılığı bulundu. Kortikal ven trombozlarının erken döneminde DAG görüntüleme tanıda oldukça katkı sağlayabilir. Çalışmamızda ayrıca SVT'nin önemli bir komplikasyonu olan kanama veya enfarkt gelişimi sıklığı, bunun hasta yaşı ve tutulan serebral ven lokalizasyonu ile ilişkisi araştırıldı. Tüm hasta popülasyonunda kenama veya enfarkt gelişme sıklığı %37 bulundu. Kanama veya enfarkt gelişimi sıklığı açısından erişkin ve pediatrik yaş grubu arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Serebral ven lokalizasyonu olarak da kortikal ven tutulumu olan olgularda kanama veya enfarkt gelişimi anlamlı olarak daha yüksek bulundu.

Ekin Tuna Şahin
Akdeniz University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hipofiz makroadenomlarının MRG ile izleminde kontrastlı incelemenin gerekliliği

Amaç: Hipofiz makroadenomlarının MRG ile izleminde gözlemci içi/gözlemciler arası uyumu, kontrastlı ve kontrastsız görüntülerde karşılaştırmalı olarak analiz etmek; kontrast madde kullanımının gerekliliğini, incelenen parametreler ışığında yeniden değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışmada, 1 Ocak 2012 – 1 Eylül 2024 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi'nde hipofiz MRG çekilmiş ve hipofiz makroadenomu tanısı almış toplam 139 hasta değerlendirildi. Opere edilmemiş 64 hastaya ait tanısal ve iki adet takip MRG ile opere edilmiş 75 hastaya ait preoperatif ve iki adet geç dönem postoperatif MRG olmak üzere toplamda 417 hipofiz MRG çalışmaya dahil edildi. Değerlendirmeler, biri daha deneyimli olmak üzere iki gözlemci tarafından ayrı oturumlarda koronal T2 ağırlıklı ve kontrastlı koronal T1 ağırlıklı sekanslar üzerinde gerçekleştirildi. Opere olmayan olgularda; lezyon varlığı, maksimum kraniokaudal ve horizontal uzunluk, internal karotis arterlerin horizontal kavernöz segmentleri arasındaki en kısa mesafe, Knosp sınıflaması, Zürih Hipofiz Skoru ve optik yol basısı değerlendirildi. Opere olgularda ise rezidüel lezyon varlığı ve lokalizasyonu analiz edildi. Gözlemci içi ve gözlemciler arası uyum, Intraclass Correlation Coefficient (ICC), Cohen's Kappa, Wilcoxon eşleştirilmiş sıra testi ve Bland-Altman analizleri ile değerlendirildi. Bulgular: Opere edilmemiş hastalarda tüm lezyonlar kontrastsız T2 sekanslarında net şekilde saptanabildi. Kraniokaudal ve horizontal uzunluk ölçümleri her iki sekansta da yüksek gözlemci içi ve arası uyum gösterdi. Knosp sınıflamasında kategorik uyum, Zürih Hipofiz Skoru'na göre daha yüksekti. Zürih Skoru'nda horizontal çap, internal karotis arterler arası mesafeye oranlandığı için, mesafe ölçümlerindeki küçük farklar oranlarda belirgin değişikliğe yol açabilmekteydi. Optik yol basısı değerlendirmesinde gözlemciler arası uyum kontrastsız görüntülerde daha yüksekti. Opere hastaların geç dönem izlem MRG'lerinde kontrastlı görüntüler ile rezidüel lezyon varlığı değerlendirmesi bilgi ve deneyim düzeyi farklı gözlemciler arasında değerlendirme uyumunu anlamlı ölçüde artırmıştı. Opere hastalarda kontrastsız görüntülerle değerlendirme deneyimli gözlemci tarafından sınırlı doğrulukla yapılabilmişti. Sonuç: Opere olmadan takip edilecek makroadenom olgularının izlem MRG'leri kontrastsız olarak yapılabilir. Opere olan olgularda ise geç dönemde izlemin kontrendikasyon yoksa kontrastlı olarak yapılması, kontrast verilemeyen durumlarda değerlendirmenin deneyimli radyologlarca yapılması uygun olacaktır.

Erhan Heperenler
Akdeniz University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prostat kanseri taramasında kişiselleştirilmiş biparametrik manyetik rezonans görüntülemenin prostat kanseri tespitindeki faydası ve maliyet etkinliğinin değerlendirilmesi

Çalışmamızda prostat kanseri görüntülemesinde biparametrik MRG (bpMRG) ile multiparametrik MRG'nin (mpMRG) tanısal performanslarının ve maliyet etkinliklerinin karşılaştırılması ile kişiselleştirilmiş bir MRG protokolünün etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde Ocak 2017 – Aralık 2023 tarihleri arasında tanısal yeterlilikte T2 ve DWI sekanslarını içeren mpMRG çekilmiş ve en az iki yıllık PSA takibi ile stabil seyreden veya biyopsi sonucu bulunan 1004 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Hastalar, iki ayrı deneyimli ekip tarafından bpMRG ve mpMRG şeklinde değerlendirilmiş ve PIRADS v2.1 kriterlerine göre skorlanmıştır. Ayrıca yaş, PSA, serbest PSA, prostat volümü, PSA dansitesi ve histopatolojik bulgular gibi veriler de hastane arşiv sisteminden taranarak kaydedilmiştir. Çalışmada, PIRADS 1, 2 ve 5 skor gruplarında yeterli tanısal kalitedeki sekansları içeren bpMRG'nin mpMRG ile tam uyumlu olduğu görülmüştür. Buna karşın, bpMRG'de PIRADS 3 olarak değerlendirilen 27 hastanın mpMRG değerlendirmesi ile PIRADS 4'e yükseldiği, bu grupta biyopsi sonucuna göre klinik olarak anlamlı kanser oranının %27,8 olduğu saptanmıştır. Yapılan analizlerde, bir ek malignite tanısı için gereken mpMRG sayısı (NNS) 21,3 olarak hesaplanmıştır. İki görüntüleme protokolü arasındaki temel farkın kontrast madde kullanımı olduğu, bunun da yaklaşık 3,2 katlık bir maliyet farkı oluşturduğu belirlenmiştir. Ayrıca bpMRG'nin daha kısa sürmesi nedeniyle yapılan projeksiyonlarda, yıllık ek 272 hastanın taranabileceği gösterilmiştir. Sonuç olarak, çalışmamız günlük pratikte tüm hastalara mpMRG yapılmasının gereksiz olduğunu, başlangıçta bpMRG çekilmesinin yeterli olduğunu ortaya koymuştur. bpMRG'de PIRADS 3 olarak değerlendirilen olgularda ek olarak mpMRG uygulanmasıyla nihai skorun belirlenmesi, tanısal kayba yol açmadan optimizasyonu sağlamaktadır. Bu yaklaşım, merkezimizdeki verilerle gereksiz kontrast kullanımını %87,3 oranında azaltırken tetkik süresi ile randevu bekleme süresini de kısaltmakta ve yıllık yaklaşık 28.522 USD tasarruf sağlamaktadır. Bununla birlikte, yöntemin standardizasyonu için çekim parametrelerinde kalite yönetiminin güçlendirilmesi, gereksiz biyopsilerin engellenmesi adına ek parametrelerin hasta yönetimine dahil edilmesi ve kişiselleştirilmiş MRG protokolünün daha geniş serili, multisentrik çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.

İsmail Özgül
Akdeniz University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

WHO grade 4 IDH-mutant astrositom ile WHO grade 4 IDH-wıld glioblastom ayrımında manyetik rezonans görüntülemenin yeri

Astrositom, IDH-mutant, derece 4 ile Glioblastom, IDH-wild tip'in konvansiyonel ve ileri MRG teknikleriyle ayırt edilebilirliğini ve ölçümlerin tekrarlanabilirliğini değerlendirmeyi amaçladık. 2014-2024 tarihleri arasında patolojiyle doğrulanmış glial tümör tanısı alan, 18 yaş üstü olgular incelendi ve dışlama kriterleri uygulandıktan sonra toplam 126 hasta üzerinden incelemeler yürütüldü. Bağımsız iki gözlemci, olgulara kör olarak değerlendirme yaptı. Olgulara ait rCBV (DSC-PWI), ADCmin/mean/max (DWI), ödem/kitle ve ödem-kontur uzaklığı/kitle oranları ile kistik-nekrotik alan, T2-FLAIR uyumsuzluğu, kanama/kalsifikasyon, görsel difüzyon kısıtlılığı değişkenleri değerlendirildi. Ayrımda eşik değer için ROC (Youden kesimi, LR±, PKD/NKD), uyum için Cohen's κ ve ICC hesaplandı. Bulgulara baktığımızda; rCBV, IDH-wild grupta daha yüksek bulundu (AUC=0,791; kesim ≥5,44; duyarlılık %82,9; özgüllük %72,7; LR+ 3,04; LR– 0,24; PKD %91,3; NKD %55,2). Ödem/kitle (AUC=0,683; kesim ≥1,60; LR+ 2,82) ve ödem-kontur uzaklığı/kitle (AUC=0,691; kesim ≥1,62; LR+ 3,65) orta düzey ayrım sundu. ADC ve incelenen kategorik değişkenler anlamlı ayrım sağlamadı. Tanı yaşı IDH-Wild grupta daha yüksekti; cinsiyet benzerdi. Gözlemciler arası uyum kategorik değişkenler için T2-FLAIR uyumsuzluğu hariç tutulduğunda κ=0,655-0,867 arasında yüksek-mükemmele yakın bulundu. T2-FLAIR uyumsuzluğu için κ=0,417 uyum orta bulundu. Nicel değişkenler için de ICC=0,755–0,894 uyum iyi-mükemmele yakın saptandı. Sonuç olarak rCBV, bu iki derece 4 tümörün preoperatif ayrımında en fazla katkı sunan değişkendir ve ≥5,44 eşiği klinik olarak uygulanabilir bir karar desteği sağlar. Ödem temelli oranlar bulguyu destekler; ADC ve incelenen kategorik değişkenlerin katkısı sınırlıdır. Çok merkezli doğrulama çalışmalarına ihtiyaç vardır.

Ertuğrul Arslan
Akdeniz University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

COVİD-19 pandemi dönemi ile pandemi öncesinde tanımlanan viral pnömoni olgularının radyolojik görüntüleme özelliklerinin karşılaştırılması

AMAÇ: Pandemiye yol açan Koronavirus Hastalığı 2019 (COVİD-19)'un tanısında toraks bilgisayarlı tomografi tetkiki yaygın bir tanı yöntemi olarak kullanılmaktadır. Pandemi öncesinde olduğu gibi COVİD-19 pandemisi döneminde de immünitesi normal olanlarda sezonal salgınlarla veya immunsuprese hastalarda pnömoniye yol açan diğer viral etkenlerin radyolojik olarak ayrıcı tanısının yapılması, erken tanıda ve izolasyonun sağlanmasında önem kazanmıştır. Bu nedenle COVİD-19 pnömonisinde karakteristik olarak tanımlanan BT görüntüleme bulgularının, daha önceden karşılaşılan diğer viral etkenlere bağlı gelişen pnömonilerde saptanan BT bulguları ile farklılığının araştırılması amaçlanmıştır. MATERYAL VE ARAŞTIRMA PROTOKOLÜ: İstanbul Tıp Fakültesi hastanesine 15 Mart 2020-30 Mayıs 2020 tarihleri arasında başvuran, 18 yaş ve üzeri, başvuruda alınan nazofarengiyal sürüntü örneklerinde Revers Transkriptaz Polimeraz Zincir Reaksiyonu (RT-PCR) pozitif olarak sonuçlanan ve başvurudaki toraks BT tetkikinde pnömonisi saptanan 249 COVİD-19 hastası ile; Ocak 2015-Aralık 2019 tarihleri arasında viral pnömoni ile uyumlu toraks BT bulguları bulunan ve ortalama 5,67±7,95 gün içerisinde viral solunum yolu paneli veya bronkoalveolar lavaj/kan viral PCR sonuçları pozitif olan, diğer balgam ve kan kültürlerinde bakteriyel ve mantar etkenleri saptanmayan, COVİD-19 dışı viral pnömonisi olan 94 hasta (Viral panel sonuçları; İnfluenza A-B n=26, Adenovirus n=5, CMV n=28, RSV n=8, Parainfluenza n=10, HMPV n=3, Endemik Koronavirüsler (HCoV-NL63, HCoV-HKU, HCoV-229E, HCoV-OC43) n=16, Rinovirüs n=7, Bokavirus (HBoV) n=1) çalışmaya dahil edildi. Toraks BT inceleme protokolü: görüntü kesit kalınlığı 1 mm-5 mm, tüm hastalarda supin pozisyonda, tam inspirasyonda olacak şekilde elde edilen BT görüntüleri akciğer parankimi için -600 ile +1600 HU; mediasten için +50 ile +350 HU pencere genişliği kullanılarak, retrospektif olarak PACS Sisteminde incelenmiştir. BT bulguları hastanın hangi gruba ait olduğunu bilmeyen iki radyolog tarafından değerlendirilmiş ve uzlaşı ile karar verilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, bilinen kronik hastalık demografik verileri; lökosit, lenfosit, C reaktif protein (CRP) laboratuar verileri yönünden; BT bulguları ise tutulum yüzdesi, lezyon sayısı, transvers dağılım tercihi, antero-posterior dağılım tercihi, dominant patern, buzlu cam opasitesi (BCO) var ise dağılım paterni, nodül, tomucuklanan ağaç manzarası, interstisyel değişiklikler, kaldırım taşı manzarası, ters halo işareti, vakuoler işaret, halo işareti, vasküler belirginleşme, fibrozis-fibrotik lineer opasiteler, traksiyon bronşektazi, peribronşiyal duvar kalınlık artışı, hava hapsi, plevral retraksiyon, plevral efüzyon, perikardiyal efüzyon, kavitasyon, mediastinal/hiler lenfadenopati, dominant lezyon boyutu, konsolidasyon, subplevral yerleşimli eğrisel lineer opasiteler, hava bronkogramı, plevral kalınlaşma yönünden incelenmiştir. BT bulguları ayrıca RSNA konsensüs rehberi ve CORADS skorlama sistemi ile değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler COVİD-19 dışı pnömoniler ve COVİD-19 pnömonisi olarak iki ana gruba ayrılarak ki-kare testleri ve bağımsız değişkenlerin çoklu regresyon analizi ile istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. BULGULAR: COVİD-19 dışı hasta grubunun tamamının kronik hastalıkları mevcut iken COVİD-19 hasta grubunun %33'ünde kronik hastalık yoktu. COVİD-19 dışı viral pnömonisi olan hasta grubu ile COVİD-19 pnömonisi olan hasta grubu karşılaştırıldığında; RSNA atipik ve belirsiz özellikler gösteren sınıf, CORADS 2 ve 3 skorları, %75'den fazla parankimal tutulumu, multipl lezyon, hem periferik hem santral dağılımın birlikteliği, dominant nodüler patern, BCO olmaması, diffüz BCO, yuvarlak olmayan perihiler BCO dağılımı, dominant patern olmayan nodül varlığı, tomurcuklanan ağaç manzarası, septal kalınlaşma, fibrozis-fibrotik lineer opasiteler, peribronşiyal duvar kalınlık artışı, hava hapsi, plevral retraksiyon, plevral efüzyon, perikardiyal efüzyon, kavitasyon, kısa aksı >1 cm olan anlamlı olabilecek lenf nodu varlığı, artmış veya azalmış lökosit sayısı, lenfopeni varlığı, artmış veya azalmış nötrofil sayısı COVİD-19 dışı pnömoni lehine farklı bulunmuştur (p<0,01). RSNA tipik özellikler gösteren sınıf, CORADS 5 skoru, tek lezyon, periferal dağılım, dominant paternin BCO olması, BCO dağılım paterninin periferik-bilateral olması, ince retiküler opasite, kaldırım taşı paterni, ters halo işareti, vasküler belirginleşme işareti, traksiyon bronşektazi varlığı, normal lökosit, normal lenfosit ve normal nötrofil sayısı COVİD-19 pnömonisi lehine farklı bulunmıştur (p<0,01). Bağımsız değişkenlerin COVİD-19 pnömonisi üzerindeki etkisini belirlemek amacıyla gerçekleştirilen çoklu doğrusal regresyon analizinde; regresyon katsayıları incelendiğinde, ters halo işareti olanların (β=0,097, p<0,05) ve plevral efüzyon olanların (β=10,631, p<0,05) COVİD-19 pnömonisi üzerinde anlamlı bir etkiye sahip olduğu; ters halo işareti olanlarda olmayanlara göre COVİD-19 pnömonisi daha fazla olduğu görülürken, plevral efüzyon olmayanlarda olanlara göre COVİD-19 pnömonisinin daha fazla olduğu saptanmıştır. SONUÇ: Viral pnömoni tanısında klinik ve altın standart RT-PCR testi başta olmak üzere laboratuar incelemeler ile birlikte değerlendirilen radyolojik görüntüleme tanıda ve hasta yönetimininde önemli bir role sahiptir. RSNA sınıflaması ve CORADS skorlama sistemi COVİD-19 pnömonisini, COVİD-19 dışı pnömonilerden ayırmada kullanılabilir. Ters halo işareti varlığının ve plevral efüzyon yokluğunun COVİD-19 pnömonisi tanısında etkili olduğu saptanmıştır.

COVID 19Korona virüs enfeksiyonlarıKorona virüsler+6
Rana Günöz Cömert
İstanbul University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Abdominal ve torakal aort anevrizmalarında hibrid girişimler

Amaç: Bu çalışmada kompleks torakal ve abdominal aorta anevrizmalarında uygulanan hibrit tedavi tekniklerini göstermek ve bu tedavi yöntemlerinin sonuçlarını, komplikasyonlarını ve alternatiflerini göstermek amaçlanmıştır. Gereç ve yöntemler: Çalışma 2013-2018 yılları arasında Radyoloji ABD Girişimsel Radyoloji Bilim Dalında torakal ve abdominal aorta anevrizması nedeniyle stent greft uygulanan hastalardan Kalp Damar Cerrahisi ABD birlikteliği ile hibrid olarak tedavi edilen 15 hastadan oluşmaktadır. Tüm hastalara Kalp-Damar Cerrahisi tarafından debranching operasyonu uygulanmış olup, debranching sonrasında Radyoloji ABD Anjiyo ünitesinde stent-greft yerleştirme işlemi yapılmıştır. Hastaların kalp damar cerrahisinde tutulan dosyaları ve epikriz formları İstanbul Tıp Fakültesi PACS arşiv sistemi değerlendirilerek çalışmamız şekillendirilmiştir. Bulgular: Hastaların % 86,6(13)'sı erkektir. Yaş ortalamaları 71,6±13,3'dür. Hastaların %6,6'sında medikal hastalık bulunmamaktadır. Hastaların %40'ında torakoabdominal aorta anevrizma ve %13,3'ünde torakoabdominal aorta anevrizmanın endovasküler tedavi sonrası Tip 1a endoleak endikasyonu bulunmaktadır. Hastaların %86,6'sına TEVAR ve %13,3'üne TEVAR-EVAR endovasküler teknikleri uygulanmıştır. Hastaların işlem başarısı durumları değerlendirildiğinde sadece %20'sinde Tip 1a endoleak izlenmiştir. Hastaların 30 günlük ve 1 yıllık mortalite durumları değerlendirildiğinde sırasıyla %13,3 ve %33,3 oranında mortalite saptanmıştır. Hastaların %66,6'sında komplikasyon saptanmamıştır. Sonuçlar: Hibrit yöntemler anevrizma tedavisinde diğer yöntemlerin dezavantajlarını minimize etmektedir. Büyük insizyonlardan kaçınma, torakotomiden kaçınma ve özellikle torakal aorta cerrahisinde uygulanan aortik klempaj prosedürlerininin uygulanmaması morbidite ve mortaliteyi düşürmektedir. Kritik viseral ya da serebral damarlarının perfüzyonunun debranching cerrahileri ile sağlanması endovasküler olarak stent-greft implantasyonu yapılabilecek aorta zonlarını artmıştır. Bu nedenlerden dolayı kompleks aorta anevrizmalarında hibrit tedavi yöntemleri iyi bir alternatif olarak görülmektedir.

AnevrizmaAort anevrizmalarıAort hastalıkları+4
Muzaffer Reha Ümütlü
İstanbul University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prostat kanseri tanısı koyulmuş hastalarda multiparametrik MRG tetkiklerinin prostat kanseri lokal evrelemesindeki rolünün araştırılması

GİRİŞ: Son yıllarda gelişen teknolojiyle beraber prostat lezyonlarının anatomik ve fonksiyonel olarak değerlendirilmesi, hastalığın lokal evrelemesi için multiparametrik manyetik rezonans görüntüleme (Mp MRG) kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır. Lezyon karakterizasyonu yanında MpMRG kanser olduğu bilinen olguların lokal evrelemesinde giderek artan bir öneme sahip olmuştur. Klinik evreleme bazı klinik faktörlere bağlıdır. Bu çalışmanın amacı Mp prostat MRG nin indeks lezyonların tespiti, lokalizasyonu ve hastalığın lokal evrelemesi değerlendirilmesinde katkısını ortaya koymaktır. MATERYAL VE METHOD: Mayıs 2016 -Şubat 2019 tarihleri arasında İstanbul Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim dalında total prostatektomi yapılan ve patoloji spesmeninde kanser tespit edilen hastaların İstanbul Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda çekilmiş MpMRG tetkiklerini retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Patoloji spesmenindeki indeks lezyonlar patoloji raporlarından retrospektif olarak sanal haritalama yöntemi kullanarak MpMRG bulgularıyla karşılaştırılmıştır. Radyolojik PIRADS skorları ile patoloji spesmeninde belirtilen gleason skorlarını karşılaştırılmıştır ve klinik anlamlı kanseri tespit edebilirliğimiz değerlendirilmiştir. Ayrıca benzer şekilde patoloji ve radyoloji raporlarında retrospektif olarak değerlendirilerek, ekstrakapsüler invazyon, ekstraprostatik perinöral invazyon, seminal vezikül invazyonlarını karşılaştırılmıştır. BULGULAR: Patolojide Gleason 7 ve üzeri olan olguların MRG ile tespitinde MRG duyarlılığı % 92,59 olarak; özgüllüğü % 12,50 olarak saptanmıştır. Ekstra prostatik invazyon(EPİ) açısından MRG ile patoloji sonuçları arasında uyumsuzluk olmadığı görülmüştür (p>0,05). MRG duyarlılığı % 64,28, özgüllüğü % 95,24, pozitif kestirim değeri %90 ve negatif kestirim değeri %80dir. Doğruluk oranı %82,86 olarak saptanmıştır. Seminal vezikül invazyonu(SVİ) açısından MRG ile patoloji arasında tam uyum mevcuttur (p>0,05). Ekstraprostatik perinöral invazyon açısından patoloji ile MRG arasında uyumsuzluk olmadığı görülmüştür (p>0,05). Ekstraprostatik perinöral invazyon MRG duyarlılığı % 75 olarak; özgüllüğü % 100 olarak saptanmıştır. Pozitif kestirim değeri ise %100 , negatif kestirim değeri ise %93,10 , doğruluk oranı %94,29 olarak saptanmıştır. SONUÇ: MpMRG, prostat lezyonlarını saptama, lokalize etme,lokal evrelemede iyi bir tetkiktir.

Manyetik rezonans görüntülemeNeoplazm evreleriNeoplazmlar+2
Mehmet Tolgahan Örmeci
İstanbul University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rektum tümörü nedeni ile neoadjuvan kemoradyoterapi alan hastalarda MRG ile tedavi öncesi ve sonrası kantitatif değerlendirme ve patoloji ile korelasyonu

AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, lokal ileri evre rektal kanserli hastalarda hem konvansiyonel magnetik rezonans görüntüleme hem de difüzyon ağırlıklı görüntüleme kullanarak neoadjuvan kemoradyoterapiye görüntüleme yanıtını araştırmaktır. ADC ve T2 ağırlıklı görüntülerin histogram analizinin kemoradyoterapi sonrası çarpıklığı ve görünen difuzyon katsayındaki yüzde değişiminin, lokal ileri evre rektal kanserli hastalarda neoadjuvan kemoradyoterapiye olumlu bir yanıtın tahmin edilmesine yardımcı olabileceği yönündeydi. YÖNTEM VE GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmada, Nisan 2015 ile Nisan 2019 arasında neoadjuvan kemoradyoterapi öncesi ve sonrası Manyetik Rezonans Görüntüleme uygulanan 44 hasta (32 erkek, on iki kadın; ortanca yaş, 57 yıl) tanımlandı. Rektal kanserin neoadjuvant kemoradyoterapiye cevabı ikiye bölündü. Bunlar patolojik tam yanıt ve parsiyel yanıttır. T2 ağırlıklı ve ADC görüntülerinden elde edilen kantitatif doku özellikleri student t testi veya Mann-Whitney U testi kullanarak iki kategori arasında karşılaştırıldı. Çok değişkenli lojistik regresyon analizi yapıldı ve ROC eğrileri hesaplandı. BULGULAR: 44 hastanın (50 %) 22'sinde tam patolojik yanıt, 50 % 'sinde (22/44) neoadjuvan kemoradyoterapi sonrası kısmi yanıt izlendi. ADC değişikliği neoadjuvant kemoradyoterapiye yanıtı ile ilişkilidir ve ADC cut-off değeri olarak belirlenen 1310 x 10-6 mm2 / sn patolojik tam yanıtlı hasta grubunda 72 % duyarlılık ve 77 % özgüllük ile neoadjuvant kemoradyoterapiye patolojik tam yanıtı öngörmektedir. Ayrıca, kemoradyoterapi patolojik tam yanıttaki tüm hasta grubunda relatif T2 ağırlıklı sinyal intensitesinde önemli bir düşüşe neden olmuştur. Bu düşüş parsiyel yanıtlı hastalardan anlamlı ölçüde daha büyüktü. Buna ek olarak; patolojik tam yanıt grubunda, kemoradyoterapi sonrası relatif T2 ağırlıklı sinyal intensitesinin çarpıklık değişimi histopatolojik tümör regresyon derecesi ile pozitif korelasyon göstermektedir. SONUÇ: Lokal ileri evre rektal kanserli hastalarda, T2 histogramının KRT sonrası çarpıklığı ve ADC'deki kantitatif değişim, neoadjuvan kemoradyoterapiye olumlu bir yanıtın tahmin edilmesinde faydalı olmuştur. ANAHTAR KELİMELER: Rektal kanser, neoadjuvan kemoradyoterapi, histogram analizi, relatif T2 ağırlıklı sinyal intensitesi, ADC (görünen difüzyon katsayısı)

Difüzyon katsayısıManyetik rezonans görüntülemeNeoplazmlar+7
Sena Tunçer
İstanbul University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Splenik arter varyasyonlarının BT anjiografi ile değerlendirilmesi ve İPALGE sınıflandırması

SA, toplumda sık görülen varyasyonları ile özellikle terminal dal paterni açısından standardizasyonu düşük olan bir anatomik yapıdır. Çalışmamız SA varyasyonlarının değerlendirilmesinde, BTA bulguları ile mide, pankreas, dalak cerrahisinde ve endovasküler girişimsel işlemlerde yardımcı olmak üzere literatüre katkıda bulunmayı ve yeni oluşturulan IPALGE sınıflandırma sistemi ile çalışmalar arası standardizasyonu artırmayı amaçlamıştır. Çalışmamızda kriterlerimize uygun 274 hastanın BTA'ları retrospektif olarak taranmıştır. ÇT bifurkasyon mesafesi ve ÇT-SMA mesafesi erkeklerde kadınlara göre daha fazla ölçülmüştür. Bu mesafeler ile SA orijin ya da SA seyri arasında ilişki bulunamamıştır. SA'nın en sık %93,8 ile ÇT'den çıktığı görülmüştür. SA orijini ile SA seyri ya da polar arter sıklığı arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. SA pankreas gövde kuyruk kesime göre %81 ile en sık süperior seyir göstermektedir ve süperior seyir gösterdiğinde, IPA bulunma ihtimali fazladır. SA seyri ikinci en sık olarak %16,8 ile retropankreatik olarak izlenmiştir. SA %65 ile en sık Y-tipi terminal dallanma paterni göstermektedir. Toplumun %84,7'sinde bifurkasyon, %11,3'ünde trifurkasyon şeklinde terminal dallanma bulunmaktadır. Çalışmamızda ortalama hilus mesafes, 1.95±1.25 cm (en küçük=0 cm, en büyük=6.2 cm) bulunmuştur. Hilus mesafesi kısa olan hastalarda IPA bulunma sıklığı fazladır (p=0,034). Ayrıca hilus mesafesi; IPA'nın SA'dan orijin aldığı durumda, IPA'nın olmadığı duruma göre veya GE'den orijin aldığı duruma daha kısa ölçülmektedir. LGE'nin SA'dan orijin aldığı durumda da IPA bulunma ihtimali artmaktadır. Bununla birlikte çalışmalar arası veri farklılıkları bulunduğu görülmüş olup ortak bir dil oluşturulması ve verilerin biraz daha standardize edilebilmesi adına IPALGE sınıflandırılması oluşturulmuştur. Bu sınıflandırmanın, LGE çıkış noktasına ve IPA ile ilişkisine odaklanarak; terminal dallanma noktası, hilus mesafesi, lobar dal sayısı, polar arter sıklığı ve polar arter orijini tespiti gibi parametrelerde standardizasyona yardımcı olabileceği görüşündeyiz.

AnjiyografiArterlerSplenik arter+3
Enis Bilek
Akdeniz University
2023
00