
5,273
Archived Theses
12
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Hatay'da sosyo-ekonomik ve kültürel hayat (1960-1971)
Hatay, insanlık tarihine ilişkin ilk yerleşim alanlarından biri olup, tarih boyunca farklı din ve etnik kimliğe mensup toplumların çekişme sahası olmuştur. Farklı toplumların Hatay'da egemenlik kurma düşüncelerinin altında ise şüphesiz ki sahip olduğu konumu, iklimi ve iklimine bağlı olarak verimli tarım arazileri ile tarihî arka planı önemli bir etken olmuştur. Toplumsal yapısı, farklılıklar üzerine kurulan Hatay, zaman içinde ev sahipliği yaptığı her kültürden kendi hazinesine kattığı değerler sayesinde farklılıkların zenginlik olarak görüldüğü hoşgörü ve barış kenti hüviyeti kazandırmıştır. İnceleme dönemimiz olan 1960-1971 yılları arasındaki süreçte Hatay toplumundaki çeşitliliğin devam ettiği ve farklı din ve kimliklere sahip gruplar arasında herhangi bir problemin olmadığı gözlemlenmiştir. Hatay, diğer Anadolu şehirleri gibi 1960 Darbesi ve 1971 Askerî Muhtırası'ndan etkilenmiş olmakla beraber olayların fazla büyümediği ve kayıpların daha az olduğu bir şehir panoroması çizmiştir. Hatay, sıcak iklimi ve verimli toprakları sayesinde Türkiye Cumhuriyeti'ne katılan son toprak parçası olmasına rağmen kısa süre içinde yapılan reformlar ve yatırımlar sayesinde ekonomisini canlandırmış ve gerek ülke ekonomisiyle ve gerekse uluslararası ekonomiyle entegre olmayı başarabilmiştir. Kültürel hayatı da oldukça renkli ve bu bağlamda faaliyetlerin yoğun yaşandığı Hatay, 1960'lı yılların başından itibaren yatırım yaptığı öncelilikli alanların başında eğitim ve sağlık gibi hayati alanlar olmuştur. 1970'li yıllara gelindiğinde Hatay, eğitim ve sağlık gibi insan hayatı açısından elzem olan alanlardaki yatırımlarını yapabilmiş ve kendi nüfusuna yetecek bir hale getirmeyi başarabilmiştir.
Hârûnürreşîd Döneminde Bermekîler
Bermekîler, Abbâsî Devleti'nin kuruluşundan itibaren başta vezirlik olmak üzere Abbâsî Devleti içinde birçok farklı üst düzey mevkide önemli vazifeler üstlenmiş, etnik köken olarak Fârisî (Acem, İranlı) olan bir ailedir. Bu aile, Abbâsî Devleti'nin tarih sahnesine çıkmasıyla beraber aşamalar halinde devlet içinde güç ve etkinlik kazanmış, Hârûnürreşîd döneminde (H. 170-193/ M. 786-809) siyasi, sosyal ve iktisadi alanlarda gücünün doruğuna ulaşmıştır. Hârûnürreşîd ise, kaynakların ittifak içinde olmadıkları birtakım sebep veya sebeplerden (Cafer-Abbase ilişkisi, Bermekîler'in güç ve nüfuz kazanması, Yahyâ b. Abdullah olayı, etnik ve dini sebepler) dolayı Bermekî ailesini ortadan kaldırmıştır (H. 187/ M. 30 Ocak 803). Bu çalışma, Bermekî ailesinin çoğunlukla Hârûnürreşîd döneminde ortaya koydukları faaliyetleri kapsamaktadır. Bermekîler hakkında Türkçe literatüründe daha önce yapılmış çeşitli çalışmalar mevcuttur. Bu çalışma ise konu üzerine daha önce yapılmış çalışmalara göre; Bermekî aile fertleri arasında daha ayrıntılı bir karşılaştırma yapması, aktif oldukları dönem dâhilinde yaşayış ve statülerine ilişkin daha farklı tarihi anlatılar ve analizler ortaya koyması, özellikle de ortadan kaldırılış sebeplerine dair yeni bakış açıları getirmesi hasebiyle önem arz etmektedir. Bu çalışmanın hazırlanmasındaki temel amaç; Bermekî ailesi hakkında daha önce yapılmış çalışmalara ek olarak literatüre daha farklı bilgiler ışığında daha yeni ufuklar ve yaklaşımlar katmaktır. Çalışmanın ortaya konulma sürecinde başta klasik İslam tarihi kaynakları ve bunlardan bazısının Türkçe çevrisi, Arapça ve Türkçe dilinde yapılmış olan telif eserler, İslam ansiklopedisi maddeleri ve Batılı yazarların Türkçe diline çevrilmiş olan araştırma eserlerinden yararlanılmıştır. Bu araştırma ile Bermekî ailesi hakkında yeni algılar yaratacak anlatılara ulaşılmıştır. Bermekîler'in ortadan kaldırılış sebepleri hususunda da ilk ve en önemli sebebin elde ettikleri nüfuz ve güç olabileceği şeklindeki bilgisi elde edilmiştir. Ayrıca Bermekîler'in geneline yönelik girişilen bertaraf hareketinin bir sebebi olarak Hârûnürreşîd'in sabrını taşıran son damlanın da Cafer-Abbâse ilişkisi veya Yahyâ b. Abdullah'ın serbest bırakılması olaylarından biri olabileceği fikrine ulaşılmıştır. Cafer-Abbâse ilişkisi veya Yahyâ b. Abdullah'ın serbest bırakılması olaylarından birinin aynı zamanda Bermekîler'den neden sadece Cafer el-Bermekî'nin öldürüldüğünün cevabı olabileceği görülmüştür. Buna karşın bu konunun (Bermekîlerin ortadan kaldırılış sebepleri), radikal çıkarımlara izin vermeyecek ölçüde birbirinden farklı görüş ve anlatıları barındırdığı fikrine de varılmıştır.
Yazılı kaynaklara göre Anadolu'nun (Orta, Güney, Doğu) Erken Demir Çağında idari yapılanması
Tunç Çağı'nın sonlarına gelindiğinde doğal ve beşeri faktörler sebebiyle Doğu Akdeniz'i içine alan bir göç hareketi yaşanmıştır. Ege'de Miken Uygarlığı, Anadolu'da Hitit İmparatorluğu'nun sona erdiği, sayısız saray, tapınak ve şehirlerin yok edildiği bu göç hareketi, Deniz Kavimleri Göçleri veya Ege Göçleri olarak adlandırılmıştır. Bu göç hareketiyle birlikte Erken Demir Çağı'na girilmiş ve Anadolu'da kaynakların sustuğu bir dönem başlamıştır. "Karanlık Çağ" olarak nitelendirilen bu dönem, Anadolu'da yaklaşık 400 yıl sürmüştür. Bu süreçte Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da kurulan irili ufaklı krallıklar üzerine uzun yıllar seferler düzenleyen dönemin büyük gücü Asur, MÖ 11. yüzyılda yeni bir tehdit olarak Suriye üzerinden Anadolu'ya gelen Aramiler'le mücadele etmek zorunda kalmıştır. Asurlu kralların Arami Krallıkları'na karşı harekete geçmesiyle bir müddet sonra (MÖ 7. yüzyıldan itibaren) Arami Krallıkları tamamen Asur hâkimiyeti altına alınabilmiştir. Bu tez çalışmasında, Anadolu'nun Deniz Kavimleri Göçü sonrasında almış olduğu siyasi şekillenmenin hem Deniz Kavimleri Göçü öncesi hem de bu göç sonrasına tarihlenen dönemin, birincil kaynaklar ışığında analizi hedeflemiştir.
İki darbe arası dönemde Türk eğitim tarihi (1960-1980)
Cumhuriyetin ilanından sonra 3 Mart 1924'te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Eğitim Öğretimin Birleştirilmesi Kanunu) üzerine inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti'nin eğitim sistemi birçok yeniliği de beraberinde getirmiştir. Bu yeni eğitim sistemi 1924 yılından 1960 yılına kadar geçen sürede birçok yasa ve yönetmeliklerle geliştirilmeye ve benimsetilmeye çalışılmıştır. 1960-1980 yılları arasında tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de ekonomik, siyasi, sosyal ve eğitim alanlarında bazı değişiklikler yaşanmıştır. Bu çalışmayla 1960-1980 yılları arasında, adeta siyasi çekişmelerin ve hesaplaşmaların alanı haline getirilen eğitim kurumlarının, bu durumlar karşısında gerilemesinin nedenleri ve sonuçlarının ortaya konması amaçlanmıştır. Bununla birlikte, eğitimcilerin, kurum ve kuruluşlarıyla siyaset-ekonomi çalkantısı esnasında yaşanan git-gellerdeki tavır ve davranışlarının açıklanması hedeflenmiştir. Siyasetten en çok etkilenen kesim ve yükseköğretim bazında siyaseti en çok etkileyen eğitim kurumları ile eğitim elemanları bu çalışmanın ana unsurlarını teşkil etmektedirler. 27 Mayıs 1960 askeri darbesi, 12 Mart 1971 muhtırası ve 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinin ardında oluşturulan anayasa ve kanunlarla eğitime yeniden getirilen düzenlemelerin içerikleri bu araştırmanın odak noktasını teşkil etmektedir. Askeri darbelerle kesintiye uğrayan demokratik sistem karşısında eğitim kurumlarının nasıl etkilendiği, öğretim elemanlarının uğradıkları kovuşturma, sürgün ve tasfiye hareketlerinin neden, niçin, kime ve ne şekilde yapıldığı gibi sorulara cevaplar aranmıştır. Türk eğitim sistemine köklü değişiklikler getiren, 1961 yılında kabul edilen "İlköğretim ve Eğitim Kanunu" ve 1973 yılında kabul edilen "Milli Eğitim Temel Kanunu" ile yapılan düzenlemeler ve elde edilen sonuçlar bu çalışmanın merkezine oturtulmuştur. Bu tarihten önceki düzenlemelerde olduğu gibi 1961 ve 1973 yıllarındaki eğitim hamlelerinde de baştan sona siyasi kaygılar ve politik sürtüşmelerin izlerini görmek mümkündür. Durum böyle olunca da bütün kurum ve kuruluşlarıyla eğitimin sanki bir yaz-boz tahtasıymış gibi kullanılmasından kaynaklanan bir gerilemenin olduğu söylenebilir. Araştırılan yirmi yıllık dönem içerisinde; okul öncesi eğitimin gelişimi, ilköğretimdeki yapısal reformlar ve müfredat programları, ortaöğretimdeki politik sürtüşmeler, nitelik sorunu ve çözüm arayışları ile ideolojik çalkantılarla siyasetin ve askeri vesayetin boy hedefi haline gelmiş yükseköğretimin tarihsel gelişimi ayrıntılı bir şekilde belgelerle araştırılıp incelenmiştir. Yaklaşık altmış temel kaynaktan araştırma ve inceleme yapılarak elde edilen bu çalışma neticesinde, 1960-1980 yılları arasındaki eğitimin politik hesaplaşmalar uğruna heba edildiği, farklı yapı ve söylemlerle aynı durumun hala devam ettiği sonucuna varılmıştır.
7 Numaralı Antakya Şer'iyye Sicili'nin transkripsiyonu ve tahlîli (H. 1175-1177/ M. 1761-1764)
Şer'iyye sicil defterleri; kaydedildikleri kazanın siyasî, sosyal ve ekonomik yapısı ile hukukî işleyişi hakkında ayrıntılı veriler sağlayan, kadılar veya naipler tarafından düzenlice tutulan ve yerel tarih araştırmalarında ana kaynak niteliği taşıyan mahkeme kayıtlarıdır. Nitekim içerdikleri çeşitli belgelerden; kaydedildikleri dönemin toplum yaşantısı, giyim-kuşamı, nüfusu, insanların birbirleriyle olan hukukî ilişkileri vb. birçok konu hakkında bilgiye ulaşmak mümkündür. "7 Numaralı Antakya Şer'iyye Sicili'nin Transkripsiyonu ve Tahlîli" adlı çalışmanın kapsamı, Hicrî 1175-1177/ Miladî 1761-1764 yılları arasındaki dönemdir. Önceki araştırma-incelemelerde bu sicilden kısmen yararlanılmış olmasına rağmen, Antakya Kazası ile ilgili transkripsiyonu ve tahlili yapılan siciller arasında yer almaması ve bütün olarak müstakil bir çalışmaya konu edilmemiş olması bu çalışmanın yapılmasının önemini ortaya koymaktadır. Bu çalışmanın hazırlanması ile sicilin kaydedildiği dönemde Antakya Kazası'nın idari, sosyal, ekonomik, demografik yapısı ve hukukî işleyişi ile yer (nahiye, mahalle, köy, mezraa) adlarının tespit edilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmaya konu olan 7 numaralı Antakya şer'iyye sicilinin görüntüleri, Osmanlı Arşivi'nden temin edilmiş olup Latin Alfabesi ile transkripsiyonu yapılarak tahlil edilmiştir. Bu araştırma; 1761-1764 yılları arasında Antakya Kazası'nın yer adları, kazanın idaresinde bulunan kimseler ve görev süreleri, insanlar arasındaki hukukî ilişkiler, meslek ve esnaf sayısı, gündelik malzeme ve değeri, halkın yaşantısı, giyim-kuşamı, uğraşı, kullanılan isim ve lakap, aile (evli-boşanmış, tek/çok eşlilik vs.) ve nüfus yapısı (Müslim-gayrimüslim) gibi birçok konu hakkında ayrıntılı verilere ulaşılmıştır.
Tanzimat'tan I. Meşrutiyet'e Antakya'nın sosyo-ekonomik yapısı (1839-1876)
Tanzimat dönemi (1839-1876), Osmanlı Devleti'nde bir taraftan klasik devlet anlayışının devam ettiği, diğer taraftan modernleşme sürecinde meydana gelen birtakım yeniliklerin uygulama alanı bulduğu bir dönemdir. Tanzimat Fermanı'nın ilan edilmesiyle birlikte devletin her kademesinde, merkezden taşraya doğru yayılan bir değişim ve dönüşüm başlamıştır. Bu dönemde Halep eyaletine bağlı bir kaza olan Antakya'da da bu değişim ve dönüşümü görmek mümkündür. Antakya'da ilk dönüşüm, idari alanda gerçekleşmiştir. Yerel yönetici konumundaki mültezimlerin yerine sırasıyla zaptiye müdürü ve kaymakamlar atanmıştır. Kaza, idare meclisinin oluşturulmasına kadar yeni bir örgütlenme biçimi olan muhassıllık meclisiyle idare edilmiştir. XIX. yüzyılın ortalarından itibaren gerek sosyal güvenlik konusunda, gerekse koruyucu sağlık uygulamaları kapsamında merkezde oluşturulan eytam sandıkları ve salgın hastalıklara karşı geliştirilen karantina faaliyetleri, Antakya kazasında da uygulanmıştır. Sosyal devlet anlayışı çerçevesinde vakıflar idaresinde meydana gelen merkezileşme sürecinde, Antakya Evkaf Müdürlüğü 8 Ağustos 1849 tarihli tahrirat ile müstakil hale getirilmiştir. Dönemin gereği olarak merkezin tarım ve sanayiyi geliştirmeye yönelik atılımları da Antakya kazasında etkili olmuştur. "Islah-ı Sanayi Komisyonu" çerçevesinde özel teşebbüse önem verilmiş, 1868'den itibaren Antakya'da ilk defa fabrika kurma girişimi gerçekleşmiştir. Vergiler ise herkesin ekonomik gücüne göre, senede iki taksit şeklinde toplanmıştır. İç ve dış ticaretin yoğun olduğu şehirde vergilerin herkesin gelirine göre alınması ticareti canlandırmış, bu durum devlete çeşitli isimler altında verilen vergi gelirlerinin artmasını sağlamıştır. Bu yeni vergilendirme düzeni içerisinde gerçekleştirilen emlak tahriri 1864-1865 yılları arasında tamamlanmıştır. Doktora tezi olarak hazırlanan bu çalışmada, Tanzimat dönemi uygulamalarının sosyo-ekonomik açıdan Antakya kazasına yansımalarının tespit edilebilmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın temel kaynaklarını; şeriyye sicilleri, merkez-taşra arasında yapılan yazışmalar, devlet ve vilayet salnameleri, kronikler ile araştırma ve inceleme eserleri oluşturmaktadır.
II. Dünya Savaşı Dönemi'nde Türkiye'nin uyguladığı iktisadî politikanın ulusal basındaki yankıları (Uygulamalar-tartışmalar)
Türkiye Cumhuriyeti, uzun ve yorucu bir mücadelenin ardından 29 Ekim 1923'de kurulduktan sonra, genel politikalarından birinin "barış" olduğu görülmektedir. İkinci Dünya Savaşı başladıktan sonra Türkiye'nin aldığı pozisyon "savaş dışı kalmak" olmuş, ancak bu politika gerçekleştirilirken birçok problemle mücadele edilmek zorunda kalınmıştır. Atatürk'ün "yurtta sulh cihanda sulh" düsturuyla hareket eden CHP hükümeti, savaş dışı kalmak yolunda mücadele ederken aynı zamanda ülke içindeki iktisadi sorunlarla da meşgul olmuştur. İhracat-ithalat dengesinin bozulması; birçok ürün ve maddenin az bulunuyor olmasına, enflasyonun yükselmesine, karaborsacılık, ihtikâr, stokçuluk gibi faaliyetlere sebep olmuştur.1939-1945 yılları arasında bu problemleri çözebilmek adına Mili Korunma Kanunu, Varlık Vergisi Kanunu, Toprak Mahsulleri Vergisi Kanunu gibi politikalar güdülmüş; aynı zamanda toprak üzerinde de reform denemeleri gerçekleşmiştir. Bu çalışmada bu dönemin iktisadi yapısı ve ekonomik politikaları çeşitli akademik literatürlerden desteklenerek incelenmiş ve dönemin ulusal basınına nasıl yansıdığı ele alınmıştır. Bu süreçteki ekonomik politikaların gazeteler açısından değerlendiriliş biçimi irdelenmiş, kimi basın- yayın organlarının hükümetin yanında yer almasına karşın bir kısmının ise eleştirel bir tutum takındığı gözlemlenmiştir.
Antakya Haçlı Prensliği tarihi (1119-1161)
Antakya Haçlı Prensliği Birinci Haçlı Seferi sırasında 1098 yılında kuruldu. Haçlılar, Antakya'da 170 yıllık hâkimiyetleri boyunca kurulduğu bölgenin siyasetinde etkili oldular. Prenslik için en büyük tehlike Bizans İmparatorluğu ve Halep'te bulunan Müslümanlardır. İncelenen dönem Doğu'da Müslümanların birlik ve beraberlik içerisinde Haçlılarla mücadeleye başladığı ve onların bölgede yayılmasının engellendiği bir süreçtir. Prenslik 1119-1161 yılları arasında Kudüs Kralı II.Baudouin, II.Bohemund, Raymond de Poitiers ve Renaud de Chatillon tarafından yönetildi. Bu dönemde özellikle Artukoğlu İlgazi, İmadeddîn Zengî ve Nureddîn Zengî gibi Müslüman liderler Antakya Haçlılarına büyük kayıplar verdirdi. Özellikle Nureddîn Zengî'nin yaptığı fetihlerle prenslik sahil şeridine sıkıştırıldı. Müslümanlara karşı verilen kayıpları telafi etmek ise Antakya Haçlıları için kolay olmadı. Bu durum prensliğin gücünü zayıflattı. Bu dönemde Bizans İmparatoru II.Ioannes Komnenos Antakya'yı kendi ülkesinin sınırlarına dahil etmek için 1137 ve 1142 yıllarında Kilikya ve Antakya'ya sefer düzenlese de başarılı olamadı. İmparator I.Manuel Komnenos ise 1159 yılında Antakya'ya gelerek prensliği vassalı yaptı. İncelenen dönemde (1119-1161) Antakya Haçlı Prensliği'nin çoğunlukla naibler ile yönetildiği, özellikle 1119 yılındaki Tell Afrîn Savaşı'nda (Kanlı Meydan Savaşı) kaybettiği askeri gücünü geri toparlamakta zorlandığı, bundan sonra ise Müslümanlara karşı taarruzdan çok kaybettiği toprakları geri almak ya da kendilerini savunmak üzerine kurulu bir strateji geliştirdikleri ve Müslümanlara karşı giriştikleri mücadelede dışarıdan gelecek desteğe ihtiyaç duydukları görülür. Dönemin Haçlı müelliflerinin ise Haçlıların kazandığı başarıları abarttıkları bunun tam tersi Müslümanların Haçlılara karşı kazandığı zaferlere ise kısaca değindikleri tespit edilmiştir. Buna az da olsa Müslüman müellifler de başvurmuşlardır.
Varlık vergisi ve uygulanışı: Hatay örneği
Savaşlar, devlet ve toplum hayatlarını maddi ve manevi yönden yıkıma götüren olgulardır. Özellikle II. Dünya Savaşı, savaş kavramının daha geniş manalara ulaştığı bir yıkım olmuş, en az askeri kayıplar kadar sivil kayıplar da yaşanmıştır. Türkiye, bu savaşta her ne kadar etkin bir dış politika izleyerek harp dışı kalmışsa da sosyo-ekonomik yıkımdan kurtulamamıştır. Türkiye'nin almış olduğu ekonomik tedbirler içinde yankıları günümüze kadar süren varlık vergisi uygulaması önemli bir yer tutmaktadır. Varlık vergisinin tahakkuk ettirilmesinde ve mükelleflerin tespit edilmesinde keyfi hareketler olmuştur. Gelir-gider dengesine bakılmaksızın lüks bir yaşamı olan kişilere yüksek oranda vergi borcu yüklenirken; mal varlığı çok fazla olup alelade yaşam sürenlere daha az vergi tahakkuk ettirilmiştir. Varlık vergisi uygulamasının merkez üssü tarihi ve sosyal dokusundan ötürü İstanbul olmuştur. Varlık vergisi uygulamasının en ağır yanı çalışma kampları olmuştur. Vergi mükellef listelerinin defterdarlıklarda askıya çıkarılmasıyla birlikte on beş gün içerisinde borcunu ödemeyenler, kafileler halinde trenlerle Erzurum'un Aşkale ilçesine gönderilmişlerdir. Burada yol açma, taş kırma vb. işlerde çalıştırılmışlardır. II. Dünya Savaşı patlak verdiğinde Hatay ili henüz Anavatana yeni iltihak etmiştir. Buna rağmen varlık vergisi hazırlıkları tüm ülkede olduğu gibi Hatay'da da başlamıştır. Hatay'da varlık vergisi mükelleflerinin listesi Hatay Defterdarlığı'nda askıya çıkarıldığı gibi bu dönemde yayınlanan Yenigün Gazetesi'nde de yer almıştır. Hatay sınırları içinde yaşayan hatırı sayılır bir gayrimüslim nüfus bulunmaktadır. Aynı zamanda sermaye birikimini de elinde tutan bu sınıfa yüklü miktarda varlık vergisi tahakkuk etmiştir. Hatay, tahakkuk ettirilen vergi miktarı açısından Türkiye'nin altıncı ili olmuştur.
Meşîhat Arşivi'ne göre Osmanlı'nın son döneminde Maraşlı ilmiye sınıfı
Bu çalışma Türkiye'nin güzide şehirlerinden olan ve aynı zamanda tarih boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapan Kahramanmaraş'ın Osmanlı Devleti'nin son döneminde (1824-1889) yetiştirdiği ilim adamları ve ilmiye sınıfının diğer mensuplarını tarihin tozlu sayfalarından çıkararak gün yüzüne kavuşturmak amacıyla oluşturulmuştur. Yüksek lisans tezi olarak hazırlanan bu çalışmanın kapsamını; 1824-1889 yılları arasında Osmanlı Devleti hâkimiyetindeki Maraş Sancağı ve kazalarında doğmuş olan ve müderris, naib, kâtip, müftü, muhzır veya ilmiye sınıfının başka alanlarında yer almış olan memurlar, onların biyografileri ve Osmanlı Devleti'nin bu memurlar vesilesiyle tarih bilimine katkıları oluşturmaktadır. Çalışma iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Osmanlı idari taksimatında son dönemde uzun yıllar Halep Vilayetine bağlanan Maraş Sancağının kısa tarihi, idari ve demografik yapısı tablolarla desteklenerek işlenmiştir. Yine bu bölümde Maraş adının menşei ve Maraş'ın Osmanlı yönetimine girmeden önceki genel tarihi ele alınmıştır. Bunun yanı sıra Osmanlı Devleti'nde sosyal müessese kurumu açıklanarak Maraşlı ilmiye sınıfı mensuplarının da yetişmesinde doğrudan etkisi olan cami ve medrese kurumları ele alınmıştır. İkinci bölümde ise Osmanlı Devleti'nin en önemli kurumlarından olan ilmiye teşkilatının oluşumu, dayandığı usuller, mekanizması ve işleyişi hakkında genel bilgiler verilmiştir. Osmanlı eğitim sisteminin yapı taşı olan medreselerin yetiştirdiği Osmanlı ulemâsı ve ilmiye sınıfı mensuplarının yetişme usullerine değinilmiştir. 1824-1889 yılları arasında yaşamış ve Maraş'ta doğmuş olan 28 tane Osmanlı ilmiye sınıfı mensubunun Meşîhat Arşivi'ndeki dosyalarının Osmanlıcasından yola çıkılarak günümüz Türkçesine çevrilmiş, sadeleştirilmiş ve biyografi haline getirilmiştir. Maraşlı bu ilmiye sınıfı mensupları Osmanlı devlet kurumlarında müderris, kâtip, naib, müftü, kadı, naib vekili veya ilmiye sisteminin çeşitli alanlarında görev alan medrese çıkışlı kimselerdir. İncelenen ilmiye sınıfı mensuplarıyla ilgili olarak; Osmanlıca ve Türkçe'nin yanı sıra çoğunun Arapça okuma yazma bildikleri, hatta içlerinde bazılarının Farsça ve Fransızca gibi dönemin dillerini kullandıkları anlaşılmıştır. Böylece Osmanlı toplumunun önde gelen ve topluma yol gösteren bir rol oynadıkları görülmüştür.
Meşîhat Arşivi'ne göre Osmanlı'nın son döneminde Ayntablı ilmiye sınıfı
Bu çalışma Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin en eski kültür merkezlerinden olan Ayntabın (Gaziantep) Osmanlı'nın 1844-1887 yılları arasında yetiştirdiği ilmiye mensuplarının tarih sahnesindeki rolünü ortaya çıkarmak amacıyla oluşturulmuştur. Yüksek Lisans Tezi olarak hazırlanan bu çalışmanın konusunu, 1844-1887 yılları arasında Osmanlı Devleti himayesinde bulunan Ayntab Sancağı ve Kilis ile İslahiye Kazaları'nda tevellüd eden müftü, müderris, kâtip, naib ve devletin farklı hizmetlerinde bulunan ilmiye müntesiplerinin biyografileri ve tarih bilimine katkıları oluşturmaktadır. Meşîhat Arşivi'nde bulunan Sicill-i Ahval dosyalarından elde edilen veriler doğrultusunda on beş ilim hizmetkârının hayatı incelenmiştir. Toplam on beş dosyadan (304 varaktan) oluşan arşiv belgelerindeki bilgiler tetkik eserlerle desteklenerek okuyucunun istifadesine sunulmuştur. Yapılan incelemelerde daha önce herhangi bir tez çalışmasında yer verilmeyen Antep ilmiyesinden, adalet (hukuk) ve eğitim konuları başta olmak üzere pek çok konuda bölge ahalisine hizmet ettikleri sonucuna ulaşmıştır.
Rus kaynaklarına göre Kafkaslarda Rus-Alman nüfuz mücadelesi (1933-1945)
Bu çalışmada 1933-1945 yılları arasında Rusya ile Almanya'nın Kafkasya'daki siyasi, askeri ve ekonomik nüfuz mücadelesi ele alınmıştır. Çalışmada bu iki ülke arasında Kafkasya'da yaşanan mücadelenin bölge halkları ve devletleri üzerindeki etkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda çalışmada tarih biliminin araştırma yöntemi kullanılmıştır. Bu doğrultuda kaynak taraması, tasnif, tahlil, tenkit ve terkip yapılarak objektif bir sonuca varılmaya çalışılmıştır. Çalışmanın hazırlanmasında arşiv kaynakları ve birinci el kaynaklar kullanılmış bunların yeterli olmadığı durumlarda ise ikinci el kaynaklardan da yararlanılmıştır. Yapılan çalışma sonucunda Rusya ve Almanya'nın 1933-1945 yılları arasında Kafkasya için verdikleri mücadele bölge halklarını siyasi, askeri, sosyokültürel ve ekonomik açıdan olumsuz yönde etkilemiştir. Hatta bu mücadele Kafkasya devletlerini ve halklarını topluca bir felakete sürüklemiştir. Bu felakete Rusya'nın ve Almanya'nın sebep olduğu her iki devlet yetkilileri tarafından da itiraf edilmiştir. Kafkasya haklarının yaşadığı mağduriyetin giderilmesi için buradaki halklara siyasi, milli, askeri ve ekonomik haklar yeniden tanınmıştır. Ancak tüm değerleri büyük tahribata uğramış olan Kafkasya halklarının kendilerini yeniden toparlaması yıllar almıştır. Rusya ve Almanya arasında Kafkasya'da yaşanan güç mücadelesinden en fazla zarar gören tarafın bölge halkları ve devletleri olduğu sonucuna varılmıştır. Kafkasya'da barışın ve huzurun devam edebilmesi için bölge halkları üzerinden bir politika yürütülmemesi gerektiği anlaşılmıştır. Kafkasya halklarının ve devletlerinin de birbirine karşı hoşgörülü olması kendi aralarındaki barışın korunmasına katkı sağlayacağı gibi dış aktörlerin de bölgeye müdahale etmesinin önüne de geçmiş olacaktır. Anahtar Kelimeler: Kafkasya, İkinci Dünya Savaşı, Rusya, Almanya
Kafkasya'dan Anadolu'ya Çeçen göçleri (1860-1918)
Kafkas coğrafyası ile 914'ten itibaren ilişki kuran Rusya'nın tarihi süreçte Kafkasya politikasında birçok dönüşüm yaşanmıştır. 1859'da Kafkas halkı Rus yayılmacılığına karşı direniş hareketlerini başlatarak Rusya'nın Kafkasya'da ilerlemesini bir süre durdurmuşlardır. Rusya 1774 Küçük Kaynarca ve 1829 Edirne Antlaşması ile birlikte Kafkasya'da hakimiyeti tekrar ele geçirerek Kafkas halklarının dini, siyasi ve sosyal hakları üzerinde tamamen tahakküm kurmuş ve bu halkları Osmanlı topraklarına göç etmeye zorlamıştır. Kafkasya'da direnişin sembol halkı olan Çeçenler de Rusya'nın Kafkasya politikasından nasibini almış ve Osmanlı topraklarına göç etmişlerdir. Çalışmada Çeçen muhâcirlerin, Osmanlı topraklarına geliş güzergahları, nüfusları, geçici ve kalıcı iskân mahalleri, devlet ve halk tarafından yapılan yardımlar, iskân öncesinde ve sonrasında yaşanan olumlu ve olumsuz gelişmeler gibi konular üzerinde durulmuştur. Bunun yanında Osmanlı Devleti'nin iskân politikası, diğer devletlerin bu politikaya bakışı da ele alınmıştır. Anahtar Kelimler: Kafkasya, Osmanlı Devleti, Rusya, Çeçen Göçü, İskân
Rumeli Vilâyât-ı Selasesinde Jandarma Teşkilatı adlı eserin transkripsiyonu ve tahlili
XVIII. Yüzyılın ortalarından itibaren başlayan Sanayi devrimi ile birlikte ortaya çıkan bilim, sanayi ve askeri alandaki yenilikler tüm dünyada olduğu gibi Osmanlıda da bazı değişiklikleri zorunlu kılmıştır. Bu yüzyılda Osmanlının girdiği savaşlarda peş peşe aldığı yenilgiler özellikle askeri alanda gelinen durumun sorgulanmasına neden olmuştur. Bu sorgulamalar beraberinde belirli askeri düzenlemelerin yapılmasına neden olsa da bir boyutu ile artık batılı devletlerin üstünlüğünün kabul edilmesi sonucu yabancı uzmanlardan yararlanma yoluna gitmekten de geri durulmamıştır. Yabancı uzmanlardan askeri anlamda yararlanmanın iç politikaya müdahale ile sonuçlanmasından da çekinen Osmanlı bu anlamda bir denge kurma yoluna da gitmiştir. Böylesi bir ortamda Osmanlının bu durumunu ifade eden önemli örneklerden birisi Makedonya sorunu olmuştur. 1878'de önce Rusya ile yapılan Ayastefanos antlaşması ve sonrasında Batılı devletlerle imzalanan Berlin antlaşması sonrası Makedonya topraklarında ıslahat talep eden bu devletler, bir nevi vekâlet savaşlarına yönelerek Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan'ı el altından destekleyerek Makedonya sorununun büyümesine neden olmuşlardır. Bu gelişmeler karşısında Osmanlı devleti Mürzsteg Reform Planı ile bölgede jandarma teşkilatını güçlendirerek hâkimiyetini belirli tavizler vererek sürdürmeye çalışmıştır. Mürzsteg Reform Planını her ne kadar İtalyan General De Giorgis denetimindeki komisyon başlatsa da Giorgis 'in ölümü üzerine reform planının başına Robilan paşa getirilmiş ve bu plan doğrultusunda yapılan faaliyetleri Robilan Paşa kaleme aldırmıştır. Çalışmanın ana kaynağı olan bu rapor Robilan paşanın Tensikat-ı umumiye kaymakamı Lamoş Bey tarafından kaleme alınan rapordur. Bu rapor Makedonya Vilayetlerinde Osmanlı jandarmasına yapılan düzenlemelerin ayrıntılı bir tarihini ve analizini konu edinmektedir. Eser Osmanlı jandarması ile ilgili kaleme alınan nadir çalışmalardan biridir. Çünkü Makedonya Vilayetlerinde jandarma teşkilatlarında yapılan düzenlemede sağlanan başarılar daha sonra diğer vilayetlerde yapılacak çalışmalara ciddi bir temel teşkil etmiştir. Eser bu anlamda modern Osmanlı jandarmasının anlaşılması açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. Sonuç itibari ile 1903 Mürzsteg Planı doğrultusunda Makedonya vilayetlerinde başlayan bu tenkisat ve Robilan Paşa'nın bu eser ile ilgili son derece titiz ve kıyaslamalı çalışmaları günümüze kadar hala varlığını sürdüren ve kara kuvvetleri ordusundan sonra en büyük ikinci askeri güç haline gelen Jandarma teşkilatının temelini oluşturmuş olması bakımından çok önemli bir yere sahiptir.
Cumhuriyet Dönemi dil tartışmalarında Güneş Dil Teorisi
Bu araştırmada, Cumhuriyet Dönemi dil tartışmaları arasında önemli bir yere sahip olan Güneş Dil Teorisi incelenmiştir. Araştırma konusu ile ilgili olarak, Tanzimat Döneminden başlayarak Cumhuriyet Döneminde ortaya çıkan Güneş Dil Teorisine kadar olan süreç ele alınmıştır. Araştırma kapsamında, Türk dilinin ortaya çıkışı, Türk dilinin gelişimi, Türk dilinin sadeleştirilme süreci ve bu alanda yapılan faaliyetler incelenmiştir. Araştırmanın birinci bölümünde, Güneş Dil Teorisinin ortaya çıkışı ile ilgili temel sebepler değerlendirilmiştir. Değerlendirmede Fransız İhtilali ile ortaya çıkan uluslaşma süreci ve ulusallaşmanın Osmanlı İmparatorluğu'na etkisi göz önünde tutularak, Tanzimat Dönemi dil çalışmaları ve II. Meşrutiyet'e kadar olan dönem incelenmiştir. Araştırmanın ikinci bölümünde de Güneş Dil Teorisinin zeminini oluşturan sosyal ve siyasal süreç incelenmiş olup, Osmanlı İmparatorluğu'nda ulusallaşmanın etkisi ile gelişen Türkçülük akımının, Türk dili üzerindeki yansıması ele alınmıştır. Ayrıca Birinci Dünya Savaşının ardından yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin dil çalışmalarına ve Latin harflerinin kabulüne değinilmiştir. Çalışmanın üçüncü ve son bölümünde ise, konuyla ilgisi bakımından Türk Tarihi Tedkik Cemiyeti ve Türk Dili Tetkik Cemiyeti'nin Türkçe üzerine yürüttüğü faaliyetler incelenmiştir. Son olarak da Güneş Dil Teorisinin olumlu ve olumsuz yanlarına değerlendirilmiştir. Sonuç olarak da Güneş Dil Teorisinin, teoride başarılı ancak uygulamada ise öncesinin başarısız olduğu kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Türk dili, Güneş Dil Teorisi, Türkiye Cumhuriyeti
XVI. yüzyılın ikinci yarısında Ayıntâb'da suç ve ceza
Osmanlı Devleti'nin sınırları içerisinde bulunan yerleşim yerlerinde tutulmuş olan şer'iyye sicilleri, toplum yapısının ve bölge yaşantısının anlaşılması hususunda oldukça mühim kayıtlardır. 1516 tarihinde Osmanlı Devleti topraklarına katılmış olan Ayıntâb'da da şer'iyye sicil kayıtları bulunmaktadır. Hazırlanan tez kapsamında çalışmak maksadı ile Ayıntâb'daki kayıtlardan XVI. Yüzyılın ikinci yarısında olanları tercih edilmiştir. Üzerinde çalışılmış olan altı adet defter içerisinden, suç işleme ya da suç işlendiğini iddia etme sebebiyle tutulmuş olan kayıtlardan istifade edilmiştir. Osmanlı Devleti'nin temel aldığı İslam hukuku içerisinde, işlenmiş olan suçlara karşı verilen cezalar, belirli şartlara bağlı kalarak belirlenmiştir. Suçlar genel manası ile hadd cezası gerektiren suçlar, kısas ve diyet cezası gerektiren suçlar, ta'zir cezası gerektiren suçlar olarak ayrılmıştır. Hadd cezaları hududları kesin olarak belirlenmiş ve Allah hakkı için, kısas ve diyet cezaları kasten ya da hataen öldürme ya da yaralama suçlarında kimselerin birbirlerinden haklarını almaları için, ta'zir cezaları ise kesin bir ceza belirlenmemiş suçlar için uygulanan cezalardır. İslam hukukunda ayrımı yapılmış olan bu cezaların uygulandığı suçlar, üzerinde çalışılmış defterler içerisinden seçilip başlıklar halinde sınıflandırılarak değerlendirilmiş ve olabildiğince izah edilmeye çalışılmıştır. Bu değerlendirme ile XVI. Yüzyılın ikinci yarısında Ayıntâb'da işlenen suçlar bir nebze olsun anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu dönem içerisinde aile ve toplum yaşamında karşılaşılan olaylar ve bunların yine aile ve toplum üzerine yansımaları incelenerek alana ufak da olsa bir katkı sağlanmaya uğraşılmıştır.
Cevat Abbas Gürer (Hayatı, askeri ve siyasi faaliyetleri)
Manastır Harp Okulu'ndan Teğmen rütbesiyle mezun olan Cevat Abbas Bey Balkan Savaşları'nda yer almış ve I. Dünya Savaşının başlamasının ardından Çanakkale Cephesi'nde Anafartalar'da daha önce tanışıklığı bulunan Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın yaveri olarak vazifelendirilmiştir. Anafartalar'dan sonra da Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın yaveri olarak görevini sürdürmüş ve önemli bir tarihi şahsiyetin yaptığı işlere refakat etmiştir. Çanakkale Cephesinden sonra Kafkasya Cephesinde 16. Kolordu Komutanlığı'nda görevlendirilen Gazi Mustafa Kemal Paşa'yla birlikte Diyarbakır, Bitlis, Muş gibi Doğu vilayetlerinde bulunmuş ve Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya yaverlik vazifesini sürdürmüştür. Buradan sonra Suriye-Filistin Cephesinde kurulan Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'nda vazifelendirilen komutanıyla birlikte Adana, Halep ve Şam dolaylarında bulunmuş burada birçok başarıya muvaffak olmuştur. Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'nın kaldırılmasının ardından İstanbul'a dönerken Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın yanında bulunmuştur. İstanbul'da kurmuş olduğu temaslar sayesinde Gazi Mustafa Kemal Paşa ile birlikte Anadolu'ya geçmiş ve Milli mücadele meşalesini yakan mücahitlerden biri olmuştur. Gazi Mustafa Kemal Paşa ile birlikte askerlik vazifesinden istifa edip Mebussan Meclisine Bolu vilayetinden vekil seçilmiş ve Misak-ı Millînin kabul edilmesinde önemli bir rol oynamıştır. İstanbul'un işgale uğramasının ardından Ankara'da açılan TBMM'ye gelerek Bolu Mebusu olarak görevine devam etmiştir. TBMM adına Sofya'da diplomatlık yapmış ve aziz vatanın işgallerden temizlenmesi adına var gücüyle çalışmalar yapmıştır. Cumhuriyet'in kurucusu olan Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın yaverliği gibi ulu bir görevde bulunan Cevat Abbas Bey 4 Temmuz 1943 yılında hayata veda etmiştir.
Osmanlı Devleti'nde fal ve büyü (16-19. yüzyıllar)
Falın ve büyünün, talep doğrultusunda çeşitliliği ve insanlık tarihindeki yeri üzerinde durularak çalışmaya başlanmıştır. Falın ve büyünün ortaya çıkma nedenleri ve neden varlığını her kültürde sürdürdüğü sorularına cevap aranmıştır. Osmanlı Devleti'nde fal ve büyü asıl çalışma kısmımızı oluşturmaktadır. Dinen yasak olmasına rağmen insanoğlunun merakı ile çelişmiş ve bu alandaki uygulamalara devam edilmiştir. Çalışmamızda arşiv kaynaklarından ve yazılı kaynaklardan hareketle toplum ve yönetim sınıfı içinde bu mistik işlerin yeri araştırılmıştır. Osmanlı Devleti'nde padişahların fal ve büyüye yaklaşımı aynı olmamıştır. Kimisi fal ve büyü odaklı devlet işlerini yürütürken kimisi devlet işlerine daha akılcı yaklaşmıştır. Ama, bütün hükümdarlıklar süresince ortak olan durum halk arasında bu işin hep önemli olmasıdır. Arşiv kaynaklarından hareketle toplum içinde bu işi yapanların önemli bir yere sahip olduğu kanısına varılmaktadır. Bazı padişahlara danışmanlık yaptıkları dahi görülmektedir. Önemli fetihlerin sebebi ve devlet içi atamaların gerçekleşmesi yine bakılan bir fal neticesinde olmuştur. Bu iş ile uğraşanlara ruhsat verildiği, ruhsatsız bu işi yapanların cezalandırıldığı veya bu işi layıkıyla yapmayanların ruhsatlarının alındığı görülmektedir. Fal ve büyüye verilen önem, beraberinde edebi eserler olan falnameleri ortaya çıkarmıştır. Bu falnameler arz talep ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Fal ve büyü işleri, tarih sahnesinde önemli bir yere sahip olan hükümdarlıkta, stratejik bir yere sahiptir. Devlet işleyişi üzerindeki etkileri ve toplum düzenindeki yeri azımsanamayacak kadar önemli olduğundan bu uygulamaların işleyişi üzerinde durulmuştur.
Turan gazetesi örneğinde I. Dünya Savaşı'nda Avrupa cepheleri (1914-1915)
Bu çalışmada, Turan gazetesinin "Avrupa Harbi", "Almanların Vaziyeti", "Vaziyet-i Harbiye" ve "Vaziyet-i Umumiye" başlıkları altında yer alan Avrupa cephelerine ait haberler transkribe edilerek araştırmacıların dikkatine sunulmıştur. Avrupa muharebelerine dair detaylı bilgiler içeren bu haberler, Müttefiklerin cephedeki gelişmeleri kendi çıkarlarına uygun olarak kamuoyuna yansıtmaya çalıştıklarına dair önemli ipuçları içermektedir.
İmparator VI. Ioannes Kantakuzenos'un "Historia" adlı eserinin IV. kitabının çeviri ve değerlendirilmesi
Kantakuzenos, Bizans'ın çöküşe giden süreçteki son büyük sülalesi olan Palaiologos Hanedanlığı'nın üç imparatoru (II. Andronikos, III. Andronikos ve V. İoannes) döneminde perde ardından Bizans siyasetine yön vermiştir. Tahta çıktığında 52 yaşında olan ve sadece 7 yıl (1347-1354) imparatorluk yapan Kantakuzenos sonra tahttan feragat ederek bu makamı meşru imparator olan damadı V. İoannes'e bırakarak inzivaya çekilmiştir. Keşiş olarak manastıra çekildiği bu inziva günlerinde 1320 yılından başlayarak tahttan feragatinden birkaç yıl sonra 1356 yılında nihayet bulan yaşadığı döneme ilişkin tarihi olayları yansıtan 4 kitaptan oluşan "Historia"yı kaleme almıştır. Kantakuzenos; imparatorluk, askerlik, bilim adamlığı, devlet adamlığı, din adamlığı ve keşişlik gibi farklı meziyetlere sahip olmasının yanı sıra, kendi döneminin olaylarını kaydeden tek Bizans imparatorudur. Tarihini kaleme alma amacı Bizans İmparatorluğu'nun XIV. yüzyıldaki sosyal ve politik tarihini anlatmak değil; mevkiinden feragat etmiş, türlü iftiralara maruz kalmış, yanlış anlaşılmış bir devlet adamının hatırat eseri olarak kendi icraatını savunmaktır. Kantakuzenos, naiplik hükümetine karşı giriştiği taht mücadelesinde Aydınoğlu Umur Gazi ve Orhan Bey ile ittifak yapmıştır. Batının Türklere karşı negatif algısının aksine bu müttefikliğini güçlendirmek adına kızı Theodora'yı Orhan Gazi'ye eş olarak vererek Osmanlılarla akrabalık bağı kurmuştur. Bu bağ Konstantinopolis'teki iktidarı ona getirse de ilerleyen dönemlerde Çimpe Kalesi'nin kaybı ve Türkmenlerin Gelibolu'ya iskânı Osmanlılara Avrupa kapılarını açmış ve Bizans İmparatorluğunu çöküşe sürüklemiştir. Taraflılığına rağmen tecrübeli bir devlet adamının kaleminden çıkan eser sahip olduğu içerik ve detaylar bakımından Bizans histografisinde eşsiz bir yere sahiptir. Dilimize baştan sona bir tercümesi bulunmayan bu eser, Ortaçağ ve Osmanlı kuruluş devrine ait verdiği detaylar bakımından önemli bir eksikliği gidermek adına yapılmıştır. Çalışmamızla bir nebze de olsa boşluğun doldurulacağı ve karanlıkta kalmış noktaların aydınlatılacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: İoannes Kantakuzenos, Palaiologos, Andronikos, Bizans, Umur Gazi, Orhan Gazi, Theodora, Çimpe Kalesi, Tarih
1869-1878 yılları arasındaki tereke kayıtlarına göre Milâs'ta sosyo-ekonomik hayat
Tereke defterleri, Şer'iyye sicilleri içerisinde yer alır. Vefat eden kişilerin miraslarının kaydedildiği defterlerdir. Bu yönüyle Osmanlı sosyo-ekonomik tarihinin önemli kaynaklarından biridir. Bu çalışmada 139, 140 ve 141 numaralı defterler esas alınarak Milas'ın sosyo-ekonomik yapısı ele alınmıştır. Bu çerçevede tereke sahiplerinin medeni durumları, çocuk sayıları, kullandıkları lakaplar, ölüm yerleri, geriye bıraktıkları giyim-kuşamları, ev eşyaları, aksesuarları, kitapları, silahları gibi maddi kültür unsurları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Ekonomik hayat başlığı altında ise Milas'ta yaşayanların ekonomik durumları, meslekleri, ev ve dükkânları, hayvanları, nakit para ve altınları, borçları ve alacakları gibi konular işlenmiştir. Çalışma bu yönüyle Milas'ta Tereke kayıtlarından hareketle aile ve sosyal hayatı ele alan ilk çalışma özelliğini taşımaktadır.
XIII-XVI. yüzyıllarda Diyâr-ı Bekr bölgesi tarihi (1243-1514)
Diyâr-ı Bekr bölgesi, hem doğu-batı hem de kuzey-güney arasında bir geçiş noktası olmanın yanında, ticaret yollarının kesiştiği bir kavşak olması hasebiyle de tarihi bir önem arzetmiştir. Bu özelliğiyle birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan bu bölge, zengin bir siyasî, sosyo-ekonomik ve kültürel geçmişe de sahiptir. Buna binaen sürekli cazibe merkezi olmuş ve tarihi önemini korumuştur. Anadolu'ya gelen Türkmenlerin ilk yerleşim yerlerinden olan Diyâr-ı Bekr, birçok millete ev sahipliği yapmıştır. Faklı unsurları bünyesinde barındıran Diyâr-ı Bekr bölgesinde, Moğol İstilası ile başlayan siyasi çekişmeler takip eden üç yüz yılda da devam etmiş ve bölge eski müreffeh görüntüsünden uzak kalmıştır. Binaenaleyh XIII-XVI. asır aralığı siyaseten tam bir kaos ortamına dönüşmüş ve bölgenin sosyo-ekonomik yapısı da bundan ziyadesiyle etkilenmiştir. Bir "bölge tarihi" olarak ele alınmış bu çalışmada, öncelikle Moğol İstilası ve özellikle Kösedağ Bozgunu'ndan (1243) sonra yaşanan olayların bölge siyasetine etkisi üzerinde durulmuştur. Bölgenin yerel siyasi teşekküllerinden daha güçlü olan İlhanlı ve Memlûklar gibi devletlerin mücadele sahası olması ve bu durumun bölgeye etkisi de ele alınmıştır. Bu bağlamda Diyâr-ı Bekr bölgesinin Kösedağ Bozgunu ile başlayan ve Çaldıran Zaferi ile Osmanlı hâkimiyetine girdiği üç yüz yılllık kaotik siyasi tarihi ele alınmıştır. Ayrıca bu çalışmada bölgenin XIII-XVI. yüzyıl aralığındaki tarihsel coğrafyası ve idari yönetimi ile sosyo-ekonomik yapısının değişimleri üzerine odaklanılmıştır. Bölge adına büyük demografik değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bu dönemde son Türkmen göçünün etkisiyle Türk nüfusu daha da yoğunlaşmıştır. Akabinde Karakoyunlu ve Akkoyunluların tersine göç hareketiyle beraber Kürt nüfusunun yoğunlaşmaya başladığı gözlenmiştir.
Siroz Ayanı İsmail Bey'in merkezi hükümet ile olan ilişkileri (1785-1813)
Siroz(Serez) ayanı olan İsmail Bey, 1796'dan önce dağlı eşkıyasına yardım eden bir ayân olarak değerlendirilirken bu tarihten sonra devlet lehine yapmış olduğu başarılı siyaset ile anılmıştır. Alemdar Mustafa Paşa'yı daimi olarak destekleyen Sirozlu İsmail, kısa sürede Rumeli bölgesinde ayanlar ile devlet arasında aktif rol alan bir aktör haline gelmiştir. Nizam-ı Cedit ordusuna ve diğer askeri reform hareketine karşı muhalif bir çizgi izlemeyen Sirozlu İsmail Bey, III. Selim'e bağlılığını her anlamda dile getirmiştir. 1808'de Sened-i İttifak'a imza atarak bu bağlılığını II. Mahmut döneminde de devam ettirmiştir. Bu çalışma ile 1785 ile 1813 yılları arasında Sirozlu İsmail Bey'nın Osmanlı Devleti ile olan bürokratik ilişkileri ele alınmaya çalışılmıştır. Özellikle Ali Molla, Tokatçıklı, Pazvandoğlu, Gürcü Osman Paşa, Tirsinikli İsmail, Haseki Ayanı Emin Ağa ve diğer dağlı eşkıyası ile olan ilişkileri üzerinde durulmuştur. Sirozlu İsmail Bey'in Tekfurdağı isyanında devletin yıpratılması ve bölge halkının zarar görmemesi adına vermiş olduğu sulh zeminli mücadeye dikkat çekilmiştir. Tüm bunlarla birlikte Tuna havzasındaki askeri mücadeleleri ile özellikle 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaş'ında Rusçuk Muhasarasındaki göstermiş olduğu etkin taarruz ve mukavemet başarıları aktarılmıştır. Ayrıca Vidin'de bulunan Pazvandoğlu'nun işgalci siyasetiyle Belgrad üzerine gönderdiği reform muhalifi yeniçerilerin ve eşkıya birliklerinin sebep olduğu Sırp isyanındaki yeri ve önemi dile getirilmiştir.
1787-1792 Osmanlı-Avusturya-Rus savaşlarında Rusçuk kazası
XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti, askeri alandaki zaaflarını ıslahatlarla düzeltmeye çalışmıştır. Ancak alınan tedbirlerin başarısız olması 1768-1774 Osmanlı-Rus ve 1787-1792 Osmanlı-Rus ve Avusturya savaşlarında, Osmanlı'nın Tuna kıyısındaki kalelerin elden çıkmasına neden olmuştur. Askeri alandaki bu başarısızlıklar karşılıklı diplomasi anlayışını benimsemesine neden olmuştur. Bu maksatla Rusya ve Avusturya'ya karşı İsveç ile Prusya'yla ittifak anlaşmaları yapılmıştır. Diplomatik alandaki bu denemelerle Osmanlı Devleti, Tuna'daki kalelerin bir müddet daha elinde tutabilmiştir. Rusların ve Avusturyalıların askeri başarılarından dolayı bu topraklarda uzun süreli bir hâkimiyet mümkün olmamıştır. Bu dönemde Hotin, Belgrad, Kili, İsmail ve Bender gibi kalelerin işgale uğramasna rağmen Rusçuk Kalesi işgale uğramamıştır. Çalışmanın ana teması ise savaş döneminde Osmanlı Devleti'nin Tuna sahillerindeki askeri lojistiği açısından Rusçuk Kalesi'nin önemini belirtmektir. Tez, giriş hariç üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Rusçuk'un coğrafî konumu ve tarihsel süreci hakkında bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde Avrupa ile Osmanlı Devleti'nin savaş öncesi durumları hakkında bilgiler verilerek 1768-1774 Osmanlı-Rus savaşından bahsedilmiştir. Üçüncü bölümde ise Kırım'ın ilhakı, 1787-1792 Osmanlı-Rus-Avusturya savaşları, savaş önce ve savaş dönemi Rusçuk Kalesi'nin Tuna sahilindeki kaleler arasındaki mühimmat ve erzak nakli sırasındaki önemi gösterilmeye çalışılmıştır.
Trabzon İmparatorluğu'nun sosyal, ekonomik ve kültürel hayatı (1204-1461)
"Trabzon İmparatorluğu'nun Sosyal, Ekonomik ve Kültürel Hayatı (1204-1461)" adını verdiğimiz bu çalışmamız giriş, üç ana bölüm ve sonuçtan meydana gelmektedir. Giriş bölümünde konuya bütünlük kazandırmak amacıyla Trabzon İmparatorluğu'na adını veren Trabzon şehrinin adı, fizikî coğrafyası hakkında bilgi verilip, tezimizde kullanmış olduğumuz dönemin kaynakları tanıtılmıştır. Birinci bölümde, Trabzon İmparatorluğu'ndaki idari yapı ele alınmıştır. Birinci bölümün ikinci kısmında ise bölgedeki demografik yapı ve bu demografik yapıdaki değişim süreci incelenmiştir. Sosyo-ekonomik tarih araştırmalarının temelinde yatan nüfus olgusu özenle incelenmesi gereken bir unsur olduğu için Trabzon İmparatorluğu'nda yaşayan halkın nüfus miktarı ve nüfusun yapısında yaşanan değişimler dönemin kaynaklarının verdiği bilgiler dâhilinde ortaya konulmaya çalışılmıştır. Tezimizin ikinci bölümünde ise; Trabzon İmparatorluğu'nun ekonomisi ve bu ekonomiye etki eden faktörler ele alınmıştır. Buradan hareketle bölgenin ticari bakımdan önemi, Türklerin Karadeniz ticaretine dâhil olma süreçleri ve Trabzon İmparatorluğu ile ilişkileri incelenerek; Venedik ve Ceneviz'in Karadeniz ticaretindeki rolleri, Moğolların Karadeniz ticaretinde nasıl rol aldıkları, Trabzon'dan İran'a uzanan seyahat güzergâhı ve ticarî boyutları değerlendirilmiştir. Trabzon İmparatorluğu'nun özellikle XIII. yüzyılın ikinci yarısında demografik yapısında görülen değişim ve bu değişimle birlikte ortaya çıkan ekonomik faaliyetlerdeki canlanma incelenmiştir. Üçüncü bölümde; bölgede yaşanan yoğun ticari ilişkiler neticesinde kültürel alandaki etkileşimler değerlendirilerek, bölgedeki kültürel etkileşimin mimariye etkileri incelenmiştir. Sonuç olarak; XIII. ve XV. yüzyıllarda Doğu Karadeniz Bölgesi'nde hüküm süren Trabzon İmparatorluğu'nun sosyal, ekonomik ve kültürel faaliyetlerindeki gelişmeler imparatorluğun çevresindeki Türklerle ilişkileri ekseninde incelenmiş ve kaynakların imkân verdiği ölçüde detaylı bir şekilde ortaya konmaya çalışılmıştır.
Moğollarda din ve devlet ilişkisi (1206-1294)
Moğolların tarih sahnesine çıkışı Cengiz Han ile olmuştur. 1206 yılında gerçekleşen kurultayda birleşen Moğollar, büyük bir istila harekâtına girişmiş ve Cengiz Han'ın hükümdarlık yıllarında Türkistan, Çin'in bir bölümü ve İran coğrafyasına kadar uzanan geniş bir coğrafyayı ele geçirmişlerdir. Cengiz Han'ın ölümünden sonra da fetihler devam etmiş ve XIII. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Moğollar, bilinen dünyanın büyük bir bölümüne hükmeder konuma gelmişlerdir. Ancak XIII. yüzyıl ortalarından itibaren siyasi birlik bozulmuş ve dünyanın farklı yerlerinde yarı bağımsız Moğol devletleri ortaya çıkmıştır. Sembolik de olsa Büyük Moğol Kağanlığı'na bağlı olan Moğol devletleri, Kubilay Han'ın 1294 yılındaki ölümüyle birlikte bağlarını koparmışlardır. Yüz yıl gibi kısa bir sürede büyük bir askeri başarı gösteren Moğolların bu başarısının altıda birden fazla neden yatmaktadır. Dinin son derece önemli olduğu Orta Çağ'da Moğolların dini yaklaşımı da askeri harekâtların başarıya ulaşmasına etki etmiştir. Bizlere de son derece tanıdık gelen Gök Tanrı inancına mensup olan Moğollar, gittikleri hiçbir bölgede din adamlarına ve -bilinçli bir şekilde- dini değerlere saldırmamışlardır. Moğollara göre bütün dinler, Tanrı'ya ulaşmanın farklı yolları idi. Bu yüzden, hangi inanca mensup olursa olsun, din adamlarını vergiden muaf tutmuş ve onlara hürmet etmişlerdir. Din adamlarının toplum üzerinde son derece etkili olduğu Orta Çağ'da, Moğolların söz konusu yaklaşımı, rakiplerinin "dini argümanla birleşme" ihtimalini zayıflatmıştır. Öte yandan Moğolların dini yaklaşımı, XIII. yüzyılın ortalarında bir dönüşüm içerisine girmiştir. Semavi dinlere göre ilkel bir inanca sahip olan Moğollar, ele geçirdikleri coğrafyadaki dinlere girmişlerdir. Söz konusu bu dini dönüşüm, ayrılıkların derinleşmesine zemin hazırlamış ve siyasi çıkarların da etkisiyle, özellikle rakip devletlerin sınırlarında kurulan Altın Orda ve İlhanlı Devleti arasında içe dönük bir mücadelenin başlamasına zemin hazırlamıştır. XIII. yüzyılın sonlarına doğru Moğollar, ele geçirdikleri bölgelerin dinlerinden ve kültürlerinden etkilenerek asimile olmuşlardır. Böylece yüz yıl boyunca dünyayı etkisi altına alan Moğol istilasının sonu gelmiş ancak bıraktığı izler büyük dönüşümleri tetiklemiştir. Anahtar kelimeler: Moğol, Cengiz Han, Din, İslamiyet, Hristiyan, Budizm.
II. Meşrutiyet Dönemi İstanbul'unda adi suçlar (1908-1918)
II. Meşrutiyet'in ilanıyla Osmanlı Devleti; siyasi, iktisadi, hukuki, askerî ve sosyal alanda birçok değişimin yaşandığı bir sürece girmiştir. Özellikle 1908-1918 yılları arasında Osmanlı Devleti'nin yaşadığı isyanlar, siyasi kamplaşmalar, faili meçhul cinayetler, savaşlar, göçler, ekonomik bunalımlar başkent olması nedeniyle ilk önce İstanbul'da tesirini göstermiş ve şehrin güvenlik ve asayişi bu durumdan olumsuz etkilenmiştir. Şehirde her geçen gün artan suç vakaları ve güvenlik kaygıları İstanbul sakinlerini tedirgin ettiği gibi bürokratik ve siyasi çevrelerde bu durumdan rahatsız olmuştur. II. Abdülhamit devrinden kalma kolluk güçleri ise İstanbul'daki suç vakalarına zamanında müdahale edememiş ve şehrin asayişini temin etmede yetersiz kalmıştır. Bu durum İstanbul'daki asayiş unsurlarının modernleşmesini kaçınılmaz kılarken II. Meşrutiyet döneminde güvenlik güçlerinin merkezileşmesi ve mesleklerinde uzmanlaşmaları için önemli adımlar atılmasını sağlamıştır. Bu çalışma 1908-1918 yılları arasında önemli kırılmalar yaşayan Osmanlı Devleti'nin başkenti İstanbul'da yaygın olarak işlenen adi ve cinsel içerikli suçları ve bu suçları işleyen suçluları ele almıştır. Aynı zamanda İstanbul'da suç olgusunu ortaya çıkaran etkenlere ve güvenlik güçlerinin ne gibi tedbirler aldığına değinilmiştir. Anahtar Kelimeler: II. Meşrutiyet Dönemi, İstanbul, Suç, Suçlular, Asayiş ve Güvenlik.
Antik Hellen toplumlarında korsanlık: Başlangıcından Hellenistik Dönem'e kadar
Denizaşırı faaliyetler göz önünde bulundurulmaksızın Hellen uygarlığının ekonomik, kültürel, siyasal ve sosyal tarihini doğru bir şekilde analiz etmek mümkün olmayacaktır. Deniz ulaşımı, Akdeniz'de ve daha spesifik olarak Ege Denizi coğrafyası içerisinde tarih öncesi dönemlerden kalma bir alışkanlık veya bir zorunluluk olarak neredeyse hep var olmuştur. Denizel açıdan halihazırda var olan bilgi birikimi üzerine inşa olan Hellen Uygarlığı da bu tradisyonu geliştirmiş ve kendinden sonraki nesillere başarıyla aktarmıştır. Ancak tüm bu süreç her daim pozitif ilerlememiş; doğal ve coğrafi muhalefetlerin yanı sıra beşeri bir muhalefet de deniz ulaşımını güvensiz kılmıştır. Modern insanın adına "korsanlık" dediği bu gasp eylemi her ne kadar daha eski dönemlere tarihlendirilmiş olsa da tam anlamıyla Arkaik ve Klasik Hellen Dünyası'nda belirgin çizgilere sahip olmuştur. Korsanlık faaliyetleri konusunda Hellen toplumları hem etken hem de edilgen konumda sıkça yer almış ve bazı kritik dönemlerde bu faaliyetlerin oynadığı rol Antik Dönem tarihini şekillendirmiştir. Hellenler için korsanlık bazen kıtlık zamanında geçim sağlamak için bir araç bazen de savaş zamanında bir strateji olmuştur. Dolayısıyla tüm bu tarihsel süreç içerisinde korsanlığın halk nezdinde yarattığı algı da sürekli değişmiştir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Hellen, Korsanlık, Gemiler, Ticaret, Deniz Ulaşımı.
Osmanlı Devleti'nde kadıların askeri seferler sırasındaki görevleri
Osmanlı Devleti, sınırlarını genişletmesiyle beraber toprak düzeninin şekillenmesini etkilemiş; ülke eyaletlere, eyaletler sancaklara, sancaklar ise kazalara ayrılmıştır. Eyaletlerde beylerbeyi, sancaklarda sancakbeyi ve kazalarda da kadılar yer almıştır. Osmanlı Devleti kurulduğu andan itibaren devletin kurumları arasında yer alan kadılar, belli bir süreliğine kaza adı verilen yerlere atanarak, görev bölgelerinde yargı yetkisine sahip hakimliği, merkezden gelen emirleri uygulamayı ve denetlemeyi, yetki alanını kapsayan yerlerde beledi hizmetleri yerine getirmeyi üstlenmiştir. Yargıçlık, mülki ve idari görevlerine ek olarak kadılar, devletin hem karada hem de denizde savaşa giriştiği zaman sefer organizasyonlarının içerisinde yer almıştır. Bu çalışmada mühimme defterlerindeki hükümler tasnif edilerek, XVI. yüzyılın ikinci yarısından XVIII. yüzyılın sonuna kadar olan dönemi kapsayan seferler sırasında kadılara gönderilen emirler incelenmiştir. Mühimme defterlerine göre kadılık kurumu ve sefer organizasyonları birleştirilerek, kadılardan sefer zamanı yerine getirilmesi istenilen görevler tespit edilmeye çalışılmıştır.
Demokrat parti döneminde İzmir'de sanat yaşamı (1950-1960)
14 Mayıs 1950 seçimlerini Demokrat Parti'nin kazanmasıyla çok parti dönemine geçilmiştir. On yıllık bir Demokrat Parti dönemiyle, demokrasi söyleminin öne çıkmasıyla, savaşın bıraktığı izlerin silinmesi ve insanların rahata kavuşmasının beraberinde geleceği düşünülmüştür. Bunun için çabalansa da istenilen sonuç alınamamıştır. Sanatçılar, yaptıkları sanatla insanları eğlendirmenin yanında, fikirlerini sanat yoluyla insanlara ulaştırmaları olmuştur. Halk tabakasına inmek sadece siyasetle olabilen bir iş değildir. Sanatın ve sanatçının yansıttıkları bir o kadar önemlidir. Bu süreçte Demokrat Parti döneminde İzmir'de sanatçıya verilen değer ölçülmektedir. Tiyatro ve sinema alanında ilerlemek isteniyor fakat kararlaştırılan işlerin yapımı uzun zamanlara yayılıyor. İzmir Belediye başkanlarının değişimi işlerin devamlılığını aksatmış olmaktaydı. Bu dönemde tiyatro liberalleşmenin de etkisiyle devlet desteği alamamıştır. Bu durum devlet tiyatrolarını sıkıntıya sokmuştur. İzmir Şehir Tiyatrosu'da bu süreçten en çok etkilenen kuruluş olmuştur. İzmir halkı şehrinde sanatı canlı kılmak için toplulukları desteklemiştir. İstanbul ve Ankara'dan gelen sanatçıların verdikleri röportajlarda İzmir halkının sanata ne kadar ilgili ve büyük beklentileri olduklarını dile getirmişlerdir. Gösterilerde biletlerin hızla tükenmesi ve salonlarda uzun kuyruklar yaşanması en büyük örneği olmuştur. Tiyatroya bu kadar ilgili olan bir şehrin, kendine has bir tiyatroya kavuşması sancılı bir süreçte gerçekleşmiştir. Hali hazırda bulunan tiyatrosunun kapanması ve kente ait bir tiyatronun oluşturulmasını sadece sanat sever insanların aldıkları kararlarla gerçekleşmediği görülmektedir. Amatör grupların çoğalması okullarda da etkili olmuştur. Liselerde öğrenciler, öğretmenlerinin yönetmenliğinde birçok tiyatro oyunu hazırlamışlardır. İzmir belediye başkanları İzmir Şehir Tiyatrosu'nun açılması ve bina çalışmaları için planlamalarda bulunmuştur. Belediye desteği olmadan açılan tiyatroların ömrü oldukça kısa olmuştur. Desteğin tam anlamda sağlanması uzun sürdüğü için, İzmir dışarıdan gelen sanatçıların şehri konumunda olmuştur. Aynı şekilde sanat ihtiyacını karşılamak için İzmir, özel tiyatrolar açmış ve sayılarında hızlı bir artış gözlemlenmiştir. 1950'ler Türkiye'sinde sinema bilinçli kişiler tarafından yönetilerek sanatsal bir boyut kazanmıştır. Fakat teknik alanın eksikliği, yabancı filmlerin artışı gibi sorunlar yaşamaktaydı. İzmir'de 1950-1960 tarihlerinde aktif olarak altmışa yakın açık ve kapalı olarak sinema çalışmaktadır. Sinemalar özel kişilerin yönetiminde olsa da düzenlemeler devlet tarafından yapılmaktadır. Halkın ihtiyaçlarına göre şekillenen yönetmenlikler belediye tarafından her ay kontrolü sağlanmaktadır. Denetim ne kadar sıklıkla yapılsa da sinemacılar daha çok para elde etmek için farklı yollara başvurmaktadır. Seyirciye istediğini vermek için tamamen arz talebe dönüşen bir hal almıştır. Sinemayı ciddiye alan ülkelerde ticari sinema salonlarının yanı sıra kurulan sanat sinemaları bizde kurulamamıştır. Sinema kulüplerinin, müzelerinin önemi anlaşılmamış, filmoloji diye bir eğitim dalı olduğu farkına varılmamıştır. Bizim seyircimiz ticari sinemanın kendisine öğrettiği üzerine düşünmeyen, başka örneklerle karşılaştırmadan kabul etmiş sinema sanatıdır. Sinemaya gösterilecek iki ilgili yol vardır. Birincisi onun varlığını korumak için gösterilen milli alaka ki bu tamamen devletin elindedir, ve ikinci olarak piyasa sineması olmasını önlemek için gösterilecek yine milli ve yönetici alakadır. Bu da halkın elinde olan bir güçtür.
Afiyet Gazetesi'ne göre sağlık ve beslenme
Bu çalışmada 26 Teşrin-i evvel 1329 (8 Kasım 1913)- 24 Kanun-i Sani 1330 (6 Şubat 1915) tarihleri arasında haftalık olarak yayımlanan Afiyet Gazetesi incelenmiştir. Afiyet Gazetesi Osmanlı basınında yer alan önemli sağlık yayınlarındandır. Döneminin sağlık yayınlarından farklılaşarak resmen aile hekimi rolü üstlenerek okuyucularının her derdine fayda bulmayı amaç edinmiştir. Gazete bilgilendirici olmasının yanı sıra, sayfalarında yer verdiği bilmeceler, fıkralarla da okuyucularını eğlendirmiştir. Geniş bir perspektif sunarak siyaset ve din gibi belirli konuları dışarıda bırakarak neredeyse her alanda içerik sağlamıştır. Gazete genel olarak sağlık ve beslenme konularına odaklanmasına rağmen fıkra, bilmece, ev ekonomisi, ticaret, moda, güzellik, ev işleri, pratik bilgiler, yemek tarifleri, sağlıklı beslenme ve fenni bilgiler gibi çeşitli konuları da içeren geniş bir içerik yelpazesi sunmaktadır. Bu geniş içeriği sayesinde okuyucu kitlesini her zaman aktif tutmayı başarmıştır. Bu çalışmanın amacı, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde yayımlanan Afiyet Gazetesi'nin sağlık odaklı içeriği üzerine odaklanarak, dönemin sağlık gelişmeleri ve önemli bilgileri hakkında kapsamlı içerik sunmaktır. Amacımız, okuyuculara o dönemin güncel sağlık bilgileri ile sağlıklı yaşam konusunda rehberlik etmektir. Araştırmanın kapsamını 1913-1915 yılları arasında yayımlanan Afiyet Gazetesi'nin 62 sayısı oluşturmaktadır. Gazetede yer alan tüm sağlık, bilim, sağlıklı beslenme verileri incelenmiştir. Okuyucuların da kolay anlayabilmeleri açısından transkripsiyonları haricinde günümüz Türkçesine çevrilmiş halleri de verilmiştir. Gazetenin ilk sayısında yer alan ''Sağlam fikir, sağlam vücutta bulunur'' sözünden hareketle çıkarılmış olduğu tüm sayılarının bu cümleyi tamamlayıcı nitelikte olduğu görülmüştür.
Kültürel miras bağlamında batı Anadolu beylik başkentleri
Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkımından, Osmanlı Devleti'nin kuruluşuna kadar ortaya çıkan süreçte Anadolu topraklarında 'Beylikler Dönemi' adını verdiğimiz bir dönem ortaya çıkmıştı. Özellikle XIII. yüzyıl ve XIV. yüzyıllar arasında hakimiyet kuran beylikler, çalışmamızda da üzerinde durduğumuz Aydınoğulları, Menteşeoğulları, Saruhanoğulları, Germiyanoğulları ve Karesioğulları Beylikleridir. Bu beyliklerin Selçuklu Devletinin devamı niteliğinde olduğu ve Osmanlı Devleti'ne geçişte ise köprü olduğu söylemek mümkündür. Beyliklerin başkentlerini kültürel miras bağlamında ele aldığımızda ve incelediğimizde kendinden önceki devletlerin geleneklerini sürdürdüklerini, mimari eserler konusunda da var olanın üzerine kattıklarını ve ayrıca ''Beylikler Dönemi'' yeniliği olarak adlandırdığımız bir çok yeniliğe de imza atmış olduklarını görmekteyiz.
Atatürk Dönemi Aydın milletvekilleri ve meclisteki faaliyetleri (1923-1938)
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra Aydın İli, genel seçimlerde önemli bir rol oynamıştır. Bu seçimler Aydın'ın siyasi, sosyal ve ekonomik yapısını etkilemiş ve bölgenin Cumhuriyet'in inşasında ki rolünü de oluşturmuştur. Cumhuriyetin kuruluş ve inşa sürecinde görev yapmış olan Aydın milletvekilleri, önemli roller üstlenmişlerdir. Bu dönem içerisinde bulunan Aydın milletvekilleri, modern Türkiye'nin temellerini atmaya yönelik vizyonlara sahip bireylerden oluşmuştur. Aydın milletvekilleri Türkiye'nin sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi alanlarında çeşitli faaliyetlerde bulunmuşlardır. Eğitim reformlarına destek vermişler, sağlık alanında önemli adımlar atmışlardır. Aydın milletvekilleri arasında önemli bakanlıklar yapmış isimlerde bulunmaktadır. Atatürk döneminde bulunan Aydın milletvekilleri, Türkiye'nin iç ve dış politikalarında da önemli rollerde bulunmuşlardır. Bu dönemde uluslararası ilişkilerde aktif bir politika izlenmiş, Türkiye'nin de uluslararası arenadaki konumu güçlendirilmiştir. Hazırlanmış olan tez, toplam beş bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Türkiye'deki genel seçimler hakkında bilgiler verilmiş, ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci bölümlerde ise Aydın Milletvekillerinin özgeçmişleri ve faaliyetleri incelenmiştir.
Soğdlar
Orta Asya'da Ceyhun ve Seyhun nehirleri arasında kalan Soğd bölgesi geniş ve bereketli olup tarihi bir konuma sahiptir. Soğdlar ticari faaliyetleri, sanat eserleri ve dilleriyle etkileşimde oldukları her millette iz bırakmışlardır. Hiçbir zaman siyasi bir birlik kuramayan, devlet olamayan Soğdlar kıvrak zekâları sayesinde uzun süre varlıklarını sürdürmüşlerdir. Soğdlar ticari hayatta son derece mahir bir topluluktur. Bu nedenle İpek Yolu ticareti güzergâhında Soğdça önem kazanmıştır. Ticari faaliyetler sebebiyle uzak diyarlar arasında gidip gelen Soğdlar pek çok kültürel malzemenin başka yerlere taşınmasında aracılık etmişlerdir. Eğlenceye, sanata düşkün, eğitime değer veren dini inançlarına bağlı bu toplum kültürel açıdan ele alındığında dönemin toplumlarına göre ileri düzeydedir. Kadına değer veren, evlilik sözleşmesi ile kadının haklarını koruma altına alan, çocukları okuma yazma konusunda eğiten bir toplumdur. Özgürlükçü bir ortama sahip olan Soğdlarda tapınaklar yan yanadır. Yüzyıllar önce, yaşamlarını savaşmak yerine öğrenmek, para kazanmak, eğlenmek için harcayan bu toplumun kültürünü incelemek önemlidir.
XXI. yüzyıl Türk dünyasında ortak teşkilatlar
Millet, ortak bir geçmişe sahip olan ve birlikte yaşama arzusu gösteren insan topluluğu olarak manevi bir ilkeye, bir ruha dayalıdır. Millet olmak ortak bir geçmişten gelen tarihi sahiplenmektir. Bir milleti millet yapan öge, birlikte yaşama arzusunun tüm bireylerde var olmasıdır. Millet kavramı devamlılık ve ebedîlik düşünü ifade eder. Bu bakımdan da millet, manevi bir varlığın karşılığıdır. Bir milleti teşkil eden toplulukların amacı diğer milletlere karşı ortak menfaatlerini korumak, inanışlarını, hayat tarzlarını ve iradelerini devam ettirmektir. Halk ise belli bir zaman diliminde, belli bir yerde yaşayan insan topluluğudur. Halk kavramında devamlılık yoktur. Milletler politik bir örgütlenme sonucunda iradesini ortaya koymaya başlamasıyla devlet şeklini alır. Devlet bir milletin bir toprak parçası üzerinde politik bir örgütlenme sonucu ortaya çıkan kişiliğidir. Mazisi kırk asrı aşan Türkler ise ortaya çıktıkları dönemden beri millet olma bilincine sahip olmuş ve dünyanın neredeyse tamamına yayılarak diğer halkları da kendi bünyelerinde barındırıp devlet olabilme şuuruna erişmişlerdir. Türk milleti aynı anda farklı coğrafyalarda devlet kurabilmiş ve kendi medeniyetlerini devam ettirmişlerdir. Türkler millet olma duygularını muhafaza ederek teşkilatlandıkları dönemlerde dünya tarihine yön verebilmiş lakin bu duygudan uzaklaştıklarında ise benliklerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır. XIX. yüzyıl sonlarına doğru birlikteliklerinden uzaklaşan Türk dünyası, XX. yüzyıl başlarında donanımlı liderlerin ortaya çıkmasıyla tekrar bu düşünceye sarılmaya başlamışlardır. Verilen mücadeleler XX. yüzyıl başlarında sonuç vermemiş olsa bile aynı yüzyılın sonlarında SSCB'nin dağılmasıyla birlikte bağımsızlığını elde eden Türk devletlerinin ortaya çıkması, Türk Dünyasının kendi benliğine geri dönüş yapmasına olanak sağlamıştır. Türk devletleri mevcudiyetlerini sağladıkları gibi birliktelik oluşturmak adına çeşitli çalışmalara başlamıştır. XXI. yüzyıla gelindiğinde ise Türk dünyasında ortak hareket mekanizmaları geliştirebilmek adına çeşitli faaliyetlerin hız kesmeden devam ettiği görülmüştür. Bu çalışmada Türk Dünyasının ortaya koyduğu teşkilatlar ve organizasyonlar detaylarıyla ortaya koyulacaktır.
Konstantinopolis'in yeni başkent olmasının Hristiyanlık üzerindeki etkileri
Hz. İsa'ya vahyedildiği, kabul edilen tarihten itibaren Hristiyanlık, zaman içinde pek çok değişikliğe uğramış ve farklı görüşlerden kaynaklanan gruplaşmalarla şekillenen bir din haline gelmiştir. Bu değişimlerin ve gruplaşmaların en temel sebebi, Hz. İsa'nın yaşadığı dönemde inancını kabul edenlerin sayısının çok az olması ve ölümünden sonraki süreçte, Hristiyanlık dininin serbest bırakılmasına kadar geçen diliminde ortaya çıkan tartışmalardır. Ruhanî bir otoritenin eksikliği, farklı görüşlerin ortaya çıkmasına ve dini konuların açık uçlu bir şekilde yorumlanmasına neden olmuştur. Bu süreçte etkili olan önemli bir gelişme, bugünkü İstanbul olan Konstantinopolis şehrinin I. Konstantin tarafından başkent yapılmasıdır. Çünkü bu olay, Hristiyanlık inancının en büyük iki kilisesi arasında ayrışmalara yol açmış ve ardından I. Constantin önderliğinde gerçekleşen İznik Konsili' ne zemin hazırlamıştır. Bu konsilden sonra, Hristiyanlık kendi içinde kalıcı bir yapı oluşturarak iki ana hat üzerinde şekillenmiştir. Bu çalışmada, Hristiyanlık dininin Konstantinopolis şehri ile nasıl bir gelişim ve değişim yaşadığı incelenecektir.
Büyük Milletlerden İngilizler ve Macarlar adlı eserin transkripsiyon ve değerlendirmesi
Türkiye'de modern coğrafya biliminin öncülerinden biri olarak kabul edilen ve ülkemizde coğrafya eğitiminin gelişimine büyük katkılarda bulunan Faik Sabri Duran gerek kişiliği gerekse de yaptığı çalışmalar ile Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş aşamasındaki milletleşme sürecine ışık tutması açısından da dikkat çeken önemli isimlerden biridir. Türk okuyucusunun kendi milletini anlaması ve karşılaştırmalı bir bilinç geliştirmesi için önemli çalışmalar yürüten Faik Sabri Duran dönemin eğitim ve kültür politikalarıyla da uyumlu çalışmalar yürütmüş ve bu bağlamda pek çok eser kaleme almıştır. Onun kaleme aldığı eserlerden biri de "Büyük Milletlerden İngilizler ve Macarlar" adlı çalışmasıdır. Osmanlı Türkçesi ile kaleme alınmış olan bu eser sade ve edebi bir dil ile kaleme alınmıştır. "Büyük Milletlerden İngilizler ve Macarlar" adlı kitap farklı milletlerin tarihsel gelişimlerini, kültürel özelliklerini ve toplumsal yapıları üzerinden karşılaştırmalı olarak ele alması bakımından önemlidir. Bu kitap, okuyuculara hem İngilizler hem de Macarlar hakkında derinlemesine bilgi sunarken, millet olma bilincinin nasıl şekillendiğini anlamaya da katkı sağlamaktadır. Kitapta, İngilizler ve Macarların tarih boyunca geçirdiği sosyal, kültürel ve siyasal evreler, onların "büyük millet" olma vasfını nasıl kazandıkları bağlamında incelenmiştir. Duran, her iki milletin tarihî olaylar karşısındaki tutumlarını, kurumlarını nasıl şekillendirdiklerini ve toplumsal bilinçlerini nasıl geliştirdiklerini açıklarken, aynı zamanda okuyucuya genel bir medeniyet tasavvuru da sunmaktadır. Bu kitap sadece tarihî olayları aktarmakla kalmayıp, milletlerin karakter özelliklerini, değer sistemlerini ve toplumsal düzenlerini de anlamaya çalışması açısından da önem arz etmektedir. Yazar İngilizlerin denizcilik, siyasal istikrar ve sömürgecilik üzerinden gelişen modern devlet yapıları ile Macarların Orta Avrupa'daki mücadeleci ve kültürel olarak güçlü kimliklerini, karşılaştırmalı biçimde sunarak okuyucuya hem benzerlikleri hem de farklılıkları aktarmaktadır. Bu yönüyle kitap, coğrafya, sosyoloji ve tarih meraklıları için kıymetli bir kaynak niteliğindedir.
Keşmir Sultanlığı (1339-1586)
'Asya'nın kalbi" ve "Hindistan tacı ve incisi", gibi isimlerle adlandırılan kendi halkının gözünden bakıldığında ise ''cennet vadisi'' sıfatını hak eden dünyanın ender güzellikteki yerlerinden biri olan Keşmir, Hindistan, Pakistan, Afganistan, Çin'in Uygur Özerk bölgesi ve Tibet ile komşudur. Türkistan'dan Hindistan'a açılan bir koridorda yer alan bölge, dünyanın en yüksek sıradağları Himalayalar üzerinde son derece engebeli bir arazi üzerinde kurulmasına rağmen sahip olduğu stratejik ve coğrafi özelliklerinden dolayı tarihîn ilk dönemlerinden itibaren siyasî, askerî, dinî ve ticari pek çok hadiseye ev sahipliği yapmıştır. Stratejik önemini günümüzde de koruyan Keşmir, Güney Asya siyasetinde belirleyici bir unsurdur. Keşmir, tarihsel süreç içinde Budizm, Hinduizm ve İslâmiyet gibi farklı din ve inançlara ev sahipliği yapmış, stratejik öneme sahip bir bölgedir. Hindistan'ı fethetmeye yönelik seferler düzenleyen İslâm orduları, Keşmir'i ele geçirmeye çalışmış; ancak bölgenin zorlu coğrafi koşulları nedeniyle bu girişimlerinde başarılı olamamışlardır. Bölgede, Müslüman bir hanedan olan Şah Mirza Hanedanlığının iktidara gelmesiyle birlikte krallıktan sultanlığa geçiş süreci başlamıştır. 1339-1586 yılları arasında hüküm süren Keşmir Sultanlığı, sırasıyla Şah Mirza ve Çak Hanedanlıkları tarafından yönetilmiştir. Sultan Zeynel Abidin döneminde, Keşmir Sultanlığı siyasî, ekonomik ve kültürel açıdan en güçlü dönemini yaşamıştır. Şah Mirza Hanedanlığının ardından yönetimi ele geçiren Çak Hanedanlığı döneminde ise, artan otorite boşlukları, siyasî ve dinî çatışmalar ile iç isyanlar, bölgenin istikrarını sarsmıştır. Bu ortamdan yararlanan Haydar Mirza Duğlat, Keşmir'de Bâbürlüler adına geçici bir hâkimiyet kurmuştur. Ancak onun on yıl süren iktidarının ardından Çak Hanedanlığı, bölgedeki yönetimi yeniden ele geçirmiştir. Bâbürlü hükümdarı Ekber Şah, 1586 yılında, Çak Hanedanından Sultan Yakup Şah'ın iktidarında yaşanan iç karışıklıklar ile Sünni-Şii çatışmalarının oluşturduğu istikrarsız ortamdan faydalanarak Keşmir'i ele geçirmiştir. Bâbürlülerin bölgede tam anlamıyla hâkimiyet kurmaları ise 1589 yılında gerçekleşmiştir.
Osmanlı Saray teşkilatında Doğancı Koğuşu
Osmanlı idarî ve askeri yapısının temelini oluşturan Enderûn saray okulu Osmanlı İmparatorluğunun klasik döneminde önemli bir yer tutmaktaydı. Padişahın da yaşam alanı olan Topkapı Sarayı'nın üçüncü avlusu aynı zamanda Enderûn avlusu idi. Burada devşirilmiş yahut esir edilmiş Hristiyan çocukları eğitilerek dönemin mülkiye mezunlarıyetiştirilmekteydi. Bu gençler ya düşük odalardan ayrılıp kapıkulu sipahi bölüklerinde kendilerine yer buluyor ya da Has Oda'ya kadar yükselerek padişahın hizmetindeki kırk Has Odalı ağadan biri oluyordu. Buradan da imparatorluk kurumlarından herhangi birine yönetici olur ve şansı da varsa sadrazamlığa kadar yükselebilirdi. Bu okulun beş kaftanlı koğuşu vardı ve bunlardan beşincisi Doğancı Koğuşu'dur. Doğancı Koğuşu'nun iç oğlanlarına doğancı, bâzî ya da toganî unvanları verilmiştir. Bu doğancılar hem ilmî eğitimleri ile uğraşır hem de eskilerinden doğancılığı öğrenirlerdi. Padişah ile ava gider ve bağlı devletlerden ve Mısır eyaletinden gelen doğanları besleyerek eğitirlerdi. Bir doğancı, Büyük Oda'daki eğitimi sonrası önce Seferli Koğuşu'na, sonra Hazine Koğuşu'na ve nihayetinde Has Oda'ya alınırdı. Has Oda'da önce üçüncü doğancı, sonra ikinci doğancı olur ve en sonunda doğancıbaşı olarak Doğancı Koğuşu'nun ve dış saray doğancılarının amiri olurdu. Doğancıbaşılar, XVII. yüzyılda Avcı Mehmed'in av düşkünlüğü nedeniyle de devletin önemli mevkilerine getirilmişlerdir. Düşük kıdemdeki doğancıların çıkmaları kapıkulu sipahi bölüklerine Has Odalıların ki ise vezirlikten kapıcıbaşılığa kadar çeşitli görevlere yapılırdı. Doğancı Koğuşu H. 1084 yılında kaldırılmaya başlanmış ve sonraki beş yıl içerisinde Enderûn'da sadece bir doğancı kalmıştır. Bu doğancının ileriki yıllarda çıkması ile de Doğancı Koğuşu tarihsel işlevini tamamlamıştır.
1840 temettuat defterlerine göre Korkuteli kazasının sosyoekonomik dinamikleri
1840 temettuat defterlerine göre Korkuteli kazasının sosyoekonomik dinamikleri başlıklı tezimde, yörenin ekonomisine dair bir perspektif oluşturmakla beraber Osmanlı taşra toplumunun yaşayış biçimlerine dair tespitler yapılmaya çalışılmıştır. Çalışmamın sınırların belirleme noktasında bazı zorunluluklar olduğu gibi esas tespit etmek istediğim noktaların dışına çıkmamaya da özen gösterdim. Bu hususu kısaca açıklamak gerekirse, Bu defterlerin içeriği çalışmada ekonomik durum tespiti yapma açısından kısıtlı veri içermekte olduğu için, ürün bilgileri ya da elde edilen ürün miktarları bulunmadığı için bunlarla ilgili değerlendirme yapma şansım olmadı. Öte yandan kendi belirlediğim önceliklere göre defterlerde kayıtlı köylere ait verileri imkanlar dahilin de incelemek ve döneme ait bir tespit yapmak istedim. Bu verilerden yola çıkarak bugüne ait bir karşılaştırma işin başında belirlenen hedeflerin dışına çıkmak olacağından bu yapılmamıştır. İstanos nahiyesine bağlı 46 adet köyün kayıtlı olduğu üç farklı defter bu çalışmanın temelini oluşturur. Başbakanlık Osmanlı Arşivinde bulunan bu defterlerde köyler ayrı ayrı kayıt altına alınmıştır. Anahtar kelimeler: Osmanlı, Tanzimat, Temettuat, İstanos
Tarih araştırmalarına bir kaynak olarak Takvim-i Vekayi (1831-1840)
Gazeteler, toplumların geçirdikleri aşamaları ve toplumların başlarından geçen olayları kaydeden bir çeşit hatıra defterleridir. Bu nedenle basın târihi üzerine yapılan araştırmalar sadece bir metnin sunuluş biçiminden ibâret olmayıp, bunun yanında bir milletin olaylara verdiği tepkileri ve yaşanan süreçler içerisinde açığa çıkan çeşitli görüşleri ortaya koyarak, bu görüşlerin sonraki dönemlerde "toplum bilinci"nin oluşmasında ne kadar katkı yaptığının anlaşılmasına olanak sağlar. Osmanlı Devleti'nde tamamen Türkçe çıkan süreli yayınların başlangıcı olan Takvîm-i Vekayi devlet tarafından çıkarılmış ve bu nedenle devlet görüşünü ön plânda tutmuştu. Öte taraftan gazete dünyadaki bilimsel, teknik ve sosyâl gelişmeler hakkında da bilgi veriyordu. Gazetenin bu özelliği, ileride resmî görüşe karşı bir tepkiyi beraberinde getirerek, 1860 sonrası dönemde yoğun bir basım faâliyetine yol açmıştı ve bu sebeple bugünkü Türk Milleti'nin dünya görüşünü belirleyecek bir sürecin de başlamasına etki etmişti. Bu dönemde çeşitli görüşler ortaya atılarak etkilerini bugün görmekte olduğumuz ve gelecekte de göreceğimiz akımlar meydana getirilmişti. Bu öneme dayanarak Takvîm-i Vekayi'nin kaybolmuş olan fihristlerinin alanında yapılan çalışmalara bir katkı yapabilmesi, akademik çalışmaların yapımı sürecinde Takvim-i Vekayi'den daha çok faydalanılması ve araştırmanların araştırma sürecinde daha hızlı hareket edebilmelerine olanak yaratmak için biz bu çalışmayı meydana getirdik. Takvim-i Vekayi'ye ait bazı koleksiyonlar bulunmakla birlikte bu çalışmada Hakkı Tarık Us Koleksiyonu'ndan yararlanılmıştır. Koleksiyonda eksik görülen sayılar ise Anadolu Üniversitesi'nde ve İzmir Milli Kütüphane'de bulunan koleksiyonlar kullanarak tamamlanmıştır. Gazetede yer alan haberler konularına göre sınıflandırılarak bir fihristte olması gerektiği gibi özet şeklinde, gazetelerin çıkış tarihlerine göre sıralanmıştır. Haber özetlerinin altında haberin çıkış tarihi, gazete numarası ve haberin bulunduğu sayfa veya sayfalar verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Takvim-i Vekayi, II. Mahmud, Esad Efendi, 19. Yüzyıl
Dördüncü Umumi Müfettişlik: Kurulması, çalışmaları ve kaldırılması
1927?de kurulan Umum Müfettişlik Teşkilatı daha sonraki yıllarda sayısı arttırılarak Cumhuriyet Dönemi?nin önemli kurumları arasına sokulmuştur. Bulundukları bölgelerde güvenlik, ekonomik, sağlık, sosyal, kültürel açıdan kalkınmayı sağlayan Umumi Müfettişlikler 1947?de fiilen, 1952?de resmen kaldırılmıştır. Dördüncü Umumi Müfettişlik merkezi Elazığ olmak üzere 6 Ocak 1936?da kurulmuş ve Tunceli, Bingöl, Erzincan illerini kapsamıştır. Müfettişliğin başına Korgeneral Abdullah Alpdoğan getirilmiştir. Buradaki çalışmaların temel amacı; aşiret düzenini ortadan kaldırarak bölgeyi ağaların hâkimiyetinden kurtarmak ve buraya Cumhuriyet?in ilkelerini götürmektir. Çalışmam, dönemin koşulları göz önüne alınarak ve neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde konuyla ilgili veriler gerek arşiv belgeleri, toplantı tutanakları, gerekse yerel ve ulusal basın sistemli bir şekilde değerlendirilerek hazırlandı. Bu çalışmamda Dördüncü Umumi Müfettişliğin, kurulması ve çalışmaları ele alınarak bölgenin sosyal, ekonomik ve kültürel değişimi irdelenmeye çalışılmıştır
Osmanlılarda keyif verici bir madde: Esrarın hikâyesi
Esrar, modern manada merkezi sinir sistemi ve beyin üzerindeki etkisiyle kişiyi kendi sınırları dışına çıkmış olma zannına sokan uyuşturucu maddelerden biridir. Fakat ne insanın sınırlarını aşma arzusu ne de bunun için başvurduğu bu madde modern toplumla yaşıttır. Bu günümüz toplumlarının geçmişi -belkide doğanın bilgisine erişilmeye başlandığı ilk zamanlara kadar uzanan- en eski sorunlarından biridir. Bu açıdan mevcut dünya yalnız tercihleri değil, pek de gönüllüsü olmadığı bu gibi şeylerin de varisi, esrarsa onun neredeyse tüm geçmişinin en yakın şahididir. Osmanlılar da ardılı bizlere ister istemez böylesi bir miras bırakmışlardır. Anadolu'da gelişmeye başladıkları henüz ilk zamanlarda heterodoks guruplar aracılığıyla bununla tanışmış ve bu tanışıklığı nedeni olduğu tüm sorunlarla beraber elde olmaksızın son günlerine kadar korumuşlardır. Bu meyanda belirgin bir "esrar altkültürü"nün taşıyıcısı olarak bundan başta keyif ve vecd ile kimi hastalıkların tedavisi için istifade etmişlerdir. Tıbbi kullanım bir takım ilkel ilaçların imali, esrime ile keyif ise gayr-ı sünni tarikat mensupları ile avamın beklentisini kapsar. Ne var ki uyuşturucu, daha doğrusu o günün tanımıyla keyif verici olarak istimali ecza maksatlı kullanımından çok daha yaygındır. Özellikle de heretik dervişler arasında böyledir ki nitekim bunu Anadolu coğrafyasına getirip de halk arasında yayanlar da onlardır. Ekseriyetle halk da bunu yine keyif için içmiş; öyle ki bu işe mahsus mekânlar dahi yaratmıştır. Nihayetinde ekilip biçilmesinden ülke içi veya ülkelerarası ticaretine, hakkında kaleme alınan ilmi ve edebi eserlerden jargon ve argosuna değin daha pek çok yönüyle beraber tüm bunlar Osmanlı, hatta günümüz toplumunda hala varlığını koruyan küçük ölçekli, fakat gerek nüfuz ettiği farklı kesimler ve gerekse bunların elbirliğiyle inşa ettiği biçim açısından çok yönlü ve belirgin bir esrar altkültürünü meydana getirmiştir. Bu çalışma, Osmanlılardaki söz konusu bu altkültürün tüm yönleriyle tarihi serüvenin ortaya koymayı amaçlar. Anahtar Kelimeler: Osmanlılar, Esrar, Osmanlılarda Esrar, Haşiş, Uyuşturucu.
Roma İmparatorluk Döneminde Prusias ad Hypium
Roma'nın Anadolu'daki ilk eyaletlerinden biri olan Bithynia'nın doğusunda, eskiden Mariandyni ülkesi olarak bilinen coğrafyada, günümüzde ise Düzce ilinin 8 km kuzeyinde yer alan Konuralp adı verilen yerleşimin altında kalmış olan Prusias ad Hypium kenti, Roma İmparatorluğu döneminde bölgenin önemli kentleri arasına girmiş ve bu durumunu uzun bir süre korumuştur. Roma öncesine dair bilgilerimizin sınırlı olduğu kent, Roma'ya hizmet etmiş olan idari ve askeri sınıfa mensup pek çok önemli şahsiyetin de yurdu olmuştur. Çalışmamızda Roma İmparatorluk Döneminde, Prusias ad Hypium kenti ele alınmaktadır. Bu kapsamda, kentin tarihi, sosyokültürel ve idari yapısı vb. gibi birçok konu hakkında çok yönlü bir kaynak taraması yapılmıştır. Kaynak taramasından sonra çalışmamızda, II. el kaynak niteliğindeki Modern çalışmalar ile I. el kaynak olarak değerlendirebileceğimiz, epigrafik, nümizmatik ve filolojik bilgi ve belgelerden yararlanılmış ve bu belgelerin orijinal hallerine de çalışmada yer verilmiştir. Bu doğrultuda çalışmamızda, özellikle İmparatorluk döneminde ünlenen Prusias ad Hypium kentinin Grek kolonistler tarafından kurulduğu ilk yıllardan, Roma İmparatorluğu egemenliğinde timokrasiyle yönetilen aristokratlar şehri haline geldiği zamana kadar geçen süre tüm yönleriyle ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Prusias ad Hypium, Roma İmparatorluğu, Bithynia, Karadeniz,Soylular
Bir kaynak çalışması olarak Takvim-i Vekayi (1840-1849)
Gazeteler, devletlerin ve milletlerin yaşadıklarını ve görüp geçirdiklerini kayıt altına alan birer hatırat gibidirler. Bu sebeple geçmiş dönemin gazeteleri üzerinde çalışma yapmak, sadece yazılmış metinleri bu günün diline tercüme etmek ya da aktarmak değildir. Bunların haricinde basın tarihi alanında yapılan çalışmalar, milletlerin ve devletlerin yaşadıkları olaylara verdikleri tepkileri yansıtır ve olayların geçtiği zamanlardaki ortaya atılan düşüncelerin ve görüşlerin anlaşılmasını sağlarlar. Takvim-i Vekayi Osmanlı Devleti'nde devlet eliyle çıkarılmış ilk gazetedir. Başlangıçta haftada bir yayınlansa daha sonraları düzensiz aralıklarla çıkarılmıştır. İlk sayısı 1 Kasım 1831 tarihinde çıkan Takvim-i Vekayi'nin yayınlanmasına II. Abdülhamid döneminde iki kez ara verilse de gazete yayın hayatını 4 Kasım 1922 tarihine kadar devam ettirmiştir. Gazete Türkçe süreli yayınların başlangıcıdır ve devlet eliyle çıkarıldığı için de devlet görüşünü yansıtmıştır. Takvim-i Vekayi hanedana ait haberleri, devlet kademelerine yapılan atamaları ve ülkenin herhangi bir yerinde meydana gelen hadiseyi yansıttığı gibi, aynı zamanda yabancı ülkelerdeki siyasi gelişmeler, bu ülkelerin Osmanlı Devleti ile ilişkileri ve dünyada meydana gelen sosyal, bilimsel ve teknolojik gelişmeler hakkında da haberler veriyordu. Takvim- Vekayi'nin bir başka önemi de 1860'lardan sonra yoğunlaşacak olan basım faaliyetlerine öncülük etmesidir. Takvim-i Vekayi'nin yukarıda sayılan özelliklerinden dolayı akademik çalışmalarda gazeteden daha çok faydalanılması ve araştırmacıların daha hızlı hareket edebilmesine imkân sağlamak amacıyla bu çalışma meydana getirildi. Gazetede yeralan haberler konularına göre tasnif edilerek, özet şeklinde, gazetelerin çıkış tarihlerine göre sıralanmıştır. Her haberin özetinin altına gazetenin çıkış tarihi, gazetenin sayısı ve haberin bulunduğu sayfa yazılmıştır. Anahtar Kelimeler: İlk Gazete, Gazete, Takvim-i Vekayi, Basın Tarihi, 19.Yüzyıl, Osmanlı'da Basın ve gazetecilik
XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Marmara Bölgesinde depremler
Marmara Bölgesi'nde aktif olan Kuzey Anadolu Fay Hattı, Marmara Denizi'ne ulaşmadan önce üç kola ayrılarak bölgede büyük, sığ ve yıkıcı depremlere neden olmaktadır. Marmara Bölgesi'nde XVIII. yüzyılın ikinci yarısında çok sayıda deprem meydana geldiği, bunlardan bazılarının ağır hasarlara ve can kayıplarına neden olduğu bilinmektedir. Bu dönemde bölgede meydana gelen özellikle 1752 Trakya, 1754 Marmara ve 1766 İstanbul depremleri bölgede ağır yıkımlara neden olmuşlardır. 30 Temmuz 1752 Trakya depreminde en ağır hasar Edirne ve çevresinde meydana gelmiş, yüzden fazla kişi hayatını kaybetmiştir. 2 Eylül 1754 tarihinde İzmit Körfezi'nde meydana gelen deprem, bölgede ağır hasarlara yol açmıştır. Depremdeki can kaybı konusunda net bir bilgi olmamakla beraber elli, altmış ve sekiz yüz rakamlarını aktaran bazı kaynaklar bulunmaktadır. XVIII. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan en şiddetli depremler ise 1766 yılında iki buçuk ay arayla meydana gelen 22/23 Mayıs ve 5 Ağustos İstanbul depremleridir. Bu depremlerin ilki en ağır hasarı İstanbul'da yaratmış ve 4.000-5.000 kişinin hayatını kaybetmesine neden olmuştur. İkincisi ise özellikle Tekirdağ-Mürefte arasındaki alanda ağır hasara ve çok sayıda kişinin hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Bu depremden sonra özellikle Samatya, Galata, Gelibolu, İzmit, Yalova, Midilli, Edirne, Çanakkale, Kadıköy, Gaziköy, Hoşköy ve Söğüt'te ağır hasar kaydedilmiştir. Ayrıca İstanbul'da mayıs ayındaki depremde hasar görmüş olan taş yapılar bu ikinci depremde ya tamamen yıkılmış ya da ağır hasar görmüştür.
Çınaraltı dergisi ve Türk milliyetçiliği
Bu çalışma, 1941-1944 seneleri arasında yüz elli sayı ve 1948 yılında on bir sayıdan meydana gelerek yayımlanan Çınaraltı Dergisi ve Türk Milliyetçiliğini konu edinmektedir. Çalışma beş ana bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde, Çınaraltı dergisinin yayınlandığı dönemi kapsayan İkinci Dünya Savaşı'na ve bu savaş dönemindeki basın-yayın faaliyetlerine yer verilmiştir. Ayrıca savaş döneminde İsmet İnönü'nün uyguladığı dış politikaya ve yaşanan ekonomik sıkıntılar için aldığı önlemlere değinilmiştir. İkinci bölümde, İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) döneminde yayımlanan, Türkçü ve milliyetçi çizgide olan bazı dergilerden bahsedilmiştir. Bu dergilerin çıkış amaçlarına ve yayınlandıkları yıllardaki önemlerine değinilmiştir. Çalışmanın üçüncü bölümünde, Türk, Türkçülük, milliyetçilik ve Türk milliyetçiliği kavramları ayrı ayrı değerlendirilip, bu kavramların anlamlarına ve tarihçelerine yer verilmiştir. Milliyetçilik kavramının çeşitleri ve kuramları da kendi içinde ayrıca değerlendirilmiştir. Dördüncü bölümde, asıl konumuz olan Çınaraltı dergisi ve derginin yazar kadrosuna yer verilmiştir. Bu bölümde Türkçü, fikir ve sanat dergisi olan Çınaraltı dergisinin tanıtımı yapılmış ve derginin o dönem için öneminden ve derginin yayımlanma amacından bahsedilmiştir. Daha sonra Çınaraltı dergisini çıkartan ve dergide birçok makale ve yazısı bulunan Orhan Seyfi Orhon ve Yusuf Ziya Ortaç'ın hayatlarına, fikri ve edebi şahsiyetlerine yer verilmiştir. Çalışmanın son bölümü olan beşinci bölümde ise Çınaraltı dergisinde yazı ve makaleleri bulunana yazarların Türkçülük, milliyetçilik ve Türk milliyetçiliği ile ilgili görüşlerine, değerlendirmelerine ve bu kavramlara olan bakış açılarına yer verilmiştir.
Demokrat Parti döneminde toplumsal değişim açısından basın: Yirminci Asır, Hafta ve Resimli Hayat dergileri
19. yy ile Başlayıp Cumhuriyetin ilanından sonra da devam eden toplumsal değişim hareketi bir gereklilik olarak görülmüştür. 19. yy'da daha çok devlet kurumlarında değişikliğe gidilerek sorunlara çözüm aranmıştır. Modern Türkiye'nin kurulması ile birlikte ana hedef çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşma olmuş ve bu hedefe ulaşma çalışmaları toplumun her alanında kendini göstermeye başlamıştır. Cumhuriyet döneminin temel değişim parametresi de düşünce biçimi üzerine olmuş ve toplumsal hayata bakış yeniden sorgulanmaya başlanmıştır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra başlayan Soğuk Savaş dönemi ile birlikte Türkiye yönünü tamamen batıya dönmüştür. Bu karar Batılı yaşam tarzını da beraberinde getirmiştir. Ortaya çıkan yeni yaşam tarzı medya yoluyla da desteklenmiştir. Çalışmamızın temelini oluşturan Resimli Hayat, Hafta ve Yirminci Asır dergileri bu açıdan önemlidir. 1950'lerde faaliyette bulunan bu dergilerin Türk sosyal hayatını batılı yaşam tarzı doğrultusunda etkilediği ifade edilmektedir. 1950'lerde Amerikan yaşam tarzının Türk toplumuna yerleşmesi kültürel sorunları da beraberinde getirmiştir. Cumhuriyetin ilanı sonrasındaki çağdaşlaşma merkezli Batılılaşma hareketi 1950'lerde Batılılaşma görünümlü Amerikalılaşmaya dönüşmüştür. Bu yeni yaşam tarzının Türk toplumuna yerleşmesi sancılı olmuştur ve Türk toplumunda çeşitli tepkimelere yol açmıştır. Popüler kültür Türk toplumunun her yanını sarmış ve Türkiye küreselleşme ile gelen tek tipleşmenin kurbanlarından biri olmuştur. Anahtar Kelimeler: Hayat, Resimli Hayat, Yirminci Asır, Hafta, Modernleşme, Batılılaşma, Amerikalılaşma,
Türkiyat Mecmuası ve tarih anlayışı (1925-1933)
Türkiyat Enstitüsünün 1924'te Gazi Mustafa Kemal'in talimatı ile kurulmasının ardından enstitünün yayın organı olan Türkiyat Mecmuası 1925'te neşredilmeye başlamıştır. Türkiyat Mecmuasının ilk üç cildinin yayımlandığı 1925-1933 yılları arasındaki dönem tez çalışmamızın da tarih aralığını oluşturmuştur. Cumhuriyetin kurucu kadroları yoğunluklu olarak bu tarih aralığında Türk milletine yeni bir kimlik kazandırmak, Osmanlı'dan devralınan toplum yapısı yerine yeni bir Türk ulusu inşa etmek amacıyla birçok inkılabı hayata geçirmişlerdir. Uygulanan bu inkılapların itici gücü ve dayanak noktası olarak tarih bilimi kullanılmış, bu uygulamalar kapsamında Birinci Türk Tarih Kongresi toplanarak Türk Tarih Tezi oluşturulmuş, tarih bilimi resmi ideolojinin parçası haline gelmiştir. Genel çerçevesi çizilen bu esaslar ışığında Türkiyat Mecmuasının tarih anlayışının tespit edilerek bu dönemde tarih alanında yapılan çalışmalara olan etkilerinin, uyumlu ya da uyumsuz yönlerinin ortaya konması tezimizin problemini oluşturmuştur. Tez çalışmamızın yöntemi olarak; Türkiyat Mecmuasının tarih anlayışını açıklamak maksadıyla derginin bu üç cildinde yayımlanan makalelerin geniş özetleri çıkarılmış ve tarih metodolojisi açısından bir değerlendirilmesi yapılmıştır. Türkiyat Mecmuası, aynı dönemde ortaya çıkan Türk Tarih Tezi'nden farklı olarak, Mehmet Fuat Köprülü'nün Muhafazakar Tarih Tezi kapsamında çağdaş ve bilimsel tarih yazıcılığı metotlarıyla, Türk tarihinin hiçbir dönemini ve Türk devletini paranteze almadan bütüncül olarak değerlendirmiştir. Buradan hareketle de Türkiyat Mecmuasının Anadolu'daki Türk varlığının köklerini Osmanlı ve Selçuklu devletlerinden geriye doğru bir bütün halinde Orta Asya'ya kadar takip eden bir anlayışa sahip olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Selanik, Sofya ve Filibe'nin fethi, nüfusu ve mimari eserleri (14- 15 Yüzyıl)
Balkan tarihi, farklı etnik dini ve kültürel unsurların yüzyıllar boyunca etkileşim içerisinde bulunduğu, siyasal dönüşümlerin ve toplumsal kırılmaların yoğun biçimde gözlemlendiği çok katmanlı tarihsel bir süreç olarak değerlendirilmelidir. Filibe, Selanik ve Sofya şehirleri ilk çağdan itibaren sahip oldukları jeopolitik konumundan dolayı önem kazanmış ve erken dönemlerden itibaren yerleşim yeri olarak kullanılmıştır. Bu üç şehir, farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış ve zamanla zengin bir kültürel miras oluşturmuştur. Özellikle Roma ve Bizans hâkimiyeti dönemlerinde söz konusu şehirlerde kültürel, toplumsal ve dini açıdan gelişmeler yaşanmıştır. Osmanlı hâkimiyetinin bölgeye girmesi ile birlikte bu şehirler, Hristiyan unsurların yanında Müslüman bir kimlikte kazanmıştır. Osmanlı Devleti'nin bölgeyi şenlendirme politikası doğrultusunda Anadolu'dan Türk ve Tatar nüfusu Rumeli topraklarına iskân edilmiştir. Bu nüfus hareketi, yeni yerleşim alanlarının açılmasına zemin hazırlamıştır. Osmanlı, bölgeye yerleştirdiği nüfusun dini, sosyal, ekonomik ve kültürel ihtiyaçlarını karşılamak amacı ile cami, tekke, medrese ve bedesten gibi birçok yapıyı vakıflar aracılığı ile inşa ettirmiştir. Günümüzde bu yapıların önemli bir kısmı doğal afetler nedeniyle, bir kısmı ise Yunanistan ve Bulgaristan devletlerinin uyguladığı politikalar sonucunda ortadan kaldırılmış; ayakta kalanlar ise ciddi şekilde tahribata uğramış, kendi kaderlerine terk edilmiş ya da farklı amaçlar doğrultusunda kullanılmaktadır. Bu çalışmada, Selanik, Sofya ve Filibe şehirlerine ilişkin dönemin ana ve ikincil kaynakları incelenerek Osmanlı Devleti'nin bu şehirlerde yürüttüğü siyasi, kültürel ve toplumsal çalışmalar üzerinde çalışma yapılmıştır.