
2,880
Archived Theses
19
DOIs Assigned
1%
DOI Rate
Discipline
Hemşirelik öğrencilerinin e-sağlık okuryazarlıkları ile yapay zekaya yönelik tutumları
Bu araştırmanın amacı, hemşirelik öğrencilerinin e-sağlık okuryazarlıkları ile yapay zekaya yönelik tutumlarını belirlemektir. Tanımlayıcı ve ilişki arayıcı türde olan bu çalışma 448 öğrenci ile yürütüldü. Veriler Mayıs-Haziran 2024 tarihleri arasında Konya Selçuk Üniversitesi Hemşirelik Fakültesinde öğrenim gören hemşirelik öğrencilerinin katılımıyla toplandı. Verilerin toplanmasında Öğrenci Tanıtıcı Formu, Yapay Zekaya Yönelik Genel Tutumlar Ölçeği ve e-Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği kullanıldı. Veriler IBM SPSS 22 ile analiz edildi. Analizlerde ortalama, yüzde, frekans gibi tanımlayıcı istatistikler ile bağımsız gruplar t-testi ve tek yönlü varyans analizi (Anova) ve post hoc analizi (Tukey, LSD) kullanıldı. Ölçekler arasındaki ilişki korelasyon analizi ile değerlendirildi. Anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Öğrencilerin %84,6'sı kadın, %98,9'u bekar, %63,6'sı il merkezinde ikamet etmekte, %81,7'si orta gelir seviyesine ve %91,5'ı diğer liselerden mezun olduğu bildirildi. Öğrencilerin %66,7'si akademik başarıları orta düzeyde ve %35,5'i 1. sınıfta eğitim görmektedir. Öğrencilerin yaş ortalaması 21,12 ± 2,55 yıl olup, günlük internet kullanım süresi 4,88±2,16 saattir. Büyük çoğunluğu (%92,2) sağlıkla ilgili bilgilere ulaşmak için interneti kullanırken, ChatGPT yapay zekauygulamasını kullananların oranı %48,7'dir. ChatGPT uygulamasını kullanan öğrencilerin %71,2'si, sağlık ile ilgili bilgi edinmek için bu uygulamayı kullanmaktadırlar. Öğrencilerin yaşadıkları yer, sınıfları, sağlıkla ilgili bilgilere ulaşmak için interneti ve ChatGPT yapay zeka uygulamasını kullanma durumları ile yapay zekaya yönelik genel durum ölçeği, pozitif tutum alt boyutu ile olumlu ilişki olduğu belirlendi (p<0,05). Yaş ve günlük internet kullanma süresi ile negatif tutum arasında pozitif yönde çok zayıf kuvvette ilişki saptandı (r= 0,099; p=0,035, r=0,000; p<0001). Akademik başarı düzeyi, sınıf, ChatGPT yapay zeka uygulamasını kullanma durumu ve yaş ile e-sağlık okuryazarlığı arasında anlamlılık saptandı (p<0,05). Yapay Zekaya Yönelik Genel Tutum Ölçeği Pozitif Tutum alt boyutu ile E-Sağlık Okuryazarlık Ölçeği arasında pozitif yönde zayıf kuvvette bir ilişki saptanırken (r=0,292; p<0,001), Yapay Zekaya Yönelik Genel Tutum Ölçeği Negatif Tutum alt boyutu ile E-Sağlık Okuryazarlık Ölçeği arasında negatif yönde çok zayıf kuvvette bir ilişki (r=-0,108; p=0,023) saptandı. Sonuç olarak, yapay zeka hemşirelik müfredatına entegre edilmeli ve bu konuda öğrencilere eğitim verilmelidir. Anahtar Sözcükler: E-sağlık okuryazarlığı, hemşirelik öğrencileri, tutumlar, yapay zeka
Yaşlı bireylerde sosyal destek düzeyi ve sağlığı geliştirme davranışlarının sağlıklı yaşlanmaya etkisinin incelenmesi
Bu çalışma yaşlı sosyal destek ve sağlığı geliştirme davranışları ile sağlıklı yaşlanma düzeyi arasındaki ilişkiyi değerlendirmek; sağlıklı yaşlanma düzeyini etkileyen faktörleri incelemek amacıyla yapılmıştır. Bu araştırma tanımlayıcı ve ilişkisel bir çalışmadır. Bu araştırma 10 Eylül 2024 - 14 Mart 2025 tarihleri arasında Tokat il merkezinde bulunan bir Aile Sağlığı Merkezine başvuran 65 yaş ve üzeri yaşlı bireyler ile yapılmıştır. Araştırmanın örneklemi 276 kişiden oluşmaktadır. Araştırma verileri Kişisel Bilgi Formu, Sağlıklı Yaşlanma Ölçeği, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, Yaşlı Sağlığı Geliştirme Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı, yüzde, ortalama ve standart sapma, bağımsız gruplarda t testi, Oneway ANOVA testi, Mann Whitney, Kruskall Wallis ve Pearson korelasyon ve çoklu regresyon analizi kullanılmıştır. Yaşlı bireylerin yaş ortalaması 70,97±4,24'tür ve % 84,8'inin evli, % 81,5'inin ilkokul mezunu, % 59,4'ünün ekonomik durumunu orta olarak algıladığı saptanmıştır. Yaşlıların yaş, kronik hastalık sayısı, uyku süresi, cinsiyet, medeni durum, eğitim durumu, aile ile yaşama, uyku problemi yaşama, sosyal destek, sağlığı geliştirme davranışları düzeyinin sağlıklı yaşlanma toplam puanı üzerindeki değişimin % 64,8'ini açıkladığı belirlenmiştir. Yaşlı bireylerin sağlıklı yaşlanma puanının yüksek olduğu bulunmuştur. Yaşlı bireylerin sağlıklı yaşlanma toplam puanı ile sosyal destek ve sağlığı geliştirme toplam puanı arasında pozitif yönlü orta düzey bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Bu doğrultuda sosyal destek sistemlerinin ve bireyin sağlık davranışlarını iyileştirmeye yönelik çabaların yaşlı bireylerin sağlıklı yaşlanma süreçlerinde önemli bir rol oynadığını ortaya koymaktadır. Birinci basmakta çalışan hemşirelerin yaşlı bireylerin sağlıklı yaşlanmasını desteklemek amacıyla sosyal destek mekanizmalarını güçlendirmeye yönelik girişimlerde bulunabilir ve sağlığı geliştirici davranışları teşvik edici hemşirelik müdahaleleri planlanabilir. Anahtar Sözcükler: Yaşlı birey; Sağlıklı yaşlanma; Sosyal destek; Sağlığı geliştirici davranışlar
Fototerapi tedavisi alan bebeklerde banyo uygulamasının fizyolojik parametreler, cilt, bilirubin ve konfor düzeyi üzerine etkisi
Bu çalışma, fototerapi tedavisi alan bebeklerde banyo uygulamasının fizyolojik parametreler, cilt, bilirubin ve konfor düzeyi üzerine etkisini incelemek amacıyla yapıldı. Çalışma tek kör, paralel grup, randomize kontrollü deneysel tasarımdadır. Çalışma Kütahya Şehir Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde yürütüldü. Veriler Mayıs 2024-Mart 2025 tarihleri arasında hiperbilirubinemi tanısı almış olan 62 bebekten toplandı. Bebekler (35-40 gestasyon haftası) deney (n=31) ve kontrol (n=31) gruplarına randomize olarak atandı. Deney grubundaki bebeklere fototerapi öncesi küvet banyo uygulanırken, kontrol grubundaki bebekler klinik rutin bakım aldı. Veriler "Yenidoğan Bilgi Formu", "Yenidoğan İzlem Formu", "Yenidoğan Cilt Durum Değerlendirmesi Ölçeği" ve "Yenidoğan Konfor Davranış Ölçeği' ile toplandı. Ölçümler fototerapi tedavisi başlamadan 10 dakika önce, başladıktan 30 dakika, 60 dakika ve 6 saat sonra olmak üzere toplam dört zamanda alındı. Bebeklerin total serum bilirubin değerleri ise fototerapi tedavisi başlamadan önce ve tedavi başladıktan 24. saatte araştırmacı tarafından iki ayrı zamanda alınarak kaydedildi. Verilerin analizinde Mann Whitney U testi, Bağımsız örnekler t testi, Monte Carlo düzeltmeli Fisher Exact Testi, Sınıf İçi Korelasyon Katsayısı, Genelleştirilmiş lineer model, Robust ANOVA testi kullanıldı. İstatiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Çalışma ClinicalTrials'a kaydedildi (NCT06819150). Çalışmada fototerapi öncesi banyo uygulanan ve klinik rutin bakım yapılan bebeklerin fizyolojik parametreleri açısından gruplar arasında farklılık saptanmadı (p>0,05). Zamana göre gruplar arasında solunum sayısı, vücut sıcaklığı ve oksijen satürasyon değerlerinde dört ölçüm sırasında anlamlı fark olduğu belirlendi (p<0,05). Bebeklerin bölgelere göre cilt nem ölçüm analizleri sonucunda alın, karın, sırt ve sağ bacak nem değerleri deney grubunda anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (p<0,05). Cilt Durum Değerlendirme Ölçeği puanlarının zamanla anlamlı düzeyde arttığı bulundu (p<0,05). Bebeklerin bilirubin düzeyleri gruplara göre benzerlik gösterirken (p>0,05), ön test ve son test sırasında zamanla anlamlı şekilde düştüğü bulundu (p<0,05). Bebeklerin konfor düzeyleri gruplar arasında benzerlik gösterirken (p>0,05), zamana göre konfor düzeylerinin anlamlı düzeyde arttığı bulundu (p<0,05). Sonuç olarak küvet banyonun geç preterm ve term bebeklerin fototerapi tedavi sırasında fizyolojik parametrelerinin stabilizasyonu sağlayarak, klinik rutin uygulamaya göre alın, karın, sırt ve sağ bacak nem değerlerinin olumlu etkilendiği belirlendi. Fototerapi öncesi küvet banyo uygulanan bebekler ile klinik rutin bakım alan bebeklerin cilt durumu, bilirubin ve konfor düzeylerinin benzer olduğu bulundu. Bu çalışma fototerapi tedavisi sırasında küvet banyo uygulanan geç preterm ve term bebeklerde verilen bakımı desteklediği ve cilt bütünlüğü ve nem dengesine katkı sağlamaktadır. Anahtar Sözcükler: banyo, bilirubin, fototerapi, hemşire, konfor, yenidoğan.
Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde bebeği olan ebeveynlerin stres durumlarının aile güçlendirme düzeyine etkisi
Bu araştırma, yenidoğan yoğun bakım ünitesinde bebeği olan ebeveynlerin stres durumlarının aile güçlendirme düzeyine etkisini belirlemek amacıyla yapıldı. Tanımlayıcı ve ilişkisel tasarımda olan bu çalışma 166 ebeveyn ile yürütüldü. Veriler Şubat 2024 – Haziran 2025 tarihleri arasında Konya ili Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatmakta olan bebeklerin ebeveynler ile toplandı. Veriler Ebeveyn Bilgi Formu, Anne-Baba Stres Ölçeği: YYBÜ ve Aile Güçlendirme Ölçeği kullanılarak toplandı. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra bağımsız gruplar t-testi, tek yönlü varyans analizi ve çoklu regresyon analizi yapıldı. Bu çalışmada, ebeveynlerin yaş ortalaması 31,1 ± 7,05 ve bebeklerin gestasyon hafta ortalaması 33,97 ± 3,51'dir. Ebeveynlerin %70,48'i anne olduğu saptandı. Ebeveynlerin stres ölçeği puan ortalaması 119,25 ± 25,48 ve aile güçlendirme ölçeği puan ortalaması 120,45 ± 26,65 olarak bulundu. Ebeveynlerin yaşı (β = –0,149), stres durumu (β = –0,586), yakınlık durumu (β = 0,203) ve çalışma durumu (β = 0,226) aile güçlendirme düzeyini anlamlı yordayan değişkenlerdir. Model, aile güçlendirme düzeyindeki varyansın %51,4'ünü açıklamaktadır (Adj. R²= 0,514). Sonuç olarak, ebeveynlerin yaş, yakınlık ve çalışma durumları ile stres düzeyleri, aile güçlendirme üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Bu doğrultuda, stres düzeyini azaltmaya ve aile güçlendirme sürecini desteklemeye yönelik bütüncül müdahaleler planlanması önerilir. Anahtar Sözcükler: Aile güçlendirme; ebeveyn; hemşirelik; stres; YYBÜ
Şizofreni hastalarına uygulanan hastalık yönetimi beceri eğitimi'nin benlik yitimi, yaşam kalitesi ve hastalık yönetimi ve iyileşme düzeylerine etkisi
Bu çalışma, şizofreni hastalarına uygulanan Hastalık Yönetimi Beceri Eğitimi'nin benlik yitimi, yaşam kalitesi ve hastalık yönetimi ve iyileşme düzeylerine etkisinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırma, ön test-son test deseninde tasarlanmış paralel gruplu randomize kontrollü bir çalışmadır. Bu çalışma, ClinicalTrials.gov'da kayıtlıdır (NCT06883734). Araştırma, bir üniversite hastanesinin ruh sağlığı ve hastalıkları polikliniğine kayıtlı toplam 50 şizofreni tanılı hasta (müdahale=25, kontrol=25) ile gerçekleştirilmiştir. Verilerin toplanmasında Kişisel Bilgi Formu, Benlik Yitimi Ölçeği, SF 36 Yaşam Kalitesi Ölçeği ve Hastalık Yönetimi ve İyileşme Ölçeği-Hasta Formu kullanılmıştır. Veriler araştırmacı tarafından ön test ve son test olmak üzere öz bildirime dayalı olarak yüz yüze görüşme yöntemiyle toplanmıştır. Müdahale grubundaki hastalara 12 hafta boyunca haftada bir oturum şeklinde Hastalık Yönetimi Beceri Eğitimi uygulanmış; kontrol grubundaki hastalara herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır. Verilerin değerlendirilmesinde; bağımsız gruplarda t testi ve bağımlı gruplarda t testi, zaman*grup etkileşimi için ise karma ANOVA testi kullanılmıştır. Bağımsız değişkenler yönünden gruplar arası homojenlik, ki-kare analizi (çok gözlü ki-kare, Yates düzeltmeli ki-kare ve Fisher Kesin testi) ile değerlendirilmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgulara göre, Hastalık Yönetimi Beceri Eğitimi'nin hastaların benlik yitimi, yaşam kalitesi ve hastalık yönetimi ve iyileşme düzeylerine büyük oranda (Cohen d=0,92-0,97) olumlu etkisi olmuştur. Uygulama sonrasında; müdahale grubundaki hastaların "Benlik Yitimi Ölçeği" puan ortalamalarının kontrol grubundakilere göre azaldığı; "SF 36 Yaşam Kalitesi Ölçeği Fiziksel ve Mental Bileşen Özet Skalaları" ve "Hastalık Yönetimi ve İyileşme Ölçeği-Hasta Formu" puan ortalamalarının ise arttığı belirlenmiş olup, gruplar arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0,05). Elde edilen sonuçların zaman*grup etkileşimlerinin anlamlı olduğu ve farkların müdahale grubunun son test ölçümlerinden kaynaklandığı belirlenmiştir. Bu çalışma sonuçları doğrultusunda, uygulanan Hastalık Yönetimi Beceri Eğitimi'nin hastaların benlik yitimini azaltan, fiziksel ve mental sağlık yönünden yaşam kalitesi ve hastalık yönetimi ve iyileşme düzeylerini artıran, etkili bir psikiyatri hemşireliği müdahalesi olduğu söylenebilir.
Okul Temelli Ruh Sağlığı Programı'nın ergenlerde pozitif ruh sağlığı ve özgüven düzeyine etkisi
Bu araştırma, ergenlere yönelik uygulanan "Okul Temelli Ruh Sağlığı Programı"nın, öğrencilerin pozitif ruh sağlığı düzeyleri ve özgüvenleri üzerindeki etkilerini değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilmiş deneysel bir çalışmadır. Araştırma ön-test, son-test deseninde tasarlanmış paralel gruplu randomize kontrollü bir araştırmadır. Bu çalışma ClinicalTrials.gov'da (NCT06935981) numarası ile kayıtlıdır. Araştırmanın evrenini Konya ili Selçuklu ilçesinde bulunan Erbil Koru Anadolu Lisesi'nde öğrenim gören 9. Sınıf öğrencileri oluşturmaktadır. Ergenler müdahale ve kontrol grubuna basit randomizasyon yöntemi ile atanmıştır. Çalışmada, 33 müdahale, 33 kontrol olmak üzere toplam 66 ergen yer almıştır. Müdahale grubundaki öğrencilere 8 hafta, haftada bir oturum olacak şekilde ruh sağlığı içerikli bir eğitim programı uygulanmıştır. Eğitim süreci başlamadan önce ve eğitim tamamlandıktan sonra, her iki gruba da Kişisel Bilgi Formu, Pozitif Ruh Sağlığı Ölçeği ve Özgüven Ölçeği uygulanmıştır. Veriler tanımlayıcı istatistikler için sayı, yüzde, ortalama ve standart sapma, kontrol ve müdahale grubuna göre ölçek puan ortalamalarının veriler normal dağılıma uyduğu için bağımsız gruplarda t testi, başlangıç ve müdahale sonrası ölçümler arasındaki puan ortalamalarının karşılaştırılmasında da veriler normal dağılıma uyduğu için bağımlı gruplarda t testi kullanılmıştır. Gruplar arası karşılaştırmalarda bağımsız gruplar için t testi kullanılırken, zaman ve grup etkileşimini incelemek için karma ANOVA testi kullanılmıştır. Araştırmanın bulgularına göre, eğitim öncesi her iki grubun Pozitif Ruh Sağlığı Ölçeği toplam puan ortalamaları arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Ancak eğitim sonrasında, müdahale grubunun pozitif ruh sağlığı puanlarında istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlemlenmiş ve bu artış kontrol grubuyla kıyaslandığında önemli bir fark oluşturmuştur. Benzer şekilde, müdahale grubunun özgüven düzeylerinde de anlamlı bir artış tespit edilmiştir. Özgüven Ölçeği'nde elde edilen son test sonuçları, müdahale grubunda olumlu yönde değişirken, kontrol grubunda bu yönde bir gelişme gözlemlenmemiştir. Bu bulgular, okul temelli ruh sağlığı eğitiminin, öğrencilerin psikolojik iyi oluşlarını ve kendilerine olan güvenlerini geliştirmede etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Eğitim programının, ergenlik dönemindeki bireylerin ruhsal dayanıklılıklarını ve kendilik değerlerini artırmaya katkı sağladığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu yönüyle araştırma, okul temelli ruh sağlığı müdahalelerinin önemini vurgulamakta ve eğitim politikalarında bu tür programlara daha fazla yer verilmesi gerektiğini göstermektedir.
Şizofreni hastalarına bakım verenlere uygulanan Farkındalık Temelli Öz Şefkat Programı'nın bakım yükü, yaşam doyumu ve baş etme düzeylerine etkisi
Bu çalışmanın amacı şizofreni hastalarının bakım verenlerine uygulanan Farkındalık Temelli Öz Şefkat Programı'nın "bakım yükü", "yaşam doyumu" ve "stresle başa çıkma" üzerine etkisini incelemektir. Araştırma, ön test-son test düzeninde tasarlanmış paralel gruplu randomize kontrollü bir çalışmadır. Çalışma, ClinicalTrials.gov'da (NCT06941909) kayıt altına alınmıştır. Çalışmanın grubunu Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ruh sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine kayıtlı şizofreni hastalarının bakım verenleri oluşturmuştur. Çalışma grubuna müdahale (22) ve kontrol grubunda (22) olmak üzere 44 bakım veren alınmıştır. Verilerin toplanmasında Kişisel Bilgi Formu, Zarit Bakıcı Yükü Ölçeği, Yaşam Doyumu Ölçeği ve Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği ile toplanmıştır. Müdahale grubundaki katılımcılara, haftada 1 oturum olacak şekilde sekiz hafta FTÖŞP uygulanmış, kontrol grubuna herhangi bir müdahale yapılmamıştır. Verilerin değerlendirilmesinde; tanımlayıcı istatistikler, bağımlı ve bağımsız gruplarda t testi, ki-kare analizleri ile etki büyüklüğüne yönelik Cohen d ve kısmi eta kare analizlerinden yararlanılmıştır. Zaman ve grup etkileşimi ise karma ANOVA analizi ile değerlendirilmiştir. Bağımsız değişkenler yönünden gruplar arası homojenlik ki-kare analizi (çok gözlü ki-kare, Yates düzeltmeli ki-kare, Fisher Kesin testi) yapılarak değerlendirilmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgulara göre, Farkındalık Temelli Öz Şefkat Programı'nın bakım veren bireylerin bakım yükü, yaşam doyumu ve stresle başa çıkma tarzlarına olumlu etkisi olmuştur. Uygulama sonrasında; müdahale grubundaki bireylerin yaşam doyumu düzeyleri ile stresle etkili başa çıkma tarzları ölçeği "kendine güvenli yaklaşım", "iyimser yaklaşım" ve "sosyal desteğe başvurma" alt boyutlarında anlamlı düzeyde artma, bakım yükü düzeyleri ve stresle başa çıkma tarzları "çaresiz yaklaşım" ve "boyun eğici yaklaşım" alt boyutlarında ise anlamlı düzeyde azalma olduğu saptanmıştır (p<0.05). Müdahale ve kontrol grubundaki bireylerin bakım yükü ölçeği, yaşam doyumu ölçeği ve stresle başa çıkma tarzları ölçeği tüm alt boyutları toplam puanına ait başlangıç ölçümü puan ortalamaları arasında anlamlı fark bulunmazken (p>0,05), müdahale sonrası her iki grubun puan ortalamaları arasında anlamlı fark olduğu saptanmıştır (p<0,05). Son test sonuçlarına göre, Farkındalık Temelli Öz-Şefkat Programı'nın müdahale grubundaki katılımcıların bakım yükü (Cohen d=0,882), stresle etkisiz başa çıkma tarzları çaresiz yaklaşım (Cohen d=0,806) ve boyun eğici yaklaşım (Cohen d=0,592) alt boyutları üzerinde azalma yönünde; yaşam doyumu (Cohen d=0,843) ile stresle etkili başa çıkma tarzları kendine güvenli yaklaşım (Cohen d=0,612), iyimser yaklaşım (Cohen d=0,821) ve sosyal desteğe başvurma (Cohen d=0,622) alt boyutları üzerinde ise artış yönünde yüksek düzeyde etki büyüklüğüne sahip olduğu belirlenmiştir. Tüm bu değişkenler için gerçekleştirilen karma ANOVA analizleri, zaman*grup etkileşimlerinin istatistiksel olarak anlamlı olduğunu ve bu farkların deney grubunun son test ölçümlerinden kaynaklandığını göstermiştir. Bu çalışma bulguları doğrultusunda, uygulanan Farkındalık Temelli Öz şefkat Programı'nın şizofreni hastalarına bakım verenlerin bakım yükü ve yaşam doyumu düzeyleri ile stresle başa çıkma tarzları üzerinde etkili sonuçlar veren, etkili bir hemşirelik müdahalesi olduğu söylenebilir. Anahtar Sözcükler: Bakım verenler; Bakım yükü; Farkındalık Temelli Öz Şefkat Programı; Yaşam Doyumu; Stresle Başa Çıkma.
Özel gereksinimli çocuğu olan annelere uygulanan kahkaha yogası temelli ruh sağlığı güçlendirme eğitiminin bakım yükü, pozitif ruh sağlığı, algılanan stres ve tükürük kortizol düzeyine etkisi
Bu çalışma özel gereksinimli çocuğu olan annelere uygulanan Kahkaha Yogası Temelli Ruh Sağlığı Güçlendirme Eğitimi'nin bakım yükü, pozitif ruh sağlığı, algılanan stres ve tükürük kortizol düzeyine etkisinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırma deneysel tipte, ön test-son test deseninde tasarlanmış paralel gruplu randomize kontrollü bir çalışmadır. Çalışma Kasım 2024 ile Ocak 2025 tarihleri arasında yürütülmüştür. Çalışma grubunu Konya ilinde yer alan bir Rehabilitasyon Merkezi'nde eğitim alan özel gereksinimli çocukların anneleri oluşturmuştur. Müdahale grubunda 20 kişi, kontrol grubunda 20 kişi olmak üzere toplam 40 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma verilerinin toplanmasında Kişisel Bilgi Formu, Zarit Bakım Verme Yükü Ölçeği, Pozitif Ruh Sağlığı Ölçeği, Algılanan Stres Ölçeği kullanılmıştır. Çalışmada annelerden kortizol seviyelerinin belirlenmesi için tükürük numuneleri alınmıştır. Müdahale grubunda yer alan annelere sekiz hafta boyunca "Kahkaha Yogası Temelli Ruh Sağlığı Güçlendirme Eğitimi" araştırmacı tarafından uygulanmıştır. Kontrol grubunda yer alan annelere herhangi bir müdahale yapılmamıştır. Verilerin değerlendirilmesinde; tanımlayıcı istatistikler, bağımlı ve bağımsız örneklem t testi ve ki-kare testlerinden (Pearson kikare/Fisher exact test) yararlanılmıştır. Zaman ve grup etkileşimi değerlendirilmesinde karma ANOVA analizi kullanılmıştır. Elde edilen bulgular doğrultusunda müdahale sonrası iki grup arasında "Bakım Verme Yükü Ölçeği" puan ortalamaları yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Ayrıca grup*zaman etkileşimi anlamlı bulunmuş (p<0,05), zaman etkisi bakımından müdahale grubunda yer alan annelerde bakım verme yükünde azalma olduğu ve bu etkinin orta düzeyin üzerinde olduğu belirlenmiştir (p=0,011; Cohen d=0,63). Çalışmada "Pozitif Ruh Sağlığı Ölçeği" puanlarının zaman içindeki değişiminin müdahale ve kontrol grupları arasında farklılaştığı grup*zaman etkileşiminin anlamlı olduğu (p<0,05), zaman etkisi bakımından müdahale grubunda yer alan annelerin pozitif ruh sağlığı düzeyinde artış olduğu ve bu etkinin yüksek düzeyde olduğu belirlenmiştir (p<0,001; Cohen d=-1,09). Çalışmada "Algılanan Stres Ölçeği" puan ortalamaları yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı ve yapılan ileri analiz sonucunda grup*zaman etkileşiminin de anlamlı olmadığı tespit edilmiştir (p>0,05). Zaman etkisi bakımından her iki grupta da azalma olduğu belirlenmiştir. Çalışmada "Tükürük Kortizol Düzeyi" puanlarının zaman içindeki değişiminin müdahale ve kontrol grupları arasında farklılaştığı grup*zaman etkileşiminin anlamlı olduğu (p<0,05), zaman etkisi bakımından müdahale grubunda yer alan annelerin tükürük kortizol düzeyinde azalma olduğu ve bu etkinin yüksek düzeyde olduğu belirlenmiştir (p<0,001; Cohen d=1,36). Çalışmadan elde edilen bulgulara göre; Kahkaha Yogası Temelli Güçlendirme Eğitiminin annelerin bakım verme yükünü azaltmada etkisi olduğu belirlenmiştir. Annelerin algılanan stres düzeyinde ise anlamlı bir değişiklik görülmemiştir. Pozitif Ruh Sağlığı ve Tükürük Kortizol Düzeyi bakımından istatistiksel açıdan anlamlı bulunan grup*zaman etkileşimi annelere uygulanan ruh sağlığı güçlendirme eğitiminin zaman içinde olumlu etkiler oluşturduğuna işaret etmektedir. Elde edilen bu sonuçlar, ruh sağlığı güçlendirme eğitiminin bazı psikolojik ve biyolojik göstergelerde zamanla anlamlı iyileşmeler sağlayabildiğini göstermektedir. Çalışmadan elde edilen bu bulgular doğrultusunda annelere uygulanan güçlendirme eğitiminin özel gereksinimli çocuğu olan annelerde uygulanabilecek etkin bir hemşirelik müdahalesi olduğu söylenebilir.
Bipolar bozukluk hastalarında bilinçli farkındalık ve intihar olasılığı arasındaki ilişki
Bu araştırma bipolar bozukluk tanılı hastaların bilinçli farkındalık düzeyleri ve intihar olasılığı arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Araştırmanın örneklemini Gaziantep Üniversitesi, Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Psikiyatri Kliniğinde yatarak tedavi gören bipolar bozukluk tanılı 117 hasta oluşturdu. Veri toplama aracı olarak ''Kişisel Bilgi Formu, Bilinçli Farkındalık Ölçeği (BFÖ), İntihar Olasılığı Ölçeği (İOÖ), Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ), Beck Depresyon Envanteri (BDE)'' kullanıldı. Çalışmada yer alan parametrelerin normal dağılım gösterip göstermediğini belirlemede ölçek skorlarının çarpıklık ve basıklık değerlerine bakıldı. Normal dağılım gösteren parametrelerde ikili grup analizlerinde bağımsız student t-testi kullanıldı. Ölçekler arasındaki ilişkinin belirlenmesinde Pearson korelasyon testi kullanıldı. Araştırmada yordayıcı etki basit doğrusal regresyon analizi ile değerlendirildi. Tüm testlerde istatistiksel önemlilik düzeyi 0,05 olarak alındı. Bu çalışmada bipolar bozukluk tanılı hastaların %53,8'i erkek, %58,8'i 18-35 yaş aralığında, %70,1'inin daha önce intihar girişimi olmadığı ve %52,1'inin intihar düşüncesinin olduğu belirlendi. Hastaların İOÖ toplam puan ortalaması 78,25±14,59 ve YMDÖ toplam puan ortalaması 15,67±8,73 olarak belirlendi. BDE toplam puan ortalaması 20,51±12,84 olarak belirlendi. BİFÖ toplam puan ortalaması 54,36±13,25 olarak belirlendi. İOÖ toplam puan ortalamaları ve BİFÖ puan ortalaması cinsiyete göre anlamlı bir şekilde farklılaşmaktadır. İOÖ toplam puan ortalaması ile BDE toplam puan ortalaması arasında pozitif yönde anlamlı (p=0,000; r=0,551), BİFÖ toplam puan ortalaması arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu (p=0,000; r=-0,535) görüldü. Yapılan regresyon analizi sonucunda katılımcıların depresyon düzeylerinin intihar olasılıklarının, %30'unu açıkladığı belirlendi (R=0,551, R²=0,304). Ayrıca katılımcıların bilinçli farkındalık düzeylerini intihar olasılıklarının, %28'ini açıkladığı belirlenmiştir (R=0,535, R²=0,286). Bu araştırmaya göre bipolar bozukluk tanılı katılımcıların intihar olasılıkarı şiddetli, depresyon ve bilinçli farkındalık düzeyleri orta düzeyde şiddetli olduğu tespit edildi. Ayrıca araştırmaya göre BFÖ düzeyi arttıkça, intihar olasılığı ve mani belirtilerinin azaldığı ve BFÖ düzeyi arttıkça depresyon düzeyinin azaldığı tespit edildi. Araştırmanın bir diğer sonucu da kadınların intihar olasılıklarının daha yüksek olması ve erkeklerin BFÖ düzeylerinin daha yüksek olmasıdır. Bu çalışmanın sonuçlarına göre psikiyatri hemşirelerinin bipolar bozukluk tanılı hastalarda düzenli tarama programlarıyla depresyon düzeyi, intihar riski ve farkındalık düzeylerinin değerlendirilmesi, yüksek risk taşıyan bireylerin erken müdahale için yönlendirilmesi önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk; İntihar olasılığı; Bilinçli farkındalık; Psikiyatri hemşireliği.
Pediatri hemşirelerinin infiltrasyon ve ekstravazasyon bilgi tutum ve uygulamalarının değerlendirilmesi
Pediatrik hastalarda intravenöz (IV) tedavi uygulamasında periferik venöz kateterler (PVK) yaygın olarak kullanılan yöntemler arasında yer almaktadır. Ancak infiltrasyon ve ekstravazasyon gibi komplikasyonlar, PVK uygulamasında sıkça karşılaşılan ciddi sorunlardır. Bu komplikasyonlar intravenöz tedavinin aksamasına, çevre dokuların zarar görmesine ve ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir. Bu tür komplikasyonlar, doğru bilgi, uygun tutum ve etkili uygulamalarla önlenebilir. Bu çalışma, pediatri hemşirelerinin infiltrasyon ve ekstravazasyon hakkındaki bilgi, tutum ve uygulamalarını değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Araştırma tanımlayıcı ve kesitsel tasarımda gerçekleştirilmiştir. Ağustos-Aralık 2023 tarihleri arasında Cengiz Gökçek Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi'nin kliniklerinde çalışan ve araştırmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden, araştırmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 250 pediatri hemşiresi ile veriler toplanmıştır. Araştımanın yürütülmesi için etik kurul onayı, kurum çalışma izni ve hemşirelerin bilgilendirilmiş gönüllü onamları alınmıştır. Veriler; Hemşire Tanıtıcı Özellikler Formu, İnfiltrasyon ve Ekstravazasyon Bilgi Formu, İnfiltrasyon ve Ekstravazasyonu Önlemeye Yönelik Hemşirelik Uygulamaları Formu ve İnfiltrasyon ve Ekstravazasyonu Önlemeye Yönelik Tutum Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Veri analizinde bağımsız örneklem t-testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA), Bonferroni ve Tamhane çoklu karşılaştırma testleri, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis H testi ve Spearman korelasyon analizi kullanılmıştır. Hemşirelerin yaş ortalaması 29,94±5,39 yıl olarak bulunmuştur. Katılımcıların %64'ü kadın, %75,2'si lisans mezunu olup, ortalama 6,24±4,97 yıldır pediatri hemşiresi olarak görev yapmaktadır. Hemşirelerin %76,8'i periferik venöz kateter uygulamasıyla ilgili eğitim almıştır. Hemşirelerin infiltrasyon ve ekstravazasyona ilişkin bilgi düzeyi ortalama puanı 17,70±4,65 olarak belirlenmiştir. Genel bilgi düzeyi düşük bulunmakla birlikte, hemşirelerin %81,2'si kateter seçimi ve uygun kateter numarasının infiltrasyon ve ekstravazasyon riskini etkilediğini, %81,6'sı ise intravenöz sıvının hızlı ve basınçlı verilmesinin infiltrasyon ve ekstravazasyona neden olmayacağını bilmektedir. Hemşirelerin İnfiltrasyon ve Ekstravazasyonu Önlemeye Yönelik Tutum Ölçeği toplam puanı 49,70±6,97 olarak bulunmuştur. Klinik yetkinlik ve teknik beceriler alt boyutu 13,31±2,65, özgüven ve öz-yeterlilik alt boyutu ise 8,90±2,19 olarak ölçülmüştür. İnfiltrasyon ve ekstravazasyona yönelik hemşirelik uygulamaları toplam puanı 34,82±3,83 olup, kateter bölgesi değerlendirme alt boyutu (16,20±2,55) ve kateter bakımı ve infüzyon tedavisi alt boyutu (11,53±2,22) yüksek puan alan alanlar olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak infiltrasyon ve ekstravazasyon, intravenöz tedavide önemli komplikasyonlardır. Bu komplikasyonların önlenmesinde hemşirelerin periferik venöz kateter uygulaması hakkında bilgi, tutum ve becerilerini geliştirmeleri kritik öneme sahiptir. Hemşirelerin bu komplikasyonları öngörme ve önlemedeki etkinliklerinin artırılması amacıyla düzenli hizmet içi eğitim programlarıyla desteklenmeleri önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Hemşire; intravenöz; infiltrasyon; ekstravazasyon; bilgi düzeyi.
Skleroderma hastalarının geleneksel ve tamamlayıcı tıbba ilişkin tutumları
Bu çalışma skleroderma tanısı alan hastaların geleneksel ve tamamlayıcı tıbba ilişkin tutumlarını incelemek amacıyla tanımlayıcı olarak gerçekleştirildi. Araştırma verileri Şubat 2024-Haziran 2024 tarihleri arasında bir ilde bulunan uygulama ve araştırma hastanesinin romatoloji polikliniği ve kliniğinde tedavi gören hastalar ile yapıldı. Araştırmanın evrenini romatoloji polikliniğine başvuran 90 hasta, örneklemini ise Güç Analizi ile belirlenen 37 hasta oluşturdu. Araştırma için gerekli izinler alındıktan sonra veriler, soru formu ve Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Tutum Ölçeği (GTTTÖ) ile toplandı. Üç alt boyuttan oluşan ölçekten en düşük 7, en yüksek 189 puan alınmaktadır ve yüksek puan olumlu tutum olarak değerlendirilmektedir. Çalışmaya dahil edilen hastaların ölçek toplam puan ortalamasının 104,98±20,62, olduğu saptandı. Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp (GETAT) yöntemi kullanan hastaların %88,2'si bitkisel ürünleri kullandıklarını belirtti. Tanı süresi 0-3 yıl olan hastaların ölçek toplam ve tamamlayıcı tıbba düşünsel bakış alt boyut puanının, tanı süresi sekiz yıl ve daha fazla olan hastalara göre daha düşük olduğu saptandı. Hastalıkla ilgili bilgi sahibi olanların sağlığa bütüncül bakış alt boyut puanının bilgi sahibi olmayanlara göre daha yüksek olduğu (p<0,05) belirlendi. Göz kuruluğu ve yutma güçlüğü yaşayan ve GETAT yöntemi kullanan hastaların ölçek toplam puanının ve tamamlayıcı tıbba düşünsel bakış alt boyut puanının daha yüksek olduğu tespit edildi. Sonuç olarak skleroderma hastalarının ölçek toplam puan ortalamalarının orta düzeyde olduğu ve çoğunlukla sağlık personeline bilgi vermeden GETAT yöntemlerine başvurdukları saptandı. Bu sonuçlar doğrultusunda sağlık personelleri tarafından hastaların GETAT yöntemlerini kullanıp kullanmadıkları konusunda bilgi sahibi olması ve bu yöntemler konusunda hastalarla birlikte toplumun da bilgilendirilmesi önerilebilir.
Yoğun bakım hemşirelerinin inkontinans alakalı dermatit hakkında bilgi tutum ve uygulamaları
ÖZET YOĞUN BAKIM HEMŞİRELERİNİN İNKONTİNAS ALAKALI DERMATİT HAKKINDA BİLGİ, TUTUM VE UYGULAMALARI İnkontinansla alakalı dermatit (İAD), özellikle yoğun bakım hastalarında sık görülen, yaşam kalitesini olumsuz etkileyen ve basınç yaralarına zemin hazırlayan; ancak önlenebilir bir cilt sorunudur. Hemşirelerin İAD'yi doğru değerlendirme, önleme ve yönetme konusunda bilgi sahibi olması, güncel ve kanıta dayalı uygulamalarla bakım sağlaması önemlidir. .Bu doğrultuda, çalışmada yoğun bakım hemşirelerinin İAD'ye ilişkin bilgi, tutum ve uygulamalarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırma kesitsel ve tanımlayıcı türde planlanmıştır. Araştırmanın evrenini T.C. Gaziantep Şehir Hastanesi yetişkin yoğun bakımlar, çocuk yoğun bakım ve yenidoğan yoğun bakım ünitesinde çalışan 560 sayıda hemşire oluşturmuştur. Araştırma, çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden, araştırmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 191 hemşire ile gerçekleştirilmiştir. Araştımanın yürütülmesi için kurum çalışma izni, etik kurul onayı ve hemşirelerin bilgilendirilmiş gönüllü onamları alınmıştır. Veriler; Hemşire bilgiformu, İAD Bilgi Testi ve İAD Tutum Değerlendirme Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Veri analizinde sayı, yüzde, ortalama ve standart sapma ile birlikte t testi, tek yönlü varyans analizi (F testi), post-hoc testler ve Pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. Soru formlarının geçerliliği için kapsam geçerlilik indeksi; tutum ölçeği için ise Açıklayıcı ve Doğrulayıcı Faktör Analizleri uygulanmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre; hemşirelerin İAD bilgi düzeyleri ve tutumlarının yaklaşık orta düzeyde (23,80±3,21; 51,25±6,51) olduğu tespit edilmiştir. İAD tutum ve bilgi düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönlü ve zayıf düzey bir ilişki olduğu tespit edildi (r=0,317; p=0,000). İAD bilgi testinde hemşireler en yüksek oranda (%94,8) "Cilt temizleyicilerin pH'ı normal cilt pH'ına yakın olmalıdır." En düşük oranda ise (%8,4) "İAD'da ciltte sınırları belirli olan renk değişimi gözlenmektedir." önermesini doğru bilmiştir. Hemşirelerin önleme, tedavi ve bakım uygulamaları içerisinde Hijyen, cilt bariyer ürünleri kullanımı, gözlem, izolasyon, yara bakımı, inkontinans ve alt bakımı ve eğitim gibi uygulamalar yaptıkları belirlenmiştir. Bu bulgular, hemşirelerin İAD'ye ilişkin bilgi ve tutum düzeylerinin istenilen düzeyin altında olduğunu ve bu durumun klinik bakım kalitesi üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceğini göstermektedir. İAD'nin önlenebilir bir sorun olduğu göz önüne alındığında, hemşirelerin bilgi ve tutumlarını geliştirmeye yönelik yapılandırılmış, kanıta dayalı eğitim programlarına ve rehber temelli uygulamaların yaygınlaştırılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Bilgi; İnkontinans; İnkontinans alakalı dermatit; Tutum; Yoğun Bakım Hemşireliği
Onkoloji hastalarında üstbiliş ve psikolojik sağlamlık arasındaki ilişki
Kanser günümüzde giderek yaygınlaşan kronik bir süreçtir. Bu süreçte hastaların psikolojik sağlamlığının arttırılması oldukça önemli hale gelmiştir. Psikolojik sağlamlığın arttırılmasında etkili olan üstbilişle ilişkisini tanımlamak bu kapsamda yol gösterici olacaktır. Bu nedenle bu araştırma onkoloji hastalarında üstbiliş ve psikolojik sağlamlık arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Araştırmanın evrenini SANKO Üniversitesi Özel Sani Konukoğlu Hastanesi Tıbbi Onkoloji Bölümü'nde tedavi gören hastalar oluşturdu. Verilerin toplanması amacıyla Kişisel Bilgi Formu, Kısa Psikolojik Sağlamlık (KPSÖ) ve Üstbiliş Ölçeği-30 (ÜBÖ-30) kullanıldı. Veriler, yüz yüze görüşme tekniğiyle toplandı. İstatistiksel analizlerde Kolmogorov-Smirnov testi, tek yönlü ANOVA, Mann-Whitney U testi, Kruskal-Wallis testi ve çoklu doğrusal regresyon analizi kullanıldı. Katılımcıların yaş ortalamaları 55,9±14,5 yıl olarak belirlendi. Katılımcıların%53,9'unun kadın, %46,1'inin ise erkek olduğu saptandı. Katılımcılarda görülen kanser türünde%27 oranla akciğer kanseri birinci, %23,5'lik oranla meme kanserinin ikinci sırada olduğu tespit edildi. Katılımcıların KPSÖ puan ortalaması 18,67±6,4; ÜBO-30 puan ortalaması 72,6±15,6'dır. ÜBÖ-30 Bilişsel Farkındalık alt boyutu 17,1±3,3 puan ile en yüksek olup Bilişsel Güven alt boyutunun 12,1±5,4 puan ile en düşük olduğu saptandı. Onkoloji hastalarında üstbiliş ile psikolojik sağlamlık arasında negatif yönlü güçlü bir ilişki olduğu belirlendi (r=-,697). Katılımcıların üstbiliş düzeyinin yüksek olması, psikolojik sağlamlık düzeyini azalttığını göstermektedir. Çalışma sonuçları doğrultusunda hastaların üstbilişlerini geliştirerek psikolojik sağlamlıklarını destekleyecek girişimsel çalışmalar planlanabileceği düşünüldü.
Hepatit B ve hepatit C tanısı alan hastalarda beklenen stigma
Bu çalışma, Hepatit B ve Hepatit C tanısı alan bireylerin stigma düzeylerini belirlemek amacıyla yapıldı. Tanımlayıcı ve karşılaştırmalı tipteki araştırma, Ocak-Temmuz 2025 tarihleri arasında bir kamu hastanesine başvuran 97 birey ile yürütüldü. Çalışmaya başlamadan önce etik kuruldan, Kronik Hastalıklarda Beklenen Stigma Ölçeğinin (KHBSÖ) kullanılabilmesi için ölçek sahibinden, çalışmanın yapılacağı kurumdan ve çalışmaya dahil edilen hastalardan gerekli izinler alındı. Çalışmanın verileri, Soru Formu ve KHBSÖ kullanılarak toplandı. Ölçek aile ve arkadaşlardan, iş yaşamı alanından ve sağlık çalışanlarından beklenen stigmayı ölçmek üzere üç ayrı alt boyuttan oluşmaktadır. Alt boyutlardan alınan toplam puan "4-20" arasında, toplam puan ise "12-60" arasındadır. Toplam puanın artması bireyin algıladığı stigmanın fazla olduğunu göstermektedir. Elde edilen veriler bağımsız gruplarda ortalamalar arasında normal dağılıma uymayan verilerde iki grup için Mann-Whitney U testi, ikiden fazla grup için Kruskal Wallis-H Testi analizi kullanıldı. İkiden fazla gruplardaki ortaya çıkan anlamlı farkın hangi gruptan kaynaklandığını belirlemek için Benferroni testi ile gruplar arası fark analiz edildi. Hastaların yaş ortalamasının 51,59±14,85 olduğu, %82,5'inin Hepatit B, %17,5'inin Hepatit C tanısı aldığı ve %50,5'inin hastalığı nedeniyle evde bazı tedbirler alındığı belirlendi. KHBSÖ toplam puan ortalamasının 16,20±7,10, alt boyutlardan aile/arkadaşlar puan ortalamasının 5,39±3,02, işveren/iş arkadaşları puan ortalamasının 5,42±2,86 ve sağlık çalışanları puan ortalamasının 5,39±2,68 olduğu tespit edildi. Hastaların düşük düzeyde beklenen stigma algısına sahip olduğu, hastalığının kendisini sosyal çevreden ve iş çevresinden ayırdığını düşünen bireylerin hem toplam stigma puanlarının hem de tüm alt boyut puanlarının anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı. Sağlık hizmeti alırken dışlandığını düşünen bireylerin özellikle sağlık çalışanları alt boyut puan ortalamasının anlamlı düzeyde yüksek olduğu görüldü. Sonuç olarak, Hepatit B ve C tanısı alan hastaların genel stigma düzeyleri düşük olsa da bazı değişkenlerin beklenen stigma düzeyini anlamlı şekilde etkileyebildiğini göstermektedir. Bu doğrultuda, aile üyelerine, iş yerinde bulunan bireylere ve sağlık çalışanlarına yönelik tutum geliştirme eğitimlerinin ve toplumsal farkındalık çalışmalarının yapılması önerilebilir.
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı tanısı alan hastalarda yorgunluk ve günlük yaşam aktiviteleri arasındaki ilişki
Bu çalışma, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) tanısı alan hastalarda yorgunluk ve günlük yaşam aktiviteleri arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapıldı. Tanımlayıcı tipteki araştırma, Ocak- Temmuz 2025 tarihleri arasında bir devlet hastanesine başvuran 132 KOAH tanısı alan hasta ile yürütüldü. Çalışma öncesi etik kuruldan, kurumdan ve hastalardan izin alındı. Çalışmanın verileri, Soru Formu, Katz Günlük Yaşam Aktiviteleri Ölçeği (KGYAÖ), KOAH ve Astım Yorgunluk Ölçeği (KAYÖ) kullanılarak toplandı. KGYAÖ'den alınan puan 13-18 ise kişi bağımsız, 7-12 ise kısmen bağımsız, 0-6 ise bağımlı kabul edilmektedir. Ölçekten alınan puan arttıkça bağımlılığın azaldığı, puan azaldıkça günlük yaşam aktivitelerini gerçekleştirmekte zorlanma ve bağımlılıkta artma olduğu kabul edilmektedir. KAYÖ ise 0-100 puan aralığında olup, puanın artması kişinin yorgunluk düzeyinin yüksek olduğunu göstermektedir. Elde edilen verilerin değerlendirilmesinde t testi, ANOVA, Tukey Post Hoc, Tamhane's T2 ve Levene Testleri, Pearson Korelasyon Katsayısı,Lineer Regresyon Binary Lojistik Regresyon analizi kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 kabul edildi. Hastaların yaş ortalamasının 66,12±12,73, KOAH tanı süresinin 9,29±7,69 yıl, KAYÖ 65,89±20,85 ve KGAYÖ toplam puan ortalamasının 15,53±3,80 olduğu saptandı. Hastaların orta düzeyin üzerinde yorgunluk puanına sahip oldukları, çoğunluğunun bağımsız oldukları ve KAYÖ toplam puanı ile KGYAÖ toplam puanı arasında negatif yönde ve orta düzeyde anlamlı bir ilişkinin olduğu belirlendi, Yaş, BKİ ve KOAH tanı süresi ile yorgunluk düzeyi arasında pozitif yönde, yaş ve tanı süresi ile KGAYÖ arasında negatif yönde anlamlı ilişki olduğu saptandı. Sonuç olarak, KOAH tanısı alan hastaların orta düzeyde yorgunuk yaşadığı ve çoğunluğunun bağımsız olduğu saptandı. Bu doğrultuda, KOAH tanılı bireylerde yorgunluk düzeyi ve günlük yaşam aktiviteleri değerlendirilerek bireyselleştirilmiş hemşirelik bakımı önceliklendirilmelidir.
Aile sağlığı elemanlarının aşı tutumlarının değerlendirilmesi
Bu çalışma, Gaziantep ilinde görev yapan aile sağlığı elemanlarının aşıya yönelik bilgi düzeylerini, tutum ve davranışlarını, aşı reddi ve tereddüdü ile karşılaşma durumlarını ve karşılaşma durumundaki davranışlarını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma, tanımlayıcı tipte olup Ocak–Mayıs 2025 tarihleri arasında basit rastgele örnekleme yöntemi ile seçilen Aile Sağlığı Merkezlerinde görevli 250 aile sağlığı elemanı (hemşire, ebe, acil tıp teknisyeni) ile yürütülmüştür. Veriler, "Tanıtıcı Özellikler Bilgi Formu" ve "Aşıya İlişkin Tutumlar Ölçeği" kullanılarak yüz yüze görüşme yöntemi ile toplanmıştır. Araştırma sonuçlarına göre; katılımcıların %60,8'i aşılar hakkındaki bilgi düzeyini yeterli hissettiğini, %32,8'i aşı içeriklerini bildiğini ifade etmiştir. Katılımcıların %95,6'sı çocukluk çağı dışındaki aşıları yaptırdığını, %96'sı COVID-19 aşısı olduğunu bildirmiştir. Katılımcıların %95,2'sinin çocukluk çağı aşılarını gerekli gördüğü, %40,4'ünün aşıların kesinlikle yaptırılması gerektiğini düşündüğü ve %20,8'inin aşılar hakkında biraz tereddütlü olduğu saptanmıştır. Katılımcıların ölçek puan ortalaması 57,82±8.25 olup, %83,2'sinin olumlu tutuma sahip olduğu ve saptanmıştır. Katılımcıların %92'si aşı tereddütüyle, %90,8'i aşı reddi ile karşılaştığını bildirmiş ve yalnızca %35,2'si bu durumla baş etmede kendini yeterli görmüştür. Aşı reddi ile karşılaşıldığında katılımcıların sergilediği davranış olarak %68,4'ünün eğitim veriyorum/bilgilendiriyorum yanıtını verdiği görülmüştür. Ayrıca, katılımcıların %98'i sosyal medyada yayılan aşı karşıtı haberlerin ebeveynlerin aşı yaptırma kararlarını etkilediğini düşünmektedir. Sonuç olarak, aile sağlığı elemanlarının aşıya yönelik genel tutum ve davranışlarının olumlu olduğu, aşılar konusunda bilgi eksikliklerinin olduğu ve aşı reddi/tereddüdü ile başa çıkma konusunda yetersizliklerinin bulunduğu belirlenmiştir. Elde edilen bulgular doğrultusunda, aile sağlığı elemanlarına yönelik aşılar ve aşı reddi ile mücadele konularında hizmet içi eğitimlerin yaygınlaştırılması, topluma yönelik farkındalık çalışmalarının arttırılması ve aşı karşıtlığına yönelik politikalar geliştirilmesi önerilmektedir.
Kardiyoloji polikliniğine başvuran hastaların birinci derece yakınlarının kardiyovasküler hastalık risk farkındalığının değerlendirilmesi
Bu araştırma, kardiyoloji polikliniğine başvuran hastaların birinci derece yakınlarının kardiyovasküler hastalık risk farkındalığının değerlendirilmesi amacıyla yapıldı. Tanımlayıcı ve kesitsel nitelikte olan bu çalışma, Nisan-Mayıs 2025 tarihleri arasında bir üniversite hastanesine başvuran ve Güç Analizi ile belirlenen 106 birey ile yürütüldü. Araştırmanın verileri, Soru Formu ve Kardiyovasküler Hastalık Risk Farkındalığı Değerlendirme Ölçeği (KHRFDÖ) kullanılarak toplandı. Ölçeğin ilk sekiz maddesi bilgi sorusu olup, diğer 14 maddesi üç alt boyuttan oluşmaktadır. Ölçekten en düşük 14, en yüksek 56 puan alınabilmektedir, ölçek toplam ve alt boyut puanlarının yükselmesi kardiyovasküler hastalıklara yönelik farkındalığın arttığını göstermektedir. Verilerin değerlendirilmesinde bağımsız gruplar arasındaki farklar için parametrik testler, ikili grup karşılaştırmalarında bağımsız gruplar için t-testi, ikiden fazla grup karşılaştırmalarında ise tek yönlü varyans analizi kullanıldı. Araştırma bulgularına göre katılımcıların yaş ortalamasının 34,0±11,0 olduğu, KHRFDÖ toplam puan ortalamasının 32,1±6,8 algılanan kalp krizi/inme riski alt boyut puan ortalamasının 15,6±4,2, sağlıklı beslenme niyetleri alt boyut puan ortalamasının 10,9±2,4, algılanan faydalar ve değişime yönelik niyetler alt boyut puan ortalamasının 4,9±1,3, bilgi düzeyi puan ortalamasının ise 6,7±1,6 olduğu tespit edildi. KHRFDÖ puanının genel olarak orta düzeyde olduğu, medeni durum ile sağlıklı beslenme niyetleri ve algılanan faydalar ve değişime yönelik niyetler alt boyut puanları arasında, çocuğu olmayan ve eğitim düzeyi lise ve üzeri olan katılımcılar ile sağlıklı beslenme niyetleri alt boyutu arasında, düzenli egzersiz yapanlar ile sağlıklı beslenme niyetleri alt boyut puan ortalamaları arasında, kronik hastalığı olanlar ile algılanan faydalar ve değişime yönelik niyetler alt boyut puan ortalamaları arasında anlamlı düzeyde fark olduğu saptandı. Yaş ile BKİ arasında pozitif ve anlamlı bir ilişki bulunduğu ancak, yaş ve BKİ değişkenlerinin, KHRFDÖ'yü yordamada yetersiz olduğu belirlendi. Sonuç olarak, KHRFDÖ puanının genel olarak orta düzeyde ve risk farkındalığının bireysel ve ailesel sağlık öyküsü ile yakından ilişkili olduğu belirlendi. Bu doğrultuda farkındalığı artırmaya yönelik yapılandırılmış eğitim ve danışmanlık programlarının yaygınlaştırılması ve bireylerin davranış değişikliğini destekleyecek müdahalelerinin güçlendirilmesi önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Kardiyovasküler hastalık; Risk farkındalığı; Hasta yakınları; Hemşirelik.
Üniversite öğrencilerinde sosyal medya kullanımının sosyal görünüş kaygısı ve benlik saygısı ile ilişkisi
Araştırma, üniversite öğrencilerinde sosyal medya kullanımının sosyal görünüş kaygısı ve benlik saygısı ile ilişkisini belirlemek amacıyla tanımlayıcı ve ilişki arayıcı araştırma tipinde gerçekleştirildi. Araştırmanın evrenini Ocak-Şubat 2021 tarihleri arasında İstanbul ilinde özel bir vakıf üniversitesinin öğrencileri oluşturdu (N=12184). Örneklemini ise bu öğrencilerinden olasılıksız örnekleme yöntemi ile seçilen öğrenciler oluşturdu (n= 581). Verileri toplamak için katılımcıların bireysel özelliklerini içeren anket formu, Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği ve Sosyal Görünüş Kaygısı Ölçeği kullanıldı. Elde edilen veriler SPSS 20 programı kullanılarak analiz edildi. Analizler sonucunda, sosyal medya bağımlığın öğrencilerin sosyal görünüş kaygısı üzerinde istatistiksel açıdan anlamlı bir etkisi olduğu, ayrıca sosyal medya bağımlılığı ile benlik saygısı arasında çok zayıf düzeyde negatif yönlü bir ilişki olduğu sonucuna ulaşıldı. İlave olarak, demografik değişkenlere göre yapılan analizler sonucunda, sosyal medya bağımlılığı ile sosyal görünüş kaygısı düzeylerinin kadın ve 18-22 yaş grubundaki öğrencilerde yüksek olduğu, ayrıca sosyal medyayı daha uzun süre kullanan öğrencilerin hem sosyal medya bağımlılık hem de sosyal görünüş kaygısı düzeylerinin daha yüksek olduğu sonucuna ulaşıldı. Sonuç olarak, benlik saygısı düzeyinin sosyal medya kullanma süresine bağlı olarak azaldığı saptandı. Araştırma bulgularının üniversite öğrencilerinde sosyal medya bağımlılığının getirmiş olduğu olumsuz etkileri önlemeye yönelik uygulamalar konusunda yol gösterici olacağı değerlendirilmektedir. Anahtar Kelimeler: Sosyal Medya Kullanımı, Sosyal Görünüş Kaygısı, Benlik Saygısı.
Şiddet içerikli video oyunları oynayan üniversite öğrencilerinde saldırganlık düzeyi ve vital bulguların incelenmesi
Şiddet içerikli oyunların saldırganlık davranışını tetiklediği ve şiddet içerikli oyun oynama sırasında kişilerde vital bulgularda değişiklik olduğu, şiddet içerikli durumların ve heyecanın kan basıncı ve nabız üzerinde etkileri bilinmektedir. Bu çalışma, şiddet içerikli video oyunları oynayan üniversite öğrencilerinde saldırganlık ve vital bulguların incelenmesi amacıyla tanımlayıcı, karşılaştırmalı ve kesitsel araştırma tipinde gerçekleştirildi. Araştırma verileri, İstanbul Avrupa yakasında bulunan bir vakıf üniversitesinde Ocak-Şubat 2020 tarihinde toplandı. Araştırmanın evrenini araştırmanın yapıldığı vakıf üniversitesinde öğrenim gören öğrenciler, örneklemini ise 50'si şiddet içerikli oyun oynayan, 42'si ise bu oyunları tercih etmeyen öğrenciler olmak üzere toplam 92 üniversite öğrencisi oluşturdu. Araştırma verileri, anket formu ve Buss Perry Saldırganlık Ölçeği ile toplandı. Deney grubunun Buss Perry Saldırganlık Ölçeği toplam puanları 81.28±15.29; kontrol grubunun 81.78±8.91; tüm grubun 81.51±12.72 olup aralarında anlamlı fark bulunmadı. Deney ve kontrol gruplarının vital bulguları oyun öncesi karşılaştırıldığında, sistolik kan basınçları arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık olmadığı, divastolik kan basıncı, nabız ve vücut ısısı değerleri açısından deney grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı bir farklılık olduğu saptandı. Deney grubunun oyun sırasında (oyun öncesi, oyunun 5. dakikası ve oyunun 10. Dakikasında) vital bulguları karşılaştırıldığında öğrencilerinin sistolik kan basınçları ile nabız ve vücut ısısı değerleri açısından bir farklılık olduğu saptandı. Sonuç olarak; üniversite öğrencilerinde şiddet içerikli oyun oynamanın öğrencilerin saldırganlık düzeyleri üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığı, vital bulgularda ise değişiklikler olduğu bulunmuştur.
İstanbul Arel Üniversitesi meslek yüksekokul öğrencilerinde premenstruel sendromun yaşam kalitesi üzerine etkisi
Tanımlayıcı nitelikte bir çalışma olan araştırmamız, üniversite öğrencilerinin premenstruel sendrom semptomlarını yaşama durumunu ve bu durumun yaşam kalitesi üzerine etkisini belirlemek amacı ile yapılmıştır. Araştırmanın evrenini İstanbul Arel Üniversitesi Meslek Yüksekokulu'nda Aralık 2019 - Ocak 2020 tarihleri arasında eğitim gören kız öğrenciler oluşturmaktadır. Basit rastgele örneklem yöntemiyle seçilen menstruasyon öyküsüne sahip 300 kız öğrenci, araştırmanın evrenini oluşturmaktadır. Verilerin toplanmasında yüz yüze görüşme ve anket yöntemi kullanılmıştır. Çalışmaya katılmaya gönüllü olan öğrencilere ''Sosyodemografik Form'', ''Premenstruel Sendrom Ölçeği (PMSÖ)'' ve ''SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği (Kısa-form)'' uygulanmıştır. Yapılan araştırmada; öğrencilerin %42,7'sinde premenstruel sendrom tespit edilmiştir. Öğrencilerin yaş ortalaması 20,487±2,331 olarak bulunmuştur. Öğrencilerin PMS ölçeğinden aldıkları toplam puan ortalaması ise 129,017±34,476 olarak saptanmıştır. Alt boyutların puan ortalamaları en yüksekten en düşük puana göre sırasıyla; "depresif duygulanım" 21,167±7,219, "yorgunluk" 19,760±6,093 ve "depresif düşünceler" 17,527±7,129 olarak belirlenmiştir. Öğrencilerin %66,3'ünün düzenli adet gördüğü ve %88,0'inin adet döneminde ağrı yaşadığı tespit edilmiştir. PMS semptomları ile baş etmek için başvurdukları yöntem olarak %42,7'sinin istirahat ettiği ve %30,7'sinin sıcak uygulama yaptığı belirlenmiştir. Araştırmaya katılanların sadece %25,7'sinin doktora başvurduğu sonucuna ulaşılmıştır. Araştırmamızda Premenstruel sendromun depresif duygulanım, sinirlilik, yorgunluk, ağrı alt boyutları ile yaşam kalitesinin 3 alt boyutu arasında anlamlı fark bulunmuştur. Elde ettiğimiz bu sonuç, PMS'nin yaşam kalitesi üzerine etkisi olduğunu gösteren bulgulardan biridir. Anahtar Kelimeler: Premenstruel Sendrom, Üniversite Öğrencileri, Yaşam Kalitesi
Sağlık hizmetleri meslek yüksek okulu öğrencilerinin aile planlaması ve toplumsal cinsiyet algısı arasındaki ilişkinin incelenmesi
Aile planlanması ve toplumsal cinsiyet algısı arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapılan bu çalışma ilişki arayıcı tanımlayacı bir araştırmadır. Araştırma 07.09.2021 – 15.10.2021 tarihleri arasında İstanbul'da bulunan bir vakıf üniversitesinde gerçekleştirilmiştir. Araştırmada vakıf üniversitesinde öğrenim gören 445 öğrenci üzerinde gerçekleştirildi. Araştırmanın örneklem seçiminde gelişigüzel örneklem yöntemi kullanıldı. Çalışmada literatür taranarak hazırlanan Kişisel Bilgi Formu, 25 sorudan oluşan Aile Planlaması Tutum Ölçeği ve 25 sorudan oluşan Toplumsal Cinsiyet Algısı Ölçeği kullanıldı. Aile planlaması toplumsal cinsiyet rolleri ile ilişki incelendiğinde katılımcıların çoğu arasında ilişki olduğunu belirtti. Yaşadığımız toplumda cinsiyet ayrımcılığı yaşanıp yaşanmadığına katılımcıların çoğunluğu yaşandığını belirtti. Veriler, Bağımsız Gruplar t-testi, ve Pearson Korelasyon Analizi ve Basit Doğrusal Regresyon Analizi kullanılarak analiz edildi. Araştırmada, toplumsal cinsiyet algısı ile topluma ilişkin tutumlar, yönteme ilişkin tutumlar ve doğuma ilişki tutumlar arasında anlamlı bir ilişki olduğu belirlendi.
Laparoskopik batın cerrahisi geçiren, sigara içen veya içmeyen hastalarda gelişen solunum sistemi komplikasyonlarının karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Bu araştırma laporaskopik batın cerrahisi geçiren hastalarda, ameliyat sonrası gelişen solunum sistemi komplikasyonlarında sigara içme faktörünün etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma Ocak 2018- Aralık 2019 tarihleri arasında İstanbul Acıbadem International Hastanesi'nin genel cerrahi servisine yatışı yapılan ve laparoskopik batın cerrahisi uygulanan 299 hasta üzerinde gerçekleştirilmiştir. İstatiksel analiz için "SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 22.0 programı kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemleri olarak sayı, yüzde, ortalama, standart sapma kullanıldı". Sigara içme durumuna göre tanımlayıcı özelliklerin dağılımı ki-kare analizi ile test edildi. Sigara içme durumuna göre sürekli değişkenlerin farklılaşma durumu bağımsız grup t-testi ile karşılaştırılarak değerlendirildi. Bulgular: Retrospektif tipteki araştırmada çalışmamıza katılan hasta grubunda sigara içenlerin %22,4'ünde post-operatif solunum sistemi komplikasyonları geliştiği ve sigara içmeyenlerin ise sadece %7,3'ünde solunum sistemi komplikasyonları geliştiği saptanmıştır. Çalışmaya katılan olgularımızda, sigara içmeyenlerin post-operatif oksijen satürasyon yüzdesi ortalama değeri, sigara içenlerin post-operatif oksijen satürasyon yüzdesi ortalama değerinden yüksek bulunmuştur. Sonuç: Laparoskopik batın cerrahisi sonrası, hem ameliyatın, hem de karın içi sabit basınçlı havanın oluşturduğu etkiler neticesinde, hastalarda post-operatif solunum sistemi komplikasyonu oluşma riski mevcuttur. Sigara içen hastalardan komplikasyon gelişme riski daha fazladır. Hastalara ameliyat öncesi hemşirelik hizmeti çerçevesinde gerekli eğitim verilmeli ve en iyi koşullarda ameliyata girmesi sağlanmalıdır.
Cerrahi birimlerde çalışan hemşirelerin mesleki bağlılıkları ile bireyselleştirilmiş bakım algıları arasındaki ilişki
Bireyselleştirilmiş bakım; Hasta bakım uygulamalarının hızlı ve yoğun bir şekilde verilmesini gerektiren cerrahi birimlerde çalışan hemşirelerin dar sınırlar içerisinde standardize edilmiş bakım uygulamalarının dışında hasta bireylerin ihtiyaçları, değerleri, düşünceleri, tercihleri ve deneyimleri doğrultusunda planlanan ve uygulanan bireyselleştirilmiş bakımı uygulamaları gerekir. Hemşirelerin hastalara bireyselleştirilmiş bakım vermelerini etkileyen durumlardan biri de mesleki bağlılık düzeyleridir. Araştırmanın Amacı: Bu araştırma, cerrahi birimlerde görev yapan hemşirelerin mesleki bağlılık düzeyleri ile bireyselleştirilmiş bakım algıları arasındaki ilişkinin ortaya konması amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Gereç ve Yöntem: Araştırma tanımlayıcı tipte anket araştırmasıdır. Çalışma verileri, Aralık 2021 – Ocak 2022 tarihleri arasında toplanmıştır. Araştırma evrenini tüm Türkiye'deki cerrahi birim hemşireleri oluştururken, araştırma örneklemi ilgili tarihler arasında ulaşılabilen 138 cerrahi hemşireleri ile sınırlandırılmıştır. Araştırmanın verilerini; Sosyodemografik veri formu, 4 Boyutlu Mesleki Bağlılık Ölçeği (MBÖ), Bireyselleştirilmiş Bakım Algısı(BBS) A-Hemşire Versiyonu oluşturmaktadır. Bulgular: Hemşirelerin mesleki bağlılık genel ve duygusal bağlılık puan ortalamalarının yüksek oluşunun bireyselleştirilmiş bakım algısı genel puan ortalamalarını arttırdığı görülmektedir (p=0,04). Hemşirelerin mesleki bağlılık alt boyutlarından biri olan alternatiflerin sınırlılığı puan ortalamalarındaki artışın, hemşirelerin bireyselleştirilmiş bakım algısı alt boyutlarından kişisel yaşam durumu alt boyut puanlarında azalmaya neden olmaktadır. Sonuç: Cerrahi birimlerde çalışan hemşirelerin mesleki bağlılık düzeyleri bireyselleştirilmiş bakım algıları ile yakından ilişkilidir. Bu nedenle hemşirelerin mesleki bağlılıklarını arttırmak hem çalışan memnuniyetini hem bakım kalitesini arttıracaktır.
Kadın hastaların sağlık okuryazarlığı düzeylerinin belirlenmesi
Bu çalışma kadınların sağlık okuryazarlık düzeylerinin incelenmesi amacıyla gerçekleştirildi. Çalışmanın örneklemi Beykent Üniversitesi Hastanesine başvuran 350 kadından oluşturuldu. Veri toplama aşamasında tanılama ve TSOY ölçeği olmak üzere iki araç kullanıldı. Elde edilen veriler bilgisayar ortamında SPSS 22.0 istatistik programı aracılığı ile değerlendirildi. Araştırma sonucunda; kadın hastaların bilgiyi değerlendirme boyutu dışında yeterli düzeyde sağlık okuryazarlık düzeyinde oldukları sonucuna ulaşıldı. Katılımcıların %45,4'ünün yeterli sağlık okuryazarlık düzeyinde olduğu, %24'ünün sorunlu ve sınırlı sağlık okuryazarlık düzeyinde olduğu, %22,9'unun mükemmel sağlık okuryazarlık düzeyinde olduğu ve %7,7'sinin yetersiz sağlık okuryazarlık düzeyinde olduğu saptandı. Katılımcıların medeni durumlarına, sosyal güvencelerine ve gelir düzeylerine göre sağlık okuryazarlık düzeylerinin farklılık olmadığı, eğitim durumlarına ve mesleklerine göre sağlık okuryazarlık düzeylerinde farklılıkların olduğu saptandı. Çalışmamızın sonucunda katılımcıların bilgiyi değerlendirme boyutu dışında yeterli düzeyde sağlık okuryazarlığı düzeyinde oldukları sonucuna ulaşıldı. Katılımcıların medeni durumlarına, sosyal güvencelerine ve gelir düzeylerine göre sağlık okuryazarlık düzeylerinin farklılık göstermediği belirlendi. Katılımcıların eğitim durumlarına ve mesleklerine göre ise sağlık okuryazarlık düzeylerinde farklılıkların olduğu belirlendi.
Öğrenci hemşirelerde sosyal medya kullanımı, uyku kalitesi ve ilişkili faktörler
Amaç: Bu çalışma öğrenci hemşirelerde sosyal medya kullanımı, uyku kalitesi ve ilişkili faktörlerin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı ve ilişki arayıcı araştırma tipinde gerçekleştirildi. Yöntem: Araştırmanın örneklemini araştırmaya gönüllü olarak katılan öğrenci hemşireler oluşturdu. Araştırma verilerinin toplanmasında ''Öğrencilerin bireysel özelliklerini içeren "Anket Formu", "Sosyal Medya Bağımlılık Ölçeği" ve "Uyku Kalitesi Ölçeği" kullanıldı. Elde edilen veriler SPSS 21.0 programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Çalışma sonucunda öğrenci hemşirelerin sosyal medya bağımlılık düzeylerinin düşük; uyku kalitesinin kötü olduğu bulundu. Sosyal medya bağımlılığı alt boyutlarından meşguliyet ile yaş arasında negatif zayıf bir ilişki; sosyal medya bağımlılığı ile sosyal medya için günlük ayrılan süre ve gece sosyal medya kullanımı için ayrılan süre arasında pozitif zayıf ilişki belirlendi. Öğrencilerin cinsiyetleri ile sosyal medya bağımlılığı düzeyleri karşılaştırıldığında duygu durum düzenleme, tekrarlama ve sosyal medya bağımlılığı arasında anlamlı fark bulundu. Yine gece sosyal medya kullandığını ifade eden öğrenci hemşirelerin kullanmayanlara göre sosyal medya bağımlılığı düzeylerinin anlamlı şekilde yüksek olduğu; enerji içeceği tüketen öğrenci hemşirelerinin enerji içeceği tüketmeyen öğrenci hemşirelerden daha kötü uyku kalitesine sahip olduğu bulundu. Sosyal medya bağımlılığı düzeyi ile uyku kalitesi arasında pozitif yüksek düzeyde; sosyal medya bağımlılığı ölçeğinin tüm alt boyutları ile uyku kalitesi arasında ise pozitif orta düzeyde ilişki olduğu belirlendi. Sonuç: Çalışma bulguları sonucunda her ne kadar öğrenci hemşirelerin sosyal medya bağımlılığı düzeyi düşük olsa da sosyal medya bağımlılığı ile uyku kalitesinin ilişkili olduğu söylenebilir. Bu nedenle öğrenci hemşirelerin sosyal medya kullanımı dışında uyku kalitesini etkileyen faktörlerin belirlenmesi ve buna yönelik araştırma ve girişimlerin yapılması önerilebilir.
Çocuk cerrahi servisinde çalışan hemşirelerin ameliyat öncesi besin/sıvı kısıtlamasına ilişkin bilgi ve uygulamaları
Araştırma, çocuk cerrahisi servislerinde çalışan hemşirelerin ameliyat öncesi besin ve sıvı kısıtlaması ile ilgili bilgi ve uygulamalarını belirlemek amacı ile tanımlayıcı olarak yapıldı. Araştırmanın örneklemini İstanbul Avrupa yakasındaki Kamu ve Özel hastanelerde Ocak-Ağustos 2021 tarihleri arasında, çocuk cerrahisi birimlerinde görev yapan 214 hemşire oluşturdu. Verilerin toplanmasında 9 sorudan oluşan "Sosyodemografik özellikler bilgi formu" ile araştırmacılar tarafından literatür derlenerek hazırlanan ve 21 soru içeren "Çocuk cerrahisi hemşirelerinin ameliyat öncesi besin-sıvı kısıtlaması ile ilgili bilgi ve uygulamalarını belirlemeye yönelik sorgu formu" kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde frekans, yüzde ve Ki-Kare analizleri kullanıldı. Araştırma kapsamında, hemşirelerin %45,3'ü ameliyata gitmeden önce çocuk hastaların 8 saat, %27,6'sı 10 saat ve daha fazla süre aç kaldığını belirtmiştir. Hemşirelerin %94,8'i çalıştıkları birimde hasta yakınlarına sıvı-besin kısıtlaması ile ilgili bilgileri hemşirelerin verdiğini, güncel sıvı-besin kısıtlama önerilerine uyulmadığını ifade edenlerin tamamı ekipler arası anlaşmazlık nedeniyle uyulmadığını belirtmiştir. Hemşirelerin %24,8'i çocukların gece yarısından sonra aç bırakılmasını doğru bulduğunu, %44,9'u katı besin kısıtlamasına gece yarısından sonra başladığını ve %66,4'ü anne sütü kısıtlamasına 4 saat önce başladığını belirtmiştir. Güncel su ve berrak sıvı kısıtlama süresine hiçbir hemşire tarafından uyulmadığı saptanmıştır. Hemşirelerin yalnızca %13,6'sı sıvı-katı besin ve anne sütü kısıtlama süreleri ile ilgili ifadelerin tamamına doğru cevap vermiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda ameliyat öncesi besin/sıvı kısıtlama süreleri ile ilgili güncel rehberlere uyulmadığı görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Hemşirelik, Cerrahi, Çocuk Cerrahisi, Ameliyat Öncesi Hazırlık, Açlık, Sıvı-Besin Kısıtlaması, Anne sütü
COVİD-19 pandemi döneminde hemşirelerinin tükenmişlik düzeyleri ile tıbbi hataya eğilimleri arasındaki ilişki
Covid-19 virüsü ile mücadelede sağlık sektörünün önemli mesleklerinden olan hemşirelik; uzun çalışma saatleri, ağır iş yükü, ağır duygusal yük ve stres gibi nedenlerle tükenmişlik riskinin oldukça yüksek olduğu meslekler arasındadır. Artan tükenmişlik hemşirelerin tıbbi hata olasılığını artırmaktadır. Bu araştırma Covid-19 pandemi döneminde hemşirelerin tükenmişlik düzeylerinin tıbbi hataya eğilimleri üzerindeki etkilerini belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yürütülmüştür. Araştırma İstanbul'da Aralık 2020 – Ağustos 2021 tarihleri arasında hastanelerde görev yapan 303 hemşire üzerinde yürütülmüştür. Araştırmanın verileri "Demografik Özellikler Formu", "Mesleki Yorgunluk Tükenmişlik Toparlanma Ölçeği" (MYTTÖ) ve "Hemşirelerde Tıbbi Hataya Eğilim Ölçeği" (HTHEÖ) ile çevrimiçi yöntemle toplanmıştır. Hemşirelerin tükenmişlik ölçeği "kronik yorgunluk" alt boyut puan ortalamasının 69,95±28,36, "akut yorgunluk" alt boyut puan ortalamasının 67,27±18,86, "toparlanma" alt boyut puan ortalamasının 39,69±17,63 olduğu, Tıbbi hataya eğilim ölçeği toplam puan ortalamasının ise 216,64±28,32 olduğu bulunmuştur. Tıbbi hataya eğilim ölçeğinin tüm alt boyutları ile akut ve kronik yorgunluk alt boyutu arasında düşük düzeyde pozitif, toparlanma alt boyutu arasında ise düşük düzeyde negatif korelasyon bulunmuştur. Genç hemşirelerin, kadınların, çocuk sahibi olmayanların, yoğun bakımda çalışanların, vardiyalı çalışanlarda, haftada 48 saatten fazla çalışanlarda ve Covid(+) hastaya bakım verenlerde tükenmişlik seviyesi daha yüksektir. Hemşirelerin tıbbi hataya eğilim durumlarını çalıştıkları birim, çalışma saati ve sigara-alkol kullanımında artma durumu etkilemektedir. Sonuç olarak hemşirelerin tükenmişlik seviyeleri arttıkça tıbbi hataya eğilimleri artmaktadır. Anahtar Kelimeler: covid-19, tükenmişlik, tıbbi hata, hemşire
Özel hastanede çalışan sağlık profesyonellerinin ve personellerin istanbul sözleşmesi hakkındaki bilgileri ile toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin tutumunun değerlendirilmesi
Amaç: Bu araştırma özel hastanede çalışan sağlık profesyonellerinin ve personellerin İstanbul Sözleşmesi hakkındaki bilgileri ile toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin tutumunu değerlendirmek amacıyla kesitsel tipte tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın verileri 17.11.2021-06.01.2022 tarihleri arasında online platform üzerinden elde edilmiştir. Araştırmanın örneklemini özel hastanede çalışan 300 kişi oluşturmuştur. Veri toplama formunun ilk ve ikinci bölümünde literatür doğrultusunda hazırlanan ve araştırmaya katılan sağlık profesyonelleri ve personelin sosyo-demografik ve tanıtıcı bilgileri (12 soru) ile İstanbul Sözleşmesi ile ilgili sorular (6 soru) bulunmaktadır. Üçüncü bölümde ise "Toplumsal Cinsiyet Rolleri Tutum Ölçeği" (38 soru) kullanılmıştır. Bulgular: Katılımcıların %68'ini kadınlar, %32'sini erkekler, örneklemin yarısını ise hemşire meslek grubu oluşturmaktadır. Türkiye'nin imzaladığı İstanbul Sözleşmesi'nden imzasını çekmesini doğru bir karar olarak bulanların %60'ı Türk gelenek ve ahlak kurallarına aykırı olduğunu, %50'si eşcinselliği özendirdiğini, %85'i ise cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet kimliği gibi kavramların Türk Toplum yapısına uymamasını neden olarak sunmuştur. Araştırmaya katılanların Toplumsal Cinsiyet Rolleri Tutum Ölçeğinden aldıkları ortalama toplam puan 146,61±25,68 olup ölçekten alınabilecek en yüksek puanın 190 olduğu göz önüne alındığında, katılımcıların genel olarak eşitlikçi toplumsal cinsiyet rol tutumlarına sahip oldukları söylenebilir. TCRTÖ puanlarının katılımcıların tanımlayıcı özelliklerine göre farklılaşma durumuna bakıldığında tüm tanımlayıcı özelliklerde yani cinsiyet, medeni durum, eğitim durumu, aylık gelir düzeyi, doğum yerleri, meslek, aile tipi ve evlenme şekline göre anlamlı farklılık olduğu dikkati çekmiştir. İstanbul Sözleşmesi ile ilgili sorulardan olan "İstanbul Sözleşmesi hakkında bilginiz var mı?", "Toplumsal cinsiyet kavramını daha önce duydunuz mu?", "Türkiye'nin imzaladığı İstanbul Sözleşmesi'nden imzasını çekmesi sizce doğru bir karar mıdır?" ve "Türkiye İstanbul Sözleşmesi'nden çekildiğinde kadına yönelik şiddet artar mı?" sorularına olumlu cevap veren değişkenler bakımında değerlendirildiğinde TCRTÖ toplam puan ortalamasında yüksek alan grupların olduğu dikkati çekmiştir. Sonuç: Araştırmaya dahil edilen sağlık profesyonel ve personellerin çoğunun İstanbul Sözleşmesi hakkında bilgisi olduğu saptanmıştır. Bu çalışmada erkeklerin, eğitim düzeyi düşük olan bireylerin İstanbul Sözleşmesi hakkında daha az bilgiye sahip oldukları ve toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından geleneksel bir tutum sergiledikleri görülmüştür. Bu sebeple hastanedeki hizmet içi eğitimlerle birlikte ilkokul düzeyinde de toplumsal cinsiyet rollerine yönelik derslerin olması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Toplumsal Cinsiyet, Cinsiyet Eşitliği, Kadın, İstanbul Sözleşmesi
Gebelerde Covıd-19 salgınına yönelik algı ve tutumlarının belirlenmesi
Bu araştırma gebelerin COVID-19'a karşı algı ve tutumlarını belirlemek amacıyla yapılan tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Araştırma 17.11.2021 – 06.01.2022 tarihleri arasında Çerkezköy İrmet Hastanesi kadın doğum polikliniğine başvuran 300 gebeden oluşmaktadır. Literatür doğrultusunda hazırlanan tanımlayıcı soru formu ve COVID-19 Salgınına Yönelik Algı ve Tutumları Değerlendirme Ölçeği kullanıldı. Çalışmaya katılan gebelerin %39,7'si 26-30 yaş aralığındadır. Katılımcıların %26'sı gebeliğinin COVID-19 salgınından etkilendiği, %42'si koruyucu önlemleri öğrenip uygulayarak sağlık arama davranışına başvurduğu belirlenirken %12,7'si sağlık arama davranışından kaçınmaktadır. Katılımcıların hastalık algısının bulaşıcılık alt boyutu puanlar ortalama 4,04±0,75 ve kaçınma davranışlarından kişisel temastan kaçınma alt boyutunun ortalama puanı 4,17±0,75 olup bu yönde inancın yüksek olduğuna ulaşıldı. Hemşirelerin gebelere hastalık hakkında eğitim vermesi algı ve tutumlar açısından önemlidir. Gebelik süreci hastalıktan etkilenen ve olumsuz duygularla baş etmekte zorlanan gebelere uygun danışmanlık hizmeti büyük rol oynamaktadır. Anahtar Kelimeler: COVID-19, salgın, gebelik, algı, tutum
Yoğun bakım hemşirelerinin sağlıklı yaşam biçimi davranışları ve etkileyen faktörler
Amaç: Bu araştırma yoğun bakım hemşirelerinin sağlıklı yaşam biçimi davranışları ve bu davranışları etkileyen faktörleri saptamak amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Yöntem: Araştırma Haziran - Eylül 2021 tarihleri arasında hastanelerde çalışan yoğun bakım hemşirelerine kartopu örnekleme yöntemi kullanılarak, online anket ile veri toplanarak yapılmıştır. Çalışmaya katılmaya gönüllü olan 222 hemşire araştırma kapsamına alınmıştır. Araştırmanın verileri "Sosyodemografik Veri Formu" ve "Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Araştırmada elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 22.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. İki bağımsız grup arasında niceliksel sürekli verilerin karşılaştırılmasında Mann Whitney - U testi, ikiden fazla bağımsız grup arasındaki verilerin karşılaştırılmasında Kruskal Wallis testi kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan hemşirelerin sağlıklı yaşam biçimi davranışları ölçeği puan ortalaması 127,32±24,42 - orta düzey olarak saptanmıştır. Ölçeğin alt boyutlarına bakıldığında en yüksek ortalamanın sağlık sorumluluğu alt boyutuna 23,66±4,96, en düşük ortalamanın ise fiziksel aktivite alt boyutuna 16,89±5,9 ait olduğu belirlenmiştir. Çalışmaya katılan yoğun bakım hemşirelerinin ölçekten aldıkları toplam puan ortalamasının yaş ve çalışma süresi ile istatiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0,05). Buna göre 25-31 yaş grubunun aldığı toplam puan 32-38 yaş grubunun aldığı toplam puandan düşük olduğu saptanmıştır. Ayrıca 11-15 yıl çalışma süresine sahip hemşirelerin 6-10 yıllık deneyime sahip hemşireye göre sağlık sorumluluğunun daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Yapılan bu araştırmada yoğun bakım ünitesinde çalışan hemşirelerin sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının orta düzeyde olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Hemşire, Yoğun bakım ünitesi, Sağlıklı yaşam biçimi davranışları
Kalp ve damar cerrahisi yoğun bakım hemşirelerinin deliryum hakkında bilgi düzeyleri
Amaç: Bu çalışma kalp ve damar cerrahisi yoğun bakım ünitesinde çalışan hemşirelerin deliryum hakkında bilgi düzeylerinin incelenmesi amacı ile tanımlayıcı tipte gerçekleştirildi. Yöntem: Araştırmanın evrenini İstanbul ili sınırlarında yer alan bir eğitim araştırma hastanesi oluşturmakta olup örneklem seçimine gidilmemiştir. Kalp ve damar cerrahisi yoğun bakım ünitesinde çalışan ve çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden (n=73) hemşire ile çalışma gerçekleştirilmiştir. Araştırma verilerinin toplamasında "Sosyodemografik ve Tanıtıcı Bilgiler Formu" ve hemşirelerin deliryum hakkında bilgi düzeylerini ölçen "Yoğun Bakım Hemşireleri İçin Deliryum Bilgi Testi" kullanıldı. Elde edilen veriler SPSS 21.0 programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Yapılan çalışma sonucunda: Kalp ve Damar Cerrahisi Yoğun Bakım Ünitesi (KVCYBÜ) hemşirelerinin sosyodemografik özelliklerine bakıldığında; çalışmanın yürütüldüğü KVCYBÜ hemşirelerinin %72,6 kadın, %63'ünün bekâr, %58,9'unun 26-30 yaş aralığında, %84,9 'unun lisans mezunu, %71,2' sinin 1-5 yıl mesleki deneyimi olduğu, %56,2' sinin 3 yıldan fazla bulunduğu birimde çalıştığı, %57,5' inin 1-2 hastanın bakımından sorumlu olduğu, %90,4' ünün haftalık çalışma saatinin 40-60 aralığında olduğu, %84,3' ünün gece gündüz karışık çalıştığı, %54,8' inin deliryum hakkında eğitim aldığı, %78,1' inin yaşlı bireyle yaşamadığı, %83,6' sının psikiyatrik sorunu olan bireyle yaşamadığı belirlendi. Hemşirelerin "deliryum bilgi toplam" puan ortalaması 18,219 ± 3,888, "deliryum risk faktörleri ve nedenleri" puan ortalaması 6,603 ± 1,963, "deliryum sonuçları" puan ortalaması 2,548 ± 0,646, "deliryum değerlendirmesi" puan ortalaması 1,863 ± 0,902, "deliryumun farmakolojik ve farmakolojik olmayan yönetimi" puan ortalaması 5,438 ± 1,3648 olarak bulundu. Sonuç: Genel olarak çalışmaya katılan 73 hemşirenin deliryum hakkında bilgi düzeylerinin orta düzeyde olduğu sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Kardiyovasküler Cerrahi Girişimler, Yoğun Bakım, Deliryum, Hemşirelik
Koroner arter bypass greft ameliyatı sonrası işe dönüş ve hasta üzerine etkilerinin incelenmesi
Amaç: Araştırma, koroner arter bypass greft ameliyatı hastalarının, ameliyat sonrası iş yaşamlarına dönüşleri ve karşılaştıkları durumların incelenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Yöntem: Araştırma Sağlık Bakanlığına bağlı bir Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Ocak 2021 ve Ocak 2022 tarihleri arasında koroner arter bypass greft ameliyatı olan hastalara Şubat 2022-Nisan 2022 tarihleri arasında telefon yolu ile ulaşılarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evrenini Ocak 2021 ve Ocak 2022 tarihleri arasında koroner arter bypass greft ameliyatı olan 55 yaşın altındaki 203 erkek hasta oluşturmuştur. Evrene dahil olan bu hastaların 133 tanesi telefon numaralarının yanlış ya da ulaşılabilir olmaması, 2'si yaşamını yitirmesi, 3'ü emekli olması ve 5'i araştırmaya katılmak istememesi nedenleriyle çalışma dışında bırakılmıştır. Araştırma 60 hasta ile tamamlanmıştır. Araştırma verilerinin toplanması amacıyla Sosyodemografik Veri formu ve CABG hastalarının ameliyat sonrası işe dönüş durumları ve ilişkili faktörlerin sorgulandığı İşe Dönüş Anketi kullanılmıştır. Toplanan verilerin analizinde SPSS 25,0 paket programı kullanılmıştır Kolmogorov Smirnov testi ile normallik varsayımları incelenmiş, tanımlayıcı veriler Ort±SS ve N (%) şeklinde verilmiştir. Değişkenlerin karşılaştırılmasında Ki-kare testi ya Fisher's Exact testi, Mann Whitney U ve Kruskall Wallis H testi kullanılmıştır. Bulgular: Hastaların ameliyat sonrası ortalama yatış süresinin 6,78 ± 2,40 gün, işe dönüş sürelerinin ise 4,10 ± 3,93 ay olduğu belirlendi. Hastaların yaşı ile CABG ameliyatı sonrası hastanede kalış süresi (r=0,091 p=0.491) ve ameliyat sonrası işe dönüş süresi (ay) (r=0,169 p=0.197) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı belirlendi. Ayrıca CABG ameliyatı sonrası hastanede kalış süresi ile ameliyat sonrası işe dönüş süresi (ay) arasında da istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı ii belirlendi (r=0,045 p=0.734). Hastaların ameliyat öncesinde fiziksel güç gerektiren bir meslek yapıp yapmadığı, ekonomik durumu, kronik hastalık varlığı, işe dönüş öncesi verilen istirahat süresinin yeterli bulup bulmaması, ameliyat sonrası komplikasyonlar yaşaması ve bu süreçte aile desteğinin bulunup bulunmamasının işe dönüş süresini istatistiksel olarak anlamlı derecede etkilemediği belirlendi (p>0.05) Sonuç ve Öneriler: Çalışmamızda CAGB'den sonra işe dönüş sürelerinde etkisi olan ve olmayan birçok faktörün bulunduğu saptanmıştır. İş ile ilgili strese neden olan olumsuz kronik durumların belirlenmesi, bireysel işe dönüş eğitimi, işverenle işe dönüş stratejisinin görüşülmesi ve tartışılması, Fiziksel güç gerektiren işlerde çalışan hastaların CABG'den sonra işe dönüş süreçlerinde aile, arkadaş, işveren desteklerinin geliştirilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: CABG, İşe dönüş, Kardiak rehabilitasyon, Psikososyal faktörler
Açık kalp cerrahisi operasyonu olan hastaların yoğun bakım ünitesindeki çevresel stresörleri ile yoğunbakım deneyimlerini etkileyen faktörlerin incelenmesi
Amaç: Bu çalışma açık kalp cerrahisi olan hastaların yoğun bakım ünitesindeki çevresel stresörleri ile yoğun bakım deneyimlerini etkileyen faktörlerin incelenmesi amacı ile tanımlayıcı ve kesitsel araştırma tipinde gerçekleştirildi. Yöntem: Araştırmanın örneklemini araştırmaya gönüllü olarak katılan açık kalp cerrahisi geçiren hastalar oluşturdu (n=200). Araştırma verilerinin toplanmasında hastaların sosyodemografik özelliklerinin yer aldığı 'Hasta Bilgi Formu', 'Yoğun Bakım Ünitesi Çevresel Stresörler Ölçeği' ve 'Yoğun Bakım Deneyimleri' ölçekleri kullanıldı. İstanbul SBÜ Mehmet Akif Ersoy Göğüs Kalp Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Ocak 2022 ve Mayıs 2022 tarihleri arasında kardiyovasküler cerrahi ve kardiyoloji servisinde yatan hastalar evren olarak alındı. Araştırmaya açık kalp cerrahisi geçirmiş, an az 24 saat yoğun bakımda takibi yapılıp KVC ve Kardiyoloji servisinde yatışı devam eden ve araştırmaya gönüllü olan 200 hasta örneklem olarak alındı. Elde edilen veriler SPPS 21.0 programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 61,480±10,647'di. Hastaların cinsiyete göre dağılımlarına bakıldığında; 138'inin (%69,0) erkek olduğu görüldü. Hastaların çoğunluğunu okuryazar, ilkokul mezunları oluşturdu. Hastaların medeni duruma göre 170'i(%85,0) evli ve çoğunluğu emekli olarak bulundu. Hastaların 117'sinin (%58,5) kronik hastalıkları mevcuttur. Hastaların 121'i (%60,5) daha önce yoğun bakımda yatmadığını belirtti. Çoğunluğu KABG ve planlı olarak operasyon geçirmiştir. Çoğunluk bilgi almış ve hastalarının yoğun bakımda ziyaret etmemiştir. Çalışma sonucunda hastaların 'çevresel stresörler toplam' ortalaması 101,640±22,658, 'yoğun bakım deneyimi toplam' ortalaması 60,400±9,023 olarak yüksek bulundu. Kadınların çevresel stresörler toplam puanları (x=107,145) erkeklerden daha yüksek bulundu. Ayrıca hastaların yoğun bakımdaki stres kaynağı en çok eşini özlemek ve görememek, serum setleri kaynaklı hareket edememe, ağrı, uyuyamamak olduğu sonucuna ulaşıldı. Yoğun bakım deneyim puanları meslek, geçirilen ameliyat ve işlemin planlı olup olmaması, bilgi alıp alamama ve yakınlarını görmemek yoğun bakım deneyimlerini etkilediği sonucuna ulaşıldı. Sonuç: Çalışma bulguları sonucunda hastaların yoğun bakım çevresel stresör ve yoğun bakım deneyim puanları yüksek bulundu. Hastalar yoğun bakımda çok fazla stresör ile karşı karşıya kalmakta ve bundan olumsuz etkilenmektedir. Ayrıca hastaların yoğun bakımdaki deneyimlerini hatırlamakta, bakım ve tedaviden memnun oldukları ve olumlu deneyimler yaşadıkları sonucuna ulaşılmıştır.
Yoğun bakım hemşirelerinin ilaç uygulama hatalarının belirlenmesi
İlaç uygulama hatalarının; tıbbi hatalar arasında en çok rastlanılan hata türünün olması ve bu hataların azaltılması ve önlenmesi önem arz etmektedir. Çalışma yoğun bakım hemşirelerinin ilaç uygulama hata nedenleri ve bildirilmeme nedenlerini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın amacı doğrultusunda tanımlayıcı bir araştırma yapılmış ve araştırmanın örneklemini 144 yoğun bakım hemşiresi oluşturmuştur. Çalışmada nicel analiz yöntemi kullanılmış ve anket tekniğinden yararlanılmıştır. Türk Yoğun Bakım Hemşireleri Derneğine üye yoğun bakım hemşirelerine İlaç Uygulama Hatası Ölçeği sunularak veriler toplanmış ve istatistiksel analiz programı SPSS V.24'te analizler gerçekleştirilmiştir. Yoğun bakım hemşirelerinin ilaç uygulama hatalarının oluşum ve bildirmeme nedenlerine ilişkin algılarının ne düzeyde olduğu incelenmiştir. Ayrıca araştırma sorularından; Yoğun bakım hemşirelerinin ilaç uygulama hataları nedenleri ve bildirilmeme nedenlerine ilişkin algı düzeyleri, sosyodemografik özelliklerine göre değişim gösterir mi? sorusu incelenmiştir. Çalışma bulguları incelendiğinde ilaç uygulama hatalarının oluşma ve bildirilmeme nedenlerine ilişkin çalışmaya katılan hemşirelerin algıları arasında; cinsiyete, yaş gruplarına, eğitim düzeylerine ve meslekte çalışma yıllarına göre anlamlı farklılıklar bulunamamıştır. Ancak katılımcıların ilaç hataları nedenlerine yönelik algıları haftalık çalışma süresi (41-48 saat) açısından anlamlı farklılık göstermiştir. İlaç uygulama hatası nedenleri alt boyutlarından hekim ve sanayi alt boyutlarını yaş değişkeni; bilgi ve sanayi alt boyutunun çalışma yılı ile; bilgi boyutunun haftalık çalışma süresi ile arasında anlamlı ilişki tespit edilmiştir. İlaç uygulama hatası bildirilmeme alt boyutlarından korku ile çalışma yılı ve yaş arasında, hata üzerinde anlaşmazlık boyutuyla haftalık çalışma süresi arasında anlamlı ilişki tespit edilmiştir. İlaç uygulama hataları, hataların raporlanması ve bildirilmesi noktasında sağlık çalışanlarının bilgilendirilmesi, eğitilmesi, uygun çalışma ortamlarının oluşturulması, cezalandırılma kaygısının giderilmesi, gizliliğe önem verilmesi ve gerekli geri bildirimlerin yapılması bu süreçte en etkili noktalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmada yoğun bakım hemşirelerinin ilaç uygulama hatası, hataların bildirilmemesi konularında algılarındaki farklılıklar analiz edilmiştir. Bu yönüyle çalışmanın yoğun bakım hemşirelerine ve bu alanda çalışma yapacak kişilere bir bakış açısı sunması hedeflenmektedir. Çalışmanın daha farklı birimlerde ve örneklemlerde yapılması farklı sonuçları ortaya koyabilmek adına önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: İlaç Uygulama, İlaç Uygulama Hatası, Yoğun Bakım Hemşireliği
Lise düzeyindeki öğrencilerin sağlık anksiyetesi ve siberkondri düzeylerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı; lise düzeyindeki öğrencilerin sağlık anksiyetesi ve siberkondri düzeylerinin değerlendirilmesidir. Araştırmanın evrenini İstanbul'da yer alan Alibeyköy Anadolu Lisesi öğrencileri; örneklemini ise tabakalama örnekleme yöntemiyle belirlenen, araştırmaya katılmayı kabul eden ve o gün okulda bulunan öğrenciler (328) oluşturdu. Araştırmada veriler anket tekniği ile yüz yüze toplandı. Araştırmanın veri toplama araçları; literatür eşliğinde hazırlanan ''Sosyodemografik Bilgi Formu'', Salkovskis ve arkadaşları tarafından 2002 yılında oluşturulan, Aydemir ve arkadaşları tarafından 2013 yılında Türkçeye uyarlanan ''Sağlık Anksiyetesi Ölçeği'' ve McElroy ve Shevlin tarafından 2014 yılında geliştirilen, Türkçe formunun geçerlilik ve güvenirlilik çalışmaları Uzun (2016) tarafından yapılan ''Siberkondri Ciddiyet Ölçeği''dir. Verilerin hesaplanmasında tanımlayıcı istatistikler, Mann Whitney U, Kruskal Wallis testi, Spearman Rho Korelasyon ve doğrusal regresyon analizi kullanılmıştır. Öğrencilerin bazı özelliklerinden; yaş, anne eğitim düzeyi, baba eğitim düzeyi, gelir durumu gibi özellikleri ile sağlık anksiyetesi düzeyleri arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Öğrencilerin cinsiyet, kronik hastalık varlığı ve internette zaman geçirme süreleri ile sağlık anksiyetesi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Lise öğrencilerinin siberkondri düzeyleri ile sağlık anksiyetesi düzeyleri arasında pozitif yönde ilişki belirlenmiştir. Öğrencilerin cinsiyet, internetten araştırma yapma sıklığı ve siberkondri düzeylerinin sağlık anksiyetesine etkisinin incelendiği çoklu regresyon analizinde üç değişkenin sağlık anksiyetesini %31 oranında etkilediği belirlenmiştir. Üç değişkenden sağlık anksiyetesini ilk sırada; cinsiyetin -0.22, sırasıyla internetten araştırma yapma sıklığının 0.17 ve siberkondrinin 0,42 oranında etkilediği saptanmıştır. Elde edilen bulgular doğrultusunda lise düzeyindeki öğrencilerin bazı özelliklerinin, sağlık anksiyetesi düzeyleri üzerinde pozitif yönde etkisinin olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak öğrencilerin sağlık anksiyetesi düzeyleri ile siberkondri düzeyleri arasında pozitif yönde ve zayıf veya orta düzeyde bir ilişki olduğu ve siberkondri düzeyleri arttıkça sağlık anksiyetesi düzeylerinin arttığı görülmüştür. Bu bilgiler ışığında bu çalışma geleceğe ışık tutan gençlerin sağlık anksiyetesi ile siberkondri düzeylerinin genel bir çerçeveden görülebilmesini sağlarken, aynı zamanda adölesanların anksiyetelerini azaltmak amacıyla yapılacak stratejilere yol gösterici olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Ergen, Hemşirelik, Lise Öğrencileri, Sağlık Anksiyetesi, Siberkondri.
Erken post partum dönem primipar annelere verilen bebek bakımı eğitiminin annelik rolü ve doğum sonu anksiyete üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi
Çalışma Eylül- Kasım 2022 tarihleri arasında, İstanbul'da özel bir hastanenin Kadın Doğum Servisi'ne yatışı yapılan ve araştırma kriterlerine uyan 60 primipar anne (deney: 31; kontrol:30) ile yürütüldü. Her iki grup postpartum 8. saatte ziyaret edildi. Hasta Bilgi Formu ve Kişisel Bilgi Formu doldurtuldu. Deney grubu annelere bebek bakım eğitimi'nin 1. Modülü verildi. Tüm kadınlar postpartum 24. saat te tekrar ziyaret edildi. Deney grubu annelere eğitimin 2. modülü verildi ve kontrol grubu annelerin genel durumu sorgulandı. Deney ve kontrol grubu annelere Postpartum Anksiyete Ölçeği doldurtuldu. Her iki gruptaki anneler ile postpartum 7. gününde telefon görüşmesi yapıldı. Deney grubu annelerin eğitimi telefon görüşmesi ile tekrarlandı, kontrol grubu annelerin ise genel durumu sorgulandı. Her iki grupta postpartum 6. haftasında online ortamda Barkin Anne Fonksiyon Envanteri ve Postpartum Anksiyete Ölçeği doldurtuldu. Veriler SPPS 21 programı ile verilerin normal dağılıma uyguluğu Shapiro Wilk Testi ile değerlendirildi. Normal dağılan verilerin analizinde Independent Sample T testi ve Paired Sample T testi, normal dağılmayan verilerin analizinde Mann Whitney U testi kullanıldı. Gruplar, obstetrik ve sosyo-demografik özellikler açısından benzerdi. Annelerin eğitim sonrası Barkin Anne Fonksiyon Envanteri tüm alt boyut ve toplam puan ortalaması deney ve kontrol grubunda arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). Postpartum Anksiyete Ölçeği 'Yenidoğan Iyiliği Ve Güvenliği Anksiyetesi' hariç tüm alt boyutları anlamlı bulundu. (p<0.001). Bulunan anlamlılık düzeyi, deney ve kontrol grubu annelerin puan ortalaması arasında minimum düzeyde olduğu tespit edildi.Bebek bakım eğitimi, doğum sonrası dönemde primipar annelerde annelik rollerinin kazanılmasında oldukça etkili olduğu saptandı. Ancak anksiyetelerini azaltmadı. Primipar kadınlara, doğum sonu dönemlerinin daha rahat, özyeterlilikleri güçlü ve daha konforlu geçirmelerini sağlamak amacıyla bebek bakım eğitimi ve anksiyetelerini azaltmak için nitelikli bakım verilmelidir.
Perkutan koroner girişim yapılan hastalarda işlem öncesi ve sonrası ağrının anksiyete (kaygı) ve yaşam bulguları üzerine etkisi
Amaç: Bu tez çalışması perkütan koroner girişim uygulanan hastalarda işlem öncesi ve sonrasında hastaların ağrı skorunun anksiyete ve yaşam bulguları ile arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla tanımlayıcı ve ilişki arayıcı olarak yapıldı. Yöntem: Araştırmanın örneklemini, perkütan koroner girişim uygulanan ve işlem sonrası ağrısı devam eden 131 erkek ve 54 kadın olmak üzere 185 hasta oluşturdu. Veriler SPSS 22.0 istatistik programı kullanılarak analiz edildi. Sonuçlar % 95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi.Çalışmaya katılan hastaların tanımlayıcı özelliklerini belirlemek için frekans ve yüzde analizleri, ölçeğin analizinde ortalama ve standart sapma istatistikleri kullanıldı. Verilerin karşılaştırılmasında Anova, Bağımsız Gruplar T-Testi kullanıldı. Araştırma değişkenlerinin normal dağılım gösterip göstermediği Basıklık ve Çarpıklık değerleri ile incelendi. Bulgular:Katılımcılardan%66,5 (n=123) kişi anjio işlemi olmamışken, %35,5 (n=62) kişi işlem olmuş; 58 hastaya daha önceden stent takılırken, 127 hastaya stent takılmamıştır.Nrs skoru işlem öncesi 7,065, işlem sonrası 3,210 (p<0,05); Durumluk Kaygı Puanı işlem öncesi 61,568, işlem sonrası 32,362 (p<0,05) olarak saptandı ve işlem öncesi puanları işlem sonrası puanlarından yüksek ve anlamlıydı.İşlem öncesi ağrı, kaygı skorunda %78,7 değişim, işlem sonrası ağrı ise kaygı skorunda %29,8 değişim meydana getirdi.Ağrının etki büyüklüğü 2,906, kaygının etki büyüklüğü ise 3,101 olarak hesaplandı. Hastaların yaş, cinsiyet, medeni durumları, kronik hastalık işlem öncesi ve sonrası ağrının kaygı ve yaşam takiplerinde anlamlı (p>0,05) bir fark oluşturmadı.Hastaların öncesinde hastaneye yatmaları ve stent işlemi olmaları ile ağrı, kaygı ve yaşam bulguları ölçümleri arasında anlamlı (p=0,00 p<0,05) bir ilişki bulundu.Nrs ile NSAI envanteri arasında pozitif korelasyon (p<0,05) bulundu. İşlem öncesi ağrı skoru ve işlem sonrası ağrı ve işlem öncesi ve sonrası anksiyete, kalp hızı, kan basıncı, solunum sayısında anlamlı (p<0,05) değişiklik olurken, satürasyon ve vücut ısısında anlamlı değişiklik olmadığı (p> 0,05) gözlemlendi. Sonuç: Araştırma sonucunda ağrının artması hastaların kaygı düzeyi ve yaşam bulguları ölçümlerinin artmasına neden olurken, ağrı skorunun azalması ile kaygı düzeyinde ve yaşam bulguları takiplerinde iyileşme saptandı.Araştırmanın sonuçlarına göre hastaların ağrıyı tanımlayabilmesi, ağrı skoru artmadan hastaneye erken başvurmasına yönelik eğitim verilmesi ile ilgili farklı araştırmalar önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Perkütan Koroner Girişim, Ağrı, Anksiyete, Yaşam Bulguları
Yoğun bakımlarda çalışan hemşirelerin yöneticilerinden algıladıkları güç kaynakları, örgütsel bağlılıkları ve iş doyumları arasındaki ilişki
Bu çalışmada amaç yoğun bakımlarda çalışan hemşirelerin yöneticilerinden algıladıkları güç kaynakları, örgütsel bağlılıkları ve iş doyumları arasındaki ilişkiyi belirlemektir. Araştırma kesitsel,tanımlayıcı ve ilişki arayıcı nitelikte bir araştırmadır. Araştırmanın örneklemini İstanbul'da bir Şehir Hastanesinde çalışmakta olan 200 yoğun bakım hemşiresi oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında tanıtıcı bilgi formu, "Yönetici Hemşirelerde Algılanan Güç Ölçeği", "Örgütsel Bağlılık Ölçeği" ve "Hemşire İş Doyumu Ölçeği" kullanılmıştır. Veriler, SPSS istatistik paket programında"sayı, yüzdelik, ortalama, standart sapma, Bağımsız gruplarda t testi, Tek Yönlü ANOVA testi, Mann-Whitney U testi, Kruskal Wallis Testi, Spearman's (rho) korelasyon testi MANOVA ve ANCOVA" testleri kullanılarak değerlendirilmiştir. Araştırmada hemşirelerin yöneticilerinden algıladıkları karizmatik güç, ödüllendirici güç, yasal güç ve uzmanlık gücü ile örgütsel bağlılıkları ve iş doyumları arasında istatistiki yönden pozitif anlamlı ilişki belirlenmiştir. Hemşirelerin yöneticilerinden algıladıkları güç hemşirelerin örgütsel bağlılıklarını %13,3, iş doyumunu %32,4 oranında ve hemşirelerin iş doyumları ise örgütsel bağlılıklarını %32,6 oranında açıkladığı belirlenmiştir. Yoğun bakım hemşirelerinin yöneticilerinden algıladıkları güç kaynakları, örgütsel bağlılıkları ve iş doyumları birbirini etkileyen önemli kavramlardır. Özellikle yönetici hemşireler, uygun güç kaynaklarını kullanarak yoğun bakım hemşirelerinin örgütsel bağlılıklarını ve iş doyumlarını artırabilir. ii Anahtar Kelimeler:Algılanan güç kaynakları, iş doyumu, örgütsel bağlılık, yoğun bakım hemşiresi, yönetici hemşire
Şırnak ilinde çalışan sağlık profesyonellerine yönelik şiddetin, mesleki profesyonel tutumlarına ve tükenmişlik düzeylerine etkisinin incelenmesi
Amaç: Bu araştırmada Şırnak İlinde çalışan sağlık profesyonellerinin şiddete maruz kalma sıklıklarının, tükenmişlik düzeyinin belirlenmesi; şiddetle mesleki profesyonel tutumları ve tükenmişlik ilişkisinin değerlendirilmesi ile bunları etkileyen faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın evrenini Şırnak Devlet Hastanesi (400), İdil Devlet Hastanesi (130), Dr. Selahattin Cizrelioğlu Devlet Hastanesi'nde (400) çalışan 930 sağlık profesyoneli, örneklemini ise olasılıksız örneklem yöntemlerinden olan gelişigüzel örneklem yöntemi ile seçilen 310 sağlık profesyoneli oluşturmuştur. Araştırmanın verileri, "Sosyo-Demografik ve Araştırma ile İlgili Sorular Formu", "Maslach Tükenmişlik Ölçeği (MTÖ)" ve "Meslekte Profesyonel Tutum Envanteri (MPTE)" kullanılarak toplanmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılanların yaş ortalaması 29,71±4,9, aylık fazla mesai çalışma saati ortalaması 64,56±3,58 olarak bulunmuştur. 161'i (%51,9) çalıştığı kurumda şiddete uğramış, 143'ü (%73,3) sözel şiddete maruz kalmıştır. Şiddete maruz kalanların 138'i (%44,5) beklemeye tahammülsüzlük nedeniyle şiddete maruz kalmış, şikâyette bulunanlardan 102'sinin (%32,9) şikâyeti sonucunda hiçbir şey yapılmamış, 54'ünün (%61,4) şikâyeti sonucunda hiçbir ceza verilmemiş ve şiddet uygulayan serbest bırakılmıştır. 135'inin (%72,2) şiddet sonrası çalışma isteği azalmış, şiddete maruz kalanların 160'ı (%83,3) şiddete maruz kaldıktan sonra yöneticilerden destek görmemiştir. Yaş ile MTÖ alt boyutları arasında negatif, MPTE toplam puan ortalaması ile pozitif yönde ve zayıf düzeyde bir ilişki bulunmuştur. Çalışmada katılımcıların MPTE toplam puan ortalaması ile MTÖ duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve kişisel başarısızlık alt boyutu puan ortalaması arasında negatif yönde orta düzeyde anlamlı bir ilişki görülmüştür. MTÖ alt boyutlarının farklı değişkenlerde anlamlı farklılık gösterdiği bulunmakla birlikte duygusal tükenme ve duyarsızlaşmanın şiddet sonrası istifa etmeyi ve mesleki bırakmayı düşünenlerde anlamlı olarak yüksek çıktığı, kişisel başarısızlık alt boyutunun şiddet ile ilgili sorulardan etkilenmediği görülmüştür. MPTE'nin farklı değişkenlerde anlamlı farklılık gösterdiği bulunmakla birlikte şiddet nedeni ile mesleği bırakmayı düşünmeyenlerde anlamlı olarak yüksek çıktığı bulunmuştur. Sonuç: Şiddetin ve etkilerinin tükenmişliğin alt boyutları olan duygusal tükenme ve duyarsızlaşmayı daha fazla etkilediği görülmüştür. Mesleki profesyonelliğin ise şiddetten etkilenmediği tespit edilmiştir. Katılımcıların MPTE toplam puanları arttıkça daha az duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve kişisel başarısızlık yaşadığı görülmüştür. Çalışmamızda sağlıkta şiddetin artmasını önlemek için sağlıkta şiddete karşı uygulanan cezaların artırılması, sağlıkta şiddete ilişkin tek ve kapsamlı bir düzenleme bulunmaması ve yasa maddelerinin çok dağınık ve çeşitli kanunlar arasına serpiştirilmiş olması sebebi ile tek bir kanun içinde yer verilerek yasa uygulayıcılarının farkındalıklarının arttırılmasının sağlanması, sağlık profesyonellerine şiddet uygulan kişilere caydırıcı cezaların verilmesi, medyanın sağlık camiasına bakış açısının değişmesi için gerekli çalışmaların yapılması ve bununla ilgili düzenli eğitimlerin verilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Hemşirelik, şiddet, meslekte profesyonel tutum, tükenmişlik
Taş kırma işlemi sırasında sanal gerçeklik gözlüğü kullanımının ağrı ve anksiyete üzerine etkisi
Bu araştırmanın amacı taş kırma işlemi sırasında sanal gerçeklik gözlüğü kullanımının ağrı ve anksiyete üzerine etkisinin olup olmadığının ve bu etkinin demografik değişkenlere göre farklılık gösterip göstermediğinin belirlenmesidir. Bu çalışmanın araştırma grubu, Sağlık Bakanlığına bağlı bir devlet hastanesinde Taş Kırma Bölümü'ne başvuran, araştırmaya katılmaya gönüllü olan ve dâhil olma ve dışlama kriterlerini karşılayan 60 kişiden oluşmaktadır. 60 kişilik araştırma grubu 30'u deney, 30'u kontrol grubunda olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Kontrol grubuna standart taş kırma işlemi uygulanırken deney grubuna ise taş kırma işlemi sırasında sanal gerçeklik gözlüğü ile video izletilmiştir. Her iki gruba da taş kırma işlemi öncesi ve sonrasında Durumluk Kaygı Ölçeği, uygulama sonrasında ise ağrı düzeyini ölçmeye yarayan Sayısal ağrı ölçeği uygulanmıştır. Elde edilen verileri analizinde bağımsız örneklem t testi ve iki faktörlü ANOVA testi kullanılmıştır. Analizler sonucunda, taş kırma işlemi sırasında sanal gerçeklik gözlüğü kullanımının yaşanılan kaygı ve hissedilen ağrı düzeyinde anlamlı bir düşüşe sebep olduğu sonucuna varılmıştır (p<0,05). Ayrıca, ağrı ile baş etme yöntemine sahip olan bireylerin sanal gerçeklik gözlüğünün yaşanılan kaygı ve hissedilen ağrıyı azaltıcı etkisinden ağrı ile baş etme yöntemine sahip olmayan bireylere göre daha fazla faydalandığı sonucuna ulaşılmıştır. Elde edilen sonuçlar doğrultusunda, taş kırma işlemi sırasında hem hastanın yaşadığı kaygının hem de hissettiği ağrının azalması için sanal gerçeklik gözlüğü kullanımın yaygınlaştırılması önerilmiştir.
COVID-19 pandemisi sürecinde sağlık bilimleri fakültesi öğrencilerinin sağlık algısı, sağlıklı yaşam biçimi davranışları ve yaşam kalitelerinin belirlenmesi.
Amaç: Bu araştırma, Covid-19 pandemisi sürecinde üniversite öğrencilerinin sağlık algısı, sağlıklı yaşam biçimi davranışları ve yaşam kalitelerinin belirlenmesi ile bunların sosyodemografik özellikler ile olan ilişkilerinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Gereç-Yöntem: Araştırma tanımlayıcı ve kesitsel model kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Araştırma evreni 2022-2023 eğitim öğretim yılında Iğdır'da bir üniversitenin Sağlık Bilimleri Fakültesi'nde öğrenim gören 500 öğrenciden oluşmaktadır. Araştırmanın örnekleminde olasılık temelli örnekleme yöntemlerinden tabakalı rastgele örnekleme modeli kullanılmıştır. Bu doğrultuda çalışmaya gönüllü bir şekilde katılan 448 öğrenci ile süreç tamamlanmıştır. Çalışmanın verileri, Birey Tanıtım Formu, Sağlık Algısı Ölçeği, Sağlıklı Yaşam Biçim Davranışları Ölçeği II (SYBDÖ II) ve Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği-Kısa Formu (WHOQOL-BREF) ile elde edilmiştir. Veriler normal dağılım gösterdiği için verilerin analizinde parametrik testler kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan öğrencilerin sağlık algılarının yüksek, sağlıklı yaşam biçimleri davranışlarının orta ve yaşam kalitelerinin ise ortalamanın üzerinde olduğu tespit edilmiştir. Araştırmada kullanılan üç ölçekte cinsiyet, bölüm ve anne eğitim durumu değişkenlerinde anlamlı farklılıkların olduğu görülmüştür. Sağlık algısı ile sağlıklı yaşam biçimleri davranışları ve yaşam kalitesi alt boyutları arasında pozitif yönde anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Son olarak sağlıklı yaşam biçimleri davranışları ile yaşam kalitesi alt boyutları arasında pozitif yönde anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Sonuç: Sonuç olarak sağlık algısı, sağlıklı yaşam biçimi davranışları ve yaşam kalitesi arasında pozitif bir bağlantının olduğu tespit edilmiştir. Bu tespite göre bireyin yaşam kalitesinin arttırılması için olumlu sağlık algısını ve sağlıklı yaşam biçimi davranışlarını geliştirici planlar hedeflenmelidir. Üniversitelerin sağlık bölümü öğrencilerinin sağlığının halk sağlığı açısından değerlendirilerek sosyodemografik özellikleri dikkate alınarak sağlık algısını ve sağlıklı yaşam biçimi davranışları konusunda bilgilendirme eğitimleri yapılarak farkındalığın oluşturulması sağlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Covid-19 Pandemisi, Üniversite Öğrencileri, Sağlık Algısı, Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları, Yaşam Kalitesi
Yanık hastalarında distresin anksiyete ve depresyona etkisi
Yanıklar toplumda sık görülen ciddi fiziksel ve psikolojik travmalardır. Yanıklara ısı, elektrik, kimyasallar, radyasyon, kaynayan sıvılar ve alevler neden olabilir. Doku hasarı sonucu cilt bütünlüğü bozulur, bölgesel etkilerinin yanı sıra sistemik, kardiyovasküler ve metabolik hastalıklara yol açabilir. Pro- ve antiinflamatuar sitokinlerin kontrolsüz salınımı, immünolojik işlev bozukluğuna ve yaygın sistemik inflamasyona yol açmaktadır. Şiddetli yanıklarda, özellikle yanık sonrası erken dönemde, aşırı inflamatuar eylem ve ciddi metabolik bozukluklar vardır. Abartılı inflamatuar yanıtlara ek olarak, kalp fonksiyon bozukluğu, akut solunum sıkıntısı sendromu, akut böbrek yetmezliği, bağırsak hiperpermeabilitesine bağlı bakteriyel translokasyon, hiperkatabolizma, hipermetabolizma ve sepsis gibi sistemik hastalıklar şu anda ortaya çıkmaktadır ve bu durum çoklu organ yetmezliğine ve ölüme yol açabilmektedir. Bu bağlamda çalışmanın amacı yanık hastalarda distresin anksiyete ve depresyone etkisi üzerine şekillenmiştir.
Şanlıurfa'da postpartum dönemdeki kadınların aile planlamasına yönelik tutum ve davranışları
Araştırma, Şanlıurfa'da postpartum dönemdeki kadınların aile planlamasına yönelik tutum ve davranışlarını belirlemek amacıyla tanımlayıcı tipte yapılmıştır. Araştırma evrenini, Şanlıurfa merkez ilçelerinde Aile Sağlığı Merkezlerinden sağlık hizmeti alan, son altı 6 içinde doğum yapmış kadınlar oluşturmuştur. Örneklem seçimi için küme örnekleme yöntemi kullanılmıştır ve toplam 330 kadın ile araştırma tamamlanmıştır. Veriler, Veri Toplama Formu ve Postpartum Dönemdeki Kadınların Aile Planlaması Tutum Ölçeği aracılığıyla Şubat-Mayıs 2022 tarihleri arasında yüz yüze görüşme tekniği ile toplanmıştır. Araştırma için Şanlıurfa İl Sağlık Müdürlüğü'nden ve Harran Üniversitesi Etik Kurul'undan yazılı izin, araştırmaya katılmayı kabul eden kadınlardan ise bilgilendirilmiş onam alınmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde; tanımlayıcı istatistiklerden yüzde, ortalama, standart sapma, tek değişkenli analizlerden Ki-kare ve Man Whithney-U testi kullanılmıştır. Araştırmada kadınların %71.5'inin herhangi bir aile planlaması yöntemi kullandığı, %39.0'unun modern %32.5'inin geleneksel yöntem olduğu belirlenmiştir. Modern yöntemlerden en fazla kullanılan kondom (%20.9) iken, geleneksel yöntemlerden en fazla kullanılan geri çekmedir (%32.1). Kadınların, Postpartum Dönemdeki Kadınların Aile Planlaması Tutum Ölçeği puan ortalaması 90.4(±6.7)'dür ve bu değer tutumlarının olumlu olduğunu göstermektedir. Evde en çok Türkçe konuşan, kadının ve eşinin öğrenim durumu yüksek olan, eşi bir işte çalışan, sağlık güvencesi olan, aile tipi çekirdek aile olan, eşinin yaş ortancası daha yüksek olan, ideal çocuk sayısı daha az olan, iki yıldan daha kısa aralarla doğum yapma öyküsü olan ve Postpartum Dönemdeki Kadınların Aile Planlaması Tutum Ölçeği puan ortalaması daha yüksek olan kadınların postpartum aile planlaması yöntem vii kullanım düzeyinin daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). Çalışma sonuçlarına göre; postpartum dönemdeki kadınların aile planlamasına yönelik tutumlarının olumlu olduğu ancak aile planlaması yöntem kullanımının istendik düzeyde olmadığı, sosyo-demografik ve doğurganlık özellikleri ile aile planlamasına yönelik tutumun postpartum dönemde aile planlaması yöntem kullanımını etkilediği belirlenmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda, kadınların postpartum dönemdeki aile planlamasına yönelik olumlu tutumun davranışa dönüşebilmesi için kadınların sosyo-demografik ve doğurganlık özelliklerinin dikkate alınarak, aile planlaması danışmanlık ve eğitim programlarının planlanması ve uygulanması önerilmiştir.
Adıyaman'da kadınlarda postpartum depresyon insidansı ve etkileyen faktörler
Araştırma, Adıyaman'da kadınlarda postpartum depresyon insidansı ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla ileriye yönelik kohort tipte yapılmıştır. Çalışmanın evrenini, Adıyaman il merkezindeki Aile Sağlığı Merkezlerinden sağlık hizmeti alan, 25-40 yaş aralığında ve gebeliği 27. gebelik haftası ve üzerinde olan kadınlar oluşturmuştur. Örnek büyüklüğünü hesaplamak için örneklem kriterlerine uyan 22 gebe kadınla pilot uygulama yapılmıştır. Pilot uygulama sonucu örnek büyüklüğü 122 olarak hesaplanmıştır. Araştırmanın verileri, Kişisel Bilgi Formu, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, Durumluk ve Sürekli Kaygı Envanteri ve Edinburgh Doğum Sonrası Depresyon Ölçeği kullanılarak yüzyüze görüşme yöntemi ile toplanmıştır. Kadınlarla doğum öncesi ve doğumdan dört hafta sonra olmak üzere iki görüşme yapılmıştır. Araştırma için Adıyaman İl Sağlık Müdürlüğü'nden ve Harran Üniversitesi Etik Kurul'undan yazılı izin, çalışmaya katılmayı kabul eden kadınlardan ise bilgilendirilmiş sözlü onamları alınmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde; tanımlayıcı istatistiklerden yüzde, ortalama, standart sapma, tek değişkenli analizlerden Ki-kare, Man Whithney-U testi ve çok değişkenli analizlerden Lojistik Regresyon analizi kullanılmıştır. Araştırmada kadınların %13.5'inde postpartum depresyon olduğu belirlenmiştir. KadınlarınEndinburgh Doğum Sonrası Depresyon Ölçeği puanı ortalaması 7.11 (±5.04), Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçek puanı ortalaması 55.54 (±14.32), Durumluk Kaygı Envanteri puanı ortalaması 93.72 (±6.80) ve Sürekli Kaygı Envanteri puanı ortalaması 83.30 (±8.26) 'dur. Kadınların %11.5'i bebeğin evliliklerini olumsuz etkilediğini düşünmektedir. Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçek puanı ve Sürekli Kaygı Envanteri puanı düşük olanlar ile bebeğin evliliklerini olumsuz etkilediğini düşünenlerde postpartum depresyon düzeyi daha yüksektir (p<0.05). Ancak bebeğin evlilik üzerine olumsuz etkisi, postpartum depresyon riskini 5.3 kat artıran en önemli faktördür. Bu sonuçlar doğrultusunda; postpartum depresyonun önlenmesi için gebelerin sosyal destek faktörlerinin artırılması ve anksiyetelerinin azaltılmasına yönelik müdahalelerin planlanması, ebeveynlere doğum öncesi ve sonrası eğitim ve danışmanlıklar verilirken bebekle ilgili faktörlerinde dâhil edilmesi önerilmiştir.
Ebeveynlerin kırılgan bebek algısı ile sağlık kurumlarına başvuru durumları arasındaki ilişki
Bu çalışmada 0-1 yaş çocuğu olan ebeveynlerin kırılgan bebek algısı ile sağlık kurumlarına başvuru durumu arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla tanımlayıcı, kesitsel olarak yapılmıştır. Çalışmanın örneklemini Diyarbakır ilinde yer alan bir hastanenin çocuk polikliniğine başvuran bir hafta-bir yaş arasında bebeği olan 200 ebeveyn oluşturmaktadır. Çalışmanın yapılabilmesi için etik kurul, kurum izni ve ebeveynlerden izin alınmıştır. Veriler, Sosyodemografik Özellikler Bilgi Formu ve Kırılgan Bebek Ölçeği kullanılarak yüz yüze görüşme yöntemiyle elde edilmiştir. Veriler, IBM SPSS V23 programında bağımsız gruplarda t testi, korelasyon ve lineer regresyon analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan annelerin %41.5'u 25-35 yaş grubunda, %45'i lise mezunu, %77.5'i ev hanımı ve ortalama çocuk sayısı 2,5 ± 1,1'dir. Bebeklerin %53'ü kız, %72.5'inin doğum ağırlığı 2500-4000 gram aralığında ve %69 'unun gestasyon haftası 38-42 haftadır. Çalışmaya katılan annelerin kırılgan bebek algısı ölçeği puanı ortalaması 33.9±4.6 olarak elde edilmiştir. Annelerin kırılgan bebek algısı ölçeği puanı ile sağlık kurumuna başvuru sıklığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p=0,477). Bu çalışmada annelerin bebek kırılganlığı algısı puanının yüksek olduğu belirlenmiştir. Annelerin bebek kırılganlığı algısına yönelik müdahale çalışmalarının yapılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Kırılgan bebek ölçeği, ebeveyn, kırılgan bebek, hemşirelik
COVID-19 tanısıyla yoğun bakımda takip edilen hastaların taburculuk sonrası yapılan ev ziyaretinin yaşam kalitesine etkisi
Bu araştırmanın amacı, Covid-19 tanısı almış ve yoğun bakımda takip edilen hastalara taburculuk sonrasında yapılan ev ziyaretlerinin hastaların yaşam kalitesine etkisini belirlemektir. Randomize olmayan kontrollü çalışma olarak yapılan bu çalışmanın örneklemini, 21 deney, 21 kontrol grubu olmak üzere toplam 42 hasta oluşturmuştur. Araştırma verilerinin toplanmasında anket formu, Covid-19 hastasının taburculuk sonrası evde izlem ve bakım formu ve WHOQOL BREF TR Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanılmıştır. Deney grubuna ayda bir 3 defa ev ziyaretleri ile bakım ve izlemleri yapılmıştır. Kontrol grubuna ise biri hastanede biri evde olmak üzere 2 görüşme yapılmıştır. Elde edilen verilerin analizi için SPSS 22.0 istatistik paket programı kullanılmıştır. Analizler için tanımlayıcı istatistik, independent samples t-testi, ki-kare testi, fisher's exact testi, repeated measure testi, Friedman testi, mann-whitney u testi uygulanmıştır. Tüm analizler için 0,05'in altındaki p değeri anlamlı kabul edilmiştir. Deney grubu hastaların 1. izlem için yapılan ev ziyaretinde hastaların %52,4'ünde kuru öksürük şikayeti varken, 3. ayda yapılan ev ziyaretinde hastaların %81,0'ında kuru öksürük şikayetinin olmadığı görülmüştür (p<0,05). WHOQOL BREF TR yaşam kalitesi ölçeği'nin alt boyutu olan; genel durum puan ortalamaları deney grubunda, 1. ayda 5,33 ± 2,15 iken, kontrol grubunda 6,00 ± 1,73 olarak hesaplanmıştır (p>0.05). 3. Ayda ise genel durum puan ortalamaları deney grubunda 7,38 ±1,65, kontrol grubunda ise 5,52 ± 1,74 olarak saptanmıştır (p<0,05). WHOQOL BREF TR yaşam kalitesi ölçeği'nin diğer alt boyutlarının deney grubunda yer alan hastaların 3 ayda aldıkları puanlarının kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu görülmüştür (p<0,05). Sonuç olarak covid-19 tanısıyla hastanede yatan ve taburcu olan hastalara hemşire tarafından verilen ev ziyaretleri hastaların yaşam kalitesine olumlu etki yapmıştır.
Acil servise ateş şikayeti ile başvuran 0-5 yaş arası çocuklara yapılan ev ziyaretlerinin büyüme gelişmeye, tekrar hastaneye başvurmaya etkisi
Bu araştırmanın amacı, acil servise ateş şikâyeti ile başvuran 0-5 yaşındaki çocuklara yapılan ev ziyaretlerinin büyüme gelişmeye ve tekrar hastaneye başvurmaya etkisini saptamaktır. Randomize olmayan kontrollü çalışma olan bu araştırmanın örneklemini; 31 deney 31 kontrol olmak üzere 3 yaşındaki 62 çocuk oluşturmaktadır. Araştırma verilerinin toplanmasında anket formu, 3 yaşındaki çocuklara ait evde izlem ve bakım formu ve Ankara gelişim tarama envanteri (AGTE) kullanılmıştır. Deney grubundaki çocuklara 3 ay boyunca ayda bir defa ev ziyaretleri ile bakım ve izlemler yapılmıştır. Kontrol grubuna ise hastanede ve evde olmak üzere iki görüşme yapılmıştır. Elde edilen veriler IBM SPSS Statistics v.22.0 paket programında tanımlayıcı istatistik, independent samples t-testi, ki-kare testi ve fisher's exact testi kullanılarak analiz edilmiştir. Tüm analizler için 0,05'in altındaki p değeri anlamlı kabul edilmiştir. Bu çalışmanın bulgularına bakıldığında; AGTE genel gelişim puan ortalaması 1. ayda deney (122,42±4,5) ve kontrol grubunda (123,45±4,0) hemen hemen aynı iken (p>0.05), 3. ayda deney grubu (131.74±4.1) kontrol grubuna (124,19±3,8) göre daha fazla artış göstermiştir (p<0,05). AGTE T tablosuna göre normal olan çocukların oranı 1. ayda deney ve kontrol grubunda aynı iken (%61,3, p>0.05), 3. ayda ise bu oranların deney grubunda (%96,8) artış gösterirken, kontrol grubunda (%41,9) azaldığı saptanmıştır (p˂0,05). Toplamda çocukların %30,6'sının AGTE T tablosuna göre normal olmadığı görülmüştür. Çocukların ateş şikayeti ile hastaneye tekrar başvurma ortalamasının 3. ayda deney grubunda 0.26±0.4, kontrol grubunda 0,65±0,5 olarak hesaplanmıştır (p˂0.05). Sonuç olarak bu araştırma, hemşireler tarafından yapılan ev ziyaretlerinin hem çocukların büyüme ve gelişimi üzerinde etkili olduğunu hem de ateş şikayetiyle hastaneye tekrar başvuru sayısını azalttığını saptamıştır.
6 aylık bebeklere hemşire tarafından yapılan ev ziyaretinin hemoglobin değerine etkisi
Bu araştırmanın amacı, 6 aylık bebeklere 3 ay boyunca hemşire tarafından yapılan ev ziyaretlerinin bebeklerin 9. ayda ölçülen hemoglobin değerine etkisini belirlemektir. Randomize olmayan kontrollü çalışma olarak yapılan bu çalışmanın örneklemini, 50 deney, 50 kontrol grubu olmak üzere toplam 100 6 aylık bebek oluşturmuştur. Deney grubunda olan bebeklere ayda bir 3 defa ev ziyareti yapılmıştır. Ev ziyaretlerinde araştırmacı tarafından hazırlanan anket formu doldurulmuş ve 6-9 aylık evde izlem ve bakım formuna göre bebeklerin izlem ve bakımları yapılmıştır. Kontrol grubu bebeklerine ise aile sağlık merkezlerindeki rutin izlemler yapılmıştır. Elde edilen veriler IBM SPSS Statistics v.22.0 paket programında tanımlayıcı istatistik, independent samples t-testi, ki-kare testi ve fisher's exact testi uygulanmıştır. Tüm analizler için 0,05'in altındaki p değeri anlamlı kabul edilmiştir. Araştırma bulgularında; deney grubundaki bebeklerin hemoglobin ortalaması 12,01±1,115 iken, kontrol grubunda 11,47±1,034 olduğu saptanmıştır (p<0.05). Deney grubundaki bebeklerin %52,0'nın hemoglobin değerinin 11 gr/dl'nin üstünde olduğu, kontrol grubu bebeklerin %68,0'ının ise hemoglobin değerinin 11 gr/dl'nin altında olduğu görülmüştür (p<0.05). Gündüz emme sıklığı 7'den fazla olan deney grubu bebeklerin ilk izlemdeki oranı %98,0, son izleminde %71,4 olarak hesaplanırken, kontrol grubu bebeklerin oranı ise ilk izlemde %76,6 iken, son izlemde %40,4 olarak hesaplanmıştır (p<0.05). Üçüncü izlemde tüm besin gruplarından alan bebeklerin oranı sırasıyla deney grubunda % 98,0, kontrol grubunda % 78,0 olmuştur (p<0.05). Deney grubunda yer alan annelerin hepsinin bebeklerine demir desteğini düzenli kullandığını ifade ederken, kontrol grubunda bu oran %84,0' olarak belirtilmiştir (p<0.05). Sonuç olarak bu çalışma kapsamına alınana bebeklerde demir eksikliği anemisinin ciddi bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ettiğini, bebekleri demir eksikliği anemisinden koruma ve önlemede hemşire tarafından yapılan ev ziyaretinin etkili olduğunu göstermiştir.
Ergenlerin algıladıkları ebeveyn tutumları ile ruhsal sorunları ve akılcı olmayan inançları arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Bu çalışma, ergenlerin algıladıkları ebeveyn tutumlarının ruhsal sorunları ve akılcı olmayan inançları arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma, Nisan 2022 – Haziran 2022 tarihleri arasında, Şanlıurfa'da bulunan bir lisede ergenlik döneminde bulunan 341 lise öğrencisi ile yapılmıştır. Çalışmada veri toplama aracı olarak; Kişisel Bilgi Formu, Algılanan Helikopter Ebeveyn Tutum Ölçeği (AHETÖ), Güçler ve Güçlükler Anketi ve Ergenler için Mantık Dışı İnançlar Ölçeği (EMİÖ) kullanılmıştır. Verilerin analizi SPSS 23.0 paket programı ile yapılmıştır. Verilerin normal dağılıma uygunluğunun değerlendirilmesinde Kurtosis ve Skewness değerleri esas alınarak yapıldı. Değişkenler arasındaki ilişkiler veriler normal dağılıma uyduğunda Pearson Korelasyon Katsayısı, uymadığında ise Spearman's Korelasyon katsayısı kullanılarak incelenmiştir. İki grupta ortalamaların (ortalama) karşılaştırılması, veriler normal dağılıma uyduğunda Student's t tesi kullanılarak yapılmıştır. Veriler normal dağıldığında Lineer regresyon modeli kullanıldı. p< 0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi Çalışmanın yapılabilmesi için gerekli etik ve kurum izinleri alınmıştır. Ergenlerin Akılcı Olmayan İnanç Ölçeği toplam puanlarının 55.32 ± 11.35 olduğu görülmüştür. Anne Algılanan Helikopter Ebeveyn Tutum Ölçeği toplam puan ortalaması 55.32 ± 11.35 olarak elde edilmiştir. Baba Algılanan Helikopter Ebeveyn Tutum Ölçeği toplam puan ortalaması 46.62 ± 11.34 olduğu saptanmıştır. Ergenlerin Güçlük Ve Güçlükler Anketi toplam puan ortalamalarının 15.66 ± 5.73 olduğu ve puan ortalamalarının sınırda olduğu görülmüştür Araştırmaya dahil edilen katılımcı ergenlerin akılcı olmayan inanç ölçeği ile anne algılanan helikopter ebeveyn tutumu arasında negatif yönde güçlü ilişkiye sahip olduğu ortaya çıkmıştır (p<0.001). Ergenlerin akılcı olmayan inanç ölçeği ile baba algılanan helikopter ebeveyn tutumu arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki lmadığı belirlenmiştir(p>0,005).Ergenlerin Akılcı olmayan inanç ölçeği ile güçlük ve güçlükler ölçeği ve alt boyutları arasında anlamlı bir ilişkinin olmadığı tespit edilmiştir(p>0,005). Çalışma sonuçlarımız ergenlerin ebeveynlerinden algıladıkları ebeveyn tutumlarının ergenlerde ruhsal sorunlar yaratabileceği ve akıcı olmayan inançlar oluşturduğunu ortaya koymuştur.
Şırnak ilinde hemşirelerin iş doyum düzeyleri ile psikolojik güçlendirme algılarının belirlenmesi
Çalışma, Şırnak ilinde çalışan hemşirelerin iş doyum düzeyleri ile psikolojik güçlendirme algılarının belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın evrenini Şırnak İl Sağlık Müdürlüğü'ne bağlı beş Devlet Hastanesi oluşturmuştur. Araştırma Eylül 2021- Ekim 2022 tarihleri arasında 358 hemşire ile tamamlanmıştır. Araştırmanın verileri kişisel bilgi formu, psikolojik güçlendirme ölçeği ve McCloskey ve Mueller'in iş doyum ölçeği ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde yüzde, ortalama, standart sapma, Mann-Whitney U testi ve Kruskal-Wallis H testi kullanılmıştır. Bütün analizlerde IBM SPSS.24 programı kullanılmış ve anlamlılık düzeyi olarak p <0.05 değeri kabul edilmiştir. Araştırmaya katılan hemşirelerin psikolojik güçlendirme ölçeği toplam puan ortalaması 5.65 ± 0.82 ve McCloskey ve Mueller'in iş doyum ölçeğinin toplam puan ortalaması ise 2.71 ± 0.80 olarak saptanmıştır. Yaş, medeni durum, çocuk sayısı, çalışma görevi, görev yapılan birim, çalışma şekli, çalışılan kurumda kariyer hedefi olma durumu hemşirelerin PGÖ puanları arasında istatistiksel fark saptanmıştır. Çalışılan hastane, meslekte çalışma süresi, görevi, görev yaptığı birim, çalışma şekli, çalıştığı kurumda kariyer hedefi olması durumu hemşirelerin MMSS puanları arasında istatistiksel fark olduğu görülmüştür. Hastanede çalışan hemşirelerin iş doyum düzeyi ve psikolojik güçlenme algısını yükseltecek meslekte çalışma süresi, görevi, görev yaptığı birim ve çalışma şekli gibi sosyodemografik özelliklerin dikkate alınarak ile ilgili düzenlemelerin yapılması önerilebilir.