
225
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Bipolar bozukluk hastaları ve birinci derece yakınlarında silik nörolojik belirtiler, sirkadiyen tercihler ve duygu regülasyonunda güçlükler arasındaki ilişki
Bu çalışmada bipolar bozukluk hastaları ve birinci derece yakınlarında silik nörolojik bulgular, sirkadiyen tercihler ve duygu düzenleme güçlüğü ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Psikiyatri polikliniğine başvuran ve çalışma ölçütlerini karşılayan 35 bipolar bozukluk hastası ile 35 hastanın 1. dereceden yakını ve 35 kontrol grubu olmak üzere toplamda toplam 105 kişi katılmıştır. Katılımcılara Sosyodemografik Bilgi Formu, Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ), Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D), Sabahlılık-akşamlılık Ölçeği (MEQ), Duygusal Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ), Nörolojik Değerlendirme Ölçeği (NDÖ) uygulandı. Ötimi ölçütleri, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeğinden 7 veya daha az puan almış olmak ve Young Mani Değerlendirme Ölçeğinden 5 veya daha az puan almak şeklinde belirlendi. Araştırmamızın sonucunda motor koordinasyon, karmaşık motor hareketler, diğer Silik nörolojik belirtiler (SNB) ve toplam SNB ortalama puanının anlamlı olarak hasta ve hasta yakını gruplarındaki kişilerin ortalama puanlarının kontrol grubuna göre yüksek olduğu saptandı. Bipolar hasta grubundaki kişilerde psikotik depresyonu olan hastaların diğer SNB ortalama puanının anlamlı olarak psikotik depresyonu olmayan hastaların ortalama puanından yüksek olduğu görüldü. Hastaların kabul etmeme, amaçlar, dürtü, stratejiler, açıklık ve toplam DDGÖ puanının anlamlı olarak hasta yakını ve kontrol grubundan yüksek olduğu saptandı. Bipolar hasta grubundaki kişilerin SNB alt boyutlarından diğer SNB ile duygu düzenleme güçlüğü alt boyutlarından dürtü ve farkındalık arasında istatistiksel olarak pozitif yönde, zayıf düzeyde ve anlamlı bir ilişki tespit edildi. Hasta yakını grubundaki kişilerde SNB ile; duygusal düzenleme güçlüğü ölçeği ile duygusal bütünleştirme ve karmaşık motor hareketler arasında pozitif yönde ve anlamlı bir ilişki tespit edildi. Duygu düzenleme güçlüğü alt boyutlarından kabul etmeme ile SNB alt boyutlarından karmaşık motor hareketler arasında pozitif yönde, zayıf düzeyde ve anlamlı bir ilişki tespit edildi. Kontrol grubunda kişilerde farkındalık ile duygusal bütünleştirme arasında pozitif yönde, zayıf düzeyde ve anlamlı bir ilişki tespit edildi. SNB ve MEQ gruplar arasında değerlendirildiğinde; bipolar hasta grubunda ara tipte olanların karmaşık motor hareketler ortalama puanı sabah tipi olanlardan yüksek bulundu. Hasta yakını grubundaki sabah tipi olanların SNB toplam ve diğer ortalama puanı ara tipteki hasta yakınlarından yüksek bulundu. Kontrol grubundaki kişilerde ara tipte olan kişilerin stratejiler ortalama puanın anlamlı olarak sabah tipte olan kişilerin ortalama puanından yüksek bulundu. Sonuç olarak ötimi döneminde bile bipolar bozukluğu olanlarda ve birinci derece hasta yakınlarında duygu düzenleme güçlüğü ve silik nörolojik bulgularla olumsuz duygu düzenleme stratejilerinin ilişkisi vardır. Bipolar hasta grubunda sirkadiyen tercihler anlamlı olarak silik nörolojik bulgular ve duygu düzenleme stratejileri ile ilişkilidir. Hasta yakınlarında silik nörolojik bulgular ile duygu düzenleme stratejileri arasındaki ilişki sirkadiyen tercihten bağımsızdır. Anahtar kelimeler; Bipolar bozukluk, silik nörolojik belirtiler, sirkadiyen tercihler, duygu regülasyonu.
Obsesif kompulsif bozuklukta zihin kuramı işlevleri ve bağlanma biçimleri arasındaki ilişki
Amaç: Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) hastalarında çeşitli düzeylerde nöropsikolojik bozulmalar olduğu bilinmektedir. Son yıllarda OKB'de Zihin Kuramı (ZK) işlevleri ve bağlanma stilleri ile ilgili araştırmalar giderek artmaktadır. Bu çalışmada OKB hastaları ile sağlıklı kontroller arasında ZK becerileri ve bağlanma stilleri açısından bir farklılık olup olmadığı, OKB tanılı hastalarda obsesif kompulsif belirtiler, ZK becerileri ve bağlanma stilleri arasında bir ilişki bulunup bulunmadığı konularının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza DSM-5 tanı kriterlerine göre OKB tanısı almış 42 hasta ve hastalar ile yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi açısından eşleştirilmiş 42 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcıların tümüne Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Padua Envanteri-41-R (PE), Erişkin Bağlanma Biçimi Ölçeği (EBBÖ), İmayı Anlama Testi (İAT) ve Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT) uygulanmıştır. Bulgular: OKB grubunda İAT(p:0,001) ve GZOT(p:0,006) performansları kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde zayıf bulunmuş, her iki test skorunun da hasta grubunda BAÖ'den alınan puanlar ile negatif yönlü ve anlamlı düzeyde ilişki içerisinde olduğu saptanmıştır (sırasıyla p:0,001 ve p:0,003). Çalışmamızda OKB grubunda kaygılı/ambivalan (p:<0,001) ve kaçıngan bağlanma(p:<0,001) boyutları anlamlı düzeyde yüksek, bu farkın depresif belirtilerin şiddeti kontrol edildiğinde anlamlığını sürdürdüğü saptanmıştır. OKB hastalarında bağlanma boyutları ve ZK becerileri arasındaki ilişki incelendiğinde; kaçıngan (p:0,006) ve kaygılı/ambivalan bağlanma (p:0,024) boyutları ile İAT skorları arasında negatif yönlü ve anlamlı düzeyde bir ilişki bulunurken, GZOT performansları ile bağlanma boyutları arasında anlamlı düzeyde bir ilişki saptanmamıştır (sırasıyla p:0,055 ve p:0,057). Depresif belirtilerin etkisi kontrol edildiğinde OKB hastalarında sadece kaçıngan bağlanma boyutu ile İAT skorları arasındaki ilişki anlamlı kalmayı sürdürmüştür (p:0,007). OKB hasta grubunda PE toplam puan ve alt ölçek puanları ile İAT ve GZOT performansları arasında anlamlı bir ilişki saptanmazken (p>0,05), kaygılı/ambivalan bağlanma boyutu ile PE toplam puan (p:0,002) ve temizlik (p:0,013), düşüncelere kapılma (p:0,003), dürtüler (p:0,042), kesinlik (p:0,030) belirti alt boyutları arasında anlamlı düzeyde pozitif yönlü bir ilişki olduğu görülmüştür. OKB hasta grubunda; kaçıngan bağlanma boyutu ile obsesif kompulsif belirtilerin kontrol alt boyutu arasında negatif yönlü ve anlamlı bir ilişki bulunmuş (p:0,05), kaçıngan bağlanma boyutu ile PE toplam puanı ve diğer belirti alt boyutlarından alınan puanlar arasında ise anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Bu çalışmada OKB'de hem affektif hem de kognitif ZK becerilerinin sağlıklı kontrollere göre daha zayıf ve hem kaygılı/ambivalan hem de kaçıngan bağlanma boyutlarının daha yüksek olduğu görülmüştür. Çalışmamızda OKB hasta grubunda güvensiz bağlanma boyutları ile kognitif ZK becerileri arasında negatif yönlü anlamlı düzeyde bir ilişki gözlenmiştir. Ayrıca obsesif kompulsif belirtiler ile kaygılı/ambivalan bağlanma arasında anlamlı ilişki tespit edilmiş, ZK ile belirtiler arasında ise anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. OKB'de bağlanma ve zihin kuramı işlevlerindeki bozulmalar ile aralarındaki ilişkiye dair yeni kanıtların bulunması, nörogelişimsel süreçlerin bu bozukluktaki etkilerinin anlaşılmasına, ayrıca nispeten yüksek oranlarda tedaviye düşük yanıt olan bu bozuklukta bağlanma ve ZK becerilerini göz önünde bulunduran yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Obsesif Kompulsif Bozukluk, Zihin Kuramı, Zihinselleştirme, Bağlanma
Bipolar bozukluğu olan ötimik hastalarda emosyonel tepkisellik ve irkilme yanıtının afektif düzenlenmesi
Emosyonel işlemlemenin bir bileşeni olan emosyonel tepkisellik (ET), duygusal bir uyarana verilen hızlı ve kısa süreli yanıttır. Bipolar bozuklukta (BB); ET ile ilgili çalışmalarda hastalık ve düzelme dönemlerinde, irkilme yanıtında ve ET'de birbiri ile çelişen nicelik ve nitelik olarak farklı sapmaların bildirildiği çalışmalar bulunmaktadır. İrkilme yanıtındaki bu değişikliklerin, Bu çalışmada, eş tanıları olmayan ötimik bipolar hastalar, BB'de önemli bir nörofizyolojik biyobelirteç olabilecek irkilme refleksinin afekt ile düzenlenmesi (İRAD) açısından değerlendirilmiştir. Bu amaçla hasta ve sağlıklı kontrollerin nesnel ve öznel yöntemlerle elde edilen ET ölçümleri, gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Hastaların SCID 5 (DSM 5 Bozuklukları için Yapılandırılmış Görüşme- Klinisyen Versiyonu) ile tanıları doğrulanmış ve eş tanısı olan hastalar, kontrol grubunda da psikiyatrik hastalıklar dışlanmıştır. Tüm katılımcılar Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D), Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği (HAM-A), Klinik Global İzlenim ölçeği, Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) ile değerlendirilmiştir. International Affective Picture System (IAPS)'dan seçilmiş 45 resim ile üç duygusal koşul (olumlu-nötr-olumsuz) oluşturulmuştur. Akustik uyaran ile irkilme tetiklenerek İRAD değerlendirilmiştir. Ayrıca hastaların her resme verdikleri değerlik ve uyarılabilirlik puanları ile öznel deneyimleri incelenmiştir. Çalışmaya 33 hasta, 35 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Hasta ve kontroller karşılaştırıldığında gruplar arasında HAM-D, HAM-A, YMDÖ ölçek puanları bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Her iki grup da olumlu, nötr ve olumsuz içerikli resimleri beklenildiği doğrultuda normatif değerlerle uyumlu olarak derecelendirmiştir. Hasta grubu kontrollere kıyasla resimleri daha yüksek puanlı değerlendirmişlerdir. Farklı koşullarda irkilme genliği kontrol grubunda doğrusal örüntüyü gösterirken, hasta grubunda doğrusal örüntü kaybolmuştur. Hasta grubunda; kontrollerden farklı olarak resim değerliklerinin genlik üzerinde anlamlı etkisi olmadığı da saptanmıştır. İrkilme refleksi alanının ise emosyonel koşullara göre değiştiği ancak grubun alan üzerinde anlamlı etkisi olmadığı gösterilmiştir. Latans açısından bakıldığında hasta ve kontroller arasında fark gözlenmemiştir ve emosyonel koşullardan etkilenmediği görülmüştür. Sonuç olarak BB'de ötimik dönemde ET azalmış, İRAD baskılanmışır ve bu İR alan ve genlik ölçümleriyle gösterilmiştir.
Bush francis katatoni değerlendirme ve KANNER katatoni ölçeklerinin Türkçeye uyarlanarak karşılaştırılması ve katatoninin yatan hastalarda değerlendirilmesi
Katatoni sık gözlenen, belirtileri görüldüğünde kolaylıkla tanı konabilen, komplikasyonları nedeniyle yaşamı tehdit edebilen bir sendromdur. Bu çalışmada katatoni belirtilerinin değerlendirilmesi için geliştirilen Bush Francis Katatoni Değerlendirme Ölçeği (BFKDÖ) ve KANNER Ölçeği'nin Türkçeye çevrilmesi, bu uyarlamaların geçerlik ve güvenirlik analizlerinin yapılması ve BFKDÖ, KANNER Ölçeği, DSM-5 Katatoni Tanı Ölçütleri'nin özelliklerinin karşılaştırılması planlanmıştır. Ek olarak, bir üniversite hastanesi psikiyatri ve nöroloji servisleriyle dahiliye yoğun bakım ünitesinde yatan hastalarda bu ölçekler aracılığıyla katatoninin değerlendirilmesi ve sıklığının tespit edilmesi, katatoninin sosyodemografik ve klinik özellikler, tetkik sonuçları ile ilişkisinin ve komplikasyonlarının incelenmesi amaçlanmıştır. Yaklaşık 20 aylık bir çalışma süresinde ölçeklerin Türkçe uyarlamaları toplam 223 hastaya uygulanmıştır. Psikiyatri servisinde yatan tüm hastaların sosyodemografik ve klinik özellikleri değerlendirilmiştir. Ölçeklerle katatoni taramasını geçen hastaların klinik bilgileri ayrıntılı bir form aracılığıyla toplanmıştır. Psikiyatri servisinde ölçeklerde katatoni taramasını geçme sıklığı %16,7, DSM-5'e göre katatoni tanısının sıklığı %14,2 olarak bulunmuştur. Özgeçmişte katatoni öyküsünün katatoniyle anlamlı ilişkisi bulunan bir klinik özellik olduğu tespit edilmiştir. En sık görülen komplikasyonun idrar yolu enfeksiyonları olduğu ve malin katatoni gibi hayatı tehdit eden komplikasyonların görülebildiği bulunmuştur. Nöroloji ve acil servislerindeki ölçek değerlendirmelerinde katatoni taramasını geçen, ancak ayırıcı tanısında katatoni düşünülmeyen hastalar olduğu gözlenmiştir. En sık görülen katatoni belirtilerinin literatürle uyumlu olarak konuşmama, gözünü dikerek bakma, karşıtlık, vaziyet alma/katalepsi, içe kapanma ve hareketsizlik/stupor olduğu sonucuna varılmıştır. Bu tez çalışmasında hem BFKDÖ, hem de KANNER Ölçeği'nin Türkçe uyarlamalarının iç tutarlılık güvenirliklerinin (Cronbach alfa: BFKDÖ için 0,902 ve KANNER Ölçeği bölümleri için sırasıyla 0,9; 0,891; 0,806) ve ölçek maddelerinin büyük bir bölümünün değerlendirmeciler arası güvenirliğinin yüksek olduğu gözlenmiştir (Kappa katsayılarının ortalaması BFKDÖ: 0,885 ve KANNER Ölçeği: 0,904). Korelasyon analizlerinde ölçeklerin tarama bölümleri arasında ve BFKDÖ toplam puanı ile KANNER Ölçeği'nin 2. ve 3. bölüm puanları arasında korelasyon bulunduğu tespit edilmiştir. BFKDÖ toplam puanının 6 olması ile KANNER Ölçeği 2. bölümünün 15 veya 3. bölümünün 1 puan olmasının DSM-5'e göre katatoni tanısı konmasında yüksek doğrulukla kullanılabileceği saptanmıştır. DSM-5 katatoni tanı ölçütlerinin ölçeklere göre daha kısıtlayıcı olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak hem BFKDÖ, hem de KANNER Ölçeği'nin Türkçe uyarlamalarının güçlü psikometrik özellikleri olan, geçerli ve güvenilir ölçekler olduğu saptanmıştır.
Sinematerapi ve filmlerin psikodinamik yorumlanmasının bağımlılık tedavisi ve eğitimlerde kullanılması
Sinematerapi ve Filmlerin Psikodinamik Yorumlanmasının Bağımlılık Tedavisi ve Eğitimlerde Kullanılması Giriş: Genel anlamıyla bağımlılık bir nesneye, kişiye ya da bir varlığa duyulan önlenemez istek veya bir başka iradenin baskısı altına girme durumu olarak tanımlanabilir (Uzbay 2015). Madde bağımlılığı ise bir maddenin beyni etkilemesinden kaynaklanan, maddenin keyif verici etkilerini hissetmek veya yoksunluğundan kaynaklanan huzursuzluktan sakınmak için, devamlı veya periyodik olarak madde alma isteği ve bazı davranış bozukluklarıyla karakterize bir beyin hastalığıdır (Uzbay 2015). Bağımlılığın etiyolojisini açıklayan biyolojik, genetik, çevresel nedenler yanında psikanalitik, bilişsel ve sosyal öğrenme kuramları gibi birçok kuram bulunmaktadır. Bu kuramlar içinde özellikle klasik psikanalitik kuram olguları anlamayı (empati) ve sinematerapi uygulamaları sırasında film karakterlerinin psikodinamik yorumlanmasının hem olguların özdeşim kurdukları karakterler sayesinde kendi yaşantılarıyla ilgili farkındalık ve içgörü kazanmasını sağlamakta hem de eğitim seanslarında filmlerdeki karakterler sayesinde bağımlılık, bağımlı hasta ve bağımlı hastanın dinamiklerini anlama ve yaklaşım konusunda detaylı bilgiye sahip olunmasını sağlamaktadır. Psikanalitik kurama göre cezalandırıcı katı süperegosu olan bireyler bilinçdışı stresleri azaltmak için alkol veya madde kullanımına başvururlar. Ego işlevlerinde yetersizlik, ego güçsüzlüğü, engellenme eşiğindeki düşüklük, anksiyeteye duyarlılık, stresle baş etme becerilerindeki yetersizlik bağımlılık davranışını belirleyen önemli etmenlerdendir (www.ogelk.net). Bağımlılığın klasik psikanalitik açıklamasında olguların psikoseksüel gelişimin oral dönemine fiksasyonundan bahsedilmektedir. Ayrıca psikanalitik kuram cezalandırıcı aşırı katı süperego üzerine odaklanmaktadır. Sinematerapi, eğitimli bir profesyonel tarafından bireysel, grup ya da hastaya film izleme ödevi verilmesini, kendini açma ve değişim sağlama amacıyla, karakterlerin ve metaforların kullanılmasını kapsayan yaratıcı terapötik bir girişimdir (Powell 2008). Sinematerapinin etki mekanizmasI 4 aşamada gerçekleşmektedir (Gençöz 2007; Sharp veark. 2002): İdentification (Özdeşim kurma), Catarsis (İç boşaltma), İnsight (İçgörü) ve Universalisation (Bütünleştirme). Sinema terapinin genel amacı; danışanın yaşamını resmeden bir film belirlemek, karakterlerle özdeşleşmesine ve problem üzerine içgörü geliştirmesine yardım etmek, karakterlerin hatalarından veya doğru kararlarından kazanım sağlamak ve problemin çözümüne teşvik eden stratejiler elde etmektir (Sharp ve ark. 2002; Powell 2008). Sinematerapinin ruhsal hastalıklar yanında ruh sağlığı profesyonellerinin eğitiminde de kullanılması söz konusudur (Dave ve Tandon, 2011). Amaç: Bu araştırma, bağımlılık tedavilerinde filmlerin kullanılması, sinematerapi ve filmlerin ve karakterlerin psikodinamik yorumlanmasının bağımlılık tedavisi ile danışanların ve ruh sağlığı profesyonellerinin eğitimlerinde (sine-eğitim) kullanılmasının etkilerini araştırmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma için bir yandan sinematerapi ve sine-eğitim konulu literatür taranırken, diğer yandan seçilen bağımlılık konulu üç film (Krisha, Oslo 31 Ağustos ve Basketbol Günlükleri) üçer kez izlenerek filmin genel konusu ve karakterler ile karakterlerin psikanalitik açıdan yorumlanması yapılmıştır. Bulgular: Krisha filmi, alkol bağımlılığı nedeniyle tedavi gören ve 10 yıldır ailesiyle görüşmeyen ve şükran günü için aile toplantısına katılan 60'lı yaşlarda bir kadını konu almaktadır. Oslo 31 Ağustos filmi, rehabilitasyon merkezinde yaklaşık bir yıldır tedavi gören ve çıkmak üzere olan çoklu madde bağımlılığı olan 30'lu yaşlarındaki Anders'in hikayesidir. Basketbol Günlükleri ise annesi ile yaşayan, en büyük hayali iyi bir takımda basketbol yıldızı olmak olan lise öğrencisi Jim'in madde kullanımına bulaşması, akran ilişkileri, suça yönelmesi ve hayallerinden uzaklaşırken yazmayı asla bırakmaması konu edilmektedir. Sonuç: Sinematerapi ve sine-eğitim ile bağımlılık konulu filmlerin kullanılması ve karakterlerin psikanalitik yorumlanması hem bağımlı olguların terapisinde hem de konuyla ilgilenen ruh sağlığı profesyonellerinin eğitimlerinde etkili bir yöntem olarak görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Bağımlılık; sinematerapi; sine-eğitim.
Madde kullanım bozukuluğu olan kişilerde madde kullanım özellikleri üzerine nitel bir çalışma
Bu çalışma madde kullanım bozukluğu olan kişilerde madde kullanım özelliklerinin; madde kullanımına başlama yaşı, madde kullanımını tetikleyen faktörler, kullanılan ilk madde, diğer geçiş maddeleri ve bu maddeleri tercih etme sebepleri, kullanım şekilleri ve madde kullanımının sebep olduğu sorunların ortaya çıkartılması amacıyla yapılmıştır. Araştırmaya katılan madde kullanım bozukluğu tanısı almış sekiz kişiyle araştırmanın hedefleri doğrultusunda derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Madde kullanım özellikleri incelendiğinde; madde kullanımına başlamanın 15-18 yaş aralığında olduğu yani ergenlik döneminin riskli bir dönem olduğu, madde kullanımında; merak etme, arkadaş ortamı, ailesel ve ruhsal sorunlar gibi tetikleyicilerin olduğu, kullanıma esrar maddesiyle başlandığı ve sonrasında merak ve özenti, etkiyi arttırma, arkadaş tavsiyesi, daha güvenli bulma, ekonomik sebepler gibi nedenlerle kokain, ectasy, bonzai, jamaika, pregabalin, bali, tiner, eroin ve morfin maddelerinin kullanımının tercih edildiği, kullanım şeklinin etkiyi arttırmak amacıyla belirlendiği ve çoğunlukla bong-kova yönteminin kullanıldığı, madde kullanımının hukuksal, ailesel-çevresel, eğitim ve iş hayatıyla ilgili birçok soruna sebep olduğu bulunmuştur.
Bir kapalı ceza infaz kurumundaki tutuklu/hükümlü örnekleminde alkol-madde kullanım özellikleri ile mizaç ve suç davranışı arasındaki ilişkinin incelenmesi
Haz veren etkileri nedeniyle tekrar tekrar kullanılan uyuşturucu ve uyarıcı maddelerin değişik şiddette fizyolojik ve psikolojik sorunların ortaya çıkmasına sebep olduğu bilinmektedir ve alkol-madde kullanımının nedenleri birçok araştırmanın konusu olmaktadır. Çalışmamızda ceza infaz kurumunda kalan hükümlü kişilerde alkol-madde kullanım özellikleri ile mizaç ve suç davranışı arasında ilişkinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Araştırmamız Eylül 2018-Ocak 2019 tarihleri arasında Şanlıurfa 2 No.lu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda bulunan 18-65 yaş aralığında adli suçlardan hükümlü olan 200 katılımcı ile yapılmıştır. Çalışmamızda Sosyodemografik Bilgi Formu, TEMPS-A Mizaç Ölçeği ve Bağımlılık Profil İndeksi- BAPİ kullanılmıştır. Çalışmamızın hipotezlerini değerlendirdiğimizde; alkol ve madde kullanımı ile suç davranışının niteliği arasında bir ilişki bulunmuştur (p=0,015). 'İnsana ve mala yönelik' şiddet içeren suç niteliği grubunda BAPİ ortalama toplam ölçek puanı daha yüksek saptanmıştır. Mizaç yapısı özellikleri ile alkol ve madde kullanım özellikleri arasındaki ilişkiyi değerlendirdiğimizde; irritabl mizaç yapısı ile BAPİ alkol-madde kullanım özellikleri alt ölçeği arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde zayıf bir ilişki bulunmuştur (r=0,305, p=0,004). Siklotimik ve irritabl mizaç yapısı ile BAPİ şiddetli istek alt ölçeği arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde zayıf bir ilişki bulunmuştur (r=0,253, p=0,02; r=0,328, p=0,002). İrritabl mizaç yapısı ile BAPİ toplam puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde çok zayıf bir ilişki bulunmuştur (r=0,245, p=0,024). Mizaç yapısı ile suç davranışının niteliği arasındaki ilişkiyi değerlendirdiğimizde, suç davranışının niteliği grupları arasında hipertimik mizaç yapısı özellikleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p=0,01). Mala yönelik suç niteliği grubunda hipertimik mizaç yapısı özellikleri daha yüksek bulunmuştur. Suçun şiddet özelliği grupları arasında ise, depresif mizaç ve siklotimik mizaç yapısı özellikleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0,009, p=0,012). 'Şiddet dışı' suç özelliği olan grupta depresif mizaç ve siklotimik mizaç özellikleri 'şiddet içeren' suç özelliği olan gruba göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. İleride yapılacak olan araştırmalarda, öz bildirime dayalı anketlerin yanında klinik değerlendirme araçlarının da kullanılması ve özellikle çalışmaya kadın ceza infaz kurumlarının dahil edildiği daha büyük örneklemlere ulaşılması, çalışmamızda elde edilen ön bulguların test edilip doğrulanması açısından önerilmektedir.
Başa çıkma davranışları ölçeği: Türkçe formunun geçerlilik ve güvenilirliği
Amaç: Bu çalışma, alkol kullanım bozukluğu (AKB) tanısı almış bireylerin depreşme anında başvurduğu başa çıkma davranışlarını değerlendirmek üzere, John Stapleton ve arkadaşları tarafından (1983) geliştirilen 'Coping Behaviours Inventory' (Başa Çıkma Davranışları Ölçeği) Türkçe formunun geçerlilik ve güvenirliliğini tespit etmek amacıyla yapılan bir çalışmadır. Yöntem: Araştırma, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalına bağlı Madde Bağımlılığı Polikliniğinde ayaktan tedavi gören ve psikiyatrik görüşmesine ek olarak, DSM-V'e (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı - V) göre alkol kullanım bozukluğu tanısı almış bireylerden oluşmuştur. Verilerin yorumlanması ve analiz edilmesi için SPSS for Windows 15.0 paket programı kullanılmıştır ve istatistiksel olarak anlamlı p değeri p<0.05 olarak belirlenmiştir. Araştırmada kullanılan ölçek, orijinal dilinden (İngilizce) Türkçeye çevrildikten sonra ileri düzey İngilizce bilgisi olan bir araştırmacı tarafından tekrar İngilizceye çevrilip ölçeğin sahibine ölçeğin uygunluğu onaylatılmıştır. Ölçeğin uygunluğunun onaylanmasından sonra ölçeğin geçerlilik ve güvenirlilik analizleri yapılmıştır. 15 gün sonra ölçeğin test-tekrar test analizlerinin yapılması için önceden çalışmaya katılmış 30 hastaya ölçek tekrar uygulanmıştır. Bulgular: Ölçek güvenirliliğinin uygun olup olmadığını tespit etmek için ilk olarak Cronbach Alfa iç tutarlılık değeri hesaplanmıştır. Bu hesaplamalar sonucu α=0,92 olarak bulunmuştur. Test-Tekrar test korelasyon analizi değerlerinin; 0,171-0,883 aralığında dağıldığı saptanmıştır (p<0,01). Çalışmamızda birinci ve ikinci uygulamadan elde edilen puanlar t-testi yapılarak karşılaştırılmış ve bulunan puanlar arasında istatistiksel olarak anlamlılık olmadığı saptanmıştır (p= ,204) (p>0.05). Ölçeğin geçerlilik analizleri değerlendirilmesinin adına Kaiser Meyer-Olkin değeri ve Barlett testi analizi yapılmış ve ölçeğin faktör analizi için uygun olduğu bulunmuştur. Faktör analizleri sonucunda, üç alt boyut elde edilmiştir. Bu elde edilen alt boyutlarının faktör değerleri ise; 28,85, 36,97 ve 42,26 olarak bulunmuştur. Sonuç: Elde edilen sonuçlar, BÇDÖ Türkçe Formunun, alkol kullanım bozukluğu olan bireylerin depreşme anında kullandıkları başa çıkma davranışlarını değerlendirmede geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracı olarak kullanılabileceğini göstermiştir. Anahtar Kelimeler; Alkol Kullanım Bozukluğu; Başa Çıkma Davranışları; Depreşme; Geçerlilik; Güvenirlilik
Madde ve alkol kullanım bozukluğu olan yatan hastalarda duygu odaklı grup terapisinin duyguları ifade etme ve düzenleme becerisi ile aşerme düzeyi üzerindeki etkisinin incelenmesi
Grup terapisinin etkinliğini ölçen bu araştırma 31 kişi deney grubunda, 31 kişi kontrol grubunda olmak üzere yataklı birimde tedavi gören 62 gönüllü katılımcıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırmada grup terapisinin etkinliğini ölçmek için Duygu Düzenleme Beceri Ölçeği, Duyguları İfade Ölçeği, Madde-Alkol Aşerme Ölçeği kullanılmıştır. Deney grubundaki katılımcılara iki hafta süren 12 oturumluk Duygu Odaklı Grup Terapisi uygulanmıştır. Kontrol grubundaki katılımcılara ise her hangi bir uygulama yapılmamıştır. Çalışmanın sonucunda, deney grubunda ve kontrol grubunda duygu düzenleme beceri düzeyinde ve duyguları ifade düzeyinde anlamlı derecede farklılık görülmüştür, bu farklılık deney grubunda çok daha belirgin olarak bulunmuştur. Madde-alkol aşerme düzeyi sonuçları incelendiğinde iki grupta da düşüş gözlenmiştir bu düşüş deney grubunda daha belirgindir.
Psikiyatrik komorbiditenin sol ventrikül destek cihazı takılan hastalarda morbidite ve mortalite üzerine etkisi
GİRİŞ: Kalp yetmezliği (KY) giderek artan sıklığı ve yaygınlığı nedeniyle tüm dünyada önde gelen sağlık sorunlarından biridir. KY'nin genel nüfustaki yaygınlığı %0,3-2 arasında değişmekle birlikte 65 yaş ve üzerinde bu rakam %3-5'lere, 75 yaş ve üzerinde %25'lere varmaktadır. Tanı sonrası 4 yıl içinde hastaların %50'si ölmekte; şiddetli KY tanısında ölüm oranı 1 yıl içinde %50'ye ulaşmaktadır. Son yıllarda KY tanısı alan hastaların sayısında artışla birlikte kalp nakli için donör organların sınırlı kullanılabilirliği, tıbbi ve cerrahi kontrendikasyonlar bu hastalarda mekanik dolaşım desteği cihazlarının kullanımını giderek arttırmaktadır. Mekanik dolaşım desteğinin en yaygın örneği sol ventrikül destek cihazlarıdır (SVDC). Son dönem KY ile psikiyatrik bozuklukların birlikte görülmesinin hastalarda mortalite, morbidite ve rehospitalizasyon oranlarını artırdığına dair çalışmalar mevcut olsa da SVDC hastalarında spesifik psikososyal risk faktörlerinin klinik sonuçlara etkileri üzerine literatür sınırlıdır. Artan SVDC kullanımından dolayı bu hastaların ön değerlendirilmesi SVDC tedavisi açısından prognostik yordayıcı olarak önem arz etmektedir. Bu ön değerlendirmekle birlikte uygulanan tedavinin başarısının artacağı ve implantasyondan sonra psikoterapötik desteğin sağlanması ve yüksek riskli hastalar için yaşam tarzı değişikliklerinin yapılması için yararlı olacağı düşünülmektedir. AMAÇ: Bu çalışmanın ana amacı son dönem KY hastalarında uygulanan SVDC tedavisi öncesinde mevcut olan psikiyatrik bozuklukların operasyon sonrası klinik sonuçlar üzerine olan etkilerini araştırmaktır. Bu çalışmanın ikincil amacı SVDC tedavisinin uzun dönemde ruhsal durum üzerindeki etkisini incelemektir. YÖNTEM: Çalışmaya Aralık 2010 -Ocak 2016 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi tarafından SVDC tedavisi uygulanmış 120 son dönem KY hastası dahil edilmiştir. SVDC implantasyonu sırasında uygulanan psikososyal değerlendirme, hastaların demografik özellikleri ve klinik veriler tıbbi kayıtlardan elde edilmiştir. Hastaların 58'inde psikiyatrik bozukluk saptanırken, 62 kişide psikiyatrik bozukluk saptanmamıştır. SVDC tedavisinin uzun dönemde ruhsal durum üzerindeki etkisini incelemek amacıyla halen SVDC tedavisi devam eden 45 hastaya telefonla ulaşılmış, çalışma hakkında bilgi verilmiş; çalışmaya katılmak isteyen 25 hastayla randevu sonrasında görüşülerek SCID-I (DSM IV Eksen 1 Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme) uygulanmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda SVDC operasyonu öncesi psikiyatrik bozukluk saptanan hastalarda psikiyatrik bozukluk saptanmayan hastalara göre hastane yatış süresi ve yoğun bakım yatış süresinin uzadığı saptanmıştır. (p=0,002 ve p=0,006) SVDC operasyonu öncesi psikiyatrik bozukluk saptanan hastalarda psikiyatrik bozukluk saptanmayan hastalara göre hastane içi mortalite ve operasyon sonrasındaki 1 yıl içerisinde mortalite oranları oranları arasında anlamlı fark bulunmamıştır. (p= 0,118 ve p= 0,171) SVDC operasyonu öncesi psikiyatrik bozukluk saptanan hastalarda psikiyatrik bozukluk saptanmayan hastalara göre 1 yılda morbidite oranları artmaktadır. (p=0,009) SVDC operasyonu öncesi psikiyatrik bozukluk saptanan hastalarda psikiyatrik bozukluk saptanmayan hastalara göre 1 yılda rehospitalizasyon oranlarının yüksek olduğu görülmüştür. (p=0,013) Ameliyattan sonra deliryuma girme oranları, psikiyatrik bozukluk saptanan hastalarda psikiyatrik bozukluk saptanmayan hastalara kıyasla daha yüksek bulunmuştur. (p= 0,001) SVDC operasyonu öncesi psikiyatrik bozukluk saptanan hastalarla psikiyatrik bozukluk saptanmayan hastalar arasında hastane masrafları açısından anlamlı fark saptanmamıştır. (p= 0,153) Alt tanı gruplarına göre değerlendirildiğinde depresif bozukluk saptanan hastalarda psikiyatrik bozukluk saptanmayan hastalara göre hastane yatış süresi, yoğun bakım yatış süresi, operasyon sonrası deliryum oranları, aynı zamanda operasyon sonrası 1 yılda morbidite, hastane yeniden yatış oranlarının istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu saptanmıştır. Hastaların SVDC öncesi ve sonrası yapılan psikiyatrik muayene zamanı DSM IV tanıları açısından karşılaştırılması zamanı gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır. (p=1,00). Yapılan teste göre hastaların %32'sinde SVDC öncesi psikiyatrik bozukluk saptanırken, %68'inde psikiyatrik bozukluk saptanmamıştır. SVDC sonrası yapılan psikiyatrik muayenede aynı oranlar saptanmıştır. SONUÇ: SVDC operasyonu öncesi psikiyatrik bozukluk saptanan hastalarda psikiyatrik bozukluk saptanmayan hastalara göre hastane yatış süresi, yoğun bakım yatış süresi uzamış, operasyon sonrası deliryum oranları, aynı zamanda operasyon sonrası 1 yılda morbidite, hastane yeniden yatış oranları artmıştır. Alt tanı gruplarına göre değerlendirildiğinde depresif bulguların kötü klinik sonuçlarla anlamlı ilişkisi olduğu saptanmıştır. Çalışmamızda SVDC tedavisi öncesi mevcut olan psikiyatrik bulguların operasyon sonrası klinik sonuçlara olan negatif etkisi göz önünde bulundurulacak olursa, SVDC öncesi psiko-sosyal değerlendirmenin, aynı zamanda SVDC tedavisinden önce ve sonra hastaların psikiyatrik belirtiler açısından izlenmesinin önemli olduğu görülmektedir. Gelecek çalışmalarda, SVDC öncesi psiko-sosyal değerlendirmelerin ayrıntılandırılmasına, psikofarmakolojik tedavinin psikiyatrik bulgular üzerindeki etkilerine dikkat çekecek şekilde yapılandırılması; bu değişkenlerin operasyon sonrası klinik sonuçlarla ilişkilerini ortaya koyacak şekilde ileriye dönük izleme şeklinde planlanmasına ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: sol ventrikül destek cihazı, psikososyal değerlendirme, depresyon, anksiyete, insomnia, klinik sonuçlar
Sosyal yardıma başvuran yaşlıların sosyoekonomik ve sosyokültürel özellikleri: Karşılaştırmalı bir çalışma
Amaç: Bu araştırmanın genel amacı yaşlılarda ortaya çıkan ruhsal sorunların yaygınlığını, sıklığını ve bu sorunların kültürel çevre ile ilişkisini araştırmaktır. Farklı kültürler barındıran ülkemizde kültürel yapının yaşlılıktaki ve ruh sağlığı üzerindeki etkilerini ortaya koymak amaçlanmıştır. Yöntem: 17 Eylül 2013 tarihinden sonra İzmir İlinin kozmopolit merkez ilçelerinden Bornova'daki sosyal yardıma başvuran yaşlıların evleri ziyaret edilerek; umumi alanlarda karşılaşılan ve araştırmaya katılmayı kabul eden gönüllü yaşlılardan çalışmanın içleme ve dışlama kriterlerine uygun olan kişiler gelişigüzel ve olasılıksız olarak çalışmaya alınmıştır. Katılımcılara sırayla Bilgilendirilmiş Onay Formu, Sosyodemografik Durum Formu, Kültürel Özellik Bilgi Formu ve Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği-BPRS uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya 367 kadın ve 180 erkek olmak üzere toplam 547 kişi katılmıştır. Katılımcıların 76–85 yaş arasında yoğunlaştığı görülmüştür. Çalışmada yer alan yaşlıların ağırlıklı olarak eşi vefat etmiştir. Yaşlıların 61'inin (%11,15) ekonomik durumunun zayıf, 441'inin (%80,62) normal, 45'inin (%8,23) ise iyidir. 89'u (%16,3) emekli olduğunu; 415'i (%75,9) çalışmadığını beyan etmiştir. Emekli olan ve çalışan yaşlıların, çalışmayan yaşlılara oranla ekonomik durumlarının daha iyi olduğu gözlenmiştir. Cinsiyet ve gelir durumu arasında farklılıklar tespit edilmiştir. Yaş ilerledikçe ekonomik durum anlamlı bir şekilde zayıflamakta; eğitim seviyesi arttıkça da ekonomik durum anlamlı bir şekilde artmaktadır. Maddi durumun artması ev sahibi olma oranını artırmıştır. Ekonomik durumları iyi olan yaşlıların 100. Yıl'da (Atatürk Mahallesi ve çevresi) ve Merkezde (Kazım Dirik, Ergene, Erzene, Evka3) ikamet ettikleri görülürken; zayıf olanların Yukarı Altındağ ve Işıkkent-Pınarbaşı semtlerinde ikamet görülmüştür. Yaşlıların etnik kimlikleri sorulduğunda 361'i (%66) Türk; 89'u (%16,3) Kürt; 85'i (%15,5) Balkan Göçmeni; 10'u (%1,8) Romen; 2'si (%0,4) Arap-Acem olduğunu ifade etmiştir. Kendilerini Türk olarak ifade eden yaşlıların 100.yıl (Atatürk Mahallesi ve çevresi) semtinde, Doğanlar ve Mevlana Mahallerinde; Kürt olarak ifade eden yaşlıların Yukarı Altındağ semtinde; Balkan Göçmeni olarak ifade eden yaşlıların Çamdibi ve Aşağı Altındağ semtlerinde yoğunlaştığı görülürken; Romenlerin Doğanlar ve Mevlana Mahallerinde, Merkez ve çevresinde yaşadıkları saptanmıştır. Romen kökenli yaşlıların ekonomik durumlarının ağırlıklı olarak zayıf olması dikkat çekmektedir. Etnisite ve ağırlıklı tüketilen ürünler arasında anlamlı derecede farklılıklar tespit edilmiş, Türk yaşlıların unlu mamul tüketimindeki payının en yüksek olduğu görülmüştür. Kadınların yaşadığı ailevi sorunlar erkeklere göre anlamlı derecede daha az olduğu görülse de yaşanılan çevresel sorunlar erkeklerden daha fazladır. Ailevi ve çevresel sorunlar 65-75 yaş arasında en fazla yaşandığı görülmüştür. Medeni ve ekonomik durum ile aile içi yaşanan sorunlar arasında istatistiksel olarak anlamlılıklar tespit edilmiştir. Mutfak kültürü de ailevi sorunlarda belirleyici bir faktör olmuştur. Yaşlıların % 16,3'ü çevreleriyle sorun yaşadığını ifade etmiştir. Kürt etnisiteli yaşlılar çevreleriyle daha fazla sorun yaşamaktadır. Çalışmadaki yaşlıların 407'si (%74,4) sağlık sorunu beyan etmiştir. Yaş, etnisite ile alkol ve sigara kullanımı sağlık sorunu türünde belirleyici rol oynamaktadır. Yaşlıların %46,07'sinde majör ruhsal sendromlar tespit edilmiştir. Kadınların toplam BPRS puan ortalaması erkeklere göre anlamlı derecede daha yüksektir. Somatik Uğraşlar, Gerginlik, Motor Yavaşlama ve İşbirliği Kurmama alt itemlerinin ortalamasının da kadın yaşlılarda yüksek olduğu saptanmıştır. BPRS puan ortalamasıyla yaş arasında anlamlı derecede farklılıklar tespit edilmiştir. Düşünce Çözülmesi, Düşmanca Davranış ve Grandiyözite alt itemleri ile medeni durum arasında istatistiksel anlamlılık gözlenmiştir. BPRS'nin bazı alt itemleriyle ekonomik durum arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Gerginlik alt item ortalamasının kendini Balkan Göçmeni olarak tanımlayan yaşlılarda; kendini Romen olarak tanımlayan yaşlılara göre daha az olduğu görülmüş, bunun dışında da etnisite ve BPRS alt itemleri arasında belirgin bir anlamlılık saptanmamıştır. Alkol ve sigara kullanımıyla Somatik Uğraş ortalaması arasında anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Sonuç: Yaşlıların yaş, cinsiyet, medeni ve ekonomik durumları, ikamet ettikleri yerler, etnisiteleri, mutfak kültürleri, alkol ve sigara kullanımları yaşanılan ailevi ve çevresel sorunlarda, sağlık sorunlarında ve ruhsal semptomlarda belirleyici roller oynamaktadır. Anahtar Kelimeler: Yaşlı; Erkek; Kadın; İnsanlar; Dulluk; Sahiplik; Kısa Psikiyatrik Derecelendirme Ölçeği; Düşmanlık; Prevalans; Sendrom; Türkiye; Balkan Yarımadası; Onay Formları; Medeni Durum; Evlilik; İşsizlik; Zihinsel/Ruhsal Sağlık; Muhacirler ve Göçmenler; Eğitim Durumu.
Obezitede karar verme: Tek başına ve grup içinde. Bir fonksiyonel manyetik rezonans görünüleme çalışması
GİRİŞ: Obezite, tüm dünyada toplumun tüm yaş ve sosyal gruplarında hızla artış göstermekte olan, birçok morbiditeye ve mortaliteye yol açabilen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Obezite etiyolojisinde tıbbi ve metabolik hastalıklar, ilaç kullanımı, ruhsal hastalıklar ve yanlış yeme davranışları sayılabilir. Obezite tedavisinde son yıllarda grup tedavileri ön plana çıkmakta, kişilerin grup tedavileriyle hem kilo verme hem de verilen kiloyu daha uzun süre koruyabilme açısından bireysel tedavilere göre daha başarılı oldukları bildirilmektedir. AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, obez bireylerin tek başlarına ve grup içinde karar verme süreçleri ile bu süreçlerin nöral izdüşümlerini incelemektir. HİPOTEZ: Obez bireylerin tek başlarına karar verme süreçleri ile grup içinde karar verme süreçleri arasında farklılık olup, grup içinde daha avantajlı kararlar verme eğilimindedirler. Obez bireylerin grup içerisinde karar verme süreçlerinde frontal korteks (vmPFK, OFK) ve ilişkili striatal ve limbik alanlarda aktivasyon farklılıkları olacaktır. YÖNTEM: Çalışmaya 22 obez 22 normal kilolu katılımcı alınmıştır. Katılımcıların yeme davranışları, duygu düzenleme becerileri ve ruhsal özellikleri çeşitli ölçeklerle değerlendirilmiştir. Karar verme süreçlerinin incelenmesi için Iowa Gambling Task (IGT) uygulanmış, eş zamanlı fonksyionel manyetik resonans görüntüleme işlemi ile karar verme esnasındaki beyin aktivasyonları incelenmiştir. İstatistiksel analizler Ki kare, Mann Whitney U, Karışık ölçümler için iki fakötürlü ANOVA ve Spearman korelasyon testleri ile yapılmıştır. BULGULAR: Obezite grubunun normal kilolu kişilere göre duygusal yeme davranışının daha fazla olduğu saptanmıştır. IGT net skorlarında her iki grup arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Obez kişilerin karar verme esnasında normal kilolu kişilere göre insula, singulat korteks, kaudat, parahipokampal girus, amigdala, inferior parietal lobül, temporapolar alan ve frontal korteks, bölgelerinde aktivasyon azalması saptanmıştır. SONUÇ: Obez bireylerin duygu işlemleme, bellek, zihin kuramı, ödül değerinin anlamlanması ile ilişkili beyin bölgelerinin aktivasyonlarında farkların görülmesi obezitede karar verme sistemlerinin normal kilolu kişilerden farklı işlediğini ortaya koymaktadır. Grup performansında saptanan beyindeki değişikliklerinin obezite tedavisinin bireysel ve gruba yönelik şekillendirilip geliştirilebilmesi için fayda sağlayacağı düşünülmektedir.
İnternet tabanlı Türkçe obezite davranışçı tedavi programı geliştirilmesi ve test edilmesi: Bir randomize kontrollü çalışma
GİRİŞ: Obezite tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sıklığı giderek artan bir halk sağlığı sorunudur. Kalp hastalıkları, diyabet ve hipertansiyon gibi farklı hastalıklara yol açarak sağlık harcamalarını önemli miktarda artıran obezitenin tedavisinde toplum genelinde kullanılabilecek etkili ve ucuz yöntemler geliştirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, geniş toplum kesimlerinde kullanılabilecek Türkçe bir obezite davranışçı tedavi internet programı geliştirilmesi ve geliştirilen programın kısa dönemdeki etkinliğinin test edilmesidir. VARSAYIMLAR: Obezitenin bilişsel davranışçı tedavisi temel alınarak hazırlanacak olan internet eğitim programı katılımcıların en az yarısı tarafından tamamlanacaktır. Bu program, kilo vermede hastalara haftalık bilgilendirici elektronik posta gönderilmesine göre daha etkili olacaktır. İnternet tabanlı programı kullanma sıklığıyla kilo kaybı arasında korelasyon bulunacaktır. YÖNTEM: Çalışmaya katılmak için başvuruda bulunan ve katılma kriterlerini karşılayan 101 kişi, bilgisayar ortamında yapılan randomizasyonla program grubu ve elektronik posta grubuna ayrılmışlardır. Program grubundaki katılımcılardan, 8 hafta boyunca geliştirilen internet davranışçı tedavi programını kullanmaları istenmiş; elektronik posta grubundaki katılımcılara 8 hafta boyunca sağlıklı yaşam ve kilo vermeyle ilgili bilgilendirici elektronik postalar gönderilmiştir. Çalışmanın birincil çıktısı 8 hafta sonunda vücut ağırlığında görülen değişimdir. Tedavi amacına yönelik analiz için çalışmayı tamamlamayan katılımcıların başlangıç verileri ileriye taşınmıştır. İstatistiksel analizler ki kare testi, bağımsız gruplarda t testi, ANCOVA ve sperman korelasyon testleri ile yapılmıştır. BULGULAR: Randomizasyon sonucunda 51 kişi program grubunda, 50 kişi elektronik posta grubunda yer almıştır. Program grubundaki katılımcıların %78,4'ü çalışmayı tamamlamış, 8 haftalık eğitim programındaki tüm videoları izleyenlerin oranı yalnızca %25,4 olmuştur. Tedavi amacına yönelik analiz sonucunda program grubundaki katılımcıların vücut ağırlıklarındaki değişim 8 hafta sonunda ortalama -2,28 (± 2,11) olurken, elektronik posta grubundaki katılımcılardaki değişim ortalama -0,74 (± 1,578) olmuştur (p=0,001). Program grubunda izlenen eğitim videosu sayısı ve yeme günlüğüne yapılan giriş sayısı ile verilen kilo arasında belirgin korelasyon saptanmıştır. (her iki analiz için p=0.001) SONUÇ: Çalışmamızda hazırlanan internet programını kullanan katılımcılar, 8 haftalık izlem sonunda bilgilendirici elektronik posta alan katılımcılara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla kilo vermiştir. Bu sonuç programın çok kısa dönemdeki minimal etkinliğini yansıtıyor olsa da obezite tedavisinde düşük maliyetli bir alternatif geliştirilmesine yönelik yeni çalışmalar için cesaret vericidir.
İnfertilite nedeni açıklanamayan kadınların anneleriyle olan ilişkileri
Gebeliğin oluşabilmesi için gerekli aşamalardan birindeki herhangi bir engel sonucunda ortaya çıkan infertilitenin tetkikinde her iki cinse yönelik ileri tetkikler kullanılmakta ve bunların sonucunda fizyolojik sebep bulunamayan olgulara açıklanamayan infertilite denilmektedir. Bu çalışma; açıklanamayan infertilitesi olan kadınların anneleriyle olan ilişkilerini belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak planlanıp uygulanmıştır. Araştırma, 10.10.2015–30.12.2015 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Aile Planlaması Kısırlık Araştırma ve Uygulama Merkezine infertilite tanısı ile başvuran hastalarla gerçekleştirilmiştir. Araştırma örneklemini merkeze başvuran hastalar arasından açıklanamayan infertilite tanısı almış, araştırmaya katılmayı kabul eden, en az ilkokul mezunu, 54 infertil kadın ile bu örneklemle yaş, eğitim durumu açısından eşleştirilmiş çocuk sahibi 36 fertil kadın oluşturmuştur. Araştırmada, araştırmacının hazırladığı sosyodemografik özelliklerini ve infertilite öyküsünü tanımlayan Genel Bilgi Formu, kadının kendi ailesiyle ilgili soruları içeren Aile İle İlgili Sorular Formu, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği kullanılmış, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden gerekli izinler alınmıştır. Bu çalışmadaki infertil kadınların yaş ortalamasının 31.70 ± 4.51 olduğu, çoğunun 29-35 yaş grubunda, ilkokul mezunu, ev hanımı olup ve çalışmadıkları belirlenmiştir. İnfertil grup ile fertil grup sosyodemografik veriler açısından karşılaştırıldığında yaş, eğitim durumu, meslek ve aile yapıları açısından bir fark saptanmamıştır. Ancak çalışma durumları açısından iki grup arasında anlamlı fark saptanmıştır. İnfertil kadınların benlik saygısının orta düzeyde olduğu (3.44±0.71) saptanmıştır. İnfertil kadınların fertil kadınlara kıyasla anksiyete düzeylerinin anlamlı ölçüde yüksek olduğu bulunmuştur (p=0.00). Gruplar arasında depresyon puanları açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0.20). İnfertil kadınların fertil kadınlara göre daha anksiyöz oldukları ve benlik saygılarının daha düşük olduğu, anksiyete düzeyleri arttıkça benlik saygılarının azaldığı görülmüştür. Kadınların kendi anneleri ile ilişkilerine bakıldığında infertilitesi olan kadınların fertil kadınlara kıyasla annelerini otoriter, koruyucu olarak algıladıkları, gün içi anneleri ile görüşme sıklıklarının daha fazla olduğu, cinselliği çocuk yapmak olarak düşündükleri ve çocuk sahibi olmayı korkutucu olarak algıladıkları saptanmıştır (p<0.05). Sonuç olarak, açıklanamayan infertilite tanısı almış anne adayının kendi annesiyle yaşamış olduğu ilişkisinin, kendisinin anne olmak isteme/istememe, gebe kalma, çocuk doğurma, anne olma tasarımlarını etkileyebileceği ve bu nedenle nedeni açıklanamayan infertilite olgularında kadınların bu tasarımlarının değerlendirilmesinin önemli olabileceği düşünülmüştür. Bu çalışmada saptanan bulguların daha büyük örneklemlerde tekrarlanması ve ayrıntılandırılması uygun olacaktır.
Savaş sonrası ülkemize gelen sığınmacıların yaşadığı travma ve sonrasındaki somatik yakınmalar
Bireyler herhangi bir zorlukla karşılaştıkları zaman mevcut durumlarının zedelendiğini o ana kadar yaşadıklarını, davranışlarını düşünüp, karamsarlığa kapılıp bir tür kontrol kaybı yaşayabilirler. Bu süreçler savaş durumlarında, sevilen birinin kaybında, doğal bir afete maruz kalma gibi travmatik olaylarda daha da belirgin bir nitelik taşır. Bu araştırma; ülkelerinden koparak, savaş ortamından gelmiş olan sığınmacıların ruhsal olarak savaştan nasıl etkilendiklerini belirlemek, yaşadıkları anksiyete, depresyon, travma sonrası stres bozukluğu oranlarını ortaya koymak amacıyla betimsel türde tarama (survey) modeline göre yapılandırılmıştır. Araştırma, Kilis ilinde akrabalarının yanında ya da bağımsız olarak yaşayan ve araştırmaya katılmaya gönüllü olan ve yazılı onam veren 100 misafir sığınmacı ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmada, Beck Anksiyete Envanteri (BAE), STAI FORM (Durumluk Ve Sürekli Kaygı Ölçeği), Somatoform Dissosiyasyon Ölçeği (SDQ), Post-Travmatik Stres Bozukluğu Soru Listeleri kullanılmıştır. Elde edilen bulgular ilgili literatür ışığında tartışılmıştır.
Major depresif bozukluğu olan hastalar ve sağlıklı bireylerde duygu yüklü ifadelerin ödülü öğrenmeye etkisinin karşılaştırılması
GİRİŞ: Major depresif bozukluğun (MDB) çekirdek kriterlerinden biri anhedonidir. Bu hastalığın tanı, tedavi ve prognozunda önemli olan bu bulguyu değerlendirmek için ödül işleme sistemi kullanılır. Bunun yanında bireylerin toplumdaki ilişkilerini sağlıklı bir şekilde yürütebilmesini sağlayan sosyal kognisyon becerilerinin en başında emosyonel uyaranları doğru anlamlamak gelir. Depresif bireyler çevreden gelen emosyonel uyaranları negatif yönde yorumlama eğilimindedirler. Bu durum bireylerin toplumsal ilişkilerini olumsuz etkilemekte, toplumsal ilişkilerinin olumsuz olması da depresif belirtilerinin artmasına yol açmaktadır. Emosyonel uyaranlar ile ödül işleme sürecinin birlikte değerlendirilmesi, nöral yansımasının nasıl olduğunun bilinmesi; tanı, tedavi ve prognozu ön görme başarısını arttıracaktır. AMAÇ: Bu çalışmada, günümüzdeki en önemli toplumsal sağlık sorunlarından biri olan MDB'de emosyonel uyaranın, ödül ya da ceza getirecek uyaranı öğrenmeye olan etkisi araştırılmıştır. Buna ek olarak depresif bireylerde ödül-ceza duyarlılığının değerlendirilmesi mercek altına alınmış, hem ödül-ceza hem de emosyonel sürecin nöral izdüşümün nasıl değişeceğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. HİPOTEZ: Negatif emosyon yüklü ifadelerin sonrasında gösterilen ödül getirecek ipucunu öğrenme başarısı depresif hastalarda pozitif ve nötr yüz ifadelerine oranla daha yüksektir. Depresif bireylerin ödül duyarlılığı sağlıklı bireylere göre daha düşüktür. YÖNTEM: Çalışmamız; hasta grubunda 33 kişi, sağlıklı kontrol grubunda 32 kişi ile tamamlanmıştır. Katılımcıların psikiyatrik muayenesinde SCID-I (DSM IV için yapılandırılmış klinik görüşme), Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D-17), Beck Depresyon Ölçeği, Fiziksel Anhedoni Ölçeği ve Sosyal Anhedoni Ölçeği ve Davranışsal İnhibisyon-Aktivasyon Sistemi Ölçeği (DİS/DAS) uygulanmıştır. Kişilerin psikiyatrik muayenesi ve ölçek uygulamalarından en fazla 1 hafta sonrasında 3 Tesla Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) cihazı ile yapısal ve fonksiyonel görüntülemeleri tamamlanmıştır. Katılımcılara fonksiyonel MRG çekiminde uygulanan görevde bireylerden kapalı bir kart arkasındaki sayısının beşten büyük ya da küçük olmasını tahmin etmeleri istenmiştir. Bu tahmini öncesinde görecekleri olasılıksal ipucuna göre yapmaları talimatı verilmiştir. Kişiler doğru tahminleri için para kazanmış, yanlış tahminleri ya da cevap vermedikleri durumlarda para kaybetmişlerdir. Bu ödevde bireyler olasılıksal ipucundan önce kısa süreli emosyon içeren (mutlu, nötr, üzgün) yüz görmüşlerdir. Ancak MR öncesi verilen eğitimde bu yüzlerin karttaki değerden tamamen bağımsız olduğu ve dikkatlerini olasılıksal ipucu üzerinde yoğunlaştırmaları gerektiği vurgulanmıştır. Görüntü verileri olasılıksal ipucu periyodu ve geribildirim periyodu olarak ikiye ayrılmış ve analize dahil edilmiştir. BULGULAR: Hastalardaki HAM-D-17, fiziksel anhedoni, sosyal anhedoni puanları kontrol grubuna göre anlamlı oranda yüksek tespit edilmiştir ( p<0,001). DİS/DAS ölçeği alt puanlarından ödül duyarlılığının kontrol grubunda anlamlı oranda (p=0,015) fazla olduğu bulunmuştur. Davranışsal verilerde gruplar arasında; katılımcıların ellerinde kalan parayı ifade eden net skor ve doğru yanıt sayılarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. Davranışsal verilerin ana etkileri incelendiğinde emosyondan ve gruptan bağımsız olarak olasılık değerleri arasında anlamlı ana etki saptanmıştır (p<0,001). Net skor ve davranışsal inhibisyon puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif koralasyon tespit edilmiştir (p<0,05). Görüntüleme sonuçlarında ise olasılıksal ipucu periyodunda emosyon ana etkisi incelendiğinde sağ fusiform girus (FG), sağ posterior singulat girus (pSG), sağ parahippokampus bölgelerinde anlamlı aktivasyon alanı gözlenmiştir (sırasıyla F=11,66; F=11,11; F=8,60 p <0.001 uncorr). Hasta grubunda; üzgün yüz gördükten sonra gelen olasıksal ipucunda sağ kaudat nucleus ve sağ amigdalada (sırasıyla t=4,41; t=3,79 p<0,001 uncorr) aktivasyon alanı saptanmıştır. Kontrol grubunda ise aynı ipucu sırasında bilateral superior ve medial frontal girusta aktivasyon gözlenmiştir (sırasıyla t=4,31; t=3,78 p<0,001 uncorr). Geri bildirim periyodunda; geribildirim ana etkisi kaudat nükleus, putamen (sırasıyla F=59,57; F=46,73 p<0,001 FWE), aSG, pSG ve orbitofrontal kortekste (OFK) istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (sırasıyla F=30,39; F=29,31; F=39,48 p=0.005 FWE, p=0.001 FEW p<0.001 FEW). Ödül ve ceza arasındaki karşılaştırmalar hasta/kontrol grubuna indirgenerek incelendiğinde kontrol grubunda ödül gördüğü zaman bu alanlardaki aktivasyonunun anlamlı olduğu görülmüştür. Bu veri hasta grubunda bu bölgelerdeki aktivasyonun azalmasından kaynaklanmaktadır. SONUÇ: Çalışmamızda depresif bireyler ile sağlıklı bireyler arasında, davranışsal verilerde emosyona göre olasılıksal ipucunu öğrenme ve net skor olarak fark bulunmamasına rağmen nöral yansımanın farklı olduğu tespit edilmiştir. Depresif bireylerde negatif emosyon sırasında bellek, dikkat ve öğrenme alanında rolü olan bölgelerde artmış bir aktivasyon gözlenmekte iken; pozitif emosyon ve ödül kazanma sırasında ise benzer bölgelerde aktivasyonun azaldığı tespit edilmiştir. Bu verilerle depresif bireylerin olumsuz emosyonları öğrenip kaydetmeleri ve bunun yanında ödüle duyarlılıklarının azalmasının nöral temelinin striatumu oluşturan kaudat nükleus ve putamen, bunun yanında amigdala, OFK, aSG ve pSG disregülasyondan kaynaklanabileceği söylenebilir. Klinik değerlendirme sırasında bu verilerin hatırlanması hem prognozu ön görmeyi sağlayacak hem de tedavi stratejilerini etkileyecektir.
Majör depresif bozuklukta kültürel açıklama modelleri ve yardım arama davranışının belirlenmesi
Amaç: Hem yüksek yaşam boyu yaygınlık oranları, hem de yarattığı yeti yıkımı ve üretkenlik kaybı ile, depresyon topluma maliyeti yüksek ciddi bir psikiyatrik bozukluktur. Bu sebeple hastalık yükünün azaltılması amacıyla depresyonun tanınması, önlenmesi ve tedavisi ile ilgili stratejiler geliştirilmesi önceliklidir. Standart sınıflandırma sistemlerinin tanısal anlamda kısıtlılıklar taşıdığı, Batılı kavramları yansıttığı ve her kültüre uygulanmasının güç olduğu eleştirisi yapılmaktadır. Bu çalışmanın amacı depresyonun ifade ediliş biçimlerini, algılanan sebeplerini ve çare arama davranışını ortaya koymak; kültürün bu bulgular üzerindeki etkisini tartışmaktır.Yöntem: Çalışmaya İstanbul Bilim Üniversitesi Psikiyatri polikliniğine başvuran ve DSM-IV tanı ölçütlerine göre yapılan klinik görüşme sonucunda majör depresif bozukluk tanısı almış 18 yaş ve üzeri 42 kişi randomize olarak alınmış; hastalara Hamilton Depresyonu Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ), Açıklama Modelleri Görüşme Kataloğu (EMIC), Belirti Tarama Testi (SCL-90) ve Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği (SBÇTÖ) uygulanmıştır.Bulgular: Katılımcıların %88,1'i duygusal, yine %88,1'i işlevsel/davranışsal, %73,8'i bilişsel ve %66,6'sı somatik yakınmaları kendi anlatımlarında vurgulamıştır. Hastaların kendiliğinden belirttiği şikayetler incelendiğinde sırasıyla en fazla yalnız kalma isteği (%50,0), sinirlilik (%38,1), mutsuzluk (%35,7) ve ağlama (%35,7) bildirilmiştir. Belirti tarama sorularıyla incelendiğinde en fazla isteksizlik (%100), mutsuzluk (%97,6), huzursuzluk (%92,1), gerginlik (%90,5) ve halsizlik (%90,5) bildirilmiştir. Suçluluk düşüncesi ve cinsel isteksizlik yakınmaları kendiliğinden hiç belirtilmezken, tarama soruları ile cinsel isteksizlik %73,8, suçluluk düşüncesi de %52,4 oranında bildirilmiştir.Hastalığın nedensel açıklamasında en sık kendiliğinden bildirilen sebep eş/partnerle sorun (%50,0) olmuştur. Açıklama modellerinde %59,5 başkasını suçlama eğilimi, %35,7 kendini suçlama eğilimi bulunmuştur. Başkasını suçlama içeren açıklama modelinde belirti tarama testinin öfke ve paranoid düşünce alt ölçek puanları yüksek bulunmuştur.Katılımcıların %52,3'ü ilk olarak psikolojik/psikiyatrik desteğe; %23,8'i ise psikiyatri dışı sağlık desteğine başvurduklarını belirtmiştir. Çare arama davranışında ilk psikiyatriye başvuranların %92,3'ünün en önemli şikayeti duygusal yakınma iken, psikiyatri dışı sağlık desteğine başvuran hastaların %66,7'sinin en önemli şikayeti somatik belirtiler olarak bulunmuştur.Sonuç: Depresyonda açıklama modellerini değerlendirmek kültürel formülasyon ile iç içe gider. Kültürel açıklamalar hastalığın hem semptomatolojisini, hem de yardım arama davranışını etkileyebilmektedir. Kültür bir yandan semptomların şekillenmesinde rol almakta, öte yandan ise semptomların hekimlere aktarılmasında ciddi bir filtre görevi görebilmektedir. Kültüre duyarlı olmayan yaklaşımların psikiyatrik muayenenin etkinliği üzerinde kayıplara yol açabileceği düşünülmektedir. Klinik uygulamada doğru tanı ve tedaviye ulaşmanın önündeki engelleri ortaya koymak amacıyla depresyonun kültürel değişkenler çerçevesinde yeniden ele alınması yol gösterici olacaktır.Anahtar Kelimeler: Depresyon, kültür, açıklama modelleri
Aile içi şiddet gören kadınlarda aşka ilişkin tutumlar ile bağlanma stilleri ve kişilik özelliklerinin ilişkisinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada aile içi şiddet gören kadınlarda aşka ilişkin tutumlar ile bağlanma stilleri ve kişilik özelliklerinin ilişkisinin incelenmesi; bu özelliklerin şiddete maruz kalmayan kadınlar ile karşılaştırılması ve şiddet türleri ile ilişkilerine bakılması amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmaya yaşları 18 ile 45 arasında olan, aile içi şiddet (partneri tarafından) görmekte/görmüş olan 64 kadın ve aile içi şiddete uğramamış 64 kadın olmak üzere toplam 128 kadın dahil edilmiştir. Çalışma grubuna 49 sorudan oluşan ve maruz kaldıkları şiddetle ilgili sorular da içeren sosyodemografik veri formu ve 4 adet ölçek formu (Aşka İlişkin Tutumlar Ölçeği, Erişkin Bağlanma Biçimi Ölçeği, Aile İçi Kadına Yönelik Şiddet Ölçeği, Büyük Beş-50 Kişilik Testi) uygulanırken, kontrol grubuna 32 soruluk şiddet verilerini içermeyen sosyodemografik veri formu ve 3 adet ölçek formu (Aşka İlişkin Tutumlar Ölçeği, Erişkin Bağlanma Biçimi Ölçeği, Büyük Beş-50 Kişilik Testi) uygulanmıştır. Bulgular: Şiddete maruz kalan kadınların daha yüksek oranda kaygılı ve kaçıngan bağlandıkları, daha yüksek oranda özgeci ve tutkulu; daha az oranda ise arkadaşça ve sahiplenici aşk tutumları gösterdikleri ve daha düşük oranda duygusal dengeli kişilik özelliğine sahip oldukları bulundu. Şiddete uğrayan kadınlarda özgeci aşk ve mantıklı aşk tutumuna sahip olanların aynı zamanda kaygılı bağlanan kişiler oldukları saptandı. Bu kadınlarda dışadönüklük ve duygusal dengelilik ile özgeci aşk arasında ve oyun gibi aşk ile sorumluluk ve duygusal denge boyutlarında negatif yönlü anlamlı ilişki bulundu. AİŞ'e uğramış kadınlarda tutkulu aşk ile duygusal dengelilik boyutu arasındaki negatif ilişki ve arkadaşça aşk ile uyumluluk boyutu arasındaki pozitif ilişki; dışadönüklük ile güvenli bağlanma arasında pozitif, kaçıngan bağlanma ile negatif ilişki bulunurken bu kadınlarda duygusal dengelilik ile kaygılı bağlanma arasında da negatif yönlü ilişki saptandı. Sonuç: Duygusal dengelilik kişilik özelliği, arkadaşça ve sahiplenici aşk tutumları şiddete karşı koruyucu ve/veya şiddetle baş etmede kolaylaştırıcı bir faktör olabilirken kaygılı ve kaçıngan bağlanma şiddetle baş etmeyi zorlaştırmaktadır. Ruh sağlığı çalışanları tarafından, şiddet gören kadınların destekleyici psikoterapi süreçlerinde; kendilerini ruhsal yönden savunma güçlerini artırmak, kendilerine güven düzeylerini yükseltmek, ikili ilişkilerinde iletişim becerilerini geliştirmelerine yardım etmek adına kadınlara bu özelliklerin kazandırılmasına çalışılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Aile içi şiddet, kişilik özellikleri, bağlanma biçimleri, aşka ilişkin tutumlar
Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında medial prefrontal korteks ve anterior singulat kortekse derin transkraniyal manyetik stimülasyon uygulamasının etkinliği
Derin Transkranial Manyetik Stimülasyon (dTMS) uygulamasının, Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) tedavisi üzerindeki etkinliğini araştıran çalışmalar son yıllarda dikkat çekmektedir. Çalışmamızın amacı, OKB hastalarında medial prefrontal korteks (mPFK) ve anterior singulat kortekse (ASK), yüksek frekanslı (20 Hz), günde 2 defa olmak üzere 30 seans dTMS uygulamasının ekleme tedavisi olarak, obsesif-kompulsif belirtiler, eşlik eden depresyon ve anksiyete belirtileri ile tersine öğrenme üzerindeki etkinliğini araştırmaktır. Çalışma, Pamukkale Üniversitesi Habib Kızıltaş Psikiyatri hastanesi' ne başvuran, DSM-5 tanı kriterlerine göre OKB tanısı almış, uygun süre ve dozda en az iki seratonin geri alım inhibitörü (SGİ) ile tedaviye yeterli yanıt vermemiş olan 29 hasta ile tamamlanmıştır. OKB hastaları, çalışmanın başında araştırma randomizörü adlı program ile randomize edilmiş, çift kör ve paralel gruplar olarak 14 kişilik hasta grubuna dTMS, 15 kişilik hasta grubuna ise taklit TMS uygulanmıştır. Çalışma bir katılımcı için hafta sonralı hariç üç hafta sürmüştür. Hastalara TMS uygulaması başında ve sonunda, Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ), Boyutsal Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (BOKÖ), Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D), Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HAM-A), Klinik Global İzlenim Ölçeği (KGİ-Ö) ve Olasılıklı Tersine Öğrenme Testi (OTÖT) uygulanmıştır. Ayrıca, her TMS seansı öncesi hastalara standardize edilmiş bireysel semptom provokasyonu uygulanmıştır. Çalışmanın başında her hastaya tedavi ile ilgili düşüncelerinin değerlendirildiği anket yapılmıştır, Hastaların mevcut ilaç tedavilerine çalışma süresince herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır. TMS uygulaması sonrası gruplar karşılaştırıldığında; dTMS' nin pleseboya göre YBOKÖ toplam ve alt ölçek puanlarında anlamlı farklılık oluşturan üstünlüğü olduğu gözlemlenmiştir. YBOKÖ toplam puanlarındaki yüzdelik değişime göre, derin TMS grubunun % 35.7, taklit TMS grubunun ise %6.7 oranında tedaviye yanıt verdiği saptanırken, KGİ-Ö' ye göre derin TMS grubunun % 50, taklit TMS grubunun % 6.7 oranında tedaviye yanıt verdiği gözlemlenmiştir. BOKÖ toplam ölçeği ve bulaş/kirlenme, sorumluluk, kabul edilemez düşünceler alt ölçeklerine göre dTMS' nin taklit TMS' ye anlamlı farklılık oluşturan üstünlüğü olduğu görülmüştür. BOKÖ simetri/düzen alt ölçeği için iki grup arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. HAM-D' ye göre iki grup arasında anlamlı farklılık bulunmazken, HAM-A' ya göre derin TMS grubunun, taklit TMS grubuna anlamlı farklılık oluşturan üstünlüğü olduğu görülmüştür. OTÖT skorları değerlendirildiğinde, çalışma sonrası toplam deneme, her blok için toplam deneme ve her kural değişim için ortalama hata kategorilerinde, dTMS grubunun kendi içinde anlamlı sonuçlar elde edildiği gözlemlenmiştir. Tedavi sonrası OTÖT skorları karşılaştırıldığında, doğru deneme ve her blok için doğru deneme kategorilerinde dTMS grubunun taklit TMS' ye kıyasla üstünlüğü olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak bu çalışma, OKB hastaları üzerinde, çift koni bobin (DCC-03-125-C) kullanılarak mPFK ve ASK' ye yüksek frekanslı (20 Hz) dTMS uygulamasının etkinliğini araştıran ilk çalışmadır. Randomize, çift kör ve paralel gruplar olarak tasarlanan çalışmamızda, dTMS' nin taklit TMS' ye üstün olduğu, ilaç tedavisine eklenmesiyle OKB belirtilerinde klinik olarak belirgin iyileşme sağladığı, anksiyete ve nispeten depresif belirtiler üzerinde fayda sağladığı ve tersine öğrenme üzerine önemli etkisinin olduğunu ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Derin Transkranial Manyetik Stimülasyon, Medial Prefrontal Korteks, Anterior Singulat Korteks, Çift Koni Bobin (DCC-03-125-C), Obsesif Kompulsif Bozukluk, Bireysel Semptom Provokasyonu
Psöriazis hastalarında, çocukluk çağı travmalarının varlığı ile erişkin bağlanma biçimleri ve mizaç özellikleri ilişkisi
Psöriazis derinin çeşitli bölgelerinde, değişken boyutlarda, keskin sınırlı, dairesel, eritemli plak veya papüller üzerine yerleşimli parlak, sedefi-beyaz renkte skuamlarla karakterize, kronik seyirli, yineleyici, inflamatuar bir hastalıktır. Psöriazis psikojenik faktörlerle ilişkisi en çok olan psikosomatik yönü ağır basan bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı psöriazis hastalığına sahip vaka grupları ile sağlıklı kontroller arasında çocukluk çağı travmalarının varlığı, erişkin bağlanma biçimleri ve mizaç özellikleri açısından farklılıkları değerlendirmek, değerlendirme sırasındaki çökkünlük ve kaygı düzeylerini saptamak ve bu durumların hastalık özellikleri ve hastalık şiddetiyle ilişkisini araştırmak ve tedavide fiziksel semptomların yanında ruhsal sağlığa da odaklanılmasını sağlamaktır. Çalışmaya Pamukkale Üniversitesi Dermatoloji Polikliniğine ayaktan başvuran ve Pamukkale Üniversitesi Dermatoloji Servisinde yatarak tedavi gören 60 psöriazis olgusu dâhil edilmiştir. Sağlıklı kontrol grubu, çalışma için gerekli koşulları sağlayan ve hasta grubu ile benzer yaş ve cinsiyet özelliklerine sahip 60 sağlıklı gönüllü bireyden oluşturulmuştur. Bilgilendirilmiş onamla çalışmaya katılmayı kabul eden katılımcılara öncelikle Sosyodemografik Veri Formu, SCID-5-CV (DSM-5 Eksen 1 Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme), Psöriazis Alan Şiddeti İndeksi (PASI), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Erişkin Bağlanma Biçimi Ölçeği, TEMPS-A Mizaç Değerlendirme Envanteri, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği, Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Psöriazis hastalığı olan bireylerde stresli yaşam olayları ve bunun günümüzde devam eden etkileri sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı oranda daha yüksek bulunmuştur. Psöriazis grubunda yer alan katılımcıların değerlendirme sırasında sağlıklı kontrollere göre çökkünlük ve kaygı düzeyleri anlamlı düzeyde yüksek olup; fiziksel ihmal ve istismar puanları ile çocukluk çağı travmaları ölçeği toplam puanları sağlıklı kontrol grubundaki katılımcılara göre daha yüksek bulunmuştur. Psöriazis tanılı erişkinlerde güvensiz bağlanma biçimlerinden olan kaygılı/kararsız bağlanma puanları sağlıklı kontrollere göre anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. Ayrıca psöriazis grubunda depresif ve irritabl mizaç oranı kontrol grubundan anlamlı oranda daha yüksek bulunmuştur. Psöriazis ve sağlıklı kontrol grubu birlikte değerlendirildiğinde, çocukluk çağı travmaları ve güvensiz bağlanma biçimleri ile anksiyete ve depresyon skorları arasında pozitif yönde ilişki bulunmuştur. Çocukluk çağı travmaları ile güvensiz bağlanma biçimleri arasında da pozitif yönde korelasyon olduğu görülmüştür. Ancak bu bulgular ile hastalık şiddeti arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. Bulgularımız yaşanılan yerin, bebek kaybının, fiziksel istismara uğramış olmanın, stresli yaşam olayının günümüzde devam eden etkilerinin varlığının, ailede psöriazis öyküsü olmasının ve kaygılı/kararsız bağlanmanın psöriazis gelişiminde riski arttıran bir faktör olabileceğini göstermektedir. Bu çalışmanın sonucunda, psöriazis hastalarına yaklaşımda yalnızca deri semptomlarına odaklı tedavi yerine; bireyi biyopsikososyokültürel bir bütün olarak ele alan ve ruhsal sağlığına da odaklanan multidisipliner tedavi yaklaşımlarının benimsenmesi vurgulanmaktadır. Anahtar kelimeler: Psöriazis, çocukluk çağı travmaları, bağlanma, mizaç
Hafif nörobilişsel bozuklukta hızlandırılmış tekrarlayan transkranial manyetik stimülasyonun etkisi
Hafif Nörobilişsel Bozukluk (HBB) ölçülebilir bilişsel bozulmanın olduğu ancak günlük yaşam aktivitelerinin tamamen bozulmadığı, işlevselliğin korunduğu klinik durumdur. HBB'li birey normal yaşlanma süreci ile demans arasında yer alan patolojik bir geçiş evresindedir. Transkranial manyetik stimülasyon (TMS) elektrik akımının içinden geçtiği bir bobin vasıtasıyla ortaya çıkan manyetik alanın sinir hücrelerini uyardığı somatik bir tedavi uygulamasıdır. HBB'li bireylerde TMS ile yapılan çalışmalar bulunmaktadır. Bugüne kadar bu popülasyonda günde 2 seans r TMS uygulanan randomize kontrollü çift-kör bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada DSM-V' in ölçütlerine göre tanı kriterlerini karşılayan ve çift kör rastgele yöntemle iki gruba ayrılmış HBB hastalarına; sol dorsolateral prefrontal kortekse yüksek frekanslı (10 Hz) günde 2 seans toplamda 20 seans (1.000 atım/seans) olacak şekilde hızlandırılmış r TMS uygulanmıştır. Bu çalışmada HBB'deki bilişsel belirtilere ve HBB' ye eşlik eden anksiyete ve depresyon belirtilerinde r TMS uygulamasının etkinliğinin olup olmadığının ve eğer etkisi varsa kalıcılığının ne kadar süre olduğunun araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmadaki katılımcılara 20 seans gerçek TMS ve 20 seans taklit (sham) TMS uygulanmıştır. Hastaların mevcut psikiyatrik farmakoterapilerine herhangi bir müdahalede bulunulmamış ve araştırma sürecinde kullanmakta oldukları tedavileri aynı dozda sürdürülmüştür. Hastalara klinik değerlendirmede tedavinin öncesinde, 10.seans TMS sonunda (5.gün), 20 seans TMS sonunda (10.gün), TMS uygulaması tamamlandıktan sonraki 2. ayda olmak üzere toplamda 4 kez Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D), Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği (HAM-A), Wisconsin Kart Eşleme Testi, Stroop Testi, Sayı Dizileri Testi, Sözel Bellek Süreçleri Testi, WAIS Benzerlik ve Yargılama Testi uygulanmıştır. Tüm uygulamalar tedavi sürecine kör olan araştırmacı tarafından yapılmıştır. Çalışmanın sonunda gerçek TMS alan grupta bilişsel işlevlerde olumlu değişiklikler saptanmıştır. Yine hastaların anksiyete ve depresyon puanlarının da azaldığı gözlenmiştir. İyileşmelerin gerçek TMS alan grupta daha belirgin ve daha çok alanda olduğu görülmüş ve gerçek TMS alan grupta olumlu etkinin taklit TMS grubuna göre daha kalıcı olduğu saptanmıştır. Sonuçlar r TMS uygulamasının HBB' deki bilişsel belirtilere faydalı olduğunu ve olumlu etkinin en az iki ay boyunca sürdüğünü göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Hafif Bilişsel Bozukluk, Transkranial Manyetik Stimülasyon, Bilişsel İşlevler
Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında hızlandırılmış transkranyal manyetik stimülasyon uygulamasının etkinliği
OKB hastalarının %20-30'u birinci basamak tedavi yöntemlerine yanıt vermemektedir. TMS uygulaması tedaviye yanıtsız OKB hastaları için bir tedavi seçeneği olmakla birlikte halen netleşmiş bir protokol bulunmamaktadır. Biz bu çalışmada OKB hastalarının, mPFK ve ASK bölgelerine, %90 motor dinlenme eşiğinde iTBS (aralıklı teta patlama uyarımı -50 Hz) protokolüyle derin uyarım yaparak bu protokolün OKB tedavisindeki etkinliğini değerlendirmeyi planlıyoruz. Randomize ve çift-kör yürütülen bu çalışma kapsamında, hastalara günde 5 seans olmak üzere 10 gün boyunca toplam 50 seanslık yoğun bir tedavi protokolü uygulanmıştır. Bu şekilde yoğunlaştırılmış tedaviyle OKB semptomlarında daha erken bir iyileşmenin sağlanıp sağlanamayacağının araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışma, Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Hastanesi'nde, DSM-V kriterlerine göre OKB tanısı almış, en az 8 haftadır etkin dozda SGİ kullanan, ancak yanıt alamayan 30 OKB hastasıyla tamamlanmıştır. Hastalar randomizasyon sistemiyle gruplara ayrılmış, hastaların 16'si aktif tedavi 14'ü ise plasebo tedavi almıştır. Tüm katılımcılar tedaviyi tamamlamış, tedavi süresince baş ağrısı, baş dönmesi, mide bulantısı ve halsizlik dışında yan etki bildirilmemiştir. Hastalar, tedavi öncesinde, tedavi bitiminde ve tedavi sonrası 2. Haftada YBOKÖ, BOKÖ, HAM-D, HAM-A ölçekleri ile değerlendirilmiştir. Tedavi bitiminde YBOKÖ değerlendirme ölçeğindeki azalmaya göre her iki grubun %50'sınde de tedaviye yanıt görülmüştür. Tedavi bitiminden 2 hafta sonraki değerlendirmede yanıt oranı aktif TBS grubunda %62,5 (16'da 10) ve plasebo tedavi grubunda %42,8 (14'te 6), remisyon oranı ise aktif TBS grubunda %31,25 (16'da 5) ve plasebo tedavi grubunda %7,14 (14'te 1) idi. Bu çalışmanın bulguları, çift konili koil ile mPFK ve ASK bölgelerine hızlandırılmış olarak 2 hafta süreyle (günde 5 seans toplam 50 seans) iTBS uygulamasının tedaviye yanıtsız OKB hastaların için etkili ve güvenli bir tedavi yöntemi olabileceğini göstermektedir. Ancak yoğun uygulanan seanslar iTBS'nin tedavi edici etkisinin oluşma süresini kısaltmamış, iTBS'nin plaseboya üstünlüğü tedavi bitiminde (çalışmanın 2.haftasında) değil, kontrollerde (çalışmanın 4.haftasında) oluşmuştur.
-Pin grubu (olanzapin, ketiapin, klozapin) antipsikotik kullanan hastalarda bilirubin düzeyleri ile kilo alımının ilişkisinin incelenmesi: Retrospektif bir çalışma
Antipsikotik ilaçlar, psikiyatri kliniklerinde birçok hastalığın tedavisinde temel bir yere sahiptir. Özellikle atipik (ikinci kuşak) antipsikotiklerin etkili tedavi sağlamasının yanı sıra belirgin kilo artışına yol açtığı ve kardiyovasküler, metabolik sorunlara neden olduğu bilinmektedir. Bu ilaçların neden olduğu kilo alımı, hastaların tedaviye uyumunu olumsuz etkilemekte; ayrıca hipertansiyon, tip 2 diyabet ve metabolik sendrom gibi ciddi tıbbi komplikasyonlara yol açmaktadır. Bu nedenle, antipsikotiklerin metabolik yan etkileri giderek daha fazla önem kazanmış ve bu konuda araştırmalar artmıştır. Bu çalışmanın amacı ; -pin grubu atipik antipsikotik başlamadan önce hastanın rutin kan tetkikinde bakabildiğimiz bilirubin düzeyiyle hastanın bu atipik antipsikotiğe bağlı kilo artış riski ve metabolik sendrom riskini öngörüp öngörememe durumunu araştırmayı amaçladık. Çalışmamızın örneklemi Pamukkale Üniversitesi Psikiyatri Hastanesi Psikoz Servisi'nde 2013-2023 tarihleri arasında yatarak tedavi gören hastalardan oluşmaktadır. Çalışmamızda dahil olma kriterlerini karşılayan ve dışlama kriterlerine uymayan 162 hastanın, sistem kayıtlarından yatış esnasında alınan rutin kan örneğinden bakılan AST, ALT, GGT, LDH, ALP, Trigliserid, Kolesterol, HDL, LDL, Açlık kan şekeri, Total bilirubin, Direkt bilirubin, İndirekt bilirubin değerleri ve haftalık kilo değerleri kaydedilip incelenmiştir. Çalışmamızda olanzapin kullanan gruptaki ilk kilo ölçüm değerleri ile sonraki haftalarda elde edilen ölçümler arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlıdır. Ketiapin kullanan grubun ilk hafta ile son hafta kilo ölçümleri hariç diğer haftalardaki kilo değerleri arasındaki farklar da istatistiksel olarak anlamlıdır. Çalışmamızda olanzapin, klozapin ve ketiapinle kilo artışının ilaç dozu ile ilişkili olmadığı saptanmıştır. Olanzapin kullanan hasta grubunda başlangıçta daha zayıf olanların açlık kan şekeri daha düşük olup, hastalar haftalık takiplerde kilo aldıkça korelasyonun ortadan kalkması, açlık kan şekeri düşük olanların daha fazla kilo almasıyla ilişkili olabileceğini düşündürmüştür. Çalışmamızda elde edilen bulgular da bu literatür ile uyumlu olup, başlangıç açlık glukoz düzeylerinin olanzapin tedavisine bağlı kilo değişimini etkileyebilecek önemli bir belirteç olabileceğini göstermektedir. Çalışmamızda olanzapin kullanan hasta grubunda kullanmayanlara göre trigliserid değerlerinin kilo alımıyla ilişkisinin pozitif yönde anlamlı olduğu saptanmıştır. Ketiapin kullanan grupta kullanmayanlara LDL değerlerinin haftalık kilo takipleriyle pozitif yönde anlamlı ilişkisi saptanmışken, HDL değerleri ile arasında negatif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır. Hastaların direkt bilirubin seviyeleri ile kilo alımı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Olanzapin kullanan grubun başlangıç kilosu daha düşük olanların indirekt bilirubin seviyesinin daha yüksek olarak saptanmıştır. Haftalık takiplerde hastaların kilosu arttıkça korelasyonun ortadan kalkması, başlangıçtaki indirekt bilirubin değerleri daha yüksek olanların düşük olanlara göre daha fazla kilo almasıyla ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Atipik antipsikotiklerin neden olduğu belirgin kilo alımı ve metabolik bozukluklar, tedavi uyumsuzluğunun önemli bir nedeni olup şizofreni hastalarında yaşam süresinin kısalmasına katkıda bulunmaktadır. Bu nedenle, atipik antipsikotiklerin yol açtığı kilo alımı ve metabolik bozuklukların düzenli olarak izlenmesi ve önlenmesi kritik önem taşımaktadır.
Yetiştirme yurdunda yaşayan ergenlerde benlik saygısı
Yetiştirme yurdunda yaşayan ergenlerin benlik saygısını incelemek amacıyla 14-18 yaş grubu arasın daki iki grup ergene (yetiştirme yurdu ve aile yanın da yaşayan) Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği uygulan mıştır. Benlik saygısının gruplara ve cinslere göre dağılımı incelenmiştir. Ayrıca benlik saygısının kendilik kavramının sürekliliği, insanlara güvenme, eleştiriye duyarlılık, depresif duygulanım, hayal perestlik, psikosomatik belirtiler, kişilerarası ilişkilerde tehdit hissetme, tartışmalara katılabil me derecesi, ile ilişkisi araştırılmıştır. Araştırma sonunda elde edilen bulgular değerlen dirildiğinde, benlik saygısının yetiştirme grubu ile aile yanında yaşayan grupta farklılık göstermediği ortaya çıkmıştır. Depresif duygulanımın yetiştirme grubunda kontrol grubuna oranla daha yüksek olduğu saptanmıştır. Ayrıca psikosomatik belirtiler erkekle re oranla kızlarda daha yüksek bulunmuştur. Benlik saygısının depresif duygulanım, psikosomatik belirti ler ve insanlara güvenme gibi değişkenlerle ilişkili olduğu saptanmıştır.
Üretim ve hizmet sektöründe çalışan işçilerde ruhsal sağlık düzeyi, ruhsal belirti dağılımı, algılanan sağlık, iş doyumu, yaşam doyumu ve sosyodemografik özelliklerinin karşılaştırılması
ÖZETÜRETİM VE HİZMET SEKTÖRÜNDE ÇALIŞAN İŞÇİLERDE RUHSAL SAĞLIK DÜZEYİ, RUHSAL BELİRTİ DAĞILIMI, ALGILANAN SAĞLIK, İŞ DOYUMU, YAŞAM DOYUMU VE SOSYODEMOGRAFİK ÖZELLİKLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASIAmaç: Üretim ve hizmet sektöründe çalışan işçilerde ruhsal sağlık düzeyi, ruhsal belirti dağılımı, algılanan sağlık düzeyi, iş doyumu, yaşam doyumu ve sosyodemografik özelliklerinin karşılaştırılması, çalışanların ruh sağlığı profilinin kesitsel olarak belirlenmesi, risk etkenlerinin saptanması hedeflenmiştir.Gereç ve Yöntem: Çalışmanın amacı yazılı ve sözlü olarak sunulduktan ve gönüllü katılımcılardan yazılı onay alındıktan sonra sosyodemografik veri formu, Genel Sağlık Anketi (GSA), Yaşam Doyum Ölçeği (YDÖ), Algılanan Sağlık Ölçeği, İş Doyumu Ölçeği (İDÖ), Kısa Semptom Envanteri (KSE) uygulanmıştır.Bulgular: Çalışmaya %5,8'i (17) kadın, % 94,2'si (274) erkek olmak üzere toplam 291 işçi alındı. Çalışmaya katılan işçilerin %44,7'si (130) temizlik, %55,3'ü (161) tekstil fabrikası işçisidir. Örneklemin yaş ortalaması 31,78'dir. Üretim sektöründe eğitim yılı yüksek olanların oranı daha fazladır. Hizmet sektöründe çalışanların %57'si ilkokul ve ortaokul mezunu iken üretim sektöründe çalışanların %61'i lise ve üzeri okul mezunudur. Yaşam Doyumu ve iş doyumu açısından iki sektör karşılaştırıldığında hem yaşam doyumunun hem de iş doyumunun üretim sektöründe çalışanlarda anlamlı derecede daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Kısa Semptom Envanteri ölçeğinin tüm alt ölçeklerinde iki sektör arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Kısa Belirti Envanterinde rahatsızlık ciddiyeti indeksi ortalaması hem genel toplamda, hem de her iki sektörün ortalamalarında kesme noktasının üzerinde yer almaktaydı. GSA puanı ile yaşam doyumu arasında negatif bir ilişki vardı ve GSA puanı arttıkça bireyin yaşam doyumu azalmaktaydı. İş doyumu ile Belirti Toplamı İndeksi arasında negatif ilişki bulundu. Bireyin yaşam doyumu arttıkça Belirti Toplamı İndeksi puanı anlamlı olarak azalmaktaydı.Sonuç: Çalışmamızda yaşam doyumu ile iş doyumu arasındaki ilişkinin pozitif olduğu ve bireyin iş doyumunun artışına bağlı olarak, yaşam doyumunun arttığı görülmüştür. Bu iki değişken arasında anlamlı bir ilişki olması, yaşam doyumu içerisinde iş doyumunun önemli bir yeri olduğunu göstermektedir. KSE'de rahatsızlık ciddiyeti indeksi ortalamasının hem genel toplamda, hem de her iki sektörün ortalamalarında kesme noktasının üzerinde yer alması ve çalışanların psikiyatrik rahatsızlıklar açısından risk oluşturacak düzeyde ruhsal belirtiye sahip olduklarını göstermektedir. İşsizlik kaygısı, iş güvencesi olmaması, ücretlerin yoksulluk sınırının dahi altında olmasının altta yatan en önemli nedenler olduğu düşünülmektedir.Anahtar kelimeler: işçi, üretim sektörü, hizmet sektörü, ruhsal sağlık, ruhsal belirti, algılanan sağlık, iş doyumu, yaşam doyumu, kısa semptom envanteri
Antisosyal kişilik bozukluğunda yenilik arayışı ve dopamin reseptör D4 polimorfizmi ilişkisinin araştırılması
Amaç: Antisosyal kişilik bozukluğu hem toplumsal yaşamda hem de hukuki alanlarda pek çok soruna neden olan, özellikle diğer kişilerin haklarına karşı saldırgan tutumlar, suç işlemeye eğilim, vicdan azabı çekmeme gibi özelliklerle belirli bir bozukluktur. Etiyolojisinde olumsuz aile tutumları, yetersiz ilgi ve disiplinle büyütülme, aile içinde şiddet gibi çevresel faktörlerin yanı sıra genetik yatkınlığın da rolü olduğu kabul edilmektedir. Bu çalışmada antisosyal kişilik bozukluğunun etiolojisinde rol oynayabileceği düşünülen dopamin reseptör D4 polimorfizmini ve bununla ilişkili bir mizaç özelliği olan yenilik arayışını sağlıklı gönüllülerle karşılaştırmak amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya DSM-IV tanı ölçütlerine göre ASKB tanısı konulan, 18?45 yaş arası 50 erkek hasta alınmıştır. Tüm katılımcıların tanısı, yarı yapılandırılmış görüşme ile DSM-III-R Yapılandırılmış Klinik Görüşmesi Türkçe Versiyonu (SCID-II) uygulanarak konulmuştur. Veri toplama aracı olarak; sosyodemografik veri formu ve Cloninger'in Mizaç ve Karakter Envanterinin Türkçe'ye uyarlanmış versiyonu (Türkçe TCI) kullanılmıştır. Hasta grubunun tamamlanmasından sonra benzer sosyodemografik özelliklere sahip 50 erkek katılımcı kontrol grubu olarak çalışmaya alınmıştır. Katılımcılardan alınan kan örneklerinde SAS-PCR yöntemi ile DRD4 -521 C/T substitisyonuna bakılmıştır.Bulgular: Çalışmaya alınan bireylerin yaş ortalaması 23,9 (SD 3.015), ASKB grubunun yaş ortalaması 22,6 (SD 3.068) ve kontrol grubunun yaş ortalaması 25,1 (SD 2.402) olarak bulunmuştur. Kontrol grubunun eğitim düzeyi, düzenli bir işte çalışma oranları ve maddi gelirleri ASKB grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. ASKB grubunda yetersiz bir ilgi ve disiplinle büyütülme, fiziksel şiddete maruz kalma, ailede psikiyatrik hastalık, boşanmış ya da parçalanmış aileden gelme, çocukluğunda anneden uzun süreli ayrılık oranları kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Her iki grubun alel ve genotip frekansları arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. ASKB grubunda yenilik arayışı puanları kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Tüm grupta yenilik arayışı puanları ile -521C/T polimorfizmi arasında bir ilişki bulunamamıştır. ASKB grubunda yüksek belirsizlik korkusu puanları ile -521C allelinin varlığı arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır.Sonuç: Çalışmamızın sonuçları ASKB da yenilik arayışının kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olduğunu desteklemektedir. -521C/T SNP ile YA arasında bir ilişkinin gösterilememesi kişilik gelişiminde genetik faktörlerin değişen oranlarda etkili olabileceğini, etnik farklılıkların bu etkiyi belirleyebileceğini göstermektedir. -521C/T SNP ile serotonerjik sistem tarafından düzenlenen ?belirsizlik korkusu? puanları arasında ilişki bulunması farklı mizaç özellikleri üzerinde etkili olduğu düşünülen belirli nörotransmitter sistemlerinin birbirleri ile etkileşimleri sonucunda diğer mizaç özellikleri üzerinde de belirleyici olabileceğini düşündürmektedir.
Vajinismus tanısı alan hastaların sosyodemografik özelliklerinin cinsel mit inançları, cinsel öyküleri, cinsel doyum düzeyleri ve eş değerlendirme biçimleriyle karşılaştırılması
GİRİŞ: DSM IV' e göre vajinismus bir cinsel işlev bozukluğu olarak tanımlanmış ve cinsel ağrı bozuklukları sınıfına dâhil edilmiştir. Buna göre vajinismus tanımı; ?vajinanın dış 1/3'nü çevreleyen kasların, tekrarlayan veya sürekli, istem dışı ve cinsel ilişkiye engel olan kasılması'' olarak yapılmaktadır. Ülkemiz ve doğu kültüründeki birçok ülkede sıklıkla görülen bu hastalık batılı ülkelerde pek nadir görülmektedir.AMAÇ: Bu çalışmada İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri polikliniğine 1998-2008 yılları arasında başvuran vajinismus tanısı alan hastaların; sosyodemografik özelliklerini, cinsel mit, eş değerlendirme, cinsel doyum ve cinsel öyküleri ile karşılaştırmak amaçlanmıştır.YÖNTEM: Çalışma geriye dönük olup, hastaların klinik değerlendirmeleri yapılırken kullanılan cinsel mit ölçeği, cinsel öykü formu, Golombock ?Rust Cinsel Doyum Ölçeği, Birtchnell Eş Değerlendirme Ölçeği ve araştırmacı tarafından hazırlanmış sosyodemografik veri formu kullanılmıştır. Bulgular SPSS 13 programı kullanılarak değerlendirilmiştir.BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 24,4 yıl, evlilik süresi 23,3 ay, hastaların %64,4'ünün eğitim düzeyi 10 yıl üzeri ve % 70,2'sinin ise ev hanımı olduğu saptanmıştır. Genel olarak diğer çalışmalarda gösterilen ortalama evlilik sürelerinin bizim çalışmamızda daha kısa olması psikiyatriste başvuru süresinin kısalması açısından sevindiricidir. Ancak kadınların eğitim düzeyininin artması ile psikiyatriste başvurma sürelerinin kısalmadığı, mitlere olan inancın her kesimden vajinismuslu kadında yüksek oranlarda olduğu, cinsel doyum düzeylerinin genel olarak düşük olduğu, cinsellikle ilgili bilgilerinin az olduğu, toplumun bu konuda tutucu ve baskıcı tutumunun pek değişmediği, cinselliğin büyük oranda tabu olarak kalmaya devam ettiği, diğer branş hekimlerinin hastaları psikiyatri kliniklerine yönlendirmede yetersiz kaldıkları ve etik olmayan yöntemlere başvurdukları sonucu çıkarılmıştır. Hastaların dokunma ve dokunulma konularında direnç gösterdikleri ve bu grup hastaların diğer hastalara göre daha uzun sürede iyileştikleri ve daha az eğitim gördükleri tespit edilmiştir. Vajinismus hem bir sağlık sorunu hem de bir sosyolojik sorun olarak konumunu korumaktadır. Ailelerin sürece müdahil olmalarının kadınların şiddet görmesi ile sonuçlanması bu açıdan düşündürücüdür.SONUÇ: Yaşamın birçok alanını etkileyen önemli bir hastalık olan vajinusmusu toplumsal bir sağlık sorunu olmaktan çıkarma konusunda, insanların cinselliğe bakışları ve bu konuyla ilgili eğitimlerinin arttırılması, vajinismusun psikiyatrik bir hastalık olarak medyada ve okullarda daha çok tanıtılması, kadın hastalıkları ve üroloji gibi anabilim dallarıyla daha sıkı işbirliği içinde olunması ve daha fazla psikiyatristin bu konuda çalışması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Görme engellilerde ruhsal belirtilerin, yaşam doyumunun ve stresle baş etme tarzlarının araştırılması
Amaç: Çalışmanın birincil amacı görme kaybı ile psikiyatrik belirti ilişkisinin aydınlatılması, ikincil amacı ise görme engelli bireylerde yaşam doyumu düzeyleri ile stresle baş etme tarzlarının araştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: Araştırmaya, Haziran 2009-Eylül 2009 tarihleri arasında, adreslerine ulaşılabilen toplam 110 görme özürlü kişi alınmıştır. Veri toplama aracı olarak; sosyodemografik veri formu, Kısa Semptom Envanteri; Yaşam Doyum Ölçeği; Stresle Baş Etme Tarzları Anketi kullanılmıştır. Katılımcılardan araştırmacı gözetiminde bir anketör yardımı ile yüzlerine okuma yöntemi ile toplamda 130 anket sorunun yanıtlanması istenmiştir. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 12 paket programı ile yapılmıştır.Bulgular: Katılımcıların sadece %17'si kronik fiziksel bir rahatsızlıktan ve %5'i kronik ruhsal rahatsızlıktan söz etmiştir. Katılımcıların psikiyatrik belirti dağılımlarına bakıldığında; KSE alt ölçekleri arasında özellikle kişiler arası duyarlılık, hostilite ve paranoid belirti puanlarının kısmen daha yüksek olduğu görülmüştür. Yaşam doyumlarına bakıldığında genel olarak yaşam doyum oranlarının orta ve yüksek düzeylerde seyrettiği görülmüştür. Yaşam doyum oranları sosyodemografik verilerden eğitim düzeyi ve bir işi olma durumu ile istatistik olarak anlamlı düzeyde ilişkili bulunmuştur. Stresle baş etme tarzlarına bakıldığında ise görme engellilerin %50'sinin kendine güvenli yaklaşım tarzını kullandıkları görülmektedir. Katılımcıların stresle baş etme tarzları ile psikiyatrik belirti grupları arasındaki ilişki değerlendirildiğinde, stresle baş etme tarzları ile sadece hostilite grubu arasında anlamlı ilişki görülmüştür.Sonuç: Fiziksel ve ruhsal sağlık açısından görme engellilerin iyi düzeyde olduğu belirlenmiştir. Bu konuda çelişkili sonuç bildiren birçok çalışma olmakla birlikte, bulgularımız özellikle ruhsal sağlık açısından engellilerle diğer insanların benzer olduğunu bildiren çalışmalarla örtüşmektedir. Bulgularımız görme duyusundan mahrum kalmanın bireyi daha şüpheci, hostil ve duyarlı kılıyor olabileceğini düşündürmektedir. Beklenenin aksine yaşam doyum düzeylerinin genel anlamda iyi düzeyde olması literatürle uyumludur. SBTÖ verileri görme engellilerin genel anlamda stresle baş etmede olumlu tarzları kullandıklarını ve streslerini yönetebildiklerini göstermektedir. Kronik ruhsal rahatsızlığı olmayanlarda stresle baş etme tarzı olarak kendine güvenli yaklaşım kullanımının daha fazla görülmesi literatürle örtüşmekte, görme engellilerin direnme gücü ve allostatik uyumu açısından bize önemli bir veri sunmaktadır. Hostilite puanları dışında görme engellilerin stresle baş etme tarzları ile psikiyatrik belirtileri arasında ilişki olmadığını ve birbirlerini etkilemediğini düşündürmektedir. Hostilite puanları yüksek grubun stresle baş etme tarzı olarak sosyal desteğe başvurma tarzını daha çok kullandıkları görülmüştür. YDÖ düzeyleri ile SBTÖ arasındaki ilişkiye bakmak için katılımcı sayımız yeterli olmamıştır.Anahtar Kelimeler: Görme engelli, hedonik uyum, yaşam doyumu, YDÖ, stresle baş etme tarzı, SBTÖ, kısa semptom envanteri, KSE
Panik bozukluk tanısı alan hastalarda total antioksidan kapasite, paraoksanaz, arilesteraz, malondialdehid düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Son yıllarda yapılan çalışmalar, oksidatif stresin ve antioksidan sistemlerin, PB patogenezinde rol oynadığına dair kanıtları giderek artırmaktadır. Bu çalışmanın amacı, ilk olarak PB'si olan hastalar ile sağlıklı kontrolleri, daha sonra PB agorafobili ve agorafobisiz alt tiplerini son olarakta kontrol, agorafobili ve agorafobisiz olarak ayırdığımız üç grubu antioksidatif parametrelerden TAC, PON, ARE ile bir oksidan olan MDA düzeyleri yönünden karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Bu araştırma, Ekim 2009 ile Ekim 2010 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Psikiyatri kliniğine başvuran DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre PB tanısı almış 53 hasta ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 53 kontrol grubu ile yapılmıştır. Veri toplama aracı olarak, sosyodemografik veri formu, PAÖ total, HAM-D ve HAM-A kullanılmıştır. Hasta ve kontrol grubundan, geceden en az 12 saatlik açlık sonrası sabah 08.00-09.00 saatleri arası 8-10 cc kan jelli biyokimya tüpüne alınmıştır. Kan örnekleri 4000 rpm'de 10 dakika santrifuj edilerek plazmaları ayrılmıştır. Ayrılan serumlar kuru steril tüplere aktarılmış ve çalışma gününe kadar -80 C0'de saklanmıştır. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 16 paket programı ile yapılmıştır.Bulgular: Çalışmamızda, PB hasta grubunda kontrol grubuna göre TAC, PON, ARE antioksidanları anlamlı olarak daha düşük, MDA oksidanı ise daha yüksekti. Aynı parametreler, agorafobili ve agorafobisiz PB alt gruplarında karşılaştırıldığında, agorafobili grupta agorafobisiz gruba göre TAC, PON, ARE antioksidanları anlamlı olarak daha düşük, MDA oksidanı ise anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Agorafobili ve agorafobisiz PB alt grupları ayrı ayrı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, agorafobili grupta kontrol grubuna göre TAC, PON, ARE düzeyleri daha düşükken, MDA düzeyi daha yüksekti. Ancak agorafobisiz grupta kontrol grubuna göre TAC, PON, ARE düzeyleri daha düşük olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı değildi. MDA düzeyleri ise kontrol grubundan farklı değildi. Agorafobili, agorafobisiz ve kontrol grubu kendi aralarında karşılaştırıldığında ise agorafobili grupta TAC, PON, ARE antioksidanları kontrol ve agorafobisiz gruptan anlamlı düzeyde düşük, MDA oksidanı ise yüksekti. Aynı parametreler agorafobisiz grupta kontrol grubundan farklı değildi.Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre, PB hastalarında oksidatif stres belirteci olan MDA düzeyi yüksek iken, antioksidanlardan PON, ARE ve TAC düzeyleri düşüktü. Agorafobili grupta kontrol grubuna göre MDA'nın daha yüksek, PON, ARE ve TAC'ın daha düşük olması ancak agorafobisiz PB alt grubunda kontrol grubuna göre TAC, PON, ARE düzeyleri daha düşük, MDA düzeyi daha yüksek olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı olmaması, parametrelerdeki değişikliği agorafobili grubun yarattığını göstermektedir. Bu bulgular, PB'ye agorafobinin eklenmesi, atak sayısının artması, yüksek HAM-A skorları gibi hastalık şiddetinin arttığını gösteren değişkenlerin, PB'deki artmış oksidatif stresi ve hasarlı antioksidatif mekanizmaları daha da artırdığını düşündürür.Anahtar Kelimeler: Panik bozukluk, oksidatif stres, oksidatif/antioksidatif parametreler.
Panik bozukluğu ve major depresif bozuklukta bağlanma boyutlarının araştırılması
Amaç: Bu çalışmada, erken yaşantıların bağlanmada kaygı ve kaçınma üzerine etkili olduğu, bağlanmada kaygı ve kaçınmanın major depresyon (MD) tanısı alanları, panik bozukluğu (PB) tanısı alanlardan ayırt edeceği hipotezini test etmek üzere kurgulanmıştır. Ayrıca, iki tanı grubunun da kontrol grubuna oranla daha yüksek düzeyde kaygı ve kaçınma göstereceği beklenmektedir.Yöntem: Bu araştırma, Ekim 2009 ile Ekim 2011 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Psikiyatri kliniğine başvuran DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre panik bozukluğu ve major depresyon tanısı almış hastalar ile yaş, cinsiyet ve eğitim durumu açısından eşleştirilmiş kontrol grubu ile yapılmıştır. Bu süre içinde çalışma kriterlerini karşılayan 100 panik bozukluğu tanısı almış hasta, 100 major depresyon tanısı almış hasta ve 145 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alınmıştır. Panik bozukluğu, Major depresyon tanısı DSM-IV-TR kriterlerine göre düzenlenmiş olan yapılandırılmış görüşme formu (The Structured Clinical Interview for DSM-IV-TR: SCID-I) kullanılarak saptanmıştır. Çalışmaya katılanlar yapılacak işlem konusunda bilgilendirilmiş ve onamları alınmıştır. Araştırma projesi, İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır.Bulgular: MD ve PB grubunun sağlıklı kontrollere göre istatiksel olarak anlamlı olarak daha yüksek bağlanmada kaygı ve kaçınma puanına sahip olduğu gösterildi. MD grubunun hem sağlıklı kontrollerden hem de PB grubuna göre istatiksel olarak anlamlı daha yüksek bağlanmada kaygı puanına sahip olduğu gösterildi. MD ve PB grubu arasında bağlanmada kaçınma puanı arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadığı gösterildi. MD grubunda 6 aydan az anne sütü almış olmak istatiksel olarak anlamlı fark oluşturduğu gösterildi. Erken dönem yaşantılarının bağlanmada kaygı ve kaçınmayı istatiksel olarak anlamlı olarak etkilemediği gösterildi.Sonuçlar: Bu çalışma, Malatya örnekleminde bağlanma boyutlarının araştırıldığı ilk çalışmadır. En dikkat çeken yanı MD grubunda 6 aydan az anne sütü almış olmanın gösterilmesiydi. Bir diğer önemli olanda bağlanmada kaygı ve kaçınmanın MD grubunda yüksek çıkmasıydı. MD grubunda kaçınma boyutunun yüksek çıkması kültürel dinamiklerle açıklanabilmektedir. PB grubunda sağlıklı kontrollere göre bağlanmada kaygı ve kaçınma puanı yüksek, bağlanmada kaygı puanı ise MD grubundan düşük çıkması Malatya örnekleminin Türkiye örneklemi ile uyumlu olduğunu gösterdi. Bulunan bu sonuçlar önceki çalışmalar ile uyumludur. Sonuçta MD, PB ve sağlıklı kontrollerde bağlanma boyutlarının farklılaştığını Malatya örnekleminde göstermiş bulunmaktayız.
Psödonöbeti olan konversiyon bozukluğu tanılı kadınların nöropsikolojik ve nörofizyolojik profili
Amaç: Bu çalışmada, psödonöbeti olan konversiyon bozukluğu tanılı hastalar ve sağlıklı kontrol gruplarının nöropsikolojik testleri ve nörofizyolojik bir test olan p50 değerlendirmelerini karşılaştırmak ve psödonöbetli konversiyon bozukluğunda nörolojik yatkınlığı araştırmak amaçlanmıştır.Yöntem: Çalışmada, SCID-I/CV'e göre katılmalar ya da konvülsiyonlar gösteren konversiyon bozukluğu tanısı olan 22 kadın ve 22 sağlıklı kadın değerlendirmeye alındı. Son 2 haftadır psikotrop bir ilaç alan, nörolojik hastalık ve beyin cerrahi operasyon öyküsü olan, zekâ geriliği olan, ek tıbbi problemi olan, sigara-alkol ve madde kullanımı olanlar ve DSM-IV-TR'e göre yapılmış görüşmede ek bir psikiyatrik bozukluk ve/veya kişilik bozukluğu olanlar çalışmadan dışlandı. Çalışmaya katılanlara nöropsikolojik testlerden Wechsler bellek ölçeği-geliştirilmiş formu (WMS-R), İşaretleme testi, Stroop testleri uygulandıktan sonra, nöroloji laboratuarında nörofizyolojik testlerden p50 yapıldı.Bulgular: Hasta grubun WMS-R, Stroop ve işaretleme testinden oluşan nöropsikolojik test performansları kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu. Hasta grubun p50 duyusal kapılama oranları kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha azdı. Hasta ve kontrol grubunun nöropsikolojik test puanları ile kapılama oranları arasında ise anlamlı ilişki saptanmadı.Sonuç: Bu çalışma, psödonöbeti olan konversiyon bozukluğu tanılı hastalarda duyusal kapılamanın bakıldığı ilk çalışma olup en dikkat çekici bulgusu psödonöbetli hastalarda p50 duyusal kapılamanın kontrol grubuna göre azalmış olmasıdır.Çalışmamızda, psödonöbeti olan konversiyon bozukluğu tanılı hastalarda Stroop sürelerinin uzaması odaklanmış dikkat, işaretleme testi tarama süresinin uzaması sürdürülen dikkatlerinin azaldığını göstermektedir. Bu hastalarda dikkatin azalmış olması, konversiyon bozukluğunda dikkatin azaldığı şeklindeki daha önceki bilgilerle uyumludur.Sonuçlarımız, bu hastaların, duyusal kapılamalarındaki azalma nedeniyle uyaranları fazlaca algılamalarını kompanse edemeyen bir dikkat azalması sonucu bu hastalığa nörolojik bir yatkınlıkları olduğunu düşündürmektedir.Anahtar Sözcükler: Konversiyon bozukluğu, nöropsikolojik test, psödonöbet, duyusal kapılama (p50)
Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında nörosteroid düzeyleri
GİRİŞ: Obsesif Kompulsif Bozuklukta (OKB) görülen bazı cinsiyet farklılıklarınınaltında yatan neden cinsiyet hormonları olabilir. Literatürde OKB hastalarındacinsiyet hormonlarını değerlendiren fazla sayıda çalışma bulunmamaktadır. BizOKB hastalarında nörosteroid düzeylerini değerlendirmek ve hastalığınpatofizyolojisi ile ilişkisini araştırmak amacı ile bu çalışmayı planladık.YÖNTEM: Çalışmaya DSM-IV-TR tanı kriterlerine göre OKB tanısı alan 18-65yaş arası 30 hasta ve 30 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta ve kontrollerdensabah saat 09:00-10:00 arasında progesteron, pregnanolon,dehidroepiandrosteron (DHEA), dehidroepiandrosteron sülfat (DHEA-S), kortizolve testosteron için kan örnekleri alındı. Hastalara Hamilton Depresyon,Hamilton Anksiyete Skalası ve Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon ölçekleriuygulandı. Veriler uygun istatistiksel yöntemle analiz edildi.BULGULAR: DHEA ve kortizol düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna göreanlamlı derecede daha yüksekti. Diğer parametreler açısından anlamlı bir farkgözlenmedi. Gruplar cinsiyetlere göre ayrıldığında, kadın hastalarda DHEA vekortizol düzeyi kadın kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeydeyüksekken, erkek hastalarda, kortizol düzeyi erkek kontrol grubuna göre anlamlıderecede yüksek, testosteron düzeyi anlamlı derecede düşüktü. Ayrıca erkekhastalarda DHEA ve kortizol düzeyleri ile kompulsiyon puanları arasında pozitifyönde korelasyon bulundu. Ayrıntılı analizlerde dürtü kontrol bozukluğu vedepresyon ek tanısı olmayan hastalarda kontrollerden anlamlı derecede dahayüksek DHEA ve kortizol düzeyi vardı. Ayrıca dürtü kontrol bozukluğu vedepresyon ek tanısı olan hastaların 15 yılın altında hastalık süresine sahipolduğu gözlendi.56TARTIŞMA: OKB hastalarında yüksek DHEA ve kortizol düzeyleri, diğeranksiyete bozukluklarında yapılan çalışmalardaki sonuçlara benzer niteliktedir.Bu bulgu anksiyete bozukluklarında gösterilmiş olan hipotalamo-pitüiter-adrenalaks hiperaktivitesinin bir sonucu olarak düşünülebilir. Diğer bir bakış açısıyladayüksek DHEA'nın artan kortizolü ve stresi kompanse etmek amacı ile yükseldiğidüşünülebilir. Ancak DHEA düzeyindeki bu artış kadın hastalarda anlamlı ikenerkek hastalarda anlamlı bulunmamıştır. Bu durum OKB'de erkeklerdekihipotalamo-pitüiter-gonadal eksen hipoaktivitesinin bir sonucu olarakdüşünülebilir. Erkeklerde bulduğumuz anlamlı düşük testosteron düzeyleri de budurumu desteklemektedir. Dürtü kontrol bozukluğu ve depresyonuolmayanlarda yüksek DHEA seviyeleri, organizmanın bu iki durumu yükselenDHEA ile kompanse etmeye çalıştığı şeklinde yorumlanabilir. Sonuç olarakerkek ve kadınların ayrı değerlendirildiği, daha fazla hasta sayıları dahil edilerekyapılacak çalışmalarla bu sonuçların doğrulanması gerekmektedir.
Konversiyon bozukluğu hastalarında serum adiponektin,galanin,leptin ve ghrelin düzeyleri
a. Giriş ve amaç: Bu çalışmada çeşitli psikiyatrik bozuklukların etyopatogenezinde rolü olduğu ileri sürülen nöropeptitlerin konversioyon bozukluğu (KB) etyopatogenezindeki olası rolünün araştırılması amaçlanmıştır. b. Yöntem: Çalışma, Ekim 2010- Eylül 2011 tarihleri arasında Turgut Özal Tıp Merkezi psikiyatri polikliniğinde konversiyon bozukluğu tanısı alan hastalarda yapılmıştır. Çalışmaya 15-65 yaş arası 45 hasta ve hasta grubu ile yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyleri açısından eşleştirilmiş 31 sağlıklı gönüllü katılmıştır. Olası karıştırıcı faktörleri dışlamak için DSM-IV?e göre başka bir eksen I ve eksen II tanısı olan hastalar çalışmaya alınmamıştır. c. Bulgular: Bu çalışmada KB olan hasta grubunda adiponektin düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulundu. KB olan hasta grubu ve kontrol grubu arasında ghrelin düzeyleri açısından istatistiki olarak fark bulunmadı. Hasta grubunda leptin düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulundu. Hasta grubunda galanin düzeyleri anlamlı olarak düşük bulundu.d. Tartışma: Stres dayanıklılığına (resilience) katkıda bulunan psikobiyolojik faktörlere bu çalışmayla yenileri de eklenmiş olabilir. Galanin ve ghrelin düşüklüğü KB hastalarının incinebilirliğinin (vulnerability) yüksek olduğunu destekliyor olabilir. Adiponektin ve leptin yüksekliğinin ise stres dayanıklılığını artırmak amaçlı geliştiğini düşündürmektedir. Adiponektin ve leptin yüksekliği kompansatuvar mekanizmanın çalıştığını ya da negatif geribildirim mekanizmasında bir sorun olduğunu gösteriyor olabilir. Anahtar kelimeler: Konversiyon, adiponektin, galanin, leptin, ghrelin, dayanıklılıkincinebilirlik.
Hekimlerde iş doyumu ve tükenmişlik sendromunun aleksitimi ve bazı sosyodemografik değişkenlerle ilişkisi
ÖZET Hekimlerde iş doyumu ve tükenmişlik sendromunun aleksitimi ve bazı sosyodemografik değişkenlerle ilişkisi. Bu çalışmada Malatya ili merkezinde çalışan hekimlerin iş doyumu ve tükenmişlik düzeylerinin aleksitimi ve bazı sosyodemografik değişkenlerle ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Malatya il merkezinde bulunan sağlık ocakları, Malatya Sosyal Sigortalar Hastanesi, Malatya Devlet Hastanesi, İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Turgut Özal Tıp Merkezi'nde çalışmakta olan 95 pratisyen, 123 araştırma görevlisi, 81 uzman ve 85 öğretim görevlisi/üyesi olmak üzere 384 hekim katılmıştır. Çalışmada, katılımcılar tarafından doldurulan Sosyodemografik Veri Toplama Formu, İş Doyumu Ölçeği (İDÖ), Maslach Tükenmişlik Ölçeği (MTÖ) ve Toronto Aleksitimi Ölçeği TAÖ) kullanılmıştır İş doyumu (İD) düzeyleri öğretim görevlisi/üyesi hekimlerde ve meslekte çalışma süresi 6-10 yıl ve >11 yıl olanlarda daha yüksek saptanmıştır (F: 5.09, PO.001, F.8.35, PO.001). Kadınların duyarsızlaşma (DYS) ve kişisel basan (KB) düzeyleri daha düşük bulunmuştur (P<0.005, P<0.05). Yaşı 40 ve üzerinde olanların KB düzeyleri daha yüksektir (P<0.01). ÖSYS'de ilk tercihi tıp fakültesi olanların duygusal tükenme (DT) ve DYS düzeyleri daha düşük (PO.05), KB düzeyleri ise daha yüksek bulunmuştur (PO.01). Günlük çalışma süresi 9 saat ve üzerinde olanların DT (P<0.001), DYS (PO..005) ve KB düzeyleri daha yüksek bulunmuştur (P<0.01). Şans oyunu oynayanların KB düzeyleri daha yüksektir (PO.01). Hekimlikle ilgili ek işi olanların DT ve DYS düzeyleri daha yüksek bulunmuştur (P<0.01). Son 6 ay dışında psikiyatrik yardım almış olanların KB düzeyleri daha düşük bulunmuştur (P<0.05). Araştırma görevlisi ve uzman hekimlerin DT ve DYS düzeyleri daha yüksektir (F: 9.54, PO.0001; F:9.36, PO.000I). Meslekte çalışma süresi 6- 10 yıl olanların DT düzeyleri düşük (F:8.35, PO.001), 5 yıl ve daha az olanların da DYS düzeyleri yüksek bulunmuştur (F: 8.50, PO.001). Aleksitimi puanlan ile DYS ve DT puanlan arasında pozitif, KB puanlan arasında ise negatif; DYS puanlan ile DT puanlan arasında pozitif, KB ve İD puanlan arasında ise 53negatif; DT puanlan ile İD ve KB puanlan arasında negatif; İD puanlan ile KB puanlan arasında pozitif korelasyon bulunmuştur (PO.0001). Bu çalışmanın sonuçlan, hekimlik mesleğinde tükenmişlik sendromu, iş doyumu ve aleksitimi düzeylerini araştıran çalışmalann bulgulannı desteklemektedir.
İntihar girişiminde bulunan bireylerde psikiyatrik morbidite, kişilik bozukluğu ve bazı sosyodemografik ve klinik etkenlerle ilişkisi
8.ÖZETİNTİHAR GİRİŞİMİNDE BULUNAN BİREYLERDE, PSİKİYATRİKMORBİDİTE, KİŞİLİK BOZUKLUĞU ve BAZI SOSYODEMOGRAFİK veKLİNİK ETKENLERLE İLİŞKİSİAmaç: İntihar girişimiyle başvuran olgularda, intihar girişimi ve sonuçlarıüzerinde etkili olan kişilik bozukluğu, psikiyatrik morbidite, sosyodemografik veklinik değişkenler gibi risk etkenlerini saptayarak koruyucu, önleyici ve tedaviedici yaklaşımlar geliştirmeye yönelik bilgilere ulaşmak hedeflenmektedir.Gereç ve Yöntem: Hastalara klinik görüşmeyi takiben araştırmacı tarafındanhazırlanan sosyodemografik veri formu, DSM-IV için yapılandırılmış SCID-IIformu, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), BeckUmutsuzluk Ölçeği (BUÖ), İntihar düşüncesi ölçeği (İDÖ), İntihar niyeti ölçeği(İNÖ) uygulanmıştır.Bulgular: Olguların yaş ortalaması 28.24 ± 10.59 idi. %64'ü kadın, %42'si evhanımı, %52'si evli, %62'si çekirdek aile yapısında, %54'ü düşük gelirli, %82'sifazla miktarda ilaç alarak intihar girişiminde bulunmuştur. En sık intihar nedeniailevi sorunlar olup, %68'inde intihar girişiminden hemen öncesinde psikososyalstresör vardı. İntihar girişimi sonrası hastaların % 36'sı uyum bozukluğu, %32'sidepresyon tanısı aldı. Olguların %90'ı SCID'e göre en az bir kişilik bozukluğutanısı aldı. %34'ünde borderline kişilik bozukluğu, %16'sında obsesif-kompulsifkişilik bozukluğu tespit edilmiştir. Antisosyal ve bağımlı kişilik bozukluğuerkeklerde daha fazla saptanmıştır. İDÖ ile BDÖ, BAÖ ve BUÖ ilişkilibulunmuştur.Sonuç: Olgularımızda kişilik bozukluğu oranının yüksek olması ve intiharlarındaha çok psikososyal stresör sonrası çıkması, krize müdahale ve intiharıönleme merkezlerinin önemini artırmaktadır. Ayrıca olguların intihar nedeniolarak ailevi sorunları en fazla düzeyde belirtmeleri ailenin iç dinamiklerinin nedenli önemli olduğunu göstermektedir. İntihar girişiminde bulunan bireylerintedavisi kadar, insanları bu davranış biçimine yönelten sosyal ve ekonomikkoşulların düzeltilmesi de aynı düzeyde önemlidir. Bu da koruyucu ve önleyici73yaklaşımları içeren kapsamlı ve çok disiplinli projelere gereksinim olduğunugöstermektedir.Anahtar kelimeler: İntihar, kişilik bozukluğu, psikiyatrik morbidite,sosyodemografik etkenler, klinik etkenler.74
Sosyal anksiyete bozukluğu hastalarında, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu eş tanı varlığı ile empati ve benlik saygısı ilişkisi
ÖZET Başlık: Sosyal anksiyete bozukluğu hastalarında, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu eş tanı varlığı ile empati ve benlik saygısı ilişkisi Amaç ve hipotez: Çalışmanın amacı; SAB ve SAB+DEHB grubunun, sosyodemografik ve klinik özelliklerinin yanı sıra empati ve benlik saygısı düzeylerini karşılaştırmalı biçimde incelenmesidir. Çalışmanın sosyal anksiyete bozukluğu hastalarında dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu eş tanı varlığı ile empati arasında ilişki vardır ve sosyal anksiyete bozukluğu hastalarında dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu eş tanı varlığı ile özsaygı arasında ilişki vardırşeklinde iki hipotezimiz vardır. Yöntem: Araştırma, kesitsel-analitik bir çalışmadır. Araştırma verilerinin toplanması şubat 2017-ekim 2017 tarihleri arasında, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği ve Psikiyatri Yatan Hasta Servisi'nde gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evreni, araştırmaya katılımcı alma döneminde polikliniğe başvuran veya serviste takip edilen tüm SAB ve SAB+DEHB hastalarıdır. Araştırmaya 13 SAB, 15 SAB+DEHB olmak üzere toplam 28 hasta alınmıştır. Tüm katılımcılara Sosyo-demografik Klinik Veri Formu, DSM-IV Eksen Tanıları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği (SCID-I), Rosenberg benlik saygısı ölçeği, Empati ölçeği, Wender-Utah derecelendirme ölçeği, Beck depresyon ölçeği, Beck anksiyete ölçeği, Okul çağı çocukları için duygulanım bozuklukları ve şizofreni görüşme çizelgesi -şimdi ve yaşam boyu şekli Türkçe uyarlaması, Liebowitz sosyal anksiyete ölçeği ve DSM-IV'e dayalı erişkin DEB/DEHB tanı ve değerlendirme envanteri uygulanmıştır. Tip-1 hata düzeyi %5 alınmıştır. Bulgular: SAB ve SAB+DEHB hastalarının sosyo-demografik karşılaştırmasında; göç öyküsü dışında anlamlı fark tespit edilememiştir. SAB+DEHB grubunda daha yüksek oranda göç etme öyküsü varken, SAB grubunda bu oran daha düşüktü. SAB+DEHB grubunda SAB grubuna göre empati ve benlik saygısı düzeylerini daha düşük bulduk. Bu fark empati için istatistiksel olarak anlamlıyken benlik saygısı için anlamlı değildi. Sosyal anksiyete düzeyi ile benlik saygısı arasında negatif ilişki vardı. Benzer şekilde DEHB ile empati arasında negatif ilişki vardı. Çocukluk DEHB'i olan SAB hastalarında çocukluk DEHB'i olmayanlara göre benlik saygısı anlamlı derecede düşük bulundu. SAB+DEHB grubunda SAB grubuna göre SAB başlangıç yaşı daha gençti ve hastalık başlangıç ve tedaviye başlama arasında geçen süre daha kısaydı. Ayrıca SAB+DEHB grubunda depresif belirtilerin, eş tanı sayısının ve sigara kullanımının daha fazla olduğu tespit edildi. DEHB alt tipe bakıldığında ise dikkat eksikliği baskın tip çoğunluktaydı Sonuç: Çalışmamızda SAB ve DEHB eş tanı varlığının empati ve benlik saygısıyla ilişkili olduğu, DEHB eş tanı varlığının SAB'ın prognozunu kötüleştirdiği tespit edilmiştir. Bu nedenle DEHB hastalarına çocukluktan itibaren empati yeteneklerinin gelişmesine yönelik eğitim ve tedavi müdahalelerinin yapılmasının ve bu hastaların sosyal alandaki işlevselliğinin artırılmasının önemli ve elzem olduğunu düşünüyor ve bu yapılacak müdahaleler sayesinde ilerleyen süreçte işlevselliğin artırılabileceği, prognozun daha iyi seyredeceği ve sosyal anksiyete bozukluğu gelişme riskinin azaltılabileceğini öngörüyoruz. Bu konuda daha büyük örneklemlerde, tedavi sürecini ve klinik sürecin takip edilebildiği yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Sosyal anksiyete bozukluğu, Dikkat eksiliği ve hiperaktivite bozukluğu, empati, benlik saygısı İletişim adresi: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi, Psikiyatri Anabilim Dalı, Merkez/Aydın, Tel: 0256 444 12 56- 4119.
Şizofreni ve şizofreni spekturumunda yer alan hastalarda metabolik sendrom sıklığı, seyri ve ilişkili etmenler
Amaç:Metaboliksendrom artmış diyabet, kalp-damar hastalığı ve mortalite riski ile ilişkilidir veobezite, dislipidemi, glukozintolaransı, insülin direnci ve hipertansiyon gibi risk faktörlerinden oluşmaktadır. Şizofreni hastalarında MetS görülme sıklığı genel populasyondan daha sık bulunmuştur ve özellikle atipik antipsikotiklerin, şizofreni hastalarında kilo alımı, glikoz ve lipid metabolizması bozuklukları gibi metabolik yan etkilerle ilişkili oldukları bilinmektedir. Bu çalışmada geçmişe dönük olarak 2 yıl boyunca şizofreni hastalarında metabolik parametrelerdeki değişimleri saptamak ve metabolik sendrom sıklığı ile hastaların kullandıkları ilaçlar ve diğer ilişkili etmenler arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Adnan Menderes Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri polikliniğinde takipli DSM-IV kriterlerine göreşizofreni, şizoafektif bozukluk ve sanrısal bozukluk tanıları almış 135 hastadahil edilmiştir. Hastaların geriye dönük olarak dosya kayıtları incelenerek,bel çevresi, kan basıncı, beden kitle indeksi, kan şekeri, TG, HDL, LDL totalkolesterol düzeyleri, PANSS skorları ve aldıkları antipsikotiklerineşdeğer klorpromazin dozları değerlendirmeye alınmıştır. İlk muayene, 6 ay, 1 yıl ve 2 yıl verileri çalışmada belirtilmiştir. Bulgular: Hastalardaki metabolik sendrom sıklığı ilk muayene sırasında ATPIII sınıflamasına göre %28.1 (n=38), ATPIIIA sınıflamasına göre %30.4 (n=41) ve IDF kriterlerine göre %34.8 (n=47) olarak tespit edildi. 24 ay muayenelerinde ise ATPIII sınıflamasına göre %33.3 (n=22), ATPIIIA sınıflamasına göre %33.3 (n=22) ve IDF kriterlerine göre %45.5 (n=30) olarak tespit edildi. İki yıllık gözlem boyunca metabolik sendrom sıklığının istatistiksel olarak aynı kaldığı saptanmıştır. Yaş aralığı 36-56 olan hastaların MetS sıklığı diğer yaş gruplarına göre istatistiksel olarak (p=0.02) anlamlı düzeyde yüksek olarak saptandı.İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte hastalık süresi metaboliksendrom olan grupta olmayana göre daha uzundu.Metabolik sendrom sıklığı açısından cinsiyet farkı saptanmamakla beraber,metabolik parametreler açısındandeğerlendirildiğindetotal kolesterol ve trigliserid düzeyleri erkeklerde kadınlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti. HDL değerleri ise erkeklerde kadınlara göre anlamlı derecede düşüktü. Hastaların ilk kontrolde en sık kullandıkları ilaçlar olanzapin (%32.5 n=44), ketiapin (%10.3 n=14), risperidon (%11.1 n=15), aripiprazol (%14.8 n=20), amisülpirid (%9.6 n=13) veklozapin(%11.1 n=15)? idi. Metaboliksendrom ve kullanılan ilaçlar arasında istatistiksel olarak fark saptanmadı. 24. Ay kontrolünde ise en sık kullanılan ilaçlar olanzapin (%24.2, n=16), klozapin (%21.2, n=14) ve aripiprazol (%18.1, n=12) olarak saptandı. 24. ayda kullandıkları ilaçlar ile metaboliksendrom sıklığı anlamlı ilişki saptanmadı. Hastaların ilk ve 24. ay kontrollerinde tek yada ikili antipsikotik kullanımları, biperiden kullanımı ve PANSS skorları ile metabolik sendrom sıklığı arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuçlar:İki yıllık izlem boyunca hastalarda metabolik sendrom sıklığında önemli bir değişim saptanmamıştır.Özellikle ileri yaş ve hastalık süresi metabolik sendrom gelişimi için önemli risk faktörleri olarak tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler:Metaboliksendrom, şizofreni, antipsikotik
Bipolar bozukluk tanısı almış hastaların yakınlarındaki damgalanma ve hastayı damgalama düzeylerinin ilişkisinin demografik ve klinik özellikler çerçevesinde incelenmesi
Çalışmanın amacı, bipolar bozukluğu olan hastaların yakınlarının hissettikleri damgalanma düzeyi ile hastayı damgalama düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bunun yanı sıra, hasta yakınlarının damgalanma ve hastayı damgalama düzeylerinin hangi demografik ve klinik özelliklere göre değişim gösterdiğini tespit etmektir. Araştırmanın örneklemini Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvuran bipolar bozukluk tanısı almış hastaların yakınları oluşturmaktadır. Araştırma kapsamında 18-65 yaş aralığından 124 hasta yakınına ulaşılmıştır. Katılımcılara sırasıyla hastalar için oluşturulan demografik bilgi formu ve klinik özellikler formu, hasta yakınları için oluşturulan demografik bilgi formu, Ruhsal Hastalığa Yönelik İnançlar Ölçeği ve Şizofreni Hastalarının Yakınları İçin Damgalanma Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular, hasta yakınlarının kendini damgalanmış hissettiği ölçüde hastayı damgaladığı yönündedir. Hasta yakınlarının Ruhsal Hastalığa Yönelik İnançlar Ölçeği'nden ve Şizofreni Hastalarının Yakınları İçin Damgalanma Ölçeği'nden aldıkları puanlar arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Hasta yakınlarının cinsiyeti, yaşı, medeni durumu, eğitim düzeyi, gelir düzeyi, çalışma durumu, hayatının çoğunu geçirdiği yer, hastaya yakınlığı, hastaya bakım verme süresi, daha önce bakım verme deneyimi olup olmadığı damgalama ve damgalanma düzeylerini etkilemektedir. Hastaların cinsiyeti, yaşı, medeni durumu, eğitim düzeyi, gelir düzeyi, çalışma durumu, hayatının çoğunu geçirdiği yer, hastalık süresi, hastaneye yatış sayısı, atak sayısı, atakların şiddet düzeyi ve tedavi şekli hasta yakınlarının damgalama ve damgalanma düzeylerini etkilemektedir. Çalışma sonucunda bipolar bozukluğu olan hastaların ve onların yakınlarının damgalanma düzeylerini etkileyen demografik ve klinik özelliklerin neler olduğu görülmüştür. Psikiyatrik hastalıklara yönelik damgalama ile mücadele programlarının, bipolar bozukluk nezdinde yapılan bu çalışmanın bulguları ışığında yeniden yapılandırılması ve etkin müdahale stratejilerinin geliştirilmesi gerekmektedir.
Depresyon, anksiyete ve bilinçli farkındalık arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı; majör depresyon tanısı almış bireyler ile herhangi bir psikiyatrik hastalığa sahip olmayan bireylerin anksiyete ve bilinçli farkındalık düzeylerini karşılaştırmak ve depresyon, anksiyete ve bilinçli farkındalık düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelenmektir. Araştırma örneklemi, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvurmuş ve majör depresyon bozukluğu tanısı almış 40 kişi (depresyon grubu) ve herhangi bir psikiyatrik hastalığı olmayan 40 kişi (kontrol grubu) olmak üzere toplamda 80 katılımcıdan oluşmaktadır. Araştırmaya katılan kişilerin sosyodemografik özellikleri hakkında bilgi edinmek için "Demografik Bilgi Formu", depresyon düzeylerinin ölçülmesi için "Beck Depresyon Ölçeği", anksiyete düzeylerinin ölçülmesi için "Beck Anksiyete Ölçeği" ve son olarak bilinçli farkındalık düzeylerinin ölçülmesi için "Bilinçli Farkındalık Ölçeği" kullanılmıştır. Araştırmanın bulgularına göre, depresyon grubu ile kontrol grubu arasında anksiyete ve bilinçli farkındalık düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmaktadır. Depresyon grubu için yapılan korelasyon analizlerine göre ise depresyon ve anksiyete düzeyleri arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulunurken, bilinçli farkındalık düzeyleri ile hem depresyon hem de anksiyete düzeyleri arasında negatif yönlü anlamlı ilişki bulunduğu ortaya konmuştur. Ayrıca depresyon, anksiyete ve bilinçli farkındalık düzeylerinin eğitim düzeyine göre farklılık gösterdikleri ve yaş ile anlamlı ilişkili oldukları görülmektedir.
Şizofreni ve benzeri psikotik bozukluk hastalarında uzun etkili enjektabl antipsikotikler'in oral antipsikotikler ile sosyal performans, yan etki, bakım veren yükü, kognisyon açısından karşılaştırılması
Şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar; sanrı, varsanı, dağınıklık gibi pozitif belirtiler ve konuşmada fakirleşme gibi negatif belirtilerle karakterize, hastanın ve ailesinin yaşamını etkileyen kronik bir hastalıktır. Psikotik bozuklukların temel tedavisi antipsikotik tedavidir. Antipsikotik tedavi oral antipsikotik (Oral-AP) veya uzun etkili enjektabl antipsikotik (UEE-AP) olarak uygulanabilir. Bu çalışmada şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar hastalarında, antipsikotiklerin UEE-AP veya Oral-AP uygulanmasının hastalık şiddeti, depresyon, sosyal işlevsellik, yan etki, kognisyon ve bakım veren yükü bakım veren yükü bakımından incelenmesi ve karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmamıza Bursa Uludağ Üniversitesi Psikiyatri Polikliniği'nden takip edilen 49 uzun etkili enjektabl antipsikotik kullanan hasta ve bakım verenleri ile 50 oral antipsikotik kullanan hasta ve bakım verenleri dahil edildi. Katılımcılar bir defa kesitsel olarak görüldü; hastalar, Sosyodemografik Veri Formu, Anamnez Bilgi Formu, Calgary Şizofreni Depresyon Ölçeği (CŞDÖ), Şizofrenide Kısa Klinik Değerlendirme Ölçeği (ŞKKDÖ), Bireysel ve Sosyal Performans Ölçeği (BSPÖ), Glasgow Antipsikotik Yan Etkilerini Değerlendirme Ölçeği (GAYEDÖ), Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği (MOCA) ile; bakım verenleri Zarit Bakıcı Yük Ölçeği (ZBYÖ) ile değerlendirildi. UEE-AP grubundaki hastaların soygeçmişinde hastalık bulunma oranı, hastane yatış sayısı, şizofreni tanısı, işçi olarak çalışma oranı, çıldırı, varsanılar bakımından Oral-AP grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek, soyutlama bakımından anlamlı olarak daha düşük skorlar aldığı görüldü. Şizofreni tanısı alan hastaların diğer psikotik bozukluklar grubuna göre; ŞKKDÖ, ZBYÖ bakımından daha yüksek skorlara sahip olduğu, BSPÖ, görsel mekânsal, yönetici işlevler, soyut düşünme skorları bakımından daha düşük skorlara sahip olduğu görüldü. Psikotik spektrumdaki hastaların ilaç uyumsuzluğu, bireysel farklılıklar açısından dikkate alınarak gereklilik halinde erken dönemde UEE-AP başlanmasının hastalık seyrine olumlu etkisi olabileceği düşünülmektedir.
Evcil hayvan sahiplerinde depresyon ve anksiyete düzeylerinin incelenmesi
Bu çalışmada evcil hayvan sahipleri ile evcil hayvanı olmayan bireylerin depresyon ve anksiyete semptomları arasındaki ilişki incelenmiştir. Araştırma örneklemi 87'si (%56,12) evcil hayvan sahibi araştırma grubu ve 68'i(%43,87) bir hayvan sahibi olmayan kontrol grubu katılımcılarından oluşmaktadır. Araştırma verileri Demografik Bilgi Formu, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği ve Lexington Evcil Hayvanlara Bağlanma Ölçeği kullanılarak elde edilmiştir. Çalışma bulgularına göre depresyon ölçek puanlarında araştırma grubu ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunurken (p=0.042) anksiyete ölçek puanlarında araştırma grubu ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamaktadır (p=0.079). Anahtar Kelimler: Depresyon, anksiyete, evcil hayvan, hayvan destekli uygulamalar.
Nöropsikiyatrik klinik yaklaşım ile demans ya da hafif bilişsel bozukluk tanısı düşünülen hastalarda tanısal değerlendirme amacıyla kranial 18-FDG PET/BT ile incelenmesi
Alzheimer hastalığı (AH) ve hafif bilişsel bozukluk (HBB) geriatrik yaş grubunda sık görülen nöropsikiyatrik hastalıklardandır. Hastalık sürecini yavaşlatmak ve mümkünse korunma yöntemlerini uygulamaya zaman kazanmayı sağlamak amacıyla erken tanıda kullanılabilecek biyomarkerlar araştırılmaktadır. Biz de çalışmamızda hastalara çeşitli nöropsikiyatrik testler uygulayarak, beyin 18 FDG PET/BT'den elde edilen veriler ile hastalık ve klinik durumlarının ilişkisini inceledik. Araştırmaya Amerikan Psikiyatri Birliği'nin DSM-5 ve Ulusal Yaşlanma Enstitüsü-Alzheimer Birliği (NIA-AA) tarafından yayınlanan tanı kriterlerine göre AD ve HBB tanısı alan toplam 44 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılara Standartize Mini Mental Test(SMMT), Klinik Demans Derecelendirme Ölçeği(KDS), Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği(MOCA), Geriatrik Depresyon Ölçeği(GDÖ), Saat Çizme Testi(SÇT) uygulanmış ve 18-FDG PET/BT çekilmiştir. Elde edilen bölgesel beyin glukoz metabolizmaları uptake ratio ve z puanı parametreleriyle karşılaştırılmıştır. AH olanlarda HBB olan hastalara göre beyin bölgelerinden simetrik olarak anterior cingulate korteks, inferior parietal korteks, lateral temporal kortekste glukoz metabolizması istatiksel anlamlı şekilde daha düşük bulunmuştur(p<0,05). Alzheimerlı hastaların %81,8'inde posterior cingulat, %72,7'sinde inferior parietal ve mesial temporal, %68,1'inde lateral temporal ve precuneal, %63,6 superior parietal ve anterior cingulat kortekslerde; Hafif bilişsel bozukluğu olanların ise %59'unda inferior parietal ve posterior cingulat , %45,4'ünde precuneal, %40,9'unda anterior cingulat, superior parietal ve lateral temporal, %36,3'ünde mesial temporal kortekslerde z skor puanlarına göre hipometabolizma saptanmıştır. Bildiğimiz kadarıyla çalışmamız toplumumuzda HBB ve AH'de 18-FDG PET/BT görüntülemeyi erken tanı aracı olarak değerlendiren ve ayrıntılı nöropsikiyatrik testlerle ilişkisini inceleyen ilk çalışmadır. Araştırmamızın sonuçları AH ve HBB olan hastalarda 18-FDG PET/BT görüntülemenin erken tanı biyobelirteç olarak kullanılabileceğini ve HBB'nin AH progresyonu konusunda preklinik evrede yönlendirici olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Alzheimer hastalığı, Hafif bilişsel bozukluk, 18-FDG PET/BT
Unipolar ve bipolar depresyon hastalarında irisin düzeyinin değerlendirilmesi
Amaç: Dünya genelinde 300 milyondan fazla insanı etkileyen depresyon yeti yitimine neden olan hastalıklar içerisinde ilk sıralarda yer almaktadır. Biz de çalışmamızda unipolar ve bipolar depresyon hastalarında; hastalığa ait bazı değişkenlerle, literatürde nöroplastisite üzerinde olumlu yönde etkileri olduğu gösterilen irisin hormonu arasındaki ilişkiyi inceledik. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya 40 unipolar depresyon tanılı hasta, 40 bipolar depresyon tanılı hasta, 40 sağlıklı kontrol dâhil edilmiştir. Katılımcıların tamamından sosyodemografik ve klinik veriler toplanmıştır. Hasta gruplarına Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D), Klinik Global İzlenim Ölçeği (CGI) uygulanmıştır. Tüm grupların serum irisin değerleri ELİSA yöntemiyle ölçülmüştür. Bulgular: Çalışma gruplarında tedavi altındaki unipolar depresyon, bipolar depresyon ve kontrol grubunun irisin düzeyleri arasında istatistiki açıdan anlamlı fark saptanmıştır(p<0.05). Çalışma gruplarından bipolar depresyon ve unipolar depresyon gruplarının irisin düzeyleri arasında anlamlı fark saptanmıştır(p<0.05). Hem unipolar depresyon grubunda hem bipolar depresyon grubunda ve tüm depresyon hastalarında aynı sürede geçirilen depresif atak sayıları ile serum irisin düzeyleri arasında negatif korelasyon bulunmuştur(r=-,630, p<0.05). Sonuç: Bipolar depresyon hastalarında unipolar depresyon hastalarına göre daha düşük serum irisin düzeyleri bulunmuştur. Bipolar depresyon hastalarında geçirilmiş depresif atak sayısı unipolar depresyon grubundakilerden daha fazladır. Ayrıca her iki grupta da kendi içlerinde irisin düzeyi yüksek olanların daha düşük atak sayısına sahip oldukları görülmüştür. Bu verilerden yola çıkılarak irisin hormonu, nöroplastisite üzerindeki olumlu etkisiyle unipolar depresyonda, bipolar depresyona kıyasla ve hastalık gruplarında da kendi içlerinde; daha az atak geçirmeyi ve dolayısıyla da selim gidişatı etkiliyor olabilir sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: İrisin, Unipolar depresyon, Bipolar depresyon, Geçirilmiş depresif atak sayısı, Nöroplastisite
Psikotik semptom öyküsü bulunan ve bulunmayan bipolar bozukluk hastalarının beyin metabolizmalarının 18F-FDG PET/BT ile karşılaştırılması
Amaç: Bipolar bozukluk ataklarla seyreden, psikotik semptomların sıklıkla eşlik ettiği bir duygudurum bozukluğudur. Hastalığa psikotik semptomların eşlik etmesi işlevselliği, prognozu, klinik profili kötüleştirmekte, hastane yatışı ve antipsikotik kullanımını arttırmaktadır. Bipolar bozuklukta yapılan nörogörüntüleme çalışmalarında çeşitli beyin bölgelerinde yapısal ve metabolik farklılıklar olduğu görülmüştür. Biz de çalışmamızda psikotik semptom öyküsü bulunan ve bulunmayan bipolar hastaların beyin metabolizmalarını 18F-FDG PET/BT ile karşılaştırdık. Yöntem: Araştırmaya bipolar bozukluk tanısı konulan, geçmişte psikotik semptom öyküsü bulunan 26 hasta ve geçmişte psikotik semptom öyküsü bulunmayan 26 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılara 18F-FDG PET/BT çekilmiştir. Geriye yönelik taranan ve dışlama, dahil olma kriterlerini karşılayan 26 sağlıklı kontrol çalışmaya alınmıştır. Uptake ratio ve z skoru olarak kaydedilen bölgesel beyin glukoz metabolizmaları karşılaştırıldı. Bulgular: Psikotik semptom öyküsü bulunan grupta, diğer gruplara göre fusiform girus ve insulada glukoz metabolizmasının istatistiksel olarak düşük olduğunu bulduk (p<0,05). Bipolar hastalarda sağ lateral prefrontal korteks, sağ medial prefrontal korteks, sağ ve sol sensorimotor korteks, sağ anterior singulat korteks, sağ ve sol posterior singulat korteks, sağ ve sol precuneus, sol inferior parietal korteks, sağ ve sol lateral occipital korteks, sağ ve sol lateral temporal korteks, sağ ve sol mesial temporal korteks alanlarının uptake ratio ve z skoru değerinin sağlıklı kontrol grubundan istatistiksel olarak düşük olduğunu belirledik (p<0,05). Sonuç: Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla psikotik semptomatolojinin etyopatogenezini FDG PET/BT ile inceleyen nadir çalışmalardan biridir. Araştırmamızın verileri, fusiform girus ve insulanın psikotik semptomlar için biyobelirteç olabileceğini ve yukarıda belirtilen beyin bölgelerinin bipolar bozukluk etyopatogenezinden sorumlu olabileceğini göstermektedir. Bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için ileride yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Majör depresyon ile narsisistik kişilik bozukluğu arasındaki ilişkinin araştırılması
Araştırma majör depresyon bozukluğu tanısı konulmuş, 17-60 yaş arası şizofreni ve psikoz hastası olmayan 57 kadın, 56 erkek olmak üzere toplam 113 kişi üzerinde yapılmıştır. Araştırmada sosyodemografik bilgi formu, beş faktör narsisizm ölçeği kısa formu, Beck anksiyete ölçeği ve Beck depresyon envanteri kullanılmıştır. Yapılan çalışma sonucunda beş faktör narsisizm ölçeği ile Beck anksiyete ölçeği (p=0,010) ve Beck depresyon envanteri (p=0,011) arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki bulunmuştur. Beş faktör narsisizm ölçeğinin alt ölçeklerinden olan kırılgan narsizm alt ölçeği ile büyüklenmeci narsizm(p=0,002), Beck anksiyete ölçeği(p=0,001) ve Beck depresyon envanteri (p=0,001) arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki bulunmuş iken Büyüklenmeci narsizm alt ölçeği ile Beck anksiyete ölçeği ve Beck depresyon envanteri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Ayrıca Beck anksiyete ölçeği ile Beck depresyon envanteri (p=0,001) arasında da istatistiksel açıdan anlamlı ilişki bulunmuştur. Kullanılan ölçeklerin birbirleri olan ilişkisinin sosyodemografik özelliklere göre farklılık gösterip göstermediği yönünde araştırma yapıldığında sadece Kırılgan narsizm alt ölçeği ile cinsiyet boyutunda istatistiksel açıdan anlamlı fark çıkmıştır ve kadınların aldığı puan erkeklerden daha yüksek (p=0,008)bulunmuştur. Beck anksiyete ölçeği açısından ise medeni durum (p=0,044), iş durumu (p=0,001), gelir durumu (p=0,013) ve yaşanılan yer (p=0,037) arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmuştur. Beck depresyon envanteri için ise sadece iş durumu (p=0,001) boyutunda aralarında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmuştur. Bu bulgular sonucunda majör depresyon bozukluğu ile narsisistik özellikler ve anksiyete bozukluğu arasında ilişki olduğu sonucuna ulaşıldığından majör depresyon bozukluğunun teşhis ve tedavisinde narsisistik bozukluk ve anksiyete bozukluğu mevcudiyetinin de araştırılmasının uygun olacağı sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Majör depresyon bozukluğu, narsisistik kişilik bozukluğu, kırılgan narsizm, büyüklenmeci narsizm, anksiyete bozukluğu.
Demans hastalarında retina nörodejenerasyonunun bilişsel fonksiyonlarla ilişkisinin PET-BT ile değerlendirilmesi
Alzheimer Hastalığı(AH), dünya genelinde 46,8 milyondan fazla insanı etkilemekte olup; 2050 yılında bu sayının 131,5 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir. Küresel ölçekte artış gösteren AH'nın prevalansı nedeniyle popülasyonun genelinde uygulanabilecek düşük maliyetli ve uygulanması kolay biyobelirteçler araştırılmaktadır. Çalışmamızda düşük maliyetli, uygulanması kolay, erişilebilir bir görüntüleme yöntemi olan optik koherens tomografinin(OKT)'nin AH'da tanısal değerini araştırmayı amaçladık. Araştırmaya DSM-5 tanı ölçütlerine ve Ulusal Yaşlanma Enstitüsü-Alzheimer Birliği (NIA-AA) tarafından yayınlanan tanı kriterlerine göre AH'na bağlı hafif demans tanısı konulan hastalar ile kontrol grubu olarak bilişsel bozukluğu olmayan gönüllüleri içeren toplam 62 kişi dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubundaki bireyler eğitim durumuna göre belirlenmiş Standartize Mini Mental Test(SMMT) ile değerlendirilmiştir. Ayrıca hasta grubundaki bireylere Klinik Demans Derecelendirme Ölçeği uygulanmıştır(KDS). Tüm çalışma katılımcılarının ayrıntılı oftalmolojik muayeneleri ve optik koherens tomografi(OKT) incelemeleri yapılmıştır. OKT ile retinal sinir lifi tabakası(RSLT) kalınlıkları ölçülerek, gruplar arasında karşılaştırmalar yapılmıştır. Hasta grubundaki bireyler FDG-PET ile görüntülenerek AH'na tipik olarak kabul edilen bölgelerdeki(prekuneus, posterior singulat korteks, parietal korteks, temporal korteks) hipometabolizma belirlenmiştir. PET'de hipometabolizma saptanan bölgeler ile OKT'de RSLT kalınlığında incelme saptanan kadranlar arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu iki görüntüleme yöntemi ile elde edilen sonuçlar arasındaki korelasyon değerlendirildiğinde; sağ göz superior temporal(ST) kadrandaki RSLT kalınlığındaki incelme ile sağ ve sol prekuneus, sağ ve sol superior parietal korteks ve sol inferior parietal korteks arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde, orta derece bir ilişki belirlenmiştir (p<0,05). Sağ göz ortalama RSLT kalınlığındaki incelme ile sağ ve sol superior parietal korteks arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde, orta derece bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Sol göz superior nazal(SN) kadrandaki RSLT kalınlığındaki incelme ile sağ ve sol prekuneus, sağ ve sol superior parietal korteks ile sağ ve sol posterior singulat korteks arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde, orta derece bir ilişki belirlenmiştir (p<0,05). Sol göz ortalama RSLT kalınlığındaki incelme ile sol superior parietal korteks arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde, orta derece bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Çalışmamızda; FDG PET'de AH'na tipik olarak kabul edilen bölgelerde saptanan hipometabolizma ile OKT'de RSLT kalınlığında incelme saptanan kadranlar arasında anlamlı, pozitif yönde, orta derece bir ilişki saptamamız (p<0,05), AH'nın tanısında OKT'nin belirteç olarak rol oynayabileceği hipotezini desteklemektedir.
Obsesif kompulsif ve ilişkili bozukluklar tanısı almış bireylerin internet bağımlılığı açısından sağlıklı gönüllülerle karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada, obsesif kompulsif (OK) ve ilişkili bozukluğu olan bireylerde internet bağımlılığı ve dürtüsellik arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. Gereç-yöntem: Çalışmaya DSM-5 tanı ölçütlerine göre obsesif kompulsif bozukluk, beden algısı bozukluğu, biriktirme bozukluğu, trikotilomani ve deri yolma bozukluğu tanısı alan 80 hasta ve psikiyatrik hastalığı olmayan 80 sağlıklı gönüllü alındı. Kişilerle görüşülerek sosyodemografik özellikleri kaydedildi. Deneklere Yale-Brown OKB ölçeği, Barratt dürtüsellik ölçeği ve internet bağımlılığı ölçekleri uygulandı. Bulgular: İki grup arasında sosyodemografik veriler ve alkol, sigara kullanımı açısından fark yoktu. OKB grubunda ailede psikiyatrik hastalık öyküsü olan bireyler kontrol grubundan fazlaydı. Hasta grubunda internet kullanım süresi ve interneti sohbet amaçlı kullanım kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti. OKB hastalarında internet bağımlılığı ölçek skorları, barrat dürtüsellik toplam ve dikkat, plansızlık alt skorları kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak yüksek bulundu. Ayrıca hasta grubu kendi içinde karşılaştırıldığında internet bağımlılığı ölçeği ile BDÖ-11 skorlarının pozitif yönde korelasyon gösteriyordu. Hasta grubunda internet kullanım süresi arttıkça internet bağımlılığı ölçek skorlarında da artış bulundu. Tartışma ve sonuç: Biz bu çalışmada OKB ve ilişkili bozukluk tanısı almış hastaların internet bağımlılığı ölçeği skorlarını, sağlıklı gönüllülerden önemli ölçüde yüksek olduğunu bulduk. Gruplar arasında internet kullanım sıklığı ve süresi açısından da istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Bu bulgular OK ve ilişkili bozukluklar ve internet bağımlılığı arasında güçlü bir ilişki olduğunu düşündürmektedir. Ayrıca internet bağımlılığı ve dürtüsellik arasında ilişki vardır. Dürtüsellik arttıkça internet bağımlılığını değerlendiren ölçeğin skorları da artmaktadır. Dürtüsel olan bireyler internet kullanımlarını sınırlayamayıp, bağımlılık geliştirmiş olabilir. Bütün bu bulgular psikiyatrik klasifikasyon alanında çalışanlarca göz önünde bulundurması gereken bir durum olarak görülmekle birlikte daha çok sayıda çalışmalarla desteklenmesi ve açıklığa kavuşturulması gerekir.
Bipolar bozuklukta serum galectin-1, galectin-9 ile YKL-40 düzeyleri ve bunların bilişsel işlevlerle ilişkisi
Bipolar bozukluk toplumda önemli oranlarda morbidite ve mortaliteye sebep olan, sık görülen kronik ruhsal bir hastalıktır. Son yıllarda bipolar bozukluğun etyopatogenezinde nöroinflamasyonun oynadığı role ilişkin çalışmalara olan ilgi artmaktadır. Çalışmamızda nöroinflamasyonda rolü olduğu düşünülen galectin-1, galectin-9 ile YKL-40'ın, bipolar bozukluğun etyopatogenezinde oynadıkları rolü ve bu parametrelerin bilişsel işlevlerle ilişkisini araştırdık. Bildiğimiz kadarıyla literatürde bipolar bozukluğun galectin-1, galectin-9 düzeyi ile ilişkisini araştıran çalışma yokken; bu hastalığın YKL-40 ile ilişkisini araştıran oldukça az sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamız prospektif eşleştirilmiş vaka-kontrol çalışması olarak planlanmıştır. Haziran 2021- Şubat 2022 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği'ne başvuran DSM-5 tanı kriterlerine göre bipolar bozukluk tanısı konulan veya bu tanı ile takip edilen, ek bir tanısı olmayan, 64 ötimik dönemdeki hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Cinsiyet, yaş, sigara kullanımı, eğitim durumuna göre eşleştirilmiş, herhangi bir hastalığı olmayan 64 sağlıklı kontrol alınmıştır. Çalışmadaki tüm katılımcılara Young Mani derecelendirme ölçeği (YMDÖ) ve Hamilton depresyon derecelendirme ölçekleri (HDDÖ) uygulanmıştır. Hastalarla klinik görüşme yapılmış, bilişsel testler uygulanmış ve sonrasında nöroinflamasyonla ilişkili olduğunu düşündüğümüz bu parametrelerin (galectin-1, galectin-9, YKL-40) düzeylerini ölçmek için kan alınmıştır. Çalışmamızda hasta grubunda serum galectin-1, galectin-9 ve YKL-40 düzeyleri sağlıklı kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı bir şekilde düşüktü. Bilişsel performansı değerlendirmek için yapılan Stroop testi ve iz sürme testlerinin skorları hasta grubunda, sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak daha yüksekti. Tüm katılımcılarda da serum galectin-1, galectin-9 ve YKL-40 düzeyleri ile bilişsel performans arasında pozitif yönde zayıf bir ilişki vardı. Çalışmamızda hasta grubunda, serum galectin-1, galectin-9 ve YKL-40 serum düzeylerinin anlamlı bir şekilde düşük ölçülmesi, bu parametrelerin nöroinflamasyonda önemli bir rolü düşündürmektedir. Hasta grubunun Stroop ve iz sürme testleri skorlarının kontrol grubuna göre istatiksel olarak yüksek olması, hasta grubunun bilişsel performansının daha zayıf olduğunu göstermektedir. Ayrıca galectin-1, galectin-9 ve YKL-40 düzeylerinin bilişsel performansla pozitif yönde zayıf bir korelasyon göstermesi de bu moleküllerin nöroprotektif rolüne işaret etmektedir. Çalışmamızın literatürde oldukça kısıtlı verinin olduğu bu alana katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.
Alzheimer demansında teta burst stimülasyonun bilişsel işlevlere etkisinin değerlendirilmesi
Alzheimer hastalığı (AH), demansın en sık rastlanan türü olmasının yanı sıra ortaya çıkma sıklığı yaş ile doğru orantılı olarak artan primer dejeneratif demanslardan biridir. Günümüzde AH için geliştirilmiş olan ve hastalığı tamamen ortadan kaldırdığı saptanmış kesin bir tedavi yolu bulunmamaktadır. Bu hedefte başvurulan farmakolojik yöntemler yetersiz kalabilmekte ve nonfarmakolojik tedavi yöntemlerinin kullanımı her geçen gün önem kazanmaktadır. Kullanılan nonfarmakolojik yöntemlerden biri Transkraniyal Manyetik Stimülasyondur. AH tanılı hastalarda yaptığımız bu çalışmada özel bir stimülasyon paternine sahip iTBS protokolü ile DLPFC bölgesine uygulanan 10 seanslık tedavi sonucunda nörobilişsel fonksiyonlardaki değişimi psikometrik testlerle saptamak istedik. Çalışmamıza 63-90 yaş aralığında olan 28 hafif evre hasta dahil edildi. Çalışmada 14 hasta gerçek stimülasyon tedavisi alırken 14 hasta ise sham grubunu oluşturmuştur. Her iki grup protokol öncesi ve sonrası öğrenme ve bellek, karmaşık dikkat, yürütücü işlevler, lisan, algısal-motor işlevler açısından değerlendirildi. Uygulanan SMMT, Stroop Testi, Saat Çizme Testi, ADAS-Cog testleriyle birçok nörobilişsel alanda gelişme olduğu görüldü. iTBS protokolünün Alzheimer Hastalığındaki etkileri göz önünde bulundurulduğunda daha fazla araştırılmayı hak etmektedir. Nörobilişsel testlerle saptanan bu değişimin nörogörüntüleme ve biyobelirteçlerde de değişime sebep olup olmadığının araştırılması gerekmektedir.
Sınav sistemi değişikliklerinin öğrencilerin anksiyete düzeylerine etkisi
Bu araştırmada, 2018 yılında yapılan üniversite sınav sistemi değişikliklerinin öğrencilerin anksiyete düzeylerine etkisi incelenmiştir. Araştırmanın örneklemi 2018 yılı üniversite sınav değişiklerinden etkilendikleri varsayılan; 1- Üniversite sınavını 2018 yılında kazanan Uludağ Üniversitesinde okuyan 50 erkek ve 50 kız öğrenci, 2- Üniversite sınavını 2018 yılında kazanamayan Sınav Eğitim Merkezlerinde üniversite sınavına hazırlanan 50 erkek ve 50 kız öğrenci, 3- 2018 üniversite sınav değişiklikleriyle 2019 yılında üniversite sınavında karşılaşacak Bursa Ulubatlı Hasan Anadolu Lisesi 12. Sınıfında okuyan 50 erkek, 50 kız öğrenci olarak belirlenmiştir. Araştırmada örneklemini oluşturan 300 öğrenciye "STAI TX-I Durumluk ve STAI TX- 2 Süreklilik Anksiyete" ölçekleri uygulanmıştır. Verilerin çözümlenmesinde LSD ve t- testi kullanılmıştır. Yapılan istatistiksel analizler; öğrencilerin durumluk anksiyetelerinin sürekli anksiyetelere göre, kızların durumluk ve sürekli anksiyetelerin de erkeklere göre yüksek olduğu sonucunu göstermektedir. Varılan gerçeklerin ışığında 2018 yılında üniversiteye giriş sınavlarında yapılan değişikliklerin Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) yetkililerince öğrencilerin kaygılarını düşüreceği ve başarılarını yükselteceği söylemleri de karşılıksız kalmıştır. Araştırma sonuçlarına göre sınava az bir süre kala yapılan sınav değişiklikleri 2018 yılında sınava giren öğrencilerin anksiyete düzeylerini 2019 yılında sınava girecek öğrencilere göre daha da yükseltmiştir. Bu gerçeklere dayanarak sınav değişikliklerinin en az iki öğretim yılı öncesi ve hiçbir soruya yer bırakmayacak şekilde ihtiyaca göre yapılmasının öğrencilerimizin anksiyete düzeyleri ve ülkemizin geleceği öğrencilerimiz için önem taşıdığı değerlendirilmektedir.