Yeditepe University
Discipline

Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı

Yeditepe University

1,486

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alt batın operasyonu geçiren çocuklarda postoperatif erken ajitasyonun ağrı skorları ile ilişkisinin araştırılması

Çalışmamızda umblikus altı cerrahi geçiren çocuklarda ameliyat sonrasında görülen erken ajitasyonun preoperatif anksiyete skalası mYPAS, ağrı skalaları FLACC, Wong Baker, PPPM ve deliryum skalası PAED ile ilişkisini saptamayı amaçladık. Temmuz 2021- Ocak 2023 tarihleri arasında ilk kez operasyon geçiren, ASA I-II, 0-18 yaş grubu 133 hastayı çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, yandaş hastalıkları ve ASA skoru, ameliyat tipi, ameliyatın acil ya da elektif olması, uygulanan premedikasyon, hastaneye yatışı ile opere olması arasındaki geçen süre, uygulanan anestezi yöntemi, kaudal anestezi uygulanıp uygulanmadığı, ameliyatın süresi, ameliyat tarihi, intraoperatif gelişen komplikasyonlar kaydedildi. Hastaların preoperatif anksiyete düzeylerini değerlendirmek için ameliyat öncesi preoperatif gözlem ünitesinde mYPAS, ekstübasyon (0. dakika), 5. dk, 10. dk ve 15. dk PAED, FLACC, Wong Baker değerleri ile ameliyat sonrasında 1. gün ve 2. gün PPPM değerleri kaydedildi. Erkek çocuklarda deliryum oranının kız çocuklardan fazla olduğu görüldü. Acil vakalarda elektif vakalara göre özellikle postoperatif 10. ve 15. dakikalarda PAED değerlerinin daha yüksek ve deliryumun daha fazla olduğu, 60 dakikadan uzun süren vakalarda deliryum oranının daha yüksek olduğu görüldü. mYPAS'a göre preoperatif anksiyete düzeyi yüksek olan çocukların postoperatif ağrı düzeylerinin FLACC ölçeğine göre daha yüksek olduğu tespit edildi. Ancak kaudal blok yapılan çocuklarda anksiyetelere yüksek bile olsa ağrı düzeyleri daha düşüktü. Aynı zamanda kaudal blok yapılan hastaların postoperatif 1. ve 2. günde de ağrı düzeylerinin PPPM ölçeğine göre daha düşük olduğu görüldü. Kaudal blok yapılan hastalarda uyanıklığın arttıkça deliryum skorunun blok yapılmayanlara göre daha fazla arttığı saptandı. Çalışmamızda yaygın olarak kullanılan ağrı ve deliryum ölçeklerinin yararlılığı desteklenmiş olup, üzerinde çok fazla çalışma yapılmamış olan PPPM skalasının da kullanışlı olduğu görülmüştür.

Ece Burçak Ceritoğlu
Trakya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakım ünitesinde tedavi edilen hastalarda hiperoksemi sonuçlarının araştırılması

Bu çalışma da; Trakya Üniversitesi Hastanesi yoğun bakım ünitesinde tedavi gören hastalarda non-invazif ve invazif yollarla uygulanan oksijen tedavisinin hiperoksemi üzerindeki etkilerini incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya solunum yetmezliği nedeniyle endikasyon dahilinde non-invazif veya invazif yolla oksijen tedavisi uygulanan ve tedavinin ilk 24 saatinde hiperoksi saptanan 18-85 yaş arası hastalar dahil edildi. SpO2 > %96 ve PaO2>100 değerini hiperoksi olarak kabul edildi. non invazif solunum desteği metodları olarak HFNO, CPAP ve basit yüz maskesi ile oksijen tedavisi metotları uygulandı. Yoğun bakım ünitesinde 24 saatten az kalan hastalar, beyin ölümü şüphesi olan hastalar ve gebelik şüphesi olan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Hastaların solunum yetmezlikleri endikasyon dahilinde tedavi edilmiştir. Tüm hastaların, yaş cinsiyet, YBÜ'de kalış süresince entübe olup olmadığı, entübe olduysa mekanik ventilasyon kalış süresi, kaçıncı gün ekstübe olduğu, YBÜ'de kalış süresi, YBÜ kalışının ilk 24 saatinde en yüksek PaO2 değerleri, saatlik oksijen satürasyonu seviyeleri ve mortalite oranları hasta dosyasından kaydedilmiştir. Bulgular birbirleri ile karşılaştırılarak hangi tedavi metotlarında daha fazla hiperoksinin görüldüğünün belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, hastaların tamamının %40,4'ünün normoksif olduğu, %59,6'sının hiperoksik olarak bulundu oksijen maskesi tedavisi alanların %42,5'i, HFNO tedavisi alanların %60'ı, CPAP tedavisi alanların %63,4'ününve IMV tedavisi alanların %63,2'sinin hiperoksik grupta olduğu bulundu. Solunum tedavisinden IMV'ye geçme durumları incelendiğinde; Oksijen maske tedavisinden IMV'ye geçme oranın her iki grupta da benzer olduğu bulunurken, HFNO ve CPAP tedavilerinden IMV'ye geçme oranının Hiperoksif grupta Normoksif gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu bulundu. Sonuç olarak; hem literatürlerdeki hemde yaptığımız çalışmada hiperokseminin olumlu yanları olduğu kadar olumsuz yanlarının bulunması, bu konudaki çalışmaların izole ve daha yüksek olgulu olarak yapılmasının gerekliliğini doğurmaktadır. Bu tür çalışmalar gelecekte hiperokseminin daha iyi değerlendirilmesini sağlayacaktır.

Gökhan Günbay
Trakya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postoperatif hastalarda oral buzlu tabletlerin susuzluk hissine etkisi

Bu çalışma Trakya Üniversitesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı'nda ortopedik cerrahi geçiren hastaların erken postoperatif dönemde oral verilen buz küplerinin cerrahi sonrası susuzluk ve ağız kuruluğu hisleri üzerindeki etkisini belirlemek amacıyla gerçekleştirildi. Çalışmaya 18-85 yaş arası 100 hasta dahil edildi. Hastalar Kontrol Grubu ve Çalışma Grubu olacak şekilde 50'şer hastalık 2 gruba rastgele seçildi, Mental yetersizliği olanlar, ağız ve ağız boşluğundan daha önceden cerrahi geçiren veya anomalisi olan hastalar çalışma dışı bırakıldılar. Hastaların ameliyat öncesi demografik bilgileri, yaş, cinsiyet, ASA, Ek hastalıkları, vücut kitle indeksleri, preoperatif hastanede kalış süreleri, preoperatif açlık süreleri, preoeratif açlık süresinde verilen sıvı miktarları hasta dosyalarından ve hastaların kendilerinden bilgi alınarak preoperatif hazırlık odasında kayıt edildi. Hastalar operasyona alınırken preoperatif vücut ısıları elektronik termometre ile ölçülerek kayıt edildi. Postoperatif dönemde Anestezi Fişinden anestezi türü, geçirilen cerrahi operasyon, anestezi süresi, cerrahi süre, cerrahi süre sonundaki toplam açlık süresi, intraoperatif verilen sıvılar, intraoperatif çıkarılan idrar miktarları, intraoperatif yapılan ilaçlar kayıt edildi. Hastalar derlenme ünitesine gelir gelmez postoperatif vücut ısıları kayıt edildi. Hastaların derlenmeleri Modifiye Aldrate Skoru >9 olan hastalar derlenmiş olarak kabul edildi. Ve her iki grupta bu değerler benzer bulundu. Çalışma grubundaki hastalardan buzdolabındaki buzluktan yeni çıkmış 3cm3 lük plastik buz küplerini ağızlarında 60 dk tutmaları istendi. Kontrol grubu olan hastalar ise herhangi bir işlem yapılmadı. Tüm hastaların 0., 15, 30., 45., ve 60. dk lardaki susuzluk ve ağız kuruluğu hisleri şiddeti 0-10 arasında sayısal değerlerin bulunduğu yatay bir çizgi üzerinde belirtmeleri istendi. Yaş ile Susuzluk Hissi arasında orta derecede pozitif yönde anlamlı ilişkinin olduğu, Ağız Kuruluğu arasında ise ilişkinin olmadığı, susuzluk hissi skorlarının 15. ve 30. dk'larda kadınlarda erkeklere göre daha yüksek olduğu, kontrol grubunda operasyon öncesi açlık ve açlık süresinin başlangıcından derlenmeye kadar geçen süreleri ile tüm zamanlarda, çalışma grubunda ise sadece 60. dk Susuzluk Hissi Skoru arasında orta düzeyde pozitif yönde anlamlı ilişkinin olduğu, Ağız Kuruluğu Hissi Skorlarının Kontrol grubunda 0. dk'ya göre 30. ve 45. dk'larda, çalışma grubunda ise tüm zamanlarda 0. dk'ya göre anlamlı derecede azalmanın olduğu bulundu. Sonuç olarak; operasyon öncesi bekleme sürelerinin susuzluk ve ağız kuruluğu hissi ile anlamlı derecede ilişkili olduğu ve postoperatif olarak uygulamış olduğumuz oral buz küpleri hastaların susuzluğunu gidermenin yanında hastalarda sekresyon artışına neden olarak ağız kuruluğu hissini de azalttığı görülmektedir.

Cihangir Özdemir
Trakya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrakranial cerrahide oksijenizasyonun sağlanmasında oksijen rezerv indeksinin glaskow koma skalasına göre değerlendirilmesi

Çalışmamız Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı'nda intrakranial operasyona alınan farklı bilinç düzeyine sahip hasta gruplarında, ORİ monitorizasyonunun oksijenizasyonun değerlendirilmesi üzerindeki etkinliğinin incelenmesi amacıyla 18-80 yaş arası 150 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Hastalar preoperatif Glaskow Koma Skorlarının 9-12 ve 13-15 aralığında olmasına göre 2 gruba ayrıldı. Ameliyat öncesi demografik ve klinik bilgileri hasta dosyalarından, per, intra ve postoperatif dönemlerde farklı aralıklarla hastaya ait kalp hızı, sistolik kan basıncı, diyastolik kan basıncı, periferik oksijen saturasyonu, ORİ, PVİ monitorizasyon değerleri ile intraoperatif kangazı analizlerinden pH, PaO2, PaCO2, HCO3, BE değerleri kayıt edildi. Ekstübasyon sonrası Glasgow Koma Skoru ve ağrının değerlendirilmesi amacıyla VAS skoru derlenme odasında veya yoğun bakım ünitesinde gerçekleştirildi. Çalışmamızda ORİ ve SpO2 değerlerinin anevrizmanın klemplenmesi dışındaki ölçülen tüm zamanlarda, PaO2 değerlerinin ise ölçülen tüm zamanlarda Grup II'deki hastalarda Grup I'e göre daha yüksek olduğu, hemodinamik parametreler ve PVİ değerlerin tüm zamanlarda benzer olduğu bulundu. GKS değerleri ile ORİ, SPO2 ve PaO2 değerleri arasında anevrizma klips konulması dışındaki zamanlarda doğrusal yönde orta düzeyde anlamlı ilişkinin olduğu bulundu. Çalışmamız sonunda GKS'si 9-12 olan hasta grubunda takip edilen tüm zamanlarda ORİ, SpO2 52 ve PaO2 düzeyleri, GKS'si 12-15 olan hasta grubuna göre anlamlı düzeyde daha düşük olarak bulundu ve bu durum beklentilerimiz doğrultusunda çıktı. Sonuç olarak çalışmamız sonunda düşük GKS li hasta grubunda takip edilen tüm zamanlarda ORİ, SpO2 ve PaO2 yüksek GKS li hasta grubuna göre anlamlı düzeyde daha düşük olarak bulundu.

Burak Akpınar
Trakya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preoperatif revize edilmiş kardiyak risk indeksi (Lee kriterleri)'nin yaşlı kalça cerrahilerinde postoperatif erken kardiyak ve solunumsal komplikasyonları öngörmedeki rolü

Bu çalışmada, yaşlı hastalarda kalça cerrahisi sonrası erken dönem kardiyak ve solunumsal komplikasyonların tahmininde Preoperatif Revize Edilmiş Kardiyak Risk İndeksinin (Lee Kriterleri) etkinliği değerlendirilmiştir. Trakya Üniversitesi Sağlık Uygulama Merkezi Hastanesi'nde Ortopedi ve Travmatoloji bölümünde 18 ay süre içinde kalça kırığı operasyonu geçiren 65 yaş üstü 188 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmamızda hastaların preoperatif dönemde; demografik verileri, yandaş hastalıkları, Lee İndeksi, albümin değeri, hemoglobin değeri, elektrolit değerleri, kreatinin değeri, EKG ve varsa EKO bulguları, peroperatif dönemde; anestezi şekli, çimento kullanılması, intraoperatif verilen sıvı miktarı, vazopressör ya da inotrop ihtiyacı, kan transfüzyon ihtiyacı, vaka süresi, peroperatif komplikasyon olup olmadığı, postoperatif dönemde; YBÜ ihtiyacı, Kardiyoloji ve Göğüs Hastalıkları konsültasyonu ihtiyacı, yeni gelişen AF, kalp yetmezliği, pulmoner emboli ve akciğer ödemi varlığı, pnömoni varlığı, oksijen ve bronkodilatör desteği ihtiyacı, postoperatif dönemde solunum desteği ihtiyacı (MV, NİMV), hastanede kalış süresi ve hastaneden çıkış şekli hasta dosyası, anestezi takip formu ve hastane bilgi sisteminden kaydedildi. Çalışmamızda, kardiyak risk gruplarına göre hastaların yoğun bakım ünitesinde takip edilme oranlarının arttığı, ayrıca yüksek risk grubundaki hastalarda kalp yetmezliği, vazopressör/inotrop ihtiyacı ve pulmoner komplikasyonların daha sık rastlandığı gözlemlenmiştir. Risk grubu artışı ile beraber kardiyoloji konsültasyonu ihtiyacının da arttığı30 belirlenmiştir. Buna karşın, hastaların hastanede kalış süresi ve taburcu olma günü arasında risk gruplarına göre anlamlı bir fark bulunmamıştır. Sonuçlarımız, Lee Kriterleri'ne dayalı Revize Edilmiş Kardiyak Risk İndeksinin, yaşlı hastalarda kalça cerrahisi sonrası kardiyak ve solunumsal komplikasyon risklerinin öngörülmesinde yararlı bir araç olabileceğini göstermektedir.

Emre Maden
Trakya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakım ünitesinde tedavi edilen intrakraniyal patolojili hastalarda optik sinir kılıf çapı ölçümlerinin morbidite ve mortalite üzerine olan etkinliklerinin araştırılması

Çalışmamızda yoğun bakım ünitesinde tedavi edilen ıntrakraniyal patolojili hastalarda optik sinir kılıf çapı ölçümlerinin morbidite ve mortalite üzerine olan etkinliklerinin araştırdık; yoğun bakım hastaları için sağ kalım hakkında öngörüyü saptamayı amaçladık. Haziran 2021 – Ocak 2025 tarihleri arasında Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Yoğun Bakım Kliniğine başvuran ve kriterleri karşılayan 197 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara orbital USG yapılarak OSKÇ ölçüldü. OSKÇ ölçümleri hastanın yoğun bakıma alındığı gün, 3.gün ve 7.günde yapıldı. Hastalara takibi esnasında AKG sonuçları, hemodinamik veriler dosyalarındaki verilerden kayıt altına alındı. Hastaların tümünün yoğun bakım kalış süresi, mekanik ventilatör kalış süresi ve prognozu kaydedildi. Hastalar yoğun bakım ünitesinden çıkana kadar veya ölene olana kadar izlendi. Yoğun bakımdan şifa ile çıkan hastaların tümü SPS skalası, GOS skoru kullanılarak 6 ay boyunca takip edilerek OSKÇ ölçümü ile nörolojik durum ilişkisi araştırıldı). Etkinlik değerlendirilmesi için ROC analizi yapıldı. Çalışmaya alınan olguların yaş ortalaması 58 ±13 idi. Çalışmanın bulgularına göre, OSKÇ değeri yüksek olan hastalarda mortalite oranının anlamlı derecede daha yüksek olduğu görülmüştür. Özellikle 5,9 mm üzerindeki OSKÇ ölçümleri, 6 aylık mortaliteyi yüksek duyarlılık ve özgüllükle tahmin etmiştir (AUC = 0,92, p < 0,001). Ayrıca, TBH ve SAK gibi özgül patolojilerde OSKÇ'nin mortalite ile doğrudan ilişkili olduğu ve bu ölçümün erken dönemde prognoz tahmininde önemli bir gösterge olabileceği belirlenmiştir. Kan gazı analizleri (pH, PaCO2) ve yoğun bakımda kalış süresi gibi parametrelerle birlikte değerlendirildiğinde, OSKÇ'nin invaziv olmayan bir prognostik belirteç olarak kullanılabileceği sonucu elde edilmiştir 51 Çalışmamız sayesinde daha geniş bir hastalık spekturumundaki hastaların OSKÇ ölçülmüş ve sağ kalımları hakkında OSKÇ ile aralarında anlamlı bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Bu ölçümlerin geçerliliği ve güvenilirliği desteklenmiş, kullanışlı olduğu görülmüş, cut –off değerleri belirlenmiştir. Anahtar kelimeler: Optik Sinir Kılıf Çapı, TBH, GKS, APACHE, SOFA, GOS, Yoğun Bakım

Süleyman Mehmetcan Ceritoğlu
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroidektomi olan hastalarda farklı intraoperatif end-tidal karbondioksit değerlerinin postoperatif bulantı ve kusmaya etkileri

Bu çalışmanın amacı, tiroidektomi operasyonu geçiren hastalarda intraoperatif end- tidal karbondioksit (ETCO2) düzeylerinin postoperatif bulantı ve kusma (POBK) gelişimi üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Prospektif gözlemsel çalışmaya 99 hasta dâhil edildi. ETCO2'si 26–30 mmHg arasında tutulanlar Hipokapni, 31–35 mmHg arasında tutulanlar Normokapni grubunu oluşturdu. Demografik veriler, ASA ve Apfel skorları, cerrahi-anestezi süreleri, intraoperatif opioid kullanımı, hemodinamik parametreler ve postoperatif analjezi kaydedildi. POBK insidansı 0–2, 2–6 ve 6–24 saatlik aralıklarda değerlendirildi. POBK toplam insidansı Hipokapni grubunda %60,4, Normokapni grubunda %37,2 idi (p = 0,035). Erken dönemde (0–2 saat) bulantı (%52,1 vs %29,4; p = 0,022) ve kusma (%47,9 vs %27,5; p = 0,035) Hipokapni grubunda anlamlı yüksek bulundu. Hipokapni grubunda kadın oranı, Apfel skoru ve sigara içmeme sıklığı daha fazlaydı; cerrahi süresi de daha uzundu (p = 0,022). Yaş, vücut ağırlığı, intraoperatif opioid dozu ve hemodinamik parametreler POBK üzerindeki farkı açıklamadı. Postoperatif tramadol kullanan hastalarda erken bulantı oranı daha yüksekti (p = 0,044). İntraoperatif hipokapni, özellikle postoperatif ilk iki saatte POBK insidansını artıran modifiye edilebilir bir risk faktörüdür. Ventilasyon stratejilerinin Apfel skoruna dayalı farmakolojik profilaksi yaklaşımlarını tamamlayacak şekilde göz önünde bulundurulması, tiroidektomi hastalarında POBK'nin azaltılmasına katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Bulantı kusma, ETCO2, POBK, Tiroidektomi

Karbon dioksitKusmaMide bulantısı+3
Ural Baıysh Uulu
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anestezistler arasında zor hava yolunun tespitinde kullanılan testlerin bilinirliğinin araştırılması

Bu çalışma, Türkiye'deki anesteziyoloji ve reanimasyon kliniklerinde görev yapan anestezistler arasında zor hava yolunun tespitinde kullanılan testlerin bilinirliğini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Çalışma, 20.05.2024 tarihli etik kurul onayıyla 909 anestezistin katılımıyla yürütülmüştür. Katılımcıların demografik verileri, zor hava yolu değerlendirme testlerine ilişkin bilgi ve deneyimleri, kullandıkları skalalar ve zor hava yolu yönetiminde tercih ettikleri yöntemler çevrimiçi anket aracılığıyla toplanmıştır. Bulgulara göre tüm unvan gruplarında Mallampati ve Cormack–Lehane sınıflamaları en yaygın bilinen ve kullanılan testlerdir. Öğretim üyeleri, LEMON, Wilson risk sınıflaması ve diğer kompleks değerlendirme sistemlerine asistan ve uzmanlara göre daha aşinadır. Çalışma, ülkemizde anestezistler arasında zor hava yolu değerlendirme testlerinin genel olarak bilindiğini ancak bazı özel skala ve sistemlerin kullanımının sınırlı kaldığını göstermektedir. Bulgular, eğitim ve klinik uygulamalarda standardizasyonun önemini vurgulamaktadır. Anahtar kelimeler: zor hava yolu, anesteziyoloji, Mallampati, Cormack-Lehane, LEMON, havayolu yönetimi.

AnesteziAnestezistlerEntübasyon-intratrakeal+7
Gökçeçiçek Arık Malkuç
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kritik yoğun bakım hastalarında enteral ve parenteral beslenmenin quadriceps rectus femoris ve vastus intermedius kas incelemesine etkisi

Yoğun bakım ünitelerinde yatan kritik hastalarda malnütrisyon, hastaların klinik seyrini ve prognozunu olumsuz etkileyen temel faktörlerden biridir. Malnütrisyon, kas kütlesi ve fonksiyon kaybına yol açarak solunum yetmezliği, artmış enfeksiyon riski ve uzamış yoğun bakım yatışları gibi ciddi sonuçlar doğurabilmektedir. Bu nedenle, kritik hastalarda en uygun beslenme yönteminin belirlenmesi ve kas kütlesinin korunması, mortalite ve morbiditeyi azaltmak bakımından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada, en az 7 gün Yoğun Bakım Ünitesinde kalması öngörülen 128 hastanın, enteral veya parenteral beslenme türüne göre quadriceps rectus femoris ve vastus ıntermedius kas kalınlığındaki değişimler incelenmiştir. Hastalar; yalnızca enteral, yalnızca parenteral, enteral-parenteral ve parenteral-enteral olmak üzere dört gruba ayrılmış; demografik ve klinik veriler APACHE II skoru, mekanik ventilasyon süresi yoğun bakım ünitesinde kalış süresi, vazopressör ve insülin kullanımı vb.) standart formlara kaydedilmiştir. Kas kalınlığı ölçümleri, yoğun bakım koşullarında yatak başı ultrason yöntemi (ESAOTE LA435® prob) kullanılarak, nütrisyon öncesi (gün 0) ve sonrasında 3, 5, 10 ve 15. günlerde gerçekleştirilmiştir. Bulgular tüm gruplarda quadriceps rectus femoris ve vastus ıntermedius kas kalınlıklarının zaman içerisinde azaldığını; ancak özellikle ilk geliş ve 3. gün ölçümlerinde enteral-parenteral grubunun kas kalınlıklarının diğer gruplardan istatistiksel olarak düşük olduğunu göstermiştir (p<0,05). Mekanik ventilasyon ve yoğun bakım ünitesinde kalış süresi açısından enteral grubun diğer gruplara kıyasla daha uzun süre yoğun bakımda kaldığı saptanmıştır. Sonuç olarak, kas kütlesindeki azalmada hastanın primer hastalık şiddeti ve beslenme yöntemi birlikte rol oynayabilmektedir. Bu nedenle, kritik bakım sürecinde kişiye özgü ve dinamik bir nütrisyon stratejisi ile kas kitlesinin korunması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Enteral beslenme, Parenteral beslenme, Quadriceps Rectus Femoris, Vastus Intermedius

Samet Keleş
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Litotomi pozisyonunda abdominal cerrahi geçirecek hastaların açlık süresinin postoperatif titreme ve deliryum üzerine etkisinin araştırılması

Amaç: Bu çalışma, litotomi pozisyonunda abdominal cerrahi uygulanacak hastalarda farklı preoperatif açlık sürelerinin (8–9 saat, 9–10 saat, ≥10 saat) postoperatif titreme ve erken dönem deliryum üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi amaçlamıştır. Yöntem: Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Bilimsel Araştırmalar Etik Kurulu onayıyla (TÜTF- GOBAEK 2023/90) prospektif olarak dâhil edilen 159 erişkin hastanın %83'ü kadın, %17'si erkekti; ortalama yaş 51,4 ± 14,3 yıl, ortalama VKİ 25,8 ± 3,9 kg m⁻² idi. Preoperatif açlık sürelerine göre üç gruba ayrılan olgularda postoperatif titreme, Crossley–Mahajan Skalası ile 0., 15. ve 30. dakikalarda; erken deliryum ise bCAM ve Deliryum Değerlendirme Ölçeği kullanılarak değerlendirildi. İkincil değişkenler intraoperatif hipotermi (< 36 °C), kan transfüzyonu, vazopressör-inotrop kullanımı ve anestezi yöntemi idi. Bulgular: Hastaların %67,9'u ASA II, %17,0'sinde intraoperatif hipotermi, %27,7'sinde kan transfüzyonu, %10,1'inde vazopressör-inotrop kullanımı ve %13,2'sinde genel + epidural anestezi uygulandı. Açlık grupları arasında postoperatif ortalama titreme skoru (0. dakikada 1,57 ± 0,80; 30. dakikada 0,35 ± 0,52) ve deliryum insidansı (bCAM %5,7; Deliryum Değerlendirme Ölçeği %4,4) açısından anlamlı fark saptanmadı (p > 0,05). Buna karşın intraoperatif hipotermisi olan hastalarda titreme skoru ≥ 1 görülme oranı 0., 15. ve 30. dakikalarda anlamlı olarak yüksekti (sırasıyla p < 0,001). Kan transfüzyonu alanlarda deliryum insidansı %14,3'e, vazopressör-inotrop kullanılanlarda %43,8'e yükseldi (her ikisi için p < 0,01). Genel + epidural anestezi uygulanan grupta bCAM ile deliryum oranı %19,0 olup genel anestezi grubuna kıyasla anlamlıydı (p = 0,004). Sonuç: Uygun ısıtma, sıvı optimizasyonu ve hemodinamik yönetimin sağlandığı koşullarda preoperatif açlık süresi, postoperatif titreme ve erken deliryum üzerinde bağımsız bir risk faktörü değildir. Buna karşılık intraoperatif hipotermi, kan transfüzyonu, vazopressör-inotrop kullanımı ve kombine anestezi uygulamaları komplikasyon riskini belirgin biçimde artırmaktadır. Çok merkezli, randomize çalışmalar bu bulguları doğrulayarak perioperatif güvenlik protokollerini standartlaştırmalıdır. Anahtar Kelimeler: Açlık süresi, Deliryum, Litotomi pozisyonu, Titreme

Nazmiye Cemre Kaplan
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alt abdominal cerrahilerde uygulanan anestezi tekniklerinin doku oksijenizasyonu ve postoperatif iyileşme üzerine etkisi

ÖZET Cerrahi stres ve perioperatif ağrı, adrenerjik aktivasyonu artırarak periferik vazokonstriksiyon, azalmış perfüzyon ve doku hipoksisine yol açar. Doku oksijen basıncı (StO₂), yara iyileşmesi ve postoperatif derlenme süreci açısından kritik öneme sahiptir. Farklı anestezi teknikleri mikrosirkülasyonu ve doku oksijenizasyonunu etkileyebilir. Yakın kızılötesi spektroskopi (NIRS), bölgesel doku oksijenasyonunun noninvaziv ve sürekli olarak izlenmesine olanak tanıyan bir yöntemdir. Bu çalışmanın amacı, alt batın cerrahilerinde uygulanan farklı anestezi tekniklerinin doku oksijenizasyonu ve postoperatif iyileşme üzerindeki etkilerini araştırmak, tenar ve plantar bölgelerinin oksijenizasyonunun NIRS ile monitorizasyonun periferik doku oksijenizasyonu ve postoperatif iyileşme üzerindeki öngörü yeteneklerini değerlendirmektir. Bu prospektif, gözlemsel, tek merkezli çalışma, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Mart 2023 - Mart 2025 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Çalışma, etik kurul onayı (TUTF-GOBAEK 2023-25) ve ClinicalTrials.gov kaydı (NCT07102108) alınarak yürütülmüştür. Supin pozisyonda açık alt batın cerrahisi geçiren, ASA I–III risk grubunda yer alan 18–85 yaş arası toplam 180 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar uygulanan anestezi tekniğine göre dört gruba ayrılmıştır: Genel Anestezi (Grup G), Genel + Epidural (Grup GE), Spinal (Grup S) ve Epidural (Grup E), her biri 45 hastadan oluşmaktadır. Karaciğer, kalp, böbrek veya akciğer yetmezliği, periferik damar hastalığı, obezite (VKİ > 40,5), nörolojik defisit veya iletişim güçlüğü olan hastalar dışlanmıştır. Periferik doku oksijen satürasyonu (StO₂), Masimo MOC-9 cihazı (O3-RO®) kullanılarak plantar ve tenar bölgelerden ölçülmüştür. Demografik veriler, vital bulgular, insizyon uzunluğu, VAS skorları, İyileşme Kalitesi-40 (QoR-40) skorları ve postoperatif sonuçlar kaydedilmiştir. Rejyonel anestezi tekniklerinin özellikle spinal ve epidural anestezinin sempatik tonusu azaltarak mikrovasküler perfüzyonu artırdığı ve buna bağlı olarak doku oksijenizasyonunu iyileştirdiği, postoperatif iyileşmeyi hızlandırdığı, komplikasyon oranlarını azalttığı ve hastanede kalış süresini kısalttığı hipotez edilmiştir. Farklı anestezi yöntemlerinin doku oksijenizasyonu üzerindeki etkilerinin anlaşılması, mikrosirkülasyonu optimize eden ve postoperatif sonuçları iyileştiren anestezik stratejilerin geliştirilmesine katkı sağlayabilir. Özellikle tenar bölge StO₂ monitorizasyonunun NIRS ile yapılan noninvaziv ve sürekli izlemi, abdominal cerrahi geçiren hastalarda periferik doku perfüzyonu ve iyileşme kalitesinin değerlendirilmesinde değerli bir araç olabilir. Anahtar Kelimeler: StO₂, Tenar, Plantar Anestezi, Spinal anestezi, Epidural anestezi, NIRS, Doku oksijenizasyonu, Postoperatif iyileşme, QoR-40, Alt abdominal cerrahi.

Edip Güleş
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrakranial cerrahilerde hasta pozisyonunun serebral rejionel oksijen satürasyonu üzerine etkisi

Çalışmamız Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı'nda intrakranial operasyona alınan hastalarda uygulanan pozisyonların, serebral oksijenizasyona etkilerini ve kullanılan hasta pozisyonlarının birbirine üstünlüğünü değerlendirerek oksijenasyonun sağlanmasında prognostik faktörlerin ortaya çıkarılmasını amaçlamaktadır. Bu amaçla 25-75 yaş arası ASA I-II-III risk grubunda 105 hasta çalışmamıza dahil edildi. İntrakranial cerrahide kitlenin yerine, cerrahın görüş alanına ve uygulanan pozisyonlara göre hastalar; supin, sağ lateral, sol lateral ve pron pozisyon olarak 4 gruba ayrıldı. Hastaların preoperatif vizitinde demografik özellikleri, intrakranial kitle operasyonunun adı ve cerrahi işlem bölgesi kaydedildi. Hastaların bazal, entübasyon öncesi, entübasyon sonrası, pin takılması, cerrahi pozisyon sonrası 0.dk, cerrahi pozisyon sonrası 5.dk, cilt insizyonu, kraniotomi başlangıcı, dura açılması, kanama kontrolü, cilt kapatılması, pin çıkartılması dönemlerinde, aynı zamanda da intraoperatif dönemde pozisyon sonrası ilk 20 dk, 5 dk aralıklarla, daha sonra 60.dk'ya kadar 10 dk aralıklarla, sonrasında 150.dk'ya kadar 30 dk aralıklarla en son olarak da postop zamanda sistolik ve diyastolik kan basıncı, kalp atım hızı, periferik oksijen satürasyonu, end tidal karbondioksit, NIRS değerleri kaydedildi. Kliniğimizde NIRS ölçümleri (Masimo MOC-9 modülü) için frontal bölgeye iki elektrot yerleştirilerek kaydedildi. Tüm hastaların preoperatif ve postoperatif kan gazı değerleri kaydedildi. Hastaların postoperatif deliryum durumları incelendi. Pron pozisyon sonrası rSO2, sağ lateral, sol lateral ve supin pozisyona göre artış gösterirken hemodinaminin sağlanmasında pozisyonel farklılık görülmedi. Lateral pozisyonda postoperatif erken dönem görülen subsendral deliryumun, 2. gün tüm pozisyonlarda benzer olması uzun süreli cerrahilerde hastaların uygun pozisyonuna karar verirken göz önünde bulundurulmasını gerektirmektedir. Sonuç olarak; intraoperatif serebral oksijenasyon takibinin, intrakranial cerrahi geçiren hastalarda potansiyel postoperatif nörolojik ve nörobilişsel fonksiyon eksikliklerinin erken bir göstergesini sunarak mortaliteyi ve morbiditeyi azaltabileceği söylenebilir.

Oğuzhan Gülgen
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakım ünitesi kan transfüzyon araştırılması

Bu çalışma, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 15 Mart 2023 – 15 Mart 2024 tarihleri arasında Postoperatif Yoğun Bakım, Reanimasyon ve Cerrahi Yoğun Bakım ünitelerinde izlenen 18 yaş üstü hastalarda kan ve kan ürünü transfüzyonlarının epidemiyolojisini, uygulama sıklığını, transfüzyon endikasyonlarını ve bu uygulamaların mortalite ile morbidite üzerine etkilerini incelemek amacıyla 1253 hastada gerçekleştirilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, yatış tanıları, yoğun bakım skorlama sistemleri laboratuvar değerleri, uygulanan kan ve kan ürünleri ile klinik sonuçları ayrıntılı biçimde kaydedilmiştir. Çalışmada hastaların %20,1'ine kan veya kan ürünü transfüzyonu uygulanırken, %79,9'una transfüzyon yapılmadığı belirlenmiştir. Transfüzyon yapılan grupta hastalık şiddetini gösteren SOFA ve APACHE II skorları anlamlı derecede yüksek, GKS ise daha düşük bulunmuştur. Bu durum transfüzyon gereksiniminin hastaların klinik şiddeti ile yakından ilişkili olduğunu göstermektedir. Ayrıca transfüzyon yapılan hastalarda hem yoğun bakımda hem de hastanede kalış süreleri belirgin şekilde daha uzun bulunmuştur. Yatış tanıları incelendiğinde gastrointestinal hastalıklar, intrakraniyal patolojiler ve travma olgularının transfüzyon gereksiniminin daha yüksek olduğu görülmüştür. Buna karşılık solunum ve sepsis tanılı hastalarda restriktif transfüzyon yaklaşımının daha sık uygulandığı anlaşılmaktadır. Transfüzyon yapılan hastalarda hemoglobin düzeylerinin belirgin şekilde daha düşük olduğu, Hb düzeyinin eritrosit süspansiyonu ve kriyopresipitat kullanımıyla pozitif ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Bununla birlikte APACHE II skoru ile kriyopresipitat kullanımı arasında ters yönlü bir ilişki gözlenmiştir. Mortalite açısından değerlendirildiğinde transfüzyon yapılan hastalarda bu oranın %67 olarak bulunurken, transfüzyon yapılmayan hastalarda mortalite oranı %40,9 olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır. Bununla birlikte transfüzyon yapılan grupta hastalık şiddetinin daha yüksek olması, mortalite farkının yalnızca transfüzyona bağlanamayacağını göstermektedir. Sonuç olarak; bu çalışma, yoğun bakımda transfüzyon uygulamalarının sıklığını, endikasyonlarını ve hasta sonuçlarıyla ilişkisini kapsamlı biçimde ortaya koymaktadır. Bulgular, transfüzyon gereksiniminin çoğunlukla ağır klinik tabloya sahip hastalarda ortaya çıktığını, restriktif stratejilerin önemini ve hasta bazlı karar verme gerekliliğini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Yoğun Bakım, Kan Transfüzyonu, Mortalite

Sanaz Farajı Fıjanı
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kombine spinal epidural anestezi ile total diz protezi operasyonu olacak hastaların preoperatif bilgilendirilmesinin hasta anksiyetesi üzerine etkisinin araştırılması

Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı'nda kombine spinal epidural anestezi ile total diz protezi operasyonu olacak hastaların preoperatif görsel ve işitsel bilgilendirilmesinin hasta anksiyetesi üzerine olan etkisini araştırdık. Çalışmamız Amerikan Anestezistler Derneği I-II risk grubunda, 18 yaş üzerindeki total diz protezi operasyonu planlanan 50 hastada yapıldı. Anestezi polikliniğinde preoperatif değerlendirmeleri önceden yapılmış hastaların operasyondan bir gece öncesi yatak başı vizitleri yapıldı. Hastalara mevcut çalışma anlatılarak katılım olurları alındı. Sonrasında, hastaların kısa demografik verileri, tıbbi ve anestezi geçmişleri, daha önceki anestezi deneyimleri, mevcut operasyon ile ilgili anestezi tercihleri not edildi. Hastalardan Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri ve Amsterdam Preoperatif Anksiyete ve Bilgi Ölçeği formlarını doldurmaları istendi. Hastalara eş zamanlı olarak sesli anlatım yapılarak daha önceden tarafımızca kaydedilmiş kombine spinal epidural anestezi konusunda bilgilendirme videosu izletildi. Bir sonraki gün (operasyon sabahı) hastalara tekrar yatak başı vizit yapılarak Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri ve Amsterdam Preoperatif Anksiyete ve Bilgi Ölçeği anketlerini tekrar doldurmaları, mevcut anestezi yöntemi tercihleri hakkındaki fikirleri, varsa hastaların soruları cevaplanarak vizit sonlandırıldı. Hastaların %90'ı kadın, %76'sı ev hanımıydı ve %70'i ilkokul mezunuydu. %20'sinin daha önceden herhangi bir anestezi ya da operasyon öyküsü yokken, %55'inin sadece genel anestezi, %40'ının rejyonel (spinal/epidural/kombine spinal epidural) anestezi öyküsü olmak üzere %80'inin daha önceden operasyon ya da anestezi öyküsü vardı. Video ile bilgilendirme sonrasında öncesine göre Durum Kaygı Envanteri, Sürekli Kaygı Envanteri, Amsterdam Preoperatif Anksiyete ve Bilgi Ölçeği-Anksiyete, Amsterdam Preoperatif Anksiyete ve Bilgi Ölçeği-Bilgilendirme ve Amsterdam Preoperatif Anksiyete ve Bilgi Ölçeği sonuçlarında istatistiksel olarak anlamlı azalmalar bulundu. Sonuç olarak hastaların operasyon öncesinde yoğun bir anksiyete yaşadığı gerçeği sürekli göz önünde bulundurulmalıdır. Uygulanacak anestezi yöntemi hakkında teknolojik yeniliklerden de faydalanarak hastalara ve hasta yakınlarına ayrıntılı bilgi verilerek mevcut anksiyetenin azaltılması için çaba gösterilmelidir.

Onur Baran
Tekirdağ Namık Kemal University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanseri nedeniyle opere edilen hastalarda postoperatif analjezi amacıyla yapılan erektör spina plan bloğunun nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı üzerine etkisinin karşılaştırılması

Kadın meme kanseri tüm dünyada en sık tanı konulan kanserdir. Meme kanseri cerrahisi sonrası görülen nüks ve metastazın, konağın immün yanıtıyla ilişkili olduğu gösterilmiştir. Anestezik ajanlar, cerrahi stres yanıtı modüle ederek veya doğrudan immün sistem hücrelerinin fonksiyonlarını bozar. Çalışmamızda Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı 'nda meme kanseri cerrahisi geçiren hastalarda postoperatif analjezi için kullandığımız yöntemlerden nonsteroid antiinflamatuar ilaçlar ve erektör spina plan bloğunun, stres yanıt biyobelirteçleri olan nötrofil/lenfosit oranı ile platelet/lenfosit oranı üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmamıza 18-75 yaş arası, tek taraflı meme kanseri cerrahisi planlanan, kadın cinsiyette ve çalışmaya katılmayı kabul eden 100 olgu dahil edildi. Bu olgular analjezi yöntemine göre, erektör spina plan bloğu yapılanlar (Grup E) ve nonsteroid antiinflamatuar ilaç uygulananlar (Grup N) şeklinde 50 'şer kişilik 2 gruba ayrıldı. Hastaların operasyon öncesi ve postoperatif 2. saatte alınan hemogram örneklerinde beyaz küre, lökosit, lenfosit, trombosit, hemoglobin, hematokrit, ortalama gövde hacmi ve ortalama trombosit hacmi değerleri kaydedildi. Çıkan sonuçlara göre preoperatif ve postoperatif nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı değerleri hesaplanarak kaydedildi. Hastaların postoperatif 0., 2., 4. ve 6. saat vizüel analog skala puanları kaydedildi. Her iki grupta beyaz küre, lökosit, nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı postoperatif dönemde istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunurken, lenfosit, trombosit, hemoglobin ve hematokrit değerleri anlamlı düşük bulundu. Gruplar arası laboratuvar parametrelerinin preoperatif ve postoperatif ölçüm değişimleri kıyaslandığında ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Postoperatif 0., 2., 4. ve 6. saat VAS skorları Grup E 'de istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. Postoperatif 0. saate göre 4. ve 6. saat VAS skoru değişimi, Grup N 'de istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Sonuçta meme kanseri cerrahisinde postoperatif analjezi yönetiminde erektör spina plan bloğu ve nonsteroid antiinflamatuar ilaç kullanımı kıyaslandığında, nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı üzerine etkilerinin birbirlerine üstünlük sağlamadığı, ancak etkin ağrı kontrolü için erektör spina plan bloğunun üstün olduğu kanısına vardık.

AnaljeziAğrıAğrı-postoperatif+7
Kübra Şahin Karadil
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Elektif koroner arter baypas greftleme cerrahisi olgularında pulsatil ve nonpulsatil ekstrakorperal dolaşımın serebral NIRS düzeylerindeki değişim ile böbrek fonksiyonlarının korelasyonunun değerlendirilmesi

Akut renal yetmezlik KABG cerrahisi sonrası önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Fonksiyonel NIRS beyin perfüzyonunu gösteren bir yöntemdir. Serebral NIRS böbrek üzerinden ölçülen somatik NIRS'a göre böbrek fonksiyonları ile daha koreledir. Bu çalışmada pulsatil ve nonpulsatil akımın serebral NIRS ile renal fonksiyonlara etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı'nda KABG operasyonu uygulanacak hastalarda pulsatil ve nonpulsatil EKD'ın serebral NIRS düzeylerindeki değişim ile böbrek fonksiyonlarının korelasyonu değerlendirildi. Preoperatif renal yetmezlik skoru birbirine yakın, izole koroner arter baypas cerrahisi uygulanan 52 ardışık hasta prospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Basit randomizasyon yöntemiyle 26 hastaya pulsatil perfüzyon (Grup I), 26 hastaya nonpulsatil perfüzyon (Grup II) kros klemp süresince uygulanmıştır. Hastaların demografik özellikleri [yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKİ), yandaş hastalıklar, operasyon, AKK (aort kros klemp zamanı) ve perfüzyon süreleri], hematolojik ve biyokimyasal parametreleri [preoperatif ve postoperatif; üre, kreatinin, preoperatif ve peroperatif; arteriyel kan gazı (AKG) analizlerinden; PO2, PCO2, sPO2, Na, K, baz açığı, hematokrit (Hct); preoperatif renal yetmezlik skorları ve peroperatif NIRS değerlerini karşılaştırılmıştır. Üre ve kreatinin değerleri Grup I ve Grup II arasında preoperatif ve postoperatif dönem arasındaki değerler istatistiksel olarak farksız bulundu. Postoperatif dönemde her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. NIRS ölçümleri Grup I ve Grup II arasında bazal, 20. dk., 40. dk. arasındaki değerler istatistiksel olarak farksız bulundu. Her iki grupta da 20.dk. ve 40.dk. bazale göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. PO2 ölçümleri Grup I 20. dk. 40. dk. ölçümleri Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. PCO2 ölçümleri Grup I ve Grup II arasında bazal, 20. dk., 40. dk. arasındaki değerler istatistiksel olarak farksız bulundu. SPO2 ölçümleri Grup I 20. dk., 40. dk. ölçümleri Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. K ölçümleri Grup I ve Grup II arasında bazal, 20. dk., 40. dk. arasındaki değerler istatistiksel olarak farksız bulundu. Her iki grupta da 20.dk. ve 40.dk. bazale göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Na ölçümleri Grup I bazal, 20. dk., 40. dk. ölçümleri Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Her iki grupta da 20.dk. ve 40.dk. bazale göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. B.E. ölçümleri Grup I 20. dk. ölçümleri Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Her iki grupta da 20.dk. ve 40.dk. bazale göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. Hct ölçümleri Grup I ve Grup II arasında bazal, 20. dk., 40. dk. arasındaki değerler istatistiksel olarak farksız bulundu. Her iki grupta da 20.dk. ve 40.dk. bazale göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. Total pompa süresi ile NIRS değişim oranları (20. dk.- 40. dk.) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki olduğu tespit edildi. NIRS değişim yüzdesi ile Üre ve Kreatinin değişim yüzdesi arasında istatistiksel olarak anlamlı doğrusal ilişki olmadığı görüldü. NIRS değişim yüzdesi (bazal-40. dk.) ile PCO2 değişim yüzdesi (bazal-40. dk.) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki olduğu saptandı. Pompa total idrarı ve UF uygulamasının arasında Grup I'de Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı. Pulsatil grupta oksijenizasyonun olumlu etkilerinden dolayı nonpulsatil akıma göre tercih edilebilir olduğu kanısına varıldı. Ekstrakorporeal dolaşımda pulsatil akımda idrar miktarları açısından anlamlı olarak daha fazla bulundu. Nonpulsatil akımda ekstrakorporeal dolaşım sırasında UF ihtiyacı pulsatil akıma göre daha fazla tespit edilmiştir. Pulsatil akımın mikrosirkülasyon açısından olumlu etkilerinin nonpulsatil akıma göre daha iyi olduğunu düşünmekteyiz.

Akut böbrek hasarıBöbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıkları+6
Kadir Altınöz
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orofaringeal cerrahi uygulanan çocuklarda obstrüktif uyku apnesi skorunun anestezi indüksiyon zorluğu ve postoperatif endtidal CO2 düzeyi ile ilişkisi

Çalışmamızda Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı'nda orofaringeal cerrahi uygulanan çocuklarda obstrüktif uyku apnesi skorunun anestezi indüksiyon zorluğu ve postoperatif endtidal CO2 düzeyi ile ilişkisini araştırdık. Çalışmamızda 2-15 yaş arası, orofaringeal cerrahi olacak, ASA I-II sınıflamasında bulunan, preoperatif muayenede modifiye STOP-Bang anketi uygulanmış toplam 90 hasta çalışmaya dahil edildi. Modifiye STOP-Bang anketinin sonucunda obstrüktif uyku apnesi skoru belirlendi ve hastalar düşük, orta ve yüksek olarak 30'ar kişilik 3 gruba ayrıldı. Hastaların demografik verileri (yaş, kilo, boy, cinsiyet), ameliyat tipi, ASA sınıflaması, vücut kitle indeksi, kan basıncı, boyun çevresi ve modifiye STOP-Bang anketinin cevapları ( horlama, yorgunluk, apne, öğrenme güçlüğü ) kaydedildi. Intraoperatif dönemde indüksiyon zorluk derecesi not edildi. Operasyon bitiminde hasta ekstübe edildikten sonra 0. dk., 3. dk., 5. dk., 10. dk., 15. dk. endtidal CO2 değerleri ve hastanın spazma girip girmediği kaydedildi. Yaş, ASA sınıflaması ve ameliyat tipi açısından gruplar arasında fark yoktu. Modifiye STOP-Bang anketindeki 8 parametreden, horlama ve öğrenme güçlüğü hariç diğer 6 parametre için gruplar arasında anlamlı farklılık olduğu saptandı. İndüksiyon zorluk derecesi ile gruplar arasında anlamlı farklılık saptandı. Ekstübasyon sonrası endtidal CO2 değerlerinde farklı dakikalardaki ölçümlerde ve gruplar arası karşılaştırmada anlamlı farklılık saptanmadı. Postoperatif spazm gelişimininde obstrüktif uyku apnesi skoru anlamlı değildi. Sonuç olarak modifiye STOP-Bang anketi çocuklarda preoperatif muayenede kullanılabilir ve intraoperatif dönemde indüksiyon zorluk derecesi ile ilgili anestezistlere öngörü oluşturabilir. Çalışmamızda istatiksel olarak anlamlı bulunmasa da postoperatif takipte ETCO2 monitörizasyonunu hasta konforu ve güvenliği açısından önermekteyiz. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif uyku apnesi sendromu, Modifiye STOP-Bang anketi, indüksiyon zorluk derecesi, Endtidal CO2

Hayel Özer
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Opere edilecek meme kanseri hastalarında postoperatif analjezi amacıyla yapılan erektör spina plan bloğu ve buna eklenmiş pektoralis sinir bloğunun etkinliğinin karşılaştırılması

Meme kanseri, kadın cinsiyette çok sık tespit edilen bir kanser çeşidi olup cerrahi sonrası akut ağrı ve özellikle de akut ağrının kalıcı ağrıya dönüşmesi postoperatif dönemin en ciddi sorunudur. Bu çalışmada, meme kanseri cerrahisinin yapılacağı hastalarda postoperatif analjeziyi etkin kılmak, ağrının kronikleşmesini engellemek, ağrı skorlarında düşüşü sağlamak, opioid tüketimini ve opioidlere bağlı gelişen yan etkileri azaltmak amaçlanmıştır. Meme kanseri cerrahisi uygulanan 50 hasta (Kadın cinsiyet, 18-75 yaş, hematolojik hastalığı olmayan) çalışmaya dahil edildi. Hastalar erektör spina plan bloğu uygulananlar ve erektör spina plan bloğuna eklenmiş pektoralis sinir bloğu uygulananlar olarak ikiye ayrıldı. Her iki grupta da bloklar preoperatif dönemde 20 ml %0,25 bupivakain kullanılarak uygulandı. Hastaların hepsine ameliyat için genel anestezi verildi ve postoperatif dönemde de tramadol ile hasta kontrollü analjezi (HKA) (tramadol 300 mg, 100 cc serum izotonik içine 3mg/cc olacak şekilde konuldu, 3 cc/saat infüzyon, bolus doz 5 cc, kilitli kalma süresi 4 saat olacak ve 24 saat takılı kalacak şekilde) uygulandı. Tüm hastalara ekstübasyon öncesi tenoksikam yapıldı. HKA'dan tramadol talebine rağmen istirahat vizüel analog skala (VAS) skoru >4 olduğunda ek analjezik olarak iv parasetamol uygulandı. Ölçüm olarak, hastaların ameliyat sonrası postoperatif bakım ünitesi (PABÜ) 30. dakika, 1, 2, 4, 8, 12 ve 24. saatlerdeki VAS skorları, HKA ile opioid kullanımına bağlı bulantı, kusma, antiemetik ihtiyacı, kabızlık, kaşıntı, idrar retansiyonu, ağız kuruluğu gibi yan etkilerin olup olmadığı, 0-4 saat, 4-8 saat, 8-24 saat aralıklarında ve totalde; kullanılan tramadol bolus dozu miktarı, bolus ve infüzyon toplam doz miktarı ve ek analjezik olarak yapılan parasetamol miktarı kullanıldı. Erektör spina plan bloğuna eklenmiş pektoralis bloğu grubunda VAS skorları, postoperatif 24 saatlik tramadol tüketimi, opioid kullanımına bağlı gelişen yan etkiler ve ek analjezi gereksinimi erektör spina plan bloğu grubuna göre istatiksel olarak da anlamlı şekilde daha düşük bulundu. Çalışmamızda multimodal analjezinin bir parçası olarak ultrasonografi eşliğinde uygulanan erektör spina plan bloğuna eklenmiş pektoralis sinir bloğunun meme kanseri cerrahisi yapılan hastalarda postoperatif akut ağrı üzerine etkili bir analjezi sağladığı gösterilmiştir.

AnaljeziMeme hastalıklarıMeme neoplazmları+3
Damla Azat
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Genel anestezi altında laparoskopik kolesistektomi vakalarında rektus kılıf bloğu ve transversus abdominis plan bloğunun sevofluran ve fentanil tüketimine etkisinin entropi ölçümüyle değerlendirilmesi: prospektif randomize çalışma

Safra kesesi cerrahisinde en sık uygulanan teknik laparoskopik kolesistektomidir. : Günümüzde laparoskopik cerrahi girişimlerde en sık kullanılan anestezi yöntemi genel anestezidir. Postoperatif laparoskopik kolesistektomi, açık kolesistektomi göre daha az postoperatif ağrı ve daha az analjezik tüketimi olmasına rağmen, daha ağrısız bir prosedür değildir. Periferik bloklar, son yıllarda ultrasonografinin klinik kullanımının artmasıyla postoperatif analjezide mutimodal yaklaşımın önemli bir kısmını kapsar. Postoperatif erken dönemde ağrı kontrolü sağlar, sistemik opioid kullanımında azalma sağlar. Anestezi derinlik monitörizasyonu kullanımının anestezi sırasında ilaç tüketimini azalttığı, anesteziden sonra uyanma ve derlenmeyi daha hızlı sağladığı kanıtlanmıştır. Biz bu çalışma ile laparoskopik kolesistektomi vakalarında genel anestezinin ultrasonografi eşliğinde yapılan karın ön duvarı periferik sinir bloklarının (transversus abdominis ve rektus kılıf bloğu) kombine edildiği ve edilmediği vakalarda, bir anestezi derinliği monitorü olan "entropi"yi hedef aralıkta (40-60) tutan inhalasyon anesteziğinin vaka sonunda tüketilen toplam miktarı ve ek doz olarak kullanılan fentanil miktarlarını karşılaştırmayı amaçladık. Çalılmamızda ASA I-II, 18- 75 yaş arası elektif laparoskopik kolesistektomi operasyonu planlanan 80 hasta dahil edidi. Hastalar genel anesteziye transversus abdominis ve rektus kılıf bloğunun kombine edildiği hastalar ve genel anesteziye tramadol ile analjezi sağlanan hastalar olarak 2 gruba ayrıldı. Her 2 gruba da entropi monitörizasyonu uygulandı. Vaka boyunca her 2 grupta da entropi hedef değeri 40-60 arasında tutulması için MAK değeri maksimum 1,3 olacak şekilde, sevofluran konsantrasyonu ayarlaması yapılarak; başlangıç, indüksiyon öncesi ve sonrası, insizyon sonrası 1.dk, pnömoperiton 5-10-15dk pnömoperiton sonrası 1.dk, extübasyon sonrası, postop derlenme 1 ve 5.dk olmak üzere; olguların kalp hızı, sistolik kan basıncı, diastolik kan basıncı, ortalama arteryel kan basıncı, oksijen satürasyonu, orotrakeal entübasyondan sonra görülen end tidal karbondioksit değerleri, SE ve RE entropi değerleri, entropi değerini hedef aralıkta tutan endtidal sevoflurane konsantrasyonu (%) ve eş zamanlı MAK değerleri not edildi. Vaka sonunda tüketilen inhalasyon ajan miktarı ve yüzeyel anestezi/ analjezi ihtiyacı durumuda ek doz fentanil eklenen hastlarda toplam fenatil miktarı not edildi. İki grup arasında toplam vaka süresince tüketilen total inhalasyon ajan miktarı kıyaslandığında Grup I' de (kontrol grubu) 27,05±7,43 ml ve Grup II' de (Bloklu grup) 12,25±4,34 ml olarak görülmüş olup, gruplar arasında istatiksel olarak fark saptanmıştır (p:0,002; p<0,05). Vaka boyunca intraoperatif ek doz fentanil ihtiyacı hastaların yalnızca %30'unda ihtiyaç olmuştur. İntroperatif sürede ek doz fentanil ihtiyacı ve toplamda tüketilen fentanil miktarı gruplar arasında belirgin farklılık göstermiştir. Grup I' de (kontrol grubu) Grup II' ye (Bloklu grubu) göre intraoperatif daha fazla ek doz fentanil ihtiyacı olduğu ( Grup I' de 21 kişi, Grup II'de 3 kişi) saptanmıştır. Toplamda sırası ile 115±33,62 µcg ve 84±22,10 µcg fentanil tüketilmiş olup, iki grup arasında belirgin istatiksel fark saptanmıştır (p:0,000; p:0,001; p<0,05). Laparoskopik kolesistektomi vakalarında entropi monitörü ile standartize edilen genel anesteziye uygulanan bilateral transversus abdominis plan bloğu ve rektus kılıf bloğunun tüketilen inahalasyon ajan miktarını, intraoperatif ek doz ve toplam tüketilen opioid ihityacını azalttığını gözlemlemiş olduk. Anahtar Kelimeler: Laparoskopik Kolesistektomi, Transversus Abdominis Plan Bloğu, Rektus Kılıf Bloğu, Entropi

AnesteziAnestezi-genelCerrahi+7
Ecem Keleş
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnguinal herni operasyonlarında ultrasonografi eşliğinde ilioinguinal-iliohipogastrik blok, transversus abdominis plan bloğu ve kuadratus lumborum bloğunun postoperatif analjezik etkinliğinin karşılaştırılması

İnguinal herni, özellikle erkek cinsiyette çok sık tespit edilen ve alt batın cerrahilerinin en sık nedenidir. Postoperatif akut ağrı gelişmesi ve özellikle de akut ağrının kronik ağrıya dönüşmesi postoperatif dönemin en önemli problemidir. Bu çalışmada, spinal anestezi altında inguinal herni cerrahisinin yapılacağı hastalarda postoperatif analjeziyi etkin kılmak, ağrının kronikleşmesini önlemek, ağrı skorlarında azalmayı sağlamak, toplam opioid tüketimi ile opioid ilişkili gelişen yan etkileri azaltmak amaçlanmıştır. Çalışmaya 18-75 yaş aralığında, ASA sınıflaması 1 ve 2, tek taraflı inguinal herni operasyonu uygulanan 80 hasta dahil edildi. Hastalar spinal anestezi sonrası ilioinguinal-iliohipogastrik blok uygulananlar, TAP blok uygulananlar, KLB uygulananlar ve kontrol grubu olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Blok uygulanan her 3 grupta da bloklar preoperatif dönemde 20 mL %0,25 bupivakain kullanılarak uygulandı. Hastaların hepsine ameliyat için 15 mg %0,5 hiperbarik bupivakain kullanılarak spinal anestezi uygulandı ve postoperatif dönemde de tramadol ile hasta kontrollü analjezi (HKA) (100 mL serum izotonik içine 300 mg tramadol konularak 3mg/cc olacak şekilde hazırlanarak, 3 mL/saat infüzyon dozu, 5 mLbolus doz, 4 saat kilit zamanı ve 24 saat takılı kalacak şekilde ayarlanarak) uygulandı. HKA ile tramadol bolusu yapılmasına rağmen istirahat vizüel analog skala (VAS) skoru >4 olduğunda ek analjezik olarak IV parasetamol uygulandı. Ölçüm olarak, hastaların ameliyat sonrası postoperatif bakım ünitesi (PABÜ), 1, 2, 6, 12 ve 24. saatlerdeki istirahat ve hareket halinde VAS skorları, HKA ile opioid kullanımına bağlı bulantı-kusma gibi yan etkilerin olup olmadığı, kullanılan tramadol bolus ve infüzyon toplam doz miktarı ve ek analjezik olarak yapılan parasetamol miktarı kullanıldı. İliooinguinal-iliohipogastrik blok, TAP blok ve KLB grubunda kontrol grubuna göre VAS skorları, postoperatif 24 saatlik tramadol tüketimi, opioid kullanımına bağlı gelişen yan etkiler ve ek analjezik gereksinimi ortalama olarak daha düşük bulundu ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi. İlioinguinal-iliohipogastrik blok grubunda ortalama VAS skorları ve ek analjezik gereksinimi TAP blok ve KLB grubuna göre daha düşük bulundu ancak bu fark da istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Çalışmamızda multimodal analjezinin bir parçası olarak ultrasonografi eşliğinde uygulanan ilioinguinal-iliohipogastrik bloğun TAP blok ve KLB'ye göre spinal anestezi ile inguinal herni cerrahisi yapılan hastalarda VAS skorlarını düşük tuttuğunu ve her üç bloğun da analjezi kalitesini iyileştirdiğini ve hasta konforunu arttırdığını gözlemledik. Sonuç olarak her üç bloğun da spinal anestezi kalitesini arttırdığı ve kullanılabilir olduğu kanısına vardık. Anahtar kelimeler: İnguinal herni; İlioinguinal-iliohipogastrik blok; Transversus abdominis plan bloğu; Kuadratus lumborum blok

Meltem Savaş Özdemir
Tekirdağ Namık Kemal University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber spinal cerrahide; modifiye torakolomber interfasyal plan bloğu uygulanan hastalarla lidokain-ketamin infüzyonu alan hastaların postoperatif ağrı, hasta memnuniyeti ve opioid tüketimi üzerine etkisinin karşılaştırılması

Lomber Spinal Cerrahide; Modifiye Torakolomber İnterfasyal Plan Bloğu Uygulanan Hastalarla Lidokain-Ketamin İnfüzyonu Alan Hastaların Postoperatif Ağrı, Hasta Memnuniyeti ve Opioid Tüketimi Üzerine Etkisinin Karşılaştırılması Lomber spinal cerrahi en çok ağrı duyulan prosedürlerden biridir. Lomber spinal cerrahi sonrasında ağrı, multifaktöriyeldir ve çözülmesi zor bir problemdir. Lidokain-Ketamin infüzyonları ve mTLİP blok; lomber spinal cerrahide postoperatif analjezi sağlamak amacıyla kullanılmaktadır. Bu çalışmada elektif lomber spinal cerrahi geçiren hastalarda postoperatif multimodal analjezi amacıyla yapılan mTLİP bloğu ve lidokain-ketamin infüzyonlarının postoperatif etkilerini retrospektif olarak karşılaştırmayı amaçladık. Genel anestezi altında elektif lomber spinal cerrahi nedeniyle ameliyat olmuş hastalar retrospektif olarak tarandı. ASA skoru≥III, revizyon lomber cerrahi yapılan hastalar, koagülapatisi olan ve antikoagülan ilaç kullananlar, psikiyatrik hastalıklar ve iletişim zorluğu olan hastalar, VKİ>35kg/m² olanlar, operasyon süresi 3 saati geçenler, çalışmaya katılmayı reddeden ve verilerinde eksik olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Geriye kalan hastaların dosyaları ve verileri ayrıntılı olarak incelendi. Hastaların verileri Grup M (n:40) mTLİP blok yapılan grup ve Grup LK (n:40) lidokain-ketamin infüzyonu alan grup olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastaların dosyalarından; demografik verileri, postoperatif istirahat ve hareketteki NRS değerleri, analjeziğe ilk ihtiyaç duydukları zaman, gelişen komplikasyonlar, işlemlerden duydukları memnuniyet, toplam opioid tüketimi kaydedildi. Grup M'nin Grup LK'ye göre daha düşük NRS skoru (p<0.001), daha az opioid kullanımı (p<0,001) ve daha yüksek hasta memnuniyeti (p<0.001) olduğu görüldü. Ayrıca cerrahinin seviyesi arttıkça; hastaların NRS skorunun arttığı, hasta memnuniyetinin ise azaldığı tespit edildi. Her iki gruptada işleme bağlı herhangi bir komplikasyon görülmedi. mTLİP blok lomber spinal cerrahide multimodal analjezinin bir parçası olarak etkindir. Bu çalışmada mTLİP bloğun, ağrı skorları, ek analjezik ihtiyacı ve hasta memnuniyeti açısından lidokain-ketamin infüzyonuna göre üstün olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Lidokain, Lomber spinal cerrahi, Ketamin, Modifiye Torakolomber İnterfasyal Plan Bloğu, Postoperatif analjezi.

Hilal Tatar
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda gliserol ile oluşturulan rabdomiyolizin sebep olduğu akut böbrek yetmezliğinde dekspantenolün koruyucu etkinliği

Amaç: Rabdomiyoliz sonucu meydana gelen miyoglobinürik akut böbrek yetmezliği hayatı tehtit eden klinik bir durumdur. Günümüzde ABY için bir çok tedavi modaliteleri kullanılmaktadır. Bu tedavi yöntemlerinin etkinliği yetersizdir. Koruyucu etkinliği olan tedavilere ihtiyaç vardır. Dekspantenol, antioksidan, antiinflamatuar, antiapoptotik bir ajandır. Birçok doku üzerinde koruyucu etkinliği gösterilmiştir. Çalışmamızda dekspantenolün gliserol ile oluşturulmuş rabdomiyolizin neden olduğu ABY'de koruyucu etkinliği ve genetik etki mekanizmasını araştırmayı amaçladık. Metod: Çalışmada; 250-300 gram ağırlığında, 4 grupta 8'er adet olmak üzere 32 adet Wistar Albino dişi rat kullanıldı. Çalışma sürecinde 4 rat exitus oldu. Kontrol grubuna (n:8) 5 gün salin ip uygulandı. Rabdomiyoliz grubuna (n:6) 8 ml/kg dozunda %50 gliserol çözeltisi im uygulandı. Dekspantenol + rabdomiyoliz grubuna (n:6) 8 ml/kg dozunda %50 gliserol çözeltisi im uygulandı, 1 saat sonra 500 mg/kg dekspantenol ip 5 gün boyunca uygulandı. Dekspantenol grubuna (n:8) 500 mg/kg dozunda 5 gün ip uygulandı. 6. günde sakrifiye edilen ratlar böbrek fonksiyon testleri; BUN, Kreatinin, Üre, CK, LDH, Sistatin C, TAS, TOS, MDA, CAT çalışıldı. Ayrıca böbrek dokusuna histopatolojik değerlendirmede yapıldı. Böbrek dokusunda PGC-1α ve SIRT- 3 gen ekspresyonları değerlendirildi. Bulgular: Çalışma sonunda, RM ve RM+DEX gruplarında rabdomiyoliz ve nefropati oluştuğunu gözlemledik. Histopatolojik incelemede RM+DEX grubu RM grubu ile karşılaştırıldığında histopatolojik iyileşme oldu. RM+DEX grubunda PGC-1α ve SIRT- 3 genlerinin ekpresyonu dekspantenol uygulaması ile arttı. Sonuç: Gliserol ile oluşturulmuş rabdomiyolizin neden olduğu akut böbrek yetmezliğinde dekspantenol uygulamasının histopatolojik olarak koruyucu olduğunu ve genetik olarak PGC-1α ve SIRT- 3 gen ekspresyonlarının arttığını gösterdik. Anahtar kelimeler: Dekspantenol, Rabdomyoliz, Akut Böbrek Yetmezliği, PGC-1α, SIRT- 3

DekspantenolRabdomiyoliz
Fadimana Koyuncu
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Zor hava yolunu öngörmede nosas skorunun stop-bang ve Berlin skorları ile karşılaştırılması

Operasyon planlanan hastaların hava yolunun preoperatif değerlendirilmesi büyük öneme sahiptir, çünkü zor hava yolu yönetimi, anesteziye bağlı en sık görülen morbidite ve mortalite nedenidir. Maske ventilasyon ve endotrakeal entübasyondaki olası zorluğu öngörebilecek çeşitli faktörler vardır. OUAS bu faktörlerden biridir. Amacımız, OUAS'ı öngörmede kullanılan NoSAS, STOP-Bang ve Berlin skorlamalarının zor hava yolunu öngörmedeki etkinliklerini karşılaştırmak ve zor hava yolu tahmininde bu skorlamalardan hangisinin daha kullanılabilir ve etkin saptamaktır. Etik kurul onayı alınarak elektif cerrahi ve orotrakeal entübasyon planlanan 18 yaş ve üzeri 420 hastanın preoperatif dönemde NoSAS, STOP-Bang ve Berlin skorları hesaplandı. Operasyon odasında hastaların maske ventilasyonu ve entübasyonu 2 yıl ve üzeri araştırma görevlisi doktorlar tarafından yapıldı. Hastaların demografik bilgileri, boyun çevresi, OUAS tanısı, zor entübasyon öyküsü, ek hastalıkları, ASA skoru, mallampati ve Cormack-Lehane dereceleri detaylı bir şekilde incelenip kaydedildi ve bu üç testin zor entübasyon ve zor maske ventilasyonu öngörmedeki başarıları karşılaştırıldı. Çalışmamıza katılan hastaların 83'ü (%19,8) zor maske ventilasyonu (V3) ve 101'i (%24) zor entübasyon (EZS>5) olarak değerlendirildi. Maske ventilasyon zorluk skalası ve entübasyon zorluk skalası ile üç skorlama sisteminin tümü arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki görülmesi sonucu ROC analizi uygulandı. Zor maske ventilasyonu ve zor entübasyon tahmininde NoSAS skorunun diğer skorlama sistemlerine göre daha yüksek bir tahmin gücüne sahip olduğu bulundu. NoSAS skorunun zor maske ventilasyonu için cut-off değeri 6,5; zor entübasyon için cut-off değeri 7,5 olarak saptandı. Kullanımı kolay, kısa ve objektif bir ölçek olan ve ilk olarak OUAS taraması için basit ama etkili bir araç olarak geliştirilen NoSAS skorunun genel anestezi alan tüm hastalarda zor hava yolunun preoperatif olarak tespitinde başarılı olacağı kanaatindeyiz.

Onurcan Balık
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakımda intrakranial basınç artışı olan olgularda optik sinir kılıfı çapının ultrasonografi ile değerlendirilmesi

İntrakranial basınç artışı; TBH, iskemik veya hemorajik SVO, intrakranial kitle gibi nedenlere bağlı olarak karşımıza çıkabilmektedir. Bu hastaların yönetiminde İKB takibi ve tedavisi oldukça önemli rol oynamaktadır. İKB artışının tespiti için çeşitli invaziv ve non-invaziv yöntemler bulunmaktadır. İnvaziv yöntemlerin uygulama maliyeti, enfeksiyon riski ve cerrahi ekip gerekliliği gibi nedenler klinisyenleri İKB değerlendirilmesi için non-invaziv tekniklere yönlendirmiştir. Ultrasonografik OSKÇ ölçümü hastaya zarar vermemesi, kolay tekrarlanabilir olması, yatak başında uygulanabilirliği ve daha düşük maliyeti nedeniyle açısından son yıllarda popülerliği artan non-inzaviv bir yöntemdir. Çalışmamızda kranial BT ile İKB artışı tespit edilmiş hastalarda optik sinir kılıfı çapındaki değişikliklerin prognoz üzerine etkisini ve kranial BT bulguları ile OSKÇ artışının korelasyonunu değerlendirmeyi amaçladık. Haziran-Aralık 2023 tarihleri arasında yoğun bakımımızda takip edilen İKB artışı kranial BT ile tespit edilmiş hastalarda her iki gözde vitroretinal bileşkenin 3 mm posteriorundan OSKÇ ölçümleri yapıldı. Çalışmaya yoğun bakımda beyin hasarı ile takipli 50 hasta ve 36 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tomografik olarak İKB artışıyla uyumlu görüntüleme bulguları olan hasta grubunda OSKÇ sağlıklı gruba göre yüksek saptandı. Kranial BT' de orta hat kayması ve ödem görülen hastalarda OSKÇ diğer BT bulgularına göre daha yüksek ölçüldü. Ayrıca yoğun bakım takibinin 3. ve 5. günlerinde tomografik bulgu olarak ventrikül basısı olan hastalarda da daha yüksek saptandı. Optik sinir kılıfı çapı; mortalite oranları, GKS ve FOUR skorları ile anlamlı ilişkili saptanırken, APACHE II ve SOFA skorları ile ilişkili bulunmadı. Yoğun bakıma entübe gelen olgularda OSKÇ yüksek ölçülürken, takipleri esnasında entübe edilenlerde ise daha düşük bulunmuştur. Çalışmamızda mortalite oranları tüm skorlamalar ile ilişki olarak saptanmıştır. Çalışmamızın sonucunda OSKÇ ölçümlerinin yoğun bakımda İKB artışı tespitinde kullanılabileceğini ve prognoz tahmininde kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Özellikle hemodinamik olarak instabil, BT çekimi için radyoloji ünitesine gidemeyecek olan olgularda İKB artışı ultrasonografik OSKÇ ölçümü ile takip edilebilir. Anahtar Kelimeler: Beyin Hasarı, İntrakranial Basınç Artışı, Kranial Bilgisayarlı Tomografi, Optik Sinir Kılıfı Çapı, Ultrasonografi

Bilgisayarlı tomografiKraniyoserebral travmaRadyolojik görüntüleme
Aslı Arıcan Çelik
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Toraks travması ile yoğun bakıma kabul edilen hastalarda mortalite ve morbiditenin seçili biyomarkerlar ve parametreler ile öngörülmesinin araştırılması

ÖZET Toraks Travması ile Yoğun Bakıma Kabul Edilen Hastalarda Mortalite ve Morbiditenin Seçili Biyomarkerlar ve Parametreler ile Öngörülmesinin Araştırılması Yoğun bakımda toraks travması sonrası morbidite ve mortaliteyi öngörmeye yönelik bu prospektif çalışma, 50 yoğun bakım hastasının klinik ve biyokimyasal verilerini değerlendirmiştir. Araştırmada, cinsiyet, yaş, sigara kullanımı gibi demografik faktörlerin yanı sıra, ISS, RTS gibi travma skorlama sistemleri ve ROX indeksi ile PaO₂/FiO₂ oranı, FiO₂ gibi oksijenizasyon parametreleri incelenmiştir. Çalışmamız, ROX indeksinin, mortalite oranları arasındaki ilişkide kritik bir gösterge olarak ortaya çıkmasını vurgulamaktadır. Düşük ROX indeksi değerleri, yüksek mortalite riski ile ilişkilendirilmiştir, bu da ROX indeksinin klinik pratikte kullanımına farklı bir bakış açısı ile elde edilmiştir. Travma skorlama sistemlerinin de mortalite tahmininde etkili olduğu görülmüştür. Ayrıca, travmaya özel olmayan ancak yoğun bakım pratiğinde kullanılan APACHE II, SOFA gibi hastaların genel sağlık durumunu ve organ yetmezliği risklerini değerlendirme konularında kullanılan skorlama sistemleri ile de kritik bilgiler sağlanmıştır. Özellikle dikkat çeken bir diğer bulgu ise, SP-D seviyelerindeki değişimdir. Araştırmamızda, SP-D'nin ölüm ile sonuçlanan hastalarda 1. günden 7. güne anlamlı bir artış gösterdiği belirlenmiştir. Bu bulgu, SP-D seviyelerinin zaman içindeki değişiminin, travma hastalarında mortalite tahmininde potansiyel bir gösterge olabileceğini ortaya koymaktadır. Bu sonuçlar, SP-D seviyelerinin, toraks travma hastalarında daha kapsamlı olarak izlenmesinin fayda sağlayabileceğini düşündürmektedir. Sonuç olarak, bu çalışma, toraks travması sonrası yoğun bakım hastalarında mortalite ve morbiditeyi öngörmede kullanılabilecek biyokimyasal ve klinik göstergelerin değerini vurgulamaktadır. ROX indeksi, travma skorları, SP-D seviyeleri ve yoğun bakım pratiğinde kullanılan diğer skorlama sistemleri gibi parametrelerin klinik karar verme süreçlerinde etkin bir şekilde kullanılması, hasta yönetimi stratejilerinin optimizasyonuna katkıda bulunabilir. Anahtar Kelimeler: Yoğun Bakım Ünitesi, Toraks Travma, Mortalite, Sürfaktan-D, ROX İndeks, Travma Skorlama Sistemleri

Süleyman Sencer Çelik
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinal anestezi uygulanan hastalarda gelişen postdural ponksiyon baş ağrısı insidansı, predispozan etkenlerin incelenmesi ve uygulanan tedavinin değerlendirilmesi

Spinal Anestezi Uygulanan Hastalarda Gelişen Postdural Ponksiyon Baş Ağrısı İnsidansı, Predispozan Etkenlerin İncelenmesi ve Uygulanan Tedavinin Değerlendirilmesi Postdural ponksiyon baş ağrısı (PDBA), spinal anestezi sonrasında hasta mobilizasyonunun gecikmesine, taburculuğun ertelenmesine, tekrar hastaneye kabulün artmasına ve morbiditeye neden olabilir. Amacımız spinal anestezi işlemi sonrası gelişen postdural ponksiyon baş ağrısının sıklığı, predispozan etkenlerin ve uygulanan tedavilerin incelenmesidir. Elektif cerrahi ve spinal anestezi planlanan 18 yaş ve üzeri, ASA risk skoru I/II/III olan 399 hasta etik kurul onayı alınarak çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların demografik verileri, ek hastalık durumu, baş ağrısı öyküsü, ameliyat türü ve ASA skoru sorgulandı. Spinal anestezi uygulama teknikleri, kullanılan iğne ve lokal anestezik ajan özellikleri, uygulayan hekimin deneyimi, uygulamaya ve hastaya ilişkin faktörler kaydedildi. Hastalar postoperatif dönemde taburcu olana kadar hastane cerrahi servisinde, taburculuk sonrası 3. ve 7. günlerde telefonla aranarak takip edildi. Hastaların mobilize edilme zamanı, hastanede kalış süresi ve verilen sıvı miktarı takip edildi. Baş ağrısı gelişen hastalara uygulanan tedavi protokolleri ve tedavi başarısı incelendi. Postdural ponksiyon baş ağrısının insidansı %31,1 saptandı. Genç yaş, kadın cinsiyet, obstetrik hasta grubu, çoklu lomber ponksiyon girişimi ve paramedian girişimin bulunması predispozan etkenler olarak saptandı. Ek hastalık mevcudiyeti, hipertansiyon varlığı ve baş ağrısı öyküsü PDBA azaltan etkenler olarak saptandı (p<0.05). Vücut kitle indeksi, iğne çapı, lokal anestezik barisitesi, kullanılan adjuvan ilaçlar, işlem yapılma pozisyonu, girişim seviyesi ve uygulayıcı deneyimi ile PDBA arasında anlamlı bir ilişki gözlemlenmedi (p>0.05). Başarısız nöroaksiyel işlemlerin deneyimli uygulayıcıya yönlendirilmesi deneyim ile PDBA ilişkisinin olmamasına sebep oldu. PDBA tanısı alan hastalara konservatif, farmakolojik tedavilerin uygulandığı ve genellikle başarı ile sonuçlandığı görüldü. Tedavilere yanıt alınamaması nedeniyle sadece bir hastada epidural kan yaması uygulaması planlandı ancak hastanın reddetmesi nedeniyle gerçekleştirilemedi. PDBA gözlenen 124 hastanın 119'unun (%95,9) etkin tedavi aldığı gözlendi. Postdural ponksiyon baş ağrısı risk faktörlerinin iyi anlaşılmasıyla birlikte, klinisyenlerin spinal anestezi uygularken dikkatli olmaları önemlidir. Her nöroaksiyel girişimden sonra hastaların uygulayıcı tarafından sıkı takip edilmesi, postdural ponksiyon baş ağrısı konusunda eğitilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Postdural ponksiyon baş ağrısı, Spinal anestezi, Epidural kan yaması, Nöroaksiyel anestezi

Anestezi ve analjeziAnestezi-spinalAğrı-postoperatif
İlkay Türköz
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel sepsis modeli ile oluşturulan akut böbrek hasarı üzerine radyofrekans elektromanyetik ve darbeli manyetik alanın koruyucu etkilerinin ileri incelenmesi

Sepsis, konağın enfeksiyona karşı disregüle yanıtına bağlı olarak gelişen organ disfonksiyonu olarak tanımlanmaktadır. Sepsisle ilişkili akut böbrek hasarı (Sİ-ABH) hastanede ve YBÜ'nde kalma süresinde artış, mortalite ve morbidite oranında artış, yaşam kalitesinde düşüş ile ilişkilidir. Sepsis ve Sİ-ABH'de ek yeni tedavi yöntemleri aranmaktadır. Düşük maliyetli, hastaya dokunmayı gerektirmeyen (noninvaziv) ve kolay uygulanabilir olmasıyla ön plana çıkabilecek olan DMA ve RF-EMA uygulamaları ile sepsis ve Sİ-ABH tedavisinde yeni ve etkili bir yaklaşım oluşturmayı amaçlamaktayız. Çalışmada; 250-300 gram ağırlığında, 48 adet Wistar Albino dişi rat kullanıldı. RF-EMA ve DMA uygulamalarının en etkili oldukları süreler yapılan ön çalışmanın histopatolojik olarak incelemesi ile belirlendi. RF-EMA için 0,5 saat ve DMA için 3 saat süreleri ana çalışmada kullanıldı. Ana çalışmada her birinde 8 hayvan olacak şekilde 5 grup oluşturuldu. Grup 1 (Kontrol): yalnızca 1ml salin ip uygulandı. Grup 2 (LPS): 5mg/kg LPS ip uygulandı. Grup 3 (RF-EMA): 5 mg/kg ip LPS enjeksiyonu sonrası 0,5 saat RF-EMA uygulandı. Grup 4 (DMA): 5 mg/kg ip LPS enjeksiyonu sonrası 3 saat DMA uygulandı. Grup 5 (RF-EMA+DMA): 5 mg/kg ip LPS enjeksiyonu sonrası 0,5 saat RF-EMA ve 3 saat DMA birlikte uygulandı. LPS uygulamasından 6 saat sonra bütün gruplardaki ratlar sakrifiye edildi. Serum örneklerinden BUN ve kreatinin değerlendirildi. Sol böbrek dokusu ve arterinden histopatolojik ve immunohistokimyasal boyama ile TNF-α, Cas-3, iNOS incelemeleri yapıldı. Sağ böbrek dokusundan ise biyokimyasal analizlerle TOS, TAS, OSİ; genetik analizlerle IL-6, HIF-1α, eNOS, Bcl-2, Bax, Cas-9 ekspresyonları değerlendirildi. DMA ve RF-EMA uygulamaları hem tekli hem kombine kullanımında hisyopatolojik ve immunohistokimyasal incelemelerde LPS grubuna göre iyileşme gösterdi. Manyetik alan uygulamaları hem tekli hem kombine kullanımlarında BUN, kreatinin düzeylerinde ve OSİ oranında LPS grubuna göre anlamlı düşüş gösterdi. Genetik analizlerde manyetik alan uygulamaları, LPS grubuna göre iyileşme gösterdi. LPS ile oluşturulan deneysel sepsis modelinde RF-EMA ve DMA uygulamalarının tekli ve kombine kullanımının antiinflamatuar, antioksidan, antiapopitotik etkilerini gösterdik.

Çağrı Balcı
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laparoskopik minimal invaziv jinekolojik cerrahilerde perioperatif ketamin-lidokain infüzyonu ile lidokain infüzyonunun postoperatif ağrı, bulantı-kusma, titreme, derlenme üzerine etkilerinin incelenmesi

Laparoskopik Minimal İnvaziv Jinekolojik Cerrahilerde Perioperatif Ketamin-Lidokain İnfüzyonu ile Lidokain İnfüzyonunun Postoperatif Ağrı, Bulantı-Kusma, Titreme, Derlenme Üzerine Etkilerinin İncelenmesi Laparoskopik minimal invaziv jinekolojik cerrahiler, günümüzde yaygın olarak uygulanmakta olup, daha düşük postoperatif ağrı, daha az kan kaybı ve erken iyileşme gibi avantajlar sunmasına rağmen, postoperatif ağrı yönetimi hekimler için hala önemli bir zorluk oluşturmaktadır. Kliniğimizde, multimodal analjezi prensipleri doğrultusunda iki farklı etki mekanizmasına sahip analjezik ajanların etkinliği retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bu kapsamda, perioperatif lidokain infüzyonu uygulanan hastalar ile lidokaine ek olarak ketamin infüzyonu uygulanan hastaların verileri incelenmiştir. Elde edilen bulgular, kombine kullanımın etkili analjezi sağlamanın yanı sıra daha az komplikasyon ve daha yüksek derlenme kalitesi ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Ketamin-lidokain infüzyonu uygulanan grupta, lidokain infüzyonu uygulanan gruba kıyasla, ekstübasyon ve derlenme sürelerinde belirgin bir değişiklik olmamıştır. Buna rağmen postoperatif 24. saate kadar daha yüksek QoR-15 derlenme kalitesi anket skorları, daha düşük kurtarma analjezisi ihtiyacı, daha düşük postoperatif VAS skorları, daha düşük titreme skorları ve daha az bulantı-kusma insidansı gözlenmiştir. Bu çalışma retrospektif tasarımı nedeniyle bazı sınırlamalara sahip olsa da, ketamin ve lidokain kombinasyonunun laparoskopik cerrahilerde postoperatif sonuçları iyileştirebileceğini göstermektedir. Literatür taramamıza göre bu çalışma, ketamin ve lidokain kombinasyonunun lidokain ile karşılaştırılarak derlenme kalitesi açısından değerlendirildiği ilk çalışma olma özelliğini taşımaktadır. Bu kombinasyonun diğer cerrahi alanlarda kullanımının araştırılması için ileriye dönük, randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.

Melih Emre Bacanak
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sepsis hastalarında arteriyo-venöz karbondioksit farkı ve oksijen kontenti farkının hasta sonuçları üzerine etkinliğinin değerlendirilmesi

Sepsis, enfeksiyona karşı düzensiz bir konak yanıtının neden olduğu yaşamı tehdit eden organ disfonksiyon bozukluğudur. Sepsisin yoğun bakım ünitesindeki mortalite oranları hala yüksek seviyelerdedir. Bu çalışmada, yoğun bakım ünitesindeki sepsis hastalarında mortalite ve morbiditeyi öngörmek amacıyla prospektif olarak 201 sepsis hastası Aralık 2023- Temmuz 2024 tarihleri arasında değerlendirilmiştir. Araştırmada, cinsiyet, yaş ve ek hastalıklar gibi demografik faktörlerin yanı sıra, hemogram, biyokimya ve arteriyo-venöz karbondioksit farkı (delta karbondioksit) ile oksijen kontenti hesaplamaya olanak sağlayan kan gazı parametreleri incelenmiştir. Ayrıca hastaların GKS, SOFA, APACHE II skorları kaydedilmiştir. Çalışmada laktat kreatinin, AST, ALT, bilirubin, WBC, INR, nötrofil, CRP ve prokalsitonin düzeylerindeki artış ile albümin, hemoglobin ve trombosit düzeylerindeki düşüş mortalite açısından anlamlı bulunmuştur. GKS, SOFA ve APACHE II skorlamaları da mortalite açısından anlamlı bulunmuştur. Çalışmamızın temel amacı doğrultusunda, delta karbondioksit düzeyindeki artış ve oksijen kontenti düzeyindeki azalışın mortalite açısından istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0.05). Çalışmamız, sepsis hastalarında delta karbondioksit ve oksijen kontentindeki değişimlerin, önemli bir prognostik belirteç olarak öne çıktığını vurgulamaktadır. Delta karbondioksit düzeyindeki artış ve oksijen kontentindeki azalma, mortalite ile ilişkilendirilmiş olup, bu bulgular sepsis hastalarının klinik takibinde bu parametrelerin faydalı bir şekilde kullanılabileceğini göstermektedir.

Yasemin Görgülü
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alt ekstremite cerrahisinde intratekal uygulanan prilokainin gözlemsel doz çalışması

Alt ekstremite cerrahilerinde spinal anestezi, sıklıkla tercih edilen bir anestezi yöntemidir. Bu yöntemle kullanılan lokal anestezik türü ve dozu, cerrahi sürenin uzunluğuna ve hastanın özelliklerine göre değişkenlik göstermektedir. Çalışmamızda, kliniğimizde rutin olarak kullanılan prilokain dozunun azaltılmasıyla, yeterli cerrahi anestezi sağlanırken olası yan etkilerin azaltılması, hasta mobilizasyonunun hızlandırılması, hastanede kalış süresi ve maliyetlerin düşürülmesi, hasta memnuniyetinin artırılması amaçlanmıştır. Bu prospektif gözlemsel doz çalışmasına, spinal anestezi ile alt ektremite cerrahisi geçiren, operasyon süresi 60 dk'dan kısa süren, 18-65 yaş aralığında ve ASA I/II risk grubunda yer alan 72 hasta, etik kurul onayı alınarak dahil edildi. Hastaların demografik verileri, ek hastalık durumu, ASA skoru ve ameliyat türü sorgulandı. Spinal anestezi uygulama teknikleri, kullanılan iğne, uygulayan hekimin deneyimi ve prilokain dozu kaydedildi. Hastalar perioperatif dönemde, postoperatif PACU ve hastane cerrahi servisinde takip edildi. Hastaların perioperatif hemodinamik verileri, blok seviye takibi, mobilizasyon zamanı, ilk spontan işeme zamanı, NRS skorları, ilk analjezi istek zamanı ve tüketilen opioid miktarı, gelişen komplikasyonlar, hastanede kalış süresi ve hasta memnuniyeti kaydedilerek değerlendirildi. Çalışmamızda kullanılan prilokain dozlarında tüm hastaların hemodinamileri stabil seyretmiş ve etkin bir operasyon süreci gerçekleşmiştir. Prilokain dozu arttıkça maksimum duyusal blok seviyesi artmış ve bloğun ortadan kalkma zamanı anlamlı olarak uzamıştır (p<0.05). Düşük doz prilokain kullanılan hastalarda daha erken ilk spontan işeme zamanı meydana gelmiştir (p<0.05). Çalışmamızda, hastaların mobilizasyon ve hastaneden taburculuk zamanları açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamış olmakla birlikte, bireysel hasta bazlı taburculuk kriterleri oluşturulup bunun standart hale getirilmesi durumunda, mobilizasyonun ve taburculuğun daha erken gerçekleşebileceği düşünülmektedir. Böylece hastanede kalış süresinin kısalması ile hastane maliyetlerinin de azaltılabileceğini kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Alt Ekstremite, İntratekal Prilokain, Prilokain Dozu, Spinal Anestezi

Nuray Erden
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laparoskopik minimal invaziv jinekolojik cerrahilerde perioperatif magnezyum infüzyonunun; anestezi derinliği, postoperatif analjezi parametreleri, stres yanıtı, derlenme, titreme ve kan magnezyum düzeylerine etkisinin araştırılması

Laparoskopik minimal invaziv cerrahiler, düşük komplikasyon oranları, kısa hospitalizasyon süreleri ve hızlı iyileşme avantajlarıyla tercih edilmektedir. Ancak cerrahi stres yanıtı, postoperatif ağrı ve anestezi sonrası komplikasyonlar, hasta konforunu ve iyileşme sürecini olumsuz etkileyebilir. Bu prospektif gözlemsel çalışmada, Eylül-Aralık 2024 tarihleri arasında Süleyman Demirel Üniversitesi Hastanesi'nde elektif laparoskopik minimal invaziv cerrahi geçiren 92 hasta gözlendi. Hastalar, magnezyum uygulanan grup (Grup M, n=46) ve magnezyum uygulanmayan kontrol grubu (Grup S, n=46) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Grupların yaş, cinsiyet, ASA skorları ve komorbidite dağılımları benzerdi. Operasyon türleri ve süreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Perioperatif vital bulgular incelendiğinde, magnezyum grubunda kan basıncı parametrelerinin daha stabil seyrettiği görüldü. Entropi değerleri incelendiğinde, insizyon sonrası 30.dk'da state entropi (SE) ve response entropi (RE) magnezyum grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düşük izlendi (p<0.05). VAS skorları açısından 0. ve 24. saatlerde anlamlı fark izlendi (p<0.05). Magnezyum grubunda ağrı kontrolü daha iyi bulundu. Magnezyum grubunda derlenme süreleri daha kısa olup titreme oranları da daha düşüktü fakat anlamlı bulunmadı. Kan glukoz düzeyleri açısından anlamlı fark bulunmadı. Postoperatif 1.gün çalışılan CRP ve kortizol seviyelerinde anlamlı fark bulunmadı (p<0.05). Postoperatif iyileşme sürecini değerlendiren QoR-15 skorları magnezyum grubunda 135 ± 5, kontrol grubunda ise 117 ± 6 olarak hesaplandı (p<0.01). Sonuç olarak, magnezyum infüzyonunun postoperatif ağrı kontrolünü iyileştirdiği, cerrahi stres yanıtını baskıladığı düşünülmekle birlikte daha geniş vaka serilerinde yapılacak olan çalışmalara ihtiyaç vardır.

Oya Kuruşcu
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gastrointestinal endoskopik ve kolonoskopik işlemlerde deksmedetomidin ve propofolün sedatif etkilerinin spektral entropi kullanılarak karşılaştırılması

Gastrointestinal endoskopik işlemlerde hasta konforunun sağlanması ve işlemin güvenle tamamlanabilmesi için etkin ve güvenli sedasyon sağlanması büyük önem taşımaktadır. Sedasyonun derinliğinin uygun şekilde izlenmesi, olası advers etkilerin önlenmesi ve işlem başarısının artırılması açısından kritik bir unsurdur. Son yıllarda elektroensefalografiye dayalı spektral entropi monitörizasyonu, sedasyonun objektif olarak değerlendirilmesinde dikkat çeken yöntemlerden biri haline gelmiştir. Bu çalışmada, deksmedetomidin ve propofolün farklı uygulama şekillerinin sedatif etkinlikleri; spektral entropi, Modifiye Gözlemci Uyanıklık ve Sedasyon Skalası (mOAA/S), vital parametreler, memnuniyet skorları ve hasta konforu skorları üzerinden karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Çalışma; deksmedetomidin infüzyonu, propofol infüzyonu ve propofol bolus uygulanan toplam 134 hastayla, prospektif, gözlemsel olarak yürütülmüştür. Sedasyonun derinliği; yanıt entropisi (RE), durum entropisi (SE) ve mOAA/S ile takip edilmiştir. Ek olarak; ortalama arteriyel basınç, nabız, oksijen satürasyonu, endtidal karbondioksit düzeyi, Modifiye Aldrete Skoru, advers olaylar, hasta ve endoskopist memnuniyeti için Likert ölçeği, hasta konforu için Gloucester Konfor skalası verileri kaydedilmiştir. Bulgulara göre propofol infüzyon grubu daha stabil kardiyorespiratuvar parametreler sunmuş, daha hızlı sedasyon başlangıcı ve yüksek memnuniyet oranlarıyla öne çıkmıştır. Propofol bolus uygulaması daha dalgalı sedasyon seviyeleri ve propofol infüzyon grubuna göre daha yüksek dozda propofol miktarları ile öne çıkmıştır. Deksmedetomidin uygulaması ise daha fazla advers olay ve yeterli sedasyon derinliğinin sağlanamaması sebepli daha sık ek sedasyon ihtiyacı ile ilişkilendirilmiştir. Entropi değerleri ile mOAA/S skorları arasında yüksek korelasyon saptanmış, her iki yöntemin de sedasyon derinliğini güvenilir şekilde yansıttığı görülmüştür. Çalışmamızda sonuç olarak, propofol infüzyonunun endoskopik işlemlerde tercih edilebilecek güvenli ve etkin bir sedasyon stratejisi olduğu öne çıkmaktadır. Bu bilgiler ışığında sedatif ajan seçimi hasta profili, işlem süresi ve klinik gereklilikler göz önüne alınarak bireyselleştirilmelidir.

Özlem Aydın
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel sepsis modeli oluşturulan ratlarda akut akciğer hasarı üzerine omega-3 kullanımının koruyucu etkilerinin araştırılması

Sepsis, konağın enfeksiyona karşı gelişen düzensiz yanıtı sonucunda ortaya çıkan ve çoklu organ disfonksiyonu ile seyreden, yaşamı tehdit eden bir klinik tablodur. Sepsise bağlı akut akciğer hasarı (AAH), yoğun bakım yatış süresinde uzama, morbidite ve mortalite oranlarında artış ile ilişkilidir. Sepsise bağlı gelişen akciğer hasarının önlenmesine yönelik yeni tedavi yaklaşımları önem kazanmakta olup, bu çalışmada Omega-3 yağ asitlerinin AAH üzerindeki potansiyel koruyucu etkileri araştırılmıştır. Bu amaçla, toplam 32 adet dişi Wistar Albino rat rastgele dört gruba ayrılmıştır. Kontrol grubuna üç gün boyunca intraperitoneal (i.p.) olarak serum fizyolojik (SF) uygulanmıştır. LPS grubuna üç gün boyunca SF verilmiş, ardından üçüncü gün sonunda 5 mg/kg dozunda LPS i.p. uygulanmıştır. LPS+Omega-3 (LPS+O3) grubuna üç gün süreyle 0,5 g/kg dozunda i.p. Omega-3 uygulanmış ve üçüncü gün sonunda LPS verilmiştir. Omega-3 (O3) grubuna ise üç gün boyunca Omega-3 uygulanmış, üçüncü gün sonunda SF enjeksiyonu yapılmıştır. LPS uygulamasından 6 saat sonra tüm gruplardaki ratlar sakrifiye edilmiştir. Uygulamalar sonrası elde edilen akciğer dokuları, histopatolojik olarak alveoler yapı bütünlüğü; immünohistokimyasal olarak TNF-α, HSP-70 ve Cas-3 ekspresyonu; biyokimyasal olarak total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSI); genetik düzeyde ise Bax, Bcl-2, Cas-9 ve Cyt-c gen ekspresyonları yönünden analiz edilmiştir. LPS uygulanan grupta, histopatolojik düzeyde doku bütünlüğünde bozulma; immünohistokimyasal olarak inflamasyon ve hücre ölümü belirteçlerinde artış; biyokimyasal olarak artmış TOS ve OSI ile azalmış TAS değerleri; genetik düzeyde ise artmış Bax, Cas-9, Cyt-c ekspresyonları ile birlikte azalmış Bcl-2 düzeyleri saptanmıştır. LPS+Omega-3 grubunda ise bu patolojik parametrelerde anlamlı iyileşmeler gözlenmiştir. Elde edilen bulgular doğrultusunda, Omega-3 yağ asitlerinin sepsise bağlı akut akciğer hasarında koruyucu etki gösterdiği ve bu etkinin inflamasyon, oksidatif stres ve apoptoz mekanizmalarını modüle etme yoluyla ortaya çıktığı sonucuna varılmıştır. Anahtar sözcükler: Akut Akciğer Hasarı, Apoptoz, Lipopolisakkarit, Omega-3, Sepsis

Ersin Çelik
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preoperatif olarak obstrüktif uyku apnesi açısından riskli görülen hastaların VIDIAC skoru ile değerlendirilmesi

Zor hava yolu açısından önemli risk faktörlerinden biri obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) kabul edilmektedir. Son yıllarda videolaringoskop kullanımı, zor hava yolunun öngörülmesi ve yönetilmesinde önemli avantajlar sağlamaktadır. Bu prospektif gözlemsel çalışmada, NoSAS skoru ≥8 olup OUAS açısından yüksek riskli kabul edilen ve elektif cerrahi geçiren 164 hastada, preoperatif hava yolu değerlendirme parametreleri ile videolaringoskopi sırasında kaydedilen VIDIAC skoru arasındaki ilişki incelenmiştir. Cormack-Lehane sınıflaması, direkt laringoskopi sırasında glottik görünümü derecelendirmede yaygın olarak kullanılmakla birlikte, videolaringoskopi uygulamalarında gerçek entübasyon zorluklarını tam olarak yansıtmamaktadır. Bu çalışmada, Cormack-Lehane sınıflamasının yalnızca kategorik bir değerlendirme sağladığı; buna karşın VIDIAC skorunun entübasyon zorluğunu daha objektif bir şekilde öngörebileceği gösterilmiştir. Bulgularımız, erkek cinsiyet, artmış boyun çevresi, yüksek vücut kitle indeksi (VKİ), horlama öyküsü, yüksek Mallampati skoru ve Cormack-Lehane derecesinin III–IV olması durumlarının zor hava yolu olasılığını anlamlı şekilde artırdığını göstermektedir. Hastalar VIDIAC skoruna göre ≤1 ve ≥2 olarak iki gruba ayrılarak değerlendirildiğinde, artan VIDIAC skorunun entübasyon süresinde uzama, ek manevra ihtiyacı ve birden fazla uygulayıcı gereksinimi ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkili olduğu bulunmuştur (p<0.05). Özellikle yüksek Cormack-Lehane derecelerinin (III–IV) daha yüksek VIDIAC skorları ile uyumlu olduğu, bu durumun kötü glottik görünüm ile sayısal skorun birbiriyle örtüştüğünü ortaya koyduğu saptanmıştır. Yapılan istatistiksel analizler, VIDIAC skorundaki artışın bu klinik zorluklarla anlamlı düzeyde ilişkili olduğunu teyit etmektedir (p<0.05). Ayrıca, intraoperatif dönemde VIDIAC skoru ≥2 olan olgularda havayolu travması insidansında artış eğilimi izlenmiş ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0.084). Öte yandan, ekstübasyon sonrası değerlendirilen postoperatif havayolu komplikasyonları açısından anlamlı bir fark saptanmış (p=0.003); özellikle boğaz ağrısı ve ses kısıklığı, VIDIAC skoru yüksek olan hastalarda belirgin şekilde daha sık gözlenmiştir. Sonuç olarak, OUAS riski yüksek hastalarda videolaringoskopla entübasyon yapılması hava yolu yönetimini kolaylaştırmaktadır. VIDIAC skoru Cormack-Lehane sınıflamasına tamamlayıcı bir araç olarak glottik görünümü objektif ve detaylı biçimde değerlendirme olanağı sunmaktadır. VIDIAC skorunun dijital hasta kayıtlarına eklenmesinin, ileriye dönük anestezi planlamasında, uygun ekipman hazırlığında ve zor hava yolu yönetiminde hasta güvenliğinin artırılmasında katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

Büşra Gülhan
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Total kalça protezi operasyonunda sistemik traneksamik asitin etkinliğinin araştırılması

Total kalça protezi operasyonları, ileri yaş grubunda sık uygulanan ve yüksek kan kaybı riski taşıyan cerrahilerdir. Bu çalışmada traneksamik asitin yalnızca yükleme dozu ile yükleme sonrası idame tedavisinin; intraoperatif kan kaybı, perioperatif kan ürünü kullanımı, hematolojik parametreler ve hemodinamik değişiklikler üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği'nde TKP operasyonu geçiren 102 hasta prospektif olarak Eylül 2024 ile Eylül 2025 tarihleri arasında değerlendirilmiştir. Hastalar iki gruba ayrılmış; bir gruba yalnızca traneksamik asit yükleme dozu, diğer gruba ise yükleme sonrası idame tedavisi uygulanmıştır. Demografik veriler, intraoperatif kan kaybı, perioperatif transfüzyon gereksinimi, laboratuvar değerleri ve hemodinamik parametreler karşılaştırılmıştır. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Bununla birlikte, yükleme sonrası idame tedavisi uygulanan grupta hematokrit kaybının ve laktat yükselişinin daha düşük olduğu, ayrıca kan ürünü transfüzyon gereksiniminin daha az olduğu gözlenmiştir. Bu bulgular, idame tedavisinin doku perfüzyonunun sürdürülmesi ve hemodinamik stabilitenin korunmasında ek avantaj sağlayabileceğini düşündürmektedir. Traneksamik asit uygulamasında yalnız yükleme tedavisi yeterli görülmekle birlikte, idame tedavisi eklenmesi sonuçları kısmen iyileştirebilir. Daha büyük örneklem gruplarında, geç dönem komplikasyonlar ve uzun dönem etkilerin değerlendirileceği ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Rıfat Tamalı
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber spinal stabilizasyon cerrahisinde yakın kızılötesi spektroskopi (NIRS) ile rejyonel serebral oksijenasyonun değerlendirilmesi

Lomber spinal stabilizasyon cerrahisi, uzun operasyon süresi, kan kaybı ve prone pozisyon nedeniyle intraoperatif serebral oksijenasyonun bozulma riski yüksek bir girişimdir. Bu çalışmanın amacı, bu hasta grubunda bölgesel serebral oksijen satürasyonunu (rSO2) etkileyen faktörleri belirlemek ve yakın kızılötesi spektroskopisi (NIRS) takibinin klinik değerini ortaya koymaktır. Etik kurul onayı ve hasta onamı alındıktan sonra Süleyman Demirel Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı tarafından 30 Ocak 2025-30 Temmuz 2025 tarihleri arasında tarihleri arasında üç ve üzeri seviye lomber spinal stabilizasyon cerrahisi uygulanan 85 hasta prospektif gözlemsel olarak incelenmiştir. Hastalarda demografik veriler, hemodinamik parametreler, solunumsal parametreler, entropi değerleri, kanama miktarı, kan ürünleri kullanımı, prone pozisyon süresi ve intraoperatif rSO2 değerleri kaydedilmiştir. rSO2'de bazal değere göre %20'den fazla azalma veya mutlak %50'nin altına düşüş serebral desatürasyon kriteri olarak tanımlanmıştır. Hastaların %41,2'sinde intraoperatif rSO2 düşüşü saptanmıştır. Çalışmada rSO2 düşüşü ile cinsiyet, VKİ ve yaş arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Hipotansif süre rSO2 düşüşü olan grupta anlamlı olarak daha uzun bulunmuştur (p=0,005). Eritrosit süspansiyonu kullanımı rSO2 düşüşü olanlarda olmayanlara göre daha yüksek bulunmuştur (p=0,017). İntraoperatif dönemde EtCO₂ ile rSO2 arasında cerrahinin 10.–100. dakikalarında, nabız ile birçok ölçüm noktasında pozitif korelasyon gözlenmiştir. Ortalama arter basıncı ile rSO2 arasında yalnızca 80., 90. ve 100. dakikalarda anlamlı ilişki saptanmıştır. Entropi ile rSO2 arasında ise yalnızca cerrahinin 20. dakikasında negatif korelasyon bulunmuştur. Pron pozisyonun etkisi değerlendirildiğinde; supin pozisyona göre pron pozisyon verilmesi sonrası rSO2 değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş gözlemlenmiştir (p=0.004). Çalışmamız, lomber stabilizasyon cerrahisi sırasında serebral oksijenasyonun özellikle hipotansif süre ve eritrosit transfüzyonu ile yakından ilişkili olduğunu göstermektedir. Ayrıca, EtCO₂ ve KTA ile rSO2 arasındaki pozitif korelasyon, serebral oksijenasyonun hemodinamik ve solunumsal parametrelerden güçlü şekilde etkilendiğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle intraoperatif dönemde optimal hemodinamik stabilitenin sağlanması ve kan kaybının etkin yönetimi, serebral oksijenasyonu korumak için kritik öneme sahiptir. Ortaya çıkan bulgular, intraoperatif dönemde rSO2'nin yakın takibinin serebral oksijen rezervini korumada değerli bir yöntem olduğunu desteklemektedir.

Muzaffer Yavuz Tozoğlu
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Risk skorlamaları ve kan değerlerinin postoperatif yoğun bakım ihtiyacını öngörmede etkinliğinin değerlendirilmesi

Postoperatif dönemde YBÜ ihtiyacı, mortalite ve morbiditeyi doğrudan etkileyen önemli bir klinik parametredir. Cerrahi stres, anestezi süresi, komorbiditeler ve intraoperatif komplikasyonlar YBÜ gereksinimini belirleyen temel faktörlerdir. Ancak bu gereksinimi önceden öngörebilecek güvenilir biyobelirteç ve skorlamalar halen araştırılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, postoperatif YBÜ ihtiyacını öngörmede kullanılabilecek klinik (ASA, SORT, CACI skorları) ve hematolojik (NLO, PLO, MPV) parametreleri değerlendirmek ve prediktif değerlerini belirlemektir. Bu prospektif tek merkezli çalışmada çeşitli cerrahi branşlarda operasyon geçiren 995 yetişkin hasta incelenmiştir. Demografik veriler, operasyon türü (acil/elektif), malignite varlığı, anestezi tipi ve preoperatif hematolojik değerler kaydedilmiştir. ASA, SORT ve CACI skorları hesaplanmış; veriler istatistiksel olarak lojistik regresyon ve ROC analiziyle değerlendirilmiştir. Hastaların %16,3'ünde postoperatif YBÜ ihtiyacı gelişmiştir. ASA, CACI, SORT skorları, yaş, cinsiyet, malignite varlığı ve acil cerrahi uygulanması YBÜ ihtiyacıyla anlamlı ilişki göstermiştir (p<0,05). En güçlü öngörücü değişken ASA skoru olup, her 1 puan artış YBÜ ihtimalini 4,4 artırmıştır. Postoperatif YBÜ ihtiyacının öngörülmesinde ASA, CACI ve SORT skorlarının güvenilir araçlar olduğu, hemoglobin düzeylerinin bu skorlarla birlikte değerlendirildiğinde risk sınıflamasını güçlendirdiği saptanmıştır. Preoperatif dönemde bu parametrelerin rutin olarak değerlendirilmesi, yüksek riskli hastaların erken dönemde tanınarak postoperatif izlem planının uygun şekilde yapılmasına katkı sağlayacaktır.

Gülşen Dönmez Öten
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Elektif cerrahi planlanan geriatrik hastalarda açlık süresinin mide rezidüel volüm ve aspirasyon riskine etkisinin ultrasonografi eşliğinde değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışma, elektif cerrahi planlanan geriatrik hastalarda preoperatif açlık süresinin mide rezidüel volümü (MRV) ve aspirasyon riski üzerindeki etkilerini, yatak başı ultrasonografi yöntemi kullanarak değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. İleri yaş grubunda açlık protokollerinin etkinliği konusunda literatürde sınırlı veri bulunması, bu çalışmanın önemini artırmaktadır. Yöntem: Prospektif ve kesitsel olarak planlanan çalışmaya, 65 yaş ve üzeri, ASA I–II sınıfında yer alan toplam 68 hasta dâhil edildi. ASA III ve üzeri hastalar, gastrointestinal sistem hastalığı veya cerrahisi öyküsü olanlar, gebeler ve acil cerrahi gerektirenler çalışma dışı bırakıldı. Her hastanın demografik özellikleri, boy, kilo ve beden kitle indeksi kaydedildi. Preoperatif açlık süresi saat cinsinden belirlendi. Ultrasonografi ile mide antrumu sagittal düzlemde ve sağ lateral dekübit pozisyonda görüntülendi. Ön–arka ve kraniyokaudal çaplar ölçülerek antrum alanı hesaplandı, ardından validasyonu yapılmış formül kullanılarak MRV belirlendi. MRV'nin 1,5 kg/ml üzerinde olması yüksek aspirasyon riski olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların ortalama yaşı 71,85 ± 5,23 yıl, ortalama açlık süresi 13,65 ± 2,48 saat olarak bulundu. Ortalama MRV 263,52 ml (208,72–421,57) idi. Hastaların %72,1'inde MRV 1,5 kg/ml'in üzerinde olup yüksek aspirasyon riski grubunda yer aldı. Yüksek riskli ve düşük riskli gruplar arasında açlık süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p > 0,05). Beden kitle indeksi ile MRV arasında pozitif korelasyon gözlendi (p < 0,05). Sonuç: Geriatrik hastalarda mevcut kılavuzlara uygun uzun açlık sürelerine rağmen yüksek oranda artmış MRV saptanması, standart açlık protokollerinin bu yaş grubunda aspirasyon riskini önlemede yeterli olmayabileceğini düşündürmektedir. Preoperatif dönemde mide ultrasonografisinin rutin uygulanması, riskli hastaların belirlenmesine ve uygun anestezi yönetiminin planlanmasına katkı sağlayabilir. Ayrıca, yaşlı hastalarda açlık sürelerinin bireyselleştirilmesi ve gereksiz uzun açlık uygulamalarından kaçınılması, hasta konforunu artırırken aspirasyon komplikasyonlarının önlenmesine yardımcı olabilir.

Loghman Abbasov
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anestezi asistanlarının endotrakeal entübasyon performansları: Konvansiyonel laringoskopa karşı videolaringoskop

Giriş ve Amaç: Videolaringoskopların (VL) endotrakeal entübasyonda artan kullanımı, özellikle eğitim sürecindeki hekimlerde güvenliği ve etkinliği artırma potansiyeli ile dikkat çekmektedir. Bu çalışmada, zor havayolu beklenmeyen hastalarda Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı'nda görev yapan araştırma görevlilerinin klasik direkt laringoskop , Storz D-Blade ve Sensorendo MAC-Blade videolaringoskop kullanarak gerçekleştirdikleri entübasyonların başarı, süre ve komplikasyon oranlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya, 2024 Haziran – 2025 Haziran tarihleri arasında Selçuk Üniversitesi Hastanesi ameliyathanelerinde entübasyon yapılan, zor havayolu beklenmeyen toplam 810 hasta dahil edilmiştir. Tüm uygulamalar randomize şekilde gerçekleştirilmiş olup, her bir araştırma görevlisi üç farklı laringoskop tipiyle eşit sayıda entübasyon yapmıştır. Hastaların demografik verileri, ASA skorları ve havayolu değerlendirme parametreleri kaydedilmiştir. Entübasyon süreleri, Cormack-Lehane skoru, Warters ve Intubation Difficulty Scale (IDS) skorları ile komplikasyonlar incelenmiştir. İstatistiksel analizler SPSS v25.0 kullanılarak yapılmış, p<0.05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Gruplar arasında ilk geçişte başarı oranı açısından anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Ancak, videolaringoskop kullanılan gruplarda Cormack-Lehane skorlarının daha iyi olduğu gözlenmiştir. Konvansiyonel laringoskopide entübasyon süreleri daha kısa bulunurken, komplikasyon oranları videolaringoskoplara kıyasla daha yüksek olmuştur. Çalışma süresince toplam 10 komplikasyon kaydedilmiş; bunların 6'sı üst havayolu mukozasında travmaya bağlı olarak laringoskop bıçağı üzerinde gözlenen kanama, 1'i dental travma, 2'si aritmi ve 1'i desatürasyon olarak belirlenmiştir. Sonuç: Çalışmamız, zor havayolu beklenmeyen hastalarda videolaringoskopların glottik görünümü iyileştirdiğini ve komplikasyon oranlarını azalttığını, ancak ilk geçişte başarı oranında konvansiyonel yöntemlere göre anlamlı bir üstünlük sağlamadığını göstermektedir. Konvansiyonel laringoskopi daha kısa süre avantajına sahip olsa da, videolaringoskopların sağladığı güvenlik ve komplikasyon azaltıcı etkiler, rutin kullanım için önemli bir gerekçe oluşturmaktadır

Muhammet Ebubekir Karadeniz
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kas gevşetici antagonistleri olan asetilkolinesteraz inhibitörleri ile Sugammadeks'in teratojenik etkilerinin rat embriyoları üzerinde in vitro araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı, asetilkolinesteraz inhibitörü olan neostigmin ile sugammadeksin güvenilirliklerini ya da teratojenik etkilerini in-vitro ortamda hem organ taslaklarını inceleyerek hem de flow-sitometri yöntemini kullanarak araştırmaktır. Yöntem: Çalışmada 9,5 günlük rat embriyoları çıkarıldı ve in vitro olarak 48 saat boyunca rat serumunda kültüre edildi. Kontrol grubu için kültür ortamı olarak tam rat serumu kullanılırken deney gruplarında ise Sugammadeks için 50, 100, 150 ve 200 µg/mL; Neostigmin için 4, 7, 10 ve 13 µg/mL konsantrasyonlarda rat serumuna eklenmiştir. Bu ajanların embriyonik gelişim parametreleri üzerindeki doza bağımlı etkileri, morfolojik ve hücresel düzeydeki etkileri flow sitometri kullanılarak karşılaştırılmıştır. Her embriyo, herhangi bir malformasyon varlığı açısından değerlendirilmiştir. Bulgular: Sugammadeks uygulanan gruplarda morfolojik skor yalnızca en yüksek doz olan 200 µg/mL'de anlamlı olarak azalmış (p<0.05); diğer parametrelerde değişiklik olmamıştır. Hücresel düzeyde ise 100 µg/mL'den itibaren erken apoptoz oranlarında, 200 µg/mL'de ise geç apoptoz ve nekroz oranlarında belirgin artış izlenmiştir. Neostigmin gruplarında morfolojik parametreler kontrol ile benzer bulunmuş (p>0.05); ancak 4 µg/mL'den itibaren erken ve geç apoptoz, 7 µg/mL'den itibaren nekroz oranlarında anlamlı artış saptanmıştır. Sonuç: Sugammadeks yüksek doz olan 200 µg/mL'de hem morfolojik hem hücresel düzeyde hasara yol açarken, Neostigmin düşük dozlardan itibaren hücresel düzeyde apoptoz ve nekrozu artırmıştır. Bulgular, gebelik döneminde bu ajanların kullanımında dozun kritik öneme sahip olduğunu göstermektedir. Literatürde yapılan benzer in vitro çalışmalarda da morfolojik bozulma ile hücresel düzeydeki yanıtların her zaman örtüşmediği bildirilmiş olup, bu durum morfolojik değerlendirmelere ek olarak hücresel düzedeki ileri analizlerin önemini vurgulamaktadır. Bildiğimiz kadarıyla, bu çalışma teratojenik etkilerin hem organ taslaklarının incelenmesi hem de flow sitometri ile hücresel yanıtın birlikte değerlendirildiği ilk araştırmadır.

Elif Sıla Kahraman
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneyimsiz endotrakeal entübasyon uygalayıcılarında Storz C-MAC videolaringoskop ile Macintosh laringoskopların karşılaştırılması: Bir manken çalışması

Giriş ve Amaç: Endotrakeal entübasyon (ETE), havayolunun güvenliğini sağlamada temel ve hayati bir girişimdir ancak özellikle deneyimsiz uygulayıcılar için öğrenilmesi güç bir beceridir. Bu çalışma, endotrakeal entübasyon deneyimi olmayan tıp öğrencilerinde Storz C-MAC videolaringoskop ile Macintosh direkt laringoskopun karşılaştırılmasını amaçlamaktadır. İki yöntemin öğrenme eğrisi, uygulama süresi, başarı oranı ve komplikasyonlar açısından değerlendirilmesiyle, ETE eğitiminde en uygun yöntemin belirlenmesi ve öğrenci başarısının artırılması hedeflenmiştir. Yöntem: Bu çalışma, Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi etik kurul onayı ile, ETE deneyimi olmayan 100 kişiden oluşan beşinci sınıf tıp fakültesi öğrencisiyle gerçekleştirilmiştir. Katılımcılar, Macintosh direkt laringoskop ve Storz C-MAC videolaringoskop kullanarak maket üzerinde beşer kez ETE denemesi yapmıştır. Her denemede ETE'nin başarı durumu, süre, özofagus entübasyonu, dişe baskı ve süre aşımı kaydedilmiş, elde edilen veriler iki yöntem arasındaki performans ve öğrenme sürecinin değerlendirilmesinde kullanılmıştır. Çalışmanın istatistiksel analizleri SPSS 21.0 ile yapılmıştır. Çalışmamızda p<0,05 değeri anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 100 öğrencinin %46'sı kadın, %54'ü erkekti. İlk üç denemede Storz C-MAC videolaringoskop kullanılan ETE'lerin süresi Macintosh laringoskopa göre anlamlı olarak daha uzun bulundu (p<0,001; p<0,001; p=0,039), ancak dördüncü ve beşinci denemelerde iki yöntem arasında fark kalmadı (p=0,837; p=0,409). Her iki yöntemde de deneme sayısı arttıkça ETE süresi anlamlı şekilde kısaldı (p<0,001). C-MAC ile öğrenme eğrisinde belirgin bir iyileşme gözlenirken, dişe baskı oranı Macintosh laringoskopta daha yüksek saptandı (p=0,031). Katılımcıların cinsiyetine göre başarı, süre ve komplikasyon oranlarında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Sonuç: Bu çalışmada, ETE deneyimi olmayan tıp öğrencilerinde Storz C-MAC videolaringoskop ile Macintosh laringoskop karşılaştırılmıştır. İlk denemelerde C-MAC ile ETE süreleri daha uzun olsa da deneme sayısı arttıkça süreler kısalmış ve iki yöntem arasında fark kalmamıştır. Her iki cihazla da belirgin bir öğrenme eğrisi gelişmiş, C-MAC özellikle ilk denemelerde anatomik yapıların daha net görülmesini sağlamıştır. Dişe baskı oranı Macintosh'ta daha yüksek bulunmuş, cinsiyetin başarı ve süreler üzerinde etkisi saptanmamıştır. Sonuç olarak, videolaringoskop kullanımının deneyimsiz uygulayıcılarda öğrenme sürecini kolaylaştıran ve güvenli ETE becerisi kazandıran yararlı bir eğitim aracı olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Endotrakeal entübasyon, videolaringoskop, direkt laringoskop, öğrenme eğrisi, tıp öğrencileri, maket.

Alparslan Cevahir
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Genel anestezi altında kalça cerrahisi geçirecek hastalarda nosisepsiyon düzey indeksi (NOL) rehberliğinde intraoperatif remifentanil uygulaması

Amaç: Bu çalışmanın amacı, genel anestezi altında kalça cerrahisi geçiren hastalarda Nosisepsiyon Düzeyi İndeksi (NOL) rehberliğinde intraoperatif remifentanil uygulamasının opioid tüketimi ve postoperatif ağrı yönetimine etkisini araştırmaktır. Ayrıca, NOL kılavuzluğunun postoperatif morfin tüketimi, hemodinamik stabilite ve komplikasyonlara etkileri değerlendirilmiştir. Yöntem: Prospektif, tek merkezli ve randomize olarak yürütülen bu çalışmaya, kalça cerrahisi geçiren ve ASA I-III aralığında olan toplam 60 hasta dahil edilmiştir. Hastalar NOL grubuna (n=30) ve kontrol grubuna (n=30) randomize edilmiştir. NOL grubunda intraoperatif remifentanil infüzyonu, NOL değerleri 10-25 aralığında tutulacak şekilde titre edilmiştir. Kontrol grubunda ise standart klinik parametrelere göre opioid yönetimi yapılmıştır. İntraoperatif remifentanil tüketimi, hemodinamik veriler, postoperatif ağrı skorları (NRS), morfin tüketimi değerlendirilmiştir. Bulgular: Her iki grup arasında demografik ve klinik değişkenler açısından anlamlı fark yoktu. Remifentanil tüketimi NOL grubunda daha düşük olmasına rağmen istatistiksel anlamlılığa ulaşmadı (1160 µg vs. 1200 µg, p=0.165). Postoperatif dönemde NRS ağrı skorları ve PCA morfin tüketimi de benzer bulundu (22 mg vs. 19 mg, p=0.276). Hemodinamik parametreler, solunumsal değerler ve sevofluran MAC açısından gruplar arasında farklılık gözlenmedi. Literatürde NOL indeksinin opioid tüketimini ve postoperatif ağrı skorlarını azaltabileceğini bildiren çalışmalar mevcut olmakla birlikte, bu çalışmada benzer klinik sonuçlar elde edildi. Sonuç: Kalça cerrahisi geçiren hastalarda NOL indeksi rehberliğinde yapılan analjezi yönetimi, güvenli ve uygulanabilir olmakla birlikte standart yöntemlere belirgin bir üstünlük göstermemiştir. Bulgular, NOL indeksinin intraoperatif opioid titrasyonu için potansiyel bir araç olabileceğini düşündürmektedir. Ancak bu etkinin daha net gösterilebilmesi için farklı cerrahi tiplerini kapsayan, daha geniş örneklemlerle ve çok merkezli olarak yürütülecek randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Nosisepsiyon Düzeyi İndeksi (NOL), Remifentanil, Kalça Cerrahisi

Tuba Göktaş
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diz artroplastisinde Suprainguinal Fasya İliaka Bloğu (SFİB) uygulamasında adjuvan olarak eklenen deksametazonun postoperatif ağrı, analjezik tüketimi ve blok özellikleri üzerine etkisi

Amaç: Total diz artroplastisi (TDA), sıklıkla uygulanan ortopedik cerrahi prosedürlerden biridir ve genellikle yoğun postoperatif ağrıya neden olur. Bu nedenle, intravenöz, nöroaksiyel ve infiltratif tekniklerin yanı sıra, ultrasonografi eşliğinde rejyonel anestezi teknikleri de ağrı tedavisinde vazgeçilmez olmuştur. Kliniğimizde, TDA cerrahilerinde postoperatif ağrı tedavisinde suprainguinal fasya iliaka bloğu (SFİB) uygulanmaktadır. Rejyonel anestezi tekniklerinin etkinliğini artırmak ya da sürelerini uzatmak amacıyla adjuvanlar kullanılmaktadır ve deksametazon da bu adjuvanlardan biridir. Bu çalışmada, spinal anestezi altında TDA yapılan hastalarda, 50 ml lokal anestezik ile uygulanan SFİB ile lokal anestezik karışımına adjuvan olarak deksametazon eklenen hastaların postoperatif analjezik gereksinimlerini karşılaştırmayı amaçladık. Ayrıca, bu iki grupta ağrı skorları, blok süreleri, motor ve duyusal bloğun özellikleri ile derlenme kalitesine dair ölçümler yapmayı ve karşılaştırmayı hedefledik. Yöntem: Bu çalışma, üçüncü basamak bir üniversite hastanesinde yapılan prospektif, randomize kontrollü ve çift kör olarak yürütülen bir çalışmadır. TDA için planlanmış 18-75 yaş arası Amerikan Anesteziyoloji Derneği (ASA) sınıfı I-III olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Her iki grupta da bloklar cerrahinin sonunda uygulandı. Hastalar, kullanılan lokal anesteziğe göre Grup I (%0,25'lik bupivakain, 50 ml) ve Grup II (%0,25'lik bupivakain + 8 mg deksametazon, 50 ml) olarak iki gruba ayrıldı. Çalışmada hasta kontrollü analjezide opioid (morfin) gereksinimi takipler süresince kaydedildi ve hastaların ağrı şiddeti sayısal değerlendirme ölçeği (NRS) kullanılarak ölçüldü. Değerlendirilen primer sonuç, 24 saatlik kümülatif opioid tüketimiydi. Sekonder sonuçlar ise grupların postoperatif 24 saatlik takiplerinde NRS skorları, ilk opioid ihtiyacına kadar geçen süre ve kuadriseps kası motor bloğunun varlığı olarak belirlendi; ayrıca, bulantı, kusma varlığı, derlenme kalitesi skoru (QoR-15) ve TUG (3 metre yürüme) testi de belirlendi. Bulgular: Çalışmaya 59'u kadın, 21'i erkek olmak üzere toplam 80 hasta alındı (Grup I:40, Grup II:40). Gruplar arasında demografik özellikler açısından yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi ve ASA sınıflandırması verileri benzerdi. (p>0,05). Her iki grup arasında postoperatif istirahat ve hareket sırasında NRS değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,01). Ancak, Grup II'de ilk analjezik ihtiyacının zamanının uzadığı ve 24 saatlik kümülatif opioid tüketiminin daha az olduğu belirlendi (p<0,05). Kuadriseps kas güçsüzlüğü, çalışmaya katılan tüm hastalarda 24. saat sonunda negatif olarak belirlenmiş olup, her iki grupta da ilk 24 saatlik takipleri boyunca benzer seviyelerde seyretti (p>0,05). Bulantı ve kusma gibi yan etkiler her iki grupta benzer bulundu (p>0,05). 24. saat sonunda yapılan 3 metre yürüme testi süresi Grup I'de daha kısa bulundu (p<0,05). Her iki grupta da postoperatif 24. saatte yapılan QoR-15 anketinde sonuçlar benzer bulundu ve sonuçlar hastalar tarafından iyi olarak bildirildi (p>0,05). Sonuç: Bu prospektif, randomize çalışmamızda, spinal anestezi altında TDA cerrahisi uygulanan hastalarda postoperatif SFİB uygulamasına eklenen deksametazonun, adjuvan eklenmeyen gruba göre opioid gereksinimini azalttığı ve ilk analjezik tüketim zamanını geciktirdiğini belirledik. Ancak diğer postoperatif parametreler iki grup arasında benzerdi. SFİB'in TDA'da kullanımında volüm, konsantrasyon ve kombine rejyonal teknikler gibi açılardan değerlendirileceği homojenize gruplarda yürütülmüş çalışmalara ihtiyaç vardır.

DeksametazonDiz proteziSinir blokajı
Büşra Yeşilyurt
Samsun Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Total kalça artroplastisinde suprainguinal fasya iliaka bloğu (SFİB) ve kuadratus lumborum – 3 bloğunun (QLB – 3) analjezik etkinliğinin karşılaştırılması

Amaç: Total kalça artroplastisi (TKA), genellikle osteoartrit gibi durumlar sonucunda ortaya çıkan ağrı ve hareket kısıtlılığını gidermek için uygulanan bir ortopedik cerrahi işlemdir ve postoperatif şiddetli ağrıya sebep olabilmektedir. Bu ağrının yönetimi için multimodal analjezinin de oldukça önemli bir parçası olan birçok periferik sinir bloğu geliştirilmiştir. Suprainguinal fasya iliaka bloğu (SFİB) ve anterior kuadratus lumborum bloğu (a-QLB) TKA'da postoperatif analjezi amacıyla kullanılan iki rejyonel anestezi tekniğidir. Bu çalışmada spinal anestezi altında posterior yaklaşımla TKA cerrahisi uygulanan hastalarda SFİB ile a-QLB tekniklerinin analjezik etkinliklerini karşılaştırmayı amaçladık. Yöntem: Bu çalışma Samsun Üniversitesi, Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde prospektif, randomize ve çift kör olarak yürütüldü. Spinal anestezi altında elektif TKA planlanmış, 18-75 yaş aralığında, Amerikan Anesteziyoloji Derneği (ASA) sınıfı I-II-II olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Randomizasyon sonrası hastalar SFİB ve a-QLB olmak üzere iki gruba ayrıldı. Her iki grupta blok işlemi cerrahiden sonra ultrason eşliğinde uygulandı. Bu çalışmada birincil sonlanım noktamız 24 saatlik kümülatif morfin tüketimiydi ve iki grubun analjezik etkinliği bu parametreye göre karşılaştırıldı. İkincil ölçümlerimiz; ilk analjezi zamanı, postoperatif ağrı skoru, kuadriseps kas güçsüzlüğü, bulantı-kusma ve QoR-15 anket sonuçlarıydı. Bulgular: Çalışmaya 35'i kadın, 30'u erkek olmak üzere toplam 65 hasta alındı. (Grup SFİB: 33, Grup a-QLB: 32). 24 saatlik kümülatif morfin tüketimleri SFİB grubunda ortalama 9.94 ± 7.64 mg, a-QLB grubunda 11.31 ± 6.85 mg bulundu ve iki grup arasında tüm zaman dilimlerinde istatistiksel olarak fark bulunmadı (p>0,05). Aynı zamanda NRS değerleri iki grup arasında benzerdi (p>0,05). İlk analjezi zamanı SFİB grubunda daha uzun olmakla birlikte iki grup arasında anlamlı fark görülmedi (p>0,05). Postoperatif 24. saatte kuadriseps kaç güçsüzlüğü görülen hasta sayısı, SFİB grubunda a-QLB grubuna göre daha fazlaydı (p<0,05). Bulantı-kusma insidansı her iki grupta benzer bulundu (p>0,05). Her iki gruba da postoperatif 24. saatte yapılan QoR-15 sonuçları benzer bulundu ve sonuçlar hastalar tarafından genellikle orta-iyi şeklinde bildirildi. Sonuçlar: Bu çalışmada, spinal anestezi altında TKA cerrahisi uygulanan hastalarda postoperatif yapılan SFİB ve a-QLB'nin, analjezik gereksinimleri ve ağrı skorları açısından birbirine üstünlüğü bulunamadı. Ancak SFİB grubunda blok ilişkili komplikasyonlardan biri olarak değerlendirilebilecek uzamış kuadriseps kas güçsüzlüğü a-QLB grubuna göre daha fazla hastada görüldü. Bu bulgular, TKA sonrası ağrı yönetiminde her iki tekniğin de uygulanabilir olduğunu gösterse de farklı volüm ve konsantrasyonlarla yapılan blok uygulamalarının karşılaştırıldığı randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.

Ramazan Burak Ferli
Samsun Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Artroskopik omuz cerrahisi uygulanan hastalarda kostaklavikular ve yüzeyel servikal pleksus blok kombinasyonunun subomohyoid plan blok ile postoperatif analjezik etkinlik açısından karşılaştırılması

Amaç: Artroskopik omuz cerrahisi çoğunlukla rotator kaf yırtığı, tekrarlayan omuz çıkıkları gibi omuz patolojilerinin neden olduğu ağrı ve hareket kısıtlılığını gidermek amacıyla uygulanan ortopedik cerrahi prosedürdür. Bu cerrahi prosedür, genellikle şiddetli postoperatif ağrı ile ilişkilidir. Multimodal analjezinin bir parçası olan periferik sinir blokları, postoperatif ağrının yönetiminde opioid tüketimini azaltan etkili bir yöntemdir. İnterskalen blok (İSB), omuz cerrahisinde yaygın olarak kullanılan ve altın standart olarak kabul edilen bir bölgesel tekniktir. Ancak, İSB'de frenik sinir blokajı ve buna bağlı hemidiyafram paralizisi riski yüksektir ve bu durum ciddi solunum komplikasyonlarına neden olabilir. Bu nedenle zaman içerisinde, diyafram koruyucu blok teknikleri geliştirilmiştir. Subomohyoid plan (SOP) blok, kostaklavikuler (KK) blok ve yüzeyel servikal (YS) blok bu tekniklere örnek olarak verilebilir. Bu çalışmada genel anestezi altında artroskopik omuz cerrahisi uygulanan hastalarda SOP blok ve KK+YS blok kombinasyonunun postoperatif analjezik etkinliklerini karşılaştırmayı amaçladık. Yöntem: Bu çalışma prospektif, randomize ve çift kör olarak Samsun Üniversitesi, Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde, Ocak 2023 - Mayıs 2024 tarihleri arasında yürütüldü. Genel anestezi altında tek taraflı artroskopik omuz cerrahisi planlanan hastalardan; 18-75 yaş aralığında, Amerikan Anesteziyoloji Derneği (ASA) sınıfı I, II ve III olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar SOP ve KK+YS şeklinde randomize edilerek iki gruba ayrıldı. Bloklar preoperatif dönemde ultrason kılavuzluğunda uygulandı ve hastalar postoperatif 24 saat takip edildi. Birincil sonlanım noktası 24 saatlik kümülatif morfin tüketimiydi. İkincil ölçümlerimiz; 1, 3, 6, 12, 18 ve 24. saatlerdeki postoperatif ağrı skoru, ilk analjezi talep zamanı, motor blok ve hemidiyafram paralizisi varlığı, bulantı-kusma insidansı ve QoR-15 anket sonuçlarını içeriyordu. Bulgular: Çalışmaya 28 kadın ve 33 erkek olmak üzere toplam 61 hasta alındı. (Grup SOP: 31, Grup KK+YS: 30). Postoperatif 24. saat kümülatif morfin tüketimleri SOP grupta ortalama 4.10±3.06 mg ve KK+YS grupta 3.60±3.10 mg olarak bulundu ve gruplar arasında tüm zaman dilimlerinde istatistiksel anlamlı fark tespit edilmedi (p>0,05). Gruplar arası istirahat ve hareketle NRS skorları benzerdi. İlk analjezi talep zamanı ve motor blok gelişen hasta sayısı KK+YS grupta anlamlı derecede daha fazlaydı (p<0,05). Hiçbir hastada hemidiyafram paralizisi tespit edilmedi. Bulantı-kusma ve QoR-15 anket sonuçları iki grup arasında benzer bulundu. Sonuçlar: Bu çalışmada, artroskopik omuz cerrahisi geçiren hastalarda SOP blok ile KK+YS blok arasında postoperatif analjezik gereksinimleri ve ağrı skorları açısından fark bulunmadı. Ancak ilk analjezik talep zamanı KK+YS grupta daha uzundu. Bu sonuç blok etki süresi hakkında fikir verebilir. Bulgular her iki tekniğinde artroskopik omuz cerrahisi sonrası ağrı yönetiminde etkin ve uygulanabilir olduğunu göstermekle birlikte farklı volüm ve konsantrasyonlarla yapılan blok tekniklerinin karşılaştırıldığı randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.

Omuz ağrısıPostoperatif ağrıSinir blokajı
Kadem Koç
Samsun Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Siyatik sinir bloğu yapılan ratlarda intravenöz lipid emülsiyon uygulamasının motor blok süresine etkisi

Amaç: Periferik sinir blokları, hem cerrahi anestezi yönetiminde hem de multimodal analjezi stratejilerinde etkili bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Lokal anestezik toksisitesinde tedavi amacıyla kullanılan intravenöz lipid emülsiyonu (İLE), lokal anesteziye bağlı blok süresini kısaltabilmektedir. Bu deneysel çalışmada, perkütan teknik ile siyatik sinir bloğu uygulanan ratlarda, intravenöz uygulanan İLE ve Serum Fizyolojik (SF)'in motor blok süresine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık.Yöntem: Bu deneysel çalışma Ondokuz Mayıs Üniversitesi Deney Hayvanları Uygulama ve Araştırma Merkezi (DEHAM)'nde randomize ve çift kör olarak yürütüldü. Tek taraflı siyatik sinir bloğu uygulanan 20 tane Wistar Albino türü erkek rat çalışmaya dahil edildi. Randomizasyon sonrası ratlar İLE (Grup L) ve Serum Fizyolojik (Grup S) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Grup S'ye iv 7,5 ml/kg Serum Fizyolojik, Grup L'ye iv 7,5 ml/kg %20 lipid çözeltisi uygulandı. Motor, duyu ve derin duyu blok süreleri işlem sonrası araştırma gruplarını bilmeyen bir araştırmacı tarafından 0.,1.,5.,10.dk ve sonraki her 10 dk da bir blok ortadan kalkana kadar değerlendirildi. Bu çalışmada birincil ölçümümüz motor blok etkisinin geri dönme süresiydi. İkincil olarak ise duyu ve derin duyu bloklarının geri dönme süreleri değerlendirildi.Bulgular: Çalışmaya ortalama ağırlıkları 355 gram (g) olan ve normal motor aktiviteye sahip 20 adet Wistar Albino türü erkek rat dahil edildi. (Grup S: 10, Grup L: 10). Siyatik sinir bloğu sonrası motor fonksiyonun geri dönme süreleri Grup S' de ortalama 94 ± 6.9 dk, Grup L' de 36 ± 8.4 dk bulundu. İki grup arasında motor fonksiyon açısından siyatik bloğun tersine çevrilmesine kadar geçen sürede istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (P < 0.05). Duyu bloğu etki süresi ortalama Grup S için 104 ± 5.1 dk, Grup L için 45 ± 9.7 dk; derin duyu bloğu etki süresi Grup S için 104 ± 11.7 dk, Grup L için 43 ± 11.5 dk idi. İki grup arasında duyu ve derin duyu fonksiyonunun geri dönmesine kadar geçen sürede de istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (P < 0.05).Sonuçlar: Bu çalışmada, perkütan yaklaşımla siyatik sinir bloğu yapılan ratlara İLE uygulamasının motor blok süresini kısalttığını gözlemledik. Aynı zamanda İLE uygulaması sonrası duyu ve derin duyu blok sürelerinde de kısalmalar tespit ettik. Elde edilen veriler periferik sinir bloklarında İLE'nin blok süresini kısaltmış olduğunu gösterse de klinik uygulamalara yön verebilmesi için daha kapsamlı randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.

Özge Kömpe Demir
Samsun Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endotrakeal tüp kaf basınçlarının monitörize edilerek belirli aralıkta tutulmasının cerrahi sonrası öksürük, boğaz ağrısı, ses kısıklığı insidansı üzerine etkisi

Mahmudova. Kh. Endotrakeal tüp kaf basınçlarının monitörize edilerek belirli aralıkta tutulmasının cerrahi sonrası öksürük, boğaz ağrısı, ses kısıklığı insidansı üzerine etkisi. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD. Uzmanlık Tezi. Ankara 2024. Günümüzde kullanılan yüksek hacim-düşük basınçlı tüpler için güvenli kaf basınç aralığı 20-30 cmH2O olarak tanımlanmakla birlikte operasyon odalarında rutin kaf basıncı takibi yapılmamaktadır. Bu çalışmanın amacı kör olarak şişirilen kaflarla kaf basıncı takibi yapılarak şişirilen kaflar arasında anlamlı bir basınç farkı bulunup bulunmadığını ve eğer varsa bu basıncın trakea üzerindeki etkilerinin klinik olarak belirlenebilen boğaz ağrısı, ses kısıklığı, öksürük parametreleri üzerine etkisini araştırmaktır. Prospektif, randomize, kontrollü, çift kör çalışmaya dahil edilen hastalar kaf monitörizasyonu yapılarak basınçları kontrol altında tutulan çalışma grubu (n=163) ve kontrol grubu (n=100) olmak üzere iki gruba ayrılmışlardır. Çalışma grubu bir invaziv basınçölçer sistem ile sürekli monitörize edilmiştir. Buna ek olarak gruplara kör olan bir araştırmacı her iki grupta entübasyon yapıldıktan sonra, ekstübasyon öncesi ve uzun süren vakalarda entübasyon sonrası 3. saatte manometre yardımıyla endotrakeal tüp kaf basıncını ölçmüştür. Ameliyat sonrası hastalar, çalışma gruplarına kör bir başka araştırmacı tarafından (2. ve 24. saatte VAS skorlaması yardımıyla) boğaz ağrısı, öksürük ve ses kısıklığı açısından değerlendirilmiştir. İstatistiksel değerlendirme Statistical Package for Social Sciences for Windows 20 (SPSS-IBM SPSS Inc., Chicago, IL) programı kullanılarak yapılmıştır. 2. saat ve 24. saat boğaz ağrısının kaf basınç monitörizasyonu yapılan grupta anlamlı derece daha az olduğu görülmüştür (2. saat boğaz ağrısı için p=0,00 24. saat boğaz ağrısı için p=0,02). Ses kısıklığı ve öksürük açısından gruplar arasında bir fark tespit edilmemiştir. Manometre ölçümlerinin de aynı kapalı sistemdeki havayı kullanması nedeniyle basıncı düşürdüğü tespit edilmiştir, daha önce de bazı araştırmacıların belirttiği bu durumun niceliğinin daha detaylı çalışılması gerekmektedir. Sonuç olarak, intraoperatif ETT kaf basıncı monitörizasyonunun boğaz ağrısı ve bu ağrıya sebep olan mukozal iskeminin önlenmesinde etkili olabileceği görülmüştür

Kheyrana Mahmudova
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pierre robin sekansı olan bebeklerde glidescope® titanium (verathon) ve flexible ıntubation video endoscope® (fıve, storz)'un entübasyon başarısı açısından karşılaştırılması

Fleksibl fiberoptik bronkoskopi (FFB), bilinen veya beklenen zor havayolu olan erişkin ve çocuklar için altın standart olarak kabul edilmektedir. Yeni nesil videolaringoskopi sistemleri de zor havayolu öngörülen pediatrik hasta grubunda, FFB'a alternatif olarak başarı ile kullanılmaktadır. Pierre Robin Sekans (PRS)'lı hasta grubunda havayolu yönetimi, glossopitoz, mikrognati ve havayolu obstrüksiyonu içeren klasik triad ve eşlik edebilecek sendrom ve anomaliler nedeniyle zordur. Bu hasta grubunda ileri havayolu tekniklerinin kullanılması gerektiği açıktır. Ancak literatüde bu ileri havayolu tekniklerinin başarısını ya da birbirine üstünlüğünü gösteren çalışma pek yoktur. Bu çalışma ile, PRS'li 12 ayın altındaki hasta grubunda FFB ve Glidescope cihazlarının entübasyon başarısı ve entübasyon süresi açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız prospektif randomize kontrollü bir çalışmadır. Etik kurul onayı alındıktan sonra Mart 2021- Aralık 2023 tarihleri arasında, 12 aydan küçük, elektif olarak genel anestezi altında cerrahiye alınmış olan Pierre Robin Sekans'lı hastalarda Flexible Intubation Video Endoscope (FIVE)® ya da GlideScope® Titanium cihazları ile entübasyon başarısı ve entübasyon süreleri karşılaştırılmıştır. Hastaların yaşı, vücut ağırlığı, boyu, cinsiyeti gibi antropometrik bilgileri; ağız açıklığı (AA), tiromental mesafe (TMM), frontal düzlem-çene mesafesi (FPCD), FPCD/ağırlık indeksi dahil olmak üzere preoperatif havayolu muayene ölçümleri kaydedilmiştir. Hastalar randomize edilerek alanında deneyimli 2 öğretim üyesi tarafından FFB ya da Glidescope ile entübe edilmişlerdir. Kör olmayan bir araştırma görevlisi tarafından ilk denemedeki entübasyon başarısı, entübasyon süresi, glottik görüntüleme zamanı ve komplikasyonlar kaydedilmiştir. Her iki cihaz bu parametreler açısından karşılaştırılmıştır. Çalışmamıza FFB grubunda 23, Glidescope grubunda 27 olmak üzere PRS'li 50 hasta dahil edilmiştir. Her iki hasta grubu arasında yaş, cinsiyet, antropometrik ölçümler, ağız açıklığı, TMM, FPCD, FPCD/ağırlık indeksi açısından istatistiksel olarak fark yoktu. Çalışmamızda her iki cihazın ilk denemedeki entübasyon başarısı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (Glidescope ve FFB için sırasıyla %81,5 ve %87 (p=0,430)) Ortanca entübasyon süreleri Glidescope grubunda 35 sn (20-59 sn, IQR=10,5), FFB grubunda ise 40 sn (23-127s, IQR=18) idi ve Glidescope grubunda istatistiksel olarak da anlamlı şekilde entübasyon süresi daha kısaydı (p=0,032). ETT geçiş süreleri her iki grupta da benzer olduğundan, bu farklılık en iyi glottik görüntü elde edilme zamanından kaynaklanmaktaydı. Ortanca en iyi glottik görüntü elde edilme zamanı Glidescope grubunda 9,5 sn (4-40 sn, IQR;7,5) ve FFB grubunda 16 sn (8-70 sn, IQR;14) idi (p=0,002). Ancak, bu farklılığın klinik olarak anlamlı olup olmadığı net olarak söylenemez. Nitekim, çalışma grubumuzda da işlem esnasındaki komplikasyon oranları benzerdi (Glidescope grubunda %18,5, FFB grubunda %13 p=0,711). PRS'li hasta grubunda preoperatif zor havayolunu öngörmede doğruluk ve güvenilirliği kanıtlanmış bir test mevcut değildir. Literatür taramalarında; AA, TMM, FPCD ölçüm değerleri açısından pediatrik referans değerlerin tartışmalı olduğu ve uygun referans değerler açısından daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu görülmektedir. Çalışmamızda Glidescope ve FFB ile ilk entübasyon başarısını benzer bulduk. İki tekniğin de birbirine üstünlüğü konusunda daha detaylı çalışmalara gereksinim olsa da; ileri havayolu tekniklerinin öncelikli olarak seçilmesi gerektiğini ve girişim sayısını azaltarak güvenle kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Fiberoptik bronkoskop, videolaringoskopi, zor havayolu, Pierre Robin Sekans.

Begüm Ercan
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Elektrokonvülsif terapi uygulanan hastalarda genel anestezik ve kas gevşetici ilaçların hastaların hemodinamisine ve elektrokonvülsif terapi parametrelerine etkilerinin karşılaştırılması

Bu çalışmada kliniğimizde Elektrokonvülsif terapide (EKT) kullanılan genel anestezik ve kas gevşetici ajanların hemodinami ve EKT parametrelerine etkilerinin retrospektif olarak karşılaştırılması amaçlanmıştır. Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Araştırma Etik Kurulundan 19 Aralık 2023 tarihli 2023/09-56 karar numarası ile onay alındıktan sonra Hacettepe Üniversitesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniğinde 2009 – 2020 arasında EKT uygulanıp Anesteziyoloji ve Reanimasyon ABD tarafından anestezisi verilen 18 yaş ve üstü unipolar ve bipolar depresyon hastalarının kayıtları incelenmiştir. EKT indüksiyonunda genel anestezik olarak propofol, ketofol, tiyopental, etomidat; kas gevşetici olarak roküronyum ve süksinilkolin kullanılmıştır. Seanslarda elde edilen hemodinamik veriler, nöbet süreleri, aspirasyon ve atropin uygulama verileri; hastaların yaşı, kullanılan genel anestezik ilaçlar ve kas gevşetici ilaçlar kayıtlardan incelenerek doğrusal karma etkiler modeliyle analiz edilmiştir. Toplam 120 hastanın 1092 EKT seansının verileri incelendi. Genel anestezik ajanların dağılımında ketofol kullanılan hastaların yaş ortalaması (42,71 ± 10,877), tiyopental kullanılan hastaların yaş ortalamasından (57,13 ± 18,172) düşük bulundu (p=0,021). Genel anestezik ajanların ve kas gevşetici ajanların dağılımı Ki-kare testiyle değerlendirildi, homojen olmadığı tespit edildi (p<0,001). EKT seanslarında etomidat kullanımının ketofol kullanımına göre sistolik kan basıncını daha fazla artırdığı (p<0,045), tiyopentalin propofole göre diyastolik kan basıncını daha fazla artırdığı, ketofolün etomidata göre kalp atım hızını daha fazla artırdığı bulundu (p=0,002) EKT seanslarında tiyopental ve etomidat, aspirasyon gereksinimi ile propofol ve ketofole göre daha fazla ilişkili bulundu (p<0,001). Ketofolün, propofole göre daha fazla aspirasyona neden olduğu bulundu (p=0,033). Kas gevşetici ajanların aspirasyon gereksiniminiyle birlikteliği Ki-kare testiyle değerlendirildiğinde süksinilkolin kullanılan seanslarda daha sık aspirasyon yapıldığı saptandı (p<0,001). İncelenen EKT seanslarında ketofol kullanılan seansların propofol kullanılan seanslara göre aspirasyonla daha yakın ilişkide olduğu görüldü (p=0,029). Kas gevşeticilerin ikili karşılaştırmasında süksinilkolinin roküronyuma göre atropin kullanımıyla daha ilişkili olduğu görüldü (p<0,05). Etomidatın EKT hastalarında daha uzun nöbet süreleriyle ilişkili olduğu bulundu. Kas gevşetici ajanların santral nöbet sürelerine etkilerinde bir farklılık bulunmazken periferik nöbet süreleri incelendiğinde roküronyum, süksinilkoline göre daha uzun nöbet süreleriyle ilişkilendirildi (p=0,015). Bu araştırmada, EKT sırasında kullanılan dört indüksiyon ajanı (propofol, ketofol, tiyopental, etomidat) ve iki kas gevşetici ajanının (roküronyum, süksinilkolin) etkilerini değerlendirdik. Propofol ve ketofol, kan basıncını daha etkili bir şekilde düşürüp aspirasyon ihtiyacını azaltırken ketofol kalp atım hızını etomidata göre daha fazla artırmıştır. Roküronyum ve süksinilkolin arasında hemodinamik etkilerde fark bulunmamış, ancak roküronyum daha uzun periferik nöbet sürelerine yol açmıştır. Çalışmada ajanların dozları ve hasta komorbiditeleri incelenmemiş olup, grupların homojen olmaması sonuçların değerlendirilmesini kısıtlamıştır. Homojen gruplarla yapılacak randomize prospektif çalışmalar klinik pratik uygulama için daha güvenilir ve literatüre ışık tutacak bilgiler verecektir. Anahtar Kelimeler: Elektrokonvülsif Terapi (EKT), Genel Anestezik İlaçlar, Kas Gevşetici İlaçlar, Hemodinami, Nöbet Süreleri

Emre Onur Bal
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nissen fundoplikasyon cerrahisi geçiren çocuk hastalarda postoperatif yoğun bakım ihtiyacını etkileyen faktörlerin anestezik açıdan değerlendirilmesi: retrospektif çalışma

Bu çalışmadaki amacımız özellikle fonksiyonel kapasitesi düşük ve nörolojik, kardiyak, akciğer ilişkili hastalıkların sık eşlik ettiği Nissen Fundoplikasyon (NF) cerrahisi geçiren çocuk hastaların postoperatif yoğun bakım ihtiyaçlarını arttıran faktörleri araştırmaktır. Çalışmamıza 01 Ocak 2018 ve 01 Ocak 2023 yılları arasında NF geçiren, 18 yaşın altında 98 vaka dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, vücut ağırlığı, preoperatif BUN, albumin değerleri ve bunlara ek olarak cerrahi tipi, eşlik eden nörolojik, kardiyak, tekrarlayan akciğer enfeksiyonu ve preoperatif antibiyotik kullanımı kaydedildi. Toplam yoğun bakıma çıkma oranı %33,7 iken, entübe halde çıkma oranı %11,2 ve postoperatif solunum yetmezliği oranı %5,1 olarak bulundu. Cerrahi sonrası yoğun bakım ihtiyacını öngörmede albumin düzeyindeki azalmanın diğer faktörlerden bağımsız bir risk faktörü olduğu gözlendi. Albumin düzeyi arttıkça cerrahi sonrası yoğun bakım gereksinimi istatistiksel anlamlı olarak azalmaktaydı (OR=0,186; %95 CI: 0,061-0,564 ve p=0,003). İstatistiksel olarak anlamlı bir ilişki göstermemesine rağmen, postoperatif yoğun bakıma çıkarılan grupta nörolojik hastalık, tekrarlayan akciğer enfeksiyonu ve hem nörolojik bozukluk hem de tekrarlayan akciğer enfeksiyonunun birlikte görülme sıklıkları daha yüksek bulundu (p=0,095; p=0,115 ve p=0,102). Benzer şekilde postoperatif yoğun bakıma çıkarılan grupta ameliyat öncesi pnömoni nedeniyle antibiyotik kullanım sıklığı daha yüksek olmasına rağmen söz konusu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,272). Sonuç olarak, NF cerrahisi geçiren çocuk hastaların cerrahi sonrası yoğun bakım ihtiyacını belirlemede, preoperatif albumin seviyesinin anlamlı bir risk faktörü olabileceği, bununla birlikte eşlik eden tekrarlayan akciğer enfeksiyonu veya nörolojik hastalığın da postoperatif yoğun bakım ihtiyacını belirlemede önemli faktörler olabileceği gösterildi. Anahtar Kelimeler: Nissen Fundoplikasyonu, postoperatif yoğun bakım, çocuk yoğun bakım

Gizem Dağhan
Hacettepe University
2024
00