Yeditepe University
Discipline

Periodontology

Yeditepe University

472

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Peri-implant ve periodontal doku sağlığı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Bu kesitsel araştırmanın amacı, periodontal ve peri-implant doku sağlığı arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Çalışmaya yaşları 24-88 arasında değişen 159 hasta ve 451 dental implant dahil edildi. Tüm implantların ve dişlerin CD, GI, SK, PI, MÇ, süpürasyon, KKK ölçümleri kaydedildi. Ölçümler sonucunda implantlar, peri-implant mukozitis ve peri-implantitis; hastalar, gingivitis ve periodontitis olarak kategorize edildi. Periodontitis hastaları şiddeti (evre 1,2,3,4) ve derecesine (A,B,C) göre ayrıldı. Klinik ve radyolojik veriler, Mann-Whitney U, Kruskal Wallis, Pearson ki- Kare, Dunn testi, Monte Carlo düzeltmeli Fisher Exact testi, Bonferroni düzeltmeli z testi ve Spearman's rho korelasyon testi kullanılarak istatistiksel olarak analiz edildi. Peri-implant parametreler ile peridontal hastalık arasındaki potansiyel ilişkileri test etmek ve olası risk faktörlerini değerlendirmek için Robust Regresyon analizi ve binary lojistik regresyon analizi yapıldı. 203 implantta (% 45) peridontal durumun gingivitis olduğu, 248 implantta (%55) periodontitis olduğu bulundu. Periodontal durumu periodontitis olan 248 implanttan periodontitisin şiddetine göre 34'ü (%13,7) Evre1, 65'i (%26,1) Evre2, 61'i (%24,5) Evre3, 89'u (35,7) Evre4'e; periodontitisin derecesine göre 82'si (%32,9) Derece A'ya, 108'i (%43,4) Derece B'ye, 59'u (%23,7) Derece C'ye sahipti. Periodontal hastalığın peri-implant CD, PI, KKK, süpürasyon varlığı ve peri-implantitis varlığı ile pozitif şekilde korele olduğu tespit edildi (p<0.05). Periodontal durumu gingivitis olan implantlarda daha az CD, PI, KKK, süpürasyon ve peri-implantitis saptandı (p<0,05). Ancak GI, SK ve MÇ'de gruplar arası fark bulunmadı (p>0,05). İmplant düzeyinde periodontitis şiddetinin peri-implant CD, PI, GI, SK, KKK, süpürasyon ve peri-implantitis varlığı ile; periodontitis derecesinin PI ile pozitif şekilde korele olduğu tespit edildi (p<0.05). Ancak hasta düzeyinde periodontitisin şiddeti ve derecesi ile CD, PI, GI, SK, KKK, MÇ, süpürasyon varlığı ve peri-implant hastalık arasında istatistiksel olarak anlamlı bir bağlantı bulunmadı (p>0,05) . Peri-implant hastalığın implanta komşu diş CD ve KAK ile pozitif şekilde korele olduğu tespit edildi (p<0.05). Peri-implantitisli implantlara komşu dişlerde daha fazla CD ve KAK olduğu saptandı (p<0.05). İmplant düzeyinde peri-implantitis riski periodontitis hastalarında gingivitis olanlara göre 6,33 (1/0,158) birim; hasta düzeyinde ise 8,59 birim daha fazladır (p<0,001). Periodontal hastalık ile peri-implant hastalık ilişkili bulunmuştur. Periodontal durum kötüleştikçe peri-implantitis riski artmaktadır. Peri-implant doku sağlığının sürdürülebilmesi için sağlıklı periodontal durumun da sağlanması, korunması ve idame edilmesi önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Periodontal hastalık, Peri-implant hastalık, Dental implant

Deniz Gençay
Trakya University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Periodontitis hastalarında cerrahi olmayan periodontal tedaviyi takiben gelişen dentin hassasiyetinin Gluma, Er,Cr: YSGG lazer ve kombinasyonuyla tedavisi sonrasında hastaların hassasiyet algısındaki değişimin değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı Evre III-IV periodontitis hastalarında cerrahi olmayan periodontal tedavi sonrası oluşan dentin hassasiyetinin dentin hassasiyet giderici ajan olan Gluma®, Er,Cr:YSGG lazer ve kombinasyonuyla tedavisinin sonrasında ağrı ve hassasiyet algısının değerlendirilmesidir. Periodontitis hastası olan 62 hastanın cerrahi olmayan periodontal tedavisi yapıldı. Tedaviden 24 saat sonra hastalar tekrar kliniğe çağırılarak hava uyaranlı VAS ve Schiff ölçümlerine göre; VAS değeri 4'ten büyük Schiff değeri 2 veya 3 olan 2 tane diş rastgele belirlendi, dahil edilme kritlerini sağlayan 52 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışma randomize, kontrollü ve paralel olarak planlandı. 52 hasta randomize olarak 3 gruba atandı. 1. Grup Gluma® hassasiyet giderici uygulandı, 2. Grup Er,Cr:YSGG lazer ve 3. Grup önce Gluma® sonrasında Er,Cr:YYSGG lazer uygulandı.Gruplar uygulama sonrası 1. Hafta, 2.hafta, 1.ay, 2.ay ve 6.ay dentin hassasiyeti olan hastalar tekrardan kliniğe çağırılarak hassasiyet değerlerine bakıldı.Kontrol seanslarında 4 kişi çalışmadan ayrıldı ve 48 hastayla çalışma tamamlandı. İstatistiksel analiz sonuçlarına göre, her üç tedavi yöntemi de dentin hassasiyetinin azaltılmasında 6.aya kadar etkili bulunmuştur; ancak gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Gluma® uygulamasında VAS ve Schiff skorları 1. aya kadar azalmış, ardından 6.ayda artış seyretmiştir. Er,Cr:YSGG lazer uygulamasında VAS skoru 1. haftada en düşük seviyeye ulaşmış ve sonrasında sabit kalmış, 6.ayda tekrardan artmıştır; ancak Schiff skoru 1. aya kadar azalmış, 2. ayda ve 6.ay artış eğilimi göstermiştir. Kombinasyon grubunda ise VAS ve Schiff skorları tüm zaman diliminde genel olarak azalma eğiliminde, 6.ay ise artış eğilimindedir. Dentin hassasiyeti tedavisinde kullanılan 3 tedavi yöntemi de güvenle kullanılabilmektedir. Anahtar kelimeler; cerrahi olmayan periodontal tedavi, dentin hassasiyeti, Gluma® hassasiyet giderici, Er,Cr:YSGG lazer

Gözde Erdoğan
Trakya University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sabit implant tedavilerinde restorasyon marjini – alveoler kret arası mesafenin marjinal kemik kaybına etkisi

Bu kesitsel çalışmanın amacı, sabit implant tedavilerinde RM-AK mesafenin peri-implant MKK ve CD üzerine etkilerini değerlendirmek; ayrıca bu parametrelerin KMG ve KMF ile ilişkisini klinik ve radyolojik olarak incelemektir. Çalışmaya yaşları 34-80 arasında değişen 114 hasta ve 531 implant dahil edildi. Tüm implantların RM-AK mesafesi, CD, GI, mSKI, PI, MKK, KMG, KMF ölçümleri kaydedildi. İmplantlar; RM-AK mesafesi olarak (<1,5 mm) ve (≥ 1,5 mm), KMG olarak yetersiz KMG olan (<2 mm) ve yeterli KMG olan (≥2 mm), KMF olarak ince ve kalın olarak kategorize edilmiştir. Klinik ve radyolojik veriler Mann–Whitney U, Kruskal Wallis, Ki Kare ve Spearman korelasyon testi kullanılarak istatistiksel olarak analiz edildi. Örneklemin %27,1'i (n=144) RM–AK <1,5 mm, %72,9'u (n=387) ise ≥1,5 mm olarak sınıflandırılmıştır. RM-AK <1,5 mm olan implantlarda, CD daha fazla tespit edilmiştir (p<0,05) ve MKK daha fazla gözlenmiştir (p<0,05). Katılımcılarda implantların KMG <2 mm %30,1 (n=160) ve KMG ≥2mm olan katılımcıların oranı 69,9% (n=371) olduğu görülmektedir. Yetersiz keratinize mukoza olan bireylerde peri-implantitis ve mukozitis görülme riski anlamlı derecede yüksektir (p<0,05). KMG <2 mm ve KMG ≥ 2 mm olan implantlarda CD ile ilişki tespit edilmemiştir (p>0.05). KMG <2 mm olan implantlarda GI, mSKI, PI, anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). İmplantların %51,0 (n = 271) kalın diş eti fenotipi, %49,0 (n = 260) ise ince diş eti fenotipi ile çevrelendiği tespit edilmiştir. İnce keratinize mukoza fenotipi peri-implantitis görülme oranının anlamlı derecede yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). İnce ve kalın keratinize mukoza fenotipiyle CD arasında ilişki bulunmamıştır (p>0.05). İnce mukoza fenotipinde GI, mSKI, PI anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.05). Çalışmada RM–AK mesafesinin <1,5 mm olması, yetersiz keratinize mukoza varlığı ve ince diş eti fenotipinin peri-implantitis gelişimi ve mukozal enflamasyonla anlamlı ilişki gösterdiği bulunmuştur. RM-AK mesafesinin <1.5 mm olması MKK neden olduğu görülmüştür. Ayrıca bu olumsuz yumuşak doku koşulları; cep derinliği, plak ve inflamasyon indekslerinin artışıyla birlikte daha fazla marjinal kemik kaybına yol açmıştır.

Alveolar kemik kaybıDental implantlarİmplantlar
Burak Baran Akşit
Trakya University
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Periodontal hastalıklı bireylerde periodontal tedavinin ve ona destek olarak uygulanan botulinum toksini tedavisinin yaşam kalitesi ölçekleri, klinik periodontal ve biyokimyasal parametreler üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Periodontal hastalıklar, bireylerin yaşam kalitesini ve sistemik biyobelirteç düzeylerini etkileyebilen yaygın inflamatuvar hastalıklardır. Bu çalışmanın amacı, periodontal hastalıklı bireylerde periodontal tedavinin ve periodontal tedaviye destek olarak botulinum toksini uygulamasının; yaşam kalitesi ölçekleri [Ağız Sağlığı Etki Profili Türkçe versiyonu (OHIP-14TR), Psikososyal Estetik Algı Skalası (PAPS) ve Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ)] ve tükürük matriks metaaloproteinaz (MMP-8) düzeyleri üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Gereç-Yöntem: Çalışmaya sistemik olarak sağlıklı, yaşları 18-45 arasında değişen periodontal hastalık tanısı almış 69 bireyden, tedavileri tamamlanmış 50 birey dahil edilmiştir. Tüm bireylere periodontal tedavi uygulanmış olup, katılımcılar üç gruba ayrılmıştır: yalnızca cerrahi olmayan periodontal tedavi uygulanan grup (COPT), cerrahi periodontal tedavi uygulanan grup (CPT) ve cerrahi olmayan tedaviye ek olarak botulinum toksini uygulanan grup (COPT+BT). Tüm hastaların tedavi öncesi ve sonrası klinik periodontal kayıtları (Plak indeksi (Pİ), Gingival indeks (Gİ), klinik ataşman kaybı (KAK), sondalama cep derinliği, sondlamada kanama indeksi kaydedelmiştir. Her katılımcıya ait anket uygulamaları yapılmış ve uyarılmamış total tükürük örnekleri alınmıştır. Demografik veriler kaydedilmiş; yaşam kalitesi değerlendirmeleri OHIP-14TR, PAPS ve RBSÖ ile yapılmıştır. Tedavi sonrası değerlendirmeler COPT grubunda tedaviden 1 ay sonra, CPT grubunda 3 ay sonra ve COPT+BT grubunda 6 ay sonra gerçekleştirilmiştir. Tükürük örneklerinde matriks metalloproteinaz-8 (MMP-8) düzeyleri ELISA yöntemiyle analiz edilmiştir. Elde edilen veriler SPSS 25.0 programının güncel sürümü ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel Analizler: Normal dağılım göstermeyen veriler için gruplar arası karşılaştırmalarda Kruskal-Wallis testi, tedavi öncesi-sonrası değerlendirmelerde ise Wilcoxon işaretli sıralar testi kullanılmıştır. Kategorik değişkenler Ki-kare testi ile analiz edilmiştir. Tedavi grupları arasında biyokimyasal belirteçler (MMP-8) ve anket skorlarının (OHIP-14, RBSÖ, PAPS) karşılaştırılmasında parametrik varsayımları sağlamayan veriler için non-parametrik yöntemler tercih edilmiştir. Anket skorları arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesinde Spearman sıra korelasyon katsayısı hesaplanmıştır. Bulgular, ortalama ± standart sapma (SS), medyan (min–maks) ve yüzde (%) değerleri ile sunulmuş; tüm istatistiksel testlerde anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Bu çalışma, periodontal tedavi alan bireylerde yaşam kalitesi, biyokimyasal belirteçler ve ağız hijyeni alışkanlıkları açısından olumlu sonuçlar elde edildiğini göstermektedir. Tüm çalışma gruplarında OHIP-14TR, PAPS ve Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ) skorlarında istatistiksel olarak anlamlı iyileşmeler gözlenmiş; tedavi sonrası tükürükteki MMP-8 düzeylerinde belirgin bir düşüş kaydedilmiştir. COPT+CPT grubunda, Plak İndeksi (Pİ) ve Klinik Ataşman Kaybı (KAK) değerleri tedavi öncesine kıyasla anlamlı şekilde azalmıştır. Ayrıca diş fırçalama sıklığı, diş ipi kullanımı ve sigara bırakma gibi ağız hijyeni ve yaşam tarzı davranışlarında olumlu değişiklikler bildirilmiştir. Gruplar arası karşılaştırmalarda yalnızca OHIP-14 skorlarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0.0039); en düşük ortanca değer COPT+BT grubunda gözlenmiş olup, bu durum oral sağlıkla ilişkili yaşam kalitesinde en fazla iyileşmenin bu grupta gerçekleştiğini göstermektedir. MMP-8 düzeylerinin düşük seyretmesi ve PAPS skorlarının daha homojen dağılması, estetik müdahalenin biyokimyasal ve algısal düzeyde katkı sağlayabileceğini düşündürmektedir. En düşük MMP-8 değerleri COPT+BT grubunda görülmüştür. Her ne kadar RBSÖ skorları açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmamış olsa da COPT+BT grubunda estetik tatmin ve bireysel memnuniyetin daha yüksek olması, psikolojik iyilik hali üzerinde olumlu etkiler yaratabileceğini ortaya koymaktadır. Sonuç ve Öneriler: COPT+BT grubunda bu iyileşmelerin daha belirgin olması, botulinum toksininin periodontal tedaviye destekleyici etkisinin biyokimyasal ve psikososyal açıdan da katkı sağladığını düşündürmektedir. Botulinum toksini enjeksiyonunun cerrahi olmayan periodontal tedaviye eklenmesi; periodontal iyileşmeyi artırabilir, hasta memnuniyetini ve yaşam kalitesini artırabilir. MMP-8 tedavi sonrası iyileşmenin objektif takibinde yararlı olabilir. Cerrahi periodontal tedaviye alternatif olarak kullanılabilir. Bu çalışma, ileride yapılacak daha kapsamlı araştırmalara temel oluşturabilecek niteliktedir.

Ahmet Gökay Öten
Süleyman Demirel University
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Sigara kullanımının periodontitis patogenezinde makrofaj polarizasyonu üzerine etkisi

ÖZET Sigara Kullanımının Periodontitis Patogenezinde Makrofaj Polarizasyonu Üzerine Etkisi Amaç: Periodontitis ve sigara kullanımı arasındaki ilişkiye dair çalışmalar bulunsa da, sigaranın periodontitis patogenezinde makrofaj polarizasyonu üzerindeki etkisini doğrudan inceleyen araştırmalar sınırlıdır. Bu nedenle çalışmanın amacı, sigara kullanımının periodontal dokularda makrofaj polarizasyonunun yönünü belirlemek ve sigara kullanan bireylerde inflamatuvar yanıtın makrofaj polarizasyonundaki yönünü fenotipik olarak (M1, M2) ortaya koymaktır. Gereç ve yöntem: Çalışmada sigara kullanım durumu ve periodontal sağlık durumuna göre dört grupta, toplam 80 sistemik olarak sağlıklı birey değerlendirildi (sigara kullanmayan sağlıklı, sigara kullanmayan periodontitisli, sigara kullanan sağlıklı ve sigara kullanan periodontitisli; her grup n=20). Klinik değerlendirmede plak indeksi, gingival indeks, sondlamada kanama (%), cep derinliği ve klinik ataçman kaybı ölçüldü. Katılımcılardan elde edilen gingival doku örneklerinde Arginaz (Arg)-1 ve indüklenebilir nitrik oksit sentaz (iNOS) protein düzeyleri Enzim Bağlı İmmünosorbent Testi (ELISA) yöntemi ile analiz edildi. Bağımsız faktörlerin hasta gruplarına etkilerinin Multinominal Lojistik Regresyon Analizi ile incelendi. Bağımsız faktörlerin periodontitise etkileri Binary Lojistik Regresyon Analizi ile incelendi. İncelenen parametrelerin periodontitisi ayırt etmedeki etkisi ROC analizi ile değerlendirildi. Kategorik değişkenler arasındaki bağlantının incelenmesinde Monte Carlo Düzeltmeli Fisher's Exact Testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı bir farklılık görülmedi (p>0,05). Periodontitisli bireylerde gingival inflamasyon ve periodontal yıkımı yansıtan klinik göstergelerde, sağlıklı gruplara kıyasla anlamlı yükseklik belirlendi (p<0,05). Sigara kullanan bireylerde kullanmayanlara göre gingival indeks ve sondlamada kanama değerlerinin daha düşük olduğu görüldü (p>0,05). Gingival doku örneklerinde Arginaz-1 ve iNOS düzeyleri periodontitisli gruplarda yüksek düzeydeydi (p<0,05). Periodontitisli grubu periodontal sağlıklı gruptan ayırt etmede her iki protein de etkili bulunmakla beraber, en yüksek gruplandırma başarısı iNOS proteinine ait olarak belirlendi (p<0,05). Sonuç: Bu çalışmanın sonuçları, periodontitisli bireylerde hem M1 hem de M2 makrofaj yanıtının arttığını, ancak sigara kullanımının inflamatuvar yanıtı M1 yönünde belirginleştirdiğini göstermektedir. Sigaranın, periodontal dokulardaki proinflamatuvar süreci güçlendirerek iNOS düzeylerini artırdığı; buna karşın Arginaz-1 yanıtının sigara kullanmayan periodontitisli bireylerde daha belirgin olduğu görülmüştür. Bu bulgular, sigara kullanımının periodontitis patogenezinde makrofaj polarizasyonunu değiştiren önemli bir çevresel faktör olduğunu ve konak yanıtının biyolojik dengesini M1 ağırlıklı bir inflamatuvar profile kaydırdığını düşündürmektedir. Benzer popülasyonda yapılacak ileri çalışmalarda hücre tiplendirmelerinin ve ürünlerinin beraber değerlendirilmesi konu ile ilgili daha net bir yorum yapılabilmesini kolaylaştırabilir. Anahtar Kelimeler: Periodontitis, Makrofaj, Polarizasyon, Sigara

Periodontoloji
Aslı Ege Özdamar
Süleyman Demirel University · Institute of Health Sciences
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sigara içen şiddetli periodontitis hastalarında cerrahisiz periodontal tedaviye destek olarak diyot lazer uygulamasının periodontal ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Bu tez projesinde cerrahisiz periodontal tedaviye destek olarak diyot lazerle dekontaminasyon uygulamasının periodontitis tedavisi üzerindeki klinik ve biyokimyasal etkileri değerlendirildi. Bu çalışmaya periodontitis evre III derece C teşhisi konulmuş 69 birey ve periodontal klinik sağlıklı 24 birey olmak üzere, toplam 93 birey dahil edildi. Çalışma grupları; yalnızca kök-yüzey düzleştirmesi (KYD) uygulanan periodontitis grubu (sigara içen; n=18, sigara içmeyen; n=18), KYD' ye ek diyot lazer uygulanan periodontitis grubu (sigara içen; n=16, sigara içmeyen; n=17) ve periodontal klinik sağlık grubu (sigara içen; n=11, sigara içmeyen; n=13) olarak sınıflandırıldı. KYD tüm ağız dezenfeksiyon yöntemiyle tek seansta uygulandı. Diyot lazer (940 nm), başlangıç seansında KYD işleminden sonra tek seans uygulandı. Çalışmaya dahil edilen periodontitis gruplarının başlangıç, 1. ay ve 3. ay; periodontal sağlıklı bireylerin başlangıç seansında tükrük örnekleri alındı ve klinik periodontal parametreleri (sondlama cep derinliği-SCD, SCD≥4,5,6 mm alan sayısı, plak indeksi-PI, klinik ataçman kaybı-KAK, sonflamada kanama-SK, gingival indeks-GI, periodontal epiteliyal yüzey alanı-PESA, periodontal inflame yüzey alanı-PISA) kaydedildi. Elde edilen tükrük örneklerinden total oksidan seviyesi (TOS), total antioksidan kapasite (TAS), malondealdehit (MDA) ve 8-hidroksi-2'-deoksiguanozin (8-OhdG) seviyeleri Enzyme-Linked Immunosorbent Assay (ELISA) yöntemi ile değerlendirildi. Dahil edilen tüm periodontitis hastalarının 1. ve 3. ay klinik periodontal parametrelerinde istatistiksel anlamlı olarak iyileşme görüldü (p<0.05). Lazer uygulanan periodontitis hastalarının 3. ay SCD≥4,5,6 mm alan sayıları, lazer uygulanmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulundu (sırasıyla p<0.05, <0.01, <0.05). Diğer periodontal klinik parametrelerde ise istatistiksel anlamlı farklılık görülmedi (p>0.05). Sigara içen periodontitis hastalarının başlangıç TOS, TAS, MDA ve 8-OHdG seviyeleri; sigara içmeyen periodontitis ve sigara içmeyen periodontal sağlıklılardan istatistiksel anlamlı şekilde düşük bulundu (p<0.05). Tedavi sonrası 3. ayda ise sigara içen ve içmeyen periodontitisli hastalar arasında bu parametrelerde istatistiksel anlamlı farklılık görülmedi (p>0.05). Lazer uygulanan ve uygulanmayan periodontitis gruplarının her ikisinde de MDA, 3. ayda başlangıca göre daha istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Lazer uygulanan hastalarda 8-OHdG 3. ve 1. aylarda başlangıca göre istatistiksel anlamlı daha düşük bulundu (p<0.05). Lazer uygulanmayan hastalarda ise başlangıç, 1 ve 3. aylarda 8-OHdG seviyeleri arasında istatistiksel anlamlı fark görülmedi. Lazer uygulanan periodontitis hastalarında, lazer uygulanmayanlara göre MDA seviyelerinde belirgin azalma (ort=%-56.98 ve ort=%-11.46) ve TAS seviyelerinde artış (ort=%14.98 ve ort=-9.02) görüldü (p>0.05). MDA seviyesi ile SCD≥4mm alan-sayısı (r=0.23), SCD≥5mm alan-sayısı (r=0.20), PISA (r=0.23), PESA (r=21) ve PI (r=0.25) arasında istatistiksel anlamlı korelasyon bulundu (p<0.05). Bu çalışmanın bulguları, diyot lazerle desteklenen KYD'nin, periodontitisli bireylerde özellikle derin periodontal ceplerin azaltılmasında klinik olarak ek fayda sağlayabileceğini ve bazı oksidatif stres belirteçleri üzerinde olumlu biyokimyasal etkiler oluşturabileceğini göstermektedir. Sigara kullanımının periodontitisli bireylerde oksidatif stres belirteçlerine olumsuz etkisi gösterilmekle beraber, cerrahisiz periodontal tedaviye yanıtta belirgin bir etkisi gösterilememiştir. MDA'nın bazı klinik periodontal parametreler ile zayıf da olsa istatistiksel anlamlı korelasyon göstermesi, periodontal hastalık tedavi sürecinde biyobelirteç potansiyeli taşıdığını düşündürmektedir.

Deniz İrem Atasoy Erdoğan
Selçuk University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sigara içen orta şiddetli periodontitis hastalarında cerrahisiz periodontal tedaviye destek olarak diyot lazer uygulanmasının periodontal ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisi

Periodontal hastalıklar, konak bağışıklık yanıtı ile mikroorganizmalar arasındaki etkileşim sonucu ortaya çıkan, patogenezinde pro- ve anti-enflamatuvar sitokinler ile oksidatif stres mediatörlerinin rol oynadığı kronik enflamatuvar hastalıklardır. Bu çalışmanın amacı sigara içen orta şiddetli periodontitis hastalarında cerrahi olmayan periodontal tedaviye destek olarak diyot lazer uygulamasının periodontal ve biyokimyasal parametreler üzerinde olan etkisini değerlendirmektir. Çalışmaya; Selçuk Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı'na başvuran sistemik olarak sağlıklı Evre 3 Derece B periodontitise sahip sigara içen diyot lazer uygulanmış (L+S+) 15 birey, sigara içen diyot lazer uygulanmamış (L-S+) 15 birey, sigara içmeyen diyot lazer uygulanmış (L+S-) 15 birey ve sigara içmeyen diyot lazer uygulanmamış (L-S-)15 birey olmak üzere toplam 60 birey dahil edildi. Sondlama cep derinliği (SCD, SCD≥4, SCD≥5, SCD≥6), klinik ataşman seviyesi (KAS), plak indeks (Pİ), gingival indeks (Gİ) ve sondlamada kanama yüzdesi (SKY) gibi klinik periodontal kayıtlar alındı ve uyarılmamış tükürük örnekleri toplandı. Total Oksidan Seviyesi (TOS), Total Antioksidan Seviyesi (TAS), Malondialdehit (MDA) ve 8- Hidroksideoksiguanizon (8-OHdG) seviyeleri ELISA yöntemi ile değerlendirildi. Tüm istatiksel veriler iki düzeyli değişkenlerin ortalamalar arası fark kontrollerinde; homojen varyanslı ikililer için Student's t testi, heterojen varyanslı ikililer için ise Welch's t testi kullanılmıştır. Varyansların homojenliği Bartlett testi ile sınanmıştır. İki düzeyli değişkenlerin tekrarlı ölçümler arasındaki farkın kontrolünde Bağımlı Örneklem t testi kullanılmıştır. İkiden çok düzeyli değişkenlerin ortalamalar arası fark kontrollerinden önce Bartlett testi ile varyans homojenliği sınanmıştır. Homojen varyanslı değişkenlerde Fisher's ANOVA testi, heterojen varyanslı değişkenlerde Welch's ANOVA testi kullanılmıştır. Anlamlı bulunan farkların ikili karşılaştırmalarında; homojen varyanslı ikililerde Tukey testi, heterojen varyanslı ikililerde Games-Howell testi kullanılmıştır. İkiden çok düzeyli değişkenlerin tekrarlı ölçümler arasındaki farkın kontrolünde, öncelikle Mauchly's W testi ile küresellik sınanmıştır. Ardından tekrarlı ölçümlü ANOVA testi ile ölçümler arasındaki fark sınanmıştır. Anlamlı bulunan farkların ikili karşılaştırmalarında; küreselliğin sağlandığı ikililerde Bonferroni testi, küreselliğin ihlal edildiği ikililerde Holm testi kullanılmıştır. Parametreler arası korelasyon analizi Pearson korelasyon katsayısı ile sınanmıştır. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Çalışmamızda elde ettiğimiz verilere göre gruplar arasında ortalama yaş bakımından kontrol grubunda sigara içen bireyler (L-S+) ile test grubunda sigara içmeyen bireyler (L+S-) arasında fark bulunmaktadır (p<0,05). Cinsiyet açısından hem test hem de kontrol grubunda sigara içenlerin çoğunu erkek hastalar oluşturdu. Cerrahi olmayan periodontal tedavi sonrası tüm gruplarda 1.ve 3. aylarda klinik parametrelerde KAS, SCD, SCD≥4, SCD≥5, SCD≥6, PESA, PISA, SKY, Pİ ve Gİ değerlerinde anlamlı bir azalma olmuştur (p<0,05). L+S- grubunda başlangıçtan birinci aya SCD≥6 parametresi, başlangıçtan üçüncü aya SCD≥5 ve Gİ parametresi, birinci aydan üçüncü aya SCD≥4, SCD≥5, Gİ ve KAS parametrelerinde diğer gruplara göre anlamlı olarak daha fazla bir azalma olmuştur (p<0,05). Biyokimyasal parametreler TAS, MDA ve 8-OHdG başlangıçta gruplara göre anlamlı bir fark gösterdi (p>0,05) TAS seviyeleri L-S+, L+S+ ve L-S- gruplarında başlangıca göre üçüncü ayda istatiksel olarak anlamlı artış gösterirken (p<0,05), test grupları olan L+S+ ve L+S- gruplarında ise başlangıca göre birinci ayda anlamlı artış gösterdi (p<0,05). Başlangıçtan birinci aya olan değişimlerde sigara içmeyen grupların TAS seviyelerinin diğerlerine göre daha fazla arttığı görüldü (p<0,05). TOS seviyelerinin L-S+, L+ S+ ve L+S- gruplarında başlangıçtan üçüncü aya anlamlı bir şeklide azaldığı görüldü (p<0,05). TOS parametresinin başlangıçtan birinci aya gruplar arası değişimlerine bakıldığında L+S- grubu ve L-S+ grubunda daha fazla azaldığı görüldü (p<0,05). MDA seviyelerinde L-S+ grubu haricinde diğer 3 grupta başlangıca göre üçüncü ayda anlamlı bir azalma gözlenirken (p<0,05), L-S- ve L-S+ gruplarında ise başlangıca göre birinci ayda anlamlı bir şekilde azaldığı görüldü (p<0,05). TOS parametresinin başlangıçtan birinci aya gruplar arası değişimlerine bakıldığında L+S- grubu ve L-S+ grubunda daha fazla azaldığı görüldü (p<0,05). 8-OHdG seviyelerinin dört grupta da başlangıca göre üçüncü ayda, L-S- ve L+S+ gruplarında birinci aya göre üçüncü ayda anlamlı bir şekilde azaldığı görüldü (p<0,05). PESA, PISA, Gİ, Pİ, KAS, SCD ve SKY arasında kuvvetli pozitif korelasyonlar saptandı (p<0,05). Başlangıçta üçüncü aya olan değişim miktarları arasındaki korelasyon analizinde MDA değişimi ile PESA değişimi arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. TOS değişimi ise SCD, KAS ve PESA değişimleriyle pozitif korelasyon göstermiştir. Birinci ayla üçüncü ay arası değişimlerde de yine MDA değişimi; SCD≥4, SCD≥5, PISA ve Pİ değişimleriyle pozitif yönde korelasyon sergilemiştir. TOS değişimi de SCD≥4, SCD≥5 ve TAS değişimleriyle pozitif korelasyon göstermiştir. Bu çalışmanın sonuçları, cerrahi olmayan periodontal tedaviye ek olarak diyot lazer uygulamasının özellikle sigara içmeyen bireylerde olumlu etki sağladığı göstermektedir. Bu etkinin daha iyi görülebilmesi ve incelenen mediatörlerin tedavi takibindeki rolünün daha iyi anlaşılabilmesi için daha uzun gözlem süreli çalışmaların daha büyük örneklemde gerçekleştirilmesine ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.

Adem Begeçaslan
Selçuk University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Ortodontik tedavi sonrası yerleştirilen sabit lingual pekiştirme apareyinin periodontal fenotip üzerine etkisinin ultrasonografik analizi

Gingival fenotip, periodontal dokuların biyolojik dayanıklılığını ve ortodontik tedavi sonrası dokuların uyum kapasitesini belirleyen temel faktörlerden biridir. İnce fenotipli bireylerde diş eti çekilmesi, kemik rezorpsiyonu daha sık izlenmekte olup bu durum sabit pekiştirme apareylerinin uzun dönem etkilerinin değerlendirilmesini klinik olarak önemli hale getirmektedir. Bu çalışmaya, Selçuk Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı'na başvuran, ortodontik tedavisi bitmiş ve sabit pekiştirme apareyi yerleştirilen 53 birey dahil edilmiştir. Toplamda 636 diş değerlendirmeye alınmıştır. Lateral sefalometrik radyografilerde sagittal eğim değişiklikleri incelenerek, başlangıç maksiller keser–Sella-Nasion açısı (Mx1–SN) ve alt keser–Gonion-Gnathion (IMPA) açı değerlerine göre artış gösteren bireyler 'proklinasyon', azalma gösterenler ise 'retroklinasyon' grubuna dahil edilmiştir. Çalışma grupları maksiller retroklinasyon (U-Ret, n=150), maksiller proklinasyon (U-Pro, n=168), mandibular retroklinasyon (L-Ret, n=138) ve mandibular proklinasyon (L-Pro, n=180) olmak üzere dört gruptan oluşturulmuştur. Ölçümler başlangıç (T0), 3. ay (T1) ve 6. ay (T2) zamanlarında gerçekleştirilmiştir. Gingival fenotip, renk kodlu fenotip sond seti ile periodontal prob görünürlüğü yöntemi kullanılarak belirlenmiştir. Sert ve yumuşak doku ölçümleri, ağız içi kullanıma uygun yüksek frekanslı (18 MHz) ve yüksek çözünürlüklü ultrasonografi cihazı ile (Versana Active, GEHealthcare) gerçekleştirilmiştir. Çalışmada, zamana bağlı (T0–T1–T2) ve gruplar arası (U-Ret, U-Pro, L-Ret, L-Pro) karşılaştırmalar sonucunda hem sert hem yumuşak doku parametrelerinde anlamlı değişiklikler saptanmıştır. Maksiller gruplarda (U-Ret, U-Pro), sondlama cep derinliği ve keratinize dişeti yüksekliği değerleri mandibular gruplara göre anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). Marjinal kemik seviyesinin 1 mm apikalindeki kemik kalınlığı (BKK) en yüksek U-Ret, en düşük L-Pro grubunda kaydedilmiştir. Mine-sement birleşimi ile marjinal kemik arası mesafe (MBL) ise altıncı ayda en düşük U-Pro grubunda belirlenmiştir. Tüm yumuşak doku parametrelerinde, yani GT1–GT3 (marjinal kemiğin sırasıyla 1, 2 ve 3 mm apikalinde ölçülen diş eti kalınlığı) ve GT4 (marjinal kemik seviyesinin 1 mm apikalindeki kemik [BKK] üzerindeki diş eti kalınlığı) değerlerinde, U-Ret grubunda en yüksek, L-Pro ve L-Ret gruplarında ise en düşük ortalamalar kaydedilmiştir (p<0,001). U-Pro ve L-Pro gruplarında, MBL dışındaki tüm parametrelerde zamanla azalma görülmüştür (p<0,05). L-Ret grubunda ise BKK, GT1 ve GT2 değerlerinde artış kaydedilmiştir (p<0,05). Alt grup analizlerinde, U-Pro grubunda santral dişler en yüksek, kanin dişler ise en düşük yumuşak doku kalınlığına sahip bulunmuştur. U-Ret grubunda santral dişlerde en yüksek GT4, kanin dişlerde ise marjinal diş eti–marjinal kemik arası mesafeyi ifade eden SDY'nin en yüksek olduğu saptanmıştır. ROC analizinde; BKK için 0,495 mm, GT1 için 0,715 mm ve SDY için 3,895 mm değerleri, ince fenotipi ayırt eden eşik değerler olarak belirlenmiştir. Bu bulgular doğrultusunda, ultrasonografinin ortodontik tedavi sonrası dönemde periodontal dokuların izlenmesinde etkin bir yöntem olduğu ve sabit pekiştirme apareylerinin uzun dönem biyolojik etkilerinin fenotip temelli olarak değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. İnce fenotipli bireylerde sabit retainer kullanımının daha dikkatli planlanması ve düzenli klinik kontrollerle izlenmesi önerilmektedir.

Metehan Özdemir
Selçuk University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Jinekolojik kanser hastalarında periodontal durumun değerlendirilmesi

Periodontitis; dental plak biyofilmi ile başlatılan, konak yanıtı tarafından sürdürülen ve diş destek dokularının (gingiva, periodontal ligament, sement ve alveol kemiği) yıkımı ile karakterize, multifaktöriyel, kronik enflamatuvar bir hastalıktır. Kanser, hücre proliferasyonunun düzenlenememesiyle karakterize edilen, genetik ve epigenetik bozuklukların birikimi sonucu gelişen kompleks bir hastalık grubudur. Malign hücreler; apoptozdan kaçınma, anjiyogenez, invazyon ve metastaz gibi özellikler kazanarak çevre dokuları işgal edebilir, uzak organlara yayılabilir. Son yıllarda yapılan çalışmalar, kanserin gelişimi ve progresyonunun yalnızca genetik mutasyonlarla değil; aynı zamanda bağışıklık sistemi yanıtları, mikrobiyal etkileşimler ve enflamatuvar mikroçevre ile de doğrudan ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Son yıllarda, kronik hastalıkların patogenezinde enflamasyonun katkısını araştıran çalışmalar "düşük dereceli enflamasyon" (low-grade inflammation, DDE) kavramını ortaya koymuştur. DDE, düşük yoğunluklu fakat sürekli sistemik enflamatuvar mediatör üretimi ile karakterizedir ve günümüzde kardiyovasküler, serebrovasküler, nörodejeneratif hastalıklar ve kanser için bir risk faktörü olarak kabul edilmektedir. Nitekim Virchow, 1863 yılında tümöral dokularda lökositlerin varlığını tanımlayarak enflamasyonun kanser oluşumuna katkı sağlayabileceğini ilk kez ortaya koymuştur. Bu çalışmanın amacı, periodontal hastalıkların şiddetinin over, endometrium ve serviks kanserleri dâhil olmak üzere jinekolojik kanserlerle ilişkili olup olmadığını araştırmaktır. Çalışmaya toplam 76 katılımcı dâhil edilmiş olup, bunların 38'i jinekolojik kanserli hasta (JK) ve 38'i sistemik olarak sağlıklı kontrol grubundan (S) oluşmaktadır. Tüm katılımcılardan klinik periodontal parametreler kaydedilmiştir. Katılımcılar periodontal hastalık şiddetine göre gingivitis ve evre I–II periodontitis (S-GP1/2; JK-GP1/2) ile evre III–IV periodontitis (S-P3/4; JK-P3/4) olarak sınıflandırılmıştır. Serum ve tükürük örneklerinde İnterlökin-1 beta (IL-1β), İnterlökin-6 (IL-6), İnterlökin-10 (IL-10) ve MCP-1 (Monocyte Chemoattractant Protein-1), RANTES (Regulated upon Activation, Normal T-cell Expressed and Secreted), ENA-78 (Epithelial Neutrophil-Activating Peptide-78) kemokin düzeyleri ELISA kitleri ile analiz edilmiştir. İstatistiksel analizler R yazılımı (sürüm 4.1.2; The R Foundation for Statistical Computing, Vienna, Austria; https://www.r-project.org) kullanılarak gerçekleştirildi. Analizlere başlamadan önce verilerin dağılım özellikleri Shapiro-Wilk normallik testi ve Q-Q grafikleri ile değerlendirildi; gruplar arası varyans homojenliği ise Levene testi ile incelendi. Çalışmada incelenen değişkenlerin büyük çoğunluğu normal dağılım göstermedi. Bu nedenle analizlerde bütünlüğün sağlanması için parametrik olmayan yöntemlerden Kruskal Wallis ve Mann-Whitney U testleri kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. JK grubunda yaş ve VKİ değerleri S grubuna kıyasla daha yüksek bulunmuştur. JK grubunda DMFT skorları, çürük ve kayıp diş sayıları ile sondlamada kanama yüzdesi anlamlı olarak daha yüksek iken (p<0.05), S grubunda tükürük akış hızı, dolgulu diş sayısı ve PESA değerleri daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Serum örneklerinde IL-1β, IL-6 ve ENA-78 düzeyleri JK grubuna kıyasla S grubunda daha yüksek saptanmıştır (p<0.05). Bununla birlikte, alt grup analizinde JK-P3/4 grubunda tükürük ENA-78 düzeyleri JK-GP1/2 grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). x JK grubunda daha yüksek kayıp diş sayısının ve sondlamada kanama yüzdesinin bulunmasına rağmen, periodontal hastalığın sistemik enflamatuvar yükü JK hastalarında netlik kazanmamıştır. Elde edilen bulguların daha net ortaya konulabilmesi ve periodontal enflamasyon ile jinekolojik kanser arasındaki ilişkinin mekanizmalarının daha iyi anlaşılabilmesi için, daha geniş örneklem gruplarında ve uzun dönemli prospektif çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır.

Rabia Bektaş
Selçuk University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Periodontitisin meme kanserinin metastazı üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Periodontitis, kronik ve multifaktöriyel bir hastalık olup, periodontal dokuların ilerleyici yıkımı ile karakterizedir. Güncel literatür, periodontitisin yalnızca lokal bir oral enfeksiyon değil, sistemik enflamatuvar yükü artırarak çeşitli hastalıklarla, hatta kanserle ilişkili olabileceğini göstermektedir. Meme kanseri kadınlarda en sık görülen malignite olup, mortalitenin temel nedeni metastazdır. Proenflamatuvar sitokin ve kemokinler tümör mikroçevresinde önemli rol oynamakta; bu biyobelirteçlerin periodontitis ile ortak mekanizmalar üzerinden metastaz sürecini etkileyebileceği öne sürülmektedir.Bu çalışmada, periodontitisin meme kanseri metastazı ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Çalışma, Selçuk Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı Kliniği'nde yürütülmüştür. Çalışmaya, Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı'nda meme kanseri tanısı almış, metastatik olan veya olmayan toplam 71 hasta ile kliniğimize başvuran 38 sistemik olarak sağlıklı birey dahil edildi. Katılımcıların tüm periodontal parametreleri [Sondlama Cep Derinliği (SCD), Klinik Ataşman Kaybı (KAS), Plak İndeksi (Pİ), Gingival İndeks (Gİ), Sondlamada Kanama Yüzdesi (SKY), PESA, PISA ve SKY/SCD4+] kaydedildi. Ayrıca, tüm bireylerden periodontal kayıt öncesinde alınan uyarılmamış tükürük ve serum örneklerinde IL-1β, IL-6, IL-10, MCP-1, RANTES ve ENA-78 düzeyleri Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay (ELISA) yöntemi ile analiz edildi. Meme kanseri hastaları, lenf nodu metastazı varlığına göre LN(+) ve LN(–) alt gruplarına; periodontal durum açısından ise gingivitis/hafif/orta periodontitis (evre 1–2) ve şiddetli periodontitis (evre 3–4) alt gruplarına ayrılarak değerlendirilmiştir. Meme kanseri hastalarının yaş ortalaması sağlıklı kontrollere kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<.001). Vücut kitle indeksi açısından gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi (p>.005). Periodontal parametreler değerlendirildiğinde, meme kanseri grubunda SCD, KAS, Gİ ve Pİ sağlıklı kontrollere kıyasla anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p<.005). Biyokimyasal parametre analizlerinde, meme kanseri grubunda tükürük IL-1β düzeyi anlamlı olarak yüksek, serum IL-6, IL-10,MCP-1 ve ENA-78 düzeyleri sağlıklı kontrollerden anlamlı şekilde düşük bulundu (p<.001). RANTES düzeyleri ise hem tükürükte hem serumda kanser grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu (p<.001) . Alt grup analizlerinde SKY/SCD4+ değerinin (sondlama cep derinliği 4mm den fazla olan ceplerin kanama yüzdesi) şiddetli periodontitis olan (evre III–IV) lenf nodu metastazı pozitif (+) grupta , lenf nodu metastazı negatif grupla karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha yüksek olduğu tespit edildi (p < 0.001). Bu anlamlılık, gingivitis ve hafif/orta şiddette periodontitis gruplarında gözlenmedi (p > 0.05). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde, SKY/SCD4+ parametresinin lenf nodu metastazını öngörmede yüksek duyarlılığa sahip bağımsız bir değişken olduğu sonucuna varıldı (OR≈1.078, AUC=0.805). Sonuç olarak, bulgular periodontitisin yalnızca lokal doku yıkımı ile sınırlı kalmayıp sistemik immün yanıtlarla etkileşime girerek meme kanseri hastalarında metastatik progresyonla ilişkili olabileceğini göstermektedir. Özellikle SKY ile ≥4 mm periodontal cep derinliği (SCD4+) pozitifliğinin metastaz için güçlü bir risk göstergesi olarak öne çıkması, şiddetli periodontal hastalıkta aktif enflamasyonun sistemik dolaşıma yansıyarak metastatik süreçleri etkileyebileceğini düşündürmektedir. Bu durum, periodontal sağlığın onkolojik prognozla olan ilişkisini göz ardı edilmemesi gerektiğini ve gelecekteki klinik yönetim stratejilerinde, bu etkileşimin dikkate alınmasının önemini vurgulamaktadır.

İlknur Sıdıka Tayfun Büyükeken
Selçuk University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Mandibular kanalın seyrinin konik ışınlı bilgisayarlıtomografi kullanılarak belirlenmesi

Dental implant uygulamaları ve mandibulada gerçekleştirilen cerrahi prosedürler esnasında inferior alveoler sinirin ve dallarının zarar görmesinin önüne geçilmesi adına Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) incelemeleri ile mandibular kanalın seyrini ve bifid mandibular kanal gibi varyasyonlarını belirlemektir. Bu çalışma, Hacettepe Üniversitesi Diş hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim dalına başvuran 600 hastaya ait KIBT verileri incelenerek retrospektif olarak gerçekleştirildi. Dahil edilme kriterleri arasında manbibular kanal seyrinin izlenebilir olması zorunlu olmakla birlikte, KIBT görüntülerinde mandibular foramen, mandibular kanal (üçüncü molar, ikinci molar, birinci molar ve ikinci premolar), mental foramen incelendi. Mandibular ve mandibular insiziv kanalın çapı bukkolingual ve apikokoronal yönde ölçüldü. Mandibular kanalın mandibula dış sınırlarına ve diş apekslerine olan uzaklığı kaydedildi. Bifid mandibular kanal, anterior loop ve mandibular insiziv kanal prevalansı değerlendirilirken, bifid mandibular kanal ve mental foramenin yeri sınıflandırılarak rapor edildi. Mental foramenin apikokoronal yöndeki mesafesi ve mandibula dış sınırlarına ve diş apekslerine olan uzaklığı ölçüldü. Araştırma raporu oluşturulurken, anlamlılık düzeyi için %95 güven aralığı kullanıldı. Kategorik verilerin karşılaştırılmasında Ki-Kare testi yapıldı. Çalışmaya dahil edilen 600 hastanın 354'ü kadın ve 246'sı erkek olarak belirlendi. Mandibular foramenin mandibula bazisine olan uzaklığı 24.12 mm olarak kaydedildi. %24.7 oranında bifid mandibular kanal varlığı saptandı. Bifid mandibular kanal %38.2 oranında en sık tip 2 olarak görüldü. Yaptığımız retrospektif çalışmada mandibular kanalın çapı apikokoronal ve bukkolingual yönde sırasıyla üçüncü molar diş bölgesinde 2.65 mm, 2.12 mm, ikinci molar diş bölgesinde 2.45 mm, 2.02 mm, birinci molar diş bölgesinde 2.32 mm, 2.02 mm, ikinci premolar diş bölgesinde 2.35 mm, 2.14 mm olarak kaydedildi. Mental foramenin yeri %54.8 ile en sık tip 4 (ikinci premolar diş apeksi hizasında) olarak saptandı. Anterior loop prevalansı %25.8 olarak bulundu. Anterior lopun uzunluğu ortalama 6.03 mm, kaudal mesafesi ise 3.67 mm olarak rapor edildi. Mandibular insiziv kanalın prevalansı %79.8 olarak saptandı. Mandibulaya ait cerrahi girişimler öncesi bölgenin özellikle KIBT'ler kullanılarak değerlendirilmesi operasyon sırasında ve sonrasında karşılaşılabilecek olası komplikasyonlardan kaçınılması adına çok önemlidir. Yapmış olduğumuz bu retrospektif çalışma mandibular kanalın seyri ve varyasyonları ile ilgili mandibulaya ait cerrahi girişimler öncesi önemli klinik bilgiler sağlayabilmektedir. Özellikle mandibular posterior bölgenin kompleks yapısı dental implant uygulamasından önce ekstra dikkatli inceleme gerektirmektedir. Çalışmamız bölgenin anatomisini detaylı olarak sunmuştur. Anahtar kelimeler: mandibular kanal, implant, varyasyon

Elif Koçak Akdeniz
Hacettepe University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Periodontitisli ve tip 2 diyabetli hastalarda AGE, RAGE, sRAGE, IL-17 miktarının ve AGE/sRAGE oranının belirlenmesi

Periodontitis diyabetli bireylerde glisemik kontrolü olumsuz yönde etkilemekte ve komplikasyon riskini arttırmaktadır. Diyabet ise kontrol edilemediği takdirde periodontal hastalık ve buna bağlı diş kaybı riskini arttırmaktadır. Bu çalışmanın amacı, diyabetik hastalarda periodontitis varlığında tükürük ve dişeti oluğu sıvısındaki AGE, RAGE, sRAGE, IL-17 seviyelerinin ve AGE/sRAGE oranının değerlendirilmesidir. Çalışmaya 64 hasta dahil edilmiştir. Bu hastalar, klinik ve radyolojik muayene sonuçlarına göre 'Diyabeti ve periodontal hastalığı bulunmayan sağlıklı bireyler (SS)' (n=16), 'Diyabeti olmayan periodontitisli hastalar (SP)' (n=16), 'Diyabeti kontrol altında olan periodontitisli hastalar (DP)' (n=16), 'Diyabeti kontrol altında olmayan periodontitisli hastalar (KDP)' (n=16) olarak 4 gruba ayrılmıştır. Tüm grupların periodontal klinik parametreleri ölçülmüş, en derin sondlama derinliğine sahip 6 dişten DOS örnekleri alınmış ve hastalardan tükürük örnekleri toplanmıştır. DOS ve tükürük örneklerinde AGE, RAGE, sRAGE, IL-17 düzeyleri ELİSA kitleriyle ölçülmüş ve AGE/sRAGE oranı belirlenmiştir. SP, DP, KDP gruplarına ait DOS AGE değerlerinin, SS grubuna göre önemli derecede fazla olduğu, DOS sRAGE değerlerinin ise az olduğu görülmüştür. KDP grubuna ait DOS IL-17, DOS AGE/sRAGE ve tükürük AGE/sRAGE değerlerinin SS grubuna göre önemli derecede az olduğu saptanmıştır. 'DP-KDP' grubuna ait tükürük AGE/sRAGE değerlerinin, SS grubuna göre önemli derecede fazla olduğu, tükürük sRAGE değerlerinin SP grubuna göre önemli derecede az olduğu görülmüştür. KDP grubuna ait DOS IL-17, DOS AGE, DOS AGE/sRAGE ve tükürük AGE/sRAGE değerlerinin, DP grubuna göre önemli dercede fazla olduğu görülmüştür. Çalışmamızda klinik parametreler ile yaş, DOS IL-17, DOS AGE, DOS AGE/sRAGE, tükürük AGE/sRAGE arasında pozitif yönlü ve anlamlı bir ilişki saptanmış ve DOS sRAGE değeri arasında negatif yönlü ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,05).

Diabetes mellitus
Alper Aydoğdu
Hacettepe University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Farklı klinik periodontal durumlardaetkilenen doku yüzeyi alanı ve oral sağlıkdurumu ilişkisinin belirlenmesi

Periodontitisin lineer ölçümleriyle kaybedilen ataçman yüzey alanını ilişkilendirmeye yönelik çalışmalar yapılmıştır ancak bu çalışmaların hiçbirinde devamlı bir değişken olarak inflame yüzey alanı ölçümü kullanılmamıştır. Periodontal hastalık, bireylerin yaşam kalitesini de etkileyebilir. Bu yüzden periodontal hastalık, ağız sağlığı ile ilgili yaşam kalitesi üzerindeki etkisini ölçen ölçümlerle öznel olarak da değerlendirilmelidir. Bu çalışmanın amacı 'Periodontal ve Peri-implant Hastalıklar ve Durumların Sınıflaması' başlıklı 2017 yılında önerilen en güncel sınıflamada tanı gruplarına göre, farklı klinik periodontal durumlarda inflame ya da yıkıma uğramış yüzey alanlarını karşılaştırmalı olarak incelemek ve oral sağlıkla ilişkili yaşam kalitesini yansıtan ölçütler ile olası ilişkisini değerlendirmektir. Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji A.D.'ye başvuran 240 hastanın sosyo- demografik bilgileri kaydedilmiştir (yaş, cinsiyet, sigara kullanımı, sistemik hastalık durumu ve ilaç kullanımı). Çalışmadaki bireyler Periodontal ve Peri-implant Hastalıklar ve Durumların Sınıflamasına göre şu şekilde gruplara ayrılmıştır: bozulmamış periodonsiyum üzerine klinik sağlık (grup 1), azalmış periodonsiyum üzerine klinik sağlık (grup 2), bozulmamış periodonsiyum üzerine gingivitis (grup 3), azalmış periodonsiyum üzerine gingivitis (grup 4), evre 1 periodontitis (grup 5), evre 2 periodontitis (grup 6), evre 3 periodontitis (grup 7), evre 4 periodontitis (grup 8). Hastaların sondlama derinliği (SD), klinik ataçman kaybı (KAK), plak indeksi (Pİ), sondlamada kanama (SK), gingival indeks (Gİ) olmak üzere periodontal durumları yansıtan indeks değerleri kaydedilmiş ve SK, SD, KAK değerleri kullanılarak periodontal yüzey alanı ölçümleri olarak tarif edilen periodontal epitelyal yüzey alanı (PEYA), periodontal inflame yüzey alanı (PİYA), ataçman kaybı yüzey alanı (AKYA) değerleri hesaplanmıştır. Oral sağlık-yaşam kalitesini belirlemek için Ağız sağlığı etki profili -14 (OHİP-14), hastaların subjektif bulguları için Görsel Analog Ölçeği (VAS), ağız içi genel durumunu değerlendirmek için Ağız değerlendirme kılavuzu (ADK) ve risk değerlendirmesi için Dünya Diş Hekimleri Birliği'nin (FDI) risk değerlendirme ix skorlaması kullanılmıştır. Çalışmaya dahil edilen hastaların %68'i kadın, %32'si erkektir ve çalışmada periodontal durumlara göre oluşturulan sekiz grup yer almaktadır. Bu gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmakla birlikte gruplar arasındaki karşılaştırmalar, bu değişkenlerin kontrol altında tutulması amacıyla kovaryans analizleri ile değerlendirilmiştir. Gruplar arasında Pİ ve SD belirgin farklılıklar göstermektedir (p<0,05). Evre 3 ve evre 4 periodontitis gruplarının, diğer gruplara göre daha yüksek PI değerlerine sahip olduğu görülmüştür (p<0,05). SD değerleri evre 4 periodontitis grubunda önemli ölçüde daha yüksek bulunmuştur (p>0,05). Periodontal yüzey alanı ölçümlerinin (PEYA, PIYA, AKYA) periodontitis gruplarında, diğer gruplara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu görülmüştür (p<0,05). Gruplar arasında OHİP ve VAS skorları açısından anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır (p>0,05). Klinik sağlık ve gingivitis gruplarının risk değerlendirme skorları, evre 2, evre 3 ve evre 4 periodontitis hastalarından anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca bozulmamış periodonsiyum üzerine klinik sağlık grubunun ADK değeri diğer gruplardan anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p<0,05). Periodontal yüzey alanı ölçümlerinin periodontal hastalık şiddeti ile uyumlu olduğu göz önüne alındığında özellikle periodontal inflame yüzey alanı ölçümlerinin 2017'de önerilen en güncel sınıflandırmanın tanı kriterlerini destekleyebilecek bir ölçüt olduğu söylenebilir. Ayrıca, oral sağlığı değerlendirmeye yönelik subjektif yöntemler olan OHİP ve VAS ile farklı periodontal durumlar ayırt edilemezken, klinik kayıt ve bulgulara dayanan ADK ve risk değerlendirme skorlamasının farklı periodontal durum ve hastalık şiddetinin ayırt edilmesinde etkili oldukları görülmektedir. Bu değerlendirme yöntemleri, kişiselleştirilmiş ve hasta-merkezli tedavi yaklaşımları için yararlı olabilir.

Barış Sarp Sevimli
Hacettepe University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Peri-implant hastalıklar ile ilişkili risk faktörlerinin periodontal, protetik ve radyoljik olarak değerlendirilmesi

Dental implant tedavisinin popülaritesinin artmasıyla beraber peri-implant dokularda görülen hastalık prevalansında da artış görülmüştür. Bu hastalık durumlarının ortaya çıkmasını önlemek ve hastalıkla mücadeleye katkıda bulunmak amacıyla peri-implant hastalıklarla ilişkili olası risk faktörlerinin belirlenmesi oldukça önemlidir. Bu çalışmanın amacı implant tedavisi uygulanmış bireylerde mevcut klinik ve radyografik durumun değerlendirilmesi ile literatürde yer alan tüm olası risk faktörlerinin bireysel, protetik ve bölgesel tüm olası faktörleri bir arada olacak şekilde kapsamlı olarak incelenmesi, peri-implantitis gelişimi açısından önem taşıyanların saptanması ve yorumlanmasıdır. Çalışmamıza 30'u kadın, 20'si erkek olmak üzere toplam 50 hasta ve bu hastalara ait 249 implant dahil edildi. Bu implantlar implant çevresi dokularının sağlık durumuna göre; peri-implant sağlık (n = 33), peri-implant mukozitis (n = 137), peri-implantitis (n = 51) ve sert ve yumuşak doku yetersizliği olarak dört ayrı gruba ayrıldı. Her implanta ait periodontal, protetik ve radyolojik parametreler kaydedildi. Yapılan değerlendirmeler sonucunda hastaların yaşı, implantların yerleştirildiği bölge, implant boyları ve tipleri, hastaların sigara kullanımı, periodontitis geçmişleri, periodontal teşhisleri, periodontitis evreleri, idame tedavisine katılıp katılmamaları ve ara yüz temizliği yapıp yapmamaları açısından teşhis grupları arasında anlamlı fark bulundu (p<0.05). Plak indeksi dışındaki tüm periodontal parametreler açısından teşhis grupları arasında anlamlı farklılık bulundu (p<0.05). İncelenen protetik parametrelerden ise; karşıt arktaki dişlerin protetik durumları, implant üstü protezlerin tutucu tipleri, bağlantı tipleri, protez temizlenebilirliği ve protezlerin basamak uyumları açısından teşhis grupları arasında anlamlı farklılık gözlendi. Dijital radyografik değerlendirme ile elde edilen marjinal kemik kaybı miktarı ve protez kenarları ile kemik kreti arasındaki mesafe ölçümleri açısından teşhis grupları arasında anlamlı farklılık gözlendi. Risk faktörü analizi modellemesi oluşturmak için, elimizdeki veri setine uygun çözümleme yöntemi olarak Genelleştirilmiş Kestirim Eşitliklerinin (GEE) yaklaşımı tercih edildi. Yapılan risk analizi modellemesinde implantların maksiller kemiğe yerleştirilmesinin mandibular kemiğe yerleştirilmesine göre % 17.3, implant üstü protezlerin hasta tarafından temizliğe izin vermemesinin, izin vermesine göre % 26.1 oranında peri-implantitis oluşumu için risk barındırdığı sonucuna varıldı. Bu sonuçlar değerlendirilirken çalışmamızda katılımcı sayısının azlığın ve implant sayılarının teşhis gruplarına dağılımındaki dengesizliğin sınırlayıcı faktörler olduğu göz önünden bulundurulmalıdır. Yapılan risk analizi sonucu daha bütünsel bir risk faktörü değerlendirmesi yapılabilmesi için daha geniş örneklem büyüklüğüne sahip ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Dental implantasyonDental implantlarPeriimplantitis+4
Berkin İnan
Hacettepe University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Serbest dişeti grefti operasyonunun hasta yaşam kalitesine etkisinin klinik parametreler ile karşılaştırılarak değerlendirilmesi

Çalışmamızda Serbest Dişeti Grefti operasyonunun hasta yaşam kalitesine olan etkisinin operasyon sonrası bir aylık dönemde değerlendirilmesi, ağrı durumu ve anksiyete ile olan ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. 36 hastanın yaşam kalitesi operasyon öncesi, operasyon sonrası ilk 7 gün boyunca ve 1. ay için "General Oral Health Assessment Index" ve "Oral Health Impact Profil" ölçeği kullanılarak değerlendirilmiştir. Operasyon öncesi anksiyete seviyesi Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI) yardımıyla ve operasyon sonrası ilk 7 gün için ağrı düzeyi Vizüel Analog Skala (VAS) ile belirlenmiştir. Grefte ait yatay genişlik (GYG), dikey boyut (GDB), alıcı yatağın yatay genişliği ve dikey derinliği ile operasyon süresi kaydedilmiştir. Plak ve gingival indeks, keratinize dişeti genişliği ölçümleri operasyon öncesi ve 1. ay olmak üzere kaydedilmiştir. Her iki ölçeğin birlikte değerlendirilmesi sonucuna göre; operasyon sonrası ilk üç gün, öncesine göre hasta yaşam kalitesi olumsuz yönde etkilenmektedir. Operasyon sonrası 1. ayda yaşam kalitesi tedavi öncesine ve sonrasındaki ilk 5 güne göre olumlu yönde değişmektedir. En olumsuz etki fonksiyonel sınırlama kategorisinde ve operasyon sonrası ilk 6 gün için görülmektedir. GYG'nin artması fonksiyonel sınırlanmanın artışı, GDB'nin artması ise 4-7 günler arasındaki ağrı artışı üzerine etkili bulunmuştur. Operasyon sonrası ilk gün ağrı düzeyinin artışı, yaşam kalitesi seviyesinin azalması ve analjezik tüketiminde görülen artış en belirgindir. Operasyon öncesi yüksek anksiyete seviyesi hasta yaşam kalitesini özellikle ağrı ve psikolojik etkiler kategorileri olmak üzere olumsuz etkilemekte, 1. ayda etkisini sürdürmektedir ve ilk 3 gün için analjezik tüketimini arttırmaktadır. Sigara kullanan hastalar, kadın hastalar ve implanta sahip olan hastaların yaşam kaliteleri karşıt gruplara göre daha olumsuz etkilenmektedir. SDG operasyonu sonrası hasta yaşam kalitesinin değerlendirilmesinde ölçeklerin kullanılması alternatif bir yöntem olarak düşünülebilir.

Hande Güntan Erdemir
İstanbul Aydın University
2017
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Periimplantitis tedavisinde cerrahi olmayan periodontal tedaviye ek olarak uygulanan diyot lazerin etkinliğinin değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı; peri-implantitis hastalarında cerrahi olmayan tedaviye ek olarak diyot lazer kullanımının, klinik parametreler ve peri-implant oluk sıvısındaki İnterlökin-1 beta (IL-1β) seviyesi üzerine etkisinin değerlendirilmesidir. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı'na başvuran ve peri-implantitis teşhisi konulan, sistemik olarak sağlıklı 8 kadın ve 12 erkek olmak üzere toplam 20 gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Başlangıçta ve 3. ayda peri-implant oluk sıvısı (PİOS) örnekleri toplanmış ve klinik parametreler (Gingival indeks (Gİ), plak indeksi (Pİ), sondlama cep derinliği (SCD), sondlamada kanama (SK) ve klinik ataçman seviyesi (KAS)) kaydedilmiştir. Çalışmada çenelerin bir tarafı test grubunu diğer tarafı kontrol grubunu oluşturmuştur. Kontrol grubuna sadece başlangıç periodontal tedavi yapılırken test grubu olarak belirlenen bölgedeki implantlara ek olarak diyot lazer uygulanmıştır. Çalışmamızın verilerine göre her iki grupta da tedavi sonrası klinik parametrelerde azalma gözlenmiştir. Gruplar arası değerlendirmede tedavi sonrası test grubunda Gİ ve SK kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Biyokimyasal verilerdeki değişime bakıldığında ise her iki grupta da 3.ayda IL-1β değerlerinde artış gözlenmiştir. Kontrol grubunda IL-1β seviyesindeki bu artış istatistiksel olarak anlamlı iken test grubunda bu artış anlamlı bulunamamıştır. Bu sonuç, diyot lazer tedavisinin detoksifikasyon etkisi nedeniyle mekanik tedaviye ek bir yarar sağladığını düşündürebilir. Klinik parametrelerdeki iyileşmeye rağmen IL-1β düzeylerinde gözlenen bu artışın periodontal hastalığın erken iyileşme dönemiyle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Peri-implantitis tedavisinde farklı doz ve uygulama sürelerinin kullanıldığı lazer uygulamalarını içeren daha fazla çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Dental implant, peri-implantitis, diyot lazer, IL-1β, sitoki

Dental implantasyonDental implantlarDiyod lazer+6
Dicle Altındal
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2018
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Yetersiz keratinize dişetine sahip peri-implant mukozitisli hastaların serbest dişeti grefti ile tedavisinin klinik ve immünolojik parametreler ile değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı, klinik ve radyolojik değerlendirmeler ışığında peri-implant mukozitis tanısı konmuş yetersiz keratinize dişeti bulunan implantların serbest dişeti grefti (SDG) ile tedavi etkinliğinin belirlenmesidir. Çalışmamıza overdenture ile tedavi edilmiş 22 hasta dahil edilmiştir. Peri-implant bölgeden sondalamada kanama (SK), cep derinliği (CD), gingival indeks (Gİ), plak indeksi (Pİ), keratinize dişeti yüksekliği (KDY) PİOS hacmi ve TNF-α kayıtları alınmıştır. Başlangıç periodontal tedavi uygulandıktan sonra rastgele seçilen çenelerin bir tarafına SDG uygulanırken (Test grubu), diğer tarafa idame prosedürleri (kontrol grubu) uygulanmıştır. 6. ayda klinik ve immünolojik parametreler tekrar kaydedimiştir. Ameliyat öncesi ve sonrası, gruplar arası ve grup içi parametreler karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Test grubundaki implantlarda klinik ve immünololojik parametrelerde istatiksel olarak anlamlı düşüş gözlenmiştir. Kontrol grubunda ise, SK, Pİ ve PİOS hacmi parametrelerinde anlamlı düşüş gözlenirken; CD, Gİ, KDY, PİOS hacmi ve TNF- α değerlerinde istatiksel farlılık bulunmamıştır. Uygulanan tedavi protokolleri gruplar arası değerlendirildiğinde, test grubunda kontrol grubuna göre anlamlı oranda anlamlı düşüş gözlenmiştir. Yaptığımız çalışma sonucunda yetersiz keratinize dişeti bulunan peri-implant bölgeye SDG uygulamasının klinik ve immünolojik parametrelere olumlu sonuçları gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Peri-implant mukozitis, dental implant, yetersiz keratinize dişeti, serbest dişeti grefti, peri-implant oluk sıvısı

Dental implantasyonDental implantlarGingiva+5
Deniz Yılmaz
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Periodontitis tedavisinde başlangıç periodontal tedavi uygulamasına ek olarak kullanılan diyot lazerin etkinliğinin değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı; periodontitis tanısı almış bireylerde, başlangıç periodontal tedavi uygulamasına ek olarak uygulanan diyot lazerin periodontal tedavideki etkinliğinin klinik periodontal indeksler (Gingival İndeks, Plak İndeksi, Sondlamada Kanama, Sondlanabilir Cep Derinliği, Klinik Ataçman Seviyesi) ve biyokimyasal belirteçler (TNF-α, IL-1β, CTX) açısından değerlendirilmesidir. Çalışmamıza, 22 sistemik olarak sağlıklı, periodontitis hastası dahil edilmiştir. Başlangıçta, 1, 3 ve 6. aylarda klinik periodontal parametreleri kaydedilmiş ve DOS örnekleri toplanmıştır. Rastgele seçilen çenelerin bir tarafını kontrol grubu bir tarafını lazer grubu oluşturmuştur. Kontrol grubunda yalnız kök yüzeyi düzleştirmesi uygulanmış, lazer grubunda ise kök yüzeyi düzleştirmesine ilave olarak diyot lazer uygulanmıştır. Çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre, klinik parametrelerde her iki grupta da anlamlı bir düşüş izlenmiştir ancak gruplar arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir.Biyokimyasal parametreler yönünden değerlendirildiğinde, TNF-⍺ ve IL-1ß seviyelerinde her iki grupta da başlangıç seviyelerine göre anlamlı bir düşüş meydana gelmiştir. CTXI seviyelerinde ise kontrol ve test grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Biyokimyasal parametreler yönünden gruplar arasında anlamlı bir fark ortaya çıkmamıştır. Çalışmamızın sonucunda, periodontitis tedavisinde diyot lazer uygulamasının klinik ve biyokimyasal parametreler açısından periodontal tedaviye istatistiksel olarak anlamlı bir yarar sağlamadığı izlenmiştir. Bu konuyla ilgili daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Periodontitis, Diyot lazer, TNF-⍺, IL-1ß, CTXI

BiyobelirteçlerDiyod lazerLazer diyodu+5
Damla Akbal
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

İmplant destekli sabit protez ve geleneksel tip tam protez kullanan hastalarda masseter kas kalınlığının ultrason ile karşılaştırılması

Diş kaybı; stimulasyonun azalmasına bağlı kemik kaybının artması, nöromusküler kontrolün azalması ve kaslarda oluşan düzensizlikler, okluzyonda bozukluklar temporamandibular eklem bozuklukları, proprioseptif yeteneğin kaybı gibi fonksiyonel bozukluklara neden olmaktadır. Çalışmamızın amacı; geleneksel tam protez kullanan bireyler, implant destekli sabit protez kullanan bireyler ve doğal dentisyona sahip bireylerin masseter kas kalınlığının istirahat ve maksimum ısırma durumunda değerlendirilmesidir. Çalışmamızda 40 kişilik kontrol grubu doğal dentisyona sahip bireylerden oluşurken; 20 si geleneksel tam protez kullanan total hasta grubu, 20 si implant destekli sabit protez kullanan implant hasta grubundan oluşturuldu. Her üç gruba ait ölçümler hem istirahat pozisyonunda hem de maksimum kasılma anında sağ ve sol masseter kas için ayrı ayrı yapılmıştır. Çalışmamızın bulgularına göre geleneksel total grubu hem istirahat hem de maksimum ısırmada masseter kas kalınlığı istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur(p<0,001). Ancak implant gurbu hastalarda hem istirahat hem de maksimum ısırma masseter kas kalınlığında kontrol grubu ile arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır(p>0,050). Ayrıca cinsiyete bağlı olarak yapılan hasta grupları içi karşılaştırmada kadın ile erkek arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunurken, yaşa bağlı olarak negatif bir korelasyon bulunmuştur.

Dental implantasyonDental implantlarDental protez-implant destekli+4
Burçe Doğan
Uşak University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Mukogingival problemi olan hastaların periodontal estetik algısının ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı klinik rutinde çok sık karşılaştığımız mukogingival problemlerden olan anterior bölgedeki diş eti çekilmesi ve diş eti büyümesini ile ilişkili bireylerin periodontal estetik algısını ve yaşam kalitesini değerlendirmektir. Çalışmamıza periodontal sağlıklı, kronik inflamatuar diş eti büyümesi ve Cairo Tip1 diş eti çekilmesi teşhisi konulmuş 184 birey dahil edildi. Periodontal klinik durumlarını değerlendirmek amacıyla, plak indeksi (PI), gingival indeks (GI), sondlamada kanama indeksi (SKI), klinik ataşman seviyesi, (KAS), çekilme derinliği (ÇD) ölçümleri yapıldı. Sonrasında bireylere ait sosyoekonomik ve demografik veriler ve oral hijyen alışkanlıkları kaydedildi. Periodontal estetik algı, periodontal estetik algı sakalası(PAPS) ile ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi (OHRQoL) ise Ağız Sağlığı Etki Profili-14 (OHIP-14) ölçeği kullanılarak değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizinde tanımlayıcı istatistiksel metotları, Shapiro-Wilk Testi, Kruskall-Wallis testi, Mann-Whitney U Testi, Chi-square analizi, Spearman's korelasyon analizi kullanıldı. PI, GI, SK, değerleri en yüksek diş eti büyümesi grubunda, en düşük periodontal sağlık grubunda bulundu. PAPS-T, PAPS-E ve PAPS-P skorları en yüksek periodontal sağlıklı grupta bulundu. PAPS-E skoru diş eti çekilmesi ve diş eti büyümesi için benzerdi. PAPS-P skoru diş eti büyümesi grubunda en düşüktü. Fonksiyonel kısıtlılık değeri hariç diş eti çekilmesi ve diş eti büyümesi grubunda OHIP skorlarında fark gözlemlenmedi. Fonksiyonel kısıtlılık değerinde en yüksek skor diş eti büyümesinde gözlendi. Sosyal yetersizlik değeri hariç, diğer OHIP-14 alt başlıkları ve total OHIP-14 skoru en düşük değer periodontal sağlıklı grupta bulundu. Sosyal yetersizlikte gruplar arası fark bulunamadı. Çalışmamıza göre diş eti çekilmesi ve diş eti büyümesi bireylerin estetik algıları ve OHRQoL'si benzer oranda etkilenmiştir. Diş eti çekilmesi olan bireylerin periodontal estetik algıları, diş eti büyümesi olan bireylere göre daha iyidir.

Ağız sağlığıDental estetikGingival büyüme+5
Esra Özge Aydın
Uşak University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sigaranın bireylerin periodontal hastalık ve diş eti oluğu sıvısı pentraxin 3, IL-1β ve VEGF seviyeleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Sigara, periodontal hastalıkların derecesinde, şiddetinde ve prevalansında rol oynayan önemli bir risk faktörüdür. Çalışmamızın amacı; sigaranın, periodontal sağlıklı ve periodontitis hastalarının DOS PTX3, IL-1β ve VEGF seviyeleri üzerine etkilerinin değerlendirilmesi ve periodontal sağlık ve periodontitis durumunda markır düzeylerini karşılaştırmalı olarak incelemektir. Çalışmamıza; periodontal sağlıklı 40 hasta (20 sigara kullanan (P-,S+) ve 20 sigara kullanmayan (P-,S-)) ve periodontitisli 40 hasta (20 sigara kullanan (P+,S+) ve 20 sigara kullanmayan (P+,S-)) olmak üzere toplam 80 hasta dahil edildi. Her grubun demografik verileri alınarak, klinik periodontal değerlendirilmeleri yapıldı. Son olarak bireylerden diş eti oluğu sıvısı toplanıp biyokimyasal ve istatistiksel analizleri yapıldı. Çalışmamızın bulgularına göre; sigara içen ve içmeyen gruplar arasında klinik periodontal parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmemiştir. Sigara içen periodontal sağlıklı gruptaki PTX3 ortalama değeri, sigara içmeyen periodontal sağlıklı ve sigara içen periodontitis gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Sigara içen periodontitisli bireylerde IL-1β seviyesi, periodontal sağlıklı gruplara ve sigara içmeyen periodontitis grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Sigara içen ve içmeyen periodontal sağlıklı bireylerde VEGF seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır.

Gingival oluk sıvıPentraksin 3Periodontal hastalıklar+3
Vesile Çevikarabacı
Uşak University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Dişeti kalınlığının farklı yöntemler kullanılarak değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, dişeti kalınlığını farklı ölçüm yöntemleri kullanarak belirlemek ve dişeti kalınlığı ile bukkal kemik kalınlığı arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Aynı zamanda kuron uzunluğunun kuron boyuna oranı, papil yüksekliği ve keratinize dişeti genişliğinin dişeti kalınlığı ile ilişkisi de değerlendirilmiştir. Materyal-metot: Çalışmamıza periodontal ve sistemik olarak sağlıklı 40 hastanın üst anterior keser dişi dahil edilmiştir. Hastaların periodontal klinik durumlarını değerlendirmek için plak indeksi (PI), gingival indeks (GI) ve sondlamada kanama indeksi (SKI) ve keratinize dişeti genişliği kaydedilmiştir. Dişeti kalınlığı; transgingival sondlama, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ve renkli biyotip sondu (RBS)'nun yansıması yöntemi ile ölçülmüştür. Bukkal kemik kalınlığı ölçümü KIBT üzerinden yapılmıştır. Papil yüksekliği ve kuron uzunluğunun kuron genişliğine oranı hastalardan alınan fotoğraflar üzerinden hesaplanmıştır. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Sonuç: Renkli biyotip sondları hem transgingival ölçümlerle hem de KIBT ölçümleriyle ilişkili bulunmuştur. Renkli biyotip sondları ile her iki yöntem arasında en yüksek uyum ince biyotipte elde edilmiştir. Renkli biyotip sondu kalın ve çok kalını ayırt etmede yeterli görülmemiştir. KIBT ölçümleri ile transgingival sondlama ölçümleri arasında yüksek düzeyde anlamlı ilişki bulunmuştur. KIBT ile dişeti kalınlığı ölçümü için radyoopak materyal kullanımı faydalı bulunmuştur. Bukkal kemik kalınlığı, keratinize dişeti genişliği ve kron yüksekliğinin kron genişliğine oranının her üç ölçüm yöntemiyle yüksek düzeyde anlamlı ilişki olduğu gösterilmiştir. Papil yüksekliği ve yaş ile dişeti kalınlığı arasında anlamlı bir ilişki tespit edilememiştir.

Alveolar kemikDiş hekimliğiGingiva+1
Şerife Esra Kurt
Uşak University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Farklı eğitim düzeylerinin güncel sınıflama ölçütleri uyarınca tanımlanan periodontitisli olgularda tedavi planlaması üzerindeki olası etkilerinin değerlendirilmesi

Periodontal ve Periimplant Hastalıkların ve Durumların Sınıflandırılması Dünya Çalıştayı 2017 yılında, güncel bir periodontitis vaka tanımlama sistemini tanıtmıştır. Bu çalışmada amaç, güncel periodontal hastalıklar sınıflaması kullanılarak, periodontoloji uzmanları, asistanlar ile diş hekimliği öğrencileri arasında periodontitis vakalarının tanısında ve tedavi planlamasındaki uyum düzeyini değerlendirmektir. Katılımcılara 10 perioodontitis vakasından oluşan bir anket sunulmuş ve tanıyı evre, derece ve dağılım yönünden belirledikten sonra tedavi seçenekleri işaretlemesi istenmiştir. Tüm katılımcıların evre, derece ve dağılım için anlaşma düzeyleri orta veya daha düşük düzeyde bulunmuştur (κ=0,366; 0,222; 0,222). Derece yönünden ise gruplar arasında anlamlı fark bulunmuştur (p=0,012). Uzmanların kendi aralarındaki tutarlılığı ise dağılım daha yüksek olmak üzere evre, derece ve dağılım için orta düzeyde bulunmuştur (κ=0,498; 0,400; 0,500). Tedavi yanıtlarında uzmanlar, asistanlar ve öğrencilere kıyasla daha doğru cevaplar vermiştir. Öğrenciler arası uyumun cep eliminasyonu için tedavilerde ve furka tedavisinde uzmanlar ve asistanlara göre daha düşük seviyede olduğu görülmüştür. Sonuç olarak öğrenciler başta olmak üzere tüm katılımcılar tanı ve tedavi planlamasında düşük uyum göstermiştir. Bu uyumsuzluk tanının derece değerlendirmesinde evreye göre çok daha belirgindir. Mevcut sonuçlar klinisyenlerin güncel sınıflamaya ait tanı ve tedavi planlaması bilgilerinin artırılması gerektiğini ortaya koymuştur. Dolayısıyla güncel periodontitis tanı ve tedavi planlaması hatalarını azaltmak, optimal tedavi planı yapmak adına kanıta dayalı diş hekimliği ürünleri olan tedavi kılavuzlarının klinik uygulamalarda daha fazla kullanımı önerilmektedir.

Diş hekimliğiPeriodontal hastalıklarPeriodontitis+4
Ceren Kütük
Hacettepe University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Peri-implantitis tedavisinde cerrahi olmayan tedavi yaklaşımların etkinliğinin klinik ve biyokimyasal olarak değerlendirilmesi

Progresif kemik kaybı ile karakterize, implant çevresi dokuları etkileyen, iltihabi bir hastalık olan ve görülme sıklığı gün geçtikçe artan peri-implantitisin tedavisi için pek çok farklı yaklaşım bulunmaktadır. Cerrahi olmayan mekanik tedaviye ek olarak diyot lazer kullanımı peri-implantitis tedavisi için önerilen yöntemlerden biridir. Literatürde bu yaklaşımın etkinliği ile ilgili olarak çelişkili sonuçlar bulunmaktadır. Peri-implant dokulardaki klinik değişikliklerin yanı sıra peri-implantitis patogenezi ile ilişkili biyobelirteçlerin tedavinin başlangıç aşamasında ve tedavi sonrası takip süreçlerindeki düzeylerinin değerlendirilmesi var olan bu çelişkiyi aydınlatabilir. Çalışmamızın amacı; peri-implantitis tedavisinde cerrahi olmayan tedaviye ek diyot lazer uygulanmasının etkinliğinin hem klinik hem de biyokimyasal olarak değerlendirilmesidir. Çalışma grubumuz yaş ortalaması 55.08 ± 10.57 olan 21 kadın, 6 erkek toplam 27 kişiden oluştu. Bu bireylerde bulunan peri-implantitis teşhisi konmuş olan 40 implant başlangıç peri-implantitis tedavisini takiben randomize olarak lazer grubu (mekanik cerrahi olmayan tedaviye ek lazer uygulanan grup, n=19) veya kontrol grubu (mekanik cerrahi olmayan tedavinin tek başına uygulandığı grup, n=18) olmak üzere iki ayrı gruba atandı. Her iki tedavi grubundaki implantların cep derinliği, gingival indeks, dişeti kanama zamanı indeksi, plak indeksi değerlerinin kaydedilmesi ve peri-implant oluk sıvısı (PİOS) örneklerinin toplanması başlangıçta, 3.ayda ve 6.ayda gerçekleştirildi. Elde edilen PİOS örneklerindeki IL-1β, IL-10, IL-17, TWEAK, sklerostin, RANKL ve OPG seviyeleri uygun ELISA testleri ile ölçüldü. Çalışmanın sonuçlarına göre her iki tedavi grubunda da altı aylık takip periyodu sonunda klinik ve biyokimyasal parametrelerde başlangıç değerlerine göre anlamlı azalmalar tespit edildi. Her iki tedavi yaklaşımı karşılaştırıldığında 3. ayda klinik parametrelerden gingival indeks, dişeti kanama zamanı indeksi ve plak indeksinde; biyokimyasal parametrelerden IL-1β, IL-17 ve sklerostinde lazer grubunun lehine anlamlı bir fark tespit edildi. Ancak gruplar arası bu farklılık 6. ayda ortadan kalktı. Lazer grubunda 3. ayda gözlenen bu anlamlı farklar, diyot lazerin peri-implantitis tedavisinde ek kullanımının iyileşme açısından erken dönemde avantaj sağlayabileceğini göstermektedir. Ayrıca, peri-implantitis teşhisinde ve tedavinin etkinliğinin değerlendirilmesi amacıyla IL-1β, IL-17 ve sklerostinin iyi birer biyobelirteç olabilecekleri ve bu sonucu desteklemek adına ileri çalışmalara ihtiyaç olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

Belirti ve semptomlarDental implantlarDiyod lazer+6
Nazan Ece Erduran
Hacettepe University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Peri-implantitisli hastalarda dişeti oluğu sıvısı ve genel salyada immünolojik ve biyokimyasal parametrelerin incelenmesi

Periodontal ve peri-implant hastalıkların patogenezinde, plak biyofilmi ve konağın aşırı inflamatuar yanıtı rol oynamaktadır. İnflamatuar yanıtta, enzimler, proteinler ve sitokinler önemli komponentlerdir. Bu çalışmanın amacı, dişeti oluğu sıvısında (DOS), peri-implant oluğu sıvısında (PİOS) ve salyada IL-10, IL-17, RANKL, OPG, S100A8 ve S100A9 düzeylerini peri-implant ve periodontal hastalık ve sağlık durumlarında incelemek, bu hastalıkların patogenezleri arasındaki farklılıkları belirleyebilmektir. Çalışma grubumuz yaş ortalaması 46.6±14 olan 60 kadın, 29 erkek toplam 89 kişiden oluşmaktadır. Çalışmaya dahil edilen 42 diş ve 47 implant, klinik ve radyolojik muayene sonuçlarına göre, 'Periodontitis' (n=22), 'Sağlıklı periodonsiyum' (n=20), 'Peri-implantitis' (n=26), 'Peri-implant sağlık' (n=21) olarak dört gruba ayrılmıştır. Tüm gruplardan, periodontal ve peri-implant klinik parametreler ölçülmüş, DOS/PİOS ve salya örnekleri elde edilmiştir. DOS/PİOS ve salya örneklerinde IL-10, IL-17, RANKL, OPG, S100A8 ve S100A9 seviyeleri uygun ELİSA kitleriyle ölçülmüştür. Çalışma sonucunda, DOS/PİOS'ta IL-10 seviyeleri, periodontitis grubunda peri-implantitis grubuna göre anlamlı ölçüde yüksek tespit edilmiştir. DOS/PİOS'ta IL-17 seviyeleri peri-implantitis grubunda tüm gruplara göre anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur. DOS/PİOS'ta RANKL seviyeleri peri-implantitis grubunda, sağlıklı periodonsiyuma göre anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur. IL-17 salya seviyeleri, periodontitiste peri-implant sağlığa göre anlamlı ölçüde yüksektir. Salya RANKL düzeyleri, peri-implant sağlıkta sağlıklı periodonsiyuma göre anlamlı ölçüde armış, S100A8, S100A9 değerleri sağlıklı periodonsiyumda, peri-implant sağlığa göre artmıştır. Bu çalışmanın sonucunda sağlıklı ve hastalıklı peri-implant dokular arasında ayırımda IL-17'nin kuvvetli bir indikatör olduğu IL-10'un ise bu sonucun ortaya çıkmasındaki etkili faktörlerden biri olduğunu göstermektedir. Ayrıca, salya RANKL, S100A8 ve S100A9'un peri-implant sağlık durumu ile sağlıklı periodonsiyumda hastalık riski ve immüno-inflamatuar yanıttaki farklılıkların belirlenmesinde önemli olabileceğini düşündürmektedir.

GingivaGingival hastalıklarGingival oluk sıvı+3
Bilgesu Mercan
Hacettepe University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Posterior maksiller bölgede periapikal lezyon ve periodontal durumun sinüs membranı üzerine etkisinin incelenmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı; Sinüs membran kalınlaşmasında periapikal lezyonun (PAL) ve periodontal durumun etkisini incelemek ve oluşan mukozal kalınlaşmanın miktarını ve morfolojisini belirlemektir. Gereç ve yöntemler: Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Diş hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim dalına başvuran hastalardan farklı endikasyonlarla alınan KIBT verileri üzerinde retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Bu çalışma 1000 hastaya ait 2000 maksiller arkın KIBT görüntüsünden oluşmaktadır. İncelenen KIBT görüntüleri sinüs tabanı izlenebilir olarak seçilmiştir. KIBT görüntülerinde sağ ve sol posterior maksilla bölgeleri (1.premolar,2.premolar,1.molar ve 2.molar) incelenmiştir. Mukozal kalınlaşma 1 mm'den fazla olduğu zaman kalınlaşma olarak kabul edilmiştir. Sağ ve sol sinüs membran morfolojisi, sağ ve sol 1.premolar, 2.premolar, 1.molar ve 2.molar diş bölgeleri için dental statü sınıflandırılması, dental statüsü yapılan dişler için lezyon büyüklüğü sınıflaması, dental statüsü belirlenen diş bölgelerinin PAL sinüs ilişkisine bakılmıştır. Sağ ve sol 1.premolar, 2.premolar, 1.molar ve 2.molar diş bölgeleri için sinüs membran kalınlaşması mm olarak kaydedilmiştir. Araştırma raporu oluşturulurken, anlamlılık düzeyi için %95 güven aralığı kullanılmıştır. Bulgular: Maksiller sinüs mukoza kalınlaşma ortalaması 3,09 ± 0,06mm olarak bulunmuştur. Sinüs mukoza kalınlaşma morfolojilerinden flat tip (düz tip) kalınlaşma %42 oranıyla en sık görülen kalınlaşma tipidir. Sinüs membran kalınlaşmasının, dental statüye göre istatiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği tespit edilmiştir (p<.05). PAL ile birlikte periodontal alveolar kemik kaybının(PAKK) birlikte bulunduğu dişli bölgelerde sinüs membran kalınlaşmasının, diğer dental statüdeki dişlere göre daha fazla olduğu görülmektedir. Ayrıca PAL'un bulunmadığı sadece PAKK'nın bulunduğu dişlerde sinüs membran kalınlaşmasının arttığı gözlenmiştir. Sinüs membran kalınlaşmasının, lezyon büyüklüğüne göre istatiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği tespit edilmiştir (p<.05). "2,1-4 mm", "4,1-8 mm" ve "8,1 mm ↑" büyüklüğündeki lezyon varlığı olan dişlerdeki sinüs membran kalınlaşmasının, diğer lezyon büyüklüğüne sahip dişlere göre daha fazla olduğu görülmektedir. Sinüs membran kalınlaşmasının, lezyon sinüs ilişkisine göre istatiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği tespit edilmiştir (p<.05). Lezyon ve sinüs tabanı arası mesafenin azalması ile sinüs membran kalınlaşması artmaktadır. Sinüs membran morfolojisinin, yönlere göre istatiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği tespit edilmiştir (p<.05). Ortalama değerleri dikkate alındığında, sağ taraftaki kalınlaşmanın (X ̅=3,16), sola taraftaki dişlere (X ̅=3,06) göre daha fazla olduğu görülmektedir. Sonuçlar: Periapikal lezyon ile periodontal alveolar kemik kaybı durumunun birlikte görüldüğü dişli bölgelerde daha fazla sinüs membran kalınlaşması ölçülmüştür.

MaksillaMaksiller sinüsMembranlar+1
Ezgi Demirhan
Hacettepe University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Furkasyon defektlerinin anatomik ve topoğrafik özelliklerinin panoramik radyografi ve konik ışınlı bilgisayarlı tomografide retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amaçlarından ilki; mandibular 1. molar dişlerin panoramik radyografi (RG) ve konik ışınlı bilgisayarlı tomografide (KIBT) furkasyon tutulumlarının (FT) anatomik ve topoğrafik özelliklerini değerlendirip karşılaştırmak; mezial ve distal bölgelerde kemik defektleri ile ilişkisini incelemektir. Çalışmanın ikinci amacı ise; bir periodontoloji uzmanlık öğrencisi, bir periodontoloji uzmanı ve bir ağız diş ve çene radyoloji (ADÇR) uzmanından oluşan 3 gözlemcinin gözlemciler arası ve gözlemciler içi uyumunun değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi ve Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı'na başvurmuş hastaların panoramik RG'leri ve KIBT'de furkasyon bölgeleri incelendi. Araştırma raporu oluşturulurken, anlamlılık düzeyi için %95 güven aralığı kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda 289 hasta, 406 diş incelenmiştir. Katılımcıların %58,9'u kadın, %41,1'i erkektir. Katılımcıların yaş ortalaması 52,73 olarak belirlenmiştir. FT KIBT'de %10,6 sınıf 1, %67,7 sınıf 2 ve %21,7 sınıf 3 olarak saptanmıştır. Katılımcıların %81,3'ünde mezial bölgede defekt varken %27,6'sında bu defektin furkasyon defekti ile bağlantısı saptanmıştır. Katılımcıların %86'sında distal bölgede defekt varken %28,3'ünde bu defektin furkasyon defekti ile bağlantısı saptanmıştır ve sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı çıkmıştır. KIBT'de FT derinliği ort. 4,03 mm, Yatay kemik kaybı (YKK) 2,38 mm, dikey kemik kaybı (DKK) 3,02 mm ve kök-gövde yüksekliği 3,12 mm olarak bulunmuştur. Panoramik RG'de bireylerin %24,9'unda defekt yoktur, %58,1'inde alt sınıf A, %11,8'inde alt sınıf B ve % 5,2'sinde FT alt sınıf C olarak saptanmıştır. Panoramik RG'de Kemik kaybı %/yaş 0,25 altı %2, 0,25 ile 1 arası %60,8, 1 ve üzeri %37,2 olarak bulunmuştur. KIBT'de FT sınıf 1 olanların panoramik RG'de %41,9'unda defekt yok, %55,8'i alt sınıf A % 2,3'ü alt sınıf C olarak saptanmıştır. KIBT'de FT sınıf 2 olanların panoramik RG'de %26,9'unda defekt yok, %64'ünde alt sınıf A % 6,2'sinde alt sınıf B ve % 2,9'unda alt sınıf C olarak saptanmıştır. KIBT'de FT sınıf 3 olanların panoramik RG'de %10,2'sinde defekt yok, %40,9'unda alt sınıf A % 35,2'sinde alt sınıf B ve %13,6'sında alt sınıf C olarak saptanmıştır. Tüm bu sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Gözlemci içi ve gözlemciler arası değerlendirmede defekt lokasyonu ve milimetrik ölçüm yapılan parametrelerin mükemmel uyumda olduğu bulunmuştur. Sonuç: Tüm vakalarda FT'nun panoramik RG'de tespit edilememiş olması ve FT'nun şiddetinin panoramik RG'de KIBT'ye göre olduğundan daha az tahmin edilmiş olması rutin muayenelerin ve panoramik RG'nin tanı ve/veya tedavi planlaması açısından yeterli bilgi sağlayamadığı karmaşık vakalarda, herhangi bir sebeple KIBT'si bulunan hastalarda furkasyon bölgelerinin KIBT'de incelenmesi gerektiği düşünülmüştür. Anahtar Sözcükler: Furkasyon tutulumu, furkasyon defekti sınıflaması, radyolojik kemik kaybı

AnatomiFurkasyon defektleriKemik defektleri+4
Havanur Bayrak
Hacettepe University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Dişeti çekilmelerinin tedavisinde ağız içinde deepitelizasyon ve ağız dışında deepitelizasyon yöntemleriyle elde edilen palatal bağ dokusu greftlerinin histolojik olarak incelenmesi ve alıcı bölgedeki etkinliklerinin klinik olarak karşılaştırılması

Dişeti çekilmesi, serbest dişeti kenarının apikale doğru yer değiştirerek kök yüzeyinin klinik olarak açığa çıkması olarak tanımlanmaktadır. Dişeti çekilmeleri saplı flepler, rejeneratif yaklaşımlar ve serbest greftler ile bu yaklaşımların kombinasyonları kullanılarak tedavi edilebilmektedir. Bu yaklaşımlardan bağ dokusu grefti (BDG) ile birlikte koronale kaydırılan flep (KKF) dişeti çekilmesi tedavisinde altın standart olarak kabul edilen bir tedavi yöntemdir. BDG trap-door tekniği, L tekniği, tek insizyon tekniği, çift insizyon tekniği ve deepitelize gingival greft tekniği (DGG) ile elde edilebilmektedir. Literatürde DEG elde etme yöntemlerini kıyaslayan yeterli sayıda araştırma bulunmamaktadır. Mevcut araştırmanın amacı ağız içi deepitelizasyon (aiDE) ve ağız dışı deepitelizasyon (adDE) yöntemlerinin kök kapatma ve verici saha iyileşmesindeki etkinliklerini KKF+BDG yöntemi içerisinde klinik ve histolojik açıdan karşılaştırmalı olarak incelemektir. Çalışmaya dişeti çekilmesine sahip ve dahil etme kriterlerine uyan toplam 35 gönüllü (aiDE-16 hasta, adDE-19 hasta) katıldı. Alıcı bölgeden tedavi öncesi ve sonrasında çekilme derinliği-genişliği, ataçman seviyesi, keratinize dişeti yüksekliği-kalınlığı, vestibül derinliği ile estetik, iyileşme ve hassasiyet değerleri kaydedildi. Bu değerlerin zaman içindeki değişimleri hesaplandı. Verici bölgeden ise kanama, epitelizasyon, renk uyumu, his kaybı rahatsızlık ölçümleri kaydedildi. Ayrıca cerrahi sırasında greftle ilgili sayısal değerlere ek olarak BDG'lerden deepitelizasyon öncesi ve sonrası lam örnekleri alınarak fikse edildi ve cerrahi sonrasında epitel kalıntıları açısından incelendi. adDE ve aiDE yöntemleri alıcı bölgede; kök kapanma, tam kök kapanma, keratinize doku artışı, ataçman kazancı, dişeti kalınlığı, cep derinliği, dentin hassasiyeti, estetik sonuçlar açısından, verici bölgede; kanama komplikasyonu, post-operatif rahatsızlık, analjezik tüketimi, damaktaki erken dönem iyileşme, epitelizasyon hızı ve renk uyumu açısından benzer sonuçlar verdi. aiDE yöntemi ile tedavi edilen bölgelerde adDE yöntemine göre vestibül derinliğinde daha minimal azalma gelişti. adDE yöntemi aiDE yöntemine göre keratin hücreleri bakımından daha iyi oranda deepitelizasyon sağladı. Bu sonuçlar ışığında dişeti çekilmesi tedavisinde KKF+BDG uygulaması planlanan olgularda alıcı ve verici sahadaki başarı açısından her iki deepitelizasyon yönteminin de kullanılması tavsiye edilebilir.

AğızBağ dokuCerrahi flepler+7
Furkan Din
Hacettepe University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Mandibuler posterior bölgede immediat implant uygulamalarında apikal ve lingual stabilizasyon alanlarının cerrahi sınırlamalarının incelenmesi

Amaç. Bu radyolojik çalışmanın amacı; Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) incelemeleri ile, mandibuler posterior bölgedeki immediat implant uygulamalarında; planlama, cerrahi sırası veya sonrasındaki olası kompleksite ve/veya komplikasyonların belirlenmesi ve prognoz tayini için, veri toplama ve tanımlamaya yönelik, bölgedeki anatomik oluşumların durumlarının araştırılmasıdır. Gereç ve yöntemler. Toplam 497 hastanın mandibuler bölge için dört yüz doksan yedi KIBT görüntüsü geriye dönük olarak analiz edildi. Mandibuler birinci premolar, ikinci premolar, birinci molar ve ikinci molar bölgelerinin görüntüleri değerlendirildi. Bu tarama çalışmasında; mandibuler posterior bölgenin kret morfolojisi (Gallucci ve Posterior Kret tipi) ve anatomik oluşumları değerlendirildi. Kategorik değişkenler olay sayısı ve yüzde olarak sunuldu. Kategorik değişkenleri karşılaştırmak için ki-kare testi kullanıldı (P=.05). Bulgular. Dört yüz doksan yedi kısmi dişsiz hastanın 293'ü kadın, 204'ü erkekti. Gallucci kret tipi değerlendirmesinde oranlar sırasıyla oblik kret %41,5, S-şekilli kret %25,2, düz kret %19, kum saati kret %10,7, bazal kemik kret %3,7 olarak bulundu. Posterior Kret Tipi sınıflaması değerlendildiğinde sırasıyla U (konkav) tipi kret %35,5, P tipi %34,1, C tipi %30,3 oranında bulundu. İmplant kompleksitesi acısından diğer çalışmalara göre bizim çalışmamızda oblik kret tipinin yüksek ve (U) konkav kret tipi diğer çalışmalara göre düşük bulunmuştur. Sonuçlar. Yaptığımız tarama çalışmasında konkav ( U ) kret tipinin diğer çalışmalara göre düşük bulunması komplikasyon oranın da düşmesi anlamına gelir ve ırksal olarak implant başarısı açısında daha şanslı olduğumuzu gösterir niteliktedir. KIBT görüntülerinin dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi, implant yerleştirmeden önce ve yerleştirme esnasında kret şekli ve anatomik oluşumlarla ilgili önemli klinik bilgiler sağlayabilir. Özellikle mandibuler posterior bölgenin kompleks yapısı implant uygulama öncesi ekstra dikkatli inceleme gerektirir. Anahtar Kelimeler: İmmediat implant, mandibula, komplikasyon.

Cerrahi-diş hekimliğiDental implantasyonDental implantlar+4
Orkhan Magsudlu
Hacettepe University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Evre 3-4 periodontitisli hastalarda alt 1. molar dişlerin kök morfolojisi ile periodontitis yıkım düzeyi ve yıkım hızı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Diş kökü morfolojisi ve boyutları periodontal hastalık için lokal risk faktörleri olarak değerlendirilmektedir. Bu çalışmanın amacı kök genişliği başta olmak üzere kök morfolojisinin, periodontitis yıkım hızı ve yıkım düzeyi üzerine olan etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı'na başvurmuş hastaların panoramik radyografileri ve konik ışınlı bilgisayarlı tomografileri incelendi. Ayrıca bu hastaların bir kısmının arşivde mevcut olan klinik muayene bilgileri de değerlendirildi. Bir grup periodontitis olmayan hastanın da kontrol grubu olarak panoramik radyografileri ve klinik muayene bilgileri değerlendirildi. Araştırma raporu oluşturulurken, anlamlılık düzeyi için %95 güven aralığı kullanıldı. Bulgular: Toplam 108 birey çalışmaya dahil edildi. Katılımcıların %47,2'si kadın iken, %52,8'i erkektir. Katılımcıların yaş ortalaması 40,27 olarak belirlendi. Tüm katılımcıların yıkım miktarı (radyografik kemik kaybı, RKK) ortalaması 4,02 mm, yıkım hızı (RKK/Yaş) ortalaması 0,98, yıkım düzeyi (kemik kaybı yüzdesi, RKK/KU) ortalaması 28,45 olarak saptandı. Kök morfolojisi ölçümlerine bakıldığında ise kök uzunluğu (M)'nin 14,32, kök uzunluğu (D)'nin 13,88, kök gövde uzunluğunun 4,20, kök genişliği ortalaması (K)'nın 3,62, kök genişliği ortalaması (O)'nun 2,92, kök genişliği ortalaması (A)'nın 2,21 ortalamaya sahip olduğu saptandı. Tüm kök genişliği ortalaması ölçümleri RKK, RKK/Yaş, RKK/KU ile istatistiksel olarak anlamlı derecede negatif ilişki gösterdi. Kök gövde uzunlukları ile RKK, RKK/Yaş, RKK/KU istatistiksel olarak anlamlı derecede negatif ilişki gösterdi. 36 ve 37 numaralı dişleri karşılaştırdığımızda, 36 numaralı dişlerin RKK, RKK/Yaş, RKK/KU ortalamaları istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek saptandı. Bu dişlerin kök genişliklerine bakıldığında ise tüm kök genişliği ortalamaları 36 numaralı dişlerde istatistiksel anlamlı olarak daha düşük bulundu. Panoramik radyografi ölçümleri ile konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ölçümleri karşılaştırıldığında, aralarında belirli düzeyde bir fark olduğu ancak bu farkın tüm ölçümlerde tutarlı olduğu belirlendi. 36 ve 46 no'lu dişlerinde farklı düzeylerde yıkım görülen hastalarda, yıkım düzeyi ile kökün orta üçlü (-0,650) ve koronal üçlü seviyesindeki genişlikleri (-0,588) arasında istatististiksel olarak anlamlı düzeyde negatif korelasyon olduğu görüldü. Kök boyu ile yıkım düzeyi arasında korelasyon görülmedi (-0,068). Araştırmanın bulguları; orta üçlüde kök genişliği 3,225 mm'den az (özgüllük 0,848) ve apikal üçlüde 2,425 mm'den az olmasının (özgüllük 0,922) hastalık derecesi ve evresi için eşik değerler olduğu görülmektedir. Sonuç: Bu çalışmanın bulguları; Evre 3 ve 4 periodontitisli hastalarda orta ve apikal üçlü seviyesinde kök genişliğinin az olmasının kemik kaybı yüzdesi ve peridontal hastalık derecesi açısından belirleyici olduğunu göstermektedir. Anahtar Sözcükler: periodontitis, kök genişliği, kök morfolojisi, yıkım hızı, yıkım düzeyi

Periodontal hastalıklarPeriodontitis
Murat Haktan Durmaz
Hacettepe University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Periodontal defektlerin topografik ve anatomik özelliklerinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografide ve panoramik radyografta değerlendirilmesi ve karşılaştırılması

Amaç: Periodontal defektlerin panoramik ve KIBT görüntülerini, defektin anatomik ve topografik yapısı açısından karşılaştırmak, periodontal defektlerin KIBT görüntülerinde defektlerin anatomik ve topografik yapılarının farklı uzmanlık ve deneyim süresine sahip diş hekimleri (bir periodontoloji uzmanlık öğrencisi, bir periodontoloji uzmanı ve bir radyoloji uzmanı) tarafından değerlendirilmesi üç farklı gözlemcinin gözlemciler arası ve gözlemciler içi uyumunun belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: KIBT'deki 300 kemik içi defektin diş numarası, defekt bölgesi, defektin kemik kaybı, derinliği, mesiodistal genişliği, bukkolingual genişliği, birinci molar dişlerde furkasyon tutulumu varlığı/yokluğu kaydedilmiştir. Defektler panoramik radyografta defektin varlığı/yokluğu, en çok kemik kaybı olan bölgede RKK%/yaş, mandibuler birinci molar dişlerde furkasyon tutulumunun varlığı/yokluğu açısından değerlendirilmiştir. KIBT'de 300 kemik içi defektten güç analiziyle belirlenen 90 defekt gözlemci içi ve gözlemciler arası uyumu değerlendirmek için ölçülmüştür. Gözlemci içi uyumu değerlendirmek amacıyla iki hafta arayla ölçümler tekrarlanmıştır. Verilerin normallik analizi Shapiro Wilk uyum iyiliği testi ile belirlenmiştir. Normal dağılan verilerde t testi, normal dağılmayan verilerde Mann Whitney U testi ile KIBT ve panoramik radyograftaki değişkenler arasındaki ilişki tespit edilmiştir. Panoramik radyografın duyarlılık ve seçicilik analizi Youden indeksi ile belirlenip ROC grafikleri oluşturulmuştur. Gözlemci içi ve gözlemciler arası uyum belirlenmesinde sınıf içi korelasyon katsayıları kullanılmıştır. Bulgular: Gözlemci içi ve gözlemciler arası uyum yüksek bulunmuştur. Panoramik radyografta defektin durumuna göre yaş, kemik kaybı, defektin mesiodistal denişliği, defektin derinliği, defektin bukkolingual genişliği ve kemik kaybı/yaş değişkenlerinin ortancaları bakımından Mann Whitney U testine göre istatistiksel açıdan anlamlılık bulunmaktadır. (p<0,05) Youden indeksine göre kemik kaybı kesim noktası 5,73 defektin mesiodistal genişliği 3,21 defektin derinliği 2,45 defektin bukkolingual genişliği 3,62 kemik kaybı/yaş 1,15 olarak saptanmıştır. Bu değerlerin altında panoramik radyografların seçicilik ve duyarlılığın azaldığı görülmüştür. Sonuç: Kemik içi defektlerin ve furkasyon tutulumlarının teşhis, prognoz ve tedavi planlanmasında panoramik radyografi yeterli değildir. Klinik muayene ve 3B görüntüleme teknikleri prognoz, tanı ve tedavi planlamasında çok büyük önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: Alveoler kemik kaybı, kemik kaybı/yaş, gözlemci içi uyum, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT), panoramik radyograf

Alveolar kemik kaybıKemik defektleriKonik ışınlı bilgisayarlı tomografi+3
Pınar Bütev
Hacettepe University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Periodontal durum ve kontrol odağı arasındaki ilişki

Amaç: Bu çalışma kontrol odağı kavramını ve sağlık kontrol odağının önemini ele almaktadır. Kontrol odağı, bireylerin çevreleri üzerinde sahip oldukları kontrol inancının derecesini ifade eder. İç kontrol odağı, bireylerin yaşamda olup bitenleri kontrol edebileceklerine dair inancını ifade ederken, dış kontrol odağı yaşamda olup bitenlerin kontrol edilemeyen faktörler tarafından belirlendiği inancını ifade eder. Sağlık kontrol odağı ise bir bireyin sağlığının iç veya dış faktörlerce kontrol edildiği inancının derecesidir. Sağlık kontrol odağı, sağlık davranışlarını etkileyen bir değişken olarak kabul edilmekte ve sağlık sorunlarının açıklanmasına katkı sağlamaktadır. Bu çalışma, periodontal durum ve kontrol odağı arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, 209 katılımcıyla yapılan kesitsel bir anket çalışmasıdır. Anket, demografik özellikler, ağız bakım alışkanlıkları, anksiyete ve kontrol odağını içeren 65 sorudan oluşmaktadır. Katılımcıların periodontal durumları periodontal indekslerle değerlendirildi. Veri analizinde SPSS 24 kullanıldı. Demografik özellikler ve ağız bakım alışkanlıkları ki-kare testiyle karşılaştırıldı. Anlamlı farklılıklar Bonferroni düzeltmesiyle incelendi. Anksiyete ve kontrol odağı puanları Pearson korelasyon ile analiz edildi. Gruplar arası karşılaştırmalarda Mann-Whitney U ve ANOVA testleri kullanıldı, anlamlı fark LSD Post Hoc ile değerlendirildi. p<0.05 anlamlılık kabul edildi. Bulgular: Bulgulara göre, kadınlar erkeklere göre daha yüksek diş hekimliği anksiyetesi ve kontrol odağı puanlarına sahipti. Evli katılımcılar, bekarlara göre çabalamanın anlamsızlığına daha fazla inanıyordu. Genç katılımcılar (18-40), yaşlılara göre (51+) şansa daha çok inanıyordu. 31 yaş üstü, 18-30 yaş aralığına göre çabalamanın anlamsızlığına daha fazla inanıyordu. Düşük eğitim ve gelir düzeyindekilerde daha yüksek kontrol odağı ve çabalamanın anlamsızlığı puanları görüldü. Tüm gruplarda diş hekimliği anksiyetesi ile kontrol odağı arasında ilişki tespit edildi, sağlıklı grupta adil olmayan dünya inancı ile anksiyete pozitif ilişkilendi. Sonuç: Çalışmanın bulgularına göre, periodontal sağlık eğitimi içsel kontrol odaklarını güçlendirmeye, dışsal kontrol odaklarını azaltmaya yönelik stratejilere odaklanmalıdır. Demografik faktörlerin periodontal durum ve kontrol odağı üzerindeki etkileri dikkate alınarak kişiselleştirilmiş tedavi planları oluşturulmalıdır. Bilinçlendirme ve eğitim programları, periodontal sağlık davranışlarının geliştirilmesi için gereklidir. Bu sonuçlar, tedavi ve destek programlarının geliştirilmesi ve kişisel kontrol algısının güçlendirilmesi için odaklanılması gereken alanları belirlemeye yardımcı olabilir. Ağız sağlığı ile ilgili davranışlar ve kontrol algısı, gruplar arasında ve farklı durumlarda değişebilir. Diş hekimliği anksiyetesi ve kontrol algısı, bireylerin ağız bakım alışkanlıkları ve diş hekimi ziyaretleriyle ilişkilendirilebilir. Anahtar Kelimeler: Periodontal Durum, Kontrol Odağı, Ağız Bakımı, Dental Anksiyete

Ayça Aydın Kılavuz
Ordu University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Osseodensifikasyon ve konvansiyonel yöntemle yapılan implantların postoperatif ağrı düzeylerinin karşılaştırılması

Amaç: Günümüzde doku stresini ve bazı komplikasyonlarını azaltmak, diş hekimi ve ekibi için ameliyat anının performansını iyileştirme ve kolaylaştırmak için yeni teknikler geliştirilmiştir. Bu tekniklerden biri de osseodensifikasyon tekniğidir. Tezimizin amacı standart implant yerleştirme prosedürüne karşın osseodensifikasyon frezleme tekniğinin minimal deformasyon ile postoperaatif ağrı üzerine etkisi olup olmadığını incelemektir Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Nisan 2023 ile Nisan 2024 tarihleri arasında Ordu Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Kliniği'ne başvuran 72 katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Katılımcılar, uygulanan cerrahi prosedüre göre iki gruba ayrılmıştır: Bir grup standart implant yerleştirme prosedürü ile, diğer grup ise osseodensifikasyon prosedürü ile tedavi edilmiştir. Soruların yer aldığı form; demografik bilgiler, ağız bakım alışkanlıkları, modifiye diş hekimliği anksiyetesi ölçeği, VAS puanları ve operasyona dair verilerden oluşmuştur. SPSS 26 programı ile yapılan veri analizinde ki-kare, bağımsız gruplar t-testi, ANOVA ve Kruskal-Wallis testleri kullanılmıştır. Anksiyete puanları ile VAS ölçümleri arasındaki ilişki Pearson korelasyon yöntemiyle analiz edilmiş ve anlamlılık düzeyi p<.05 olarak belirlenmiştir. Bulgular: Grupların dağılımı demografik verilere, ağız bakım alışkanlıklarına ve diş hekimi anksiyetelerine göre büyük ölçüde benzerdir. Gruplardaki hastaların ameliyat öncesi VAS ölçümleri ile ameliyat sonrası 1. Gün, 3. Gün ve 10. Gün VAS ölçümleri arasında anlamlı farklılık yoktur (p>.05). İmplant cerrahisi sonrası ağrıda iki grupta da implant sayısına göre tüm hastaların ameliyat sonrası 10. Gün VAS ölçümleri arasında anlamlı farklılık elde edilmiştir (p<.05). Sonuç: Ağrı, kişisel deneyim ve kaygılardan etkilenen, çok faktörlü bir kavramdır ve bu nedenle operasyon sonrası ağrıyı değerlendirirken birçok faktörü standardize etmek gerekmektedir. Literatürde osseodensifikasyon tekniğinin, kemik yoğunluğunu artırarak implantın primer stabilitesini sağlamaya yardımcı olduğu görülmektedir. Bu teknik genellikle düşük kemik yoğunluğu olan bölgelerde kullanıldığından, optimal yerleştirme torkunun elde edilmesine katkıda bulunur. Çalışmamızda, her iki gruptaki implantların büyük çoğunluğunda optimal yerleştirme torku sağlandığı için, ağrı açısından anlamlı bir farklılık gözlemlenmemiştir. Anahtar Kelimeler: İmplant Cerrahisi, Osseodensifikasyon, VAS

Meleknaz Arıcı
Ordu University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Periodontitisli bireylerin cerrahi periodontal tedavisinde ilave hyaluronik asit bazlı jelin dişeti oluğu sıvısında anti-enflamatuar ve anti-oksidan seviyeleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Hyaluronik asitin (HA), yara iyileşmesi ve periodontal rejenerasyonu desteklemesi nedeniyle son dönemde periodontal tedavilerde lokal kemoterapötik ajan olarak kullanılabileceği belirtilmiştir. Bu çalışmanın amacı, periodontitisli bireylerde cerrahi periodontal tedaviye ek lokal kemoterapötik ajan olarak HA bazlı jelin kullanımının diş eti oluğu sıvısında (DOS) belirlenecek IL-6, IL-8, IL-10, IL-17A, TAS ve TOS seviyeleri ve klinik parametreler üzerine etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu split-mouth çalışmaya, Evre III Derece B veya C periodontitis teşhisi konulan yaş ortalaması 43,44± 8,12 yıl olan 18 hasta (9 erkek, 9 kadın) dahil edildi. 18 hastanın sağ ve sol quadrantları rastgele iki ayrı gruba ayrıldı. Bu gruplardan 1. grup kontrol grubunu (cerrahi periodontal tedavi (CPT)) (n=18), 2. grup test grubunu (CPT+HA) (n=18) oluşturdu. Tüm bireylerin başlangıç (T0) plak indeksi (Pİ), gingival indeksi (Gİ), sondalamada kanama indeksi (SKİ), sondalama cep derinliği (SCD), klinik ataçman seviyesi (KAS) ölçümleri kaydedildi ve DOS örneği elde edildi. Başlangıç periodontal tedavileri tamamlandıktan sonra hastalar cerrahi periodontal tedaviye alındı. Operasyon sırasında defekt alanlarına test grubuna CPT'ye ilave %0.8'lik HA jel, kontrol grubuna ise CPT'ye ilave serum fizyolojik uygulandı. Klinik parametre ölçümleri ve DOS alımı cerrahi periodontal tedaviden önce (TS-1), 1 ay (TS-2) ve 6 ay (TS-3) sonra tekrarlandı. Bulgular: Grup içi karşılaştırmalar değerlendirildiğinde, her iki grupta tedavi başlangıcı ile kıyaslandığında tedavi sonrasında (TS-1,2,3) tüm klinik parametreler açısından istatistiksel olarak anlamlı azalma olduğu bulundu (p<0,05). T0 dönemi ile kıyaslandığında tedavi sonrasında (TS-1,2,3) istatistiksel anlamlı düzeyde daha düşük DOS IL-6, IL-8, IL-17A ve TOS seviyeleri, daha yüksek düzeyde DOS IL-10 ve TAS seviyeleri olduğu bulundu (p<0,05). Gruplar arası karşılaştırmalarda ise, TS-2 döneminde kontrol grubuyla karşılaştırıldığında test grubunda istatistiksel anlamlı düzeyde daha düşük KAS değeri belirlendi (p<0,05). TS-2 ve TS-3 dönemlerinde kontrol grubuna göre test grubunda istatistiksel anlamlı düzeyde daha yüksek DOS IL-10 seviyeleri, TS-3 döneminde ise anlamlı daha düşük DOS IL-17A seviyeleri olduğu belirlenirken (p<0,05), zaman dilimlerinde DOS IL-6, IL-8, TAS ve TOS seviyelerinde gruplar arası anlamlı farklılık belirlenmedi (p>0,05). Sonuçlar: Bu çalışma ile ilk kez periodontitisli bireylerde cerrahi periodontal tedaviye ilave HA kullanımının KAS artışı ve DOS IL-10 ve IL-17A seviyelerinde olumlu iyileşme sağladığı gösterilmiştir. Verilerin sınırlamaları dahilinde, çalışmamız HA'nın cerrahi periodontal tedavide lokal kemoterapötik ajan olarak kullanılmasının periodontal yara iyileşmesini etkili bir şekilde destekleyebileceği ve DOS sitokin seviyelerinde olumlu sonuçlar sağlayabileceğini ileri sürmektedir. Anahtar Kelimeler: Hyaluronik asit, Cerrahi periodontal tedavi, Dişeti oluğu sıvısı, Sitokinler, Oksidatif stres.

Aslı Şener
Ordu University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Farklı implant cerrahi prosedürlerinde iki farklı frezleme sisteminin karşılaştırılması: Retrospektif çalışma

Giriş ve Amaç: Dental implantlar günümüzde dişsizlik tedavisinde kullanılan en popüler yöntemdir. İmplantların başarılı olabilmesi için implantın kemik dokusuyla tam ve sağlıklı bir bütünleşme sağlaması zorunludur. İmplantın stabilite değerleri bu bütünleşmenin sağlanması için büyük önem taşımaktadır. Osseodensifikasyon yöntemi günümüzde stabilite artışı için kullanılan yöntemler arasında yer almaktadır. Çalışmanın amacı bu yöntemi geleneksel yöntemlerle karşılaştırarak etkinliğini anlamaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, retrospektif bir çalışma olarak tasarlanmıştır ve 30.07.2021- 01.01.2023 tarihlerinde Ordu Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilen dental implant uygulamalarını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmamıza gerekli şartları sağlayan 80 hastada uygulanan 449 implant dahil edilmiştir. Çalışmamıza dahil edilen implantlar cerahi prosedürlere göre ayrılmış olup 47 implant kapalı sinüs yükseltme ile uygulanan gruba, 402 implant immediat yerleştirme ile uygulanan gruba dahil edilmiştir. Çalışmada kullanılan veriler (tork, ISQ, kemik yoğunluğu ve kemik kazanımı) hasta kayıtlarından ve radyolojik görüntülerinden elde edilmiştir. Bu değerler osseodensifikasyon ve konsiyonel frez sistemlerine göre ikiye ayrılmıştır. İmmediat implant uygulamalarında ve Kapalı sinüs yükseltme uygulamalarında tork değerleri operasyon sırasında, ISQ değerleri operasyon sırasında ve implant iyileşme başlığının takıldığı zamanda (3-4. Ay) ölçülmüştür. Kapalı sinüs yükseltme operasyon öncesi ve sonrası (3-4. Ay) radyolojik görüntüleri kemik kazancı ve yoğunluğu ölçümünde kullanılmıştır. Bulgular: Yapılan değerlendirmeler doğrultusunda Osseodensifikasyon (OD) ve Konvansiyonel frez sistemleri arasında tork değeri açısından anlamlı bir fark iki cerrahi yöntemde de bulunamamıştır. ISQ değerleri karşılaştırıldığında Kapalı sinüs yükseltme uygulamasında OD grubu daha yüksek değerler göstermiştir. İmmediat implantasyon uygulamasında ise maxilla anterior, maxilla posterior, mandibula posterior bölgelerinde OD grubu daha yüksek ISQ değerleri göstermiş fakat mandibula anterior bölgesinde anlamlı bir fark gözlemlenmemiştir. Kapalı sinüs yükseltme uygulamalarında kemik kazanımı açısından değerlendirildiğinde iki frez sistemi arasında bir fark gözlemlenmemiştir ancak implant çevresi kemik yoğunluğu değerlendirildiğinde Osseodensifikasyon grubu daha yüksek değerlere sahiptir. Sonuç: OD yönteminin düşük yoğunluklu kemiklerde stabilite arttırımı için iyi bir seçenek olduğu görülmüştür. Kapalı sinüs yükseltme uygulamalarında kemik seviyesinin yükseltilmesi açısından geleneksel yöntemler kadar başarılı ve stabilite açısından daha başarılı sonuçlar elde edilmiştir. İmmediat implantasyon gibi yeterli primer stabilitenin sağlanması zor bir uygulamada OD yönteminin implant stabilitesine olumlu katkıda bulunduğu gözlemlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Dental İmplant, Osseodensifikasyon, Primer Stabilite, Kemik Kazancı

Barış Ufuk Dalkılıç
Ordu University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Konvansiyonel ve osseodensifikasyon yöntemiyle yapılan alveoler kret split operasyonlarının karşılaştırılması: Retrospektif çalışma

Amaç: Günümüzde diş eksikliğini rehabilite etmede kullanılan en yaygın yöntem dental implantlardır. İmplantın kemik dokusuyla tam ve sağlıklı bir bütünleşme sağlaması implant başarısı için zorunludur. İmplantasyon sırasındaki primer stabilite değerleri bu bütünleşmenin sağlanması için oldukça önemlidir. Osseodensifikasyon yöntemi günümüzde stabilite artışı için kullanılan en güncel yöntemlerden biridir. Çalışmanın amacı bu yöntemi konvansiyonel yöntemlerle karşılaştırarak etkinliğini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, retrospektif bir çalışma olarak tasarlanmıştır ve 30.07.2021-01.01.2023 tarihlerinde Ordu Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilen alveoler kret split operasyonları sonrasında yerleştirilen dental implant operasyonlarını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmamıza gerekli şartları sağlayan 65 hastada uygulanan 268 implant dahil edilmiştir. Çalışmamıza dahil edilen implantlar çenelerde uygulanan kadrana göre 4 gruba ayrılmıştır. Çalışmada kullanılan veriler (tork, ISQ ve kemik kazanımı) hasta kayıtlarından ve radyolojik görüntülerinden elde edilmiştir. Bu değerler osseodensifikasyon ve konvansiyonel yöntemle yapılan genişletme yöntemlerine göre ikiye ayrılmıştır. Yerleştirme torku değerleri operasyon sırasında, ISQ değerleri operasyon sırasında ve diş eti şekillendiricilerin takıldığı zamanda (3-4. ay) ölçülmüştür. Operasyon öncesi ve sonrası (4. ay) konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntüleri kemik kazanımı ölçümünde kullanılmıştır. Bulgular: Yapılan değerlendirmeler doğrultusunda osseodensifikasyon ve konvansiyonel yöntemle yapılan alveoler kret split operasyonları arasında tork değeri açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır. ISQ değerleri karşılaştırıldığında maxilla anterior, maxilla posterior, mandibula posterior bölgelerinde osseodensifikasyon grubu daha yüksek ISQ değerleri göstermiş fakat mandibula anterior bölgesinde anlamlı bir fark gözlemlenmemiştir. Kemik kazanımı açısından değerlendirildiğinde ise iki grup arasında anlamlı bir fark gözlemlenmemiştir. Sonuç: Osseodensifikasyon yönteminin düşük yoğunluklu kemiklerde primer stabiliteyi artırmak için iyi bir seçenek olduğu görülmüştür. Alveoler kret split uygulamalarında horizontal kemik genişliğinin artırılmasında geleneksel yöntemler kadar başarılı olduğu ve güvenle kullanılabileceği sonucuna varılabilir. İmplant stabilitesi açısından konvansiyonel gruba göre daha başarılı sonuçlar elde edildiği görülmüştür. Alveoler kret split operasyonları gibi yeterli primer stabilitenin sağlanması zor durumlarda osseodensifikasyon yönteminin implant stabilitesine olumlu katkıda bulunduğu gözlemlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Dental İmplant, Osseodensifikasyon, Primer Stabilite, Kemik Kazanımı

Yunus Emre Güner
Ordu University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Periodontal hastalıklı bireylerin tükürük ve dişeti oluğu sıvısında İnterlökin-36 seviylerinin incelenmesi

Amaç: Son zamanlarda tanımlanan ve IL-1 ailesinin üyeleri olan interlökin-36 (IL-36), ağız mukozasındaki patojenlere karşı konak savunmasının önemli düzenleyicileri olarak bildirilmiştir. Bu çalışmanın amacı, periodontal hastalıklı bireylerin diş eti oluğu sıvısı (DOS) ve tükürük örneklerinde IL-36α düzeylerini ölçmek ve elde edilen verileri klinik parametrelerle ilişkilendirerek analiz etmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza sistemik olarak sağlıklı ve sigara kullanmayan 25-55 yaş aralığında değişen 20 periodontal açıdan sağlıklı, 20 gingivitisli, 20 Evre III Derece B periodontitis ve 20 Evre III Derece C periodontitis tanılı birey olmak üzere toplam 80 birey dahil edildi. Katılımcıların klinik değerlendirmeleri kapsamında plak indeksi (Pİ), gingival indeks (Gİ), sondalama cep derinliği (SCD), klinik ataşman seviyesi (KAS) ve sondalamada kanama indeks (SKİ) değerleri kaydedildi. Çalışmaya katılan tüm bireylerden başlangıçta DOS ve uyarılmamış tükürük örnekleri elde edildi. Örneklerdeki IL-36α düzeylerini ölçmek için enzim bağlı immünosorbent assay (ELISA) yöntemi kullanıldı. Bulgular: Periodontal olarak sağlıklı ve gingivitisli grup ile kıyaslandığında periodontitis gruplarında tüm klinik parametreler istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek olduğu, periodontitis grupları arasında ise sadece KAS değerinin Derece B'ye göre Derece C'de anlamlı daha yüksek olduğu bulundu (P<0.05). IL-36α verileri değerlendirildiğinde, tükürük seviyeleri ve DOS total miktarlarının periodontal olarak sağlıklı ve gingivitisli gruplar ile kıyaslandığında periodontitis gruplarında anlamlı olarak daha yüksek, ayrıca periodontal olarak sağlıklı grubuna göre gingivitis grubunda DOS IL-36α total miktarlarının daha yüksek olduğu tespit edildi (P<0.05). Periodontitis grupları arasında DOS ve tükürük IL-36α seviyeleri açısından anlamlı bir fark olmadığı belirlendi (P>0.05). Diğer taraftan, DOS IL-36α total miktarları ve tükürük IL-36α seviyeleri ile GI, SCD ve KAS değerleri arasında güçlü pozitif korelasyonların olduğu tespit edildi (P<0.001). Sonuçlar: Çalışmamız IL-36α'nın periodontal hastalık sürecine dahil olduğunu ve ayrıca periodontal hastalık varlığında tükürük ve DOS seviyelerinin arttığını ilk defa ortaya koymuştur. Çalışmamızın bulguları IL-36α'nın periodontal hastalıkların gelişim mekanizmalarının aydınlatılmasında potansiyel bir biyomarker olarak kullanılabileceğini ileri sürmektedir.

Neslihan Genç
Ordu University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Dişeti çekilmelerinin tedavisinde koronale pozisyone flep tekniği ile beraber hyaluronik asit bazlı jel kullanımının etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Hyaluronik asitin (HA), yara iyileşmesi ve periodontal rejenerasyonu desteklemesi nedeniyle son dönemde periodontal tedavilerde lokal kemoterapötik ajan olarak kullanılabileceği belirtilmiştir. Bu çalışmanın amacı, Tip I dişeti çekilmesi olan bireylerde koronele pozisyone flep (KPF) tekniğine ilave HA kullanımının hastaların cerrahi sonrası postoperatif dönemde konforuna ve 6 aylık takipte klinik parametreler ve hasta memnuniyet analizi üzerine etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu bölünmüş ağız çalışmasına, üst çene çift taraflı Tip I dişeti çekilmesi teşhisi konulan 25-65 yaş aralığında olan 20 hasta (9 erkek, 11 kadın) dahil edildi. 20 hastanın sağ ve sol defekt bölgeleri rastgele iki ayrı gruba ayrıldı. Bu gruplardan kontrol grubuna KPF (n=20), test grubu ise KPF+HA (n=20) uygulandı. Tüm bireylerin tedavi öncesi (TÖ) plak indeksi (PI), gingival indeksi (Gİ), sondalama cep derinliği (SCD), klinik ataçman seviyesi (KAS), vertikal çekilme derinliği (VÇD), horizontal çekilme derinliği (HÇD), dişeti kalınlığı (DK), yapışık dişeti genişliği (YDG) ve keratinize dişeti genişliği (KDG) ölçümleri kaydedildi. Ayrıca hastalara, hasta bazlı konfor (HKS), estetik (HES) ve hassasiyet (HHS) skorlarını içeren memnuniyet analizi uygulandı. Operasyon sırasında defekt alanlarına test grubuna KPF'ye ilave %0.8'lik HA jel, kontrol grubuna ise KPF'ye ilave serum fizyolojik uygulandı. Postoperatif 9 günlük dönemde hastaların ağrı, kanama, ödem skorları ve alınan ağrı kesici miktarı kaydedildi. Klinik parametre ölçümleri ve hasta memnuniyet analizleri cerrahi tedaviden 6 ay sonra tekrarlandı. Bulgular: Grup içi karşılaştırmalar değerlendirildiğinde, her iki grupta TÖ'ye kıyasla tedavi sonrası 6. ayda SCD, KAS, VÇD, HÇD, DK, YDG ve KDG dahil klinik parametrelerde ve hasta memnuniyet analizinde istatistiksel olarak anlamlı iyileşmeler tespit edildi (P<0.05). Grup içi değerlendirmelerde ise TÖ ve cerrahi sonrası 6.ay PI değerlerinde her iki grupta da anlamlı farklılık olmadığı, GI değerlerinde test grubunda anlamlı farklılık yokken (P>0.05), kontrol grubunda anlamlı artış olduğu görüldü (P<0.05). Gruplar arası karşılaştırmada ise sadece 6. ay HKS değerlerinde kontrol grubuna kıyasla test grubunda anlamlı düzeyde daha fazla artış olduğu belirlenirken (P<0.01), diğer klinik parametreler ve hasta memnuniyet analiz sonuçlarında anlamlı farklılık tespit edilmedi(P>0.01). Sonuçlar: Çalışmamız literatürde ilk defa KPF'ye ilave HA uygulamasının cerrahi sonrası 6.ayda hasta konfor skorlarını artırdığını göstermiştir. Çalışmamız sonuçlarına göre KPF'ye ilave HA uygulanması ile gingival inflamasyon varlığını azaltabileceği ve ayrıca postoperatif dönemde hasta konfor skorlarını iyileştirebileceği ancak periodontal cerrahi sonrası doku iyileşmesi üzerine ilave bir etkisinin olmadığı ileri sürülebilir. Anahtar Kelimeler: Hyaluronik asit, dişeti çekilmesi, koronele pozisyone flep, yara iyileşmesi, bölünmüş ağız tasarım.

Fadime Ülvan
Ordu University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Radyografik kemik kaybı bulgularına sahip dental implant alanlarının radyolojik açıdan incelenmesi ve periimplantitis hastalarında tedaviye ilişkin klinik yaklaşım farklılıklarının değerlendirilmesi

Peri- implant kemik kaybı tedavisinin gerçekleştirilebilmesi için risk faktörlerinin doğru tanımlanması ile peri-implant hastalıkların etiyolojisinde rol oynayan birçok faktörün hassas biçimde belirlenmesi, elimine veya modifiye edilebilmesi özel önem taşımaktadır. Peri-implant dokuların durumunu değerlendirirken, radyografik parametrelerin de risk faktörlerini belirleme açısından yararlı olacağı düşünülmüş, peri-implant hastalıkların etiyolojisi ve tedavi seçeneklerine ilişkin standart bir protokol olmadığı gözlenmiş ve klinik uygulamalar arasındaki farklılıkların incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçlarla, Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde 01.01.2012–26.09.2019 tarihleri arasında implant tedavisi görmüş tüm hastaların arşivdeki radyografları retrospektif olarak incelenmiş ve fonksiyonda olan herhangi bir restorasyona sahip implant içeren radyografları çalışmaya dahil edilmiştir. Radyograftaki her bir implant için hastaların yaş, cinsiyet gibi demografik verileri ile, implant ve restorasyonlara ait parametreler incelenmiştir. Çalışmamızın multidisipliner kısmında; en az bir implant bölgesini ilgilendiren şikayeti olan hastalarda aynı implantlar 4 farklı disiplindeki diş hekimleri tarafından muayene edilmiş, tanı, etyolojik faktör, önerilen tedavi planlaması, bu tedavi sonrası öngörülen prognoz tayini, risk durumunun belirlenmesi ve önerilen idame aralıklarına ilişkin disiplinler arası olası yaklaşım farkı incelenmiştir. Çalışmamıza dahil edilen 2125 implantın %50.68'i maksillada yer alırken; %49.32'si mandibulada bulunmaktadır. Yaş (p=0.784) ve cinsiyetin (p=0.450), RKK üzerinde anlamlı etkiye sahip olmadığı ancak hem implantın tipi hem de implant üstü protezin tipinin RKK için etkili bir faktör olduğu görülmüştür (p<0.05). İmplantların mezial komşu bölgesi (p=0.027) ve karşıt arkındaki dentisyon durumu (p=0.024) RKK üzerinde etkiliyken; distal komşu bölgede (p=0.132) bu faktör etkili değildir. Hem mezial (p=0.001) hem distal (p=0.001) hem de karşıt arktaki (p=0.004) dişte radyografik olarak gözlenebilen alveol kemiği kaybı varlığı RKK üzerinde anlamlı etkiye sahiptir. Fraktal analiz bulguları için hem apikal hem servikal bölgede ölçümün yapıldığı zaman grup içi (p=0.312) ve gruplar arasında (p=0.736) etkili değilken; değerlerin elde edildiği grup (p=0.865) da etkili değildir.Multidisipliner yaklaşımda tanı ve prognoz tayini açısından hekimler arası görüş benzerlikleri olduğu; etiyoloji, tedavi planlaması, risk profili ve idame aralıklarının belirlenmesinde ise hekimlerin kendi bölümlerine ait mesleki tecrübeleri doğrultusunda farklı görüşler belirtebileceği görülmüştür. Sonuç olarak hekimlerin, çalışmamızda peri-implant kemik kaybı üzerinde etkili olduğu belirlenen risk faktörlerini radyografik değerlendirmede göz önünde bulundurmaları ve implant tedavisi başarısının klinik değerlendirmesinde multidisipliner bakış açısını kullanmaları gerekmektedir.

Alveolar kemik kaybıDental implantasyonDental implantlar+6
Ege Nadir Aytac
Hacettepe University
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Cerrahi olmayan periodontal tedavi ile birlikte diode laser uygulamasının etkinliğinin klinik ve biyokimyasal olarak değerlendirilmesi

Periodontitis lokal ve sistemik etkenlere bağlı olarak gelişen, kompleks etiyolojiye sahip, periodontal dokularda yıkıma yol açan enfeksiyöz bir hastalıktır. Konak kaynaklı enzimler, sitokinler ve proinflamatuar belirteçler bu yıkımda rol oynayan ana elemanlardandır. Tedavisinde cerrahi olmayan veya cerrahi yöntemler ile birlikte laser uygulaması gibi yeni teknikler kullanılır. Bu çalışmanın amacı; periodontitis tedavisinde cerrahi olmayan tedaviye ek diode laser uygulamasının etkinliğini klinik ve biyokimyasal olarak değerlendirmek ve incelenen biyokimyasal parametrelerin biyobelirteç olarak kullanılabilme potansiyellerini değerlendirmektir. Bireyler "Cerrahi Olmayan Periodontal Tedaviye Ek Olarak Diode Laser Uygulanan Bireyler" (Laser grubu, n=15) ve "Cerrahi Olmayan Periodontal Tedavi (SRP) Uygulanan Bireyler" (Kontrol grubu, n=15) olarak iki gruba ayrıldılar. Kontrol grubunda bireylere yalnızca cerrahi olmayan periodontal tedavi uygulanırken; laser grubunda bu tedaviye ek olarak diode laser uygulaması yapıldı. Tüm bireyler tedaviden sonra 1. ay ve 3. ayda muayene edildi. Klinik parametreler (cep derinliği, klinik ataçman kaybı, sondlamada kanama, gingival indeks, plak indeksi) ve dişeti oluğu sıvısı (DOS) örneklemesi her kontrolde elde edildi. DOS örneklerindeki IL-1β, IL-10, IL-17, OPG, RANKL, TWEAK, Sklerostin düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçüldü. Klinik parametreler iki grupta da zaman içinde sağlık yönünde anlamlı değişim gösterirken, laser grubunda 1. ayda sondlamada kanama değerleri ve DOS hacmi; 3. ayda DOS hacmi ve klinik ataçman kaybı değerleri kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde azaldı. DOS örneklerindeki IL-17, TWEAK, Sklerostin düzeyleri zaman içinde iki grupta da anlamlı değişim gösterirken; laser grubunda kontrol grubuna göre 3. ayda IL-17 düzeyi anlamlı miktarda düşük çıktı. Tedavi gruplarında zaman içerisinde klinik ve biyokimyasal değişimler iki yöntemin de periodontitis tedavisinde başarılı olduğunu gösterdi. Diode laser uygulamasının periodontal iyileşmeye etkisinin sınırlı düzeyde olduğu kaydedildi. DOS içeriğindeki miktarları anlamlı düzeyde değişen IL-17, TWEAK, Sklerostin ile klinik parametrelerle korelasyon gösteren IL-1β ve RANKL'ın periodontitis teşhisinde biyobelirteç olarak kullanılması hedefine katkı sağlaması açısından değerlidir.

Gingival oluk sıvıLazer diyoduLazer tedavisi+5
Ali Tuğrul Gür
Hacettepe University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Düşük yoğunluklu lazer uygulamasının tavşan kraniyal defektlerinde kemik rejenerasyonu üzerine etkilerinin incelenmesi

Daha sonra doldurulacaktır.Bu çalışmanın amacı, düşük yoğunlukta (diod) lazerin farklı uygulama protokollerinin tavşanlarda oluşturulan deneysel kraniyal defektlerinin iyileşmesine etkilerinin histolojik, histopatolojik ve mikroBT incelemeleri ile değerlendirilmesidir. Ayrıca, 2. hafta sonunda yapılan histolojik ve immunohistokimyasal incelemeler ile diod lazer uygulamasının biyolojik etki mekanizmalarının belirlenmesi hedeflendi. Çalışmada 2,5-3,5 kg arasında 26 adet Yeni Zelanda Beyaz Tavşan'ı kullanıldı. Bunun için öncelikle, tavşan kafalarında anestezi altında gerçekleştirilen cerrahi işlemle 8 mm çapında defektler hazırlandı. Tavşanlara post operatif (ameliyat günü) dahil olmak üzere gün aşırı olarak 10 gün boyunca toplam beş defa lazer uygulaması yapıldı. Her hayvanda oluşturulan 4 farklı defektin biri kontrol grubu olarak kullanıldı. Deney grubunda kullanılan diğer defektlere ise 4 j/cm2, 6 j/cm2 veya 8 j/cm2 enerjiyle diod lazer uygulaması yapıldı. İkinci hafta sonunda histopatolojik, immunohistokimyasal ve mikroBT analizler için 5 tavşan sakrifiye edildi. Dördüncü ve 8. haftalarda ise 10'ar hayvan olmak üzere 20 tavşan mikro BT, histopatolojik ve immünohistokimyasal analizler için sakrifiye edildi. İncelenen toplam tavşan sayısı 26'dır. Mikro BT görüntüleme inceleme sonuçları; düşük yoğunluklu lazer uygulaması yapılan tüm gruplarda kontrol grubuna kıyasla istatistiksel anlamlı olarak daha fazla yeni kemik oluşumu görüldü (p<0.0001). Lazer grupları arasında etkinliği en yüksek kemik oluşumu 6 jul düşük yoğunluklu lazer uygulaması yapılan grupta saptanırken, bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Bu veriyle uyumlu olarak; hematoksilen eozin ve masson trikrom boyamalarında ikinci haftada sakrifiye edilen hayvanlar incelendiğinde kontrol gruplarına kıyasla test gruplarında defekt çeperinde daha çok kemik adaları izlendi ve bu kemik adaları çevresinde aktif osteoblastik aktivite tespit edildi. Sırasıyla 2., 4., 8. hafta grupları arasında konak kemikle yeni kemik formasyonu arasında daha geniş alanlarda füzyon görüldü. İkinci haftada sakrifiye edilen hayvanlar üzerinde yapılan immunohistokimyasal değerlendirmede BMP-2 seviyesinin 4 jul grubunda daha yüksek olduğu saptandı. Ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Osteokalsin boyamasında ise 4 jul grubunda daha fazla osteokalsin ekspresyonu istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulundu (P<0.0833, n=5). Çalışmadan elde ettiğimiz bulgular, düşük yoğunluklu lazer uygulamasının tavşan kraniyal defektlerinde yeni kemik formasyonunu olumlu şekilde etkilediğini göstermektedir. 4 j/cm2 ve 6 j/cm2 dozlarının yüksek etkinlikleri klinik uygulamalarda düşük yoğunluklu lazer uygulamasının, periodontal rejenerasyon, kret arttırma işlemleri ve diş implantı uygulaması gibi erken dönem iyileşmenin önem arz ettiği uygulamalar açısından umut verici olduğu düşünülmektedir.

Birtan Tolga Yılmaz
Hacettepe University
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Kistik fibrozisli hastalarda periodontal durumun klinik, immünolojik ve mikrobiyolojik olarak değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı; kistik fibrozisli hastaların periodontal durumlarını belirlemek, dişeti oluğu sıvısında (DOS) sitokin ve biyokimyasal moleküllerin düzeylerini ölçmek ve hastaların bakteri plağında P. aeruginosa varlığını değerlendirmektir. KF'li 41 hasta ve 39 sağlıklı hastanın DOS ve plak örnekleri toplanarak, klinik ölçümleri yapıldı. Hastaların DOS hacmi kaydedildi. DOS'ta IL-1ß, IL-17, IL-10, ELA2, KFTR ve ß-defensin-1 miktarları ELİSA ile ölçüldü. Toplanan plak örneklerinin EMB ve MHB besiyerlerinde ekimi ve PCR ile değerlendirilmeleri yapıldı. KF'li hastalarda DOS IL-1ß, ELA2, ß-defensin-1 düzeyi, kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı yüksek ölçülürken; DOS IL-10 düzeyi ise kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu. Kontrol grubundaki hastaların plak örneklerinde P. aeruginosa tespit edilemezken; KF grubunda incelenen 18 hastanın 4'ünün plak örneklerinde P. aeruginosa saptandı. Periodontal durum, immünolojik ve biyokimyasal parametrelerin DOS'ta incelendiği ilk çalışma olan bu araştırmanın sonucunda; KF hastalığının, periodontal durumdan bağımsız olarak, lokal pro-enflamasyona ve düşük anti-enflamatuvar yanıta neden olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle, KF hastalığının, sık aralıklarla periodontal açıdan kontrol altına alınması gereken, riskli sistemik hastalıklar grubuna dahil edilerek değerlendirilmesinin önemli olacağı kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kistik fibrozis, periodontal durum, dişeti oluğu sıvısı, sitokin, Pseudomonas aeruginosa.

FibrozGingivaGingival oluk sıvı+5
Onurcem Duruel
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Anterior maksiller bölgede implantasyonu etkileyen parametrelerin retrospektif değerlendirilmesi

Dental implant cerrahisinde değerlendirilmesi gereken temel unsurlardan biri kemiğin özellikleridir. Klinik muayene önemli olsa da; kemiğin formu, şekli, yapısı, anatomik özellikleri gibi immediate implant yerleştirmeyi etkileyebilecek faktörler nedeniyle; radyografik değerlendirme doğru planlama ve uzun dönem başarı için değerlidir. Bu çalışmanın amacı; anterior maksiller bölgede immediate implant uygulamalarını etkileyen parametreleri Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) ile cerrahi öncesi değerlendirmektir. 150 hastanın üst anterior 4 keser dişinin bukkal kemik kalınlıkları, bukkopalatinal kemik kalınlıkları, apikal kemik yükseklikleri, fenestrasyon ve dehisens varlığı/yokluğu KIBT görüntülerinde ölçülmüş; her hastanın yaşı, cinsiyeti ve sigara kullanımı kaydedilmiştir. BKK'nda en yüksek oran ince kemik fenotipinde görülmüştür. Ayrıca 2 ve 5 mm apikaldeki ölçümlerde lateral dişlerin, 8 mm'de ise santral dişlerin BKK daha kalın bulunmuştur. BPKK ise santral dişlerde ve erkeklerde daha kalın ölçülmüşken, sigara kullanımı ve yaşa bağlı bir fark görülmemiştir. FD oranı kadınlarda daha yüksek bulunmuştur. AKY erkeklerde daha yüksek bulunurken, sigara kullanımı ve yaşa bağlı istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Bu sonuçlar ışığında, maksiller anterior dişlerde, çevre yumuşak ve sert dokuların idamesi ve stabilitesi için yeterli ve doğru planlama yapılmadığı takdirde, immediate implantasyonun yararlarını ortadan kaldırabilecek ince bukkal kemik duvarı bulunmuştur. Bu nedenle, ince bukkal kemik duvarı varlığında, estetik bir sonuç elde etmek için implant bölgesinin ogmentasyonu önerilmektedir. Başarılı estetik sonuçlar elde etmek için; titiz bir preoperatif analiz ve uygun tedavi yaklaşımı için KIBT kullanımı gerekmektedir.

Dental implantasyonDental implantlarKonik ışınlı bilgisayarlı tomografi+3
Buğra Çakın
Hacettepe University
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Kanalis palatinus major, foramen palatinum majus ve çevresindeki yumuşak doku ile ilgili parametrelerin KIBT üzerinde değerlendirilmesi

Giriş: Foramen palatinum majus (FPM)'un lokalizasyonun doğru olarak bilinmesinin, cerrahi klinik girişimlerinde, plastik estetik periodontal cerrahide ve anestezi uygulamaları açısından klinik olarak önemli olduğu belirtilmektedir. Verici alan olarak kabul edilen palatinal bölgeden serbest diş eti greftlerinin elde edilmesi sırasında damar sinir paketine (DSP) zarar verilmemesi önemlidir. Elde edilebilecek yumuşak doku greftinin boyutları, palatinal mukozanın kalınlığına (PMK) ve DSP'nin konumuna bağlıdır. Bu konu ile ilgili olarak Anadolu populasyonu üzerinde yapılmış kapsamlı bir çalışma mevcut değildir. Bu çalışmanın amacı konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ile elde edilen görüntülerden PMK'nin ölçülmesi ve DSP'nin konumun belirlenmesiyle SDG elde etmek için ideal bölgenin saptanması ve klinik önem teşkil eden bu anatomik yapının lokalizasyonu ile, şekil ve sayısına ilişkin dağılımını, cinsiyet ve damak tipi bakımından inceleyip, sonuçları literatür bilgisi ile karşılaştırmaktır. Ayrıca, bu çalışmada foramina palatina minora (FPM)'ya ait bulgular ele alınmış, farklı parametreler kullanılarak Anadolu populasyonuna ait morfolojik veriler elde edildi. Araştırma, kapsamında mevcut olarak kayıtlı konik ışınlı tomografi görüntüleri incelendi. Araştırma sürecinde elde edilen veriler SPSS 25 yazılımı ile analiz edildi. Nicel değişkenler ortalama, standart sapma, ortanca, minimum ve maksimum istatistikleri ile nitel değişkenler ise sayı ve yüzde ile özetlendi. Bulgular: Sağ ve sol taraf için elde edilen nicel ölçümler, bağımlı gruplarda t testi ile; cinsiyet ve yaş gruplarının karşılaştırılması ise bağımsız gruplarda t testi ile yapıldı. Kategorik değişkenlerin grup dağılımları ki-kare testi ile değerlendirildi. Çalışmaya alınan bireylerin yaş ortalaması 44,3''tür (19 - 85). Katılımcıların cinsiyet dağılımlarına bakıldığında erkekler yüzde 56,8, kadınlar yüzde 43,2 dir. Foramen palatinum majus'un mine sement sınırından uzaklığı ortalama 14,54±2,69 mm olarak ölçüldü. Sağ ve sol tarafın arasında viii istatistik değerlendirilmede fark bulunmadı. Palatal mukozanın 3 noktada kalınlığının istatistiksel değerlendirmesi sonucu sağ ve sol taraf arasında anlamlı fark bulundu. Sol taraf palatal mukoza 3 noktada da sağ tarafa göre daha kalın olduğu belirlendi. Lesser palatina foramen incelenen tomografilerin %74'ünde tespit edilebildi. Sağ ve sol palatal foramen genellikle 7'nolu dişin distalinde lokalizedir. Ancak hastaların %1'ine yakınında ise 6 numaralı dişin hemen distalinde lokalizedir. Palatal Foramenin dişlere göre lokalizasyon dağılımları cinsiyetler arasında değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktur (ki-kare=4,598; p=0,596). Bulgular farklı etnik grupları içeren literatür bilgileri ile karşılaştırıldı. Farklı yaş ve cinsiyetlerde PMK ve ilgili yapıların anatomik özellikleri önemli farklar olmadığı görüldü. Ancak, bazı bireylerde klinik olarak önemli anatomik varyasyonlar olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Kanalis palatinus majör, foramen palatinum majus, plastik estetik periodontal cerrahi, Serbest diş eti grefti, subepitelyal bağ dokusu grefti, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi

Canalis palatinus majorCerrahiDental estetik+5
Elnur Comerdov
Hacettepe University
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Farklı gingival enflamasyon dereceli derin periodontal ceplerde mikrobiyal flora ve defensin düzeylerinin incelenmesi

Dişetinde bulunan beta-defensinlerin (hBD) üretilmesi ve salgılanması, bakteri virülansına ve konağa ait enflamatuar yanıttaki değişimlere duyarlıdır. Bu çalışmanın amacı, klinik gingival enflamasyon, Porphyromonas gingivalis (P. gingivalis) miktarı ve proteaz aktiviteleri ile ilişkili olarak, hBD-2 ve hBD-3'ün dişeti dokusundaki seviyelerini karşılaştırmaktır. Çalışmamıza 5-7 mm'lik sondlama derinliğinde, marjinal, hafif veya orta-şiddetli olmak üzere farklı enflamasyon derecelerine sahip 21 periodontitis hastası dahil edilmiştir. Bu hastalara ait 48 adet periodontal cepten granülasyon dokusu ve subgingival plak örnekleri toplanmıştır. Beta-defensin düzeyleri Western Blotting, P. gingivalis miktarı PCR, proteaz aktiviteleri ise florojenik substratlarla ile belirlenmiştir. Veriler istatistiksel olarak Kruskal-Wallis, Mann-Whitney U ve Spearman korelasyon testleri kullanılarak analiz edilmiştir. Dişeti dokusunda hBD-2 ve hBD-3 dimer formunda bulunmuştur. Subgingival plaktaki P. gingivalis ve ilgili gingipain aktivitesi enflamasyon ile artarken, hBD-2 ve hBD-3 seviyelerinde bir değişiklik gözlenmemiştir. Buna karşın, dokuya ait total proteaz aktivitesi ile hBD-2 ve hBD-3 seviyeleri arasında negatif korelasyon bulunmuştur. Plaktaki P. gingivalis ve gingipain aktivitesi klinik enflamasyonla ilişkilidir ancak hBD'ler ile klinik enflamasyon arasında bir ilişki bulunmamıştır. hBD'ler ve total proteaz aktivitesi arasındaki negatif korelasyon, bu antimikrobiyal peptitlerin ilerlemiş enflamasyonda parçalandığını veya inaktif olduğunu gösterebilir.

Meltem Özdemir
Hacettepe University
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Frezleme hızının implant stabilitesi ve postoperatif ağrı seviyelerine etkisinin incelenmesi

AMAÇ: Çalışmanın amacı, implant yuvası hazırlanması esnasında 50 rpm düşük devir irrigasyonsuz frezleme ve 800 rpm yüksek devir irrigasyonlu frezleme yöntemlerinin cerrahi sırasında oluşan rahatsızlık, postoperatif dönemde algılanan ağrı seviyeleri ve implant stabilitelerine etkilerinin karşılaştırılmasıdır. GEREÇ-YÖNTEM: Çalışmaya alt birinci molar diş bölgelerinde karşılıklı diş eksikliği bulunan 15 birey (8 erkek ve 7 kadın, yaş ortalaması: 38±15) dahil edildi. Dişsiz bölgelerin test veya kontrol grubuna dağılımı operasyon sırasında tam kalınlık flep kaldırılmasından sonra rastgele belirlendi. Test grubunda 50 rpm irrigasyonsuz frezleme, kontrol grubunda ise 800 rpm irrigasyon ile frezleme yapılarak implant yuvaları hazırlandı. Her iki grupta da standart çap ve boyda implant ve iyileşme başlıkları kullanıldı. Implantın primer ve sekonder stabilite değerleri başlangıç, 1,2 ve 3. Aylarda rezonans frekans analizi yöntemiyle değerlendirilirken, sert dokular başlangıç ve 3. ayda alınan paralel teknik periapikal radyografilerle değerlendirildi. Ayrıca, dişsiz bölgeye komşu dişlerin vitalite değerleri başlangıç, 1 ve 3. aylarda ölçülerek kayıt altına alındı. Dişsiz bölgedeki keratinize doku genişlikleri ise başlangıç ve 3. ayda ölçüldü. Aynı zamanda operasyon sırasında ve sonrası 1 hafta boyunca hastanın algıladığı ağrı seviyeleri VAS skalası yardımıyla kaydedildi. BULGULAR: Onbeş hastanın tümü planlanan şekilde çalışmayı tamamladı. Keratinize doku genişlikleri gruplar arasında anlamlı fark oluşturmazken grup içi başlangıç ve 3. ay arasında istatistiksel anlamlı fark saptandı (p<0,01). RFA ve vitalite değerlerinde ise tüm takip dönemlerinde grup içi ve guruplar arası kıyaslamada benzerdi. İlk kemik implant temas noktası grup içi kıyaslandığında her iki grup içinde başlangıca göre anlamlı seviyede azalma saptandı (Test Grubu içi p<0,01, Kontrol Grubu için p=0,01). Marjinal kemik kaybı her iki grupta benzer bulundu. Operasyon sırasında algılanan rahatsızlık seviyesi gruplar arasında benzerken, postoperatif 2.gün Test Grubunda ağrı anlamlı seviyede yüksektir (p<0,05). Grup içi kıyaslamada test ve kontrol gruplarında birinci gün algılanan ağrı seviyeleri sırasıyla 6,7. ve 5,6 ve 7. günlerden anlamlı seviyede yüksektir ( p< 0,05). SONUÇ: Her iki frezleme yöntemi de klinik olarak güvenli yöntemler olmasına karşın, yüksek devirde frezlemenin oluşan ağrı seviyesinde az bir avantaj sağladığı izlenmektedir. Ancak bu farkın klinik olarak anlamsız seviyede olduğu söylenebilir.

AğrıAğrı-postoperatifDental implantasyon+2
Aylin Avcı
Ege University
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

İmplant çevresi vertikal defekt boyutlarının radyolojik ve klinik olarak değerlendirilmesi

Amaç: Periimplantitis tanısı konulmuş hastalarda; implant çevresindeki kemik kaybının dijital periapikal radyografi kullanılarak ölçümü ile cerrahi sırasında yapılan ölçümünün kıyaslanması ve periapikal radyografinin gerçeğe yakınlığının değerlendirilmesi, radyografi üzerinden yapılan defekt tipi tayininin gerçek defekt tipi ile karşılaştırılması ve implant çevresi dokularda metal ve plastik sonda ile yapılan ölçümlerin uyumunun incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Kemik içi komponente sahip periimplantitis defekti bulunan 28 hasta (10'u erkek, 18'i kadın), 51 implant ve 96 yüzey çalışmaya dahil edildi. Plastik ve metal sonda ile sondalama derinlikleri ölçülerek, modifiye gingival ve modifiye plak indeksi değerleri ve keratinize mukoza genişliği değerleri kaydedilen bölgelerden üzerine 10'ar mm' lik metal teller yapıştırılmış filmler ile paralel teknikle periapikal radyografik görüntüler alındı. Cerrahi tedavi sırasında defektin granülasyon dokularından temizlenmesinden sonra defekt tipi tayini yapıldı ve defekt boyutları vertikal ve horizontal yönde stoperli spreader ile dijital kumpas kullanarak ölçüldü. Alınan radyografik görüntüler üzerinden java tabanlı bir program aracılığı ile aynı yönde ölçümler ve defekt tipi tayini yapılarak kaydedildi ve bu veriler birbirleriyle karşılaştırıldı. Metal ve plastik sonda ile yapılan sondalama derinliği ölçümlerinin uyumu da kendi içinde değerlendirildi. Defekt boyutu ölçümleri karşılaştırılması için Bland-Altman analizi kullanıldı. Defekt tipi uyumu için Kappa değeri hesaplandı. İki sonda ile yapılan sondalama derinliği ölçümü uyumu için ise Weigted Kappa değeri hesaplandı. Bulgular: Radyografi üzerinden yapılan ölçümler cerrahi sırasında yapılan ölçümlerden düşük (fark horizontal yönde 0,26mm; vertikal yönde ise 0,23mm) bulundu ve bu istatistiksel olarak anlamlıdır. (p˂0,001) Radyografi üzerinden yapılan defekt tayini cerrahi sırasında belirlenen defekt tipi ile 'orta' derece uyumlu bulundu. (κ= 0,47) Plastik ve metal sonda ile yapılan sondalama derinliği ölçüm değerleri birbiriyle 'iyi' derece uyumlu bulundu. (κw = 0,71) Sonuç: Sonuç olarak periapikal radyografiler paralel teknik ve kalibrasyon için ilave bir işlem kullanılarak elde edildiğinde gerçek defekt boyutunu gerçeğe yakın, ancak olduğundan daha az göstermektedir. Defekt tipi belirlemede ise çok başarılı olmasa da klinisyen için operasyon öncesi fikir sağlayabilir. İmplant çevresinde sondalama derinliklerinin ölçülmesinde uyumları iyi derecede olduğu için metal veya plastik periodontal sondadan herhangi biri tercih edilebilir. Anahtar Kelimeler: Periimplant Defekt, Periapikal Radyografi, Periimplantitis, Periodontal Sonda

Dental implantasyonDental implantlarPeriimplantitis+3
Asena Türedi
Ege University
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sinüs tabanı yükseltilmesinde kullanılan manyetik çekiç ve konvansiyonel yöntemin karşılaştırılması

Amaç: Çalışmanın amacı manyetik çekiç ve manuel çekiç kullanılarak yapılan krestal sinüs tabanı yükseltme (KSTY) operasyonu ile birlikte kısa implant uygulanması esnasında oluşan rahatsızlık seviyeleri, postoperatif dönemde oluşan ağrı seviyeleri ve klinik sonuçların kıyaslanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Üst çene posterior bölgede karşılıklı tek diş eksiği bulunan ve maksiller sinüs altında residüel kemik yüksekliği <6mm olan 9 erkek ve 5 kadın, toplam 14 hasta (yaş  ort std: 45  12) çalışmaya dahil edildi. KSTY operasyonu ile birlikte kısa implant yerleştirilmesi esnasında, bir tarafta manyetik çekiç kullanılırken (Test grubu), diğer tarafta manuel çekiç (Kontrol grubu) kullanıldı. Cerrahi rahatsızlık, postoperatif birinci haftada algılanan ağrı seviyesi, komşu dişlerin vitalite durumları, cerrahi süre, çekiç ile yapılan vuruş sayısı ve yükseltilen sinüs miktarları kıyaslandı. Bulgular: Test grubunda cerrahi rahatsızlık seviyesinin kontrol grubundan anlamlı seviyede düşük olduğu saptandı (p<0.05). Benzer şekilde 2, 4 ve 5. günlerdeki ağrı seviyeleri anlamlı seviyede test grubunda düşüktü (p<0.05). Sinüs tabanı yükseltilmesi için kullanılan vuruş sayısı manyetik çekiç grubunda anlamlı seviyede düşükken (p<0,05), komplikasyon oranları ve diğer klinik parametreler grup içi ve gruplar arasında benzerdi. Sonuç: Manyetik çekiç kullanılarak yapılan KSTY operasyonları hasta tarafından daha rahat tolere edilmekte, postoperatif dönemde oluşan ağrı seviyeleri daha düşük olmaktadır. Her iki yöntem de KSTY de güvenli yöntemler olmasına karşın, manyetik çekiç KSTY operasyonlarında manuel çekicin yerini alabilecek kapasitesinin mevcut olduğu düşünülmektedir.

AğrıDental implantasyonDental implantlar+3
Rouzbeh Fazelı
Ege University
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Bağ dokusu grefti alındıktan sonra verici bölgedeki doku kalınlığı ve sigaranın yara iyileşmesine etkisinin değerlendirilmesi

Bağ dokusu grefti alındıktan sonra verici bölgedeki doku kalınlığı ve sigaranın yara iyileşmesine etkisinin değerlendirilmesi Dişeti ve alveol mukoza arasındaki sağlıklı ilişkinin bozulmasıyla mukogingival sorunlar ortaya çıkar. Mukogingival sorunlardan biri olan ve hastada estetik kaygıya neden olan dişeti çekilmesinin tedavisinde otojen bağ dokusu greftleri sıklıkla kullanılır. Otojen bağ dokusu greftinin elde edilmesinde en sık tercih edilen verici bölge damaktır. Yara iyileşmesi travma ile başlayan hücresel ve biyokimyasal olayların yeni doku oluşumuyla sonuçlanmasıdır. Sigara çeşitli mekanizmalar üzerinden yara iyileşmesini olumsuz etkileyen önemli bir çevresel faktördür. Periodontal cerrahi işlemler sonrasında da yara iyileşmesi sigara kullanımından olumsuz etkilenir. Çalışmamızın amacı, başlangıç doku kalınlığı ve bağ dokusu grefti elde edildikten sonra kalan doku kalınlığının sigara içen ve içmeyen hastalarda verici bölgenin tam epitelizasyon süresi ve doku dolumu miktarına etkisini değerlendirmektir. Toplam 20 hasta çalışmaya dahil edilerek sigara içen ve sigara içmeyen çalışma grupları oluşturuldu. Operasyon sırasında damak üzerinde üç noktadan başlangıç damak kalınlığı, kaldırılan kapak kalınlığı ve kapağın altında kalan doku kalınlığı ölçümleri yapıldı. Operasyon sonrası 7, 14, 21. ve 28. günlerde damak bölgesinde tam epitelizasyon var/yok şeklinde kaydedildi. İkinci ve 3. aylarda ise üç noktadan damak kalınlığı ölçümleri tekrarlandı. Her iki grupta damağın tam epitelizasyon süreleri benzer bulundu. Başlangıç damak kalınlığı ile 2. ve 3. ay damak kalınlığı arasında pozitif ilişki görüldü. Başlangıç damak kalınlığının artmasıyla 2. ve 3. aydaki damak kalınlığında artış saptandı. Sigara içen grupta, başlangıçtan 3. aya mezyal noktadaki damak kalınlığı değişiminin sigara içmeyen gruptaki farktan anlamlı olarak daha fazla olduğu görüldü. Ayrıca, sigara içen grupta operasyondan sonra 3. aydaki damak kalınlığının başlangıç damak kalınlığına göre anlamlı olarak daha az olduğu saptandı. Her iki grupta kapağın altında kalan doku kalınlığının 2. ve 3. aylardaki damak kalınlığı arasındaki korelasyonları genelde pozitif yönde etkilediği belirlendi. Çalışmamızın sonuçları, sigara kullanımının bağ dokusu grefti elde edilmesi sonrası damaktaki epitelizasyona belirgin bir olumsuz etkisi olmadığı, ancak doku dolumunu geciktirdiği yönündedir. Anahtar Kelimeler: Otogreftler; verici bölge; sigara; yan etkiler; yara iyileşmesi

Bağ dokuOtogreflerSigara içme+2
Elif Dilay Ünal
Ege University
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

İmplant çevresi yetersiz keratinize mukoza bulunan hastalara uygulanan serbest dişeti greftinin sigara içen ve içmeyen hastalarda klinik olarak karşılaştırılması

Keratinize mukoza miktarını arttırmak için serbest dişeti grefti (SDG) sıklıkla kullanılmaktadır. Araştırmamızın amacı implant çevresine uygulanan SDG'nin ve verici bölgenin iyileşmesine sigaranın etkisini değerlendirmektir. Posterior bölgede implant çevresi yetersiz keratinize mukozaya sahip 12 sigara içmeyen, 8 sigara içen hasta araştırmamıza dahil edildi. Sondalama derinliği, modifiye sulkus kanama indeksi, modifiye plak indeksi değerlendirildi. Bütün hastalar için alıcı ve verici bölgelere özel bireysel stentler hazırlandı. Bütün hastalara standart boyutta (5,0 x 10,0 mm) SDG uygulandı. Keratinize mukozanın vertikal boyutu, vestibül sulkus derinliği ölçümleri bireysel stentler kullanılarak yapıldı. Ultrasonik kalınlık ölçüm cihazı ve transgingival sondalama ile alıcı bölge ve verici bölgenin doku kalınlığı ölçüldü. Bu ölçümler 1., 3. ve 6. aylarda tekrarlandı. Veriler parametrik ve nonparametrik analizler ile incelendi. Sigara içen ve içmeyen gruplar arasında demografik veriler açısından fark bulunmadı (p> 0,05). Araştırmamızda SDG uygulaması sonrası keratinize mukozanın vertikal boyutunda ve vestibül sulkus derinliğinde her iki grupta da 1., 3. ve 6. aylarda başlangıca göre önemli artış saptandı (p< 0,05). Gerek mukozanın vertikal boyutunda gerekse de vestibül sulkus derinliğindeki değişimlerde sigara içen ve içmeyen gruplar arasında fark bulunmadı (p> 0,05). Alıcı bölgedeki keratinize mukoza kalınlığı her iki grupta da 1., 3. ve 6. aylarda başlangıca göre artış gösterdi (p< 0,05). Her iki araştırma grubunda da 1., 3. ve 6. aylarda greft alanındaki azalma başlangıca göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p< 0,05). Sigara içen grupta greft alanı 6. ayda başlangıca göre sigara içmeyen gruptan önemli oranda daha fazla azaldı (p< 0,05). Araştırmamızın verileri, sigaranın yetersiz keratinize mokozaya sahip implantların etrafına uygulanan SDG işlemini takiben elde edilen keratinize mukozanın vertikal boyutu ve doku kalınlığına etkisinin olmadığını, ancak SDG'nin kapladığı toplam alanın azalmasına etkisi olduğunu göstermektedir.

Ağız mukozasıDental implantasyonDental implantlar+4
Ceren Okur
Ege University
2018
00