Yeditepe University
Discipline

Periodontology

Yeditepe University

157

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Konvansiyonel yöntem ve diyot lazer ile yapılan gingivektomi sonrası yara iyileşmesindeki klinik, biyokimyasal parametrelerin ve epitelizasyon seviyelerinin değerlendirilmesi

Diş eti büyümeleri, akut ya da kronik enflamatuvar değişiklikler sonucunda olan, diş etinde hacimsel artışın klinik olarak gözlemlendiği, sık görülen bir diş eti hastalığıdır. Diş eti büyümelerinin tedavisinde konvansiyonel yöntem dışında lazer ve elektrocerrahi gibi farklı teknikler kullanılmaktadır. Çalışmamızın amacı konvansiyonel yöntem (kontrol grubu) ve diyot lazer (test grubu) ile yapılan gingivektomi sonrası klinik parametreleri, iyileşme sürecindeki epitelizasyon seviyeleri, diş eti oluğu sıvısındaki interlökin-18 (IL-18), trombosit kaynaklı büyüme faktörü-AA (PDGF-AA), insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF-1) seviyeleri ve ağrı seviyeleri bakımından karşılaştırmaktır. Split-mouth çalışma şekli oluşturuldu; alt veya üst çene sağ ve sol anterior bölgelerde simetrik kronik enflamatuvar diş eti büyümesi olan, sistemik olarak sağlıklı toplam 21 (11 kadın, 10 erkek) hasta çalışmaya dahil edildi. Operasyon öncesi ve sonrasında 14 ve 21. günlerde hastalardan klinik periodontal parametreler kaydedildi ve diş eti oluğu sıvısı örnekleri toplandı. Operasyon sonrası epitelizasyon seviyelerinin değerlendirmek amacıyla operasyondan hemen sonra, 3, 7, 14 ve 21. günlerde yara bölgesi mira-2-tone ile boyanarak ağız içi fotoğraflar çekildi. Operasyon sonrası ağrı seviyelerini değerlendirmek amacıyla operasyondan sonra aynı gün, 3, 7 ve 14. gün hastalardan VAS ağrı skalasını işaretlemeleri istendi. Test ve kontrol gruplarında plak indeksi (Pİ), gingival indeks (Gİ), sondalanabilen cep derinliği (SCD), sondalamada kanama (SK) ve klinik ataşman seviyesi (KAS) değerlerine bakıldığında tüm zaman dilimlerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı. Operasyon sonrası epitelizasyon seviyelerini değerlendirmek amacıyla çekilen ağız içi fotoğraflar İmage J programında bilgisayar ortamında analiz edildi. Test ve kontrol grupları arasında epitelizasyon seviyesi değerlerine bakıldığında 3. günde test grubunda epitelize olmayan alanların seviyesi kontrol grubundan daha az gözlense de tüm zaman dilimleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı. 21. günde tüm hastalarda epitelizasyonun büyük çoğunlukla tamamlandığı gözlendi. Biyokimyasal parametreler açısından tüm zaman dilimlerine bakıldığında IL-18, PDGF-AA ve IGF-1 seviyeleri benzer bulundu ve istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmedi. Operasyon sonrası ağrı seviyeleri değerlendirildiğinde test ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı. Bu bilgiler dahilinde diyot lazer ve konvansiyonel yöntem ile yapılan gingivektomi operasyonlarının birbirleri üzerinde üstünlüğü olmadığı söylenebilir.

EpitelEpitel hücreleriGingiva+4
Saliha Gülten Sungur
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Türkiye'de periodontoloji ve ağız diş ve çene cerrahisi alanında çalışan diş hekimlerinin; implant cerrahisindeki ilaç kullanım protokollerinin değerlendirilmesi

Dental implant cerrahisi, günümüzde çeşitli diş eksikliklerinin tedavisi amacıyla rutinde yapılan tedavilerdendir. İmplant cerrahileri; flepsiz tek üye implant yerleştirilmesinden, kemik ogmentasyonuyla aynı seansta immediat implant yerleştirilmesi gibi çeşitli tedavileri içermektedir. Bu tezde; bu cerrahi tedaviyi Türkiye'de sıklıkla uygulayan periodontolog ve ağız diş ve çene cerrahlarının tedavi öncesi ve sonrasında farklı ilaç protokollerini karşılaştırmayı amaçladık. Google drive üzerinden oluşturduğumuz ankete toplam 250 hekim yanıt vermiştir. Anket sonuçlarına göre implant tedavisinin daha sıklıkla özel kurumlarda ve çene cerrahisi uzmanları tarafından yapıldığı görülmüştür. Ağız diş ve çene cerrahları steroid kullanmayı periodontologlardan daha fazla tercih etmektedirler. Özel kurumlarda çalışan hekimler steroid kullanmayı daha çok tercih etmektedir. En sık tercih edilen antibiyotikler amoksisilin ve amoksisilin+klavulonik asit kombinasyonu olmuştur. En sık tercih edilen analjezik ve antienflamatuvarlar ise naproksen sodyum(apranax), flurbiprofen(majezik), deksketoprofen(arveles), parasetamol(parol) ve ibuprofen(iburamin) olmuştur.

Adrenal korteks hormonlarıAntibiyotiklerDental implantasyon+5
Esin Büyükerkmen
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dental implant cerrahisinde uygulanan sert doku ogmentasyon materyallerinin farklı uzmanlık alanlarına göre kullanım sıklığının değerlendirilmesi

Alveolar kemiğe uygulanan ogmentasyon işlemleri; greft ve diğer biyomateryallerle rezorbsiyona uğraşmış alveolar kretin genişliğini veya yüksekliğini artırmak ve alveolar kemikte meydana gelen defektlerin tamiri için yapılan prosedürleri kapsar. Meydana gelen rezorpsiyonlar implantların uygun ve doğru pozisyonda konumlandırılmasına engel olmaktadır. Bu nedenden dolayı alveolar kret ogmentasyonu için uygulanan teknikler, uygun protetik rehabilitasyon için ilk şart olmaktadır. Çalışmamızın amacı implant yerleşimi sırasında veya öncesinde ogmentasyon prosedürlerini en sık uygulayan Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi ve Periodontoloji uzmanlarının tercih ettikleri biyomateryallerin kullanım sıklığını değerlendiren bir anket çalışması oluşturmaktır. Çalışmamızda istatiksel analizler sonucunda toplamda 180 uzmanın yer aldığı 16 soruluk bir anket hazırlanmıştır. Anket sonuçlarına göre uzman hekimler sinüs lift işlemlerinde en çok ksenogreft, rezorbe olan membran kullanmaktadır. Yatay ogmentasyon prosedürlerinde sıklıkla kombine greft materyalleri ile rezorbe olmayan membranları; dikey ogmentasyonda yine aynı şekilde kombine greftlerle birlikte rezorbe olmayan membranları tercih etmektedirler. Ağız, diş ve çene cerrahisi uzmanları; Periodontoloji uzmanlarına göre daha sık implant uygulamaktadırlar. Periodontoloji uzmanlarının bariyer membran olarak trombositten zengin fibrin kullanım sıklığı daha fazladır. Periodontoloji uzmanları ayrıca ogmentasyon prosedürlerini daha sık uygulamaktadır.

Alveolar kenar artırılmasıCerrahi-diş hekimliğiDental implantasyon+3
Doğan Göral
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

İmplant cerrahisinden önce yapılan farklı bilgilendirme yöntemlerinin tükürük kortizol ve anksiyete düzeylerine olan etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızın amacı, implant cerrahisinden önce yapılan farklı bilgilendirme yöntemlerinin tükürük kortizol ve anksiyete düzeylerine olan etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Her grupta 34 hasta olmak üzere toplamda 68 hasta çalışmaya dahil edildi ve kapalı zarf tekniği kullanılarak hastaların 2 gruba ayrılmaları sağlandı. İlk gruptaki hastalara dental implant cerrahisindeki işlem süreci ve operasyondan sonraki süreç ile ilgili sözlü bilgilendirme yapıldı. İkinci gruptaki hastalara ise implant cerrahisi sürecini gösteren hazırladığımız video izletildi. Hastalara bilgilendirme öncesi ve sonrası MDAS, STAI-S ve STAI-T anketleri uygulandı. Ayrıca hastaların stres düzeylerini karşılaştırabilmek amacıyla başlıca stres biyobelirteci olan kortizolün düzeyine bilgilendirme öncesi ve sonrası olmak üzere 2 kez tükürük örneği toplanarak bakıldı. Stresin ağrı düzeyine etkisini değerlendirmek için VAS kullanıldı. İstatistiksel analizde ise Kolmogorov Smirnov testi, Mann–Whitney U testi, t testi kullanıldı. Kategorik değişkenler arasındaki ilişkiler Ki kare/Fisher exact analizi ile, sürekli değişkenler arasındaki ilişkiler ise Spearman korelasyon analizi ile incelendi. Bulgular: Çalışmamızda sözlü bilgilendirme yapılan grup ile video izletilerek bilgilendirme yapılan grup arasında anksiyete düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı. Sözlü bilgilendirme yapılan grupta internetten video izleyen hastaların oranı (%64.7), video izletilerek bilgilendirme yapılan gruba göre (%26.5) anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0.01). Bilgilendirme sonrası STAI durumluluk puanı ve modifiye dental anksiyete skalasında bilgilendirme öncesi STAI durumluluk puanı ve modifiye dental anksiyete skalasına göre pozitif yönde anlamlı bir korelasyon bulundu. Aynı şekilde bilgilendirme öncesi ve sonrası kortizol düzeyi arasında da pozitif bir korelasyon bulundu. Sonuç: Yapılan farklı bilgilendirme yöntemlerinin birbirleri üzerine üstünlüklerini bulamamıza rağmen uzmanlar tarafından yapılan bilgilendirmenin dental anksiyetenin azaltılmasında etkili olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Dental Anksiyete, Kortizol, İmplant Cerrahisi

AnksiyeteBilgilendirmeDental anksiyete+4
Nihal Şaziye Parav
Afyonkarahisar Health Sciences University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Dişeti büyümesi tedavisinde enjekte edilebilir trombositten zengin fibrin kullanılarak yara iyileşmesindeki etkinliğini değerlendirmek

Amaç: Bu çalışmanın amacı gingivektomi ve gingivoplasti ameliyatı sonrası enjekte edilebilen trombositten zengin fibrin (E-TZF) uygulamasının erken dönem yara iyileşmesine etkisini değerlendirmekti. Gereç ve Yöntem: Randomize kontrollü tek kör olarak planlanan çalışmada 46 hastaya gingivektomi ve gingivoplasti ameliyatı uygulandı. Ameliyat sonrası E-TZF uygulanan bölgeler, kontrol bölgeleriyle karşılaştırıldı. 3.,7., 14. ve 21. günde modifiye Manchester skar skalası (MMS) ile Landry,Turnbull ve Howley (LTH) indeksi kullanılarak yara iyileşmesi değerlendirildi. Ağrıyı ölçmek için 7 günlük visual analog skalası (VAS) kullanıldı. Bulgular: Kontrol grubunun 3.,7.,14.,21. günlerde mira-2 tone ile boyanma miktarı test grubundan anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Kontrol grubunun 3., 7., 14. ve 21. günde LTH indeksi değerleri test grubundan anlamlı düzeyde düşük, MMS skalası değerleri test grubundan anlamlı düzeyde yüksek bulundu.Vaskuler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) değeri başlangıç,2.hafta. ve 3.haftalarda, fibroblast büyüme faktörü-10 (FGF-10) değeri 2. ve 3.haftalarda kontrol grubunda test grubundan anlamlı seviyede yüksek bulundu. Sonuç: Gingivektomi ve gingivoplasti oparasyonları sonrası E-TZF uygulamasının yara iyileşmesi üzerine olumlu etkilerinin olduğu tespit edildi. Bununla birlikte FGF-10 ve VEGF değerlerinin kontrol grubunda daha yüksek çıkması kontrol grubunda yara iyileşmesinin daha yavaş olmasından kaynaklanıyor olabilir. Anahtar kelimeler: E-TZF, gingivektomi, VEGF, FGF-10

Fibroblast büyüme faktörüGingivaGingival hiperplazi+4
Şeyma Çardakcı Bahar
Afyonkarahisar Health Sciences University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diyabetli periodontitis hastalarında periodontal tedaviye ek olarak uygulanan hiyalüronik asit jelin diş eti oluğu sıvısındaki interlökin-6 düzeyine ve klinik parametreler üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Diyabetli hastalarda periodontal hastalıkların tedavisinde yara iyileşme süreci bozulmuştur, bu süreç bazı tedavi alternatifleriyle hızlandırılabilir. Subgingival hiyalüronik asit jel uygulaması, başlangıç periodontal tedaviye ek olarak yara iyileşmesini ve enflamasyonun azaltılmasını desteklemek için kullanılmaktadır. Bu tez çalışmasının amacı, tip 2 diyabetli periodontitis hastalarında başlangıç periodontal tedaviye ek olarak uygulanan hiyalüronik asit jelin diş eti oluğu sıvısındaki IL-6 düzeyine ve klinik parametreler üzerine olan etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Hastalara başlangıç periodontal tedavi bitiminden hemen ve 1 hafta sonra subgingival %0.8'lik hiyalüronik asit jel uygulandı. Hastalardan tedavi öncesi ve tedavi sonrası 1, 4 ve 12. haftalarda klinik periodontal parametreler kaydedilmiş olup diş eti oluğı sıvısı örnekleri tedavi öncesi ve tedavi sonrası 4 ve 12. haftalarda toplanarak IL-6 düzeyleri karşılaştırıldı. İstatistiksel analizde değişkenlerin normallik varsayımları Kolmogorov Smirnov testi ile incelenmiş ve normal dağılım göstermeyen sürekli değişkenlerin iki grup arasında karşılaştırılmasında Mann–Whitney testi, üç ve üzeri gruplar arasında karşılaştırılmasında ise Kruskal-Wallis testi kullanılmıştır. Bulgular: Test ve kontrol gruplarında grup içinde tüm zaman dilimlerine bakıldığında hastaların klinik periodontal parametre değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma gözlenirken (p˂0,001), gruplar arası karşılaştırmalarda klinik periodontal parametre değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmedi (p>0,05). IL-6 değerlerinin grup içi karşılaştırmalarında test grubunda zamana bağlı olarak azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunurken (p˂0,020), kontrol grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>963). Sonuç: Subgingival hiyalüronik asit jelin başlangıç peridontal tedaviye ek olarak uygulanmasının, diyabetik periodontitis hastalarındaki pro-enflamatuvar sitokinlerin etkilerini sınırlandırarak sonuçları iyileştireceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Hiyalüronik asit, Diyabet, Periodontitis, İnterlökin-6.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Gingiva retraksiyonu+7
Hamide Sevinç Kanık
Afyonkarahisar Health Sciences University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

İmplant tedavisi açısından canalis sinuosusun konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızın amacı, canalis sinuosus ve komşuluklarını değerlendirerek, anterior maksillaya implant yerleşiminde cerrahi prosedür sınırlarını belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza uygun kriterleri sağlayan 400 KIBT görüntüsü dahil edildi. Görüntüler; koronal, sagittal ve aksiyel kesitte incelendi. Canalis sinuosusun insiziv kanal (İK), bukkal kemik (BK), kret tepesi (KT) ve nazal kaviteyle (NK) olan ilişkisi incelendi. Bu komşulukların yaş (18-50 yaş, 51-75 yaş) cinsiyet ve dental arkın dişli/dişsiz olma durumuna göre değişen oranları değerlendirildi. Çalışmada elde edilen bulguların istatistiksel analizlerinde IBM SPSS.25 programı kullanıldı ve anlamlılık düzeyi olarak p< 0.05 değeri kabul edildi. Bulgular: Canalis sinuosusun görülme sıklığının dental arkta diş varlığı ve cinsiyet ile anlamlı bir ilişkisi yokken ileri yaşla birlikte arttığı bulunmuştur. CS-İK mesafesi dişli hastalarda ve 18-50 yaş grubunda daha yüksek bulunmuştur. Canalis sinuosus ve diğer komşulukları arasındaki ilişkinin yaş ve cinsiyete bağlı olmadığı ancak CS-KT ve NK-KT mesafelerinin diş varlığıyla arttığı bulunmuştur. Sonuç: Canalis sinuosusun maksilla anteriorda sık görülebildiği ve önemli anatomik yapılarla komşu olduğu bulunmuştur. Bu bölgede yerleştirilen implant cerrahisinden sonra geçmeyen inatçı ağrıların sebebi olarak literatürde canalis sinosus ile ilgili rapor edilen vakalar mevcut olduğundan diş hekimlerinin bu bölgede yapacakları cerrahi işlemlerden önce bu yapıyı detaylı olarak değerlendirmeleri başarılı bir tedavi protokolü uygulamaları için oldukça önemlidir. Anahtar Kelimeler: Canalis sinuosus, dental implant, maksilla.

Canalis sinoususDental implantasyonDental implantlar+2
Hamide Dursun Zahıtovıc
Afyonkarahisar Health Sciences University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Lazerin plateletten zengin fibrinler üzerine etkisinin In Vitro olarak incelenmesi

Bu çalışmanın amacı, lazerin biyostimülatif etkisi kullanılarak, lazer uygulanan ve uygulanmayan L-PRF ve T-PRF membranların kimyasal bozunma miktarlarının, fibrin ağ yapılarının SEM ve ışık mikroskobuyla değerlendirilmesidir. Çalışmamız sistemik olarak sağlıklı 15 birey ile her bir bireyden elde edilen dört adet L-PRF ve dört adet T-PRF membran üzerinde yapıldı. Elde edilen dört membrandan iki tanesine diyot lazer cihazıyla 980 nm dalga boyunda 0.5 W gücünde devamlı modda 3 dakika süre ile 1-2 mm mesafeden lazer uygulaması yapıldı. Diğer iki membrana lazer uygulaması yapılmadı. Lazer uygulanan L-PRF ve T-PRF membranlardan birer tanesi histolojik inceleme ve SEM analizi için ikiye bölünüp, uygun koşullar altında muhafaza edildi. Diğer membran degradasyon işlemi için ayrıldı. Aynı işlemler lazer uygulanmayan L-PRF ve T-PRF membranlar içinde yapıldı. Çalışmamızın sonuçlarına göre lazer uygulanan L-PRF ve T-PRF membranlarda uygulanmayan membranlara kıyasla daha düşük degradasyon yüzdeleri görüldü, ancak bu fark istatistiksel anlamlılık göstermedi (p>0,05). Bununla birlikte lazer uygulanan L-PRF ve T-PRF membranlar karşılaştırıldığında degradasyon yüzdesi L-PRF membranda anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0,05). Yapılan histolojik incelemede lazer uygulaması yapılan L-PRF ve T-PRF membran gruplarının fibrin ağ yapısının lazer uygulanmayan gruplara kıyasla anlamlı düzeyde daha yoğun olduğu görüldü (p<0,05). SEM analizi sonucunda lazer uygulanan L-PRF ve T-PRF membran gruplarında fibrin ağının daha yoğun, kalın ve kompleks yapıda olduğu bulundu. Çalışmamızda lazerin biyostimülatif etkisinin L-PRF ve T-PRF membranların fibrin ağı kalınlığını, çapraz bağ yapısını ve yoğunluğunu artırdığı görüldü. Membranlar üzerinde degradasyon yüzdeleri değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı farklılık gözlenmedi.

Diyod lazerFotobiyomodülasyonTrombositten zengin fibrin
Utku Böcüoğlu
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Farklı dozlarda doksisiklin içeren T-PRF membran yapısının In Vitro olarak incelenmesi

Bu klinik çalışmanın amacı, hastalardan alınan kandan elde edilen T-PRF membranlara 0.5 ml, 1 ml ve 2 ml Doksisiklin enjekte edilerek membranların ışık mikroskopuyla fibrin ağ paterni, antimikrobiyal aktivite, ilaç salınımı, degredasyon özelliklerini incelemek ve kontrol grubuyla karşılaştırmaktır. Çalışmamız sağlıklı ve herhangi bir kanama bozukluğu olmayan toplam 15 birey üzerinde gerçekleştirildi. Elde edilen T-PRF membranlar degredasyonla bozunma miktarı, S.aureus ve P. aeruginosa bakterilerine karşı antibakteriyel aktivite, zamana bağlı ilaç salınım konsantrasyonu ve ışık mikroskobuyla fibrin ağ deseni parametrelerine göre değerlendirildi. İstatistiksel analiz sonuçlarına göre, 0,5 ml, 1 ml, 2 ml ilaç yüklü T-PRF membranlar ilaç yüklenmeyen T-PRF membrana kıyasla degredasyon yüzdesi istatistiksel anlamlı olarak daha düşük bulundu (p≤0,001). İlaç yüklenen ve ilaç yüklenmeyen membranların fibrin ağ desen skorları kıyaslandığında ilaç yüklü T-PRF membranların fibrin ağ desen skorları anlamlı derecede daha yüksekti (p≤0,001). Antibakteriyel aktivite incelemesi sonucunda grupların tamamında P. aureginosa'ya karşı antibakteriyel etkinlik görülmedi. S. aureus'a karşı antibakteriyel etkinlik incelendiğinde 2 ml ilaç yüklü T-PRF membran grubunda daha yüksek inhibisyon alan çapı görüldü. 2 ml ilaç yüklemesi yapılan T-PRF membranların diğer ilaç yüklemesi yapılan membranlara kıyasla daha yüksek konsatrasyonlarda ilaç salınıma sahip olduğu görüldü.

DoksisiklinTrombositten zengin fibrinİlaç taşıyıcılar
Fatmanur Ezgi Doğan
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Periodontal enflamasyon ve tiroid fonksiyonları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Periodontitis mikrobiyal ilişkili, konak aracılı inflamasyonla karakterize, alveoler kemik rezorpsiyonu ve periodontal ataçman kaybıyla seyreden bir hastalıktır. Tiroid fonksiyonlarının periodontitis üzerindeki etkisini inceleyen az sayıdaki çalışmada tiroid disfonksiyonunun periodontitis şiddetini arttırabileceği ve artan sitokin seviyelerine bağlı olabileceği belirtilmektedir. Bu çalışmanın amacı, ilerlemiş periodontitisin tiroid fonksiyonları üzerindeki etkisini değerlendirmek ve literatüre bu konudaki ilk çalışma olarak katkı sunmaktır. Çalışmamıza 28-63 yaş aralığında Evre 3 ve Evre 4 sınıf periodontitis hastalığına sahip 77 hasta (38 kadın ve 39 erkek) dahil edildi. Hastaların Pİ, Gİ, OSD ve KAK değerleri kaydedildi. Periodontal hastalıkla ilişkili toplam inflamatuvar yükün hesaplanması PİYA indeksi ile yapıldı. PİYA'da bir birimlik artış, T3 değişkeninde negatif yönde, TSH değişkeninde ise pozitif yönde anlamlı derecede ilişkiliydi(p<0,05). Çalışmamızın literatürdeki diğer çalışmalardan farklı bir yanı ise hastalarımızın D vitamini değerlerine ve alveolar kemikteki kesitsel radyolojik değişimleri için fraktal analize bakılmış olmasaydı. Düşük D vitamini değerleri gözlenen hastaların, PİYA hem T3 hormonu ile anlamlı derecede ilişkisi bulundu. Fraktal analiz üst çene üst çene ile PIYA puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönlü bir ilişkiliydi. Cinsiyet açısından herhangi bir fark gözlenmedi. Sonuç olarak, elde ettiğimiz veriler ışığında şiddetlenmiş periodontal hastalık tiroid fonksiyonları üzerinde bilhassa T3 hormonu üzerinde az da olsa anlamlı bir etkiye sahiptir. D vitamini eksikliği hem kronik periodontitis hem de tiroid hastalıklarının gelişmesi için bir risk faktörü olarak sayılabilir. Çalışma sonuçlarımızın desteklenmesi için salya, serum ve DOS örneklerinin birlikte değerlendirildiği, periodontal tedavi sonuçlarını içeren daha fazla sayıda bireye, uzun süreli ve kohort çalışmalara ihtiyaç vardır.

Hatice Aysim Leymun
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sigara içen kronik periodontitisli bireylerde cerrahiolmayan periodontal tedaviye ek olarak enjekte edilebilirplateletten zengin fibrinin topikal subgingivaluygulamasının klinik parametreler üzerine etkisinindeğerlendirilmesi

Bu klinik çalışmanın amacı, sigara içen kronik periodontitisli hastalarda cerrahi olmayan periodontal tedavi (COPT)'ye yardımcı olarak subgingival enjekte edilebilir plateletten zengin fibrin (İ-PRF) uygulamasının klinik periodontal parametreler üzerine etkisini değerlendirmektir. Çalışmaya sistemik olarak sağlıklı, sigara içen evre II/III periodontitisli 25 hasta dahil edildi. Bu bölünmüş ağız (split-mouth) çalışmada test grubuna COPT'ye ek olarak subgingival İ-PRF uygulanırken kontrol grubuna COPT sonrası serum fizyolojik uygulandı. Her iki grupta subgingival İ-PRF/serum fizyolojik uygulaması 7. günde tekrarlandı. Başlangıçta ve tedavi sonrası 1. ve 3. aylarda klinik periodontal parametreler kaydedildi. Çalışmadan elde edilen veriler değerlendirildiğinde, sondlanabilir cep derinliği (SCD) 1. ve 3. ayda test grubunda istatistiksel olarak daha düşük bulundu (p<0,05). Gingival indeks (Gİ) ve sondlamada kanama (SK) yüzdeleri 3. ayda test grubunda anlamlı olarak daha düşük bulundu (p<0,05). Turesky Modifikasyonu Quigley-Hein Plak İndeksi (TQHPİ) ve klinik ataşman kaybı (KAK) ölçümlerinde 1. ve 3. ayda gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). Bununla birlikte, 1. ve 3. ayda başlangıca göre SCD azalması ve klinik ataşman kazancı test grubunda kontrol grubundan anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0,05). Çalışma sonucunda, sigara içen periodontitisli bireylerde COPT'ye ilave subgingival İ-PRF uygulamasının klinik periodontal sonuçları iyileştirebileceği görülmüştür.

Tuğçe Çağıran Gürbüz
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Polivinilpirolidon ve sodyum hyaluronat jelin palatinal yara iyileşmesi üzerine etkisinin değerlendirilmesi: Randomize kontrollü klinik çalışma

Bu klinik çalışmanın amacı, polivinilpirolidon sodyum hyaluronat jelin serbest diş eti grefti cerrahisi sonrası palatinal yara iyileşmesi, ağrı ve kanama üzerine etkisini değerlendirmektir. Çalışmaya sistemik olarak sağlıklı, serbest diş eti grefti ameliyatı gerektiren 32 hasta dahil edildi. Operasyon sonrasında test grubuna klorheksidin glukonat gargaraya ek olarak polivinilpirolidon sodyum hyaluronat jel verilirken, kontrol grubuna sadece klorheksidin glukonat gargara verildi. Damaktaki ağrı, yanma ve çiğneme rahatsızlığını değerlendirmek için VAS (visual analog skala) ölçeği, yara iyileşmesini değerlendirmek için WHI (wound healing index), epitelizasyonu değerlendirmek için H2O2 (hidrojen peroksit) köpürme testi kullanıldı. Postoperatif 1. günde VAS ve kanama, 3., 7. ve 14. günde VAS, WHI, H2O2 ve kanama, 28. günde WHI, H2O2 ve kanama değerleri kaydedildi. Çalışmadan elde edilen veriler değerlendirildiğinde, 7., 14. ve 28. günlerde H2O2 köpürme testinde test grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı farklılıkla daha düşük değerler elde edildi (p<0.05). 3. günde H2O2 köpürme testinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p>0.05). 3., 7., 14. ve 28. günlerde WHI değerleri test grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0.01). 1., 3., 7. ve 14. günlerde VAS ağrı, çiğneme ve yanma değerleri test grubunda kontrol grubundan anlamlı düzeyde daha düşüktü (p<0.01). Postoperatif 1. günde kontrol grubunda test grubuna göre 105 kat daha fazla kanama olduğu tespit edildi (p<0.001). 3. ve 7. günlerde gruplar arasında kanama açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p>0.05). Çalışma sonucunda, serbest diş eti grefti cerrahisi sonrası palatal donör bölgede polivinilpirolidon sodyum hyaluronat jelin yara iyileşmesini hızlandırabileceği, ağrı ve kanamayı azaltabileceği görülmüştür. ANAHTAR KELİMELER: Ağrı, Kanama, Polivinilpirolidon sodyum hyaluronat, Serbest Diş Eti Grefti, Yara iyileşmesi

Yaralar ve yaralanmalar
Tuğba Bulut
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

İnsan gingival fibroblast hücresinde hidrojen peroksit ile oluşturulan oksidatif streste hekzagonal bor nitrür uygulamasının hücre canlılığı üzerine etkisinin araştırılması

Bu in vitro çalışmanın amacı, insan gingival fibroblast (İGF) hücrelerinde hidrojen peroksit (H2O2) ile oluşturulan oksidatif stresin öncesinde ve sonrasında hekzagonal bor nitrür (hBN) uygulamasının oksidatif hasarda koruyucu ve tedavi edici etkileri etkisini değerlendirmektir. Çalışmamızda İGF primer hücre hattı kullanıldı. Hücreler 800 μM H2O2 ile indüklenerek oksidatif stres oluşturulmadan önce ve sonra 3 farklı konsantrasyonda (0.001, 0.005 ve 0.01 mg/mL) hBN uygulanarak İGF hücrelerinin canlılığı üzerindeki etkisi XTT testi ile incelendi. Ayrıca 0.01mg/mL konsantrasyonundaki hBN için İGF hücrelerinde oksidatif hasar öncesi ve sonrasında total oksidan seviye (TOS) ölçümü yapıldı. Çalışmadan elde ettiğimiz verilere bakıldığında; İGF hücrelerine oksidatif hasar öncesi hBN uygulandığında hücre hasarını %2-%5,5, oksidatif hasar sonrası uygulandığında hücre hasarını %3-%6,5 oranında azalttığı tespit edildi. TOS ölçümlerinde anlamlı bir farklılık bulunamadı. Sadece hBN uygulanan hiçbir konsantrasyonda İGF hücrelerinde hücre canlılığını azaltıcı bir etki görülmedi. Sonuç olarak, İGF hücrelerinde H2O2 ile oluşturulan oksidatif streste hBN uygulamasının koruyucu ve tedavi edici etkinliği olduğu görüldü. Elde edilen sonuçlar, hBN'nin periodontitis gibi oksidatif stres kaynaklı enflamasyonların ve doku hasarlarının önlenmesinde ve tedavisinde kullanımı açısından umut verici olup ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Işıl Yalçın Bilke
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Titanyum implant yüzeylerinin hipokloröz asit ile detoksifikasyonu sonrası yüzey morfolojisinin değerlendirilmesi

Çalışmamızda abutment yüzeyini taklit eden cilalı titanyum diskler kullanılarak Hipokloröz Asit uygulamasının titanyum yüzey üzerindeki pürüzlülük ve morfolojiye etkisiyle beraber sitotoksisite ve yeni biyofilm oluşumu açısından değerlendirilmesi ve aynı zamanda biyofilm uzaklaştırma etkinliğinin diğer dekontaminasyon ajanlarıyla karşılaştırması amaçlanmıştır. İn vitro olarak yapılan çalışma düzeneğinde 104 adet grade 4 saf titanyum disk kullanılmıştır. Çalışmada sürtme ve daldırma yöntemleri kullanılarak Hipokloröz Asit, Klorheksidin Diglukonat ve Sitrik Asit 8 dakika süresince diskler üzerine uygulanmıştır. Uygulama sonrası yüzeydeki pürüzlülük ve morfoloji değişimi Atomik Kuvvet Mikroskopisi ve Taramalı Elektron Mikroskopisi altında incelenmiştir. Ayrıca uygulanan solüsyonların titanyum yüzey üzerindeki sitotoksisiteye etkisi fibroblast hücreleri üzerinden analiz edilmiştir. Bununla birlikte biyofilmle kontamine olmuş disklerde dekontaminasyon protokolleri uygulanıp biyofilm uzaklaştırma etkinliğine bakılmış ve steril disklerde başlangıçta solüsyonlar uygulanarak sonrasında yeni biyofilm oluşumu Spektrofotometre Cihazıyla optik yoğunluk üzerinden değerlendirilmiştir. Çalışmamızın sonuçlarına göre en düşük pürüzlülük değeri Hipokloröz Asit grubunda gözlenmiştir. Yeni biyofilm oluşumu değerlendirildiğinde sürtme ve daldırma yöntemine göre HOCl Asit diğer kimyasallara göre kontrol grubuyla karşılaştırıldığında biyofilm oluşumunu azaltmada daha başarılı bulunmuştur. Biyofilm uzaklaştırma etkinliği daldırma yönteminde kontrole göre Hipokloröz Asit grubunda diğerlerinden daha iyi bulunup sürtme yönteminde Sitrik Asit daha başarılı bulunmuştur. Çalışmada kullanılan tüm kimyasallar titanyum yüzey üzerinde sitotoksik etki yaratmayıp biyouyumlu oldukları görülmüştür. Sonuç olarak hipokloroz asit, implant yüzeyine zarar vermeden mikrobiyal biyofilmleri ortadan kaldırarak titanyum yüzeyler için güvenilir bir dekontaminasyon protokolü olabilir.

BiyofilmlerFibroblastlarHipokloröz asit
İlayda Güney
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Rosmanolün gingival kaynaklı fibroblast hücrelerinde oksidatif stresin neden olduğu oksidatif hasara karşı koruyucu ve tedavi edici etkisi

Bu in vitro çalışmanın amacı, insan gingival fibroblast (İGF) hücrelerinde hidrojen peroksit (H2O2) ile oluşturulan oksidatif hasarın öncesinde ve sonrasında rosmanol uygulamasının oksidatif hasarda koruyucu ve tedavi edici etkileri etkisini değerlendirmektir. Çalışmamızda İGF hücre hattı kullanıldı. Hücrelerde oksidatif stres oluşturmak için 200 μM H2O2 ile İGF hücrelerine indükleme işlemi yapıldı. Oksidatif stres oluşturulmadan önce ve sonra 4 farklı konsantrasyonda (0.1, 0.5, 1 ve 5 µM) rosmanol uygulanarak İGF hücrelerinin canlılığı üzerindeki etkisi XTT testi ile incelendi. Çalışmadan elde ettiğimiz verilere bakıldığında; İGF hücrelerine oksidatif hasar öncesi rosmanol uygulandığında hücre hasarını %2.5-%7.2, oksidatif hasar sonrası uygulandığında hücre hasarını %3.2-%4.9 oranında azalttığı tespit edildi. İGF hücrelerine Sadece rosmanolün uygulandığı dozlarda 0.1, 0.5 ve 1 µM rosmanol konsantrasyonlarında hücre canlılığını azaltıcı bir etki görülmedi. 5 µM rosmanol komsantrasyonunda hücre canlılığı %94 oranında tespit edildi. 10, 25, 50 ve 100 µM konsantrasyonunda uygulanan rosmanol İGF hücrelerinde doza bağımlı bir şekilde hücre canlılığını azalttığı tespit edildi. Sonuç olarak, İGF hücrelerinde H2O2 ile oluşturulan oksidatif streste rosmanol uygulamasının koruyucu ve tedavi edici etkinliği olduğu görüldü. Elde edilen sonuçlar, rosmanolün periodontitis gibi oksidatif stres kaynaklı enflamasyonların ve doku hasarlarının önlenmesinde ve tedavisinde kullanımı açısından umut verici olup ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. ANAHTAR KELİMELER: Rosmanol, Fibroblast, Oksidatif stres, Hidrojen peroksit

Hilal Kecel Turan
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Evre-ııı periodontitiste cerrahisiz periodontal tedaviye ek olarak airflow uygulanmasının etkilerinin değerlendirilmesi

Bu klinik çalışmanın amacı, cerrahisiz periodontal tedaviye (CPT)'ye ek olarak cep içerisine airflowla nano hidroksiapatit (nano-HA) uygulamasının etkilerini klinik ve mikrobiyolojik parametrelerle değerlendirmektir. Randomize, split-mouth tasarıma sahip çalışmaya sistemik olarak sağlıklı, evre III derece B 24 periodontitis hastası dahil edildi. Kontrol grubuna sadece CPT, test grubuna CPT + airflow ile nano-HA tozu uygulanarak klinik ve mikrobiyolojik parametreler değerlendirildi. Hastaların klinik periodontal kayıtları tedaviden önce ve tedavi sonrası 1. ve 3. aylarda, subgingival plak örnekleri ise tedavi öncesi ve tedavi sonrası 3. ayda alındı. Subgingival plak örneklerinde Aggregatibacter actinomycetemcomitans(Aa), Porphyromonas gingivalis(Pg), Treponema denticola'nın(Td) analizi polimeraz zincir reaksiyonu yöntemiyle gerçekleştirildi. İstatistiksel analizler sonucunda her iki çalışma grubunda da klinik periodontal parametrelerde iyileşme kaydedildi (p<0,05). Test grubunun 3. ay gingival indeks (Gİ), 1. ay papil kanama (PKİ), 1. ve 3. ay sondalamada kanama yüzdesi (SKY) değerlerinde kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı azalma bulundu (p<0,05). Sondalama derinliği (SD) ortalaması gruplar arası karşılaştırmada 3. ayda test grubunda istatistiksel olarak daha düşük bulundu (p<0,05). Klinik ataşman kaybı (KAK) açısından 1. ay ve 3. ay ölçümlerinde test grubunun ortalaması anlamlı düzeyde daha düşük bulundu (p<0,05). SD değerindeki 1-3. ay arası ve KAK değerlerindeki başlangıç-1. ay ve 1.-3. ay arasındaki değişim test grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak daha fazla bulundu (p<0,05). Pg, Td ve total bakteri sayılarında başlangıca kıyasla 3. ayda her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalma bulundu. Aa, Pg, Td ve total bakteri sayısının gruplar arası karşılaştırmasında herhangi bir zaman periyodunda anlamlı fark gözlenmemiştir (p>0,05). Çalışmamızda CPT ile eş zamanlı, ek olarak cep içerisine airflowla nano-HA uygulamasının klinik parametreler üzerine daha etkili olduğu gösterilmiş olup, ancak mikrobiyolojik açıdan iki yöntem arasında fark görülmemiştir.

Anaerobik bakterilerKalsiyum hidroksiapatitPeriodontal cep+3
Özge Uysal
Bolu Abant Izzet Baysal University
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

İmplant çevresinde keratinize diş eti oluşturmada kullanılan iki farklı serbest diş eti grefti tekniğinin etkinliğinin karşılaştırılması

Bu çalışmada, implant çevresinde keratinize mukoza genişliğini artırmak amacıyla yapılan iki farklı serbest diş eti grefti tekniğinin etkinliklerinin klinik parametrelerle karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmamıza alt çenede 33-43 numaralı bölgeler arasında yer alan, keratinize mukoza genişliği 2 mm ve altında olan sistemik olarak sağlıklı 38 birey dahil edilmiştir. Hastalar Faz-1 periodontal tedavi sonrası, test (modifiye serbest diş eti grefti) ve kontrol (konvansiyonel serbest diş eti grefti) olmak üzere 2 gruba ayrılarak cerrahi işlem uygulanmıştır. Peri-implant bölgeye ait klinik parametreler (sondlama kanama yüzdesi (SKY), gingival indeks (Gİ), plak indeksi (Pİ), sondlama cep derinliği (SCD), keratinize mukoza genişliği (KMG), peri-implant mukoza kalınlığı (PMK) ve Greft Yüzey Alanı) başlangıç, operasyon öncesi, operasyon sonrası 1. ve 3. aylarda kayıt altına alınmıştır. Çalışma sonuçlarımıza göre, grup içi karşılaştırmalarda her iki grupta da, 3.ay sonunda başlangıç ölçümlerine kıyasla; SKY, Gİ, Pİ değerlerinde anlamlı azalma olduğu görülürken, gruplar arası karşılaştırmada istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. SCD değerlerinde ise her iki grupta da başlangıca kıyasla, 1 ve 3. aylarda istatistiksel olarak anlamlı azalma olduğu bulundu (p=0,001). Gruplar arası karşılaştırmada ise başlangıca kıyasla1.ve 3.ay değerlerinin zamana bağlı değişiminde kontrol grubunda test grubuna kıyasla anlamlı düzeyde daha fazla azalma olduğu görülmüştür (sırasıyla p=0,008, p=0,034). KMG'nin bukkal bölgede alınan ölçümlerinde; her iki grupta da başlangıca kıyasla post-operatif 1. ve 3. ayda istatistiksel olarak anlamlı artış tespit edilmiş olup (p=0,001), gruplararası karşılaştırmada, 1. ve 3. ayda KMG bukkal genişliği test bölgesinde anlamlı düzeyde daha fazla bulunmuştur. Zamana bağlı KMG bukkal değişimi açısından ise, gruplar arası anlamlı farklılık bulunmamıştır. Test grubunda KMG lingual açısından başlangıca kıyasla 1 ve 3. aylarda anlamlı artış görülmüştür. Greft yüzey alanı değerleri her iki grupta da başlangıca kıyasla anlamlı düzeyde azalma görülmüştür (p=0,001). Zamana bağlı gruplar arası karşılaştırmada ise, bukkal greft yüzey alanı değerlerinde başlangıca kıyasla 1 ve 3. aylarda kontrol grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla azalma bulunmuştur. Yaptığımız çalışma sonucunda; uygulanan her iki serbest diş eti grefti tekniğinin de keratinize mukoza genişliğini artırmada klinik olarak başarılı olduğu ve modifiye serbest diş eti grefti tekniği ile lingual bölgede yetersiz keratinize mukozaya sahip olan bireylerde bu bölgelerde mukoza genişliğinin başarılı bir şekilde artırılabileceği klinik parametrelerle ortaya koyulmuştur.

AllogreftDental implantasyonDental implantlar+4
Zeynep Karaş
Bolu Abant Izzet Baysal University
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Blok greft ve yönlendirilmiş kemik rejenerasyonu ile yapılan yatay kemik arttırımı tedavilerinin tomografik görüntülerinin karşılaştırılması

İmplant cerrahisi sırasında en sık karşılaşılan problem bölgede yeterli kemik miktarının bulunmamasıdır. Diş çekimi sonrası görülen alveol kemiği rezorpsiyonu nedeniyle bölgedeki kemik miktarı kısa zaman içinde azalmaktadır. Uygun implant pozisyonu için yeterli kemik bulunmayan vakalarda implant cerrahisi öncesi kemik arttırım prosedürleri uygulanmaktadır. Yatay kemik arttırım prosedürleri; alveolar distraksiyon osteogenezi, kret split osteotomisi ve blok greft veya partikül greftin membran ile kombinasyonu yardımıyla yapılan yönlendirilmiş kemik rejenerasyonudur. Bu çalışmanın amacı ise partikül greft ile membran ve blok greft ile yapılan yönlendirilmiş kemik rejenerasyonu işlemlerinin yatay kemik arttırımındaki başarısını tomogtafik veriler üzerinde 2 ve 3 boyutlu olarak karşılaştırmaktır. Çalışmamızda 20 hastaya (22 sahaya) yatay kemik arttırımı yapılmıştır. Elde edilen kemik arttırımı tomografik görüntüler üzerinden karşılaştırılmıştır. Iki grup arasinda ortalama kemik hacmi kazancında, istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0,05). Kret tepesinden 2 mm uzaklıkta yapılan ölçümde blok greft grubunun, partikül greft grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı üstün olduğu görülmektedir (p:0,193). Çalışmamızdaki sonuçları destekleyen daha büyük ölçekli çalışmalara ve bu vakaların uzun dönem takibine ihtiyaç duyulmaktadır.

Alveolar kenar artırılmasıDental implantlarKemik rejenerasyonu+3
Umut Öğütücü
Bolu Abant Izzet Baysal University
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Düşük doz lazer terapi uygulamasının yara iyileşmesine olan etkisinin sigara kullanımına bağlı değişiminin klinik ve lazer doppler flowmetry ölçümleri ile değerlendirilmesi

Bu split-mouth, tek kör, kontrollü klinik çalışmada, sigara içen ve içmeyen bireylerde, gingivektomi işlemine ek olarak 980 nm diyot lazer ile düşük doz lazer terapi (DDLT) uygulamasının yara iyileşmesine olan etkisinin klinik ölçümler ile değerlendirilmesi ve karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmaya, maksiller anterior bölgede simetrik olarak en az 6 dişin etkilendiği kronik enflamatuar dişeti büyümesi teşhisi konmuş, 19'u sigara içen ve 19'u sigara içmeyen olmak üzere toplam 38 birey dahil edildi. Gingivektomi cerrahisi sonrası, rastgele belirlenen, DDLT uygulanacak alana 0., 1., 3., 5. ve 7. günlerde total doz 4 J/cm^2 olacak şekilde 980 nm düşük doz lazer uygulandı. 3., 5. ve 15. günlerde cerrahi alan mira-2-tone boyası ile boyandıktan sonra bireylerin ağız içi fotoğrafları Image J yazılımında değerlendirilmek üzere kaydedildi. 3., 7. ve 15. günlerde Laser Doppler Flowmetry (LDF) cihazı yardımıyla doku perfüzyon değerleri belirlendi. 1. ve 7. günlerde bireylerin doldurduğu vizüel analog skala (VAS) yardımıyla bireylerin ilgili günlerdeki ağrı algıları kaydedildi. Klinik verilerin normal dağılıma uyumu Shapiro-Wilks testi ile incelendi. Zamana bağlı grup içi parametreler değerlendirilirken; ikiden fazla bağımlı parametrenin analizinde Friedman testi, iki bağımlı parametrenin analizinde Willcoxen testi kullanılmıştır. Belirli bir zamanda test ve kontrol grubunun karşılaştırılmasında Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Test ve Kontrol grupları iyileşen yara yüzey alanları açısından karşılaştırıldığında, tüm inceleme periyotlarında test grubundaki sonuçlar kontrol grubuna göre daha büyüktü. Bu fark 3.gün ile 5.gün arasında ve 3.gün ile 15.gün arasında istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). İnceleme periyotlarında iyileşen yara yüzeyi boyutları açısından sigara içen ve içmeyen bireyler kaşılaştırıldığında, 3. ile 5.gün ve 3.gün ile 15.gün arasında test grubunda sigara içen bireylerde iyileşen yara yüzeyleri sigara içmeyenlere göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha büyüktü (p<0.05). Test ve Kontrol grupları ağrı algı değerleri(VAS) açısından karşılaştırıldığında, 1. ve 7. günde ağrı algı değerleri Test grubunda Kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşüktü (p<0.05). LDF ile değerlendirilen lokal perfüzyon değerlerinde anlamlı bir farklılık tespit edilemese de, sigara içmeyen bireylerde test grubunda perfüzyon değerleri kontrol grubuna göre tüm inceleme periyotlarında daha yüksekti (p>0.05). Aynı durum sigara içen bireylerde gözlenemedi. Bu araştırmanın sınırları dahilinde; 980nm diyot lazer ile DDLT uygulamasının iyileşme sürecini hızlandıracağı ve DDLT uygulamasının sigara içen bireylerde içmeyenlere göre iyileşme sürecine olan katkısının daha fazla olacağı hipotezleri desteklenmiştir. Gingivektomi cerrahisi sonrasında uygulanacak DDLT'nin bireylerin ağrı algısını azaltacağı ve hasta konforunu arttıracağı tespit edilmiştir.

Diyod lazerGingival hastalıklarGingivektomi+3
Uğur Alpar
Bolu Abant Izzet Baysal University
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Diyot lazer ve konvansiyonel teknik ile yapılan vestibüloplasti operasyonlarının yara iyileşmelerinin ve vestibül derinlik kazanımlarının karşlaştırılması

Bu çalışmanın amacı, diyot lazer ve konvansiyonel teknik uygulanarak vestibül derinleştirme cerrahisi uygulanan bireylerde yara iyileşmesini ve vestibül derinlik kazanımını karşılaştırmak, ilave olarak düşük doz lazer (DDL) tedavisinin sekonder yara iyileşmesine olan olası etkisini araştırmaktır. Çalışmada alt çenede 33-43 numaralı dişler bölgesinde yetersiz vestibül derinlik bulunan, sistemik olarak sağlıklı 52 birey dahil edildi. Hastalar Faz-I periodontal tedavi sonrası, a) diyot lazer, b) diyot lazer+DDL, c) konvansiyonel cerrahi ve d) konvansiyonel cerrahi+DDL olmak üzere 4 gruba ayrılarak tüm bireylere vestibül derinleştirme işlemi uygulandı. DDL tedavisi, bireylere vestibül derinleştirme işlemi sonrası hemen, 1., 3. ve 7. günlerde 0.1 W çıkış gücü ve 6 J/cm2 dozda non-kontak modda 60 saniye boyunca uygulandı. Bireylere ait vestibül derinlik ve yatay yara boyutu ölçümleri dijital kumpas ile başlangıç, operasyon sonrası 1., 2. ve 4. haftalarda kaydedildi. Yara iyileşmesi, kanama, ödem, ağrı, fonksiyon kaybı ve skar oluşumu parametreleri skorlandı. Reepitelizasyon, operasyon sonrası hemen, 3., 7. ve 14. günlerde görüntü analiz programı ile değerlendirildi. Elde edilen tüm veriler SPSS programı ile analiz edildi. Konvansiyonel cerrahi grubunun diyot lazer grubuna kıyasla vestibül derinlik ölçümlerinin operasyon sonrası 1., 2. ve 4. haftalarda anlamlı olarak daha fazla olduğu tespit edildi (p<0,05). Reepitelizasyon değerlendirilmesi sonucunda değerlendirilen zaman dilimlerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Yatay yara boyutunun konvansiyonel cerrahi grubunda, diyot lazer grubuna kıyasla 2. ve 4. haftalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla büzüldüğü tespit edildi. Bu çalışmanın sınırları dahilinde, konvansiyonel cerrahi ve diyot lazer destekli vestibül derinleştirme yöntemlerinde vestibül derinlikte kazanım sağlanmasıyla birlikte konvansiyonel olarak yapılan vestibül derinleştirme işleminde daha fazla kazanç sağlandığı sonucuna varıldı. Diğer taraftan, DDL tedavisinin yara iyileşmesi üzerinde ilave bir etkisinin olmadığı belirlendi.

Ağız mukozasıCerrahi-plastikDiyod lazer+3
Mert Karaş
Bolu Abant Izzet Baysal University
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Diş eksikliği olan üst çene arka bölgede sinüs yükseltme işlemleri için gerekli kemik grefti miktarlarının belirlenmesi

Maksiller posterior bölgenin, yetersiz kemik kalitesi, sinüs pnömatizasyonu ve alveoler kemik rezorpsiyonu gibi nedenlerle implant sağkalımı açısından riskli bölge olduğu bilinmektedir. Bölgeye ideal uzunlukta ve uygun pozisyonda implant yerleştirebilmek için rezidüel kemik yüksekliği, yerleştirilecek olan implantın primer stabilitesini sağlayamayacak yükseklikte olduğunda kemik artırımı prosedürleri planlanmaktadır. Bu retrospektif çalışmada, maksiller sinüs tabanı yükseltilmesi ve greftlemesi gereken hastalara, ideal uzunlukta implant yerleştirebilmek için gerekli olan kemik grefti miktarlarının hesaplanması amaçlanmıştır. İlave olarak kemik kalınlıklarının, dişli/dişsiz sonlanma durumunun, yaş ve cinsiyetin greft miktarlarına olan etkisi analiz edilmiştir. Retrospektif veri tabanı kullanılarak hastaların Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi görüntüleri iki ve üç boyutlu olarak analiz edilmiştir. 107'si erkek ve 134'ü kadın olan toplam 241 bireyin 429 maksilla posterior bölgesinde implant ihtiyacı olduğu saptanmıştır. Yapılan ölçümler sonrası 200 bölgede lateral yaklaşımla sinüs taban yükseltmesine ihtiyaç olduğu tespit edilmiştir. Bu bölgeler üç boyutlu segmentasyona tabi tutularak gereken kemik miktarları hacimsel olarak milimetreküp cinsinden kaydedilmiştir. Çalışmanın sonuçlarına göre; rezidüel kemik yüksekliği azaldığında sinüs lateral duvar kalınlığının da azaldığı, dişli sonlanan bölgelerin dişsiz sonlanan bölgelere göre ve erkeklerin kadınlara göre anlamlı şekilde daha fazla miktarlarda kemik greftine ihtiyaç duyduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Rezidüel kemik yüksekliği ile rekonstrükte edilmesi gereken kemik hacmi arasında ise negatif yönde orta düzey korelasyon olduğu tespit edilmiştir (p= 0,000, r= -0,557). Bu bulgular ışığında maksilla posterior bölgedeki rezidüel kemik yüksekliğinin ve lateral duvar kalınlığının, sinüs taban yükseltilmesi uygulamaları öncesinde değerlendirilmesi gereken önemli ölçümler olduğu ve bu çalışmanın sınırları dahilinde sinüs ogmentasyonunda kullanılan kemik grefti miktarlarının operasyon öncesi tahmininin sağlık ekonomisi açısından önemli katkıları olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Maksiller sinüs elevasyonu, kemik grefti, lateral duvar kalınlığı

Diş kaybıDişlerKemik nakli+4
Ebru Özkan Bütün
Bolu Abant Izzet Baysal University
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Altın ve gümüş nanopartiküllerin insan gingival fibroblast hücrelerine sitotoksik etkisinin invitro olarak değerlendirilmesi

Biyosentez ile elde edilen metalik nanopartiküller; mantar, virüs, bakteri, bitki gibi canlı organizmaların kullanılarak metal tuzlarının indirgenmesi sonucu elde edilir. Gümüş ve altın nanopartiküllerin antimikrobiyal, antienflamatuar, yanık yara iyileşmesini hızlandırmak gibi etkileri olduğu bilinmektedir. Bu özelliklerinden dolayı altın ve gümüş nanopartiküllerin periodontal tedavilerde de güvenle kullanılabilirliğini değerlendirmek için 48 saatlik sitotoksite, proliferasyon ve migrasyon gibi hücresel etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Nar kabuğu ekstraktı kullanılarak biyosentez ile altın ve gümüş nanopartiküller elde edildi. Sentezlenen nanopartiküllerin ultraviyole-görünür bölge spektroskopisi (UV-Vis) analizi, fourier dönüşümlü infrared spektroskopisi (FTIR) analizi, taramalı elektron mikroskobu (SEM) analizleri yapıldı. Altın ve gümüş nanopartiküller en yüksek konsantrasyonları sırasıyla 5,23 µg/ml ve 13,06 µg/ml olmak üzere yedi farklı dilüsyonda insan gingival fibroblast hücrelerine eklenerek sitotoksisite deneyleri yapıldı. Ayrıca en düşük iki konsantrasyondaki altın ve gümüş nanopartiküllerin İGF hücreleri üzerinde oluşturulan yara modeline etkisi değerlendirildi. Nar kabuğu ekstraktından elde edilen altın nanopartiküller SEM sonuçlarına göre ~ 25 nm, gümüş nanopartiküller ise~ 60 nm olduğu görülmüştür. Altın nanopartiküller 24 ve 48 saatlik kullanılan tüm konsantrasyonlarda İGF hücrelerine karşı %95 ve üzeri canlılık oranları elde edilmiştir. Gümüş nanopartiküllerde ise 24 ve 48 saatlik kullanılan tüm konsantrasyonlarda İGF hücrelerine karşı %80 ve üzeri canlılık oranları elde edilmiştir. Benzer konsantrasyonlarda altın ve gümüş nanopartiküllerin İGF hücreleri üzerine etkileri karşılaştırıldığında gümüş nanopartiküllerin daha sitotoksik olduğu görülmüştür (p<0,05). İGF hücrelerinde oluşturulan yara modeli üzerindeki iyileşmenin 24 saatlik sonuçları değerlendirildiğinde kapanmadan kalan yara miktarları negatif kontrol grubuna göre tüm nanopartikül eklenen gruplarda daha başarılı bulunmuştur (p<0,05). 24 saatlik sonuçlar değerlendirildiğinde iki nanopartikülde de yüksek olarak kullanılan konsantasyon daha başarılı bulunmuştur (p<0,05). 48. saatlik sonuçlara göre oluşturulan tüm yaralar %100 kapanmıştır. Çalışmamızın sonuçları altın ve gümüş nanopartiküllerin İGF hücrelerine karşı sitotoksik etki göstermediği ve periodontal yara iyileşmesi için terapötik bir ajan olarak tercih edilebileceğini göstermektedir. Gümüş nanopartiküller proliferasyon ve migrasyonda altın nanopartiküllere göre istatistiksel olarak daha başarılı bulunmuştur. Bu bulguları doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

AltınBiyosentezFibroblastlar+6
Didar Torlak
Bolu Abant Izzet Baysal University
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Serbest dişeti grefti tedavisine ek olarak düşük doz lazer uygulamasının greft boyutlarına olan etkisinin incelenmesi

Bu çalışmanın amacı serbest dişeti greftine (SDG) ek olarak uygulanan düşük doz lazer tedavisinin (DDLT) SDG'nin iyileşme döneminde greft boyutlarına olan etkisinin incelenmesidir. Alt çene ön bölgelerinde Miller Sınıf I,II,III dişeti çekilmelerine sahip 32 birey SDG (kontrol grubu, n=16) veya SDG+DDLT (test grubu, n=16) uygulamaları ile tedavi edilmiştir. Test grubunda SDG cerrahisi sonrası hemen, 1., 3., 7., 14. günlerde 0.1 W çıkış gücü ve 6 J/cm2 dozda non-kontak modda 60 saniye boyunca DDLT uygulaması yapılmıştır. Greftin yüksekliği, üst ve alt genişlik değerleri dijital kumpas ve UNC 15 periodontal sond kullanılarak başlangıç, 1. ve 3.ayda ölçülmüştür. Greftin yatay ve dikey boyutlarındaki değişimler, gruplar arasında tüm çalışma periyodu boyunca istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemiştir (p>0.05). İyileşme döneminde test grubundaki greft boyut azalımları kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlılık göstermese de daha düşük olarak tespit edilmiştir (p>0.05). Greft boyutlarının yükseklik, üst ve alt genişliklerinin 1.ay ve 3.ayda birbirileri ile doğrusal ilişki gösterdiği belirlenmiştir (p<0.05). İlave olarak plak miktarı artışının greft üst genişlik boyutlarında azalmaya sebep olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmanın sınırları dahilinde, DDLT'nin greftin boyutsal değişimleri üzerine ilave bir etkisinin olmadığı belirlenmiştir. Diğer taraftan greft yükseklik ve üst genişlik boyutlarının, greft alt genişlik boyutlarındaki artış ile doğru orantılı olarak artış gösterdiği tespit edilmiştir.

Cerrahi-oralGingivaLazer tedavisi+2
Mehmet Selim Yıldız
Bolu Abant Izzet Baysal University
2017
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel periodontitis oluşturulan sıçanlarda hidroksitirosol'ün alveolar kemik yıkımı ve oksidatif stres parametrelerine olan etkisi

Hidroksitirosol (HT) esas olarak antioksidan aktiviteye sahip, hücre koruyucu özellikleri ile sağlığa faydalı bir polifenoldür. Antienflamatuvar ve antikanser özelliklere sahiptir. Endotel ve vasküler fonksiyonlara olumlu etkilerine ek olarak kemik kaybını da azaltmaktadır. Bu nedenlerle, HT kronik hastalıklarla ilişkili moleküler ve hücresel değişiklikler üzerinde olumlu özelliktedir ve önleyici/tedavi edici potansiyel bir terapötik maddedir. Bu çalışmanın amacı sıçanlarda sistemik olarak uygulanan HT'nin deneysel periodontitis (DP) üzerine etkilerini araştırmaktır. Otuz iki adet sıçan rastgele dört gruba ayrıldı; 1) periodontal olarak sağlıklı + serum fizyolojik (PS-SF), 2) periodontal olarak sağlıklı + hidroksitirosol (PS-HT), 3) deneysel periodontitis + serum fizyolojik (DP-SF) ve 4) deneysel periodontitis + hidroksitirosol (DP-HT). Sıçanların maksiller ikinci azı dişlerine ligatür yerleştirilmesi ile DP indüklenmesi sonrasında test grubuna HT, kontrol grubuna SF gavaj yoluyla 14 gün boyunca uygulandı. Sıçanlar 15. günde ötenazi yapılarak çene örnekleri elde edildi. Örnekler biyokimyasal, histolojik, histomorfometrik ve immünohistokimyasal olarak analiz edildi. Serum ve doku malondialdehit (MDA), süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) düzeyleri enzim bağlı immunosorbent assay (ELISA) ile değerlendirildi. NF-kB ligandı reseptör aktivatörü (RANKL), osteoprotegerin (OPG) seviyeleri ve RANKL/OPG oranı immün boyama ile analiz edildi. İstatistiksel analizlerde varyans analizi (ANOVA)-Tukey ve Kruskal Wallis-Mann Whitney U testleri kullanıldı. Deneysel periodontitis oluşturulan gruplarda periodontal olarak sağlıklı gruplara göre daha fazla alveolar kemik kaybı olduğu (p<0.05), diğer taraftan DP-HT ile DP-SF grubu arasında anlamlı farklılığın olmadığı saptandı (p>0.05). DP-HT ile DP-SF grupları arasında serum ve doku MDA, SOD ve GSH-Px düzeylerinde anlamlı farklılık tespit edilmedi (p>0.05). Bunun yanında PS-HT grubunun doku SOD seviyelerinin PS-SF grubuna göre anlamlı yüksek olduğu belirlendi (p<0.05). İmmunokimyasal değerlendirmede, DP oluşturulan grupların RANKL seviyelerinin ve RANKL/OPG oranının, PS gruplara göre anlamlı daha yüksek olduğu ve OPG seviyelerinin ise daha düşük olduğu tespit edildi (p<0.05). HT uygulaması yapılan PS-HT ve DP-HT gruplarının RANKL seviyelerinin ve RANKL/OPG oranlarının SF uygulanması yapılan PS-SF ve DP-SF gruplarına göre anlamlı daha az olduğu saptandı (p<0.05). Bu çalışmanın sınırları dahilinde, sistemik HT uygulamasının serum ve doku MDA, SOD ve GSH-Px parametreleri üzerine etkisinin olmadığı, RANKL düzeylerini ve RANKL/OPG oranını azalttığı bu nedenle alveolar kemik kaybını önleyebileceği diğer taraftan bu durumun histomorfometrik ölçümler ile desteklenmediği sonuçları belirlendi.

Alveolar kemik kaybıAntioksidanlarHayvan deneyleri+5
Mehmet Cihan Şengün
Bolu Abant Izzet Baysal University
2018
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Periodontal hastalık ve sağlıkta diş eti oluğu sıvısı ve serum erbb4/neuregulin-4 seviyelerinin değerlendirilmesi

Bu klinik çalışmada, periodontal hastalık ve sağlıkta diş eti oluğu sıvısı (DOS) ve serum Erb-b2 reseptör tirozin kinaz 4 (ErbB4) ve neuregulin (Nrg)-4 seviyelerinin değerlendirilmesi amaçlandı. İlave olarak, ilgili sitokinlerin birbirleriyle ve klinik parametrelerle ilişkisi ve cerrahi olmayan periodontal tedavi (COPT) sonrası bu parametrelerdeki değişiklikler incelendi. Paralel dizayn edilmiş bu çalışmaya sistemik olarak sağlıklı ve obez olmayan gingivitisli (G, n = 20), evre II düzey B periodontitisli (P1, n = 20), evre III düzey B periodontitisli (P2, n = 20) ve periodontal olarak sağlıklı (S, n = 20) bireyler dahil edildi. Bireylere ait klinik periodontal ölçümler ile DOS ve serum örnekleri COPT öncesi alınarak tedavi sonrası 1. ayda tekrarlandı. Örneklere ait ErbB4, Nrg4, interlökin (IL)-6, IL-10, nitrik oksit sentaz (NOS)-2 ve arjinaz (Arg)-1 seviyeleri "enzyme-linked immunosorbent assay" (ELISA) ile analiz edildi. DOS ErbB4 ve Nrg4 total miktarlarının G, P1 ve P2 gruplarında S grubundan anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (p<0,01). DOS IL-10 miktarı ise S grubunda diğer gruplardan anlamlı derecede yüksekti (p<0,01). Bununla birlikte, DOS IL-6 total miktarı gruplar arasında farklı değildi (p>0,05). DOS IL-6/IL-10 oranının periodontal hastalığı olan kişilerde sağlıklı bireylere göre anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı (p<0,01). Serum ErbB4 düzeyleri, P2 grubunda S ve P1 gruplarına göre daha yüksek bulundu (p=0,05). Diğer taraftan, gruplar arasında serum Nrg4 konsantrasyonları açısından anlamlı fark yoktu. S grubunda serum NOS2 düzeyleri diğer gruplardan anlamlı derecede daha düşükken, serum Arg1 düzeyleri ise daha yüksekti (p<0,05). Ek olarak, DOS ErbB4 ve Nrg4 total miktarları ile tüm klinik parametreler ve DOS IL-6/IL-10 oranı arasında pozitif yönlü korelasyon olduğu tespit edildi. Periodontal tedavi sonrası 1. ayda G, P1 ve P2 gruplarında DOS ErbB4 ve Nrg4 total miktarlarının azaldığı belirlendi (p<0,05). Bununla birlikte, serum ErbB4 ve Nrg4 düzeylerinde anlamlı bir değişim yoktu. COPT uygulanan bireylerde tedavi sonrası serum NOS2 konsantrasyonu ve DOS IL-6/IL-10 oranının azaldığı, G ve P2 gruplarındaki bireylerde ise DOS IL-10 total miktarının arttığı belirlendi (p<0,05). Bu bulgular ışığında, ErbB4 ve Nrg4'ün diş eti enflamasyonunun çözülme aşamasında rol oynayabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın sınırları dahilinde, ErbB4 ve Nrg4'ün periodontal hastalık patogenezinde önemli birer biyobelirteç olabileceği sonucu çıkarılabilir.

ErbB reseptörleriGingival hastalıklarGingival oluk sıvı+4
Bilge Meracı
Akdeniz University
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Peri-implantitis tedavisinde farklı yüzey dekontaminasyon yöntemlerinin in vitro olarak karşılaştırılması

Çalışmamızın amacı; intraoral olarak kontamine edilmiş titanyum diskler üzerinde nano-hidroksiapatit dekontaminasyon yöntemini test etmek ve bu yöntemi peri-implantitis tedavisinde kullanılan mevcut dekontaminasyon yöntemleriyle karşılaştırmaktır. Çalışmamızda diskler her grupta 10 disk olacak şekilde 8 gruba ayrılmıştır. Grup1 titanyum küret 120 sn, Grup 2 PEEK uçlu ultrasonik kazıyıcı 120 sn, Grup 3 PEEK uçlu ultrasonik kazıyıcı 120 sn + %3 H2O2 30 sn, Grup 4 air-abraziv sistem (nano-HA) 30 sn, Grup5 air-abraziv sistem(nano-HA) 120 sn, Grup 6 Er:YAG lazer (120 mJ/pulse,10 Hz) 120 sn, Grup 7 kontamine diskler ve Grup 8 steril titanium disklerden oluşmaktadır. Titanyum diskler dekontaminasyonun ardından rezidüel biyofilm, yüzey değişiklikleri, yüzey kimyasal içeriği, yüzey enerjisi ve ıslanabilirliği Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM) , Enerji Dağılımlı X-Işını Spektroskopisi (EDS) ve Damlama Testi kullanılarak değerlendirildi. Varyanslar homojen olduğunda, grupları karşılaştırmak için Kruskal-Wallis testi kullanıldı.Farklı gruplar parametrik olmayan Dunn post hoc testi veya Games-Howel post hoc testi ile belirlenmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p <0,05 idi ve hesaplamalar için SPSS 25 (SPSS IBM, ABD) programı kullanıldı. Çalışmanın bulguları ışığında, en yüksek karbon (C) atomu yüzdesi negatif kontrol grubunda , en düşük C atomu yüzdesi "air-abraziv 120 sn" ve sırasıyla "air-abraziv 30 sn" , "Er:YAG lazer", "ultrasonik + H202" , "ultrasonik" ve "mekanik" dekontaminasyon gruplarında belirlendi. Islanabilirlik açısından incelendiğinde en düşük temas açısı sırasıyla, "air-abraziv 120 sn", "Er:YAG lazer" ve "air-abraziv 30 sn" gruplarında gözlendi. Air-abraziv 120 sn ve Er:YAG lazer tekniklerinin, yüksek ıslanabilirlik sağladığı ve yüzey orjinal yapısını korumasından dolayı, reosseointegrasyona katkıda bulunabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Air-abraziv sistem, dental implant, hidrofilite, hidroksiapatit, periimplantitis

DekontaminasyonDental implantlarHidroksiapatitler+2
Kerem Çağlar Gümüş
Akdeniz University
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Peri-implant mukozitis ve peri-implantitis tedavisinde kullanılan Er,Cr: YSGG ve diyot lazerlerin titanyum yüzeyler üzerine etkilerinin in vitro olarak değerlendirilmesi

Amaç: Peri-implant hastalık tedavisinde, Erbiyum, krom katkılı: itriyum, skandiyum, galyum, garnet (Er,Cr:YSGG) ve diyot lazer kullanımının titanyum(Ti) implant yüzeyi sıcaklık değişimi ve yüzey pürüzlülüğü üzerindeki etkisinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Çalışmamızda silindir şeklinde üretilen, bir düz yüzeyinde lazer uygulaması yapılan ve diğer yüzeyinde termokupl yerleştirmek için yuva tasarlanmış Ti implant modelleri kullanılmıştır. Ti silindirleri sabitlemek için üç boyutlu yazıcıdan parmak desteği olan stant üretilmiştir. Standa sabitlenen Ti silindirlerin yuva kısmına termokupl sabitlenerek Er,Cr:YSGG (2780nm) lazer ve (20 ve 40 saniye; 1.5W, 2.5W ve 3.5W), diyot lazer (940nm) ile (20 ve 40 saniye; 0.8W, 1.3W ve 1.8W) kontak olarak uygulama yapılmıştır. Uygulama esnasında başlangıç ve bitiş sıcaklık değerleri kayıt altına alınmış, sıcaklık değişimleri hesaplanmıştır. Uygulama sonrası modeller, taramalı elektron mikroskobu(SEM) ve atomik güç mikroskobu(AFM) ile iki ve üç boyutlu olarak incelenmiştir. Bulgular: Titanyum silindirlerin ışınlama sırasındaki sıcaklık değişimleri değerlendirildiğinde, 40 saniye boyunca diyot lazerle uygulama yapılan silindirler, 20 saniye boyunca lazer uygulananlardan daha yüksek bulunmuştur. Er,Cr:YSGG ile muamele edilen silindirlerde sıcaklık bazı örneklerde azalırken, bazı örneklerde minimum düzeyde arttı. Profilometre değerleri (Ra) tüm gruplar için pürüzlülük açısından istatistiksel olarak anlamlı değildi. Bununla birlikte, SEM görüntüleri işlem görmüş yüzeylerde erime ve mikro gözenek sayısında artış olduğunu gözlenmiştir. Sonuç: Her iki lazer uygulamasında yüzey pürüzlülük değişiminde anlamlı bir fark bulunmadı. Diyot lazerin ek bir soğutma sistemi olmadan yüksek Watt'ta kullanımının eşik sıcaklık değerine yaklaştığı, Er,Cr:YSGG lazerin kullanımın ise sıcaklık değişimi açısından güvenli aralıkta kaldığı görüldü.

Mehmet Büyüktarakcı
Akdeniz University
2024
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Psöriazisli bireylerde tükürük ve serumda TNF-α, IL-17A ve YKL-40 düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Periodontitis, dişleri destekleyen dokuların yıkımına yol açan ve mikrobiyal enfeksiyonlarla tetiklenen kronik bir inflamatuvar hastalıktır. Psöriazis ise, keratinositlerin aşırı çoğalması ve anormal farklılaşması ile karakterize kronik bir cilt hastalığıdır. Benzer inflamatuvar mekanizmaların varlığı nedeniyle, bu çalışmada sistemik olarak sağlıklı ve psöriazisli bireylerin tükürük ve serumlarında TNF-α, IL-17A ve YKL-40 seviyeleri incelenerek psöriazis ile periodontal hastalık arasındaki immünolojik ilişki araştırılmıştır. Yöntem: Çalışmamız sistemik ve periodontal sağlıklı (S), sistemik sağlıklı kontrol grubu ve psöriazis grubu olmak üzere üç ana gruba ayrıldı. Daha sonra, sistemik sağlıklı kontrol grubu kontrol gingivitis (KG) ve kontrol periodontitis (KP) olarak, psöriazis grubu ise psöriazis gingivitis (PG) ve psöriazis periodontitis (PP) olarak alt gruplara ayrıldı. Grupların tükürük ve serumlarında TNF-α, IL-17A ve YKL-40 seviyeleri ölçülerek, bu sitokinlerin birbirleriyle ve klinik periodontal parametrelerle (PI, SK, SCD, KAS) korelasyonları değerlendirildi. Bulgular: Gruplar arası karşılaştırmada, tükürük TNF-α seviyesi en düşük S grubunda, en yüksek PP grubunda bulundu; KP ve PP gruplarında S grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi. Serum TNF-α seviyesi en düşük S, en yüksek PP grubunda bulundu; PG ve PP gruplarında ise S, KG ve KP gruplarına göre anlamlı derecede yüksek tespit edildi. Tükürük IL-17A seviyesi en düşük S, en yüksek PP grubunda bulundu; KP ve PP grupları S grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. Ayrıca, PP grubu KG, PG ve KP gruplarından anlamlı derecede yüksekti. Serum IL-17A seviyesi en düşük S, en yüksek PP grubunda bulundu; KP, PG ve PP grupları S grubuna göre, PP grubu ise KG ve KP gruplarına göre anlamlı derecede yüksekti. Tükürük YKL-40 seviyesi en düşük S grubunda, en yüksek PP grubunda bulundu; S ile KP, PG ve PP grupları arasında anlamlı fark olup, PP ve KP grupları arasında fark bulunmadı. Serum YKL-40 seviyesi en düşük S, en yüksek PP grubunda bulundu; S ile KP, PG ve PP grupları arasında ve KP ile PP arasında anlamlı fark bulundu. (p <0,05) Ayrıca sistemik sağlıklı gruplardaki tükürük TNF-α ile SK; serum TNF-α ile PI, SK, SCD, KAS; tükürük IL-17A ile PI, SK, SCD, KAS; serum IL-17A ile PI, SK; tükürük YKL-40 ile PI, SK, SCD, KAS; serum YKL-40 ile PI, SK arasında pozitif korelasyon tespit edildi. (p <0,01) Sonuç: Çalışmamızın sonuçları, psöriazisli ve sağlıklı bireylerdeki tükürük ve serum TNF-α, IL-17A ve YKL-40 seviyelerindeki değişikliklerin, psöriazis ve periodontitis arasında immünolojik bir ilişki olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: periodontitis, psöriazis, TNF-α, IL-17A, YKL-40

Hazal Durmuş
Akdeniz University
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Periodontitis ve peri-implantitis hastalık riskine sahip bireylerde rol alan enflamatuvar moleküllerin gen polimorfizmlerinin incelenmesi

Pek çok hastalıkta görüldüğü gibi, genetik yatkınlık faktörleri periodontitis ve peri-implantitisin ilerlemesini etkiler. Çalışmamızda, Türk popülasyonunda, periodontitis ve peri-implantitis oluşumunu destekleyecek bir genetik yatkınlığın olup olmadığını incelemektedir. Tek nükleotid polimorfizmleri (TNP) değerlendirmek üzere nötrofillerin kemotaksisinde rol oynayan IL-8 ve fMLP reseptörü (FPR1) ile antijen-antikor komplekslerinde ve fagositozda rol oynayan FcyRIIA ve FcyRIIIA reseptörleri seçilmiştir. Çalışma grupları sigara içmeyen Türk popülasyonundan seçilmiş olup, periodontitisli otuz iki hasta, peri-implantitisli otuz üç hasta ve sağlıklı otuz üç birey şeklinde dağılım göstermektedir. Çalışmamıza on sekiz ile altmış yaş arasında toplamda doksan sekiz birey katılmıştır. Katılımcılardan toplanan tükürük örnekleri DNA izolasyonu için kullanılmıştır. Çalışmanın bu alt gruplarında genotipe özgü polimeraz zincir reaksiyonları ile TNP'ler belirlendi. IL-8 A-251T, FcyRIIa -H131 ve FcyRIIIa -V158 polimorfizmi değerlendirildiğinde periodontitis, peri-implantitis ve sağlıklı gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Ancak çalışmamızda, fMLP Reseptör (FPR1) gen polimorfizminin, periodontitis veya peri-implantitis açısından daha yüksek risk altındaki bireylerde anlamlı bir fark yarattığını gözlemlemiştir. İstatistiksel analiz sonucunda, G genotipine sahip bireylerin periodontitis riskinin daha yüksek olduğunu, G/C genotipine sahip bireylerin ise peri-implantitis riskinin daha yüksek olduğunu göstermektedir.

PeriimplantitisPeriodontal hastalıklarPeriodontitis+4
Mert Türkmen
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Diş hekimlerinde postür ve kas iskelet sistemi ağrıları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Giriş: Bu çalışmanın amacı diş hekimliği öğrencilerinde kas-iskelet sistemi (KİS) ağrı sıklığını ve olası mesleki risk faktörlerini belirlemek; ayrıca, postür analizi yaparak, KİS ağrı sıklığı ile omurga eğim açıları arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir Yöntem: Bu kesitsel çalışmada, katılımcılar demografik bilgiler, genişletilmiş Nordic KİS ağrı ölçeği (NMQ-E) ve olası risk faktörlerini sorgulayan bir anket doldurdu. Omurga postür analizi, Spinal Mouse cihazı ile gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmaya 90 diş hekimliği öğrencisi (60 klinik, 30 preklinik) katıldı. Son 12 ayda en az bir vücut bölgesinde KİS ağrısı görülme sıklığı %74,4 olup, klinik öğrencilerde (%88,3) preklinik öğrencilere (%46,7) göre anlamlı derecede daha yüksekti (p<0,001). En sık etkilenen bölgeler boyun (%65,6) ve bel (%56,7) idi. KİS ağrı sıklığı ile cinsiyet (p=0,017), çalışma süresi (p=0,015), uzun süreli oturma alışkanlığı (p=0,009) ve fiziksel aktivite eksikliği (p=0,049) arasında anlamlı ilişkiler bulundu. Çalışma süresi ile bel ağrısı (r=0,274), uzun süreli oturma ile boyun/bel ağrısı ve elektronik cihaz kullanımı ile boyun ağrısı (r=0,463) arasında pozitif anlamlı korelasyonlar saptandı. Erkeklerde torakal kifoz, kadınlarda lumbar lordoz açıları anlamlı şekilde daha yüksekti. Preklinik ve klinik öğrenciler arasında veya KİS ağrısı olup-olmaması açısından spinal açı ölçümleri arasında anlamlı fark gözlenmedi. Gövde fleksiyon hareket açıklığı ve lumbar lordoz ile bel ağrısı arasında negatif korelasyonlar tespit edildi (sırası ile r=-0,233 ve r=-0,826). Sonuç: Bu çalışma, diş hekimliği öğrencilerinde KİS problemlerinin yaygın olduğunu ve bu şikayetlerin özellikle klinik dönemde arttığını ortaya koymaktadır. Bu sonuç diş hekimliğinde ergonomik çalışma prensiplerinin ve düzeli fiziksel aktiviteni erken dönemde kazandırılmasının önemini vurgulamaktadır.

Agıl Vahıdov
Akdeniz University
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

MCPIP-1'in diş eti bağışıklık yanıtı üzerinde düzenleyici etkisi

Bu çalışmanın hedefi ağız bakterileri ve interlökin-1β tarafından uyarılmış monosit kemoattraktan protein-1 tarafından uyarılmış protein 1 ve mukoza ile ilişkili lenfoid doku lenfoma translokasyon proteini-1'in tek katlı insan gingival keratinositlerindeki ve organotikip oral mukozal modellerdeki mRNA ve protein salınım profillerinin değerlendirilmesidir. Tek katlı insan diş eti keratinositleri Porphyromonas gingivalis, Fusobacterium nucleatum, P. gingivalis LPS ve IL-1β ile enkübe edildi ve ölçüldü. MCPIP-1 ve MALT-1 protein salınım seviyeleri ayrıca immünohistokimyasal olarak bir organotipik oral mukoza modelinden yararlanılarak incelendi. Tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ile Tukey düzeltmesi yöntemleri istatistiksel analizde kullanıldı. Tek katlı keratinositlerde MCPIP-1 protein salınımı F. nucleatum, P. gingivalis LPS ve IL-1β tarafından baskılanmıştır. Tüm deney sürelerinde yıkım P. gingivalis'in yıkım yarattığı görüldü ve bu yıkım bakterinin ısı ile inhibe edilmesiyle durduruldu. MCPIP-1 mRNA seviyeleri P. gingivalis, F. nucleatum, ve IL-1β tarafından yükseltildi fakat MALT-1 mRNA seviyelerine hiçbir fark görülmedi. Diş eti keratinosit MCPIP-1'I ve MALT-1'in mRNA ve protein salınım yanıtları enfeksiyon ve enflamasyon medyatörleri tarafından düzenlenmektedir. Bu bulgular periodontitis ile ilişkili bakterilerin MCPIP-1 ve MALT- 1 yanıtlarında modifikasyonlara sebep olarak periodontal hastalık patogenezinde rol alabileceğini göstermektedir.

BiyofilmlerDental plakGingiva+7
Yiğit Fıratlı
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Gestasyonel diyabetli hastaların ve sağlıklı gebelerin periodontal mikrobiyolojik profilleri

Çalışmamızın amacı; Gestasyonel Diabetes Mellitus (GDM) tanısı almış bireyler ve sağlıklı gebelerde; periodontal klinik parametreler ve subgingival plak örneklerinde dört periodontopatojeni (Porphyromonas gingivalis, Prevotella intermedia, Tannerella forsythia, ve Treponema denticola) değerlendirerek; GDM ile periodontal enflamasyon ve subgingival mikrobiyata arasındaki ilişkiyi incelemektir. Yüzbir (101) GDM'li birey çalışma grubuna ve 98 sağlıklı gebe kontrol grubuna dahil edilmiştir. Medikal ve dental anamnez alınmış, periodontal klinik ölçümleri kaydedilmiş, subgingival plak örneği toplanmış ve kantitatif polimeraz zincir reaksiyon (qPCR) analizi yapılmıştır. GDM grubunun periodontal klinik parametreleri ve periodontal yüzey alan enflamasyon (PİSA) değerleri kontrol grubundan yüksek bulunmuştur. Periodontitis tanılı birey sayısı çalışma grubunda kontrol grubundan daha fazla bulunmuştur. Subgingival plaktaki P.gingivalis sayısı iki grupta istatistiksel olarak anlamlı fark yaratmayacak seviyelerde benzer çıkmıştır. PİSA değeri arttıkça ve periodontitis teşhisi kötüleştikçe P.gingivalis sayısının arttığı tespit edilmiştir. P.intermedia gebelik haftası ilerledikçe daha fazla tespit edilmiş, sayı olarak kontrol grubunda çalışma grubundan daha fazla bulunmuştur. T.forsythia sayısı arttıkça GDM riskinin 1,208 kat arttığı bulunmuştur. T.fosythia sayısı hem PİSA değerinin artması hem periodontal teşhisin kötüleşmesi hem de bireyin GDM olması ile ilişkili bulunmuştur. T.denticola sınırlı gebede tespit edilmekle birlikte, GDM olmayan grupta GDM grubuna göre daha yüksek sayıda bulunmuştur. T.denticola'nın Gİ ve PİSA ile ilişkili olması bu patojenin periodontitisin aktif süreci ile ilgili olduğunu gösterirken; GDM ile ilişkisi belirlenmemiştir. Gebelikte değişen periodontal enflamasyon ve hormonal duruma GDM'nin eşlik etmesi subgingival florada periodontopatojen sayılarında farklılığa neden olmuştur. Özellikle T.forsythia'nın GDM ve periodontal enflamasyon arasındaki ilişkide rol oynayabileceği sonucuna varılmıştır.

Diabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitusGebelik+5
Fatih Cömert
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Ailenin ağız bakım alışkanlıklarının ve sosyokültürel özelliklerinin bireyin ağız bakım alışkanlıklarına ve ağız sağlığı durumuna etkisinin incelenmesi

Çalışmamızda anne ve babaların sosyokültürel özelliklerinin, ekonomik durumlarının ve ağız sağlığı davranışlarının lise çağındaki bireylerin ağız bakım alışkanlıklarına ve ağız sağlığı durumlarına etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca genç bireylerin ifade ettikleri ağız bakım alışkanlıkları ile ağız içi değerlendirme sonucu elde edilen ağız sağlığı durumlarının ilişkilendirilmesi hedeflenmiştir. İstanbul'da rastgele belirlenen bir Anadolu Lisesinde okuyan gönüllü 157 genç birey ve anne-babaları katılmıştır. Katılımcılardan HU-DBI ve ek 3 sorudan oluşan anket ile ağız sağılığı bilgi düzeylerine, bakım alışkanlıklarına ve davranışlarına yönelik veriler toplanmıştır. Ailenin sosyokültürel özellikleri, anne-babaların diş hekimine gitme sıklığı ve sistemik hastalıkları ile ilgili veriler de ek bir anket aracılığıyla elde edilmiştir. Periodontal indeksler (PI, SK, SCD, ve CPI) ve DMF-T indeksi ile gençlerin ağız sağlığı durumu tespiti yapımıştır. HU-DBI skoru ortalaması genç bireylerin 5,9, annelerin 5,4 ve babaların 5,1'dir. Anne-çocuk ve baba-çocuk arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık mevcuttur. HU-DBI'da yer alan fırçalama alışkanlıklarına yönelik ifadelere anne ve çocuklar birbirleri ile benzer ve olumlu yönde cevaplar verirken; bu iki grubun cevabı babalardan farklıdır. Fırçalama alışkanlıkları yönünden annelerin, babalara göre çocuklar üzerinde daha etkili olduğu görülmektedir. Gençlerin indeks ortalamaları PI 1,37; SCD 1,93 mm; SK %22,34, DMF-T 4,03 ve CPI 2,2 şeklindedir. SK>%30 olan genç bireylerin yalnızca %46'sı diş etlerinin fırçalamada kanamalı olduğunun, PI>1 olanların ise yalnızca %19'u dişlerinin üzerinde yapışkan birikintiler olduğunun farkındadır. Ailelerin ekonomik durumu iyileştikçe çocuklarda daha yüksek HU-DBI skoru ve artan oranlarda eşik değerinin altında SCD, PI, DMF-T ve CPI skorları saptanmıştır. Annenin diş hekimine gitme sıklığına göre çocuğun HU-DBI ve CPI skoru istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir. Ailenin sosyokültürel özelliklerinden ziyade ağız bakım alışkanlıkları ve çocuğun kendi ağız sağlığı bilgi düzeyi; ağız sağlığı ile ilişkili bulunmuştur.

AlışkanlıklarAğız hastalıklarıAğız sağlığı+5
Işıl Büyükçolpan
İstanbul University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Psöriazisli bireylerde diş eti oluğu sıvısı ve serumda TNF-α, IL-17A ve YKL-40 düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Periodontitis, dişleri çevreleyen dokuların ilerleyici yıkımı ile karakterize kronik enflamatuvar bir hastalıktır; psöriazis ise ciltte plak oluşumuna neden olan kronik, immün aracılı enflamatuvar bir hastalıktır. Her iki hastalık da bağışıklık sisteminin aşırı aktivasyonu ve enflamatuvar sitokinlerin artışı ile ilişkilidir. Bu ortak mekanizmalar bağışıklık sistemi düzensizlikleri nedeniyle birbirini tetikleyebilir veya şiddetlendirebilir. Bu çalışmanın amacı, psöriazisli ve sistemik olarak sağlıklı bireylerde periodontal durumların incelenmesi ve bu bireylerin diş eti oluğu sıvısı (DOS) ile serumdaki TNF-α, IL-17A ve YKL-40 seviyelerinin karşılaştırılmasıdır. Ayrıca, bu biyobelirteçlerin periodontal hastalık şiddetiyle ilişkisini belirlemek hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya toplam 100 katılımcı dahil edilmiş ve katılımcılar beş gruba ayrılmıştır: sağlıklı bireyler (S), gingivitis (G), periodontitis (P), psöriazisli gingivitis (PS+G) ve psöriazisli periodontitis (PS+P). Tüm katılımcılardan diş eti oluğu sıvısı (DOS) ve serum örnekleri toplanmış ve TNF-α, IL-17A ve YKL-40 seviyeleri ELISA yöntemi ile analiz edilmiştir. Periodontal sağlık durumunu belirlemek amacıyla plak indeksi (Pİ), sondalamada kanama (SK), sondalamada cep derinliği (SCD) ve klinik ataçman seviyesi (KAS) ölçümleri yapılmıştır. Bulgular: DOS TNF-α seviyeleri periodontitis gruplarında (P ve PS+P) sağlıklı bireylerden (S) anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Ancak P ve PS+P grupları arasında DOS TNF-α seviyeleri açısından anlamlı fark bulunmamıştır. Psöriazisli grupların (PS+G ve PS+P) serum TNF-α seviyeleri sistemik sağlıklı gruplara (S, G, P) göre anlamlı derecede yüksek tespit edildi. Periodontitisli gruplarda (P ve PS+P) DOS ve serum IL-17A seviyeleri, sağlıklı bireylere (S) göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). Ancak psöriazisli gruplarda (PS+G ve PS+P), DOS IL-17A seviyeleri sağlıklı bireylerle (S) benzer bulunmuş ve bu gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0,05). Psöriazisli grupların (PS+G, PS+P) serum IL-17A seviyeleri sistemik sağlıklı gruplara (S, G, P) göre anlamlı derecede yüksek tespit edildi. Periodontitisli gruplarda (P ve PS+P) DOS ve serum YKL-40 seviyeleri sağlıklı bireylere (S) kıyasla belirgin şekilde yüksektir (p<0,05). Serum YKL-40 seviyeleri açısından psöriazisli bireyler ile sağlıklı kontrol grupları arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Plak indeksi (Pİ), sondalamada kanama (SK), sondalamada cep derinliği (SCD) ve klinik ataçman seviyesi (KAS) değerleri, özellikle psöriazisli periodontitis (PS+P) grubunda en yüksek seviyede ölçülmüştür. Sağlıklı bireyler (S), tüm klinik parametrelerde en düşük değerlere sahiptir. Sonuç: Psöriazisli bireylerde periodontal hastalık prevalansının yüksek olduğu ve TNF-α, IL-17A ve YKL-40 gibi enflamatuvar belirteçlerin bu iki hastalığın patogenezinde ortak rol oynadığı ortaya konmuştur. Periodontitisli bireylerde diş eti oluğu sıvısı ve serumda bu belirteçlerin seviyelerinin anlamlı derecede yükseldiği gözlemlenmiştir. Psöriazisli bireylerde, periodontitisin varlığı enflamasyonun şiddetini artırmakta ve periodontal dokularda daha fazla yıkıma yol açmaktadır. Psöriazisli hastalarda periodontal muayene ve tedavinin rutin olarak yapılması, sistemik enflamasyonun kontrol altına alınmasında etkili olabilir. Anahtar Kelimeler: Psöriazis, Periodontitis, Diş eti Oluğu Sıvısı, TNF-α, IL-17A, YKL-40.

Zhala Vatankha Saın
Akdeniz University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Diş hekimliği fakültesi öğrencilerinin oral hijyen bilinç, tutum ve davranışları ile periodontal farkındalık düzeylerinin değerlendirilmesi

Periodontal hastalık, dünya çapında önemli halk sağlığı sorunlarından birisi olup halen küresel yükü devam etmektedir. Kötü ağız sağlığının yaşam kalitesi üzerinde büyük bir etkisi vardır ve dünya çapında ağız sağlığı davranışını iyileştiren halk sağlığını geliştirme programlarına ihtiyaç vardır. Ağız sağlığının iyileştirilmesinde, periodontal farkındalık yaratılmasında ve hasta eğitiminde ağız sağlığı profesyonellerine önemli görevler düşmektedir. Bu nedenle, diş hekimliği öğrencilerinin iyi bir eğitim alması, periodontal farkındalığının olması ve kendi oral hijyen bilinç, tutum ve davranışlarını geliştirmeleri önem arz etmektedir. Çalışmamızda İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde eğitim alan öğrencilere oral hijyen rutini ve alışkanlıklarını, periodontal farkındalık bilgilerini sorgulayan ve daha önce yapılan çalışmalarda da kullanılan öğrencilerin davranışlarını analiz etmek için uluslararası olarak kabul görmüş Hiroşima Üniversitesi-Diş Davranış Envanteri (HU-DBI)'nden oluşan self reported yöntemi ile hazırlanan anketler dağıtıldı. Toplanan veriler istatistiksel olarak değerlendirildiğinde, öğrencilerin sınıf düzeyleri arttıkça oral hijyen alışkanlıklarının olumlu yönde geliştiği, periodontal farkındalık düzeyinin yükseldiği, HU-DBI skorunun arttığı görüldü. Cinsiyetler arasındaki anlamlılık ilişkilerine bakıldığında kadın öğrencilerin oral hijyen alışkanlıklarında erkek öğrencilerden daha bilinçli olduğu görülürken (p<0,01, p<0,05), periodontal farkındalık bilgi düzeylerinde anlamlı bir fark görülmedi. HU-DBI skorunun klinik, periodontal farkındalık düzeyi yüksek, oral hijyen alışkanlıkları gelişmiş öğrencilerde daha yüksek olduğu görüldü (p<0,01, p<0,05). Eğitim düzeyinin artışı ile öğrencilerin oral hijyen alışkanlıklarının olumlu yönde geliştiği, bilinç düzeyinin arttığı, periodontal farkındalıklarının ve bilgi düzeylerinin arttığı görüldü (p<0,01, p<0,05). Anahtar Kelimeler: Diş hekimliği öğrencisi, oral hijyen bilinci, oral hijyen alışkanlığı, periodontal farkındalık

Ağız sağlığıBilgi düzeyiDavranış+7
Nihal Ünal
İstanbul University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Ortodontik kuvvetlerin sağlıklı ve periodontitisli dokularda meydanagetirdiği değişikliklerin sıçanlar üzerinde incelenmesi

Çalışmamızda optimum ortodontik kuvvetin başlangıç fazında sağlıklı ve hastalıklı periodonsiyumda meydana getirdiği değişikliklerin histomorfometrik ve immunohistokimyasal yöntemlerle incelenmesi ve birbirleriyle karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Bu sebeple 36 tane Wistar türü sıçan ile split mouth bir çalışma düzeneği planlanmıştır. Sıçanlar her grupta 12 hayvan olacak şekilde 3 gruba ayrılmıştır. Tüm hayvanların üst çenelerinin sol tarafı deney tarafı, karşıt taraf ise kontrol tarafı olarak belirlenmiştir. İlk olarak deney taraflarında bulunan ikinci büyük azı dişlerine ipek ligatur bağlanarak 14 gün beklenmiş, bu sayede bölgede deneysel periodontitis oluşumu hedeflenmiştir. 14 gün sonunda ligatürler çıkarılmış, üst çene her iki taraf büyük azı dişlerine 10 cN kuvvet uygulayan ortodontik apareyler uygulanmıştır. 1. grup hayvanlar 1. günde, 2. grup hayvanlar 7. günde, 3. grup hayvanlar ise 14. günde sakrifiye edilmiştir. Deneyin 0. günü ve sakrifikasyon günlerinde deney ve kontrol sahalarındaki kesici ve 1. büyük azı dişleri arası mesafe ölçülerek ortodontik hareket miktarı (OHM) saptanmıştır. Sakrifikasyon sonrası üst çene 2. büyük azı dişlerinin mesiobukkal kökleri immunohistokimyasal ve histomorfometrik olarak incelenmiştir. Sonuç olarak deney ve kontrol taraflarında ortodontik hareket miktarı, periodontal aralık genişliği, RANK ve RANKL antikor bulgularının karşılaştırılması sonucunda istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. OPG antikoru için mesial bölgede deney ve kontrol tarafı karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttur ve bu fark kontrol tarafı lehinedir. Optimum ortodontik kuvvet uygulamasının sağlıklı ve hastalıklı periodonsiyumda meydana getirdiği değişimlerin sıçanlar üzerinde incelenmesi ve karşılaştırılması sonucunda, OPG antikorunun sıkışma alnında 14. gün bulguları dışında deney ve kontrol tarafları arasında anlamlı fark gözlenmemiştir. Bu durum klinik ile ilişkilendirildiğinde optimum ortodontik kuvvet uygulanmasının ortodontik hareketin başlangıç fazı boyunca periodontitis hikayesi varlığında periodontal dokularda ilave bir yıkıma sebep olmadığı sonucuna varılmıştır.

Buse Başak Feyizoğlu
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Peri-implant hastalık riski ile hastalıkta etkin rol oynayan moleküllerin olası gen polimorfizmlerinin ilişkisi

Çalışmamızda peri-implantitisin ve periodontitisin patogenezinde önemli rolü olan NRAMP-1, MCP-1, IL-10 ve CD14 moleküllerindeki tek nükleotid polimorfizmlerinin bu hastalıklara etkisi incelenmiştir. 33 peri-implantitisli, 32 periodontitisli ve 33 sağlıklı toplam 98 birey çalışmamıza dahil edilmiştir. Alınan tükürük örneklerinden DNA izole edilmiş ve gerçek zamanlı PZR yöntemi kullanılarak referans erime eğrilerine göre tek nükleotid polimorfizmleri belirlenmiştir. İstatistiksel analiz verileri SPSS yazılımında Fisher kesin olasılık testi yapılarak elde edilmiştir. Peri-implantitis, periodontitis ve sağlıklı bireylerdeki allel dağılımı ve genotip yapısı incelendiğinde NRAMP1(rs17235409) geninde A alleli peri-implantitisli grupta, G alleli ise sağlıklı bireylerde daha fazla gözlenmiştir. CD14(rs2569190) geninde AG genotipi sağlıklı bireylerde peri-implantitisli ve periodontitisli bireylere kıyasla daha fazla iken homozigot durumlar AA ve GG peri-implantitis ve periodontitisli bireylerde daha fazla bulunmuştur. AG genotipi peri-implantitisli bireylerin %42,4'ünde, periodontitisli bireylerin %46,9'unda ve sağlıklı bireylerin %78,8'inde gözlenmiştir. IL-10(rs1080872) ve MCP-1(rs1024611) genlerindeki polimorfizmler ile periodontitis ve peri-implantitis arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir. Bazı moleküller için ayrı çalışmalar olsa da Türk populasyonunda NRAMP-1, MCP-1, IL-10 ve CD14'ün birlikte incelendiği peri-implantitisli ve periodontitisli bireyler üzerinde yapılan ilk çalışmadır. Sonuçlarımız NRAMP-1 genindeki polimorfizmin peri-implantitis için önemli bir biyobelirteçler olduğunu göstermiştir. MCP-1, IL-10 ve CD14 genlerindeki polimorfizmin peri-implantitis ve periodontitiste belirleyici etkisini ortaya koymak için farklı populasyonlarda ve daha büyük örneklem sayısına sahip çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: peri-implantitis, periodontitis, tek nükleotid polimorfizmi, IL-10, MCP-1, NRAMP-1, CD14

MCPMakrofajlarMoleküller+4
Merve Biçer
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Peri-implant hastalıkların tedavisinde kullanılan antimikrobiyal ajanların biyouyumluluğunun değerlendirilmesi

Bu çalışma, implant çevresi hastalıkların tedavisinde antimikrobiyal ajan olarak kullanılan 4 farklı ürünün L929 fare fibroblast hücrelerinin canlılıkları üzerine olan etkilerini XTT ve gerçek zamanlı hücre analizi yöntemleriyle incelemiştir. Elde edilen sonuçlar klinikte sıklıkla kullanılan bazı ürünlerin hücrelere olan sitotoksik etkilerinin anlanmasına yardımcı olacaktır. XTT testi için, Curasept ADS® jel (%1 CHX), Hidrojen Peroksit (%3), Povidon iyodin (%10) ve Perio-Aid® (%0.12 CHX + %0.05 CPC) maddelerinin %1, 2, 5, 10 ve 20'lik konsantrasyonları hazırlandı. Tüm maddelerin tüm konsantrasyonları 96 kuyucuklu hücre kültür kaplarındaki L929 fare fibroblast hücrelerine 30 saniye, 1,5 dakika ve 4,5 dakika boyunca uygulandı (n=12). Veriler one-way ANOVA analiziyle istatistiksel olarak değerlendirildi. Gerçek zamanlı hücre analizi testi için, aynı materyallerin aynı dozlardaki konsantrasyonları hücre kuyucuklarındaki hücre ve kültür ortamı ekstraktlarına ilave edildi. E-plaklardan 140 saat boyunca her 15 dakikada bir ölçüm alınarak tüm maddelerin tüm konsantrasyonlarının L929 hücrelerine etkileri anlık olarak takip edildi. Sonuçlar RTCA 2.0 programıyla analiz edildi. XTT testi sonuçlarına göre tüm maddelerin tüm konsantrasyonlarında kontrol grubuyla anlamlı farklar oluştuğu, materyallerin L929 fare fibroblast hücreleri üzerine sitotoksik etkiler yarattığı gözlenirken (p<0.05) en sitotoksik maddenin de hidrojen peroksit olduğu gözlendi. (p<0.05) Gerçek zamanlı hücre analizinde tüm maddelerin tüm konsantrasyonlarının kontrol grubuna göre hücre canlılığına sitotoksik etkileri saptandı. Bu deneyde de canlılığı en çok hidrojen peroksidin etkilediği belirlendi. (p<0.05) Günümüzde, peri-implant hastalıkların tedavisinde, araştırmamızda kullanılan ürünler sıklıkla kullanılmaktadır. Bu çalışmanın sınırları dahilinde, araştırılan ürünlerin L929 fare fibroblast hücreleri üzerine sitotoksik etkileri olduğu belirlendi. Bu çalışmadaki veriler 2 boyutlu in vitro hücre kültürü testleriyle elde edildi. Kliniğe daha yakın sonuçlar elde edebilmek için 3 boyutlu hücre kültürü testleri, in vivo çalışmalar ve klinik çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler : peri-implantitis, dental implant, biyouyumluluk, sitotoksisite, in vitro Bu çalışma, İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje No: 33529

Antienfektif ajanlarBiyouyumlulukDental implantasyon+4
Cem Akmanlar
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi öğrencilerinde ağız kokusu farkındalığının ağız sağlığı bilinci ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Halitozis, nefeste hoş olmayan koku varlığını ifade eder. Oral malodor ise ağız içi kaynaklı ağız kokusu için kullanılan bir terimdir. Kaynağını esas olarak, oral patojenik bakterilerin; gıda artıkları ve epitel hücreleri gibi substratları metabolize etmesi ve USB [Uçucu Sülfür Bileşikleri] oluşturmasıdır. Halitozis, ağız içi ve ağız dişi kaynaklı olabilmektedir. Halitozis sadece bireyin ağız ve diş sağlığıyla ilgili değil; aynı zamanda bireyin sosyal yaşantısını da etkileyen önemli bir faktördür. Yapılan çalışmalar; halitozisin %80-%90'ından oral bölgenin sorumlu olduğunu göstermiştir. Bu faktörlerden dental anksiyete ve korku yaşayan bireylerin, dental uygulamalardan kaçınması sebebiyle oral sağlıkla ilgili problemler ciddi boyutlara gelebilmekte, bireylerin ağız sağlığı ilişkili yaşam kalitesi ciddi şekilde etkilenebilmektedir. Diş Hekimliği Fakültelerinde okuyan öğrencilerin stresli, yoğun ve pratiğe dayalı bir eğitim programları olduğundan, bu süreçte genel sağlık durumları, ağız bakım alışkanlıkları ve ağız-diş sağlığı ile ilgili yaşam kalitelerinde önemli değişiklikler görülebilmektedir. Çalışmamızda İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde eğitim alan öğrencilerde ağız kokusu ,dental korku ve anksiyete ayrıca ağız sağlığı hakkında bilgi ve davranış düzeyinin belirlenmesi için, Survey Monkey anket platformunda hazırlanmış anketler uygulanarak analizin tamamlanması için gerekli veriler elde edilmiştir. Yapılan değerlendirme sonucunda Diş hekimliği öğrencilerinde ağız kokusu bildiriminin alınan ağız sağlığı bilinci, eğitim ve cinsiyetten etkilenmediği halde diş hekimliği uygulamaları ile ilgili endişe veya kaygı durumundan etkilendiği gözlemlenmiştir. Ağız kokusu bildirimi şiddeti ile eğitim durumu, dental kaygı ya da korku, ağız sağlığı ile ilgili yaşam kalitesi gibi değerlerin doğrusal ilişkisi xii bulunmamıştır. Kadınlarda ağız sağlığı farkındalığı, dental korku ve endişe düzeyi erkeklere göre daha fazla bulunmuştur. yapılan incelemelerde, öğrenim yılı arttıkça, ağız sağlığı bilincinin arttığı görülmüştür, ayrıca yaşam kalitesinin arttığı, dental anksiyete ve korku ile ilgili değerlerin azalma eğiliminde olduğu, bu eğilimin kadınlarda daha fazla olduğu yönünde bulgular elde edilmiştir.

Ağız kokusuAğız sağlığıDental anksiyete+4
Arash Tizro
İstanbul University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Peri-implantitis nedeniyle kaybedilen implantlarda erbiyum lazer ve çeşitli yöntemler kullanılarak yüzey değişimi ve pürüzlülüğün in vitro değerlendirmesi

Bu çalışmada debrisle kaplı kirli implant yüzeylerinin debridman sonrası bakir implantlara benzer yüzey özellikleri ve element kompozisyonuna sahip olması amaçlanmıştır. Kirli implant yüzeylerine Er:YAG lazer, Er,Cr:YSGG lazer, küret ve ultrasonik cihaz uygulanmıştır. Debridman öncesi ve sonrası taramalı elektron mikroskobu (SEM) görüntüleri alınmış, enerji dağılımlı x-ışını spektroskopisi (EDS) ile yüzeylerin elementel profili değerlendirilmiş ve profilometre ile yüzey pürüzlülüğü analiz edilmiştir. Çalışmamızda her müdahale grubunda daha önceden peri-implantitis nedeniyle çıkarılan 4 adet implant ve kontrol grubunda 2 adet bakir implant olmak üzere toplam 30 adet implant incelenmiştir. Titanyum küret grubu, PEEK uçlu ultrasonik kazıyıcı grubu, Er:YAG çok kısa atımlı lazer grubu (100μS, 120 mJ/puls 10Hz), Er:YAG kısa atımlı lazer grubu (300μs, 120 mJ/puls, 10Hz), Er:YAG uzun atımlı lazer grubu (600μs, 120 mJ/puls, 10Hz), Er,Cr:YSGG1 lazer grubu (1W 10Hz), Er,Cr:YSGG2 lazer grubu (1.5W, 30Hz) olmak üzere müdahaleler 7 grupta 120sn boyunca uygulanmıştır. Müdahalelerin ardından, SEM görüntülerindeki yüzey özelliklerinin bakir implantların yüzey özellikleri ile derecelenerek karşılaştırılmasını amaçlayan İmplant Debridman Görsel İndeksi (İDGİ) oluşturulmuştur. İDGİ ve EDS verilerine göre temizlikte en etkili Er:YAG ve ultrasonik grupları bulunmuştur. SEM görüntüleri ve EDS bulguları birlikte değerlendirildiğinde, bakir implantlarda gördüğümüz Sandblasted Large Grid Acid Etched (SLA) yüzeyin tipik bal peteği görünümüne ulaşabilen ve yüzeye hasar vermeden kirliliği kaldıran gruplar Er:YAG uzun atımlı lazer ve ultrasonik grupları olmuştur. Er:YAG çok kısa atımlı lazer kirli implant yüzeylerin debridmanını sağlamada en başarılı grup olmasına rağmen istenmeyen yüzey değişimleri, Er:YAG kısa atımlı lazer grubunda ise hafif yüzey değişimleri gözlenmiştir.

DebridmanDental implantasyonDental implantlar+6
Aslıhan Seçgin Atar
İstanbul University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Gestasyonel diyabeti olan gebeler ile sağlıklı gebelerin tükürük, dos ve serumda oksidatif stres belirteçlerinin karşılaştırılması

Bu çalışma, İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje No: 3367 Anahtar Kelimeler: periodontal hastalık, gingivitis, periodontitis, gestasyonel diyabet, oksidatif stres Amaç: Çalışmamızın amacı gestasyonel diyabeti olanlar (GDM) ile sağlıklı gebelerin tükürük, Dişeti Oluk Sıvısı (DOS) ve serumda oksidatif stres belirteçlerinin karşılaştırılmasıdır. Çalışmamızda periodontal sağlık/hastalık ile oksidatif stres ve gestasyonel diyabet ilişkisi incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Seksen GDM ve 80 sağlıklı gebe çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen gebelerden medikal ve klinik anamnez alınıp; plak indeksi (PI), gingival indeks (GI), sondalamada kanama (SK), sondalanabilir cep derinliği (SCD) ve klinik ataşman düzeyi (KAD) ölçümleri yapılmıştır. DOS, tükürük ve serum örnekleri lokal ve sistemik Total Antioksidan Seviye (TAS) ve Total Oksidan Seviye (TOS) ölçümü için toplanmıştır. Bulgular ve Sonuç: GDM grubunun PI, GI, SCD, SK, KAD ortalamaları, Evre I ve Evre II periodontitis varlığı, daha düzensiz diş fırçalama, parafonsiyonel alışkanlıklar içerisinde diş gıcırdatma ve tırnak yeme alışkanlıkları ve sigara kullanımı kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. GDM grubunda serum TAS/TOS ve tükürük TAS/TOS kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,0001). Bu durum GDM grubunda TOS'un meydana getirdiği hasarın çok yüksek olması ya da TAS'ın bu hasarı dengelemek için tüm antioksidan enzim kaynaklarının büyük oranda tüketilmesinden kaynaklanıyor olabilir. GDM grubunun DOS TAS U/ml, DOS TAS/TOS ortalamaları kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur ve DOS TOS U/ml ise kontrol grubundan anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0,0001). GDM grubunda DOS'ta hem oksidan aktivitenin yüksek hem de bu yüksek oksidan seviyeyi dengelemek için antioksidan kaynakların büyük oranda tüketildiğini söyleyebiliriz.

Diabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitusGebelik+7
Oya Kaya Şimşek
İstanbul University
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

İstanbul ilindeki askeri personelin periodontal sağlık durumunun değerlendirilmesi

Bireyleri en çok etkileyen temel ağız hastalıklarından olan periodontitis Dünya çapında yüksek prevelans ile bireyleri en çok etkileyen iki temel dişeti hastalığından biridir. Askeri personelin periodontal sağlığının iyi olması, acil diş müdahalesi sayısını ve askeri faaliyetlere eksik katılımı azaltarak tüm ülke askeri kuvvetlerinin güvenliğine katkıda bulunabilir. Bu çalışmada İstanbul İlindeki Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na bağlı olan birliklerde çalışan, 25-50 yaş arası, meslek süreleri 5 yıldan uzun olan toplam 330 muvazzaf erkek askeri personel rastgele seçilerek, cinsiyet ve yaş grupları standardize olan spesifik bir popülasyonda periodontal hastalıklar değerlendirildi. Klinik ölçümler kaydedildikten sonra gönüllüler ağız sağlığı hakkında bilgilendirilmiş ve CPI indeksi ile periodontal durum değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizde SPSS 26.0 (IBM Corporation, Armonk, New York, United States) programı kullanıldı. Katılımcıların %90'nın ihtiyaç olduğunda diş hekimi ziyareti yaptığı gözlenmiştir. CPI indeks özelliklerine bakıldığında %10.9'nda sağlıklı periodonsiyum %26.1'inde sondalama ile kanama, %48.8'inde diş taşı, %59.4'ünde 3.5-5.5 mm arasında cep var olduğu, %4.8'inde ise ortalama 5.5 mm'den derin cep olduğu gözlenmiştir. Sondalama ile kanama olan grubun en genç grup olduğu, meslek yılı ve aylık gelir düzeyinin yine bu grupta en düşük olduğu saptanmıştır. 5.5 mm'den daha derin cep varlığı olan katılımcılarda anne eğitim durumu istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.039). Babanın eğitim durumu, katılımcıların medeni durumu ve sigara kullanımı açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Günümüzde ağız sağlığı, genel sağlığın önemli bir unsuru olarak görülmekte ve sağlığın diğer yönleriyle ortak risk faktörlerini paylaşmaktadır. Ağız hastalıkları için etkili önleyici tedbirler için yeterli kanıt olmasına rağmen, ağız sağlığının başarısı hala önemli bir halk sağlığı sorunudur. Diş hekimleri, toplumun ağız-diş sağlığı programlarının oluşturulmasında ve tanımlanmış güncel sorunların yönetiminde önemli rollere sahiplerdir. Anahtar Kelimeler: ağız-diş sağlığı, CPI indeksi, periodontal hastalık, askeri personel

İstanbul
Onur Utku Yüksel
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Gestasyonel diabetes mellitus ile periodontal sağlığın ilişkisi

Çalışmamızın amacı; Gestasyonel Diabetes Mellitus (GDM) tanısı almış gebeler ve sağlıklı gebelerde; klinik ölçümleri ve diş eti oluğu sıvısında (DOS), İnterlökin-1β (IL-1β), visfatin, resistin seviyelerini karşılaştırarak; GDM'nin periodontal dokularla ilişkisini incelemektir. GDM'nin periodontal hastalıkla ilişkisini anlamak amacıyla, 94 GDM'li gebe ve 94 sağlıklı gebe grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm gebelerden ayrıntılı medikal ve dental anamnez alınmış; plak indeksi (Pİ), gingival indeks (Gİ), sondalamada kanama (SK), sondalanabilir cep derinliği (SCD) ve klinik ataşman düzeyi (KAD) olmak üzere ölçümler yapılmış ve DOS'da IL-1β, visfatin, resistin seviyelerinin biyokimyasal analizlerinin gerçekleştirilebilmesi için bireylerden DOS örnekleri toplanmıştır. Yaptığımız detaylı medikal ve dental anamnez sonucu ortaya çıkan verilerde; GDM grubunun boy ortalamaları anlamlı derecede düşük bulunurken, kilo ve vücut kitle indeksi (VKİ) ortalamaları, çocuk sayısı, geçirdiği gebelik sayısı ve önceki gebelikte GDM öyküsü, normal doğum ağırlığı, sezaryen varlığı ve sigara kullanımı varlığı anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Klinik ölçümleri değerlendirdiğimizde; GDM grubunun Pİ, Gİ, SCD, SK, KAD ortalamaları, düzensiz diş fırçalama, karyojenik sebeple diş kaybı, diş etinde kızarıklık, şişlik, ödem, diş gıcırdatma varlığı, sigara kullanımı varlığı ve Evre I ve Evre II periodontitis tanılı hasta grubu, kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. GDM grubunun DOS IL-1β düzeyleri kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuşken, visfatin ortalamaları anlamlı derecede düşük bulunmuştur; kontrol ve GDM gruplarının DOS resistin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir. GDM grubunda IL-1β değişkeni ile KAD arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon gözlenmiştir. Kontrol grubunda ise IL-1β değişkeni ile Pİ, Gİ, SK arasında istatistiksel olarak pozitif yönde anlamlı korelasyon gözlenmiştir. Kontrol grubunda resistin ve visfatin değişkenleri ile Pİ, Gİ, SCD, SK, KAD ortalamaları arasında istatistiksel olarak pozitif yönde anlamlı korelasyon gözlenmişken; GDM grubunda anlamlı korelasyon gözlenmemiştir. Çalışmamızda GDM olgularında yüksek periodontal hastalık prevalası görülmüş, periodontal hastalık ile GDM arasındaki patofizyolojik bir ilişkinin varlığı biyokimyasal değerlendirmeler ile desteklenmiştir.

Diabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitusPeriodontal hastalıklar+3
Özgür Özgünler
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Sigara içen gingivitis hastalarının klinik ölçümlerinin ve diş eti oluğu sıvısındaki nötrofil enzimi seviyelerinin sigara içmeyen gingivitis hastalarıyla karşılaştırılarak incelenmesi

Dental plağın periodontal hastalık patogenezindeki rolü bilinmekle birlikte, plağa karşı gelişen konak yanıt üzerinde etkili olan sigara gibi risk faktörlerinin önemi de yapılan çalışmalarla aydınlatılmaya devam etmektedir. Kesitsel gözlemsel çalışmamızda, tanısı 2017 Periodontal ve Peri-İmplanter Hastalık ve Durumlar Sınıflaması'na göre konmuş sigara içen gingivitisli bireylerin klinik ölçümlerinin ve diş eti oluğu sıvısındaki (DOS) myeloperoksidaz, nötrofil elastaz ve beta-glukuronidaz seviyelerinin, sigara içmeyen gingivitisli bireylerle karşılaştırarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma grubu, sistemik olarak sağlıklı 18-25 yaş aralığındaki plağa bağlı gingivitis teşhisi konan 60 hastadan (39 sigara içen test grubu ve 21 sigara içmeyen kontrol grubu) oluşmaktadır. Çalışmaya dahil edilen hastaların tıbbi ve dental anamnezinin alınmasını takiben tüm dişlerin altı yüzeyinden gingival indeks, plak indeksi, sondalamada kanama, sondalanabilir cep derinliği ve klinik ataşman düzeyi ölçümleri yapılmıştır. DOS örnekleri sağ üst ve sol alt kanin dişlerinin distalinden kağıt striplerle toplanmıştır. Tüm ekipmanlar her aşamada hassas terazi ile tartılmıştır. Toplanan örnekler ELISA testi ile incelenmek üzere -80 oC'de bekletilmiştir. Test grubunda, plak indeksi, gingival indeks ve sondalamada kanama istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur. Sondalanabilir cep derinliği ve klinik ataşman düzeyinde iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Test grubunda, DOS'taki myeloperoksidaz, beta-glukuronidaz ve nötrofil elastaz düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur. Üst ve alt dişler ayrı olarak ele alındığında, tüm enzimler alt dişlerde test grubunda anlamlı ölçüde yükselirken, üst dişlerde, tüm enzimlerde test grubunda görülen artış yalnızca beta-glukuronidaz için anlamlılık göstermektedir. Çalışmamızda, sigara ile gingivitisin klinik bulguları ve DOS nötrofil enzimleri arasında bir ilişki olduğu görülse de, daha kapsamlı araştırmalarla bu sonuçların desteklenmesine ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: sigara, gingivitis, diş eti oluk sıvısı, nötrofil, enzim-bağlı-immün assay Bu çalışma, İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje No: 34371

EnzimlerGingivaGingival hastalıklar+4
Rümeysa Cihangir
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Periodontitisli hastalarda hipoksi, apoptoz ve oksidatif stres ilişkisinin biyokimyasal olarak incelenmesi.

Amaç: Sistemik olarak sağlıklı Evre III ve IV, Derece C Periodontitis hastalarında oksidasyon ve apoptoz mekanizmalarını klinik durumla ilişkili olarak değerlendirmek amaçlanmıştır. Klinik durum, oksidatif stres ve apoptoz belirteçleri arasındaki korelasyon incelenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışma grubu Evre III ve IV, Grade C periodontitisli sistemik sağlıklı bireylerden, kontrol grubu sistemik ve periodontal olarak sağlıklı bireylerden oluşmaktadır. Tükürükte Kaspaz-3, Kaspaz-8, Kaspaz-9, IL-1β, TNF-α, HIF-1α, TAS, TOS ölçümleri yapılmıştır. DOSta Luminol ve Lusigenin aracılı Kemiluminesans ile reaktif oksijen moleküllerinin belirlenmesi gerçekleştirilmiştir. Plak İndeksi(PI), Gingival İndeks(GI), Sondalanabilir Cep Derinliği(SCD), Klinik Ataşman Düzeyi(KAD), Sondalamada Kanama(SK) ve mobilite düzeyi kaydedilmiştir. Verilerin dağılımı Kolmogorov-Smirnov testi ile incelenmiştir. Gruplar arasında klinik ve biyokimyasal parametrelerin karşılaştırılması Mann-Whitney U testi ile gerçekleştirilmiştir. Klinik ve biyokimyasal değişkenler arasındaki ilişki Pearson Korelasyon Analizi ile değerlendirilmiştir. P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: KAD, PI, GI, SK, OSI, TNF-α, Luminol aracılı ve Lusigenin aracılı Kemilüminesans bulguları ile Kaspaz-3 düzeyi arasında güçlü bir korelasyon bulunmuştur. Yaş, PI, GI, SCD, SK, KAD, Mobilite, TNF-α, Kaspaz-3, TAS, TOS, OSI, Luminol ve Lusigenin aracılı kemilüminesans bulguları periodontitis grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede farklı bulunmuştur. Sonuç: Bulgularımız, hipoksinin ROM artışı ile ilişkili olduğunu ve bunun da apoptoz belirteçlerinin artmasına neden olduğunu göstermektedir. Evre III ve IV derece C periodontitis hastalarında periodontal durum oksidasyon ve apoptoz ile anlamlı düzeyde ilişkilidir.

ApoptozisBiyokimyasal özelliklerHipoksi+3
Tülin Çakır
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Sistemik kullanılan zoledronik asitin var olan deneysel periodontitis üzerine etkisinin histomorfometrik olarak incelenmesi

Günümüzde bilimsel araştırmalarda bifosfonatların normal sağlıklı kemik dokusu üzerine etkisi açıkça ortaya konmuş olsa da, kronik periodontal enflamasyon varlığında zoledronik asit ile enflamasyonun etkileşimi ve periodontal dokular üzerine etkisi yeni bir çalışma alanıdır. Randomize kontrollü tek kör in-vivo çalışmamızda deneysel periodontitisle birlikte ZA kullanımının oral mukoza ve iltihabi sürece olan etkilerinin bilgisayarlı mikro tomografi (BMT) yöntemi ile ve histolojik olarak incelenmesi amaçlandı. Bu nedenle 20 adet Sprague-Dawley cinsi sıçan bifosfonat kullanan ve kullanmayan olarak 2 gruba ayrılarak çalışma yapılmıştır. Tüm deney hayvanlarının sol üst 2.molar dişlerine plak birikimini arttırmak amacıyla 5-0 cerrahi dikiş ipliği dişe çepeçevre uygulanmıştır. Sağ üst 2.molar dişlere ise herhangi bir uygulama yapılmamıştır. Yirmibirinci günde periodontitis varlığı klinik olarak kontrol edilip, kanama ile belirlendikten sonra, birinci gruba nitrojen içeren bifosfonat (ZA), ikinci gruba ise serum fizyolojik 21, 28, 35, 42, 49 ve 56. günlerde enjekte edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm denekler enjeksiyonlar tamamlandıktan bir hafta sonra sakrifiye edilmiş ve elde edilen örnekler önce BMT , takiben de histolojik incelemeye tabi tutulmuştur. BMT sonuçlarına göre dişlerin çevresindeki alveol kemik kayıpları, zoledronik asit kullanılmış ve deneysel periodontitis oluşturulan grupta diğer gruplara göre anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur(p<0.05). Histolojik değerlendirme sonuçlarında zoledronik asit kullanılmış ve deneysel periodontitis oluşturulan grupta iltihap, nekroz ve epitel proliferasyonu istatistiksel anlamlı(p<0.05) olarak daha fazla bulunmuştur. Zoledronik asitt kullanımı, var olan periodontal hastalığın tedavisi yapılmadan kullanıldığında alveol kemik yıkımı ve nekroz üzerine olumsuz etki göstermiştir.

BifosfonatlarHayvan deneyleriHistoloji+4
Hande Sarıcan Vaycan
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Kök yüzeyi düzleştirme işlemi sonrasında, kök yüzeyinde oluşabilecek değişikliklerin taramalı elektron mikroskobunda incelenmesi

Cerrahi olmayan periodontal tedavi kapsamında yer alan , kök yüzeyi düzleştirme işlemi (KYD) ile periodontal hastalığa sebep olan etiyolojik faktörlerin ve hastalıktan etkilenmiş sementin sadece dış kısmının uzaklaştırılması amaçlanmaktadır. KYD işlemi, biyolojik olarak kabul edilebilir, düz, temiz bir kök yüzeyinin elde edilmesini sağlamaktadır. KYD işleminde kullanılan periodontal aletlerin kök yüzeyinde meydana getirdikleri değişiklikler ile ilgili yapılan birçok çalışma bulunmaktadır. Çalışmamızda, ultrasonik kazıyıcı, bölgeye özgü küret (Gracey) ve çift tarafı keskin bölgeye özgü küret (Double Gracey) ile gerçekleştirilen kök yüzeyi düzleştirme işlemi sonucunda, kök yüzeyinde oluşabilecek pürüzlülük, sement dokusundaki kayıp ve dentin tübüllerinin açığa çıkma durumunun taramalı elektron mikroskobu (SEM) ile incelenmesi amaçlanmıştır. Buna ek olarak çalışmamızın ikincil amacı, bölgeye özgü küret (Gracey) ve çift tarafı keskin bölgeye özgü küret (Double Gracey) ile gerçekleştirilen kök yüzeyi düzleştirme işleminde, her iki el aletinin kullanım süresi açısından karşılaştırılmasıdır. Çalışmamızda, ileri kronik periodontitis (İKP) nedeniyle çekim endikasyonu konulmuş, uygun kriterlere sahip 26 tek köklü insan dişi kullanılmıştır. Bu dişlerden, rastgele seçilen 2 diş kontrol grubunu, kalan 24 diş çalışma grubunu oluşturmuştur. Çalışma gruplarında, hangi tür periodontal aletin kullanılacağı yazı tura yöntemi ile rastgele belirlenmiştir. Ultrasonik kazıyıcı, Gracey küret ve Double Gracey küretler ile KYD işlemi gerçekleştirilmiştir. Kök yüzeyleri, etkili su soğutması altında elmas separe frezler ile kesilmiş ve elde edilen örneklere ait görüntüler, taramalı elektron mikroskobunda (SEM) kaydedilmiştir. SEM görüntüleri, birbirinden habersiz iki araştırmacı tarafından değerlendirilmiştir. Yapılan istatistiksel değerlendirme sonucunda, ultrasonik kazıyıcı ve Gracey küretlerin kök yüzeyinde meydana getirdikleri, pürüzlülük ve madde kaybı açısından aralarında anlamlı fark bulunmadığı ve açığa çıkmış dentin tübüllerinin izlenmediği görülmüştür. Double Gracey küretlerin ise kök yüzeyinde daha fazla pürüzlülük ve madde kaybına neden olduğu ve bazı örneklerde, açığa çıkmış dentin tübüllerinin izlendiği görülmüştür. Ayrıca, ultrasonik kazıyıcı ve Gracey küretlerin, KYD işlemi sırasında geçen, kullanım süreleri arasında fark bulunmadığı, Double gracey küretlerde, bu sürenin daha kısa olduğu görülmüştür.

Kök yüzeyini düzleştirmeMikroskopi-elektron taramalıPeriodontitis+1
Canan Aslan
İstanbul University
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Türkiye'deki diş hekimleri arasında periodontal hastalıklar nedeni ile antibiyotik reçete edilme düzeylerinin incelenmesi

Periodontal hastalıkların mekanizması çok faktörlü ve oldukça karmaşıktır. Mikrobiyal dental plak patojenleri ve ürünleri enflamatuvar süreci başlatmakta ve ilerlemesinde etkili olmaktadır. Bu hastalık ile ilişkili yüzlerce bakteri türü bulunduğundan dolayı periodontitisin başarılı tedavisi oldukça zordur. American Academy of Periodontology (AAP)'e göre, inatçı ve agresif periodontitis vakalarında, ateş ve lenfadenopatinin eşlik ettiği akut enfeksiyonlar (periodontal abse, nekrotizan ülseratif gingivitis ve periokoronitis), ve periodontitise yatkın kılan sistemik durumları olan hastalara mekanik tedaviye ek olarak antimikrobiyaller reçete edilebilir. Bunların aksine, gingivitis ve hafif kronik periodontitis vakalarında antibiyotik tedavisi gerekmez. Antimikrobiyallerin ek olarak kullanılmasının faydalarının ispat edilmesine rağmen, yan etkiler ve yükselen antibiyotik direncinden dolayı dikkatli bişekilde uygulanmalıdır. Akılcı ilaç kullanımı; tanının doğru bir şekilde konulmasını takiben, mevcut ilaç tedavileri arasından hastaya en uygun olanının belirlenmesi ve bu tedavinin doğru uygulanması şeklinde özetlenebilir. Akılcı olmayan reçete yazımı, ülkemizde olduğu gibi diğer ülkelerde de görülen evrensel bir sorundur. Bu konuda en sık rastlanılan örnekler arasında; uygunsuz antibiyotik seçimi, gereksiz yere fazla sayıda ilaç kullanımı, gereksiz yere pahalı ilaç kullanımı, yeni ilaçların kullanılması konusunda aceleci davranılmasıdır. Yapılan araştırmalarda diş hekimliğinde antibiyotik kullanımında endikasyona uygun antibiyotik yazılmadığı, gerekmediği halde antibiyotik yazıldığı, ve antibiyotiklerin doz ve kullanım sürelerinde hatalar yapıldığı belirlenmiştir. Antibiyotiklerin gereksiz ve yanlış kullanımı sonucu gelişen en önemli sorun dirençtir. Ancak ne yazık ki ülkemizde akılcı ilaç kullanımı örnekleri ile ilgili sınırlı sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamızda, çeşitli periodontal patolojilerde ve periodontal işlemlerde antibiyotik kullanımı eğilimine dair anket hazırlanarak İstanbul Diş hekimleri Odası üyelerine mail yolu ile ve dişhekimleri gruplarına sosyal medya üzerinden gönderilmiştir ve Survey Monkey platformunda yanıtlanması istenmiştir. 289 yanıt alınmıştır. Çeşitli periodontal durumlarda ve periodontal işlemlerde diş hekimlerinin sistemik antibiyotik reçete etme eğilimi incelenmiştir. Yapılan değerlendirme sonucunda periodontal bulgularda endikasyonu olduğu halde reçete etmemeyi tercih eden ve endikasyonu olmadığı halde reçete etmeyi tercih eden hekimlerin olduğu, cerrahi ve cerrahi olmayan periodontal işlemlerde antibiyotik reçete etme eğiliminin çok yüksek oranda olduğu, 15 yıldan daha fazla deneyimi olan, uzmanlığı olmayan ve muayenehanede çalışan hekimlerin daha çok oranda antibiyotik reçete etmeyi tercih ettikleri gözlemlenmiştir.

AntibiyotiklerAntibiyotiklerBakteriler+6
Toyly Hojageldıyev
İstanbul University
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Romatoid artrit hastalarının periodontal durumlarının değerlendirilmesi

Çalışmamızda tedavi görmekte olan orta şiddette romatoid artrit hastalarının periodontal durumlarını, yaş ve cinsiyet açısından eşit düzeydeki romatoid artrit olmayan bireylerle karşılaştırarak periodontitis prevalansı ve şiddetini saptamak amaçlanmıştır. İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Romatoloji kliniklerinde ve İstanbul Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde tedavi görmekte olan orta şiddette romatoid artrit hastalarından İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı'na periodontal durum değerlendirilmesi yapılmak üzere yönlendirilen 112 birey ile test grubu, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi hastane kampüsüne başvuran herhangi bir enfeksiyöz hastalığı olmayan 112 birey ile kontrol grubu oluşturulmuştur. Çalışmaya dahil edilen bireylerin ayrıntılı medikal ve dental anamnezi alınmış; gingival indeks, plak indeksi, sondalamada kanama, sondalanabilir cep derinliği ve klinik ataşman düzeyi ölçümleri yapılmıştır. Kontrol grubunda gingival indeks, plak indeksi, sondalamada kanama ve sondalanabilir cep derinliği istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunurken romatoid artrit grubu olgularında klinik ataşman düzeyi ve periodontitis prevalansı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Çalışmamızda romatoid artrit olgularında yüksek periodontitis prevalansı saptanmakla birlikte periodontitis ile romatoid artrit arasında net bir bağlantı olduğunu bildirmek için bu bulgular yetersizdir. Örneklem büyüklüğü daha fazla olan mikrobiyolojik ve biyokimyasal parametrelerin de dahil edildiği daha kapsamlı araştırmalarla bu sonuçların desteklenmesi gerekmektedir.

Artrit-romatoidHastalık şiddeti indeksiPeriodontal hastalıklar+5
Çağdaş Çağlar Laçin
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Peri-implantitisli bireylerde genetik yatkınlıkta hastalıkta etkin rol oynayan enflamatuar mediyatörlerin, olası gen polimorfizmlerinin etkilerinin incelenmesi

Çalışmamızda periodontitisli ve periimplantitisli bireylerde hastalık patogenezinde etkin rol oynayan RANK, RANKL, OPG, IL-17, IL-23 sitokinlerinin gen polimorfizmleri incelenmiş, bu polimorfizmler ile hastalıklara yatkınlık arasında bir ilişki olup olmadığı araştırılmıştır. 70 periodontitisli, 70 periimplantitisli, 60 sağlıklı birey çalışmaya dahil edilmiş ve bu bireylerden tükürük örnekleri alınarak DNA izolasyonu yapılmış, gerçek zamanlı PZR yöntemi ile incelenmiştir. Periodontitisli ve periimplantitisli bireyler, genotip ve allel olarak iki farklı açıdan sağlıklı bireylerle kıyaslandığında TNFRSF11B(OPG)'de, CC genotipi periodontitisli ve periimplantitisli grupta sağlıkla gruba göre daha fazladır. Allel karşılaştırması incelendiği zaman, C alleli sağlıklı bireylerin %44.2'sinde, periodontitisli bireylerin %56.4'ünde, periimplantitisli bireylerin %60.7'sinde; G alleli sağlıklı bireylerin %55.8'inde, periodontitisli bireylerin %43.6'sında, periimplantitisli bireylerin %39.3'ünde gözlenmiştir. TNFRSF11B(OPG)'de, C alleli periodontitisli ve periimplantitisli grupta sağlıkla gruba göre daha fazladır. İncelenen diğer sitokinlerde periodontitis ve periimplantitisli gruplar sağlıklı grupla kıyaslandığında anlamlı bir sonuç elde edilememiştir. Çalışmamızda değerlendirdiğimiz; RANK, RANKL, OPG, IL-17, IL-23 sitokinlerinin Türk toplumunda görülen periimplantitis ve periodontitisli bireylerdeki polimorfizmlerini inceleyen başka bir çalışma bulunmamaktadır. Periimplantitis hastalığı açısından yüksek risk grubunda olan bireylerin hastalığa yatkınlıklarını önceden teşhis etmeye yardımcı olabilmek için, daha kapsamlı çalışmaların yapılması gerekliliği öngörülmektedir.

Nükleer faktör-kappa BOsteoprotegerinPeriimplantitis+7
Melis Soytürk
İstanbul University · Institute of Health Sciences
2019
00