2.517
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Yeni bölgeselci bakış açısıyla Rusya'nın Arktika politikası
İklim değişikliğinin gezegenimiz üzerinde yarattığı etkiler nedeniyle bazı alanlar kullanılamaz hale dönüşürken Arktika gibi ender yerlerin önemi ise artmaktadır. Önceki yüzyıllarda tamamına yakını buzullarla kaplı olduğu için "bölge" olarak kabul edilip edilemeyeceği bile tartışma konusu olan Arktika Bölgesi sahip yeraltı kaynakları ve deniz yolları potansiyeli ile günümüzün odak noktalarından birisi haline dönüşmektedir. Bu sebeple Arktika'nın en büyük coğrafi alana sahip ülkesi Rusya Federasyonu'nun bölge ile ilgili uygulayacağı dış politikalar ayrı bir öneme sahiptir. Tez çalışmasında ilk olarak Arktika'nın bölge olarak kabul edilme süreci ve uluslararası ilişkiler alanında artan öneminin bölgede yer alan devletlerde küresel, ortak ve ulusal çıkarları etkilediğinden yola çıkılmıştır. Bölgenin sahip olduğu yeraltı kaynakları ve geleneksel deniz yollarının en önemli alternatifleri olarak kabul edilen Kuzey Deniz Rotası ve diğer rotalar detaylı şekilde incelenmiştir. İkinci adımda Rusya'nın bölge ile ilgili politikaları ekonomik ve askeri güvenlik başlıkları altında detaylı şekilde ele alınmıştır. Bölgede yer alan diğer devletlerin aksine Rus kimliği ve tarihinde kuzeyin öneminin iklim değişikliği ile başlamadığı knzelikler dönemine kadar uzandığı tarihsel verilere dayandırılarak açıklanmıştır. 21. yüzyılla birlikte Rus dış politikasında birincil öneme sahip konular arasına dahil olan Arktika'nın Rusya için tarihinin her döneminde ulusal çıkar kapsamında görüldüğü ve bölgeden en fazla faydayı sağlamak için ortak ve küresel çıkarı desteklediği sonucuna varılmıştır. Bu bağlamda revizyonist değil tarihsel temellere dayanan statükocu dış politikayı takip ettiği çalışmada açıklanmıştır.
Sömürgecilikten iç savaşa Cezayir'de devlet inşası ve İslamcılık
Cezayir'de 2019'da Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika'nın istifasına neden olan barışçıl eylemlerde İslamcı hareketlerin geri planda kalışı, 1990'lar boyunca süren iç savaşın bir sonucu olarak yorumlanmaktadır. İslamcı gruplar ve devlet güçleri arasında gerçekleşen iç savaşı ele alan çalışmalar, radikalizmi doğrudan İslam'ın bir sonucu kabul eden kültüralist yaklaşım ile siyasi aktörler arası ilişkilere odaklanan kısa-vadeli yaklaşım arasında çeşitlilik göstermektedir. Bu çalışmada İslamcılık, jeokültürdeki dönüşümlere paralel olarak sırasıyla rasyonalist, devletçi ve kimliğe dayalı bir nitelik kazanan bir çevre ideolojisi olarak ele alınmıştır. Bu çerçeve ile İslamcılığın yükselişini sağlayan sistemik etkenler göz önünde bulundurulurken, Cezayir'i benzerlerinden ayıran yerel koşullar bütüncül bir tarih anlayışı ile değerlendirilmektedir. Cezayir siyasetindeki süreklilik ve kırılmalar İslam, sosyalizm ve Arap milliyetçiliği kavramlarının izi sürülerek tespit edilmekte ve Fransa'nın Cezayir'de izlediği yerleşimci sömürgeci politikasının yarattığı ikili toplumun, rantçı devlet tarafından sürdürüldüğü, bu durumun iç savaşı doğuran koşulları yarattığı savunulmaktadır.
2016 ABD seçimlerinde Donald Trump'ın adaylık süreci üzerinden siyasal pazarlama uygulamalarının incelenmesi
Seçimler, demokrasinin mihenk taşı olup, halkların kendi liderlerini seçmeleri ve onları sorumlu tutmaları için bir araç olarak hizmet etmiştir. Dünyanın gelişimi ve değişimi, siyaset sahnesinde de kendini göstermiştir. İletişimin hız kazanması ve bilgiye ulaşımın kolaylaşması, seçmen davranışlarında değişikliklere yol açmıştır. Bu aşamada, seçmen davranışlarını yönlendirmek ve yankı uyandıran ikna edici bir siyasi anlatı oluşturmak için politik pazarlama sahneye çıkmıştır. Politik pazarlama disiplini, pazarlama öğelerinin politikaya uyarlanmasıyla literatüre dahil olmuştur. Sanayi Devrimi sonrası üretim gücünün artması ve küreselleşme ile ürün çeşitliliğinin artması, pazarlama kavramının önemini arttırmıştır. Markalar, yoğun rekabet ortamında kendilerini konumlandırarak ve tüketicilerin algılarına göre hareket ederek piyasada etkin olmayı amaçlamaktadır. Ürünler için geçerli olan bu süreç, siyasi mecrada da benzer şekilde yer bulmaktadır. Seçmenlerin zihinlerine erişip oy verme davranışlarını etkilemek için partiler ve siyasi figürler marka konumlandırması yapmalıdır. Bu sürecin sağlıklı işlemesi için siyasi figürlerin hedef kitlenin analizini yapması gerekir. Seçmenin ihtiyaçlarının belirlenmesi, siyasi tutumlarının analizi ve mevcut olaylara verdikleri tepkilerin iyi analiz edilerek rakiplerden farklılaşması önemlidir. Bu çalışma, 2016 ABD seçimlerinde Donald Trump'ın adaylık süreci üzerinden siyasal pazarlama uygulamaları ve Trump'ın kendini yeni bir siyasi marka olarak konumlandırması ve söylemleri incelenmiştir. Trump, rakiplerinden ve kendi partisinden ayrışan bir söylemle ortaya çıkmış, "Make America Great Again" sloganıyla net bir vurgu yaparak siyasi sahnede kendine yer bulmuştur. Mülteciler, yeni iş kollarının oluşturulması ve ABD'nin dünya polisi olma rolünü eleştirerek kendi marka algısını oluşturmuştur. Ekonomik olarak güçlenmek isteyen ve göçmen akışından etkilenen işçi sınıfı ve orta sınıfı hedef kitlesi olarak belirlemiştir. Bu hedef kitleye uygun etkili söylemler geliştirerek korumacı politikalarla yerli üretimi desteklemiş ve taraftar toplamıştır. Seçim çalışmalarında mevcut statükoya meydan okuyan söylemlerle ABD siyasi sahnesine yeni bir soluk getirmiştir. Çalışmada Donald Trump'ın kampanya döneminde politik pazarlama araçlarını nasıl kullandığı ve bu yolla seçim sonuçlarını nasıl etkilediği sorularının cevabı aranmıştır. Çalışma, Trump'ın seçim sürecindeki söylemlerini siyasal pazarlama stratejileri bağlamında analiz ederek, bu stratejilerin seçim sonuçlarına olan etkisini değerlendirmektedir. Nitel araştırma yöntemi olarak söylem analizi kullanılmış ve salıncak eyaletlerdeki miting konuşmaları Voyant Tools aracılığıyla analiz edilmiştir. Bu çalışma, Trump'ın popülist söylemleri ile nasıl başarılı bir kampanya yürüttüğünü ortaya koyarak, literatüre yeni bir katkı sunmayı hedeflemektedir.
2000'li yıllarda küresel iklim değişikliği sorununa çözüm arayışlarında Birleşmiş Milletler
Geçmişi bin yıllar öncesine dayanan küresel iklim değişikliği sorunu küresel bir sorun olarak kabul edilmektedir. Yüzyıllar içerisinde atmosferde mevcut sera gazlarının yoğunluğunun artması sonucu iklim değişikliği sorunu ile insanlık karşı karşıya kalmış, mevcut sorunun engellenmesi adına bazı tedbirlerin hayata geçirilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Konu tarihsel bağlamda ele alındığında iklim değişikliği sorununun literatürde Endüstri Devrimi ile başladığı kabul edilmektedir. Sorun 19.yy son döneminden itibaren bilimsel olarak ele alınmaya başlanmış, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan teknolojik gelişmeler sebebiyle bilimsel incelemeler artmıştır. 1970'li yıllardan itibaren Birleşmiş Milletler öncülüğünde konferanslar yapılarak çevre ve çevre felaketleri konularına dikkat çekilmiş, 1980'li yıllardan itibaren konu spesifik olarak iklim değişikliği şeklinde ele alınmaya başlanmıştır. İlk defa 1988 yılında BM Genel Kurulunda iklim değişikliğine ilişkin karar alınmış ve küresel seviyede iklim değişikliği ile mücadeleye başlanmıştır. BM nezdinde iklim değişikliği ile mücadelede Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması gibi önemli anlaşmalar kabul edilmiş ve süreç bu anlaşmalar üzerinden yürütülmüştür. Çalışmada, BM nezdinde oluşturulmuş olan iklim değişikliği rejimi incelenmiş, oluşturulan rejim bağlamında her yıl düzenli olarak yapılan COP (BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı) – CMP (Kyoto Protokolü Taraflar Konferansı) – CMA (Paris Anlaşması Taraflar Konferansı) konferanslarında alınan kararlar kronolojik olarak ele alınmıştır. Çalışmada özellikle 2000 yılı ve sonrası BM öncülüğünde iklim değişikliği ile mücadelede ne gibi adımların atıldığı üzerine araştırmalar yapılmıştır. Bunlara ek olarak süreç içerisinde altı adet yayınlanan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporlarına yine detaylı şekilde yer verilmiştir. Son tahlilde BM nezdinde iklim değişikliği konusunda atılan adımların ve elde edilen sonuçların neler olduğu, mevcut başarı ve başarısızlıkların neler olduğu, dünyanın mevcut durumu ve gelecekte insanlığın yaşaması muhtemel gelişmelerin neler olacağı, sorunları aşma adına ne gibi faaliyetlerin yürütüldüğü veya yürütülmesi gerektiği tarafsız bir göz ile değerlendirmeye çalışılmıştır.
Yugoslavya coğrafyasında karşılaştırmalı bir perspektiften Türkiye, Rusya ve Çin'in yumuşak güç politikaları
Bu tez çalışmasında, Yugoslavya coğrafyasında Türkiye Çin ve Rusya'nın izledikleri dil ve kültür politikaları karşılaştırmalı bir perspektiften incelenmiştir. Bu gerçekleştirilirken sadece söz konusu ülkelerin dil ve kültür enstitüleri dikkate alınmıştır. Buna ek olarak, bu ülkelerin yumuşak güç politikaları karşılaştırılmalı bir biçimde değerlendirildiği için hangi ülkenin bahis konusu rekabette öne çıktığı net bir şekilde anlaşılmıştır. Yugoslavya'nın dağılmasından sonra ortaya çıkan devletler (Sırbistan, Bosna Hersek, Kuzey Makedonya, Hırvatistan, Karadağ ve Slovenya) dış güçler açısından yeni nüfuz alanlarının meydana gelmesine neden olmuştur. Bu bağlamda her üç ülke de Yugoslavya coğrafyasında ortaya çıkan yeni devletlere nüfuz etme gayesi gütmüştür. Çalışma, bu nüfuz mücadelesinin gelişimine ve günümüzdeki sonuçlarına ışık tutmayı hedeflemektedir. Bu tez çalışmasında, 2000 yılından sonraki döneme odaklanılmıştır. Yugoslavya'nın dağılmasından sonra silahlı mücadelenin 2000'li yılların başında son bulması ve barışın tesisi, bu tarihin belirlenmesinde etkili olmuştur. İkinci olarak, her üç aktörün de kültür ve dil politikalarına nispeten geç bir dönemde (2000'li yıllarda) başlaması örnek olayların seçilmesinde belirleyici olmuştur. Bu minvalde Yunus Emre Enstitüsü (Türkiye), Konfüçyüs Enstitüsü (Çin) ve Rus Dünyası Vakfı (Rusya) faaliyetleri derinlemesine incelenmiştir. Çalışmada karşılaştırmalı saha çözümlemesi yöntemi tercih edilmiştir. Bu maksatla geniş bir saha araştırması gerçekleştirilmiş ve tezde ortaya koyulan hipotezlerin sınanmasını sağlayan birincil verileri temin eden çeşitli mülakatlar yapılmıştır. Mülakatlarda, açık uçlu sorular temelinde yarı yapılandırılmış görüşme tekniği kullanılmıştır. Bu mülakatlardan elde edilen veriler çalışmanın iddilarının temel dayanağını oluşturmuştur. Bunun yanı sıra sahadan elde edilen veriler yazın taramasıyla desteklenmiştir. Bu yöntemin seçilmesinin amacı, bölgede dil ve kültür politikaları izleyen üç ülkenin, faaliyetlerinin sonuçlarının bölgeden bölgeye değiştiğini göstermeye çalışmaktır.
Güney Kore'nin Orta Asya politikası: Özbekistan ve Kazakistan örnekleri
Orta Asya geçmişten günümüze büyük devletlerin güç mücadelelerine tanıklık etmiş bir coğrafyadır. Güney Kore'nin bölge ile ilk teması beş Orta Asya Cumhuriyetinin bağımsızlıklarını kazanmalarının ardından gerçekleşmiştir. Güney Kore'nin Orta Asya'ya olan ilgisi söz konusu ülkelerin coğrafi konumlarından ve sahip oldukları doğal kaynaklardan ileri gelmektedir. Güney Kore'nin bölge ile iş birliğinde başlangıçta ekonomik nedenler ön plana çıksa da bu durum zamanla kültürel alana sirayet ederek dal budak sarmıştır. Bu minvalde Seul, ilişkilerin kültürel boyutuna Orta Asya ülkeleri özelinde etkili bir yumuşak güç aracı olarak büyük önem vermiştir. Bunda bölgede yaşayan Korelilerin katkısı da önemli bir yer işgal etmiştir. Bu çalışma, Güney Kore'nin Orta Asya politikasını Özbekistan ve Kazakistan örnek olayları üzerinden ele almaktadır. Beş Orta Asya Cumhuriyeti arasında, doğal kaynaklar, ekonomik gelişme potansiyeli ve bölgede yaşayan etnik Koreliler göz önüne alındığında Seul'un yatırımlarının ve faaliyetlerinin yoğunlaştığı iki ülkenin Özbekistan ve Kazakistan olduğu saptanmıştır. Diğer Orta Asya ülkeleri (Türkmenistan, Tacikistan ve Kırgızistan) ile Güney Kore arasındaki ikili ilişkiler düşük yoğunluklu olarak seyrettiği için bu çalışma kapsamında değerlendirmeye dâhil edilmemiştir. Bununla birlikte çalışma 1991-2022 dönemi ile sınırlandırılmıştır.Bu araştırmada söz konusu zaman diliminin seçilmesinin nedeni; Orta Asya Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazandıkları yıldan ilişkilerin 30'uncu yılına kadar olan süreçte izlenen politikaların incelenmesidir.
Balkanlarda kadınının siyasal yaşamdaki yeri ve önemi üzerine bir inceleme
Balkanlarda kadının siyasal yaşamdaki yeri ve önemi üzerine yapılan bu çalışmayla Avrupa Birliği üyesi ve Avrupa Birliği'ne aday ve potansiyel aday Balkan ülkelerindeki kadınların siyasal yaşamdaki temsil düzeyleri irdelenmeye çalışılmıştır. Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Karadağ, Kosova, Kuzey Makedonya, Romanya, Sırbistan, Slovenya, Türkiye, Yunanistan'daki kadının siyasal yaşamının arka planı, kadının siyasal yaşamda etkili olmasındaki toplumsal cinsiyet kotaları, tarihsel yapı, siyasi partilerin yapısı, Avrupa Birliği (AB) adaylık ve AB üyeliği hususları gibi birçok kavram mercek altına alınmıştır. Avrupa Cinsiyet Eşitliği Enstitüsü verileri baz alınarak hazırlanan tablolar neticesinde kadının siyasal temsil organlarındaki durumunda etkili olan unsurlar değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda kadınların siyasal yaşamda temsilinde etkili olan en önemli unsurun yasal cinsiyet kotaları başta olmak üzere kadın kolları ve sivil toplum örgütlerinin aktif faaliyetleri olduğu ortaya çıkmıştır.
2000'li yıllarda ABD dış politikasında İran
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) dış politikasında İran ile ilişkilerdeki ilk resmi gelişme; 1856 yılında imzalanan "Dostluk ve Ticaret Anlaşması" olmuştur. Ancak, İran ile bu anlaşmayla başlayan diplomatik ilişkiler ABD'nin dönem itibariyle benimsediği izolasyonist politikalardan dolayı süreklilik göstermemiş, ABD'nin İran politikası ancak ABD'nin Ortadoğu siyasetine daha çok müdahil olmaya başladığı 1950'li yıllarla birlikte gelişmeye başlamıştır. 1950'lerde dünya petrol üretiminin Basra (Fars) Körfezi'ne kaymasıyla birlikte ABD dış politikasında İran'a yönelik ilgi de artmıştır. 1953 yılında dönemin İran Başbakanı Muhammed Musaddık'a yönelik askeri darbe, iki ülke ilişkileri açısından dönüm noktası olmuş, Musaddık sonrası Şah Rıza Pehlevi yönetimiyle birlikte 1979 yılındaki rejim değişikliğine kadar İran, ABD'nin Ortadoğu'da iyi ilişkiler kurduğu müttefiklerinden biri olmuştur. 1979 yılındaki İran İslam Devrimi iki ülke ilişkilerinin gergin bir hal almasına ve diplomatik ilişkilerin askıya alınmasına neden olmuştur. 1979 sonrası resmi ilişkiler kesilmiş olsa da ABD dış politikasında İran, o tarihten sonra da ABD başkanlarının izlediği dış politikalarda özel önem taşıyan ülkelerden biri olmuştur. 2000'li yıllara gelindiğinde ise ABD başkanları; İran nükleer programı, bölgesel güvenlik meseleleri, insan hakları konuları, diplomatik girişimler ve uluslararası politika dinamikleri gibi bir dizi faktöre bağlı olarak İran'a yönelik dış politikalarını şekillendirmişlerdir. Örneğin George W. Bush, "Önleyici Savaş Doktrini" çerçevesinde İran'ı "Şer Ekseni"nde ilan edip, İran'a yönelik sert bir tutum benimserken; diplomasi ve müzakereye önem veren Barack Obama ise "değişim" söylemi ile İran'a yönelik ılımlı bir politika izlemiştir. Obama sonrasında Donald Trump İran ile ilişkilerde George W. Bush gibi sert bir politika benimserken; Joe Biden ise Obama gibi diplomasi ve müzakere söylemlerini benimsemiştir. Bu bağlamda çalışmada, 2000'li yıllarda ABD yönetimlerinin izledikleri İran politikalarının Başkanlara bağlı olarak bir değişim gösterip göstermediği ve ABD yönetimlerince İran politikaları belirlenirken hangi hususların bu politikaların belirlenişinde etkili olduğunun ortaya konulması amaçlanmaktadır.
Türkiye'nin dış politika anlayışında yumuşak güç kullanımı, yumuşak güç ve uluslararası ticaret ilişkisinin Kuzey Makedonya özelinde değerlendirilmesi
Soğuk Savaş'ın ardından küresel sistemde bağımsızlıklarını elde eden yeni devletler ortaya çıkmıştır. Bu gelişmeler sonucunda iki kutuplu olarak nitelendirilen uluslararası sistem tek kutupluluğa doğru yönelmiştir. Uluslararası sistemde birden fazla aktörün ortaya çıkması diğer devletleri birçok yönden etkilemiştir. Bu alanlardan en önemlisi kuşkusuz küreselleşme olmuştur. Küreselleşmenin ve kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması devletlerin dış politikalarında farklı yaklaşımların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Böylece değişen ve gelişen uluslararası sistemde başta devletler olmak üzere uluslararası aktörler, kültürel varlıklarını ve yaşam tarzlarını diğer ülkelerin kamuoylarını etkilemek için kullanmaya başlamışlardır. Bu bağlamda devletlerin kendi yaşam tarzlarını diğer ülkeleri etkilemek için kullanması gücün yumuşak tarafı olarak nitelendirilmiştir. Diğer taraftan küreselleşmenin hızlanması ve insanların uzak yerlere erişiminin kolaylaşması, savaş dönemlerinde bile devam eden dış ticareti de etkilemiştir. Çalışmada, devletlerin yumuşak güç politikalarının dış ticareti nasıl ve hangi yönlerden etkilediği hususu Türkiye - Kuzey Makedonya ilişkileri ekseninde değerlendirilecektir.
Yeşil Teori perspektifinde eğitim kurumlarının iklim güvenliği konusundaki aktör rolü
İklim değişikliği, sistematik ölçümlerle gözlenebilen bir hava durumu değişikliğidir. İklim uzmanlarının çoğunluğu, iklim değişikliğinin hali hazırda gerçekleştiği konusunda hemfikirdir. Bu değişikliğin insan faaliyetlerinden kaynaklanmakta olduğunu ve etkilerini azaltmak ve ilerlemesini durdurmak için harekete geçmemiz gerektiğini savunmaktadırlar. 21. yüzyılda, Dünya üzerindeki sanayileşme, küreselleşme ve teknolojik gelişmelerin artan etkisiyle iklim değişikliği gözlenmiştir. Özellikle Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle oluşan yeni olgular ve kavramlar, insanlığın iklim değişikliği gibi normatif bir soruna odaklanmasını arttırmıştır. Bu dönemde güvenlik algısında, insani ve iklim boyutuna doğru bir dönüşümün yaşanmasına neden olmuştur. Bu sebeplerden dolayıdır ki, Uluslararası İlişkiler (IR) alanındaki akademisyenlerin ve teorisyenlerin endişeleri artmış; makro düzeyde devletlerin ve uluslararası kuruluşların, mikro düzeyde ise ulusal nitelikli aktörlerin dikkatleri iklim değişikliği ve güvenliği olgusuna yönelmiştir. Bu noktada, Yeşil Teori'nin 'Küresel Düşün, Yerel Hareket Et' (Think Globally, Act Locally) çözüm önerisi devreye girmektedir. Bu düşünceye göre, sağlıklı sürdürülebilir bir çevre için her birey kendi çevresel olumsuz etkilerini azaltmalıdır. Bu çalışmada, iklim değişikliğiyle mücadele sürecinde eğitim kurumlarının anahtar rol oynadığı ve bu kurumların çabalarının artmasıyla yerel ve ulusal düzeyde olumlu sonuçlar doğacağı savunulmaktadır. Bu bağlamda, tezin kapsamı, hedefleri, araştırma soruları ve hipotezi belirlenmiş, ayrıca Yeşil Teori'ye dayanan ve güvenlik boyutunu dönüştüren kaynaklarla desteklenen bir yol haritası çizilmiştir. Bu nedenle, bu çalışmanın amacı, eğitim kurumlarını iklim değişikliği konusunda ulusal düzeyde en önemli güvenlik aktörü olarak ele almak, girişimlerini araştırmak ve gelecek stratejiler için bir rehber oluşturmaktır.
Türkiye-AB ticaretinde sınırda karbon düzenlemesinin olası etkileri
İklim değişikliğinin etkileri gün geçtikçe daha yoğun bir hal almaktadır. İklim değişikliği hususunda mücadele kapsamında acil önlemler alınması ve güçlü politikalar geliştirilmesi elzemdir. Bu doğrultuda alınacak kararların başında atmosfere salınan karbondioksit salınımları gelmektedir. Paris Anlaşması uygulamaya konulması ile birlikte iklim sisteminde yeni bir süreci beraberinde getirmiştir. Bu sürecin en önemli unsuru ise, "ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar" gereği sözleşmenin tüm taraflarının salınımlarını hafifletici tedbirler almaları üzerine koşul koymasıdır. AB, bu yöndeki gayretlerinin bir parçası niteliği taşıyan, iklim değişikliği ile mücadelede iklim değişikliği ve çevresel endişeleri küresel ölçekte tüm siyasi yaklaşımların temeline yerleştirdiği "Avrupa Yeşil Mutabakatı" planı kapsamında hedeflediği dönüşümü belirlemiştir. SKDM öncelikli olarak ETS'nin yaratacağı karbon kaçağı riskini önleyebilmek adına geliştirilmiş bir uygulamadır. Bu sayede, karbon yoğun üretimi Avrupa dışına itmek yerine, küresel emisyon düşüşüne katkıda bulunmasını sağlayacaktır. Öte yandan söz konusu bu uygulama AB'nin emisyonları azaltma amacı doğrultusunda ticaret gerçekleştirdiği her ülkenin bu uygulamaya tabi tutulmasının gerekli olması amacını taşımaktadır. Avrupa Komisyonu, karbonun fiyatlandırılmasının iklim yönündeki hedeflerine ulaşma yolunda en etkili yöntem olduğunu belirtmektedir. Genellikle karbon kaçağı olarak adlandırılan, endüstrilerin daha yumuşak politika çerçevelerine sahip ülkelere taşınması kaygısı, iklim politikaları için önemli bir harekete geçirici unsur olmuştur. AB'nin oluşturmuş olduğu "Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması" uygulaması, bahse konu olan karbon kaçağı tehlikesini bertaraf etme amacı gütmesiyle birlikte ithalatı gerçekleştirilen malların karbon emisyon miktarlarına yönelik ek bir mali ücret uygulayarak, atmosfere salmış oldukları karbon emisyonlarını azaltmayı amaçlamaktadır. Çalışmada, Türkiye-AB sınır ticaretinde SKDM uygulamasının meydana getireceği olasılıklar ve etkileri yeşil teori ekseninde ele alınacaktır.
Ekim Devrimi'nden günümüze Rusya'da okutulan ders kitaplarında Rus kimlik inşasının analizi
Louis Althusser'in Devlet İdeolojik Aygıtları (DİA) devletin ideolojik gücünü kullanarak kimlik inşa sürecindeki etkisini anlatmaktadır. Althusser DİA'ları; eğitim, din, kültür, iletişim alanları olarak sıralamıştır. Bu çalışmada Althusser'in DİA içinde en önemli olan eğitim alanı ele alınacaktır. Söz konusu aygıtlarla Ekim Devriminden günümüze Rusya'da okutulan ders kitaplarında Rus kimlik inşasının analizi yapılacaktır. Çalışmada SSCB'de ve Rusya Federasyonu'nda Tarih, Rus dili, Edebiyat ve Coğrafya derslerde okutulan kitaplarda Rus/Sovyet kimlik inşa süreci analiz edilmiştir. Analiz süreci ise kendi içerisinde SSCB dönemi ve Rusya Federasyonu dönemi olarak ikiye ayrılmıştır. SSCB dönemi ile alınırken Sovyet kimlik inşası, Rusya Federasyonu ele alınırken ise Rus kimlik inşası analizi yapılmıştır. Analiz süreci ise kendi içerisinde SSCB dönemi ve Rusya Federasyonu dönemi olarak ikiye ayrılmıştır. Çalışmanın ana sorusu, SSCB dönemi gençlik inşasının Komünizm ve Marksizm ideolojilerinden ne derece etkilendiği ve bağımsızlık sonrası Rusya Federasyonu döneminde de ideolojiden ziyade evrensel bir Rus kimliğinin mi inşa edildiğidir. Bu sorular doğrultusunda araştırmada ağırlıklı olarak ders kitapları incelenmiş ve birincil kaynaklar kullanılmıştır. Araştırma sonucunda elde edilen veriler çalışmanın teorik çerçevesi ile bağlantılı olarak analiz edilip çalışmanın hipotezi doğrulanmıştır.
Realizm bağlamında Asya pasifik güvenliği ve tehdit algısı: Çin Halk Cumhuriyeti ve Japonya karşılaştırma analizi
Bu tez çalışmasının amacı Realizm kuramı kapsamında, Asya Pasifik bölgesindeki güvenlik ve tehdit algısını Çin Halk Cumhuriyeti ve Japonya örnekleri üzerinden karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Realist kuramın temel varsayımlarından biri uluslararası sistemin anarşik yapısı nedeniyle devletlerin hayatta kalabilmek için güç arayışına yöneldiğidir. Bu bağlamda tez, Realizmin iki ana yaklaşımı olan saldırgan realizm ve savunmacı realizm perspektiflerini analizin merkezine yerleştirmektedir. Saldırgan realizm, devletlerin güvenliklerini güç maksimizasyonu ve bölgesel hakimiyet arayışlarıyla sağlamaya çalıştığını vurgulamaktadır. Çalışmanın hipotezi Çin'in saldırgan realist yöneliminin ve Japonya'nın savunmacı realist stratejilerinin bölgesel güvenlik ikilemlerini derinleştirdiğini, bölge güvenliğinin kırılgan bir yapıda olduğu ve bölgedeki güvenlik ortamının devletlerin algıladıkları ve uygulamaya koyduğu politikalarla şekillendiğidir. Bu tez çalışmasında üç temel soruya cevap aranmaktadır: Çin ve Japonya'nın Asya Pasifik bölgesindeki güvenlik politikaları bölgedeki güç dengesi ve güvenlik ortamı nasıl etkilenmektedir? Realist kuram çerçevesinde Asya Pasifik bölgesi güvenlik ortamı nasıl açıklanabilir? İki devletin güvenlik stratejileri ve tehdit algıları Realizm kuramının öngörüleriyle hangi kapsamda örtüşmektedir, sorularına cevap aranmaktadır. Bu çalışma, Realizmin kuramsal esnekliğinin, farklı devlet davranışlarını açıklamada güçlü bir araç sunduğunu ortaya koymakta ve Asya Pasifik güvenlik mimarisine ilişkin akademik literatüre katkı sağlamaktadır. Bu doğrultuda aktörlerin güvenlik politika beyanları ve uygulamaya konan stratejileri mercek altına alınacak, bölgede yaşanan güç mücadelesi anlamlandırılmaya çalışılacak ve bu aktörlerin askeri güvenlik ile ilgili tehdit algıları realizm teorisi ekseninde analiz edilecektir.
Adalet ve Kalkınma Partisi dönemi Türkiye'nin göç politikası ve güvenlikleştirme yaklaşımı üzerine söylem analizi (2002-2022)
2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı ile birlikte çok sayıda Suriyeli göçmen, Türkiye'ye sığınmak zorunda kalmıştır. Bu göç dalgası karşısında sayıları gittikçe artan Suriyeli göçmenler, savaşın ilk yıllarında Türkiye tarafından misafir olarak kabul edilmiş ve 2016 yılına kadar hükümet, açık kapı politikası uygulayarak Suriyeli göçmenleri kabul etmiştir. Ancak bu politika ile birlikte, dünyanın en büyük sığınmacı ve göçmene kitlesine sahip ola Türkiye'de, göç; ciddi bir güvenlik tehdidi haline gelmiştir. Dolayısıyla ülke içerisinde sayıları gittikçe artan sığınmacı ve göçmen kitlesi zamanla toplum içinde sorun teşkil etmeye başlamış ve a ortaya çıkan sosyal, ekonomik ve güvenlik sorunları nedeni ile hükümet, açık kapı politikasından vazgeçmek zorunda kalmıştır. Bu çalışmada Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) döneminde Türkiye'nin göç politikasında etkili olan siyasi liderlerin göç ve güvenlik ilişkisi çerçevesinde göçün güvenlikleştirmesine ilişkin söylemleri ele alınmaktadır. Çalışmada güvenlikleştirici aktör olarak dönemin göç politikalarının belirlenmesinde etki olan dört siyasi lider seçilerek ve bu liderlerin konuşmaları ele alınmaktadır. Veri toplama yöntemi olarak doküman analizi kullanılmaktadır. Konuşmalar kamu kurumlarına ait resmi internet sayfalarının konuşma bölümlerinden, internet haber siteleri ve gazetelerden temin edilmiştir. Konuşmalar, belli kodlara ayrılarak söylem analizi yönetimi ile analiz edilmektedir.
Avrupa Birliği'nin enerji sorunu: Önlenemeyen bağımlılık
Avrupa Birliği (AB), dünyanın en önemli siyasi ve iktisadi yapılarından biri olarak enerji ihtiyacını karşılama konusunda büyük oranda dış kaynaklara bağımlı bir yapı içerisindedir. Bu bağımlılık, özellikle Rusya ile olan ilişkileri çerçevesinde hem mali hem de jeopolitik ve güvenlik bağlamlarında kırılganlıklar oluşturmaktadır. Bu çalışma, AB'nin enerji bağımlılığını azaltmaya yönelik politika girişimlerini, bu süreçteki gerek yapısal gerekse siyasi sorunları ve Rusya'nın enerjiyi bir dış politika aracı olarak kullanmasının AB stratejilerine etkilerini incelemektedir. Çalışma, enerji ilişkilerini yalnızca arz-talep dengesiyle incelememiş; bağımlılık, karşılıklı bağımlılık ve asimetrik bağımlılık kuramları bağlamında AB-Rusya enerji dinamiklerini çok boyutlu bir bakış açısıyla analiz etmektedir. 2000'li yıllardan itibaren AB, yenilenebilir enerji yatırımlarını artırma, enerji tedarik kaynaklarını çeşitlendirme ve enerji verimliliğini iyileştirme gibi stratejiler hamleler geliştirmektedir. Ancak üye devletlerin farklı ulusal çıkarları, enerji altyapılarındaki uyumsuzluklar, fosil temelli yakıtlara bağımlı halihazırdaki sistemin yüksek maliyetli dönüşümü ve yenilenebilir enerji teknolojilerinin yüksek yatırım gereksinimleri, bu stratejilerin kısa vadede etkili olmasını mümkün kılmamaktadır. 2006, 2009 ve 2014 Ukrayna gaz krizleri ile 2022 Ukrayna Savaşı, AB'nin Rusya'ya bağımlılığının yarattığı politik ve mali riskleri açıkça göstermiş; AB'yi LNG ithalatı ve Norveç, Azerbaycan, ABD gibi alternatif tedarikçilerle enerji ticaretine zorlamıştır. Ancak bu adımlar bağımlılığı ortadan kaldırmak yerine, bağımlılığı farklı coğrafyalara yayarak çeşitlendirmiştir. Sonuç olarak, AB enerjide tam bağımsızlığa erişmek yerine daha dağınık ve yönetilebilir bir bağımlılık modeli üretme çabası içerisindedir. Yenilenebilir enerjiye geçiş, enerji altyapısının bir araya getirilmesi ve yeni tedarik kanallarının kurulması uzun vadeli çözümler yaratırken; siyasi irade, üye ülkeler arası koordinasyon ve ulus üstü yaptırım mekanizmaları kurulmadan bu hedeflerin hayata geçirilmesi güç görünmektedir. Bu bağlamda tez, AB'nin enerji politikalarının yalnızca teknik değil jeopolitik, kurumsal ve stratejik boyutlarıyla ele alınması gerektiğini savunarak literatüre ve politika yapıcılara eleştirel bir çerçeve sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Avrupa Birliği, enerji politikaları, enerji bağımlılığı, Rusya, karşılıklı bağımlılık
21. yüzyıl uzay politikaları ve çalışmalarında özel sektör ve girişimciliğin önemi: ABD örneği
Bu çalışmada, giriş başlığı ve üç ana başlık ile toplam dört bölümde uzay çalışmalarının kapsamlı bir analizi sunulmaktadır. çalışmanın giriş kısmı, Soğuk Savaş'a kadar olan uzay çalışmalarının tarihsel arka planını ele almaktadır. Bu bölüm, antik çağlardan 20. yüzyılın ortalarına kadar olan dönemde astronomik gözlemler ve teknolojik ilerlemelerin evrimini incelemektedir. Erken dönem roket denemeleri, öncü bilim insanlarının katkıları ve uluslararası işbirlikleri vurgulanarak, bu çabaların gelecekteki uzay keşiflerine nasıl zemin hazırladığı gösterilmektedir. Birinci bölüm, Soğuk Savaş döneminde Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği arasındaki yoğun uzay yarışına odaklanmaktadır. Sputnik'in fırlatılması ve Ay'a iniş gibi önemli kilometre taşları, bu rekabetin yol açtığı hızlı ilerlemeleri göstermek için incelenmektedir. Ayrıca, Soğuk Savaş sonrası dönemde diğer ülkelerin uzay faaliyetlerine katılımı, Avrupa Uzay Ajansı (ESA), Japonya, Çin ve Hindistan'ın rollerini de içermektedir. Bu bölüm, ulusal güvenlik, prestij ve teknolojik üstünlüğün uzay keşiflerinin seyrini nasıl etkilediğini vurgulamaktadır. İkinci bölümde, uzay çalışmalarının hukuki ve politik boyutları analiz edilmektedir. Bu bölüm, özellikle 1967 Dış Uzay Anlaşması ve sonrasındaki anlaşmalara odaklanarak, uzay faaliyetlerini düzenleyen uluslararası antlaşmalar ve yasal çerçeveleri kapsamaktadır. Egemenlik hakları, uzay kaynaklarının kullanımı ve uzay çöpü yönetimi gibi konular, uzayın barışçıl ve işbirliğine dayalı kullanımını yönlendiren ilkeleri ve zorlukları ortaya koymaktadır. Son bölümde, uzay çalışmalarında özel sektör faaliyetlerinin artan önemi ele alınmaktadır. SpaceX, Blue Origin ve Virgin Galactic gibi şirketler, uzay turizmi, maliyet etkin fırlatma hizmetleri ve Mars kolonizasyonu gibi yeniliklerle bu alanda devrim yaratmaktadır. Bu bölüm, özel sektörün dinamizmi ve esnekliğinin etkisini değerlendirerek, bunun uzay keşfinde yeni bir çağın habercisi olduğunu öne sürmektedir. Ayrıca, kamu-özel sektör işbirliklerinin potansiyeli ve özel sektörün uzayda karşılaştığı düzenleyici ve etik zorluklar da tartışılmaktadır. Özetleyecek olursak, bu çalışma uzay çalışmalarının tarihsel, politik, hukuki ve ekonomik boyutlarını bir araya getirerek, bu alandaki gelişmeleri geniş bir perspektiften değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın esas odak noktası ise gelecekteki uzay girişimlerinin çerçevesini çizmek ve insan faaliyetlerinin uzaydaki seyrini şekillendiren mevcut ve ortaya çıkan eğilimleri değerlendirmek olacaktır. Anahtar Kelimeler: Uzay Çalışmaları, Uzay Politikaları, Özel Sektör Uzay Faaliyetleri, Uzay Hukuku, Uluslararası İlişkiler
Batı Trakyada bir dernek: Batı Trakya Azınlığı Yüksek Tahsilliler Derneği
Batı Trakya'da Bir Dernek: Batı Trakya Azınlığı Yüksek Tahsilliler Derneği'ni konu alan bu çalışmanın temel amacı bu derneğin hangi şartlar altında nasıl bir sosyolojik ortamda ortaya çıktığı, başlangıçtaki durumu ve geçen süreçte nasıl gelişme gösterdiğini incelemektir. Azınlık ve insan haklarına karşı gelişen hassasiyetlerin yaşandığı bu dönemde, Batı Trakya Müslüman Türk azınlığının durumuna daha fazla yoğunlaşılmıştır. Mevcut şartlar altında kurulmuş olan, günümüzde faaliyetini sürdüren, Yunan Makamları tarafından tanınmış tek resmi azınlık STK'sı olan, Batı Trakya Azınlığı Yüksek Tahsilliler Derneği (BTAYTD)'nin faaliyetleri incelenmiştir. Yunanistan, Batı Trakya'da yalnızca Müslüman bir azınlığın bulunduğunu, Müslüman azınlığın da Yunan ırkına mensup olduğunu ileri sürmektedir. 1983'te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ilanıyla, Yunanistan devlet yönetimlerinde "Türk" ifadesine karşı bir duyarlılık ve hassasiyet gelişmiştir. Bu yaşananlara bir dahiliyeti olmayan azınlık bir şekilde bedel ödemekle yüz yüze kalmıştır. Bu duruma karşı mücadelede; BTAYTD, kurulmasına neden ihtiyaç duyulmuştur? BTAYTD, Batı Trakya Türk azınlığın etnik kimliğinin, dini inancının, ana dilinin, kültürünün ve maddi manevi değerlerinin muhafazası, yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılması hususlarında nasıl bir rol oynamıştır? "Türk" azınlığın en temel insan haklarının yanı sıra uluslararası hukuk yoluyla teminat altına alınmış olan azınlık haklarını kullanabilmeleri için üstlendikleri sorumluluk, çalışma ve faaliyetler nelerdir? Sorularına cevaplar aranmıştır. Azınlık için verilen toplumsal mücadeleye ışık tutmak amaçlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Batı Trakya, Dernekler, Türk Yunan İlişkileri
Doğu Karadeniz'de fındığın toplumsal tarihi (1960-1980)
Bu çalışma 1960-1980 yılları arasında gelişen siyasal olayları Doğu Karadeniz Bölgesi'ndeki fındık üreticileri özelinde incelemektedir. Bölgede fındık üretiminin gelişmesiyle değişen ekonomik dengeler üreticiler için piyasa ekonomisi içerisinde ekonomik ve sosyal dönüşüme uğramalarını beraberinde getirmiştir. Bu noktada gelişen talep ve arzular dönemin siyasal dinamikleri içerisinde eklemlenerek siyasal bir mücadele sürecini başlatmıştır. Bu çalışmada da bu süreci Antonio Gramsci, E. P. Thomson ve Charles Tilly'den ödünç alınan kavramlar kümesi yardımıyla incelenmeye çalışılacaktır.
Balkanlar'da insan hakları ihlallerinin uluslararası güvenlik ve uluslararası hukuka yansımaları
Güvenlik ile insan hakları, demokratikleşme süreçlerinin başında yer almaktadır. Günümüz toplumunda insan hakları, modern devletlerin varlıklarının meşruluk kazanması bakımından önem teşkil etmektedir. Soğuk Savaş sonrası ayrı bir önem kazanan insan hakları, farklı disiplinlerle incelendiğinde daha anlaşılır hale gelmektedir. Güvenlik de insan hakları kavramının gelişim sürecinin yorumlanmasında önem teşkil eder. Soğuk Savaş sonrası birey merkezli bir anlayışın gelişmesi, ortaya atılan görüş ve antlaşmaların başarısızlığı, devlet ve uluslararası aktörleri bu alanda daha fazla çalışma yapmasına sevk etmiştir. Tüm bu süreçlerin gelişimi de ne yazık ki ciddi insan hakları ihlallerinin, soykırımların, savaşların ve ağır insani dramların yaşanması sonucunda meydana gelebilmiştir. Birleşmiş Milletler'in kurulmasıyla yeni bir dönem başlamış, insan haklarına dair çalışmalar uluslararası antlaşmalarda yer almaya başlamıştır. Fakat oluşturulan antlaşmanın büyük güçlerin çıkar çatışmasına üstün gelememesiyle, eleştiriler ve bir takım yeni yorumlar da beraberinde gelmiştir. Balkanlar'da gerçekleşen insan hakları ihlalleri ve insani dram olayları doğrultusunda BM'nin görev tanımı değişerek kuvvet kullanma ve güvenli bölge uygulaması açısından güvenlik ve uluslararası hukukun şekillenmesinde yeni bir dönem başlamıştır.
Sovyetler Birliği döneminde muhaceretteki Azerbaycan aydınlarının siyasi faaliyetleri
1918 yılında kurulmuş olan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin Sovyetler Birliği Kızıl Ordusu tarafından 1920 senesinde işgal edilmesi neticesinde, hürriyet ve bağımsızlık sevdalısı birçok Azerbaycan Türkü vatanlarını terk etmek zorunda kalmıştır. Kendi ülkelerinde edebi, siyasi ve içtimai faaliyetlerini devam ettiremeyeceğini fark eden bazı siyasi kişiler, yazarlar ve alimler Sovyet ideolojisinin baskı temelli yönetimini kabul etmemiş, verdikleri mücadeleleri içinde bulundukları olumsuz şartlar nedeniyle yurtdışında devam ettirmeye çalışmışlardır. Azerbaycan'ın Ruslar tarafından 27 Nisan 1920 senesinde işgal edilmesinden sonra, başka ülkelere muhacerette bulunan bu aydınlar, Azerbaycan muhaceretinde yeni ve farklı bir döneme girmişlerdir. Bahsi geçen bu dönemde AHC kurucusu ve başkanı olan Mehmet Emin Resulzade, ülkenin önde gelen aydınlarını, Azerbaycan'ın hürriyeti uğruna mücadele için yurtdışındaki destek görebildikleri ülkelerde örgütleme yolunu seçmiştir. Azerbaycan muhaceret döneminde bu insanlara kucak açan, mücadelelerini destekleyen ve mücadelelerinde büyük pay sahibi olan ülke Türkiye olmuştur. Azerbaycan aydınları 1930'lu yıllarda Türkiye'de sürekli bir şekilde dergiler çıkararak muhacerette bulunmuşlar, bu ülkede yakaladıkları olumlu ortamı olabildiğince verimli bir şekilde kullanmışlardır. Resulzade tarafından 1923 tarihinde İstanbul'da çıkarılan "Yeni Kafkasya" mecmuası ile beraber başlayan Azerbaycan siyasi muhaceret yayınları, Resulzade önderliğinde İstanbul'da yayınlanan "Azeri Türk" ve "Odlu Yurt" dergileri ile faaliyet göstermeye devam etmiştir. Ancak bir süre sonra Sovyetlerin Türkiye'ye uyguladığı baskılar sonucu bu aydınlar Türkiye'yi terk etmek zorunda kalsa da Türkiye'ye olan bağlılıkları devam etmiştir. Bahsi geçen Azerbaycanlı aydınların en ileri gelenleri Ali Bey Hüseyinzade ve Mehmet Emin Resulzade olarak bilinmektedir. Azerbaycanlı aydınlar II. Dünya Savaşı'ndan sonra Ankara'da da teşkilatlanmış ve milli mücadelelerini fikri temelde devam ettirmişlerdir.
Türkiye'de Erken Cumhuriyet döneminde azınlık politikaları: Ermeni ve Yehudi azınlıkları örneği
Bu çalışmada, Avrupa'da tarihsel olarak kaotik bir sürecin ardından ortaya çıkan ulus devlet formunun, siyasal meşruiyet anlayışını nasıl dönüştürdüğü değerlendirilmiştir. Meşruiyetin, uhrevi referanslardan ulus ve devlete yönelmesiyle birlikte, bu model Avrupa dışındaki siyasal yapılar için de bir kurtuluş formu olarak algılanmış ve Türkiye'de de benzer bir dönüşüm süreci gözlemlenmiştir. Çalışmada Türkiye'deki ulus devlet inşasının Avrupa'dan farklı olarak yukarıdan aşağıya bir diyalektikle şekillendiği tespit edilmiştir. Yeni rejimin kurucu kadrolarının, çokkültürlü Osmanlı mirasını dönüştürme sürecinde, "biz" kimliğini homojenleştirici bir çerçevede inşa etmeyi hedeflediği değerlendirilmiştir. Bu sürecin, başta azınlık grupları olmak üzere farklı kimlikleri hazmederken kaçınılmaz olarak asimilasyon politikalarının da kullanıldığı gözlemlenmiştir. Bu bağlamda, Ermeni ve Yahudi toplumlarının Cumhuriyet'in kurucu ideolojisi karşısında nasıl konumlandığı incelenmiş; Lozan Barış Antlaşması ile azınlık statüsü kazanan bu grupların nasıl değerlendirildiği, tarihsel anlatılar doğrultusunda değerlendirilmiştir. Ayrıca, ulus devlet inşasında eğitimin merkezi bir araç olarak kullanıldığına da dikkat çekilmiştir. Yeni rejim, "biz" olma halinin inşasında eğitim politikalarını ve kurumlarını etkin biçimde kullanmayı hedeflemiş; bu doğrultuda, eğitimin içerik ve yöntemlerinde kimliksel kodlar üzerinden şekillenen bir vatandaşlık anlayışı geliştirildiği tespit edilmiştir. Bu noktada genç Türkiye Cumhuriyeti'nde azınlık olarak Ermeni ve Yahudilerin ulus inşası sürecinde hâkim kimlik yanında nasıl konumlandığı ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Siyasal güvenliğin diğer güvenlik sektörleriyle etkileşimi bağlamında konumlandırılması
Siyasal güvenlik kavramı güvenlik ve siyasal kavramlarının muğlak anlamları ve belirsiz sınırları üzerine inşa edilen; ancak bu muğlaklığı ve belirsizliği aktör ve sektör bazında yaptığı değerlendirmeler ile açık, anlaşılabilir hale getiren kapsamlı bir güvenlik yaklaşımını ifade eder. Siyasal güvenliğin güvenlik boyutu Kopenhag Okulu'nun Güvenlikleştirme teorisi ve Güvenlik Sektörleri üzerinden inşa edilirken Carl Schmitt'in siyasal olanın tespiti noktasında başvurduğu Dost-Düşman ekseni ve Egemenlik anlayışı siyasal olanın sınırlarını çizer. Siyasal güvenlik geleneksel güvenlik algısının devletleri merkeze alan siyasi-askeri bakış açısı ve bu paralelde ortaya çıkan ulusal güvenlik kavramının muğlak ve sınırsız dinamiğine karşı devlet dışı aktörleri ve siyasi-askeri bakış açısının da haricinde diğer güvenlik sektörlerini de kapsayan bütüncül bir güvenlik perspektifine erişmeyi amaçlar. Bunu yaparken güvenliğin somut olgulara ve soyut değerlendirmelere dayanan siyasi doğasını göz önünde bulundurur ve hem rasyonel hem de deneysel bir yaklaşımı mümkün kılar. Bu nedenle siyasi, askeri, ekonomik, çevresel ve toplumsal sektörler üzerinden yükselen ve devlet dışı aktörleri de referans nesnesi olarak ele alabilen siyasal güvenlik perspektifi uluslararası ilişkileri anlamlandırma da analitik bir çerçeve sunarken diğer taraftan da aktör ve sektör düzeyinde yaptığı açık ayrımlarla politika oluşturma noktasında önemli ipuçları sunacak bir bakış açısını mümkün kılar.
Uluslararası gelişmeler ve 2010 stratejik konsepti bağlamında NATO'nun dönüşümü
Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) Ⅱ. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'da güvenliği sağlamak amacıyla; Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından 1949 yılında kurulmuştur. En temel özelliği caydırıcılık olan ve kolektif savunma ilkesi çerçevesinde örgütlenen NATO, Soğuk Savaş boyunca üyelerini korumayı başarmıştır. Soğuk Savaş döneminde NATO üyelerine yönelik başlıca tehdit unsuru olan Sovyetler Birliği'nin 1991 yılında dağılmasıyla beraber NATO'nun varlık sebebi sorgulanmaya başlanmıştır. NATO bu döneme yeni risk ve tehditler doğrultusunda yeni görev alanları ve yeni roller edinerek girmiştir. NATO'nun dönüşümü olarak ifade edilen bu durum devingen bir sürece karşılık gelmektedir. NATO'nun Soğuk Savaş sonrasındaki dönüşümünü İttifak'ın zirve bildirilerinde ele alınan konu çeşitliliği ve bu yeni konu başlıkları doğrultusunda geliştirilen mekanizmalar üzerinden izlemek mümkündür. Yeni risk ve tehditler yeni strateji ve yeni araçları beraberinde getirmiştir. Bu doğrultuda NATO özellikle 2010 Stratejik Konsept belgesinde yer alan; terörizm, kitle imha silahları, enerji güvenliği, siber güvenlik ve çevre sorunları konu başlıklarıyla, 2010'dan tarihten itibaren giderek küresel çapta hareket eder hale gelmiştir. Bu tezin amacı, NATO'nun bu dönüşüm sürecinin uluslararası gelişmeler ve 2010 Stratejik Konsept belgesi çerçevesinde ele alınarak incelenmesidir. Çalışmada, uluslararası ilişkilerde değişen güvenlik anlayışı NATO özelinde incelenmeye çalışılacaktır. NATO'nun Soğuk Savaş sonrasındaki bu dönüşüm süreci ile Soğuk Savaş dönemindeki ortak savunma örgütü kimliğinden sıyrılıp küresel çapta görev yapan ortak güvenlik örgütüne dönüşmüş olduğu değerlendirilebilir.
Türk-Yunan ilişkileri bağlamında Türkiye'nin Doğu Akdeniz politikası
Bu çalışmanın konusunu "Türk-Yunan İlişkileri Bağlamında Türkiye'nin Doğu Akdeniz Politikası" oluşturmaktadır. Doğu Akdeniz ve Ortadoğu bölgesi tarih boyunca imparatorlukların kontrol etmek istediği ve devletlerin mücadele ettiği çok önemli bir coğrafya olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu sadece bu bölgeleri değil, aynı zamanda Balkanları ve Kuzey Afrika kıyılarını da kontrolü altına almıştır. 1571 yılında fethedilen Kıbrıs Adası, Doğu Akdeniz'de ileri bir jandarma karakolu ve batmayan bir uçak gemisi gibidir. Fransız İhtilali'nin etkisiyle 19. yüzyıl başlarında Osmanlı coğrafyasında yayılan ulusçu isyanlar baş göstermiş, yaşanan savaşlar sonucunda yeni devletler ortaya çıkmıştır. 1830 yılında Osmanlı'dan bağımsızlığını kazanan Yunanistan, kuruluşundan itibaren doğal yayılma alanı olan Türk coğrafyası üzerinde topraklarını tam altı defa genişletmiştir. Çalışmanın amacı, Türk-Yunan ilişkilerini ve Türkiye'nin Doğu Akdeniz politikasını incelemek, analiz etmek ve geleceğe ilişkin projeksiyon tutmaktır. İstiklâl Savaşı sonrasında Lozan Barış Andlaşması'nın imzalanmasıyla Türk-Yunan dengesi sağlanmış, ancak sonraki yıllarda Ege Denizi, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz konularında iki ülke arasında uyuşmazlıklar ortaya çıkmıştır. Doğu Akdeniz'de 2000'li yılların başlarında hidrokarbon kaynaklarının keşfiyle bölge ülkeleri arasında deniz yetki alanlarının paylaşımı konusu gündeme gelmiş, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi bazı bölge ülkeleriyle deniz yetki alanları sınırlandırması andlaşmaları yapmış, Türk kıta sahanlığı üzerinde çakışan deniz sahaları nedeniyle Kıbrıs uyuşmazlığı denize yayılmıştır. Bahse konu uyuşmazlık Türkiye-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Türkiye-Yunanistan arasında üçlü bir uyuşmazlığa dönüşmüştür. Çalışmanın teorik ve hukuksal çerçevesi deniz hukuku üzerinden yapılandırılmış, Türk-Yunan ilişkileri 1923'ten 2024'e dek incelenmiştir. Bölge ülkeleri arasında deniz yetki alanlarının sınırlandırılması ile ortaya çıkan enerji kaynaklı kriz sadece Türkiye-Yunanistan arasında yaşanan bir kriz olarak kalmamış, bölgesel ve küresel aktörlerin de devreye girmesiyle uluslararası bir boyut kazanmıştır. Çalışma bu nedenle önemlidir ve güncelliğini korumaktadır.
Ortadoğu'da çatışma ve iktidar kavgaları kapsamında terörizmin finansmanı
Tez çalışmasında, örgütler/terör örgütleri ile onların finansmanını sağlayan bölge içi ve bölge dışı devletler üzerinde durulmuş olup, bölge içi devletlerden İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail; bölge dışı devletler arasından ABD ve Rusya incelenmiştir. Bahsedilen devletlerin örgütler/terör örgütleri ile pragmatist hedefler bağlamındaki ilişkileri ve finansman yöntemleri araştırmanın konusunu oluşturmaktadır. Çalışmada, devletlerin örgütler/terör örgütleriyle ilişkisi ile devletten devlete değişen terör algısı; söz konusu faydalı görülen eylemlerin temeline değinmesiyle konu en ince ayrıntısına kadar işlenmiştir. Söz konusu çalışma hem pragmatizm ile açıklanan finansman ilişkileri hem de bölge devletlerinin SWOT analiziyle rekabet ve çatışma ilişkilerinin incelenmesi bakımından alanında özgündür. Tezin hazırlanma nedenleri arasında, yazarın çalışma alanının başından beri güvenlik çalışmaları olması, yazarın güvenliğe bakış açışının ayrıntılı bir incelemeye olanak vermesi, sürekli değişen Ortadoğu atmosferinde aktörlerin rekabet, çatışma ve iktidar kavgaları kapsamındaki tavrının bir sonraki politik hamleler için elzem olması bulunmaktadır. Dolayısıyla bu yönde araştırma yapmanın elzem olması ve yazarın kendi iş kolunun da tezin yazım sürecine katkı sağlaması gibi unsurlar yazarı bu konuda tez yazma konusunda teşvik etmiştir. Çalışmanın sonunda, devletlerin gerekirse devletleri bile örgütler gibi vekil aktör nezdinde değerlendirerek pragmatist hedeflerini maksimize etmek için kullandığı hususuna varılmıştır.
ABD'nin Afganistan'a müdahalesi(2001-2021)
11 Eylül saldırılarından sonra dünyada güvenlik algısı değişmiş, terör örgütleri uluslararası sahada güvenlik tehdidi haline gelirken asimetrik savaş başlamıştı. ABD Başkanı Bush, "ya bizden olacaksınız ya da teröristlerden yana" ifadesi ile soğuk savaş sonrası yeni bir düşman tanımı yaparak NATO-Sovyet kutuplaşmasının ötesinde yeni bir dönem başlatmıştı. Afganistan'a müdahalesi ile Taliban hükûmetinin devrilmesine rağmen 20 yıl savaş devam etmiş, 2017'de ABD Başkanı Trump'ın çekilme kararı alması ve 2021'de ABD Başkanı Biden'ın çekilmeyi tamamlamasıyla ABD askeri varlığı sonlandırılmıştır. Bundan sonra Afganistan'da Taliban hükûmeti ile yeni bir döneme girilmiştir. Ancak ABD'nin 2001 yılında Afganistan müdahale gerekçelerini ve söylemlerini 2021'de de devam ettirmesiyle birlikte ABD, hegemonyasını siyasi ve ekonomik araçlar ile bölgede ve dünyada hissettirmeye devam etmektedir. Çekilme sonrası oluşan güvenlik sorunu bölgesel ve küresel bir problem haline gelmiştir. Bu sebeple uluslararası kuruluşlar ile bölgesel aktörler, problemin çözümü için gayret sarf etmekte ve uluslararası toplantılar yapmaktadır. Çalışma, ABD'nin Afganistan'a müdahalesini, liberal güvenlik yaklaşımları kapsamında ebedi barış teorisi ile analiz etmekte, ABD hegemonyasının varlığını, Gramsci'nin hegemonya kavramı ile açıklamakta, ABD'nin 20 yılda değişen güvenlik yaklaşımını irdeleyerek çekilmesinin savaşı kaybetmediği aslında Rusya ve Çin gibi güçlü rakiplerine yeni bir güvenlik sorun sahası bıraktığını analiz etmektedir. Çalışma üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde "Tarihsel Açıdan Uluslararası Müdahaleye Giden Süreç" başlığı altında teorik yaklaşım, kavramsal analiz ve Afganistan siyasi yapısı ile 2001'e kadar ABD varlığı açıklanmaktadır. İkinci bölümde "ABD'nin Afganistan'a Müdahalesi ve Süreç Analizi" başlığı altında ABD'nin Afganistan'a müdahalesi ve çekilme kararı almasına kadar hegemonyası analiz edilmektedir. Üçüncü bölümde "ABD'nin Afganistan'dan Çekilme Kararı Alması İle Oluşan Güvenlik Sorunu" başlığı altında ABD'nin Afganistan'daki askeri varlığını sonlandırması, çekilme sonrası oluşan güvenlik sorunları ve uluslararası çözüm arayışları irdelenmektedir.
ABD'nin nükleer duruş incelemesi raporları bağlamında nükleer silahların rolü ve nükleer silahsızlanma girişimleri
Nükleer enerjinin keşfi dünya tarihinde çığır açan en önemli gelişmelerden biri olarak kabul edilmiştir. Atomun parçalanmasıyla elde edilen bu enerji çeşidi, aynı zamanda yeni bir çağ olarak görülen nükleer çağı da başlatmıştır. Uluslararası sistemdeki devletler politikalarını her zaman güvenliklerini, amaçlarını ve çıkarlarını sağlamak doğrultusunda uygulamaya koymuşlardır. Devletler, atom enerjisinin ortaya çıkışıyla, bu enerjiyi barışçıl amaçlarla kullanma adı altında, dünyanın en korkunç silahları olan nükleer silahları üretmek istemeleri elbette ki kaçınılmaz olacaktı. Çünkü zarar verebilecek nitelikteki birçok somut varlık güvenliğin sağlanmasındaki en öncül araç olarak görülmektedir. Özellikle, uluslararası ilişkiler gibi anarşik ve dinamik bir yapının içinde yer alan devletler, hem ulusal hem de uluslararası güvenliğin sağlanmasında ölümcül nitelikteki nükleer silahlara caydırıcılık olgusu gibi önemli bir rol atfetmeleri sebebiyle bu silahların varlığı ve etkileri günümüze kadar süregelen önemini korumuştur. ABD, 2. Dünya Savaşı'nı sonlandırmak ve nükleer çağın öncüsü olmak adına, 6 Ağustos ve 9 Ağustos'ta Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki kentleri üzerinde atom bombalarını patlatmış ve bu silahları üreten ve kullanan ilk devlet olmuştur. Yaşanan felaket, yüzbinlerce insan zafiyetine neden olmuş, dünya ilk kez nükleer silahların tüm canlı ve cansız varlığı yok edebilecek korkunç etkileriyle tanışmıştır. Soğuk Savaş döneminde, sıkı iki kutuplu sistem oluşmuş ve nükleer silahlanma girişimleri hız kazanarak, ABD'nin sahip olduğu tek nükleer güç olma tekeli kırılmıştır. Devletler, nükleer silahlara yönelip, nükleerleşme arzusuna girmişlerdir. Dolayısıyla, nükleer silahlanmada yaşanan artış ciddi boyutlara ulaşmıştır. Bunun en temel sebebi olarak ise, yadsınamaz ki devletlerin ulusal güvenlik endişeleri olmuştur. Nükleer güç olma rekabeti, yaygınlık gösterdikçe uluslararası konjonktürde güvenlik olgusunun boyutunu değiştirmiş ve sistemin en önemli sorunu haline gelmiştir. Nükleer silahların yayılmasının yarattığı güvensizlik olgusunun tek çözümü ise silahların kontrolü ve nükleer silahsızlanma girişimlerinin zorunluluğunu kılmıştır. Bu çalışma, Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı tarafından yayımlanan Nükleer Duruş İncelemesi raporları bağlamında, nükleer silahların neler olduğu, bu silahların ABD açısından ne anlam kazandığı, yine, nükleer silahlara ilişkin politika ve stratejilerin belirlenmesi ve ABD'nin çıkar ve kalıcı hedefleri doğrultusunda nükleer silahlara biçilen rolün ne olduğu gibi önemli konuların analizinin yapılmasıyla birlikte, silahların kontrolü ve silahsızlanma girişimlerinin incelenmesine de yer verilecektir.
Uluslararası ilişkilerde 11 Eylül sonrası terörizm algısı üzerine ABD propagandasının korku çekiciliği bağlamında incelenmesi
ÖZET Bu tez çalışması, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından ABD'nin uluslararası ilişkilerde terörizm algısını söylem yoluyla nasıl şekillendirdiğini ve bu doğrultuda yürüttüğü propaganda faaliyetlerini korku çekiciliği bağlamında incelemektedir. Çalışmanın odağını, ABD Başkanı George W. Bush'un dünya kamuoyuna hitap ettiği en önemli platform olan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda gerçekleştirdiği konuşmalar oluşturmaktadır. Birinci ve ikinci bölümlerde propaganda ve terörizm kavramlarının tarihsel gelişimi ve tanımları ele alınmış; üçüncü bölümde ise korku çekiciliği kavramı ile bu kavrama ilişkin başlıca kuramsal modeller —Dürtü Azaltma Modeli, Paralel Yanıt Modeli, Korunma Motivasyonu Teorisi, Genişletilmiş Paralel Süreç Modeli ve Aşama Modeli— incelenmiştir. Ardından, çalışmanın yöntemi olarak benimsenen eleştirel söylem analizi açıklanmış ve Bush'un Birleşmiş Milletler Genel Kurulu konuşmaları bu yöntemle çözümlenmiştir. Bush, söz konusu konuşmalarda "Terörle Savaş" doktrinine diğer devletleri dâhil etmeye çalışırken, Afganistan ve Irak'a yönelik askeri müdahalelere uluslararası meşruiyet kazandırmayı hedeflemiştir. Yapılan analiz sonucunda, Bush'un söyleminde kullanılan korku çekiciliği ögelerinin kısa vadede etkili olduğu; ancak bu söylemin sağlam kuramsal ve etik temellere oturmadığında uzun vadede meşruiyet açısından kırılganlıklar yarattığı sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Korku Çekiciliği, Propaganda, Eleştirel Söylem Analizi, George W. Bush, Meşruiyet, Terörle Savaş, 11 Eylül, Birleşmiş Milletler, Terörizm, Afganistan ve Irak müdahaleleri, Uluslararası İlişkiler.
Uluslararası sistem bağlamında Muhammed Bin Selman'ın reformlarının Suudi kadınlar üzerine etkileri
Suudi Arabistan'da kadınlara yönelik uzun yıllardır süregelen kısıtlamaların kademeli olarak gevşetilmesi, mevcut yasakların kaldırılması ve kadınlara çeşitli alanlarda yeni hakların tanınması süreci, yalnızca ülke içerisindeki modernleşme ve reform odaklı siyasal iradenin bir sonucu olarak değil; aynı zamanda uluslararası alanda ortaya çıkan dinamiklerin ve dış dünyanın artan etkisinin yön verdiği çok boyutlu bir dönüşümün parçası olarak şekillenmiştir.Bu değişimler, ülkeyi küresel normlarla uyumlu hale getirirken iç politikalarını yeniden biçimlendirmeyi amaçlayan, kendisini krallıktakideğişimlerin temel itici gücü olarak konumlandıran Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın (MbS) liderliğiyle yakından ilişkilendirilmiştir. Bu çalışmada, uluslararası alanda yaşanan gelişmelerin, Suudi Arabistan'ın iç ve dış reform politikalarını nasıl etkilediği ve Vizyon 2030 ulusal kalkınma planı çerçevesinde Suudi kadınlarının güçlendirilmesine yönelik reformların, kadınların yaşamları üzerine hangi düzeyde etkileri olduğunun belirlenmesi amaçlanmaktadır.Gerçekleştirilen reformların Suudi kadınları üzerine etkilerini incelemek içinCidde (Kentsel Kesim) ve Baljurashi'de (Kırsal Kesim) Suudi kadınlarlayarı yapılandırılmış görüşme yapılarak veriler toplanmıştır. Elde edilen nitel verilerin sistematik analizi, MAXQDA Analytics Pro 2024 sürümü kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Ortaya çıkan bulgular sonucunda Prens MbS liderliğinde gerçekleştirilen reformlar aracılığıyla Suudi kadınlarının yaşamlarını kökten değiştirecek kapsamlı yasal reformların uygulandığı, kadınların toplumsal rollerinin değiştiği, toplumsal ve kamusal alanda görünürlüklerinin ve saygınlıklarının arttığıyönünde olumlu dönüşüm ve gelişmeler tespit edilmiştir.
Avrupa Birliği Yeşil Mutabakatı bağlamında Türkiye'nin yenilenebilir enerji uyum politikaları
Bu tez çalışması, Türkiye'nin Avrupa Birliği Yeşil Mutabakatı kapsamında yenilenebilir enerjiye dayalı uyum politikasını inceleyerek yapısal, kurumsal, yasal ve finansal engelleri ortaya koymakta; Türkiye'nin 2053 net sıfır emisyon hedefine ulaşması için uygulanabilir bir stratejik yol haritası önermektedir. Çalışma, AB mevzuatının Türkiye'nin iç hukukuna uyumunu; enerji piyasaları, finansman modelleri ve sanayi dönüşümüyle birlikte bütüncül bir çerçevede ele almaktadır. Tezin amacı, Türkiye'nin AB Yeşil Mutabakatı çerçevesinde yenilenebilir enerjiye dayalı uyum politikasını incelemek, yapısal–kurumsal–yasal engelleri tespit etmek ve 2053 net sıfır emisyon hedefine ulaşmak için uygulanabilir bir yol haritası sunmaktır. Çalışma, uluslararası ilişkiler disiplininde Yeşil Teori yaklaşımını esas almakta; Ian Manners'ın Normatif Güç Avrupa ve Chad Damro'nun Piyasa Gücü Avrupa çerçevelerini birlikte değerlendirmektedir. Tezin temel varsayımı, Türkiye'nin uyum başarısının yalnızca teknik ve mevzuat uyumuna değil, aynı zamanda normatif, çok taraflı ve güvenlik boyutunu içeren uluslararası strateji geliştirme kapasitesine bağlı olduğudur. Dört bölümden oluşan bu çalışmada sırasıyla: (i) teorik arka plan, (ii) Avrupa Yeşil Mutabakatı ve Fit for 55 araçları (ETS, CBAM vb.), (iii) Türkiye'nin mevcut durum analizi (kurumsal yapı, politikalar, finansman), (iv) kısa-orta-uzun vadeli politika önerileri sunulmuştur. Bulgular, Türkiye'nin yenilenebilir enerji kapasitesinde önemli ilerleme kaydettiğini; ancak SKDM/CBAM baskısı, şebeke altyapısı yetersizlikleri, enerji depolama eksikliği ve Ulusal Emisyon Ticaret Sistemi'nin hukuki altyapısındaki gecikmelerin uyumu zorlaştırdığını göstermektedir. Çalışmanın sonucunda, Türkiye'nin Yeşil Mutabakat'ta pasif bir uyumcu değil; yenilenebilir enerji potansiyeli ve jeopolitik avantajları sayesinde bölgesel enerji dönüşümünde öncü bir aktör olabileceği ve bunun siyasi gücünü artırabileceği savunulmaktadır. Uyum başarısının, teknik mevzuatın ötesinde normatif, çok taraflı ve iklim güvenliği odaklı uluslararası strateji geliştirme kapasitesine bağlı olduğu vurgulanmaktadır. Anahtar kelimeler: Avrupa yeşil mutabakatı, normatif güç Avrupa, yeşil teori, yeşil politik ekonomi, iklim değişikliği, iklim güvenliği.
Competitive jihadism : A new theorethical approach to jihadi de-facto states
World politics is introduced to a new type of entity with great differences within, namely jihadi de facto states. Due to its rather un-celebrated characteristics and lack of legal basis it was hard to encircle it with definitions and understand with theories. This thesis is concerned with state-building phase of jihadi de facto states and especially it's consolidation of sovereignty and jihadi competition with their parent states. This thesis accepts " Competitive Democratization" of Nina Caspersen as main frame and customizes it for jihadi de- facto states. Moreover it accepts each fact comprises three-level reality and grand theories may not properly function as Rosenau forecasts and names it as " Turbulence Approach". In this study , it is acclaimed that there is a positive correlation between consolidation level of sovereignty of a jihadi de facto state and it's competition on jihadi policies with it's parent state(s). Consolidation requirements are adjusted accordingly League of Nations parameters. I especially confirmed that adopted a more jihadist policy by de facto jihadi state comparing to it's parent state will have positive contribution to its sovereignty level by helping it to gain more repercussion from target audiences and create its own legitimate basis. I applied this hypothesis on "Islamic State-Iraq-Syria" example throughout the thesis, as it is the richest by offering data to study and the most contemporary one. Although it is a recent fact, this case proved to be fully supportive. Keywords: Competitive Jihadism, jihadi de facto state, de facto state, Islamic State,consolidation of sovereignty, ISIS, Republic of Iraq, Arab Republic of Syria, content analysis
Avrupa Akdeniz İşbirliği Bölgesinde ekonomik bağımlılığın Güney Akdeniz ülkelerine etkileri
1995'de başlayan Barcelona Süreciyle beraber Avrupa-Akdeniz bölgesinde sosyo-ekonomik ilişkiler, ticaret, doğrudan yabancı yatırım, turizm ve ekonomik fonlar vasıtasıyla genişlemiş ve derinleşmiştir. Bu tez, Avrupa Akdeniz İşbirliği süreci ile gelişen ekonomik bağımlılığın Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, Ürdün, Suriye ve Lübnan'da ekonomik ve demokratik gelişimi nasıl etkilediğini incelemektedir. Neo-Liberal Kurumsalcılık ve Tarihsel Kurumsalcılığın önermelerinin, Modern Dünya Sistemlerinin hipotezleriyle karşılaştırarak incelendiği 2003 2013 arası dönemde, hangi teorik perspektifin ekonomik bağımlılığın etkilerini belirlemekte daha başaralı olduğu ortaya konulmaya çalışılmıştır. Tezin amacı doğrultusunda, öncelikle Avrupa Akdeniz İşbirliği sürecinin tarihsel arka planı farklı görüş ve değerlendirmelerle beraber aktarılmış, daha sonra ekonomik bağımlılığın etkilerini inceleyen literatür içlerinde bulundukları okullarla beraber açıklanmıştır. Temel olarak Neo-Liberal Kurumsalcı paradigma ekonomik bağımlılığın ve kurumsal kapasitenin aynı anda yüksek olması durumunda ekonomik gelişme beklemekteyken, Modern Dünya Sistemleri teorisi ekonomik bağımlılığın ekonomiyi negatif yönde etkilediğini beklemektedir. Demokratik gelişim konusunda ise, Neo-Liberal Kurumsalcılığın eksiklerini tamamlayan Tarihsel Kurumsalcılığın, yüksek kurumsal kapasitenin krizler gibi kritik eşik anlarında demokratik gelişim sağladığı önermesi, Modern Dünya Sistemleri teorisinin ekonomik bağımlılığın demokratik gelişimi engellediği önermesiyle karşılaştırılmıştır. Belirtilen hipotezlerin Akdeniz Avrupa İşbirliği sürecini açıklayabilme kapasitesini tespit etmek için, öncelikle Güney Akdeniz ülkelerinin ekonomik bağımlılıkları Gleditsh formülüyle hesaplanmış, daha sonra Dünya Bankası ve Eurostat'dan edinilen ticaret ve kalkınma verileriyle beraber yorumlanmıştır. Bu bağlamda, bölgede Avrupa'ya yönelik ekonomik bağımlılığın kurumsal kapasiteyle beraber ekonomik gelişme getirmediği öne sürülmüştür. Öte yandan, ekonomik bağımlılığın bölge ülkelerinin küresel ekonomik krizden etkilenme oranını arttırmasıyla, kritik eşik anlarında kurumsal kapasitesi daha yüksek olan ülkelerin demokratik gelişim gösterdiği belirtilmiştir. Anahtar Kelimeler: Avrupa Akdeniz İşbirliği, Ekonomik Bağımlılık, Ekonomik Kalkınma, Demokratik Gelişim, Uluslararası Politik Ekonomi
Alman dış politika kimliği ve güç kullanımı (1949 - 2016): Süreklilik ve değişim dinamiklerinin analizi
Bu çalışmada Almanya'nın 1949'dan günümüze, uluslararası çatışmalarda izlediği politikalar ele alınmaktadır. Tezin amacı, Almanya'nın II. Dünya Savaşı sonrası geliştirdiği, güç kullanımına karşı mesafeli ve değer bazlı dış politika kimliğinin, birleşme ve Soğuk Savaş'ın bitişinin getirdiği değişimlere rağmen sürekliliğini koruyup korumadığının anlaşılmasıdır. Bu doğrultuda özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında geliştirilen kimlik ve bu kimliğin öne çıkan değer ve politikaları ele alınmıştır. Sonrasında Almanya'nın, hem Soğuk Savaş hem de Soğuk Savaş sonrası dönemin çatışmalarına yönelik politikalarında, bu değerlerin görünürlükleri incelenmiştir. Yapılan değerlendirmede, Almanya'nın çok taraflılık gibi değerleri gözeterek de olsa uluslararası müdahalelere katılımının açık şekilde arttığı gözlemlenmiştir. Ancak bu müdahalelerin nadiren doğrudan ama genellikle barış gücü gibi misyonlar bağlamında olması dolayısıyla, II. Dünya Savaşı sonrası değerlerin ufak değişimlerle devam ettiği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Alman dış politikası, güç kullanımı, süreklilik, değişim, dış politika kimliği
Kuzey Kore ulusal kimliğinin ve totaliter rejiminin milliyetçilik üzerinden yeniden üretimi
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Kore, ikiye bölünmüştür. Kuzey Kore'nin hem iç hem de dış politikası uluslararası toplumun önemli bir kısmı tarafından tehdit olarak algılanmıştır. Ayrıca Kuzey Kore'de siyasal otorite, totaliter rejimin inşasında milliyetçilik araçlarından istifade etmiştir. Kim İl Sung'un Kuzey Kore için oluşturmaya çalıştığı milliyetçi ruh ve totaliter yapı ile birlikte lider, kendi kendine yeterlilik politikası olan Juche ideolojisini oluşturmuş ve ordu merkezli totaliter rejim yapısını Kuzey Kore'nin ulusal bütünlüğünü güçlendirmek için kurmuştur. Bu çerçevede bu tezin amacı; Kuzey Kore'nin ulusal kimliğini ve totaliter rejim yapısını milliyetçiliğin etkisi altında nasıl yeniden ürettiğini ortaya çıkarmaktır. Dolayısıyla bu tezin vardığı sonuç; siyasi tarihteki diğer totaliter rejim örneklerinde olduğu gibi, Kuzey Kore'de de milliyetçiliğin günümüze kadar olan süreçte ulusal kimliğin ve totaliter rejimin kendisini yeniden üretmesinde vazgeçilemez bir rol oynadığını ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Kuzey Kore, Milliyetçilik, Lider, Ulusal Kimlik, Yeniden Üretim, Totalitarizm.
The (non-)territorialization of "Kurdistan" in the Middle East between 1919 and 1990: A critical geopolitical approach
This thesis analyses the reasons of why a certain "Kurdistan" could not be established as a geopolitical entity within the Middle East between the years 1919 and 1990. By using critical geopolitics as the theoretical framework, the thesis focuses on the effects of continuous deterritorialization and reterritorialization of the Kurdistan as a geopolitical entity as well as civilizational and ideological geopolitical discourses developed by four states in the region, being Turkey, Iran, Iraq and Syria. A threefold argument is proposed to explain why an independent or an autonomous Kurdistan could not be formed at the chosen time frame. The internal factors underline the traditional tribal and more recent territorial divisions among the Kurdish tribes preventing the Kurds to establish a common geopolitical discourse describing a particular and territorially-defined "Kurdistan". The external factors emphasize the policies and geopolitical discourses developed by states to preserve their territorial integrity and to prevent any separatist tendency within their own states. Finally, the third set of factors cross-linked internal and external factors. It focuses on the cooperative and conflictual transversal connections between sovereign states and Kurdish political movements. Accordingly, some sovereign states tended to cooperate with the Kurdish groups of rival states in a way to undermine the power of the Kurdish groups within itself and some Kurdish political movements tended to cooperate with the neighboring state to undermine the power of the home state. All in all, the period between 1919 and 1990 witnessed the failure of the projects to establish an autonomous if not an independent Kurdistan. Anahtar Kelimeler: Kürdistan, Türkiye, İran, Irak, Suriye
The Shia Crescent discourse: A critical geopolitical approach
This thesis aims to study "the" Shia Crescent discourse through a critical geopolitical approach. King Abdullah II of Jordan claimed in 2004 that the Islamic Republic of Iran aimed at creating a Shia Crescent under its own control and in accordance with its own interests. Moving from this discourse, on the one hand, this study analyses the effect of this discourse on the Middle Eastern countries ruled by Shia political elites, while on the other hand, it elaborates on the approaches taken by those Middle Eastern countries' political elites who have acknowledged the Sunni branch of Islam, but rule over substantial Shia populations, to what extent those elites are influenced by this discourse, and are susceptible to Iranian influence. While undertaking these tasks, this study offers a critical geopolitical analysis of "the" Shia Crescent discourse. Keywords: Shia Crescent, Iran, foreign policy, critical geopolitics, sectarianism,Shiism.
Uluslararası ilişkiler ve banal milliyetçilik: İlkokul öğrencileri üzerinde bir çalışma
Bu çalışmada, Uluslararası İlişkilerin temel dinamiklerinden biri olan dost-düşman olgusu, başta Micheal Billig'in Banal Milliyetçilik varsayımları özelinde olmak üzere uluslararası bir aktör olarak ilkokul öğrencileri üzerinden incelenmiştir. Farklı uluslara karşı beslenen dost-düşman algısının rutin içerisinde fark edilmeden nasıl üretildiği incelenerek; bu sürecin başlangıç noktası olarak nitelendirilebilecek okul kurumu içerisindeki müfredat-öğrenci ve öğretmen üçgeni arasındaki ilişki ele alınmıştır. Bu kapsamda millet olmayı sürekli hatırlatan okul kurumu, Althusserci bakış açısıyla devletin ideolojik bir aygıtı (DİA) olarak ele alınmıştır. Okul kurumunun hedef kitlesi olan -uluslararası bir aktör olarak- öğrencilerin bu süreçte fikirlerinin şekillendirilmesi sonucunda milletlere yönelik yaratılan özneler arası anlamlar ve kolektif imajlar ise Robert Cox ekseninde değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonucunda, ilkokul öğrencilerinin farklı milletlere yönelik algılarının şekillenmesinde, müfredat ve öğretmenler aracılığı ile okul kurumunun etkili olduğu; gündelik içerisinde -yeniden- üretilen dost-düşman imajı ve bu imajlara yüklenen anlamların banal göstergeler üzerinden sürekli olarak hatırlatıldığı izlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Banal Milliyetçilik, Dost-Düşman, Müfredat, Yeniden Üretim,Devletin İdeolojik Aygıtı (DİA)
Türkiye'de uluslararası ilişkilerin lisans eğitiminde gizli müfredat ve oryantalizm: Eleştirel pedagojik bir yaklaşım
Bu çalışmada Türkiye'deki Uluslararası İlişkiler lisans programlarındaki bölüm müfredatlarına odaklanılacaktır. Ders müfredatları, başlıkları ve içerikleri, kullanılan materyallerin metinlerde tespit edilen söylemleri, tekrarlar ve anlamlar, eleştirel pedagojik bir yaklaşımla analiz edilecektir. Alanında daha önce hiç denenmemiş biçimde, eleştirel pedagoji ile Uluslararası İlişkiler disiplinini bir araya getirmeye çalışacak olan bu tez, müfredat incelemesinde öne çıkan Oryantalist temalar üzerine yoğunlaşacaktır. Eğitimin dokusunda sosyal bir kontrol mekanizması olarak bulunan gizli müfredatın taşıdığı Oryantalist karakter, Uluslararası İlişkiler metinleri üzerinden yapısöküme uğratılacaktır. Söz konusu Oryantalizm çözümlemesi pozitivizm, neoliberalizm ve bir iç-öteki olarak 'İslam' başlıkları üzerinde ilerletilecektir. Bu çalışmanın, Türkiye'deki Uluslararası İlişkiler araştırmalarında akademik özgünlüğün sağlanması adına ontolojik bir çoğulculuğun ortaya çıkmasına katkı sağlaması hedeflenmiştir. Anahtar Kelimeler: Eleştirel Pedagoji, Oryantalizm, Yapısöküm, Uluslararası İlişkiler, Gizli Müfredat.
Toplumsal cinsiyet ve dış politika:Türk dış politikasında Tansu Çiller Dönemi 1996-97
Bu tezin amacı, toplumsal cinsiyet çalışmaları ile Uluslararası İlişkiler çalışmalarını Türkiye'nin ilk kadın dışişleri bakanı olanı Tansu Çiller üzerinden birleştirmeye çalışmaktır. Bu çalışmada dış politika kurumunda toplumsal cinsiyet ilişkilerinin varlığı incelenecektir. Bu incelemenin temel amacı da kadınlar karar verici olarak dış politika kurumuna dâhil olduğunda nasıl davrandıkları ve toplumsal cinsiyetin performatif edimler aracılığıyla kurumun yapısını nasıl etkiledikleri sorularını cevaplamaktır.Dış politika kurumunda tahakküm ilişkilerini toplumsal cinsiyet üzerinden anlamak için, analizin odak noktası Çiller'in söylemleri olacaktır. Burada amaç Çiller'in söylemlerinde eril-dişil kimlikleri nasıl konumlandığını ve bunun dış politika ile geleneksel eril zihniyet arasındaki ilişkiye etkisinin nasıl olduğunu açıklamaktır.
Demokratik barış teorisi'ne bir bakış: Mülkiyet hakkı perspektifi
Bu tezde demokrasi özellikleri gösteren fakat mülkiyet hakkının korunmasını güçlü bir şekilde sağlayamayan ülkelerin dış politikada çatışmaya daha yatkın olup olmadıkları araştırılmıştır. Demokratik kurumsallaşma açısından birbirine yakın olan liberal ve illiberal demokrasilerin mülkiyet hakkının ihlali konusunda ne şekilde ayrıştıkları incelenmiştir. Bu durumu incelemek için, demokratik kurumlar, girişim özgürlüğü, dış ticaret özgürlüğü, yabancı yatırım özgürlüğü gibi kontrol değişkenleri kullanılmış, bağımsız değişkenler olan mülkiyet hakkının korunmasındaki başarının/başarısızlığın ve yolsuzluğun, çatışmaya etkileri incelenmiştir. Mülkiyet hakkı iyi korunan, yolsuzluğun görece az olduğu, şeffaf demokrasilerde çatışmaya yatkınlığın mülkiyet hakkı kötü korunan, yolsuzluğun görece fazla olduğu şeffaf olmayan demokrasilere göre daha az olduğu gözlemlenmiştir.
Mısır'ın eski praetoryan yeni hükümdarları: Sivil asker ilişkileri bağlamında 1952 ve 2013 askeri müdahaleleri
Yaklaşık bin yıldır askeri yönetimlerin hakimiyetinde varlığını sürdüren Mısır 21. yüzyıla gelindiğinde de bu kaderinden kaçamamıştır. 2011 sonrasındaki bir yıllık kısa bir süre dışında herhangi demokratik bir politik yaşam alanına kavuşamayan Mısır son yüzyılda iki kez askeri müdahale yaşamış ve ordu Mısır ve Mısırlının politik, ekonomik ve kültürel olmak üzere hayatının hemen her alanına nüfuz etmiştir. Bu bağlamda bu tezin amacı Mısır'da son yüzyılda gerçekleşen 1952 ve 2013 darbelerinin gerçekleştiği süreci inceleyerek askeri müdahalelerin motivasyonlarını ortaya çıkarmak ve sivil asker ilişkileri teorileri ile geleceğe dönük yeni bir öngörü sağlamaktır. Tezin vardığı sonuç ise her iki tarihte de Mısır ordusunun kültürel ve ekonomik motivasyonlarla yönetime müdahale etme eğiliminde olduğu ancak askeri müdahalelerin gerçekleşmesindeki ana faktörün bir sivil asker ilişkileri teorisi olan Uyum Teorisinin ortaya koyduğu gibi ordu, politik elit ve Mısır toplumu arasındaki uyumsuzluk olduğudur.
Kurumsalcı perspektiften kurumlar, siyasal rejim tipleri ve ekonomik kalkınma ilişkisi
Bu çalışmada kurumlar, siyasal rejim tipleri ve ekonomik kalkınma arasındaki ilişki incelenmektedir. Söz konusu ilişkinin varlığı, belirlenim yönü, nedensellik derecesi ve ampirik boyutları literatürde kapsamlı bir şekilde tartışılmaktadır. Bu tez uluslararası güç yapısının yükselen ülkeler lehine değiştiği, illiberal rejimlerin sayısının arttığı ve 2008 Krizi-sonrası dönemde demokrasi-merkezli kalkınma modellerinin cazibesini yitirdiği bir bağlamın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Tezin temel amacı ise küresel güç geçişleri döneminde önem kazanan siyasal rejim-ekonomik kalkınma ilişkisini tekrar ele almak ve nedensellik mekanizmalarının aydınlatılmasına katkı sağlamaktır. Bu tezde Modernleşme kuramının ekonomik kalkınmanın nihai olarak demokrasiye neden olacağı yönündeki varsayımını test etmek amacıyla Çin örneği 'en-olası vaka' analizi olarak ele alınmakta ve bu teorinin günümüzde geçerli olmadığı ortaya konmaktadır. Bu tezde ayrıca siyasal rejim tiplerinin açıklayıcı değişken olarak ekonomik kalkınmayı belirlediği savunulmaktadır. Spesifik olarak ise, ekonomik kalkınma performansı ve sürdürülebilirlik açısından liberal demokratik rejimlerin diğer kurumsal yapılara kıyasla daha elverişli bir çerçeve sunduğu hipotezi ileri sürülmektedir. Tezin bu bölümünde nedensellik mekanizmalarını aydınlatmak amacıyla karşılaştırmalı perspektiften kurumsalcı bir analiz geliştirilmektedir. Liberal demokratik rejimler demokratik, anayasal ve ekonomik kurumlar ve koruduğu sivil hak ve özgürlükler vasıtasıyla ekonomik üretkenliği artırmakta ve dolaylı olarak beşeri sermaye, sosyal sermaye, teknolojik gelişmeyi ve kalkınma-yanlısı ekonomik reformları teşvik etmesi ve toplumsal ve siyasal istikrarı sağlayan çatışma yönetimi kurumları vasıtasıyla kalkınma için gerekli olan piyasa-dışı koşulları sağlamaktadır.
Küresel güney'de sosyal politikalar ve sınırları: Brezilya'da Bolsa Família örneği
Bu çalışmanın amacı, 2008 krizi sonrası alternatif ekonomi politikaları bütünü olarak sunulan Post-neoliberal yaklaşım kapsamında teşvik edilen sosyal politikaların yoksulluğu ve eşitsizliği azaltmadaki etkilerini tartışmaktır. Sosyal neoliberalizm olarak kavramsallaştırılan söz konusu politikaların özellikle gelişmekte olan ülkelerde 2008 krizi öncesinde uygulanmaya başlandığı vurgulanmakta, bu bağlamda Şartlı Nakit Transferleri yoksulluk ve eşitsizlikle mücadele aracı olarak ele alınmaktadır. Bu çalışmada, neoliberal ekonomi politikaları benimsenmiş olmasına rağmen yoksullara yönelik sosyal politikalarla onların durumunu iyileştirmeyi hedefleyen sosyal neoliberal uygulamalar, Brezilya örneği üzerinden ele alınmaktadır. Kapsamlı bir Şartlı Nakit Transferi örneği olarak Bolsa Família'nın 2003-2010 yılları arasında ülkenin yoksulluk ve eşitsizlik verileri üzerindeki etkileri değerlendirilerek 2008 krizinin söz konusu verileri nasıl değiştirdiği incelenmektedir. Bununla birlikte, nakit transferleri karşılığında devlet tarafından sunulan eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanması şart koşulan yoksul kesimin söz konusu alanlarda gösterdiği gelişmeler tartışılmaktadır. Bu tezin, sosyal neoliberalizmin yoksulluk ve eşitsizlikle mücadeledeki rolünü, gösterge etkisi olan bir vaka analizi ile ortaya koyması bakımından literatüre katkı sağlaması beklenmektedir.
Rusya Federasyonu'nun güvenlik anlayışının Neorealist Perspektiften analizi
Bu tezin yazılmasının nedeni, Rusya Federasyonu'nun 2000'li yıllardan itibaren uygulamaya koyduğu saldırgan dış politikasını, devleti temel aktör olarak gören ve uluslararası sistemin yapısını dikkate alan neorealist teori bağlamında incelemektir. Bu çerçevede, Sovyet sonrası dönemde ülke içinde gerçekleşen ideolojik tartışmalara yer verilirken, o zamandan günümüze Rus dış politikasının yol haritaları olan askeri, dış politika ve milli güvenlik belgeleri de sunulmuştur. Ayrıca Rusya Federasyonu'nun agresifleşen dış politikası, Putin döneminde gerçekleşen üç vaka örneğiyle değerlendirilmiştir. Özetle bu tezde, 2000'li yıllar Rus dış politikasının, hayatta kalmak için güç maksimizasyonunu amaçlayan ofansif realizm çerçevesinde kurgulandığı ve uygulandığı savunulmaktadır. Böylece, dış politikanın giderek küreselleştiğinin iddia edildiği bir dönemde, realist uluslararası ilişkiler teorisinin geçerliliğini hala koruduğu gösterilmektedir.
Enerji güvenliği bağlamında kritik enerji altyapı güvenliği, NATO konsepti ve Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Petrol Boru Hattı örneği
Güvenlik çalışmaları, Soğuk Savaş'ın bitmesiyle birlikte uluslararası sistemin boyut değiştirmesi ve böylece tehditlerin de boyut değiştirmesi ile birlikte değişime girmiştir. Böylece tüm devletler güvenlikleri açısından önem verilmesi gereken tek konunun askeri tehdit olmadığını fark etmişlerdir. Enerji güvenliği de bu değişiminden ötürü ve eksikliğinde insan hayatında önemli güvenlik sorunları oluşturması sebebiyle devletlerin ve uluslararası kuruluşların gündemine oturmuş ve güvenlik sorunları arasında yerini almıştır. Bu yüksek lisans tez çalışması, enerji güvenliğinin önemli bir parçasını oluşturan Kritik Enerji Altyapı Güvenliği temel kavramları, tehditleri ve çözümleri incelemiş, Türkiye'deki kritik enerji altyapı güvenliği uygulamaları Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Ham Petrol Boru Hattı özelinde analiz edilmiştir. Arz güvenliği konusu enerji güvenliğinin sağlanması açısından önemli yer tutmaktadır. Enerji kaynaklarının çoğunlukla politik olarak istikrarsız olan Doğu'dan tüketici konumdaki Batı'ya güvenli şekilde taşınması hem devletler açısından hem de uluslararası güvenlik açısından yüksek önem arz etmektedir. Enerjinin Doğu'dan Batı'ya veya Uzak Doğu'ya nakledilmesinde pratik, ekonomik ve kontrol edilebilir bir yöntem olması sebebiyle boru hatları ön plana çıkmıştır. Fakat uluslararası anlamda tehditlerin boyut değiştirmesi ve çeşitlenmesi ile birlikte tehditler boru hatlarına da yönelmeye başlamıştır. Uluslararası güvenlik konusunda dünyanın en aktif çalışan organizasyonu olan NATO'nun zaman içerisinde bu konuyu güvenlik tehdidi olarak ajandasına alması konunun analiz edilmesi ihtiyacını doğurmuştur. Bu doğrultuda, boru hatlarına yönelen tehditlerin ve bu tehditlere yönelik çözümlerin tespiti, NATO'nun zaman içerisinde ajandasındaki değişiklikler, Bakü- Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı özelinde Türkiye'nin konu ile ilgili mevcut durumunun yansıtılması hedeflenmiştir.
1980-2015 yılları arasında savaşın kavramsal haritası
Bu çalışmada 1980-2015 yılları arasında kullanılan savaş kavramlarının popülerliğinde yaşanan değişimler sunulmuştur. Çalışmada "Savaşın özü itibari ile aynı kalmasına rağmen Soğuk Savaş Dönemi'nde ve sonrasında neden farklı savaş kavramları kullanılmıştır?" sorusuna yanıt aranmıştır. Uluslararası İlişkiler literatüründe kavramların yerine değinildikten sonra 'geleneksel savaş' ve 'modern savaş' kavramları üzerine bir literatür taraması sunulmuştur. Çalışmanın bir sonraki kısmında savaş kavramlarının popüleritesinin gösterilebilmesi için dergi taraması yapılmış, 'Google scholar' ve 'scopus' veri tabanlarından elde edilen bilgiler incelenmiştir. Bu bağlamda savaş kavramlarının popülerliğini gösterebilmek için literatürde yer almaya başlayan yeni savaş, dördüncü nesil savaş, bileşik savaş, ayaklanma/ayaklanmayı bastırma ve hibrid savaş kavramları incelenmiştir. Çalışmanın bir sonraki kısmında International Studies Quarterly, Journal of Peace Research, International Security, Journal of Conflict Resolution, Journal of Strategic Studies ve International Organization dergilerinin 1980-2015 yılları arasında yayınlanan sayıları incelenmiştir. Bunun ardından Carl von Clausewitz'in yıllara göre aldığı atıf oranlarının belirlenmesi için 'scopus'tan faydalanılmıştır. Elde edilen somut veriler ışığında 1990'lardan itibaren popüler olmaya başlayan kavramların belirli zaman aralıklarında etkili olduğu, fakat bu etkilerin bir süreklilik arz etmediği sonucuna varılmıştır.
Gazetelerdeki Suriyeli sığınmacı temsili: Öne çıkarma ve çerçeveleme yaklaşımları ile içerik analizi
Bu çalışmada, siyasal iletişim literatüründe tanımlandığı üzere öne çıkarma (priming) ve çerçeveleme (framing) yaklaşımları temel alınarak Suriyeli sığınmacıların Türkiye'deki yaygın gazetelerdeki temsili incelenmiştir. Örneklem olarak, literatürdeki gazetelerin ideolojik mesafe tasnifi ve tiraj verileri esas alınmak kaydıyla Hürriyet, Yeni Şafak ve Sözcü gazeteleri sırasıyla ana akım (main stream), hükümet yanlısı (pro – government) ve muhalif (opposition) olarak belirlenmiştir. Gazetelerin basılı yayınları yerine daha fazla veri imkanı sağladığı düşünüldüğünden internet sitelerindeki 2016 yılını kapsayan Suriyeli sığınmacılar ile ilgili haberleri veri olarak alınmış ve içerik analizi metoduyla incelenmiştir. Araştırma sırasında elde edilen bulgulardan anlaşılmıştır ki, gazeteler konuyla ilişkili haberlerini hükümet gündemine (agenda) göre yapmaktadır. Dolayısıyla vakasal (episodic) çerçevelemenin (framing) hakim olduğu haberlerde gazeteler ideolojik mesafelerine yakın tonlama ile haberlerini aktarmaktır. Söz konusu durum Suriyeli sığınmacıların gündemlerinin (agenda) ön planda olmamasından dolayı hem hükümet açısından farkına varılmamış bir durum için çözüm üretememesine hem de kamuoyunun konuya dair farkındalığının oluşmamasına neden olmaktadır. Ayrıca çalışmada, gazetelerin duygusal bakış açısı katmak üzere insan odaklı (human – interest) çerçeveleme kullandığı ve kendi haberlerinde bile Suriyeli sığınmacılara yönelik terimsel bir karmaşıklık olduğu tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: Medya - Gazeteler, Suriyeli Sığınmacılar, Temsil, İçerik Analizi, Öne Çıkarma (Priming) - Çerçeveleme (Framing).
Işid ve düşmanları: Dabık Dergisini Carl Schmitt perspektifinden okumak
Bu çalışma Irak Şam İslam Devleti (IŞİD)'in düşmanlarının kim olduğu ve örgütün bu düşmanları nasıl kurduğu sorularına yanıt aramaktadır. IŞİD'in en önemli yayın organlarından biri olan Dabık dergisinin 2014-2016 yılları arasında toplamda 15 sayısı çalışmanın temel ampirik veri kaynağı olarak kullanılmıştır. Kuramsal anlamda çalışmanın merkezinde Carl Schmitt'in egemenlik kavramı bulunmaktadır. Kendisini devlet olarak ortaya koyan IŞİD, diğer silahlı örgütlerden daha sofistike bir yapıya sahip olsa da modern devletin niteliklerinden yoksundur. Bu durumun tek istisnası örgütün sahip olduğu egemenlik vasfıdır. Çalışmada IŞİD'in düşmanları bu perspektiften ele alınmakta ve sınıflandırılmaktadır. Bu amaçla iki temel eksen oluşturulmuştur. Bunlardan ilki ideal-pragmatik düşman; ikincisi ise devlet-devletdışı düşman eksenidir. Dabık dergisi özelinde IŞİD'in işaret ettiği düşmanlar saptanarak söz konusu eksenlere yerleştirilmiştir. Bu çalışma IŞİD gibi bir küresel güvenlik tehdidini hakim güvenlik çalışmaları literatürünün dışında ele alarak Uluslararası İlişkiler literatürüne katkı sunmayı amaçlamaktadır.
A comparative analysis of the construction of national narratives by the refugee and exchangee associations in Greece and Turkey
This thesis comparatively analyzes the roles played by the exchangee associations, whose numbers have increased gradually in the last decades in Turkey, and the refugee associations, which have a deep-rooted history in Greece, in the construction of their respective nationalist narratives. Taking from the 1922-23 Forced Migration/Population Exchange discourses used in both countries, the study begins with a historical discussion and aims at introducing how these discourses are reproduced by the refugee associations in Greece and the exchangee associations in Turkey. In this regard, the official statements of the associations, the events organized by them and the semi-structured interviews conducted with their members (both in Greece and Turkey) are examined and under the light of the obtained results, three main hypotheses are tested. In order to conduct this research, a modernist nationalist approach is taken as a starting point, and particularly the assumptions of Michael Billig's banal nationalism are employed to construct the framework of the thesis. It is hoped that these findings will fill a void in the International Relations and Political Science literature on the role of the two understudied actors, i.e., the refugee and exchangee associations, as well as to contribute to the refugee/exchangee research in both countries.
Yumuşak güç çerçevesinde Rusya Federasyonu dış politika konseptleri ve pratikleri
Rusya İmparatorluğu ve Sovyetler Birliği geçmişi ile birlikte değerlendirildiğinde Rusya Federasyonu küresel siyasette önemli bir yere sahiptir. Bu devlet belirli aralıklar ile Dış Politika Konsept metinleri yayınlayarak dış politikasının ana hatlarını çizmektedir. Bu çalışma, Rusya Federasyonu'nun yumuşak güç ile kamu diplomasisi bağlamında kavramsal metinleri ve pratikteki davranışlarının nasıl geliştiğini açıklamaya yönelik olarak hazırlanmıştır. Bu amaca yönelik olarak öncelikle güç, yumuşak güç ve kamu diplomasisi kavramları hakkında bir araştırma sunulacaktır. Daha sonra 1993, 2000, 2008, 2013 ve 2016 tarihli Rusya Federasyonu Dış Politika Konseptleri yumuşak güç ve kamu diplomasisi kavramları öncülüğünde ele alınacaktır. Sonraki bölüm ise Rusya Federasyonu'ndaki yumuşak güç kavramı ve yumuşak güç faaliyetlerini kapsamaktadır. Bu veriler ışığında ele alınan konuda Rusya Federasyonu'nun günümüze gelinen süreçte yumuşak güç ve kamu diplomasisine verdiği önemin arttığı gözlemlenmekte ancak bu kavramların algılanış biçimi farklılık içermektedir.