
17
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlam Çocuk Polikliniğinde izlenen çocukların okul çağında büyümelerinin değerlendirilmesi
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlam Çocuk Polikliniğinde Ġzlenen Çocukların Okul Çağında Büyümelerinin Değerlendirilmesi Amaç: Hastanemiz Sağlam Çocuk Polikliniğinde izlenen çocukların okul çağına geldiklerinde büyüme parametrelerini değerlendirmek, anne sütü ve beslenme süreleri ile iliĢkisini belirlemek ve düzenli takibe etki eden faktörleri incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Sağlam Çocuk Poliklininiğine Ocak 2003-Aralık 2008 tarihleri arasında baĢvurup düzenli takibe gelen çocukların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Beslenme öyküleri, sadece anne sütü ile beslenme süreleri, büyüme parametreleri incelenerek koĢullara uygun çocuklar tespit edildi ve okul çağında olan çocuklar kontrole çağrıldı. Bu çocukların beslenme öyküleri alınarak fizik muayeneleri yapılıp, ağırlık ve boy ölçümleri kaydedildi. Vücut kitle indeksi hesaplanarak beslenme öyküleri ve anne sütü alma süreleri ile büyümeyi etkileyebilecek diğer faktörler arasında bir iliĢki olup olmadığı araĢtırıldı. Bulgular: Çocukların 59 tanesi kız (% 53,6), 51 tanesi erkekti (% 46,4). ÇalıĢmaya katılan çocukların yaĢ ortalaması 7,47 ± 1,914 idi. ÇalıĢmaya alınan çocukların ortalama anne sütü alma süresi 14,04 ± 6, 94 ay, ek besin baĢlama zamanı ortalaması 4,80 ± 1,77 ay olarak görüldü. Ġlk 6 ay sadece anne sütü alma oranı % 65 olarak bulundu. Düzensiz takipli çocuk sayısı 26 (% 23,6), düzenli takibe gelen çocuk sayısı 84 (% 76,4) olarak bulundu. Erkek çocukların ilk 1 yaĢta polikliniğe baĢvurma sayısı ortalaması 8,49 ± 2,19, kız çocukların ilk 1 yaĢta polikliniğe baĢvurma sayısı ortalama 9,05 ± 1,88 olarak bulundu. Büyümeyi ve düzenli takibi etkileyen temel faktörleri tespit etmek amacıyla yapılan çalıĢma neticesinde doğum ağırlığı, doğum boyu, doğum Ģekli, anne-baba eğitim düzeyi, sosyal güvence, kardeĢ sayısı, ailede önemli kronik hastalık öyküsünün olması gibi etmenlerin büyüme ve düzenli takip ile iliĢkisi anlamlı bulunmamıĢtır. 24. aydan önce demir profilaksisini kesen çocukların 10 tanesinin (% 13) son kontrol VKĠ‟ inin 5 persentilin altında olduğu görüldü. Düzensiz kontrole gelen çocukların 21 tanesinin (% 80,8) D vitamini desteğini 12. aydan önce kestiği, 5 çocuğun (% 19,2) 12.ayda D vitamini desteğini kestiği, düzenli kontrole gelen çocukların 58‟i (% 69) 12. aydan önce D vitamini desteğini kestiği, 10 çocuğun (% 11,9) 12.ayda D vitamini desteğini kestiği, 16 çocuğun (% 19) 12. aydan sonra D vitamini desteğini kestiği görüldü. Düzenli takibe gelen çocukların D vitamini desteğini yeterli sürede alma oranının yüksek olduğu görüldü. Sonuç: Çocuk sağlığının korunabilmesi ve geliĢtirilmesi çocuk sağlığı izlemleriyle gerçekleĢtirilir. Çocuğun büyüme ve geliĢmesinin düzenli bir Ģekilde izlenmesi ve desteklenmesi, çocuğun ailesi ile birlikte bir bütün olarak değerlendirilmesi ve aile ile iĢbirliği içinde olmayla sağlanır. Düzenli takibin anne sütü alma süresi, ek beslenmeye baĢlama zamanı, D vitamini desteği ve demir profilaksisi alma süresi gibi büyümeyi etkileyici ve yardımcı faktörleri önerilen sürelere eriĢtirebilme hedefi açısından büyük rol oynadığı aĢikardır. Sağlıklı nesiller yetiĢtirebilmek için toplumun geleceğinin göstergesi olan çocukların sağlıklı büyümesi, geliĢmesi, korunması ve eğitilmesi gerekir. Anahtar kelimeler: Büyümenin değerlendirilmesi, anne sütü ile beslenme, düzenli takip.
Vitamin D wheezing, alerji ve enfeksiyon (İmmün sistem) ilişkisi
VİTAMİN D WHEEZING,ALERJİ VE ENFEKSİYON (İMMUN SİSTEM) İLİŞKİSİ Amaç: Bu çalışmada; sağlam çocuklarda vitamin D düzeyini etkileyen faktörler ve vitamin D düzeyi ile wheezing, alerji, ve enfeksiyon ilişkisi araştırıldı. Gereç ve yöntem: Bu çalışma Adana'da şubat 2010-şubat 2011 tarihleri arasında doğan 1377 çocuk ile yapılan doğum kohord çalışmasına paralel olarak planlandı. Bu polpulasyonundan Adana'da yaşayan ve alerji polikliniğinde takip edilen 1,5-2 yaş arasındaki 64 bebek çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan bebeklerin demografik ve klinik özellikleri kaydedildi. Bu bebeklerin çalışma başlangıcında alınan serumlarından vitamin D düzeyleri bakıldı. Bebeklerin yarısına düzenli olarak 400 ünite/gün dozunda D vitamin almaya devam etmesi önerildi. Bebekler 1 yıl boyunca düzenli takip edildi. Takip sırasında 3 ayda bir telefonla sorgulama ve 6. Ayda annelerle telefon görüşmesine ilaveten bir anket yapıldı. Takibten bir yıl sonra tekrar vitamin D düzeyi ve bu örneklem sırasında alerjik bulguları olan bebeklerden alerjene spesifik IgE paneli bakıldı ve deri prik testi yapıldı. Serum 25(OH)D3 düzeyi ≤20 ng/ml olması vitamin D eksikliği, 21-29 ng/ml arasında olması vitamin D yetersizliği, >30 ng/ml üzerinde olması yeterli vitamin D düzeyi olarak kabul edildi. Bulgular: Değerlendirmeye alınan bebeklerin yaş ortalaması 20,3 ay (± 1,5), en düşük yaş değeri 18 ay, en büyük yaş değeri 24 ay idi. % 46,9'u (n:30) kız, %53,1'i (n:34) erkekti. Çalışmanın başlangıcında bebeklerin %12,5'inin (n:8) serum 25(OH)D3 düzeyi eksik, %39,1'inin (n:25) yetersiz, %48,4'ünün (n:31) yeterliydi. Çalışmanın başlangıcında bebeklerin vitamin D ortalaması 29,8ng/ml (±10,8) idi. Çalışmanın sonucunda ise bebeklerin %25'inin (n:16) serum 25(OH)D3 düzeyi eksik, %45,3'ünün (n:29) yetersiz, %29,7'sinin (n:19) yeterliydi. Ailelerin çoğu vitamin D 400/ünite gün kullanma önerisine uymadı. Çalışmanın sonucunda bebeklerin vitamin D ortalaması 26,5ng/ml (±10,3) idi. Hiçbir bebekte intoksikasyon düzeyde 25(OH)D3 saptanmadı. Cinsiyet, doğum şekli, doğum kilosu, gestasyonel hafta ile vitamin D düzeyi arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Vitamin D düzeyini etkileyen faktörler araştırıldığında çalışmanın sonunda sadece vitamin D alımı ile anlamlı ilişki saptandı (p:0,02). Çalışmanın başlangıcında en az bir wheezing geçiren bebeklerin %55'5 inin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. Wheezing geçirmeyenlerle karşılaştırılınca aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,04). Alerjisi olan bebeklerin %71,4'ünün serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi, ancak istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,08). Çalışmanın başlangıcında en az bir defa üst solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %52,4'ünün serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. İstatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,43). En az bir defa alt solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %55,1'inin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. İstatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,43). Çalışmanın sonucunda en az bir wheezing geçiren bebeklerin % 81,1'inin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. İstatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,02). Alerjisi olan bebeklerin %88,2'sinin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersiz olmakla beraber bu ilişki istatistiksel olarak sınırda anlamlı bulundu (p:0,052). Çalışmanın sonucunda en az bir defa üst solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %70,4'ünün serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. Ancak istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,62). En az bir defa alt solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %76,2'sinin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersiz olmasına rağmen bu ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. (p:0,33) Vitamin D alımı ile wheezing ve enfeksiyon arasında anlamlı ilişki saptanmazken çalışmanın sonunda alerjik bulgular ile sınırda anlamlı ilişki saptandı (p:0,06) Sonuç: Bu çalışma sonucunda vitamin D düzeyi ile wheezing arasında anlamlı, alerjik hastalıklar ile sınırda anlamlı ilişki saptandı. Enfeksiyon geçirme ile anlamlı ilişki saptanmadı. Yine de vitamin D'nin alerji ve wheezing gelişimindeki etkisini ortaya koymada genetik çalışmalarla desteklenen ve daha fazla hasta sayısının irdelendiği ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Çocukluk çağı akut lösemilerinde nükleer por protein ekspresyonu ve flow sitometrinin prognoz ile ilişkisi
Çocukluk Çağı Akut Lösemilerinde Nükleer Por Protein Ekspresyonu ve Flow Sitometrinin Prognoz ile İlişkisi Amaç: Bu çalışmada; çocukluk çağı akut lösemilerinde flow sitometri sonuçlarının değerlendirilmesi, hücre çoğalması ile ilgili yollarla bağlantılı olabileceği düşünülen nükleer por proteini olan POM121'in ekspresyonun normal populasyona göre durumu, prognoz ve diğer klinik tablolarla ilişkisinin araştırılması planlandı. Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya, Ocak 2008 ile Kasım 2013 arasında hastanemizde tanı alan 69 akut lenfoblastik lösemi (ALL) ve 24 akut miyeloid lösemi (AML) hastası olmak üzere toplam 93 olgu dahil edildi. Bulgular: Çalışmamızda 5 yıllık ALL olgularında genel sağ kalım % 66, AML olgularında ise % 80'dir. Flow sitometrik olarak yüzey antijenlerine (CD) göre sınıflandırıldığında; 5 yıllık genel sağ kalıma bakıldığında, CD2(+) olması hastalarda kötü prognoza, CD10 (+) olmasının iyi prognoza neden olduğu görüldü. CD2(+) hastalarda 5 yıllık sağ kalım % 77, CD2(-) hastalarda ise % 58'di. CD10 (+) hastada 5 yıllık sağ kalım % 82, CD10 (-) olan hastalarda ise % 61'dir. Ancak OS, flow sitometrik parametreler ile istatistiksel olarak değerlendirildiğinde anlamlı sonuç elde edilemedi (p>0,05). Nükleer por proteini POM121 ekspresyonu AML hastalarında yüksek değerde saptandı (5,79±7,04), ancak olgu sayısı (n:24) az sayıda olması ile anlamlı bulunmadı. ALL olgularında anlamlı yükseklik saptanmadı (3,75±2,91). Nükleer por proteini POM121 akut lösemi hastalarıyla kontrol grubu (3,32±3,76) kıyaslandığında anlamlı fark bulunamadı. ALL hastaları ve AML hastaları birbiriyle istatistiksel olarak değerlendirildi, sonuç anlamlı değildi. Nükleer por ekspresyonunun; hematolojik parametreler, yaş ve cinsiyet ile ilişkisi bulunmadı ve genel sağ kalım, olaysız sağ kalım, hastalıksız sağ kalım açısından da anlamlı değildi. Nükleer por proteini ekspresyonu kontrol grubu ortalamasına göre düşük ve yüksek olmak üzere 2 gruba ayrıldı ve genel sağ kalıma etkisi araştırıldı; ALL ve AML hasta grupları ile istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Ancak ALL olgularında nükleer por proteini ekspresyonu yüksek olan hastalarda 3 ve 5 yıllık sağ kalım % 56 olup; nükleer por protein ekspresyonu düşük olan hastalarda ise 3 yıllık sağ kalım % 78 ve 5 yıllık sağ kalım % 70'dir. AML olgularında da nükleer por ekspresyonu proteini düşük olan olgularda 3 yıllık sağ kalım % 82, 5 yıllık takip ise mevcut değildir. AML olgularında nükleer por proteini ekspresyonu yüksek olan hastalarda 3 yıllık ve 5 yıllık sağ kalım % 70'dir. Hasta sayısı fazla olan büyük çalışmalarla daha anlamlı sonuçlar elde edilebileceğini düşünmekteyiz. Sonuç: AML hastalarında nükleer por proteini ekspresyonu yüksek saptandı ancak istatistiksel açıdan anlamlı olmaması olgu sayısının azlığına bağlandı. Flow sitometrik değerlendirmede CD10 (+) olan olguların 5 yıllık sağ kalımın daha iyi olduğu, CD2(+) olan hastalarda ise sağ kalımın daha düşük olduğu saptandı. Sonuç olarak; bu grup hasta için literatürde yapılan ilk çalışma olup, daha fazla hasta örnekleri ile yapılan çalışmalarda daha net sonuçlar elde edilebilecektir. Anahtar Kelimeler: Akut lösemi, nükleer por proteini, POM121, prognoz, flow sitometri.
Ağır sepsisin erken tanısında c-reaktif protein, prokalsitonin ve interlökin-6 düzeylerinin tanısal değeri
Ağır Sepsisin Erken Tanısında C-Reaktif protein, Prokalsitonin ve İnterlökin-6 Düzeylerinin Tanısal Değeri Amaç: Sepsis, ağır sepsis, septik şok, Sistemik İnflamatuar Yanıt Sendromu ve bakteriyel enfeksiyon tanısı alan hastalarda yapılan bu çalışmada ağır sepsisin erken tanısında plazma C-reaktif protein, Prokalsitonin ve Interlökin-6 düzeylerinin erken tanıdaki yerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 100 hasta alınmıştır. Bu hastalar kliniğine göre 26 çocuk sepsis (Grup I), 17 çocuk ağır sepsis (Grup II), 22 çocuk septik şok (Grup III), 9 çocuk SIRS (Grup IV) ve 14 çocuk bakteriyel enfeksiyon (Grup V) ve 12 çocuk kontrol (Grup VI) grubunu oluşturdu. Hastaların yaş, cinsiyet, başvuru şikayetleri, fizik muayene bulguları, tam kan sayımı, akciğer grafisi bulguları, kültür bulguları, uygulanan tedavi biçimleri ve tedavi sonrası nihai durumları kaydedildi. Hastaların serum örneklerinden plazma PCT, CRP ve IL-6 düzeylerine bakıldı. Bulgular: Tüm hasta gruplarında ortalama serum PCT düzeyleri kontrol grubuna göre yüksek bulundu. CRP değerleri bakımından, gruplar arasında fark saptanmadı. Ortalama IL-6 düzeyleri kontrol grubuna göre hasta gruplarında daha yüksek bulundu. Sonuç: Prokalsitonin, İnterlökin-6 ve C-reaktif protein gibi birçok biyobelirteçlerin ağır sepsisin erken tanısında ve tedavinin takibinde kullanılabileceğini gösteren birçok çalışma mevcut olup, biz çalışmamızda hastaların erken tanısında PCT'nin CRP ve IL-6'ya göre daha güçlü bir biyobelirteç olduğu sonucuna ulaştık. Anahtar Kelimeler: Sepsis, Ağır sepsis, Septik şok, SIRS, Bakteriyel enfeksiyon, İnterlökin-6, Prokalsitonin ve C-reaktif protein
Atopik ve nonatopik astımlı çocuklarda yangısal süreçte eozinofil ve nötrofil fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Giriş: Astım yapısal değişikliklerin de eşlik ettiği birçok hücre ve hücresel elementin rol aldığı havayollarının kronik inflamatuvar bir hastalığıdır. Havayollarındaki inflamasyon paterni bütün klinik formlarında ve bütün yaş gruplarında benzer görünmektedir. Astımda görülen periferik kan ve havayolları sekresyonlarında eozinofil sayılarındaki artış astımın karakteristik özelliğidir. Atopik astımlı bireylerin, CD4+ Th2 hücreler tarafından salgılanan Th2 sitokinlere bağlı olarak havayollarına eozinofiller toplanır ve IL-5' in eozinofilik inflamasyonda önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Havayollarındaki nötrofil sayısı astımın astım şiddetiyle doğru orantlılı olarak artmaktadır ve IL-8 burada önemli rol oynamaktadır. Havayolu epiteli yapısındaki sıkı bağlar nedeniyle geçirgen değildir ancak astımda bu geçirgenliğin belirgin derecede arttığı, allerjen ve irritanların havayollarında bazal tabakaya daha kolay ulaştığı ve daha fazla doku hasarına neden olduğu görülmektedir. Bu çalışmada atopik ve nonatopik astımı olan çocuklarda nötrofilik ve eozinofilik yangı karşılaştırılması için IL-8 ve IL-5, doku hasarını göstermek için MMP-9 ve epitelyal hasarı göstermek için soluble E-cadherin yoğunlaştırılmış nefes havasında çalışılacaktır.Yöntem: Bu çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Çocuk İmmünolojisi ve Allerjik Hastalıkları polikliniği'ne başvuran 39 atopik 39 nonatopik astım tanısı alan toplam 78 hasta alındı. Allerjen deri prik testinde proteaz özelliği olan aeroallerjenlerden en az bir tanesi pozitif olan (Ev tozu akarları, mantar karışım ve zeytin) hastalar atopik astım gurubunu oluşturdu. Aeroallerjenlerle yapılan deri prik testi negatif olarak saptanan olgular nonatopik astım gurubunu oluşturdu. Nonatopik gruptaki hastalar atopik guruptaki hastaların yaşlarıyla bire bir eşleşecek şekilde çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan çocukların tamamından IgE için serum örneği ve eozinofil sayısı için hemogram örnekleri alındı ve aynı gün ölçümleri yapıldı. Benzer şekilde aynı gün IL-5, IL-8, MMP-9 ve E-cadherin ölçümleri için yoğunlaştırılmış nefes havası örneği elde edildi ve çalışmanın sonunda değerlendirilmek üzere ?80oC de muhafaza edildi.Bulgular: Yoğunlaştırılmış nefes havasında akciğer hasar parametrelerinden olan MMP-9 düzeylerinin atopik astımlı çocuklarda nonatopik astımlı çocuklara göre daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Benzer şekilde yoğunlaştırılmış nefes havasında epitel bariyer komponentlerinden biri olan sE-cadherin düzeylerleri de atopik astımlı çocuklarda nonatopik olanlara göre yükse bulunmuştur. Ancak IL-5 ve IL-8 düzeylerinin atopik ve nonatopik astımlı çocuklardan elde edilen yoğunlaştırılmış hava örneklerinde farklı olmadığı gözlenmiştir.Sonuç: MMP-9 düzeyinin atopik astımlı hastalar nonatopik astımlı hastalarla karşılaştırıldığında yoğunlaştırılmış hava örneklerinde daha yüksek seviyelerde olması ve IL-8 ve sE-cadherin düzeyleri ile anlamlı korelasyon göstermesi proteaz özelliği olan allerjenlerin daha fazla doku hasarına, daha fazla inflamatuar sitokin salınımına ve remodellinge yol açtığını desteklemektedir. sE-cadherin düzeyinin atopik astımlı çocuklarda nonatopik astımlı çocuklara göre daha yüksek saptanması istatistiksel analiz anlamlı farklılık saptamasa da p değeri 0.08 ile anlama oldukça yakın olduğu göz önüne alınırsa ve IL-8 ile sE-cadherin arasında pozitif korelasyon olması allerjen maruziyetine bağlı olarak atopik astımlılarda inflamasyonun daha şiddetli olduğu ve epitelyal frajilitenin, epitelyal dökülmenin atopik astımlılarda daha fazla olduğunu desteklemektedir.Astımlı çocuklarda allerjik inflamasyon belirteçlerini gösterme açısından klasik invaziv yöntemlere alternatif olarak noninvaziv bir yöntem olan yoğunlaştırılmış nefes havasının kullanılabileceği ve bundan sonra yapılacak olan çalışmalarda yoğunlaştırılmış nefes havasının kullanılabileceği gösterilmiştir..
B12 Vitamin eksikliği edilen 1-20 ay arası 40 bebek hastanın psiko sosyal Motor gerilik açısından takip ve tedavi sonuçları
ÖZETB12 vitamin eksikliğinin, santral ve periferik sinir sistemi, gastrointestinal sistem, kardiovasküler sistem, kas-iskelet sistemi, hematolojik ve immünolojik sistemler üzerinde olumsuz etkileri olduğu bildirilmiştir. Ülkemizde, çocuklarda demir eksikliğinin psiko-sosyal motor gerilik gelişim üzerindeki etkisini araştıran birçok çalışma yapılmışken, B12 vitamini eksikliğinin çocuklarda psiko-sosyal motor gerilik üzerindeki etkilerini araştıran kapsamlı çalışma sayısı çok azdır.Bölgemizde B12 vitamini eksikliği sonucu psiko-sosyal motor gelişim sorunlarının sık görülmesi nedeni ile prospektif olarak tasarlanan çalışmaya; yaşları 1-20 ay arasında değişen B12 eksikliği tespit edilen 40 olgu ve çalışmayı kabul eden 40 anne alındı. Hastalara başlangıçta hematolojik ölçümler, serum B12 vitamini, serum folat düzeyi, çocuklarda psiko-sosyal motor gelişimi değerlendiren DENVER-II testi, annelerden serum vitamin B12, folat düzeyi ölçüldü. B12 vitamin eksikliği saptadığımız 40 olguya tedaviden 3-6 ay sonra kontrol hematolojik ölçümler, serum B12 vitamin düzeyi ve DENVER-II testi tekrarlandı.Tedaviden 3?6. ay sonra yapılan nörolojik muayene ve Denver-II testi ile yapılan psiko-sosyal motor gelişimi değerlendirmesinde, hastaların kobalamin tedavisine kısa sürede cevap verdiği ve psiko-sosyal motor gelişimlerinin belirgin düzeldiği saptandı.Çalışmamız, ülkemizde B12 vitamini eksikliğinin gelişim üzerindeki etkilerini araştıran az sayıda kapsamlı çalışmadan biri olması, aynı zamanda B12 vitamini eksikliğinde ortaya çıkan psiko-sosyal motor gerilik gelişme geriliğinin tespitinde DENVER-II testi kullanılması, nadir bir çalışma olması nedeni ile önem arz etmektedir.Sonuç olarak; B12 vitamin eksikliği; çocuklarda psiko-sosyal motor geriliğe neden olmakta ve erken dönemde verilen B12 vitamin tedavisi ile 3?6 ay gibi kısa bir sürede hasta bebeklerde psiko-sosyal motor gelişimde belirgin düzeyde düzelme olmaktadır.Anahtar Kelimeler: Psiko-sosyal motor geriliği, B12 vitamini, DENVER II
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Çocuk Acil Servisine Başvuran 10-19 yaş arası çocukların hastalık dağılım profillerinin değerlendirilmesi
Adolesan dönem, son hızlı büyüme, cinsel gelişme ve psikososyal olgunlaşmanın gerçekleştiği, çocukluktan erişkin hayata geçiş dönemidir. Bu dönem çeşitli kaynaklarda farklı belirtilmekle birlikte 11-21 yaş arası en son kabul edilen yaş aralığıdır. Bu dönem kompleks gelişim basamakları nedeni ile kendine has problemler ile karşımıza çıkar. Bu döneminin başlıca sorunları fiziksel büyüme ve gelişme, cinsel gelişim ve psikososyal gelişim ile ilgili sorunlardır. Bu sorunlar sağlık bakımı hakkında özel konular, ihtiyaçlar ve yaklaşımlar gerektirmektedir. Yetersiz sağlık güvencesi, uygunsuz/yetersiz servis alanları ve gizlilik hakkındaki kaygıları adölesanların sağlık merkezine başvurularını etkileyen birçok engelden birkaçıdır. Yapılan çalışmalarda adolesanların sağlık birimlerinden yararlanışlarının büyük kısmını davranışsal-psikososyal sorunlar ve yaralanmaların oluşturduğu saptanmıştır. Travma, cinayet ve intihar adolesan ölümlerinin önde gelen nedenleridir. Gelişmiş ülkelerde istenmeyen gebelik, seksüel geçişli hastalıklar ve madde kullanımının kabul edilemez derecede yüksek olduğunu saptanmaktadır. Travma ve şiddet 15-19 yaş arasındaki adolesan ölümlerinin % 80?ini oluşturmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda adolesanlarda intihar girişimlerinin, madde bağımlılığı ve seksüel geçişli hastalık oranının arttığı ve bu hastaların primer sağlık bakım yerlerinin acil servisler olduğu gözlenmektedir. Literatürde, adolesan hastalarının acil servise başvuru nedenlerini inceleyen sınırlı sayıda araştırmaya rastlanmaktadır. Genel olarak, bu çalışmalarda acil servislere başvuran hasta sayısı, yaş, cinsiyet, etnik köken gibi sosyodemografik özellikler, sağlık sigortası, başvuru şikayeti ve tanı ile ilgili bilgiler değerlendirilmiştir. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda, tüm adolesan yaş gruplarında vakaların yaklaşık yarısının acil olmayan nedenlerle başvurduğu bildirilmektedir. Sağlık sorunlarının çözümlenmesi açısından çocuk acil servislerin uygun olmamasına rağmen adolesan hasta başvuru oranlarının artması, adolesan acillerinin klinik özelliklerinin belirlenmesini önemli kılmaktadır. Adolesan acillerinde yaş, cinsiyet, ırk, etnik köken ve sosyoekonomik durumun önemli faktörler olduğu düşünülmektedir. Ülkemizde adolesan acillerinin klinik özelliklerini inceleyen çalışmaya rastlanmamaktadır. Bu çalışmanın amacı Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Çocuk Acil Polikliniğine başvuran adolesan hastaların klinik ve epidemiyolojik özelliklerini değerlendirmek, aciliyet durumu ve bunu etkileyen etmenleri incelemektir. Çalışmaya; Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine 01,01,2012 ? 31,12,2012 tarihleri arasında hastanemizin Çocuk Acil Servisine başvuran 2450 adolesan hasta, hastalıkların genel dağılımını, yaş ve aylara göre sıklık ve yoğunluğunu belirlemek için çalışmaya dahil edildi. Çocuk Acile başvuran hastaların %44'ü kız, kalanı erkekti. Hastaların %2,5?i 11 yaş çocuklardan oluşmaktaydı. Tüm vakalar değerlendirildiğinde; genel toplamda ve tüm aylarda en sık konulan tanılar sırasıyla karın ağrısı, üst solunum yolu hastalıklarının (ÜSYE),ateş, akut batın ve AGE olduğu görülmekteydi. Sık tanı konulan hastalıklara bakıldığı zaman karın ağrısının ağırlıkta olduğu görülmekteydi (n= 635; %16,2), İkinci sıklıkta ÜSYE yer almaktaydı (n= 355; %9,0), Ateş (%6,1) akut batın (%5,8) ve AGE (%4,4) diğer sık görülen tanılar arasında yer almaktaydı.. Aylara bakıldığında eylül ve aralık ayları dışında en sık karın ağrısı ile hastalar başvurmaktadır. Eylül ayında ateş, aralık ayında ÜSYE en sık izlenmektedir. Acil Serviste sık konulan tanılar dikkate alındığında, acil olmayan başvurularının yüksek oranda olduğu gözlemlenmekteydi. Genelde birinci basamakta tanı ve tedavi alabilecek hastaların acile başvurdukları gözlemlendi. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, anne babaların acil servisi sağlık hizmeti için kullanmalarında ve anne-babanın çocuklarının hastalıklarını ağır olarak değerlendirmeleridir. Kayıtların yetersiz olması ve kesin tanı yerine ön tanıların ve semptomların bulunması nedeniyle sağlıklı bir değerlendirme yapılamamıştır. Sonuç olarak; Çocuk Acil hastalarının acil olanlarının tanı ve tedavisinin doğru yapılması için etkin bir acil servis planı ortaya konmalı ve verilerin daha sağlıklı değerlendirilmesi için standart bir yazılım programının hayata geçirilmesi veya var olan yazılım programının revize edilmesi ve tıbbi dökümantasyon işlemlerinde daha yetkin personellerin görevlendirilmesi gerekmektedir.
Çocukluk çağı zehirlenmelerinin retrospektif analizi
Erkozan F. Çocukluk Çağı Zehirlenmelerinin Retrospektif Analizi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanlık Tezi, Diyarbakır, 2013. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde zehirlenmeler ve buna bağlı ölüm oranlarının yüksek olması, çocukluk çağı zehirlenmelerini, hızla çözülmesi gereken önemli bir sağlık sorunu haline getirmiştir. Zehirlenme nedenleri ülkeden ülkeye, aynı ülke içinde bölgeden bölgeye yıllar içinde değişebilmektedir. Benzer şekilde zehirlenme etkenleri yaşa, cinsiyete, eğitim düzeyine, kültüre ve mevsimlere göre değişmektedir. Çalışmamızda; çocukluk çağı zehirlenmelerinin demografik yapısının ve klinik özelliklerinin irdelenmesi, mortalite üzerine etkili faktörlerin saptanması, tanı ve tedaviye yönelik değişikliklerin araştırılması ve böylece zehirlenmelerin önlenmesine yönelik önerilerde bulunulması amaçlanmıştır. Çalışma, Diyarbakır ili ve çevre illerden hastaların başvurduğu, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Acil Polikliniğine 01.01.2012-01.01.2013 tarihleri arasında getirilen 0-18 yaş zehirlenme olgularının dosyaları geriye dönük taranarak yapıldı. Besin zehirlenmeleri ve hayvan ısırıklarının dahil edilmediği çalışmamızda 73'ü kız (%50,7),71'i erkek (%49,3) olmak üzere toplam 144 olgu analiz edilmiştir. Zehirlenme olgularının tüm acil hasta başvurularına oranı %1,4 olduğu tespit edilmiştir.Toplam 144 olgunun % 74,3'ü 0-5 yaş aralığında, % 9'u 6-12 yaş aralığında % 16,7'inin ise 13-18 yaş aralığında toplandığı görülmüştür. Tüm zehirlenme olguları arasında cinsiyet açısından fark saptanmamıştır (%50,6 kız, %49,4 erkek) Hastanemiz çocuk acil polikliniğine başvuran olguların 118 'i il içinden 26'ı il dışından gelmiştir. Kazaya bağlı ilaç ve ilaç dışı zehirlenmelerin ilk bahar yaz aylarında arttığı görülmüştür. İlaçlara bağlı zehirlenmelerin (% 60,4), ilaç dışı maddelere bağlı zehirlenmelerden (%39,6) daha fazla olduğu görülmüştür. Zehirlenmelerin zirve yaptığı 0-5 yaş grubunda erkekler (58 kişi) kızlardan (49 kişi) fazla iken 13-18 yaş grubunda kızların (20 kişi) erkeklere (4 kişi) göre daha fazla olduğu görülmüştür. Genel olarak kaza sonucu zehirlenen olguların % 79,9'unun toksini kolaylıkla ulaşılabilen yerlerden temin ettikleri tespit edilmiştir. Çalışmamızda 0-5 yaş grubu zehirlenmelerin tamamının kaza ve terapotik hata gibi tedbir alınarak önlenebilecek zehirlenmeler olduğu görülmüştür.Buna göre toksik maddelerin saklanması, ambalajlanması, potansiyel toksinlerin belirlenmesi, ev içi güvenlik tedbirlerine yönelik eğitim verilmesi, sağlık personelinin zehirlenme konusunda bilgilerinin güncellenmesi acil ünitelerinin güçlendirilmesi,ebeveynlere ve çocuklara eğitim verilmesi, politikacıların bu yönde idari ve yapısal politik tutum almaya teşvik edilmesi gerekmektedir.
Talasemi majorlu hastalarda kalp hızı değişkenliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Talasemi majorlü hastalarda demir birikimine bağlı olarak gelişen kardiyak komplikasyonlar başlıca ölüm nedenidir. Çalışmamızda kalp hızı değişkenliğinin, demir birikimine bağlı erken kardiyak etkilenme ve aritmi riskini göstermedeki değerliliğini ve talasemi major tanılı çocuklarda noninvaziv bir yöntem olarak kalp hızı değişkenliğinin (KHD) kullanılabilirliğinin araştırılmasını amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, Ekim 2012 ile Ağustos 2013 tarihleri arasında gerçekleştirildi. 30 beta talasemi major tanılı hasta ile 30 sağlıklı kontrol grubunun 24 saatlik holter elektrokardiyografik incelemesi yapıldı. İki grubun kalp hızı değişkenliği, zaman ve frekans indeksleri karşılaştırıldı. Serum ferritin düzeyleri ve KHD parametreleri arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: Talasemi major tanılı hastaların 16'sı kız (%53), 14'ü erkek (%47) olup yaşlarının ortalaması 10,1±3,8 yıl idi. 24 saatlik Holter EKG parametrelerinden, maksimum kalp hızı, SDNN, SDNN İndeks, RMSSD, pNN50, TP, LF ve VLF parametreleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu. Hastalar ferritin değerlerine göre, ferritin değeri 1500-2500 ng/ml arasında olanlar Grup I, 2501-5000 ng/ml arasında olanlar Grup II, 5000 ng/ml üzerinde olanlar Grup III olmak üzere üç gruba ayrıldı. Kalp hızı değişimi parametreleri ile ferritin değerlerine göre ayrılan gruplar karşılaştırıldı. Maksimum kalp hızı Grup I'de, Grup II ve Grup III'e göre anlamlı yüksek bulundu (p=0,03). Diğer parametreler arasında gruplar arası anlamlı fark yoktu. Hastaların sekizinde ektopik vuru saptandı. Ekokardiyografi bulgusu normal olan 24 hastanın dördünde holter EKG'de atriyal veya ventriküler ektopik vuru saptandı. Sonuç: Ferritin değerlerinin hem kardiyak fonksiyonların hem elektriksel değişimlerinin izlenmesinde yararlı olmadığı saptandı. Ekokardiyografik olarak kardiyak etkilenme saptanmadan önce otonom disfonksiyon, atriyal ve/veya ventriküler erken vurular saptanabileceği için TM'li hastalara, özellikle ikinci dekattan itibaren yıllık olarak ekokardiyografik incelemenin yanı sıra 24 saatlik holter EKG monitörizasyonun uygulanması gerektiğini düşünüyoruz.
Çocukluk çağı brusellozunda hematolojik parametrelerin değerlendirilmesi
Amaç: Bruselloz tüm dünyada yaygın görülen ve yaş ve cinsiyet farkı gözetmeksizin multisistemik hastalığa neden olabilen bir zoonozdur. Çalışmamızda bruselloz tanısı almış hastalar ile kontrol bireyleri arasında yaş ve cinsiyet gibi demografik özelliklerin, bazı biyokimyasal, serolojik ve hematolojik laboratuvar parametrelerinin incelenmesini amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmaya, Eylül-2011/Eylül-2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalında, yatırılan veya ayaktan takip edilen 0-16 yaş arası, bruselloz tanısı almış 60 hasta ve herhangi bir hastalık tespit edilmemiş 0-16 yaş arası 60 kontrol bireyi yaş ve cinsiyet farkı gözetilmeksizin dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet gibi demografik ve laboratuar parametreleri retrospektif olarak hasta dosyaları ve hastanemize ait kayıtlardan elde edildi. Bruselloz tanısı için brucellacapt testi kullanıldı ve ≥1/160 titreler anlamlı kabul edildi. Hastaların hematolojik parametleri için tam kan analizleri, akut faz reaktanı olarak CRP düzeyi ve biyokimyasal analizleri hastanemiz laboratuarlarında çalışıldı. Bulgular: Altmış bruselloz olgusunun 31'i (% 51.67) erkek, 29'u (% 48.3) kız ve 60 kontrol grubu bireyinin 28'i (% 46.7) erkek, 32'si (% 53.3) kızdı. Cinsiyete göre anlamlı fark mevcut değildi (p>0.05). Bruselloz hastalarında, kontrol bireylerine göre ortalama lökosit, nötrofil ve trombosit sayıları, hemoglobin düzeyi, Trombosit/Lenfosit oranı ve Nötrofil/Lenfosit oranı istatistiksel olarak anlamlı olarak daha düşük, ALT ve AST değerleri ise anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0.05). Brusellozlu hastalarda, CRP değerleri ile Brucella capture aglütinasyon titresi, ALT ve AST değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon ve hemoglobin değerleriyle anlamlı negatif korelasyon bulundu (p<0.05). Sonuç: Çocukluk çağı brusellozunda hematopoetik sistem tutulumunun sık gözüktüğünü ve hematolojik komplikasyonların hastalığın şiddetine göre geniş bir dağılım gösterdiğini, ayrıca bruselloz olgularında Trombosit/Lenfosit ve Nötrofil/Lenfosit oranlarının hastalığın tanı ve takibinde kullanılabilecek inflamatuar bir belirteç olabileceğini öne sürmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Bruselloz, C-reaktif protein, trombosit / lenfosit oranı, nötrofil / lenfosit oranı, çocuk