Theses supervised by Doç. Dr. Murat Alakel
20 theses · Yalova University
Rusya'nın Transkafkasya politikası
Bu tez çalışmasında Transkafkasya üzerindeki rekabet konu edinilmiştir. Özellikle Rusya'nın bölgeye yönelik politikaları ve rakipleri ele alınmış, bölge ülkelerinin bağımsızlık süreçleri incelenmiştir. Bölge ülkeleri ile Rusya başta olmak üzere küresel ve bölgesel aktörlerin ilişkileri de çalışma da ayrıca yer bulmuştur. Tezde bölge incelenirken realist teorinin ittifaklar, güç dengesi siyaseti, çıkar mücadeleleri ve anarşik durum içerisinde kendi menfaatlerini gerçekleştirmeye çalışan bu devletlerin politikaları yer almıştır. Çalışma sonucunda bağımsızlıklarını yeni kazanan bu devletlerin bölgesel ve küresel aktörlerin karşısında kendi çıkarlarını korumak için çok dikkatli bir dış politika izlediği görülmüştür. Öte yandan küresel aktörler de etkinliğini bölgede arttırabilmek için ellerinden geleni yapmaktadır.
Avrupa'da etnik terörle mücadele yöntemleri: ETA ve IRA örnekleri
Bu tez çalışmasının temel amacı, Avrupa'daki etnik ayrılıkçı terörizmin sebepleri ve etkin mücadele yöntemlerinin neler olduğunu incelemektir. Bu amaca ulaşmak üzere IRA ve ETA terör örgütleri öne çıkan örnekler olarak analiz edilmiştir Araştırmaya konu olan terör örgütlerinin ortaya çıkışları ve varlıklarını sürdürmelerinin altında yatan sebepler analiz edildiğinde şu ortak noktalara ulaşılmıştır. Örgütlerin varlıklarını sürdürebilmeleri kapsamında, üzerinde etkili oldukları tabanı ellerinde tutmak maksadıyla söylem ve eylemlerinde değişime yöneldikleri, örgüt içinde ise birliği sağlayıcı tedbirlerin alındığı görülmüştür. Belirtilen amaca ulaşmak için çalışma ilkçilik, modernist/yapılanmacılık, etno-sembolcülük ve inşacılık yaklaşımları kullanılarak analiz edilmeye çalışılmıştır. Çalışmada İspanya ve Birleşik Krallığın söz konusu örgütlerle mücadelesinin nasıl bir seyir izlediği, etnik çatışmaların altında yatan nedenler ve ETA ve IRA örgütlerinin örgüt yapılarını devam ettirmeleri ve üyelerini bir arada tutma eylem ve stratejilerinin neler olduğu yönündeki sorulara cevap aranmıştır. Bu noktada söz konusu örgütlerin yapılarını devam ettirmelerinin ve üyelerini bir arada tutmalarının nedenlerinin etnisite, kimlik ve milliyetçilik tabanlı olduğu görülmüştür. İlkçilerin genetik özellik ve kültürel değerlere vurgu yapması, modernist/yapılanmacıların milliyetçiliği ön plana almaları, etno-sembolcülerin tarihi sembolleri öne çıkarmaları ve inşacı yaklaşımın sosyal kimliğin yapılandırılmasını analiz etmesi çalışmada iki terör örgütünün gelişip evirilme aşamalarının açıklanmasına ışık tutmuştur. Etnik terörizmle mücadele anlamında ise, terör örgütlerinin eylem araçlarına göre farklı yöntemlerin etkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Genel olarak, terör örgütleri silahlı eylemlerine devam ederken bastırıcı tedbirler, eylemler azaldığında ise sosyo¬ekonomik ve kültürel tedbirlerin etkili olduğu görülmüştür. Etnik grup içinden çıkan ve terör örgütü ile ilişkisi olmayan siyasi partilerin de etnik terörle mücadelede olumlu rol oynadığı görülmektedir. Çalışmanın hazırlanmasında ETA ve IRA örgütleri ile alakalı tüm basılı ve elektronik kitaplar, yayınlanmış tezlerden yararlanılarak geniş bir literatür çalışması yapılmıştır. Çalışmanın daha iyi anlaşılması açısından nitel unsurların yanında niceliksel şekiller ve tablolardan da yararlanılmıştır.
Vladimir Putin sonrası Rus dış politikası kimlik arayışı
Bu tez çalışmasında Boris Yeltsin yönetiminden sonra başa gelen Vladimir Putin dönemindeki Rus dış politikasının kimliği incelenmiştir. Yeltsin Batı'ya yönelmenin Rusya Federasyonu için en iyi yol olduğunu düşünmüş ve Atlantikçilik ile dış politikayı şekillendirmiş. Fakat Batı'dan gerekli olan destek gelmeyince Yeltsin yönetimi Yakın Çevre 'ye yönelmişti. Dış politikanın oluşmasından gerekli olan parametreler çerçevesinde ele alınan tez çalışmasında kimliği oluşturan unsurlar da kullanılmıştır. Putin, Rusya Federasyonu için en iyinin ne olacağı üzerinde durmuş ve Rusya Federasyonu'nu ayağa kaldıran başkan olmuştur. Attığı adımlar neticesinde hem iç hem de dış politikada başarılı olan Putin, Avrasya'ya yönelmiş fakat Batı'dan da yüzünü tamamen çevirmemiştir. Atlantikçilik ve Avrasyacılık arasında bir karşılaştırma yapılarak sosyal inşacılık teorisi çerçevesinde incelenen bu tez çalışmasının sonucunda Putin dönemindeki Rus Dış Politikası Avrasya bölgesine önem veren ve milli menfaatler çerçevesinde Batı'yla da iyi ilişkiler kuran bir görünüm sunmaktadır.
Türkiye-Afganistan ilişkileri
Bu tez çalışmasında, Türkiye'nin Afganistan ile ilişkileri Osmanlı döneminden 2018 yılına kadar, tarihsel arka plana değinilerek kapsamlı ele alınmaktadır. Afganistan coğrafi olarak uzak bir ülke olsa da Türkiye'nin stratejik derinliği bağlamında gönül, irfan, medeniyet bağı çerçevesinde tarih, kültür ve din paydasında buluştuğu kardeş ülke olarak görülmektedir. İki ülkenin ilişkileri ele alınırken Türkiye'nin jeopolitik yönelimleri üzerinden inceleme yapılmaktadır. Ayrıca Türkiye'nin Afganistan'a yönelik politikasını daha iyi anlayabilmek için Sosyal İnşacılık, İngiliz Okulu ve Barry Buzan'ın Bölgesel Güvenlik Kompleksi yaklaşımından faydalanılmaktadır. Çalışma sonucunda tarihi süreç içerisinde her iki ülkenin iç ve dış konjonktürdeki değişimlere rağmen tamamen kopmadığı, diğer Müslüman ülkelerden farklı olarak özel bir ilişki türünün var olduğu ve kardeş ülke olarak konumlandırılan Afganistan ile ilişkilerimizin kendine has istisnai bir kimliğinin olduğu tespiti yapılmıştır.
Uluslararası hukukta devletin sorumluluğu ve iç savaş: Yemen ve Libya örnekleri
Günümüzde iç savaşlar geçmişe oranla hızla artmaktadır. Diplomasi yöntemlerinin çokluğu, küreselleşmenin getirdiği teknolojik hız, küresel marketlerin varlığına, -refah alanlarının artmasına-, rağmen barış oranlarında artış olmaması, uluslararası toplumda derin kaygılar oluşturmaktadır. Bu kaygılar bir yandan uluslararası toplumda, uluslararası sorumluluğu akıllara getirirken, bir yandan da akıllarda uluslararası sorumlulukta devletlerin rolü ve etkinliğinin niçin azaldığı gibi sorulara cevap aranmaktadır. 21. yüzyılın başından itibaren, uluslararası toplum bu sorunlara ve sorulara cevap ararken, iç savaşlar durmamıştır. Soğuk Savaş'ın bitiminden bu yana sayısızca çatışmadan çoğu iç savaş ve diğerleri de yabancı müdahaleli iç çatışmadır. Bu iç savaşların yaşandığı ve uluslararası toplumun kaygılarının gitgide arttığı coğrafyaların başında Libya ve Yemen gelmektedir. Son dönemlerde Yemen, dünyanın merceği altında umutla ve barış bekleyişleriyle iç savaşın sona ermesini beklemektedir. Kıtlık, fakirlik, sağlıksız hijyen koşulları, işsizlik, eğitimsizlik, bebek ölümleri ve iç savaşın getirdiği dini, siyasi, ekonomik buhranların heyecanla bitmesini bekleyen Yemen, şanslı bir coğrafyaya sahip olmasına rağmen talihsiz bir bekleyişi yaşamaktadır. Çoğu uzmanın kuzey-güney gerilimi olarak adlandırdığı Yemen, realist paradigmalarla sağlama yaparcasına, iç savaşta Amerika gibi büyük güçlerin yardım ve yaklaşımıyla daha çok askeri ve materyalist problemlerle boğuşmaktadır. Ülkenin İran ve Suudi Arabistan arasındaki Vekalet Savaşlarına konu olması, Husiler, modern ulus devlet anlayışına geçilememesi gibi nedenlerle bir başarısız devlet örneği gösterdiği aşikardır. Eğitim sisteminin yeniden revize edilmesi, El Kaide terörizminin durdurulması, ülkenin demokratik yollardan idaresinin tesisi gibi pek çok revizyona ihtiyaç duyulan Yemen'de iç savaş hala dinmemiştir. Öte yandan, Arap Baharı'ndan en çok etkilenen ülkelerden biri olarak Libya'da Yemen gibi, küresel güçlerin varlığı ve kendi yerel iç muhalefetin çatışma sahası olmaktan ileri gidememiştir. Aşiret, nesep ve derin aile bağları barışa ikna olmamışken, liderlik sorunu ile birbirleri ile muhalefete girişmeleri bir yana, ABD, Rusya, Fransa, İtalya, İngiltere gibi küresel güçlerinde bölgeye olan ilgileri sorunları içinden çıkılmaz hale getirmektedir. Libya'da barış girişimi deneyimlerinin başarısız olması, Yemen gibi ülkeyi derin bir çıkmaza sokmaktadır. Küresel güçler enerji kaynaklarının varlığıyla, Libya'ya Yemen'den daha çok ilgiyle yaklaşmışlardır. Özellikle Kaddafi'nin ölümünden sonra, dış güçler ülkede farklı aktör-grupları desteklemiş ve ülke, zengin kaynakları, önemli jeostratejik konumu gibi özellikleriyle müdahaleye daha da açık hale gelmiştir. Yemen ve Libya'nın uluslararası toplumun birer barış üyesiyken, çatışma alanları haline gelmesinin sebepleri üzerinde durulmalıdır. Bu sebepler üzerinde durulurken, uluslararası ilişkiler teorilerinden yararlanmak, nedenlerin kategorileştirilmesi, bu devletlerin çatışma alanlarından toplumsal istikrara kavuşması anına dek izlenecek politikalar önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Devletin Sorumluluğu, Realizm, Yemen İç Savaşı, Libya İç Savaşı, Uluslararası Toplum
Terör örgütlerinin dış politika aracı olarak kullanılması: PKK örneği
Terör kelime anlamı olarak toplumda korku uyandıran eylemler olarak ifade edilebilmektedir. Terörizm ise siyasal iktidarı ortadan kaldırmaya yönelik yapılan silahlı eylemlerdir. Terör, küreselleşmenin ve Uluslararası sistemin etkisiyle savaş yerine başvurulan bir yöntem haline gelmiştir. Savaş ise Dış Politikanın araçlarından biri olmaktadır. Dolayısıyla terörü de Dış Politikanın araçları arasında değerlendirmek mümkündür. Terör örgütlerine dış destek devletler tarafından çıkarlarının bir gereği olarak verilebilmektedir. Bu çalışmada terörün dış politikada nasıl kullanıldığı ve verilen dış desteğin kapsamına değinilmiştir. Çalışmayı sınırlandırmak açısından ise terör örgütlerinden PKK seçilmiştir. PKK'nın faaliyet göstermeye başladığı yıllardan itibaren aldığı destek süreç halinde incelenmiştir. Çalışmanın teorik kısmında ise Uluslararası ilişkiler teorilerinden Liberalizm, Realizm ve Sosyal İnşacı (Konstrüktivizm) yaklaşımlarından faydalanılmıştır. Çalışmada terörün tanımı, nedenleri, türleri, devlet desteği ve Uluslararası hukuktaki yeri tartışılmıştır. Analiz düzeyi olarak devlet tercih edilmiştir. Uluslararası alanda hiçbir devlet teröre destek verdiğinin ortaya çıkmasını istememektedir. Bu destek siyasi, ekonomik ve askeri olmaktadır. Bazı devletler ise terörist faaliyetler içerinde olan yapılanmaları terör örgütü olarak tanımamaktadır. Burada terörün tanımı sorunu karşımıza çıkmaktadır. Bu da devletlerce terör ve terörist örgütlerin farklı algılanmasına neden olmaktadır. Nitekim çalışmada ABD, Rusya, İran ve bazı Avrupa Birliği ülkelerinin PKK terör örgütüne karşı söylemlerine yer verilmiştir. Diğer yandan çalışmada niteliksel ve kısmen niceliksel araştırma metotları kullanılmıştır. Sonuç olarak PKK, dış destek almaktadır. Diğer yandan Türkiye'nin dış politikada zor durumda kalmasına neden olmaktadır.
Amerika Birleşik Devletlerinin Barack Obama ve Bush Dönemi Hazar Denizi Bölgesinde Enerji Diplomasisi 2.Safha
Tarihsel olarak ABD, yerli üretimdeki eksiklikleri gidermek için yeterli miktarda yabancı petrol tedarikine erişimin sağlanması konusunda endişeliydi. Bu, çoğunlukla, ABD petrol firmalarının, özellikle Suudi Arabistan'da bir avantaj sağladığı Fars Körfezi bölgesine erişim sağlama çabalarını içeriyordu. Körfez'e erişim tehlikeye girdiğinde, ister Sovyetler, ister İranlılar, ister Iraklılar olsun ABD, Körfez'den petrol teslimatının güvenliğini sağlamak için güç kullanmaya hazırdı. Ancak, Körfez her zaman ABD dış enerji politikasının ana odak noktası olmuş olsa da, ABD yabancı ham petrol kaynaklarını bir büyük kaynağa güvenme riskini azaltmak için çeşitlendirmeye çalışmıştır. Bu "çeşitlilik" politikası çerçevesinde, Başkan Clinton, ABD'nin Hazar Denizi bölgesinden petrol ithalatına olan güvenini artırmak için büyük çaba sarf etti. Bugünlerde, ABD'nin ithal petrole olan bağımlılığı, yerel şeyl rezervlerinden elde edilen üretim artışının bir sonucu olarak azaldı. Bununla birlikte, petrol piyasalarındaki istikrar, küresel ekonomik istikrar ve dolayısıyla ABD'nin ekonomik istikrarı için şarttır ve dolayısıyla ABD, küresel petrol akışını korumaya devam etmektedir - ABD'nin ithalat ihtiyaçlarını korumak için değil, küresel petrol pazarının kalmasını sağlamak için yeterince tedarik edildi. Sanayileşme sürecinde ve eşzamanlı olarak ABD'nin yurtdışındaki enerji kaynaklarına artan gereksiniminde, petrol ve doğal gaz bölgelerini jeopolitik olarak stratejik olarak adlandırdı ve arzın enerji güvenliğine yol açan bu bölgelerin güvenliğini sürdürmeye kendini adadı. Aslında, serbest piyasanın kendisinin korunması, ABD güvenliğinin kendi başına bir bileşeni olarak sürdürüldü.
Ak Parti dönemi Türkiye'nin değişen Ortadoğu politikası
2002 yılında Ak Parti hükümetinin iktidara gelmesi Türk dış politikası için önemli bir milat olmuştur. Kuruluşundan itibaren Batı eksenli geleneksel bir politika izleyen Türkiye Ak Parti iktidarı döneminde merkez ülke olarak görülmüş ve dış politikada özellikle Orta Doğu politikası konusunda daha aktif politikalar izlenmiştir. Ortadoğu gerek yeraltı kaynakları gerekse jeostratejik konumu bakımından tüm dünyanın dikkatinin yöneldiği coğrafyalardan biridir. Bu coğrafyanın jeostratejik, jeoekonomik ve jeokültürel konumundan dolayı bu bölge sürekli gündemde kalmış ve egemen güçlerin mücadele sahası olmuştur. Orta Doğu bölgesi dünya siyasetinde önemli bir konuma sahiptir. Dünyadaki enerji kaynağının büyük bir bölümü bu bölgedeki petrolden sağlanmaktadır. Aynı zamanda bölge su ve tarım ürünlerinin sınırlı olması ve büyük bir nüfus potansiyeline sahip olması nedeniyle önemli pazar konumundadır. Dolayısıyla bölgeye egemen olmak isteyen uluslararası güçler bölgede büyük bir mücadele ve çatışma içerisinde olmuşlardır. Tarih boyunca farklı medeniyetlere ev sahipliği yapan Orta Doğu Petrolün keşfedilmesiyle birlikte uluslararası aktörlerin hegemonya kurmak istedikleri bir mücadele sahasına dönüşmüştür. Bölgenin sahip olduğu Süveyş Kanalı, Aden Körfezi ve Hürmüz Boğazı ise petrol ve doğal gaz taşımacılığı bölgenin jeo-stratejik önemini daha da arttırmıştır. Kuruluş felsefesinde çağdaş medeniyetler seviyesini kendine hedef koyan Türkiye ulusal güvenliğin reel politik ve jeo-politik zorluluklardan dolayı Ortadoğu'ya yönelik, bölgesel ve küresel güçlerle uyumlu ve örtüşen güvenlik eksenli bir dış politika stratejisi izlemiştir. Ancak 1980'lerden itibaren bu tutumundan vazgeçen Türkiye daha aktif bir dış politika izlemeye başlamıştır. Körfez Savaşında Türkiye'nin ABD'den yana tavır takınması ekonomik anlamda büyük kayıplara neden oldu.11 Eylül sonrasında ise bölgede oluşan boşluk Türkiye'nin bu bölgeye yönelik aktif bir politika izlemesine neden oldu. Ak Parti döneminde izlenen aktif dış politika ve pro-aktif diplomasi ile ekonomik, siyasi ve güvenlik çıkarlarını Türkiye, Bölgesel Güç olma söylemiyle bölgesel ve küresel güçlerle örtüşen ve çelişen çıkarlarını dengelemek istemektedir. Bu hegemonik güçlerin çıkarları işbirliği, diplomasi ve barışçıl şekilde uzlaşıyla çözüme kavuştuğunda bölgeye barış, istikrar ve düzen geleceğini öngörebiliriz. Bu coğrafyada sürekli yaşanan gerilimler Ortadoğu'nun devamlı dünya gündeminde kalan bir bölge olmasını hazırlamıştır. Bu sorunlardan en bilinenleri kronik hale gelen İsrail-Filistin çatışmasıdır. Bu yönüyle bölge insanlarının iyi yönetişim taleplerinin hak, özgürlük, değişim, adalet arayışları bağlamında güç, çıkar, baskı altında kalan evrensel demokratik çözümlerin iç ve dış nüfuzsal etkiler altında kaldığı görülmektedir. Bu çalışmanın ilk bölümünde Orta Doğu kavramı ele alınacak ve bölge tarihsel olarak incelenip bölgenin dünya ve Türkiye için ne derece hayati öneme sahip olduğu ele alınacaktır. Çalışmanın ikinci bölümünde ise Türkiye'nin kuruluşundan günümüze kadar ki Orta Doğu politikaları tarihsel olarak ele alınıp genel bir değerlendirme yapılacaktır. Çalışmanın son bölümünde ise küresel güçlerin bölgeyle olan ilişkileri ve Türkiye'nin bu küresel güçler arasındaki dengeleme politikası karşılaştırmalı analizler çerçevesinde ele alınıp değerlendirilecektir. Ayrıca BOP ve Arap Baharının perde arkası sorgulanacak ve ne amaçla ortaya çıktığı, nasıl sonuçlar doğurduğu ele alınacaktır. Türkiye Cumhuriyetleri Hükümetleri döneminde bölgeye yönelik yürütülen politikaların incelendiği bu çalışma yakın gelecekte Türkiye'nin bölgede üstlenmesi gereken role ışık tutma hedefi taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Türkiye, Ortadoğu, Küresel Güçler, Dış Politika , BOP, Arap Baharı
ABD'nin Obama dönemi Orta Doğu politikası: Irak, Suriye ve Libya örnekleri
Bu çalışmada, Obama dönemi ve sonrasında ABD'nin Ortadoğu ve spesifik olarak Irak, Suriye ve Libya politikaları incelenmiştir. ABD'nin Ortadoğu'ya yönelik politikası ağırlıklı olarak neoklasik realizmin varsayımları ve Amerikan Grand Stratejileri çerçevesinde analiz edilmiştir. Obama döneminde ABD'nin Ortadoğu ve spesifik olarak Irak, Suriye ve Libya politikaları incelenirken; birey, devlet ve sistem düzeyinde analiz yapılmıştır. Obama dönemiyle birlikte dünyanın tek kutuplu yapıdan çok kutuplu/kutupsuz bir yapıya geçtiği savunulmuştur. Amerikan sisteminin, kamuoyunun ve liderin dış politikadaki karar alma sürecine etkisi incelenmiştir. Obama'nın ABD içindeki sorunları çözmeye çalıştığı, kaya gazına önem vererek enerjide önemli bir atılım gerçekleştirdiği ve dünya genelindeki terör tehdidini sona erdirmek istediği değerlendirilmiştir. Çalışmada konunun uzmanı olan kişilerle röportajlar gerçekleştirilmiş, söylem analizi yapılmış (2010 ve 2015 Ulusal Güvenlik Stratejisi'nde sık vurgulanan kelimelerin sayısal olarak toplamı alınmıştır) ve betimsel istatistik yönetimiyle Suriye krizinde karşı karşıya gelen ABD ve Rusya arasında güç karşılaştırması yapılmıştır. Ayrıca askeri güçler de karşılaştırılmıştır. Obama'nın ikinci döneminden itibaren, ABD'nin Ortadoğu'daki krizler karşısındaki çekimser yaklaşımının Trump döneminde de devam ettiği savunulmuştur. Trump'ın, Suriye ve Libya'da benzer bir yaklaşım sergilemesine rağmen İran, Suudi Arabistan ve İsrail'le ilişkiler konusunda Obama'dan kısmen farklı bir tutum izlediği belirtilmiştir. Çalışmada Ortadoğu'daki gelişmelere müdahil olan aktörlerin, Irak, Suriye ve Libya'daki politikaları analiz edilmiştir. Son olarak Suriye ve Libya'daki krizlerin çözümüne ilişkin önerilerde bulunulmuştur.
Arap Baharı ve şiddet içermeyen eylemler: Tunus ve Mısır karşılaştırmalı analizi
Bu çalışmada Arap ayaklanmaları sonrasında Tunus ve Mısır'da gerçekleşen değişim karşılaştırmalı bir perspektiften anlamlandırılmaya çalışılmaktadır. Her iki ülke de ayaklanmalar ile birlikte diktatörlerinin devrildiği siyasi bir değişim yaşamıştır. Bununla birlikte Tunus bu süreç sonrasında demokratik bir gelişim göstermiş, Mısır'da ise otoriterliğe geri dönüş yaşanmıştır. Ocak 2014'te, Tunus İslam'ın önemini dikkate almak sureti ile demokratik sisteme uygun bir anayasa imzalamış ve onaylamıştır. Tunuslular ortak bir çözüme ulaşacak şekilde müzakere etmeyi başarmış ve ülkede yaşayan insanların farklı beklentilerini dikkate alan bir anayasa hazırlamıştır. Tunus'a benzer bir şekilde Mısır da 23 yıl iktidarda kalan Hüsnü Mübarek rejimini devirmeyi başarmıştır. Mübarek'in devrilmesinden sonra Mısır'da yapılan serbest seçimler sonucunda Müslüman Kardeşler'in adayı Muhammed Mursi cumhurbaşkanlığı seçim yarışını kazanmıştır. Ancak, bu başarılı seçim sonucunda ortaya çıkan umut, ordunun Mursi'yi bir yıl sonra darbe ile devirmesi nedeniyle kısa sürmüştür. Mısır ve Tunus'ta demokratik süreçlerin başarısı ile ilgili farklı sonuçların nasıl ortaya çıktığını analiz eden bu araştırma, siyasi partilerin/liderlerin davranışlarının, sivil toplumun ve orduların yapısının demokratikleşme süreçlerini nasıl etkilediğini incelemeyi amaçlamaktadır. Bu tez çalışması genel olarak altı bölümden oluşmaktadır. Şiddet içermeyen eylemleri kapsayan birinci bölüm, bu eylemlerin tekniklerini, teorik argümanlarını ve bu eylemlere ilişkin eleştirileri tartışmaktadır. İkinci bölümde, egemenlik kavramına ilişkin farklı yaklaşımlar incelendikten sonra modern demokrasi tartışmalarında önemli bir yer tutan çoğulcu ve çoğunlukçu demokrasi kavramlarının farklılıkları ele alınmaktadır. Daha sonra "işlevselci okul" ve "genetik yaklaşım" başlıkları altında modernleşme, yapısalcı ve "aktör odaklı" farklı demokratikleşme yaklaşımları incelenmektedir. Son olarak sivil toplum/sosyoekonomik eşitsizlik ile demokrasi/demokratikleşme arasındaki bağlantı değerlendirilmektedir. Çalışmanın üçüncü bölümünde 2010 yılının sonlarında Arap ayaklanmalarının arka planını oluşturan politik ve sosyoekonomik faktörler tarihsel olarak incelenmekte ve bu süreçte toplumsal hareketlere sebep olan uzun vadeli ve daha yakın anlık faktörler Tunus ve Mısır örnekleri üzerinden anlamlandırılmaktadır. Çalışmanın dördüncü, beşinci ve altıncı bölümlerinde, Tunus'un demokratik bir sisteme geçişini Mısır'ın ise otoriterliğe geri dönüşünü açıklama kabiliyetine sahip olan "askeriye/ordu, sivil toplum ve siyasal parti/liderlik" değişkenleri her iki ülkenin karşılaştırmalı analizi yapılarak değerlendirilmektedir. Bu çerçevede, dördüncü bölümde bağımsızlıklarını kazanmalarından 2010 yılının sonlarına kadar Tunus'ta ve Mısır'da ordunun ve bürokrasinin nasıl yapılandığı ve orduların büyüklüğü ve ekonomi, siyaset gibi diğer alanlar üzerindeki etkileri tarihsel referanslar ile geniş bir perspektiften tartışılmaktadır. Çalışmanın beşinci bölümünde Tunus ve Mısır'da farklı demokratik sonuçların ortaya çıkmasında belirleyici bir başka faktör olan sivil toplum mekanizmaları ele alınmaktadır. Bu çerçevede bağımsızlık sonrası süreçte Tunus ve Mısır'da sivil toplumun rolü, iktidar ile olan ilişkisi ve iktidar mekanizmasındaki karar alma süreçlerine etkisi incelenmektedir. Çalışmanın altıncı bölümünde demokratik süreci etkileyebilme kapasiteleri açısından Tunus ve Mısır'da siyasal parti ve liderlik değişkenleri ele alınmaktadır. Bu çerçevede, Ennahda ve Müslüman Kardeşler hareketlerinin gelişim süreçleri ve 2011 yılına kadar bu hareketlerin iktidar ile olan ilişkileri ve temel söylemlerindeki değişiklikler incelenmektedir. Akabinde her iki ülkede toplumsal hareketler sırasında ve sonrasında bu partilerin rolleri ülke siyasetinin belirlenmesi açısından ele alınmıştır. İki vakanın derinlemesine incelendiği makro-yapısal bir durumun araştırıldığı bu tezde karşılaştırmalı yöntemin faydalı bir yaklaşım olduğu düşünülmektedir. Bu bilgiler ışığında çalışma için seçilen yöntem, "en benzer sistemler" tasarımı olarak bilinen karşılaştırmalı bir politika yöntemine dayanmaktadır. Çalışmada ülkelerinin geçişlerini yönlendiren liderlerin, sivil toplum örgütlerinin ve diğer aktörlerin bildirileri gibi kamuya açık birincil kaynakların yanı sıra, ülkelere ilişkin yazılmış makaleler, kitaplar ve raporlar gibi ikincil kaynaklardan büyük ölçüde yararlanılmaktadır.
Soğuk savaş sonrası düzende Amerikan ittifakları: Türkiye ve Güney Kore örnekleri (1991-2021)
Soğuk Savaş boyunca iki kutuplu süper güç rekabetine dayalı caydırıcılık odaklı işleyen Batı ittifak sistemi SSCB'nin dağılmasının ardından sürekliliğini koruyabilmiştir. Buna rağmen 11 Eylül saldırıları, 2003 Irak Savaşı, 2008 finansal krizi ve Arap Baharı ile Rusya'nın ve Çin'in yeniden büyük güç rekabeti içerisine dâhil olması, BRICS ve Türkiye gibi aktörlerin bölgesel etkinliklerini arttırması gibi hadiseler uluslararası sistemin yapısında yeni dinamiklerin ortaya çıkmasına neden olmuş ve ABD'nin konumuna dair tartışmaları tetiklemiştir. Bu durum değişen tehdit ortamı ve yeni tehditlerin ortaya çıkması ile birlikte İkinci Dünya Savaşı sonrasının koşullarında ABD ile müttefik olan devletlerin ittifak davranışlarında farklılaşmalar meydana getirmiştir. Modernleşme süreçleri, demokrasi gelişimi ve ekonomi parametreleri bağlamında sıklıkla karşılaştırılan Türkiye ve Güney Kore, ABD ile ittifak ilişkileri bağlamında önemli benzerlikler göstermektedir. Bu bakımdan çalışmada ABD'nin Soğuk Savaş sonrasında sürdürdüğü ittifak ilişkileri Türkiye ve Güney Kore'nin sunduğu örnek vakalar çerçevesinde, süreç analizi şeklinde ve neoklasik realist teorinin sağladığı analiz düzeyleri içerisinde ele alınmıştır. Bu bağlamda Soğuk Savaş sonrası dönemin özellikleri belirlenerek devletlerin ABD ile olan ittifak ilişkileri tespit edilmeye çalışılmıştır. Ayrıca toplumsal koşulların Türkiye-ABD ve Güney Kore-ABD ilişkilerine ne ölçüde tesir ettiği incelenmiştir. Çalışmada birincil ve ikincil kaynak niteliğindeki eserlerden söylemsel ve düşünsel veriler toplanmış, teorik ve pratik veriler derlenmiştir. Soyut ve teorik varsayımlar tablo, istatistik ve ekonomik göstergeleri barındıran somut verilerin yardımıyla açıklanmaya çalışılmıştır. Ayrıca sahanın uzmanı olan çeşitli isimlerle bireysel görüşme yöntemi ile veri toplanmış ve çalışmanın teorik bulguları bu verilerle desteklenmiştir. Çalışmanın bağımsız değişkeni uluslararası sistemin yapısı üzerinde kurgulanmıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde artan milliyetçilik, liberalizmin içinde bulunduğu ideolojik ve siyasal çıkmazlar, ortaya çıkan yeni tehditler ve işbirliği formları, Rusya'nın jeopolitik baskısı, Çin'in ve Asya'nın artan ekonomik gücü ve buna dayalı ABD-Çin rekabeti ile çok kutupluluğun artan etkisi devletlerin dış politikasına etki eden unsurlar olmuştur. Çalışmanın sonucu, ABD'nin Türkiye ve Güney Kore ile ilişkilerinde ortaya çıkan işbirliği biçimlerinin ve sorunların, uluslararası sistemin devletlerin dış politika davranışları üzerindeki etkileri bağlamının bir parçası olduğunu göstermektedir.
Türkiye-Mısır ilişkileri: Arap Baharı sonrası değişen dinamikler
1517 Yılında Osmanlı hâkimiyetine giren Mısır ile Türklerin tanışması İslamiyet'in bölgeye yayılması ile gerçekleşmiştir. 19. Yüzyılda Mehmet Ali Paşa döneminde Mısır ile Türkiye ilişkilerinde yaşanan kopma, İngiliz işgali ile kesin bir ayrılmaya dönüşmüş ve Türkiye Lozan anlaşması ile Mısır'ın yeni statüsünü kabul etmiştir. Cumhuriyet döneminde başlayan ilişkiler hiçbir zaman istenilen seviyeye ulaşmadığı gibi İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan konjonktür, Türkiye ile Mısır'ı karşı karşıya getirmiştir. Ancak 1960 sonrası karşılıklı çıkarlar yumuşama sağlamıştır. Ak Parti'nin iktidara gelişi ile Ortadoğu'ya yaklaşımın değişmesi Türkiye-Mısır ilişkilerinde özellikle ekonomik bir iyileşmeye sahne olmuştur. Arap Baharı sürecini destekleyen Türkiye, bölgede lider bir aktör olmayı arzulamış ve Mursi'nin demokratik seçimler sonucu iktidara gelişi Türkiye ile Mısır ilişkilerini siyasi ve ekonomik olarak hiç olmadığı kadar yüksek noktaya taşımıştır. Ancak sonrasında yaşanan askeri darbeye Türkiye çok sert bir tepki vermiş ve 2013 sonrası ilişkiler bozulmuştur. Mısır, Arap dünyasının doğal bir lideri iken Türkiye, Soğuk savaş sonrası hem Orta Asya'da hem de Ortadoğu'da bir lider ülke olarak konumlanmıştır. Türkiye'nin bölgesel bir lider olarak yükselmesi bölge ülkelerinde tehdit olarak algılanmıştır. Bu sebeple Mısır'daki darbe süreci Körfez ülkeleri tarafından desteklenmiştir. Arap Baharı sürecinin Türkiye'ye büyük kayıplar yaşatması, Türkiye'nin Ortadoğu'ya bakışını değiştirirken karşılıklı çıkarlar Mısır ile Türkiye'nin yeniden yakınlaşması için yeni fırsatlar oluşturmuştur. Bu tez çalışmasında Türkiye'nin değişen Ortadoğu politikası ve Mısır'ın dış politikası karşılaştırmalı bir şekilde analiz edilmeye çalışılacaktır. İki ülke arasındaki ilişkilerin veya Ortadoğu ülkelerinin birbirleriyle olan ilişkilerinin bir iş birliği ortamına dönüşmeme sebepleri teorik bir bakış açısı ile değerlendirilmeye çalışılacaktır.
Hindistan ulus inşası ve dış politika kimliği
Bu çalışma Hindistan'ın ulusal kimliğini oluşturan faktörleri ve ulusal kimlikte yaşanan değişimleri incelemektedir. Özellikle diğer çalışmaların aksine bu çalışma Hint ulusal kimliğinin Hint dış politikasında etkisine odaklanmıştır. Bu bağlamda çalışma Hint ulusal kimliğinin Hint dış politikasını etkilediğini savunmaktadır. Bunun için öncelikle Hint ulusal kimliğinin inşa edilip edilemediğini incelemek çalışmanın temel hedefi olmuştur. Çalışma, istatistiki somut veriler, analitik ölçümler testler ve mülakatlarla desteklenmiştir. Yapılan incelemelerde Hindistan'ın Batılı ülkeler gibi ulus inşa etmekten uzak olduğu fakat Nehru gibi liderlerin etkisiyle başlangıçta laiklik temelinde bir Hint kimliği inşa etmeye çalıştığı, 1990'lardan itibaren de yükselen dini milliyetçilik ile birlikte laikliğin zayıflayarak Hindu milliyetçiliğinin ön plana çıktığı görülmüştür. Yine çalışmada 1900'lara kadar Nehru'nun etkisiyle oluşturulmaya çalışılan laik milliyetçi Hint kimliğinin Soğuk Savaş ve kolonyal dönemin etkileriyle birlikte bağlantısız bir Hindistan devlet kimliğinin inşa edilmesinde etkili olduğu ortaya konurken, bu tarihlerden itibaren yükselen Hindu milliyetçiliği ile birlikte gelişen Hint ekonomisinin Hindistan'ın yükselen bir güç olarak anılmasında önemli faktörler olduğu sonucuna varılmıştır.
Orta Doğu'da bölgesel güvenlik düzeninin oluşumu: Aktör-yapı analizi
Orta Doğu, tarihsel anlamda da askeri anlamda da sınırları belirli ve süreklilik gösteren bir bölge olarak tanımlanmamıştır. Mısır, Suudi Arabistan, Suriye ve Irak'ı günümüze kadar yapılan her tanımda Orta Doğu bölgesinin içerisinde yer almıştır. Bu tez çalışmasında, Mısır, Suudi Arabistan, Irak ve Suriye'de yaşanmış olan iç savaşlar, darbe süreçleri tarihsel sıralama dikkate alınarak incelenmiştir. Bu tezde, ''Uluslararası silahlı çatışmaların: Irak, Suriye, Mısır ve Suudi Arabistan örneğinde Orta Doğu'da bölgesel güvenliğe etkisi nedir? Bu ülkelerin iç dinamiklerinin uluslararası çatışmaların oluşmasındaki rolü nelerdir? Hangi dış dinamikler bu ülkelerde oluşan tehdit algısını ve güvenlik algısını etkilemektedir?'' sorularına cevap aranmıştır. Burada en önemli faktör bu ülkelerin, ekonomilerini, iç dinamiklerini, askeri yapılarını, silahlanma süreçlerini doğru bir biçimde anlayıp bu etkenlerin çatışmalardaki olası ve direk etkilerini bilmektir. Bu yüzden de çalışmada tüme varım yöntemine bağlı olarak önce ülke bazında inceleme yapılmıştır. Ele alınan ülkelerin nasıl ekonomik zenginliğe kavuştukları ve daha sonrada bu ekonomiyi silahlanma yarışında nasıl kullandığı incelenmiştir. Suudi Arabistan'ın bu süreci en iyi kullanarak petrol zengini bir devlete dönüşmüş ve bu ekonomik gelirleri hızla silahlanmayla beraber eğitime de aktarmıştır. Burada devreye giren bir diğer aktör ise kuşkusuz iç dinamiklerdir. Suudi Arabistan bu süreçte darbe girişimleri yaşasa dahi etnik ve mezhepsel farklılıkların neredeyse hiç olmayışı ülkede istikrarı sürdürmeyi kolaylaştırmıştır. Mısır'da ise Suudi Arabistan'dan farklı olarak darbelerle birlikte iç dinamikler de ülke politikasına etki etmiştir. Mısır'ın iki kıtada da topraklarının bulunmasına bağlı olarak sorunları da iki kıtaya yayılmıştır. Afrika'da esasen Mavi Nil sorunu ve nüfus dağılımını tüm ülkeye yayamamak gibi hibrit tehditlerle karşı karşıya kalmıştır. Bunun akabinde Mısır Orta Doğu bölgesinde dış tehdit olarak bir zamanlar İsrail ile rekabet içindeyken daha sonrasında Suudi Arabistan'la Kuzey Yemen'de rakip haline gelmiştir. Müslüman Kardeşler'in ve Arap Baharı sürecinin de etkisiyle ülke istikrarsız dönemler yaşamıştır. Fakat doğrudan ülkede uluslararası çatışma ortamı çıkmasının da önü kapanmıştır. Suriye ve Irak'ta ise etnik, mezhep, aşiretsel kimlik sorunu ile birlikte kuraklığın getirdiği ekonomik ve sosyal sorunlar ülkede istikrarı bozmuştur. İç dinamikleri bu kadar karışık olan her iki devlet, uluslararası çatışmaların yaşandığı bir meydanına dönüşmüştür. Bu bağlamda yukarıda belirtilen dört ülkenin hepsi hem klasik hem de asimetrik tehditlerle yüzleşmiştir. Bu tehditleri analiz edebilmek için Kopenhag okulunun güvenlikleştirme teorisi ile Realizmin klasik tehdit algısı kullanılmış ve iki bakış açısına bağlı olarak bölgedeki ülkelerin hem iç hem dış hem de çevresel etkenleri bütünsel olarak çalışmada kullanılmıştır. Anahtar Kelimeler: Güvenlikleştirme, Mısır, Suriye, Irak, Suudi Arabistan
Arap Baharı'nın ekonomik ve siyasi sonuçları ve Türkiye'ye etkisi
Arap Baharı Türkiye'yi sadece ekonomik olarak değil siyasi olarak da etkilemiştir. Türkiye Arap Baharı'nın başlamasıyla olumlu siyasi ilişkilere sahip olduğu Suriye ile siyasi ilişkilerde gerileme yaşamıştır. Türkiye ile Mısır arasındaki siyasi ilişkilerin 2013 yılından itibaren karşılıklı olarak maslahatgüzar seviyesinde sürmesi, iki devlet arasındaki diplomatik görüşmelerin alt seviyeden yürütüldüğünün kanıtı olmuştur. Bunun yanı sıra Doğu Akdeniz konusunda da Türkiye, diğer devletler tarafından yalnız bırakılmıştır. Türkiye, yakın coğrafyasında yer alan Ortadoğu'da yaşanan Arap Baharı sürecinden etkilenmiş, özellikle de ekonomik maliyetini çekmek zorunda kalmıştır. Türkiye'nin bu süreçte bölge ülkeleriyle yapmış olduğu dış ticaret hacmi ile bölgeden gelen turist sayısı azalmış ve yaşanan süreçten dolayı Türkiye'ye binlerce insan göç etmiştir. Türkiye devleti, bölgeden gelen bu insanların barınma, sağlık, sosyal ve diğer ihtiyaçlarını karşılayarak, ayni ve nakdi yardım yapmıştır. Böylece Arap Baharı sürecinden Türkiye, ekonomik anlamda olumsuz olarak etkilenmiştir. Arap Baharı, Türkiye'de yaşanmamasına rağmen Türkiye'ye ekonomik maliyeti yüksek olmuştur. Arap ülkelerinde ekonomik gelişme dört temel unsurla şekillenmelidir. İlk unsur olarak işsizlik problemini ortadan kaldırmakla ve bu doğrultuda topluma nitelikli bir eğitim verilmesiyle başlanmalıdır. İkincisi, toplumun yaşam standartlarını daha iyi hale getirilmeli ve vatandaşlar arasında adil bir sosyal yaşam gerçekleştirilmelidir. Üçüncüsü, özel sektöre destek verilerek sektörün devamlılığı sağlanmalı ve sektör aktif tutulmalıdır. Çünkü toplum yalnızca gaz ve petrol ekonomisine bağımlı şekilde kalamaz. Son olarak ise, Arap ekonomilerinin mali durumu gerek kendi içerisinde gerekse küresel açıdan izole durumdan çıkması halinde daha sağlıklı olacaktır.
Güney Kore'nin dış politika kimliği: Küreselleşme, milliyetçilik ve kültürel kamu diplomasisi üzerine eleştirel yaklaşımlar
Günümüzde Güney Kore kültürel içeriğin ulusal ekonomi için önemini vurgulamıştır. Güney Kore kültür içeriklerinin Küresel Kore fikri ile birlikte dünyaya yayılımı bugün birçok ülke tarafından örnek alınmaktadır. Kültür endüstrilerinin bir çeşit yumuşak güç, kamu diplomasisi ve dış politika olarak kullanımı bireylerin ülkeye olan çekiciliği konusunda oldukça önemlidir. Bu tezde Japonya tarafından sömürge haline getirilen, daha sonrasında Soğuk Savaş nedeniyle bölünen postkolonyal ülke statüsünden dünyanın en önemli ekonomileri arasına giren Güney Kore incelenmiştir. Kültür içeriklerinin dünyaya yayılım şekli ve Güney Kore'deki var oluş şekli diğer ülkelere kıyasla oldukça farklıdır, sistemlidir. Bu çalışmada Güney Kore'nin yarattığı kültür endüstrisi kavramının amacına ve araçlarına dikkat çekilmiştir.
Klasik Avrasyacılığın kökenleri ve günümüz Rus dış politikasına etkileri
Avrasyacılık, 1917 Rus sosyalist devriminden sonra Rusya'dan göç eden entelektüellerin ortaya attığı ideolojik, toplumsal ve siyasi bir hareket olarak ortaya çıkmıştır. Buna ek olarak, Avrasya kavramı ise Avrupa ve Asya kıtalarının birleşimi ve kelime olarak yine bu iki kelimenin birleşimi ile oluşmuştur. Avrasya ve Avrasyacılığı bilmenin ise Rusya tarihini bilmekten ve anlamaktan geçmekte olduğu, konunun uzmanı ve bu tezin öznesi olan düşünürler tarafından belirtilmektedir. Çalışmada ele alınacak olan düşünürlerin siyasi görüş ve penceresi de bu bağlamda ele alınarak irdelenecektir. Öncelikle 15. yüzyıldan günümüze değin Rusya tarihi ele alınacak olup Rusya tarihinin seyrini değiştiren Petro dönemine vurgu yapılacak olup Petro reformları daha detaylı bir şekilde incelenecektir. Ayrıca son dönem Rus dış politikaları ve özellikle Putin sonrası Rus dış politikası bağlamında Ukrayna-Rusya Savaşı'na da değinilecek olup bu savaşın nedenleri ve olası sonuçları araştırılacaktır. Ardından Avrasya kavramının tanımına, jeopolitik ve jeostratejik önemine değindikten sonra Avrasyacılık hem klasik hem de yeni Avrasyacı düşünce çerçevesinde incelenecektir. Son olarak Avrasyacı düşünceye büyük katkıları olan Avrasyacı düşünürlere detaylı bir şekilde yer verilecektir. Avrasyacılığın kurucu babası Nikolay Trubetskoy, Peter Savitski ve Lev Gumilev çalışmanın temel özneleri olarak yer alacaklardır. Bir bilginin/düşünürün yaşadığı coğrafyanın siyasi, sosyal ve kültürel tarihinin onun akademik hayatına ve düşüncelerinin şekillenmesinde etkisinin var olup olmadığı sorusu, bilginlerin veya düşünürlerin akademik ilgileri, düşünceleri yaşadıkları coğrafyanın gerek sosyal yapısından gerekse de sosyal ve kültürel tarihinden etkilenmekte oldukları hipoteziyle açıklanmaya çalışılacaktır. Buradan yola çıkarak, çalışmamızın ana özneleri olan Nikolay Trubetskoy, Peter Savitski ve Lev Gumilev'in akademik ilgileri ve hayata bakış açıları Rusya'nın siyasi, sosyal, kültürel tarihinden etkilenerek düşünce yapılarını şekillendirdikleri ortaya koydukları eserlerde açıkça görülmektedir.
11 Eylül sonrası dönemde Çin Afganistan ilişkileri
Bu çalışmada, realist bir yaklaşımla bir bölgesel güç olarak Çin'in 11 Eylül sonrası dönemde Afganistan siyaseti analiz edilmektedir. Bölgesel güvenlik bağlamında, Çin Afganistan'ın istikrara kavuşması için on yıldan fazladır kilit rol oynamakta ve Afganistan'da önemli bir etkiye sahiptir. Orta Asya'nın zengin petrol ve gaz rezervlerine ulaşmak açısından enerji güvenliği özelinde Afganistan'ın önemli bir konumda olduğu açıktır. İlk olarak, bu ülkede istikrarlı bir yapının tesis edilmesi, Çin'in ulusal güvenliği açısından büyük önem arz etmektedir. Buna ek olarak, enerji güvenliğinin sağlanması Çin'in ekonomik güvenliğine de olumlu etkiler yaratacaktır. Çin'in ulusal güvenliğinin sağlanması için ekonomik olarak da olumlu bir ortam oluşması gerekmektedir. Bu bağlamda, Kabil ile Pekin arasındaki ilişkilerin ekonomik boyutunun da bölgesel güvenlik ile doğrudan ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Bahsi geçen ilişkilerin olumlu bir şekilde gelişmesi, iki ülke arasında güvenlik meselesinde bir işbirliği meydana getirecek ve bunun sonucunda enerji güvenliği ve enerji taşınım hatları konusunda ortaya çıkacak bir ortaklık, iki ülkenin de istikrarına olumlu etkiler yapacaktır. Bunun yanı sıra, 2000'li yılların başına oranla bahsi geçen dönemde düzlemsel olarak bir değişikliğe uğradığı, özellikle 2014 sonrası NATO'nun Afganistan'da askeri kapasitesini azaltma kararı ile ISAF misyonunun sona erdiğini ifade ederek yerel güvenlik güçlerine devretmesiyle Çin'in Afganistan'da ve genel olarak bölgede varlığını arttırdığını söyleyebiliriz. Çin'in, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesinden biri olarak ABD, Rusya, İngiltere ve Fransa ile (P5+1) ülkeler grubu ile imzaladığı nükleer anlaşma sonrası, bölgesel güvenlik önceliklerinde bazı değişikliklere gitmesi ve bu doğrultuda güvenlik sektörlerine bakış açısını farklılaştırması olasıdır. Dolayısıyla, Çin ve Afganistan ilişkileri bu yeni koşullar altında çeşitli değişimler geçirme potansiyeline sahiptir. Ayrıca, uzun vadede Çin'in güvenlik hedeflerinin aynı kalması ve Afganistan siyasetinin bunun ayrılmaz bir parçası olması muhtemeldir. Diğer yandan, Hindistan'ın Afganistan ile iyi ilişkileri, yatırımları ve milyonlarca dolar yardımı, Afganistan-Çin ilişkileri üzerinde olumsuz bir etki bırakmıştır. Gelecekte, iki ülke arasındaki ilişkilerin durumu zamana ve bölgedeki siyasi durumlara bağlı olarak şekillenecektir.
İran, Mısır ve Suudi Arabistan örnekleri üzerinden Orta Doğu'da zayıf devlet yapılanmalarının analizi
ÖZET Tarihten günümüze İslam'ın devlet yönetimine yaklaşımını inceleyerek, İran, Mısır ve Suudi Arabistan devlet ve toplum yapılanmalarını analiz edip, bölgedeki zayıf devlet yapılanmalarının temel nedenlerini araştırdık. Tezin konusunu teşkil eden İran, Mısır ve Suudi Arabistan devletleri, günümüz Orta Doğu coğrafyasının önemli güç merkezleri olarak kabul edilmektedir. Coğrafi, askeri, ekonomik ve kültürel anlamda kitleleri yönlendirme ve bölgenin kaderine etki etme kapasitesine sahip oldukları için bu ülkeler çalışıldı. Bu örnek devletler üzerinden Orta Doğu'daki zayıf devlet yapılanmalarının temel nedenleri analiz edildi. Kadim Orta Doğu coğrafyasında İslam'ın farklı yorumlarının öncülüğünü yapan ve bölgesel güç olma potansiyeli olan bu üç devletin zayıf devlet olmalarında hangi faktörlerin etkili olduğunu çalıştık. Arap devletlerine liderlik yapma hevesinde olan Mısır'ın kalabalık nüfusunun büyük bir kısmının yoksulluk içinde olması, ordunu ülkede yönetimin her alanında söz sahibi olması, yönetime halkın demokratik katılımının olmaması gibi nedenler bu devletin zayıf yönlerini oluştururken bu faktörlerde nelerin etkili olduğu analiz edildi. Şii nüfusunun hamiliğini yapan İran'ın zayıf karakterli olmasında otoriter siyasi yapılanma, post- kolonyal müdahaleler ve ekonomik faktörler rol oynamıştır. Bölgede din devlet ilişkileri önemli normatif değer olarak karşımıza çıkmaktadır. İslam'ın önemli şehirlerine sahip Suudi Arabistan'ın bölgesel güç olamamasında toplumsal meşruiyetten yoksun yönetim yapısı, sömürgeci güçler ile ilişkileri ve modern devlette olması beklenen siyasi ve kamu yapılanmaların eksikliği bu devletin açmazlarını oluşturmaktadır. Tarihten günümüze Orta Doğu'da Müslüman ülkelerde din, devlet, toplum ve siyaset ilişkileri sürekli bir mücadele içinde olmuştur. Henüz genç sayılabilecek bu devletlerde siyasi, askeri ve ekonomik yapılanmalar Batıdaki çağdaşları gibi kurumsallaşamamıştır. Bu devletler bölgesel güç olabilmek için gerekli olan coğrafi, tarihi, beşeri, kültürel ve ekonomik kaynaklara sahip olmalarına rağmen beklenen etkiyi gösteremediler.
Çok katmanlı yönetişim kuramı çerçevesinde Avrupa Birliği'nde ikincillik ilkesi
Avrupa Birliği (AB), ulus-devlet sınırlarının ötesinde, çok katmanlı ve çok aktörlü yönetişim yapısı ile tanımlanan ulusüstü bir kuruluştur. Bu yapının işleyişini anlamak ve açıklamak için geliştirilen kuramsal çerçevelerden biri olan Çok Katmanlı Yönetişim (ÇKY) kuramı, AB'nin karmaşık karar alma süreçlerini analiz etmekte etkili bir araç sunmaktadır. Bu kuram AB bütünleşme sürecinde yerel, ulusal ve ulusüstü aktörlerin birlikte ve çoğu zaman birbirleriyle rekabet hâlinde politika üretmelerini temel bir yönetişim biçimi olarak ele almaktadır. Çok katmanlı yönetişim yapısının merkezinde yer alan konulardan biri de ikincillik ilkesidir. Birçok uluslararası kuruluşun ve ulus devletin yönetiminde etkin bir yere sahip olan ikincillik ilkesi, özellikle 1992 yılından bu yana, AB hukukunun genel bir ilkesi olmuş ve AB'nin işleyişinde önemli bir rol oynamıştır. Çok katmanlı ve katılımcı bir yönetişim yapısına sahip olan Avrupa Birliği'nde, karar alma ve politikalar üretme süreçlerinde yerel ve bölgesel yönetimlerin önemli bir rolü vardır. İkincillik ilkesine göre, AB merkezi yönetimi tarafından bir karar alınmadan önce, ilgili politikanın üye devletler veya daha alt idari birimler tarafından etkin bir biçimde yürütülüp yürütülemeyeceğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. İkincillik ilkesi AB'nin karar alma süreçlerinde temel bir ilke olarak yer almakta olup, merkezi yönetimlerin üye devletlerde yerel yönetimlerin işleyişine müdahil olmaması gerektiğini, sadece yerel ya da bölgesel düzeyde daha etkili bir şekilde çözüme kavuşturulabilecek konularda müdahale edebileceğini savunmaktadır. Bu ilke, AB içerisinde sadece yetki dağılımının teknik bir yönü değil, aynı zamanda AB'nin demokratik meşruiyeti, hesap verebilirliği ve etkinliği açısından da merkezi bir rol oynamaktadır. Bu çalışmada, ikincillik ilkesinin Avrupa Birliği'nin kurumsal yapısı içindeki yeri ve işlevi Çok Katmanlı Yönetişim Kuramı bağlamında incelenmiştir. Çalışma kapsamında özetle, çok katmanlı yönetişim yapısına sahip olan, yetki ve sorumluluğun birden fazla düzeydeki yönetim birimleri arasında paylaşıldığı Avrupa Birliği ve üye devletler üzerinde, 1991 yılında kabul edilen Maastricht Antlaşması ile AB'nin yasal temelinin bir parçası olan ikincillik ilkesinin oldukça etkili olduğu; ancak o zamandan bu yana AB Hukuku'ndaki en belirsiz ve tartışmalı kavramlardan birisi olduğu ve sürekli olarak çeşitli değişikliklere ve güncellemelere gereksinim duyduğu tespit edilmiştir. Ayırt edici özelliği egemenlik devrine dayanan AB'nin bütünleşme sürecinin ilerlemesi ve derinleşmesi ile birlikte üye devletlerin birçok alanda egemenliklerini merkezi yönetime devretmesi gerektiği, ancak bununla birlikte kendi egemenliklerini de korumak istedikleri görülmüştür. Bu noktada ikincillik ilkesinin üye ülkeler, AB vatandaşları ve merkezi yönetimi arasında güven konusunda bir köprü teşkil ettiği anlaşılmıştır. Sonuç olarak, çok katmanlı yönetişim yapısı içerisinde, ikincillik ilkesinin Avrupa Birliği içindeki demokratik meşruiyeti ve yönetişim etkinliğini artırma potansiyeline sahip olduğu ve AB'nin geleceğinde var olacağı görülmektedir. Ancak bu potansiyelin gerçekleşebilmesi, kurumsal reformlarla desteklenen daha şeffaf, katılımcı ve hesap verebilir bir yönetişim anlayışının benimsenmesi ile mümkün olabilecektir. Bu açıdan bakıldığında, ikincillik ilkesi, AB'nin gelecekteki yönetişim vizyonunun şekillenmesinde stratejik bir öneme sahiptir ve ilkenin AB üzerinde gelecekteki etkinliği ve rolü, ortaya konulacak yeni politikalar ve AB'nin gelecekteki kurumlar arası yapısı ile belirlenmiş olacaktır. Anahtar Kelimeler: Avrupa Birliği, Bütünleşme Süreci, Çok Katmanlı Yönetişim Kavramı, İkincillik İlkesi, Yerel ve Bölgesel Yönetimler.