Theses supervised by Doç. Dr. Ümit Kocasakal

20 theses · Galatasaray University

Master'sOpen AccessTR

Türk Ceza Muhakemesinde dijital verilerin delil değeri

Teknolojik gelişmelerin hukuk sistemlerine etkisi çerçevesinde dijital yöntemlerle elde edilen dijital verilerin ceza muhakemesi kapsamında delil olarak nasıl değerlendirilecekleri tartışmalı bir sorudur. Bu verilerin kolay değiştirilebilir yapıları ve aidiyetlerini saptama konusundaki sıkıntı sebebiyle mahkeme kararlarına tek başlarına esas alınmaları hakkaniyete aykırı sonuçlar doğurabilmektedir. Bu kapsamda söz konusu çalışma dijital verilerin ne olduğunu incelemekte olup bu tür verileri ceza muhakemesinin delil teorisi ile ilişkilendirmeye çalışmaktadır. Bu çerçevede dijital verilerin dijital delil olarak hazırlanıp sunulmaları ve değerlendirilmeleri incelenmektedir.

Bilgi güvenliğiDelilSayısal veri+2
Elif Gökşen
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2014
10
DoctorateOpen AccessTR

Türk Ceza Hukukunda müsadere

Müsadere, kökeni çok eskilere dayanan bir kurum olup tarihte siyasi ve hukuki amaçlarla kullanılmıştır. Arapça kökenli bir kelime olan "müsadere", sudûr kelimesinden türetilmiş olup, sadır olma, çıkma anlamına gelmektedir. Çeşitli sözlüklerde tarihi misyonu gözönünde bulundurularak ferman çıkarma, padişah emriyle birinin malına elkoyma olarak da açıklanmaktadır. Müsadere, zaman zaman sahibinin rızası olmadan bir malı zorla almak anlamına gelen "gasp" terimi ile aynı anlamda algılanmışsa da, müsaderenin çoğu zaman hukuki bir temele dayandığı görülmüştür. Müsadere terimi tarihte, bazı devlet büyüklerinin veya zenginlerin ecelleriyle ölmeleri veya suçlu bulunup idam edilmeleri sonucunda geride bıraktıkları mallarına, kimi zaman da sağlıklarında mevcut servetlerine devlet tarafından el konulması uygulamaları için kullanılmıştır. Müsadere usulü zaman zaman kötüye kullanılan, zulüm ve işkence aracı yapılan, hatta devletin malî kriz geçirdiği dönemlerde başvurulan bir gelir kaynağı olarak da tarihe geçmiştir. Batıda müsadere, genel olarak, ağır suçların cezalandırılmasında suçlunun mallarının zapt edilmesi, hükümdarların herhangi bir işe ve savaşa girişmesi halinde, zenginlerin malına el konması, ölüme mahkum olanların malları ile mirasçısı olmayanların mallarının alınması şeklinde modern hukuk kurallarının gelişimine kadar devam etmiştir. Hukukumuz bakımından güncel bir tanım yapmak gerekirse, müsaderenin, "bizatihi suç oluşturan eşya ile kanunda belirtildiği şekilde bir suçla ilgili olan eşya ve malvarlığının veya bunların karşılık değerlerinin ve varsa semerelerinin mahkeme kararı ile fail veya bazı hallerde üçüncü kişilerden alınarak devletin mülkiyetine geçirilmesini sonuçlayan bir ceza hukuku yaptırımı" olduğunu söyleyebiliriz. Mülkiyetin sonlandırılmasını sonuçlayan müsadere, koşulları ve hukuki niteliği bakımından sürekli değişiklik gösteren bir kurum olmuştur. Özellikle örgütlü suçlulukla mücadele amacıyla yenilenerek etkin bir araç haline getirilmiştir. Bu sonuca, "klasik müsadere" denilen "bir suçun işlenmesinde kullanılan eşyanın müsaderesi"nin, gerek kapsam olarak genişletilmesi gerekse uygulama kurallarının esnetilmesi suretiyle ulaşılmıştır. 1970'lerden itibaren karşılaştırmalı hukuk ve uluslararası mevzuatta bu konuda fazlaca değişiklik yapılmış ve ilerleme kaydedilmiştir. Bu değişiklikler arasında, suçtan elde edilen kazancın müsaderesi, xxi sözkonusu kazancın değerlendirilmesi suretiyle elde edilen ek malvarlığının müsaderesi ve bunların ele geçirilememesi halinde değeri kadar bir para tutarının müsaderesi (eşdeğer müsadere), kapsamı genişleten uygulamaların başında gelmektedir. Bunların yanı sıra, mahkumiyet koşulunun kaldırılarak müsaderenin güvenlik tedbiri olarak düzenlenmesi, suç kökenli malvarlığının üçüncü kişide bulunması halinde dahi müsadere edilebilmesi, kazancın brüt olarak hesaplanması şeklindeki uygulamalar ile müsaderenin uygulanma koşulları esnetilmektedir. Yine, failin malvarlığında bulunan bir kazancın suçtan elde edildiği anlaşılmakla birlikte, kaynağının ispatlanmasındaki güçlük nedeniyle pek çok hukuk düzeni birtakım kanuni karineler yaratarak ispat yükünü tersine çevirmektedir. Hatta ceza yargılamasının sıkı kurallarından kurtulmak için suçla bağlantılı malvarlığının özel hukuk yoluyla alınması uygulamalarına rastlanmaktadır. Tüm bu uygulamaların özgürlük - güvenlik ikileminde, özgürlük aleyhine gelişmeler olduğu görülmektedir. Şöyle ki, sanığın ispat yükünü yerine getirememesi halinde suç kökenli olduğu tam olarak ortaya konulamayan malvarlığının suçtan elde edildiği varsayımı ile müsaderesi genel müsadereye varabilecek sonuçlara yol açabilmektedir. Bu gelişmelerin temel insan hakları bakımından yaratabileceği sorunlar tezimizde etraflıca ortaya konulmaya çalışılmıştır. Ancak kısaca söylemek gerekirse, genel müsaderenin esas itibariyle bir yasağı ifade etmesi nedeniyle, müsadere dendiği zaman anlaşılması gereken özel müsadere olmalıdır. Öğretide artık genel müsadere - özel müsadere ayrımından vazgeçilip müsaderenin koşulları arasında "bir suçla bağlantılı olma" koşulunun açıklanması ile yetinilmesi temenni edilmektedir. Ne var ki, dünyadaki gelişmeler üstü kapalı olarak genel müsadere uygulamalarının habercisi niteliğindedir. Yabancı hukuklardaki pek çok gelişme aşağıda açıklanacağı gibi hukukumuzca da takip edilmiştir. Bununla birlikte haklar bakımından genel bir karşılaştırma yaptığımızda, mevzuatımızdaki gelişmenin daha temkinli ve temel haklar lehine olduğunu söyleyebiliriz. Ceza hukuku mevzuatında 2005 yılında yapılan değişiklikler kapsamında müsadere, TCK'nın genel hükümlerinin yer aldığı birinci kitabında 54 ve 55. maddelerinde iki ayrı başlık altında düzenlenmiştir. "Eşya müsaderesi" ni düzenleyen 54. maddeye göre; "(1) İyiniyetli üçüncü kişilere ait olmamak koşuluyla, kasıtlı bir suçun işlenmesinde kullanılan veya suçun işlenmesine tahsis edilen ya da suçtan meydana gelen eşyanın müsaderesine hükmolunur. Suçun işlenmesinde kullanılmak üzere hazırlanan eşya, kamu güvenliği, xxii kamu sağlığı veya genel ahlak açısından tehlikeli olması durumunda müsadere edilir. (2) Birinci fıkra kapsamına giren eşyanın, ortadan kaldırılması, elden çıkarılması, tüketilmesi veya müsaderesinin başka bir surette imkansız kılınması halinde; bu eşyanın değeri kadar para tutarının müsaderesine karar verilir. (3) Suçta kullanılan eşyanın müsadere edilmesinin işlenen suça nazaran daha ağır sonuçlar doğuracağı ve bu nedenle hakkaniyete aykırı olacağı anlaşıldığında, müsaderesine hükmedilmeyebilir. (4) Üretimi, bulundurulması, kullanılması, taşınması, alım ve satımı suç oluşturan eşya, müsadere edilir. (5) Bir şeyin sadece bazı kısımlarının müsaderesi gerektiğinde, tümüne zarar verilmeksizin bu kısmı ayırmak olanaklı ise, sadece bu kısmın müsaderesine karar verilir. (6) Birden fazla kişinin paydaş olduğu eşya ile ilgili olarak, sadece suça iştirak eden kişinin payının müsaderesine hükmolunur." "Kazanç müsaderesi" başlığıyla düzenlenen 55. maddeye göre ise, "(1) Suçun işlenmesi ile elde edilen veya suçun konusunu oluşturan ya da suçun işlenmesi için sağlanan maddi menfaatler ile bunların değerlendirilmesi veya dönüştürülmesi sonucu ortaya çıkan ekonomik kazançların müsaderesine karar verilir. Bu fıkra hükmüne göre müsadere kararı verilebilmesi için maddi menfaatin suçun mağduruna iade edilememesi gerekir. (2) Müsadere konusu eşya veya maddi menfaatlere elkonulamadığı veya bunların merciine teslim edilmediği hallerde, bunların karşılığını oluşturan değerlerin müsaderesine hükmedilir. (3) (Ek: 26/6/2009-5918/2 md.) Bu madde kapsamına giren eşyanın müsadere edilebilmesi için, eşyayı sonradan iktisap eden kişinin 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun iyiniyetin korunmasına ilişkin hükümlerinden yararlanamıyor olması gerekir." 5237 sayılı TCK'da tüzel kişiler bakımından güvenlik tedbiri sorumluluğu öngörülmüş ve tüzel kişiler bakımından müsadere 60. maddede düzenlenmiştir. Genel hükümler içinde müsadereye ilişkin diğer düzenlemeler, sanığın ve hükümlünün ölümü halinde müsadereyi düzenleyen 64. madde, af halinde müsadereye ilişkin 65. madde, müsaderede zamanaşımına ilişkin 70. madde, davanın veya cezanın düşmesinin müsadereye etkisini öngören 74. madde ile ön ödeme halinde müsaderenin uygulanmasına engel bulunmadığını öngören 75. maddelerdir. Diğer yasalarda yer alan müsadereye ilişkin hükümlerle ilgili olarak 5728 sayılı yasa ile TCK'nın 54. ve 55. maddesine yollama yapılmıştır. Böylelikle, genel hükümler kısmında sağlanmaya çalışılan birliğe, müsadere alanında da uyulmuştur. xxiii Kanunkoyucu müsadereyi suçun işlenmesini engelleyen bir araç olarak görmüş olup; müsadereye hükmetmek için bir ceza yaptırımı uygulamanın zorunlu olmadığı gerekçesiyle güvenlik tedbiri olarak düzenlemiştir. Bununla birlikte, konu öğretide tartışmalıdır. Sözkonusu hükümler incelendiğinde böylesi tekçi bir yaklaşımın yerinde olmadığı, kanunda hukuki nitelikleri birbirinden farklı hükümler bulunduğu anlaşılmaktadır. Şöyle ki, eşya müsaderesi kapsamındaki "suçta kullanılan, suça tahsis edilen ve suçtan meydana gelen eşya"nın müsaderesi (TCK m.54/1, 1.cümle) esas itibariyle norma tepki olup ceza niteliğindedir. Zira, kanunda eşyanın tehlikeliliğine dair bir açıklık bulunmamakta olup uygulamada suçta kullanılmasına karşın tehlikeli olmayan eşya da müsadere edilmektedir. Nitekim, orantılılık ilkesi bakımından da tehlikelilik esas alınmamış olup (TCK m. 54/3), eşya müsaderesi sadece faile veya yardım edene ait eşya bakımından ve ancak kasıtlı suçlarda mümkün kılınmıştır. Bu nedenle de kanaatimizce bu tür eşyanın müsaderesi tıpkı eskiden olduğu gibi mahkumiyetin bir sonucu olarak düzenlenmelidir. Eşya müsaderesi kapsamında düzenlenen "konusu suç oluşturan eşya"nın müsaderesi (TCK m.54/4) ise, eskiden olduğu gibi bir güvenlik tedbiri niteliğinde düzenlenmiştir. Aidiyet ve mahkumiyet koşulları aranmaksızın müsadere uygulanır. Aşağıda ayrıca açıklanacağı gibi "suçun işlenmesinde kullanılmak üzere hazırlan tehlikeli eşya"nın müsaderesi ise "kolluk tedbiri benzeri" bir niteliktedir. Zira, gerekçeye göre suçun icrasına başlanmasa dahi uygulanması öngörülmektedir. Kazanç müsaderesi ise; esasında karma nitelikli bir yapıdadır. Kazanç müsaderesinde suç işleyen failin suçun işlenmesinden elde ettiği kazancın, maddi menfaatlerin, suçun konusunun farklı menfaatlere dönüştürülse dahi bunlara el konulacağı, failin yanına kar kalmayacağı mesajı verilerek kazanç müsaderesinin önleme fonksiyonu gördüğü söylenebilecektir. Fail suç işleyerek toplumsal eşitliği kendi yararına bozmuştur. Malvarlığını haksız kazanç sağlayarak artırmıştır. Bu haksız kazancın alınması toplumda haksız kazanç sağlayabilme arzusunun önüne geçecek ve genel önleme sağlanmış olacaktır. Bu özelliğinden dolayı kazanç müsaderesi cezaya yaklaşmaktadır. Ancak ceza niteliğindeki bir yaptırıma, bir kimsenin mahkûmiyeti olmadan başvurulamayacağı da açıktır. Kaldı ki, kazanç müsaderesi ile failin elde ettiği gayri meşru kazancı başka suçların finansmanı için kullanması da engellenmek istenmektedir. Bu itibarla gayrimeşru kazancın failin elinde kalması tehlikesi de giderilmiş olacağından bu yönüyle özel önlemeye de hizmet ettiği söylenmelidir. xxiv Eşyanın veya malvarlığının bizzat kendisinin müsadere edilememesi halinde eşdeğerinde bir meblağın müsaderesi ise cezai nitelikte bir müsaderedir. Görüldüğü gibi kanunkoyucu, esasında farklı nitelikte olan müsadere hükümlerini, bunların içinde ceza niteliği olanların da olduğunu gözardı ederek "güvenlik tedbiri" başlığı altında düzenlemiştir. Söz konusu tekçi yaklaşım, hem kanun yapma tekniği hem de kurumun amacı ve özü itibariyle isabetli olmamıştır. Zira böylesi bir sınıflandırma uygulamada, müsaderenin yaratacağı hukuki sonuçlar ile diğer hukuk kuralları ile ilişkisi bakımından tekdüze yorumlara neden olabilecektir. Sonuç olarak, hukukumuzdaki müsadere düzenlemesinin çağdaş standartlara uygun olduğunu belirtmeliyiz. Hatta yabancı hukuklara göre temel haklar bakımından daha koruyucu bir ceza politikası izlenmiştir. Bununla birlikte, gerek mevzuattan gerekse uygulamadan kaynaklanan problemler bulunmaktadır. Çalışmamızda bunlara yönelik çözüm önerilerine yer verilmektedir.

Ceza hukukuMüsadereTürk ceza hukuku
Mualla Buket Soygüt Arslan
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Terörizmin propagandası suçu

Çalışmamızın amacı terörizmin propaganda suçunun karşılaştırmalı hukuk, uluslararası hukuk ve Türk hukukunda incelenmesidir. Çalışmamızın ilk bölümünde terörizm ve propaganda kavramları açıklanmış, daha sonra ulusal ve uluslararası düzenlemelerde terörizmin propagandası suçu incelenerek bu suç ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirilmiştir. Çalışmamızın ikinci bölümünde Türk hukukunda terörizmin propagandası suçu, suçun tarihsel gelişimi, Terörle Mücadele Kanununun genel yapısı ve suç genel teorisi çerçevesinde analiz edilmiştir.

Karşılaştırmalı hukukPropagandaSuç+5
Can Çelik
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Adil yargılanma hakkı kapsamında gizli tanıklık

Ceza muhakemesinde maddi gerçeğin açığa çıkarılmasında önemli bir delil olan tanık beyanının elde edilmesinin engellenmesi amacıyla sanık ve yakınları tarafından çeşitli sindirme yöntemlerine başvurulabilmekte, bu suretle tanıkların ve yakınlarının yaşam hakları, vücut bütünlükleri tehlike altına girebilmektedir. Tanıkların sindirilmesi yöntemlerine karşı tanıkların ve yakınlarının korunması amacıyla devletler tanık koruma tedbirleri geliştirmiştir. Bu tedbirlerden oluşan gizli tanıklık ise Türk hukukunda mevzuatta tanımlanmamış olup, uygulamada tanık olarak dinlenen kişinin muhakemeye katılması sırasında kim olduğunun gizlenmesine yönelik muhakeme tedbirlerini içeren bir üst kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Gizli tanıklık kapsamındaki tedbirlerin uygulanması ile birlikte ceza muhakemesinde tanıkların dinlenmesi usulüne istisna getirilmesi, ispata hakim ilkelere ve dolayısıyla adil yargılanma hakkına doğrudan etki etmektedir. Çalışmada gizli tanıklığın gerek başvuru koşulları, gerek uygulanma usulü gerekse gizli tanık beyanının delil olarak değerlendirilmesi yönünden adil yargılanma hakkına getirdiği sınırlandırmaların ortaya konularak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

Adil yargılamaAdil yargılanmaCeza muhakemesi hukuku+6
Melike Ezgi Yetimoğlu
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu ve farklı hukuk dallarına etkisi

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, Türk hukukuna ilk olarak 2005 tarihinde Çocuk Koruma Kanunu'nda çocuklara özgü olarak girmiş; 2006 yılında Ceza Muhakemesi Kanunu'nda yapılan değişiklik sonucunda yetişkinler hakkında da uygulanabilir hale gelmiştir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, yeni tarihli bir kurum olmasına rağmen çok sık uygulanmakta ve uygulamasına ilişkin doktrin ve yargı kararlarında tartışmalar sürmektedir. Bu çalışmada hukuk sisteminin bir bütün olduğu düşüncesiyle, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun ceza hukuku ve diğer hukuk dallarının içinde bulunduğu hukuk sistemi içindeki konumu, uygulanması ve etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın sonunda kurumun mevcut halinin Türk hukuk sistemiyle, özellikle ceza hukuku ve ceza hukuku dışındaki kurumlarla bütünleşmediği; insan hakları ve ceza muhakemesi hukukunun temel ilkeleri, kişiselleştirme ve onarıcı adalet anlayışıyla ulaşılmak istenen amaçla bağdaşmadığı ortaya konmaktadır.

Hükmün açıklanmasının ertelenmesiTürk Hukuku
Cihan Yüzbaşıoğlu
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Hileli ve taksirli iflas suçları (TCK. m. 161 ve m. 162)

Günümüzde toplumsal hayatın en önemli unsurlarından birisi kuşkusuz ekonomik faaliyetlerdir. Ekonomik hayat içinde aslolan ekonomik faaliyetlerin devamı olsa da, bu faaliyetler farklı gerekçelerle sona erebilir. Bunlardan biri de iflastır. İflas ticari hayatın bir gerçeğidir. İflas etmek kendi başına bir suç oluşturmamakta fakat kusura ya da hileye dayanması durumunda ceza hukukuyla karşılanmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m. 161'de hileli iflası, m. 162'de ise taksirli iflası suç olarak düzenlemiştir. Hileli iflas ile taksirli iflas suçları, alacaklıların alacak haklarını zarara uğratan ya da zarara uğratma tehlikesine sebep olan suçlardır. Bunun yanı sıra, söz konusu suçlar ekonomi düzenine ve kredi emniyetine zarar verdiği için ekonomik suç olarak değerlendirilmektedir. Türk Ceza Kanunu m. 161'e göre malvarlığını eksiltmeye yönelik hileli tasarruflarda bulunan kişi, bu hileli tasarruflardan önce veya sonra iflasa karar verilmiş olması halinde cezalandırılır. Türk Ceza Kanunu m. 162'ye göre ise tacir olmanın gerekli kıldığı dikkat ve özenin gösterilmemesi dolayısıyla iflasa sebebiyet veren kişi, iflasa karar verilmiş olması halinde cezalandırılır. Bu bakımdan hileli iflas ile taksirli iflas suçları açısından iflasa karar verilmiş olması objektif cezalandırılabilme şartı niteliği taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: İflas, hileli iflas, taksirli iflas, müflis, ekonomik suç.

Ekonomik suçlarHileHileli işlemler+7
Mehmet Gürler
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Edimin ifasına fesat karıştırma suçu

Edimin ifasına fesat karıştırma suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun özel hükümleri içeren ikinci kitabının "Topluma Karşı Suçlar" başlıklı üçüncü kısmının "Ekonomi, Sanayi ve Ticarete İlişkin Suçlar" başlıklı dokuzuncu bölümünde düzenlenmektedir. Düzenlendiği bölüm itibariyle edimin ifasına fesat karıştırma suçu ekonomik suç özelliği göstermektedir. 236. maddenin ikinci fıkrasında edimin ifasına fesat karıştırma olarak kabul edilen fiiller, hileli hareketlerle niteliği belirtilen maldan başka bir malın teslim veya kabul edilmesi, belirtilen miktardan eksik malın teslim veya kabul edilmesi, edimin belirtilen sürede ifa edilmemesine rağmen süresinde ifa edilmiş gibi kabul edilmesi, yapım ihalelerinde eserin veya malzemenin belirtilen koşul, miktar veya niteliğe uygun olmamasına rağmen kabul edilmesi ve hizmet niteliğindeki edimin nitelik veya nicelik açısından uygun olmamasına rağmen kabul edilmesi olarak sayılmaktadır. Maddenin üçüncü fıkrasında ise edimin ifasına fesat karıştıran kamu görevlileri için bir gerçek içtima hükmü getirilmekte ve bu fiilleri dolayısıyla menfaat temin eden kişilerin ayrıca ilgili suç hükmüne göre cezalandırılacakları öngörülmektedir.

Borçlar hukukuKanunlar 5237 sayılıKanunlar+4
Didar Özdemir
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

İntihara yönlendirme (TCK md. 84)

Eski Yunan'dan bu yana felsefî tartışmalara konu olan; psikoloji, tıp ve sosyoloji başta olmak üzere pek çok bilim dalının ortak çalışma sahasını oluşturan intihar, hukuk disiplini bakımından da, şüphesiz, önem arz eden bir vakıadır. Günümüz Türk hukuk düzeninde, "intihar" ve "intihara teşebbüs" fiilleri cezalandırmaya konu fiiller olmamakla birlikte, başkalarının intiharı yahut intihar öncesi davranışları ile ilişkili birtakım fiiller suç kabul edilmiştir. Söz konusu fiillerin incelendiği bu çalışmada, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 84'üncü maddesi etraflıca ele alınmakta; konuya ilişkin kapsamlı bir analiz ortaya konmaya çalışılmaktadır.

Kanunlar 5237 sayılıTürk Ceza KanunuTürk ceza hukuku+2
Özgün Özyüksel
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'de 5607 Sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu çerçevesinde kaçakçılık suçları ve kabahatleri

Türkiye'de işlenen suçların önemli bir kısmı Kaçakçılıktan kaynaklanmaktadır.kaçakçılık asırlardır süre gelen olgudur.2003 yılında değişen 1918 sayılı Kanunun yerine gelen 4926 sayılı kanun bu suçlar bakımından 1918 sayılı kanununa göre pek çok yenilikler getirmiştir.Ancak bu kanunun hemen ardından yeni ceza kanunu,ceza muhakemesi kanunu ve kabahatler kanunu karşısında yasa koyucu bu kanunun değişmesi gerekliliğini öngörmüş yeni 5607 sayılı yasayı çıkarmıştır.Bu yasanın mantalitesi 4926 sayılı yasadan farklıdır.Ekonomik suça ekonomik ceza ilkesi terk edilmiş,hapis cezası istisnai değil,bütün kaçakçılık suçları için öngörülmüştür.kaçakçılık kabahatleri için ise idari para cezası öngörülmüştür.Bunun dışında yasada yeni ceza kanunu ve kabahatler kanunu ile çelişen hükümlerde bulunmaktadır.

KaçakçılıkKaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun
Çağatay Çınar
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
10
Master'sOpen AccessTR

Sermaye piyasasında içeriden öğrenenlerin ticareti suçu

Dünya ekonomisindeki ve teknolojisindeki gelişmeye paralel olarak Sermaye Piyasalarında ve ticari hayatta ekonomik suçların işlenmesinde büyük artışlar görülmüştür. Bu çalışmada inceleyeceğimiz içeriden öğrenenlerin ticareti suçu da, sermaye piyasalarında işlem gören menkul değerlerin değerini etkileyebilecek bilgilerin yasal olmayan yollarla kullanılması ve buradan haksız kazanç elde edilmesidir. Ülkemizde 1992 yılında düzenlenen bu suç tipi tam olarak tespit edilememekte ve tespit edilenler için ise caydırıcı nitelikli cezalar bulunmamaktadır. Söz konusu bu çalışma, içeriden öğrenenlerin ticareti suçunun unsurlarını ayrıntılı bir şekilde açıklayarak, SerPK taslağı ve yabancı hukuk düzenlemeleri ile karşılaştırmayı amaçlamaktadır.

Ekonomik suçlarSermaye Piyasası KanunuSermaye piyasası+1
Bedriye Dilara Temizsoy
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Marka suçları

Bu çalışma, uzun yıllardan beri tartışılmakta olan ve özellikle son yıllarda giderek daha çok önem verilen marka hakkına ilişkin `marka suçları'nı açıklamak üzere hazırlandı. Çalışmada kısaca markanın tarihçesi, tanımı ve unsurlarına değinilirken, daha detaylı bir şekilde marka suçlarının Türk Hukuk Sistemindeki düzenleniş biçimleri ele alındı. Uluslar arası düzenlemelere de yer verilen tez çalışmasında, 1965 yılında kabul edilen mülga 551 sayılı Markalar Kanunu ile halen taslak mahiyette bulunan Markalar Kanunu Tasarısı Taslağı'nın marka suçlarına ilişkin düzenlemeleri de güncel yasal metinler ile karşılaştırıldı. Mevcut düzenlemelerdeki eksiklikler ile çözüm yollarına da yer verildi.

Ceza hukukuFikri ve sınai mülkiyet haklarıHukuk+2
Gamze Bağcı
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa Birliği sürecinde Askeri Ceza Yargısı

Askeri ceza yargısının varlığının sebebi silahlı kuvvetlerin varlığıdır. Askeri ceza yargısı, askeri ceza hukuku ile birlikte içinde bulunulan dönemin gereklerine göre şekillenmiştir. 22.05.1930 tarih ve 1631 sayılı Askeri Mahkeme Usul Kanunu ile Türk Hukukunda başlayan askeri ceza yargısı alanındaki düzenlemeler; 1961 Anayasası ile yetersiz kalınca 25 Ekim 1963 tarihinde 353 Sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu kabul edilmiştir. Askeri Ceza Yargısı, 1982 Anayasası döneminde de muhtelif değişikliklere uğramıştır. Askeri ceza yargısı; sivillerin askeri mahkemelerde yargılanması, mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı gibi konularda eleştirilmiştir. AİHS'nin 6'ncı maddesi gereği ?Adil Yargılanma? kapsamında Türk Ceza Yargı sisteminde yapılan değişiklikler; etkilerini, Askeri Ceza Yargısında da göstermiştir. Bu konuda 5530 sayılı Kanun ile 353 sayılı Kanunda yapılan değişiklikler; eleştirilen konularda, ihtiyaç duyulan düzenlemelerin hayata geçirilmesine imkan sağlamıştır.

Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu
Çetin Kartal
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Marka suçları

Artan ve hızla değişen ticari ilişkilere ayak uydurulması ve ülkemizin Avrupa Birliği'ne adaylık sürecinde üstlendiği yükümlülüklerin yerine getirilmesi noktasında sınai mülkiyet haklarının ve özellikle de ifade ettikleri yüksek ekonomik değer sebebiyle markaların korunması, önemi gittikçe artmakta olan bir husustur.Marka haklarına ilişkin ihlallerin boyutları ve nitelikleri dikkate alındığında sadece özel hukuk araçlarıyla sağlanan korumanın yetersiz kaldığı ve bu alanın aynı zamanda ceza normları ile korunmasının zorunlu hale geldiği görülmektedir.Türkiye, iç hukuk mevzuatını, Avrupa Birliği Mevzuatı ile uyumlu hale getirme yükümünü üstlenmiş olmakla beraber, bu doğrultuda sınai mülkiyet haklarının korunması amacıyla yapılan düzenlemeler, Birlik tarafından amaçlanan standartlara ulaşmayı başaramamış ve kanun yerine kanun hükmünde kararnameler yolu ile belirlenen koruma rejimi tartışmaları da beraberinde getirmiştir.Bu çalışmanın konusu olan marka suçlarına ilişkin 61/A maddesi düzenlemesi, 556 sayılı Markaların Korunmasına İlişkin Kanun Hükmünde Kararname ilk yürürlüğe girdiğinde unutulmuş, birkaç ay sonra 4128 sayılı kanun vasıtası ile KHK'ya eklenmiştir. Böylelikle suçlara ilişkin düzenlemenin, kanunla yapılmış olmasına rağmen, KHK içerisinde yer alması ve suçu belirleyen hareketlerin KHK hükümlerine atıf yapılmak suretiyle düzenlenmiş olması, ceza hukukuna ilişkin temel ilkelerin ihlal edilip edilmediği noktasında uygulamacılar ve akademisyenler nezdinde pek çok tartışmaya kaynaklık etmiştir.1995'ten beri süregelen bu tartışmalar, Anayasa Mahkemesi'nin 3 Ocak 2008 tarihli iptal kararı ve 28 Ocak 2009 tarih ve 5833 sayılı kanun ile yapılan yeni düzenleme sonrasında yeni bir boyut kazanmıştır.İki bölümden oluşan çalışmamızın birinci bölümünde, sınai mülkiyet haklarına, marka kavramına ve marka hakkına ilişkin genel bilgi verilmiş ve ülkemizde marka korumasına ilişkin rejim ve bu rejime kaynak teşkil eden uluslar arası sözleşmeler mevcut değişiklikler çerçevesinde açıklanarak incelenmiştir.İkinci bölümde ise 5833 sayılı kanunla değişik 61A maddesinde yer alan yeni suç tiplerine yer verilmiş ve marka suçlarına ilişkin güncel koruma rejimi ceza hukuku tekniği içerisinde incelenmeye çalışılmıştır.

Fikri ve sınai mülkiyet haklarıMarkaMarka hakkı+2
Nebile Pelin Mantı
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
11
Master'sOpen AccessTR

5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nda düzenlenen manevi, mali veya bağlantılı haklara tecavüz suçları

Toplumların ilerlemelerinde telif haklarının korunması, eser sahibi ve bağlantılı hak sahiplerinin hak ve yetkilerinin etkin bir şekilde kullanılması büyük önem arz etmektedir. Bugüne kadar Türkiye'de telif haklarının korunması özel hukuk bağlamında bir çok yazar tarafından ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Bununla beraber, eser sahibi ve bağlantılı hak sahiplerinin manevi,mali ve bağlantılı haklarının cezai korunması konusunda görece çok az sayıda çalışma yapılmıştır. Bu çalışma ile, manevi, mali ve bağlantılı haklarının Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nda yer alan ve ?manevi, mali veya bağlantılı haklara tecavüz? başlığını taşıyan 71'inci maddesi uyarınca cezai korunmasının özelliklerinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Bu bağlamda, fikir ve sanat eserlerinin cezai korunması bakımından önem arz eden temel kavramlar ve fikir ve sanat eserlerinin korunmasına ilişkin tarihsel gelişim ana hatlarıyla irdelenmiş, bu alandaki uluslararası başlıca düzenlemeler ile yabancı hukuklardaki benzer düzenlemeler üzerinde durulmuştur. Ardından, Kanunda yer alan manevi, mali ve bağlantılı haklara tecavüz suçları teker teker incelenmiştir.

Ceza hukukuFikir ve Sanat Eserleri KanunuFikri ve sınai mülkiyet hakları+1
Dudu Duygu Tellioğlu
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu

Demokrasi ile idare olunan cumhurî rejimlerde, kimsenin sahip olduğu makam itibarıyla kanunların üzerinde bir yer işgal etmesi mümkün olmadığı gibi, icrai tesir doğurabilecek nitelikte yetkilerle donatılmış bulunanların da bu yetkilerin kullanımından dolayı sorumsuz olmaları kabul edilemez. Bu itibarla, muasır demokrasilerde, kamu yetkilerini kullananlar ile kamu arasındaki rabıta, genel olarak özel hukuka ilişkin sorumluluk, cezai sorumluluk ve siyasi sorumluluk biçiminde gruplara ayrılabilecek olan, yetki zilyedlerinin sorumluluk rejimleri üzerinden tesis edilmektedir. Cezai sorumluluk, basitçe, suç işlenmesi ile ortaya çıkar ve adli yargı kolunun ceza mahkemeleri önünde yargılanma ile gerçekleştirilir. 1982 Anayasası örneğinde görüldüğü gibi, cumhurbaşkanının sorumluluk rejiminin bütünüyle ve açıkça öngörülmüş bulunmadığı anayasal düzenlerde cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu konusunda özellik arz eden husus ise, cezai sorumluluğun, sorumluluğu taşıyan öznenin kimliği itibariyle siyasi sorumluluk ile iç içe geçmiş olma ihtimalidir. Bu durumda, söz konusu anayasal boşluğun ve/veya anayasal düzenlemelerde yer alan muğlak kavramların cezai sorumluluğun siyasi sorumluluktan ayırt edilmesini güçleştirmesi ve mevzubahis durumun cumhurbaşkanının sorumsuzluğu paradoksuna yol açması mümkündür. Anılan sebeplerle, cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu meselesi, bahusus 1982 Anayasası gibi konu hakkında bir anayasal boşluğun bulunduğu anayasal nizamlarda, cezai sorumluluğun siyasi sorumluluktan tefrik edilmesi esasına dayanan kapsamlı incelemeleri gerekli kılar.

Anayasa 1982AnayasaAnayasa hukuku+6
Osman Serkan Gülfidan
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

İnsan ticareti suçu

Bu çalışma, kökeni 19. yüzyıl başlarına kadar dayanmasına rağmen, son on beş ? yirmi yılda kayda değer bir artış ve yayılma göstererek bugün dünyada küresel boyutta bir tehdit olarak algılanan, kişileri bir ticari ilişkinin konusu haline getirmek suretiyle insan onurunun çiğnenmesine ve aynı zamanda önemli insan hakları ihlallerine neden olan insan ticareti suçunu konu almaktadır. Gün geçtikçe yeni biçimler alan ve özellikle organize suç örgütlerinin gelir kaynakları arasında önemli bir yer edinen bu faaliyet, uluslararası toplumun dikkatini giderek daha fazla çekmekte ve suçla mücadele açısından, ulusal düzeydeki çalışmaların yanı sıra yoğun bir uluslararası çaba ortaya konulmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde, konunun, yaygın biçimde kölelik olgusuyla ilişkilendirilen tarihsel gelişimi ele alınmış, kriminolojik özellikleri ortaya konulmuş ve uluslararası çabalar ile kaynak, geçilen ve hedef ülkelerdeki durumu yansıtmak amacıyla insan ticareti suçuyla ilgili ulusal mevzuatlara yer verilmiştir. İkinci bölüm ise, Türk hukukunda, insan ticareti suçu ile ilgili düzenlemelere ve yargısal içtihatlara ayrılmıştır.

Ceza hukukuKölelikTürk ceza hukuku+2
Gülşah Kurt Yücekul
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2011
10
Master'sOpen AccessTR

Türk Hukukunda ayrımcılık suçu: TCK 122. madde

Bu çalışma, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Ceza Hukukumuzda yerini bulan ayrımcılık suçunu ve bu suçun yapısını incelemektedir. Ayrımcılık kavramı ve ayrımcılıkla mücadeleye dair çabalar, tarihi gelişim süreci içinde belli aşamalar kaydetmiştir. Bu çalışmamızda ayrımcılık kavramının tanımı, tarihi gelişimi ve türlerine de yer verilmiştir. Ayrımcılık insanın sosyal yaşantısının var olduğu her yerde karşımıza çıkabilecek bir kavramdır. Birbirlerine tıpa tıp benzerlikler ile birlikte yaşayan toplumlar içerisinde dahi ayrımcılığın yaşanması mukadderdir. Günümüzde iletişim ve ulaşım imkanlarının geldiği boyut adeta sınır kavramını tanımamaktadır. Artık uzak kavramının zihinde yarattığı mesafe algısı eskisinden kat be kat daha uzundur. Dünya üzerinde uzak denebilecek mesafe kalmamıştır. Yüzyıllar boyu insanoğlu birbirinden habersiz ve doğal olarak birbirinden farklılaşarak yaşamıştır. Bir noktadan sonra aynı potada erir yani küreselleşir bir şekilde iç içe geçmeye başlayan insanoğlu için farklılıklar, her zaman bir zenginlik veya çeşitlilik olarak görülmemiştir. Ekonomik ve sınai kalkınma belli cazibe merkezleri yaratmıştır. İnsanlar tarım ekonomisinden ayrılarak kentlere göç etmeye başlamıştır. Öncesinde ortak kültüre, dine, mezhebe ve arttırılabilecek başkaca sebeplere dayalı oluşturulan toplumlar ekonomik merkezli hale gelmiştir. Kadınlar erkekler kadar sosyal hayatta söz sahibi olmaya başlamış, iş gücüne katılmıştır. Yine sanayi devrimi sonrası ve modernitenin etkisi ile kadınların sosyal yaşantıya, eskisinden daha fazla katılımı ve işgücü piyasasında yer edinmesi de cinsiyet ayrımından kaynaklı çatışmaların eskisinden daha fazla yaşanmasına neden olmuştur. İşgücü sektörüne katılımı ile kadının gelenekselleşen rolü ile iş piyasasındaki rolü arasında çatışma yaşanmaya başlamıştır. Erkek egemen dünyanın kadına biçtiği rollerle birlikte iş piyasasına girerek bir takım roller üstlenmesi kadının ev ve iş yaşamı arasında bir tenakuza da sebep olmuştur. Bu şartlar altında kadının iş yaşamında ayrımcılığa tabi tutulması veya kendi fizyolojisine göre zor işlerde çalıştırılması kadının geleneksel rolü ile iş piyasasındaki rolleri arasındaki tenakuzu, geleneksellikle modernlik arasındaki çatışmayı daha da derinleştirmiştir. Bu bakımdan kadının iş piyasasında eşit haklara sahip bir birey olarak yer edinmesi süreci sancılı olmuş ve hala tam anlamıyla bir kadın erkek eşitliği sosyal yaşantıda sağlanmış değildir. Toplumların bir arada barış içinde yaşamalarının tek yolu eşitliği sağlamak olarak telakki edilmektedir. Dahası ülkeler arası ekonomik, siyasi, diplomatik ve başkaca ilişkilerin uyumlu bir şekilde sürdürülebilmesi için ayrımcı uygulama ve düzenlemelere son verilmesi mecburidir. Eşitlik ilkesi, Fransız Devrimi ile birlikte ulusal anayasalar içerisinde bir temel ilke olarak yerini almaya başlamıştır. Bu anayasalar devlete bir yükümlülük olarak ayrımcılık yapmamayı dikte etmektedir. Son yüzyıl içerisinde ayrımcılık kavramı ulusalüstü metinlerde de kendine sıkça yer edinmiştir. Kavramın doğası gereği ulusalüstü insan hakları belgelerinin ayrımcılığı yasaklaması ve imzacı devletlere bunu bir yükümlülük olarak yüklemesi beklenmektedir. Oysa ki ayrımcılık yasağını ihtiva eden çok farklı alanlarda çok farklı türde ulusal üstü insan hakları belgeleri mevcuttur. Bu ulusalüstü belgelerin başında Birleşmiş Milletler nezdinde hazırlanmış belgeler gelmektedir. Ayrımcı uygulamalarla mücadele ve ayrımcılığa uğrayan ya da uğraması muhtemel risk gruplarının korunması çabaları İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan yeni Dünya ve Birleşmiş Milletler sisteminin kurulmasıyla başlamıştır. Birleşmiş Milletler sistemini kuran ideallerden biri de her türlü ayrımcılığın önüne geçmektir. Birleşmiş Milletler Antlaşması ayrımcılıkla mücadeleyi Birleşmiş Milletler?in amaçlarından biri olarak göstermektedir. Birleşmiş Milletler nezdinde oluşturulan ve ayrımcılık kavramı açısından önemi haiz Evrensel Bildirge?ye, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Bildirge ve onu takip eden Sözleşme?ye, Din veya İnanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlük ve Ayrımcılığın Kaldırılması Bildirgesi ve Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi?ne bu çalışmamızda ayrıntılı olarak yer verilmiştir. Ayrımcılık suçunu düzenleyen Türk Ceza Kanunu 122. Madde ayrımcılık sebeplerini ?ve benzeri sebeplerle? diyerek saymaktadır. Bu ifade bu sebeplerin sınırlı olmadığı yorumunu yapmaya müsaittir. Ne var ki bir ceza normu için bu ifade son derece tartışmalıdır. Ayrımcılık karşıtı düzenlemelerle ilgili en önemli kaynaklardan biri de Anayasa 90. Madde uyarınca iç hukukun bir parçası olan ulusalüstü sözleşmelerdir. Bu bakımdan Türkiye?nin de taraf olduğu Avrupa bölgesel düzenlemeleri de bu çalışmamızda yer almıştır. Avrupa Konseyi tarafından oluşturulmuş ayrımcılık karşıtı düzenlemeler içeren metinlerin başında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gelmektedir. Sözleşme 14. Maddesi ile ayrımcılığı yasaklamaktadır. 14. Madde ayrımcılığı sözleşmenin düzenlediği hakların kullandırılması bakımından yasaklarken sözleşmeye Ek 12 No?lu Protokol iç hukukta tanınan haklar bakımından da ayrımcılığı yasaklamaktadır. Böylelikle Ek Protokol, 14. Maddenin kapsamını genişletmiştir. Çalışmamızda yer verdiğimiz bir diğer Avrupa Konseyi belgesi Avrupa Sosyal Şartıdır. Şartın ve bu şartın kapsamını genişleten Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı?nın ayrımcılık karşıtı düzenlemeleri ayrıntılı olarak inceleme konusu yapılmıştır. Ayrımcılık sebeplerinin tarihi süreç içerisindeki artışı ve akla bile gelemeyecek sebeplerle ayrımcılık yapılabilmesi ihtimali sebebiyle bütün sebepleri net bir şekilde saymak ve bu sayıyı sınırlamanın imkansız olduğu kanaatindeyiz. Bununla beraber Türk Ceza Kanunu 122. Maddenin dile getirmediği ama en geniş listeye sahip Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 14. Maddenin ayrımcılık sebepleri arasında saydığı ?ulusal veya sosyal köken? ve ?ulusal bir azınlığa mensubiyet? ayrımcılık sebeplerine de bu çalışmamızda aydınlatıcı olabileceği düşüncesiyle yer verilmiştir. Türkiye Avrupa Birliği üyeliğine aday ülke statüsündedir. Adaylıktan üyeliğe geçiş bir müzakere süreci sonunda gerçekleşmektedir. Türkiye şu an müzakerelere devam etmektedir. Müzakere sürecinde gündeme gelecek konulardan biri de ayrımcılık yasağıdır. Avrupa Birliği organlarının ayrımcılık yasağını ihtiva eden pek çok direktifleri mevcuttur. Üye ülkelerin bu direktifleri iç hukuklarına uyarlaması gerekmektedir. Ülkemiz üyelik müzakereleri sürecinde bu direktiflerde belirlenen standartları iç hukukuna uyarlayacaktır. Bu direktiflere çalışmamızda yer verilmiştir. Ayrımcılık yasağı Avrupa Birliği Hukuku?nda ekonomik içeriklidir. Bunda Avrupa Birliği?nin her şeyden evvel bir ekonomik oluşum olmasının etkisi büyüktür. Ulusal mevzuatımız da ayrımcılık yasağına ve onun içeriğini belirleyen eşitlik ilkesine pek çok metinde yer vermiştir. Bunların başında Anayasa?nın 10. Maddesi gelmektedir. Anayasa 10. Madde kanun önünde eşitliği temel bir anayasal ilke olarak belirlemiştir. 10. Maddede yer alan kanun önünde eşitlik ilkesinin kapsamı sonradan yürürlüğe giren anayasa değişiklikleri ile genişletilmiştir. Bunlar yanında pozitif ayrımcılık içeriğine sahip pek çok politika sonradan anayasal temele oturtulmuştur. Eşitlik ilkesinden ne anlaşılması gerektiği konusunda Anayasa Mahkemesi içtihatları önemlidir. Anayasa Mahkemesi?nin eşitlik ilkesi ile ilgili yorumları bu ilkenin içeriğini doldurmaktaki en önemli argümandır. Anayasa dışında Türk Medeni Kanunu, İş Kanunu ve Türk Ceza Kanunu da eşitlikçi hükümler içererek ayrımcılığı yasaklayan temel kanunlardır. Anayasa 10. Maddenin incelenmesi yanında bu temel kanunlardaki eşitlikçi düzenlemeler de ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Ayrımcılık kavramı; tanımı, tarihi gelişimi ve türleri ile birlikte incelendikten sonra ulusal mevzuatımız ve ulusalüstü belgelerde ayrımcılık yasağı ele alınmıştır. Ayrımcılık kavramının içeriği bu şekilde doldurulduktan sonra Türk Ceza Kanunu 122. Madde ile getirilen ayrımcılık suçu incelenmiştir. Ayrımcılık suçuna benzer bir suç düzenlemesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu?nun yürürlüğe girmesinden önceki dönemde mevzuatımızda yer almamaktaydı. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Anayasa yanında Medeni Kanun, İş Kanunu ve Türk Ceza Kanunu ayrımcılığı yasaklayan hükümler içermekteydi. Ne var ki bu yasaklamaya aykırı davranmak bir yaptırıma bağlanmamıştı. Sadece devletin insan hakları hukukundan kaynaklı bir tazminat sorumluluğu söz konusuydu. Fakat özel hukuk tüzel kişilerinin ayrımcı fiillerinin cezai her hangi bir karşılığı yoktu. Türk Ceza Kanunu 122. Madde, devlet yanında özel hukuk kişilerinin de ayrımcılık yasağını ihlal etmemesi yönünde bir pozitif yükümlülüğün yerine getirilmesi anlamını taşıdığı söylenebilir. Ayrımcılık suçunu düzenleyen Türk Ceza Kanunu 122. Madde metni şu şekildedir; Kişiler arasında dil, ırk, renk, cinsiyet, özürlülük, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım yaparak; a) Bir taşınır veya taşınmaz malın satılmasını, devrini veya bir hizmetin icrasını veya hizmetten yararlanılmasını engelleyen veya kişinin işe alınmasını veya alınmamasını yukarıda sayılan hallerden birine bağlayan, b) Besin maddelerini vermeyen veya kamuya arz edilmiş bir hizmeti yapmayı reddeden, c) Kişinin olağan bir ekonomik etkinlikte bulunmasını engelleyen, Kimse hakkında altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası verilir.? Eşitlik, bir yandan

AyrımcılıkSuçTürk Ceza Hukuku+2
Buhari Çetinkaya
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Kitle iletişim özgürlüğünün sınırı olarak Türk Hukukunda adil yargılanma hakkına karşı suçlar

Bu doktora tez çalışması medyanın adli haberleri verişiyle bağlantılı olarak ortaya çıkan, adil yargılanma hakkı kitle iletişim özgürlüğü çatışmasının çözümüne yönelik bir aracı ele almaktadır. Bu araç adil yargılanma hakkına karşı suçlardır. Kitle iletişim özgürlüğünün sınırı olarak adil yargılanma hakkı karşı suçlar, başta Türk Ceza Kanunu'nun "Adliyeye Karşı Suçlar" başlıklı bölümünde düzenmiş olup; Basın Kanunu'nda düzenlenen bu suçlara benzer BsK m. 21 veya 6352 sayılı kanunla yürürlükten kaldırılmış BsK m. 19 gibi bazı dar anlamda basın suçları da adil yargılanma hakkını korumaktadır. Bu sebeple tezin adı "Kitle İletişim Özgürlüğünün Sınırı Olarak Türk Hukukunda Adil Yargılanma Hakkına Karşı Suçlar" olarak belirlenmiştir. Bu çalışma iki ana bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci ana bölümünde genel olarak adil yargılanma hakkı ve kitle iletişim özgürlüğü kavramları ile bu hak ve özgürlüklerin kapsamları ve unsurları açıklanmıştır. Bu kapsamda uluslar arası sözleşme hükümlerine, anayasal ve kanuni düzenlemelere sırasıyla yer verilmiştir. Kitle iletişim özgürlüğüne ilişkin kanuni düzenlemeler, bu özgürlüğün ceza normlarıyla sınırlanması, basın suçları ve özel sorumluluk sistemleri ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Bu kapsamda özel sorumluluk sistemlerinin TCK'nın "Özel kanunlarla ilişki" kenar başlıklı 5. maddesiyle bağlantılı olarak uygulanabilirliği ve kitle iletişim hukukuna ilişkin kanuni düzenlemelerin dağınıklığı sorunlarına da temas edilmiştir. Çalışmada daha sonra kitle iletişim özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı arasındaki çatışmanın tespiti yapılmış ve bu çatışmanın kriminolojik ve sosyolojik boyutları anket veya araştırma sonuçları gibi çeşitli verilerden de hareketle ortaya konulmaya çalışılmıştır. Yapılan araştırmalar halkın adaletle ilgili en önemli bilgi kaynağının medya olduğunu ortaya koymaktadır. Bu kadar önemli bir bilgi kaynağının, adli haberleri verişindeki çarpıklık ise; adil yargılanma hakkı kitle iletişim özgürlüğü çatışmasının temel sebebi olarak ortaya çıkmaktadır. Medyanın adli haberleri verişindeki çarpıklığın temelindeyse, günümüzde endüstrileşen medya faaliyetine egemen olan ekonomik kazanç sağlama amacı yatmaktadır. Medya pazarındaki rekabetin ve arz-talep dengesinin sonucu olarak; özellikle daha çok ilgi çeken ceza adaletine ilişkin sansasyonel veya şiddet içeren suçlarla ilgili haberler yapılmaktadır. Ayrıca haberin hızı doğruluğunu olumsuz etkileyebilmektedir. Medyanın adli haberleri verişindeki bu sorunun gerek devam eden ceza muhakemesine gerekse de suç siyasetine olumsuz etkileri söz konusudur. Çalışmamızda medyatik muhakemenin masumiyet karinesi başta olmak üzere, savunma hakkı, silahların eşitliği, cezaların kanuniliği ve cezaların şahsiliği gibi pek çok ilkeye nasıl zarar verdiği açıklanmaya çalışılmıştır. Çoğunlukla bu ihlallerin sebebi veya sonucu olarak ortaya çıkan medyanın haber kaynaklarıyla ilişkileriyse ayrıca ele alınmıştır. Bu kapsamda medyanın yarattığı adil yargılanma hakkı ihlallerinin dengelenmesinde avukatın medyayı kullanması ve rolü özellikle önemlidir. Zira burada yapılan tespitler, ikinci bölümde vardığımız adil yargılanma hakkına karşı suçlar bakımından müdafiin savunma dokunulmazlığının bir hukuka uygunluk nedeni olarak nasıl anlaşılması gerektiği noktasında vardığımız sonuçlarda etkilidir. Temel bir ilke ortaya koymak gerekirse özellikle müdafiin adil yargılanma hakkını koruyan bu suç tiplerinin faili olabilmesi gerek bu suç tiplerinin amacıyla, gerekse de müdafiin savunma ve sanığın adil yargılanma hakkını koruma göreviyle bağdaşmaz. Çalışmamızda medyanın suç siyasetine etkileri de açıklanmaya çalışılmıştır. Medyanın zarar verdiği suç siyaseti ilkeleri, adil yargılanma ilkelerine paraleldir. Bunlar ceza hukukunun son çare "ultima ratio" olması ve şüphe halinde özgürlüğün tercih edilmesi "in dubio pro libertate" ilkelerinin ihlal edilmesi, fiil değil fail ceza hukukuna yönelinmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Kitle iletişim özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı çatışması böylece ortaya konulduktan sonra, çatışmanın çözümüne yönelik deontolojik yaklaşımlara, çalışma konumuzun sınırlarını aştığından, oldukça kısa olarak temas edilmiştir. Bu kapsamda çatışmanın çözümüne yönelik deontolojik yaklaşımlar çatışmanın iki tarafı yönünden ele alınmıştır. Öncelikle hakimler bakımından Bangalor Yargısal Davranış Îlkelerin'nin, savcılar bakımındansa Budapeşte Îlkeleri'nin ilgili düzenlemeleri sayılmış, daha sonra kolluk etik ilkelerinden söz edilmiştir. Çatışmanın diğer tarafı bakımından da ülkemizdeki en önemli özdenetim kuruluşu olan Basın Konseyi'nin Basın Meslek ilkeleri'ndeki ilgili düzenlemelere de yer verilmiştir. Çalışmamızın ilk ana bölümünün sonundaysa kitle iletişim özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı çatışmasının çözümüne yönelik hukuksal yaklaşımlar genel olarak ele alınmıştır. Öncelikle çatışmanın Anglo-Amerikan hukukunda "contempt of court' mahkemeye saygısızlık fiilleri kapsamında çözümlenmeye çalışıldığı açıklanmıştır. Genel olarak bütün usul kanunlarının da adil yargılanma amacına hizmet ettiği ortaya konulmuştur. Çatışmanın hukukumuzda Türk Ceza Kanunu'nda adliyeye karşı suçlar arasında düzenlenen bazı suç tipleri ve Basın Kanunu'nda düzenlenen BsK m. 21 veya 6352 sayılı kanunla yürürlükten kaldırılmış BsK m. 19 gibi bazı dar anlamda basın suçlarıyla çözülmeye çalışıldığı vurgulanmıştır. Bu başlık altında Însan Hakları Avrupa Mahkemesi'nin ortaya koyduğu temel ilkeler de, kararlar ayrıntılı olarak ele alınarak açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışmanın bu bölümünde "Adliyeye Karşı Suçlar" ile korunması amaçlanan hukuksal değere ilişkin görüşler ve adliyeye karşı suçlar ceza adaleti ilişkisi ele alınmıştır. Böylece çalışmamızın ikinci ana bölümünde analiz edeceğimiz suç tiplerinin "Adliyeye Karşı Suçlar" içerisinde adil yargılanma hakkını koruyan sert çekirdeği oluşturduğu sonucuna varılmıştır. Bu bölümde son olarak adil yargılanma hakkına karşı suçlarla ilgili olarak adli sır kavramı ele alınmış, adli sırrın hukuksal olarak korunan diğer sır türleriyle ilişkileri açıklanmıştır. Çalışmamızın ikinci ana bölümünde Türk Ceza Kanunu'nun 277, 288, 285 ve 286. maddelerinde düzenlenen adil yargılanma hakkına karşı suçlar bütün unsurlarıyla ayrıntılı olarak analiz edilmiştir. Ayrıca içtima başlığı altında veya ilgili diğer yerlerde bu suçların BsK m. 21 ve mülga BsK m. 19 gibi dar anlamda basın suçlarıyla ilişkileri de ele alınmıştır. Aşağıda bu kapsamda vardığımız ana sonuçları özetlemeye çalışacağız. TCK m. 277 ve m. 288'deki suç tipleri 6352 sayılı kanunla genel norm-özel norm ilişkisine göre düzenlendiğinden, bu suç tipleri birlikte analiz edilmiştir. Bu iki suç tipi, tipe uygun eylem unsurları hariç, diğer bütün unsurları yönünden neredeyse aynı biçimde düzenlenmiştir. TCK m. 277'de düzenlenen yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs suçu, bir davanın taraflarından birinin veya birkaçının lehine veya aleyhine olarak suç konusu kapsamındaki kişileri hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüsü cezalandırmaktadır. Bu suç, 6352 sayılı kanunla yapılan değişikliklerden önce 765 sayılı mülga TCK'nın 232. maddesinde düzenlenen suçun karşılığı olarak öngörülmüştü. Bu dönemde çalışmamızda analiz ettiğimiz diğer suç tiplerine kıyasla yeni bir suç tipi olmadığı söylenebilecek bu suç tipinin, eski düzenlemeden oldukça farklı yanları da mevcuttu.. 6352 sayılı kanunla bu suç tipi bütünüyle yeni bir suç tipi haline dönüştürülmüştür. Bu farklılıklar çalışmamızda detaylıca incelenmiş ve eleştirilmiştir. Bunlardan birincisi, mülga TCK m. 232'de yalnızca hakimler suçun konusu kapsamındayken; 5237 sayılı TCK ile Cumhuriyet savcıları ve avukatların da bu kapsama alınmasıdır. Bu durum TCK m. 6'da "yargı görevi yapan" tanımının hatalı olarak yapılmasından kaynaklanmaktadır..6352 sayılı kanunla ise suçun konusu kapsamına bilirkişi ve tanıkların da alınması bu farklılığı pekiştirmiştir. İkinci olarak, bu suç tipi mülga TCK m. 232'den farklı olarak TCK m. 277'de serbest hareketli olarak düzenlenmiştir. Dahası 6352 sayılı kanunla maddede örnek olarak sayılan hareket modelleri de madde metninden çıkarılmıştır. Bu düzenleme şekli suçun, çok fazla sayıda suç tipiyle içtima ilişkisi içerisine girmesini sonuçlayacağından kanunilik ve belirlilik ilkeleri bakımından sakıncalıdır. Böyle bir düzenleme biçimi hukuk güvenliğini tehdit ederek, keyfiliklere açık kapı bırakabilir. Gerçekten maddenin önceki düzenleniş şekli TCK m. 288, BsK m. 19/2 gibi suç tiplerini de büyük ölçüde işlevsiz bırakacak nitelikteydi. Böylece kitle iletişim özgürlüğü bakımından da sakıncalar yaratmaktaydı. Oysaki suç tipinin mülga TCK m. 232 gibi medyadan değil özellikle yasama yürütme gibi devletin diğer erklerinden yargıya gelecek etkileri engelleyen ve Anayasa m. 138/2'nin yaptırımı niteliğinde bir suç tipi olması gereklidir. Bu madde 6352 sayılı kanunla TCK m. 232'den tamamen farklı bir yapıya kavuşturulmuştur. Bu değişiklikle maddenin TCK m. 288 ile arasındaki belirsizliğin özel norm-genel norm ilişkisi çerçevesinde çözülmesi ve TCK m. 288'in medya için bir özel norm olması amaçlanmıştır. Böylece tipe uygun eylem unsurları hariç TCK m. 277 ve 288'deki suç tipleri neredeyse aynı biçimde düzenlenmiştir. Kanımızca suç tipini mülga TCK 232'den tamamen farklı bir şekle sokan değişikliklerin yerine suç tipinin mülga TCK'da olduğu gibi seçimlik hareketli olarak öngörülmesi daha uygun olurdu. Son olarak bu suç tipinin gerçekleşmesi için teşebbüs şartları aranan bir somut tehlike suçu olması sebebiyle, teşebbüse elverişli olmadığı sonucuna varılmıştır. Ayrıca bir "kast karinesi' yaratmamak bakımından, tehlike suçlarının olası kastla işlenmelerinin mümkün olmaması gerektiği savunulmuştur. Bu sonuçlar tez kapsamındaki benzer özellikler gösteren, diğer suç tipleriyle ilgili olarak da savunulmuştur. Yukarıda sözünü ettiğimiz TCK m. 288'de düzenlenen adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçu TCK m. 277'deki suça göre özel bir normdur. 5237 sayılı TCK ile hukukumuza giren bu suç tipi Fransız Ceza Kanunu'nun 434-16. maddesindeki suç tipinin bir benzeridir. Bu suç yargı görevi yapan, bilirkişi veya tanıkları hukuka aykırı olarak etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunmayı cezalandırmaktadır. Bu suç da TCK m. 277 gibi özel kastla işlenebilen bir somut tehlike suçu olarak düzenlenmiştir. Beyanın "etkilemeye elverişli" olması bu suç bakımından da aranacaktır. Çalışmamızda daha sonra sırasıyla soruşturmanın gizliliğini ihlal (TCK m. 285/1-2) ve kapalı duruşmanın gizliliğini ihlal (TCK m. 285/3) suçları analiz edilmiştir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu kapsamındaki duruşmanın gizliliğini ihlal fiilleri de TCK m. 285/3 ile yaptırıma bağlandığından bu kapsamda ele alınmıştır. Kanımızca bu suç tipleri birer özgü suç niteliğindedir. Bununla birlikte bu suç tiplerinin aleniyet şartı aranan halleri bakımından, kitle iletişim araçları yoluyla işlenmeleri durumunda TCK m. 40/2 gereğince medya mensuplarının bu suç tiplerinden dolayı ancak yardım eden veya azmettiren olarak sorumlu olabilecekleri sınırlaması uygun değildir. Çalışmamızda ele aldığımız TCK m. 285/5'de düzenlenen kişilerin suçlu olarak algılanmalarına yol açacak şekilde görüntülerinin yayınlanması suçu, karşılaştırmalı hukukta masumiyet karinesinin korunması amacıyla benzerlerine rastlanan bir suç tipidir. 6352 sayılı kanunla bu suç tipinin eleştiriler doğrultusunda dil doğru kullanılarak tekrar kaleme alınması isabetli olmuştur. Bununla birlikte bu suç tipi somut tehlike suçu olarak düzenlendiğinden, somut tehlikenin ve nedensellik bağının tespitinde bir takım güçlükler yaşanabilir. Suç tipi yeniden kaleme alınırken öneriler doğrultusunda kimlik yayının da suçun kapsamına alınması ve Fransız hukukundaki gibi daha belirli ve ayrıntılı bir düzenleme yapılması daha doğru olabilirdi. Bu noktada TCK m. 277, 285, 288 ve mülga BsK 19 gibi suçlar bakımından 6352 sayılı kanunla medya için getirilen dava ve cezaların ertelenmesi düzenlemesine temas etmek gereklidir. Bu düzenlemenin eşitlik ilkesi ve suç siyaseti açısından herkes için uygulanabilir nitelikte olması gereği önemlidir. Ayrıca kanunda düzenlenen her üç erteleme hali bakımından soruşturmaya, kovuşturmaya veya infaza devam olunması, erteleme süresi içerisinde erteleme kapsamına giren yeni bir suçtan cezaya kesin mahkumiyet şartına bağlanmıştır. Kanımızca bu şart, erteleme sürelerinin medya üzerinde baskıya neden olmasına yol açarak sansür/otosansür etkisi yaratabilir. Çalışmamız kapsamında analiz ettiğimiz son suç tipi TCK'nın 286. maddesinde düzenlenen ses veya görüntülerinin kayda alınması veya nakli suçudur. Bu suç tipinde de çalışmamız kapsamında ele aldığımız suç tiplerindekine benzer Türkçe hatalarına rastlandığından bunların düzeltilmesi gereklidir. 6352 sayılı kanunla bu suç tipinde herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. Ses ve görüntü alıcı aletlerin kullanılması yasağının bir yaptırımı olan bu suç tipine benzer suç tiplerine veya yasaklara karşılaştırmalı hukukta da rastlanmaktadır. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda yer alan kayıt ve yayın yasağının ihlali de bu suç tipiyle yaptırıma bağlandığından bu kapsamda ele alınmıştır. Ceza muhakemesi bakımından TCK'nın 286. maddesindeki suçun kapsamına kanunda gösterilen hallerde mahkemece tutulan veya hukuka aykırı elde edilen kayıtların yayınının girmeyeceği sonucuna ulaşılmıştır. Bununla birlikte hukukumuzda ses ve görüntü kaydedici aletlerin kullanılması yasağının bir istisnası olarak ve özellikle sanıkların masumiyet karinesine ve adil yargılanma haklarına zarar vermemek kaydıyla duruşmaların yayınlanabilmesine ilişkin açık bir kanuni düzenleme yapılması önerilmiştir. Böylece dolaylı aleniyetin gerektiğinde bu yolla gerçekleştirilmesi açıkça güvence altına alınacaktır. Özet olarak çalışmamızda kitle iletişim özgürlüğünün sınırı olarak adil yargılanma hakkına karşı suçlar ele alınmış, bu yapılırken her iki hak ve özgürlük bakımından azami surette özgürlükçü sonuçlara varmaya çalışılmıştır. Örneğin kitle iletişim özgürlüğünü sınırlandıran bu suç tiplerinin olası kastla işlenememesi veya teşebbüse elverişli olmaması gereğine yönelik tespitlerimiz, cezalandırma alanını kitle iletişim özgürlüğü aleyhine genişletmeme arzusuna yöneliktir. Benzer şekilde bu suç tiplerinin somut tehlike suçu olarak düzenlenmesi, soyut tehlike suçu olarak düzenlenmişse bile yine de nedensellik ve elverişlilik değerlendirmeleri yapılması gereğine işaret eden tespitlerimiz de aynı amaca yöneliktir. Yine bu suç tiplerinin amacının tam zıttı bir şekilde, savunma hakkını ve müdafinin savunma dokunulmazlığını sınırlandırması düşünülemeyeceği için TCK m. 286 hariç bu suçlar bakımından savunma dokunulmazlığının bir hukuka uygunluk nedeni olduğu sonucuna varılmıştır. Bu doğrultuda hakaret suçları bakımından TCK'nın 128. maddesinde öngörüldüğü gibi, bu hukuka uygunluk nedenini TCK'nın 277. ve 288. maddeleri bakımından da açıkça düzenleyen bir hükme kanunda yer verilmesi önerilmiştir. Çalışmada suç tiplerinin kanunilik ve belirlilik ilkeleri bakımından sakıncalı olabilecek yönleri suç analizleri yapılırken sıkça vurgulanmış ve öneriler getirilmeye çalışılmıştır. Çalışmamız kapsamındaki suç tiplerinin yaptırımları, bu yaptırımlarla ilgili 6352 sayılı kanunla yapılan değişiklikler ve getirilen erteleme düzenlemesi de ayrıca olumlu ve olumsuz yanlarıyla değerlendirilmiştir. Çalışmanın konusu Türk hukukuyla sınırlı olmakla birlikte, karşılaştırmalı hukuktaki düzenlemelere de metin içerisinde veya dipnotlarda olabildiğince ayrıntılı bir şekilde yer verilmeye gayret edilmiştir. GİRİŞ 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nu yürürlükten kaldıran 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe girmesiyle birlikte bu kanunda "Adliyeye Karşı Suçlar" kapsamında düzenlenen yeni bir takım suç tipleri hukukumuza girmiştir. Karşılaştırmalı hukukta da benzerlerine rastlanan bu suç tipleri adil yargılanma hakkını korumak amacıyla kitle iletişim özgürlüğünü sınırlandıran bir nitelik göstermektedir. Ne var ki bu yeni suç tipleri, yine 5237 sayılı TCK'nın yürürlüğe girişinden sonraki süreçte ülke gündemine oturan bir takım davalarda medyanın yarattığı veya aracılık ettiği adil yargılanma hakkı ihlallerini önleyemediği gibi, bu suçlarla ilgili gazeteciler aleyhine açılan pek çok davanın sonucunda kitle iletişim özgürlüğü de yara almıştır. Oldukça belirsiz düzenlenen, unsurları arasındaki farklar tam olarak ortaya konulamayan, birbirileriyle ve Basın Kanunu'ndaki bazı dar anlamda basın suçlarıyla benzerlikler taşıyan bu suç tiplerinden açılan binlerce davaya rağmen çoğunlukla hükmün açıklanması geri bırakıldığı için bu alanda yerleşik bir Yargıtay içtihadı oluşturmaya yetecek sayıda karar da ortaya konulamamıştır. Bu sorunların çözümü için, söz konusu suç tiplerinin yeniden düzenlendiği ve bu kapsamdaki suçlara ilişkin dava ve cezaların ertelenmesini öngören 6352 sayılı kanun 02.07.2012 tarihinde kabul edilmiş ve 05.07.2012 tarihli ve 28344 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. İşte bu verilerden hareketle kitle iletişim özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı çatışmasına özellikle Türk Ceza Hukuku'nun yaklaşımını ve söz konusu suç tiplerini bütünsel olarak incelemek bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmıştır. Kapsamı itibariyle oldukça geniş olan bu sorunsalı ele alırken zaman zaman sınırlandırma sorunu yaşamış olsak da, çalışmamızda temel amacımız bu ihtiyacı karşılamaktır. Bu sebeplerle çalışmamızın ilk bölümünde öncelikle adil yargılanma hakkı ve kitle iletişim özgürlüğü kavramları, bu hak ve özgürlüklerin uluslar arası, anayasal ve kanuni dayanakları açıklanmıştır. Daha sonra sırasıyla kitle iletişim özgürlüğünün ceza normlarıyla sınırlanması, adil yargılanma hakkı ve kitle iletişim özgürlüğü çatışmasının sosyolojik ve kriminolojik boyutları, medyanın devam eden muhakemede adil yargılanma hakkı ihlalleri ve bunun suç siyaseti ve suç siyaseti ilkelerine yansıması ortaya konulmaya çalışılmıştır. Böylece ortaya koymaya çalıştığımız sorunun çözümüne yönelik deontolojik yaklaşımlar konumuz bakımından önemli olmadığı için bu konuya çok kısa temas edilmiştır. Daha sonra bu sorunun çözümüne yönelik hukuksal yaklaşımlar özellikle Însan Hakları Avrupa Mahkemesi'nin yaklaşımı, bu alana ceza hukukunun müdahalesi, adil yargılanma hakkına karşı suçlar ve adli sır kavramları üzerinde somutlaştırılmış ve çalışmamızın birinci bölümü tamamlanmıştır. Bu bölümde amacımız kitle iletişim özgürlüğü adil yargılanma hakkı çatışmasında, medyanın Însan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin lafzı anlamında adil yargılanma hakkı kapsamındaki hak ve ilkelere zarar verebildiğini, bu ilkelerinse bir takım gizlilik yükümlülükleri ve yayın yasaklarını ifade eden adli sır kavramı altında somutlaştığını göstermektir. Îşte bu yüzden adliyeye karşı suçlar arasında düzenlenen "adil yargılanma hakkına karşı suçlar" başlığı altında çalışmamızın ikinci bölümünde analiz edeceğimiz TCK'daki suç tipleri hukuksal değer olarak adil yargılanma hakkını koruyan sert çekirdeği oluşturmaktadır. Çalışmamızın ikinci bölümünde sırasıyla yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs ve adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçları ile soruşturmanın gizliliğini ihlal, kapalı duruşmanın gizliliğini ihlal, kişilerin görüntülerinin yayınlanması ile ses veya görüntülerin kayda alınması suç tipleri analiz edilmiştir. Bu kapsamda Türk hukukunda dar anlamda basın suçu olmakla birlikte aslında adil yargılanma hakkına karşı suçlardan birisi olan ve 6352 sy. kanunla yürürlükten kaldırılan 5187 sy. Basın Kanunu'nun 19. maddesindeki yargıyı etkileme ve halen yürürlükte bulunan 21. maddesindeki kimliğin açıklanmaması suç tiplerine gerekli olduğu ölçüde dipnotlarda ve içtima başlıkları altında temas edilmiştir. Çalışmamızın ikinci bölümünde amacımız ilk bölümde ortaya koyduğumuz kriminolojik ve sosyolojik verilerden de hareketle bu suçların unsurlarını açıklamak, kapsamlarını belirlemek, bunun yanında birbirileri ve diğer suç tipleriyle ilişkilerini ortaya koymaktır. Bu yapılırken söz konusu suç tiplerine ilişkin olumsuz eleştiriler de getirilmiş ve yanlışlıkların nasıl düzeltilebileceğine ilişkin öneriler de sunulmaya çalışılmıştır. Çalışmamızın her iki bölümünde ilgili yerlerde faydalı olabileceği düşünülerek yabancı hukuklardaki düzenleme ve durumlardan da örnekler verilmiş ve Türk hukukunda bu alanın nasıl daha iyi düzenlenebileceği sorusuna cevap aranmaya çalışılmıştır.

Adil yargılanmaBasın hukukuBasın suçları+6
Dilek Ekmekçi
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Haksız tahrik

Haksız tahrik, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda failin kusurluluğunu azaltan bir neden olarak düzenlenmiştir. Türk Ceza Kanunu'nun genel hükümlerinde düzenlenen ve bütün suç tipleri için uygulanabilir olan haksız tahrik, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 51.maddesinde, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 29.maddesinde yer almaktadır. Haksız tahrike çalışmamızda ele alınan ülkelerde de çeşitli vesilelerle önem atfedildiği ve hukuk düzenlemelerinde yer verildiği tespit edilmiştir. Bu örneğin İsviçre ve Türk Hukukunda olduğu gibi, genel hükümlerde tüm suç tipleri ve özel hükümlerde bazı suç tipleri hakkında ayrıca öngörülmüş olan haksız tahrik düzenlemeleri şeklinde olabilmektedir. Bir başka biçimde ise örneğin Alman Hukukunda ve Anglo-Sakson Hukukunda olduğu gibi, belli suç tipleri açısından özel hükümler kapsamında haksız tahrike yer verilebilmektedir. Failin, haksız tahrik nedeniyle cezasında indirime gidildiği durumlar, Türk Ceza Kanunu'nun gerek genel hükümlerinde gerekse özel hükümlerinde belirli suç tiplerine ilişkin olarak çeşitli şekillerde düzenlenmiştir. Türk Ceza Kanunu'nun özel hükümleri altında da, belli suç tipleri bakımından özel haksız tahrik kurumuna yer verildiği görülmektedir. Örneğin, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun birden fazla maddesinde, belli koşullar altında, bazı suç tipleri bakımından özel haksız tahrik denilen ve genel hükümlerdeki tahrik düzenlemesine göre özel düzenleme teşkil eden tahrik hallerine yer verilmektedir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda ise hakaret suçu bakımından özel haksız tahrik hali düzenlenmiştir. Türk Ceza Hukukunda meydana gelen haksız fiilin, failde hiddet veya şiddetli elem oluşturması ve bunun etkisi altında failin tepki fiilini işlemesi halinde haksız tahrik indirimi uygulanmaktadır. Bu unsura psikolojik unsur denmektedir. Türk hukukunda failin haksız bir fiil neticesinde kusurluluğunun etkilendiğinin kabulü için heyecanın çeşitleri olan şiddetli elem ve hiddete kapılmış olması aranmaktadır. Ancak bu her ülke sisteminde böyle değildir. Heyecanın hangi hallerinin haksız tahrikin koşulu sayılacağı ülkelere ve kabul ettikleri sistemlere göre değişiklik göstermektedir. Türk Hukukunda hiddet ve elem haksız tahrik kurumu bağlamında aynı nitelikte kabul edilmiştir. Haksız tahrik neticesinde Anglo-Sakson Hukuku ve Amerikan Hukukunda kızgınlığın, İtalyan Hukukunda hiddetin, Alman Hukukunda öfkenin ortaya çıkması aranmaktadır. Avusturya ve İsviçre Hukukunda ise kaynağı belirtilmeksizin stenik ve astenik heyecan hallerinin ortaya çıkması ve failin heyecan nedeniyle ruhsal karışıklığa düşmesinin mazur görülebilir olması halinde tahrik indirimi gündeme gelmektedir. Haksız tahrik, failin kusurluluğunu etkileyen bir nedendir. Bu unsur haksız tahrikin hukuki esasını oluşturmaktadır. Hukuki esasını açıklamaya yönelik çok çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Ancak Türk Hukuk düzenine bakıldığında, haksız tahrikin hukuki esasının Türk doktrininde subjektif teoriye göre açıklandığı görülmektedir. Buna göre, haksız tahrik halinde fail haksız bir fiilin doğurduğu öfke veya elem altında kaldığından, faili harekete geçiren saiklerin kanun koyucu nazarında daha az vahim sayıldığı kabul edilmekte ve cezada indirim yoluna gidilmektedir'. Ancak bu açıklama, haksız tahrikin hukuki esasını açıklamaya tek başına yeterli değildir. Burada Türk hukuk düzeni bakımından yalnızca haksız bir fiilin yol açtığı heyecan dikkate alınmaktadır. Yalnızca failin subjektif (içsel) durumu dikkate alındığında kişilerin kendilerini normlara uydurma konusundaki beklentinin azaldığı, kişinin heyecan nedeniyle iradesinde meydana gelen zayıflamanın kusurunu azalttığı düşüncesi oluşabilecektir. Bir başka deyişle, haksız olmayan bir etmene ya da tahrike maruz kalarak hiddetlenen kimsenin de psikolojik bakımından iradesi zaafa uğrayabilecektir. Takas teorisi olarak da tabir edilen objektif teori ise haksız tahrik halinde biri tahrik eden, diğeri tahrike maruz kalan olmak üzere iki suçlunun varlığını kabul etmektedir. Böyle bir açıklama tarzı da yetersiz kalmaktadır. Zira fail ve mağdurun kusuru karşılıklı mahsup edildiğinde, faile ceza verilmemesi cihetine de gidilebilecektir. Bu noktada mağdurun ortak sorumluluğundan bahsetmek gerekir. Zira haksız tahrik tesiri altında suç işleyen kişinin davranışlarını kontrol etmesi yine de kendisinden beklenmektedir. Aksi takdirde haksız tahrik tesiri altında suç işlenmesi halinde failin kusurlu olmadığı kabul edilmek gerekecektir. Bu nedenlerle objektif kıstas ve subjektif kıstasın birlikte dikkate alınması gerekmektedir. Gerçekten, haksız bir fiilin yol açtığı heyecan (hiddet) tesiri altındaki kimsenin iradesinde bir zayıflama söz konusu olmaktadır. Bununla birlikte, hiddet ve elemin kusur yeteneğini zayıflatan bir etkisini kabul edebilmek için, bunun haksız bir fiilden kaynaklanması gerekir. Çalışmada haksız tahrik konusunda tartışılan hususlardan biri de Ceza Hukuku'nun diğer kavramları ile haksız tahrikin somut olayda bir arada uygulanıp uygulanmayacağı olmuştur. Özellikle, meşru savunmada sınırın aşılması, tasarlama, töre saiki ve kan gütme saikleri ile haksız tahrikin bir arada uygulanıp uygulanamayacağı meselesi önemlidir. Bunlardan tasarlama ile haksız tahrik halinin bir arada bulunup bulunmayacağı tartışmasında doktrinde şu şekilde bir değerlendirme yapılmaktadır. Tasarlamanın soğukkanlılık teorisine göre açıklanması durumunda, haksız tahrik ile tasarlamanın bağdaşmayacağı, ancak plan kurma teorisine göre açıklanması halinde ise, her iki kurumun bir arada uygulanabileceği ifade edilmektedir. Töre saiki ile haksız tahrik hükmünün bir arada uygulanıp uygulanamayacağı hususunda ise şu değerlendirmede bulunulabilir. Türk Ceza Kanunu'nun 82.maddesinin gerekçesinde somut olayda haksız tahrikin koşullarının bulunmaması gerekir ifadesinden haksız tahrikin koşulları var ise töre saiki nedeniyle ağırlatıcı hal uygulanmayacağı yorumu yapılabilmektedir. Aynı şekilde Türk Ceza Kanunu'nun 29.maddesinin gerekçesinde, haksız tahrikin töre ve namus cinayeti olarak adlandırılan akraba içi öldürme suçlarında uygulanamayacağı ve hiddet ve şiddetli elemin haksız bir fiil sonucu ortaya çıkması gerektiği ibaresinin eklendiği belirtilmiştir. Kan gütme saiki ile haksız tahrik hükümlerinin aynı olayda uygulanıp uygulanamayacağı hususunda şu değerlendirmede bulunulabilir. Türk Ceza Kanunu'nun 82.maddesinin gerekçesinde; kan gütme saikinde intikam duygusunun faili suça yönelttiği ve bu durumun haksız tahrikin varlığı için aranan hiddet veya elemden farklı bir duygu olması nedeni ile sırf kan gütme saiki ile adam öldürme suçu işlenmişse olayda haksız tahrik hükmünün uygulanmayacağı belirtilmiştir. Türk Ceza Kanunu'nda haksız tahrik, haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altındaki bir kimsenin suç işlemesi halinde cezasında indirime gidilen bir haldir. Türk Ceza Hukuku'nda yer alan haksız tahrik kurumunun varlığından bahsedebilmemiz için, somut olayda tahrik teşkil eden bir fiilin varlığı, tahrik fiilinin haksız olması, haksız fiilin faile veya bir başkasına yönelmiş olması, tahrik fiilinin failde hiddet veya şiddetli eleme neden olması ve failin bu fiile tepki göstermek suretiyle suç işlemesi gerektiği kabul edilmektedir. Fail hakkında haksız tahrik hükmünün uygulanabilmesi için tahrike neden olan fiilin haksızlığı haiz olması gerekmektedir. Haksız fiil olarak kabul edilen hallerde failin, bizzat neden olduğu haksız fiilden ötürü, tahrike kapılması ve tahrik indiriminden yararlanması kabul edilmemektedir. Kendisinden kaynaklanan ve sanığın da buna karşılık sergilediği orantılı hareketleri nedeniyle mağdurun tahrike kapılması, Türk Ceza Kanunu'nun 29.maddesi uyarınca indirime uygun değildir. Ancak failin gösterdiği tepkinin aşırı olması durumunda mağdur açısından meşru savunma ya da haksız tahrik hali meydana gelecektir. Türk Ceza Kanunu'nda yer alan haksız tahrik madde düzenlemesinde, tahrike neden olan fiilin yöneldiği kişi bakımından herhangi bir açık ifade bulunmamaktadır. Tahrik fiilinin mutlaka tepki fiilinde bulunana karşı işlenmiş olması gerekmemektedir. Bir başka ifadeyle, tahrik fiiline maruz kalan kişinin mutlaka failin kendisi olması şart değildir. Doktrinde ve yargı kararlarında tahriki oluşturan fiillerin mutlaka tahrik edilen faile karşı işlenmesinin gerekmediği, failin kan ve sıhri hısımları, yakınları ya da diğer kişilere karşı da olabileceği öngörülmektedir. Haksız tahrik hükmünün uygulanabilmesi için aranan koşullardan biri de tepki fiilinin haksız fiili gerçekleştirene karşı işlenmesidir. Tepki fiilinin hedefi, tahrik fiilini gerçekleştiren kişinin şahıs hakları olabileceği gibi malvarlığı hakları da olabilmektedir. Bu kimse ayrıca haksız fiili yapan kişinin fiilini önleme sorumluluğu bulunan kişi de olabilir. Bu görüşe göre, failin haksız tahrik hükmünden yararlanabilmesi için, haksız fiilin ya mağdurun bizzat şahsından kaynaklanması ya da mağdurun o haksız fiili önleme sorumluluğu bulunmasına rağmen önlememesi veya zımnen bu haksız fiili onaylamış olması gerekmektedir. Türk Hukukunda, tahrik ve tepki fiilleri arasındaki zamansal yakınlık, tahrike neden olayın fail üzerindeki etkisinin suçun işlenmesi esnasında hala sürüp sürmemesi bağlamında değerlendirilmektedir. Haksız fiil neticesinde failin işlemiş olduğu suçtan ötürü cezasında indirime gidilebilmesi için, tepki fiili tahrik fiili nedeniyle işlenmiş olmalı yani aralarında nedensellik bağı olmalıdır. İşlenen fiilin tahrike neden olan olayın etkisi ile gerçekleştirildiği somut olayda açıkça ortaya konulmalıdır. Türk Ceza Kanunu'nda açıkça belirtilmemesinden ötürü tartışılan bir diğer husus ise tahrik fiili ile tepki fiili arasındaki orantılılıktır. Açıkça kanun düzenlemesinde bir oran belirtilmese de tahrik teşkil eden fiilin failde meydana getirdiği etki ve neticesindeki tepkinin ölçüsü önemlidir. Bu nedenle, somut olayın akışı, failin yetiştiği ortam, katlanma gücü tepkinin ölçüsü hususunda dikkate alınmalıdır. Failin ruhsal durumunun abartılı oluşu halinde verilen ölçüsüz bir tepki nedeniyle işlenen fiil ile tahrik fiili arasında oranın olduğu söylenemez. Çalışmanın bir diğer konusu da karşılaştırmalı hukukta haksız tahriktir. Karşılaştırmalı hukuk bahsinde Anglo-Sakson Hukukunu benimsemiş ülkeler, Almanya, İsviçre, Avusturya, İtalya, Fransa ve Hollanda ele alınmıştır. Anglo-Sakson hukuk sisteminde haksız tahrik, sadece failin meydana gelen bir fiilin yarattığı etki altında kasten öldürme suçunu işlemesi halinde uygulanan ve bu nedenle özel olarak 'kasten öldürme' suç tipi dahilinde düzenlenen bir indirim nedenidir. Tahrik, diğer ağır suçlarda ise ancak fail hakkında öngörülen cezanın ağırlığını bir miktar azaltabilecek takdiri indirim nedeni olarak uygulanabilmektedir. Haksız tahrik, tahrik altında suç işleyen fail hakkında açılacak davanın türünü değiştiren ve dolayısıyla daha az ceza öngörülmesine neden olan bir düzenlemedir. Anglo-Sakson Hukuk Sistemini benimsemiş devletlerin kanunlarına bakıldığında, haksız tahrik altında suç işleyen fail hakkında nitelikli adam öldürme suç tipinden değil basit adam öldürme suç tipinden yargılama yapılacağı ve buna göre ceza verileceği şeklinde bir düzenlemenin yer aldığı görülmektedir. Bu durumdan çıkan netice, Anglo -Sakson Hukuk uygulamasında genel ve bütün suç tiplerine teşmil edilecek nitelikte bir haksız tahrik düzenlemesinin bulunmadığıdır. Haksız tahrik altında işlenen saldırı ya da kasten yaralama fiilleri açısından haksız tahrik, ancak faile verilecek cezada takdiri bir indirim sebebi olarak dikkate alınabilecektir. Federal Almanya'da ise haksız tahrik hali hem genel hükümler kapsamında haksız fiiilin esaslı şuur bozukluğuna neden olması, hem de özel hükümler kapsamında kasten öldürme ve hakaret suçlarının tahrik altında işlenmesi halinde failin cezasında bir indirim nedeni olarak düzenlenmiştir. Haksız tahrikin esaslı bir şuur bozukluğundan veya başka bir anormal ağır ruhi duruma neden olması halinde fiilin hukuka aykırılığını anlama veya bu anlayışa göre hareket etme kabiliyetine sahip bulunmadığı ya da azaldığı kabul edilir. Alman Ceza Kanunu 213. maddesine göre, kasten öldüren kişi, öldürülen kişi tarafından kendisine veya bir aile mensubuna yönelik olarak işlenilen bir kötü mualeme veya ağır hakaret üzerine, kendi kusuru olmadan öfkeye kapıldığı ve bu öfke nedeniyle orada derhal kendisini bir fiilin içinde bulursa veya sair hafif bir hal varsa, bir yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Heyecan ya da ruhsal bunalım halleri İsviçre Ceza Hukukunda failin cezasının indirilmesine neden olacak biçimde ele alınmaktadır. İsviçre Ceza Kanunu'nun 48. ve 113.maddesine göre haksız bir tahrik fiillerinin failde heyecana neden olması ve failin bu davranışlar neticesinde gazap ve kedere sürüklenmesi ve failin tahrike neden olan bu iki durum neticesinde derinden etkilenerek ani bir biçimde tepki göstermesi halinde haksız tahrik indirimi uygulanacaktır. Avusturya Ceza Hukuku'nun 34/8.fıkrasında ve 115.maddesinde, failin genel olarak mazur görülebilir şiddetli bir ruhsal karışıklık etkisiyle suça sürüklenmesi halinde cezasını hafifleten bir düzenleme olduğu görülmektedir. İtalyan Ceza Kanunu'nda başkasının haksız fiilinden kaynaklanan hiddet durumunda tepki gösterilmesi halinde failin cezası haksız tahrik düzenlemesine göre hafifletilir. İtalyan hukuku'nda haksız tahrik düzenlemesinin üç unsuru vardır. Bunlardan ilki kişinin kendisinin hakim olamayacağı duyguların etkisiyle, bir başka ifadeyle duygusal bir etken nedeniyle hakimiyet gücünü kaybederek agresif, saldırgan, öfke içeren bir güdü içine girmesine neden olan güçlü bir etki altında bulunması gerekliliğidir. İkinci unsur başkasının haksız fiilidir. Üçüncü unsur ise haksız fiil ile buna karşı gösterilen tepki arasında psikolojik bir nedensellik bağın bulunmasıdır. Fransa Hukuku'nda haksız tahrike ilişkin olarak kanunda özel bir madde düzenlemesi bulunmamaktadır. Ancak, haksız tahrik altında kalan failin durumu cezanın bireyselleştirilmesinde dikkate alınmaktadır. Aynı şekilde Hollanda Hukukunda da haksız tahrik hali, failin cezasının belirlenmesinde takdiri indirim nedeni olarak değerlendirilmektedir. Haksız tahrik, gerek Türk Ceza Hukuku gerekse karşılaştırmalı hukukta düzenlenen ve uzun bir geçmişi olan ceza hukuku kurumudur. Bu niteliği itibariyle ceza hukuku tarihinin hemen her döneminde önem arz etmiştir. İnceleme konusu ülke hukuklarında yer alan ve köklü bir geçmişi olan bu kurumun ortaya çıkış nedeni ülkeden ülkeye farklılık göstermişse de neticesinin hemen hemen hepsinde aynı olduğu görülmüştür. Bu netice, tahrik altında suç işleyen failin cezasında bir iyileştirmeye, indirime gidilmesidir. Kurumun her ülkede ortaya çıkış nedeninin farklı olması, beraberinde koşullarının da farklı olması anlamına gelmektedir. Koşullarının farklı olması da kurumun hukuki niteliği üzerinde farklı yaklaşımlar ortaya konmasına sebep olmuştur. Günümüzdeki eğilim ise, haksız tahrik kurumunun yargılamalardaki etkisinin tamamen kaldırılmasa bile hafifletilmesine yöneliktir ve bunun nedenleri de çalışmamızda yer bulmaktadır. Çalışmamızın ilk bölümünde haksız tahrike kavramsal bir açıklama getirilmeye ve kurumun hukuki niteliği üzerinde durularak suç genel teorisindeki yeri saptanmaya çalışılmıştır. Bu çalışmada görülmektedir ki, kurum tek bir yaklaşımla açıklanamamakta ve yeri konusunda kesin bir belirleme yapılamamaktadır. Kurum ayrıca, diğer suç genel teorisi kavramları ile karşılaştırılmış ve bazı durumlarda bir arada ele alınmıştır. Çalışmamızın ikinci bölümünde, kurumun ülkelere göre farklılık gösteren tarihsel gelişimi ortaya konulmuştur. Ayrıca kurum, Türk Ceza Kanunu'nda nasıl düzenlendiği ve türleri de belirtilmek suretiyle değerlendirilmeye tabi tutulmuştur. Çalışmamızın üçüncü bölümünde karşılaştırmalı hukuka yer verilmiştir. Bu kapsamda, Anglo-Sakson Hukuk Sistemini benimsemiş ülkeler arasında nüanslar da ortaya konulmaya çalışılmış ayrıca Almanca konuşan devletler hukuk sistemlerinde de tahrikin etkisi incelenmiştir. Çalışmamızın dördüncü bölüm olan son bölümünde, Türk Ceza Kanunu'ndaki haksız tahrik kurumunun koşulları ele alınmıştır.

Gülşah Bostancı
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Ceza Muhakemesinde hukuka aykırı delillerin ispat değeri

Bireyin özgürlük alanına doğrudan müdahalelerde bulunma olanağına sahip olan ceza muhakemesi hukukunun olmazsa olmaz ilkeleri demokratik hukuk devletinin korunması, adil yargılanma hakkı ve bu kapsamda bireyin özgürlük ve haklarının devlet müdahalelerine karşı korunmasıdır. Suç teşkil eden bir fiilin somut olayda gerçekleşip gerçekleşmediği, gerçekleştiyse ne şekilde gerçekleştiği ve bu fiilin kim tarafından gerçekleştirildiğine yönelik ispat faaliyeti çerçevesinde, ispat vasıtaları olan delillerin elde edilmesi, ortaya konulması, tartışılması ve değerlendirilmesi maddi gerçeğe ulaşma gayesi bakımından ceza muhakemesinin en önemli faaliyetlerindendir. Delil elde etme ve değerlendirme faaliyetleri, bireyin temel hak ve özgürlüklerine saygılı bir şekilde adil yargılanma hakkı ve hukukun belirlediği sınırlar içinde gerçekleştirilmelidir. Devlet, bütün faaliyetlerinde olması gerektiği gibi delil toplama faaliyetinde de hukuk kurallarına uygun davranmalı ve bu kurallarla kendisini bağlı tutmalıdır. Bu doğrultuda bireylerin temel hak ve özgürlükleri güvence altında olacaktır. Suçu oluşturan olayları ortaya koyan delilleri elde etme faaliyeti çerçevesinde hukuka aykırı yöntemlere başvurulması halinde, karşımıza hukuka aykırı deliller çıkmaktadır. Benimsenen çözüm yolları çerçevesinde, hukuka aykırı deliller ceza muhakemesinde kullanılabilmekte veya kullanılması reddedilebilmektedir. Bir hukuk devletinde hukuka aykırı delillere ilişkin düzenlemeler ve uygulamalar ayrıca önem taşımaktadır. Tez çalışmamızda, hukuka aykırı deliller sorunu, ceza muhakemesi hukukumuz kapsamında ele alınmış olup, özellikle CMK'daki düzenlemelere, doktrindeki görüşlere, Yargıtay ve AİHM içtihadlarındaki yansımalara ve bazı ülke uygulamalarına yer verilmiştir. Vicdani delil sisteminin istisnasını teşkil eden hukuka aykırı deliller konusu günümüzün en önemli konularından birisidir. Uzun süredir yoğun tartışmalara ve farklı düşüncelerin ileri sürülmesine neden olan hukuka aykırı deliller ile ilgili tartışmalar halen güncelliğini korumakta olup, hukuka aykırı delillerin muhakemede kullanılmasına ilişkin ortak bir görüş ve uygulama benimsenmiş değildir. Türk doktrininde ve bazı ülke uygulamalarında bu konuya ilişkin farklı görüş ve uygulamalar bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı yoğun bir biçimde tartışılan hukuka aykırı deliller sorununa ilişkin olarak bir hukuk devletinde olması gereken çözüm önerilerini ortaya koymak, hukuka aykırı delillerin ceza muhakemesi hukukumuzdaki yeri ve ispat açısından değerini belirlemeye çalışmak, getirilen önerilerin sonuçlarını ve başka tartışmalardaki etkilerini açıklamaktır. Bunun için, öncelikle, ceza muhakemesinin gayesine, ceza muhakemesinin temel ilkelerinden olan hukuk devleti ilkesi ve adil yargılanma hakkına, ceza muhakemesinde ispat ve delillere, delillerin elde edilmesine ve değerlendirilmesine ilişkin genel açıklamalara yer verilmiştir. Hukuka aykırı delil kavramını ortaya koymak açısından hukuka aykırılık kavramının anlam ve kapsamı ve bu doğrultuda hukuka aykırı deliller kavramı açıklanmaya çalışılmıştır. Devamında hukuka aykırı delillerin tarihsel süreçte gelişimi ve konuya ilişkin Türk Ceza Muhakemesi Hukuku'ndaki düzenlemeler ele alınmış; bazı hukuka aykırı delil yaratan durumlar gösterilmiştir. Daha sonra, ceza muhakemesinde hukuka aykırı delillerin kullanılmamasının amacı açıklanarak, vicdani delil sistemini xxii Deliller ancak hukukun çizdiği çerçevede elde edilebilir ve kullanılabilir. Bu konuda kural ve sınırlamalar ihlal edildiği takdirde, insan haklarına saygılı bir hukuk devletinde bu şekilde elde edilen hukuka aykırı delillerin kullanılmaması ve hükme dayanak yapılamaması gibi bazı sonuçlar söz konusu olacaktır. Anayasamızın 2. maddesinde açıkça ifade edildiği üzere, devletimiz hukuk devleti ilkesini benimsemiş ve hukuk kurallarına uyacağını beyan etmiştir. Aynı zamanda, Anayasamızın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı anayasal bir hak olarak teminat altına alınmıştır. Adil yargılanma hakkı çerçevesinde ceza muhakemesi, hukuka, hakkaniyete, insan ve sanık haklarına uygun olarak gerçekleştirilmelidir. İnsan haklarını koruyan, adaleti ve güvenliği sağlayan ve hukuk kurallarına bağlı olan bir hukuk devletinde, hukuka aykırı delillere yer olmamalıdır. Hukuk devleti ilkesine ve adil yargılanma hakkına yönelik en önemli saldırılardan biri de hukuka aykırı delillerin kullanılması olarak görülmelidir. Türk hukukunda, 1992 yılına kadar hukuka aykırı delillere ilişkin somut bir hüküm bulunmamakla birlikte, 1412 sayılı CMUK'da, 18.11.1992 tarih ve 3842 sayılı kanun ile önemli değişiklikler yapılarak, hukuka aykırı delillere ilişkin iki ayrı hüküm getirilmiştir. CMUK'a eklenen m. 135/a uyarınca; "… ifade verenin ve sanığın beyanı özgür iradesine dayanmalıdır. Bunu engelleyici nitelikte kötü davranma, işkence, zorla ilaç verme, yorma, aldatma, bedensel cebir ve şiddette bulunma, bazı araçlar uygulama gibi iradeyi bozan bedenî ve ruhî müdahaleler yapılamaz." CMUK 254. maddeye ise "Soruşturma ve kovuşturma organlarının hukuka aykırı şekilde elde ettikleri deliller hükme esas alınamaz." hükmü eklenmiştir. Bu maddelerden ilki olan CMUK 135/a maddesi, hukuka aykırı ifade ve sorgulama usulleri ile elde edilen delilleri kapsam dışı bırakmış; daha genel bir içeriğe sahip olan CMUK 254. maddesi ise tüm hukuka aykırı delilleri kapsam dışında bırakmıştır. Bununla birlikte, hukuk sistemimiz kanunda yer alan düzenlemeler ile yetinmemiş ve 03.10.2001 tarihinde yapılan değişiklik sonucu Anayasa'nın 38. maddesine "Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez." hükmünün eklenmesiyle söz konusu düzenlemeler anayasal garantiye kavuşturulmuştur. 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK ise hukuka aykırı delillere ilişkin daha ayrıntılı hükümler getirmiştir. CMK'da bu konuya ilişkin delil elde etme yöntemlerine, delil elde etme yasaklarına, diğer hukuka aykırılıklara, delillerin ortaya konulmasına, tartışılmasına ve değerlendirilmesine ilişkin birtakım düzenlemeler bulunmaktadır. Anayasa hükmü ile birlikte, CMK'nın 148, 206/2-a, 217/2. ve 289. maddelerinde de hukuka aykırı delillerin ceza muhakemesinde hiçbir şekilde kullanılamayacağına ve delil olarak değerlendirilemeyeceğine işaret eden düzenlemeler getirilmiştir. CMK'nın "İfade alma ve sorguda yasak usuller" başlıklı 148. maddesi uyarınca "Şüphelinin ve sanığın beyanı özgür iradesine dayanmalıdır. Bunu engelleyici nitelikte kötü davranma, işkence, ilâç verme, yorma, aldatma, cebir veya tehditte bulunma, bazı araçları kullanma gibi bedensel veya ruhsal müdahaleler yapılamaz." Aynı zamanda aynı maddenin 3. fıkrası uyarınca, yasak usullerle elde edilen ifadeler rıza ile verilmiş olsa da delil olarak değerlendirilemeyecektir. CMK'nın "Delillerin ortaya konulması ve reddi" başlıklı 206/2-a maddesi gereğince, delil kanuna aykırı olarak elde edilmişse ortaya konulmasının reddolunacağı hüküm altına alınmıştır. Yine "Delilleri takdir yetkisi" başlıklı 217/2. maddesinde "Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir." hükmüne yer xxiii verilmiştir. Ayrıca 5271 sayılı CMK'da önceki kanunda yer almayan bir düzenlemeye yer verilmiş ve CMK'nın 289. maddesinde, hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması mutlak bozma sebebi olarak düzenlenmiştir. Böylece kanunkoyucu, hukuka uygun elde edilmek şartıyla ceza muhakemesinde her şeyin delil olabilmesi ve hukuka uygun delillerin değerlendirilebilmesi esasını benimsemiştir. Delil elde edilmesine ilişkin yöntemi açıkça yasaklamış bir hukuk kuralına, hukuk kuralı açık bir yasaklama içermese de kuralda öngörülen usule veya bu kuralın amaç ve kapsamına veya genel olarak hukukun kaynaklarına ve evrensel hukuk ilkelerine aykırı davranılarak elde edilen deliller ile elde ediliş biçimi yönünden suç oluşturulan deliller hukuka aykırı delil kategorisinde değerlendirilecektir. Ceza muhakemesinde esas sorun ise hukuka aykırı delillerin ceza muhakemesinde değerlendirmeye alınıp alınmayacağı noktasında toplanmaktadır. Hukuka aykırı delillerin ceza muhakemesinde değerlendirmeye alınıp alınmayacağı yani kullanılıp kullanılamayacağı konusunda doktrin ve uygulamada farklı görüşler ileri sürülmektedir. Hukuka aykırı delillerin değerlendirilmesi konusunda öncelikle irdelenmesi gereken, hukuka aykırı delillerin neden yasaklandığı ve hukuka aykırı delillerin kullanılamayacağına ilişkin kuralın getirilmesinin amacının ne olduğudur. Hukuka aykırı delillerin değerlendirme dışı bırakılmasında esas olan amaç, temel hak ve özgürlüklerin korunması ve onlara saygı gösterilmesinin ötesinde hukuku uygulamak, hukuk düzeni ve hukukun üstünlüğünü korumak olarak kabul edilmelidir. Hukuka aykırı delil teorisinin altında yatan fikir bu olmalıdır. Hukuka aykırı delillerin ceza muhakemesinde kullanılıp kullanılamayacağına ilişkin olarak temelde üç ana yaklaşım ortaya koyulmaktadır. Modern ceza muhakemesinde terk edilmiş olsa da mutlak kabul yaklaşımına göre, "Hukuka aykırı delil, aykırı elde edilmemişçesine değerlendirilir" ilkesi gereğince, hukuka aykırı olarak elde edilen delillerin hükme esas alınması kabul edilmektedir. Mutlak red yaklaşımı ise, hukuka aykırı delillerin ceza muhakemesinde hiçbir şekilde kullanılamayacağını ifade etmektedir. Bu kapsamda herhangi bir hukuka aykırılık olduğu takdirde hukuka aykırı şekilde elde edilen tüm deliller kullanılamaz hale gelecektir. Bir diğer görüş olan esnek yaklaşım, hukuka aykırı delillerin ceza muhakemesinde kullanılıp kullanılamayacağı sorununa ilişkin olarak hukuka aykırı delillerin kabul edilebilirliğine karar vermede sabit bir kural kabul edilmemektedir. Buna göre, hukuka aykırı deliller, yapılacak değerlendirme sonrasında bazı durumlarda hükme esas alınabilecek, bazı durumlarda ise alınamayacaktır. Böylece mahkemelere takdir yetkisi tanıyan bu görüş çerçevesinde her somut olay ayrıca değerlendirilecektir. Hukuka aykırılığın hiçbir mazereti olamayacağı gibi, hukuka aykırılıklar arasında önemli-önemsiz, şekli-maddi, hafif-ağır gibi birtakım sübjektif ayrımlar yapılması hukukun üstünlüğünün benimsendiği bir hukuk devletinde kabul edilemez. Hukuka aykırı delillerin değerlendirme dışı bırakılmasındaki amaç ve hukukun üstünlüğü ilkesi kapsamında, esnek yaklaşıma ilişkin görüşlerdeki hatalı yaklaşım ve eksiklikler de göz önüne alındığında, tüm hukuka aykırı deliller, ceza muhakemesi hukukumuzdaki düzenlemeler kapsamında ele alınmalı ve hukuka aykırı deliller ceza muhakemesinin hiçbir safha veya evresinde ve hiçbir şekilde kullanılmamalıdır. Esas itibariyle, hukuk devleti ilkesi ve adil yargılanma hakkı bu kabulü zorunlu kılmaktadır. xxiv Hukuka aykırı delillerin kullanılabilirliğine ilişkin çeşitli ülkelerde farklı uygulamalar benimsenmiştir. Bazı ülkeler hukuka aykırı deliller ile ilgili olarak ceza muhakemesi kanunlarında çeşitli düzenlemelere yer vermiş, bazıları ise bu konuda hiçbir düzenleme getirmemiş olup konu içtihadlar çerçevesinde şekillenmiştir. Hukuka aykırı deliller konusundaki hukuk sistemleri farklı olmakla birlikte, birçok sistem bakımından genellikle ortak özellik işkence ve kötü muamele ile elde edilen deliller bakımından ortaya çıkmaktadır. Bu kapsamda ABD ile birlikte İngiltere, Fransa, İsviçre, Almanya ve İtalya ceza muhakemesi sistemlerinde hukuka aykırı delillerin değerlendirilmesine ilişkin düzenlemeler ve uygulamalar özellik arzetmektedir. Günümüzde hukuka aykırı delillerin kabul edilebilirliğine ilişkin en etkili doktrinlerden biri AİHM tarafından oluşturulmuştur. AİHM, hukuka aykırı delillerin kullanılmasının yargılamayı bir bütün olarak AİHS'in 6. maddesine aykırı, adil olmayan bir duruma getirip getirmediğine, başvurucunun savunma haklarına saygı gösterilmesi ve söz konusu delilin kalitesi ve önemi gibi, olayın içinde bulunduğu şartlara bakarak karar verdiği bir test geliştirmiştir. Aynı zamanda özellikle işkence, insanlık dışı veya aşağılayıcı mualeme sonucunda, susma hakkı ve kendini suçlandırmama hakkı ihlal edilmek suretiyle veya avukatın yokluğunda alınan ifadeler ile ilgili olarak delillerin dışlanmasına ilişkin kurallar oluşturmuş bulunmaktadır. Bununla birlikte, uluslararası ceza hukuku alanında, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin yaptığı bir ceza yargılamasında hukuka aykırı delillerin kullanılabilip kullanılamayacağı konusunda Roma Statüsü'nde sübjektif bir ölçüt içeren özel bir düzenleme getirilmiştir. Anglo Sakson Hukukunda "zehirli ağacın meyveleri" olarak adlandırılan hukuka aykırı delillerin uzak etkisi yani hukuka aykırı deliller yoluyla ulaşılan delillerin değerlendirilip değerlendirilmeyeceği tartışmalı bir konudur. Türk hukukunda hukuka aykırı deliller arasında dolaylı veya doğrudan gibi bir ayrıma gidilmemiş olup önemli olan, bir delilin elde edilme biçiminde ve temelinde bir hukuka aykırılığın yapılıp yapılmadığıdır. Dolayısıyla hukuka aykırılığın doğrudan veya dolaylı olduğuna bakılmaksızın, söz konusu delillerin muhakemenin hiçbir aşamasında ve hiçbir surette kullanılamayacağı kabul edilmelidir. Sanığın lehine olan hukuka aykırı delillerin değerlendirilip değerlendirilemeyeceği konusu da tartışmalı olmakla birlikte, bir hukuk devletinde, hukuka aykırı olarak elde edilen ancak sanığın beraat etmesini sağlayacak olan delillerin de ceza muhakemesinde kullanılamayacağını ve hükme esas alınamayacağını kabul etmek gerekecektir. Resmi sıfatı bulunmayan özel kişiler tarafından elde edilen hukuka aykırı delillerin ceza muhakemesinde kullanılıp kullanılamayacağı konusunda da farklı görüşler ileri sürülmektedir. Bu konuda özel kişiler tarafından elde edilen hukuka aykırı delillerin muhakemede kullanılabileceği iddia edilse de, kim tarafından elde edilmiş olursa olsun hukuka aykırı yöntemlerle elde edilmiş olan deliller ceza muhakemesinde kullanılmamalıdır. Bir delilin hukuka aykırı olduğu talep üzerine veya hâkim tarafından re'sen saptandığında, bu delilin ceza muhakemesinde değerlendirme dışı bırakılması söz konusu olacaktır. Bununla birlikte, böyle bir durumda hukuka aykırı delilin dava dosyasından çıkarılıp çıkarılmayacağı hususu sorunludur. Ceza muhakemesi hukukumuzda yer alan düzenlemeler uyarınca hukuka aykırı bir delilin dosyadan xxv çıkarılması mümkün olmamakla birlikte, olması gereken hukuk açısından hukuka aykırılığı tespit edilen bir delilin dosyadan çıkarılmasını sağlayacak açık bir ceza muhakemesi düzenlemesine ihtiyaç olduğu kabul edilmelidir. Cumhuriyet savcısı iddianame düzenlerken delilleri değerlendirme yetkisi kapsamında ispat konusunda getirilen kural ve sınırlamaları dikkate almak zorundadır. Mevcut düzenlemeler uyarınca, hukuka aykırı deliller ceza muhakemesinde esas alınamadığına göre, hukuka aykırı delillere dayanılarak iddianame düzenlenmesi de kabul edilemez. Bu kapsamda alternatif bir çözüm önerisi olarak, hukuka aykırı bir delile dayanılarak düzenlenen iddianamenin iadesi de mümkün görülmelidir. Delilin hukuka aykırı yöntemlerle elde edilmesi, delilin ceza muhakemesinde kullanılamaması ve hükme esas teşkil edememesi gibi sonuçlar doğurmakla birlikte, tazminat davası açılmasına ve fiil aynı zamanda suç teşkil etmekte ise, kişinin cezalandırılabilmesine neden olabilmektedir. Delil elde ederken hukuka aykırı yöntemlere başvurulmasının önlenmesi bakımından tazminat sorumluluğu ve cezai yaptırımlar ayrıca bir önem arzetmektedir

DelilHukuk devletiHukuka aykırılık
Yeşim Yılmaz
Galatasaray University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00

Other supervisors