Doç. Dr. Nezihat Rana Dişel danışmanlığındaki tezler
12 tez · Çukurova University
Mantar zehirlenmesi olgularında NGAL'in tanısal ve prognostik değeri
Giriş ve Amaç: Mantar zehirlenmesi olguları çeşitli şikayetler ile acil servise başvurmaktadırlar. Bazı olgularda da böbrek yetmezliği gelişmektedir. Böbrek hasarının erken tespiti büyük önem arz etmektedir. Çalışmamızda mantar zehirlenmesi ile acil servise başvuran 18 yaş ve üstü hastalarda akut böbrek hasarlanmasının erken dönemde tespiti için NGAL'in bir biyobelirteç olarak kullanılabilirliğini araştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na 1 Eylül 2017-31 Mayıs 2019 tarihlerinde başvuran 18 yaş üstü olup dahil edilme kriterlerine sahip hastalar çalışmaya alındı. Hastaların demografik özellikleri, özgeçmişleri, şikayetleri, fizik muayeneleri değerlendirildi. Sıfırıncı saat, 6. Saat ve 3. Gün kreatinin ile 0. Saat ve 6. Saat kan ve idrar NGAL seviyelerine (otoanalizer Getein cihazı ile) bakılarak NGAL ile kreatinin değişimi arasındaki ilişki araştırıldı. Çalışma şartlarını karşılayan 47 hastanın verileri incelendi. Bulgular: 47 hastanın 24'ü (% 51,1) erkekti. Hastaların yaş ortalamaları erkeklerde 49,83±18,40 (18- 84 yaş), kadınlarda 41,17±15,05 (20-69 yaş) idi (p=0,085). En sık şikayetler, bulantı (n=39, % 83), kusma (n=39, % 83), karın ağrısı (n=21, (% 44,7) idi. Ortalama yatış süreleri 1,28±0,61 (1-3 gün) idi. Sıfırıncı ve 6. saat NGAL ortalama değerleri sırasıyla idrar için 379,57±397,57 ve 421,03±506,71; serum için 1116,17±762,47 ve 1260,86±1103,13 idi. WBC 0. saat ile serum 0. ve 6.saat arasında anlamlı ilişki vardı (0. saat p=0,009, 6. saat p=0,017). Sıfırıncı ve 6. saat platelet değerleri ile 0. saat serum NGAL seviyeleri arasında anlamlı ilişki vardı (0. saat platelet p=0,013, 6. saat platelet p=0,008). İdrar 0. saat NGAL ile delta kreatinin 0-3 arasında yakın ilişki vardı (p= 0,052). Serum 6. saat NGAL değeri ile delta kreatinin 0-3 arasında yakın kuvvetli ilişki vardı (p=0,035). İdrar 0. ve 6. saat NGAL arasında zayıf (p=0,005), idrar delta kreatinin 6-3 ile 0-3 arasında orta (p=0,000), serum 0. ve 6. saat NGAL arasında orta (p=0,000), delta kreatinin 0-3 ile serum 6. saat NGAL arasında zayıf (p=0,026), delta kreatinin 6-3 ile 0-3 arasında orta derece korelasyon vardı (p=0,000). Tartışma ve Sonuç: Hastaların 0. ve 6. Saat serum NGAL değerleri yüksek olmasının serum kreatinin değerinin 3. Gün yükselebileceğini gösterebilir. Bu nedenle NGAL, 18 yaş ve üstünde mantar yemeye bağlı acil servise başvuran olgularda böbrek hasarlanmasını erken gösterebileceği bir biyomarkır olarak kullanılabilir. NGAL değeri WBC ve platelet sayısından etkilenebilir. Bu konuda daha çok araştırma gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: Akut böbrek hasarı, Kreatinin, Mantar, NGAL.
KoAH tanılı ve steroid kullanan hastaların enfeksiyon kaynaklı acil servis başvurularının prospektif değerlendirilmesi
KOAH Tanılı ve Steroid Kullanan Hastaların Enfeksiyon Kaynaklı Acil Servis Başvurularının Prospektif Değerlendirilmesi Giriş ve amaç: Steroidler KOAH hastalarında atak sıklığı, hastanede yatış süresi ve mortaliteyi azalttığı bilinen ve kılavuzlarda kullanımı açıklanmış ilaçlardır. Klinik gözlemimiz ülkemizde KOAH hastalarının steroid kullanımlarının kılavuz önerisinin çok üstünde olduğu şeklindedir. Çalışma amacımız steroid kullanımının yaygın olduğu KOAH tanılı hastalarda steroide bağlı sürrenal baskılanma var mı ve steroid kullanımı ile sık acil servis başvuru arasında ilişki var mı sorularına yanıt aramaktır. Hastaların enfeksiyon ile sepsis sıklığında artış olup olmadığını ve mortalitelerine etkilerini de araştırmayı amaçladık. Metod: Prospektif kesitsel klinik araştırma olan çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde (ÇÜTF) tek merkezli olarak Etik Kurulu onayı ve Bilimsel Araştırmalar Proje biriminin desteği ile yapıldı. Çalışmaya 1 Mayıs 2018-1 Ekim 2019 tarihleri arasında nefes darlığı şikayeti ile ÇÜTF Acil Tıp Anabilim Dalı Erişkin Acil Servisine başvuran 18 yaş üstü çalışmaya dahil edilme kriterlerine sahip KOAH hastaları dahil edildi. Hastalara ait demografik, klinik ve rutin laboratuvar verileri ile laktat klirensi, CRP, prokalsitonin, ACTH, kortizol seviyeleri, acil servise başvuru sayıları, yatış durumları ve süreleri, 1 aylık mortaliteleri incelendi. Hastalar son 3 ayda steroid kullanıp kullanmama ve indeks acil servis başvurularında steroid alıp almama durumlarına göre değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilip verileri tam olan 50 hastanın 41'i (% 82,0) erkekti. Hastaların yaş ortalamaları 66,72 yıl (49-85 yaş aralığı) idi. Hastaların şikayet, fizik muayene bulguları, ek hastalıkları, yatış ve mortalite verileri, ACTH, prokalsitonin, laktat ortalamaları acil serviste steroid alan ve almayan hastaları içeren gruplar arasında benzerdi. Hastalardan acil serviste steroid tedavisi alanların balgam şikayeti (p=0,005), KY ek hastalığı oranı (p=0,007), analjezik kullanmama durumu (p=0,033), solunum sayıları (p=0,049), ral (p=0,049), ronküs (p=0,00), nötrofil yüzdesi (p=0,028), Hb (p=0,011) ve HCT (p=0,018) ortalamaları, almayanların oranından istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek bulundu. İndeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi almamış hastalardan, son 3 ayda steroid kullananların lenfosit yüzdelerinin ortalaması istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0,041). İndeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi almış hastaların hemoglobin ve hematokrit değer ortalamaları incelendiğinde, son 3 ayda steroid kullanmayanlara göre, kullananlarda istatistiksel olarak daha yüksek olduğu görüldü (Hb için p=0,010 ve HCT için p=0,004). İndeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi almış hastaların, son üç ayda steroid kullanmayanların kortizol seviyelerinin kullananlardan istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde düşük olduğu bulundu (p=0,013). Ancak indeks başvuruda steroid alan hastaların ortalama kortizol değerleri almayanlardan ve son 3 ayda steroid kullananlarda da düşük bulundu (p>0,05). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda indeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi alanlarda balgam şikayeti, KY varlığı, solunum sayısı, ral ve ronküs sıklığı, nötrofil yüzdeleri, hemoglobin ve hematokrit değerleri steroid almayan hastalara kıyasla istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Kortizol ve ACTH değerleri steroid kullananlarda düşüktü ancak istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmasa da KOAH hastalarında steroid kullanımına bağlı sürrenal baskılanma gelişebileceğini ve hastaların bu açıdan takip edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Ancak daha fazla sayıda hasta ve kortizol ve ACTH için mükerrer örnekleme yapılabilen ileri çalışmaların bu durumun daha net ortaya koyabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: KOAH, steroid, sürrenal baskılanma, ACTH, kortizol
Acil serviste santral ven kateterizasyonu başarısını etkileyen faktörler ve işlem öncesi vasküler değerlendirmenin işlem başarısına etkisi
Amaç: Santral ven kateteri (SVK) geniş bir damar yolu ihtiyacında santral venöz yapının içerisine yerleştirilen bir kanüldür. Santral ven kateteri (SVK) takılması kritik hastalıkların tanı ve tedavisinde yardımcı olabilir. Santral ven kateterinin acil servisteki en yaygın endikasyonları hipovolemi ve şokta sıvı tedavisi, kan ve kan ürünlerinin infüzyonu, hipertonik ilaç ve sıvıların infüzyonu, fazla miktarda kan kaybı beklenen büyük cerrahi girişimler, hastaya periferik venden damar yolu açılamaması, kalp pili yerleştirilmesi ve acil hemodiyaliz için geniş bir damar yolu ihtiyacı gibi durumlardır. Her geçen gün artan teknik gelişmeler ve anatominin daha iyi anlaşılması, santral ven kateterizasyonu girişimlerinin daha kolay, daha hızlı ve daha güvenli olarak yapılmasını sağlamaktadır; buna rağmen hala bazı risklerin görülme olasılığı mevcuttur. Biz bu çalışmada santral ven kateterizasyon işlemi öncesinde statik ultrasonografik değerlendirme ile vasküler yapıları boyut, tıkanıklık, anatomik yapısal farklılıklar ve anomaliler açısından inceleyerek bu işlemin kateterizasyon başarısı ve hasta yararına etkisinin olup olmadığının araştırılmasını ve acil serviste santral ven kateterizasyonu başarısını etkileyen diğer faktörleri ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel, prospektif bir klinik araştırma olarak planlanıp, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu onayı ile 1 Ocak 2019 - 31 Ocak 2020 tarihleri arasında Balcalı Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda gerçekleştirildi. Belirtilen zaman diliminde Erişkin Acil Tıp Servisi'ne başvuran, santral ven kateterizasyonu uygulanması gereken ve çalışmaya dahil edilme kriterlerine sahip 67 hasta çalışmaya alındı. Bu hastalardan 33 hastaya santral ven kateterizasyonu yerleştirilmesi öncesinde vasküler yapıları değerlendirmek için statik ultrasonografi incelemesi yapıldı. Hastaların sosyodemografik verileri, hayati bulguları, laboratuvar bulguları, çalışma parametre ve işlem verileri ve işlemi gerçekleştiren araştırma görevlileriyle ilgili veriler daha önceden hazırlanan çalışma föyüne kayıt edildi. Araştırma verileri "SPSS for Windows 21.0 (SPSS Inc, Chicago, IL)" aracılığıyla bilgisayar ortamına yüklendi ve analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 67 hasta alındı. Tüm hastaların yaş ortalaması 52,3±16,7 yıl ve hastaların % 73,1'i (n=49) erkekti. 33 hastaya statik USG tekniğiyle, 34 hastaya ise anatomik işaretler tekniği kullanılarak santral ven kateteri yerleştirildi. Her iki hasta grubunda da en sık SVK yerleştirilme nedeni zehirlenme sebebiyle hemodiyaliz uygulanmasıydı ( Statik USG grubu: % 48,5 ve Anatomik İşaretler grubu: % 64,7). Hasta grupları arasında sosyodemografik veriler açısından istatiksel anlamlı farklılık yoktu. Statik USG tekniğinin istatiksel olarak anlamlı oranda işlem başarı oranını arttırdığı (p=0,001), toplam girişim sayısını azalttığı (p=0,001) ve işlem sonrası kateter disfonksiyonu gelişmesini azalttığı (p=0,048) gösterildi. Hasta grupları arasında kullanılan kateter sayısı, SVK yerleştirme sırasında geçen süre, işlemi uygulayan hekim sayısı karşılaştırıldığında istatiksel anlamlı fark saptanmadı. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda statik USG tekniğiyle SVK yerleştirme işlemlerinde istatiksel anlamlı düzeyde yüksek başarı oranı, daha az işlem sonrası kateter disfonksiyonu gelişimi ve daha az girişim sayısı sağlanabildiği gösterildi. Ayrıca SVK yerleştirilmesi öncesi statik USG incelemesi yapılmasının istatiksel olarak anlamlı olmasa da SVK yerleştirilmesi sırasında geçen süreyi kısalttığı, kullanılan kateter sayısını azalttığı ve işlemi deneyen araştırma görevlisi sayısını azalttığı görüldü. SVK yerleştirilmesi için harcanan toplam sürenin ise statik USG yapılan grupta istatiksel olarak anlamlı oranda daha fazla olduğu görüldü. Daha fazla sayıda hasta ile yapılacak çalışmalarla statik USG tekniğinin santral ven kateterizasyonu başarısına etkisi daha net ortaya koyulabilir. Anahtar Kelimeler: Acil servis, Kateterizasyon, Santral ven kateteri, Statik ultrasonografi.
Yeni gelişen pulmoner tromboemboliye sahip kanser tanılı hastalarda sağ kalp disfonksiyonu ve NT-proBNP düzeyinin sağkalımla ilişkisi
Amaç: Pulmoneremboli şiddet indeksi (PESI) pulmoner tromboemboli (PTE) hastalarında prognoz tahmininde kullanılmaktadır. Skorlamada kullanılan maddelerden biri olan 'öyküde kanser tanısı olmak', bilinç bozukluğuna sahip olmaktan sonra en yüksek puanı alan bileşendir ve prognoz açısından kötü prognoz puanına ulaşacak şekilde hastanın skorlamasını etkilemektedir. Buradan yola çıkarak; PTE tanısı alan kanser hastalarında klinik bulgular, EKG, EKO (sağ ventrikül fonksiyonları açısından), laktat, kan gazı, troponin, d-dimer ve NT-proBNP düzeylerinin prognoza etkisini araştırmayı amaçlamaktayız. Bu çalışmanın amacı kanser hastalarında PESI skorunun prognostik değeri ile klinik ve laboratuvar belirteçlerini karşılaştırmak ve PESI için kanser hastalarına özel ek skorlama tanımlayabilmektir. Materyal ve Metod: Bu prospektif ve kesitsel klinik çalışmaya 1 Ocak 2019 - 30 Haziran 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Acil Servisi'ne başvuran ve yeni PTE tanısı alan tüm kanser tanılı 18 yaşından büyük hastalardan, çalışmaya katılmaya yazılı onam verenler dahil edildi. Hastalardan rutin testlere (hemogram, troponin T dahil biyokimya, kangazı) ek olarak, tanı aşamasında istenmediyse d-dimer, laktat ve NT-proBNP ölçümleri yapıldı. Hastaların demografik verileri ve laboratuar bulguları, elektrokardiyografi (EKG) ve ekokardiografileri (EKO), aldıkları tedavi, yatış durumu, yatış süresi ve acil serviste geçen ilk 1 saat, 24. saat, 1. ay ve 1-3. ay mortaliteleri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 53 yeni gelişen pulmoner tromboemboliye sahip kanser tanılı hasta alındı. Hastaların 28'i erkek (% 52,8) idi. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalamaları 62,80±12,89 yıl, (n= 16), % 30,2'sinin 70 ila 79 yaş arasında olduğu belirlendi. Hastalardan 13'ü (% 24,5) eksitus oldu. Eksitus olan hastalardan 3'ü (% 23,0) ilk 24 saatte, 7'si (% 53,9) 1. ay, 3'ü (% 23,1) ise 1-3. ay içerisinde eksitus oldu. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş grupları (p=0,259) ve yaş ortalamaları (p=0,052) ile mortalite bulguları arasındaki farklılıklar istatistiksel açıdan anlamlı bulunmadı (p>0,05). Çalışmadaki hastaların en sık (n=21, % 39.6) akciğer kanseri tanılı olduğu görüldü. Otuzüç (% 62,3) hastada kalp yetmezliği, 25 (% 47,2) hastada kronik akciğer hastalığı, 47 (% 88,7) hastada ise bilinç bozukluğu mevcuttu. Hastaların 31'inde (% 58,5) nabız 110/dakika üzerinde, 40'ında (% 75,5) sistolik kan basıncı 100 mmHg'nin altında, 31'inde (% 58,5) solunum sayısı 30/dakikanın üzerinde ve 34'ünde (% 64,2) oksijen satürasyonunun ise % 90'ın altında olduğu saptandı. Çalışmaya dahil edilen 53 hastanın PESI risk sınıflamasına göre dağılımları incelendiğinede; 8 hastanın (% 15,1) sınıf 2, 23 hastanın (% 43,4) sınıf 3, 12 hastanın (% 22,6) sınıf 4, 10 hastanın (% 18,9) ise sınıf 5 de yüksek riskli gurupda yer aldığı bulunmuştur. D-dimer için hesaplanan cut-off değeri 24,28 pg/dl, sensivitesi % 76,92, spesifitesi % 82,5 ve AUC değeri 0,764 olup, D-dimer değişkenin mortaliteyi ayırt etmedeki etkinliğinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p=0,003). Kan ph değeri için hesaplanan cut-off değeri 7,3, sensivitesi % 69,23, spesifitesi % 85,0 ve AUC değeri 0,758 olup, kan pH değerinin mortaliteyi ayırt etmedeki etkinliğinin istatistiksel açıdan anlamlı olduğu tespit edildi (p=0,004). Laktatın cut-off değeri 3 mmol/l, sensitivitesi % 46,15, spesitivesi 77,5, (p=0,242), AUC değeri 0.615 bulundu. Çalışmamızda artmış laktat düzeyinin yani 3 ve üzerinde olmasının ölüm oranını artırdığı ancak bunun istatistiksel anlamlı olmadığ bulundu. TroponinT'nin cut-off değeri 47,49, sensitivitesi % 69,23, spesitivitesi % 68,42 AUC değeri 0,638 (p=0,140) ile istatistiksel olarak mortaliteyi ayırt etmede anlamlı bulunmadı. Nt-proBNP için hesaplanan cut-off değeri > 1340 pg/dl, sensivitesi 92,31, spesifitesi 70,0 ve AUC değeri 0,723 olup, Nt-pro BNP değişkenin mortaliteyi ayırt etmedeki etkinliğinin istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,002). Hastaların EKG'leri incelendiğinde % 8'inin normokardik sinüs, % 16'sının sinüs taşikardisi, % 14'ünün s1q3t3, % 4'ünün sağ dal bloğu, % 4'ünün yüksek hızlı atrial fibrilasyon, % 7'sinin de T negatifliği olduğu görüldü. Hastaların % 20'sinin taşikardik olduğu görüldü. Tartışma ve Sonuç: PESI'ye göre yüksek riskli gurupta yeralan hastaların D-dimeri 24,28 pg/dl üzerinde ise '1 puan', kan pH değeri 7,3 ve altı olanlara '1 puan', Nt-proBNP değeri 1340 pg/dl üzeri görülenlere '1 puan' EKO'da sağ ventrikül disfonksiyonu olanlara '1 puan' atanarak yeni bir mortalite hesaplandı. Bu hesaplamaya mPESI adı verildi. Hastaların toplam sağkalım oranı ile gruplar arasındaki farklılıkları incelendiğinde; mPESI puanı 2 ve altında olan hastaların, 3 ve üzerinde olan hastalara göre ortalama toplam sağkalım oranlarının istatistiksel açıdan anlamlı yüksek olduğu bulundu (p<0,05). mPESI 2 ve altında olan hastaların 1 aylık sağkalım oranları % 97,3, 3 aylık sağkalım oranları % 97,3 olarak bulunurken, mPESI puanı 3 ve üzerinde olan hastalarda 1 aylık sağkalım oranı % 33,3, 1-3 aylık sağkalım oranı ise % 16,7 olduğu saptandı. Anahtar Kelimeler: Kanser, Pulmoner tromboemboli, PESI, mPESI, Sağ kalp yetmezliği, D-dimer, NT-proBNP, Laktat, Troponin, Kan gazı, pH
Acil servise başvuran yumuşak doku enfeksiyonlarının değerlendirilmesi
Amaç: Acil servise başvuran ve Yumuşak Doku Enfeksiyonu tanısı alan hastaların tanı, takip ve yatış sürecinde nelere dikkat edilmeli, hangi hastalardan kültür alınırsa bu hastaların tekrarlı başvurusu, uzun süren yatışları ve komplikasyonlarının önüne geçilir sorularına cevap aramayı, YDE'nin Acil Serviste yönetimiyle ilgili ek önerilerde bulunmayı amaçlamaktayız. Materyal ve Metot: Bu prospektif ve kesitsel klinik çalışmaya 1 Aralık 2019-31 Temmuz 2020 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Acil Servisi'ne başvuran ve Yumuşak Doku Enfeksiyonu tanısı alan hastalardan çalışmaya katılmaya yazılı onam veren 18 yaşından büyük hastalar dahil edildi. Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel olmayan Klinik Çalışmalar Etik Kurulundan onaya ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastalardan başvuru anında tanı-takip-yönetim-yatış kararı için rutin tetkiklerin (biyokimya, hemogram ve sedimentasyon) yanı sıra alınacak olan kan örneklerinde CRP ve sedimentasyon bakıldı. Hastaya ait genel risk faktörleri ve YDE'ye ait risk faktörleri, son 1 ay içinde kullandıkları antibiyotikler, son 3 ayda Acil Servise başvuru sayıları, öykülerinde travma, cerrahi ya da hayvan ısırığının olup olmadığı sorgulandı. Hastalardan acilde kültür alınamadığı için yattıkları klinikte ya da takip edildikleri polikliniklerde gerek görülen hastaların kültürü alındı. YDE olan tırnaktan nativ yapıldı sonuçlar kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen YDE tanılı 60 hastanın 45'inin erkek (% 75), 15'inin kadın (% 25) olup yaş ortalamaları 58,03±17,28 iken, % 23,3 (n=14)'ünün 61 ila 70 yaş aralığında olduğu belirlendi. Hastaların tanıları incelendiğinde 60 hastanın 18'i apse,13'üselülit, 13'ü diyabetik ayak, beşi mantar, dörtü erizipel, ikisi dekübit yarası, ikisi karbonkül ve birer tane bülloz pemfigoid, greft rejeksiyonu, nekrotizan fasiyit tanısı aldılar. Tanı grupları ile yaş bulguları arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi(p>0,05). Çalışmamıza dahil edilen hastaların 46 (% 76,7)'sının ek hastalık vardı. Hastaların 30 (% 50)'unda DM, 22 (% 36,7)'sinde HT bulgusuna rastlanırken, 10 (% 16,7) hastada KAH hastalık öyküsü olduğu tespit edildi. 65 yaş üzerinde olan hastalarda ek hastalık (p=0,025) ve HT (p=0,022) görülme sıklığı, 65 yaş ve altında olan hastalara göre anlamlı yüksek olduğu gözlendi Çalışmamızda yer alan hastaların 11 (% 18,3) yatırıldığı, yatışı olan hastalardan bir (% 9,1)'inin Endokrinoloji, dört (% 36,4)'ünde Enfeksiyon hastalıkları, iki (% 18,1)'sinin Genel Cerrahi, dört (% 36,4)'ünün Ortopedi servisinde yattıkları gözlendi. Hastaların 17 (% 28,3)'sinde geçmiş hastalık öyküsü olduğu saptanırken, 15 (% 88,2)'ünde travma varlığı, birer hastada ise cerrahi (% 5,9), hayvan ısırığı (% 5,9) bulguları tespit edildi. Çalışmamıza dahil edilen hastalardan 37 (% 61,7)'sinden kan kültürü, 33 (% 55,0)'ünden ise yara kültürü alındı. Kan kültürü alınan hastalardan 29 (% 78,4)'unda üreme olmadı. Üç (% 8,1) hastada MRSA, 2 (% 5,4) hastada Staf. epidermis, birer hastada E.coli (% 2,7), gram pozitif koklar (% 2,7) ve S.aureus (% 2,7) üredi. Yara kültürü alınan hastalardan 10 (% 30,3)'unda üreme gözlenmezken, yedi (% 21,4) hastada MRSA, İkişer hastada ESBL-E.Coli (% 6,1), Morgonella-Morganii (% 6,1) ve S. Epidermidis (% 6,1), Birer hastada ise C. Albicans (% 3,0), Enterecoc (% 3,0), Enterecoccus Faecalis (% 3,0), Enterecoccus-acinetobacter (% 3,0), ESBL-Klebsiella (% 3,0), S.aureus (% 3,0), S. Hominis (% 3,0), S.aureus (% 3,0), Strep.agalactia (% 3,0) ve VRE üremesi oldu. Hastaların kan kültürü değişkeni ile yaş bulguları arasındaki farklılıklar anlamlı bulunmazken (p>0,05), yara kültürü alınan hastaların yaş ortalamaları, yara kültürü alınmayan hastalara göre anlamlı düşük bulundu (p<0,05). Çalışma hastalarından 40 (% 66,7)'ına nativ yapılmazken, nativ yapılan hastaların 11 (% 55,0)'inde negatif, 9 (% 45,0) ise pozitiflik saptandı. Kadın hastalarda nativ bulgularının pozitif (p=0,421) görülme sıklıklarının düşük olduğu gözlenirken, son 1 ayda antibiyotik kullanımı (p=0,283), yatış varlığı (p=0,847) ve öykü varlığının (p=0,620) görülme sıklıkları yüksek ancak farkın anlamlı olmadığı saptandı (p>0,05). Altmış beş yaş üzerinde olan hastalarda nativ negatif ve pozitif olmasına göre görülme sıklıklarının yüksek(p=0,482), son 1 ayda antibiyotik kullanımlarının (p=0,665), yatış (p=0,785) ve öykü varlığının (p=0,293)bulgularının görülme sıklarının ise düşük olduğu ancak istatistiksel anlamlı olmadığı tespit edildi (p>0,05).Kan kültürü alınan hastalarda nativ bulgularının pozitif (p=0,313) ve öykü varlığı (p=0,382) görülme sıklıklarının düşük olduğu gözlenirken, son 1 ayda antibiyotik kullanımı (p=0,518) ve yatış varlığının görülme sıklıkları yüksek olmasına karşın, elde edilen farkın anlamlı olmadığı saptandı (p>0,05).Yara kültürü alınan hastalarda nativ bulgularının negatif ve pozitif olmasına göre karşılaştırıldığında (p=0,406), yatış (p=0,524) ve öykü varlığının (p=0,127) görülme sıklığının yüksek, son 1 ayda antibiyotik kullanımlarının (p=0,852) görülme sıklarının ise düşük olduğu gözlenmesine karşın, elde edilen farklılık anlamlı bulunmadı (p>0,05).Kan ve yara kültürü varlığı ile son 3 ayda acile başvuru sıklıkları arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi (p>0,05). Kan ve yara kültürü alınan hastalarda laboratuar değerlerindeki farklılıkların istatistiksel anlamlı olmadığı görüldü. Hastaların Acil Servise başvurularında son 1 ayda antibiyotik kullanımları sorğulandı. Antibiyotik kullanımları incelendiğinde; 28 (% 75,6)'inde amoksisilik-klavulanik asit, ikişer hastada Meropem-linozolid (% 5,4) ve siprofloksasin- amoksisilik-klavulanik asit (% 5,4), birer hastada ise ertopenem (% 2,7), rifampisin (% 2,7), sefalosporin (% 2,7), tazocin (% 2,7) ve tigesiklin (% 2,7) kullandıkları gözlendi. Yatırılan hastaların son üç ayda Acile Servise başvuru sayısı 2 ve üzeri olma sıklığı anlamlı yüksek bulunurken (p=0,014), son bir ayda antibiyotik kullanım varlığı yüksek ancak anlamlı bulunamadı (p>0,05) Hastalarda ek hastalık varlığı tekil ve ikiden fazla olanlarda yatış varlığı daha sık gözlenmesine karşın elde edilen fark anlamlı bulunmadı (p>0,05). Hastaların labaratuvar bulgularında yatış varlığı olan hastalarda WBC, CRP düşükken, sedimentasyon bulguları daha yüksek bulundu (p<0,001). Tartışma ve Sonuç: Literatürde yumuşak doku enfeksiyonu tanılarında en sık görülen bakterilerle bizim kültürde ürettiklerimiz arasında farklılıklar tespit ettik. Aramızdaki bu farklılıkların, hastanemizde hastalara ampirik tedavi başlanıp bu tedavilere yanıt vermeyen, komplike enfeksiyon gelişen hastalardan kültür alınmasına ve buna bağlı antibiyotiklere dirençli bakterilerin üremesine bağlıyoruz. Antibiyotik tedavisine yanıt vermeyen hastaların buna bağlı çoklu Acil Servis başvuruları oluyor. Buradan yola çıkarak Acil Servise başvuran yumuşak doku enfeksiyonlarını ayrıntılı değerlendirip ateş, beyaz küre yüksekliği, eşlik eden ek hastalığı olan hastalardan, doğru antibiyotik seçimi ve hastanın komplike yumuşak doku enfeksiyonuna gidişini, tekrarlı Acil Servise başvurusunu engellemek, uzun süren hastane yatışlarının önüne geçmek için yara ve kan kültürleri Acil Serviste alınmasının, hastaların bu kültür sonuçları ile gerekirse Ayaktan Parenteral Antibiyotik Tedavisi (APAT) planlanması için Enfeksiyon Hastalıkları polikliniğine yönlendirilmesinin faydalı olacağını düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Yumuşak Doku Enfeksiyonu, yara kültürü, kan kültürü, Risk faktörleri, Acil Servis, Tedavi.
Acil serviste değerlendirilen iyatrojenik pnömotoraks olgularının retrospektif analizi
Acil Serviste Değerlendirilen İyatrojenik Pnömotoraks Olgularının Retrospektif Analizi Amaç: Çalışmamızın amacı acil servise başvuran iyatrojenik pnömotorakslı olguları geriye dönük değerlendirerek, radyolojik görüntüleme yöntemlerinin tanı ve takipteki etkisi ile tedavi yöntemini seçmedeki rolünü belirlemek, iyatrojenik pnömotorakslı hastaların takipleri ve prognoz tahmininde yardımcı olmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 1 Haziran 2017 ile 1 Haziran 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda iyatrojenik pnömotoraks tanısı alan hastaların radyolojik görüntüleri ve arşiv dosya verileri derlenerek gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 61 hasta alınmıştır. Hastaların ortalama yaşı 63,49±15,11 yıl olup, 51'i erkektir. En fazla gözlenen başvuru şikayeti nefes darlığı (n=49, % 80) olup, en fazla gözlenen fizik muayene bulgusu cilt altı amfizemi (n=20, % 32,8) olarak gözlenmiştir. İyatrojenik pnömotoraksa en fazla neden olan girişimsel işlemler transtorasik ince iğne aspirasyonu (n=41, % 67,2), tru-cut biyopsi (n=10, % 16,4) ve torasentez (n=5, % 8,2) olup, hastaların büyük bir kısmına direkt grafi (n=36, % 59) ile tanı konulmuştur. Pnömotoraksı olan 61 hastanın 33 (% 54)'ü akciğer kanseridir. Pnömotoraksa neden olan işlem bölgesi ile maliyet ve tanı-takipte uygulanan radyolojik görüntüleme kesit sayıları arasında fark saptanmamıştır (p>0,05). Ön sol bölgeden işlem yapılan hastaların maliyetleri daha yüksek saptanmıştır (p=0,035). Takipte hastaların büyük kısmı direkt grafi (n=48) ile izlenmiştir. Bilgisayarlı tomografi ile takip edilen hastaların maliyetleri ve hastane yatış süreleri daha yüksek bulunmuştur (p=0,034, p=0,049). İyatrojenik pnömotoraks gelişen hastaların 33 (% 54,1)'üne tüp torakostomi uygulanmıştır. Toraks tüpü uygulanan hastaların yatış süreleri uzun, maliyetlerinin daha yüksek olduğu bulunmuştur (p=0,000). Hastaların 33 (% 54,1)'ünde %20'den daha az pnömotoraks alanı saptanmıştır ve toraks tüpü uygulanmayan hastaların (n=28, % 45,9) tamamı bu grup içerisinde yer almaktadır. Takip sonucunda sadece bir hasta, yoğun bakımda, pnömoni ve septik şok nedeniyle hayatını kaybetmiştir. İyatrojenik pnömotoraks gelişen hastaların ortalama maliyeti kişi başı 1070 TL olarak saptanmıştır. Pnömotoraks yüzdesi arttıkça toplam maliyetin ve yatış gün sayısının arttığı bulunmuştur (sırasıyla p=0,000, p=0,003). Sonuç: Çalışma sonucunda elde ettiğimiz bilgiler ışığında iyatrojenik pnömotoraks gelişmesi; yatış sürelerini uzatan, hasta maliyetlerini artıran, ek görüntüleme ihtiyacını artıran tıbbi bir durumdur. Anahtar Kelimeler: Acil Servis, İyatrojenik Pnömotoraks, Maliyet, Radyolojik görüntüleme
Acil serviste kullanılan sepsis skorlama sistemlerinin tanısal ve prognostik açıdan karşılaştırılması
Acil Serviste Kullanılan Sepsis Skorlama Sistemlerinin Tanısal ve Prognostik Açıdan Karşılaştırılması Amaç: Çalışmada, acil servise başvuran ve sepsis düşünülen hastalarda tanı koyma, klinik prognozu ve mortaliteyi tahmin etme açısından sık kullanılan sepsis değerlendirme skalaları olan SIRS, qSOFA ve NEWS'in karşılaştırılması amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız prospektif, kesitsel ve tanımlayıcı bir çalışmadır. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine başvuran ve sepsis tanısı alan hastalar çalışma kapsamında değerlendirildi. Bu hastalara SIRS, qSOFA, ve NEWS sepsis değerlendirme skalaları uygulandı. Hastalara ait demografik veriler, hastaların özgeçmişleri, vital bulgular, 30 günlük mortalite verileri ve laboratuvar bulguları kaydedilerek analiz edildi. Kesim değerlerinin saptanması için ROC analizi uygulandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 87 hastanın ortalama yaşı 61,2±16,3 yıl olarak saptandı. Hastaların % 52,9'unun (n=46) kadın cinsiyette olduğu görüldü. Hastaların vital bulguları incelendiğinde ortalama nabız 111,9±22,9 ve ortalama solunum sayısı 25,9±6,6 idi. Diğer vital bulgular normal aralıkta saptandı. Çalışmamız sonucunda elde edilen verilere göre her üç skalanın, sepsis tanısı koyma ve hastalığın şiddetini değerlendirme açısından benzer performans gösterdiği bulundu ancak mortaliteyi tahmin etme açısından NEWS skalası diğer skalalardan üstün olduğu görüldü. qSOFA skalasının ikinin üstünde olması şiddetli sepsisi % 39,7 sensitivite ve % 86,2 spesifisite ile ve septik şoku % 54,8 sensitivite ve % 82,1 spesifisite ile gösterirken mortaliteyi % 45,2 sensitivite ve %76,8 spesifisite ile göstermektedir. SIRS skalasının ikinin üstünde olması ise şiddetli sepsisi % 100 sensitivite ve % 55,2 spesifisite ile ve septik şoku % 100 sensitivite ve % 28,6 spesifisite ile gösterirken 30 günlük mortaliteyi % 93,5 sensitivite ve % 25 spesifisite ile göstermektedir. NEWS skorlamasına bakıldığında kesim değerinin 6 olarak alınması durumunda SIRS gibi yüksek sensitiviteye (şiddetli sepsis için % 87,9, septik şok için % 96,8 ve mortalite için % 93,5) ve 10 alınması durumunda ise qSOFA gibi yüksek spesifiteye (şiddetli sepsis için % 82,8, septik şok için % 73,2 ve mortalite için % 78,6) sahip olduğu görüldü. Regresyon analizinde mortalite tahmininde en etkili laboratuvar değerinin serum ferritin düzeyi olduğu gösterildi. Serum ferritin düzeyinin 428,5 mg/dL'nin üstünde olmasının 30 günlük mortaliteyi % 87 sensitivite ve % 85 spesifisite ile saptayabileceği gözlendi. Sonuç: Çalışmamız sonucunda acil servise başvuran ve sepsis tanısı alan hastaların hızlı değerlendirilmesinde NEWS skorunun kolaylıkla kullanılabileceği ve mortaliteyi tahmin etme açısından oldukça başarılı olduğu gözlendi. Ayrıca sepsis hastalarında yüksek serum ferritin düzeyinin mortaliteyi yüksek sensitivite ve spesifisite ile saptayabileceği görüldü. Anahtar Kelimeler: Acil Servis, NEWS, Prognoz, qSOFA, Sepsis, SIRS
Acil servise başvuran COVİD-19 tanılı hastalarda serum elektrolit seviyelerinin değerlendirilmesi
Acil Servise Başvuran COVİD-19 Tanılı Hastalarda Serum Elektrolit Seviyelerinin Değerlendirilmesi Amaç: Acil Serviste PCR pozitifliği saptanan COVİD-19 hastalarının, serum elektrolit seviyelerini analiz ederek, bu serum elektrolit seviyelerinin hastalık seyri üzerine, yatış süresine ve mortaliteye olan etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif kesitsel bir çalışma olarak planlandı. Çalışmaya 01.03.2020-01.04.2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine başvuran ve COVİD PCR'ı pozitif olan hastalar dahil edildi. Serum elektrolit değerleri bakılmamış ve eksik verisi olan hastalar çalışma dışında tutuldu. Hastaların demografik verileri, laboratuvar verileri, vital bulguları, yattıkları klinik ve yatış sonuçları kaydedildi. Bulgular: Toplam 350 hasta değerlendirildi. Hastaların ortalama yaşı 55,9 yıl olup % 51,4'ü (n=180) erkek cinsiyette idi. Tüm hastaların % 24,3'ü (n=85) Acil Servisten direkt olarak taburcu edildi, % 58,3'ü (n=204) ilgili servislere ve % 17,4'ü (n=61) yoğun bakımlara yatırıldı. Taburcu olan hastalarda ortalama nötrofil/lenfosit oranı 3,3 iken yoğun bakıma yatırılan hastalarda bu oran ortalama 26,5 ve hayatını kaybeden hastalarda ise ortalama 43,8 olarak saptandı. Nötrofil/lenfosit oranının 6,4'ün üstüne çıkması durumunda % 69 sensitivite ve % 70 spesifisite ile mortalite tahmin edilebildiği saptandı. Hastalarda en sık gözlenen elektrolit bozuklukları sırasıyla hipokalsemi (% 47,7), hipokloremi (% 43,7) ve hiponatremi (% 40,3) olarak saptandı. Hiponatremi görülme oranı taburcu olan hastalarda % 27 iken hayatını kaybeden hastalarda % 62,1'e kadar çıktığı saptandı. Acil Servisten ilgili kliniğe yatırılan hastalarda hiponatremi gözlenme oranı taburcu olanlara göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,017). Hayatını kaybeden hastalarda en sık gözlenen ikinci elektrolit bozukluğu hiponatremi olarak bulundu. Acil Servisten taburcu edilen hasta grubu hariç tüm hastalarda en sık gözlenen elektrolit bozukluğu hipokalsemi olarak bulundu (% 47,4) ve hastalık seyri ağırlaştıkça hipokalsemi gözlenme oranı arttığı saptandı. Hayatını kaybeden hastalarda hipokalsemi görülme oranı % 79,3 olarak bulundu. Acil Servisten ilgili kliniklere yatırılan hastalarda hipokalsemi gözlenme oranı taburcu edilenlere göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,001). Tüm hasta grupları içinde en az gözlenen elektrolit düşüklüğü hipokalemi olarak saptandı(% 10,6). Yatış yapılan hastalarda hipokalemi ve hiperkalemi gözlenme oranı taburcu olan hastalara göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,001). Hipomagnezemi görülme oranı taburcu olan hastalarda % 12,9, yatan hastalarda % 27,2 ve hayatını kaybeden hastalarda % 55,2 olarak saptandı. Hipomagnezemi görülme oranı yatan hastalarda taburcu olanlara göre ve yoğun bakıma yatırılan hastalarda servise yatanlara göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,001). Hipokloremi gözlenme oranı tüm COVİD-19 hastalarında %43,7 olarak bulundu. Yatan hastalarda hipokloremi gözlenme oranı ise %47,5 bulundu. Yatan hastalar arasında yatırılan kliniğe göre veya hayatını kaybetme durumuna göre hipokloremi gözlenme durumu arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç: Çalışmamız sonucunda elde ettiğimiz verilere göre COVİD-19 hastalarında başvuru sırasında ölçülen serum elektrolit değerlerinin hastalığın prognozu ile ilişkisi olduğu kanaatindeyiz. Acil Servise başvuran COVİD-19 hastalarında serum elektrolit değerlerinin değerlendirilmesi ve özellikle serum magnezyum, klor ve kalsiyum seviyelerinde düşüklük saptanan hastaların dikkatle takip edilmesi gerekmektedir. Eksik elektrolitlerin erken replasmanı hastalığın gidişatını olumlu yönde etkileyebilir. Anahtar Kelimeler: COVİD-19, Kalsiyum, Klor, Magnezyum, Potasyum, Sodyum
Acil servise başvuran gastrointestinal kanamalı hastaların retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda hastanemiz acil servisinde gastrointestinal kanama tanısı alan hastaların yönetim ve sonlanımlarını değerlendirerek, literatür ile olan benzerlik ve farklılıklarını ortaya koymayı amaçladık. Materyal ve Metot: Retrospektif, kesitsel olarak planlanan çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesi yetişkin acil servisinde gerçekleştirildi. Hastaların demografik, klinik, endoskopi ve laboratuvar verileri, Glasgow-Blatchford Kanama ve AIMS65 skorları ve sonlanımları değerlendirilerek 15 gün içinde ölenler ve yaşayanlar olarak iki gruba ayrılarak kıyaslandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 161 hastanın (99 erkek), yaş ortancası 72 (IQR=20), % 87,6'sında ek hastalık var ve siroz sıklığı yüksek saptandı (p=0,025). Mortalite %1,2 iken, 15 günlük mortalitenin ilaç kullanımı, başvuru şikayeti, fizik muayene bulguları, GB ve AIMS65 skorları ile ilişkisi saptanmadı (p>0,05). Ölen hastaların nabız sayıları (p=0,012), şok indekleri (p=0,001), INR (p=0,038), AST (p=<0,001), ALT (p=<0,001) ve laktat değerleri (p=0,008) yaşayan hastalardan yüksekti. En sık peptik/duodenal ülser ve eroziv gastrit bulundu. En sık ilaç/tedavi PPİ, traneksamik asit ve eritrosit süspasyonuydu. Ölen hastaların daha fazla traneksamik asit (p=0,037), noradrenalin (p=0,001), somatostatin (p=0,021) ve dopamin (p=<0,001) aldıkları bulundu. En sık yoğun bakıma yatırıldıkları (% 51) ve taburcu edildikleri (% 37,9), % 13'ünün acil serviste 24 saatten uzun takip edildiği ve çok azının servise yatırıldığı (%4,3) saptandı. Sonuç: Traneksaminik asitin gastrointestinal sistem kanamalı hastalarda mortaliteyi azalttığını düşünmekteyiz. Mortaliteyi tahmin etmede GB ve AİMS65 skorları yerine nabız ve şok indeksi kullanılabilir. Hastaların acil serviste değil kliniklerde yatarak takibi için düzenleme gerektiği kanaatindeyiz.
6 şubat 2023 Kahramanmaraş depremi sonrası yetişkin acil servise başvuran hastaların analizi
Amaç: Çalışmamızda 6 Şubat 2023 tarihinde Kahramanmaraş'ta meydana gelen deprem sonrasında Balcalı hastanesinde tıbbi bakım alan travma dışı hastaları bir önceki yılın aynı döneminde Acil servise başvuran hastalarla karşılaştırarak, afet durumunda bir üniversite hastanesine bağlı üçüncü basamak Acil serviste, afetzedelerin yanı sıra travma dışı hastaların bakım ve yönetimleri için planlama yapılmasında kullanılabilecek veri sağlamayı hedefledik. Gereç ve yöntem: Retrospektif, kesitsel olarak yürütülen çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesi yetişkin Acil servisinde gerçekleştirildi. Aynı 15 günlük zaman periyodunda, 2023 ve 2022 yıllarında Acil servise başvuran travma dışı hastaların demografik ve klinik özellikleri karşılaştırılarak SPSS 27.0 (Released 2020) istatistik paket programı ile analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların 2022 yılı yaş ortalaması 47,45±18,87, 2023 yılı 46,81±18,67 iken, 2022 yılında başvuran kadın hasta sayısı 1374 (% 53,6), 2023 yılında ise 1096 (% 51,8)'dir. 2022 yılında en fazla hasta başvurusunun 13. gün (191), 2023 yılında ise8. günde (170) gerçekleştiği, ambulans ile başvuru oranının 2022 yılında % 16,9, 2023 yılında % 22,3 olduğu (p=0,001), solunum sistemi şikayeti ile başvurunun her iki yıl da en sık neden olduğu, hem solunum, hem de gastrointestinal ve kardiyovasküler sistem ile zehirlenme hastalarının 2023'te daha fazla olduğu görüldü (p=0,001). 2022 yılında % 51,6, 2023 yılında %57,6 hasta yeşil alanda takip edilmişti (p=0,001). İlk 6 saat içinde sonlanımlarına bakıldığında, hastaların 2022'de yeşil alanda % 99,4, sarı alanda % 88,05, kırmızı alanda % 63,44 oranında sonlandığı, 2023'te ise yeşil alanda % 99,51, sarı alanda % 90,37, kırmızı alanda % 65,77 oranında sonlandığı görüldü. 2022 yılında göğüs ağrısı şikayeti ile değerlendirilen 30 hastadan 13'üne, 2023'te 53 hastadan 49'una koroner anjiyografi yapılmıştı (p=0,001). Eksitus sayıları 2022'de 9 (% 0,4), 2023'te 21 (% 0,9) idi (p=0,001). Hastalara istenen direk grafi sayısı 2022 yılında 815 (% 31,8) iken, 2023 yılında ise 559 (% 26,4), tomografi istenme sayısı ise 2022 yılında 512 (% 20,0) iken 2023 yılında 294 (% 13,9) olarak belirlendi (her ikisi için p=0,001). Sonuç: Çalışma sonuçlarımıza göre her iki yılda da hastalar benzer olsa da görüntüleme, girişim ve yönetimleri farklı olmuştur. Acil servise başvuruların yüksek olduğu ve sirkülasyonunun hızlı olması gereken afetlerde, rutin sağlık hizmetinin devamı sağlanarak Acil servislerin yeşil alan yükünün azaltılması, travma ve travma dışı acillerin değerlendirilebileceği ayrı birimlerin tanımlanması hem Acil servisin hem de hastanenin yükünü azaltıp hasta bakım kalitesini artıracaktır. Anahtar Kelimeler: Acil Servis, hasta yönetimi, triyaj, afet, deprem, travma dışı hastalar
Acil serviste değerlendirilen gebe travma hastalarının beş yıllık retrospektif analizi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, bir üniversite hastanesi acil servisinde değerlendirilen gebe travma hastalarını inceleyerek, bu hasta grubu hakkında tespitler yapmak ve yönetimleri konusunda önerilerde bulunmaktır. Materyal ve Metot: Kesitsel ve retrospektif olarak planlanan çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Ana Bilim Dalı'nda 01.05.2018 – 30.04.2023 tarihleri arasında travma nedeniyle değerlendirilen gebe hastaların demografik, klinik, laboratuvar, görüntüleme, tedavi verileri ile anne ve bebek sonlanımları incelendi. Bulgular: Çalışmaya 237 gebe travma hastası alınmıştır. En sık görülen travma mekanizması darp (% 36,3), sonra düşme (% 28,3) ve motorlu taşıt kazasıydı (% 23,2). En sık yaralanma bölgesi baş-boyun (% 36,7), üst ekstremite (% 30,4) ve alt ekstremiteydi (% 24,9). Yatış oranı % 13,1 diğer bölüm servislerine ve % 0,8 yoğun bakımaydı, doğum oranı ise % 2,1'di (% 60'ı C/S). <20 hafta gebelerde darp sıklığı daha yüksek (p=0,001), ≥20 hafta gebelerde ise araç içi motorlu taşıt kazası daha yüksekti (p=0,004). Acil serviste yatışı olanlarda darp sıklığı (p=0,041), dış servislerde yatışı olanlarda diğer travma mekanizmalarının sıklığı (p=0,035) daha yüksekti. Travma mekanizmaları ile anne ve bebek sonlanımı arasında ilişki bulunmamaktaydı (p>0,05). Sonuç: Darp, gebe travma hastalarında önemli bir yaralanma mekanizmasıdır. Özellikle <20 hafta gebelerde darp sık görülmekteydi. Darp görülen gebe travma hastalarında yakın partner darbının oranı yüksek olarak görülmüştür. Bu durum ciddi bir sağlık ve sosyal sorundur. Gebe travmaları multidisipliner yaklaşım gerektirmektedir. Anahtar kelimeler: Gebelik, travma, acil servis
Acil serviste değerlendirilen supraventriküler taşikardili hastaların beş yıllık retrospektif analizi
Acil Serviste Değerlendirilen Supraventriküler Taşikardili Hastaların Beş Yıllık Retrospektif Analizi Amaç: Bu çalışma acil serviste supraventriküler taşikardi (SVT) tanısı alan hastaların klinik ve demografik özelliklerini retrospektif olarak incelemeyi, farmakolojik ve farmakolojik olmayan tedavilerin başarı oranlarını değerlendirmeyi ve SVT yönetim algoritmasını iyileştirmeyi amaçlamaktadır. Materyal ve Metot: Çalışmamız, 01.01.2019 ile 30.06.2024 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Ana Bilim Dalı'nda supraventriküler taşikardi (SVT) tanısı alan yetişkin hastaların demografik, klinik, laboratuvar, tedavi verileri ile sonlanımlarını retrospektif olarak incelemiştir. Bulgular: Çalışmaya, 01.01.2019-30.06.2024 tarihleri arasında acil serviste supraventriküler taşikardi (SVT) tanısı alan 108 yetişkin hasta dahil edildi. Hastaların % 52,8'i erkek, % 47,2'si kadın olup yaş ortalaması 58,4±17,4 yıldı. En sık başvuru şikayeti çarpıntı (% 67,6), ardından göğüs ağrısı ve nefes darlığı (% 25) idi. Eşlik eden hastalıkları arasında SVT (% 35,2), hipertansiyon (% 30,8) ve koroner arter hastalığı/kalp yetmezliği (% 25) öne çıktı. En sık kullanılan ilaçlar beta-blokör (% 23,1), aspirin (% 13,9) ve kalsiyum kanal blokörü (% 9,3) idi. Fizik muayenede en sık ral (%20,4) ve pretibial ödem (% 9,3) saptandı. Kardiyak USG'de hastaların % 80,8'inde ejeksiyon fraksiyonu normaldi. Tedavi olarak hastaların %95,4'üne 1. doz adenozin, % 40,7'sine 2. doz adenozin, % 16,7'sine 3. doz adenozin uygulandı. Beta-blokör (% 20,4), kalsiyum kanal blokörü (% 13,9) ve elektriksel kardiyoversiyon (% 4,6) diğer tedavilerdi. Hastaların % 78,7'si acil servisten taburcu edilirken, % 19,4'ü yoğun bakıma yatırıldı. Cinsiyetler arasında yaş, vital bulgular ve başvuru şikayetleri açısından anlamlı fark saptanmadı; ancak erkeklerde malignite sıklığı (% 38,6 vs. % 3,9, p<0,001), kadınlarda serum glukoz, kreatinin ve ferritin düzeyleri farklıydı (p<0,05). Adenozin ile tedavi edilen (Grup 1) ve ek tedaviler alan (Grup 2) hastalar karşılaştırıldığında, Grup 2'de nefes darlığı (% 35,1 vs. % 17,4, p=0,04), koroner arter hastalığı/kalp yetmezliği, diyabetes mellitus sıklığı ve troponin, CK-MB, laktat düzeyleri daha yüksekti (p<0,05). Grup 2'de 2. ve 3. doz adenozin kullanımı ile taburculuk reçetesi oranı da daha yüksekti (p<0,05). Tedavi sonrası EKG'de hastaların % 94,2'si sinüs ritmine döndü. Sonuç: Bu retrospektif çalışmamızda, acil serviste SVT tanısı alan hastalarda adenozin tedavisinin oldukça yüksek bir başarı oranına sahip olduğu görülmüştür. Bununla birlikte, ek tedavi gereksinimi olan hastalarda (Grup 2) koroner arter hastalığı, kalp yetmezliği ve diyabet gibi komorbid durumların yanı sıra troponin, CK-MB ve laktat düzeylerinde anormalliklerin daha sık saptanması, bu grubun daha yakın klinik izlem gerektirdiğini düşündürmektedir. Acil serviste SVT yönetiminde, hastanın hemodinamik durumuna dayalı bir tedavi algoritmasının benimsenmesi, vagal manevralar ve adenozinin öncelikli olarak uygulanmasıyla birlikte taburculuk oranlarını artırabilir ve yoğun bakım ihtiyacını azaltabilir. Gelecekte yapılacak çalışmalarda, kateter ablasyonu gibi uzun dönem tedavi seçeneklerinin acil servis yönetimine entegrasyonu üzerinde durulması faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Acil servis, supraventriküler taşikardi, çarpıntı, adenozin, elektrokardiyografi