Theses supervised by Doç. Dr. Murat Yılmaz
12 theses · Karadeniz Technical University, Akdeniz University, Bolu Abant İzzet Baysal University, Dokuz Eylül University
Farklı yetişme ortamı koşullarının sakallı kızılağaç (Alnus glutinosa subsp. barbata (C. A. Mey.) Yalt.) odununun bazı fiziksel ve mekanik özelliklerine etkileri
Bu çalışmada Artvin (Arhavi), Trabzon (Akçaabat) ve Giresun (Espiye) yörelerindeki kızılağaç meşcerelerinin gelişimi ile edafik ve fizyografik etkenler arasında ne gibi ilişkilerin olduğu ve farklı yetişme ortamlarının kızılağaç odununun bazı fizikselvemekanik özellikleri üzerine etkisi araştırılmıştır. Araştırma alanlarında seçme usulüyle 33 adet örnek alan alınmış, her bir örnek alanda fizyografik ve edafik faktörler belirlenmiş, bazı mekanik ve fiziksel analizler içinde ağaçların 2-4 metre arasından 1 m'liktomruklar alınaraknumaralandırılmış ve kesim atölyesine taşınarak gerekliçalışmalar yapılmıştır.Açılan toprak profillerinde belirlenen (0-10 cm, 10-30 cm, 30-50 cm, 50-80 cm ve 80-120 cm) toprak derinlik kademelerindenalınan toprak örnekleri üzerinde mekanik analiz (kum, toz ve kil oranları) yapılmış, toprak asitliği (pH), toprak organik maddesi (om) ve faydalanılabilir su kapasitesi (FSK), değişebilir katyonlardan Ca, Mg, Na, K (me/100 gr) ile Fe (ppm) ve Mn (ppm) miktarları belirlenmiştir. Odun örnekleri üzerinde ise özgül ağırlık, rutubet, liflere paralel basınç direnci, eğilme direnci ve eğilmede elastiklikmodülü ve son olarak dinamik eğilme (şok direnci) belirlenmiştir. Belirlenen edafikvefizyografik özelliklerin, kızılağaç meşcerelerinin gelişimine ve kızılağaç odununun bazı mekanik ve fiziksel özellikleri üzerine etkileri istatistiksel analizlerle irdelenmiştir.
Galyan-atasu barajı havzasında farklı arazi kullanım şekilleri altındaki toprakların bazı fiziksel özelliklerinin araştırılması
Bu çalışmada Galyan deresi üzerinde yapılmakta olan Atasu Barajının yağış havzasındaki farklı arazi kullanım şekilleri altındaki toprakların bazı özelikleri araştırılmıştır. Söz konusu baraj hem içme suyu hem de elektrik üretimi amaçlı kullanılacaktır. Havza toprakların özelliklerine bağlı olarak bu barajların kullanım süreleri değişmektedir. Yeni inşa edilen bu barajın kısa sürede sedimentler ile dolup ve kullanılamaz hale gelmesi ekonomik ve ekolojik açıdan istenmeyen bir durumdur. Bundan dolayı, farklı arazi kullanım şekli altındaki havza topraklarının fiziksel özelliklerinin belirlenmesi bilhassa da erozyon eğilimlerinin belirlenmesi yağış havzasının yönetimine önemli katkı sağlayacaktır.Bu amaçla, baraj gölüne yakın olan iki jeolojik formasyonlar (Çatak ve Hamurkesen) üzerindeki üç farklı arazi kullanım şeklilerinden (tarım, orman ve açıklık alan) ve iki farklı yükselti kademesinden (500-1000 m ve 1000- 1500 m) toplam 53 örnek alan seçilmiştir. Toprak örnekleri, açılan profillerden derinlik kademelerine göre (0-20 cm, 20-50 cm ve > 50 cm) alınmış olup, bu çalışmada ilk iki derinlik kademeleri kullanılmıştır.Bu çalışma ile bir havzada arazi kullanım şeklinin, o havza topraklarının çeşitli özellikleri üzerinde önemli etkileri olduğu ortaya çıkarılmıştır. Elde edilen sonuçların, yapılacak ormancılık uygulamalarında dikkate alınması Türkiye ormancılığı açısından faydalı olacaktır.
2000-2010 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi anestezi yoğun bakım bilim dalında organofosfat zehirlenmesi nedeniyle takip ve tedavi edilen olguların değerlendirilmesi
Bu çalışmada, yoğun bakım ünitemizde organofosfat zehirlenmesi nedeniyle takip ve tedavi ettiğimiz olguları sunmayı amaçladık. Çalışmaya, Ocak 2000 - Ocak 2010 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Anestezi Yoğun Bakım?da takip ve tedavi edilen 127 erişkin olgu alınmıştır. Çalışmaya alınan olguların 68i (%54) erkek ve 59?u (%46) bayan, yaş ortalamaları ise 29.6 ± 13.0 yıl (16-68 yıl) idi. 83 olgu (%65) bir veya daha fazla nedenle entübe olarak takip edilir iken 44 olgu (%35) entübasyon ihtiyacı duymadı. En sık MV nedeninin şuur değişikliği ve solunum yetersizliği olduğu görüldü. MV dsteğine ihtiyaç duyan 83 olgunun ortalama mekanik ventilasyon süresi 6.0 ± 5.1 idi. En uzun MV süresi 26 gün olarak saptandı. Olguların ortalama APACHE II skoru 12.1 ± 6.3 olarak saptandı. Hastalığın şiddetini gösteren en kötü APACHE II skoru 28 iken en düşük değerin 2 olduğu görüldü. Ortalama GKS skoru ise 9.9 ± 3.0 idi. Yoğun bakım kalış süresi ortalama 7.8 ± 7.4 gün (1-42 gün) ve mortalite oranı %6 olarak bulundu. Yaşayanlar ve ölenler karşılaştırıldığında ölen hastaların APACHE II değerlerinin yüksek, hastaneye başvuru anında GKS skorunun düşük olduğu görülmektedir (p<0.05). 1.gün median (IQR) PaO2/FiO2 değerleri karşılaştırıldığında yaşayan grupta bu değer 235 (175- 288) iken ölen grupta 87 (57-99) olarak bulunmuştur (p<0.05). Mortaliteyi etkileyen bir diğer faktör ise hastaların hastaneye ulaşma süreleri olarak bulunmuştur. Yaşayan hastalar ortalama 120 dk içerisinde hastaneye ulaştırılır iken, ölen hastalarda bu sürenin 300 dk olduğu görülmektedir.
2009-2011 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Hakültesi anestezi yoğun bakım bilim dalında takip ve tedavi edilen akut akciğer hasarlı olguların değerlendirilmesi
Akut akciğer hasarı ve şiddetli formu akut respiratuar distres sendromu yoğun bakımlarda sık görülen, yüksek mortalite ve morbidite ile seyreden bir sendromdur. Biz bu çalışmada ALI/ARDS nedeniyle takip ettiğimiz olgularda mortalite oranını ve mortaliteye neden olan risk faktörlerini saptamayı amaçladık. Ocak 2009 Ocak 2011 yılları arasında ALI/ARDS tanısı ile takip edilen 83 olgu çalışmaya alındı. Olgular altta yatan hastalıkları, pulmoner ve nonpulmoner organ yetersizliklerinin şiddeti, uygulanan respiratuar destek ve yapılan girişimler açısından retrospektif olarak değerlendirildi. Seksen üç olgunun 45i (%54) yoğun bakımda kaybedildi. Ortalama (interquartile range) mekanik ventilasyon, yoğun bakımda ve hastanede kalış süreleri sırasıyla 16 (7-28), 18 (8-32) ve 24 (11-45) olarak bulundu. Mortaliteye neden olan risk faktörleri olarak ise; ileri yaş, altta yatan ciddi bir hastalığın olması, yüksek APACHE II skoru, düşük PaO2/FiO2, yüksek tidal volüm, kardiyovasküler yetersizlik ve asidoz saptandı. Sonuç olarak, yoğun bakım teknolojisindeki gelişmelere ve ALI/ARDSnin anlaşılması konusundaki ilerlemelere rağmen mortalite halen yüksek seyretmektedir. Mortaliteyi etkileyen en önemli faktör ise altta yatan ciddi bir hastalığın varlığıdır.
2007-2010 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Anestezi Yoğun Bakım Bilim Dalında takip ve tedavi edilen kritik onkolojik olguların değerlendirilmesi
Geliştirilen yeni antikansorojenler, kemik iliği nakli, erken yoğun bakım destek tedavisinin başlanması gibi yeni tedavi protokolleri ağır kanser hastalarına yaklaşımı büyük ölçüde değişikliğe uğratmış ve yoğun bakım ünitelerini onkolojik hastalar için son dönem tedavisi olmaktan çıkarmıştır. Çalışmaya, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalına ait Anestezi Yoğun Bakım Bilim Dalında Ocak 2007-Ocak 2010 yılları arasında, 24 saatten daha fazla süreyle takip ve tedavi edilen 179 kritik onkolojik hasta alınmıştır. Bu çalışma ile kritik onkolojik hastalarda mortaliteyi etkileyen prognostik faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırma grubunun %68.2si erkek, %31.8i kadın ve %26.8i 70 yaş üzerindedir. SOFA ortalaması 5.5±3.5, APACHE II ortalaması 19.5±8.0, GKS skoru ortalaması 8.9±4.0 idi. Hastaların %68.7si klinik servislerden, %31.3ü acil servisten yoğun bakıma kabul edilmiştir. Çalışmaya alınan hastaların ortalama mekanik ventilasyon süresi 7.4±12.0 gün, yoğun bakımda kalış süresi ortalama 8.1±13.0 gün, hastanede kalış süresi ortalama 29±33.0 gün ve yoğun bakım sonrası hastanede kalış süresi 9.4±23.0 gün olarak saptandı. Çalışmaya alınan hastaların mortalite oranı %56.4 olarak saptanmıştır. Hastaların yoğun bakım mortalitesi açısından beraberinde mevcut hastalıklarının mortaliteyi etkilememesine rağmen yoğun bakım ihtiyacını belirleyen kabul nedenlerinin mortaliteyi anlamlı bir şekilde arttırdığı görülmüştür. APACHE II skoru, SOFA skoru, yoğun bakım takibi esnasında inotrop tedavisi ihtiyacı, ABY ve ARDS gelişimi mortalite ile ilişkili bulunmuştur. Hematolojik SOFA, istatistiksel olarak en çok anlamlılık gösterirken, karaciğer SOFA sadece lökopeni durumunda anlamlı çıkmıştır. Sonuç olarak, yoğun bakımda takip edilen kritik onkoloji hastaların prognozunu belirlemede prognostik skorlar rutin tedaviyi yönlendirecek kesinlikte olmamakla birlikte SOFA skorunu kullanılması en uygun yaklaşımdır.
Migren hastalarında büyük oksipital sinir blokajının sempatik deri yanıtına etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Migren, günlük yaşamı etkileyen yaygın bir nörolojik rahatsızlıktır. Bu çalışma, migren tedavisinde alternatif bir yöntem olan GON blokajının, hastaların sempatik deri yanıtları üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji polikliniklerinde gerçekleştirilen çalışma, migren tanısı alan hastalara uygulanan blokajın migren tedavisindeki mekanizmasını anlamak ve sempatik deri yanıtlarının üzerindeki etkisini değerlendirmektedir. MATERYAL VE METOD: GON blokajının etki mekanizmasını ve sempatik deri yanıtının takipte önemini değerlendirmek amacıyla gönüllü 20 adet GON blokajı tedavisine ihtiyaç duyan migren hastası dahil edilmiştir. Bu hastalara ilk dört tanesi birer hafta arayla, sonraki iki tanesi birer ay arayla olmak üzere altı adet GON blokajı tedavisi uygulanmıştır. Blokajlardan önce, ikinci blokajdan sonra ve altıncı blokajdan sonra olmak üzere üç adet sempatik deri yanıtı ölçümü yapılmıştır. Tedavi öncesi ve sonrası migren ağrı skalaları ile aralarındaki ilişki karşılaştırılmıştır. BULGULAR: Migren interval döneminde yapılan ölçümlerde; hem latans hem de amplitüd değerlerinde, tedavi öncesinde ve sonrasında, sağ ve sol taraflar arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Tedavi sonrasında hastaların aylık migren sıklığı, vizüel ağrı skalası, aylık analjezi kullanımı, aylık fonksiyon kaybı, MIDAS ve HIT-6 ölçeklerinde anlamlı düşüş gözlendi(p<0.001). Hastalarda tedavi öncesinde, tedavinin 2. seansında ve tedavinin 6. seansında yapılan B-SDY ölçümlerinin varyans analizinde anlamlı fark izlendi(p<0.05). 1. ve 3. B-SDY ölçümlerinin amplitüdlerinin yüzde (%) cinsinden değişiklik oranları korelasyon açısından karşılaştırıldı. HIT-6 skorundaki yüzde (%) cinsinden olan değişim hem sağ hem de sol B-SDY amplitüdleri ile korele saptanırken(p<0.05), diğer parametrelerde anlamlı korelasyon izlenmedi(p>0.05). SONUÇ: Çalışmamız GON blokajının etkinliğini desteklemektedir. Bu yöntemin daha yaygın bir şekilde benimsenmesi gerektiğini göstermektedir. Son dönemlerde, migrenin otonom sinir sistemi ile ilişkisini araştıran çalışmaların artmasıyla birlikte, GON blokajının migren tedavisindeki etki mekanizmasının, otonom sinir sistemi açısından da değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. ANAHTAR KELİMELER: Migren, Büyük oksipital sinir blokajı, GON, Sempatik Deri Yanıtı
Serebrovasküler hadiselere sekonder yapılan dekompresif kraniektomilerin retrospektif olarak incelenmesi
Serebrovasküler hastalıklar (inme) dünyada maligniteler ve kardiyak hastalıklardan sonra en sık ölüm sebebidir. Çalışmamızda serebrovasküler hastalıkların tedavisinde kullanılan dekompresif kraniektomi yönteminin hastaların sağkalımları ve operasyon sonrası dönemde hayat kalitelerine olan etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 2010-2020 yılları arasında inme geçirmiş ve kliniğimizde dekompresyon cerrahisi uygulanan 54 hasta dahil edilmiştir. Hastaların demografik bilgileri, inmeye sebep olan vasküler yapı, etkilenen hemisfer, preoperatif ve postoperatif dönem muayeneleri, motor defisitleri, görüntülemeleri, uygulanan cerrahi sonrası hayatta kalımları kaydedildi. Kraniektomi alanları postoperatif BBT'lerinden hesaplandı. Hastaların %53,7'si erkekti. Yaş ortalamaları 64,87±12,61 olarak belirlendi. Hastaların %46,3'ü 65 yaş ve altındaydı. %59,3'ünde hastaların sağ hemisferlerinin etkilendiği görüldü. Hastaların oklüde olan arter dağılımlarına bakıldığında %85,2'si OSA, %14,8'i ise IKA'ydı. Hastaların preop GKS puanları ile mortaliteleri karşılaştırıldığında operasyona daha düşük GKS ile giren hastalarda mortalite oranının daha yüksek olduğu ve aralarında istatistiksel anlamlı bir fark olduğu gözlendi (p<0,05). Hastaların preop dönemde çekilen BBT'lerinde bazal sisternlerinin açık olup olmadığı değerlendirilmiş olup bazal sisternleri açık olan hastalarda mortalite oranının daha düşük olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptandı. Dekompresyon cerrahisi inme sonrası gelişen kitle etkisi ve ödem için medikal tedaviye yeterli cevap alınamayan olgularda hayat kurtarıcı bir cerrahi olup uzun yıllardır uygulanmaktadır. Bizler de çalışmamızda dekompresyon cerrahisinin doğru hasta ve doğru zamanda uygulandığında hastalar için yararlı bir işlem olduğunu gözlemledik.
Farklı mevsimlerde, saanen keçilerinde HSP 60 ve HSP 70 gen ekspresyon profili ve bazı fizyolojik stres parametreleri ile ilişkisi
Bu çalışmada farklı mevsim ve yaşlardaki keçilerin HSP 60 ve HSP 70 gen ekspresyon profili ve bazı fizyolojik stres parametreleriyle ilişkisini belirlemek amaçlanmıştır. Farklı yaşlardaki 18 baş Saanen keçisi hayvan materyali olarak kullanılmıştır. Keçiler yaşlarına göre üç gruba ayrılmıştır. HSP 60 ve HSP 70 gen expresyonları için her mevsim kan örnekleri alınmıştır. Kan örneklerinin alındığı günlerde, sabah ve öğleden sonra olmak üzere günde 2 defa hayvanların nabız ve solunum sayısı, rektal sıcaklık gibi fizyolojik özellikleri belirlenmiştir. Ayrıca hayvanların her mevsim canlı ağırlıkları, vücut kondisyon puanları alınmış hastalıklar ve yaralanmalar vb. stres yaratabilecek diğer etkiler gözlemlenmiştir. Yaş grupları arasında ve mevsimlere göre HSP 60 ve HSP 70 mRNA ekspresyonları kantitatif RT-PCR analizleri ile gen ekspresyon miktarı sayısal olarak belirlenmiştir. Elde edilen gen ekspresyon düzeyleri karşılaştırılmıştır. HSP 60 ekspresyon düzeyleri grup 1 için incelendiğinde kış mevsiminde ilkbahara göre yaklaşık 1.72 kat fazla eksprese edilmiştir. Yazın ise ilkbahara göre 1.2 kat daha fazla eksprese olmuştur. HSP 70 ekspresyon düzeyleri grup 1 için incelendiğinde kışın ilkbahara göre 1.68 kat artmıştır. HSP 70 düzeyleri grup 2 içinde karşılaştırıldığında kışın bahara göre 1.5 kat artış meydana gelmiştir. HSP 70 ekspersyon seviyeleri 1. ve 2. grup arasında istatistiksel olarak önemsiz fakat 3. gruba göre yaklaşık 1.25 kat daha fazla olmuştur. Nabız sayısı, solunum sayısı ve rektal sıcaklık gibi parametrelerin öğleden sonra sabahki verilere göre daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Canlı ağırlıkların yaşla birlikte arttığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Stres Proteinleri, HSP70, HSP60, Gen Ekspresyonu, fizyolojik Parametreler, Saanen Keçisi
Desert preferences and moral hazard in teams
In teams, an agent with a higher effort may feel that he is not getting what he deserves if he is paid the same as an agent who exerts lower effort. If the agents exert the same effort levels, an agent who fails due to factors beyond his reach may feel that he is not paid what he deserves if the other agent succeeds and receives a higher wage. Also, low effort providers may feel guilt or elation over receiving more than they deserve. We consider a moral hazard problem within a team of two agents who have desert preferences a` la Gill and Stone (2015). We find that the set of optimal wage schemes shrinks, and the optimal wage scheme exhibits JPE only. Desert disutility negatively affects an agent's incentive constraint when both agents put the same effort and only one of them succeeds and gets more. This forces the principal to eliminate any possible desert disutility by offering a JPE contract. Moreover, desert preferences have a quantitative effect on agents' expected payoffs and principal's expected wage payments through desert guilt component. The principal's expected payment decreases (increases) as desert guilt (elation) gets stronger.
Loss aversion and refund policies
This thesis examines the relationship between loss aversion and refund policy decisions of firms. We consider a two-stage duopoly model with horizontal product differentiation, with and without loss aversion. Firms decide and announce their refund policies simultaneously in the first stage, and then in the second stage they compete in prices in a Hotelling type location model. Discretizing the refund policies as full refund and no refund policies, we analyze the equilibrium refund policies and the prices. On the buyers' side, they have incomplete information about their true valuation (location) of the product until they buy it, when they realize their true valuation (location). Buyers can return the product and buy from the other firm if the valuation mismatch is sufficiently high and there is an available refund option. We find that there is a price equilibrium for each possible refund policy combination in the absence of loss aversion. In the presence of loss aversion, we find that the set of equilibria can change with the degree of loss aversion, lambda. Even though there is a price equilibrium for each possible refund policy combination with small lambda, both firms adopting a no refund policy cannot be part of an equilibrium if lambda is sufficiently high.
Product differentiation under loss aversion and demand uncertainty
This thesis analyzes, first, the relationship between loss aversion and demand uncertainty for vertical product differentiation, and second, the effect of loss aversion on the degree of horizontal product differentiation. In the vertical product differentiation model, we consider a three-stage duopoly game setting, where we incorporate demand uncertainty. Firms have incomplete information about the buyers' true types and they face demand uncertainty. They announce their qualities before the demand uncertainty is resolved, and they announce their prices after the demand uncertainty is resolved. We find the subgame perfect Nash equilibrium for qualities and prices, and we also calculate the profit of each firm as well as the consumer surplus. We also conduct comparative statics to explain how loss aversion affects the outcomes, including the qualities, prices, profits and consumer surplus. We show that, for a wide variety of utility functions, the high quality firm's equilibrium quality, and the equilibrium prices increase with the degree of loss aversion. Also, both firms benefit from a stronger loss aversion, but consumers are worse off when loss aversion is stronger. For the horizontal product differentiation model, we also consider a three-stage duopoly game setting, where the firms compete in locations in the first stage, before the buyers determine their reference locations, and compete in prices in the third stage, after the buyers determine their reference locations. Assuming that one firm has a cost advantage, we show that for a range of the degree of the cost advantage, the equilibrium exhibits maximal product differentiation under loss aversion, while we get minimal product differentiation when there is no loss aversion.
Sequential tasks and moral hazard
A principal owns a two-stage project consisting of two tasks with a finish-to-start dependency where there exists an outcome externality between these tasks. A success in the first task may affect the probability of success of the second task in a positive or negative way, which refers to synergistic and conflicting tasks, respectively. We analyze the optimal incentive schemes where both the number of agents and the order of the tasks are endogenous. We find that, regardless of the optimal set of agents, when both tasks are synergistic, the task with the greater impact is delegated first, while when tasks are conflicting, the one with the lower impact is scheduled first. When one task is synergistic and the other one is conflicting, the principal prefers the synergistic task to be completed first. When the task order is endogenously determined, the principal prefers to employ two identical agents for two different tasks when the tasks are synergistic and a single agent for two tasks when both tasks are conflicting. Since the task allocation is endogenous, we let one task to be synergistic and the other one to be conflicting, in which case it is optimal for the principal to hire two different agents. These results are robust to a possible wage payment after the completion of each task.