Theses supervised by Doç. Dr. Nuran Tezcan
12 theses · İhsan Doğramacı Bilkent University
Nev'î-Zâde Atâyî'nin üç mesnevisinde cinsel söylemler ve iktidar ilişkileri
Divan edebiyatının ana konusu olan aşk, ideal aşktan günlük hayattaki cinselliğe kadar geniş bir alanı kapsamaktadır. Oysa bu alanda yapılan çalışmalar incelendiğinde araştırmacıların genellikle ideal aşka yoğunlaştığı, müstehcen konulara gereken önemi vermedikleri görülmüştür. Bu alanda yapılan az sayıdaki araştırmada müstehcenlik genellikle "tabu" konu olarak görüldüğü için ya tasavvufi bakış açısıyla üzeri örtülmüş ya da divan edebiyatını dışlamanın bir aracı olarak belli ideolojik amaçların aracı olarak kullanılmıştır. Bu nedenle, bu çalışmada oluşan bu boşluğun doldurulması amaçlanmış; divan edebiyatında gerçekliği yansıtması bakımından tartışmasız olan Atâyî'nin üç mesnevisinden (Sâkînâme, Nefhâtü'l-ezhâr, Sohbetü'l-ebkâr) yola çıkılarak dönemin toplumsal yapısını somut olarak anlamak ve edebiyat-toplum ilişkisi çerçevesinde toplumdaki cinsellik anlayışını ortaya koymak bilimsel bir nesnellik çerçevesinde hedeflenmiştir. Tüm bu tespitlerde Michel Foucault'un cinsel söylem ve iktidar kavramlarından yararlanılmıştır. İncelemenin "Birinci Bölüm"ünde Nevʻî-zâde Atâyî'nin Nefhâtül-ezhâr ve Sohbet'ül-ebkâr mesnevilerinde müstehcen konulara yer verildiği tespit edilirken, Sâkînâme'nin konularının müstehcen olmadığı belirlenmiş; cinsel söylemlerin ise mesneviler boyunca daha zarif söyleyişten ayıp sayılana olana doğru üç boyutta ilerlediği görülmüştür. Çalışmanın "İkinci Bölüm"ünde ise mesnevilerde yer alan bu realist müstehcen hikâyelerin ve Atâyî'nin ahlaki öğütlerinin, 17. yüzyıl iktidarı ve iktidar ilişkileri hakkında bilgiler verdiği görülmüştür. Toplumu uyarmaya yönelik bu ahlaki nasihatlerle Atâyî, öteki üzerinde güç kazanmakta ve mikro düzeyde bir "iktidar" oluşturmaktadır. Bu çalışmada da bu iktidarın arzu, kadın, kulampara ve ceza kavramları ile olan ilişkisi üzerinde durulmuş; Atâyî ve Atâyî'nin de temsilcisi olduğu bu erkek elit grubun iktidarının 17. yüzyıl Osmanlı Devleti'nde iktidar ilişkilerinin yapısında nasıl bir rol üstlendiğine odaklanılmıştır. Anahtar Sözcükler: Müstehcenlik, cinsel söylem, gerçekçi metinler, iktidar
Toplumsal cinsiyet ve estetik özerklik bağlamında Türk edebiyatında delilik ve kadın
Bu çalışmada, akıl karşıtlığında konumlandırılan ve norm dışılığı gösterme işlevi yüklenen bir üst kavram olarak ele alınan deliliğin, Türk edebiyatında kadınlıkla neden ve nasıl ilişkilendirildiği irdelenmiştir. Deliliğin edebiyattaki cinsiyetlendirilme biçimleri, 19. yüzyıldan başlayarak Türk modernleşmesine bağlı paradigma değişimleriyle birlikte ele alınmıştır. Böylece siyasi koşullar, modern psikiyatrinin gelişimi, kadın hareketinin durumu ve toplumsal cinsiyet politikalarının dönüşümü gibi aralarında yakın ilişki bulunan toplumsal değişkenlerin belirlediği normların edebiyata olan etkileri dönemsel olarak belirginleştirilmiştir. 1890'lardan itibaren özellikle erkek yazarların yapıtlarında, dönemin histeri ve dejenerasyon gibi psikiyatrik iddialarından da yararlanılarak çizilmiş, serbest aşk ve cinsellik yüzünden deliren kadın karakterlerin yaygınlığı dikkati çekmektedir. Tekrarlanan bu imgenin, Osmanlı modernleşmesiyle gündeme gelen ve toplumsal değişim tartışmalarının merkezinde yer alan kadınların eşitlik ve hak mücadelelerine karşı, otoriteyi kaybetmeye yönelik örtük ataerkil endişelerin edebî yansıması olduğu anlaşılır. Öte yandan kadın deliliğini konu edinen dönemin kadın yazarlarının erkeklerden farklı olarak meseleye kadınların toplumsal konumlarındaki sorunlar açısından da yaklaştıkları tespit edilmiştir. Kadın deliliğinin, erkeğin akıl ve iradesi yanında, daha genel seviyede toplumsal düzen için de tehlikeli sayılan kadın cinselliği (fitne) ile bağlantılandırılışının, Cumhuriyet modernleşmesi sonrası milliyetçilikle biçimlenen toplumsal cinsiyet rolleriyle de varlığını sürdürdüğü görülmektedir. Bunun yanı sıra Cumhuriyet sonrası "akıllanırken" erkekleşen ve gizemini kaybettiği düşünülen yeni kadın tipine karşı eril arzunun nostaljisi hâline gelen geleneksel kadın güzelliği ve cinsel cazibe yine delilikle diriltilmeye çalışılır. 1960 sonrası ise dönemin yükselişe geçen sol siyasetine paralel biçimde, edebiyatta da toplumcu gerçekçi estetik hâkimdir. Estetik özerkliği savunan modernist girişimler, psikopatoloji çerçevesinde eleştirilmekte ve burjuva hastalığı olarak medikalize edilen bu karşı estetiğin öncülerinden olan kadın yazarlar, uygulanan cinsiyet hiyerarşisi nedeniyle de kendilerini kanıtlama açısından çifte bir zorlukla karşılaşmaktadırlar. Bununla birlikte hem estetik/entelektüel alanda hem de bireysel olarak özerklik peşindeki kadın yazarları yüceltmek adına onları delilikle nitelendirip bu kez romantize etmenin de edebî özgünlüklerinin silikleşmesine yol açtığı belirlenmiştir. Bu nedenle adları günümüzde de sıklıkla delilikle yan yana getirilen ve çağdaş kadın yazarlara örnek oluşturan Leylâ Erbil, Sevim Burak ve Tezer Özlü'nün eleştirel açıdan fazla irdelenmemiş, edebî sınırları farklı biçimlerde zorladıkları düşünülen birer yapıtına ağırlık verilerek ayrıntılı analizleri yapılmış, böylece her birinin delilikle kurduğu özgül estetik ilişki sorgulanmıştır. Anahtar sözcükler: Delilik, Türk Edebiyatı, Toplumsal Cinsiyet, Türk Modernleşmesi, Estetik Özerklik, Kadın Yazar
II. Mehmet Dönemi: "Osmanlı Padişahı" ve Dîvân Edebiyatı inşası arasındaki ilişki
Fatih Sultan Mehmet olarak da anılan II. Mehmet, Halil İnalcık ve onu izleyen diğer Osmanlı tarihçileri tarafından bu döneme ilişkin, 15. yüzyıl, yapılan çalışmalarda Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu ve "Osmanlı Padişahı" olarak anılan hükümdar imgesinin yaratıcısı olarak anılmaktadır. Dolayısıyla bu yüzyılda "Osmanlı Padişahı"nın bütünlüklü imgesi askeri, politik ve kültürel alanlar vasıtasıyla karşılıklı ve birbirini tamamlayan şekilde biçimlendirilmiştir. Patrimonyal türde bir topluluk olması dolayısıyla Osmanlılar, kültürel alandaki başarı ve ilerlemeleri, "Osmanlı Padişahı" imgesindeki yeri ve önemini askeri ya da politik beceri ve zaferler ile eş tutmaktadır. Bu bağlamda "Osmanlı Padişahı"nın imgesi ile ilgili olarak iki önemli nokta ortaya çıkmaktadır: Birincisi, bu imgenin yaratım sürecinde edebiyatın askeri, politik ve ekonomik alandaki yaratım süreci ile yakın ilişki kurması. İkincisi, "Osmanlı Padişahı" ile edebiyat sahası arasınki bu ilişkinin karşılıklı ve etkileşimli bir doğaya sahip olması. Böylece 15. Yüzyılda, "Osmanlı Padişahı" ile Dîvân Edebiyatının kendine özgü ilişkisi ve hatta benzer yazgıları ile Osmanlı edebiyatını domine etmiştir. Bu duruma uygun olarak, bu çalışmamda, "Osmanlı Padişahı" imgesi ile edebiyat sahasının karşılıklı ve düzenleniş açısından ilişkili yapısına "Acem etkisi" ve kaside formunun yükselişi, yani 15. Yüzyılın edebî trend ve eğilimleri üzerinden gösterilmiştir. Anahtar sözcükler: Divan Edebiyatı, Osmanlı Padişahı, Fatih Sarayı, hükümdarlık algısı, kaside
17-18-19. yüzyıl Osmanlı yazınında erkek-lik (ler) kurgusu
Bu tezde, 17-18 ve 19. yüzyıl Osmanlı edebiyat verimlerinden, bilhassa şiirden yola çıkılarak, değişen ve farklılaşan erkek-lik kurguları tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu amaçla dönemin değişen toplumsal dinamiklerini de yansıtan 7 eser seçilmiş ve bu eserlerdeki erkekliği oluşturan, dönüştüren ve eleştiren çeşitli unsurlar tespit edilip değerlendirilmiştir. Arzu, aşk, güç, şiddet, iktidar, cinsiyetin kabul biçimleri, bedensel güzellik, estetik kaygı, müstehcenlik, babalık, kocalık ve toplumsal roller bu unsurlar arasındadır. Bu tezde, homoerotik aşk Osmanlı şiirindeki erkek-lik kurgularının incelenmesinde önemli bir yer tutmuştur. Tezin ilk bölümünde akademik alandaki erkeklik çalışmaları ve erkeklik kavramının bu alandaki algılanışı anlatılmıştır. 2. bölümde, 17. yüzyıl öncesinde mesnevî türünde yazılmış eserler incelenmiş ve böylece dönüşen ya da benzeşen erkek-lik kurguları için bir izlek oluşturulmuştur. 3. bölümde, seçilen 7 eserin incelemeleri yer alır. Son bölümde ise Osmanlı şiirindeki kadın şairlerin erkek kanon içindeki varlığı/yokluğu ve erkeksileşmesi tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Erkek-lik, toplumsal cinsiyet, homoerotik aşk.
Evliyâ Çelebi'nin Seyahatnâme'sinde görsel sanat eserlerinin tasviri: Ekfrastik bir yaklaşım
Antik Yunan ve Roma kültüründe retorik uygulamalarının bir parçası olan ekphrasis en temel anlamıyla, görsel bir nesnenin sözle ifade edilmesidir ve zaman içinde yazınsal bir araç haline gelmiştir. Homeros'un İlyada'sında Akhilleus'un kalkanının tasvir edilişinden bu yana ekphrasis, yazarların, tarihçilerin, sanat eleştirmenlerinin sıklıkla başvurduğu bir yazınsal uygulamadır. Görsel sanat eserlerinin şiir, roman gibi kurmaca metinler aracılığıyla tasviri olarak uygulandığı gibi; tarih, sanat eleştirisi ve seyahat alanında yazılan düzyazı metinlerinde de karşımıza çıkar; yazarın tasvir ettiği nesneyi ele alış biçimini çözümlemek için incelenir. Ekphrasis incelemeleri, yazarın nesnellik ve öznellikle kurduğu ilişkinin, dışavurduğu öznelliğinin yapıtaşlarının yazınsal unsurlar aracılığıyla saptanmasına imkan verir. Bu tezde, seyyah-yazar Evliyâ Çelebi'nin Seyahatnâme'de ayrıntılı olarak tasvir ettiği camileri, kiliseleri ve manastırları, resim ve heykelleri nasıl bir "ekfrastik" yaklaşımla ele aldığı incelenecek, bilhassa estetik değerlendirmesine etki eden öznel faktörlerin yazı pratiğinde nasıl ortaya çıktığı irdelenmeye çalışılacaktır. Özünde dilsiz nesneyi konuşturma eylemi olan ekfrasis, Evliyâ Çelebi'nin temsilinde nasıl bir kurmaca diline işaret eder? Bu dilin yarattığı orijinal nesneden bağımsız yeni görüntüler, başka bir deyişle Evliyâ'nın oluşturduğu imgeler nasıl özellikler gösterir? Evliyâ Çelebi'nin "ekfrastik" anlatısında gözlemlenen kişisel beğeninin ve kültürel konumlanmanın yansıması estetik bakışa nasıl bir etkide bulunur? Bu sorgulama Seyahatnâme yazarının estetik bakışının nasıl şekillendiğini gözlemlemeye ve metnin bu konu üzerinden saptanacak yeni yazınsal özelliklerini ortaya koymaya yönelik bir yaklaşımın modeli olmayı hedeflemektedir. Sosyal bilimlerin çeşitli alanlarına inceleme konusu olmuş Seyahatnâme'nin kurmaca disiplini içinde daha kapsamlı değerlendirilebilmesi için imkan sağlayan ekphrasis meselesi, görsellik ve yazı ilişkisine dayandığı için Seyahatnâme çalışmalarına yeni bir disiplinlerarası bakış kazandıracaktır. Anahtar Kelimeler: Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme, ekfrasis, estetik bakıĢ, görsellik ve yazın
Edeb'in tercümanı, 'ilm'in gücü: Meşa'irü'ş-Şu'ara mukaddimesinde şiirin meşruiyeti
Âşık Çelebi'nin Meşâ'irü'ş-Şu'arâ isimli şairler tezkiresinin mukaddimesini odak alan bu tez, metindeki şiirin tanımı ve meşruiyeti tartışmasını edeb kavramı üzerinden tartışmaktadır. Mukaddimede şiir için çizilen çerçeveyi anlamlandırabilmek adına, edeb'in tarihsel süreç içerisindeki kullanım alanları özetlenmiştir. Böylelikle metnin vurguladığı edeb anlayışının, kavramın "Sünni-uyanış sonrası dönemde" kazandığı, İslam âlimlerinin kendi dini pratikleri için işlevsel "edebi" malzemeye indirgendiği bağlamla denk düştüğü ortaya konmuştur. Mukaddimenin yapısı ve içeriğinin de bu doğrultuda şekillendirildiği gösterilmeye çalışılmıştır. Şöyle ki, mukaddime İran ve Osmanlı edebiyatındaki öncül şiir savunularından farklı bir şekilde, şiirin meşruiyet alanını tanımlamak için mezhep kurucularından Osmanlı dünyasında bilinen fıkıh âlimlerine 'ulema'ya sıklıkla başvurur. Öte yandan, şiirin ana amacının Kuran'ı anlamaya yardımcı edebi becerileri kazandırması olarak belirlenmesinin, mukaddimenin âlim merkezli bakış açısının sonucu olduğu öne sürülmüştür. Bu tez, şiir ile Kur'an arasındaki ilişkiyi Kur'an'araştırmalarının özellikle Zemahşeri'den itibaren kazandığı belagat merkezlilik üzerinden yorumlamış, "edebi" ve "dini" olanın fesahat ve belagat kavramları tarafından bir araya getirildiğini göstermiştir. Kur'an'ı entelektüel olarak ele alan kaynaklara referansta bulunan mukaddimenin de, şi'r ile şe'r arasındaki uyumu kurmanın ötesinde onun şeriatın uygulanmasındaki aktif rolünü göstermeyi amaçladığı savunulmaktadır. Bunu kanıtlayabilmek adına, mukaddimenin kurgusunun merkezine, 'âlim-edîb tipinin en üstün örneği olarak Ebussuud Efendi yerleştirilmiştir. Ebussuud'un selefleri İslam âlimlerinden üstünlüğünü, onun fesahat ve belagatine dayandırılması, mukaddimenin esas mesajını oluşturmaktadır: Edeb'in tercümanı olarak şiir, 'ilmin gücüdür de aynı zamanda. Öte yandan tezde, mukaddimenin şiire bakışındaki bu ulema vurgusunun, otobiyografik bir anlamı da olduğu ileri sürülmüştür. Bu nokta, Âşık Çelebi'nin mukaddimeye Ebussuud Efendi'nin fesahat ve belagatteki üstünlüğünde pay sahibi olarak mukaddimeye dâhil oluşuna dayandırılmıştır. Bunun yanında, mukaddimede sıralanan Osmanlı şeyhülislamlarının ortak özelliği olan edebi ilgilere sahip âlim tipinin, Âşık Çelebi'nin idealleri ile olan ilgisine, Meşa'iü'ş-Şuara ve Divan'ının sunduğu otobiyografik malzeme üzerinden dikkat çekilmiş, bu malzemenin öne çıkardığı Âşık Çelebi'nin seyyidlik gibi özelliklerinin, mukaddimenin içeriğini nasıl onun "doğal mirası" haline getirdiği tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: ġiir, Edeb, Ġlim, Meşa„irü‟ş-Şu„arâ
Işknâme (Ferruh u Hümâ) mesnevisinde sevgililerin "ilk âşık olma" motifinin İran aşk mesnevileriyle karşılaştırılması
XIV. yüzyıl Osmanlı aşk mesnevilerinden olan 'Işknâme (Ferruh u Hümâ)'dan yola çıkarak aşk mesnevilerinin ana temasını oluşturan aşkın anlatısında kullanılan motifler aynı döneme ait olan Süheyl ü Nevbahâr ve Hurşîd ü Ferahşâd mesnevileriyle karşılaştırıldıktan sonra İran edebiyatının bugüne ulaşmış olan en eski aşk mesnevilerinden Farsça Vîs u Râmin mesnevisi ve İran edebiyatının en önemli mesnevi yazarı Nizâmî'nin Hüsrev ü Şîrîn menevisinin olay örgüsü ve motif yapısıyla karşılaştırıldı. Ele alınan mesneviler arasındaki karşılaştırma adab literatürü kapsamında irdelenip kullanılan motiflerin benzerliklerinin arkasındaki düşünce ortaya koyuldu. Aynı zamanda farklılık gösteren motiflere de değinerek İran-Osmanlı kültürü ve geleneklerinin bu mesnevilere özgünlük kazandıran görünümlerine de dikkat çekildi. Şehzade yetişimi serüvenini konu alan bu mesneviler aşk hikâyesi kabuğunda sunularak ortak saray geleneği ve şehzade eğitimini en sanatlı biçimde anlatıp kendi dönemlerinin yönetici kesimine ve edebiyatına hizmet eden çok katmanlı edebî ürünlerdir. Anahtar sözcükler: Adab, Aşk Mesnevisi, Âşık olma, ‗Işknâme, Motif.
Evliyâ Çelebi'nin acayip ve garip dünyası
Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme'de yineleyerek vurguladığı kimi başlıklarla okurun dikkatini özellikle bazı anlatı kategorilerine çekmektedir. Bu kategorilerden biri de yapıtın kurmaca boyutunun ve Evliyâ'nın ?hikâye anlatıcı?lığının tartışılabilmesi için son derece önemli olan acayib ü garayib yani ?acayiplikler ve gariplikler?dir. Bu çalışmada, ?Evliyâ Çelebi'nin Acayip ve Garip Dünyası?, 17. yüzyıl Osmanlı toplumunun Epistemesinin söylemini yansıtan ve sözlü kültürün neredeyse tüm kaynaklarına hâkim bir hikâye anlatıcısının zihninde aranmıştır. Bu arayışta ilk olarak, Evliyâ Çelebi'ye Walter Benjamin'in ?Hikâye Anlatıcısı? başlıklı yazısından hareketle, sözlü geleneğin bir hikâye anlatıcısı olarak yaklaşılması önerilmiş ve Seyahatnâme'nin sözlü niteliği üzerinde durulmuştur. Çalışmanın odağına acayib ü garayib yerleştirilerek ?doğruluk ve yanlışlık?, ?gerçeklik ve kurmaca?, ?bağlam?, ?deneyim? ve ?bilgi? gibi kavramların değerlendirilmesinin izi sürülmüştür.Acâ'ib'in seyahat anlatısı geleneğindeki köklü geçmişi göz önünde bulundurulduğunda, Evliyâ Çelebi'nin böyle bir kategori oluşturması, bilinçli bir tercih olarak kabul edilmelidir. Çalışmada, Evliyâ'nın neyi, neden ?acayip? ve ?garip? bulup aktardığını bütünlüklü olarak görebilmek için başlıklarında bu sıfatları kullandığı anlatılar, Yapı Kredi Yayınları'nın on ciltlik kitaplarından taranmıştır. Ardından yapılan sınıflandırma denemesinde anlatıların; insanların başından geçen maceralar ya da fiziksel görünüşleri, rüya ve kehanet, ?öteki?nin inançları, sanat ve teknoloji, hayvanlar, doğa unsurları tılsım ve sihir gibi üst başlıkların altına yerleştirilebileceği görülmektedir. Dolayısıyla, Seyahatnâme'de ?acayip ve garip hikâyeler?in belirli ve sınırlı konularda yoğunlaştığını söylemek mümkün değildir. Metinlerin ortak özelliği, ?şaşırtıcı? ve ?anlatılmaya/kaydedilmeye değer? olmalarıdır. Bunun yanında, anlatıların tamamen hayal ürünü, olağanüstü ve fantastik hikâyelerden oluştuğunu söylemek mümkün değildir. Aksine birçok metinde ?acayip? ve ?garip? terimleri fanteziden ziyade gerçeklik düzlemine atıfta bulunmaktadır.
Osmanlı-Türk edebiyatında ilginç bir çeviri örneği: İlhâmî'nin Gûy u Çevgân çevirisi
Gûy u Çevgân veya diğer adıyla Hâlnâme 15. yüzyılda İran şairi Ârifî (1449) tarafından yazılmış olan bir mesnevidir. Bir derviş ile şehzade arasındaki aşkın ele alındığı bu eser alegorik bir tarzla gûy ve çevgân üzerinden anlatılmıştır. Hikâye sonunda ilâhî aşka dönüşmüştür. Bu eser ilk kez 16. yüzyılın başında Lâmiî Çelebi (1532) tarafından Osmanlıca'ya çevrilmiştir.Eser aynı yüzyılın ikinci yarısında yaşamış olan İlhâmî tarafından değişik bir üslupla yine Osmanlıca'ya çevrilmiştir. İlhâmî eserin tam çevirisini yapmış ve kendi yorumlarını da eklemiştir. Bu çalışmanın asıl konusunu da İlhâmî'nin çeviri yöntemi teşkil etmektedir. ?Genişletilmiş çeviri? olarak da bilinen dönemin ?edebi çeviri? anlayışına uymayan İlhâmî, Osmanlı çeviri geleneğinin dışına çıkmıştır.Bu çalışmada öncelikle Gûy u Çevgân oyunu ve tarihçesi, Ârifî ve Lamiî Çelebi'nin konu hakkında eserleri ve İlhâmî'nin hayatıyla ilgili bilgi verildikten sonra Osmanlı dönemindeki edebi çeviri anlayışı üzerinde durulmuştur. Daha sonra İlhâmî'nin yaptığı çevirinin bilimsel transkripsiyonu verilmiştir.Çalışmanın devamında ise Osmanlı/Türk Edebiyatının çeviri geleneği üzerinde durulmuş ve bu gelenekten hareketle İlhâmî'nin yaptığı Gûy u Çevgân mesnevisinin çevirisi edebî çeviri olarak değerlendirilmiştir. Son olarak ise eser Farsça çeviri açısından değerlendirilerek bu konudaki başarısı ve zaafları üzerinde durulmuştur. Sonuçta ise geleneğin dışında kalan bir çeviri yöntemine başvurmanın nedenleri hakkında fikir yürütülmüştür.Anahtar sözcükler: Gûy u Çevgân, Ârifî, İlhâmî, Çeveri Geleneği, Mesnevi.
Öteki bilinç: gerçeküstücülük ve ikinci yeni
Bu tezde, ülkemizdeki şiirin modernleşmesinde önemli bir kırılma sayılan İkinci Yeni ile bütün dünya şiir hareketlerini etkileyen Gerçeküstücülük arasındaki benzerlikler ve farklılıklar saptanmaya çalışılmıştır. Her iki şiir hareketinin özellikleri, yöntemleri, amaçları bu akımlara bağlı şairlerin metinleri, konuşmaları karşılaştırılarak okunmuş ve değerlendirilmiştir. Yazılan çok sayıda makalede yine İkinci Yeni Gerçeküstücülük üzerinden tartışılmış, tıpkı onun gibi anlamsız, gerçekle ilgisiz olarak görülmüş, ağırlıklı olarak bu akımın etkisinde gelişen ülkemize özgü bir şiir hareketi olarak değerlendirilmiştir. Gerçeküstücülüğün gerçekliğe çok daha derinlemesine nüfuz etmek, insanı, dünyasını bütünlüklü bir biçimde görmeyi hedefleyen amaçlarıyla, İkinci Yeni?nin farklı bir şiir yazmak uğruna dili, dildeki farklı anlatım biçimlerini öne alan amaçları kıyaslanınca bu iki şiir hareketinin ne kadar köklü bir farklılık içerdiklerini anlaşılacaktır. Gerçeküstücülük için dil ile ilgili her türlü anlatım, teknik, şiir sanatları (imge, eğretileme, çağrışım vb.) amaç için bir araç iken, İkinci Yeni için gerçeküstücülerin araç olarak gördükleri dil ve dille ilgili her şey farklı bir şiire ulaşmak için bir amaç olmuştur. Çalışma sonunda Gerçeküstücülük ile İkinci Yeni?nin farklı toplumsal koşulların ve zamanların ürünü olduğu görülmüştür. Gerçeküstücülük, Batı toplumlarının içinde bulundukları koşulların dayattığı, insanı ve dünyayı yeniden anlamlandırmaya dayalı zorunlu bir durak iken, İkinci Yeni böyle bir kaygı gütmemiş, ancak farklı bir şiir inşasını gerçekleştirmeyi amaçlamış, dilde yaptığı önemli değişiklik ile insana ve gerçekliğine farklı ve yeni bir biçimde bakılmasını sağlamıştır.
Seküler hayatla tasavvuf arasındaki ilişkide köprü metinler: Sâkînâmeler
İşret meclislerini anlatan sâkînâmeler divan edebiyatının belki de en gerçekçi metinleridir. Buna rağmen sâkînâmeler ile ilgili çalışmalar çoğunlukla türün oluşumu ve tanımlanmasına dayanır ya da tek bir şaire ait sâkînâmenin edebî değeriyle sınırlandırılır. Farklı yüzyıllarda oluşturulmuş sâkînâmeler karşılaştırmalı olarak incelendiğinde gerçekçi betimlemeler içeren bu metinler çağının hayata bakışını ve bunun paralelinde de biçimin ve içeriğin değişen ve değişmeyen yönlerinin tespitine olanak verecektir. Buradan yola çıkılan çalışmada 16. yüzyıldan Revânî'nin İşretnâme'si, 17. yüzyıldan Atâyî'nin 'Âlemnümâ'sı ve 19. yüzyıldan Aynî'nin Sâkînâme'si karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Mesnevilerin her biri çağdaşı olan çeşitli kaynaklarla beraber değerlendirilerek sâkînâmelerdeki gerçekçiliğin somut bir biçimde ortaya konması hedeflenmiştir. İşret meclislerine ilişkin betimlemeler üzerinde durulduğunda, bu entelektüel ortamların yüzyıllar içinde nasıl korunarak sürdürüldüğü de gözlemlenmiştir. Sâkînâme türü tanımlanırken ya tasavvufi ya da dünyevi olarak düzenlendiği söylenir. Bu tanımdan yola çıkan çalışmaların bir kısmında şairin bezm mazmunlarına tasavvufi karşılıklar önermesinden hareketle dünyevi meclis betimlemeleri göz ardı edilir ve metnin tamamının tasavvufi olduğu yorumu tercih edilir. Çoğu zaman şairin manevi hayatına ilişkin veriler de mesnevilerin tasavvufi olduğu iddiasının dayanağı olur. İşret meclisinin gerçekçi betimlemeleri göz ardı edilmeden sâkînâmelerdeki tasavvufi çağrışımların incelenmesi gerekmektedir. Bu nedenle, Halil İnalcık'ın yüksek zümre kültüründe dinin, tasavvufun, kadim İranî gelenekle birlikte yaşadığı tespitinden yararlanılarak mesnevilerdeki tasavvufi göndermeler irdelenmiştir. Revânî ve Atâyî'nin sâkînamelerine bakıldığında bezm mazmunlarının tasavvufi çağrışımlarının yoğunluğunun bağnazlıkla beraber arttığı gözlemlenmiştir. Aynî'nin Sâkînâme'sinin tasavvuf incelemesi bakımından özel bir değeri bulunmaktadır. Aynî, eserini tasavvufi ve dünyevi meclis betimlemelerini birbirinden tamamen ayırarak düzenler. Sâkînâme birinci bölümüyle tasavvufun düşünce sisteminin içinden üretilen entelektüel birikimin üretimlerini yansıtırken, ikinci bölümüyle bu düşüncelerin üretim ortamı olan işret meclislerinin somut yönünü sergiler. Anahtar Sözcükler: sâkînâme, işret meclisi, tasavvuf, gerçekçi metinler.
15. yüzyıldan 18. yüzyıla kasidelerde ideal hükümdar portresi ve hükümdarın metaforik sunumu
Bu tezde, "hükümdar"lık kavramının Osmanlı insanının zihninde nasıl yapı bulduğu sorusundan hareketle, genel olarak kasidelerdeki hükümdar portresi ve daha özelde "hükümdar"lık kurumunun metaforik sunumu üstünde durulmuştur. Ahmed Paşa, Bâkî, Nef'î ve Nedîm'in Türkçe divanlarında, hükümdarlar için yazılmış kasideler, kaside biçiminin sunacağı bakış açısı göz önüne alınarak incelenmiştir. Çalışmada, hükümdarın"adil", "cömert", "iyi huylu", "iyi savaşçı" olarak sunulduğu gösterilmiş bu özelliklerin İran-Hind-Arap geleneğinden alınan adalet dairesi prensibine dayandığı belirtilmiştir. Yine kaside geleneğinde sıkça rastlanılan İran ve İslam mitolojisindeki kahramanlarla ve eski Osmanlı padişahlarıyla karşılaştırmaların ve benzetmelerin yapılmasının işlevi üzerinde durulmuş; hükümdarın otoritesini pekiştirmekteki işlevi tartışılmış; ardından kasidelerde hükümdarın metaforik olarak nasıl yapı bulduğu sorusu yanıtlanmaya çalışılmıştır. George Lakoff ve Mark Johnson'un ortaya koydukları ve dünyada pek çok araştırmaya zemin oluşturan, metaforun dile estetik değer kazandırmak için yapılan sanatsal bir kullanımın ötesinde, bilişsel süreçlerin bir parçası olduğu tezinden hareketle, hükümdar için kullanılan metaforlar değerlendirilmiştir. İncelenen dört divanda hükümdarın "yukarıda", "önde" ve buna karşılık tebaanın "aşağıda" ve hükümdarın "arkasında" kurgulandığı saptanmıştır. Hükümdarın sayesinde korunulacak bir "gölge", içine sığınılacak bir "sığınak" ve bulunduğu mekânı güzelleştirecek estetik varlık, bir "süs" olarak yapıya kavuşturulduğu ve alımlandığı sonucuna ulaşılmıştır. Saptanan bu metaforların dönemsel olarak kullanım sıklıklarının değiştiği; özellikle Nedîm Divân'ındaki hükümdar için yazılmış kasidelerde "süs" metaforunun kullanım sıklığının diğer divanlara oranla önemli ölçüde arttığı ortaya konulmuştur. Bu anlamda, otoriteyi ve iktidarı temsil eden hükümdarın, Avrupa merkezli okumaların sunduğu "despot baba" metaforundan farklı olarak, "korkma-korkutma" imgesinden çok "koruma-korunma" imgesini barındırdığı iddia edilmiştir. Anahtar sözcükler: Hükümdar, otorite, metafor, kaside.