Theses supervised by Doç. Dr. Mustafa Bozkurt
12 theses · İnönü University
Son dönem bazı Osmanlı âlimlerine göre Müslümanların gerileme nedenleri
Hâlâ güncelliğini koruyan dünya Müslümanlarının geri kalmışlığı meselesi, Osmanlı devletinin gerek siyasi gerekse askeri ve ekonomik anlamda gerilemeye başlamasıyla hissedilmiş ve bu durumda ilk olarak askeri alanda Batı örnek alınarak yeni bir düzen oluşturulmaya çalışılıp gerileme engellenmek istenmiştir. Resmi olarak gerilemeyi başlatan olay olan Karlofça Antlaşması sonrası; III. Selim'in askeri alanda batı tarzı düzenlemeler yapmak istemesi, Osmanlı'yı parçalanmaktan kurtarmak için ortaya çıkan fikir akımları, Tanzimat ve Islahat Fermanları, I. ve II. Meşrutiyet ile Kanun-i Esasi'de yapılan değişiklikler gibi çabaların hiçbiri Osmanlı Devleti'ni yıkılmaktan kurtaramamıştır. Bu süreç yaşanırken yapılan siyasi, hukuksal ve ekonomik değişikliklerin yanı sıra hem Osmanlı'nın son döneminde hem de devlet yıkıldıktan sonra kurulan Cumhuriyet'in ilk dönemine tanıklık eden Osmanlı aydınları-biz bunlara Osmanlı âlimleri ismini verdik- Müslümanların neden bu duruma düştükleri hakkında dönemin gazete ve dergilerinde makaleler yazarak görüşlerini dile getirmişlerdir. Osmanlı âlimleri diye görüşlerini verdiğimiz kişilerin; şeyhülislamlık, sadrazamlık, dersiâmlık, müderrislik, milletvekilliği, başbakanlık gibi çeşitli devlet görevlerinde bulunmuş olmaları sosyolojik açıdan toplumun sorunlarını daha iyi bilmelerini ve bu problemlere neden olan etkileri yazmış oldukları eserlerde dile getirmeleri bizim için büyük bir önem arz etmiştir. Her bir âlimin Müslümanların gerilemesine neden olan sebepler hakkında farklı fikirleri olsa da genel olarak çoğunun dile getirdiği ortak noktalar mevcuttur. Bunlar: cehalet ve eğitimin önemi, dine verilen hassasiyetin azalması ile hurafe ve bidatlerle ortaya çıkan yanlış din algısı, ekonomik açıdan gerileme, özellikle Batı'ya karşı uygulanan taklitçilik, mezheplere ayrılma, içtihat yapamama, milliyetçilik ve ırkçılık yapma gibi nedenler neredeyse her âlimin dile getirdiği nedenlerdir. Anahtar Kelimeler: Kelam, Osmanlı Âlimleri, Aydınlar, Gerileme, Terakki, İlerleme
Deizm bağlamında nübüvvete yapılan eleştiriler
İnsan pek çok üstün özellik ve yetenek ile donatılmış bir varlıktır. Ancak insan bu üstün yetenekleri yanında zayıf iradeli ve kötülüğe eğilimli de bir varlıktır. Bu nedenle insanı düşünce ve davranışlarında doğru yola iletecek bir rehbere ihtiyaç vardır. Allah kullarını akılları ile tek başına bırakmamış peygamberler ve ilahi kitaplar göndererek onlara doğru yolu göstermiştir. Nübüvvet kurumu Allah'ın kullarına bahşetmiş olduğu bir kolaylık, yardım ve yol göstermedir. Deistler akıl ile vahyin çeliştiğini, insanın akılla doğru yolu bulabileceğini ifade etmiş ve nübüvvet kurumunun gereksiz olduğunu söylemişlerdir. Yine deizm de akla sarsılmaz bir güven ve Tanrı'nın evreni ve insanı yarattıktan sonra bir daha âleme müdahale etmediği anlayışı vardır. Onlar vahyedilmiş dinin karşısına doğal din ismini verdikleri bir anlayış getirmişlerdir. Deistler ilahi dinlerde yer alan peygamberlik, kutsal kitap, mûcize gibi kavramları reddetmişlerdir. Teist dinlerce en önemli kurum olan nübüvvetin deistler tarafından reddedilmesi dinler ve dindarlar açısından oldukça büyük bir problemdir. Bu nedenle çalışmamızda bu iki konu ele alınıp incelenmiştir. Ayrıca İslam dünyası içerisinde nübüvveti inkâr eden kişi ve gruplar da bu tezde ele alınıp incelenmiştir. Bu tezde akıl ve vahyin birbirini tamamlayan bir bütünün iki parçası olduğu üzerinde durulmuştur. Bu bağlamda akılsız vahyin ve vahiysiz aklın gerçek anlamda doğruyu bulmada yeterli olamayacağı gerçeğine değinilmiştir. Allah'ın insanlara vermiş olduğu akıl nimetinin birçok doğruyu ve yanlışı bilebilecek ve bulabilecek güçte olmasına rağmen bazı doğruları bilmede yeterli olamadığı gerçeğinden hareketle vahye ve nübüvvete duyulan ihtiyaç üzerinde durulmuştur. Dinlerin, nübüvvetin ve vahyin insanların nihai hidayet ve doğruyu bulmada ne kadar gerekli olduğu gerçeğine ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kelam, Deizm, Nübüvvet, Peygamber, Akıl, Vahiy
Kemâlüddîn el-Enbârî'nin "Kitâbü'd-dâ'î ile'l-İslâm fî Usûli 'İlmi'l-Kelâm" isimli eserinde Yahudilik ve Hristiyanlık eleştirisi
Kemâlüddîn El-Enbârî, hicri altıncı asırda Bağdat'ta yaşamış ve Arap dilindeki derin bilgisiyle tanınınmış bir alimdir. Eserlerinin büyük çoğunluğu Arap dili ve edebiyatı alanında olan Enbârî'nin 'ed-Dâi ile'l-İslâm' kitabı kelam konularını ihtiva eden günümüze ulaşan tek kitabıdır. O, bu eserinde birçok dini ve felsefi düşünceyi akli ve nakli deliller eşliğinde değerlendirmiştir. Enbârî, reddiye türü bir eser olan bu kitabının son bölümlerinde Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerini incelemiş, bu dinlerin bâtıl inanışlarını ele alarak tahrif edildiklerini ispata çalışmıştır. Enbârî, Yahudilik eleştirisini nesih üzerine temellendirerek onların nesih hakkındaki argümanlarını çürütmüş, Tevrat'taki tahriflere örnekler getirmiş ve onlara karşı Hz. İsâ ve Hz. Muhammed'in nübüvvetini ispâta çalışmıştır. O, Hıristiyanlık eleştirisine ise Hıristiyanların Allah'a cevher denebileceği iddiasına cevap vererek başlamıştır. Ardından teslîs düşüncesini ele almış ve. Hıristiyanların Hz. Îsâ'nın tabiatı hakkındaki Mesih-Kelime arasındaki ilişkiye yönelik düşüncelerine eleştiriler getirmiştir. Enbârî, karşı çıktığı düşünceleri mantık çerçevesinde değerlendirmiş ve muhattabının inanışlarına kendi kaynaklarından deliller getirerek yanlışlığını ortaya çıkarmıştır.
Müslüman düşüncesinde bazı okültist etkileşimler
Okültizm, insanların aklı ve vahyi bir kenara bırakarak sadece sezgi ve keşif yöntemiyle hakikate ulaştıklarını iddia ettikleri faaliyetlerin toplamı olarak bilinmektedir. Gizemcilere göre her sır keşfedilmeyi bekleyen bir hazine olarak görülmekte ve bu gizemli sırları bilmek için akla değil tamamen sezgisel güçlere vakıf olmakla beraber özel deneyimlere de sahip olmak gerekmektedir. Bu sezgisel güce her insanın deneyimleri ile sahip olacağı iddiası insanların ilgisini çekmiş bulunmaktadır. İnsanın gaybı bilme arzusu ve sırra vakıf olma dürtüsü ile gelişen bu okült eğilimler günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Günümüzde kapitalist hayatın çıkmazları, küresel sermayelerin dayatmaları ve kişinin ruhsal bunalımları ile kutsala duyulan ihtiyaç, insanların semavi dinlerle beraber modernite ile şekillenmiş geleneksel okült eğilimlere de yönelmelerine sebep olmuştur. Hemen her toplumda dini inanç gözetmeksizin varlığını sürdürmeye başlayan okült eğilimler bazen oldukları gibi farklı kültürlerde var olurken, bazen değişerek varlık göstermektedirler. Bu bağlamda tezimizde, Okültizmin tanımını ve oluşum sürecini, Müslüman düşüncesinde varlığını sürdüren bazı okültist etkileşimlerin neler olduğunu ve İslam düşüncesinin bu okültist etkileşimlere dair yaklaşımı ele alınmış bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Okültizm, Kelam, Gayb, Şifacılık, Büyü, Falcılık, Yoga.
Muhammed Arif b. Muhammed Kadızâde el-Erzurumi'nin hayatı ve Şerhu Ravzati'l-Cennat adlı eserinin tahkiki
Çalışmamız, Muhammed Ârif b. Muhammed Kâdızade el- Erzurumi'nin hayatı ve Şerhu Ravzati'l-Cennat adlı eserinin tahkik ve tahlilidir. Araştırmamızı iki bölüme ayırabiliriz: birincisi Kâdızade'nin hayatının araştırılması ikincisi ise Şerhu Ravzati'l-Cennat eserinin tahkiki için yaptığımız araştırmalar. Kâdızade'nin hayatı hakkında yaptığımız araştırmalar sonucunda kendisi hakkında pek fazla bilgi bulunmadığını gördük. TDV İslam Ansiklopesinde de kendisi hakkında herhangi bir bilgiye ulaşamadık. Daha sonra yöktez üzerinden yaptığımız araştırmalar sonucunda Kâdızade ve eserleri hakkında birkaç tane tez ve yine web üzerinden kendisi hakkında yapılan bildirimleri elde ettik. Kâdızade'nin hayatı ve eserlerini büyük çoğunlukla bu kaynaklar üzerinden ele aldık. İkinci olarak tahkikini yapacağımız eser için bazı araştırmalar yaptık. Farklı nüsha bulmak için yazma eserler kütüphanesinden istifade ettik. Burada eserin farklı nüsahlarının bulunduğunu tesbit ettik ancak bunlardan iki tanesiyle yetindik. Birincisi önceden elimizde bulunan müellif hattı ile yazılmış Esad Efendi nüshası, diğeri Manisa İl halk kütüphanesine kayıtlı Manisa nüshası. İki nüshası'yı öncelikle karşılaştırlamalı şekilde okuduk, okuduğumuz ve tahkikini yaptığımız yerleri word'e geçirdik. Nüshalarda çelişki olduğunda ifade ettikleri anlam ve arapça yazım kurallarına göre değerlendirme yaparak uygun olan ibareyi asıl metine diğer nüshadaki farklılığı ise dipnotta belirttik. Eserde geçen ayetleri Kur'ândaki sure ve ayet numaralarını tesbit edip yine dipnotta referanslarını belirttik. Bulabildiğimiz kadarıyla hadislerin kaynaklarını dipnotta belirttik. Bazı hadisleri hadis kaynaklarında bulamadığımızdan dolayı dipnotta ulaşamıdığımızı bildirdik. Okuyucunun konulara daha iyi vakıf olabilmesi için ve müracaat ederken kendisine kolaylık sağlasın diye konulara göre başlıklar koyduk. Eserde birçok konudan bahsedildiği için okurlara fayda saylayacağını düşünerek konuları paragraf olarak ayırdık. Yaptığımız çalışma sonucunda Kâdızade'nin Şerhu Ravzati'l-Cennat adlı eserinin tahkik ve tanıtımını yapmış olduk. Anahtar Kelimeler: Kelâm, Muhammed b. Ârif Kadızâde, Şerhu Ravzati'l-Cennat, Tahlil, Tahkik.
Kelam ilmi açısından modern selefîlik
Selef anlayışı, ilk üç neslin din anlayışı, Asr-ı Saaadet din anlayışı ve dine sonradan katılan bidatları terk ederek saf din anlayışına dönme çabalarının bütünü şeklinde ifade edilebilir. İslam tarihine baktığımız zaman selef anlayışı zamanla selefîlik düşüncesine dönüşerek farklı şekillerde anlaşıldığı görülmektedir. Selef anlayışının en yaygın ve ön planda olan biçimi, dini, Selef-î Salihin'in anladığı gibi anlama ve yaşama anlayışıdır. Bu anlayış geçmişten günümüze kadar Ashab-ı Hadis, Hanbelilik, Selefîlik, Vehhabilik ve Çağdaş (Neo) Selefîlik şeklinde devam etmiştir. Mezhepleşme döneminin yaşandığı dokuzuncu asırda selef, Ahmet b. Hanbel(ö.780-855) ve onun yolundan gidenler olmuştur. On dördüncü asra geldiğimizde, İbn-i Teymiyye (ö.728-1328) ve İbn-i Kayyim el-Cezviyye'nin (ö.791-1350) Ehl-i Hadis çizgisinde görüş sergiledikleri ve Selefîlik kavramını kullandıkları görülür. Selefi düşünce, tevil ve teşbihe düşmeden literal olarak Kur'an-ı Kerimi anlamamız gerektiğini savunur. Akli ve nakli delillerle düşünmeyi Selefî gruplar kesinlikle kabul etmezler. I. Dünya Savaşı sonrasında Suudi Arabistan'ın bağımsız devlet haline gelmesi ile Muhammed b. Abdülvehhap (ö.1202-1792) ile Muhammed bin Suud'un (1689-1765) yaptığı anlaşmayla, dînî, itikâdî, bidat, tevhit, şirk gibi söylemlerle çıkan Selefîlik, dinî siyasi bir hareket haline gelmiştir. Kendileri için diğer Müslümanlar, Vehhabi tabirini kullanmışsa da onlar bu tabiri kesinlikle kabul etmemiş; Selefî olduklarını iddia etmişlerdir. Sonraki dönemde Sait Ramazan el-Buti'nin (1929-2013)''Selefîlik mübarek bir zaman dilimidir, İslami bir mezhep değildir.'' görüşü önemlidir. Sahabe, tabiin ve tebeu't-tabiinden oluşan ilk üç nesli ifade eden ve aynı zamanda Ehl-i Sünnet vel-Cemaat mezheplerinin tamamının dâhil olduğu bir zaman dilimi olduğunu, bir mezhep olmadığını ifade etmiştir. Selefîlik XX. ve XXI. yüzyılda çağdaş, ıslahatçı, ihyacı bakış açıları olan Cemalettin Efgani, Reşit Rıza ve Muhammed Abduh'un, dini düşünceyi yeniden köklerine döndürme çabaları ve bunu sağlarken de aynı zamanda bilim ve teknolojiyi tavsiye etmelerinin yanında akılcı olmaları yönüyle de Modern Selefî veya İslam Modernistleri olarak adlandırılmışlardır. Bu da Selefîlikle ilgili ayrıca bir kavram kargaşasını doğurmuştur. Dini, Asr-ı Saadet'teki asli hüviyetine döndürme iddiasıyla ortaya çıkan Selefîlik, dini, gelenekçilik, bidat ve hurafelerden kurtarma; bazen de dinde yenilik ve modernizm anlamında kullanmıştır. Selefîlik, 1990'lı yılların başından itibaren sosyal, siyasal olarak bir ideolojiye, dine, fikre sorgulamadan inanma olarak anlaşılmıştır. Daha sonraları ise diğerlerine zorla dayatma, fundamentalizm, fanatizm, Cihadî Selefîlik gibi şiddet, tekfir, baskı ve terör eylemleri yapan kesimlerin kullandığı bir kavram haline gelmiştir. Özellikle "Cihadî Selefîlik" düşüncesi, el-Kaide ve DAEŞ gibi ideolojik İslam anlayışının hâkim olduğu Neo-Selefî oluşumlar tarafından içselleştirilmiştir. Bu örgütlerin Batı dünyasında gerçekleştirdiği terör eylemleri bütün dünyada dikkat çekmeye başlamıştır. Bu çalışmamızda selefilik diye isimlendirerek cihat, tekfir, tağut gibi kavramları öne çıkaran radikal söylemler ve İslam'ı ve Müslümanları ne kadar temsil ettikleri, inanç olarak Selef-î Salihin dönemine ne kadar benzedikleri araştırma konumuz olmuştur. Bu çalışmadaki asıl maksat, Seleften Selefîliğe dönüşen bu yapının gelişim ve dönüşüm süreçlerini incelemek ve bu dönüşümde ortaya çıkan günümüz Selefîliği ile Selef-î Salihin'in temsiliyetleri, benzerlik ve farklılıklarını anlamaya çalışmaktır.
Said Nursî'nin haşir anlayışı
Said Nursî, 20. Yüzyılın ilim ve fikir dünyasının önemli simalarından biridir. Düşünceleriyle ve yazmış olduğu eserlerle İslam dünyasına önemli ölçüde etki etmiştir. Bu çalışmada onun "haşir" yani ölüm sonrası yeniden dirilişle ilgili görüşleri ortaya konmaya çalışılmıştır. Çalışmamız, bir giriş ve iki ana bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde, meselenin temel kavramlarının neler olduğu üzerinde durulmuştur. Yine bu bölümde Said Nursî'nin kendine özgü olan yöntem ve üslubunun karmaşıklığına dikkat çekilmiştir. Birinci bölümde haşirin imkânı aklî ve naklî delillerle ele alınıp tartışılmıştır. Gerek aklî delillerin gerekse naklî delillerin Said Nursî tarafından kendine özgü olarak nasıl kullanıldığı tespit edilmeye çalışılmıştır. İkinci bölümde ise, Said Nursî'nin haşirin mahiyetine ve nasıl vuku bulacağına dair görüşleri belirlenmeye gayret edilmiştir. Bu bağlamda, onun haşirin nasıl olacağı hakkındaki görüşleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Said Nursî haşirin tahakkuk edeceğine dair kitap ve sünnetten deliller sunarken özellikle kâinatın da haşirin olacağına dair açık delillerle dolu olduğunu belirtir. Said Nursî, ölümden sonra yeniden dirilişi ispat etmeye çalışırken Ehl-i Sünnet söylemlerine pek girmeden kendine özgü bir yöntemle meseleyi ele almaktadır. Özellikle gelenekte yer alan tehafüt tartışmalarına girmeden sadece haşirin gerçekleşeceğini aklî ve naklî delillerle temellendirmeye çalışmaktadır. Said Nursî'ye göre ruhun ölümsüzlüğü düşüncesinin bir sonucu olan haşir, ruh ve bedenin birlikteliği ile olacaktır. Bu sebeple ruhun ölüm sonrasında bir vucûda iade edileceğini savunmaktadır. Said Nursî bu vücûdun mahiyeti hakkında ayrıntılara girmemektedir. Daha çok haşirin varlığı üzerinde durmaktadır. O, yeniden dirilişin sadece ruhen olmayıp, hem ruh hem de beden birlikteliğiyle gerçekleşeceğini savunmaktadır. Anahtar Kavramlar: Kelam, Haşir, Ahiret, Yeniden Diriliş, Said Nursî
Ehl-i sünnet ve şiâ'da nübüvvet problemi
Allah, kullarını mükemmel olarak yaratmıştır. Bu mükemmellik ise insanın gerek maddi olarak gerek manevi olarak her şeyi ile uygun bir biçimde yaratılmış olmasından dolayıdır. Kulların sahih biligilere ulaşabilmesi için onlara, özgür olma ve akletme gibi kabiliyetler bahşetmiştir. Ayrıca insanın benliğine ve dış dünyasına âyet ve nişaneler koymuş, vazifelendirdiği peygamberlere de kitaplar göndermiştir. Bunların hepsi Allah'ın mevcudiyetini kavramak ve O'nu birlemek, rahmet ve rızasına boyun eğmek, gazabına neden olacak durumlardan insanı alıkoymak amacıyladır. Bundan dolayı peygamberlik, önemli bir görevdir. Peygamberlerin görevi, insanlara her iki dünyada mutluluk kazandırmaktır. Görevlerinin esası, hakikate kılavuzluk yapmaktır. Günümüzde insanlar Allah'ın varlığından ve birliğinden ziyade nübüvvet konusunda şüpheye düşmüşlerdir. Hatta daha da ileri giderek, nübüvvet inancını reddetmektedirler. Bundan dolayı kelâm âlimleri, bu konu üzerinde çalışmalar yaparak, çeşitli eserler telif etmişlerdir. Bizim de çalışmamızın amacı, dinimizin önemle üzerinde durduğu bu konu hakkında Ehl-i Sünnet ve Şîa ekollerinin görüşlerini araştırarak, her iki mezhebin konuya nasıl yaklaştıklarını incelemektir. Giriş bölümünde nübüvvet kavramları üzerinde durduk ve bu kavramalar hakkında yalnızca iki mezhebin değil, diğer mezheplerin de görüşlerine yer verdik. Birinci bölüm ve ikinci bölümde ise, konumuzun esas yönünü oluşturan Ehl-i Sünnet ve Şîa'nın nübüvvet konusunda farklı ve ortak olan görüşlerini incelmeye çalıştık. Anahtar Kelimeler: Allah, Nübüvvet, İnsan, Kelâm, Ehl-i Sünnet, Şîa
Yusuf Ziya Yörükân'a göre İslâm Akâidi'nin ilk dönemleri
Yusuf Ziya Yörükân, bir geçiş dönemi olan Osmanlı Devleti'nin son dönemleri ve modernleşmenin belirginleşmeye başladığı Cumhuriyet'in ilk yıllarında yaşamış, İslâmî ilimlerde yaptığı çalışmalarla dönemin önde gelen isimlerinden biri olmuştur. Başta Mezhepler Tarihi ve Kelâm olmak üzere, İslâm Tarihi, Sosyoloji, Felsefe gibi İslâmî bilimlerin birçok alanında çalışmalar yaparak İslâm düşüncesine önemli katkılarda bulunmuştur. Yaşadığı dönemde henüz batıda bile yeni olan Durkheim Sosyolojisi üzerine çalışmalar yapmış, içtimaiyatçı yaklaşım olarak değerlendirdiği sosyal-pozitivist yaklaşımı Mezhepler Tarihi'ne uyarlamaya çalışarak bu alanın öncülerinden olmuştur. Yörükân yaşadığı dönemin güncel problemlerine de kayıtsız kalmamış, birçok çözüm önerileriyle yenilik arayışının önde gelen isimlerinden olmuştur. Kelâm alanında yaptığı çalışmalar daha çok İslâm Akaidi'nin tarihsel gelişimini kronolojik bağlamda incelemek şeklinde olmuştur. İslâm Akaidi'nin teşekkül sürecini, dönemin siyasi ve sosyal olayların ışığı altında yeniden değerlendirilmesi gerekliliği üzerinde durmuş bu alanda yeni sayılabilecek metodlar önermiştir. Genelde Ehl-i Sünnet akâidi özelde ise Mâtürîdîlik üzerinde fazlaca durmuş bu alanda birçok çalışmalar yapmış, eserler kaleme almıştır. Bu eserler üzerinde yapılacak çalışmalar Türk İslâm geleneğinin tanıtılması açısından ayrı bir öneme sahip olup, yapılan bu çalışma bu alandaki boşluğu doldurma amacıyla atılmış bir adım olarak görülmelidir. Anahtar Kelimeler: Yörükân, İslâm, Akaid, Mâtürîdî, Kelâm
Hz. Muhammed'i diğer peygamberlerden ayıran özellikleri
Allah yarattığı insanları başıboş bırakmamış, hem dünyevî hem de uhrevî ihtiyaçlarını karşılamak için onlara her türlü imkânı sağlamıştır. Bunun için de onlara peygamberler göndermiştir. Bu bakımdan Allah'ın emirlerini insanlara ulaştırmak için gönderilen peygamberlere inanmak, İslâm dininin inanç esaslarındandır. Allah'ın görevlendirmiş olduğu peygamberler, insanların hayatı anlamlandırmalarına yardım eden ve onlara kulluğu öğretip huzura kavuşmalarını sağlayan önderlerdir. Bu sebeple onlar Allah'ın en seçkin kullarıdır. Peygamberler sıradan insanlar olmadıkları için de Allah onları diğer insanlardan ayıran bir takım özelliklerle donatmıştır. Fakat bütün âlemlere rahmet olarak gönderilen son peygamber Hz. Muhammed'e daha farklı bir takım özellikler bahşetmiştir. Sıdk, emanet, tebliğ, fetânet ve ismet, bütün peygamberlerin ortak özellikleridir. Zira Allah'ın peygamberler göndermesinin amacı, insanların onlara tabi olmaları ve böylece ilahî buyruklara uymaları olduğu için bu mesajları ileten peygamberlerin vahyi gizlemeksizin, tebliğ etmelerinin yanı sıra her hususta doğru, güvenilir, son derece zeki ve hem bedeni hem de nefsî açıdan masum olmaları gerekir. Hz. Muhammed'e, bu özelliklerin dışında başka bazı özellikler de verilmiştir. Peygamberlerin sonuncusu olması, nübüvvetinin evrensel olması ve şeriatının kıyamete dek baki kalacak olması, bu özelliklerin bazılarıdır. Bu çalışmada, konunun kavramsal boyutuna giriş bölümünde değinildikten sonra birinci bölümde peygamberlik ve Hz. Muhammed'in peygamberliğinin ispatı; ikinci bölümde ise peygamberlerin ortak sıfatları ve Hz. Muhammed'i diğer peygamberlerden ayıran özellikleri incelenmiştir.
Seyyid Şerîf Cürcânî'de insan fiilleri
İslam inancında insanın eylemlerinden sorumlu olduğu gerçeği insanın ontolojik olarak akıl sahibi, iradeli düşünme yetisine sahip bir varlık olmasıyla ilgilidir. İnsanın eylemlerini gerçekleştirirken kendisinde bulunan iradesini ve kudretini kullanma konusunda ne gibi sınırlılıklara sahip olduğu Allah ve insan ekseninde değerlendirilmiştir. Allah'ı diğer yaratılmışlara benzetmeme titizliği ilâhî niteliklerin merkeze alınarak insanın eylemlerindeki rolü tartışılmıştır. İrade, kudret, kesb vd. kavramlar etrafında şekillenen insan fiillerine ait tartışmalar özgürlükçü, cebri ve daha ılımlı denilebilecek yaklaşım tarzlarını ortaya çıkarmıştır. Cürcânî genel anlamda Eş`arîlik mezhebinin temel görüşlerini benimseyen bir düşünce yapısına sahip olmakla beraber Eş`arîliğin hatalı, eksik, zayıf olarak gördüğü görüş ve delilleri de düzeltmekten ve kendine özgü zihin yapısıyla farklı açılardan değerlendirmekten kaçınmamıştır. Bu çalışmada Cürcânî'nin insan fiilleri konusundaki cebri tutumu ortaya konulmuştur. İnsanın fiillerinde açıkça cebr altında olduğunu cesurca dile getirmekten kaçınmadığı, insanda hâdis bilgi, hâdis irade ve hâdis kudretin bulunduğunu ama bunların temelde ilâhî irade ve kudrete dayandığını belirtmiştir. İnsandaki zorunlu bilginin tamamen insanın iradesi dışında meydana geldiğini ama nazarî bilginin insanın nazarına bağlı olarak ilâhî irade ve kudretin âdeten insanın zihninde o bilgiyi meydana getirmesiyle gerçekleştiğini ve beşeri bilginin insanın eylemleri üzerinde herhangi bir etkiye sahip olmadığını zira bilginin kendisinde bu özelliğin bulunmadığını kabul etmiştir. İnsanda ihtiyarın bulunduğunu ama insanın bu ihtiyarının da ilâhî iradeye dayandığını dolayısıyla iradeli fiillerini ilâhî iradenin dilemesi ile gerçekleştirdiğini söylemiştir. Aynı şekilde insanda hâdis kudretin bulunduğunu ama bu kudretin mahiyet itibariyla tesir etme şartını taşımadığını dolayısıyla insanın fiillerinde bu kudretin etkisiz olduğunu hâdis kudretin fiil ile ilişkisinin yalnızca fiile kesb yoluyla taalluk etmesi şeklinde olduğunu benimsemiştir. Tevlîd konusunda insanın müvelled fiillerinin de tıpkı diğer fiiller gibi Allah tarafından meydana getirildiğini insanın bu dolaylı fiiller üzerinde bir etkisinin olmadığını benimsemiştir. Hüsün ve kubuh konusunda ise övgü ve yergi içeren fiillerin değerini belirleyenin ve fiillerin değeri hakkında hüküm verenin şeriat olduğunu kabul etmiştir.
Son dönem Osmanlı'da ateizm eleştirisi (Abdüllatif Harpûtî örneği)
Bu çalışma son dönem Osmanlı'da ateizmin yansımaları ve önemli düşünürlerimizden biri olan Abdüllatif Harpûtî'nin ateizm eleştirilerini ele almaktadır. Ateizm, semavi dinlerin hepsine karşı çıkarak Tanrı'yı, peygamberliği ve ölümden sonraki hayatı daha doğrusu dinî ve ilâhî olan tüm gerçeklikleri reddetmektedir. Bu noktada bütün ilâhî dinleri reddeden bir yapıya sahiptir. Köken olarak Hıristiyanlığa karşı bir tepki hareketi olarak Hristiyan coğrafyada ortaya çıkmıştır. Ateizm, zamanla Osmanlı coğrafyasına taşınmıştır. Osmanlı'daki ateizm bugünkü adından ziyade ateist akımlar yoluyla varlığını göstermiştir. Bu akımların yaydığı tehlikenin farkında olan Osmanlı düşünürleri, bu tür akımlara karşı eleştirel yazılar yazmışlardır. Bunun yanında kelâm ilminin yenilenmesi fikri de gündem olmuştur. Kelâm kitaplarının bu tür akımlara cevap verebilecek bir yeterliliğe sahip olması gerektiği vurgulanmıştır. Kelâm İlminin yenilenmesi gerektiğini düşünen, düşüncesini Tenkîhu'l-kelâm'ı kaleme alarak pratiğe dönüştüren ve ateizmi tenkit eden düşünürden biri de Harpûtî'dir. Kendi dönemindeki ateist akımları birçok noktada eleştirmiştir. Bunların başında İsbât-ı Vâcip, Bilgi, İrade ve İnsan Hürriyeti, Mûcize, Peygamberliğin Gerekliliği ve Ölüm konuları gelmektedir. Harpûtî, bu eleştirilerde akli ve nakli delillere sıklıkla başvurmuştur. Anahtar Kelimeler: Kelâm. Ateizm. Harpûtî. Osmanlı. Tanrı.