Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Abdülkadir Aydın
30 theses · Sakarya University
Tam bağımlı şizofreni tanısı almış hastalara bakım verenlerin bakım süreçleri ile ilgili yaşadıkları deneyimler: Nitel çalışma
GİRİŞ VE AMAÇ: Tam bağımlı şizofreni tanısı almış hasta, şizofreni hastalığının ileri seviyelerinde olup günlük yaşam aktivitelerini (yemek yeme, kişisel bakım, giyinme ve tuvalet gibi temel ihtiyaçlar) kendi yerine getiremeyen ve tamamen başkalarının yardımıyla yaşamını sürdürebilen kişiyi ifade eder. Bu çalışmada bu hastalara bakım veren ve yasal olarak vasisi olan kişilerin bakım sürecinde karşılaştıkları zorluklar, yaşadıkları deneyimler ve bu süreçteki duygusal, sosyal, psikolojik ve fiziksel etkilerin ayrıntılı bir şekilde incelenmesi, bakım verenlerin destek ihtiyaçlarını ve bu durumla nasıl başa çıktıklarını ortaya koyarak bakım verenlere daha iyi destek yolları geliştirilmesine katkıda bulunulması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu araştırma, tanımlayıcı bir nitelikte ve niteliksel yöntemle yapılmıştır. Araştırma 01.01.2025 ile 01.04.2025 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvurmuş olan tam bağımlı şizofreni tanısı almış hastalara bakım veren yasal vasilerine ulaşılmıştır. Veriler, sosyo-demografik verileri içeren anket formu ve açık uçlu soruların yer aldığı yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılarak ve görüşmelerde ses kaydı alınarak toplanmıştır. Alınan ses kayıtları bire bir metne dönüştürülmüştür. Elde edilen veriler; temalar ve alt temalar şeklinde gruplandırılmıştır. BULGULAR: Görüşmeler sonucunda beş ana tema ve alt temalar belirlenmiştir. Katılımcılar, bakım sürecinde fiziksel ve psikolojik yük yaşadıklarını, sosyal desteğe ihtiyaç duyduklarını ve toplumun damgalayıcı tutumlarıyla karşılaştıklarını ifade etmişlerdir. SONUÇ: Bakım sürecinde karşılaşılan psikolojik ve sosyal zorlukları azaltmak için bakımverenlere yönelik danışmanlık hizmetleri sunulmalıdır. TRSM kapasiteleri artırılmalı ve bakım verenlere yönelik destek programları oluşturulmalıdır. Şizofreni hastalığına yönelik toplumsal farkındalık artırılmalı, damgalanma ve ayrımcılığın önüne geçmek için eğitimler düzenlenmelidir. Anahtar Kelimeler: Bakım veren, deneyim, sosyal destek, şizofreni, tam bağımlı
Aile Sağlığı Merkezine başvuran 65 yaş ve üzeri hastaların malnütrisyon durumlarının değerlendirilmesi, depresyon düzeyi ve günlük yaşam aktiviteleri ile ilişkisinin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Yaşam süresinin uzamasıyla birlikte, 65 yaş ve üzeri bireylerin günlük yaşam aktivitelerini bağımsız bir şekilde sürdürebilmeleri ile depresyon ve malnütrisyon gibi sağlık sorunlarının ve bu durumları etkileyen faktörlerin belirlenmesi giderek daha önemli hale gelmektedir. Bu çalışma, söz konusu sağlık durumlarının değerlendirilmesini amaçlamakta ve yaşlı bireylerin yaşam kalitesinin artırılmasına katkı sağlamayı hedeflemektedir. YÖNTEM: Bu çalışma arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği bünyesinde hizmet veren eğitim aile sağlığı merkezlerine başvuran 65 yaş ve üzeri 220 gönüllü ile gerçekleştirilen tanımlayıcı tipte kesitsel bir araştırmadır. Araştırma, 1 Kasım 2024 ile 31 Mart 2025 tarihleri arasında yüz yüze görüşme yöntemi ile anket uygulanmıştır. BULGULAR: Çalışmaya 118 kadın (%53,6), 102 (%46,4) erkek katılmıştır. Toplam değerlendirme puanları esas alındığında, katılımcıların %29,1'inin malnütrisyon riski taşıdığı görülmüştür. Depresyon durumları incelendiğinde, bireylerin %20,5'inde kesin depresyon mevcutken, %8,6'sında olası depresyon bulgusu tespit edilmiştir; katılımcıların %70,9'unda ise depresyona dair herhangi bir belirtiye rastlanmamıştır. Günlük yaşam aktivitesi düzeyi açısından bakıldığında ise katılımcıların %80,5'inin bağımsız, %19,5'inin ise tamamen ya da kısmen bağımlı durumda olduğu değerlendirilmiştir. 'Olası depresyon' grubunda 'depresyon yok' grubundan daha fazla malnütrisyon riski altında birey gözlenirken; 'kesin depresyon' grubunda 'depresyon yok' grubundan daha fazla malnütrisyon riski altında birey gözlenmiştir(p<0,001). SONUÇ: Çalışmamız, 65 yaş ve üzeri bireylerde malnütrisyon, depresyon ve günlük yaşam aktivitelerinde bağımlılık durumlarının birbirini etkileyen çok boyutlu yapılar olduğunu göstermektedir. Elde edilen veriler, bu durumların sosyoekonomik, psikolojik ve yaşam tarzı faktörleriyle yakından ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Birinci basamak sağlık hizmetlerinde bu etkileşimleri dikkate alan bütüncül ve erken müdahaleye yönelik yaklaşımlar, yaşlı bireylerin yaşam kalitesini artırmada önemli katkı sağlayabilir.
Aile sağlığı merkezine başvuran menopoz dönemindeki kadınların yaşadığı deneyim ve zorlukların değerlendirilmesi: Nitel bir çalışma
GİRİŞ VE AMAÇ: Menopoz, kadının adet döngüsünün sona erdiği, fizyolojik ve psikososyal değişimlerin yaşandığı doğal bir süreçtir. Bu çalışma, kadınların menopoz deneyimlerini, başa çıkma yöntemlerini ve aile hekimliğinin bu süreçteki rolünü incelemeyi amaçlamaktadır. YÖNTEM: Bu araştırma, niteliksel yöntemle yürütülmüştür. Çalışmaya Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı'nda bağlı Eğitim Aile Sağlığı Merkezine başvuran 40-65 yaş aralığında doğal menopoz döneminde bulunan 16 kadın katılmıştır. Veriler, yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılarak yüz yüze toplanmış ve ses kayıtları alınmıştır. Elde edilen veriler beş tema ve ilgili alt temalar şeklinde gruplandırılmıştır. BULGULAR: Katılımcıların yaş ortalaması 54,56 ± 3,48 SS, ortancası 55 olup yaş aralığı 48-62'dir. Menopoz süresi 0-5 yıl arasında olanlar %50, 5-10 yıl olanlar %43,75, 11 yıl ve üzeri olanlar ise %6,25'tir. Görüşmeler sonucunda elde edilen veriler beş ana tema altında toplanmıştır: menopoz algısı, fiziksel ve psikolojik etkiler, başa çıkma stratejileri, sosyal destek ve yaşamın etkilenmesi. Katılımcılar menopozu yaşlanmanın başlangıcı ve adet döngüsünün sona ermesi şeklinde tanımlamış, bu süreci doğal bir gelişim olarak değerlendirmiştir. Fiziksel ve ruhsal belirtilerle başa çıkmada bireysel yöntemlerin ve sosyal desteğin önemli rol oynadığı vurgulanmıştır. SONUÇ: Menopoz dönemindeki kadınlar fiziksel, duygusal ve sosyal düzeyde çeşitli zorluklar yaşamaktadır. Bu zorluklarla başa çıkmada bireysel stratejilerin yanı sıra sağlık sisteminden alınan desteğin önemi büyüktür. Aile hekimliği birimlerinin, kadınların menopoz sürecine yönelik daha bütüncül, bilgilendirici ve destekleyici hizmetler sunması gerekmektedir.
Sakarya il genelinde aile sağlığı merkezlerinde çalışan aile hekimlerinin tükenmişlik düzeyi ve ilişkili faktörler
ÖZET GİRİŞ VE AMAÇ: 2010 yılında tüm ülke genelinde aile hekimliği uygulamasına geçilmiş olup günümüze kadar bu uygulamadan bir çok revizyon yapılmıştır. Bu revizyonlar kimi zaman sistem içerisinde çalışan aile hekimlerinin günlük pratiğini ve çalışma hayatını olumlu etkilese de bir kısım uygulamalar beraberinde çeşitli zorluklar getirmiştir. Her meslek grubunda olduğu gibi hekimlikte de tükenmişlik görülebilmektedir. Özellikle birinci basamak hekimleri yaklaşım modeli itibariyle buna daha yatkın olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı da, Sakarya ilindeki aile hekimlerinin tükenmişlik seviyeleri ve tükenmişlik durumlarına etki eden faktörleri tespit etmek ve bu probleme bölgesel anlamda ışık tutmaktır. YÖNTEM: Çalışmamız 1 Nisan 2025 ile 31 Mayıs 2025 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı'nda yapılmıştır. Veri toplama aşamasında tarafımızca hazırlanan anket formları aile hekimlerine teslim edilmiş, bir hafta sonra kendilerinden teslim alınmıştır. Hazırladığımız anket formu üç bölümden oluşur. Birinci bölüm Ek-2 formu olup katılımcının sosyodemografik verilerin alındığı, ikinci bölüm Ek-3 formu olup katılımcının tükenmişlik durumuyla ilişkili olduğu düşünülen faktörlerin sorgulandığı ve üçüncü bölümde Maslach Tükenmişlik Ölçeği'nin bulunduğu ve tükenmişliğin ölçüldüğü bölümdür. Anketler aracılığı ile toplanan veriler SPSS programı kullanılarak istatistiksel değerlendirilmesi yapılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya Sakarya da aile hekimi olarak görev yapan 346 kişiden 219 (%63.29)'unun katılımı sağlandı. Katılımcıların büyük çoğunluğu duygusal tükenmişlik, duyarsızlaşma ve kişisel başarı alt ölçeklerinde orta ve yüksek derecede tükenmişlik puanları aldı. Temel demografik verilerden yaş ile kişisel başarı arasında pozitif yönlü zayıf korelasyon, aile hekimi olarak çalıştıkları yıl ile duygusal tükenmişlik durumu arasında pozitif yönlü zayıf korelasyon bulunmuştur. SONUÇ: Çalışma, aile hekimlerinin tükenmişlik düzeylerinin ekonomik, psikososyal ve çalışma koşullarına bağlı faktörlerden etkilendiğini göstermiştir. Gelir yetersizliği, yüksek iş yükü, şiddet ve mobbing gibi olumsuz etmenler tükenmişliği artırmaktadır. Ayrıca, performans kriterleri ve takdir eksikliği hekimlerin motivasyonunu olumsuz yönde etkilemektedir. Bu bulgular, tükenmişliği azaltmaya yönelik çok boyutlu ve kapsamlı müdahalelerin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Aile hekimliği, Sakarya, tükenmişlik
Aile sağlığı elemanlarının serviks kanserinin erken tanısına yönelik tutumlarının değerlendirilmesi ve etkileyen faktörlerin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada Sakarya ilinde görev yapan aile sağlığı elemanlarının serviks kanserinin erken tanısına yönelik tutumlarını, teorik bilgi düzeylerini ve bu tutumlarla mesleki ve sosyodemografik özelliklerle ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Kesitsel tipte tanımlayıcı bir araştırma olan bu çalışma, 01.02.2025–31.03.2025 tarihleri arasında çevrimiçi anket yöntemiyle yürütülmüştür. Araştırmaya 209 aile sağlığı elemanı dahil edilmiştir. Veri toplama aracı olarak, araştırmacı tarafından geliştirilen sosyodemografik ve bilgi formu ile servikal kanserin erken tanısına yönelik tutum ölçeği (SKETTÖ) kullanılmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, t-testi, ANOVA ve çoklu yanıt analizleri uygulanmıştır. BULGULAR: Katılımcıların serviks kanserinin aşı ile önlenebilirliği ve HPV'nin kanser etiyolojisindeki rolü gibi temel konularda bilgi düzeyleri yüksek bulunmuştur. Ancak, tarama sıklığı ve programdan çıkış kriterleri gibi spesifik konularda bilgi eksiklikleri tespit edilmiştir. SKETTÖ toplam puan ortalaması 104,45 ± 9,25 olarak bulunmuş olup, ebelerin duyarlılık alt boyut puanları hemşirelerden anlamlı derecede yüksektir. Ayrıca, ileri yaş, mesleki deneyim süresinin 5 yıldan fazla olması ve sigara kullanımına göre tutum puanlarının istatistiksel açıdan anlamlı bir şekilde arttığı saptanmıştır. SONUÇ: Aile sağlığı çalışanlarının serviks kanseri erken tanısına ilişkin bilgisi yüksek olmakla birlikte, bu durum tutum ve uygulamalarına tam olarak yansımamakta; mesleki rol, yaş, deneyim ve kişisel sağlık davranışları ise belirleyici faktörler olarak öne çıkmaktadır. Bu nedenle, bilgi-tutum açığını kapatacak şekilde kapsamlı ve mesleki role özgü eğitim programlarının geliştirilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Aile sağlığı elemanı, erken tanı, HPV, serviks kanseri, tutum.
Acil servise başvuran pediatrik yaş grubundaki hastaların birinci basamak sağlık tesisinde yönetilebilirliği
GİRİŞ VE AMAÇ: Acil servislerdeki hasta başvuru sayıları gün geçtikçe artmaktadır. Acil servisin kullanım özellikleri, nedenleri, sık acile başvuranların sosyo-demografik özellikleri, nitelikleri gibi faktörlerin belirlenmesi uygun sağlık politikalarının geliştirilmesine ışık tutacaktır. Buradan hareketle çocuk acil servisine başvuran hastaların aciliyet durumlarının değerlendirilmesi amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Tıpta uzmanlık tezi kapsamında olan bu çalışma, Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi Çocuk Acil Servisine 01.12.2022 ile 31.12.2022 tarihleri arasında başvuran hastaların ebeveynlerine ve çocuk acil hekimlerine uygulanmıştır. Çalışmamız anket soruları üzerinden yürütülen bir araştırmadır. Çalışmanın örneklemi; %95 güven aralığı, uygunsuz acil servis kullanım sıklığı %50 alınarak 378 katılımcı olarak hesaplanmıştır. Çalışmanın verileri anket formu şeklinde sosyo-demografik özellikleri, sağlık hizmetlerini kullanma şekilleri ve hekimlerin hastayı değerlendirme sonuçları içerir şekilde hazırlanmıştır. BULGULAR: Çalışmamıza kabul edilen çocukların 208'i (%55,0) erkek, 170'i (%45,0) kız çocuğuydu. Yaşları 0,0-17,0 arasında değişmekte olup, ortalama (SS) 6 (4,7), ortancası 5 yıldı. Katılımcılardan çocukları hastalandığında ilk olarak acil servise başvuranların sayısı 177 (%46,8) idi. Hasta çocukların acil servise başvuru sebepleri incelendiğinde en sık başvuru şikayetinin öksürük olduğu, en sık aldıkları tanının Üst Solunum Yolu Enfeksiyonu olduğu bulundu. Başvuran hastaların %70,6'sının birinci basamakta yönetilebileceği saptandı. Ebeveyn ile hekimin aciliyet puanları karşılaştırıldığında ise, sağlık kuruluşları hakkındaki düşüncelerin her bileşeninde aciliyet puanları hekimlerde daha düşüktü. (p değeri<0,05). SONUÇ: Ebeveynlerin çocukları için aile hekimliği sağlık hizmetlerini kullanmak yerine çocuk acil servislere başvurmalarının önemli nedenlerinden birisi ebeveynlerin yanlış aciliyet algısıdır. Bu nedenle ebeveynlerin çocuklarının sağlık durumunu doğru şekilde yönetmesi acil servislerin kullanımında son derece önemli role sahiptir. Acile gelmeden önce ebeveynlerin, birinci basamak sağlık hizmetlerini tercih etmeleri yönünde teşvik edilmelidir. Anahtar Sözcükler: Acil başvuru, aciliyet algısı, çocuk acil servisi, uygunsuz kullanım
İlahiyat fakültesi öğrencilerinin organ bağışı ve nakli konusunda bilgi, tutum ve davranışları
GİRİŞ VE AMAÇ: Bulaşıçı olmayan kronik hastalıkların artışı organ yetmezliklerinin sıklığında artışı da beraberinde getirmiş, nakil yapılan hasta ile bekleyen hasta sayısı arasındaki açığın iyice derinleşmesine neden olmuştur. Kişilerin bağışçı olma düşüncesinde önemli etkenlerden birisi dini inançlarıdır. Bu çalışmada din görevlisi adaylarının organ bağışı ve nakli konusundaki bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi, ilişkili olabilecek faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışma 1 Nisan 2022-1 Haziran 2022 tarihleri arasında yürütülen tanımlayıcı tipte kesitsel bir araştırmadır. Çalışma grubu Sakarya Üniversitesi İlahiyat fakültesinde öğrenim gören 260 öğrenciden oluşmaktadır. Çalışmanın verileri anket formu ile toplanmıştır. Anket formu dijital ortamda doldurulmuştur. Çalışmada elde edilen veriler bilgisayar ortamında IBM SPSS (versiyon 20,0) paket programında analiz edilmiştir. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro Wilk testi ile değerlendirilmiştir. Normal dağılım göstermeyen verilerin analizinde Mann Whitney U ve Kruskal Wallis testleri kullanılmıştır. Sürekli değişkenler arasındaki ilişki Spearman korelasyon analizi ile test edilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi olarak p<0,05 olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: Çalışma grubunu oluşturanların 166'sı kadın (%63,8), 94'ü erkekti (%36,2). Katılımcıların yaşları ortalama 22,8 (±3,4), ortanca 22,0 yıldı. Katılımcıların 126'sı (%48,5) organ bağışı yapma konusunda kararsızken, 72'sinin (%27,7) organ bağışı yapma düşüncesi olumluydu. Bağış yapan ve bağış kartı olan katılımcı yoktu. Aile gelir düzeyi 4000-6000 ₺ arasında olanlar 4000'den az olanlara göre Organ-Doku Bağışı ve Nakli Konusunda Bilgi Düzey Ölçeği (ODB-BÖ)'nden aldıkları puan daha yüksek olarak saptandı (p=0,022). Katılımcılardan organ bağışçısı olma düşüncesi olumlu olanlarda, İslam dininin organ bağışına olumlu baktığını ifade edenlerde, Müslüman olmayan kişilerden organ alınabileceğini düşünenlerde ODB-Tutum Puanı daha yüksekti (her biri için p<0,05). SONUÇ: Çalışmada katılımcıların organ-doku nakli konusundaki tutumları, bilgi düzeyleri ile pozitif yönlü korelasyon göstermekte idi. Bilgi düzeylerindeki yetersizliklerin organ-doku nakli konusundaki tutuma olumsuz yansıdığı görüldü. Bu bağlamda dini bilgi vermede yetkili kişilerin organ bağışı konusunda daha bilgili olması ve eğitim sürecinde bu konuya ağırlık verilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: Din adamı, ilahiyat fakültesi, organ-doku bağışı, organ-doku nakli.
Sakarya ilinde çalışan aile hekimlerinin alkol madde ve tedavi merkezlerine hasta yönlendirme hakkındaki bilgi düzeyi ve farkındalıklarının değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Bağımlılık, tarih boyunca hemen her dönemde bireyleri, ailelerini ve toplumları etkileyen önemli bir sosyal sorun olmuştur. Alkol ve madde kullanım durumları giderek yaygınlaşmakta ve başlama yaşı her geçen gün düşmektedir. Bağımlılıkla mücadelenin etkili bir şekilde yürütülmesi için kurumların işbirliği içerisinde hareket etmesi gerekmektedir. Çalışmamızda aile hekimlerinin karşılaştıkları bağımlı hastaları AMATEM'lere yönlendirme hakkındaki bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu araştırma tanımlayıcı tipte kesitsel bir çalışma olarak 1 Aralık 2022 – 31 Aralık 2022 tarihleri arasında Sakarya ilinde Aile Sağlığı Merkezlerinde çalışan aile hekimleri üzerinde yapılmıştır. 325 aile hekiminden çalışmaya katılmayı kabul eden, anket formunu tam ve hatasız dolduran 196 aile hekimi çalışmaya dahil edilmiştir. Veri toplama aracı olarak 30 sorudan oluşan anket formu kullanılmıştır. Veri toplama araçları yüz yüze ve çevrimiçi uygulanmıştır. Verilerin analizinde IBM SPSS Statistics 26 programı kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda aile hekimi olarak çalışma süresiyle muayene sırasında hastalara alkol kullanımı sorgulama durumu arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Çalışma süresi ve aile hekimi olarak çalışma süresi ile muayene sırasında madde kullanımı sorgulama durumu arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Çalışma süresi, aile hekimi olarak çalışma süresi ve günlük bakılan hasta sayısı ile alkol/madde kullanım bozukluğu olan hastaları ilgili merkezlere yönlendirme durumu arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). SONUÇ: Aile hekimleri sağlığın korunması ve artırılması kapsamında kendilerine başvuran kişileri aile hekimliği çekirdek yeterlilikleri kapsamında bütün olarak ele almalı, muayene esnasında sigara, alkol ve madde kullanımını da sorgulamalı gerekli hallerde kişilerin ihtiyacına göre ilgili merkezlere yönlendirmelidir. Anahtar Kelimeler: Aile hekimliği, alkolizm, bağımlılık, bağımlılıkla mücadele, uyuşturucu bağımlılığı.
Dermatoloji polikliniğine başvuran hastaların birinci basamakta yönetilebilirliğinin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Toplumun genelinde yaygın olarak karşılaşılan sağlık sorunları arasında dermatolojik hastalıklar yer almaktadır. Aile hekimliği hizmetlerine yapılan başvuruların incelenmesi sonucunda, başvuruların önemli bir bölümünün dermatolojik hastalıklarla ilgili olduğu görülmektedir. Hastaların etkin bir şekilde tedavi alması ve uygun basamakta tedavi edilmeleri, sağlık hizmetlerinin sunumunda verimliliği artırmaya yardımcı olacaktır. Bu amaç doğrultusunda, çalışmamızda dermatoloji polikliniği başvurularının ne ölçüde birinci basamak sağlık hizmetlerinde yönetilebileceğini belirlemeyi amaçlamaktayız. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız tek merkezli tanımlayıcı tipte kesitsel bir araştırma olup 1 Ekim 2022 - 31 Mart 2023 tarihleri arasında Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi Dermatoloji polikliniğine başvuran 18 yaş ve üzeri hastalara yüzyüze görüşme yolu ile 30 soruluk anket uygulanarak gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya 429 hasta dahil edilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 22.0 programı kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: Çalışmamızda değerlendirilen hastaların %39,6'sının birinci basamak düzeyinde tanı ve tedavi süreçlerinin yönetilebileceği tespit edilirken, hastaların %37,1'inin ise birinci basamak sağlık hizmetlerinde tanı alabilmesine rağmen sigorta tarafından karşılanmaması sebebiyle tedaviye başlanamadığı tespit edilmiştir. Katılımcıların şikayet süresi, laboratuvara ihtiyaç duyulması, girişimsel işlem durumu ile birinci basamakta yönetilme durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p<0,05). Katılımcıların medeni durumu, aile hekimini tanıma durumu ile şikayetleri için ilk başvurdukları kurum arasında ve hastaların yaşına göre şikayetleri için ilk başvurdukları kurumlar değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). SONUÇ: Dermatoloji polikliniklerine başvuran hastalara konulan teşhislerin çoğu, birinci basamak sağlık kuruluşlarında yönetilebilir olduğu tespit edilmiştir. Sevk sisteminin uygulanması, aile hekimi tarafından reçete edilen ilaçlarla ilgili olarak sigorta ödemelerine yönelik düzenleme yapılması, aile hekimlerinin yeteneklerinin geliştirilmesi ve toplumun farkındalık düzeyinin artırılmasıyla aile hekimliği uygulamasının etkinliği artırılabilir. Bu şekilde, ikinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarının amaçlarına yönelik kullanımları sağlanabilir.
Ortopedi ve travmatoloji polikliniğine başvuran hastaların başvuru sebeplerinin birinci basamakta yönetilebilirliğinin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Aile hekimliği birinci basamak sağlık hizmetlerinin merkezinde bulunmakla ve sürdürülebilir bir sağlık sisteminin oluşturulmasında temel bir role sahiptir. Kas ve iskelet sistemi hastalıkları ülkemizde yaygın olarak polikliniklere başvuru nedenlerindendir. Bu çalışmamızda ortopedi ve travmatoloji polikliniklerine başvuran hastaların birinci basamakta yönetilebilirliğini değerlendirmek amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Tıpta uzmanlık tezi kapsamında olan bu çalışma, Sakarya Yenikent Devlet Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Polikliniğine 01/10/2022 ile 01/02/2023 tarihleri arasında başvuran toplam 473 hastaya, kendilerinden veya yakınlarından bilgi alınarak uygulanmıştır. Çalışmamız hastalara yüz yüze görüşme yolu ile anket soruları üzerinden gerçekleştirilmiştir. Araştırmamıza 18 yaş altı hastaların ebeveynlerinden, 18 yaş üzeri olan hastaların kendilerinden gönüllü olan hastalar dahil edilmiştir. Veri toplama aracı olarak araştırmacılar tarafından oluşturulan 28 soruluk bir anket kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmamıza katılan hastaların %53,5'inin (n:253) herhangi bir sağlık sorununda ilk başvuru merkezi olarak aile sağlığı merkezini (ASM) tercih ettiği görüldü. Mevcut şikayetleriyle aile hekimliğine başvuranların oranı %33,4 (n:158) olarak belirlendi. Katılımcıların ASM'yi tercih etmeme sebepleri sorulduğunda %33,3 (n:105) oranında "ASM'lerde görüntüleme yöntemi olmadığı için gitmedim" cevabı alındı. Başvuran hastaların %51,4'ü görüntüleme yapılamadığın dolayı ve %27,7'si girişimsel işlem gerektirdiği için yönetilemez şeklindeyken %17,3'ünün birinci basamakta tanısı konulup yönetilebileceği belirlendi. ASM'ye başvuran hastaların yaş ortalaması hastaneye başvuranlara göre anlamlı derecede daha yüksek olarak belirlenmiştir (p<0,05). Laboratuvar tetkikine ihtiyaç duyulmayanlar, görüntüleme tetkiki yapılmayanlar, girişimsel işlem yapılmayanlar, travma öyküsü olmayanların birinci basamakta yönetilebilir olma sıklıkları anlamlı derecede daha fazladır (p<0,05). SONUÇ: Çalışmamıza katılan hastaların büyük bölümünün ilk başvuru merkezi olarak ASM'yi belirtmesine rağmen ortopedik şikayetler mevcut olduğunda üst basamaklara başvuru yaptığı görülmüştür. Hastaların ASM'ler yerine ortopedi ve travmatoloji polikliniğine başvurmalarının en önemli nedeni olarak ASM'lerde görüntüleme tetkiklerinin bulunmaması olduğu tespit edilmiştir. Ortopedi polikliniklerine uygunsuz başvurunun en aza indirilmesi için ASM'lerde görüntülemelere yönelik gerekli altyapının planlanmasının uygun olacağı kanaatindeyiz.
Fiziksel tıp ve rehabilitasyon polikliniğine başvuran hastaların başvuru sebeplerinin birinci basamakta yönetilebilirliğinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Aile hekimliği birinci basamak sağlık sisteminin merkezinde yer almakla beraber ikinci ve üçüncü basamağın koordineli bir şekilde çalışmasında ve sürdürülebilir bir sağlık sistemin oluşturulmasında önemli bir role sahiptir. Bu çalışmadaki amacımız bir eğitim ve araştırma hastanesinde fiziksel tıp ve rehabilitasyon (FTR) polikliniğine başvuran hastaların başvurularını belirleyen durumların değerlendirilmesi ve bu hastaların birinci basamakta yönetilebilirliğinin değerlendirilmesi olacaktır. Yöntem: Çalışmamız kesitsel tipte tanımlayıcı bir araştırma olup 1 Ekim 2022- 1 Şubat 2023 tarihlerinde Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde FTR polikliniğine başvuran 500 hastadan yüz yüze görüşme yolu ile anket uygulanarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmamıza 18 yaş ve üzerinde olup çalışmamıza katılmaya gönüllü olan hastalar dahil edilmiştir. Veri toplama aracı olarak araştırmacılar tarafından oluşturulan 32 soruluk bir anket kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların %74'ü (n:370) herhangi bir sağlık problemlerinde ilk olarak iki veya üçüncü basamak hastaneleri tercih ettikleri gözlendi. Mevcut şikayetleri için ilk olarak aile hekimliğine başvuranların oranı %19,4 (n:97) olarak belirlendi. Katılımcıların ASM'yi tercih etmeme sebepleri sorulduğunda %31 (n:125) oranında ''ASM'lerde yeterli test olmadığı/yapılamadığı için gitmedim'' cevabına ulaşıldı. FTR uzmanlarının görüşleri doğrultusunda polikliniğe başvuran hastaların %57sinin ASM'lerde yönetilebileceği belirlendi. Yaşlıların, kadınların, ilkokul ve ortaokul mezunlarının, çalışmayanların, kronik hastalığı olanların, köyde yaşayanların, ekonomik durumu düşük olanların hastaneler yerine aile hekimliklerini daha çok tercih ettiği istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (p<0.05). Laboratuvar testi istenmeyen, görüntüleme yöntemleri uygulanmayan ve girişimsel işlem yapılmayan hastaların diğer hastalara oranla ASM'de yönetilebileceği istatistiksel olarak anlamlı görüldü (p<0.05). Sonuç: Çalışmamıza katılan hastaların bir sağlık problemlerinde ilk tercih olarak ASM'ye başvuru oranlarının düşük olduğu ve bunu önemli sebeplerinden birinin hastaların aile hekimlerinin yetkileri konusunda bilgi eksikliği olduğunu görmekteyiz. Çalışmamızda FTR polikliniğne başvuran hastaların yarısından fazlasının yönetimi halihazırda birinci basamak hekimlerince yapılabileceği görüldü. ASM'lerdeki fiziksel imkanların geliştirilmesi ve birinci basamakta tanı konulan hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların sağlık sigortaları tarafından karşılanması durumunda iki ve üçüncü basamaklarda hasta yükünü azaltacağını düşünmekteyiz.
Hipertansiyon hastalarının yaşam tarzı değişikliği önerileri ve ilaç tedavisine uyumlarının değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Hipertansiyon günlük hayatta her hekimin karşılaşabildiği, morbiditesi ve mortalitesi yüksek, günümüz dünyasının en önemli hastalıklarından bir tanesidir. Hastalığa erken tanı konulması ve hasta gruplarının bilinçlendirilmesi, potansiyel komplikasyonların önlenmesi açısından büyük öneme sahiptir. Hipertansiyonlu bireylerin yaşam tarzı değişikliklerini içselleştirmesi ve tıbbi tedavi önerilerine uyum sağlaması, tedavinin temelini oluşturmaktadır. Bu çalışmada hipertansif hastaların yaşam tarzı değişikliklerine uyum düzeylerinin ve ilaç tedavisi uyumlarının belirlenmesi ve bunları etkileyen faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Araştırmamız tanımlayıcı tipte kesitsel bir araştırma olup Sakarya Üniversitesi Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği'ne bağlı poliklinikler ve kliniğimize bağlı Zümrüt Müftüoğlu Eğitim Aile Sağlık Merkezi'ne herhangi bir nedenle başvuran 351 hipertansiyon hastasına yüz yüze görüşme yolu ile anket uygulanarak yapılmıştır. Araştırmaya polikliniklerimize ayaktan başvuran, 18 yaş ve üzeri, en az 1 yıldır antihipertansif ilaç kullanan, iletişim engeli olmayan ve araştırmayı kabul eden gönüllü hastalar dahil edilmiştir. Hastalara araştırmacılar tarafından hazırlanmış sosyodemografik verilerin, hastalığına ait genel bilgilerin ve yaşam tarzı değişikliği önerilerine uyumun değerlendirildiği soruların bulunduğu 31 soruluk bir anket ve Morisky 8 Maddeli İlaç Uyum Ölçeği uygulanmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda hastaların %85,2'sinin hipertansiyon tanısı aldığında doktoru tarafından yaşam tarzı değişiklik önerileri hakkında bilgilendirildiği, bilgilendirilen hastaların; tuz alımlarında ve kilolarında azalma olduğu, fiziksel aktivitelerinde artış gözlendiği, yemek alışkanlıklarında olumlu yönde artış gözlendiği istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Yaşadığı yer kırsal bölge olan hastalarda kentsel bölge olan hastalara göre, evde tansiyon aleti bulunduranlarda bulundurmayanlara göre, tansiyonlarını düzenli ve bazen ölçenlerde düzenli ölçmeyenlere göre, kontrollere düzenli olarak giden hastalarda kontrollere düzenli olarak gitmeyen hastalara göre, günlük tuz alımları 5-6 gr'dan az olan hastaların fazla olanlara göre tedavi uyumu istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edilmiştir (p<0,05). SONUÇ: Hipertansiyon tanılı hastalara yaşam tarzı değişikliklerinin anlatılması ve bu değişikliklerin hayata geçirilmesi konusunda desteklenmeleri, yaşam tarzı değişikliklerinin içselleştirilmesine ve ilaç uyumunun artmasına katkıda bulunacağını düşünmekteyiz.
Diyabet polikliniğine başvuran hastaların başvuru sebeplerinin birinci basamakta yönetilebilirliğinin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Basamaklandırılmış sağlık hizmet sunumuyla sağlık hizmetlerinin ilgili sorunlar için uygun eğitimi almış sağlık uzmanları tarafından sunulması ve özel becerilere sahip uzmanların daha az özelleştirilmiş sağlık hizmetleri için kullanılmaması amaçlanmış olmasına rağmen, ülkemizde üst basamaklardaki hasta yükü sistemin kapasitesini zorlamaktadır. Çalışmamızda, diyabet prevalansındaki artış da göz önünde bulundurularak, üçüncü basamak sağlık kuruluşuna başvuran hastaların başvuru nedenlerine göre birinci basamakta yönetilebilirliğinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız tek merkezli tanımlayıcı tipte kesitsel bir araştırma olup Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi diyabet polikliniğine başvuran hastalara yüz yüze görüşme yolu ile anket uygulanarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmamıza 18 yaş ve üzerinde olup çalışmamıza katılmaya gönüllü olan hastalar dahil edilmiştir. Veri toplama aracı olarak 27 sorudan oluşan anket formu kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda; diyabet polikliniğine başvuran katılımcıların yaklaşık yarısına yakınının (%48,5) kontrol/takip amacıyla diyabet polikliniğine başvurdukları görülmektedir. Takip eden nedenlerin; kan şekeri regülasyonunda bozulma (Hipo/hiperglisemi) ve hastalar tarafından diyabet ilişkili olabileceği düşünülen yakınmalar olduğu saptanmıştır. Katılımcıların yaklaşık yarısının (%50,7) diyabet polikliniğine kimse tarafından yönlendirilmeden başvurduğu görülmüştür. Katılımcıların %52'sinin birinci basamak sağlık tesislerinde yönetilebilir olduğu saptanmıştır. Bunun yanında; klinik yeterlilik açısından değerlendirildiğinde, katılımcıların %25,2'sinin birinci basamak hekimi tarafından yönetilebileceğini ancak hastanın ihtiyacı olan ilaçların birinci basamakta reçete edildiğinde geri ödeme kapsamında olmadığı ve bu nedenle branş hekimi başvurusunun gerektiği görülmüştür. SONUÇ: Birinci basamak sağlık kuruluşları arasında yer alan aile hekimliği sisteminin, etkili ve verimli bir şekilde kullanılmasıyla, üst basamak sağlık kuruluşlarındaki diyabet hastalarının yükünü yarıya yakın bir oranda azaltabileceğini düşünmekteyiz. Aile hekimlerinin reçete edebildiği ve rapor çıkarabildiği OAD ve insülin ilaçlarının kapsamının genişletilmesi yönetilebilir hasta oranının artmasını sağlayacaktır. Hastaların aile hekimliği kapsamında sunulan sağlık hizmetleri ve aile hekimlerinin yetkinlikleri konusunda bilgilendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Birinci basamak sağlık hizmetleri ve aile hekimliği sistemi güçlendirilerek zorunlu sevk sisteminin uygulanmaya başlanmasıyla üst basamaklardaki hasta yükünün azalacağını düşünmekteyiz.
Aile hekimlerinin tiroid hastalıklarının tanı ve tedavisi hakkındaki bilgi düzeyinin değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ:Tiroid hastalıkları toplumda sık görülen, genellikle nonspesifik semptomlarla ortaya çıkan, çeşitli metabolik etkilerle seyreden hastalıklardır. Tiroid hastalıklarının değerlendirilmesi anamnez, fizik muayene, biyokimyasal testler ve görüntüleme teknikleriyle yapılmaktadır.Aile hekimleri, birinci basamakta tiroid hastalıklarının tanı ve tedavisinde önemli rol oynamaktadır. Çalışmamızın amacı, teşhis/tedavi edilmediğinde ciddi sonuçlar doğurabilen tiroid hastalıklarının tanı ve tedavisi hakkında Sakarya'da ilinde çalışan aile hekimlerinin bilgi düzeylerinin ve buna etki eden faktörlerin değerlendirilmesi, aynı zamanda hekimlerin bu konudaki farkındalığının artırılmasıdır. YÖNTEM:Kesitsel tipte ve tanımlayıcı olarak yapılan çalışmamız kapsamında 01.05.2023 ile 31.05.2023 tarihleri arasında Sakarya ilinde bulunan aile sağlığı merkezlerinde çalışan 213 aile hekimi çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcılarayüzyüze ya da internet üzerinden 28 sorudan oluşan anket uygulanmıştır. Veriler SPSS 20.0 programına kaydedilerek istatistiksel analizi yapılmıştır. BULGULAR:Toplam 213 katılımcı ile yapılan çalışmamızda 129(%60,5) kişi erkek iken 84 (%39,5) kişi kadın olarak saptanmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 40,54±9,3 Standart Sapma (SS) olarak bulunmuştur. Katılımcıların anket sorularından tiroid hastalıkları tanı ve tedavisi, tedavide kullanılan ilaçlar bu ilaçların etkileri ve yan etkileri hakkındaki 8 sorunun 5'inde %60'ın üzerinde doğru yanıt verdikleri saptanmıştır. Çalışma süresi ile puan ortalamaları karşılaştırıldığında 11 yıldan daha fazla süredir çalışan katılımcıların ortanca test puanları 17,0 iken 10 yıldan daha az çalışanların ortanca puanı 15,0 olarak saptanmıştır bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p= 0,002). SONUÇ: Tiroid hastalıklarının yönetiminde aktif bir rol alan aile hekimlerinin tanı ve takipte birincil, ikincil ve üçüncül koruma gereksinimlerini karşıladıkları ve acil durum olsun olmasın ekip çalışması ile tüm süreci yönetebildikleri anlaşılmıştır. Katılımcıların soruların büyük kısmının doğru cevaplayarak birinci basamak sağlık hizmeti sunumunda tiroid hastalıklarına ile ilgili; kişiye özel tedavi planının, kapsamlı bir şekilde literatüre uygun olarak sunulduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler:Aile hekimliği, birinci basamak sağlık hizmetleri, tiroid hastalıkları
Bir eğitim araştırma hastanesi aile hekimliği polikliniklerine başvuran 65 yaş ve üzeri hastalardaki polifarmasi sıklığı ve potansiyel ilaç-ilaç etkileşimlerinin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Polifarmasi, potansiyel ilaç-ilaç etkileşimlerinin artmasındaki ana risk faktörlerindendir. Yaşlandıkça kronik hastalık sayısındaki artış ile yaşlılar daha yüksek risk altındadır. Bu çalışmada Aile Hekimliği polikliniklerine başvurusu olan 65 yaş ve üzeri hastalardaki polifarmasi sıklığı ve potansiyel ilaç-ilaç etkileşimlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma retrospektif kesitsel tipte tanımlayıcı bir araştırma olup 1 Ocak 2022 ile 31 Aralık 2022 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvurusu olan 65 yaş ve üzeri hastaların dosyalarının retrospektif olarak incelenmesiyle gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya 690 hasta dahil edilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 27.0 programı kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,01 olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: Bu çalışmadaki polifarmasi sıklığı %36,4 olup kronik hastalık sayısı ile polifarmasinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p<0,001). Medscape ve Drugs.com veri tabanlarına göre potansiyel ilaç-ilaç etkileşimleri incelenmiş olup ciddi tür potansiyel ilaç-ilaç etkileşimleri sırası ile %5,7 ve %3,5'tir. En çok görülen potansiyel ilaç-ilaç etkileşim türü ise orta tür potansiyel etkileşimdir. Ayrıca Medscape'a göre iki hastada kontrendike tür potansiyel ilaç-ilaç etkileşimi görülmüştür. Her iki veri tabanına göre en sık potansiyel ilaç-ilaç etkileşimine giren ilaçlar ise; aspirin, hidroklorotiazid ve metoprolol'dür. Her iki veri tabanına göre potansiyel ilaç-ilaç etkileşimi varlığı ile kronik hastalık sayısı ve polifarmasi istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). SONUÇ: Hastaların her başvurusunda düzenli olarak kullandığı ilaçlar gözden geçirilmeli, ciddi ve kontrendike tür potansiyel ilaç-ilaç etkileşimleri tanınmalı ve tedavi buna göre düzenlenmelidir. Ayrıca reçete yazarken bilgisayar tabanlı uyarı sistemleri gibi uygulamaların geliştirilmesi ve kullanılması hastalardaki ciddi ve kontrendike tür potansiyel ilaç-ilaç etkileşimlerinin önlenmesine veya azaltılmasına katkı sağlayabilir. Yine ilaç etkileşimlerinin incelendiği veri tabanlarındaki farklılıklardan dolayı potansiyel ilaç-ilaç etkileşimleri incelenirken en az iki farklı veri tabanından faydalanmak daha doğru sonuçlara ulaşmayı sağlayabilir.
Görsel ve işitsel bilgilendirmenin diyabetik hasta yönetimine etkileri
GİRİŞ VE AMAÇ: Diyabetin artan hastalık yüküne karşılık gelişen mobil sağlık (mSağlık) teknolojileri hastalığın yönetimi ve kontrolünde etkili olabilecek araçlardır. Bu çalışmada görsel ve işitsel eğitimlerin diyabet hastalarında bazı metabolik parametreler ve öz yönetim üzerine etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışma 01.01.2022 ile 30.06.2022 tarihleri arasında Sakarya Akyazı 1 No'lu Aile Sağlığı Merkezi 5402005 No'lu aile hekimliği birimine kayıtlı veya başvuran DM'li hasta popülasyonunda yürütülen randomize kontrollü bir araştırmadır. Çalışma grubu tip 2 diyabet tanısı olan 150 hastadan oluşmaktadır. Çalışmaya dahil edilen hastaların başlangıç antropometrik ölçümleri ile bazı laboratuvar parametreleri kaydedilmiştir. Beraberinde hastalara "çok boyutlu diyabet anketi" uygulanmıştır. Müdahale gruplarında yer alan hastalara 3 hafta süreyle 3 günde bir düzenli olarak akıllı telefon aracılığıyla görsel ve işitsel bilgilendirmeler yapılmıştır. 3 ay sonunda ölçümler ve anket tekrarlanmıştır. Veriler müdahale öncesi-sonrası ve gruplar arası olmak üzere karşılaştırılmıştır. BULGULAR: Çalışmada müdahale gruplarının kilo, BKİ, kalça çevresi ölçümlerinde; sistolik ve diyastolik kan basınçları, açlık kan glukozları, HbA1C ve lipit profilinde; diyet ve ilaç uyumu ile evde kan şekeri kontrolünde; diyabetle ilgili engel, ciddiyet, öz yeterlilik ve sonuç beklentisi algılarında anlamlı şekilde iyileşme tespit edilmiştir. Görsel müdahale grubunda diyete uyum ve evde kan şekeri kontrolündeki iyileşmeler; işitsel müdahale grubunda ciddiyet algısındaki iyileşme daha fazladır. Diğer sonuçlarda müdahale grupları arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. SONUÇ: Tip 2 diyabet hastalarında video ve işitsel tabanlı mSağlık eğitim mesajlarının hastalığın öz yönetimine katkısı bulunmaktadır. Bu uygulamaların geliştirilmesi, tanıtılması ve birinci basamakta kullanımının teşvik edilmesi hastalığın kontrolünde etki sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Tip 2 DM, mSağlık, öz yönetim, hastalık yönetim platformu, birinci basamak sağlık hizmetleri
Aile hekimliği asistanlarının osteoporoz hakkındaki farkındalığının değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Osteoporoz; yaşlanma, menopoz gibi nedenlerle kemiğin kırılganlığında ve kırılma riskinde artma ile karakterize olan ilerleyici oldukça yaygın bir kemik hastalığıdır. Erken teşhis ve dolayısıyla kırıkların önlenmesi önem arz etmektedir. Bu bağlamda hekimler arasında osteoporoz hakkındaki farkındalık düzeyinin arttırılması bir gereklilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada aile hekimliği asistanlarının osteoporoz farkındalık düzeyinin değerlendirilmesi ve bu konuda farkındalık oluşmasını sağlayarak osteoporoz hakkında bilgi düzeyinin arttırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Araştırmamız tanımlayıcı tipte kesitsel bir çalışma olup, 01.12.2022 ile 31.12.2022 tarihleri arasında yapılmıştır. Türkiyedeki tüm aile hekimliği asistanlarına ulaşılması hedeflenmiştir. Araştırmaya katılmayı kabul eden, anket formunu eksiksiz dolduran 265 aile hekimliği asistanı araştırmaya dahil edilmiştir. Araştırmacılar tarafından hazırlanmış, demografik bilgileri ve Osteoporoz Farkındalık Ölçeği Türkçe Versiyonunu içeren anket formu çevrimiçi platformlar üzerinden uygulanmıştır. Veriler SPSS 20.0 (SPSS Inc,Chicago,IL,USA) programına kaydedilerek istatistiksel analizi yapılmıştır. BULGULAR: Toplam 265 katılımcı ile yapılan çalışmamızda katılımcılardan 119 (%44,9) kişi erkek, 146 (%55,1) kişi kadındır. Katılımcıların yaş ortalaması 32,06±6,83 (SS) olarak bulunmuştur. Katılımcıların osteoporoz farkındalık ölçek puan ortalaması 83,21±13,16 (SS) (min:27, max:108), olarak orta-yüksek seviye olarak saptanmıştır. Katılımcıların Osteoporoz Farkındalık Ölçeği'nde yer alan önermelere verdikleri yanıtlar değerlendirildiğinde, yaş, meslekte çalışma süresi ve aile hekimliği yapma süresi ile osteoporoz farkındalık ölçeği puanları arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür (p<0,05). Ayrıca, mezuniyet öncesi osteoporoz hakkında yeterli düzeyde eğitim aldığını düşünenlerin Osteoporoz Farkındalık Ölçeği puanının istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). SONUÇ: Yaşam tarzı değişiklikleri ve tarama çalışmalarıyla önlenebilecek olan osteoporozun önlenebilirliğinin yüksek olması, sağlık hizmeti veren aile hekimliği asistanlarının farkındalığının yüksek olması ile sağlanabilir. Bu farkındalığın arttırılması amacıyla aile hekimliği asistanlarının bu konuda daha fazla eğitim alması ve aile hekimliği eğitim müfredatında güncelleme yapılması gerektiğini düşünüyoruz.
Aile sağlığı merkezine başvuran 65 yaş ve üstü popülasyonun günlük fiziksel aktivite düzeylerinin yaşam kalitesi ve yaşam doyumuna etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Dünya nüfusu giderek yaşlanmaktadır. Yaşlandıkça meydana gelen fiziksel yetersizlikler, bilişsel yetilerdeki azalma, kronik hastalıkların meydana çıkması ile yaşam kaliteleri ve doyumları azalmaktadır. Çalışmamızda Aile Sağlığı Merkezine başvuran 65 yaşında ve daha büyük yaştakilerin fiziksel aktivite düzeylerinin yaşam kalitesi ve yaşam doyumu ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmamız 01.12.2022 ile 31.12.2022 tarihleri arasında Sakarya İlinde bir aile hekimliği birimine başvuran 65 yaşında ve daha büyük yaştaki kişiler üzerinde yapılmıştır. Çalışmaya dahil edilme özelliklerine uygun ve çalışmayı yapmaya razı olanlara, 5 bölümden oluşan anket formu yüz yüz görüşme tekniği ile uygulanmıştır. Anket formunun ilk bölümünde katılımcıların sosyo-demografik özelliklerini sorgulayan sorular, ikinci bölümde "Yaşam Doyumu Ölçeği", üçüncü bölümde "Notthingam Sağlık Profili (NHP)", dördüncü bölüm "Barthel İndeksi" ve beşinci bölümde ise "Birinci Basamak İçin Fiziksel Aktivite Anketi" yer almıştır. Veriler SPSS 20.0 programına kaydedilerek istatistiksel analizi yapılmıştır. BULGULAR: Toplam 260 katılımcı ile yapılan çalışmamızda 107 (%41,2) kişi erkek iken 153 (%58,8) kişi kadın olarak saptanmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 73,93±6,52 Standart Sapma (SS) olarak bulunmuştur. Katılımcılardan 241'inin (%92,7) en az bir kronik hastalığının bulnduğu, birinci basamakta fiziksel aktivite durumları incelendiğinde ise 161'inin (%61,9) hareketsiz, 40'ının (%15,4) az hareketli, 22'sinin (%8,5) orta derecede hareketli, 37'sinin (%14,2) ise hareketli olduğu saptanmıştır. 81 yaş ve üzerinde olanlarda, gelir düzeyi düşük olanlarda, öğrenim düzeyi ilkokul ve altında olanlarda ve pandemi döneminde fiziksel aktivitelerinde engel olanlarda hareketsiz olma oranının daha fazla olduğu saptanmıştır. Hareketli ya da az hareketli olan katılımcıların yaşam doyumu ölçek puanı; hareketsiz olanlara göre ve hareketli, orta derecede hareketli ya da az hareketli olanlarda modifiye Barthel indeksi hareketsiz olanlara göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. SONUÇ: Yaşam doyumunun ve kalitesinin arttırılması için gereken fonksiyonellik yolu fiziksel aktiviteye çıkmaktadır. Yaşlı nüfusun bağımlılık düzeyinin azalması, yaşam kalitesinin ve yaşam doyumunun artması için fiziksel aktivitelere önem verilmesi ve fiziksel aktivite farkındalığının artırılması gerekmektedir.
Sakarya ilindeki ilköğretim okullarındaçalışan öğretmenlerin dıabetes mellıtushakkındaki bilgi düzeyinin değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Diabetes Mellitus, morbiditesi ve mortalitesi yüksek, sedanter yaşam ve obezite nedeniyle son yıllarda sıklığı artan günümüzün en önemli hastalıklarındandır. Diyabetli çocuklar zamanlarının büyük kısmını okulda geçirmektedir. Çalışmamızda Sakarya ilinde ilköğretim okullarında hizmet veren öğretmenlerin Diabetes Mellitus hakkındaki bilgi düzeylerinin ve ilişkili faktörleri değerlendirilmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Araştırmamız Sakarya ilinde ilköğretim düzeyinde hizmet veren öğretmenler üzerinde yürütülmüş tanımlayıcı kesitsel tipte bir araştırmadır. 330 öğretmene yüz yüze görüşme yolu ile anket uygulanarak yapılmıştır. Öğretmenlere sosyodemografik özelliklerini, öz-soy geçmiş özelliklerini, okullarında diyabet tanılı öğrenci olup olmadığını sorgulayan önermelerden ve öğretmenlerin diyabet konusunda bilgi düzeylerini sorgulayan 26 önermeden oluĢan DM bilgi düzeyini ölçme aracı uygulanmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda kadın öğretmenlerin erkek öğretmenlere göre, algılanan gelir düzeyi orta/iyi olanların gelir düzeyi kötü olanlara göre DM-BD ölçüm aracından aldıkları puanlar istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Öğretmenlerden hekim tanılı kronik hastalığı olan, daha önce diyabet ile ilgili eğitim alan, yakın çevresinde DM tanısı olan birey olan, okul yetkililerin/öğretmenlerinin diabetes mellitus ile ilgili yasal sorumlulukları olduğunu, tedavisine yardımcı olunması gerektiğin ifade eden ve okullarda yürütülen DM eğitimini duyanların DM-BD ölçüm aracından aldıkları puanlar istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0.05). SONUÇ: Ülkemizde 13 yıldır Okulda Diyabet Programı yürütülmektedir. Öğretmenlerin ―Okulda Diyabet Programı eğitimini almasının tanısı olan öğrencilerin hastalık yönetiminde ve benzer semptomları olan çocukların erken tanı almasında rol oynayacağını düşünmekteyiz.
Erişkin morbid obez hastalarda yaşam tarzı değişikliklerine uyumun önündeki engellerin ve kolaylaştırıcıların değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Obezite yönetiminin temelini sağlıklı beslenmeye dayalı değişiklikler, günlük enerji harcamasını artıran fiziksel aktiviteler ve tüm bunları sürdürülebilir kılan davranış düzenlemelerini içeren yaşam tarzı değişiklikleri oluşturmaktadır. Çalışmamızın amacı erişkin morbid obez hastaların yaşam tarzı değişikliği önerilerine uyumları süresince karşılaştıkları engelleri ve kolaylaştırıcıları deneyim ile derinlemesine değerlendirebilmektir. YÖNTEM: Bu araştırma tanımlayıcı bir nitelikte olup niteliksel yöntemle yapılmıştır. Veriler; sosyo-demografik özellikleri sorgulayan beş, antropometrik ölçümlerin sorgulandığı bir ve yaşam tarzı değişikliklerine uyumun değerlendirildiği bir olmak üzere toplam yedi sorudan oluşan anket formu ve morbid obez bireylerin deneyimlerini derinlemesine incelemeyi amaçlayan beş açık uçlu soru içeren yarı yapılandırılmış bir görüşme formu kullanılarak toplanmıştır. Derinlemesine görüşme tekniğiyle elde edilen görüşler; kategoriler, alt temalar ve temalar şeklinde gruplandırılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya 14 kadın (%82,3), 3 erkek (%17,6) olmak üzere 17 morbid obez hasta katılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 47,76 ± 14,88 Standart Sapma (SS) olarak saptanmıştır. Araştırmamızda elde edilen bulgular doğrultusunda; genel sağlık durumu, içsel motivasyon, sosyal ilişkiler ve etkileşimler, fırsatların varlığı, kontrol edebilirlik ve yeterlilik inançları kategorileri belirlenmiştir. Bu kategoriler engeller ve kolaylaştırıcılar olmak üzere iki tema altında yer almıştır. SONUÇ: Yaşam tarzı değişikliğini benimsemenin önündeki engeller ve kolaylaştırıcılar tedavinin başlangıcında ele alınmalı ve bunlara göre bireyselleştirilmiş öneriler sunulmalıdır. Uyum iyileştirilirse, tedavi etkinliği, sağlık sonuçları ve kronik hastalıkların nihai yükünün de iyileştirilebildiği bilinmektedir. Ayrıca morbid obez bireylerde reddedilemez olabilecek kişiye özel tedavi ve psikososyal refaha odaklanma gibi müdahalelerin geliştirilmesi ve sunulması obezitenin yönetilmesi adına önemli bir katkı sağlayacaktır.
kardiyoloji polikliniğine başvuran hastaların birinci basamakta yönetilebilirliğinin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Aile hekimliği kişinin ikametine yakın bir yerde bulunan, hastaların sağlık problemleri için ilk başvurması gereken yerlerdir. Ülkemizde etkin bir sevk zinciri uygulanmaması sonucu üçüncü basamak hastanelerin iş yükleri artmaktadır. Amacımız kardiyoloji polikliniğine başvuran hastaların tanı, takip ve tedavilerinin ne oranda aile hekimince yapılabileceğini belirlemektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırmamız 01/05/2023-30/06/2023 tarih aralığında Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi kardiyoloji polikliniğinde bekleme alanında bulunan 458 hasta ile yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulanan 24 sorudan oluşan anket formu verileri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. BULGULAR: Araştırmamıza katılan hastaların %49,6'sının (227) sağlıklarıyla alakalı problemlerde başvurdukları öncelikli merkezin aile sağlığı merkezi olduğu bulunmuştur. Araştırmaya katılanların %78,8'i (361) aile hekimine başvurmadan kardiyoloji polikliniğine başvurmuştur. Hastaları muayene eden kardiyoloji uzmanlarının değerlendirmelerine göre hastaların %36,7'sinin (168) tanısı birinci basamak hekimince konulup yönetilebilirdi. Aile hekimliğinde kardiyolojik ilaçların yazılabildiğini ve bazı tahlil ve tetkiklerin istenebildiğini bilen katılımcıların bilmeyenlere kıyasla birinci basamakta yönetilebilirliği istatistiksel anlamda daha düşük ölçülmüştür (p<0,001). SONUÇ: İlk muayenelerin birinci basamakta yapılması ve sevk sisteminin aktif bir şekilde uygulanması ile üçüncü basamaktaki hasta yoğunluğunun azalacağını düşünmekteyiz. Bunların gerçekleştirlmesinin ASM'lerin teknik ve donanım olarak güçlendirilmesi, ASM'de uzman sayıların artırılması ve ASM'lerin topluma tanıtılması ile mümkün olabileceğini sonucuna varmaktayız. Anahtar kelimeler: Aile hekimliği, kardiyoloji, sevk zinciri
Hasta kan yönetimi polikliniğine başvuran hastaların depresyon anksiyete düzeylerinin değerlendirilmesi ve ilişkili faktörlerin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Demir eksikliği anemisi (DEA), dünya genelinde en yaygın görülen anemi türü olup, önemli bir halk sağlığı sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilimsel araştırmalar, DEA ile depresyon ve anksiyete bozuklukları gibi psikiyatrik rahatsızlıklar arasında anlamlı bir bağlantı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu çalışmada demir eksikliği anemisi olan hastaların anksiyete ve depresyon düzeylerinin ölçülmesi ve ilişkili faktörleri dosya taraması yaparak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmamız 01.02.2024- 31.04.2024 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hasta Kan Yönetimi / Anemi polikliniğine başvuran kişilere yapılmıştır. Araştırmacılar tarafından hazırlanan anket, çalışmaya dahil edilme özelliklerine uygun ve çalışmayı yapmaya razı olanlara, yüz yüze uygulanmıştır. Anket formunun ilk bölümünde sosyo-demografik özellikleri sorgulayan sorular, ikinci bölümde ise 'Beck Depresyon Öleçeği' ve 'STAI I VE II Ölçeği' yer almaktadır. Veriler, IBM SPSS Statistics v20.0 programına aktarılarak analiz edilmiştir. Gruplar arasında farklılık için normal dağılıma uygunluğa göre bağımsız örnekler t testi, Mann Whitney U testi ile grup sayısı ikiden fazla ise One-way ANOVA ya da Kruskal Wallis testi ile değerlendirilmiştir. Kategorik değişkenler arasındaki ilişki için ki-kare testinden yararlanılmıştır. BULGULAR: Toplam 281 katılımcı ile yapılan çalışmamızda katılan hastaların %2,5'i (n=7) erkek, %97,5'i (n=274) kadındır. Bu çalışmada, DEA tanısı ile tedavi edilen hastalarda başvuru anında yüksek düzeyde kaygı ve depresyon belirtileri saptanmıştır. Tedavi sonrasında ise depresyon ve anksiyete düzeylerinde anlamlı düşüş gözlenmiştir. Çalışmada DEA semptomlarının şiddeti ile depresyon ve anksiyete düzeyleri arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Kronik hastalığı olanlarda DEA semptomları ve depresyon skorları daha yüksek olarak saptanmıştır. Tedavi sonrası demir durumuna göre yapılan gruplandırmada ise depresyon ve anksiyete puanları açısından anlamlı fark gözlenmemiştir. SONUÇ: Sonuç olarak, çalışmamız, DEA hastalarında tedavi ile birlikte depresyon ve anksiyete düzeylerinin anlamlı şekilde düzeldiğini ortaya koymuştur. DEA semptomları ile ruhsal belirtiler arasındaki ilişki gösterilmiştir. DEA'nin erken tanı ve tedavisi, bireylerin yaşam kalitesini artırmada ve psikiyatrik komorbiditelerin önlenmesinde etkili olabileceği saptanmıştır. Gelecekte yapılacak prospektif ve geniş örneklemli çalışmalarla, DEA'nin psikiyatrik bozukluklarla ilişkisinin daha kapsamlı bir şekilde incelenmesi, bu alandaki bilgi birikimini artıracak ve daha etkili tedavi stratejilerinin geliştirilmesine katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Demir Eksikliği Anemisi, Depresyon, Anksiyete
Bir aile hekimliği birimine kayıtlı hedef nüfusta yapılan okul çağı izlemlerinin retrospektif analizi
GİRİŞ VE AMAÇ: Ülkemizde "Okulda Sağlığın Korunması ve Geliştirilmesi Programı" kapsamında çocukların her yıl aile hekimleri tarafından periyodik sağlık muayenelerinin yapılması planlanmıştır. Bu çalışmada; 2020-2023 yılları arasında yaptığımız taramaların verilerini inceleyerek bölgemizdeki obezite, anemi, dislipidemi, kırma kusurları ve diş çürükleri gibi kronik hastalıkların sıklığı hakkında fikir edinmeyi, ayrıca ülkemizdeki ve dünyadaki çalışmalarla kıyaslayarak yapılan taramaların mevcut hastalıkları tespit etmedeki etkinliğini ortaya koymak amaçlandı. YÖNTEM: Çalışmamız; 01.01.2020 – 31.12.2023 tarihleri arasında Sakarya İli Akyazı İlçesi Çatalköprü Aile Sağlığı Merkezi 5402019 numaralı birimde yapılan okul çağı taramalarının retrospektif olarak incelendi. 5-18 yaş arasındaki 862 çocuğun boy, kilo, BKİ, hemoglobin ve hematokrit değerleri, HDL-K, LDL-K, trigliserit değerleri, görme değerlendirmesi ve ağız diş sağlığı değerlendirmesi sonuçları kayıt altına alındı. Çocukların boy, kilo ve BKİ'lerinin yaş ve cinsiyete göre persentil değerleri ve Z değerleri hesaplandı. Normal dağılıma uygunluk durumu Shapiro-Wilk testi ile değerlendirildi. Analizler için SPSS v20.0 (IBM SPSS Statistics for Windows, Version 20.0; Armonk, NY, USA) paket programı kullanıldı. BULGULAR: Araştırmaya dahil edilen çocukların %48,8'i erkek, yaş gruplarına göre değerlendirildiğinde %47,3'ü 5-9 yaş arasında, %41,9'u 10-14 yaş arasında, %10,8'i 15-18 yaş arasındadır. BKİ persentil değerlerine göre %14'ü fazla kilolu, %12'si obezdir. Öğrencilerin %8'inde anemi, %13,3'ünde hipertrigliseridemi, %5,1'inde LDL-K yüksekliği, %11,8'inde HDL-K düşüklüğü, %18,4'ünde göz patolojisi, %38,5'inde diş çürüğü tespit edilmiştir. SONUÇ: Çalışmamız, aile hekimliğinin geniş kapsamlı sağlık hizmetlerini sunma amacını vurgulamakta ve bu bağlamda özellikle koruyucu hekimlik uygulamalarının önemine dikkat çekmektedir. Anahtar Kelimeler: Aile Hekimliği, okul çağı çocuklar, periyodik sağlık muayeneleri, tarama programları.
Aile hekimliği polikliniğine başvuran yetişkin hastaların kanser taramalarına yönelik bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Aile hekimliği için koruyucu sağlık hizmetlerinin bir parçası olan kanser taramaları önemli bir yere sahiptir. Taramalar, kansere bağlı ölümleri azaltabilen, yaşam süresini uzatan, sağlığa ekonomik yükü azaltan önemli sağlık uygulamasıdır. Bu çalışmada amacımız Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesinin Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran hastaların kanser taramalarına yönelik farkındalık ve bilgi düzeylerini tespit etmek ve tarama oranlarını artırmak için neler yapmamız gerektiğine dair bir yol haritası oluşturmaktı. YÖNTEM: Bu çalışmada Aile Hekimliği polikliniklerine ayaktan başvuran hastaların kanser taramalarına yönelik tutum ve davranışlarını ölçmek amaçlanmıştır. Katılımcılara sosyodemografik ve bazı sağlık özellikleri ile ilgili sorular, Kanser Taramalarına Yönelik Tutum Ölçeği ve Kanser Taramalarına Yönelik Bilgi Ölçeği kullanıldı. Hazırlanan anket formunda sosyodemografik ve klinik özellikleri, kanser ve kanser taramaları bilgi düzeyi, tarama yaptırmama nedenlerinin tespiti planlandı. BULGULAR: Katılımcılardan kanser taraması önerilenlerin %32,7'si, ulusal kanser tarama programları hakkında bilgi sahibi olanların %46,8'i ve KETEM'den haberdar olanların %84,7'si kanser taraması yaptırmıştır. Kadınların ve akrabalarında kanser öyküsü bulunanların kanser taraması yaptırma oranı daha yüksekti. Kanser taraması yaptıranların çoğunluğu meme ve serviks kanseri taraması yaptırmıştır. Kanser taraması önerilenlerin çoğunluğunu bu önerileri aile hekimlerinden aldıklarını ifade ettiler. Kanser taraması yaptıranlar genellikle daha yüksek bilgi düzeyine sahipti. SONUÇ: Sonuçlarımız, kanser taramalarının yaygınlaştırılması ve erişilebilirliğinin artırılması için edinilmesi gereken farkındalığa dikkat çekmektedir. Kamu sağlığı kuruluşları ve sağlık profesyonelleri, toplumu kanser taraması konusunda daha etkin bir şekilde bilinçlendirmek üzere kapsamlı bilgilendirme kampanyaları düzenlemelidir. Aile hekimleri, kanser taraması önerilerini daha titizlikle ve sistematik bir yaklaşımla sunmalıdır. Anahtar Kelimeler: Bilgi düzeyi, kanser, kanser taramaları, tutum.