Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Süleyman Ünüvar
14 theses · Gaziantep University
Yabancı uzmanların Türkiye'nin çalışma hayatındaki yeri ve önemi (1930-1945)
1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin önemli hedefleri vardı. Bu hedefler doğrultusunda ekonomi alanında başarılı; kültür ve eğitim alanlarında güçlü bir toplumun oluşturulması gerekliydi. İzmir İktisat Kongresinde alınan kararlar doğrultusunda kısa zamanda çalışmalar başladı. Yapılacak çalışmaların önünde iki önemli sorun tespit edildi. Sermaye azlığı ve nitelikli eleman ihtiyacıydı. Bu ihtiyaç yabancı uzmanların yardımıyla giderilmesine karar verildi. Hükümet, hangi alanda nitelikli elemana ihtiyacı varsa alanında ünlü kişileri ülkemize davet etti. Ekonomi, eğitim, kültür, sanat, bayındırlık gibi birçok dalda yabancı uzmanlar farklı ülkelerden ülkemize davet edilerek kurumların dahada verimli çalışması sağlandı. Yeni kurulan bir devletin birçok kurumunun temelinin atılmasında ve bozulan kurumların düzenlenmesini yabancı uzmanlar sağladı. 1930 yılında başlayan ekonomideki devletçilik anlayışı çerçevesinde kurulan Merkez Bankası, Sümerbank, Etibank vb. kuruluşların bir an önce faaliyete geçmesi için yabancı ülkelerden ilgili alanda uzman getirilerek çalışmalar başladı. Bu yabancı uzmanlar sadece geldikleri kurumda çalışmakla kalmadılar. Yüzlerce mühendis, doktor, öğretmen, sanatçı, işçi yetiştirdiler. Yeni kurumlar açıp, kurumların planlarını hazırladılar. Ülke imar faaliyetini hazırlayarak yeni yollar, yeni binalar inşa edilmesi için çalıştılar. Başkent Ankara olmak üzere birçok şehrin imarında ve modern bir yapıya kavuşmasında yardımcı oldular. Ayrıca daha sonraki yıllarda o kurumda çalışacak elamanları yetiştirdiler. Bugün Türkiyenin gelmiş olduğu gelişmişlik seviyesinin temeli 1930'larda yabancı uzmanların ülkemize çağrılmaları ve onlarla birlikte fedakârlık içinde çalışan insanlarımızın gayretleri sayesinde olmuştur. Bu çalışmada 1930-1945 yılları arasındaki Türkiye'nin gelişmesinde yabancı uzmanların çalışmaları ve katkıları açıklanmaya çalışılmıştır.
Basın ve canlı kaynaklara göre Çorum olayları (1980)
Ülkemizde yaşanan 1960 askerî darbesi ve 1971 muhtırasının ardından sivil siyaset koalisyon ve azınlık hükümetleri tarafından yürütülmeye çalışılmış, bu hükümetler Türkiye'nin sorunlarını çözmekte başarılı olamamışlardır. Halkın ekonomik zorluklarla mücadele ettiği 1970-1980 arası dönemde üniversite öğrencilerinin liderliğini yaptığı sağ-sol çatışmaları her geçen gün şiddetini artırmış ve zamanla olaylar halkın geneline yayılmıştır. Sokaklar, eğitim kurumları, iş yerleri sağ-sol olaylarının yoğun şekilde yaşandığı yerler haline gelmiştir. Asker ve polisin olaylara müdahalesi yeterli olmamış, siyasilerin ülke yönetimindeki tutumları şiddetin artmasına neden olmuştur. 1978'de Kahramanmaraş'ta Alevilere yönelik saldırılar yaşanmış, güvenlik güçlerinin olaylara müdahale etmemesi saldıran ve savunma halinde olan grupların karşılıklı mücadelesine ve gücüne dayalı bir çatışma ortamı doğurmuştur. Maraş olayları ile birlikte ülkenin dört bir yanında devam eden olaylar her geçen gün daha fazla insanın hayatını kaybetmesine neden olmuştur. 27 Mayıs 1980 tarihinde MHP Genel Başkan Yardımcısı ve Gümrük ve Tekel Eski Bakanı Gün Sazak'ın suikast sonucu hayatını kaybetmesi üzerine ülke genelinde var olan çatışma ortamı şiddetlenmiş, bu olumsuz durumdan en fazla etkilenen illerden birisi de Çorum olmuştur. Güz Sazak'ın Çorum ile hiçbir alakası olmamasına rağmen Çorum'da önce sağ-sol sonra Alevi-Sünni şeklinde yaşanan ve onlarca kişinin hayatını kaybetmesine neden olan olaylar yaşanmıştır. Olayların başlangıcı ile ilgili farklı iddialar, Çorum olayları süresince asker ve polisin tutumu, hastanelerin durumu, TRT'nin yaptığı hatalı yayınlar, mülki amirlerin aldığı kararlar tartışmaların odak noktasını oluşturmaktadır. Çorum halkının birlik ve beraberliğine, şehrin maddi ve manevi dokusuna büyük zarar veren bu olayların etkisi günümüzde hâlâ görülmektedir. Gazi Caddesi sembolik bir sınır konumunda olup Alevi ve Sünni halkın oturduğu mahalleleri birbirinden ayırmaktadır. Son yarım yüzyıldaki bu ayrışım ancak yeni kuşakların birbirini anlaması ve ötekileştirici bir tutum içinde olmamaları ile çözülebilecektir. Anahtar sözcükler: Çorum olayları, sağ-sol, Alevi-Sünni, 1980
Gaziantep ve Yeni Gaziantep gazetelerinin İkinci Dünya Savaşı'na bakışı (1939-1945)
İkinci Dünya Savaşı, 1939-1945 yılları arasında yaşanmış ve sonuçları itibariyle yıkıcı bir savaş olmuştur. Dünyada maddi ve manevi büyük kayıplara yol açan savaşa, dönemin büyük güçleri başta olmak üzere çok sayıda devlet katılmıştır. Savaş Avrupa'da başlamış, daha sonra dünyanın diğer bölgelerine yayılmıştır. Türkiye savaşa fiilen girmemiş ancak savaş yılları boyunca siyasi ve ekonomik bakımdan güç durumlarla karşılaşmıştır. Türkiye'nin savaşa girmesi için 1939-1942 yılları arasında Mihver Devletler, 1943-1945 yılları arasında Müttefik Devletler baskı uygulamıştır. Türkiye her ne kadar savaş dışı kalsa da ekonomik bakımdan oldukça olumsuz etkilenmiştir. 1939-1945 yılları arasındaki hükûmetler, çıkardıkları kanunlarla ve aldığı tedbirlerle savaşın ülkemizde doğurduğu sıkıntıları azaltmaya çalışmışlardır. Bu çalışmada II. Dünya Savaşı'nın Gaziantep özelinde değerlendirilmesi yapılmış olup Gaziantep ve Yeni Gaziantep gazetelerinin savaş yıllarında yayımlanan sayıları incelenmiştir. Gaziantep ve Yeni Gaziantep gazetelerinde savaşın gidişatına yönelik haberlere genişçe yer ayrılmıştır. Savaşın etkisiyle Türkiye özelinde Gaziantep'te görülen sıkıntılar gazetelere yansımıştır. Bu sıkıntılara karşın alınan tedbirlerin ve yapılan yardımların da haberlerine gazetelerde yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: İkinci Dünya Savaşı, Türkiye, Gaziantep, gazete.
İbn-i Fadlan seyahatnamesinde yer alan Türkler ve diğer topluluklar
Türk tarihi ve medeniyeti araştırmalara konu olmuş ve Türk tarihi ile ilgili yüzlerce çalışma yapılmıştır. Çalışmamızda seyahat, seyahatname, seyyah gibi kavramlara ve seyahat türlerine değinilmiştir. Eski Türk Dinine ve Türk toplumunda kadının yerine dair bilgiler verilmeye çalışılmış, İbn Fadlan'ın hayatı kısaca ele alınmıştır. İslamiyet'i henüz kabul etmiş olan İtil Bulgarları, bağlı oldukları Hazar Hakanlığının egemenliğinden kurtulmak ve İslamiyet'i daha iyi öğrenebilmek amacıyla Abbasi Halifesinden; Hazarlara karşı yapılmak istenilen kale için para ve dini bilgileri öğretebilecek din adamları göndermesini istemiştir. Halife bu isteğe olumlu yanıt vermiş, neticede içlerinde İbn Fadlan'ın da bulunduğu bir elçilik heyeti Bağdat'tan hareketle İtil Bulgarları diyarına gitmiştir. Fadlan bu seyahati sırasında gözlemlediklerini not almış ve ünlü eserini vücuda getirmiştir. İbn Fadlan'ın El Rih-le adlı eseri incelenerek, eserde yer alan Türk topluluklarına ve devletlerine, yine eserde yer alan Ruslara ait bilgilere değinilmiş ve bu bilgilerin diğer kaynaklarla mukayesesi yapılmıştır. Anahtar sözcükler: Seyahat, Seyahatname, Seyyah, İbn Fadlan, Eski Türk Dini
Türkiye Cumhuriyeti Muallimler birliği 1926 senesi umumi kongresi zabıtlarının transkripsiyonu ve değerlendirilmesi
Milli mücadele sona erdikten sonra Atatürk fiili savaşın son bulduğunu fakat asıl savaşın cehalete karşı yapılacağını vurgulamıştır. Bu doğrultuda 3 Mart 1924 tarihinde Tevhidi Tedrisat kanununu çıkarmış ve akabinde yurt genelinde topyekün bir eğitim seferberliği hareketi başlatmıştır. Eğitim seferberliği başlatıldıktan sonra şüphesip en büyük görev öğretmenlere verilmiştir. Bu görevin gereklerini yerine getirmek için esasların belirlenmesi hususunda ilk toplantı 1921 yılında olağanüstü şartlar altında yapılmıştır. Bunu 1924-1925 yıllarında yapılan toplantılar takip etmiştir. Bahsi geçen yıllar ile alakalı tez çalışmaları mevcuttur. Literatüre katkıda bulunmak ve o dönemin eğitim uygulamaları ile ilgili fikir sahibi olmak için "Türkiye Cumhuriyeti Muallimler Birliği 1926 senesi Umumi Kongresi Zabıtlarının Transkripsiyonu ve Değerlendirilmesi" adlı konuyu tez çalışması olarak belirledik. Türkiye Cumhuriyeti Muallimler Birliği 1926 senesi, Temmuz'un on beşi perşembe günü Ankara'da Cumhuriyet Halk Fırkası Umumi merkezinde toplandı. Kongreye Türkiye'nin her il ve ilçelerinden gelen iki yüzden fazla Murahhaslar iştirak etmiştir.İlk içtimada rey işarı ile Menemen Murahhası Vasıf Bey kongre reisliğine ve Abdülfeyyaz Tevfik Bey reis vekilliğine seçilmiştir.Aziz Bey, Faik Reşit, Sabiha ve Nazire Hanımlar ise katipiliğe seçilmişlerdir. Türkiye Muallimler Birliği ilk kuruluşundan itibaren birçok konuda önemli varlıklar ve eserler yaratmıştır.1925 senesine nazaran 1926 yılında halk dershanelerinde okuyan talebenin adedi elli binden fazladır. Yani millet içinde bulunan okuyup yazmaktan mahrum elli bin vatandaş muallimler birliğinin sayesinde okumuşlardır. Bu itibarla muallimler milleti okutmakla ve yetiştirmekle bu sayede kazandıkları zaferlerle Cumhuriyetimizin temellerini sağlamlaştırmışlar ve onu ileriye taşımışlardır.Türkiye muallimleri millet devlet teşkilatı içinde hakikaten vazifelerini eksiksiz yerine getirirken kalplerinde ve vicdanlarında yaşayan düşüncelerini memleketin en ücra köşelerine kadar ulaştırmışlardır.Tarihimiz boyunca muallimlerimizin yapmış olduğu fedakarlıklar hakikaten çok büyük eserlerlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Muallimlik mesleğinden ve meslektaşların birbirini sevmekten daha yüksek aşkla Cumhuriyet prensiplerini sevmeyi bir görev saymışlardır. Memlekete bu hayatı kazandıran milletin daha feyzli bir hayata kavuşmasını te'min edecek olan büyük gazimize hürmet ve şükranlarımızı sunmayı vazife bilmişlerdir.Meslek sevgisi, vatan sevgisi, bir ekip sevgisi aziz liderler sevgisi kalpler de yaşadıkça mesleğin la- yemut bir hayat kazandığını ifâ etmişlerdir.
1923 – 1960 yılları arasında Türkiye' nin Kıbrıs politikası
Kıbrıs, Akdeniz Bölgesi'nin üçüncü büyük Adasıdır. Kıbrıs, Yunanistan'ın 1100 km doğusunda, Türkiye'nin 71 km güneyinde yer alırken; Mısır'a 400 km, Suriye'ye ise 100 km kadar uzaklıktadır. XVI. yüzyıla kadar Hitit, Mısır, Asur, Bizans, Lüzinyan, Venedik gibi çeşitli devletlerin hâkimiyetinde bulunmuştur. 1571 yılında Osmanlı Devleti'nin düzenlediği bir seferle Venediklilerden alınıp Osmanlı idaresine girmiştir. 1878 yılına kadar Osmanlı Devleti yönetiminde kalmıştır. 1878 yılında Osmanlı ve İngiltere arasında yapılan bir anlaşma sonucu Adada İngiliz yönetimi başlamıştır. İngiltere, 1878 yılında Osmanlı Devleti ile yaptığı anlaşmaya uymayarak 1914 yılında Adayı tek taraflı olarak ilhak etmiştir. Kıbrıs'ın İngiltere'ye verilmesi 1923'te Lozan Antlaşması ile resmiyet kazanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere sömürgelerini bırakma sürecine girmiştir. Böylece Kıbrıs'ta İngiliz idaresinin sona ermesi girişimleri başlamış ve 1960 yılında İngiliz yönetimi sona erip iki kesimli Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur. Bu yapı da çok uzun sürmemiş ve yaşanan tatsız olaylar sonucu sona ermiştir. Kıbrıs, Doğu Akdeniz'de stratejik, ticari, jeopolitik açılardan önemli olması nedeniyle eski çağlardan itibaren birçok ülkenin ilgisini çekmiştir. 18. yüzyılda büyük Yunanistan hayalinin ortaya çıkmasıyla Kıbrıs sorunu da kendini göstermeye başlamıştır. İlerleyen süreçte Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanması (Enosis) isteği, Türkiye ile Yunanistan arasında uyuşmazlığa neden olmuştur. Türkiye'de Kıbrıs konusu bir sorun olarak 1950'li yılların ortalarına doğru sıkça gündeme gelmeye başlamıştır. Türkiye, 1957 yılına kadar Adanın kendisine verilmesi tezini savunmuştur. Bu tarihten sonra taksim tezini benimsemiştir. Zürih ve Londra Antlaşmaları ile Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Adanın garantör devletleri olmuştur. Yani Türkiye ve Yunanistan Kıbrıs üzerindeki politikalarından vazgeçmek zorunda kalmışlardır. Anahtar Kelimeler: Türkiye, Yunanistan, Enosis, Taksim, İngiltere, Kıbrıs.
Kıbrıs olayları (1950-1974) ve Mersin Kıbrıs gazileri
Tarih bir milletin geçmişi ve şimdiki arasındaki ilişlerin nasıl olduğunu gösteren bir yol haritası gibidir. Asya, Avrupa ve Afrika Kıtasının ortasında yer alan ve Akdeniz'in üçüncü büyük adası konumunda olan Kıbrıs'ta, özel konumu ve buradan geçen ticaret yolları sebebiyle tarih boyunca devletlerarası rekabet ve siyasi üstünlük mücadeleleri eksik olmamıştır. Coğrafi açıdan Anadolu topraklarının bir uzantısı olan Kıbrıs Adası sırasıyla Mısır, Hitit, Fenike, Asur, Pers, Roma, Bizans, Templar Şövalyeleri, Lüzinyanlar ve Venedik egemenliklerine girdikten sonra 1571'de başlayan Osmanlı hakimiyeti ile en uzun ve istikrarlı yönetimini bulmuştur. 1878'de Kıbrıs'ın İngiltere'ye kiralanması ile adada toplumsal karışıklıklar ivme kazanmıştır. İngiltere'nin 1950'li yıllarda adadan çekilmeye karar vermesiyle Kıbrıs meselesi mili ve hayati bir mesele olarak Türk dış politikasının odak noktası olmuştur. Kıbrıslı Rumların adanın Yunanistan'a bağlanması için Türkleri yıldırmaya yönelik başlattıkları baskılar ve kanlı eylemleri Zürih ve Londra Antlaşmalarına dayanarak 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti ile çözülmeye çalışılmışsa da başarılı olunamamıştır. Yunanistan ve İngiltere gibi garantörlük unvanına sahip Türkiye'nin bu haklı yetkisine dayanarak Kıbrıs Türklerinin güvenliğini sağlamak için, Mersin Kıbrıs Gazilerinin de katkısıyla, 1974'te adaya düzenlediği iki Barış Harekatı, adanın ikiye bölünmesi ile sonuçlanmıştır. 1975'te kurulan Kıbrıs Türk Federe Devleti, 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adını alarak günümüzdeki statüsüne kavuşmuştur. Anahtar Kelimeler:Megali İdea, EOKA, ENOSİS, Garantörlük Anlaşması, Kıbrıs Cumhuriyeti, Akritas Planı, Kanlı Noel, Kıbrıs Barış Harekâtı, Mersin Kıbrıs Gazileri.
Türkiye Cumhuriyeti Muallimler Birliği Umûmi Kongresi zabıtları 1341(1925) transkripsiyon ve değerlendirmesi
Kurtuluş Savaşı'nı zaferle sonuçlandıran Mustafa Kemal Atatürk 29 Ekim 1923'te Cumhuriyeti ilan etmiştir. Daha Kurtuluş Savaşı sürerken 1921'de Maarif Kongresi'ni toplamış ve Türkiye'nin milli maarifini kurmasını istemiştir. 1922'de TBMM üçüncü toplantı yılında ve 1924 Muallimler Birliği Kongresi'nde eğitimle ilgili görüşlerini açıklamıştır. Mustafa Kemal tüm halka okuma, yazma, vatanını, milletini, dinini, dünyasını tanıtacak kadar coğrafi, tarihi, dini, ahlaki eğitim vermeyi dört işlem öğretmeyi maarif programının ilk hedefi olarak belirlemiştir. Ülkede bir eğitim seferberliğini başlatmıştır. Muallimler, milletin eğitim öğretim ve irfanının yükseltilmesinde önemli görev üstlenmiştir. "Türkiye Cumhuriyeti Muallimler Birliği Umûmi Kongresi Zabıtları (1341) 1925 Transkripsiyon ve Değerlendirmesi" adlı konu literatüre katkı sağlamak, dönemin eğitimle ilgili yapılan uygulamaları hakkında fikir ve bilgi edinmek için tez çalışması olarak belirlenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Muallimler Birliği Kongresi 2 Mayıs 1925 Cumartesi günü Türk Ocağı ictima' salonunda toplanmıştır. Kongre dört içtima'dan oluşmuş 5 Mayıs'ta son bulmuştur. Kongreye Türkiye'nin birçok il ve ilçelerinden elliden fazla Murahhas katılmıştır. Riyasete Vasıf Bey, reis vekilliklerine Nimet Hanım ve Haydar Bey; kâtipliklere Makule Hanım, Fuad, Fehmi, Kudsi Beyler seçilmiştir. Bu kongrede Muallimler bütün memleketi kapsayan irşâd ve tenvir teşkilatı kurmuş ve program oluşturmuştur. Muallimlik mesleğinin tekâmülü, ders saati, nitelikleri, alacakları ücretler belirlenmeye çalışılmıştır. Milli eğitimin öğrencilere ve halka ulaştırılmasına ve yaygınlaştırılmasına çaba gösterilmiştir. Bu hususta birlikler kurularak mektepler, halk dershaneleri, müsamereler, konferanslar, aile, ordu, neşriyat, kütüphaneler, sinemalar ve numunelik faaliyetler ile halk eğitilmeye çalışılmıştır. Halk dershaneleri vasıtasıyla binlerce Türk çocuğuna okuma yazma öğretilmiştir. Anahtar kelimeler: Türkiye Cumhuriyeti, Muallimler Birliği Kongresi, Maarif, Muallim.
Osmaniye'nin sosyo-kültürel ve ekonomik yapısı (1923-1950)
1914 yılında Adana (Ceyhan, Karaisalı, Yumurtalık), Kozan (Haçin, Feke, Kars), Cebelibereket (Dörtyol, Islahiye, Bahçe, Hassa) ve Mersin (Tarsus) sancaklarından meydana gelmiştir. 1921 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanunu ile sancakların vilayete dönüştürülmesi üzerine Mersin, Kozan ve Cebelibereket sancakları da vilayet olmuştur. 1923'de Cumhuriyetin ilanı ile Sancakların vilayete dönüştürülmesi nedeniyle "Cebelibereket Vilayeti" adını alarak yeni idari düzenleme ile vilayete dönüştürülen yönetim alanının merkezi yine Osmaniye olmuştur. 20 Mayıs 1933 tarih ve 2197 sayılı "Bazı Vilayetlerin İlgası ve Bazılarının Birleştirilmesi Hakkındaki Kanun" ile Adana'nın sınırları tekrar değişmiştir. Bu kanunla Cebelibereket vilayetinin ilga edilmesi üzerine vilayetin merkez kazası olan Osmaniye ile Bahçe, Ceyhan ve Dörtyol kazaları Adana'ya bağlanmıştır. 1996 yılında tekrar İl statüsüne kavuşan Osmaniye'nin yönetim alanı içerisinde, merkez ilçe dışında Kadirli, Düziçi, Bahçe ilçeleri ile yeni ilçelerden Sumbas, Toprakkale ve Hasanbeyli ilçeleri yer almaktadır.Tarihi süreç içerisinde idari yapılanma olarak durağan olamayan bir alana dâhil olmasının yanında Osmaniye Avrupa-Asya-Afrika kavşağında kurulmuş önemli bir merkez durumundaydı. Bundan dolayı tarihte büyük önem taşıyan İstanbul -Bağdat demiryolu, Irak- Suriye karayolu ile demiryolu bağlantısına sahip merkez durumuna gelmiştir. Coğrafi avantajlarının yanında bereketli topraklara sahip bu coğrafya uzun yıllar Cebelibereket (bereket dağı) olarak adlandırılmıştır.Kendine has kültürel yapıya, gelenek ve göreneklere sahip olan Osmaniye; Çukurova'nın karakteristik yapısının içinde nadide bir yere sahiptir. Cumhuriyetin ilk yıllarında milli kültür ve değerlerin inkişaf ettirilmeye çalışıldığı bir zamanda kendi bünyesinde barındırdığı Karatepe höyüğü, Osmaniye ağıtları, yaylacılık geleneği ile önemli bir katkı sağlayan bu coğrafya nihayetinde bereketli toprakları nedeniyle cumhuriyet tarihinin ilk köy enstitülerinden biri olan " Düziçi Köy Enstitüsü" ne de ev sahipliği yapmıştır. Anahtar Kelimeler: Adana, Cebel-i Bereket, Düziçi Köy Enstitüsü, Osmaniye, Karatepe Höyüğü
ASALA terör örgütü tarafından şehit edilen Türk dış temsilcilerinin biyografisi (1973-1985)
Anadolu'nun doğusunda ve Çukurova'da tam bağımsız bir şekilde uzun süre varlığını koruyamayan Ermeniler, bölgeye hâkim olan güçlü siyasî yapıların egemenliğini tanıyarak toplumsal varlıklarını korumuşlardır. Pers, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu gibi önemli siyasî ve idari yapıların hâkimiyetinde bulunmuşlarsa da en rahat ve ayrıcalıklı dönemlerini Osmanlı İmparatorluğu zamanında yaşamışlardır. Dinî bağımsızlıklarının onaylanması idari ve toplumsal hayattaki aktif katılımları ile ön plana çıkan ve millet-i sadıka unvanı bahşedilen Ermeniler, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ciddi boyutta yıkıcı faaliyetlerde bulunmuşlardır. Özellikle Ermeni kilisesi üzerinden yürütülen misyonerlik faaliyetlerinin yıkıcı eylemlerde önemli payı vardır. 19. yy.da başlayan misyonerlik faaliyetleri Ermenilerin Türklere karşı kışkırtılmalarına neden olmuştur. Bu kışkırtmalarda Osmanlı Devleti coğrafyasına hâkim olmak isteyen bazı Batılı devletler aktif rol almıştır. Bunun sonucunda 19. yy. sonlarında çeşitli örgütler kurularak bağımsız bir Ermeni devleti kurma faaliyetlerine girişilmiştir. Ancak büyük devletlerin kışkırtmaları sonucunda I. Dünya Savaşı'nda Türkler aleyhine çalışma yapan Ermeni militanlarının neden olduğu olaylar iki toplumu birbirinden tamamen uzaklaştırmıştır. 1970'lerden itibaren bu kin ve nefretle büyütülen Ermeniler ASALA terör örgütü çatısı altında faaliyetlerde bulunmuş, amaçlarına ulaşmak için Türkiye'nin dış temsilciliklerine saldırıp masum insanları katletme yoluna gitmişlerdir.
1923-1938 yılları arasında Balkanlardan Bandırma ve Erdek'e gelen göçmenler ve karşılaştıkları sorunlar
Osmanlı Beyliği, Gelibolu üzerinden 1354 tarihinde Balkan Yarımadası'na geçmiş ve sonrasında 1361 yılında Edirne'yi fethetmiştir. Kosova Meydan Savaşı (1389) ile Sırbistan, Türk hâkimiyeti altına girmiştir. Ardından Yıldırım Bayezid döneminde Niğbolu Savaşı (1396) ile Haçlı ordusu yenilgiye uğratılıp Osmanlı Türklerinin Balkan topraklarındaki hâkimiyeti devam ettirilmiştir.1463 yılına gelindiğinde ise Fatih Sultan Mehmed döneminde Bosna'nın fethedilmesi sonucunda Osmanlı yönetiminin etkisi Dalmaçya sahillerine kadar ulaşmıştır. Balkan fetihleri Fatih'in ölümünden sonra duraklasa da Kanuni Sultan Süleyman'ın 1521'de Belgrat'ı alması sonrasında fetihlerin yönü değişerek Katolikliğin hüküm sürdüğü Kuzey Dalmaçya, Kuzeybatı Hırvatistan ve Slovenya bölgeleri Osmanlı idaresi haricinde kalmıştır. Sırasıyla önce Macaristan sonra Habsburg idarelerinin eline geçerek II. Dünya Savaşı'na kadar onlar buralarda varlıklarını korumuşlardır. Orta Avrupa'nın büyük kısmındaki Osmanlı etkisi, 1699 Karlofça Antlaşması'yla sona ermiştir. Rusya, Çarlığı Deli Petro ile altın çağını yaşamaya başlamıştır. 18. yüzyıldan itibaren ise; Balkanlardaki halkları kendi menfaatleri istikametinde kullanarak, Osmanlı İmparatorluğu'nu zayıflatmak maksadıyla ayaklandırmaya başlamışlardır. Çıkan isyanlar sonucunda Balkanlarda huzur kalmamıştır. Balkan Savaşları'nın da ortaya çıkmasıyla Balkanlardaki Osmanlı hâkimiyeti sona ermiş ve savaşlar sonrasında göç hareketleri yaşanmıştır. Son olarak ise; zorunlu göç (mübadele) ile Balkanlardan Anadolu'ya göçler başlamıştır.
Diyarbakır Milletvekilleri ve meclis faaliyetleri (1950-1960)
Osmanlı Devleti uzun yıllar boyunca mutlakiyetçi yönetim anlayışını sürdürmüştür. Fransız İhtilali sonrasında Avrupa'ya yayılan demokrasi anlayışından Osmanlı Devleti' de nasibini alacaktır. 19.yy genelinde kötü gidişatı sonlandırmak amacıyla birtakım ıslahatlar gerçekleştiren devlet meşrutiyet kavramından uzak kalamayacaktır. 1876 yılında Osmanlı Devleti yönetim alanında bazı değişiklikler yapmak zorunda kalmış böylece I.Meşrutiyet adını verdiğimiz dönem başlamıştır. Bu dönem toplumun yapıya alışkın olmaması ve patlak veren Osmanlı - Rusya Savaşı gibi nedenlerden dolayı kısa sürmüştür. II.Meşrutiyet öncesi örgütlenmesini tamamlayan İttihat ve Terakki Cemiyeti ülke genelindeki etkisini hissettirmeye başlamıştır. II.Meşrutiyet ile beraber partilileşme süreci başlamıştır. Demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan siyasi partilerin var olma süreci dönem şartları kapsamında son derece sancılı olmuştur. İTC Osmanlı Devleti'nde ki hakimiyetini pekiştirmişse de I.Dünya Savaşı'nda alınan yenilgi cemiyetin büyük oranda önemini yitirmesine neden olmuştur. Cumhuriyet'in ilanı ile beraber muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak adına yapılan çalışmalar kapsamında çok partili hayata da önem verilmiştir. Terakiperver Cumhuriyet ve Serbest Cumhuriyet Fırkalarının kurulmasıyla getirilmek istenen yeni siyasi düzene ve çok partili hayata yer verilmek istenmiştir. Toplumun hazır olmaması ve birtakım olumsuzluklardan dolayı çok partili yaşam denemeleri bir süre istenilen sonuçları veremeyecektir. 1946 yılı sonrasında özellikle Demokrat Parti'nin ortaya çıkmasıyla çok partili hayatın avantajları ülke genelinde hissedilmeye başlanmıştır. 1950 seçimleri Türkiye tarihi için önemli değişimleri beraberinde getirmiştir. 27 yıl boyunca süren Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi böylece son bulmuştur. 1954 ve 1957 seçimlerinde yine DP'nin seçimler de birinci parti olduğu görülmüştür. Köklü bir geçmişe sahip olan Diyarbakır 1950-1954 ve 1957 seçimlerinde CHP-DP çekişmesine sahne olmuştur Diyarbakır milletvekillerinin halkı temsilen yaptığı faaliyetler halk nezdinde memnuniyet ile karşılanmıştır. 1950-1960 yılı arasında seçilmiş 18 farklı Diyarbakır milletvekili ilin sorunlarıyla yakından ilgilenmiş ve ilin kalkınması için seferber olmuşlardır. 27 yıl süren CHP yönetiminden kaynaklı sorunlar olduğunu savunarak çözüm bulmaya çalışmışlardır.
CHP ve DP dönemi tarih öğretimi anlayışının karşılaştırılması (1939-1960)
Bir milletin oluşumunda etkin olan en önemli kültür öğelerinden biri olan tarih bir ulusun hafızasıdır. Uluslararası ilişkilerin düzenlenmesinde, toplumların değişim ve gelişmelerinin belirlenmesinde tarih biliminden yararlanılır. Tarih araştırmalarında, metodolojik yaklaşım ve yöntemine yönelik araştırmalar 18. yüzyılda başlamıştır. 19. yüzyılda demokrasi hareketleri ile birlikte, ulus-devlet sisteminin ortaya çıkışı ile beraber dünya üzerinde tarih eğitimi de ayrı bir önem kazanmaya başlamıştır. Öğrencilerde tarih bilinci oluşturmak, tarihsel düşünme ve anlama becerilerini geliştirmek tarih öğretiminin zorunlu temel hedefi olmuştur. Tarih eğitimi, laiklik kavramı ve ulus bilinci ile okul ders programlarında yer almaya başlamıştır. Türkiye'de cumhuriyetin ilanından sonra tarih öğretimi, dönüm noktası yaşamıştır. M. Kemal Atatürk'ün kendiside, Türk tarihi ile ilgili çok önemli çalışmalar yaptırmıştır. Osmanlı döneminde yeterli ilgi gösterilmeyen Türk tarihinin araştırılması ve öğretilmesini, Türk milli kimliğinin ve bilincinin oluşması için olmazsa olmaz bir şartı olarak görmüştür. Türkiye Cumhuriyeti kadrosu, milli eğitim programlarında ve halkevleri programlarında tarih ve dilbilgisine ayrı bir önem vermiş, yeni tarih ders kitaplarının hazırlanması sürecine hız verilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk ile beraber cumhuriyetin kuruluşunda büyük emeği olan İsmet İnönü dönemi tarih anlayışı, Atatürk dönemi tarih anlayışından farklıdır. Atatürk, inkılapları halka benimsetme amacı ile milli tarih politikasına ağırlık vermiştir. 1938- 1950 yılları arasında CHP'nin lider olduğu dönem tarih eğitim sisteminde, Batı'ya yönelik politikalar ve hümanizm ağırlıklı bir politika görülmektedir. Demokrat Parti dönemi milli yaklaşımı benimsemiş gibi görünse de tarih eğitimi daha ziyade İsmet İnönü dönemine yakın olmuştur. Toplumda milli birlik ve beraberliği sağlamak, ulusal bilinç oluşturmak için milli kültür ve tarihi karaktere uygun eğitim, ulusal tarih müfredatı oluşturmak zorunlu bir gerekliliktir. Bu noktada ortaöğretim ve lise programlarının müfredatı, okutulan ders kitaplarının müfredat ile uyumu, ders kitaplarının kapsamı ve içeriği, fikir akımları, sosyo politik değişimler, dönemin şartlarına göre tarih anlayışı, tarih bilimi metodolojisinin temel ilkeleri önem arz etmektedir. Bu çalışmada 1939-1960 yıllarında Türkiye'de; tarih bilinci, tarih öğretimi sistemi, okullarda tarih öğretimi müfredatı üç dönemde ele alınmış, dönemlerin farklılıkları, eksiklikleri, yenilikleri kıyaslanarak bu yıllarda Türkiye'de tarih öğretimi süreci analiz edilmiştir.
1923-2019 yılları arası Türkiye-Polonya ilişkileri
Osmanlı Devleti ile Lehistan arasında 1414 yılında başlayan kadim dostluk bazı tarih safhalarında çeşitli sınavlardan geçmiştir. Lehistan'ın başka ülkeler tarafından parçalanması, Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı sürecinde topraklarına yapılan işgallerle birlikte bu ilişkiler bir süreliğine de olsa sekteye uğramak zorunda kalmıştır. 1923 yılında imzalan Lozan Antlaşmasıyla birlikte iki devlet arasında da dostluk ve ticaret antlaşması imzalanarak temelden sağlam gelen bu ilişkiler daha güçlenmiştir. Cumhuriyetinin ilanından II. Dünya Savaşı dönemine kadar ikili ilişkiler aynı seyrinde devam etmiştir. II. Dünya Savaşıyla birlikte Polonya'nın neredeyse yok olma sürecine girmesi diplomatik ilişkilerin duraklamasına neden olmuştur. Bu süreçten sonra Türkiye-Polonya ilişkileri askıya alınmış ve iki ülke arasındaki temaslar 1990'lı yıllara kadar zayıflamıştır. Bu tarihten sonra Polonya'nın sosyalizm idaresini bırakıp liberal demokrasiye geçmesi ikili ilişkilerin tekrar eski düzeyine kavuşmasını sağlamıştır. Ayrıca Cumhuriyetin ilk yıllarından II. Dünya Savaşı'na kadar Polonya'dan çeşitli alanlarda uzmanlar Türkiye'ye gelerek Türk ekonomisine katkı sağlamıştır. Halen Polonya da yaşayan Türkler ile Türkiye'de yaşayan Polonyalıların iki ülke arasındaki dostluk ilişkisine katkılarını canlı olarak görmeye devam etmekteyiz. Günümüzde Osmanlı-Polonya ilişkileri 605.yılına ulaşmıştır. Gerek ticaret ilişkileri gerek diplomatik ilişkiler bakımından dostlukları halen sürmektedir.