Theses supervised by Prof. Dr. Derya Şahin
17 theses · İnönü University, Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
Görsel sanatlar dersinde ambalaj atıkları ile özgün baskı çalışmaları uygulama örneği
Bu çalışma, görsel sanatlar dersinde ambalaj atıkları kullanılarak yapılan özgün baskı çalışmalarının öğrencilerin yaratıcılıkları ve çevre bilinci üzerindeki etkisini incelemektedir. Araştırma, Malatya'nın Yeşilyurt ilçesindeki bir ortaokulda, 5. sınıf öğrencileriyle gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın amacı, ambalaj atıklarının sanat malzemesi olarak değerlendirilmesinin öğrencilerin yaratıcılık gelişimine ve çevre bilincinin oluşumuna katkısını ortaya koymaktır. Modern toplumlarda artan tüketim ve sanayi faaliyetleri, atık miktarını önemli ölçüde artırmış ve çevresel sorunları beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda, atık malzemelerin sanatsal amaçlarla yeniden kullanımı, hem çevresel sürdürülebilirlik hem de sanatsal yaratıcılık açısından büyük bir potansiyele sahiptir. Araştırma kapsamında, öğrencilerden dokulu ambalaj ürünleri, karton kutular, plastik şişeler ve alüminyum folyo gibi çeşitli atık ambalaj malzemelerini toplayarak bunları baskı çalışmaları için kullanmaları istenmiştir. Öğrenciler, bu malzemelerle yüksek baskı, çukur baskı, mono baskı ve kolaj baskı gibi farklı teknikleri uygulayarak özgün baskı çalışmaları gerçekleştirmiştir. Araştırma, karma yöntem yaklaşımıyla yürütülmüş; nicel ve nitel veri toplama teknikleri birlikte kullanılmıştır. Nicel boyutta öğrencilerin çevreye yönelik tutum ve sorumlu davranışları ile sanatsal yaratıcılık düzeyleri çeşitli ölçeklerle ölçülmüş, nitel boyutta ise öğrenci ürünleri betimsel analizle incelenmiştir. Bulgular, atık malzemelerin sanatsal süreçlerde kullanımının öğrencilerin çevre bilincini artırdığını, yaratıcılıklarını geliştirdiğini ve öğrenme sürecini daha eğlenceli hale getirdiğini göstermektedir. Sonuç olarak, atık malzemelerle gerçekleştirilen çalışmaların öğrencilerin yaratıcılıklarını desteklediği ve çevre bilincini önemli ölçüde artırdığı belirlenmiştir. Ayrıca öğrenciler, bu tür etkinliklerin eğlenceli ve öğretici olduğunu ifade etmiş; projelerin çevreye duyarlılığı artırarak sürdürülebilirlik bilincini pekiştirdiği gözlemlenmiştir. Anahtar Sözcükler: Sanat Eğitimi, Özgün Baskı, Deneysel Baskı, Yaratıcılık, Çevresel Farkındalık.
Roma İmparatorluk Dönemi'nde Bithynia-Pontus Eyaleti'nde darp edilen mimari betimli sikkeler
Antik Bithynia Bölgesi Helenistik Dönemde Anadolu'nun kuzeybatısında bağımsız bir krallık iken, MÖ 74 yılında Roma İmparatorluğu'nun bir eyaleti haline gelmiştir. MÖ 63'te General Pompeius'un bölgede yaptığı düzenlemelerden sonra Pontus'un batısı Bithynia Eyaleti'ne ilhak edilerek "Provincia Bithynia et Pontus" adı altında yeni bir eyalet haline gelmiştir. Bithynia-Pontus Eyaleti'nde, Roma hâkimiyetinden sonra imar faaliyetleri başlamış ve bu kapsamda, tapınaklar, sunaklar, tiyatrolar, amphitiyatrolar, fener kuleleri, liman yapıları kent surları ve karargâh kapıları gibi sivil, askeri ve dini içerikli birçok yapı inşa edilmiştir. Şehirlerin mimari dokusunu oluşturan bu yapılar Bithynia kentleri adına basılan birçok sikkenin arka yüzlerinde betimlenmiştir. Ödeme aracı olarak maddi değerinin yanı sıra tarih boyunca bir bağımsızlık sembolü olan sikkeler mimari tipleri ile birlikte de merkez Roma ile Bithynia Eyaleti arasında iletişim aracı olarak politik propagandaların öncüsü olmuştur. Mimari betimli sikkelere göre tapınaklar, Bithynia kentlerinde saygınlık gören Zeus, Dionysos, Demeter, Asklepius, Apollon, Serapis, Herakles, Nemesis ve Fortuna gibi tanrı ve tanrıçalara adanmıştır. Sikkelerde tasvir edilen birçok tapınağın lokasyonu belli değildir. Ancak benzer kent planları ile yapılan karşılaştırmalar ve Hristiyanlık döneminde birçok pagan tapınağının kiliseye dönüştürülmüş olduğu dikkate alındığında muhtelif tapınakların mevcut kiliselerin temellerinde veya çevresinde aranması gerektiği düşünülmektedir. Bunun yanı sıra sikke tasvirlerine göre Bithynia kentlerinde olduğu düşünülen tiyatro, amphiyatro ve gymnasium gibi anıtsal yapılar MS 1. yüzyıldan sonra gelişen imparatorluk kültü kapsamında Roma imparatorları onuruna gerçekleştirilen agonlar için inşa edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bu tezde, Roma İmparatorluk Döneminde basılan mimari betimli sikkeler temel alınarak, Bithynia Eyaleti'nde yer alan kentlerin yapı programı incelenmiş ve tarihi belgeler, yazıtlar ve antik tarihçiler ışığında dönemin muhtelif yapıları hakkında fikir ve düşünceler öne sürülmüştür.
Romanizasyon politikası kapsamında kremna sikkeleri
Roma'nın siyasi hakimiyetine giren bütün bölgelerde olduğu gibi Küçük Asya topraklarındaki Pisidia Bölgesi'nin kentlerinde de Romalı yöneticiler tarafından sistemli bir romanizasyon politikası sürdürülmüştür. Bu kapsamda belli niteliklere sahip olan kentler Roma kolonisi olarak ilan edilmişlerdir. Pisidia Bölgesi'ne dahil olan Kremna'da bu kentlerden biridir. Romanizasyon politikası, imparatorluk topraklarında ortak bir kültür ve bilinç oluşturma gayesi ile siyasi, sosyal, dini ve kültürel pek çok alanda değişimlere yol açmıştır. Romalı yöneticiler egemenlikleri altındaki topraklarda hakimiyetlerini güçlendirmek ve kalıcı hale getirmek için çeşitli propaganda unsurları kullanmışlardır. Bu unsurlardan biri de sikkelerdir. Bu küçük oval nesneler para olarak karşıladıkları değerin yanı sıra aynı zamanda üzerlerine darp edilen betimlerle de topluma ulaşmak için kullanılan bir propaganda aracı haline gelmişlerdir. Bu kullanımın anlaşılabilmesi amacıyla Romanizasyon politikası kapsamında Kremna sikkeleri değerlendirilmiştir. Çalışmada öncelikle; Kremna'nın konumu ve tarihi, Kremna ile ilgili çalışmalar, Kremna halkı, kentin Romanizasyonu ve Akültürasyon süreci bölümlerine yer verilmiştir. Daha sonra, Kremna sikkeleri Roma koloni tipleri, imparatorlukla ilişkili tipler, mitolojik tipler ve kentle ilgili diğer tipler olarak dört ana başlık altında incelenmiştir. Zengin bir yerel kültüre ve yoğun bir etnik çeşitliliğe sahip olan Kremna'nın sikkeleri üzerinde, tercih edilen tiplerin, çeşitli propaganda stratejileri kullanılarak, sistemli bir Romanizasyon politikasına hizmet ettiği anlaşılmıştır. Roma tüm bu faaliyetleri ile sınırları içerisinde bulunan pek çok etnik çeşitliliği yalnızca baskıcı siyasi ve askeri otoritelerle değil, aynı zamanda etkili siyasi stratejilerle de bir arada tutabilmiştir. Roma, izlediği bu stratejiler sayesinde egemenliği altındaki pek çok bölgede bütünleşme yönünde bir Akültürasyon süreci yaşanmasını sağlayarak oldukça geniş bir coğrafyada uzun yıllar güçlü bir şekilde hakimiyetini koruyabilmiştir.
Iulius Claudius ve Flaviuslar Dönemi'nde Damnatio Memoriae kararının anıtlar, portreler ve sikkeler üzerinde uygulanışı.
Damnatio Memoriae terimi, 17. yüzyılda Roma İmparatorluğu'nda uygulanan hafızadan silme yöntemi için kullanılmıştır. Bu uygulamanın, Roma İmparatorluğu'nun kültürel hafızasına etkisi de oldukça önemlidir. Olumsuz etkileri bir yana aslında hafızadan silinmek istenen kişinin süreç içerisinde daha kalıcı bir hal aldığı da yadsınamaz. Bu uygulama kişinin onurunu zedelemek, itibarsızlaştırmak adına portrelerine, sikkelerine ve ardında bıraktığı anıtsal yapılara ihanet etmek üzerine kuruludur. Bu materyalleri parçalamak, gülünç duruma düşürmek, dönüştürmek ve imha etmek bu uygulamada yapılması gerekenleri oluşturur. Caligula, Nero ve Domitianus baz alınarak oluşturulan çalışmada, Roma İmparatorluğu'nun üç büyük önemli isminin anıtlarına, portrelerine ve anıtsal materyallerine zarar verilmiştir. Bu anlamda çalışmada bu zararların nasıl ve ne şekilde uygulandığı aktarılmıştır. Aynı zamanda damnatio memoriae adı altında aktarılan uygulamanın aslında "zamansız" bir uygulama olduğu geçmişte ve günümüzdeki uygulama örnekleri de verilerek, Roma İmparatorluğu uygulamasının nasıl gerçekleştirildiğine ilişkin çıkarımlarda bulunulmuştur.
Dura-Europos'ta tek tanrılı dinlere ait duvar resimleri: Metin ve duvar resimlerinin karşılaştırlması
Günümüzde Suriye'nin doğusunda bulunan antik Dura-Europos kentinin keşfi, Arkeoloji ve Sanat Tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Dura araştırmacılarından biri olan Hopkins, ortaya çıkarılan hazine değerindeki resimleri "soluk topraktan fışkıran resim vahası" olarak ifade etmiştir. Nitekim Dura'nın en önemli özelliklerinden biri, özellikle sivil ve dini yapılarda keşfedilen çok renkli duvar resimleri konusundaki sanatsal zenginliğidir. Bunlar arasında en dikkat çekici ve araştırmamın da odak noktası olan, duvarları resimlerle süslenmiş sinagog ve bilinen en erken tarihli Hıristiyan kilise/vaftizhanesidir. Bu tez, metin ve görüntü olmak üzere iki farklı sanat ortamı arasındaki etkileşimi açıklığa kavuşturmak için her iki yapıdaki duvar resimlerinin şemasını incelemektedir. Bu çalışmada, sinagog panellerinde Tanah'ın (Yahudi kutsal kitap literatürü) yanı sıra Rabbinik literatürünün de kullanıldığı tespit edilmiş, böylece Yahudi ve Hıristiyan ikonografisinin gelişim sürecinin izlenmesinde resimlerin büyük önemi olduğu ortaya konularak, karşıtlık teorisinin de geçersizliğini doğrulanmıştır. Ayrıca, sinagog ve Hıristiyan şapelindeki resim stilinin analizi yapılırken, Dura'daki ve Dura dışındaki resimler karşılaştırılmış, Dura-Europos'daki eserlerin yerel atölyeler tarafından yine yerel uygulamalardan uyarlandığı görülmüştür. Anahtar Sözcükler: sinagog, kilise, erken Hıristiyanlık, Midraş, Tevrat, duvar resimleri, Roma Dönemi, Suriye, ikonografi, Rabbinik yahudilik, Vaftizhane
Romanizasyon politikası kapsamında kremna sikkeleri
Roma'nın siyasi hakimiyetine giren bütün bölgelerde olduğu gibi Küçük Asya topraklarındaki Pisidia Bölgesi'nin kentlerinde de Romalı yöneticiler tarafından sistemli bir romanizasyon politikası sürdürülmüştür. Bu kapsamda belli niteliklere sahip olan kentler Roma kolonisi olarak ilan edilmişlerdir. Pisidia Bölgesi'ne dahil olan Kremna'da bu kentlerden biridir. Romanizasyon politikası, imparatorluk topraklarında ortak bir kültür ve bilinç oluşturma gayesi ile siyasi, sosyal, dini ve kültürel pek çok alanda değişimlere yol açmıştır. Romalı yöneticiler egemenlikleri altındaki topraklarda hakimiyetlerini güçlendirmek ve kalıcı hale getirmek için çeşitli propaganda unsurları kullanmışlardır. Bu unsurlardan biri de sikkelerdir. Bu küçük oval nesneler para olarak karşıladıkları değerin yanı sıra aynı zamanda üzerlerine darp edilen betimlerle de topluma ulaşmak için kullanılan bir propaganda aracı haline gelmişlerdir. Bu kullanımın anlaşılabilmesi amacıyla Romanizasyon politikası kapsamında Kremna sikkeleri değerlendirilmiştir. Çalışmada öncelikle; Kremna'nın konumu ve tarihi, Kremna ile ilgili çalışmalar, Kremna halkı, kentin Romanizasyonu ve Akültürasyon süreci bölümlerine yer verilmiştir. Daha sonra, Kremna sikkeleri Roma koloni tipleri, imparatorlukla ilişkili tipler, mitolojik tipler ve kentle ilgili diğer tipler olarak dört ana başlık altında incelenmiştir. Zengin bir yerel kültüre ve yoğun bir etnik çeşitliliğe sahip olan Kremna'nın sikkeleri üzerinde, tercih edilen tiplerin, çeşitli propaganda stratejileri kullanılarak, sistemli bir Romanizasyon politikasına hizmet ettiği anlaşılmıştır. Roma tüm bu faaliyetleri ile sınırları içerisinde bulunan pek çok etnik çeşitliliği yalnızca baskıcı siyasi ve askeri otoritelerle değil, aynı zamanda etkili siyasi stratejilerle de bir arada tutabilmiştir. Roma, izlediği bu stratejiler sayesinde egemenliği altındaki pek çok bölgede bütünleşme yönünde bir Akültürasyon süreci yaşanmasını sağlayarak oldukça geniş bir coğrafyada uzun yıllar güçlü bir şekilde hakimiyetini koruyabilmiştir.
Erken Bizans İmparatorluğu dönemine ait kuyumculuk tekniği ve sanat eserlerindeki tasvirleri
Erken Bizans Dönemi'nde, Konstantinopolis, Doğu Roma İmparatorluğunun ekonomik, siyasi ve dini merkezi olarak gösterdiği gelişmeyle MS 7. yüzyıla kadar sürecek bir ilerleme tanımlamaktadır. Özellikle MS 6. yüzyıldan itibaren, saray bünyesinde yer alan mücevher atölyeleri ve büyük ihtimalle burada daimi tutularak üretimleri izlenen zanaatkârlar yepyeni teknikler bularak, döneme tarihlendirilen tasarımlarıyla belirginleşmektedir. Bu tez çalışmasında, sonraki dönemlerde klasikleşecek olan takı stillerindeki gelişim, teknik ve tasarımsal izleri, günümüze ulaşmış antik mücevherler, mozaik, fildişi, metal, dokuma, taş ve terracotta üstüne tasvir edilen eserlerde izleri takip edilerek yansımaları karşılaştırılmıştır. I. Iustinianus kendi İmparatorluğunu tanrısal bir boyuta taşımak için, Codex Iustinianus adı altındaki yeni Roma Kanun düzenlemesine dayanarak 11.12 paragrafında koyduğu kriterlerle mücevher üretim ve kullanım ayrıcalıkları hakkında sınırlamalar getirmesi ile döneme damgasını vurmuştur. Bu araştırmada yapılan analog sonucunda dünyanın değişik müzelerine dağılmış, çoğunluğu Mısır'ın Asyut bölgesinde gün ışığına çıkan eserlerdeki karakter birliği, sanat eserlerindeki betimlemeler araştırmacıların ilgisine sunulmuştur.
Erken Bizans İmparatorluğu dönemine ait kuyumculuk tekniği ve sanat eserlerindeki tasvirleri
Erken Bizans Dönemi'nde, Konstantinopolis, Doğu Roma İmparatorluğunun ekonomik, siyasi ve dini merkezi olarak gösterdiği gelişmeyle MS 7. yüzyıla kadar sürecek bir ilerleme tanımlamaktadır. Özellikle MS 6. yüzyıldan itibaren, saray bünyesinde yer alan mücevher atölyeleri ve büyük ihtimalle burada daimi tutularak üretimleri izlenen zanaatkârlar yepyeni teknikler bularak, döneme tarihlendirilen tasarımlarıyla belirginleşmektedir. Bu tez çalışmasında, sonraki dönemlerde klasikleşecek olan takı stillerindeki gelişim, teknik ve tasarımsal izleri, günümüze ulaşmış antik mücevherler, mozaik, fildişi, metal, dokuma, taş ve terracotta üstüne tasvir edilen eserlerde izleri takip edilerek yansımaları karşılaştırılmıştır. I. Iustinianus kendi İmparatorluğunu tanrısal bir boyuta taşımak için, Codex Iustinianus adı altındaki yeni Roma Kanun düzenlemesine dayanarak 11.12 paragrafında koyduğu kriterlerle mücevher üretim ve kullanım ayrıcalıkları hakkında sınırlamalar getirmesi ile döneme damgasını vurmuştur. Bu araştırmada yapılan analog sonucunda dünyanın değişik müzelerine dağılmış, çoğunluğu Mısır'ın Asyut bölgesinde gün ışığına çıkan eserlerdeki karakter birliği, sanat eserlerindeki betimlemeler araştırmacıların ilgisine sunulmuştur.
Anadolu'daki Roma kolonizasyon sikkeleri ve ikonografisi
Anadolu, geçmişten günümüze birçok medeniyete ve kültüre ev sahipliği yapmıştır. Özellikle antik çağlarda bunu görebilmek çok daha mümkündür. Yunanlılar ve öncesi, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar ve günümüz medeniyetleri bu bölgede yer almıştır. Özellikle MÖ 133'te III. Attalos, krallığını Roma'ya bıraktıktan sonra Romalılar Anadolu'yu daha çok tanımaya başlamıştır ve bu tarihten sonra Anadolu'da irili ufaklı kentler kurmaya başlamışlar, ayrıca koloni hareketleri ile beraber koloni kentleri kurmuşlardır. Tezimizin de ana konusu olan Roma kolonizasyon kentlerinin ticari, siyasi, dini ve benzer konuların sikkelere yansımasını inceleyerek belirli bir sonuca varılmak istenmiştir. Bu sebeple çalışma konusu seçilmiştir. Bu kolonize kentlerin bastırmış olduğu sikkeler üzerinde yer alan ikonografiler ele alınarak bütün tiplerin Roma kolonizasyon politikaları içerisinde ne sebeple tercih edildiği ve kullanıldığı, hangi kentin hangi imparator tarafından kolonize edildiği ve hangi sebeplerden dolayı kolonize edildiği detaylı bir şekilde açıklanmaya çalışılmıştır. Ayrıca, geniş çaplı bir sikke katalogu yapılarak bir katalog oluşturulmuş ve bu sikkelerdeki kentlerin öneminden bahsedilmiştir. Son olarak da birtakım öneriler verilip, sorunlara çözümler üretilmek istenmiştir.
Anadolu'daki Roma kolonizasyon sikkeleri ve ikonografisi
Anadolu, geçmişten günümüze birçok medeniyete ve kültüre ev sahipliği yapmıştır. Özellikle antik çağlarda bunu görebilmek çok daha mümkündür. Yunanlılar ve öncesi, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar ve günümüz medeniyetleri bu bölgede yer almıştır. Özellikle MÖ 133'te III. Attalos, krallığını Roma'ya bıraktıktan sonra Romalılar Anadolu'yu daha çok tanımaya başlamıştır ve bu tarihten sonra Anadolu'da irili ufaklı kentler kurmaya başlamışlar, ayrıca koloni hareketleri ile beraber koloni kentleri kurmuşlardır. Tezimizin de ana konusu olan Roma kolonizasyon kentlerinin ticari, siyasi, dini ve benzer konuların sikkelere yansımasını inceleyerek belirli bir sonuca varılmak istenmiştir. Bu sebeple çalışma konusu seçilmiştir. Bu kolonize kentlerin bastırmış olduğu sikkeler üzerinde yer alan ikonografiler ele alınarak bütün tiplerin Roma kolonizasyon politikaları içerisinde ne sebeple tercih edildiği ve kullanıldığı, hangi kentin hangi imparator tarafından kolonize edildiği ve hangi sebeplerden dolayı kolonize edildiği detaylı bir şekilde açıklanmaya çalışılmıştır. Ayrıca, geniş çaplı bir sikke katalogu yapılarak bir katalog oluşturulmuş ve bu sikkelerdeki kentlerin öneminden bahsedilmiştir. Son olarak da birtakım öneriler verilip, sorunlara çözümler üretilmek istenmiştir.
Türkiye'de arkeolojik eser koleksiyonculuğu
Koleksiyonculuk insanlık tarihinin en eski edimlerinden biri olarak her çağda farklı kalıba girmiş ve farklı işlevler üstlenmiş bir olgudur. İnsanlar, dinsel duygulardan, kişisel biriktirme arzularına kadar farklı amaçlarla çeşitli nesneler toplamıştır. Taşınır nesnelerden kültür varlıkları, modern zamanlara doğru korunmalarını gerektiren koşulların ve gerekçelerin artmasıyla yeni bir hukuk dalı içinde yasal bir çerçeve kazanmışlardır. Kültür varlıklarının korumacılığı konusunda köklü bir geçmişe sahip Türkiye, kültür varlıklarından koleksiyonlar yapmayı ise yakın zamanlarda hukuki bir zemine oturtmuştur. Yasal sınırları belirlenmiş ve resmi izin gerektiren "arkeolojik eser koleksiyonculuğu" çalışmamızda tüm yönleriyle ele alınmıştır. Çalışmada konuya taraf çevrelerce, arkeolojik eser koleksiyonculuğuna yönelik görüşler derlenerek analiz edilmiştir. Değerlendirmeler mevcut koleksiyonculuk sistemini oluşturan yasal zeminden kaynaklı sıkıntılara odaklanmaktadır. Koleksiyoncular cephesi olumsuz imajdan ve korumacılıktaki sorunların koleksiyonculuk kaynaklı gösterilmesinden rahatsızdır. Arkeoloji alanında çalışan akademisyenler ise; koleksiyonculuk kaynaklı olduğu düşünülen kültür varlığı tahribatının giderilmesi için, "köken belgesi" sistemine geçilmesini ve acilen anlaşılır, çağdaş bir yasal düzenlemeye ihtiyaç olduğunu önermektedirler. Çalışmadan elde edilen sonuç: koleksiyonculuğun, kültür varlıklarına yönelik geliştirilecek politikalar içinde tekrardan gözden geçirilerek ele alınması gerekliliğidir. Taşınır kültür varlığı koleksiyonculuğu içinde yer alan "arkeolojik eser koleksiyonculuğu", arkeoloji bilimi ilkeleri doğrultusunda değerlendirilmelidir. Görüşler; tahribatı ve kaçak kazıları tetiklemeyecek, bilim etiğini dikkate alan, kültür varlıklarına zarar vermeyen, bilime ve topluma yarar sağlayan, bilinç ve ilgiyle yapılan koleksiyonculuğun desteklenmesi ve geliştirilmesi yönündedir.
Türkiye'de arkeolojik eser koleksiyonculuğu
Koleksiyonculuk insanlık tarihinin en eski edimlerinden biri olarak her çağda farklı kalıba girmiş ve farklı işlevler üstlenmiş bir olgudur. İnsanlar, dinsel duygulardan, kişisel biriktirme arzularına kadar farklı amaçlarla çeşitli nesneler toplamıştır. Taşınır nesnelerden kültür varlıkları, modern zamanlara doğru korunmalarını gerektiren koşulların ve gerekçelerin artmasıyla yeni bir hukuk dalı içinde yasal bir çerçeve kazanmışlardır. Kültür varlıklarının korumacılığı konusunda köklü bir geçmişe sahip Türkiye, kültür varlıklarından koleksiyonlar yapmayı ise yakın zamanlarda hukuki bir zemine oturtmuştur. Yasal sınırları belirlenmiş ve resmi izin gerektiren "arkeolojik eser koleksiyonculuğu" çalışmamızda tüm yönleriyle ele alınmıştır. Çalışmada konuya taraf çevrelerce, arkeolojik eser koleksiyonculuğuna yönelik görüşler derlenerek analiz edilmiştir. Değerlendirmeler mevcut koleksiyonculuk sistemini oluşturan yasal zeminden kaynaklı sıkıntılara odaklanmaktadır. Koleksiyoncular cephesi olumsuz imajdan ve korumacılıktaki sorunların koleksiyonculuk kaynaklı gösterilmesinden rahatsızdır. Arkeoloji alanında çalışan akademisyenler ise; koleksiyonculuk kaynaklı olduğu düşünülen kültür varlığı tahribatının giderilmesi için, "köken belgesi" sistemine geçilmesini ve acilen anlaşılır, çağdaş bir yasal düzenlemeye ihtiyaç olduğunu önermektedirler. Çalışmadan elde edilen sonuç: koleksiyonculuğun, kültür varlıklarına yönelik geliştirilecek politikalar içinde tekrardan gözden geçirilerek ele alınması gerekliliğidir. Taşınır kültür varlığı koleksiyonculuğu içinde yer alan "arkeolojik eser koleksiyonculuğu", arkeoloji bilimi ilkeleri doğrultusunda değerlendirilmelidir. Görüşler; tahribatı ve kaçak kazıları tetiklemeyecek, bilim etiğini dikkate alan, kültür varlıklarına zarar vermeyen, bilime ve topluma yarar sağlayan, bilinç ve ilgiyle yapılan koleksiyonculuğun desteklenmesi ve geliştirilmesi yönündedir.
Antik dönemde sosyal etkinliklerde kullanılan müzik enstrümanlarının mozaikler üzerindeki tasvirleri
Prehistorik dönemlerden izlerine rastladığımız müzik aletlerinin kalıntıları ve sanat eserleri üzerindeki tasvirler müziğin insanın hayatında konuşma kadar eski bir geçmişe sahip olduğunu göstermektedir. Bilim insanları müziğin ilk ortaya çıkışı ile ilgili birçok teori ortaya atmışlardır. Yazılı belge olmadığından ilk çıkışı ile alakalı bilgilerimiz sınırlıdır ve ortak tek bir görüş yoktur. Araştırma ve kanıtlara göre ilk olarak avlanma gibi faydacı amaçlarla kullanılmaya başlandığı düşünülen bu aletler daha sonra inanç sisteminin içerisinde sosyalleşen ve sınıflaşmaya başlayan toplumun ritüellerinin vazgeçilmezi olmuştur. Dinamik yapısı sayesinde toplumda katalizör görevi ile müzik bu sosyal yapıdan etkilenerek gelişmiş, değişmiş ve bir sanat dalına dönüşmüştür. Araştırmamızda insanların sosyal yaşamında ilk başlardan itibaren var olan ve var olmaya devam eden müzik enstrümanlarının ritüel, festival, eğitim, evlilik, spor, savaş gibi orgaize olarak birlikte yapılan sosyal faaliyetlerdeki rolü mozaikler üzerindeki tasvirlerden incelenektir. Dini bağlamda ortaya çıkan müzik enstrümanlarının ortak duyguları yaratma gücü sayesinde dinleyicilerde derin duygular uyandırarak toplumun kabul gördüğü değerleri aktarmak ve pekiştirmek, kült coşkusu, dua, sağlık, tanrılara hediye ve iletişim kurma, nazar ve nefretten korunma, eğitim, bolluk, gibi işlevleri bulunmaktaydı. Arkaik çağda symposionlarda herkesin lyra çalıp kendi şarkı ve şiirini söylediği müzik Klasik Çağlarda değişen tarz ve beceriler ile dini amacı yanında siyasi yönü de eklenerek propaganda aracına dönüşmüştür. Uzmanlık isteyen tarzlar sonucunda toplum symposiondan büyük tiyatrolar ve kamusal alanlara gitmeye başlamış, müzik performansları ile kült arasındaki bağ zayıflamış, kutsallık işlevinin yerini artık statü ve ün almıştır. Artık toplumun etik değerlerini iletmeyen müziğin popüler bir eğlence aracı olarak işlevi daha da artmış, çeşitlenmiş ve ideal insanlığın ifadesi olmuştur.
Antik dönemde sosyal etkinliklerde kullanılan müzik enstrümanlarının mozaikler üzerindeki tasvirleri
Prehistorik dönemlerden izlerine rastladığımız müzik aletlerinin kalıntıları ve sanat eserleri üzerindeki tasvirler müziğin insanın hayatında konuşma kadar eski bir geçmişe sahip olduğunu göstermektedir. Bilim insanları müziğin ilk ortaya çıkışı ile ilgili birçok teori ortaya atmışlardır. Yazılı belge olmadığından ilk çıkışı ile alakalı bilgilerimiz sınırlıdır ve ortak tek bir görüş yoktur. Araştırma ve kanıtlara göre ilk olarak avlanma gibi faydacı amaçlarla kullanılmaya başlandığı düşünülen bu aletler daha sonra inanç sisteminin içerisinde sosyalleşen ve sınıflaşmaya başlayan toplumun ritüellerinin vazgeçilmezi olmuştur. Dinamik yapısı sayesinde toplumda katalizör görevi ile müzik bu sosyal yapıdan etkilenerek gelişmiş, değişmiş ve bir sanat dalına dönüşmüştür. Araştırmamızda insanların sosyal yaşamında ilk başlardan itibaren var olan ve var olmaya devam eden müzik enstrümanlarının ritüel, festival, eğitim, evlilik, spor, savaş gibi orgaize olarak birlikte yapılan sosyal faaliyetlerdeki rolü mozaikler üzerindeki tasvirlerden incelenektir. Dini bağlamda ortaya çıkan müzik enstrümanlarının ortak duyguları yaratma gücü sayesinde dinleyicilerde derin duygular uyandırarak toplumun kabul gördüğü değerleri aktarmak ve pekiştirmek, kült coşkusu, dua, sağlık, tanrılara hediye ve iletişim kurma, nazar ve nefretten korunma, eğitim, bolluk, gibi işlevleri bulunmaktaydı. Arkaik çağda symposionlarda herkesin lyra çalıp kendi şarkı ve şiirini söylediği müzik Klasik Çağlarda değişen tarz ve beceriler ile dini amacı yanında siyasi yönü de eklenerek propaganda aracına dönüşmüştür. Uzmanlık isteyen tarzlar sonucunda toplum symposiondan büyük tiyatrolar ve kamusal alanlara gitmeye başlamış, müzik performansları ile kült arasındaki bağ zayıflamış, kutsallık işlevinin yerini artık statü ve ün almıştır. Artık toplumun etik değerlerini iletmeyen müziğin popüler bir eğlence aracı olarak işlevi daha da artmış, çeşitlenmiş ve ideal insanlığın ifadesi olmuştur.
Anadolu'da bulunan Geç Antik Çağ mezar tipleri ve dini mimari ile olan ilişkileri
İlkçağ ve Orta Çağ arasındaki geçişin sağlandığı ara dönem olarak tanımlanan Geç Antik Çağ, 20. yüzyıldan itibaren tarih literatüründe yerini almıştır. Geç Antik Çağ, Roma İmparatorluğu'nda dinî ve siyasî olarak önemli değişimlerin yaşandığı yıllara tekabül etmektedir. Sınırları batıda İspanya, doğuda ise Hazar Denizi'ne kadar genişleyen imparatorluk bu çağda ikiye ayrılmış, yeni bir din olan Hristiyanlık resmî din ilan edilmiştir. Böylece Doğu Roma İmparatorluğu ve Batı Roma İmparatorluğu olarak ikiye ayrılan imparatorlukta politeizmden monoteizme geçiş yaşanmıştır. Anadolu toprakları, Doğu Roma İmparatorluğu'nun büyük bir kısmını oluşturması ve imparatorluğun başkentini de içinde barındırmasından dolayı Geç Antik Çağ'da imparatorluğun merkezî coğrafyası konumunda olmuştur. 1. ve 2. yüzyıllarda ortaya çıkan ve zaman içerisinde Anadolu topraklarında cemaatleşerek yayılım gösteren Hristiyanlıkta, 3 yüzyıl boyunca misyonerlik hareketleriyle tüm imparatorluğa yayılmıştır. 4. yüzyıldaki Hristiyanlığın resmi din ilan edilmesiyle, pagan dinden tek tanrılı inanca geçen toplum, eski alışkanlıklarından hemen kopamamış, devam eden ortalama 3 yüzyıl boyunca eski alışkanlıklarını Hristiyanlaştırarak sürdürmüştür. Ölümün kutsallaştığı bu yeni din anlayışı, insanlarının ölüm anlayışını etkilemiştir. Bu etkiler, ölü gömme ve cenaze hazırlıklarında çok fazla görülmemesine rağmen mezarlık tercihlerinde bu anlayışının var olduğu aşikardır.
Sümer'den Bizans'a çoban ikonografisi
Antik Çağ'dan günümüze, gerek mesleki gerekse dini açıdan önemini kaybetmeden süregelmiş olan 'çobanlık' kavramı, tabletler başta olmak üzere birçok kaynakta devamlı olarak karşımıza çıkmaktadır. Çobanlık, gerek önemli bir geçim kaynağı olması, gerekse din ve devlet adamlarının dahi gelişim zamanlarında hayata hazırlanmaları için verilen bir eğitim olmasından dolayı oldukça önem arz etmektedir. Bunun yanı sıra tapınaklarda tanrıya sunmak için hayvanları büyüten, seçen ve hazırlayan kişinin 'çoban' olması da, bu mesleği kutsal kılmaktadır. Bu tezde öncelikle kronolojik bir sırayla Sümerler'den başlayarak, Akkad, Assur, Babil ve devamında Hititler, Urartu, Frig dahil olmak üzere tabletler ışığında çobanlığın günlük hayatta ne ifade ettiği ve bu halkların benimsedikleri dinlerde hangi tanrıya bu sıfatı verdikleri araştırılmıştır. Sonrasında Antik Yunan ve Roma'da çobanlık kavramı ve pagan dinlerdeki önemi aktarılmaya çalışılmıştır. Bizans Dönemi'ne gelindiğinde dönemin şartlarından dolayı bu mesleğin izleri daha farklı kaynaklarda yer aldığı için (mozaik, fresk, heykel, kabartma gibi), bu somut kaynaklar ele alınmıştır. Bizans döneminin başlangıcında Hristiyanlığın benimsenmeye başlanmasıyla birlikte, "İyi Çoban İsa" betimi ortaya çıkmış ve pagan dinlerdeki tanrılar bu betime uyarlanmıştır. Çalışmanın devamında bu sıfatın veya ünvanın hangi tanrılar için kullanıldığı, özellikle fresklerde betimlenen figürün tanımı üzerine çalışılmıştır. Son bölümde ise İncil, Kur'ân ve Tevrat gibi kutsal kitaplarda çobanlığın geçtiği kısımlar incelenmiştir. Böylece çeşitli açılardan çobanlık mesleğinin önemi araştırılmış ve aktarılmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: çobanlık, Sümerler'de çobanlık, Hititler'de çobanlık, Antik Yunan'da çobanlık, Antik Roma Dönemi'nde çobanlık, Bizans Dönemi'nde çobanlık, İyi çoban İsa, İyi çoban Orpheus
Sanat eğitimcilerinin kripto sanat (NFT) hakkındaki görüşleri
Teknolojik gelişmelerin etkisiyle pek çok alanda olduğu gibi sanat alanında da önemli yenilikler ortaya çıkmıştır. Geleneksel anlamda sanat, daha çok galeri gibi fiziksel mekânlarda sınırlı sayıda izleyiciye ulaşma olanağı sunarken, dijital teknolojilerin gelişimi sayesinde sanatın hem üretim hem de dolaşım alanları genişlemiştir. Bu dönüşüm, sanat eserlerinin dünyanın farklı coğrafyalarından geniş kitlelerce erişilebilir hâle gelmesini sağlamıştır. Son yıllarda hızla popülerlik kazanan ve sanatı fiziksel ortamlardan sanal platformlara taşıyan yaklaşımlardan biri de NFT (Non-Fungible Token) temelli sanat anlayışıdır. NFT'ler, "benzersiz ve değiştirilemez dijital varlıklar" olarak tanımlanmakta ve dijital sanatın önemli bir bileşeni haline gelmektedir. Bilgisayar teknolojisinin günlük yaşamda daha yoğun biçimde kullanılması, sanatın geleneksel sınırlarını aşarak dijital ortamlarda daha geniş ve dinamik bir yapıya kavuşmasını sağlamıştır. Bu bağlamda NFT'ler, sadece sanat alanında değil, aynı zamanda oyun ve diğer dijital sektörlerde de önemli bir yer edinmiş; sanatçılara üretim, dağıtım ve ticarileştirme açısından yeni olanaklar sunmuştur. Yapılan araştırmalar, NFT'lerin temelini oluşturan blokzincir teknolojisi, Ethereum, metaverse (sanal evren) gibi kavramların tanımlanmaya çalışıldığını ve bu kavramlar etrafında dijital sanatın yeni bir yapı kazandığını göstermektedir. Dijital sanat, kripto sanat ile birleşerek NFT'ler aracılığıyla yeni bir sanat piyasası formuna dönüşmüştür. Bu dönüşüm sürecinde sanat eğitimi kritik bir rol üstlenmektedir. Yeni dijital sanat yapılarının genç nesillere aktarılması, sanatın dijital kültürle ilişkisi bağlamında değerlendirilmesi ve yaratıcı süreçlerin yeniden tanımlanması açısından sanat eğitimi önemli bir araçtır. Bu doğrultuda, bu çalışma kapsamında sanat eğitimi alanında görev yapan eğitimcilerin kripto sanat (NFT) hakkındaki görüşleri incelenerek, bu yeni dijital sanat anlayışının eğitsel boyutları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Kripto Sanat, NFT, Dijital Sanat, Sanat Eğitimi