Theses supervised by Prof. Dr. Feryal Çam Çelikel
18 theses · Feyziye Schools Foundation Işık University
Çocukluk çağı travmaları ile evlilik doyumu ilişkisinde duygu düzenleme güçlüğünün ve stresle çift olarak baş etmenin aracı rolü
Amaç: Bu çalışmanın amacı evli bireylerin çocukluk çağı travma düzeyleri ile evlilik doyumları arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün ve stresle çift olarak baş etme düzeyinin aracı ilişkisini ele almaktır. Bunun yanı sıra söz konusu kavramlar arasındaki ilişkileri incelemek ve farklı sosyodemografik değişkenler açısından ele almak amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmanın örneklemi yaşları 18-65 yaş aralığında değişen 37.49±10.50 ortalamaya sahip 296'sı kadın 98'i erkek olmak üzere toplam 394 evli bireyden oluşmaktadır. Çalışmada Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Evlilik Yaşamı Ölçeği, Duygu Düzenlemede Zorluklar Ölçeği, Stresle Çift Olarak Baş Etme Envanteri kullanılmıştır. Veri analizinde, bağımsız gruplar t-testi, tek yönlü Anova analizi, Pearson korelasyon analizi, basit doğrusal regresyon analizi ve PROCESS aracı etki analizi uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmanın sonuçlarına göre çocukluk çağı travma düzeyleri duygu düzenleme güçlüğünü pozitif yönde; stresle çift olarak baş etme düzeyini negatif yönde yordamaktır. Çocukluk çağı travma düzeyleri ve duygu düzenleme güçlüğü evlilik doyumunu negatif yönde; stresle çift olarak baş etme düzeyi evlilik doyumunu pozitif yönde yordamaktadır. Çocukluk çağı travma düzeyleri ile evlilik doyumu arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün ve stresle çift olarak baş etmenin kısmi aracı rolü bulunmaktadır. Sonuç: Evli bireylerde çocukluk çağı travma düzeyleri, duygu düzenleme güçlüğü ve stresle çift olarak baş etme düzeyi, evlilik doyumunun yordayıcıları olarak bulunmuştur. Ele alınan aracı modellerde çocukluk çağı travma düzeyi ile evlilik doyumu ilişkisinin açıklanmasında duygu düzenleme güçlüğünün ve stresle çift olarak baş etmenin aracılık ettiği ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Çocukluk Çağı Travmaları, Evlilik Doyumu, Duygu Düzenleme Güçlüğü, Stresle Çift Olarak Baş Etme
Beliren yetişkinlik döneminde bozulmuş yeme davranışı, kişilerarası duygu düzenleme stratejileri, kişilerarası problemler ve aleksitimi arasındaki ilişki: Aracı ve düzenleyici roller
Araştırmada yaş ortalaması 23.18 (SS = 3.13) olan beliren yetişkinlik dönemindeki (18-29 yaş arası) bireylerin bozulmuş yeme davranışlarının özelliklerini, koruyucu ve risk faktörlerini kişilerarası bağlamda incelemek amaçlanmıştır. Bozulmuş yeme davranışları olarak klinik bir tanı olmaksızın gözlemlenen problemli yeme alışkanlıkları ifade edilmiştir. Aleksitimi, kişinin duygularını tanımlamakta ve ifade etmekte zorlanarak duygularını bedensel belirtiler aracılığıyla ifade etmesi sebebiyle bozulmuş yeme davranışlarıyla sıklıkla ilişkilendirilmiştir. Kişilerarası duygu düzenleme stratejileri, bireylerin kendilerini güvende hissetmek veya olumsuz duyguların şiddetini azaltabilmek için diğer insanları kullanma eğilimi olarak tanımlanmıştır. Kişilerarası problemler ise kişilerarası ilişkilerdeki güçlük ve stres alanlarını tanımlayan sekiz problem alanından oluşan döngüsel bir model olarak ele alınmıştır. Araştırma kapsamında ilk olarak aleksitimi ile bozulmuş yeme davranışları arasındaki ilişkide kişilerarası problem alanlarının aracı rolününün sınanması, ikinci olarak kişilerarası problemler ile bozulmuş yeme davranışları arasındaki yordayıcı ilişkide Türkiye'de yeni bir çalışma konusu olan kişilerarası duygu düzenleme stratejilerinin düzenleyici rolünü anlamak amaçlanmıştır. Araştırma 18-29 yaş arası 454 (369 kadın ve 85 erkek) katılımcı ile yürütülmüştür. Yeme Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği, Kişilerarası Problemler Envanteri, Kişilerarası Duygu Düzenleme Stratejileri Ölçeği ve Toronto Aleksitimi Ölçeği kullanılmıştır. Aracı etki analiz sonuçları, aleksitimi ile bozulmuş yeme davranışı arasındaki ilişkide baskın-kontrolcü, intrusif-muhtaç, aşırı uyumlu ve aşırı fedakar problem alanlarının anlamlı bir aracı rolünün olduğunu göstermiştir. Düzenleyici etki analiz sonuçlarına göre kişilerarası duygu düzenleme stratejisi olan bakış açısı edinme ve yatıştırılma stratejilerinin kişilerarası problemler ile bozulmuş yeme davranışı arasındaki ilişkiyi anlamlı derecede zayıflattığı görülmüştür. Elde edilen sonuçlara göre bozulmuş yeme davranışlarının tedavisinde hem kişilerarası duygu düzenleme stratejilerinin düzeyinin ve şiddetinin farkındalığına yönelik hem de kişilerarası problem alanlarını belirlemeye odaklanan müdahaleler geliştirilmesi, bu bireylerin duygularını ifade edebilmek için ihtiyaç duydukları sosyal desteğin ve risk faktörlerinin önemine vurgu yapacak kamusal çalışmalar düzenlenmesi ve bozulmuş yeme davranışı açısından risk grubu olarak görülen beliren yetişkinlik dönemindeki bireylere yönelik farkındalık çalışmalarının düzenlenmesi önerilmiştir.
Kadınlarda çocukluk çağı travmaları ve partner şiddetine yönelik tutum arasındaki ilişkide başa çıkma stillerinin aracı rolü
Amaç: Bu çalışmanın amacı erişkin kadınlarda çocukluk çağı travma düzeyleri ile partner şiddetine yönelik tutum arasındaki ilişkiyi incelemek ve bu ilişkide başa çıkma stillerinin aracı etkisini ele almaktır. Bunun yanı sıra söz konusu kavramları farklı sosyodemografik değişkenler açısından ele almak amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmanın örneklemi, yaş ortalaması 35,01±8,96 olan, yaşları 18 ile 64 arasında değişen 338 kadın katılımcıdan oluşmaktadır. Araştırmada Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ-33), Yakın İlişkilerde Şiddete Yönelik Tutum Ölçeği–Gözden Geçirilmiş Formu (YİŞTÖ-GG), Stresli Durumlarla Başa Çıkma Envanteri Kısa Formu (SDBÇE-21) kullanılmıştır. Veri analizinde, frekans analizi, hiyerarşik regresyon analizi, bağımsız gruplar t-testi, Pearson korelasyon analizi, regresyon analizi ve PROCESS aracı etki analizi uygulanmıştır. Bulgular: Çocukluk çağı travma düzeyleri, yakın ilişkilerde şiddete yönelik tutumu pozitif yönde yordamakta; stresle başa çıkma davranışlarından çözüme yönelik başa çıkma düzeyini ise negatif yönde etkilemektedir. Çocukluk çağı travma düzeyleri ile yakın ilişkilerde şiddete yönelik tutum arasındaki ilişkide, stresle başa çıkma davranışları kısmi bir aracı rol üstlenmiştir. Çocukluk çağı travma düzeyi arttıkça duygusal başa çıkma düzeyinde artış gözlenirken, bu durum yakın ilişkilerde şiddete yönelik olumlu tutum geliştirme riskini artırmaktadır. Buna karşılık, çözüme yönelik ve kaçınmacı başa çıkmanın aracılık etkisi gözlemlenmemiştir. Kaçınmacı başa çıkmanın, çocukluk çağı travmaları ve yakın ilişkilerde şiddete yönelik tutum arasındaki ilişkilerde dolaylı bir etkisi olduğuna dair herhangi bir bulgu elde edilmemiştir. Sonuç: Kadınlarda çocukluk çağı travmatik deneyimlerinin kişinin yetişkinlik hayatında da önemli bir etkisi olduğunu, romantik ilişkilerinde partner şiddetine yönelik tutumunu etkilediğini; başa çıkma stillerinin (özellikle duygusal başa), yakın ilişkilerde şiddete yönelik tutum üzerinde anlamlı bir etkisi olduğunu ve çocukluk çağı travmalarının etkilerini anlamada duygusal başa çıkma stratejilerinin kritik rolünü ortaya koymaktadır.
Şizofreni tanılı hastalara birincil bakım veren bireylerin duygu dışavurumu açısından değerlendirilmesi
Problemin Tanımı: Şizofreni hasta bireyi etkilediği gibi hastaya bakım veren ve birlikte yaşamakta olduğu bireyleri de etkileyen bir hastalıktır. Bu araştırmanın amacı, şizofreni tanılı hastalara birincil bakım veren bireylerin duygu dışavurumlarının incelenmesi ve hastaların hangi klinik özellikleri ile ilişkili olduğunun araştırılmasıdır. Yöntem: Çalışmada, şizofreni tanısı almış olan hastaların ve bu hastalara birincil bakım vermekte olan kişilerin özellikleri araştırılarak bakım verenlerin duygu dışavurumları açısından incelenmiştir. Araştırmanın örneklemi, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde yatarak ve ayaktan tedavi görmekte olan 53 şizofreni tanılı hasta ve bu hastalara birincil olarak bakım veren 53 katılımcıdan oluşmaktadır. Veriler, Hastaya Ait Özellikler Bilgi Formu, Bakım Verene Ait Özellikler Bilgi Formu, Duygu Dışavurumu Ölçeği (DDÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) kullanılarak elde edilmiştir. Bulgular: Hasta grubunun 28'i kadın ve 25'i erkektir ve yaş ortalaması 40,98±12,82'dir. Bakım veren grubunun ise 35'i kadın 18'i erkek olup yaş ortalaması 49,34±15,15'tir ve 23'ü hastanın ebeveynidir. Ebeveyn bakım verenlerde DDÖ'nün düşmancıl/eleştirel oluş (EDO) puanlarının diğer bakım verenlere oranla anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Bakım verenler arasında, kadın, çalışma hayatı olmayan ve hastanın ebeveyni olan bireylerde BDÖ ve BAÖ puanlarının erkek ve çalışma hayatı olan bakım verenlere oranla anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Şizofreni başlangıç yaşı daha küçük olan hastaların bakım verenlerinin, başlangıç yaşı daha yüksek olanlara oranla DDÖ toplam puanlarının anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Hastaneye yatışı olan şizofreni hastalarına bakım verenlerin DDÖ puanlarının, hastaneye yatışı olmayan hastaların bakım verenlerine oranla anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Bakım veren grupta DDÖ toplam ve alt ölçek puanları ile BDÖ ve BAÖ arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Şizofreni hastalarının yaşları ile bakım veren bireylerin BDÖ ve BAÖ puanları arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Şizofreni hastalarının hastalık başlangıç yaşı ile bakım veren bireylerin DDÖ toplam, BDÖ ve BAÖ puanları arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Hastaneye yatış sayıları ile hastalara bakım verenlerin DDÖ toplam puanları arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Sonuç: Özetle çalışmamızda, şizofreni tanılı hastalara bakım veren bireylerin duygu dışavurumlarının, hastaların hastalık başlangıç yaşı, hastaneye yatış sıklığı ve bakım verenin hastanın kendi ebeveyni olması ilişkili bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, bakım veren, duygu dışavurumu, depresyon, anksiyete.
Erken dönem uyumsuz şemalar ve algılanan ebeveyn tutumlarının alkol kullanım özellikleri ile ilişkisi: Kontrollü bir çalışma
Amaç: Bu çalışmanın amacı alkol kullanım bozukluğu tanılı erkekler ile sağlıklı kontroller arasında erken dönem uyumsuz şemalar, kaçınma davranışları ve algılanan ebeveyn tutumları açısından fark olup olmadığını incelemek ve ayrıca alkol kullanım bozukluğu olan grupta aynı değişkenlerin alkol kullanım özellikleriyle ilişkisinin incelenmesidir. Yöntem: Araştırmamız, çalışma grubunda alkol kullanım bozukluğu tanısı bulunan 92 erkek hasta ve kontrol grubunda yer alan ve alkol kullanım bozukluğu olmayan 102 erkek katılımcı ile yürütülmüştür. Çalışma ve kontrol grupları arasında yaş (sırasıyla, 44.04±9.97 ve 41.96±11.64) ve aldıkları toplam eğitim yılı ortalaması (sırasıyla, 12.74±4.26 ve 12.62±4.05) bakımından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark belirlenmemiştir. Çalışmanın verileri Sosyodemografik ve Diğer Bilgi Formu, Young Şema Ölçeği Kısa Form-3, Algılanan Ebeveyn Tutumları Ölçeği, Young Rygh Kaçınma Ölçeği ve Bağımlılık Profil İndeksi kullanılarak toplanmıştır. Bulgular: Çalışma ve kontrol grubu erken dönem uyumsuz şema puanları açısından karşılaştırıldığında, duyguları bastırma, kendini feda, tehditler karşısında dayanıksızlık ve yüksek standartlar hariç diğer tüm alt boyutların alkol kullanım bozukluğu olan grupta anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Algılanan ebeveyn tutumları açısından karşılaştırıldığında anne reddedicilik, baba reddedicilik ve anne aşırı koruyuculuk puanlarının çalışma grubunda anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu görülmüştür. Kaçınma davranışları bakımından karşılaştırıldığında ise kaçınma toplam puanın çalışma grubunda daha yüksek olduğu bulunmuştur. Alkol kullanım bozukluğu tanılı çalışma grubunda yüksek standartlar şeması hariç diğer tüm şema puanları, bağımlılık şiddetiyle pozitif yönde anlamlı olarak ilişkili bulunmuştur. Anne duygusal sıcaklık ve baba duygusal sıcaklık puanları bağımlılık şiddeti ile negatif yönde, anne aşırı koruyuculuk, anne reddedicilik, baba reddedicilik puanları pozitif yönde ilişkili bulunmuştur. Kaçınma davranışlarından ise sadece psikosomatik semptomlar bağımlılık şiddeti ile pozitif yönde ilişkili bulunmuştur. Hiyerarşik regresyon analizinde baba reddedicilik alt boyutunun bağımlılık şiddetini yordadığı görülmüştür. Aynı zamanda anne reddedicilik, baba reddedicilik, anne aşırı koruyuculuk ve baba aşırı koruyuculuk boyutları ile bağımlılık şiddeti arasındaki ilişkide erken dönem uyumsuz şemaların tam aracı rolü olduğu bulunmuştur. Sonuç: Alkol kullanım bozukluğu olan erkek hastalarda algılanan ebeveyn tutumlarından baba reddedicilik bağımlılık şiddetini yordamaktadır. Anne reddedicilik, anne aşırı koruyuculuk, baba reddedicilik ve baba aşırı koruyuculuk tutumları ile bağımlılık şiddeti arasındaki ilişkide erken dönem uyumsuz şemaların tam aracılık etkisi olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Alkol Kullanım Bozukluğu, Erken Dönem Uyumsuz Şemalar, Algılanan-Ebeveyn-Tutumları, Kaçınma-Davranışları
Beliren yetişkinlikte depresyon, intihar olasılığı ve çocukluk çağı travmaları arasındaki ilişki: Psikolojik acı ve koruyucu faktörlerin rolü
Amaç: Çalışmanın ilk aşamasında beliren yetişkinlik dönemindeki bireylerden intihar olasılığı ve diğer değişkenlerine yönelik nicel verinin toplanması ve depresyon, çocukluk çağı travmaları, çok boyutlu algılanan sosyal destek ve psikolojik acının intihar olasılığı üzerindeki yordayıcı rolünün belirlenmesi amaçlanmıştır. Diğer amaç ise depresyonun intihar olasılığı üzerindeki yordayıcı etkisine psikolojik acının aracı etkisinin olup olmadığının incelenmesidir. Ayrıca, intihara karşı koruyucu olan/risk oluşturan klinik ve sosyodemografik faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın ikinci aşamasında ise beliren yetişkinlik dönemindeki depresyon tanısı almış ve ayaktan tedavisi devam eden bireylerin intihar riskine ilişkin özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmaya 18-25 yaş aralığında 1189 katılımcı (773 kadın ve 416 erkek) dahil edilmiştir. Birinci aşamada İntihar Olasılığı Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri, Çocukluk Çağı Travmaları Anketi, Psikolojik Acı Ölçeği ve Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği kullanılmıştır. Araştırmanın ikinci aşamasında ise nitel yöntem kullanılarak 18-25 yaş aralığında depresyon tanısı almış 10 katılımcı (6 kadın ve 4 erkek) ile yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Depresyon puanları intihar olasılığı puanlarındaki varyansın yaklaşık %54'ünü açıklarken, bu oran çocukluk çağı travmaları puanları için yaklaşık %6, psikolojik acı puanları için %3.4 ve çok boyutlu algılanan sosyal destek için %1.8 olmuştur. Depresyonun intihar olasılığı üzerindeki yordayıcı etkisinde psikolojik acının kısmi aracı etkiye sahip olduğu görülmektedir. İntihara dair belirlenen koruyucu faktörler içerisinde ortalama üzeri eğitim, algılanan sosyal desteğin yüksek olması, romantik bir ilişkiye ve orta veya yüksek sosyoekonomik duruma sahip olmak tespit edilmiştir. İntihar olasılığına dair belirlenen risk faktörleri ise yüksek depresyon, çocukluk çağı travmaları ve psikolojik acı puanlarına sahip olmak, parçalanmış bir ailede büyümek, bireyde kronik ağrı, fizikse bir hastalık tanısı, bireyde veya ailesinde psikiyatrik bir hastalık tanısı, daha önce intihar düşüncesine ve girişime sahip olmak ve sosyal çevrelerinde intihar girişiminde bulunan birinin olması şeklindedir. Araştırmanın ikinci aşamasında katılımcıların intihar düşüncelerini belirginleştiren temalar: bireyde veya ailesinde psikiyatrik tanı olması, yalnızlık, kişilerarası ilişki sorunları, yaşamsal zorluk ve sorunlar şeklindedir. İntihar düşüncelerine karşı koruyucu olduğu belirlenen durumlar ise geride kalan insanların duyguları, sosyal desteğe sahip olma ve rahatlatıcı etkinliklere başvurmadır. Sonuç: İntihar olasılığı kişilerarası ilişkiler, çocukluk/yetişkinlik çağı travmaları ve birçok sosyodemografik-klinik faktörlerden etkilenmektedir. Depresyon, çocukluk çağı travmaları, psikolojik acı ve çok boyutlu algılanan sosyal destek puanlarının intihar olasılığı üzerinde yordayıcı rolü bulunmaktadır. Bununla birlikte, depresyonun intihar olasılığını üzerindeki yordayıcı rolünde psikolojik acının kısmi aracı etkisi tespit edilmiştir.
Bellek yanlılığı ve depresif belirtiler arasındaki ilişkide duygu düzenlemenin aracı rolü
Amaç: Bu araştırmanın amacı kişilerin belleğinde yanlı olarak işlemlenen negatif verilerin depresif belirtiler üzerindeki yordayıcı etkisinde duygu düzenleme stratejilerinin aracı etkisini Yönlendirilmiş Unutma (YU) paradigmasını kullanarak incelemektir. Yöntem: Bu araştırmanın örneklemi 100'ü (%61.7) kadın, 62'si (%38.3) erkek olmak üzere toplam 162 katılımcıdan oluşmaktadır. Katılımcıların yaş aralığı 18-56 arasında değişmekte olup yaş ortalaması 23.69±5.23 yıldır. Katılımcıların toplam eğitim süre ortalaması 16.10±2.34 yıldır. Madde-metodu Yönlendirilmiş Unutma, katılımcıların kasıtlı unutmalarını pozitif, negatif, nötr kelimeler kullanarak ölçmek için kullanılmıştır. Deney pavlovia.org aracılığıyla çevrimiçi olarak gerçekleştirilmiştir. Tüm katılımcılara Sosyodemografik ve Diğer Bilgi Formu, Beck Depresyon Envanteri, Duygu Düzenleme Anketi ve Ruminatif Düşünce Biçimi Ölçeği formlar.gle aracılığıyla iletilmiştir. Bulgular: Hatırla yönergesi alan kelimeler, unut yönergesi alan kelimelere göre daha fazla hatırlanmıştır. Duygusal değerli kelimeler nötr kelimelere göre daha fazla hatırlanmıştır. Unut yönergesinde negatif kelimeler pozitif ve nötr kelimelere göre daha fazla hatırlanmıştır. Unutulması gereken negatif kelimeler ile depresif belirtiler arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Çalışmamızın sonuçları, duygu düzenlemede bilişsel yeniden değerlendirme stratejisinin kullanımı arttıkça depresif belirtilerinin düzeyi azaldığını saptanmıştır. Bununla beraber, duygu düzenlemede gözlemlenen ruminatif düşüncelerdeki artış, depresif belirti düzeyindeki artışı öngörmektedir. Depresif belirtilerin varyansındaki değişimi en güçlü olarak açıklayan faktörlerin ruminasyon ve bilişsel yeniden değerlendirme olduğu gözlenmiştir. YU puanları ile depresif belirtiler arasında duygu düzenlemenin aracılık etkisi elde edilememiştir. Sonuç: Çalışmamız depresyon bozuklukları geçirmemiş depresif eğilimler gösteren bireylerde bellek yanlılığını ölçerek, depresyonun risk faktörlerini incelemiş ve çalışmamızda duygu düzenlemenin depresif eğilimler üzerinde etkisinin, bellek yanlılıklarından daha güçlü ve tutarlı olduğunu saptamıştır.
Evlilik doyumunun sosyotropi-otonomi kişilik özellikleri ve problem çözme becerisi ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı evli bireylerin evlilik doyumlarının sosyotropi-otonomi kişilik özellikleri ve problem çözme becerisi arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bu yolla, evlilik doyumunu etkileyen kişilik özellikleri ve evlilikte problem çözme becerileri incelenerek, toplumun en küçük yapıtaşı olan aile kurumundaki problemlere etkili müdahaleler geliştirebilmek hedeflenmiştir. Yöntem: Bu araştırma www.docs.google.com bağlantısı yolu ile 18 yaş ve üzeri, okur-yazar, evli ve 269'u kadın 131'i erkek olmak üzere toplam 400 birey ile yapılmıştır. Araştırmada sırasıyla 'Bilgilendirilmiş Gönüllü Olur Formu' ile başlanmış, daha sonra sırası ile 'Sosyodemografik Özellikler ve Veri Formu', 'Evlilikte Uyum Ölçeği', 'Sosyotropi-Otonomi Ölçeği', 'Evlilikte Problem Çözme Ölçeği' ve 'Beck Depresyon Ölçeği' uygulanmıştır. Araştırmada ilk olarak normallik varsayımı sınanmıştır. Verilerin normallik sınamasında Kolmogorov-Smirnov testi ve eğiklik-basıklık değerleri incelenmiştir. Analizler sonucunda toplam puanların dağılımının normal olmadığı görülmüş ve parametrik olmayan testler tercih edilmiştir. Araştırmada ikili gruplar arasındaki farkı incelemede, Mann Whitney U, araştırma değişkenlerinin arasındaki ilişkiyi incelemek için ise Spearman's rho korelasyon analizi uygulanmıştır. Verilerin analiz edilmesinde SPSS.22 (Statistical Package for Social Science) paket programı kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan katılımcıların 269'u (%67,3) kadın, 131'i (%32,8) erkektir. 106'sı (%26,5) lise mezunu ve alt düzeyinde, 294'ü (%73,5) üniversite mezunu ve üzerindedir. 116'sının gelir durumu (%29) iyi ve 284'ünün (%71) orta ve altı gelir düzeye sahiptir. Araştırmaya katılan bireylerin evlilikte problem çözme becerisi ile evlilikte uyum, otonomi toplam ve kişisel başarı alt boyutu arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur. Bu sonuca göre evlilikte problem çözme becerisi arttıkça evlilikte uyum puanı da artmaktadır. Evlilikte uyum ile sosyotropi-otonomi kişilik özellikleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Sonuç: Araştırmanın bulgularına göre; kişinin evlilikte problem çözme becerisi arttıkça evlilikte uyum puanının da arttığı görülmüş olup, bireylerin evlilik hayatında problem çözme becerilerinin önemi belirlenmiştir.
Sağlık çalışanlarında ikincil travmatik stres: Covid-19 pandemi sürecine özgü bir çalışma
Amaç: Bu çalışmanın amacı sağlık çalışanlarının ikincil travmatik stresleri, psikolojik dayanıklılıkları ve uyum bozucu şemaların ilişkisini Covid-19 süreci içerisinde incelemektir. Yöntem: Çalışmaya 190'ı (%72.8) kadın 71'i (%27.2) erkek olmak üzere toplamda 261 kişi dahil edilmiştir. Katılımcılara çevrimiçi yollar ile ulaşılmıştır. Örneklemin yaş ortalaması 41.6±9.70'tir. Tüm katılımcılara sırasıyla Sosyodemografik ve Diğer Bilgi Formu, İkincil Travmatik Stres Ölçeği (İTSÖ), Yetişkinler için Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği (YPDÖ) ve Young Şema Ölçeği Kısa Form-3 (YSÖ) uygulanmıştır. Veri analizinde bağımsız gruplar t testi, tek yönlü ANOVA, Pearson korelasyon analizi, basit doğrusal regresyon ve çoklu doğrusal regresyon kullanılmıştır. Bulgular: Örneklemin çoğunluğunu kadın (%72.8), evli (%65.9), çocuğu olan (%68.2) ve doktor (%41.4) bireyler oluşturmaktadır. Katılımcıların çoğunun kendisi (%60.2) veya yakını (%87.4) Covid-19 enfeksiyonu geçirmiştir. Ayrıca büyük çoğunluğu yalnız yaşamamaktadır (%91.2). Sonuçlarımız, uyum bozucu şemaların psikolojik dayanıklılığı yordadığını, uyum bozucu şemalar ile psikolojik dayanıklılığın ise ikincil travmatik stresi yordadığını göstermektedir. Kadın, hemşire, yalnız yaşamayan, Covid-19 ile doğrudan temas eden ve yakını Covid-19 geçiren katılımcıların ikincil travmatik stres düzeylerinin anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Bu bulgular sonucunda uyum bozucu şemalara sahip olan bireylerin psikolojik dayanıklılıklarının daha düşük düzeyde olduğu; Covid-19 pandemi sürecinde uyum bozucu şemalara sahip olan ve psikolojik dayanıklılıkları düşük olan sağlık çalışanlarının daha fazla ikincil travmatik stres geliştirme eğiliminde olduğu anlaşılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Covid-19, Pandemi, İkincil Travmatik Stres, Uyum Bozucu Şemalar, Psikolojik Dayanıklılık, Sağlık Çalışanları
Astım tanılı hastalarda çocukluk çağı travmaları ile somatizasyon arasındaki ilişkide zihinselleştirmenin aracı rolü: Kontrollü bir çalışma
Amaç: Bu çalışmanın amacı, astım tanılı hastaların ve astım tanısı olmayan kontrol grubu katılımcılarının çocukluk çağı travmaları, zihinselleştirme ve somatizasyon düzeyleri açısından karşılaştırılması ve astım tanılı hastalarda çocukluk çağı travmaları ile somatizasyon arasındaki ilişkide zihinselleştirmenin olası aracı rolünün incelenmesidir. Yöntem: Çalışma örneklemi, astım grubunda yaşları 18-76 arasında değişen (41.94±14.19) 149 hasta ve kontrol grubunda yaşları 18-72 arasında değişen (41.67±13.95) 167 katılımcıdan oluşmaktadır. Astım grubunun çoğunluğunu kadın (%74.5), evli (%61.1), lise/üniversite mezunu (%51.7), çalışmayan (%61.7), orta gelir düzeyinde (%52.3) katılımcılar oluştururken kontrol grubunun çoğunluğunu kadın (%73.1), evli olan (%65.3), lise/üniversite mezunu (%58.7), çalışmayan (%50.9), orta gelir düzeyinde (%56.9) katılımcılar oluşturmaktadır. Çalışmada tüm katılımcılara Sosyodemografik Özellikler ve Diğer Bilgiler Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ), Zihinselleştirme Ölçeği (ZÖ) ve Somatizasyon Ölçeği (SÖ) uygulanmıştır. Çalışma verileri ki-kare analizi, bağımsız örneklemler t-testi, Mann Whitney U testi, tek yönlü varyans analizi, Pearson korelasyon analizi, hiyerarşik regresyon analizi ve PROCESS aracı etki analizi ile test edilmiştir. Bulgular: Araştırma bulguları, astım grubunun ÇÇTÖ ve SÖ toplam puanlarının kontrol grubuna oranla anlamlı düzeyde daha yüksek; ZÖ puanlarının ise anlamlı düzeyde daha düşük olduğunu ortaya koymaktadır. Astım tanılı hastalarda somatizasyonu, çocukluk çağı travmalarının pozitif ve zihinselleştirmenin negatif yönde anlamlı düzeyde yordadığı saptanmıştır. Ek olarak, astım tanılı hastalarda çocukluk çağı travmaları ile somatizasyon arasındaki ilişkide zihinselleştirmenin kısmı aracı rolü olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Astım tanılı hastalarda çocukluk çağı travmaları ve somatizasyon düzeylerinin daha yüksek, zihinselleştirme düzeylerinin ise daha düşük olduğu gözlenmektedir. Bunu yanı sıra, çocukluk çağı travmaları ve zihinselleştirmenin somatizasyon belirtileri üzerinde yordayıcı etkisi olduğu belirlenmiştir. Aracı etki analizine göre astım tanılı hastalarda, çocukluk çağı travmaları ile somatizasyon arasında zihinselleştirmenin kısmı aracı rolü olup çocukluk çağı travmalarındaki artış, zihinselleştirme becerilerindeki düşüş ile ve bu düşüş de somatizasyon belirtilerindeki artış ile ilişkilidir. Anahtar Kelimeler: Somatizasyon, Astım, Çocukluk Çağı Travmaları, Zihinselleştirme, Aracı Rol.
Çocukluk çağı travmaları ile narsisizm ilişkisinde bireysel özellikler: Aleksitimi ve beden algısının rolü
Bu çalışmada çocukluk çağı travmalarının kırılgan ve büyüklenmeci narsisizmle ilişkisi ele alınmıştır. Bu ilişkide bireysel özellikler, aleksitimi ve beden algısının rolü araştırılmıştır. Bu amaç doğrultusunda yaşları 18 ile 66 arasında değişen 814 katılımcıya yer verilmiştir. Araştırmada nicel yöntemler kullanılmıştır. Araştırmada çocukluk çağı travmaları ile patolojik narsisizm arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu ve bu ilişkide aleksitimi ve beden memnuniyetinin kısmi aracı etkisi olduğu görülmüştür. Araştırmada beden algısının davranışsal (beden modifikasyonları), bilişsel (nesnelendirilmiş beden bilinci) ve duygusal (beden memnuniyeti) boyutlarının düzenleyici rolü olduğu görülmüştür. Beden algısının davranışsal boyutunun (beden modifikasyonları) çocukluk çağı travmaları ile patalojik narsisizmin alt boyutu olan kendini feda özelliği arasında düzenleyici rolü vardır. Beden algısının bilişsel boyutunun (beden utancı ve beden gözetimi) beden memnuniyeti ile patolojik narsisizmin farklı alt boyutları arasında düzenleyici vardır. Beden utancının, beden memnuniyeti ile patolojik narsisizmin dört alt boyutu (kırılgan narsisizm, kırılgan kendilik, fark edilmeye yönelik beklentiler ve kendini feda) arasında düzenleyici rolü vardır. Beden gözetiminin beden memnuniyeti ile fark edilmeye yönelik beklentiler arasında düzenleyici rolü vardır. Beden algısının duygusal boyutunun (beden memnuniyeti) aleksitimi ile kendini feda arasında düzenleyici rolü vardır. Sonuç olarak çocukluk çağı travmaları ile narsisizmin alt boyutları, beden memnuniyeti ile narsisizm alt boyutları ve aleksitimi ile narsisizm alt boyutları arasındaki ilişkilerde beden algısının davranışsal, bilişsel ve duygusal boyutlarının düzenleyici rolü olduğu ortaya konmuştur. Araştırmadan elde edilen sonuçlar bireylerin beden algısının karmaşık ve önemli rolüne işaret etmektedir. Beden algısının bir ipucu olarak ele alınarak değerlendirilmesinin, eş tanı olasılığının ortaya çıkarılması ve bütüncül bir tedavi planlaması yapılabilmesi için destekleyici nitelikte olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Çocukluk Çağı Travmaları, Narsisizm, Aleksitimi, Beden Algısı, Bireysel Özellikler
Tedavi gören multipl skleroz tanılı hastalarda bilişsel işlevlerin değerlendirilmesi
Amaç: Multipl Skleroz (MS) merkezi sinir sisteminin inflamatuar bir hastalığıdır. Bilişsel yıkım ve depresyon MS'de en sık görülen psikiyatrik tablolardır. Bilişsel yıkım MS'li hastaların %40-65'ini etkiler ve sıklıkla bellek, dikkat ve bilgi işleme süreçlerinde gözlenir. Dalfampiridin MS tanılı hastalardanda yürüme bozukluklarının semptomatik tedavisinde kullanılmak üzere onay almış farmakolojik bir ajandır. Bu farmakolojik ajanın aynı işleyiş ile bilişsel yıkım tedavisinde kullanılması mümkündür. Bu çalışmanın amacı, dalfampiridin tedavisinin bilişsel fonksiyonlar üzerine etkisini incelemektir. Yöntem: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji Polikliniği'nde takip edilen ve çalışma kriterlerine uyan MS tanılı ve dalfampiridin başlanması planlanan 12 hasta çalışmaya dahil edildi. Tedavi öncesinde (ön test) ve 10. haftanın sonunda (son test) olmak üzere toplam iki kez belirli nöropsikolojik testler uygulanmıştır. Bilişsel işlevlerin değerlendirmesi için Multipl Skleroz Fonksiyonel Kompozit (MSFC), Çizgi Yönünü Belirleme Testi (ÇYBT), Sözel Akıcılık Testi (WLG), Öktem-Sözel Bellek Süreçleri Testi, Stroop Test (ST) ve Sembol Sayı Modaliteleri Testi (SDMT) kullanıldı. Depresyon CES-Depresyon Ölçeği (CES-D) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ) ile ölçüldü. Hastaların tedavi öncesi puanları tedavi sonrası puanları ile karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan 12 hastadan 7'si kadın, 5'i erkekti ve yaş ortalaması 42,75±10,58 idi. Dalfampiridin tedavisi alan hastaların 10 hafta sonra SDMT (p=0,005), PASAT 3" (p=0,009), PASAT 2'' (p=0,033), ÇYBT (p=0,01), WLG (p=0,003), 9 HPT Dominant El Sağ (p=0,005), T25FW (p=0,007) ve Stoop alt testlerinden Renk Söyleme (p=0,002) ve Enterferans (p=0,005) testlerinde anlamlı gelişme gözlenmiştir. Dalfampiridin tedavisinin MS tanılı hastaların yaşadıkları bilişsel bozuklukta olumlu etkilere sahip olabileceği düşünülmüştür. Bu tedavinin MS tanılı hastalar üzerindeki etkisini araştırmak için daha uzun takipli ve daha büyük hasta örneklemlerinde yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Multipl skleroz, bilişsel işlevler, dalfampiridin, depresyon, nöropsikolojik değerlendirme.
Kadın cinsel işlev bozukluğunda cinsel mitlere inanma düzeyi, cinsel bilgi ve benlik saygısı
Problemin tanımı: Bu araştırmada, kadınlarda cinsel mitlere inanma ve cinsel bilgi düzeyleri ile benlik saygısının cinsel işlev bozukluğu (CİB) ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmaya internet üzerinden toplam 492 erişkin kadın katılmıştır. Veri toplama aşamasında örneklem grubuna Sosyodemografik Bilgi Formu, Kadın Cinsel İşlevler Ölçeği (KCİÖ), Cinsel Mit Değerlendirme Formu (CMDF), Cinsel Bilgi Düzeyi Formu ve Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ)/Kısa Form uygulanmıştır. Araştırmada nominal veriler frekans analiziyle, ölçüm verileri ise ortalama ve standart sapma ile tanımlanmıştır. Ölçek ortalamalarının fark analizinden önce normallik dağılımı için Kolmogorov Smirnov testi yapılmıştır. Tüm ölçek ortalamaları normallik dağılımına uymadığından, fark analizlerinde ikili grupların arasındaki farklar için Mann Whitney U, ikiden çok grup arasındaki fark için Kruskal Wallis testi kullanılmıştır. Nonparametrik değişkenler arasındaki fark analizi için Ki-Kare testi kullanılmıştır. Tüm testler SPSS 17.0 for windows paket programında gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Örneklemimizin yaş ortalaması 27,46±6,63 olup yaş aralığı 18-56'dır. Çalışmamızda cinsel işlev bozukluğu, KCİÖ'den alınan toplam puana göre belirlenmiş ve 26.55'in altında puan alanlar cinsel işlev bozukluğu olan, 26.55 ve üzeri puan alanlar ise cinsel işlev bozukluğu olmayan şeklinde sınıflandırılarak tüm örneklem iki grupta incelenmiştir. Örneklemimizin büyük çoğunluğu (%74) CİB olmayan kadınlardan oluşmaktayken yalnızca %26'sında CİB olduğu gözlenmiştir. CİB olan ve olmayan katılımcıların sosyodemografik özellikleri incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Üniversite mezunu ve aylık geliri 3000 TL ve üzeri olan katılımcıların benlik saygısı düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulunurken kendi eğitim düzeyi ve baba eğitim düzeyi düşük olan katılımcıların cinsel mitlere inanma düzeyi daha yüksek bulunmuştur. Katılımcıların yaşı ile KCİÖ puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki gözlenmemiştir. CİB olan ve CİB olmayan kadınlar karşılaştırıldığında CİB olan grupta cinsel mitlere inanma derecesi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunurken benlik saygısı ve cinsel bilgi düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük bulunmuştur. Ölçekler arası korelasyonlar incelendiğinde, KCİÖ toplam ve KCİÖ alt boyut puanları ile RSBÖ ve CMDF puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Benlik saygısı ile KCİÖ toplam puanı ve alt boyutlarından uyarılma, kayganlaşma, orgazm, doyum puanları arasında negatif yönde anlamlı ilişki saptanırken ağrı alt boyutu arasında pozitif yönde anlamlı ilişki gözlenmiştir. CMDF puanı ile KCİÖ'nün hem toplam hem de istek, uyarılma, kayganlaşma, orgazm ve doyum alt boyut puanları arasında negatif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır. Sonuç: Araştırma sonuçları genel olarak değerlendirildiğinde, kadın cinsel işlev bozuklukları ile erişkin kadınların benlik saygısı, cinsel mit inanışı ve cinsel bilgi düzeyleri arasında bir ilişkinin olduğu görülmektedir. Cinsel işlev bozukluğu olan ve olmayan gruplar cinsel bilgi düzeyleri bakımından karşılaştırıldığında, CİB olan erişkin kadınlarda cinsel bilgi düzeyinin daha düşük olduğu gözlenmiştir. Yapılan korelasyon analizi sonucunda cinsel işlev bozuklukları arttıkça benlik saygısının azaldığı ve cinsel mitlere inanma düzeyi arttıkça cinsel işlev bozukluğunun da arttığı ileri sürülebilir. Anahtar kelimeler: Kadın cinsel işlev bozuklukları, cinsel mitler, benlik saygısı, cinsiyet rolleri, cinsel tabular
Sosyal medya kullanım özelliklerinin kişilik yapılanmaları, yaşam doyumu ve depresyon açısından incelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı sosyal medya kullanım özelliklerinin kişilik yapılanmaları, narsisizm, yaşam doyumu ve depresyon ile ilişkilerinin incelenmesidir. Yöntem: Araştırmanın örneklemi, gönüllülük usülüne göre, Surveey anket sistemi üzerinden katılım sağlamış, 281'i kadın, 147'si erkek olmak üzere toplam 428 sosyal medya kullanıcısından oluşmaktadır. Veri toplama aşamasında, Sosyodemografik Özellikler ve Veri Formu, Beş Faktör Kişilik Envanteri Kısa Form (5FKE), Narsisistik Kişilik Envanteri, Yaşam Doyumu Ölçeği ve Beck Depresyon Envanteri kullanılmıştır. Verilerin analizinde, frekans dağılımları oluşturulmuş, normallik dağılımlarında Shapiro-Wilk, Mann Whitney-U, Kruskal Wallis ve Spearman's rho analizleri kullanılmıştır. Bulgular: Bulgularımıza göre sosyal medya kullanımı kadınlarda, erkeklerden ve 30 yaş ve altı katılımcıların 30 yaş üzerindekilerden daha yüksek oranda gözlenmiştir. En çok kullanılan sosyal medya aracının Facebook olduğu (%98,6), tüm katılımcıların çoğunluğunun en fazla günde 1-3 saatlerini (%45,1) sosyal medya araçları kullanarak geçirdikleri gözlenmiştir. Sosyal medyada en fazla günde 0-10 arası paylaşım (%93) yapılmaktadır. Arkadaş veya takipçi sayısı olarak 100-500 aralığı (%48,4), en çok katılımcının bulunduğu aralık olarak belirlenmiştir. Sosyal medya kullanımı ile yaş arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki gözlenmiştir. Depresyon ile sosyal medya kullanımı arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. 5FKE'nin Sorumluluk alt boyutu ile sosyal medya arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki gözlenmiştir. Narsisizm ve yaşam doyumu ile sosyal medya kullanımı arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Sonuç: Bu bulgular doğrultusunda bireylerin, depresyon düzeyleri arttıkça sosyal medya kullanımlarının arttığı gözlenmiştir. Bununla beraber, bireylerde sorumluluk, dışadönüklük ve nevrotizm/duygusal denge arttıkça sosyal medya kullanımının azalmakta olduğu belirlenmiştir. Anahtar kelimeler: sosyal medya, narsisizm, kişilik, yaşam doyumu, depresyon
Algılanan stres ve yaşam doyumu ile kompulsif satın alma ilişkisi
Amaç: Bu araştırmanın amacı erişkin bireylerde kompulsif satın alma, algılanan stres ve yaşam doyumu arasındaki ilişkiyi incelemek ve bu değişkenlerin farklı sosyo-demografik ve Covid-19 pandemi süreci özelliklerine sahip bireylerde nasıl farklılık gösterdiğini araştırmaktır. Yöntem: Çalışmanın örneklemi, yaş ortalaması 37.04±11.43 yıl olan 162 (%52.9) kadın ve 144 (%47.1) erkek olmak üzere toplam 306 erişkin katılımcıdan oluşmaktadır. Herhangi bir psikiyatrik tanı almış ve/veya psikiyatrik/psikolojik tedavi sürecinde olan bireyler araştırmadan dışlanmıştır. Katılımcılara, sırasıyla, Sosyo-Demografik Özellikler ve Diğer Bilgiler Formu, Kompulsif Satın Alma Ölçeği (KSAÖ), Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ) ve Yaşam Doyumu Ölçeği (YDÖ) uygulanmıştır. Veri analizinde Bağımsız Gruplar T Testi, Tek Yönlü ANOVA, Pearson Korelasyon ve Çoklu Doğrusal Regresyon Analizi kullanılmıştır. Bulgular: Örneklemin ASÖ puanları ile KSAÖ puanları arasında pozitif yönde, YDÖ puanları ile ise negatif yönde anlamlı ilişkiler saptanmıştır. KSAÖ puanları ile YDÖ puanları arasında anlamlı bir ilişki olmadığı ancak YDÖ puanlarının KSAÖ puanları ile ASÖ puanları ilişkisinde aracı değişken olduğu gözlenmiştir. Kadın katılımcıların KSAÖ puanları erkek katılımcılara göre anlamlı bir farkla yüksek bulunmuştur. Evli katılımcıların ASÖ puanları anlamlı derecede düşük, yaşam doyumları ise anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Eğitim süresi ile KSAÖ ve YDÖ puanları arasında pozitif yönde anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Yüksek gelir düzeyine sahip katılımcıların yaşam doyumlarının da daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Pandemi nedeniyle satın alma sıklığındaki değişim ile ölçek puanları arasında herhangi bir ilişki bulunmamıştır. Sonuç: Covid-19 pandemi sürecinde yürütülmüş bu çalışmada erişkin bir örneklemde algılanan stres düzeyleri arttıkça kompulsif satın alma oranlarının arttığı, yaşam doyumunun ise düştüğü gözlenmiştir. Ayrıca, algılanan stres ve kompulsif satın alma ilişkisinde yaşam doyumunun aracı değişken olduğu belirlenmiştir.
Ağır sanayi kuruluşunda çalışan erkeklerde iş stresi, yeme tutumu, anksiyete ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Problemin Tanımı: Bu çalışmanın başlıca amacı bir ağır sanayi kuruluşu olan demir çelik fabrikasında çalışan erkeklerde iş stresi, yeme tutumu, beden kitle indeksleri ile anksiyete ve depresyon düzeylerini ölçmek ve aralarındaki ilişkiyi incelemektir.Yöntem: Araştırma, İskenderun'da bir demir çelik fabrikasında mavi ve beyaz yaka statüde çalışan 285 erkek ile yürütülmüştür. Katılımcılara İş Stresi Ölçeği (İSÖ), Yeme Tutum Testi (YTT), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), CES Depresyon Ölçeği (CES-D) uygulanmıştır. İstatistik aşamasında, tanımlayıcı istatistikler dışında Pearson korelasyon analizi, bağımsız t testi ve varyans analizi (one-way ANOVA) uygulanmış ve p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Örneklemin yaş ortalaması 36,75±6,52'dir. Çalışanların 180'i (%63,4) mavi yakalı, 104'ü (%36,6) beyaz yakalı olarak tanımlanan gruptadır. Örneklemin iş stresi puanları 28,21±5,43 olup bireylerde fiziksel ve ruhsal stres belirtilerinin görülebildiği puan aralığındadır. İş stresi düzeyleri ile yeme tutumundaki bozulma arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Benzer şekilde iş stresi ile hem anksiyete hem de depresyon düzeyleri arasında da pozitif yönde anlamlı ilişki belirlenmiştir. Örneklemin CES-D ile ölçülen depresyon düzeyleri ile hem YTT puanları hem de BAÖ puanları arasında pozitif yönde anlamlı ilişki gözlenmiştir. Örneklemimizdeki mavi yakalı çalışanlarda, beyaz yakalı çalışanlara oranla beden kitle indeksleri ve YTT puanları anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. İş stresi ya da anksiyete düzeyleri açısından beyaz yaka ile mavi yaka çalışanlar arasında anlamlı düzeyde farka rastlanmamış olup mavi yaka çalışanlarda depresyon düzeyleri anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. Vardiyalı çalışanların depresyon düzeyleri, vardiyasız çalışanlara oranla anlamlı düzeyde yüksektir; bunun dışında iş stresi, yeme tutumları, beden kitle indeksleri, ya da anksiyete düzeyleri açısından anlamlı bir farka rastlanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızın başlıca sınırlılığı kesitsel bir araştırma olması ve tek merkezden sınırlı sayıda bir örneklemde, yalnızca erkek katılımcılarla yürütülmesidir. Bununla beraber, erkeklerdeki yeme davranışını inceleyen çalışmaların görece azlığı dikkate alındığında literatüre önemli katkı sağlayacağı düşünülmekte ve farklı çalışma ortamlarını da içeren daha büyük örneklemlerde yapılacak çalışmalara yol göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Erkek çalışan, iş stresi, yeme tutumu, anksiyete, depresyon
İnternet bağımlılığının yordayıcıları olarak sosyotropi-otonomi kişilik özellikleri ve duygu düzenleme güçlüğü
Problemin tanımı: Bu çalışmanın amacı internet bağımlılığının sosyotropi-otonomi kişilik özellikleri, duygu düzenleme güçlüğü ve yaşam doyumu ile ilişkilerinin incelenmesidir.Yöntem: Araştırmanın örneklemi basit tesadüfi örnekleme yöntemiyle belirlenen 185'i kadın, 337'si erkek olmak üzere 522 erişkin internet kullanıcısından oluşmaktadır. Veri toplama aşamasında Sosyo-Demografik Veri Formu, Sosyotropi-Otonomi Ölçeği, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği, İnternet Bağımlılığı Ölçeği ve Yaşam Doyumu Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde frekans dağılımları oluşturulmuş, Bağımsız Örneklem T- Test, One Way ANOVA, Mann Whitney-U, Kruskal Wallis ve Spearman's rho analizleri kullanılmıştır. Bulgular: Bulgularımıza göre internet bağımlılığı düzeyinin kadınlara oranla erkeklerde anlamlı düzeyde yüksek olduğu ve tüm katılımcılar arasında yaşın artması ile anlamlı düzeyde azaldığı görülmektedir. Sosyotropi kişilik özelliklerinin erkeklerde anlamlı düzeyde yüksek olduğu görülmektedir. Otonomi kişilik özelliklerinin ise evli olmayan ve lisansüstü eğitim düzeyine sahip bireylerde anlamlı düzeyde yüksek olduğu gözlenmiştir. Duygu düzenleme güçlüğü ile yaş arasında ise negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu görülmektedir. Yapılan korelasyon analizi sonuçlarına göre internet bağımlılığı ile sosyotropi-otonomi kişilik özellikleri ve duygu düzenleme güçlüğü arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu gözlenmiştir. Yaşam doyumu ile internet bağımlılığı arasında ise negatif yönde anlamlı bir ilişki ortaya çıkmıştır. Duygu düzenleme güçlüğünün sosyotropi kişilik özellikleri ile arasında pozitif, yaşam doyumu ile arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu bulgularına ulaşılmıştır. Sonuç: Bu bulgular doğrultusunda bireylerin duygu düzenleme alanında yaşadığı güçlüklerin artmasının ve yaşam doyumlarının azalmasının internet bağımlılık düzeylerinin yordayıcısı olduğu söylenebilmektedir. Bunun yanında sosyotropik kişilik özelliklerine sahip bireylerin duygu düzenleme alanında güçlükler yaşadıkları ve yüksek sosyotropi-otonomi kişilik özelliklerine sahip bireylerin internet bağımlılıklarının daha fazla olduğu ileri sürülebilir. Bu araştırma bulgularına göre ortaya çıkan sonuçlar ile internet bağımlılığında sosyotropi-otonomi kişilik özelliklerinin ve duygu düzenleme güçlüğünün klinik yaklaşımdaki önemi vurgulanabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Sosyotropi-otonomi kişilik özellikleri, internet bağımlılığı, duyguları düzenleme güçlüğü, yaşam doyumu.
Bir grup çalışan yetişkinde kaygı düzeyi, mükemmeliyetçilik ve öfke arasındaki ilişki
Problemin tanımı: Bu araştırmada Bursa ili içerisindeki üç ayrı fabrikada çalışan sağlıklı yetişkin bireylerde kaygı, mükemmeliyetçilik ve öfke düzeyleri ölçülmüş ve aralarındaki ilişki sosyodemografik değişkenler ışığında incelenmiştir. Yöntem: Araştırmaya 115'i kadın ve 311'i erkek olmak üzere toplam 426 birey katılmıştır. Tüm katılımcılara Sosyodemografik ve Kişisel Bilgi Formu, Beck Anksiyete Ölçeği, Çok Boyutlu Mükemmeliyetçilik Ölçeği ile Sürekli Öfke Öfke Tarz Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Araştırmada elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 17.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Mann Whitney-U ve Kruskal Wallis Testleri gruplar arası farkları belirlemek, Spearman Korelasyonu ise araştırmanın değişkenleri arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla kullanılmıştır. Sonuç: Araştırmada elde edilen bulgulara göre anksiyete, öfke ve mükemmeliyetçilik düzeyleri açısından farklı demografik özelliklere sahip çalışanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar gözlenmemiştir. Örneklemin anksiyete düzeyleri ile öfke toplam puanı ya da alt boyut ortalamaları ile mükemmeliyetçilik toplam puanı ya da alt boyut ortalamaları arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Öte yandan, başkası odaklı mükemmeliyetçilik alt boyutu ile öfke boyutlarından içte, dışta öfke ve öfke kontrol alt boyutları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki gözlenmiştir. Elde edilen bulgular mevcut literatür eşliğinde tartışılarak gelecekte yürütülecek araştırmalara ışık tutabilecek önerilere yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, mükemmeliyetçilik, öfke, çalışan yetişkin, fabrika.