Theses supervised by Prof. Dr. Haluk Selvi
11 theses · Sakarya University
M.N. De Giers'in İstanbul büyükelçiliği ve Osmanlı-Rus ilişkileri (1912-1914)
Mikhail Nikolayeviç von Giers, Osmanlı Devleti'nin son döneminde görev yapmış, özellikle Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı öncesinde Rus dış politikasının İstanbul'daki temsilini yürüten önemli bir devlet adamıdır. Osmanlı-Rus ilişkilerinde kritik gelişmelerin yaşandığı 1912-1914 döneminde İstanbul'da Rus büyükelçiliği görevini sürdüren Giers, hem imparatorluklar arası rekabetin hem de bölgesel gerilimlerin merkezinde yer almıştır. 1856 yılında dünyaya gelen De Giers, diplomatik kariyerine genç yaşta başlamış, başta Avrupa başkentleri olmak üzere birçok önemli merkezde görev alarak deneyim kazanmıştır. 1875-1877 yılları arasında St. Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde yükseköğrenimini sürdürmüş; 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın başlaması üzerine eğitimini yarıda bırakarak askerlik görevini yerine getirmiştir. Bu savaşta gösterdiği hizmetleri nedeniyle 4. Dereceden Aziz George Nişanı ile taltif edilmiştir. 1878'de askerlikten ayrılan Giers, aynı yıl Dışişleri Bakanlığı bünyesine dâhil olarak diplomatik kariyerine başlamış; Ragusa, Zadar ve Belgrad gibi çeşitli Avrupa şehirlerinde konsolosluk ve maslahatgüzar görevlerinde bulunmuştur. 1883 yılında İstanbul'daki Rus Elçiliği'ne ikinci kâtip olarak atanmış, ardından İran ve Bavyera'da diplomatik görevlerde bulunmuş, 1895-1898 yılları arasında Brezilya ve Arjantin'de elçilik yapmıştır. Latin Amerika'da bulunduğu dönemde Ortodoks cemaatine yönelik kültürel faaliyetlerde de bulunmuş, Buenos Aires'te bir Rus kilisesinin inşasını desteklemiştir. 1898'de Çin'e, 1901'de Bavyera'ya ve 1902'de Romanya'ya büyükelçi olarak atanan Giers, nihayetinde Mart 1912'de Osmanlı İmparatorluğu nezdinde Rusya'nın İstanbul Büyükelçisi olarak görevlendirilmiştir. 1912-1914 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda görev yaptığı dönemde özellikle Balkan Savaşları sürecinde Osmanlı topraklarında bulunan Hristiyan unsurların korunmasına yönelik Rus politikasını temsil etmiş ve Ermeni Islahatı gibi hassas meselelerde doğrudan rol almıştır. 1.Dünya Savaşı'na giriş sürecinde izlediği politika ile dikkat çekmiştir. Bu çalışmada De Giers'in 1912-1914 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu'ndaki diplomatik faaliyetleri ve bu faaliyetlerin Osmanlı-Rus ilişkilerine etkileri incelenmektedir.
Bulgaristan'da bir Türk Gazetesi: Deliorman (1924-1929)
Bulgaristan, Osmanlı Devleti ve daha sonra Türkiye Cumhuriyeti için her zaman önemli bir ülke olmuştur. Osmanlı Devleti'nin Balkanları fethetmesiyle bu bölgeye yerleştirilen konar göçer Türk aşiretler, bu bölgedeki Türk nüfusunu önemli derecede arttırmıştır. Osmanlı Devleti'nin uyguladığı barış politikasıyla beraber Türk ve Bulgar topluluklar uzun bir süre barış içinde yaşamışlardır. Avrupa'da başlayan ulusçuluk akımı, tüm dünyayı etkilediği gibi Osmanlı Devleti'ni de oldukça etkilemiştir. 18. Yüzyılın son çeyreği ve 19. Yüzyılın ilk çeyreği Türk-Bulgar ilişkileri için oldukça gergin bir dönem olmuştur. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'dan sonra Balkanlardaki Türk nüfusu çok ciddi bir gerileme yaşamış ve bu I. Balkan Savaşı sonrasında da devam etmiştir. Türkler adına büyük kayıp ve göçler yaşansa da Bulgaristan'da önemli bir Türk nüfusu varlıklarını devam ettirmiştir. Bulgaristan'ın bağımsızlığını ilan ettiği 1908 yılından sonra bu coğrafyada yaşayan Türkler, varlıklarını sürdürmek için önemli mücadeleler vermiştir. Bu mücadelenin en önemli tanıkları gazetelerdir. Bulgaristan Türkleri, Bulgaristan'da pek çok gazete çıkartarak seslerini duyurmaya çalışmışlardır. Bu gazetelerin en önemlilerinden biri de Deliorman gazetesidir. Yaklaşık 11 yıl yayın hayatını sürdüren bu gazete, Bulgaristan ve Bulgaristan'da yaşayan Türklerin vaziyeti hakkında çok önemli bilgileri tarihe kaydetmiştir. Haftalık olarak yayınlanan Deliorman gazetesi, zengin yazar kadrosuyla beraber çok yoğun bir yayın hayatı sürdürerek yalnızca bir haber gazetesi olmamış aynı zamanda Bulgaristan Türklerinin temsilcisi olmuştur. Bulgaristan'da değişen siyasi ve sosyal hayatın içinde Bulgaristan Türklerinin birçok derdini gazete sayfalarına taşıyarak onların hakkını savunmuştur. Bu çalışma, Deliorman gazetesinin Bulgaristan'daki Türkçe basın tarihindeki yerine değinmeye çalışarak, Bulgaristan Türklerinin siyasi, sosyal ve kültürel vaziyetlerini ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Türkiye'de kibrit inhisarı ve büyükdere kibrit fabrikası
Cumhuriyet'in ilanı ile birlikte Türkiye ulusal ekonomiyi güçlendirmek ve bağımsızlığını pekiştirmek adına endüstrileşmeye büyük önem vermiştir. Tarihsel olarak, Kibrit İnhisarı'nın faaliyet gösterdiği dönem, Türkiye'nin milli sanayileşme çabalarının bir yansıması olarak kabul edilmektedir. Büyükdere Kibrit Fabrikası, özellikle kibrit üretimi alanında faaliyet göstererek, milli tüketim ihtiyaçlarını karşılama ve dışa bağımlılığı azaltma amacı taşımıştır. Bu tarihsel önem, Türkiye'nin ekonomik gelişimine etki eden faktörleri anlamak ve ülkenin endüstriyel dönüşüm sürecini değerlendirmek adına kritik bir bakış sunmaktadır. Kibrit İnhisarı'nın tarihçesi, sadece bir şirketin evrimini değil, aynı zamanda Türkiye'nin milli kimliğini şekillendiren ve ekonomik bağımsızlığını güçlendiren bir süreci de yansıtmaktadır. Çalışmada, Türkiye'nin sanayileşme çabalarına olan katkılarıyla ilgili kapsamlı bir perspektif sunarak tarihsel bir zeminde önemli bir konu ele alınmıştır. Bu çalışmanın temel amacı, Türkiye Cumhuriyeti'nde de faaliyet gösteren Kibrit İnhisarı'nı özel bir odak noktası olarak ele almak, özellikle The American Turkish Investment Corporation ve Büyükdere Kibrit Fabrikası'nın rolünü detaylı bir şekilde inceleyerek literatürdeki boşlukları doldurmak ve bu tarihsel sürecin ekonomik, endüstriyel ve milli kalkınma bağlamında anlamını ortaya koymaktır. Aynı zamanda, Türkiye'nin bağımsızlık sonrası dönemdeki sanayileşme çabalarını ve Kibrit İnhisarı'nın bu çabalar içindeki konumunu anlamak, ülkenin ekonomik bağımsızlığını güçlendiren faktörleri değerlendirmek ve Türk-Amerikan işbirliğinin Türk endüstrisi üzerindeki etkilerini analiz etmektir.
Birinci Dünya Savaşından sonra Erzurum ve Van vilayetlerinde sosyal ve ekonomik durum (1918-1920)
Birinci Dünya Savaşı, Doğu Anadolu vilayetleri üzerinde diğer Osmanlı vilayetleriyle kıyaslanmayacak düzeyde sosyal ve ekonomik bir yıkım bırakmıştır. Bölgede Rusya ile Osmanlı İmparatorluklarının mücadelesi yaşanırken, Osmanlı İmparatorluğunun tebaası olan Ermenilerin Rusların yanında mücadeleye katılması mücadelede belirleyici rol oynamıştır. Sarıkamış Harekâtının başarısızlıkla sonuçlanması sonrasında Erzurum, Van, Trabzon ve Bitlis gibi vilayetlerin düşman işgaline uğramış, halkın yıllar sürecek yokluk, açlık ve ölümlerle dolu yaşam mücadelesi başlamıştır. İşgaller 1918 yılında sona erse de halkın yaşadığı zorluklar ve yaşam mücadelesi devam etmiştir. 1918 öncesi ve sonrasında halkın yaşadıklarının araştırılması geçmişi sıradan insan yaşamları üzerinden anlamaya imkân vermesi yönüyle önemlidir. Bu kapsamda çalışmamız, 1915-1916 yıllarında Rus işgaline uğramış, 1918 yılı ile birlikte işgalden kurtarılan (Vilayat-ı Müstahlasa) Erzurum ve Van vilayetlerinde yaşayan halkın işgal sonrası sosyal ve ekonomik yaşamlarını konu edinmektedir. Çalışmada Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması ile birlikte doğu vilayetlerinin işgale uğramasına neden olan Kafkas Cephesi'ndeki gelişmelere, söz konusu vilayetlerde kurulan Rus idaresine, kurtarılışı sonrası Erzurum ve Van'daki mevcut şartlara yer verilmiştir. Ayrıca her iki vilayetin 1918 öncesi ve sonrası iktisadi, ticari, ulaşım, haberleşme, durumları karşılaştırılmış, sağlık, eğitim, kimsesiz çocukların durumu ile ilgili tespitler yapılarak bölge üzerindeki Ermeni iddiaları ele alınmıştır. Sonuç olarak imar ve iskân yönünden harabe haldeki vilayetlerin sosyal yaşamını yeniden canlandırma konusunda Osmanlı Devleti'nin bütün çabalarının parasal imkansızlıklar nedeniyle sonuçsuz kaldığı tespit edilmiş, halkın kendi ihtiyaçlarını kendisinin temin etmesini sağlayacak ortamın bir türlü sağlanamadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Son Dönem Osmanlı Kumandanlarından Mehmed Esad (Bülkat) Paşa (1862-1952)
Mehmed Esad Paşa, Osmanlı Devleti'nin son yıllarda girdiği savaşlarda, savunduğu cephelerde üstün başarılarda bulunmuş değerli bir kumandandır. Hem Balkan Savaşları'nda hem de Birinci Dünya Savaşı'nda önemli görevler alan Esad Paşa, aynı zamanda Millî Mücadele'yi gerçekleştiren ve Cumhuriyet'i kuran kadroya gerek eğitmen gerekse kumandan olarak önemli katkılarda bulunmuştur. Adı literatürde pek geçmemesine rağmen, son dönem Türk Tarihinin en kıymetli kumandanlarından birisi olarak bu çalışmanın konusu olmuştur. 18 Ekim 1862'de Yanya'da doğan Esad Paşa hem Osmanlı hem de Alman askeri sistemi içerisinde yetişerek çok iyi düzeyde Almanca ve Fransızca öğrenmiştir. Osmanlı-Yunan Savaşı sırasında Yanya Kolordusu'nda görev alan Esad Paşa, Balkan Savaşları'nda Bağımsız Yanya Kolordusu Kumandanı olarak üstün bir direniş göstermiştir. Esad Paşa, 6 Ocak 1913'te Tekirdağ'daki III. Kolordu Kumandanlığı'na atanmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında Çanakkale Cephesi'nde III. Kolordu ve Kuzey Grubu Kumandanı sıfatıyla, Müttefik Devletleri'nin boğazdan geçmemesi için mücadele etmiş, dönemin önemli isimlerinden Cevat Paşa ve Mustafa Kemal Bey ile birlikte çarpışmıştır. Kasım 1915'te I. Ordu Kumandanlığı'na atanan Esad Paşa, savaş sırasında Almanya'ya giderek birtakım incelemelerde bulunmuş ve Ekim 1917'de Almanya İmparatoru Kayzer II. Wilhelm'in İstanbul ve Çanakkale ziyaretlerinde kendisine mihmandarlık yapmıştır. Daha sonra Şubat 1918'de V. Ordu Kumandanlığı'na, Haziran 1918'de Batum'da III. Ordu Kumandanlığı'na atanan Esad Paşa, nihayetinde II. Ordu Genel Müfettişi olmuş ve bu görevi sırasında 19 Ekim 1919'da emekliliğe ayrılmıştır. Emekliliğe ayrıldıktan sonra 15 gün gibi kısa bir süre de Bahriye Nazırlığı yapmıştır. Yaşamını askerliğe, eğitime ve devletine adayan bu kıymetli Türk kumandanı, gösterdiği mücadeleler ve üstün başarılarının yanı sıra etrafındaki ve kendisinden sonraki kumandanlara da örnek olmuştur. Bilgisi, azmi ve nazik mizacıyla çevresindekilerin daima saygı ve takdirini toplayan Esad Paşa, 1 Kasım 1952'de vefat etmiştir. Bu tez çalışmasında, çizilmiş olan çerçeveye ilişkin Türk Askeri Tarihi'nin en değerli kumandanlarından biri olan Mehmed Esad (Bülkat) Paşa'nın, 1862-1952 yılları arasındaki askeri ve idari hayatı ele alınmaya çalışılmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri'nde Ermeni faaliyetleri (1914-1917)
1830 yılında imzalanan Ticaret Antlaşması ile Osmanlı-Amerikan ilişkileri resmiyet kazanmıştır. Özellikle ABD, bu antlaşmadan Osmanlı Devleti'ne göre daha fazla ayrıcalık elde etmiştir. Bu ayrıcalıklardan en önemlileri eğitim ve din alanında olmuştur. 19. yüzyılda Osmanlı topraklarına gelmeye başlayan Amerikalı misyonerler, Ermenilerle yakın ilişkiler kurmuş, taraflı olarak gönderdikleri raporlarla Amerikan basınını etkilemeye çalışmışlardır. Misyonerlerin Osmanlı Devleti'ndeki faaliyetleri ve çeşitli sebepler sonucunda Amerika'ya göç eden Ermeniler, zamanla Amerikan tabiiyetine geçmiş ve kısa sürede orada teşkilatlanmaya başlamışlardır. Özellikle Hınçak ve Taşnak Komitelerinin Amerika'da gerçekleştirdikleri propagandalar, kısa sürede etkisini göstermiş ve Amerikan kamuoyunda Türk ön yargısı oluşmuştur. Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na girmesiyle bağımsız devlet olma hayallerini gerçeğe dönüştürmek için harekete geçen Komiteci Ermeniler, Osmanlı topraklarında isyan çıkarıp Müslüman halka karşı terör eylemlerinde bulunarak savaş sırasında Osmanlı Devleti'ni zor duruma düşürmüştür. Osmanlı Devleti de zararlı faaliyetlerin önüne geçmek için 27 Mayıs 1915 tarihinde savaş bölgelerindeki Ermenileri zorunlu göçe tabi tutmuştur. Sevk ve İskân Kararı'nın alınması nedeniyle Birinci Dünya Savaşı'nda Amerika kamuoyunun en önemli gündemi Ermeniler olmuştur. Ermenilerin sevk edilmesi, Amerikalı misyonerlerin Osmanlı topraklarında yarım asırdır gerçekleştirdikleri çalışmaların boşa gitmesi anlamına geldiğinden Amerikan kamuoyu, Ermenilerin katledildiği şeklinde yönlendirilmeye başlanmıştır. İngiltere ve kiliselerin de katkılarıyla "barbar" Türk profili çizilmeye çalışılmış ve bu konuda başarılı olunmuştur. Ermeni Sorunu, propaganda çalışmalarıyla Osmanlı Devleti ile ABD arasında önemli bir faktör haline gelmiştir. Bunda basında yer alan haberlerin büyük katkısı olduğu ifade edilebilir. Bu tez çalışmasında, 1914-1917 yıllarında Amerikan kamuoyundaki propagandaların boyutu ve Osmanlı Devleti'nin yapılan propagandalara karşı aldığı önlemler Osmanlı-ABD ilişkileri çerçevesinde incelenmeye çalışılmıştır.
Osmanlı Devleti sivil bürokrasisinde suç ve ceza (1892-1900)
Osmanlı Devleti geleneksel bir devlet anlayışına sahipti. Bu anlayış 19. yüzyılın başlarına dek devam etmiştir. Devletin savaşlarda almış olduğu yenilgiler ve yaşadığı mali problemler devlet adamlarını geleneksel devlet anlayışının dışında askeri, mali, idari ve hukuki bazı reformlar yapmaya zorlamıştır. Bu reformlar Batı'da ortaya yeni çıkan devlet idaresi ve millet anlayışıyla senkronize bir şekilde gerçekleşmiştir. III. Selim ile başlayan askeri reformları II. Mahmud döneminde bir dizi hukuki, mali ve idari reformlar takip etmiştir. Tanzimat'ın ilanıyla hız kazanan hukuki ve idari reform hareketleri, Meşrutiyet'in ilanıyla daha sıkı bir uygulama zeminine geçti. Bu yüzden II. Abdülhamid dönemi kanunların gölgesinde sıkı bir istibdat rejiminin uygulandığı dönem olmuştur. Buna rağmen II. Abdülhamid dönemi boyunca Kanun-ı Esasi ile yönetilen Osmanlı Devleti'nde yapılan idari ve hukuki reformların şekilden esasa geçip geçmediği, sultanın yasama ve yürütmeye olan müdahalesinin boyutları ve memurların devletin idari alanda ihtiyaç duyduğu yetkinliğe sahip olup olmadıkları cevaplanması gereken sorulardır. Bir devlet idaresinde yürürlüğe konulan tüm reformların ilk yansıması bürokratik işleyişin en önemli unsuru olan memurlar üzerinde görülür. Memurlar halkın devletini devletin de halkını gözlemlediği sınıftır. Bu yüzden bürokrasinin işleyişi hem toplum hakkında hem de devlet idaresi hakkında bize bilgi vermektedir. II. Abdülhamid dönemi, hem istibdat hem de devlet idaresinin her alanında reformların yapıldığı paradoksal bir yapıya sahip dönem olarak değerlendirilmektedir. Bu paradoksal yapıyı biraz aydınlatabilmek için Osmanlı sivil bürokrasisinin bu dönemde işlemiş olduğu suçlar, bu suçlar için öngörülen cezalar ve memurların aldığı cezaların yürürlükteki kanunlarla olan uyumu incelenmiştir. Ayrıca günümüz bürokrasisinin problemlerinin de kaynağı olarak gösterilen bu dönemin memur suçları irdelenmiştir.
20. yüzyılın başında Protestan misyonerler ve İslam dünyası
20. yüzyılın başında, dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan 200 Milyon Müslüman'ın yaklaşık dörtte üçüne hükmeden emperyalist batılı güçler, sahip oldukları gücü korumanın yanında yönetimleri altında bulunan toplumların kılcal damarlarına kadar inmek gayreti içindeydiler. Özellikle Amerika ve Avrupa kıtasında uyanan modern misyonerlik ruhu bu amaç için biçilmiş kaftandı. Misyonerler, görev yaptıkları topraklarda yaşayan Müslümanların dini, sosyal, kültürel ve ekonomik yapılarını yazdıkları kitaplar ve raporlarla mensubu oldukları ülkelere aktarmışlardı. Ancak, Müslümanlara yönelik yürüttükleri faaliyetlerde arzu ettikleri başarıyı elde etmenin çok uzağındaydılar. 1900'lü yılların başından itibaren, bu mevcut duruma çözüm arayan Amerikalı Protestan misyonerler, İslam dünyasında görev yapmış deneyimli misyonerleri bir konferans çatısı altında toplamanın faydalı olacağına inanmışlardı. 1906 yılındaki "Günümüzde Müslüman Dünyası" ve 1911 yılındaki "İslam ve Misyon" adındaki konferanslar bu amacın sonucu olarak düzenlenmişti. 20. yüzyılın başında İslam dünyasını misyonerlerin bakış açısından sunmayı hedefleyen bu tezin temelinde, bu konferanslarda yapılan konuşmalar ve bu konuşmaların çeşitli yönleriyle değerlendirilmesi vardır. Misyonerler kendi ağızlarından verdikleri bilgilerle, sadece dini hedeflerinin olmadığını; temsil ettikleri batılı dünya görüşü doğrultusunda kurulmak istenen yeni dünya düzenin bir parçası olduklarını göstermişlerdi. Bu çalışma yardımıyla, günümüze kadar uzanan süreçte siyasi, toplumsal ve kültürel anlamda tartışmasız üstünlük elde etmiş batılı güçlerin bu başarısında misyonerlerin ne kadar önemli bir pay sahibi olduğu net bir şekilde anlaşılabilecektir.
Meclis-i Vükela mazbataları ışığında II. Meşrutiyet Dönemi (1908-1914)
Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşu ile birlikte yasama, yargı ve icra organı işlevini üstlenecek bir kuruma ihtiyaç duyulmuş, bu ihtiyaçtan dolayı da bugünün Bakanlar Kurulu olarak adlandırabileceğimiz Divan-ı Hümayun ortaya çıkmıştır. Kuvvetler birliği esasını temel alan kurum XVII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren işlevini yitirip durağanlaşınca II. Mahmut döneminde ortadan kaldırılmış, yerine nazırların katıldığı icra görevini yerine getirecek yeni bir kurum oluşturulmuştur. Belgelerde Encümen-i Mahsus, Meclis-i Hass-ı Vükela, Meclis-i Âlî-i Vükela gibi pek çok farklı isimle anılan kurumun kuruluşu tedrici olduğu için kuruluş tarihi açık değildir. Sadrazamın(başvekil) başkanlığında toplanan kurumun ilk dönemlerde, çalışma düzenini belirleyen bir nizamnamesi de olmamakla birlikte II. Meşrutiyet döneminde meclisin görev, yetki ve sorumlulukları Kanun-ı Esasi ile belirlenerek, Meclis-i Vükela Meclis-i Mebusan'a karşı sorumlu bir hale getirilmiştir. Kanuni Esasi'nin 29 yıl askıda kalmasının ardından, 24 Temmuz 1908'de tekrar ilan edilmesiyle başlayan ve Sultan Vahdettin tarafından 11 Nisan 1920'de tasfiye edilene dek süren dönem Osmanlı Tarihi içerisinde II. Meşrutiyet Dönemi olarak adlandırılmaktadır. Parti ve meclis kavramının ön plana çıktığı bu dönem zarfında 8 Ağustos 1909 tarihinde Kanuni Esasi üzerinde yapılan bazı değişiklikler ile Padişahın yetkileri sembolik bir düzeye indirilerek ülke yönetimi Meclis-i Vükela'nın eline bırakılmıştır. Meclis yalnızca siyasi konuları değil, sosyal, ekonomik, askeri, dini konuları da ele alarak, her yönü ile ülkenin kaderinde söz sahibi olmuştur. II. Meşrutiyet Dönemi'nin ilk kısmı olarak adlandırılan ve I. Dünya Savaşı'na kadar süren 1908-1914 yıllarında devletin kaderini belirleyen Meclisi Vükela'nın geçirmiş olduğu hukuki değişim ve almış olduğu kararlar doğrultusunda ülkede yaşananlar tezimizin içeriğini oluşturmaktadır.
İngiltere Avam Kamarası zabıtlarında Türkiye (1918-1922)
Osmanlı Devleti'nin yıkılışı çok geniş toprakların yeniden tasarrufunu gerektirdi. Ondan geriye kalan topraklar Türklerden başka Osmanlı Devleti'nin tebaası milletler, komşu devletler ve egemen güçler arasında paylaşılacaktı. Bu paylaşımı egemen güçler kararlaştıracaklardı. Karar verdiler. Bu büyük ve uzun ömürlü imparatorluğu kuran ve yöneten Türklere vermeyi planladıkları topraklar neredeyse Ermenilere verecekleri ile eşitti. Büyük bir imparatorluk kuran ve yaşatan bir milletin bunu kabul etmesi mümkün değildi. Mustafa Kemal Paşa etrafında şekillenen Anadolu hareketi bu haksızlığa başkaldırdı. İngiltere'nin ince siyaset stratejilerine rağmen iki yıl süren kanlı bir savaş sonunda varlığını sürdürebildi.Osmanlı Devleti'nin paylaşım planları resmiyette her ne kadar Bağlaşıklar tarafından yapıldığı ilan edilse de aslında onlar İngiltere hükümetinin dayattığı planlardı. Bu çalışmada, kararların alınması, sonrasında Anadolu'nun isyanı ve uzun süren kurtuluş mücadelesinin Avam Kamarasında nasıl takip edildiği adı geçen meclisin tutanaklarıyla incelenmiştir.Tezimiz, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Avam Kamarası'nın İngiltere'nin dış politikasındaki etkisini ve bu etkinin sonuçlarını ortaya koymayı hedeflemektedir.
II. Meşrutiyet döneminde Edirne vilayeti hapishaneleri
Osmanlı İmparatorluğu'nda zindandan hapishaneye geçiş, Tanzimat Dönemi ile başlayan bir süreçtir. Tanzimat ve Sultan Abdülhamit dönemleri hapishaneler için kuruluş ve yapılanma dönemleridir. Hapishanelerin yoğun olarak ıslah edilmeye çalışıldığı zaman ise II. Meşrutiyet Dönemidir. Yukarıda adı geçen dönemlerde İmparatorluğun tüm hapishanelerinde yoğun çalışmalar yapılmıştır. Edirne vilayeti merkez sancakla birlikte bağlı tüm sancak ve kaza merkezlerinde Tanzimat Dönemi ile başlayan süreç Sultan Abdülhamit ve II. Meşrutiyet dönemlerinde takip edilmiştir. Tanzimat ve Sultan Abdülhamit dönemleri hapishane inşaatlarının başladığı dönemdir. Fakat inşa edilen yeni hapishaneler kısa sürede ihtiyaca cevap veremez hale gelmiştir. 1880 Hapishaneler Nizamnamesi bu dönemde hazırlanmış ve yürürlüğe girmiştir. Fakat uygulamada, İmparatorluk genelinde olduğu gibi Edirne vilayetinde de başarılı olamamıştır. Dönemin en büyük sorunu hapishanelerdeki izdiham ve buna bağlı asayiş ve hastalıklar gibi sorunlardır. Diğer yandan Sultan Abdülhamit Dönemi iyi niyetli ve insan merkezli çalışmaların yapıldığı dönemdir. II. Meşrutiyet Dönemi ise aynı zamanda hapishane ıslahatı dönemidir. Hapishaneler fiziki açıdan, mahkûmlar ahlaki bakımdan, hapishane çalışanları başta gardiyanlar olmak üzere disiplin açısından bu dönemde ıslah edilmeye çalışılmıştır. Bu amaçlar doğrultusunda çok yoğun çabaların sarf edildiği dönemin, mahkûmların hayatlarına olumlu yansımaları olmuştur. Yapılan ıslahatlar Edirne örneğinde her ne kadar tam anlamıyla hayata geçirilemese de mahkûmların üretici hale getirilmesi, gardiyan merkezli hapishane çalışanlarının disipline edilmesi gibi konularda kısmi başarı sağlanmıştır. II. Meşrutiyet Dönemi hapishane ıslahatları Edirne vilayeti örneğinde çok yoğun çabaların görüldüğü fakat uygulamada hedeflenen başarının yakalanamadığı bir dönemdirAnahtar Kelimeler: II. Meşrutiyet, Hapishaneler, II. Abdülhamit, Tanzimat Dönemi, Mahkum ve Gardiyanlar.